Büyük şirketler transatlantiklere benzer. Cüsselerinden dolayı manevra kabiliyetleri zayıftır. Yatırım kararlarını anlık almazlar. En az 5-10 senelik bir perspektifle hareket ederler.
Bir Davos Toplantısı sonrası Rahmi Koç Kapital dergisine bir röportaj vermişti. Gelecek yıllarda geri çekilecekleri ve yatırım yapacakları sektörleri sıralıyordu. Enerji, bankacılık perakende, iletişim ve sağlık alanlarına konsantre olacaklar, otomotivde geleneksel çizgilerini devam ettireceklerdi. Geçen yıllarda Koç grubu bu beş sektörün özellikle ilk üçünde çok önemli hamleler gerçekleştirdi. İş adamları pek konuşmazlar, hele Rahmi Koç en az konuşanlardan biridir. Konuştuğu zamanda sindirilmiş üzerinde düşünülüp risk analizleri yapılmış sözler sarfeder. Onun için Rahmi Koç’un açıklamalarına özel önem atfedilir. Tıpkı birkaç gün öncesindeki konuşması gibi.
Koç röportajda şöyle diyordu: Biz Türkiye için kâfi derecede büyüdük, iki derece büyük geliyoruz artık. Yani Arçelik iki puan daha pazar payı alsa Rekabet Kurulu hemen çok şey yaptınız, durun diyor. Yeni bir şey satın alsak müsaade etmiyorlar. Dolayısıyla bizim yatırımı yurtdışına taşımamız lazım.
Rahmi Koç’un bu açıklamasını nasıl okumak lazım? Koç Grubu havlu attı desek mübalağa etmiş olur muyuz? Mumla yabancı yatırımcı aranılan bir dönemde ülkenin tartışmasız en büyük şirketler grubunun artık Türkiye’ye yatırım yapmayacağız demesi diğer büyükleri de etkiler mi? Yoksa onlarda böyle bir çalışmanın içerisindeler de haberimiz mi yok.
Hatırlayalım. Erdoğan 3 Aralık 2017’de derin bir nefret histerisi içerisinde bazı iş adamlarının yurt dışına para çıkardığını ve buna izin vermeyeceklerini söylemişti. İfade aynen şöyleydi: ‘Bazı haberler, sinyaller alıyorum. Bazı iş adamlarının varlıklarını yurt dışına kaçırma gibi gayretlerinin olduğunu duyuyorum. Buradan sesleniyorum, önce kabinemize sesleniyorum, bunların hiçbirine çıkış için asla izin vermemelisiniz. Çünkü bu adımlar ihanet-i vataniyedir. Bu ülkede kazanıp bu kazançları yurt dışına kaçırmak isteyenlere biz iyi gözle bakamayız.’
Bir gün sonra Türkiye’de sermaye çıkışı serbestisinin yasalarca teminat altına alındığını söyleyip ortamı yumuşatmak istese de güdümlü mesajın ilgili yerlere gittiğinde şüphe yok. Geçen sürede Türkiye’nin en büyük iki grubunun (Ülker ve Koç) açıklamaları ve hamleleri Erdoğan’ın hedefindeki isimleri anlama adına ip uçları veriyor. Saray’ın taleplerini yerine getirmekte zorlanan veya Saray’ın ihale öncelikleri içerisinde yer almayan diğer büyüklerin nasıl bir durum değerlendirmesi yaptıkları da sürecin ilerleyen safhalarında kendini gösterecektir.
Ülker ve Koç ile alakalı bir önemli not daha var. Bu iki grup ortaklığa gitmiş ve oluşturdukları konsorsiyumla Türkiye’nin ikinci en büyük otoyol ve köprü ihalesini 5,7 milyar dolara kazanmıştı. Tam herkes her şeyin bittiğini düşünürken dönemin başbakanı birden bire ortaya çıkmış fiyatın düşük olduğu bahanesi ile ihaleyi 17 Aralık 2012 tarihinde tek taraflı iptal ettirmişti.
İş dünyası sektörlere ayrılır ama Erdoğan ikiye ayırıyor, biat edenler ve etmeyenler. Biat edenler Mehmet Cengiz örneğinde olduğu gibi ihale rekorları kırarken etmeyenler Türkiye’de nefes almakta zorlanınca çareyi yurt dışına çıkmakta arıyor.
Aslında bu noktaya AKP’nin ‘kendi zenginlerini üretme’ gibi epeyce taraftar bulan anlayışın zamanla bütün sistemi zehirlemesiyle gelindi. Liyakat ve rekabet ikinci plana itildi. Kemal Derviş döneminde çok iyi hazırlamış olan İhale Kanunu 150’den fazla değişikliğe gidilerek delik deşik edildi. Sayıştay’ında devre dışı kalmasının ardından artık bu ülkede ihaleler formaliteye dönüştü. Çoğu defa ihale bile yapılmadan iş yandaş bir şirkete veriliyor. Kısaca bir hastanenin temizlik ihalesinden tutun havaalanı ihalelerine kadar yöntem bu.
Uluslararası kredi derecelendirme şirketi Fitch’in faaliyette bulunduğu ülkeler içerisinde sadece Türkiye’den tamamen çekildiğini açıklamasını da kötü gidişin dönemeçlerinden biri olarak okuyabiliriz. Ülke yönetimi sadece yerli büyüklere değil yabancılara da güven vermiyor.
Neyse, biz ne kadar sert uyarılarda bulunursak bulunalım tam Afrin Operasyonu’nun olduğu gün Bist İstanbul’un 1,81’lik bir tırmanışla coşması ülkede ‘sanal oyun’un devam ettiğini gösteriyor. Doğal olarak kabusu görmek yerine rüya görmek daha çok tercih ediliyor.
[Harun Odabaşı] 23.1.2018 [Kronos.News]
BM Raportöründen tüyler ürperten Türkiye raporu: İşkence, tecavüz... [Samanyolu Haber]
İşkence iddialarının ardından Birleşmiş Milletler İşkence ve Kötü Muameleye Karşı Özel Raportör Nils Melzer, Türkiye'de incelemelerde bulunmuştu.
27 Kasım-2 Aralık tarihleri arasında Ankara, Diyarbakır, Şanlıurfa ve İstanbul'da incelemelerde bulunan BM Raportörü; Dışişleri, Adalet ve İçişleri Bakanlığı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Ankara ve Diyarbakır Başsavcılıkları, Adli Tıp Kurumu yetkililerinin yanı sıra; hak savunucuları, avukatlar, doktorlar, bağımsız örgütler, diplomatlar ve bizzat tutuklu ya da gözaltında tutulan kişilerle görüştü.
Melzer, bir adli tıp uzmanıyla birlikte Sincan, Diyarbakır, ve İstanbul'da bazı cezaevleri ve polis nezarethanelerini ziyaret etti, kadın, erkek ve çocuk yaşta tutuklu ve zanlılarla konuştu.
Melzer, raporunu tamamladı. Rapor, BM İnsan Hakları Yüksek Konseyi 37. İnsan Hakları Oturumlarına sunulacak. Türkiye'den de savunma istendi rapora karşı. Ancak Türkiye, rapordaki tüm iddiaları reddetti.
Melzer'in hazırladığı 21 sayfalık rapor 26 Şubat ve 23 Mart tarihleri arasında BM İnsan Hakları Yüksek Konseyi 37. İnsan Hakları Oturumlarına sunulacak. Raporda yer alan iddialar ise tüyler ürpertici.
Melzer, raporunda, işkence ve kötü muamelenin Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası birçok sözleşmeyle yasaklandığını hatırlatıyor. Ancak buna rağmen özellikle 2015 yılın ortalarından itibaren işkence ve kötü muamelede ciddi bir artışın yaşandığına dikkat çekiyor.
Türkiye’de beyan edilen hükümet politikası ile pratikteki uygulaması arasında ciddi bir kopukluk olduğunu ifade eden Melzer, “Özellikle, 15 Temmuz 2016 başarısız darbenin hemen ardından ve ülkenin güney doğusundaki şiddet olaylarda meydana gelen yaygın işkence ve diğer kötü muamele türlerine ilişkin ısrarcı iddialara rağmen, konuyla ilgili resmi soruşturma ve kovuşturmalar son derece nadir görülmektedir. Bu durum işkence ve diğer kötü muamele biçimlerinin fiilen dokunulmazlığına ilişkin güçlü bir algı yaratmaktadır” diyor.
Raporunda, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile sadece Türkiye’de bulunduğu sürece kadar 100 bine yakın kamu görevlisinin işten çıkarıldığını ve aralarında asker, polis, hakim, savcı, avukat, sağlık personeli, insan hakları savunucuları ile gazeteciler dahil olmak üzere 40 binden fazla kişinin tutuklandığına dikkat çeken Melzer, ziyareti sonrası tutuklamaların devam ettiğini ifade etti.
Rapordan öne çıkanlar şöyle:
Şiddetli dayak, yumruk ve tekme, nesnelerle darbeler, falaka, tehdit ve sözlü tacizler, çıplak soymak, cinsel şiddet ve tecavüz, uykudan yoksun bırakma, birkaç gün boyunca göz kapaklarını açık tutturmak, kelepçelemek gibi çok sayıda işkence yöntemleri rapor edildi. Birçok gözaltı yerinin aşırı miktarda kalabalık olduğu iddia edildi ve gıda, su veya tıbbi tedaviye yeterli erişimi olmadığı belirtildi. Ayrıca hem mevcut hem de eski tutukluların avukat ve akrabalarına erişiminin engellendiği, herhangi resmi bir gerekçe olmaksınız gözaltı süreleri 30 güne kadar uzatılıyor.
Özel Raportöre eşlik eden adli tıp uzmanları tarafından gerçekleştirilen tıbbi muayenelerde, kötü muamele iddialarıyla tutarlı fiziksel işaretlerin tespit edildiği belirtilen raporda, birçok vakada işkence iddialarına tutarlı olarak acı, sıkıntı ve psikolojik travma, psikolojik veya psikiyatrik destek gerektiren depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gibi zihinsel bozuklukların gözlemlendiği belirtildi.
Temmuz 2015 tarihinde PKK ile hükümet arasında yapılan “barış görüşmeleri“nin son bulması sonrası Türkiye’deki şiddet olaylarının tekrar arttığını ve 2016 darbe girişimi sonrası baskı ile şiddetin daha da arttığına vurgu yapan Melzer, “PKK üyesi” olmakla suçlanan kişilerin gözaltına alınma sürecinde ve gözaltı merkezlerine götürüldükleri esnada veya resmi soruşturma kapsamı dışında işkence ve kötü muameleye maruz kaldığının altını çizdi. Raporda, “Kötü muamele olaylarının çoğunun tutuklama ve tutuklamalara maruz kaldıkları ve tutukevine götürülürken ağırlıklı olarak polisin veya jandarmanın özel operasyon ekipleri tarafından yapıldığı iddia ediliyor. İşkence ve kötü muamele yöntemleri olarak da şiddetli dayak, tekme, yumruklama, sözlü saldırılar, cinsel şiddet tehditleri, uzatılmış stres pozisyonları ve kelepçelenme, su, yiyecek ve uykuya yeterli erişimi yoksun bırakma gibi yöntemler kullanılıyor. Bir kişi ise nesnelerle tecavüze uğradığını bildirdi” denildi.
Darbe girişimi ile bağlantılı olarak meydana gelen kötü muamelelerin darbe girişiminden birkaç hafta sonra büyük oranda azaldığını ama ülkenin Güneydoğusunda işkence, kötü muamelenin, gözaltı ve sorgulamanın hala yaygın bir biçimde devam ettiğini belirten Melzer, raporunda kişilere başkaları üzerine ifade vermeleri yönünde işkence yapıldığını ve işkence altında alınan ifadelerle insanların tutuklandığına dikkat çekti. Şiddetin daha çok resmi olmayan gözaltı merkezlerinde yapıldığını, resmi gözaltı merkezlerinde ise daha çok kaba şiddet ve hakaretin yaşandığına vurgu yapan Melzer, özellikle kadın tutukluların nakilleri esnasında cinsel şiddetle tehdit edildiğini ve tıbbi muayenelerinin ise erkek gardiyanların gözetiminde mahremiyetlerinin ihlal edilerek yapıldığını aktardı.
Tutuklu yüksek yargı mensubu, asker ve özellikle de Kürt siyasi parti yöneticilerinin ciddi tecrit koşullarına maruz bırakıldığına dönük iddiaları yerinde incelemek istediklerini ama zaman kısıtlığı nedeniyle bunu yapamadıklarını belirten Melzer, insanların 15 günü aşan sürelerle tecride maruz kaldığını, mutlak bir suretle yasaklanmış işkence ve insanlık dışı kötü muamele kapsamındaki uygulamaların yaşandığını ifade etti. Melzer, tutukluların dış dünya ile bağını koparan tecrit uygulamasının kesinlikle işkence ve kötü muamele olduğunu hatırlattı.
Cezaevlerinde, gözaltı sırasında, nakillerde, doktor muayenesinde ve hatta hücrelerde dahi çıplak aramanın önceden haber verilmeksizin veya açıkça gerekçelendirilmeksizin yapıldığını kaydeden Melzer, bu uygulamanın sadece tutuklulara veya gözaltına alınanlara değil aynı zamanda ziyaretçilerine de yapıldığını raporunda yer verdi. Bu uygulamaların özellikle darbe girişimi sonrası daha da arttığına işaret eden Melzer, hükümetin yasadışı nesnelerin tespiti için bu tür araştırmalar yapıldığını söylediğini ama bunun insanlık dışı, mahremiyetin ihlali veya onur kırıcı bir muamelenin yasaklanması ilkelerine saygılı bir biçimde yapması gerektiğini belirtti.
Ankara Sincan, Diyarbakır E ve D tipi, Silivri, Urfa ve Esenler cezaevlerinde bulunan kadın, erkek ve çocuk tutuklularla görüşmeler yapan Melzer, bir çok cezaevinde kapasitesinin çok üstünde tutuklunun olduğunu söyledi. Melzer, özellikle çocuk cezaevlerinde koşulların kaygı verici boyutlarda olduğunu belirterek, ayrıca cezaevlerinde sağlık ve hijyen koşullarının da sorunlu olduğunu ve sağlık personellerinin yetersiz olduğunu ifade etti.
Melzer, gözaltı merkezlerinin de gerekli koşulları sağlamadığını belirterek, raporunda devamla şunları belirtti:
Gözaltı merkezlerinde 20-30 kişi kalıyor. Bu kadar insanın birkaç gün boyunca burada kalmasının fiziki koşulları yok. Hücrelerde pencereler olmadığı için kişiler ışıktan mahrum ve zaman kavramından mahrum bırakılıyor. Tuvalet, banyo gibi temel ihtiyaçlar için ancak hücrenin dışında yerler bulunuyor. Hücrelerde kalanlar ısıtma sisteminin olmadığını sadece ziyaretten birkaç gün önce takıldığını söylediler. Kişilerin oturması ve yatması için olan kısımlara minder ve kaplamalar da ziyaret öncesi takılmış. Ziyaret esnasında açıkça görülüyordu ki boya ve badana da yeni yapılmıştı. Ayrıca hücrelerin 24 saat video ile izlenmesi özel hayatın gizliliği ilkesini ihlal ediyor.
Raporunda, 2016 yılında sadece 24 polis ile ilgili soruşturma açıldığı fakat şu ana kadar bu kişiler hakkında iddianamelerin hazırlanmadığını belirten Melzer, “Darbe girişimi sonrası işkence ve kötü muameleye ilişkin bu kadar iddia varken sadece bir avuç kişi hakkında iddia var gibi görünüyor” dedi. Bireysel vak'aların incelenmesine izin verilmediğini kaydeden Melzer, İçişleri Bakanlığı yetkilileri ile yaptıkları görüşmede yetkililerin kendilerine işkence ve kötü muamele ilgili sadece 5 tane ciddi başvurunun yapıldığını ve bu kişiler hakkında da soruşturma açılıp disiplin önlemlerinin alındığının ifade edildiğini söyledi.
Melzer, KHK kararlarının gözden geçirilmesi ile ilgili oluşturulan komisyon üyelerinin çoğunluğunun hükümet tarafından atanmasının kararların bağımsızlığını ve tarafsızlığı ile ilgili meşru soruları gündeme getirdiğini kaydetti. OHAL kanunları gerekçe gösterilerek savcıların işkence şikayetlerini soruşturmadığı yönünde bazı kararların elinde olduğunu belirten Melzer, raporunda “İşkence failleri dokunulamaz” algısıyla tutarlı göründüğünü söyledi.
Raporunda, KHK’lerin düzenli mevzuata girmemesi gerektiğini belirten Melzer, muhalefetin susturulması ve hükümetin eleştirilmesinin önünü kapatan Terörle Mücadele Kanunu’nun değiştirilmesi gerektiğini ve OHAL’in sonlandırılmasını istedi. İşkence iddialarının araştırılmasını da isteyen Melzer, bu konudaki önlemlerin alması gerektiğini vurguladı.
Melzer’in raporuna ilişkin Türkiye de, BM’ye 36 sayfalık bir savunma gönderdi. İşkence ve kötü muamele iddialarını reddeden AKP bürokratları, BM Raportörü Melzer’in “teröristlerle” görüştüğünü ve onların iddiaları üzerinden bir rapor yazdığını ileri sürdü. Melzer’in raporunda, işkence gören grupları tanımlarken kullandığı “Gülenci olduğu iddia edilen”, “PKK üyesi olmakla suçlanan kişiler” ifadelerine de itiraz eden AKP, bu kişilerin terörist olduğunu savunmaktan geri kalmadı.
[Samanyolu Haber] 23.1.2018
27 Kasım-2 Aralık tarihleri arasında Ankara, Diyarbakır, Şanlıurfa ve İstanbul'da incelemelerde bulunan BM Raportörü; Dışişleri, Adalet ve İçişleri Bakanlığı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Ankara ve Diyarbakır Başsavcılıkları, Adli Tıp Kurumu yetkililerinin yanı sıra; hak savunucuları, avukatlar, doktorlar, bağımsız örgütler, diplomatlar ve bizzat tutuklu ya da gözaltında tutulan kişilerle görüştü.
Melzer, bir adli tıp uzmanıyla birlikte Sincan, Diyarbakır, ve İstanbul'da bazı cezaevleri ve polis nezarethanelerini ziyaret etti, kadın, erkek ve çocuk yaşta tutuklu ve zanlılarla konuştu.
Melzer, raporunu tamamladı. Rapor, BM İnsan Hakları Yüksek Konseyi 37. İnsan Hakları Oturumlarına sunulacak. Türkiye'den de savunma istendi rapora karşı. Ancak Türkiye, rapordaki tüm iddiaları reddetti.
Melzer'in hazırladığı 21 sayfalık rapor 26 Şubat ve 23 Mart tarihleri arasında BM İnsan Hakları Yüksek Konseyi 37. İnsan Hakları Oturumlarına sunulacak. Raporda yer alan iddialar ise tüyler ürpertici.
Melzer, raporunda, işkence ve kötü muamelenin Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası birçok sözleşmeyle yasaklandığını hatırlatıyor. Ancak buna rağmen özellikle 2015 yılın ortalarından itibaren işkence ve kötü muamelede ciddi bir artışın yaşandığına dikkat çekiyor.
Türkiye’de beyan edilen hükümet politikası ile pratikteki uygulaması arasında ciddi bir kopukluk olduğunu ifade eden Melzer, “Özellikle, 15 Temmuz 2016 başarısız darbenin hemen ardından ve ülkenin güney doğusundaki şiddet olaylarda meydana gelen yaygın işkence ve diğer kötü muamele türlerine ilişkin ısrarcı iddialara rağmen, konuyla ilgili resmi soruşturma ve kovuşturmalar son derece nadir görülmektedir. Bu durum işkence ve diğer kötü muamele biçimlerinin fiilen dokunulmazlığına ilişkin güçlü bir algı yaratmaktadır” diyor.
Raporunda, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile sadece Türkiye’de bulunduğu sürece kadar 100 bine yakın kamu görevlisinin işten çıkarıldığını ve aralarında asker, polis, hakim, savcı, avukat, sağlık personeli, insan hakları savunucuları ile gazeteciler dahil olmak üzere 40 binden fazla kişinin tutuklandığına dikkat çeken Melzer, ziyareti sonrası tutuklamaların devam ettiğini ifade etti.
Rapordan öne çıkanlar şöyle:
Şiddetli dayak, yumruk ve tekme, nesnelerle darbeler, falaka, tehdit ve sözlü tacizler, çıplak soymak, cinsel şiddet ve tecavüz, uykudan yoksun bırakma, birkaç gün boyunca göz kapaklarını açık tutturmak, kelepçelemek gibi çok sayıda işkence yöntemleri rapor edildi. Birçok gözaltı yerinin aşırı miktarda kalabalık olduğu iddia edildi ve gıda, su veya tıbbi tedaviye yeterli erişimi olmadığı belirtildi. Ayrıca hem mevcut hem de eski tutukluların avukat ve akrabalarına erişiminin engellendiği, herhangi resmi bir gerekçe olmaksınız gözaltı süreleri 30 güne kadar uzatılıyor.
Özel Raportöre eşlik eden adli tıp uzmanları tarafından gerçekleştirilen tıbbi muayenelerde, kötü muamele iddialarıyla tutarlı fiziksel işaretlerin tespit edildiği belirtilen raporda, birçok vakada işkence iddialarına tutarlı olarak acı, sıkıntı ve psikolojik travma, psikolojik veya psikiyatrik destek gerektiren depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gibi zihinsel bozuklukların gözlemlendiği belirtildi.
Temmuz 2015 tarihinde PKK ile hükümet arasında yapılan “barış görüşmeleri“nin son bulması sonrası Türkiye’deki şiddet olaylarının tekrar arttığını ve 2016 darbe girişimi sonrası baskı ile şiddetin daha da arttığına vurgu yapan Melzer, “PKK üyesi” olmakla suçlanan kişilerin gözaltına alınma sürecinde ve gözaltı merkezlerine götürüldükleri esnada veya resmi soruşturma kapsamı dışında işkence ve kötü muameleye maruz kaldığının altını çizdi. Raporda, “Kötü muamele olaylarının çoğunun tutuklama ve tutuklamalara maruz kaldıkları ve tutukevine götürülürken ağırlıklı olarak polisin veya jandarmanın özel operasyon ekipleri tarafından yapıldığı iddia ediliyor. İşkence ve kötü muamele yöntemleri olarak da şiddetli dayak, tekme, yumruklama, sözlü saldırılar, cinsel şiddet tehditleri, uzatılmış stres pozisyonları ve kelepçelenme, su, yiyecek ve uykuya yeterli erişimi yoksun bırakma gibi yöntemler kullanılıyor. Bir kişi ise nesnelerle tecavüze uğradığını bildirdi” denildi.
Darbe girişimi ile bağlantılı olarak meydana gelen kötü muamelelerin darbe girişiminden birkaç hafta sonra büyük oranda azaldığını ama ülkenin Güneydoğusunda işkence, kötü muamelenin, gözaltı ve sorgulamanın hala yaygın bir biçimde devam ettiğini belirten Melzer, raporunda kişilere başkaları üzerine ifade vermeleri yönünde işkence yapıldığını ve işkence altında alınan ifadelerle insanların tutuklandığına dikkat çekti. Şiddetin daha çok resmi olmayan gözaltı merkezlerinde yapıldığını, resmi gözaltı merkezlerinde ise daha çok kaba şiddet ve hakaretin yaşandığına vurgu yapan Melzer, özellikle kadın tutukluların nakilleri esnasında cinsel şiddetle tehdit edildiğini ve tıbbi muayenelerinin ise erkek gardiyanların gözetiminde mahremiyetlerinin ihlal edilerek yapıldığını aktardı.
Tutuklu yüksek yargı mensubu, asker ve özellikle de Kürt siyasi parti yöneticilerinin ciddi tecrit koşullarına maruz bırakıldığına dönük iddiaları yerinde incelemek istediklerini ama zaman kısıtlığı nedeniyle bunu yapamadıklarını belirten Melzer, insanların 15 günü aşan sürelerle tecride maruz kaldığını, mutlak bir suretle yasaklanmış işkence ve insanlık dışı kötü muamele kapsamındaki uygulamaların yaşandığını ifade etti. Melzer, tutukluların dış dünya ile bağını koparan tecrit uygulamasının kesinlikle işkence ve kötü muamele olduğunu hatırlattı.
Cezaevlerinde, gözaltı sırasında, nakillerde, doktor muayenesinde ve hatta hücrelerde dahi çıplak aramanın önceden haber verilmeksizin veya açıkça gerekçelendirilmeksizin yapıldığını kaydeden Melzer, bu uygulamanın sadece tutuklulara veya gözaltına alınanlara değil aynı zamanda ziyaretçilerine de yapıldığını raporunda yer verdi. Bu uygulamaların özellikle darbe girişimi sonrası daha da arttığına işaret eden Melzer, hükümetin yasadışı nesnelerin tespiti için bu tür araştırmalar yapıldığını söylediğini ama bunun insanlık dışı, mahremiyetin ihlali veya onur kırıcı bir muamelenin yasaklanması ilkelerine saygılı bir biçimde yapması gerektiğini belirtti.
Ankara Sincan, Diyarbakır E ve D tipi, Silivri, Urfa ve Esenler cezaevlerinde bulunan kadın, erkek ve çocuk tutuklularla görüşmeler yapan Melzer, bir çok cezaevinde kapasitesinin çok üstünde tutuklunun olduğunu söyledi. Melzer, özellikle çocuk cezaevlerinde koşulların kaygı verici boyutlarda olduğunu belirterek, ayrıca cezaevlerinde sağlık ve hijyen koşullarının da sorunlu olduğunu ve sağlık personellerinin yetersiz olduğunu ifade etti.
Melzer, gözaltı merkezlerinin de gerekli koşulları sağlamadığını belirterek, raporunda devamla şunları belirtti:
Gözaltı merkezlerinde 20-30 kişi kalıyor. Bu kadar insanın birkaç gün boyunca burada kalmasının fiziki koşulları yok. Hücrelerde pencereler olmadığı için kişiler ışıktan mahrum ve zaman kavramından mahrum bırakılıyor. Tuvalet, banyo gibi temel ihtiyaçlar için ancak hücrenin dışında yerler bulunuyor. Hücrelerde kalanlar ısıtma sisteminin olmadığını sadece ziyaretten birkaç gün önce takıldığını söylediler. Kişilerin oturması ve yatması için olan kısımlara minder ve kaplamalar da ziyaret öncesi takılmış. Ziyaret esnasında açıkça görülüyordu ki boya ve badana da yeni yapılmıştı. Ayrıca hücrelerin 24 saat video ile izlenmesi özel hayatın gizliliği ilkesini ihlal ediyor.
Raporunda, 2016 yılında sadece 24 polis ile ilgili soruşturma açıldığı fakat şu ana kadar bu kişiler hakkında iddianamelerin hazırlanmadığını belirten Melzer, “Darbe girişimi sonrası işkence ve kötü muameleye ilişkin bu kadar iddia varken sadece bir avuç kişi hakkında iddia var gibi görünüyor” dedi. Bireysel vak'aların incelenmesine izin verilmediğini kaydeden Melzer, İçişleri Bakanlığı yetkilileri ile yaptıkları görüşmede yetkililerin kendilerine işkence ve kötü muamele ilgili sadece 5 tane ciddi başvurunun yapıldığını ve bu kişiler hakkında da soruşturma açılıp disiplin önlemlerinin alındığının ifade edildiğini söyledi.
Melzer, KHK kararlarının gözden geçirilmesi ile ilgili oluşturulan komisyon üyelerinin çoğunluğunun hükümet tarafından atanmasının kararların bağımsızlığını ve tarafsızlığı ile ilgili meşru soruları gündeme getirdiğini kaydetti. OHAL kanunları gerekçe gösterilerek savcıların işkence şikayetlerini soruşturmadığı yönünde bazı kararların elinde olduğunu belirten Melzer, raporunda “İşkence failleri dokunulamaz” algısıyla tutarlı göründüğünü söyledi.
Raporunda, KHK’lerin düzenli mevzuata girmemesi gerektiğini belirten Melzer, muhalefetin susturulması ve hükümetin eleştirilmesinin önünü kapatan Terörle Mücadele Kanunu’nun değiştirilmesi gerektiğini ve OHAL’in sonlandırılmasını istedi. İşkence iddialarının araştırılmasını da isteyen Melzer, bu konudaki önlemlerin alması gerektiğini vurguladı.
Melzer’in raporuna ilişkin Türkiye de, BM’ye 36 sayfalık bir savunma gönderdi. İşkence ve kötü muamele iddialarını reddeden AKP bürokratları, BM Raportörü Melzer’in “teröristlerle” görüştüğünü ve onların iddiaları üzerinden bir rapor yazdığını ileri sürdü. Melzer’in raporunda, işkence gören grupları tanımlarken kullandığı “Gülenci olduğu iddia edilen”, “PKK üyesi olmakla suçlanan kişiler” ifadelerine de itiraz eden AKP, bu kişilerin terörist olduğunu savunmaktan geri kalmadı.
[Samanyolu Haber] 23.1.2018
Onlar gerçek arkadaşlarım [Abdullah Aymaz]
Bir önceki yazımda, arkadaşlarımızın London Advocacy League olarak başlattıkları röportaj serisinden bahsetmiştim. Bugün de Gosseteste Üniversitesi Öğretim görevlisi Dr. Mark Plater ile yapılan röportajdan bazı bölümleri aktarmak istiyorum:
- “Türkiye ziyaretlerinizin sizin ve talebeleriniz üzerinizdeki etkisi ne oldu?” sorusuna cevaben:
-Elbette benim İslam’ı anlayışımı geliştirdi ve Hizmet’te gerçek kardeşlerim - samimiyetle Hizmet Cemaatindeki insanları arkadaşlarım olarak görüyorum - olduğunun farkına vardım. Talebelerim için de bu tecrübe çok değerliydi. Onlar İslam’ı medyanın onu resmettiği gibi, insanları bombalayan, dünyanın her yerinde karışıklık sebebi olan insanlar olarak tanıyordu. Oysa işte bildiklerinden tamamen farklı, tam karşısında insanlarla karşılaştılar ve elbette gerçek İslam’ın ne olduğunu gördüler.
-“Peki kendi dininizin vazettiği insan tipini bir başka dinin inananlarının arasında görmek nasıl bir etki yaptı size?” sorusuna cevaben:
-İnsanın kafasında bir şeye inandığını söylemesi çok kolay. Asıl inanç kalple olan, gündelik hayata yansıyan inançtır ve Hizmet’te ben maneviyat yaklaşımlarını ve ruhani yaşantılarına adanmışlıklarını kendime çok yakın gördüğüm insanlarla karşılaştım. Bunların bir başka dinden olması önemli değil. Zira samimi inanç kalpteki inançtır ve evet… ben Hizmet Cemaatinde çoğu Hıristiyan’da görmediğim bir inancı gördüm. Hatta diyebilirim ki Hizmet’teki insanlar benim İsa Mesih’in vazettiği insan tipinin ortaya çıkabileceğine olan inancımı artırdı.
-“Başka İslami cemaatlerle Hizmet’i kıyaslamak isterseniz, Hizmet’te farklı olarak neler gördünüz?” sorusuna cevaben:
-Pek çok İslami kurumu ziyaret ettim öğrencilerimle. Bazılarında, hele de öğrencilerimizin bazılarının inançlı Hristiyanlar oldukları durumlarda Müslüman katılımcıların Hristiyanlık hakkındaki sözleri kırıcı oluyordu. Veya bazen kadın ve kadının toplumdaki yeri konusunda yapılan yorumları öğrencilerim kabul edilemez buluyordu. Hizmet Cemaatinin hiçbir programında böyle hissetmedim. Orada her zaman bir misafirperverlik ve kendi değerlerini bize aktarma arzusunun yanı sıra bizim anlatacaklarımızı da dinlemeye hazırlık gördüm.
-“Peki hiç dininizin değiştirilmeye çalışıldığı hissine kapıldığınız olmuyor mu?” sorusuna cevaben:
-İlk defa Hizmet tarafından bir geziye çağrıldığımızda dört kişiydik. Üniversiteden iki kişi, Anglikan ve Roman Katolik kilisesinden birer kişi. Bizim için bir imtihan gibi bir şeydi bu. Hizmet’in niyetini anlamak istiyorduk. Doğrusu kendi aramızda konuşuyorduk, “Bu işin arkasında muhakkak bir şey var ama bakalım ne çıkacak,” diye. İngiltere’de bir söz vardır, “Bedava yemek diye bir şey yoktur!” derler. Giderken hakikaten de böyle bir şey bekliyorduk ama geriye beklentilerimizin tam tersine bir gözlemle döndük. Hayır, hiçbir gizli gündem, hiçbir dayatma yoktu.
-“Darbe sonrasında duyduklarınız Hizmet’e bakışınızı nasıl etkiledi?” sorusuna cevaben:
-Darbeyle benim tanıdığım Hizmet insanlarının savundukları her şey birbirine o kadar zıt ki… Daha en erken dönemde kanaatim belliydi. Belki Hizmet’le ilişkisi olduğunu zanneden bazı kişiler bu işe bulaşmış olabilirler, ama bu Hizmet hakkında bir şey söylemez diyordum. Zaman geçtikçe, Hizmet’ten insanların Türkiye’de yaşananlarla nasıl başa çıktıklarını gördükçe bugün daha da eminim. Hizmet günah keçisine dönüştürülmek isteniyor. Benim geleneğimde İsa çarmıha gerilmek için yakalandığında “Beni gördünüz, beni dinlediniz, bir hata yaptığımı gördüyseniz benim yargıcım siz olun,” mealinde konuşmuştu. Hizmetten insanlar da kendilerine atılan suçlar karşısında soğukkanlılıklarını kaybetmediler ve bağırıp çağırmak yerine mağduriyetlerini ifade ettiler. Şimdi Türkiye'deki mevcut hükümetin üslupsuzluğuna bakıyorum, Hizmetin duruşuna bakıyorum ve her geçen gün Hizmetin bu zor dönemi idare ediş yöntemine hayran kalıyorum. Bilmiyorum, bu yapılanlar bana yapılmış olsaydı ben böyle davranabilir miydim?
-“Sizce Hizmet’in hata yaptığı veya yapabileceği şeyler yok mu hiç?” sorusuna cevaben:
-İki konuya temas etmek isterim. Hizmet’in bir Altın Nesil yetiştirme söylemi var. Ve güzel bir geleceği inşa edecek güzel insanlar yetiştirmeye çalışıyor. Bunda hiçbir yanlışlık yok. Ama ne yazık ki bu tür kavramlar çok rahatlıkla yanlış anlaşılabiliyorlar. Elitizmle veya kendisini özel gören bir cemaat olmakla itham edilebilir bu tür yapılar. Bu bir risk. İkinci bir konu da şu: Hizmet eğitimi ve doğruluğu vurguladı hep. Bu da başarıyı getirdi. Hizmet’in yetiştirdiği insanlar hem devlet kadrolarında hem iş dünyasında başarılı oldular. Gazeteleri en çok satan gazete oldu. Bu harika bir şey ama bunun insanların haset damarını kabarttığını da görmek lazım. Kutsal Kitap’ta Yusuf Peygamberin gördüğü rüyası ve babasının onu uyardığı sahneyi görüyoruz. Nitekim kardeşleri ondan nefret etmeye başladılar. Son dönemde Hizmetin başına gelenlerle Yusuf Peygamberin kıssası arasında örtüşme olduğunu düşünüyorum.
Bu röportaj sahipleri gibi herkesle tanışıp yeni dostlar edinmek zorundayız.
[Abdullah Aymaz] 23.1.2018 [TR724]
aaymaz@samanyoluhaber.com
- “Türkiye ziyaretlerinizin sizin ve talebeleriniz üzerinizdeki etkisi ne oldu?” sorusuna cevaben:
-Elbette benim İslam’ı anlayışımı geliştirdi ve Hizmet’te gerçek kardeşlerim - samimiyetle Hizmet Cemaatindeki insanları arkadaşlarım olarak görüyorum - olduğunun farkına vardım. Talebelerim için de bu tecrübe çok değerliydi. Onlar İslam’ı medyanın onu resmettiği gibi, insanları bombalayan, dünyanın her yerinde karışıklık sebebi olan insanlar olarak tanıyordu. Oysa işte bildiklerinden tamamen farklı, tam karşısında insanlarla karşılaştılar ve elbette gerçek İslam’ın ne olduğunu gördüler.
-“Peki kendi dininizin vazettiği insan tipini bir başka dinin inananlarının arasında görmek nasıl bir etki yaptı size?” sorusuna cevaben:
-İnsanın kafasında bir şeye inandığını söylemesi çok kolay. Asıl inanç kalple olan, gündelik hayata yansıyan inançtır ve Hizmet’te ben maneviyat yaklaşımlarını ve ruhani yaşantılarına adanmışlıklarını kendime çok yakın gördüğüm insanlarla karşılaştım. Bunların bir başka dinden olması önemli değil. Zira samimi inanç kalpteki inançtır ve evet… ben Hizmet Cemaatinde çoğu Hıristiyan’da görmediğim bir inancı gördüm. Hatta diyebilirim ki Hizmet’teki insanlar benim İsa Mesih’in vazettiği insan tipinin ortaya çıkabileceğine olan inancımı artırdı.
-“Başka İslami cemaatlerle Hizmet’i kıyaslamak isterseniz, Hizmet’te farklı olarak neler gördünüz?” sorusuna cevaben:
-Pek çok İslami kurumu ziyaret ettim öğrencilerimle. Bazılarında, hele de öğrencilerimizin bazılarının inançlı Hristiyanlar oldukları durumlarda Müslüman katılımcıların Hristiyanlık hakkındaki sözleri kırıcı oluyordu. Veya bazen kadın ve kadının toplumdaki yeri konusunda yapılan yorumları öğrencilerim kabul edilemez buluyordu. Hizmet Cemaatinin hiçbir programında böyle hissetmedim. Orada her zaman bir misafirperverlik ve kendi değerlerini bize aktarma arzusunun yanı sıra bizim anlatacaklarımızı da dinlemeye hazırlık gördüm.
-“Peki hiç dininizin değiştirilmeye çalışıldığı hissine kapıldığınız olmuyor mu?” sorusuna cevaben:
-İlk defa Hizmet tarafından bir geziye çağrıldığımızda dört kişiydik. Üniversiteden iki kişi, Anglikan ve Roman Katolik kilisesinden birer kişi. Bizim için bir imtihan gibi bir şeydi bu. Hizmet’in niyetini anlamak istiyorduk. Doğrusu kendi aramızda konuşuyorduk, “Bu işin arkasında muhakkak bir şey var ama bakalım ne çıkacak,” diye. İngiltere’de bir söz vardır, “Bedava yemek diye bir şey yoktur!” derler. Giderken hakikaten de böyle bir şey bekliyorduk ama geriye beklentilerimizin tam tersine bir gözlemle döndük. Hayır, hiçbir gizli gündem, hiçbir dayatma yoktu.
-“Darbe sonrasında duyduklarınız Hizmet’e bakışınızı nasıl etkiledi?” sorusuna cevaben:
-Darbeyle benim tanıdığım Hizmet insanlarının savundukları her şey birbirine o kadar zıt ki… Daha en erken dönemde kanaatim belliydi. Belki Hizmet’le ilişkisi olduğunu zanneden bazı kişiler bu işe bulaşmış olabilirler, ama bu Hizmet hakkında bir şey söylemez diyordum. Zaman geçtikçe, Hizmet’ten insanların Türkiye’de yaşananlarla nasıl başa çıktıklarını gördükçe bugün daha da eminim. Hizmet günah keçisine dönüştürülmek isteniyor. Benim geleneğimde İsa çarmıha gerilmek için yakalandığında “Beni gördünüz, beni dinlediniz, bir hata yaptığımı gördüyseniz benim yargıcım siz olun,” mealinde konuşmuştu. Hizmetten insanlar da kendilerine atılan suçlar karşısında soğukkanlılıklarını kaybetmediler ve bağırıp çağırmak yerine mağduriyetlerini ifade ettiler. Şimdi Türkiye'deki mevcut hükümetin üslupsuzluğuna bakıyorum, Hizmetin duruşuna bakıyorum ve her geçen gün Hizmetin bu zor dönemi idare ediş yöntemine hayran kalıyorum. Bilmiyorum, bu yapılanlar bana yapılmış olsaydı ben böyle davranabilir miydim?
-“Sizce Hizmet’in hata yaptığı veya yapabileceği şeyler yok mu hiç?” sorusuna cevaben:
-İki konuya temas etmek isterim. Hizmet’in bir Altın Nesil yetiştirme söylemi var. Ve güzel bir geleceği inşa edecek güzel insanlar yetiştirmeye çalışıyor. Bunda hiçbir yanlışlık yok. Ama ne yazık ki bu tür kavramlar çok rahatlıkla yanlış anlaşılabiliyorlar. Elitizmle veya kendisini özel gören bir cemaat olmakla itham edilebilir bu tür yapılar. Bu bir risk. İkinci bir konu da şu: Hizmet eğitimi ve doğruluğu vurguladı hep. Bu da başarıyı getirdi. Hizmet’in yetiştirdiği insanlar hem devlet kadrolarında hem iş dünyasında başarılı oldular. Gazeteleri en çok satan gazete oldu. Bu harika bir şey ama bunun insanların haset damarını kabarttığını da görmek lazım. Kutsal Kitap’ta Yusuf Peygamberin gördüğü rüyası ve babasının onu uyardığı sahneyi görüyoruz. Nitekim kardeşleri ondan nefret etmeye başladılar. Son dönemde Hizmetin başına gelenlerle Yusuf Peygamberin kıssası arasında örtüşme olduğunu düşünüyorum.
Bu röportaj sahipleri gibi herkesle tanışıp yeni dostlar edinmek zorundayız.
[Abdullah Aymaz] 23.1.2018 [TR724]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Afrin’e operasyon bir girdabın başlangıcı mı? [Erhan Başyurt]
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun süredir dile getirdiği ‘Afrin’e operasyon’ geçtiğimiz Cumartesi başladı.
Hava harekâtı, topçu atışı, ÖSO öncü birlikleri ve kara gücünün eşgüdüm içerisinde yürüttüğü operasyonda ilk hedefin ‘30 kilometre derinliğinde tampon bölge’ olduğu açıklandı.
Operasyona destek verenler kadar ‘savaşa hayır’ diyerek karşı çıkanlar da var.
Savaşa kaçınılmaz oldukça girilmez. Savaş arzu veya talep de edilmez.
Ancak Türkiye’de şaşırtıcı şekilde ‘savaş çığırtkanları’ sahneyi kaplamış durumda. Bu da büyük bir tehlikeye yolculuğun habercisi gibi…
***
‘Afrin Operasyonu’na katılan askerlerimizin hiç can kaybı vermeden ve hiçbir sivilin ölümüne neden olmadan en kısa sürede dönmeleri’ herkesin ortak temennisi.
Eleştiriler ise çoğunlukla siyasi karar boyutuna ve gerekçelerine yönelik.
Kişisel olarak bulunduğum çizgi de bu şekilde…
Savaşın siyasi gerekçeleri ve muhtemel sonuçlarını savaşa kaçınılmaz olarak girmek için yeterli mazeretler olarak görmüyorum.
İktidarın ihmallerini ve hesap hatalarını yeni siyasi hesap hatalarıyla örtmeye çalıştığını, dış politika ve askeri operasyonları bir kez daha iç politik hesaplarına kurban ettiğine inanıyorum.
Siyasi boyutlu eleştirilerim, benim bakış açım da kusurlu olabilir.
Ancak ne iktidarın ne de AK trollerin fikirlerimi beyan etmemi engellemeye hakkı yoktur.
Hangi görüşlerin doğru hangilerinin hatalı olduğunu ancak zaman gösterir.
Fikirlerin zamanın boşluğuna bırakılmasını ve gerçeklerin eleğinden geçerek, geleceğe yol gösterici olarak dönmelerine izin vermek lazım.
Bu da sadece ve sadece karşı görüşlere de izin vermek ile mümkün…
***
Peki neden böyle düşünüyorum?
***
Birincisi, ABD’nin PKK’nın Suriye kolu olarak bilinen PYD veya askeri kolu YPG’ye verdiği silah ve eğitim desteğini haklı olarak eleştiriyor AK Parti iktidarı.
ABD’nin yaptığının hata olduğunu kabul edelim.
Peki Türkiye’nin PYD/YPG ile 2016 ortasına kadar süren ilişkilerine ne diyeceğiz.
Barzani’ye bağlı Peşmerge birliklerinin PYD’nin özerk ilan ettiği Kobane’de YPG’ye ağır silahları Türkiye toprakları üzerinden sevgi gösterileri arasında götürmesine ve ağır silahların tamamını YPG’ye bırakarak geri dönmesine AK Parti izin vermedi mi?
Kobane’de yaralanan bugün ‘terörist’ olarak nitelenen YPG gerillalarına AK Parti iktidarında sağlık hizmeti verilmedi mi? Devletin resmi yetkilisi Suruç Kaymakamı bizzat Kobane’de yaralananların 970 tanesinin Türkiye’de tedavi edildiğini açıkladı…
Yine PYD lideri Türkiye’de ’kırmızı halı’yla ağırlandı. Süleyman Şah Türbesi taşınırken de, PYD lideri Salih Müslüm ‘koordinasyon’ amaçlı olarak, Ankara’da olduğunu ifşa etti.
Türbe, PYD kontrolündeki bir bölgeye taşındı. Hemen yanı başında PYD bayrakları ve Öcalan posterleri dalgalandırıldı…
HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, AK Parti iktidarının PYD’ye Türbe’nin taşınmasına katkılarından dolayı teşekkür ettiğini Meclis kürsüsünden getirdi.
PYD/YPG o zaman ‘terörist’ değildi de, ABD IŞİD’e karşı silah yardımı yapınca ve eğitim verince mi oldu?
***
İkincisi, Suriye’de Kürtlerin özerklik ilan etmeleri ya da bağımsızlık devlet kurmaları Türkiye’yi ikinci derecede ilgilendirir.
Nitekim AK Parti, Suriye’de PYD kontrolündeki Kürtlerin Afrin, Kobane ve Cezire’de ‘özerklik’ ilan etmelerine sessiz kaldı.
Bu Kobane’ye Türkiye üzerinden silah koridoru açtıktan sonra, Kobane ve Cezire kantonlarının birleşmesine de sessiz kaldı.
Membiç’in alınmasına da sessiz kaldı.
Nitekim, PYD kontrolündeki Kürt bölgesi 2012’den 2018’e 10 kattan fazla artarak Suriye topraklarının yüzde 25’ine ulaştı.
Türkiye, tüm bu süreçler boyunca sessiz kaldı.
ABD’nin İncirlik’ten bölgeye destek sağlamasına izin verdi.
Her ne olduysa, birden ‘Akdeniz koridoru’ bahanesine sığındı…
‘Eğer, Afrin ve Membiç arasındaki 98 kilometre de Kürtlerin eline geçerse, Kürt koridoru Akdeniz’e ulaşır’ denmeye başladı.
Aslına bakılırsa, Suriye ile 911 kilometrelik sınırımız PYD’nin denetimine geçmiş olur. Ancak Akdeniz’e açılamazlar. Bunun için Türkiye topraklarına saldırmaları ve Hatay’ı da işgal etmeleri gerekir. Yani bu iddia mevcut durumda gerçeğe uygun değil.
Başbakanlığa bağlı Kamu Diplomasisi, asıl gerekçeyi ‘Türkiye’nin Araplarla coğrafi irtibatının kesilmesini önlemek’ olarak açıklıyor. Ki bu en güçlü ihtimal…
***
Peki Türkiye, ABD ile mi savaşıyor?
İşin garip tarafı da bu…
Siyasi söylemlerin tamamı ABD karşıtı. Ancak ‘Afrin ABD’nin operasyon sahası’ değil. Aksine burada bir Rus birliği görev yapıyordu.
Ruslar, Türkiye’nin daha önce operasyon yaptığı İdlib’i almak karşılığında, Afrin’den birliklerini çekip, Türkiye’ye bu bölgede hava sahasını kullanma izni verdiler.
Yani, Ruslar PYD’yi Türkiye’ye sattılar. Bu durum, PYD’nin ABD’ye daha fazla yanaşmasına neden olacaktır.
İkincisi, ABD’nin ‘sınır birlikleri’ olarak adlandırılan birlikleri, Afrin değil, Fırat’ın PYD kontrolündeki asıl büyük bölgede görev yapıyor. Petrol yataklarının da bulunduğu bu bölge, neredeyse Irak sınırının tamamını kapsıyor.
ABD’nin ikinci mezuniyet töreni Haseke’de geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirildi. Yani, Afrin’e operasyonun iddia edildiğinin aksine, ‘sınır birlikleri’ üzerinde de bir etkisi yok.
O halde, ABD karşıtı söylemlerin bu derece dozunun yüksek olması neden?
Yüksek ihtimal, Rusya karşıtı söylemlere cesaret edilemediği için…
Zarrab dosyası ve Halkbank’a ceza, ABD’de Türkiye aleyhine yürüyen diğer soruşturmaları ‘pazarlık masası’na çekmek için…
***
Suriye politikası, öngörü hataları ve tutarsızlıklar manzumesi olarak Türkiye’nin en büyük dış politika fiyaskosudur.
Bu fiyaskonun komplikasyonları, medcezir gibi zaman gelip Türkiye’ye çarpacak, Türkiye’yi bir girdabın içine çekecektir.
Türkiye, önce El Nusra’ya açık destek vermiş sonra savaşmıştır.
Esed muhalifi oldukları için radikal gruplara silah sağlamış, insan ve silah koridoru oluşturmuş, sonra uluslararası koalisyon ile birlikte operasyonlara katılmıştır.
Bugün operasyonlara öncü birlik olarak yollanan ÖSO’nun kurucusu Albay Mustafa Hormonus da garip şekilde MİT görevlileri tarafından kaçırılıp Esed yönetimine para karşılığı satılmıştır. Söz konusu görevli yargılanmış ve 20 yıl hapse mahkûm edilmiştir…
Türkiye, Suriye’de devirmeye çalıştığı Esed’e artık ‘haber vererek’ operasyona başlarken, dün sınırımızı ihlal ettiği için uçağını düşürdüğü Rusya’dan bugün hava sahasını kullanmak için izin almaktadır…
AK Parti, hiç kimseden tek kelime özür dilemeden, 180 derece politika değişikliği gerçekleştirip Suriye’de düne kadar rekabet ettiği Esed-Rusya-İran çizgisine yanaşmıştır.
Suriye’yi harabeye çevirdikten sonra, Türkiye’deki 3 buçuk milyon Suriyeli mülteciyi geri döndürmek için yol aramaktadır…
***
Gelinen noktada, Türkiye ya İdlib’de olduğu gibi bölgeyi ÖSO’ya teslim edecek, bu da Esed-Rusya hakimiyetine alan temizliği anlamına gelecektir.
Ya da bölgede kalıcı olarak güç bulunduracak, bu da sürekli saldırılara açık hale getirecektir…
Güç durumdaki ekonominin ikinci seçenekteki uzun vadeli operasyonun yükünü taşıması zor görünmektedir. Nitekim Napolyon’un özetlediği gibi, ‘savaş, para demektir’…
***
Son olarak, operasyonun bir de iç politik yönü bulunmaktadır.
İktidar, bir taraftan ‘milli mutabakat cephesi’ kurarken, bir taraftan da ‘hamasi milliyetçilik’ pompalamakta, bunu ‘ezer geçeriz’, ‘vurduk mu oturturuz’ gibi kabadayı ifadelerle bezemektedir.
Hem milli mutabakat hem de neden olduğu anlaşılmayan bir operasyon zafer gibi ilan edilip, bir baskın seçime gidilme ihtimali güç kazanmaktadır.
Bu durumda, savaş dahil dış politik eylemlerin iç politik istismar amaçlı yapılmış olması ihtimali büyük risktir.
Otoriterleşen tüm rejimlerde olduğu gibi, Türkiye de ‘milli birlik’ amaçlı bir savaş macerasına sürüklenmekte demektir…
Bu ihtimal gerçekleşirse, Türkiye de Suriye gibi bir girdabın içine sürüklenmekte demektir. Asıl alarm zilleri çalınması ve endişe edilmesi gereken durum da bu olacaktır…
[Erhan Başyurt] 23.1.2018 [TR724]
Hava harekâtı, topçu atışı, ÖSO öncü birlikleri ve kara gücünün eşgüdüm içerisinde yürüttüğü operasyonda ilk hedefin ‘30 kilometre derinliğinde tampon bölge’ olduğu açıklandı.
Operasyona destek verenler kadar ‘savaşa hayır’ diyerek karşı çıkanlar da var.
Savaşa kaçınılmaz oldukça girilmez. Savaş arzu veya talep de edilmez.
Ancak Türkiye’de şaşırtıcı şekilde ‘savaş çığırtkanları’ sahneyi kaplamış durumda. Bu da büyük bir tehlikeye yolculuğun habercisi gibi…
***
‘Afrin Operasyonu’na katılan askerlerimizin hiç can kaybı vermeden ve hiçbir sivilin ölümüne neden olmadan en kısa sürede dönmeleri’ herkesin ortak temennisi.
Eleştiriler ise çoğunlukla siyasi karar boyutuna ve gerekçelerine yönelik.
Kişisel olarak bulunduğum çizgi de bu şekilde…
Savaşın siyasi gerekçeleri ve muhtemel sonuçlarını savaşa kaçınılmaz olarak girmek için yeterli mazeretler olarak görmüyorum.
İktidarın ihmallerini ve hesap hatalarını yeni siyasi hesap hatalarıyla örtmeye çalıştığını, dış politika ve askeri operasyonları bir kez daha iç politik hesaplarına kurban ettiğine inanıyorum.
Siyasi boyutlu eleştirilerim, benim bakış açım da kusurlu olabilir.
Ancak ne iktidarın ne de AK trollerin fikirlerimi beyan etmemi engellemeye hakkı yoktur.
Hangi görüşlerin doğru hangilerinin hatalı olduğunu ancak zaman gösterir.
Fikirlerin zamanın boşluğuna bırakılmasını ve gerçeklerin eleğinden geçerek, geleceğe yol gösterici olarak dönmelerine izin vermek lazım.
Bu da sadece ve sadece karşı görüşlere de izin vermek ile mümkün…
***
Peki neden böyle düşünüyorum?
***
Birincisi, ABD’nin PKK’nın Suriye kolu olarak bilinen PYD veya askeri kolu YPG’ye verdiği silah ve eğitim desteğini haklı olarak eleştiriyor AK Parti iktidarı.
ABD’nin yaptığının hata olduğunu kabul edelim.
Peki Türkiye’nin PYD/YPG ile 2016 ortasına kadar süren ilişkilerine ne diyeceğiz.
Barzani’ye bağlı Peşmerge birliklerinin PYD’nin özerk ilan ettiği Kobane’de YPG’ye ağır silahları Türkiye toprakları üzerinden sevgi gösterileri arasında götürmesine ve ağır silahların tamamını YPG’ye bırakarak geri dönmesine AK Parti izin vermedi mi?
Kobane’de yaralanan bugün ‘terörist’ olarak nitelenen YPG gerillalarına AK Parti iktidarında sağlık hizmeti verilmedi mi? Devletin resmi yetkilisi Suruç Kaymakamı bizzat Kobane’de yaralananların 970 tanesinin Türkiye’de tedavi edildiğini açıkladı…
Yine PYD lideri Türkiye’de ’kırmızı halı’yla ağırlandı. Süleyman Şah Türbesi taşınırken de, PYD lideri Salih Müslüm ‘koordinasyon’ amaçlı olarak, Ankara’da olduğunu ifşa etti.
Türbe, PYD kontrolündeki bir bölgeye taşındı. Hemen yanı başında PYD bayrakları ve Öcalan posterleri dalgalandırıldı…
HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, AK Parti iktidarının PYD’ye Türbe’nin taşınmasına katkılarından dolayı teşekkür ettiğini Meclis kürsüsünden getirdi.
PYD/YPG o zaman ‘terörist’ değildi de, ABD IŞİD’e karşı silah yardımı yapınca ve eğitim verince mi oldu?
***
İkincisi, Suriye’de Kürtlerin özerklik ilan etmeleri ya da bağımsızlık devlet kurmaları Türkiye’yi ikinci derecede ilgilendirir.
Nitekim AK Parti, Suriye’de PYD kontrolündeki Kürtlerin Afrin, Kobane ve Cezire’de ‘özerklik’ ilan etmelerine sessiz kaldı.
Bu Kobane’ye Türkiye üzerinden silah koridoru açtıktan sonra, Kobane ve Cezire kantonlarının birleşmesine de sessiz kaldı.
Membiç’in alınmasına da sessiz kaldı.
Nitekim, PYD kontrolündeki Kürt bölgesi 2012’den 2018’e 10 kattan fazla artarak Suriye topraklarının yüzde 25’ine ulaştı.
Türkiye, tüm bu süreçler boyunca sessiz kaldı.
ABD’nin İncirlik’ten bölgeye destek sağlamasına izin verdi.
Her ne olduysa, birden ‘Akdeniz koridoru’ bahanesine sığındı…
‘Eğer, Afrin ve Membiç arasındaki 98 kilometre de Kürtlerin eline geçerse, Kürt koridoru Akdeniz’e ulaşır’ denmeye başladı.
Aslına bakılırsa, Suriye ile 911 kilometrelik sınırımız PYD’nin denetimine geçmiş olur. Ancak Akdeniz’e açılamazlar. Bunun için Türkiye topraklarına saldırmaları ve Hatay’ı da işgal etmeleri gerekir. Yani bu iddia mevcut durumda gerçeğe uygun değil.
Başbakanlığa bağlı Kamu Diplomasisi, asıl gerekçeyi ‘Türkiye’nin Araplarla coğrafi irtibatının kesilmesini önlemek’ olarak açıklıyor. Ki bu en güçlü ihtimal…
***
Peki Türkiye, ABD ile mi savaşıyor?
İşin garip tarafı da bu…
Siyasi söylemlerin tamamı ABD karşıtı. Ancak ‘Afrin ABD’nin operasyon sahası’ değil. Aksine burada bir Rus birliği görev yapıyordu.
Ruslar, Türkiye’nin daha önce operasyon yaptığı İdlib’i almak karşılığında, Afrin’den birliklerini çekip, Türkiye’ye bu bölgede hava sahasını kullanma izni verdiler.
Yani, Ruslar PYD’yi Türkiye’ye sattılar. Bu durum, PYD’nin ABD’ye daha fazla yanaşmasına neden olacaktır.
İkincisi, ABD’nin ‘sınır birlikleri’ olarak adlandırılan birlikleri, Afrin değil, Fırat’ın PYD kontrolündeki asıl büyük bölgede görev yapıyor. Petrol yataklarının da bulunduğu bu bölge, neredeyse Irak sınırının tamamını kapsıyor.
ABD’nin ikinci mezuniyet töreni Haseke’de geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirildi. Yani, Afrin’e operasyonun iddia edildiğinin aksine, ‘sınır birlikleri’ üzerinde de bir etkisi yok.
O halde, ABD karşıtı söylemlerin bu derece dozunun yüksek olması neden?
Yüksek ihtimal, Rusya karşıtı söylemlere cesaret edilemediği için…
Zarrab dosyası ve Halkbank’a ceza, ABD’de Türkiye aleyhine yürüyen diğer soruşturmaları ‘pazarlık masası’na çekmek için…
***
Suriye politikası, öngörü hataları ve tutarsızlıklar manzumesi olarak Türkiye’nin en büyük dış politika fiyaskosudur.
Bu fiyaskonun komplikasyonları, medcezir gibi zaman gelip Türkiye’ye çarpacak, Türkiye’yi bir girdabın içine çekecektir.
Türkiye, önce El Nusra’ya açık destek vermiş sonra savaşmıştır.
Esed muhalifi oldukları için radikal gruplara silah sağlamış, insan ve silah koridoru oluşturmuş, sonra uluslararası koalisyon ile birlikte operasyonlara katılmıştır.
Bugün operasyonlara öncü birlik olarak yollanan ÖSO’nun kurucusu Albay Mustafa Hormonus da garip şekilde MİT görevlileri tarafından kaçırılıp Esed yönetimine para karşılığı satılmıştır. Söz konusu görevli yargılanmış ve 20 yıl hapse mahkûm edilmiştir…
Türkiye, Suriye’de devirmeye çalıştığı Esed’e artık ‘haber vererek’ operasyona başlarken, dün sınırımızı ihlal ettiği için uçağını düşürdüğü Rusya’dan bugün hava sahasını kullanmak için izin almaktadır…
AK Parti, hiç kimseden tek kelime özür dilemeden, 180 derece politika değişikliği gerçekleştirip Suriye’de düne kadar rekabet ettiği Esed-Rusya-İran çizgisine yanaşmıştır.
Suriye’yi harabeye çevirdikten sonra, Türkiye’deki 3 buçuk milyon Suriyeli mülteciyi geri döndürmek için yol aramaktadır…
***
Gelinen noktada, Türkiye ya İdlib’de olduğu gibi bölgeyi ÖSO’ya teslim edecek, bu da Esed-Rusya hakimiyetine alan temizliği anlamına gelecektir.
Ya da bölgede kalıcı olarak güç bulunduracak, bu da sürekli saldırılara açık hale getirecektir…
Güç durumdaki ekonominin ikinci seçenekteki uzun vadeli operasyonun yükünü taşıması zor görünmektedir. Nitekim Napolyon’un özetlediği gibi, ‘savaş, para demektir’…
***
Son olarak, operasyonun bir de iç politik yönü bulunmaktadır.
İktidar, bir taraftan ‘milli mutabakat cephesi’ kurarken, bir taraftan da ‘hamasi milliyetçilik’ pompalamakta, bunu ‘ezer geçeriz’, ‘vurduk mu oturturuz’ gibi kabadayı ifadelerle bezemektedir.
Hem milli mutabakat hem de neden olduğu anlaşılmayan bir operasyon zafer gibi ilan edilip, bir baskın seçime gidilme ihtimali güç kazanmaktadır.
Bu durumda, savaş dahil dış politik eylemlerin iç politik istismar amaçlı yapılmış olması ihtimali büyük risktir.
Otoriterleşen tüm rejimlerde olduğu gibi, Türkiye de ‘milli birlik’ amaçlı bir savaş macerasına sürüklenmekte demektir…
Bu ihtimal gerçekleşirse, Türkiye de Suriye gibi bir girdabın içine sürüklenmekte demektir. Asıl alarm zilleri çalınması ve endişe edilmesi gereken durum da bu olacaktır…
[Erhan Başyurt] 23.1.2018 [TR724]
‘Zeytin Dalı’ tankın ağırlığını çeker mi? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Adına “Zeytin Dalı” verilen askeri harekâtın fikri arka planında, zeytin dalının uluslararası anlamı olan barış olup olmadığı tartışmasına girmeye bile gerek olmadığını düşünerek, bu analizde tümüyle uluslararası ilişkilerde yerleşmiş hukuk kuralları ve teamüller ışığında incelemek istiyorum konuyu. Gerek yok diyorum, zira Türkiye’yi yöneten kadronun ve yerleştirdikleri rejimlerinin en başından beri komşu Suriye’de barışla falan yakından uzaktan bir ilgisi olmadı. 2011 yılının ilkbaharında başlayan Suriye gösterilerinden bu güne dek işbaşında olan kadro, Ortadoğu’yu mezhepçi ve neo-Osmanlıcı – hayalci ve iç siyaset odaklı – gözlüklerle okuyarak, Sünni olmayan Esad’ın iktidardan düşürülmesine ve yerine İslamcı (dolayısıyla da Sünni) bir yönetimin getirilmesine yönelik bir politika izledi. O da olmadı, B planı olarak Suriye’nin fiilen bölünerek, Nusayri Esad denetiminde olmayan bir fiili Sünni bölgenin oluşturulmasına yönelik tutum içinde oldu. Yani barışı (rejim ve muhalefet arasındaki çatışma ortamının iç savaşa evrilişini) değil, çatışmayı destekleyen ve besleyen bir “komşu” olarak hareket etti.
Elbette bu tür bir politika risklerle doluydu. En başta, Suriye’nin fiilen merkezi hükümet otoritesinin olmadığı bir bölgeye dönüşmesi geliyordu riskler arasında. İkincisi, her ne kadar Türkiye İslamcı Sünni grupları Nusayri merkezi hükümet ve Kürtler karşısında desteklese de, İslamcı gruplar kendi aralarında ciddi farklılıklara sahiptiler. Ortak yönleri İslamcılık da olsa, radikalizm derecesi ve ideolojileri bakımından farklılardı. Tabi aralarında güç mücadelesinden ileri gelen mücadeleyi de buna eklemek lazım. Yani Suriye, son derece karmaşık bir iç savaş ortamına savruldu ve bu iç savaşın ateşi altında kasıp kavrulan ülke, Türkiye’ye dört milyona yakın mülteci ve sayısız güvenlik risklerini hediye etti. Her iki sorun da başlı başına majör problemlerdir ve bunların ekonomik bedeli inanılmaz rakamlara ulaşmıştır. Ancak yasa dışı göç sorunundan çok daha büyük zararı, güvenlik riskleri kalemi vermektedir Türkiye’ye. İŞİD terörü başta olmak üzere, Türkiye’nin cihatçı militan güzergâhı haline gelmesi, kendi sosyolojik yapısında da bu tür radikal ideolojilerin yaygınlaşması, yasa dışı ticaretten insan kaçakçılığına, Türkiye metropollerinde patlayan sosyal sorunlardan fiilen yapılan terör saldırılarına kadar pek çok başlık sayılabilir, bu güvenlik ana başlığı altında.
TÜRKİYE’NİN SURİYE İÇ SAVAŞINA ETKİSİ
Suriye’de rejim değişikliğine soyunan Türkiye karar alıcıları, elbette Suriye’nin fiilen bölünmesine de, bu ülkede yabancı güçlerin etkin şekilde yerleşmesine de neden oldu. İkincisinden başlarsak, herkesin malumu olan Rusya ve ABD’nin gerek istihbari, gerek askeri, gerekse de siyasi bakımlardan Suriye’ye uzun süreliğine yerleşmesi ve belirleyici hale gelmeleri söz konusudur. Dahası, Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkeleri gibi, İran’ın da Suriye’de kendi ajandasının peşinde cirit atmaya başlaması da bundandır. Bu dış güçlerin aktivite sahası haline gelen Suriye, Türkiye bakımından çözülmesi çok daha zor bir denklem haline gelmiştir. Dahası, güç kazanacağım ve daha belirleyici olacağım beklentisiyle hareket eden Ankara, kendisini bir anda küçük oyuncu olarak buluvermiş, etkinliği artacağına adeta sıfırlanmıştır.
Fiilen bölünme meselesine gelirsek, yine bu çoklu güç denkleminin içine bölgesel fiili yönetimler meselesi de eklenmiş, Suriye’deki karmaşıklık ve kargaşa, içinden büsbütün çıkılmaz bir hal almıştır. Suriye ile – benzer sorunların altında ezilen – Irak arasında bir tür merkezi devlet otoritelerinden bağımsız “gri bölge” oluşmuş, bu sahada İslam Devleti adı altında ortaya çıkan tehlikeli, radikal, yıkıcı ve barbar bir terör odağı, Suriye ve Irak’ta önemli genişlikte bir sahayı kendi “siyasi kontrolü” altına almıştır. Bunların yanında, ideolojik olarak bunlardan çok da farklı olmamasına karşın, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) altında bir koalisyon, Türkiye-Akdeniz hattı başta, bazı bölgelerde etkin olmuş, denetim kurmuştur. Bunlara baştan beri silah, mühimmat, lojistik yardım, sağlık hizmeti, istihbari bilgi paylaşımı gibi destekler sunan Türkiye rejimi, Batılı devletlerin örneğin El Nusra türü El Kaide yapısının bir kolu olan terörist ve cihatçı gruplara karşı sürekli uyarılarına karşın, bu politikasından vazgeçmemiştir. Irak sınırından başlayarak, Türkiye-Suriye sınır hattı boyunca, bu bölgede bir Kürt kuşağı meydana gelmiş, seküler ve Batı yanlısı bir profil çizen Suriye Kürtleri, başta ABD olmak üzere tüm Batı ülkelerinden sempati yanında destek bulmuştur. Başlangıçta Ankara da bu Suriye Kürtlerine (tıpkı ÖSO gibi) destek vermiş, liderleri Salih Müslim resmi olarak Ankara’ya gelmiş, hatta gazetelerde sütunlarca röportajları yayınlanmıştır. Çok iyi Türkçe bilen Müslim ile Türk yetkililer gayet sıkı fıkı bir işbirliğini saklamaya gerek duymadan ilerletmişlerdir. Hatta Kobani’deki IŞİD’le olan mücadelede Irak Kürdistan Bölgesi’nden Kobane’ye gönderilen Peşmerge güçleri (yani Irak Kürdistan’ı askerleri) Türk toprakları üzerinden Suriye’ye geçirilmiştir.
Tüm bunlar, hâlihazırdaki siyasi kadronun bilgi, onay ve desteği ile olmuştur. Bunların yanında Rusya ve İran, merkezi Suriye hükümetine (BM tarafından kabul edilen meşru hükümete) destek vermişler, vermeye de devam etmektedirler. Bu ülkelerle ilişkilerde Suriye mevzusunda bir türlü dikiş tutturamayan Erdoğan rejimidir. Rusya ve İran, Suriye meselesinin başlamasından beri, altı çizildiği üzere, daima Esad yönetimini, yani merkezi Suriye rejimini destekleye geldiler. Ankara’nın ise ne beklediği, ne istikamette düşündüğü ve hareket ettiği cidden muazzam bir bilmecedir. Bu konuda bir makale yazmak dahi başlı başına akademik bir maceracılık olacaktır. Bu nedenle konuyu daraltarak incelemek daha mantıklı.
ALGI OPERASYONU BAŞARILI PEKİ YA ULUSLARARASI HUKUK?
Rejim yönetimi, bir süredir askeri yöntemler kullanacağı konusunda açıklamalar yapmaktaydı, YPG kontrolündeki Afrin konusunda. Erdoğan’ın açıklamaları, derin yapının ve Perinçek’in Erdoğan’a koşulsuz desteği, konunun çakma 2. Kurtuluş Savaşı’na dâhil edilmesi, Camilerde Fetih suresinin okunması, tekbirler ve mehter marşları eşliğinde, “Yeni Milliyetçi Cephe” bloğunun – Bahçeli ve saz arkadaşları yanında “sol” nasyonalist CHP’nin de koroya bir şekilde dâhil edilmesiyle, içeride yapılan “Zeytin Dalı” askerî harekâtı algı operasyonu “başarıyla” tamamlandı. Türk topçusunun sınır ötesi Kürt bölgesini dövmesiyle, askeri safhaya geçildi. Ardından, Erdoğan’ın “bir gece ansızın gelebiliriz” tehdidini doğrulayan hava saldırısı başladı. Havuz medyasındaki askeri uzmanlarca dünyanın en başarılı hava saldırısı olarak ilan edilen ve bu celalle Türk kamuoyunca satın alınan bu hamlenin arkasından, hafta sonu tankların sınır ötesine (yani Suriye’ye, bir başka egemen devletin toprağına) hareket ettiği haberlerine uyandık. Türkiye’de kimse ilgilenmese de, yine ben sorayım, her zaman olduğu gibi, en azından tarihe not düşmek babında: Bu askeri harekât, ne kadar uluslararası hukuka ve teamüllere uygun? Yanıt arayalım.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek, başka devletlerin toprağında silahlı müdahale yapmak, ya da başka ülkeler ile olan ihtilafları askeri güç kullanımı ile çözmek uluslararası hukuka göre olağan kabul edilmekteydi. Oysa bu durum, Milletler Cemiyeti ile beraber değişti. Bu tür güç kullanımı yasaklandı. Alman General Clausewitz’in “siyasetin devamı” olarak nitelediği askeri tedbirler-zorlamalar ile durum değişikliği yapma hali, gayrı meşru oldu. 1928 Briand-Kellogg Paktı (Paris Antlaşması) da bu durumu onaylayarak, askeri güç kullanımını hukuk dışı hale getirdi. 1945 Birleşmiş Milletler Şartı da bu uluslararası hukuk kuralını güçlendirerek kayıt altına aldı. BM Şartı’nın detaylandırdığı bu hukuk normunun yegâne istisnaları, bireysel ve kolektif savunma, yani başka bir saldırgan devlete karşı kendini korumaya yönelik askeri güç kullanımıdır. Erdoğan rejimi, bu Zeytin Dalı denen askeri harekâtı, belli ki jus ad bellum olarak (adil savaş) göstermeye çalışmakta, Birleşmiş Milletler Şartı madde 2(4) askeri güç kullanımı yasaklasa da, BM Güvenlik Konseyi kararı varsa, bölgesel bir yetkilendirme (uluslararası antlaşma vs.) bu hakkı doğuruyorsa, insani bir müdahale gerekliliği varsa (mesela bir soykırım vs.) ya da kendini koruma amaçlı olarak müdahalede bulunulabilir. Elbette bu operasyonda bir Güvenlik Konseyi kararı, bölgesel bir yetkilendirme veya insani nedenlerle yapılan bir müdahale değildir söz konusu olan. Yegâne dayanak kendini savunma gerekliliğidir.
Kendini savunma gerekliliği ise Zeytin Dalı operasyonunda oldukça çürük bir tezdir. İlk olarak vurgulanması gereken, eğer ortada bir tehdit varsa bugün Suriye Kürtleri kaynaklı, bunun sorumlusu 2011’den beri Ankara’nın izlediği (yukarıda eleştirilmiş olan, tutarsızlıklarla dolu) Suriye politikasıdır. İkinci argüman, aynı ilkenin diğer Suriye gruplarına uygulanmamasıdır. Örneğin IŞİD gibi, örneğin Nusra sempatizanları gibi grupların kontrolünde olan bölgelere bu kapsamda bir askeri vuruş yapılmıyor. Yani YPG’ye yönelik harekât, Ankara’nın sübjektif tehdit algılamasına göre meşrudur. Ama diğer gruplara gelince bu türden bir isteklilik hali yok. Bunun nedenini herkes biliyor. Ama gelin yazalım buraya. YPG, Türkiye içi siyaset bakımından, bugün Kürtlere yapılan muameleye paralel olarak düşman olarak algılanmakta. Oysa İslamcı gruplar, Esad’a karşı savaştığı için onlara yönelik çok daha farklı bir tutum benimsenmekte. Hâlbuki cihatçıların onlarca saldırısı ve eylemi söz konusu Türkiye’de. Suriye Kürtleri ise böylesi bir düşmanca tutum sergilemekten kaçındılar. Bunun en önemli teyidi, Ankara’nın başlangıçta YPG’ye bakışının çok farklı olmasıdır. Tıpkı Irak Kürtleri konusunda olduğu gibi, tıpkı Çözüm Süreci konusunda olduğu gibi, tıpkı Öcalan’la müzakere eden Erdoğan rejimi örneğinde olduğu gibi, bu böyledir. Bir başka tutarsızlık, Ankara’nın Zeytin Dalı’nda bile ÖSÖ içerisindeki militanlarını kullanmasıdır. Eğer YPG gayrı meşru ise, ÖSO nedir? Eğer Ankara Rusya ve İran pozisyonuna çark edip de, merkezi Suriye otoritesi (yani Esad) yanlısı bir tutum izleyecekse, ÖSO içindeki cihatçılara verilen destek ile bu milislerin Zeytin Dalı operasyonuna dahil edilmesini nasıl açıklayacak, Rusya ve İran’a? Dahası, YPG güçlerinin İŞİD karşısında sahadaki en etkin aktör olması ve ABD ile Batı tarafından desteklenmesi, NATO üyesi olan Türkiye tarafından nasıl karşılanacak? Havuz cengaverleri anti ABD yazıları döktürüyorlar da, öve-öve bitiremedikleri “reisleri” İncirlik’te konuşlu “müttefik ABD” çelişkisini nasıl açıklayacak? Madem bu operasyon esasen ABD’ye verilen bir ders, o halde NATO üyesi olmak ve ABD’nin Türkiye’deki askeri varlığı (nükleer silahları da dâhil) nasıl açıklanacak?
PEKİ YA SURİYE POLİTİKALARI?
Müdahale uluslararası hukuka aykırıdır. Diyelim ki müdahalenin haklı bir gerekçesi olsun (mesela PKK ile eş ideoloji benimsemek, potansiyel olarak tehdit oluşturmak, ne derseniz deyin artık). Peki, bu durumun ortaya çıkmasına yol açan Suriye politikalarını eleştirmeyecek miyiz? Dahası, bu politika halen devam ediyor – Ankara hâlihazırda ÖSO’ya silah, mühimmat, lojistik destek, istihbarat vs. veriyor. Bu tutarsızlık Suriye rejimini güçsüzleştirdikçe, bundan dolaylı olarak YPG de yararlanmıyor mu? Madem YPG bu kadar başlıca bir tehdit, o halde neden merkezi Suriye yönetiminin egemenlik haklarını yeniden tesis etmek için Rusya ve İran ile daha yakın işbirliği tercih edilmiyor? Bu türden çelişkileriniz varken, kim inanır sizin kendi güvenliğinizi gerekçe göstererek yaptığınız askeri operasyonun meşruluğuna! Fetih suresi ve mehter marşını geçtim, militarist ve şoven söyleminizi de haydi görmedik diyelim. Ortada bu kadar net tutarsızlık varken ve son yedi yılın tüm mezhepçi-nasyonalist Suriye’yi dağıtma tutumunuz varken, bunun bir savunma ve kendini teröristlere karşı müdafaa etme olduğuna kimi nasıl ikna edeceksiniz!
Zaten sadece şu soruyu sormak bile yeterli esasen: kendi anayasasına bile uymayan bir rejim, uluslararası hukuka ve teamüllere uyar mı?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.1.2018 [TR724]
Elbette bu tür bir politika risklerle doluydu. En başta, Suriye’nin fiilen merkezi hükümet otoritesinin olmadığı bir bölgeye dönüşmesi geliyordu riskler arasında. İkincisi, her ne kadar Türkiye İslamcı Sünni grupları Nusayri merkezi hükümet ve Kürtler karşısında desteklese de, İslamcı gruplar kendi aralarında ciddi farklılıklara sahiptiler. Ortak yönleri İslamcılık da olsa, radikalizm derecesi ve ideolojileri bakımından farklılardı. Tabi aralarında güç mücadelesinden ileri gelen mücadeleyi de buna eklemek lazım. Yani Suriye, son derece karmaşık bir iç savaş ortamına savruldu ve bu iç savaşın ateşi altında kasıp kavrulan ülke, Türkiye’ye dört milyona yakın mülteci ve sayısız güvenlik risklerini hediye etti. Her iki sorun da başlı başına majör problemlerdir ve bunların ekonomik bedeli inanılmaz rakamlara ulaşmıştır. Ancak yasa dışı göç sorunundan çok daha büyük zararı, güvenlik riskleri kalemi vermektedir Türkiye’ye. İŞİD terörü başta olmak üzere, Türkiye’nin cihatçı militan güzergâhı haline gelmesi, kendi sosyolojik yapısında da bu tür radikal ideolojilerin yaygınlaşması, yasa dışı ticaretten insan kaçakçılığına, Türkiye metropollerinde patlayan sosyal sorunlardan fiilen yapılan terör saldırılarına kadar pek çok başlık sayılabilir, bu güvenlik ana başlığı altında.
TÜRKİYE’NİN SURİYE İÇ SAVAŞINA ETKİSİ
Suriye’de rejim değişikliğine soyunan Türkiye karar alıcıları, elbette Suriye’nin fiilen bölünmesine de, bu ülkede yabancı güçlerin etkin şekilde yerleşmesine de neden oldu. İkincisinden başlarsak, herkesin malumu olan Rusya ve ABD’nin gerek istihbari, gerek askeri, gerekse de siyasi bakımlardan Suriye’ye uzun süreliğine yerleşmesi ve belirleyici hale gelmeleri söz konusudur. Dahası, Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkeleri gibi, İran’ın da Suriye’de kendi ajandasının peşinde cirit atmaya başlaması da bundandır. Bu dış güçlerin aktivite sahası haline gelen Suriye, Türkiye bakımından çözülmesi çok daha zor bir denklem haline gelmiştir. Dahası, güç kazanacağım ve daha belirleyici olacağım beklentisiyle hareket eden Ankara, kendisini bir anda küçük oyuncu olarak buluvermiş, etkinliği artacağına adeta sıfırlanmıştır.
Fiilen bölünme meselesine gelirsek, yine bu çoklu güç denkleminin içine bölgesel fiili yönetimler meselesi de eklenmiş, Suriye’deki karmaşıklık ve kargaşa, içinden büsbütün çıkılmaz bir hal almıştır. Suriye ile – benzer sorunların altında ezilen – Irak arasında bir tür merkezi devlet otoritelerinden bağımsız “gri bölge” oluşmuş, bu sahada İslam Devleti adı altında ortaya çıkan tehlikeli, radikal, yıkıcı ve barbar bir terör odağı, Suriye ve Irak’ta önemli genişlikte bir sahayı kendi “siyasi kontrolü” altına almıştır. Bunların yanında, ideolojik olarak bunlardan çok da farklı olmamasına karşın, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) altında bir koalisyon, Türkiye-Akdeniz hattı başta, bazı bölgelerde etkin olmuş, denetim kurmuştur. Bunlara baştan beri silah, mühimmat, lojistik yardım, sağlık hizmeti, istihbari bilgi paylaşımı gibi destekler sunan Türkiye rejimi, Batılı devletlerin örneğin El Nusra türü El Kaide yapısının bir kolu olan terörist ve cihatçı gruplara karşı sürekli uyarılarına karşın, bu politikasından vazgeçmemiştir. Irak sınırından başlayarak, Türkiye-Suriye sınır hattı boyunca, bu bölgede bir Kürt kuşağı meydana gelmiş, seküler ve Batı yanlısı bir profil çizen Suriye Kürtleri, başta ABD olmak üzere tüm Batı ülkelerinden sempati yanında destek bulmuştur. Başlangıçta Ankara da bu Suriye Kürtlerine (tıpkı ÖSO gibi) destek vermiş, liderleri Salih Müslim resmi olarak Ankara’ya gelmiş, hatta gazetelerde sütunlarca röportajları yayınlanmıştır. Çok iyi Türkçe bilen Müslim ile Türk yetkililer gayet sıkı fıkı bir işbirliğini saklamaya gerek duymadan ilerletmişlerdir. Hatta Kobani’deki IŞİD’le olan mücadelede Irak Kürdistan Bölgesi’nden Kobane’ye gönderilen Peşmerge güçleri (yani Irak Kürdistan’ı askerleri) Türk toprakları üzerinden Suriye’ye geçirilmiştir.
Tüm bunlar, hâlihazırdaki siyasi kadronun bilgi, onay ve desteği ile olmuştur. Bunların yanında Rusya ve İran, merkezi Suriye hükümetine (BM tarafından kabul edilen meşru hükümete) destek vermişler, vermeye de devam etmektedirler. Bu ülkelerle ilişkilerde Suriye mevzusunda bir türlü dikiş tutturamayan Erdoğan rejimidir. Rusya ve İran, Suriye meselesinin başlamasından beri, altı çizildiği üzere, daima Esad yönetimini, yani merkezi Suriye rejimini destekleye geldiler. Ankara’nın ise ne beklediği, ne istikamette düşündüğü ve hareket ettiği cidden muazzam bir bilmecedir. Bu konuda bir makale yazmak dahi başlı başına akademik bir maceracılık olacaktır. Bu nedenle konuyu daraltarak incelemek daha mantıklı.
ALGI OPERASYONU BAŞARILI PEKİ YA ULUSLARARASI HUKUK?
Rejim yönetimi, bir süredir askeri yöntemler kullanacağı konusunda açıklamalar yapmaktaydı, YPG kontrolündeki Afrin konusunda. Erdoğan’ın açıklamaları, derin yapının ve Perinçek’in Erdoğan’a koşulsuz desteği, konunun çakma 2. Kurtuluş Savaşı’na dâhil edilmesi, Camilerde Fetih suresinin okunması, tekbirler ve mehter marşları eşliğinde, “Yeni Milliyetçi Cephe” bloğunun – Bahçeli ve saz arkadaşları yanında “sol” nasyonalist CHP’nin de koroya bir şekilde dâhil edilmesiyle, içeride yapılan “Zeytin Dalı” askerî harekâtı algı operasyonu “başarıyla” tamamlandı. Türk topçusunun sınır ötesi Kürt bölgesini dövmesiyle, askeri safhaya geçildi. Ardından, Erdoğan’ın “bir gece ansızın gelebiliriz” tehdidini doğrulayan hava saldırısı başladı. Havuz medyasındaki askeri uzmanlarca dünyanın en başarılı hava saldırısı olarak ilan edilen ve bu celalle Türk kamuoyunca satın alınan bu hamlenin arkasından, hafta sonu tankların sınır ötesine (yani Suriye’ye, bir başka egemen devletin toprağına) hareket ettiği haberlerine uyandık. Türkiye’de kimse ilgilenmese de, yine ben sorayım, her zaman olduğu gibi, en azından tarihe not düşmek babında: Bu askeri harekât, ne kadar uluslararası hukuka ve teamüllere uygun? Yanıt arayalım.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek, başka devletlerin toprağında silahlı müdahale yapmak, ya da başka ülkeler ile olan ihtilafları askeri güç kullanımı ile çözmek uluslararası hukuka göre olağan kabul edilmekteydi. Oysa bu durum, Milletler Cemiyeti ile beraber değişti. Bu tür güç kullanımı yasaklandı. Alman General Clausewitz’in “siyasetin devamı” olarak nitelediği askeri tedbirler-zorlamalar ile durum değişikliği yapma hali, gayrı meşru oldu. 1928 Briand-Kellogg Paktı (Paris Antlaşması) da bu durumu onaylayarak, askeri güç kullanımını hukuk dışı hale getirdi. 1945 Birleşmiş Milletler Şartı da bu uluslararası hukuk kuralını güçlendirerek kayıt altına aldı. BM Şartı’nın detaylandırdığı bu hukuk normunun yegâne istisnaları, bireysel ve kolektif savunma, yani başka bir saldırgan devlete karşı kendini korumaya yönelik askeri güç kullanımıdır. Erdoğan rejimi, bu Zeytin Dalı denen askeri harekâtı, belli ki jus ad bellum olarak (adil savaş) göstermeye çalışmakta, Birleşmiş Milletler Şartı madde 2(4) askeri güç kullanımı yasaklasa da, BM Güvenlik Konseyi kararı varsa, bölgesel bir yetkilendirme (uluslararası antlaşma vs.) bu hakkı doğuruyorsa, insani bir müdahale gerekliliği varsa (mesela bir soykırım vs.) ya da kendini koruma amaçlı olarak müdahalede bulunulabilir. Elbette bu operasyonda bir Güvenlik Konseyi kararı, bölgesel bir yetkilendirme veya insani nedenlerle yapılan bir müdahale değildir söz konusu olan. Yegâne dayanak kendini savunma gerekliliğidir.
Kendini savunma gerekliliği ise Zeytin Dalı operasyonunda oldukça çürük bir tezdir. İlk olarak vurgulanması gereken, eğer ortada bir tehdit varsa bugün Suriye Kürtleri kaynaklı, bunun sorumlusu 2011’den beri Ankara’nın izlediği (yukarıda eleştirilmiş olan, tutarsızlıklarla dolu) Suriye politikasıdır. İkinci argüman, aynı ilkenin diğer Suriye gruplarına uygulanmamasıdır. Örneğin IŞİD gibi, örneğin Nusra sempatizanları gibi grupların kontrolünde olan bölgelere bu kapsamda bir askeri vuruş yapılmıyor. Yani YPG’ye yönelik harekât, Ankara’nın sübjektif tehdit algılamasına göre meşrudur. Ama diğer gruplara gelince bu türden bir isteklilik hali yok. Bunun nedenini herkes biliyor. Ama gelin yazalım buraya. YPG, Türkiye içi siyaset bakımından, bugün Kürtlere yapılan muameleye paralel olarak düşman olarak algılanmakta. Oysa İslamcı gruplar, Esad’a karşı savaştığı için onlara yönelik çok daha farklı bir tutum benimsenmekte. Hâlbuki cihatçıların onlarca saldırısı ve eylemi söz konusu Türkiye’de. Suriye Kürtleri ise böylesi bir düşmanca tutum sergilemekten kaçındılar. Bunun en önemli teyidi, Ankara’nın başlangıçta YPG’ye bakışının çok farklı olmasıdır. Tıpkı Irak Kürtleri konusunda olduğu gibi, tıpkı Çözüm Süreci konusunda olduğu gibi, tıpkı Öcalan’la müzakere eden Erdoğan rejimi örneğinde olduğu gibi, bu böyledir. Bir başka tutarsızlık, Ankara’nın Zeytin Dalı’nda bile ÖSÖ içerisindeki militanlarını kullanmasıdır. Eğer YPG gayrı meşru ise, ÖSO nedir? Eğer Ankara Rusya ve İran pozisyonuna çark edip de, merkezi Suriye otoritesi (yani Esad) yanlısı bir tutum izleyecekse, ÖSO içindeki cihatçılara verilen destek ile bu milislerin Zeytin Dalı operasyonuna dahil edilmesini nasıl açıklayacak, Rusya ve İran’a? Dahası, YPG güçlerinin İŞİD karşısında sahadaki en etkin aktör olması ve ABD ile Batı tarafından desteklenmesi, NATO üyesi olan Türkiye tarafından nasıl karşılanacak? Havuz cengaverleri anti ABD yazıları döktürüyorlar da, öve-öve bitiremedikleri “reisleri” İncirlik’te konuşlu “müttefik ABD” çelişkisini nasıl açıklayacak? Madem bu operasyon esasen ABD’ye verilen bir ders, o halde NATO üyesi olmak ve ABD’nin Türkiye’deki askeri varlığı (nükleer silahları da dâhil) nasıl açıklanacak?
PEKİ YA SURİYE POLİTİKALARI?
Müdahale uluslararası hukuka aykırıdır. Diyelim ki müdahalenin haklı bir gerekçesi olsun (mesela PKK ile eş ideoloji benimsemek, potansiyel olarak tehdit oluşturmak, ne derseniz deyin artık). Peki, bu durumun ortaya çıkmasına yol açan Suriye politikalarını eleştirmeyecek miyiz? Dahası, bu politika halen devam ediyor – Ankara hâlihazırda ÖSO’ya silah, mühimmat, lojistik destek, istihbarat vs. veriyor. Bu tutarsızlık Suriye rejimini güçsüzleştirdikçe, bundan dolaylı olarak YPG de yararlanmıyor mu? Madem YPG bu kadar başlıca bir tehdit, o halde neden merkezi Suriye yönetiminin egemenlik haklarını yeniden tesis etmek için Rusya ve İran ile daha yakın işbirliği tercih edilmiyor? Bu türden çelişkileriniz varken, kim inanır sizin kendi güvenliğinizi gerekçe göstererek yaptığınız askeri operasyonun meşruluğuna! Fetih suresi ve mehter marşını geçtim, militarist ve şoven söyleminizi de haydi görmedik diyelim. Ortada bu kadar net tutarsızlık varken ve son yedi yılın tüm mezhepçi-nasyonalist Suriye’yi dağıtma tutumunuz varken, bunun bir savunma ve kendini teröristlere karşı müdafaa etme olduğuna kimi nasıl ikna edeceksiniz!
Zaten sadece şu soruyu sormak bile yeterli esasen: kendi anayasasına bile uymayan bir rejim, uluslararası hukuka ve teamüllere uyar mı?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.1.2018 [TR724]
Davos’a küsen Türkiye [Semih Ardıç]
Dünyanın geleceğinde söz sahibi olacak kimselerin kafa kafaya verdiği toplantıların en mühimi kabul edilen Davos’un 2018 zirvesi 23 Ocak Salı günü başlıyor. Devlet ve hükûmet başkanları, önde gelen iş adamları ve genel müdürler, akademisyenler, gazeteciler İsviçre’nin küçük dağ kasabasında üç gün boyunca geleceğin dünyasını inşâ etmek üzere fikir teatisinde bulunacak.
Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) tertip ettiği zirvenin açılış konuşmasını Hindistan Başbakanı Modi yapacak. Kapanışta kürsüye, Beyaz Saray’da dağdağalı bir seneyi geride bırakan ABD Başkanı Donald Trump gelecek. 70 devlet ve hükûmet başkanının iştirak edeceği zirvede Türkiye’yi Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek temsil edecek. Şimşek’e Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya eşlik ediyor.
ERDOĞAN ‘BİR DAHA DA GELMEM’ DEDİ VE BİTTİ
Türkiye’den Davos’a ‘Başbakan’ seviyesinde en son katılan isim 2009 senesinde Recep Tayyip Erdoğan olmuştu. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez ile aynı panelde konuşmacı olan Erdoğan, moderatörün sözünü kesmesine itiraz etmişti.
Erdoğan, “Sana da çok teşekkür ediyorum. Benim için de bundan böyle Davos bitmiştir. Daha Davos’a gelmem. Siz konuşturmuyorsunuz. (Perez’i işaret ederek) 25 dakika konuştu. Ben 12 dakika konuştum. Olmaz.” diyerek konuşmacı olduğu paneli terk etmişti. Erdoğan’ın 30 Ocak 2009’da ‘one minute’ çıkışıyla Türkiye-İsrail ilişkilerinin seyri arasında herhangi bir paralellik söz konusu olmasa da o saatten sonra Davos’a devletin alakası azaldı.
TÜRKİYE DAĞA KÜSTÜ
“Beyefendi bitti demişse, bitmiştir” diyenlerin karşısına kimse çıkamadı. Türkiye böylesine etkili bir toplantıya gözlerini kapatarak gündüzü kendisine karanlık hale getirdi. Dünyaya yön veren mercilerden birer birer tecrit edildik.
Dönüp dolaşıp Rusya, İran ve Çin güzergâhında çıkış yolları aramaya koyulduk. Güney doğu hududumuzun hemen yanı başında Suriye ve Irak’ta cereyan hâdiseler, Türkiye’nin dış siyasette bir o tarafa bir bu tarafa nasıl savrulduğu ortada. Mamafih Rusya ve İran ile girilen yolların sonunda uçurum olduğunu görmek istemeyenlerin çaldığı mehter marşları eşliğinde büyük bir felakete sürükleniyoruz.
DAVOS’TA NE, TÜRKİYE’DE NE KONUŞULUYOR?
Sahasında otorite kabul edilen isimler Davos’ta 15-20 sene sonrasını tasavvur ediyor. Onlar geleceği inşa etmek üzerine müzakerelerde bulunurken Türkiye’de konuşulan başlıklar, gazetelerin attığı manşet başlıkları hal-i pür melalimizi ele veriyor: ‘İntikam’, ‘eller tetikte’, ‘kanlarında boğulacaklar’…
Sosyal medya hesapları vasıtasıyla ‘savaşa hayır’ diyen gazeteci Nurcan Baysal’ın evinin kapısı gece yarısı polis tarafından kırıldı ve Baysal halen gözaltında. Afrin’e müdahalenin bölgede barışa zarar vereceğini ifade ettiği için Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Van Milletvekili Nadir Yıldırım hakkında tutuklamaya matuf yakalama kararı çıkarıldı. Diyarbakır ve İstanbul Kadıköy’de Zeytin Dalı harekâtını protesto etmek isteyenlere polisin sert müdahalesi ile karşılaştı. Barış Atay’ın tek kişilik oyunu ‘Sadece Diktatör’ kamu güvenliği ve düzenini tehdit ettiği bahanesiyle valilikler tarafından yasaklandı.
ERDOĞAN GAZETEYİ HEDEF GÖSTERDİ
Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs’ta Afrika isimli gazetenin Afrin harekâtını tenkit eden manşetini hedef göstermesi ve, “KKTC’li vatandaşlarımız bu pespaye gazeteye tavır almalı.” demesi ile gazetenin hazırlandığı ofisin taşlanması bir oldu.
Savaşa muhalif olmanın suç sayıldığı bir coğrafyada kendisine sanatçı olarak gören bazı kimseler asker kıyafetleri ile poz verebiliyor. ‘Diriliş’ dizisini ok, yay, kılıç ve kalkanla seyredenlerin sayısı artıyor. Silahlarla poz verenlerin dilinden adeta kan damlıyor. Muhacir-Ensar kardeşliğinden bahseden Erdoğan, 3,5 milyon Suriyeli’nin geri gönderileceğini açıklıyor. Mülteci hukuku ne diyor? Mevcut şartlarda böyle bir kararın bu kadar insanı ölüme göndermekten ne farkı olacağını kimse sorgulamıyor.
HAYIFLANDIM, GIBTA ETTİM…
Türkiye, daha doğrusu Erdoğan için gözden düşen Davos 2018 zirvesi başlarken meşgul olduğumuz meselelerin hangisi istikbal namına bir ümit kırıntısı vaat ediyor? Maalesef hiçbiri. En temel haklardan mahrum vaziyette nitelikli demokrasinin tesis edilemeyeceğini görmek istemiyoruz.
Dünya bir yana Erdoğan bir yana… Yeni doktrin bu… Esasında dokuz sene evvel Davos’a küsen Erdoğan o gün boyundan büyük sözler sarf etmeseydi bugün en kalabalık heyetle gidip gövde gösterisi yapmaktan geri durmayacaktı.
Davos Zirvesi’nin başlayacağına dair haberlerini okurken insanlığa ilham veren konuşmalardan Türkiye’de mukîm insanların yüzde 99’unun bu sene de haberdar olamayacağını düşününce hayıflandım.
Başka memleketlerdeki demokrasi ve insan haklarına gıpta ettim.
Bir memlekete verilebilecek en ağır ceza orada yaşayan insanları bir kişinin çizgisine ve iki dudağı arasından çıkacak sözlere mahkûm etmek olmalı…
Tecrübe ile sabittir.
RAKAMLARLA DAVOS…
-‘Parçalanan Dünyada Ortak Gelecek Oluşturmak’ ana temasıyla düzenlenecek Davos Zirvesi’nde 400’ün üzerinde oturum gerçekleştirilecek.
-Toplantıların yarıya yakını basın mensuplarına kapalı tertip edilecek.
-Zirve 23-26 Ocak’ta gerçekleştirilecek.
-Konaklamak ve panelleri takip etmek isteyenler için aylar evvel WEF’e kayıt yaptırdı.
-100’den fazla ülkeden 3 bine yakın iş adamı, siyasetçi, akademisyen ve sivil toplum kuruluşu temsilcisine ev sahipliği yapacak.
-En üst seviyeye çıkarılan güvenlik tedbirleri için 10 milyon dolar harcandı.
HANGİ LİDERLER KATILIYOR?
-ABD Başkanı Donald Trump
-İngiltere Başbakanı Theresa May
-Fransa Başkanı Emmanuel Macron
-Almanya Başbakanı Angela Merkel
-Hindistan Başbakanı Narendra Modi
-Kanada Başbakanı Justin Trudeau
-Hollanda Başbakanı Mark Rutte
-Pakistan Başbakanı Şahid Hakan Abbasi
-İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu
-Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras
-AB Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker
-İspanya Kralı Felipe
-Ürdün Kralı Abdullah
-Belçika Kralı Philippe
-BM Genel Sekreteri Antonio Guterres
-Dünya Ticaret Örgütü Genel Direktörü Roberto Azevedo
-IMF Başkanı Christine Lagarde
-Dünya Bankası Grubu Başkanı Jim Yong Kim
-BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi
-Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Genel Direktörü William Lacy Swing
DÜNYA MARKALARI DA ORADA
-Google
-Microsoft
-Facebook
-UPS
-Maersk
-Engie
-Renault
-Airbus
-Total
-Bayer
-Deutsche Bank
-Monsato
-Henkel
-Siemens
-Volkswagen
-Tata
-Hitachi
-Mitsubishi
-ING
-Alibaba
-Huawei
-Gazprom
-Saudi Aramco
-Novartis
-Nestle
-Barclays
-HSBC
-JP Morgan
-Citi
-IBM
-Morgan Stanley
-Nike
-Pepsi
-Pfizer
-Procter & Gamble
-Qualcomm
-Soros
-Carlyl
-Coca-Cola
-Goldman Sachs
-Uber
-Walmart
[Semih Ardıç] 23.1.2018 [TR724]
Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) tertip ettiği zirvenin açılış konuşmasını Hindistan Başbakanı Modi yapacak. Kapanışta kürsüye, Beyaz Saray’da dağdağalı bir seneyi geride bırakan ABD Başkanı Donald Trump gelecek. 70 devlet ve hükûmet başkanının iştirak edeceği zirvede Türkiye’yi Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek temsil edecek. Şimşek’e Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya eşlik ediyor.
ERDOĞAN ‘BİR DAHA DA GELMEM’ DEDİ VE BİTTİ
Türkiye’den Davos’a ‘Başbakan’ seviyesinde en son katılan isim 2009 senesinde Recep Tayyip Erdoğan olmuştu. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez ile aynı panelde konuşmacı olan Erdoğan, moderatörün sözünü kesmesine itiraz etmişti.
Erdoğan, “Sana da çok teşekkür ediyorum. Benim için de bundan böyle Davos bitmiştir. Daha Davos’a gelmem. Siz konuşturmuyorsunuz. (Perez’i işaret ederek) 25 dakika konuştu. Ben 12 dakika konuştum. Olmaz.” diyerek konuşmacı olduğu paneli terk etmişti. Erdoğan’ın 30 Ocak 2009’da ‘one minute’ çıkışıyla Türkiye-İsrail ilişkilerinin seyri arasında herhangi bir paralellik söz konusu olmasa da o saatten sonra Davos’a devletin alakası azaldı.
TÜRKİYE DAĞA KÜSTÜ
“Beyefendi bitti demişse, bitmiştir” diyenlerin karşısına kimse çıkamadı. Türkiye böylesine etkili bir toplantıya gözlerini kapatarak gündüzü kendisine karanlık hale getirdi. Dünyaya yön veren mercilerden birer birer tecrit edildik.
Dönüp dolaşıp Rusya, İran ve Çin güzergâhında çıkış yolları aramaya koyulduk. Güney doğu hududumuzun hemen yanı başında Suriye ve Irak’ta cereyan hâdiseler, Türkiye’nin dış siyasette bir o tarafa bir bu tarafa nasıl savrulduğu ortada. Mamafih Rusya ve İran ile girilen yolların sonunda uçurum olduğunu görmek istemeyenlerin çaldığı mehter marşları eşliğinde büyük bir felakete sürükleniyoruz.
DAVOS’TA NE, TÜRKİYE’DE NE KONUŞULUYOR?
Sahasında otorite kabul edilen isimler Davos’ta 15-20 sene sonrasını tasavvur ediyor. Onlar geleceği inşa etmek üzerine müzakerelerde bulunurken Türkiye’de konuşulan başlıklar, gazetelerin attığı manşet başlıkları hal-i pür melalimizi ele veriyor: ‘İntikam’, ‘eller tetikte’, ‘kanlarında boğulacaklar’…
Sosyal medya hesapları vasıtasıyla ‘savaşa hayır’ diyen gazeteci Nurcan Baysal’ın evinin kapısı gece yarısı polis tarafından kırıldı ve Baysal halen gözaltında. Afrin’e müdahalenin bölgede barışa zarar vereceğini ifade ettiği için Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Van Milletvekili Nadir Yıldırım hakkında tutuklamaya matuf yakalama kararı çıkarıldı. Diyarbakır ve İstanbul Kadıköy’de Zeytin Dalı harekâtını protesto etmek isteyenlere polisin sert müdahalesi ile karşılaştı. Barış Atay’ın tek kişilik oyunu ‘Sadece Diktatör’ kamu güvenliği ve düzenini tehdit ettiği bahanesiyle valilikler tarafından yasaklandı.
ERDOĞAN GAZETEYİ HEDEF GÖSTERDİ
Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs’ta Afrika isimli gazetenin Afrin harekâtını tenkit eden manşetini hedef göstermesi ve, “KKTC’li vatandaşlarımız bu pespaye gazeteye tavır almalı.” demesi ile gazetenin hazırlandığı ofisin taşlanması bir oldu.
Savaşa muhalif olmanın suç sayıldığı bir coğrafyada kendisine sanatçı olarak gören bazı kimseler asker kıyafetleri ile poz verebiliyor. ‘Diriliş’ dizisini ok, yay, kılıç ve kalkanla seyredenlerin sayısı artıyor. Silahlarla poz verenlerin dilinden adeta kan damlıyor. Muhacir-Ensar kardeşliğinden bahseden Erdoğan, 3,5 milyon Suriyeli’nin geri gönderileceğini açıklıyor. Mülteci hukuku ne diyor? Mevcut şartlarda böyle bir kararın bu kadar insanı ölüme göndermekten ne farkı olacağını kimse sorgulamıyor.
HAYIFLANDIM, GIBTA ETTİM…
Türkiye, daha doğrusu Erdoğan için gözden düşen Davos 2018 zirvesi başlarken meşgul olduğumuz meselelerin hangisi istikbal namına bir ümit kırıntısı vaat ediyor? Maalesef hiçbiri. En temel haklardan mahrum vaziyette nitelikli demokrasinin tesis edilemeyeceğini görmek istemiyoruz.
Dünya bir yana Erdoğan bir yana… Yeni doktrin bu… Esasında dokuz sene evvel Davos’a küsen Erdoğan o gün boyundan büyük sözler sarf etmeseydi bugün en kalabalık heyetle gidip gövde gösterisi yapmaktan geri durmayacaktı.
Davos Zirvesi’nin başlayacağına dair haberlerini okurken insanlığa ilham veren konuşmalardan Türkiye’de mukîm insanların yüzde 99’unun bu sene de haberdar olamayacağını düşününce hayıflandım.
Başka memleketlerdeki demokrasi ve insan haklarına gıpta ettim.
Bir memlekete verilebilecek en ağır ceza orada yaşayan insanları bir kişinin çizgisine ve iki dudağı arasından çıkacak sözlere mahkûm etmek olmalı…
Tecrübe ile sabittir.
RAKAMLARLA DAVOS…
-‘Parçalanan Dünyada Ortak Gelecek Oluşturmak’ ana temasıyla düzenlenecek Davos Zirvesi’nde 400’ün üzerinde oturum gerçekleştirilecek.
-Toplantıların yarıya yakını basın mensuplarına kapalı tertip edilecek.
-Zirve 23-26 Ocak’ta gerçekleştirilecek.
-Konaklamak ve panelleri takip etmek isteyenler için aylar evvel WEF’e kayıt yaptırdı.
-100’den fazla ülkeden 3 bine yakın iş adamı, siyasetçi, akademisyen ve sivil toplum kuruluşu temsilcisine ev sahipliği yapacak.
-En üst seviyeye çıkarılan güvenlik tedbirleri için 10 milyon dolar harcandı.
HANGİ LİDERLER KATILIYOR?
-ABD Başkanı Donald Trump
-İngiltere Başbakanı Theresa May
-Fransa Başkanı Emmanuel Macron
-Almanya Başbakanı Angela Merkel
-Hindistan Başbakanı Narendra Modi
-Kanada Başbakanı Justin Trudeau
-Hollanda Başbakanı Mark Rutte
-Pakistan Başbakanı Şahid Hakan Abbasi
-İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu
-Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras
-AB Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker
-İspanya Kralı Felipe
-Ürdün Kralı Abdullah
-Belçika Kralı Philippe
-BM Genel Sekreteri Antonio Guterres
-Dünya Ticaret Örgütü Genel Direktörü Roberto Azevedo
-IMF Başkanı Christine Lagarde
-Dünya Bankası Grubu Başkanı Jim Yong Kim
-BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi
-Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Genel Direktörü William Lacy Swing
DÜNYA MARKALARI DA ORADA
-Microsoft
-UPS
-Maersk
-Engie
-Renault
-Airbus
-Total
-Bayer
-Deutsche Bank
-Monsato
-Henkel
-Siemens
-Volkswagen
-Tata
-Hitachi
-Mitsubishi
-ING
-Alibaba
-Huawei
-Gazprom
-Saudi Aramco
-Novartis
-Nestle
-Barclays
-HSBC
-JP Morgan
-Citi
-IBM
-Morgan Stanley
-Nike
-Pepsi
-Pfizer
-Procter & Gamble
-Qualcomm
-Soros
-Carlyl
-Coca-Cola
-Goldman Sachs
-Uber
-Walmart
[Semih Ardıç] 23.1.2018 [TR724]
Savaş zamanı medya [Kemal Ay]
Tesadüf bu ya, şu sıralar gösterimde Steven Spielberg’ün The Post filmi var. The Post, Vietnam Savaşı yıllarında Washington Post gazetesinin, ‘devletin hoşuna gitmeyecek’ yayınlar yapma konusundaki cesaret ve kararlılığını anlatan, adeta ‘epik’ bir film. Geçen yıllarda Kilise’deki pedofili vakalarıyla ilgili yayın yapmaya karar veren Boston Globe gazetesinin hikâyesi de, Spotlight adıyla filme alınmış ve hayli ilgi çekmişti. The Post, daha bilindik bir hikâye aslında. Üzerine çokça konuşuldu. The New York Times’ın başlattığı ‘Pentagon Papers’ haberini devam ettiren Washington Post, Vietnam savaşında halka nasıl yalanlar söylendiğini ispatlamıştı. Bu, gazetecilik okullarında okutulan bir vaka.
İşin tesadüf kısmı şurası: Bu filmin vizyonda olduğu günlerde, Türkiye, Suriye’nin Kürt yoğunluklu şehri Afrin’e bir askerî operasyon başlattı. Başbakan Binali Yıldırım, bu operasyon kapsamında gazetecilerle buluşmuş. Sadece buluşsa gene iyi, 15 maddelik de bir ‘tavsiye listesi’ paylaşmış.
Buyurun birlikte okuyalım. Parantez içi ifadeler benimdir.
1) Haber ve yorumlarda bu harekatın tamamen terör örgütlerine yönelik olduğu ve terör örgütlerini etkisiz hale getirmeyi amaçlayıp sivil halkı koruduğunun ön plana çıkarılması.
(Bu, AKP’nin Afrin operasyonu kapsamındaki propagandasının bel kemiği. ‘İyi adam’ AKP, Afrin’deki sivilleri ‘kötü adamların’ elinden kurtarıyor görüntüsü. Burada ‘kötü adam’ PKK’nın uzantısı olarak kodlanan PYD oluyor. ‘Sınırımızda terör örgütü istemiyoruz’ argümanına ikna etmeye çalışıyor herkesi.)
2) Yabancı haber kaynaklarının özellikle PKK, PYD, YPG, DEAŞ kaynakları üzerinden Türkiye aleyhine yapacağı haberler konusunda dikkatli olunması.
(Zaten hâli hazırda yabancı haber kaynakları ‘şeytanlaştırılmış’ vaziyette. Özellikle Batılı medya kuruluşlarının haber ya da yorumlarının AKP tabanı üzerinde etkisi yok. Elbette AKP’yi övmüyor ya da tezlerine yakın şeyler anlatmıyorsa! Burada kibarca ifade edilmiş sadece.)
3) Uluslararası haber kaynaklarının Türkiye aleyhine yapacağı haberleri yansıtırken Türkiye’nin milli menfaatlerinin gözetilmesi
(Milli menfaatlerin gözetilmesi nedir? Mesela bir devlet kuruluşu olan BBC, İngiltere’de hükümet aleyhine, devlet aleyhine haberler yapabiliyor. O zaman ihanet mi etmiş oluyor? Mesela burada milli menfaatin Afrin’e operasyon düzenlenmemesi olduğunu savunacak olursak ne olacak? Niye böyle bir opsiyon yok?)
4) Sivillere yönelik saldırı konusunda silahlı kuvvetlerin gösterdiği hassasiyetin hatırlatılması
(Silahlı kuvvetlerin ‘sivillere saldırı konusundaki hassasiyeti’ni Güneydoğu’daki operasyonlardan çok iyi biliyoruz. Hendek operasyonları olarak bilinen askerî harekatta, sivil toplum kuruluşlarının raporlarına göre 300’ün üzerinde sivil vatandaşın hayatını kaybettiği açıklanmıştı.)
5) TSK’nın Afrin’de yaptığı operasyon sadece PKK/PYD’ye yönelik değil DEAŞ’a yönelik olduğunun da ön plana çıkarılması.
(Bu bilgiyi Binali Yıldırım dün AP’ye de vermiş, AP’nin sonraki araştırmalarına göre Afrin’de IŞİD’e (DEAŞ’a) ait bir birimin olmadığı ortaya çıkmıştı. Zaten Afrin’de PYD ile IŞİD’in birlikte yaşama şansı yok. Düşmanlar. Ama IŞİD deyince güya uluslararası kamuoyunun desteği alınacak. Açık bir yalanı, medyaya söylettirecek.)
6) Özellikle görsel medyada sıcak çatışma bölgesine girerek askerlerin can güvenliğinin ateşe atılmaması.
(Medyanın belki de tek görevi bu. Askerlerin hayatını tehlikeye atacak şekilde yayın yapmamak.)
7) Operasyonun Türkiye’nin yerli ve milli silah üretimi ve kabiliyetiyle olduğunun hatırlatılması
(Bu da Erdoğan’ın damadı Bayraktar’ın reklamı gibi bir nevi. Medyanın bunu hatırlatma görevi olmadığı gibi, ‘yerli ve milli silah üretimi’ meselesi bir propagandadan başka bir şey değil.)
8) Mehmetçiğin can güvenliğini tehlikeye sokacak görsellere yer verilmemesi, TSK’nın taktik bilgilerinin paylaşılmaması.
(Bknz. 6. Madde)
9) Karşı taraf adına istihbari bilgi içeren detaylara girilmemesi.
(Bknz. 6. Madde)
10) Yurt içinde PKK ve uzantılı siyasi oluşumların Afrin operasyonuna karşı düzenleyeceği eylemler ve açıklamaların ön plana çıkarılmaması.
(PKK ve ‘uzantılı siyasi oluşumların’ denince muhtemelen HDP’den bahsediliyor. Meselenin bir de Afrin tarafını dinleme hakkı yok mu yani kamuoyunun?)
11) Olası şehit haberleri verilirken titiz davranılması.
(Bknz. 6. Madde)
12) Yabancı basında yapılan operasyon haberlerinin ulusal basına aynen taşınmaması.
(Yabancı basın ‘yabancı’ olduğu için otomatikman Türkiye’nin aleyhinde olacaktır değil mi? Bu propagandaya göre siz de ‘Türkiye’nin çıkarlarını’ düşünüyorsunuz. Ama gel gelelim, uzunca bir süredir Erdoğan için yaşıyorsunuz hepiniz. Varlığınızın da bir başka anlamı yok.)
13) Bu operasyona karşı PKK ve PYD’nin TSK’yı ‘işgalci’ gösterme gayreti olduğunu ifade eden Yıldırım, ‘Bilgisi ve tecrübesi olan insanlardan görüş alınabilir’ dedi. Türkiye’ye karşı olumsuz algı yaratacak kişilerden görüş alınmamasını önerdi.
(Medyadan gelen eleştirileri dinlememe özgürlüğü olan hükümetimiz, medyaya ‘kimden görüş alınacağını’ filan söyler hâle gelmiş.)
14) PKK/PYD’nin moralini yükseltecek haberler yapılmaması
(Nedir mesela bu? IŞİD’in iki askerimizi diri diri yaktığını gündeme taşımamak ne kazandırdı? Askerler hakkında bilgi bile veremediniz ailesine. Ne oldu? Ülkeyi komple kumar masasına koyacaksınız fakat ‘onu haber yapma, buna ses etme’ diyeceksiniz… Valla bravo.)
15) Operasyon süresince kamuoyunu bilgilendirmek için hem hükümetin hem AKP’nin görevlendirmiş olduğu Bekir Bozdağ ve Mahir Ünal’la her türlü kanaldan temas kurularak basının doğru bilgiye ulaşması gerektiğini vurguladı.
(Elbette basın hükümet kaynaklarına başvuracaktır bilgileri doğrulamak üzere. Ama hükümetin pek çok konuda alenen yalan söylediğini, söylemeye devam ettiğini de hatırlarsa iyi olur o basın kuruluşları. Tabi okuyucusuna doğruları söyleme gibi bir şerefe sahipse…)
***
Vietnam’da ABD halkına yalan söyledi. O günün medyası, bunu kamuoyuna duyurarak Vietnam Savaşı’nın son bulmasını sağladı. Aynı şeyi 2000’lerde Ebu Gureyb cezaeviyle ilgili gerçeklerin yayınlanmasıyla gördük. ABD, Irak’taki bütün meşruiyetini kaybetti. Bugün bütün ABD karşıtları, ABD basınında yer alan o görüntüleri kullanıyor.
Türkiye kamuoyunun anlaması gereken bir şey var: Kurumlar, birbirinin rağmına çalıştığı zaman herkes teyakkuzda olur ve daha az ‘yanlış’ yapılır. Eğer herkes aynı yöne bakarsa, kimin eli kimin cebinde hiçbir zaman bilemezsiniz. Savaş zamanında da bu kural değişmez. Fırat Kalkanı Operasyonu için medyada koparılan fırtınayı hatırlayın. Şimdi ne oluyor? Türkiye İdlib’i, Afrin’e girebilmek için Suriye Ordusu’na teslim ediyor. O harekâtın anlamsızlığını eleştirenler haksız mıymış yani?
Ama AKP, toplumun ayarlarıyla oynamayı sürdürdüğü gibi, iki gazeteciyi de, Nurcan Baysal ve İshak Karakaş’ı, gözaltına aldırıyor. Erdoğan, açıkça operasyon karşıtlarını ‘terörist’ ilân ediyor. Ona muhalif milyonların hayatlarını kararttığı gibi, ona aldanan milyonların da geleceklerini yok ediyor. O gelecek, bir gün kendini idrak ettirecek…
[Kemal Ay] 23.1.2018 [TR724]
İşin tesadüf kısmı şurası: Bu filmin vizyonda olduğu günlerde, Türkiye, Suriye’nin Kürt yoğunluklu şehri Afrin’e bir askerî operasyon başlattı. Başbakan Binali Yıldırım, bu operasyon kapsamında gazetecilerle buluşmuş. Sadece buluşsa gene iyi, 15 maddelik de bir ‘tavsiye listesi’ paylaşmış.
Buyurun birlikte okuyalım. Parantez içi ifadeler benimdir.
1) Haber ve yorumlarda bu harekatın tamamen terör örgütlerine yönelik olduğu ve terör örgütlerini etkisiz hale getirmeyi amaçlayıp sivil halkı koruduğunun ön plana çıkarılması.
(Bu, AKP’nin Afrin operasyonu kapsamındaki propagandasının bel kemiği. ‘İyi adam’ AKP, Afrin’deki sivilleri ‘kötü adamların’ elinden kurtarıyor görüntüsü. Burada ‘kötü adam’ PKK’nın uzantısı olarak kodlanan PYD oluyor. ‘Sınırımızda terör örgütü istemiyoruz’ argümanına ikna etmeye çalışıyor herkesi.)
2) Yabancı haber kaynaklarının özellikle PKK, PYD, YPG, DEAŞ kaynakları üzerinden Türkiye aleyhine yapacağı haberler konusunda dikkatli olunması.
(Zaten hâli hazırda yabancı haber kaynakları ‘şeytanlaştırılmış’ vaziyette. Özellikle Batılı medya kuruluşlarının haber ya da yorumlarının AKP tabanı üzerinde etkisi yok. Elbette AKP’yi övmüyor ya da tezlerine yakın şeyler anlatmıyorsa! Burada kibarca ifade edilmiş sadece.)
3) Uluslararası haber kaynaklarının Türkiye aleyhine yapacağı haberleri yansıtırken Türkiye’nin milli menfaatlerinin gözetilmesi
(Milli menfaatlerin gözetilmesi nedir? Mesela bir devlet kuruluşu olan BBC, İngiltere’de hükümet aleyhine, devlet aleyhine haberler yapabiliyor. O zaman ihanet mi etmiş oluyor? Mesela burada milli menfaatin Afrin’e operasyon düzenlenmemesi olduğunu savunacak olursak ne olacak? Niye böyle bir opsiyon yok?)
4) Sivillere yönelik saldırı konusunda silahlı kuvvetlerin gösterdiği hassasiyetin hatırlatılması
(Silahlı kuvvetlerin ‘sivillere saldırı konusundaki hassasiyeti’ni Güneydoğu’daki operasyonlardan çok iyi biliyoruz. Hendek operasyonları olarak bilinen askerî harekatta, sivil toplum kuruluşlarının raporlarına göre 300’ün üzerinde sivil vatandaşın hayatını kaybettiği açıklanmıştı.)
5) TSK’nın Afrin’de yaptığı operasyon sadece PKK/PYD’ye yönelik değil DEAŞ’a yönelik olduğunun da ön plana çıkarılması.
(Bu bilgiyi Binali Yıldırım dün AP’ye de vermiş, AP’nin sonraki araştırmalarına göre Afrin’de IŞİD’e (DEAŞ’a) ait bir birimin olmadığı ortaya çıkmıştı. Zaten Afrin’de PYD ile IŞİD’in birlikte yaşama şansı yok. Düşmanlar. Ama IŞİD deyince güya uluslararası kamuoyunun desteği alınacak. Açık bir yalanı, medyaya söylettirecek.)
6) Özellikle görsel medyada sıcak çatışma bölgesine girerek askerlerin can güvenliğinin ateşe atılmaması.
(Medyanın belki de tek görevi bu. Askerlerin hayatını tehlikeye atacak şekilde yayın yapmamak.)
7) Operasyonun Türkiye’nin yerli ve milli silah üretimi ve kabiliyetiyle olduğunun hatırlatılması
(Bu da Erdoğan’ın damadı Bayraktar’ın reklamı gibi bir nevi. Medyanın bunu hatırlatma görevi olmadığı gibi, ‘yerli ve milli silah üretimi’ meselesi bir propagandadan başka bir şey değil.)
8) Mehmetçiğin can güvenliğini tehlikeye sokacak görsellere yer verilmemesi, TSK’nın taktik bilgilerinin paylaşılmaması.
(Bknz. 6. Madde)
9) Karşı taraf adına istihbari bilgi içeren detaylara girilmemesi.
(Bknz. 6. Madde)
10) Yurt içinde PKK ve uzantılı siyasi oluşumların Afrin operasyonuna karşı düzenleyeceği eylemler ve açıklamaların ön plana çıkarılmaması.
(PKK ve ‘uzantılı siyasi oluşumların’ denince muhtemelen HDP’den bahsediliyor. Meselenin bir de Afrin tarafını dinleme hakkı yok mu yani kamuoyunun?)
11) Olası şehit haberleri verilirken titiz davranılması.
(Bknz. 6. Madde)
12) Yabancı basında yapılan operasyon haberlerinin ulusal basına aynen taşınmaması.
(Yabancı basın ‘yabancı’ olduğu için otomatikman Türkiye’nin aleyhinde olacaktır değil mi? Bu propagandaya göre siz de ‘Türkiye’nin çıkarlarını’ düşünüyorsunuz. Ama gel gelelim, uzunca bir süredir Erdoğan için yaşıyorsunuz hepiniz. Varlığınızın da bir başka anlamı yok.)
13) Bu operasyona karşı PKK ve PYD’nin TSK’yı ‘işgalci’ gösterme gayreti olduğunu ifade eden Yıldırım, ‘Bilgisi ve tecrübesi olan insanlardan görüş alınabilir’ dedi. Türkiye’ye karşı olumsuz algı yaratacak kişilerden görüş alınmamasını önerdi.
(Medyadan gelen eleştirileri dinlememe özgürlüğü olan hükümetimiz, medyaya ‘kimden görüş alınacağını’ filan söyler hâle gelmiş.)
14) PKK/PYD’nin moralini yükseltecek haberler yapılmaması
(Nedir mesela bu? IŞİD’in iki askerimizi diri diri yaktığını gündeme taşımamak ne kazandırdı? Askerler hakkında bilgi bile veremediniz ailesine. Ne oldu? Ülkeyi komple kumar masasına koyacaksınız fakat ‘onu haber yapma, buna ses etme’ diyeceksiniz… Valla bravo.)
15) Operasyon süresince kamuoyunu bilgilendirmek için hem hükümetin hem AKP’nin görevlendirmiş olduğu Bekir Bozdağ ve Mahir Ünal’la her türlü kanaldan temas kurularak basının doğru bilgiye ulaşması gerektiğini vurguladı.
(Elbette basın hükümet kaynaklarına başvuracaktır bilgileri doğrulamak üzere. Ama hükümetin pek çok konuda alenen yalan söylediğini, söylemeye devam ettiğini de hatırlarsa iyi olur o basın kuruluşları. Tabi okuyucusuna doğruları söyleme gibi bir şerefe sahipse…)
***
Vietnam’da ABD halkına yalan söyledi. O günün medyası, bunu kamuoyuna duyurarak Vietnam Savaşı’nın son bulmasını sağladı. Aynı şeyi 2000’lerde Ebu Gureyb cezaeviyle ilgili gerçeklerin yayınlanmasıyla gördük. ABD, Irak’taki bütün meşruiyetini kaybetti. Bugün bütün ABD karşıtları, ABD basınında yer alan o görüntüleri kullanıyor.
Türkiye kamuoyunun anlaması gereken bir şey var: Kurumlar, birbirinin rağmına çalıştığı zaman herkes teyakkuzda olur ve daha az ‘yanlış’ yapılır. Eğer herkes aynı yöne bakarsa, kimin eli kimin cebinde hiçbir zaman bilemezsiniz. Savaş zamanında da bu kural değişmez. Fırat Kalkanı Operasyonu için medyada koparılan fırtınayı hatırlayın. Şimdi ne oluyor? Türkiye İdlib’i, Afrin’e girebilmek için Suriye Ordusu’na teslim ediyor. O harekâtın anlamsızlığını eleştirenler haksız mıymış yani?
Ama AKP, toplumun ayarlarıyla oynamayı sürdürdüğü gibi, iki gazeteciyi de, Nurcan Baysal ve İshak Karakaş’ı, gözaltına aldırıyor. Erdoğan, açıkça operasyon karşıtlarını ‘terörist’ ilân ediyor. Ona muhalif milyonların hayatlarını kararttığı gibi, ona aldanan milyonların da geleceklerini yok ediyor. O gelecek, bir gün kendini idrak ettirecek…
[Kemal Ay] 23.1.2018 [TR724]
Karşınızda Sivaslı Robinho… [Hasan Cücük]
Ara transferin sonlarına yavaş yavaş yaklaşırken Sivasspor, bir zamanların en gözde oyuncularından Brezilyalı Robinho ile anlaşmaya vardığını açıkladı. Futbol geçmişini dikkate aldığımızda Robinho ülkemize gelen kariyerli futbolcular listesinde üst sıralarda yer alır. Daha önce bir başka Brezilyalı Cicinho’yu kadrosuna katan Sivasspor, yine ünlü Sambacı Roberto Carlos tarafından çalıştırılmıştı.
ROBERTO CARLOS, CİCİNHO’YU GETİRMİŞTİ
Düğün Dernek filminin bir sahnesinde ‘Şu Sivas da acayip bir yer oldu arkadaş, sokakta Roberto Carlos ile park kavgası yapıyoruz’ diyordu. Roberto Carlos uzun yıllar sol bekte dünyanın en iyilerinden biriydi. Hem Brezilya milli takımıyla hem de Real Madrid’le sayısız başarılara imza atan Roberto Carlos, hafızalara hızı ve serbest vuruşlarıyla kazındı. Carlos, futbolunun son yıllarında Fenerbahçe formasını da giydi. Sivasspor’a teknik patron olması takımın dünyada bilinirliği açısından önemli katkı yapmıştı.
Roberto Carlos’un Sivasspor’a kazandığı Cicinho, takımın tarihinin gördüğü en kariyerli futbolcuydu. Sao Paulo formasıyla gösterdiği performansla 2006’da Real Madrid’e transfer olan Cicinho’nun sağ bekin yeni sahibi olması bekleniyordu. Brezilya’nın 2006 Dünya Kupası kadrosunda yer bulan Cicinho, kupaya damga vuracak isimler arasında gösterilmişti. Ancak ne milli takım ne de Real Madrid yılları beklendiği gibi geçti. Daha sonra geldiği Roma’da 5 yıl kalan Cicinho, 2013’te Sivasspor’a transfer oldu. Burada 3 yıl kaldı ve oynadığı futbolla kırmızı beyazlı ekibin taraflarının gönlünde silinmez iz bıraktı.
ROBİNHO’NUN KARİYERİ ORTADA
Şimdi Sivasspor bir başka ünlü Brezilyalı Robinho’yu renklerine bağlıyor. Santos’ta başladığı kariyerini 2005’te Real Madrid’le Avrupa’ya taşıyan Robinho’ya İspanyol kulübü 24 milyon Euro bonservis ödüyordu. Figo’dan boşalan 10 numaralı formayı giyen Robinho, ilk sezonunda 14 gole imza attı. İkinci sezonunda teknik patron Fabio Capello ile ters düşen Robinho uzun süre yedek kulübesinin müdavimi oldu. Bernd Schuster’in göreve gelmesiyle kulübeye veda edip, ilk 11’de yeniden yer bulmaya başladı.
Real Madrid’de 2 La Liga şampiyonluğu yaşayan Robinho, 2008’de Arap sermayesinin satın aldığı Manchester City’ye 43 milyon Euro bedelle gitti. Manchester City’de ilk sezon iyi bir performans gösterdi ancak ikinci sezon gözden düşünce Santos’a kiralandı. 2010’da Ada defterini kapatıp 18 milyon Euro bonservisle Milan’a transfer olan Robinho, 51 maç giydiği Manchester City forması ile 16 gole imza attı. Milan’ın yaşadığı son şampiyonluk olan 2010-11 sezonunda başarıya önemli katkısı oldu. 2014’te Avrupa’ya veda edip ülkesine dönen Robinho’nun adresi futbola başladığı Santos’tu.
YOLU ÇİN’E DE DÜŞTÜ
2015’te futbolun yükselen ligi Çin’e de giden Robinho, Guangzhou Evergrande’ye transfer oldu. Ancak Çin macerası kısa sürdü. Yeniden ülkesine dönüp Atlético Mineiro formasını 2 yıl giydi. Kariyeri boyunca formasını giydiği takımlarda 450 maça çıktı ve 139 gole imza attı. Brezilya milli takım formasını 2003’te giymeye başlayan Robinho, 100 milli maçta 28 gol kaydetti.
Sivasspor’un yeni transferi işte böyle bir kariyere sahip. Real Madrid, Manchester City ve Milan gibi üst düzey takımların formasını giydi. Sivasspor’da nasıl bir performans göstereceği şimdiden söylemek oldukça zor. Önümüzde Antalyaspor örnekleri var. Samuel Eto’o başarıyla uyum sağlarken Jeremy Menez tam bir hayal kırıklığı oldu. Yine Samir Nasri de geçmiş günlerini arattı. Emanuel Adebayor ve Vagner Love ise, beklentileri aşan performanslarıyla Süper Lig’in yıldızı hâline geldiler.
Cicinho’nun Sivasspor’a adapte olmasında Roberto Carlos faktörü önemli rol oynamıştı. Bakalım Robinho imza atınca nasıl bir performans ortaya koyacak. Bekleyip göreceğiz.
[Hasan Cücük] 23.1.2018 [TR724]
ROBERTO CARLOS, CİCİNHO’YU GETİRMİŞTİ
Düğün Dernek filminin bir sahnesinde ‘Şu Sivas da acayip bir yer oldu arkadaş, sokakta Roberto Carlos ile park kavgası yapıyoruz’ diyordu. Roberto Carlos uzun yıllar sol bekte dünyanın en iyilerinden biriydi. Hem Brezilya milli takımıyla hem de Real Madrid’le sayısız başarılara imza atan Roberto Carlos, hafızalara hızı ve serbest vuruşlarıyla kazındı. Carlos, futbolunun son yıllarında Fenerbahçe formasını da giydi. Sivasspor’a teknik patron olması takımın dünyada bilinirliği açısından önemli katkı yapmıştı.
Roberto Carlos’un Sivasspor’a kazandığı Cicinho, takımın tarihinin gördüğü en kariyerli futbolcuydu. Sao Paulo formasıyla gösterdiği performansla 2006’da Real Madrid’e transfer olan Cicinho’nun sağ bekin yeni sahibi olması bekleniyordu. Brezilya’nın 2006 Dünya Kupası kadrosunda yer bulan Cicinho, kupaya damga vuracak isimler arasında gösterilmişti. Ancak ne milli takım ne de Real Madrid yılları beklendiği gibi geçti. Daha sonra geldiği Roma’da 5 yıl kalan Cicinho, 2013’te Sivasspor’a transfer oldu. Burada 3 yıl kaldı ve oynadığı futbolla kırmızı beyazlı ekibin taraflarının gönlünde silinmez iz bıraktı.
ROBİNHO’NUN KARİYERİ ORTADA
Şimdi Sivasspor bir başka ünlü Brezilyalı Robinho’yu renklerine bağlıyor. Santos’ta başladığı kariyerini 2005’te Real Madrid’le Avrupa’ya taşıyan Robinho’ya İspanyol kulübü 24 milyon Euro bonservis ödüyordu. Figo’dan boşalan 10 numaralı formayı giyen Robinho, ilk sezonunda 14 gole imza attı. İkinci sezonunda teknik patron Fabio Capello ile ters düşen Robinho uzun süre yedek kulübesinin müdavimi oldu. Bernd Schuster’in göreve gelmesiyle kulübeye veda edip, ilk 11’de yeniden yer bulmaya başladı.
Real Madrid’de 2 La Liga şampiyonluğu yaşayan Robinho, 2008’de Arap sermayesinin satın aldığı Manchester City’ye 43 milyon Euro bedelle gitti. Manchester City’de ilk sezon iyi bir performans gösterdi ancak ikinci sezon gözden düşünce Santos’a kiralandı. 2010’da Ada defterini kapatıp 18 milyon Euro bonservisle Milan’a transfer olan Robinho, 51 maç giydiği Manchester City forması ile 16 gole imza attı. Milan’ın yaşadığı son şampiyonluk olan 2010-11 sezonunda başarıya önemli katkısı oldu. 2014’te Avrupa’ya veda edip ülkesine dönen Robinho’nun adresi futbola başladığı Santos’tu.
YOLU ÇİN’E DE DÜŞTÜ
2015’te futbolun yükselen ligi Çin’e de giden Robinho, Guangzhou Evergrande’ye transfer oldu. Ancak Çin macerası kısa sürdü. Yeniden ülkesine dönüp Atlético Mineiro formasını 2 yıl giydi. Kariyeri boyunca formasını giydiği takımlarda 450 maça çıktı ve 139 gole imza attı. Brezilya milli takım formasını 2003’te giymeye başlayan Robinho, 100 milli maçta 28 gol kaydetti.
Sivasspor’un yeni transferi işte böyle bir kariyere sahip. Real Madrid, Manchester City ve Milan gibi üst düzey takımların formasını giydi. Sivasspor’da nasıl bir performans göstereceği şimdiden söylemek oldukça zor. Önümüzde Antalyaspor örnekleri var. Samuel Eto’o başarıyla uyum sağlarken Jeremy Menez tam bir hayal kırıklığı oldu. Yine Samir Nasri de geçmiş günlerini arattı. Emanuel Adebayor ve Vagner Love ise, beklentileri aşan performanslarıyla Süper Lig’in yıldızı hâline geldiler.
Cicinho’nun Sivasspor’a adapte olmasında Roberto Carlos faktörü önemli rol oynamıştı. Bakalım Robinho imza atınca nasıl bir performans ortaya koyacak. Bekleyip göreceğiz.
[Hasan Cücük] 23.1.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)