15 Temmuz Bahanesiyle Yapılan Zulümler Üzerine [Salih Yusuf]

İstanbul'da şehir içi otobüs yolculuğu yaptığım günlerde sık yaşadığım bir olaydı.
Sabahın erken saatleri ve akşam iş dönüşlerinde beklediğimiz belediye otobüsü, doluluk nedeniyle durağımızı pas geçtiği günler olurdu.

Bôyle anlarda duraktaki bazılarından hep aynı tepkileri ve ağır sözleri duyardım:
" Ş...siz herif!.. Halbuki otobüsün arkası bomboştu!!!."..

Ama ne ilginç ki; otobüs içinde yer bulduğumuz zamanlar başkaca istasyonlarda yolcu almak için aracımız durdurduğunda aynı adamlar:
"Kaptaaaaan!!!, ne duruyorsun! .. Daha nereye alacaksın!... tavana mı alacaksın!..." diye şoföre bağırırlardı.

İnsanoğlu böyle garip bir varlık işte. En açık çelişkilerinin farkında değil veya bencilliğinden dolayı bunu düşünmek dahi istemiyor.

Böylelerine düştüğü trajikomik hali söylesen, iki durumun aynı olmadığına dair bir ton laf duyarsın .
Düşünceler, tepkiler; kalpten veya akıldan değil şımartılmış veya tahrik edilmiş nefislerin ürünleri.

Hayatın irili ufaklı her alanında ikilemler ve çifte standart yaygın.

Buna en hâzin bir örnek; kendilerine ve yakın gördüklerine zulüm yapılırken yeri göğü inleten ve bu haksızlığı herkesin duymasını, tepki vermesini isteyenlerin başkalarının "canımı yakıyorlar" haykırışlarına kulak kapamaları hatta tevillerle bunu meşru görmeleri ve göstermeleri.

Bunu Filistin'de, Suriye'de, Güneydoğu'da ve son dönemde tüm ülkede yaşananlarda bizzat şahidi oldum.

Bir başka muktedirin sivillere zulmünü sert eleştirirlerken kendi muktedirlerinin içeride öteki gördüklerine verdiği eziyeti, eleştirdikleri muktedir taraftarlarının jargonuyla savunmaları:
"ama onlar da onca insanı öldüren terörist veya destekçileri. .."

15 TEMMUZ BAHANESİYLE MASUMLARA EZİYET

Tarih, doğumhane kapısında babaların yerine polislerin beklediği akıl almaz bir vicdansızlığı daha önce kaydetti mi acaba?

Ya halkımızın doğum sonrası lohusa olarak tarif ettiği ve 40 gün boyunca dışarıya adım dahi attırılmayan annelerin ameliyat dikişleriyle zindanlara atılmasını?

Hele annelerine olan bağları koparılır koparılmaz, onların bağırlarından koparılan süt bebelerin hikayelerini?

En acısı, bu yaşananlara "hak ettiler" düşüncesiyle kitlelerin, aydınların, koca koca adamların sessiz kalması hatta desteklemesini?

Vicdanı, merhameti, şefkati hep bastırmış olan kin ve intikam duygusuyla dopdolu göğüsler.

15 Temmuz gecesinin karanlığında yaşanan acıların müsebbipleri bahanesiyle kastedilen; canlar, namuslar, mallar, emekler ve bebeler..

İnsanlar nasıl ikna oldularsa, sivil insanların katledilmesinden sivillerin sorumlu tutulmasına.
Bu yapılanlar o geceki zulümden farklı mı?

Sürekli duyduğum cümleler kulağımda çınlıyor:

"Ama... ama... ama.." ile başlayan. 

Ama şunu insanlar bilsinler; bu dünyada hiç kimse "yaşasın kötülük!" diye zulmetmiyor.

Zulüm, soykırım dediğimiz toplu cezalandırmaları yapanların hepsi de kendilerini haklı çıkartan bir ton bahane ortaya koyuyor. 

Tarihten günümüze, yediden yetmişe insanlara reva görülen her bir zulüm, başkaca dram ve acılar bahane gösterilerek yapıldı. 

Sırbı da, İsraillisi de, Suriyeli Baasçısı da senin tepki verdiğin topluca cezalandırmaları, kendi sivil-memur insanlarına yapılan saldırılar veya vatanları için tehlikeleri bahane ederek yaptılar veya yapmaktalar.

Zulmü desteklemek gibi büyük bir vartaya düşen insanların ekseriyeti bu büyük günaha aidiyet, çıkar ve korku kaynaklı düşmekteler. Özellikle kendiyle özdeşleştirdikleri insanların yaptıklarını zulüm değil lüzum olarak görmekteler. Kimseyi ayırt etmeksizin yapılan en acımasız uygulamaları dahi.

Allah suçun şahsiliğini vurgulayarak Kitabı'nda inananları defalarca uyarıyor. 

Ne nedenle olursa olsun, zulümleri desteklemek bir yana, "Sakın zulmedenlere en ufak meyletmeyin" buyurmayla bu konuda insanoğluna bir bahane dahi bırakmıyor.

Ama içi boşaltılmış vatan, devlet, ulus anlayışı adına Allah'ın bu apaçık emrini askıya alanlar yok mu? 

Hiç şüphe yok ki bu durum, o kavramları bir şirk halini getirmenin bir sonucu.

Masum insanların uğruna kurban edildiği, gözyaşlarına bakılmadığı modern dönemin putları var.

Hani müşriklerin icap ettiğinde yedikleri helvadan put misali;

Vergi kaçırıp, kira gelirlerini düşük gösterme gibi bir çok dalavere işler çevirerek devlete sürekli ihanet eden çoğu insanın, aynı devlet adına ilkel bir yurtseverlikle hareket ederek masumlara/sivillere hain suçlamasıyla ahlâkın en dibi olan muhbirlik derekesine düşüren bir şirk.

Evet toplumdaki basit bir çelişki örneğiyle başladığım yazımı bu büyük çelişki bahsiyle de bitirmiş olayım.

[Salih Yusuf] 13.2.2017 [Samanyolu Haber]

Devlet vatandaşına tuzak kurar mı? [Ali Emir Pakkan]

Eğer hukuk rafa kaldırılmışsa evet kurar! Eğer devleti bir suç örgütü ele geçirdi ise evet kurar!

Fethullah Gülen ve hizmet hareketinin nasıl tuzaklarla karşı karşıya kaldığını anlayabilmek için daha önceki  benzer bitirme planlarını bilmek gerekir!

Bursa hadisesini yazmıştım. 1959'da Süleyman Hilmi Tunahan'ın adı Ulucami'deki bir irtica gösterisine' karıştırılmış ve büyük alim 69 yaşında gözaltına alınmıştı. 59 gün bir hücrede tutulan Tunahan hazretleri, ilk duruşmada tahliye edilmişti! Mahkeme komployu açığa çıkardı. "Süleyman Efendi'den talimat aldık" diyen provokatörler, onu tanıyamamıştı!

Bu yazıda  Bediüzzaman Said Nursi' ye kurulan iki tuzağı yazacağım...

Asrın aliminin de 'Padişah gibi yaşıyor’, 'tarikatçı', ‘Siyasi bir gaye güdüyor’ gibi suçlamalar ölünceye kadar peşini bırakmadı! Bazen de halkın gözünden düşürebilmek için alçakça iftiralar attı ve tuzaklar kurdular!

'Said rakı aldırdı'

Yıl 1947, tek parti dönemi. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ'da mecburi ikamete tabi tutulmuştu. Kimse ile görüştürülmüyordu. Buna rağmen etrafındaki halka genişliyordu. Yazdığı Kur'an-ı Kerim tefsirlerine ilgi büyüktü.

Dini gelişmelerden rahatsız bir kesim onu halkın gözünden düşürmek için planlar yapıyordu. Yılın son aylarına doğru Afyon'dan üç¸ sivil polis memuru ilçeye geldi.

İçki satan bir dükkana giderek bazı müşterilerle görüştüler. Ellerinde, ‘'Said'in hizmetçisi Said'e rakı aldı'' yazılı bir kağıt vardı. İçki satın alan müşterilere bu asılsız belgenin altına imza atmalarını istediler. Ancak hiçbiri buna yanaşmadı. Bir müşteri “Tövbeler olsun, bu yalanı kim imza eder?” diye karşı çıktı. Kumpas başarılı olamadı.

Şeytanın aklına gelmez!

Bediüzzaman, kendi ifadesi ile ‘şeytanın bile aklına gelmeyecek' başka bir iftiraya daha uğradı. Bu sefer, “Sabahlara kadar alem yaptığı, bazı kadınların evine girip çıktığı, tabaklarla baklavalar yenildiği” dedikodusu yayıldı.

Said Nursi bu iddiaya, “Halbuki benim kapım geceleyin dışarıdan ve içeriden kilitliydi ve sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın (iftira atan adamın) emriyle kapımı bekliyordu.” cevabını verecekti. (Tarihçe-i Hayat, s. 451)

İftira ve komplolar içiin Said Nursi, “Çocukların dahi anlayacağı basit ve acemice iftiralara tevessül edenler kendilerini halk nezdinde küçük düşürdüler. Risale-i Nurlara ve talebelerine ilişen maskara olur.” demişti.

Bugün düne göre daha organize, daha acımasızlar! Yine de hakikatın er veya geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır! Güneş balçıkla sıvanmaz.

Said Nursi ve talebelerine başka hangi iftiralar atılmıştı? Mahmut Efendi, Muhammet Raşit Erol Efendi ve Esat Coşan Hocaefendi gibi zatlara kurulan tuzaklar nelerdi, yeri geldikçe yazacağım! 

[Ali Emir Pakkan] 13.2.2017 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com

Kul hakkının zaman aşımı yok [Ercümend Perver]

Sizlerle tanışalı iki aydan fazla oldu. Bu zaman zarfında sizlere mağdurların yaşadıkları sıkıntıları aktarmaya çalışıyorum. Ama o kadar çok mağdur var ki inanın hepsini yazmaya kalksak yüzlerce ciltlik ansiklopedi olur ve de kimse de bu işin altından kalkamaz. Bazen size anlattığımız olaylar size senaryo gibi gelebilir. Ama öyle şeylere şahit oluyoruz ki bazen mağdurların bize anlattığı mağduriyetleri buraya yazmaya haya ediyoruz. İnsanlığını kaybetmiş esfeli sâfiline şevkle giden, Kur’an’ın “Belhum adâl” dediği bir zümreyle karşı karşıyız. İnsanın nutku tutuluyor ağzı açık sadece “Olamaz olamaz” diyebiliyorsunuz. 

Allah biliyor. Ben bu yazıları yazmadan evvel, bana gelen mesajları okurken gözyaşlarıma hâkim olamıyorum. Bazen dakikalarca ağlıyor, yazarken de yarım saatte bitirilmesi gereken yazıyı ağlamaktan saatlerce yazamıyorum. Hele; meseleleri anlayamayacak yaştaki o çocukların mağduriyetleri yok mu, Allah’ım hangi yürek dayanır o masumların “Her gün akşama babamız gelecek diye pencereden ayrılmamaları. Her kapı çaldığında babamız geldi diye kapıya koşmaları” Ya da anneleri hapiste olan küçücük çocuklara bakmak zorunda kalan babaların dramı.

Geçenlerde eşi mecburi hicret etmek zorunda kalmış bir bayan kardeşimiz anlattı. “Dört yaşındaki kızım babasına o kadar düşkündü ki akşam eve geldiğinde adamcağız yemek yerken bile kızım babasının tepesinden inmezdi. 15 Temmuz Darbe tiyatrosundan sonra memuriyetten ihraç edilince günlerce iş aradı kimse iş vermedi. Gerçi iş de yok da; ihraç edildiğini duyunca kimse iş vermiyordu. Bu arada kendisiyle beraber ihraç edilen arkadaşları göz altına alınınca eşim de yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Kızım babasının ayrılığına dayanamadı. Günlerce zorla yedirdiğimiz bisküvi ve çikolatalarla idare etti. Alışır derken hasreti daha da arttı. Kızım babasının resmini elinden düşürmeden dolaşıyor. Babasının resmiyle yatıp resmiyle kalkıyor. Kaç tane resim yıprattı şimdiye kadar. Geçenlerde hastalandım mecburen hastaneye yatmak zorunda kaldım. Kızımı uyandırmadan teyzesine teslim edip hastaneye gittim. Uyanıp da beni yanında bulamayınca saatlerce yataktan çıkmamış annem şimdi gelir diye. O gün teyzesi hiçbir şey yedirememiş. Sessiz sessiz etrafını süzüp durmuş masum kuzum. Dört gün hastanede yatmak zorunda kaldım. Şimdi çocuk annemi de kaybederim diye benden bir dakika ayrılmıyor. Elinin biri hep eteğimden tutar vaziyette dolaşıyoruz. Beni bir dakika göremese korkup çığlık çığlığa ağlıyor” 

Ey bu zulme zalime verdikleri destekle ortak olanlar. Bilmez misiniz ki mazlumun ahı yerde kalmaz. Hadis-i Şerifin ifadesiyle “Sebep olan yapmış gibidir” hükmünce bu ahlar sizin yakanızı da iki cihanda bırakmayacak.

Bilgisayarın başına geçtiğimde size aktarmak istediğim mağdur mesajlarına nerden başlayacağımı bilemiyorum. Hangisini nasıl kaleme alayım. Ahlaki mülahazalarım onlarca mağdur mesajını yazmama müsaade etmiyor. Sizin okurken yüzünüzün kızaracağı onlarca işkence metodu var maalesef şimdi nezarethanelerde. Ve bunu yapanlar Müslüman olduğunu iddia edenler. Bilmeyenler bilsin. Bilip de başlarındaki zalime güvenerek bu zulümleri yapanlara hatırlatalım. İşkence suçunun zaman aşımı yok. Geberene kadar peşinizi bırakmayacak. Geberdikten sonra da zebaniler icabınıza bakacak.  

Yıl 2014 Aralık ayı. Türkiye’de bir ilimizin adliyesi önünde 73 yaşında bir hukuk adamı “Basın özgürlüğü” konusunda basın açıklaması yapıyor. Aradan bir müddet geçtikten sonra bu amcamız bir vesileyle beyin kanaması geçiriyor. Bir buçuk yıldır yatağa mahkûm olduğu gibi konuşma yetisini de kaybetmiş durumda. Geçen gün 2014 yılı Aralık ayında yaptığı “Basın özgürlüğüyle ilgili” açıklamasından dolayı göz altına alınmak üzere evini polisler basıyor. Yatağa mahkûm olan bu amcamızı gören polisler. Fotoğrafını çekiyorlar, savcıya gösterip görüş alıyorlar: Ne yapalım?

Şimdi siz içinizden “Bırakmışlardır ne yapacaklar yatağa mahkûm adamı” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Aynen öyle bırakmışlar. Bırakmadan evvel sormuşlar “Bu adama kim bakıyor ihtiyaçlarını kim karşılıyor” diye. Aa ne kadar kibar ince düşünceli polislermiş değil mi? Adama acımışlar hatta arkasından “Allah yardımcınız olsun. Kusura bakmayın çok özür dileriz. Biz emir kuluyuz. Hakkınızı helal edin” dediklerini düşündünüz değil mi. Çok safsınız değerli okuyucularım çook. Geleceğim! 

Tabi 73 yaşındaki amcamızın ihtiyacını yine, aşağı yukarı aynı yaşlarda ki eşinin bakması imkânsız. Niye? Yatağa mahkûm olan hastası olanlar bunu çok iyi bilir ki bir kadın o yaşta o adamı sağından soluna bile çeviremez. Ki bu amcamızın altından üstünden alınıyor bakımı oldukça zahmetli. Bu amcamıza bakımını genç iki oğlu üstlenmiş Allah razı olsun “Uf” demeyi bırak, altını temizlerlerken suratlarını bile ekşitmiyorlar ki babamız incinmesin. İşte bu yatağa mahkûm amcamızı alamaya gelen polisler cin fikirli savcımızın şeytani dehasıyla zulmedecek bir yol buluyorlar. Amcamızın bakımını yapan iki oğlunu birden göz altına alıyorlar. 

Şimdi sizin “Neee” dediğinizi duyar gibiyim. Siz “Samanyolu Haber Sitesi” okuyucuları bunları okurken içinizden ne geçirdiğinizi bilmiyorum. Ama ben mazluma dua, zalime beddua ediyorum. Efendim beddua olmazmış. Bal gibi olur. “Allah’ın lâneti zalimlerin üzerine olsun” 

Dün bir kardeşim mesaj atmış “Hep duyuyordum ilk defa canlı şahidi oldum” diyor yaşadığı olayın. Hapishaneye ziyarete gidiyor kardeşimiz. Hapishane yönetimi yeni bir sistemle gelenlerin görüntülerini alıyorlarmış. Kardeşimizle aynı anda doğum yapalı 15 – 20 gün olmuş ama eşini mutlaka görmesi gerektiği için mecburen çocuğuyla birlikte bir ablamız da eşini ziyarete geliyor. Görüş bitip çıkarken ablamızı karga tulumba gözaltına alıyorlar. Meğer haydutlukla TMSF’ye devredilen Bank Asya’nın hesap incelemelerinde bu kardeşimizin “Kimse yok mu” derneği aracılığıyla Afrika’nın susuz bir ülkede düğününde kendisine takılan takıları bozdurup “Su kuyusu” açtırdığı tespit edilmiş. 

Siz bunları zalimin şakşakçılarına anlatsanız sizi “Mağdur edebiyatı” yapmakla suçlarlar. Hani derler ya  'alemi nasıl bilirsin” kendileri bunu çok iyi becerdikleri için başkalarını da aynı suçlamayı yaparlar. “Ya hu böyle suç mu olur? AKP’den bir sürü partili o bankaya para yatırdılar onlara niye bir şey demiyorlar” Diyorsunuz değil mi? Ve size mağdur edebiyatı yapıyorsunuz suçlaması yapanlar da bunu der.  Ee! Onlar kandırılmış. Adamaların suçu yok(!)

15 Temmuz sonrası açığa alınan kardeşim de kendisinin ifadesini alan yetkililere söylemiş. “Yahu koskoca Cumhurbaşkanı çocuklarını Hizmet Hareketinin dershanesinde okutmuş. Kızını yine Hizmet Hareketine ait bir okuldan mezun olan birine vermiş. Ki elinde bütün istihbarat olmasına rağmen kandırılmış. O kandırılır da bizim gibi sıradan halk kandırılamaz mı? Beni de kandırdılar. Ne güzel rüşvetimizi alıp gül gibi geçiniyorduk. Onlarla tanıştık “Ahiret dediler, cennet cehennem dediler hak hukuk dediler” ekmeğimizden ettiler. Ben de mağdurum” Tabi inandıramamış(!) İhraç ettiler. 

Gelin şu duama âmin deyin. “Allah’ım dünyanın dört bir tarafında zulme ve gadre uğrayan insanların acılarını dindir. Onlara bu zulmü reva görenleri, bu zulüm karşısındaki dilsiz şeytanları, hele hele zalimlerin yanında saf tutanları sana havale ediyoruz onları kahr u perişan eyle.''  
Amin elfü elfi amin.

[Ercümend Perver] 13.2.2017 [Samanyolu Haber] eperver@samanyoluhaber.com

Referandumda boğulmak [Kadir Gürcan]

Demokrasinin takma sakal ve bıyık işlevi gördüğü ülkelerde, demokratik detaylar biraz fazla ciddiye alınır. Bektaşi’nin Ramazan ve Oruç hassasiyeti gibi. Fıkranın tamamını yer kalırsa yazının sonuna saklayalım. 

Yaklaşan referandumu, son bir kaç seçimde yaşadığımız traji-komik hayat-memat sınırında dolaştırmak, kim için olursa olsun ciddi bir zihni zaafiyet. Kamplaşmak ve muhalifleri “öteki” haline getirmek için adeta bahane arıyoruz. Türkiye’de ötekileşmek İstanbul trafiğinde şerit değiştirmek kadar kolay ve ucuz. 

Anti-demokratik uygulamalar konusunda dünya sıralamasında çok ama çok gerilere düşmüş olan Türkiye’nin seçim ve benzeri halk oylamalarını ana gündem olarak servis etmesi tam bir avunma.

Referandum, demokrasinin gereklerinden biri. Nihai hedef, İstiklal Savaşı ya da iman-küfür muvazeneleri için bir tecrübe tahtası değil. Üzerinden geçip gitme varken, saçlı-başlı, ker ü fer’li, koca-koca adamlar bir kaşık suda birbirlerini  boğmak için saç-saça, baş-başa aleme rezil oluyorlar. Türkiye’nin içine düştüğü fasit daire; krizi akl-ı selim ile aşmak değil, her krizde boğulmak üzerine programlı. Önümüzdeki bir kaç aylık kriz yumağı da referandum. 

Sanki herkes çok merak ediyormuş gibi, Sayın Başbakan’ın referandum tarihini açıklaması “Son dakika haberi!” olarak verildi. Hükümet’in başı gibi görünüp hiçbir şey yapmamak ya da yapamamak ömür törpüsü vesselam. 

İliştiği her şeyi, tükenmekte olan ideolojilerinin silahı haline getiren Siyasal İslam’ın dini kurumlardan tutun da, esnaf, zanaatkar, ev hanımı ve bilumum parti gönüllü ve militanlarını aşırılıklarda dolaştırması işlerin hepten zora girdiğini gösteriyor. İçerik ve muhtevasına hiç aldırmadan bir halk oylamasını “Evet-hayır” darlığı ile katı bir ideoloji bağnazlığında halletmek Türkiye’nin önümüzdeki on yıllarında hiçbir problemini çözmeyecek. 

Orijinal bir referandum stratejisi beklenmiyor. Güç ve imkanları ellerinde bulunduranların bildik ve alışılmış numaralarla işi halletmeleri ihtimal dahilinde. Anayasa hazırlıklarından bihaber olan vatandaşın, referandumda neye “evet-hayır” diyeceği konusunda kafası net değil. Ülkenin bütün medya ve iletişim vasıtaları ellerinde olan iktidar ve Saray’ın halkı aydınlatma konusundaki acziyeti içler acısı. Onlar da eli silahlı, sopalı, parti magandalarını sokağa salıp vatandaşı döve döve “evet”e zorlamaya niyet etmiş görünüyorlar.

Bu zihin karışıklığı içinde, iktidarın dini kavram ve müesseseleri bu halk oylamasında da harc-ı alem bir bonkörlükle suiistimal edeceğinde şüphe yok. Daha şimdiden içinde “hayır” geçen dini literatür taranıp, cami, kahve, pazar yeri, belediye otobüsü gibi ortamlarda din sömürüsü başlamış durumda. Yarın, büyük miting ve toplanmalarda hangi dini materyalin kullanılacağını hep birlikte göreceğiz. 

En son seçimde, oy hırsızlığı, sahte oylar, seçim yolsuzlukları ve YSK kurumundaki bazı yetkililerin iktidar ile ortak çıkarlarda  birleştikleri ayyuka çıkmıştı. Hepsi unutuldu. Şimdi aynı devlet kurumları hiçbir şey olmamış pişkinliğiyle yeni bir referandum meşgalesiyle kendilerine iş üretiyorlar. Referandum tarihini verdiler. Saray Silahşörleri bir kaç ayda belirlenen tarihin kerametlerinden bahsederler.

Şu an Türkiye’de, demokrasinin teminatı olması gereken haber alma hürriyeti alabildiğine ihlal edilmiş durumda. Referandumdan çıkacak neticenin doğruluğunu test edecek hiçbir mekanizma yok. Türkiye bir kez daha göstermelik bir demokrasi ile derin bir belirsizliğe yuvarlanıyor.

Fıkrayı tamamlayalım: Bektaşi, Ramazan’ın ilk gününden itibaren, iftardan sonra, ciddi bir telaşla, hanımına “Aman, hanım, sahur’a beni mutlaka uyandır!” diye ısrar eder. Ramazan’ın ilerleyen günlerinde, hanım dayanamayıp “Bey, sahur’a kalkıyorsun, iftarları da kaçırmıyorsun ama, oruç tutmuyorsun. Nedir bu telaşın?” diye sorunca, Bektaşi “Hanım, oruç tutmuyoruz. Sahur ve iftrar’ı da kaçırıp hepten dinden çıkmayalım!” der. 

Referandumu da yapalım da, dünya Türkiye’de her gün derinleşen istibdat ve baskı rejiminin farkına varmasın. Öyle değil mi? 

[Kadir Gürcan] 13.2.2017 [Samanyolu Haber] newkadirgurcan@gmail.com

Acaba bunun cezası ne olur? [Abdullah Aymaz]

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bin civarında mektubunu dünyadaki İslamî Cemaatlerin başlarında bulunan kimselere ulaştıran Ahmed Ramazan Ağabeyimiz anlatmıştı: 

"1958’de Irak İhtilali sırasında Bağdat’ta bulunuyordum. İhtilalciler, propagandalar (algı operasyonları) ile halkı istedikleri gibi hareketlendirmişler, her icraatlarını alkışlatıyorlardı. Darbeyle devirdikleri iktidardakileri asıp kesiyorlar, her istediklerini pervasızca yapıyorlardı. Gözlerimle gördüm. Saraydan bir kızı getirdiler, bir ayağını bir arabaya, öbür ayağını başka bir arabaya bağlayıp ters istikamete hareket ettirerek, feci şekilde öldürdüler. Bu faciayı seyreden halk, kadınlı-erkekli, zâlimlerin bu icraatını el çırparak, oynayarak alkışlıyorlardı. ‘Aman Allahım! Bunların katlettikleri kimseler Habîbullah’ın (S.A.S.) torunları! Bu seyyid ve seyyidelere yapılanların cezası bu halka acaba nasıl geri döner!.. Başlarına bunların neler gelir?..’ diyerek üzüntüye boğuldum… Seneler sonra Bağdat bombalanmaya başlayınca bunları tekrar hatırladım!”

Bir televizyon programında Irak olayları üzerine konuşmalar yapılırken, 1958’de diplomat olan ailesiyle Bağdat’ta bulunan bir hanımefendi de o faciadan şöyle bahsetmişti. “O sırada ben genç kızdım. Sarayda çok yakışıklı bir prens vardı. Biz kızlar ona aşıktık. Ama o hengâmede onu da yakaladılar boynuna bir ip geçirerek halkın içine sürüklediler. ‘Sen o imzaları hangi elinle, hangi parmaklarınla atıyordun?’ diyerek parmaklarını kestikten sonra halka linç ettirdiler!.. Dehşet içinde şahit oldum!..”

Bu cehaletimizin, bu vahşetimizin cezası çok şiddetli oldu… 

İslam tarihi boyunca Ehl-i Beyte bilhassa Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimize yapılan ihanet ve zulümler o bölgeleri kan seylaplarına çevirdi… 

Yezidler, Haccaclar, Hülagülar, General Kasımlar, Arifler ve Saddamlar… 

Sonra da halâ durmayan intihar saldırıları… 

Kaynayan kan kazanları…

Osmanlıya isyan eden, askerlerini arkadan vuran Orta Doğu ve Balkanlar senelerce kaynayıp durdu, hâlâ bir türlü durulmadı. 

Zâlim Allah’ın kılıcıdır, Allah onunla intikamını alır, sonra o zâlim kılıçtan da intikamını alır. Ama, biz, “Onlar zaten Şerif Hüseyin’in torunlarıydı, Lawrence'in yanında yerini alanlardı… 

Balkan eşkıyaları bizi sırtımızdan hançerlemişlerdi, oh olsun diyemeyiz. Bir yandan ibret dersimizi almalıyız, bir yandan bütün bunlara göre kendimize istikametli bir yol çizmeliyiz. 

Hâ… gücümüz neye yeter? Neye yetiyorsa… 

Cenab-ı Hak, güç yetiremeyeceğimiz şeylerin hesabını sormuyor. Teklif-i mâlâ yutak yoktur. Biz elimizden gelen doğru yapsak, zaten Hak Taala yetmeyenlerimizi de yetirir.

Konya İmam-Hatip Okulu öğretmenlerinden Mustafa Akdedeoğlu hocamız, ortaokulu Halep’te, lise ve fakülteyi Mısır el-Ezher Üniversitesi'nde tamamlamış, master çalışmasını da Pakistan’daki Karaçi Üniversitesi'nde yapmıştı. Konya’da bulunduğum dönemde kendisiyle görüşmelerimiz olmuştu. Bir seferinde: “Ezher Üniversitesi'ndeki Tefsir Profesörleri, 1958’de Irak İhtilali olunca, ‘Allah, Allah… Kur’an’ın bir mucizesi daha zâhir oldu!..’ dediler. Taberi tefsirinden de yerini gösterdiler.” demişti. Sonradan o meseleyi araştırdım. İnşaallah bir sonraki yazımda genişçe üzerinde dururum…

Elbette yaş-kuru her şey içinde bulunan Kur’an-ı Kerim, hiçbir şeyi ihmal etmediği gibi ona da işarette bulunacaktır. 

Mühim olan bizim, o yüce mürşid Kitap’tan dersimizi almamızdır. Kur’an-ı Kerim, Nemrutlardan, Firavunlardan, Karunlardan, Âd’dan Semud’dan bahsederken, ‘Acaba burada benim zâlim nefsime ne demek istiyor?”  diyerek düşünmemiz gerekiyor. 

Eğer “Musa’nın bu kadar mucizelerinden sonra kalblerimiz katılaştı; taş gibi, hatta taştan da şiddetli…”  (Bakara Suresi, 2/74)  diyen âyeti “Zaten bu İsrailoğullarından bahsediyor” deyip dersimizi, ibretimizi almaz ve “Bana ne gibi bir ders veriyor?” diye düşünmez isek, en büyük  gafletin içine düşmüşüz, demektir. 

Allah muhafaza buyursun ve bu gafletten uyarsın… 

[Abdullah Aymaz] 13.2.2017 [Samanyolu Haber]

Elfaz-ı küfür ve ef’al-i küfür nedir? [Abdullah Salih Güven]

Elfaz-ı küfür ve ef’al-i küfür nedir? Küfür lügat manası itibariyle bir nimete karşı nankörlük etmek ve gizlemek demektir. Istılahta ise bir insanın kendi irade ve ihtiyarıyla iman ve imana ait hakikatleri tekzip etmek ya da onları alaya almak, hakaret etmek, haramı helal, helalı haram kabul etmektir. Elfaz-ı küfür de, küfrün tanımı içine giren hususların dillendirildiği kelime ve cümlelere verilen isimdir.

Lafız kelimesinin çoğulu olan “elfaz” ve küfür” kelimelerini sözlük manasından hareketle sunduğumuz bu çerçeve, kavramın ıstılahi manasında aynı ölçüde net ve berrak değildir. Neden? Çünkü bu defa karşımızda sadece kelimeler değil, etten-kemikten müteşekkil bir insan vardır. İnsanın bütün söz ve davranışları da anlamlandırılmaya muhtaçtır. Söz gelimi; elfaz-ı küfür kategorisine giren sözü sarf eden insan, o sözün ne anlama geldiğini biliyor mu? Bilerek mi söyledi yoksa cehaletinden mi? İnkâr ve hakaret kastı var mıydı? İlerleyen satırlarda buna geriye döneceğiz; çünkü meselenin en önemli boyutunu oluşturan, hükme mesned teşkil edecek ana noktalardan biri burasıdır. Kısa bir not: Burada elfazın yanına ef’ali de eklemek lazım. Ef’al’de fiil kelimesinin çoğulu olup küfre nispet edilen eylemler demektir ki zaten litaretürde bu iki kavram birlikte kullanılır.

ELFAZ-I KÜFÜR VE TEKFİR MESELESİ

Elfaz-ı küfür’ün bir diğer önemli yanı küfre nispet meselesidir. Tahmin edeceğiniz üzere burada üçüncü şahıslar devreye girmektedir. Bu cümleye, elfaz-ı küfrü söyleyen,  ef’al’i küfrü işleyen kişinin küfre nispet edilmesi; “sen bu sözünle veya eyleminle kâfir oldun” hükmünün verilmesi şeklinde açıklık kazandırabiliriz. Bunun literatürdeki adı ise ‘tekfir’dir. Tekfir üçüncü şahısların bir kişiyi kafirlikle itham etmesi demektir ve erken dönemlerden itibaren İslam’ın hem siyasi hem itikadi hem de fıkıh tarihinin ana konularından biridir. Bunları tek tek ele alacağız ama yeri gelmişken meselenin en can alıcı yanına işaret edelim. O da konunun Peygamber Efendimiz (sas) tarafından dile getirilmiş olmasıdır. Şöyle buyurur Allah Resulü (şaş): “Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur. Eğer itham edilen kâfir değilse, küfür itham edene döner.” (Buhârî, Edeb, 73; Müslim, Îmân, 26)

Bu hadisi merkeze koyarak bakarsanız, meselenin aslında alabildiğine ciddi olduğunu görürüz. Zira konuyu ferdi olarak ele alırsak tekfir eden ve tekfire sebebiyet veren eylemi işleyen olmak üzere en az iki kişinin, toplumsal açıdan ele alırsak küçük veya büyük bir toplumun ya da o toplum içinde yine küçük ya da büyük grupların dünya ve ukba hayatını ilgilendiren bir konu vardır karşımızda. Fakat belki de en son söylenmesi gerekli olan sözü şimdi söyleyelim; maalesef bu mesele İslam tarihi boyunca -tabii ki istisnalar hariç- aynı ciddiyette ele alınmamış, hadisi duyduğu zaman yüzlerce adım geri adım atması gereken Müslümanlar tarafından ‘tekfir’ ayağa düşürülmüş, ‘ağzı olan konuşur’ deyiminde yerini bulduğu üzere ‘tekfir’ ağızlarda sakız gibi çiğnenerek konuşulmuş; özellikle siyasi çalkantıların baskın olduğu belli dönemlerde gündelik hayatın bir parçası haline gelmiştir. Ne insanın duyduğu an ürpermesi gereken bu Peygamber beyanı, ne de ulemanın uzun uzadıya yaptığı izahlar, açıklamalar manzarayı değiştirmeye yetmemiştir. Ulemanın “ehli kıble tekfir edilmez” diye bir kaide şeklinde dile getirdikleri hüküm de vecize olarak duvar levhalarımızı süsleyen bir kelam-ı kibara dönüşmüştür.

‘YAZIKLAR OLSUN BİZE’

İnsan işte tam da burada yazıklar olsun bize demekten kendini alamıyor. Elimizde Kur’an gibi bir beyan, Hz. Peygamber gibi bir rehber varken, yukarıda ifade ettiğim gibi hem de çok erken dönemlerden itibaren yaşadığımız bu savrulmayı insan hazm edemiyor. Bugün yaşadığımız şeyler de aslında bu savrulmanın bir uzantısı ve günümüze yansımasından başka bir şey değildir. M. Akif’ten ilhamen söyleyeyim; tarihin tekerrürüdür; çünkü Müslümanlar olarak bizler o tarihten ders almamışızdır. Gereken dersi gerektiği ölçüde almış olsaydık, tarih ihtimal bu şekliyle tekerrür etmezdi. Mensubu olarak övüneceğimiz tarihin altın sayfalarının destanlaştırılıp, yüzümüzü yere baktıracak sayfalarının üzerini kapatma çaba ve zihniyetinin bunda büyük rolü olduğunu düşünüyorum. Her neyse…

Aslında ‘tarihin tekerrürü’ tabiri, meseleyi tarihi vecheden ele almak için iyi bir girizgâh oldu. Dışarıdan sathi bir nazarla bakıldığında elfaz-ı küfür itikadî bir mesele ya da kelam ilminin konusu gibi. İslam tarihi ve İlahiyat alanındaki okumalarım bu tespitin bütünüyle yanlış olmasa da bütünüyle doğru olduğunu söylemiyor. Çünkü teorik düzlemde konu kelam ilminin sahasına girse de, insan beyanı ve davranışı, bunların arka planında bir zihniyet ve hepsinden önemlisi bu zihniyetin oluşumuna yani sözlerin/eylemlerin ortaya çıkışına sebebiyet veren müşahhas hadiseler var. Ne acıdır ki, o hadiselerin hemen hepsi de siyaset ile irtibatlı. Bir başka tabirle elfaz-ı küfrün de, tekfirin de, itikadî mezheplerin zuhurunun da hatta büyük çoğunluğu itibariyle kelamın ilgi alanına giren konuların da temelinde siyaset var.

Devam edeceğiz…

[Abdullah Salih Güven] 13.2.2017 [TR724]

İrfan Değirmenci’yi de ‘malum yapı’ attırmış olabilir mi? [Sefer Can]

Bakanlar Kurulu kararıyla ihraç edilen akademisyenlere dair, “Olsa olsa F..ö’nün işidir” diye yazacak kadar ileri giden Ahmet Hakan’dan henüz ses çıkmadı. Ama kendisinden “İrfan’ı da onlar attırdı” yazısı bekliyoruz. Yakışır.

İrfan Değirmenci başarılı bir televizyon gazetecisi. Kendine has üslubuyla Kanal D’nin sabah haberlerini sunuyordu. Artık o da işsiz gazeteciler kervanına katıldı. Suçu büyük, ‘vesayeti bitirmek ve demokrasiyi kurtarmak için’ yapılacak referandumda ‘hayır’ diyeceğini açıkladı. Pek tarafsız Doğan Grubu da “Olmaz böyle!” deyip biletini kesti.

Gerekçe ilginç, grubun tarafsızlığına halel geliyormuş. “Elbette evet vereceğim” diye köşe dolduran Fatih Çekirge’yi hatırlatanlar çelişkiyi soruyor.

ÇEKİRGE GAZETECİ OLSA…

Ben asıl Çekirge’nin tavrını merak ettim. Fikir özgürlüğüne inanan gerçek bir gazeteci “Ya onu da alın ya da ben de gidiyorum” derdi. Bu durum Doğan Grubu kadar Çekirge’nin de imtihanına dönüştü. Şu ana kadarki sabıkaları buradan da rezil olarak çıkacaklarını gösteriyor.

Durun bir dakika neler söylüyorum, bu topraklarda her şey olunuyordu ama rezil ve mahcup asla! Unutmuşum.

Aydın Doğan, çalıştırdığı gazetecilere, “Meclisteki gibi açık oy kullanıp fotoğrafını getireceksiniz” dese çok azı itiraz eder. Ahmet Hakan da Aydın Bey’in yerden göğe kadar haklı olduğuna dair sekiz maddelik diskur yazar. Nedim Şener ise Hanefi Avcı abisine dayandırarak Değirmenci’nin kripto olduğunu ispat eder. Olur biter.

12 Eylül referandumunda Kenan Paşa korkusuyla içinde ‘mavi’ geçen cümleler kurmak yasaktı. Şimdi “Hürriyet evet diyebilmektir” aşamasındayız.

“Anayasaya hayır diyenler dış güçlerin maşası” sihirli anahtarının mucidi Netekim Kenan Paşa yaşasaydı, biz yokuz ama fikirlerimiz iktidarda diye gözleri yaşarırdı. O kadarki ‘olsun hayırcılar da insan’ naifliğine bile izin yok. Koca Ahmet Taşgetiren her hafta savunma vermek zorunda kalıyor. Geçmişten alıntılarla sadakat ispatı yapma gayretinde. Haklı tabi, kovulursa artık gidebileceği Hizmet medyası da kalmadı. Aynı anda hem dergi, hem televizyon hem de radyosundan maaş aldığı gruba “Bir tekme de ben atayım” derken bugünleri düşünmemişti.

Sık sık “Seni seviyorum savunan adam” yazısına atıf yapıyor; “Fazilet’i gelin ettik dul çıktı” yazısı sanki onun değil, hiç söz etmiyor.

Pek çok ‘eskiden’ İslamcı da Taşgetiren’i cesaretlendirmeye çalışıyor. Onu savunuyor gibi yaparak kapılarının önüne barikat kuruyorlar. Eninde sonunda sıra onlara da gelecek. Onlara en fazla dokunan, alternatiflerinin mevcudiyeti. Yeni gözdelerin, nevzuhur paralı askerler olmasına çok içerliyorlar. Fakat yapacak bir şey yok, Reis’in mavi boncuğu onlarda…

GÜL’Ü KİM SAVUNMALIYDI

Taşgetiren dünkü yazısında (12.02.2017 Star) Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’nu da yanına alarak cepheyi genişletmeye çalışıyor. Benim gibi onlar da kendilerini savunmak zorunda kalmamalıydı demeye getiriyor. Birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz zamanlar klişesini de ustaca kullanıyor: Referandum ortamında bunlar, saf bozucu bir misyonun uzantısı olmasınlar…

Abdullah Gül de de hedefte. Uzun zamandır pek sesini çıkarmıyordu; atılan akademisyenler ve Suriye politikaları hakkında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hoşuna gitmeyecek şeyler söyledi. Hürriyet onu bile birinci sayfaya alamadı. Yandaşlar ateş püskürüyor ama eleştirirken sözleri yaygınlaşır diye fazla konuşmuyor.

Bugünkü uygulamalara giden yolun döşemesindeki katkısından dolayı da eleştiriliyor 11. Cumhurbaşkanı. AKP’de günahsız kim var, kim konuştuğunda tamam senin hakkın diyebileceğiz ki? Onun için bu kadarcık sesini çıkarması dahi önemli bence. Ama altı binden fazla akademisyen atılırken suskun kalırken şimdi konuşması kafama takıldı. Ateş kendi mahallelerine ulaştığı için mi rahatsız oldu acaba?

Asıl sorunumuz da bu zaten, herkes kendi ölüsüne ağlıyor, diktatörlük özlemi içindekilerin tam da istediği gibi…

[Sefer Can] 13.2.2017 [TR724]

Avrupa ‘Sarı öküzü verdiğini’ çabuk anladı: Yasak sorun çözmüyor, sorunu derinleştiriyor [Hasan Cücük]

Avusturya yasak getirmeyi planlıyor. Hollanda yasakladı. Belçika ve Fransa yıllar önce yasakladı. Almanya Başbakanı Angela Merkel, yasağı ‘iyi fikir’ olarak değerlendirdi. Getirilen veya getirilmek istenen yasak burkayla (nikab) ilgili. Sayıları sadece birkaç yüzle ifade edilen burka giyenler için getirilen yasakta amaç aşırı sağın propagandasını engellemekti. Ancak bugün gelinen noktada, tavizin tavizi doğurduğunu Avrupalı hükümetler geç de olsa anlamış durumda.

Yasağın temeli yok ama…

2000’li yılların başında Madrid ve Londra terör saldırılarından sonra Avrupa, ABD’nin 11 Eylül güvenlik konseptine yakın bir uygulamaya geçti. Aşırı sağın taban kazanmaya başladığı bu süreçte, güvenlik gerekçesiyle insan hakları ve dini özgürlükler konusunda yasakçı bir anlayış ortaya çıktı. Bu dönemde en çok gündeme gelen konu burka oluyordu. Fransa, 2011’de burkaya yasak getirirken 5 milyon Müslüman’ın yaşadığı ülkede burka giyenlerin sayısı en fazla 3 bin olarak tahmin ediliyordu. Keza benzer yasağı uygulayan Hollanda ve Belçika’da bu rakam 150 civarındaydı. Uzun süre burka yasağını tartışan Danimarka’da ise burka giyenlerin sayısı 15 civarında olduğu ortaya çıkınca, yasağın absürtlüğü ortaya çıktı.

Maksat aşırı sağı tökezletmek

Burka yasağını getiren ülkelerin argümanları birbirine benziyor. Avusturya’nın yasak getirmesinde geçen yıl yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini aşırı sağ parti Özgürlükçüler’in kıl payı kaybetmesi etkili oldu. Sosyal Demokrat ve Muhafazakâr Parti’den oluşan koalisyon hükümetine göre, burkaya getirilecek yasak aşırı sağın bir argümanını elinden alacaktı. Hollanda’da benzer durum söz konusuydu. Kamuoyu yoklamalarında Geert Wilders’in Özgürlükçü Partisi’nin birinci parti çıkmasıyla, parlamentonun çoğunluğu burkaya yasak getirilmesine onay vermişti. Fransa, Belçika, Hollanda ve Avusturya’nın temel gerekçesi aynıydı: Aşırı sağın argümanını elinden alıp, merkez partilerden bu partilere kayan oyları engellemekti.

‘İslam eşittir terör’ demeye kadar yolu var

Burka yasağının bir diğer sebebi de, terör saldırılarının önüne geçmekti. Yüzü bile gözükmeyen biri her türlü silahı taşıyabilir anlayışı yasağın bir başka gerekçesi oldu. Burka yasağına toplumun da destek vermesi, konunun geldiği noktayı gösteriyordu. Ancak Londra merkezli araştırma kurumu Quilliam Fonu’ndan Julia Ebner, merkez partilerin aşırı sağa kayan oyların peşine ‘absürt yasaklarla’ düşmesinin, sorunu giderek içinden çıkılmaz bir hale getirdiğini söylüyor. Ebner, burka yasağının getirdiği en önemli tehlikelerden birinin ‘tesettürlü bayanların tamamı toplum için tehlikeli’ noktası olduğunu ifade ediyor. Bu anlayış devam ettiği müddetçe ‘İslam eşittir terör’ anlayışının giderek topluma yerleşeceğini vurguluyor.

Avrupa ülkelerinde korkutan karşıtlık

İngiltere’de bulunan düşünce kuruluşu Chatham House tarafından 10 Avrupa ülkesinde 10 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırma, Avrupalıların ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın gerçekleştirmek istediği Müslüman göçü yasağına benzer bir yasağı desteklediğini ortaya koydu. Belçika, Almanya, Yunanistan, İspanya, Fransa, İtalya Avusturya, İngiltere, Macaristan ve Polonya’da yapılan araştırmada yüzde 55’e yaklaşan bir çoğunluğun Avrupa’ya Müslüman göçünün yasaklanması fikrini desteklediği açığa çıktı. Müslüman göçüne en çok karşı çıkan ülkeler sırasıyla yüzde 65 ve 64’lük oranlarla Avusturya ve Belçika oldu.

Demokrasi mi, güvenlik mi?

Kopenhag Üniversitesi’nden Thomas Hoffmann, Avrupa’nın demokrasi ile güvenlik arasında bir kısır döngüde bulunduğunun altını çizerek, özgürlüklerin kısıtlanmasının Avrupa demokrasisi için oturduğu dalı kesmek olduğuna işaret ediyor. Hoffmann, aşırı sağ korkusundan merkez partilerin toplumda problem oluşturmayan konulara yasak getirerek çözüm bulma anlayışının artık son bulması gerektiğini söylüyor. Hoffmann’ın gerekçesi ise, her yasağın bir başka yasağa, her tavizin bir başka tavize kapı açması. Birkaç yüz kişinin giydiği bir kıyafete yasak getirmenin, toplumdaki tüm tesettürlü bayanları zan altında bıraktığına vurgu yapıp, “Sırada hangi yasak var?” sorusunu sordurduğunu ifade ediyor.

Yasak, yasağı doğuruyor

Burka yasağıyla başlayan süreç giderek Müslümanların doğal haklarını kısıtladı. Bazı ülkeler kamusal alanda ve okullarda başörtüsü yasağı getirdi. Bu durum Hoffmann’ın işaret ettiği tehlikenin doğru olduğunu gösteriyor. Örneğin Danimarka’nın ikinci büyük şehri Arhus’un belediye meclisi yüzme havuzlarının belirli saatlerde Müslüman kadınlara tahsis edilmesini yasakladı. Fransa’nın 20 kadar sahil şehrinde Müslüman kadınların burkini ile denize girmesine yasak getirildi. Polis, sahillerde burkinili kadın avına çıktı.

Ayrımcılığın gücünü hafife almayın

Avrupa bir yol ayrımında bulunuyor. Bir tarafta özgürlükler, bir tarafta korkular. Ancak önünde Türkiye örneği de bulunuyor. AKP, geniş bir koalisyonla iktidarını sağlamlaştırırken, kendine güvendiği noktada ‘yol arkadaşlarını’ geride bırakmayı tercih etti ve bunu, önce toplumu bölerek ardından tek tek her kesimle mücadele ederek gerçekleştirdi.

Gezi’de başlattığı tasfiye süreci Cemaatle devam etti, ardından solcu ve Kemalistler’e uzandı. Türkiye’nin bu toplu tasfiye hareketine sessiz kalan gruplar, sıra kendine geldiğinde sesine ses verecek kimseyi bulamadı. Avrupa ise Türkiye’de bugün söylenen “Biz o sarı öküzü vermeyecektik” serzenişini önceden fark etmiş bulunuyor.

[Hasan Cücük] 13.2.2017 [TR724]

Suçlamıyorum, suçlusunuz! [Konuk Yazar: Oğuz Atabey]

Emile Zola değilim. Gerçeği aramıyorum. Gerçek ortada. Görmek isteyene…

“Gerçeğin ortaya çıkması için her cephede savaşırım” diyen birini bekledik; çıkmadı… “Gerçeği söyleyeceğim, benim görevim konuşmak. Suç ortağı olmak istemiyorum” diyen birini bekledik; çıkmadı…

İçi boş böbürlenmelerin, ucuz pazarlıkların, içini irin kaplamış ihanetlerin toplumu. Seninle başlayalım… Suçlusun!

Suçun büyüğü sende… Gerçeği haykırmaktan korktuğun için suçlusun! Gerçeği bilmiyorum diyorsan, peşine düşüp araştırmadığın için suçlusun! Gerçeği sorgula(ya)mıyorsun çünkü ortaya çıkacaklar konforunu bozacak! Öyle düşünüyorsun…

Korkuyorsun! Zavallısın…

Bu kadar korku ile gerçeğin aranamayacağının bile farkında olmayan bir zavallı… Korkunun ve menfaatin zebunu olmuş bir heyula… Genetiğiyle oynanmış hilkat garibesi… Görüntüsünden korktuğu için sürekli maskeyle dolaşan bir yaratık.

Ölüm maskeni düşürecek diye bu dünyayı çok seviyorsun…

Kendini bilmeyen Rabbini nasıl bilecek ki! Dini değerleri kullanıyorsun ama Allah’tan korkmuyorsun!

Suçlusun!

Senden bir Emile Zola olmanı beklememeliydik. İtiraf ediyorum; yanıldık. Masken yanılttı bizi. Hakikatbîn bir topluluk sandık…

Ey kifayetsiz muhterislerin şâhı! Maskeli dolaşanlar çetesinin ustası. Kıskançlık krizlerinin, güç zehirlenmelerinin sahte kabadayısı…

Her şey hırsın ve hırsızlığınla başladı… Orada kalmadı… Eline kan bulaştı! Kimse elindeki kanı yuyamaz, bu kadar günahla seni kimse temize çıkaramazdı!

Suçun o kadar çok ki! Nereye gidersen git bu dünya seni taşıyamaz(dı)… Suçlusun!

Büyücülerin, işlediğin suçlarından aklayamaz artık seni.

İlk suçu işleyince kaybettin… Yırttığını, kazandığını sandın!

Hakikat karşısında hiçbir gücünün olmadığını anlayacaksın. Bilmiyorsan öğretecekler. Hem bu dünyada hem de ötede…

Kimse gerçekliği yenemez… Hakikat konuşmaya başlayınca susturamazsın! Hakikat susmaz…

Ey kendisine emanet edilenleri arsızla hırsıza peşkeş çeken güruh. Milletin öz evlatlarını yemeğe çalışan sırtlan fıtratlılar… Hayran olduğunun kusmuğunu yalayan leş yiyicileri…

Sureti haktan görünmeye çalışmanız örtemez iğrençliğinizi. Yerdeki sarhoş kusmuğu kadar haysiyetiniz kaldı mı?

Kimsenin gerçeği söyle(ye)memesi suçunuzu ortadan kaldırmaz. Suçunuz büyük! Suçlusunuz!..

Ey yavuz hırsızın bastırdığı ev sahibi. Mülkün temelini çökerten kemirgen. Kemik atana yaltaklanan… Kancık pusuların sahibi… Sahte kabadayılıklara önünü ilikleyen… Gerçeği arayacak yerde, soytarılıkların(nın) esiri… Müktesebatını satılığa çıkarmış madrabaz… Gücü iğdiş edilmiş, dev aynasındaki cüce…

Hırsızla birlik olduğun için sen de suçlusun! Zulme ortak olduğun için de… Suçların büyük! Say(a)mayacağım! Görmediğin, görmek istemediğin hakikati gün gelecek anlayacaksın… Kendi haline acıyacaksın!

Hakikati susturamazsınız!…

Suçlusunuz gerçeklik önünde… Suçunuz büyük!

Gerçek yürüyor ve onu kimse durduramayacak.

Gerçeğin gücü, sahte güçlere ve esirlerine yenilmez.

Suçlamıyorum sizi çünkü suçlusunuz! Gerçek ise suçlanamaz! Suçunuzu ortaya çıkartır… Çıkartacak!

Suçunuz büyük! Hakikatten kaçamazsınız! Gerçek etrafınızı sararken ne de çok gürültü yaptınız…

Hem burada hem ötede kıskıvrak yakalanacaksınız!

Herkesi sustursanız hakikati susturamazsınız!

[Oğuz Atabey] 13.2.2017 [TR724]

Rusya’dan hesabı Gemerek hâkimliği sorsa olur mu? [Analiz: Ahmet Dönmez]

Devlet Bahçeli “Rusya askerlerimizi şehit ediyor; hesabı mutlaka sorulmalıdır” dedi. İyi de kim soracak, onu da söyleseydi keşke. 3 askerimizin El Bab’da şehit edilmesinin üzerinden 3 gün geçmesine rağmen Rusya’ya tek kelime edemeyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan mı? Kendisi, Bahçeli ile birlikte hazırlayıp milletin önüne koydukları başkanlık referandumunu geçirmekle meşgul. Meydanlara indi, bütün ‘hayır’cılara ‘haddini bildirdi’; ama Rusya’ya tepki gösterebilmiş değil. Onun yerine dün Bahçeli’ye cevap verdi. Peki ya hükümet mi hesap soracak? Sözcüsü Numan Kurtulmuş’un ağzından “Ruslar yanlışlıkla vurdu. İstem dışıydı. Bir koordinasyon yanlışlığı olmuş. Bütünüyle bir kazadır” sözlerinden başka bir açıklama getirememiş hükümet mi? TSK’nın yaptığı “Hayır yanlışlıkla olmadı. Ruslar bilerek vurdu” açıklamasının bile arkasında duramamış ‘MHP’nin koalisyon ortağı’ AKP mi? Kim soracak hesabı? Gemerek hakimliği sorsa olur mu Sayın Bahçeli? Hem Saray’ı temsil etmesi hem de kesin çözüm üretebilen bir makam olması nedeniyle Gemerek ideal bir adres olabilir belki.

Sanki MHP Genel Başkanı bilmezmiş gibi konuşuyor. Türkiye, Rusya’ya karşı en son 24 Kasım 2015’te savaş uçağının düşürülmesinin ardından normal egemen bir devlet gibi davrandı. Ta ki Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanması, Putin’in de domates çilek kasalarını geri döndürüp turist göndermemesine kadar… Arkasından Erdoğan’dan resmi özür geldi.  Devamında,  “Alexandr Dugin’in istihbaratıyla önlenen” 15 Temmuz darbe girişimi ve NATO’cu subayların TSK’dan sökülüp atılması…  Büyükelçi Karlov’un El Nusracı bir Türk polisi tarafından öldürülmesi ile birlikte de Rusya karşısında tamamen diz çöküldü. Kremlin, Türkiye’ye Suriye’deki kırmızı çizgilerini kendi ayaklarıyla çiğnetmeye başladı. Astana Zirvesi’nde Suriye Kürtlerine özerklik sunan Anayasa hazırlandığı iddiası her ne kadar yalanlanmış olsa da bunun taslak olarak düşünülmüş olmasına bile tavır koyamadı Türkiye.

24 KASIM’DAKİ 3 ŞEHİDİN HESABI SORULDU MU Kİ?

Sayın Bahçeli yine bilmezmiş gibi konuşuyor. Tam 24 Kasım 2016 tarihinde El Bab’da 3 Türk askeri daha şehit edilmişti ve bütün dünya bunu “Rusya’nın yıldönümü intikamı” olarak yorumlamıştı. Moskova’dan “Türkiye gereken mesajı aldı” açıklaması gelmişti. Gerçekten de AKP hükümeti gereken mesajı almış olmalıydı ki kimsenin çıtı çıkmamıştı. Şimdi neyin hesabını soracak?

Rus medyası son 1 aydır Türkiye’nin Suriye’deki varlığını sorguluyor. Fırat Kalkanı Operasyonu kastedilerek “Sizi kimse Suriye’ye davet etmedi. Kendiniz çıktınız geldiniz. Sonuçlarına da katlanacaksınız” diye özetlenebilecek yayınlar yapılıyor. 9 Şubat’ta 3 Türk askerinin şehit edilmesi de bunun bir uzantısı. Moskova hala bir özür bile dilemiş değil. Türkiye ise daha tam olarak olayın perde arkasını bile kamuoyuna açıklayamamış durumda. Nasıl hesap sorulsun mesela Sayın Bahçeli? Rusya-Suriye-Türkiye arasında üçlü bir komisyon kurulsa; Rus heyeti El Bab’a gelip olay yerini incelese örneğin, nasıl olur?

BARİ PERİNÇEK’E SÖYLESE DE PUTİN ARTIK VURMASA

CIA Başkanı’nın o gün Ankara’da olmasından hareketle yapılan yorumlara bakarsak, “Rusya ile ABD arasında tenis topu olmuş” ya da “şamar oğlanına dönmüş” bir Türkiye manzarası var karşımızda. Büyük devletler bizi sehpa olarak kullanıp üzerimizde bilek güreşi yaparken biz “Büyük devlet olmak için Evet” kampanyaları yapıyoruz. Hem de kimin desteğiyle? Devlet Bahçeli’nin. Erdoğan’ı tek adam yapacak, Saray’dan hiç bir şekilde hesap sorulamamasını sağlayacak anayasa değişikliğini hazırlayan Bahçeli, şimdi “Rusya’dan hesap sorulsun” diyor. Kendisi hesap vermeyen, başkalarından da hesap soramaz.

Peki yarın bir gün Erdoğan yanlış yaptığında ondan kim hesap soracak? Normal demokrasilerde bunun cevabı bellidir: Millet ve onun adına hareket eden muhalefet, yargı, medya… Sayenizde hangisi kaldı Sayın Bahçeli? Sizi muhalefetten mi sayacağız sözgelimi? Yargının tamamı “Gemerek hakimliği” oldu; medyanın tamamı “Akit”… Kim hesap soracak?

Bahçeli referandum öncesi ille de Türk milliyetçilerini teskin edecek bir hamle bekliyorsa bence AKP ile vakit kaybetmesin. Hazır Doğu Perinçek, “Ha ben, ha Erdoğan” demişken doğrudan Perinçek’i muhatap alsın. Rusya’nın Türkiye temsilciliği gibi çalıştığına göre Perinçek’e bir söylese de Putin artık Türk askerini vurmasa.

BAHÇELİ NİYE ISRARLA ERDOĞAN’IN YUMUŞAK KARNINI YUMRUKLUYOR?

Ha, bu arada Perinçek demişken… Bahçeli bilmiyor olabilir mi gerçekten? 1 haftada ikinci kez neden Erdoğan’ın yumuşak karnını yumrukluyor acaba? Önce “Perinçek’in safında olmaktansa Sayın Erdoğan’ın safında olmayı tercih ederiz” dedi. Beklendiği gibi Perinçek’ten “Erdoğan’ı tercih eden bizi tercih etmiş olur” cevabı geldi. Hiç şüphesiz bu Erdoğan’ın kalesine atılmış bir goldü. MHP Genel Başkanı şimdi de yapamayacağını bile bile “Rusya’dan hesap sor” diyor. Bu da ikinci gol. İkisi de Rusya kanadından geliştirdiği ataklarla… Dün “Ben zaten gerekli açıklamaları yaptım” diyerek yapmadığı açıklamalara atıf yapan Erdoğan, topu kaleden çıkarma derdindeydi. Ama top çizgiyi geçmişti.

[Ahmet Dönmez] 13.2.2017 [TR724] AhmetDonmez@Tr724.com / @AhmettDonmez

AKP’nin bitişi ve Saray’ın kâbusları [Veysel Ayhan]

AKP, pratikte ömrünü tamamlamış bir parti. Çoktan partiler mezarlığında yerini alması gereken bir siyasi mevta idi. Gücü kalmadı. Birliği kalmadı. Düşünen ve aklını kullanan kesimlerin nezdinde bir kıymeti harbiyesi kalmadı. AKP denince Erdoğan’dan başka partiyi bir arada tutacak kimse var mı? Yok. Erdoğan ortak paydası dışında partilileri, bakanları, milletvekillerini bir arada tutacak bir isim var mı? Yok. Hiçbir bina tek sütun üstünde ayakta durmaz. Erdoğan dışında bir sütün var mı? Yok.

KÜÇÜK ADAMLAR ‘KÜÇÜK’ SEVER…

Bunun kaynağı Erdoğan’ın zatî zayıflığı. Yerimden edilirim diye partide önde gelen kimseye hayat hakkı vermedi. Kıyıma Abdullatif Şener’le başladı. Partiyi beraber kurdukları, kendisine gözü kapalı itaat eden Abdullah Gül’ü harcadı. Her dediğini papağan gibi tekrarlayan Ahmet Davutoğlu’nu darbeyle yıktı. Partinin önemli ismi Bülent Arınç’ı diskalifiye etti. Ve daha onlarca isim. Meşhur sözdür: “Büyük adamlar büyük adamlarla çalışır, küçük adamlarsa küçük adamlarla…”

Şimdi ise değerli yalnızlığıyla baş başa. Sağında damadı, solunda düşük profil başbakanı. Bu yalnızlığını ve zayıflığını ‘başkanlık’la onaracağını sanıyor.

HERKESTEN KORKUYOR

Erdoğan partide birilerinin güçlenmesinden korktuğu gibi parti dışında muhalefetten de korkuyor. Kendisine rakip olabilecek her ismi yanına alarak sıfırladı.

Has Parti lideri Numan Kurtulmuş’u ‘Harun gibi geldiler Karun gibi oldular’ sözüne rağmen transfer edip Saray papağanı hâline getirdi. Demokrat Parti başkanı Süleyman Soylu’yu yanına alıp ‘Efkan’laştırdı. Soyadından korkup Tuğrul Türkeş’i devşirdi. Büyük Birlik Partisi başkanı Yalçın Topçu’yu Turizm bakanı yaparak teslim aldı.

CHP eski başkanı Deniz Baykal’ın kasetle gidişinin ardında Baykal’ın ifadesiyle Erdoğan vardı. Muhsin Yazıcıoğlu’nun gidişi muammasını koruyor. AKP müftüsü Hayrettin Karaman’ın fetvası ve köşe yazısındaki sehven ikrarı malum. Yani fail az çok belli.

AKŞENER ERDOĞAN’IN KÂBUSU

Erdoğan’ın şimdiki kâbusu Meral Akşener. Saray’a payanda yaptığı Devlet Bahçeli’nin MHP’nin başından ayrılmaması için neler neler yaptı… Kanunları alt üst etti. Saçma sapan mahkeme kararları aldırdı. Delegelerin çoğunluk oylarını heba etti. Kongre salonunu tutturmadı. Akla gelen her illegal hamleyi pervasızca yaptı, yaptırdı. Bahçeli’yi MHP seçmeni ve delegesine rağmen partinin başında tutması korkularının azalttı mı? Azaltmadı. Şimdi Akşener’in küçük otel toplantılarını bile sabote ettiriyor.

ZAYIFLIĞINI İSPATLAYAN KOMİKLİKLER

Erdoğan’ın bitmişliğini ve zayıflığını gösteren en önemli delil bir otel konuşmasından bile ürkmesi.

Yasal izni alınmış toplantıyı otel sahiplerine baskı yaparak iptal ettirmeye çalışıyor. Konferansı canlı yayınlamak için otele gelen DHA aracı otele sokulmuyor. Sonra elektrikleri kesiliyor. Seyircilerden önce salona çevik kuvvet giriyor. Otelin camları kırılıyor. 21. yüzyılda telefon ışıkları altında siyasi bir toplantı. Ve daha ne komiklikler.

Bunların sebebi Erdoğan’ın Akşener korkusu. Bahçeli ile elinde tutmaya çalıştığı MHP tabanını Akşener’e kaptırma korkusu. Ama daha önemlisi Erdoğan’ın kendi zayıflığının farkında oluşundan kaynaklanan muhalefet korkusu. Çünkü Akşener liderliğinde bir MHP’ye referandumda “evet” dedirtemeyeceğini iyi biliyor. Akşener’in gireceği bir seçimde MHP’ye oy patlatması yaptıracağını da iyi biliyor. O nedenle de basit bir otel toplantısı bile uykularını kaçırıyor.

AKP ve Erdoğan artık tuğlaları arasındaki harç, kum ve çimentonun çekildiği bir bina. Üst üste yığma tuğlalarla oluşmuş bir ucube yapı var karşımızda. Bu sebeple de bir ‘hayır’ sesi, bir otel toplantısı binayı baştan aşağı zangır zangır titretiyor.

[Veysel Ayhan] 13.2.2017 [TR724]

Ekonominin iflasına #Evet mi #Hayır mı? [Semih Ardıç]

Referandum ekonomisine ‘hoş geldiniz’ faslı tamam. Şimdi ‘misafirlik üç gündür’ faslına geçildi. Sıra bin küsur odalı Saray’da ağırlanmanın faturasını ödemeye geldi. Karşılıklı jest ve mimikler de tükendi. Tavandan sarkan ithal avizelere boş boş bakarak 16 Nisan’da kurulacak referandum sandığından ‘evet’ çıkarılamaz ki!

Medya tek sesli hale geldi. Muhalif sesler kısıldı. Mahpushaneler gazeteci ve yazarlarla doldu taştı. Buna rağmen ekonominin moral bozan ahvali halının altında saklanamıyor.

Dolar aldı başını gitti. Arada bir düşüyor gibi yapsa da parası olan koşup döviz alıyor. Son 4 haftada 2,5 milyar dolar döviz almış vatandaş. Bankalardaki döviz hesapları 145,5 milyar dolara çıktı. Kimse TL’nin toparlanmasını beklemediği gibi doların her geri geldiği seviyeyi ‘alım fırsatı’ olarak değerlendiriyor.

İşsizlik kriz senelerini bile geride bıraktı. Her beş gençten biri işsiz. Tarım dışı işsizlik yüzde 15’e yaklaştı. Üç üniversite mezunundan biri limon satarak geçimini temin ediyor. TÜİK’in formül değişiklikleri işsizliği düşüremediği gibi enflasyona da çare olamadı. Referandumdan evvel enflasyonun düşürülmüş haliyle bile çift hane olması seçmene ‘evet’ten çok ‘hayır’ı tercih ettirir.

2017’DE 13 BİN ŞİRKET İFLAS EDECEK

2016’da 100 bin küçük esnaf kepenk indirdi. 12 bin orta ve büyük boy işletme de battı. Bu sene ise en az 13 bin şirketin iflas edebileceği belirtiliyor. Bunlar arasında orta ve büyük ölçekli şirketlerin de ismi geçiyor. Alacak sigortası şirketi Euler Hermes’in ‘İflaslar: Buzdağının Görünen Ucu’ başlıklı raporunun Fitch’in kredi notunu indirmesinden aşağı kalır tarafı yok. “Türkiye iflasların güçlü artış gösterdiği ülkeler arasında” cümlesinin altından kalkmak zor. Fitch de notu ‘çöp’e atarken kuvvetler ayrılığının sona ermesinin getireceği siyasî risklerden endişe etmişti.

2017’yi de ‘kayıp sene’ olarak ilan eden Euler Hermes 2016’nın bilançosunu da çıkarmış. Park Bravo, Real Hiper Marketleri, Beğendik Mağazaları, Akfa Holding, Gold Teknoloji Market ve Benlioğlu Yapı gibi 50 milyon Euro ve fevkinde ciroya sahip 16 şirketi alt alta yazıp toplamış. Batan para 2,2 milyar Euro. Dile kolay. Türkiye’nin 1 aylık ihracatına yakın sermaye sıfırlandı.

İSTANBULLU TÜP GEÇİTTEN GEÇMEZ OLMUŞ

Yandaş işadamları her gün kapıları aşındırıyor. Şu banka haciz işlemi yapacakmış. Para yok. Nakit sıkıntısına Varlık Fonu’na devredilen Hazine mallarından çare bulunabilir. O çok kısa bir süreliğine olabilir. Yabancılar da para yatırmıyor ki! Reza Zarrab’ın bavullarının boşluğu doldurulamadı!

‘Garantili (yatırım, alım, yolcu, hastane, finansman vd.)’ projeler de moral bozmaya devam ediyor. İstanbul’un iki yakasını Boğaz’ın altında bir araya getiren Avrasya Tüneli’nden günlük 20 bin araba geçince Osman Gazi ve Yavuz Sultan Selim köprülerinde olduğu gibi Hazine’den ilave ödeme yapıldı. Ortada kapı gibi mukavele var. Her gün 68 bin araba geçmezse aradaki farkı devlet ödeyecek. Açıldığı tarihten bugüne iki ay geçti. Hazine işletmeciye 34 milyon lira ödedi.

Haftalık propaganda saatinde çok işe yarayan muhtarlar Meclisi, ekonominin acı hakikatleri karşısında çaresiz. Vakit daraldı. Ne olacaksa 17 Nisan sabahından sonra olsun! O tarihe kadar OHAL’i ekonominin bütün birimlerine tatbik etmek şart. Varlık Fonu’na Hazine’nin elinde kalan son gümüşleri devretme fikrini bulan Yiğit Bulut ve Damat Berat Albayrak birkaç fon fikri daha geliştirebilir mi?

PAZARLIK ETMEDEN NE DENİLİYORSA YAPIN

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) üyeleri kalkmış bir de pazarlık ediyor. “Şu imkânları tesis edin biz de işçi alalım” mealinde konuşmak hıyanet-i vataniye değil de nedir? Ayak bağı olan yargı ve TBMM’yi, medyayı tamamen toprağa gömmeye bu kadar yaklaşıldı. İşsizlik, yüksek enflasyon, dolar şoku ve seri iflasları konuşarak ‘reise’ isyan ettiklerinin farkında olmayanlar için de bir çare düşünmek lazım.

Mart sonuna kadar gümbür gümbür eleman istihdam edildi edildi. Nisan başında tek tek sigaya çekilecek TOBB üyeleri. Kim eleman almış, kim almamış? İşsizlik Fonu’nda çalışanlardan kesilen paralarla 90 milyar TL birikti. Nasıl ‘yandaş’ patronların kredi krizine ‘Paralel Hazine’ kurarak çare bulundu ise gümbür gümbür istihdama da İşsizlik Fonu’ndan destek verilir olur biter. İtiraz edenlere KHK kadife eldiveni ile haddi bildirilir. Gümbür gümbür istihdamın senelik 12,5 milyar TL maliyeti var. 11 milyar lirası İşsizlik Fonu’ndan alınınca mevzu çözülmüş sayılır.

Referandum ekonomisinde çare tükenmez. Mart çok kritik. O ay toz pembe bir Türkiye tablosu resmedilmesi için olmayan paralar üzerinden umut tacirliği yapılacak. Erken emeklilik, benzine, motorine, LPG’ye indirim, işçi, memur ve emekliye seyyanen zam gibi hazırlıklar da ikmal edilmek üzere. Turpun büyüğünü marta saklamakta fayda var.

Popülizmi hoş bulun veya hoş bulmayın! Oy ütmenin başka yolu mu var?

Kaldı ki size fikrinizi sual eden oldu mu?

‘Mart sonuna kadar gümbür gümbür’ denildi ise ötesi teferruattır.

[Semih Ardıç] 13.2.2017 [TR724]