Hayat Acılarıyla Tatlıdır [Mehmet Ali Şengül]

Her canlı, hususiyle akıl ve irade sahibi insanlar, hayatı acılarıyla ve bütün zorluklarıyla yaşamak zorundadırlar.

İnsanlar bazen kışı yaşar, bazen bütün mahlukatın şenlendirdiği çiçeklerin yüzümüze güldüğü bahara yolu uğrar, bazen fırtınalar her şeyi alabora eder, bazen de zelzeleler, yangınlar, bela ve musibetler harp ve darplar, zalimler mazlumları ezerek insanları meşgul eder zor durumda bırakabilirler. Çünkü dünya bir imtihan yeridir. İnsanlarda bu imtihan için gönderilmiştir. Böylece insanların dersine çalışıp çalışmadığı, başarılarını ortaya koymaları adına imtihana tabi tutulduğu bir mekteptir. Kabiliyetlerinin inkişafı, talim ve terbiyesi için dünya aynı zamanda bir talimgâhtır. 

“Müminler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebut Sûresi 2)

 “Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.” (Ankebut Sûresi 3)

“Kötülükleri işleyenler hükmümüzden kaçıp kurtulacaklarını mı zannettiler? Ne fena hükmediyorlar!” (Ankebut Sûresi 4)

Allah ve Resüllullah’la, Kur’an-ı Mu’ciz-ül beyanla, bağlantısı güçlü olan bir mü’min’in dünyada düşmanı sadece Allah’a baş kaldıran şeytan (aleyhilla’neh) dır. Bunun dışında olan en büyük düşmanlık yapanlara bile hazreti üstadın ifadesiyle şefkat manasında bir düşmanlığı vardır. Yani; Allah’ım bir fırsat ver sana baş kaldıran şu insanlara Seni tanıtayım ve Seni sevdireyim niyetindedir.

Onun için davayı İslam’a gönül vermiş hasbi, fedakâr, muhlis, ehli imandan hiçbir kimsenin kaybetmesini bir mü’min vicdanen kabul edemez. Varsa hata ve kusurları, kırılmış kalpleri, onları kavli leyyinle, tatlı dil güler yüzle tamir etmeye çalışırlar.

Kışın sert fırtınaların güçlü olduğu, depremlerin şiddetiyle her şeyin enkaz haline geldiği dönemlerde mü’minler birbirlerine karşı şefkatle merhametle muamele ederek yardımcı olmalıdırlar. Bu ancak iyi niyetle, hüsnü zanla, mazlumların mağdurların elinden tutmakla gerçekleşir. Bu türlü sıkıntılı anlarda her insan normal düşünemeyebilir, yanlış yapabilir, bilerek veya bilmeyerek bazen kalp ve gönül yıkabilir. Kendini haklı iddia eden her mü’min insaflı davranmalı ve bu olup bitenleri hoş görmedir.

Bu mevzuda Hucurat sûresi 10. ayette Cenab-ı Hakk: “Mü’minler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını bulun! Allah’a karşı gelmekten sakının ki, O’nun merhametine nail olasınız” buyurmaktadır.

Allah Rasulü (sav) Cerir bin Abdullah’tan (ra) “namaz, zekat ve yeryüzündeki bütün Müslümanların hayrını istemek üzere biat almıştır.” Efendimiz(sav) “Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu desteğinden mahrum bırakmaz. Bir kimse için Müslüman kardeşini hakir görmesi günah olarak ona fazlasıyla yeter.” buyurmuşlardır.

“İyi düşünün ki Allah’ın Resulü sizin aranızda bulunmaktadır. Şayet o birçok işte size uysaydı, haliniz yaman olurdu. Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi.” (Hucurat sûresi 7)

“İşte Allah’tan bir lütuf ve nimet olarak doğru yolda yürüyenler onlardır. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Hucurat sûresi 8)

“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah’ı ve Resulü’nü tasdik eder ve sonra da hiçbir şüpheye düşmezler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla mücahede ederler. İşte imanına bağlı, gerçek müminler bunlardır.” (Hucurat Sûresi 15)

Dünyaya bir defaya mahsus olmak üzere gelen herkes misafirdir. Her an Allah bu emanetini alabilir. Öldükten sonra geriye dönme ve hataları tashih etme şansı yoktur. Onun için zaman, hayat ve sıhhat mü’min için çok kıymetli ve değerlidir. Bunlar parayla alınıp satılan şeyler değildir, mü’minler sahip oldukları bu değerleri zayi etmeden, ahiret hayatına yatırım yapmalıdırlar.

Zira gitmek zorunda olduğumuz, zerre kadar hayır ve şerden hesaba çekileceğimiz büyük mahkemede, hakimler Hakimi Allah huzurunda nedamet duyup eyvah demenin, saçını başını yolmanın kimseye faydası olmayacaktır.

Onun için bütün mü’minler Allah’a olan güven ve itimadını sarsmadan, gereksiz ve lüzumsuz şeylerle ömürlerini ve zamanını israf etmemelidirler. Zarardan başka hiçbir faydası olmayan gıybet ve dedikodulara girmeden, zaman şeridini iman, Kur’an ve insanlık hizmetiyle süslemelidirler. Allah’ı kullarına sevdirerek dünya ve ahiret saadetlerine yardımcı olmaya çalışmalıdırlar.

Mü’minler, muhatapları kim olursa olsun üsluplarını bozmamalı, Hz. Musa aleyisselam ve kardeşi Harun aleyhisselamı firavuna gönderen Allah’ü Zülcelal Hazretlerinin Kur’an-ı Mu’cizül beyanda ifade buyurdukları gibi, yumuşak ama vakur bir şekilde -tatlı dil ve güler yüzle- hakkı tebliğ ediyor gibi davranmalı ve kendilerine yakışanı yapmalı, örnek ve model insan olmalıdırlar. Tıpkı Musab bin Umeyr’in (ra) Medine’yi Münevvere de kabile reislerine davrandığı ve gerçekleri ifade ettiği gibi olmalıdırlar.

İman ortamının oluşması ve gelişmesi için güven ortamına ihtiyaç vardır. Güven olmazsa, ifadeler de itibar görmez. Efendimiz (sav) de “bir kalp te iman ve haset beraber bulunamaz” buyurmaktadır. (Nesâi)

“Mü’min gıbta eder münafık haset eder.” (Ragıb müfredat)

“Mü’min Allah’ın hazinesinden ister, münafık kulun elindekinden rahatsız olur, onun izalesini ister.”

Yine Efendimiz (sav) “Sizi hasetten sakındırmaya çalışıyorum. Zira haset, ateşin odunu yediği gibi, kişinin amellerini yer bitirir.” buyurmuşlardır. (Ebu Davut – İbn-i Mace)

İslam ve iman davası; peygamberlerle, hususiyle Efendimiz (sav) ve sahabe Efendilerimizle (r.anhüm) o günden bu güne kadar Kur’an ve davayı İslam’ı temsil eden büyüklerimizle, hususiyle son asırlarda ömürlerini hapishanelerde çile ve ızdırablar içinde geçiren, kalbini rızayı ilahiye ve davasına kilitlemiş hasbi ve fedakâr mü’minlerin omuzuna konmuş bir emanettir.

Allah bu emaneti bugün ehli imanın omuzuna koymuşsa, hadiseler sıkıntılar ne kadar büyük olursa olsun sabredip katlanmalı ve bu davanın varisi olduklarını ve kasvete boğulup ye’se düşmeden, ümitle şahlanıp rüştlerini ispat ederek gelecek hayrul halef nesillere bu davayı daha mükemmel olarak devretmelidirler.

Kasas sûresi 77. ayette Cenab-ı Hakk: “….. Allah sana ihsanda bulunduğu gibi, sende insanlara iyilik et, sakın ülkede nizamı bozma peşinde olma! Çünkü; Allah bozguncuları sevmez.”buyurmuştur.

Bazen bir mazarratı def etmek, iyi iş yapmaktan daha hayırlıdır. Kim ne derse desin hiçbir şeye takılmadan kalbimizi Allah’ın rızasına kilitlediğimiz bu yolda, hasbi samimi fedakâr muhlis mü’minlerle bu emaneti götürmeli, Allah’la irtibatı hizmetle sadakati sürdürmeli ve pes etmeden ye’se düşmeden, herkes kendi sorumluluğunu yerine getirmeli. Bu yolda Allah emanetini nerde alırsa bir tohum gibi bulunduğumuz yere defnedilmeyi arzu etmeliyiz.

Dünya şartlarını nazara alarak ciddi bir müşavereyle yeniden hizmeti imaniye ve Kur’aniye’yi, insanlığın dünya ve ahiret saadetine destek olucu ve dünya barışına katkıda bulunabilme adına yeryüzü kışlasında hiçbir beklenti içinde bulunmadan, rütbesiz Allah’ın cünudu olarak hizmet vermeliyiz.

Bugün olup bitenlerle alakalı Allah’ın muradı bu istikametteyse, tenkit ve itiraz etmeye hiçbir hakkımız yoktur. Hamdedip şükredip ve sabrederek Cenab-ı Hakk’ın rızasına talip olmalıyız.

[Mehmet Ali Şengül] 5.8.2020 [Samanyolu Haber]

Şazili Hazretleri'nin Rüyası [Safvet Senih]

Şazilî Hazretleri İmam  Gazzalî Hazretleriyle ilgili rüyasını şöyle anlatıyor:

“Mescid-i Aksa’da  namaz  kıldıktan sonra tefekküre dalmıştım. Uykuya dalar gibi olduğum bir sırada, rüya gibi bir hal arz oldu. Gördüm ki, Mescidin dışında büyük bir cemaat toplanmış, orta yerde üzerinde nurani bir zatın bulunduğu bir kürsü, etrafında yerlere oturmuş diğer nurani zatlar…

Merak edip sordum: “Bu zat kimdir, bu cemaat ne için toplanmışlar buraya?”

Cevap verdiler: “Bu kürsüde oturan Zât,  Âhirzaman  Nebisi Hazret-i Muhammed Aleyhisselam, etrafında yerlerde oturanlar da Hz.  Musa, Hz.  İsa, Hz. İbrahim ve Hz. Nuh aleyhimüsselamlar…  Diğerleri de Allah indinde makbul diğer maneviyat büyükleri Hallac-ı Mansur’u affetmesi için toplanmışlar, Resulullah’dan af diliyorlar.”

Tam o sırada Musa (a.s.) bulunduğu yerden kalkıp kürsü üzerindeki Âhirzaman Nebisine (S.A.S.)  yaklaşarak şöyle bir sual sordu:

“Ey âhir zaman Nebisi,  siz, ‘Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidirler’, buyurmuşsunuz, doğru mu?”
“Evet, doğrudur. Ümmetimden öyle âlimler gelecek ki, Beni İsrail’in peygamberlerinin irşad ettiği insan kadar insan irşad edecektir.”
“Ya Resulullah, böyle bir  âlim gösterebilir misiniz?”
“İşte bak İmam-ı Gazzali’ye, çok insan irşad edecek  âlimlerden biridir. Yazdığı eserleriyle çok kimselerin dini hayat yaşamasına sebeb olmuştur.”

Bu defa Musa (a.s.), Gazzali’ye dönerek bir sual sordu. Gazzali Hazretleri, bu tek suale tam on tane cevap verdi.

Musa Aleyhisselam: “Cevap, suale mutabık düşmedi, ben bir sual sordum, sen on tane cevap verdin, sözü uzattın” dedi.
Gazzali buna şu cevabı verdi:

“İnsan hürmet duyduğu zatlarla konuşmayı uzatmak için sözü uzatır. Nitekim size de Allahü Azimüşşan  “Elindeki nedir ya Musa?”  diye sorduğunda, siz de: “Asâmdır” demekle  kalmamış, sözü uzatarak, “Ona dayanırım otlattığım koyunları sürerim, daha bir çok işler yaparım” diyerek sözü uzatmıştınız. Şayet uzun cevap yerinde olmasa, önce siz uzun cevap vermeyecektiniz. Sizin bu cevabınızı Kur’an-ı Kerim’den Tâhâ suresinde okudum…”

Bunun üzerine Musa Aleyhisselam  tebessüm ederek yerine oturdu…”

Meşhur tarikat büyüğü Şâzili Hazretleri, bundan sonrasını da şöyle anlatır:

“Ben, diğer peygamberlerin yerde, Âhirzaman Nebisi’nin de kürsü üzerinde oturuşunu düşününce, Onun, diğerlerinden üstünlüğünün bir işareti de budur, diye düşünmeye başladım.

Gerçi peygamberler, peygamber olarak birbirlerinden farklı olmazlar. Zira, hepsini de Rabbimiz seçmiş, İlahi iradesiyle tercih buyurmuştur. Ancak Peygamberlik bakımından eşit oldukları halde, gördükleri hizmetin umumiliği bakımından farklı olabilirler.

Nitekim Âhirzaman Nebisi, diğerleri gibi muayyen millet ve mıntıkaya değil, bütün dünyaya gönderilmiştir. Bu bakımdan, diğerlerinden fazilet bakımından üstün olabilirler.

Böyle düşünürken biri yanımdan bana dürter gibi oldu. Gözlerimi açtığımda kimsenin bulunmadığını, ancak Mescid-i Aksa’nın müezzininin kandilleri yakmakta olduğunu gördüm. Kandil yakma hizmetinde görünen bu zât, bana şöyle dedi:

“Hiç merak etme. Diğer peygamberlerin hepsi de Onun nurundan yaratıldı.”

Bu sözden sonra kaybolan o müezzini çok aradım, fakat bir daha göremedim.” (Ahmed  Şahin, Örnek Yaşayışlarıyla İSLÂM  BÜYÜKLERİ)

[Safvet Senih] 5.8.2020 [Samanyolu Haber]

AKP, ‘korona’yı gizleyerek yenecek; Tablo vahim! [İlker Doğan]

Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı tabloya göre Türkiye’de günlük yeni vaka sayısı 1.000’e dayandı. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 3 Ağustos’taki yeni vaka sayısını 995 olarak açıkladı. Virüsün ülke geneline yayılmasından endişe duyduklarını’ söyledi. Ancak söz konusu rakamın gerçeklerle örtüşmediği iddia ediliyor. Ankara Tabip Odası (ATO), pandemi hastanelerinde yoğun bakım ünitelerinin yüzde 100 doluluğa ulaştığını açıkladı. Diğer hastanelerde de benzer sorunlar yaşandığını belirten ATO, Ankara’da günlük koronavirüs pozitif vaka sayısının bine yaklaştığını bildirdi.

Hastalığın yoğun olarak görüldüğü Şanlıurfa ve Diyarbakır’da bile günlük hasta sayısının toplam 600’ü aştığı iddia ediliyor. Türkiye Tabib Odası temsilciliklerine göre Mardin, Şırnak, Gaziantep gibi çevre illerde de durum farklı değil. Bu illere İstanbul, Konya, Adana, İzmir, Trabzon, Erzurum, Mersin, Antalya gibi büyükşehirler de eklendiğinde açıklanan 980-1.000 gibi rakamların gerçeklerle örtüşmediği belirtiliyor.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman’a göre, Sağlık Bakanlığı koronavirüs tablosunu ‘kendi isteğine göre’ yansıtıyor. Adıyaman, yoğun bakım ve entübe hasta sayısının günlük açıklanan tablodan kaldırılmış olmasının da planın bir parçası olduğunu söylüyor.

Kovid 19’da korkulan ikinci dalga göz göre göre geliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) günlük raporuna göre, Covid-19 vaka artışı 31 Temmuz’da 292 bin 527’yle rekor seviyeye ulaştı. Söz konusu rakam önceki gün ise 218 bini aştı. 1-2 Ağustos’ta ölenlerin sayısı ise dünya genelinde 10 bini aştı. Geçtiğimiz hafta 40’a yakın ülke, günlük vaka artışlarında rekor seviye gördüklerini, artışların bir önceki haftaya göre iki katına çıktığını açıklamıştı. Dünyada şu ana kadar toplam 17,7 milyonun üzerinde vaka görülürken, pandemi kaynaklı 680 bine yakın ölüm gerçekleşti.

FAHRETTİN KOCA: ENDİŞELİYİZ

Türkiye’de de vaka sayılarında ciddi artışlar yaşanıyor. 3 Ağustos’ta koronavirüsten 19 kişi daha hayatını kaybetti, yeni hasta sayısı 995 olarak açıklandı. Toplam vaka sayısı 233 bin 8851, can kaybı 5 bin 747 oldu. Bir gün önceki tabloda yeni hasta sayısı 987’ydi.

2 Ağustos’taki paylaşımında, “Son 3 günde yeni hasta sayılarımızın arttığı illerde zatürre oranı aynı kaldı. Ülke genelinde ağır hasta sayımız kontrol altında görünüyor. Kurban bayramı ve tatilde tedbir eksikliği ise önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak sonuçları açısından kaygı verici.” ifadelerini kullanan Koca, önceki gün ise, “Bayram kutlamalarında, tatil yerlerinde, salgın faktörü ne yazık ki yeterince dikkate alınmadı. Daha önce, bazı illerle sınırlı olan vaka artışlarının önümüzdeki günlerde ülke geneline yayılmasından endişe duyuyoruz. Tedbirde güç birliğine ihtiyacımız var.” dedi.

SADECE DİYARBAKIR VE ŞANLIURFA’DA GÜNDE 600 POZİTİF VAKA VAR

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre yeni hasta sayısı 1.000’e dayandı. Ancak söz konusu rakamın gerçeklerle örtüşmediği, yetkililerin rakamları ‘ekonomik’ kaygılarla gizlediği iddia ediliyor. Zira sadece hastalığın yoğun olarak görüldüğü Şanlıurfa ve Diyarbakır’da bile günlük hasta sayısının toplam 600’ü aşmış durumda. Şanlıurfa Tabip Odası Başkanı Osman Yüksekyayla, kentte günlük 300-350 civarında pozitif koronavirüs vakasının tespit edildiğini anlatıyor.

DİYARBAKIR’DA YATACAK YER YOK

Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Elif Turan ise “Hastanelerde görevli olan sağlık emekçisi arkadaşlarımızdan aldığımız bilgiye göre şu an hastanelerde yer yok. Günde 300’e yakın insanın corona testi pozitif çıkıyor.” ifadelerini kullanıyor. Türkiye Tabib Odası temsilciliklerine göre Mardin, Şırnak, Gaziantep gibi çevre illerde de durum farklı değil. Söz konusu illerde hastaneler ‘yoğunluk’ gerekçesiyle hasta bile kabul etmiyor.

ATO: ANKARA’DA HASTANELERDE YER KALMADI

Ankara Tabip Odası (ATO), pandemi hastanelerinde yoğun bakım ünitelerinin yüzde 100 doluluğa ulaştığını açıkladı. Diğer hastanelerde de benzer sorunlar yaşandığını belirten ATO, Ankara’da günlük koronavirüs pozitif vaka sayısının bine yaklaştığıni bildirdi. ‘Yeniden açılma (Normalleşme) Süreci Değerlendirme Analizi’ni açıklayan ATO, “Pandemi hastaneleri dışındaki kamu sağlık kuruluşlarının yoğun bakımlarında da ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Klinik olarak semptomu olan ve akciğer tomografisinde yaygın pnömonik infiltrasyonu bulunan hastalara yer bulunmamaktadır. Yoğun bakım ünitesinde yatması gereken hastalar acil servislerde sedyeler üzerinde takip edilmektedir.” deniliyor.

GÜNLÜK GERÇEK VAKA SAYISI NEDİR?

Peki günlük gerçek vaka sayısı kaç? Bu konuda net bir rakam yok. Ancak yukarıda sayılan illere İstanbul, Konya, Adana, İzmir, Trabzon, Erzurum, Mersin, Antalya gibi büyükşehirler de eklendiğinde rakamın en az 4 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Rakamın 5 binin bile üzerinde olduğunu iddia edenler de var.

İSTEĞE GÖRE TABLO YAYINLANIYOR

Sağlık Bakanlığı, geçtiğimiz hafta yayımladığı tabloda da değişiklik yapmış ve ‘yoğun bakım ve entübe hasta sayısı’ satırını tablodan çıkarmıştı. TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman’a göre, Sağlık Bakanlığı koronavirüs tablosunu ‘kendi isteğine göre’ yansıtıyor. Adıyaman, yoğun bakım ve entübe hasta sayısının günlük açıklanan tablodan kaldırılmış olmasının da planın bir parçası olduğunu söylüyor. Geçtiğimiz haftalarda valiliklerin yaptığı açıklamalarla Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamanın çeliştiği ortaya çıkmıştı. Söz konusu skandal üzerine valiler tarafından yapılan sosyal medya paylaşımları silinmişti.

DAHA ÇOK TEST, DAHA AZ HASTA!

Günlük açıklanan tabloda tartışmalı rakamlar var. Örneğin 5 Mayıs’ta 33 bin 283 test yapılmış. Hasta sayısı 1,832 olarak açıklanmış. Yapılan test sayısına göre hasta oranı yüzde 5,5. Söz konusu oran 20 Mayıs’ta ise 4,6. Ancak oran giderek düşmüş. 1 Temmuz’da 52 bin 303 test yapılmış ancak hasta sayısı 1,192 (% 2,3) olarak açıklanmış. 1 Ağustos’ta ise oran 2,2’ye gerilemiş. Temmuz ayına kadar yüzde 4,5-5 arasında olan hasta oranının 1 Temmuz’dan sonra nasıl birden yüzde 2’ye kadar düştüğü bilinmiyor.

[İlker Doğan] 5.8.2020 [TR724]

Ayraç deyip geçmeyelim [Yusuf Ziya Ünal]

Geçenlerde eski bir kitabı karıştırırken arasında bir takvim yaprağı gördüm. Önüne arkasına baktım, ayırt edici bir özelliğine rastlayamadım. Zannımca ayraç olarak kullanılmış ve kitapla temasın bir ödülü olarak, sobaya atılmaktan veya arasına toplu iğne konulup bir köşeye sıkıştırılmaktan kurtulmuştu. Vakıa çocuklardan birinin doğumuna, kızın evlenmesine, oğlanın askere gitmesine, büyük babanın hac yoluna çıkmasına denk gelen takvim yapraklarının saklandığı doğrudur. Ancak kitabın arasındaysalar, kalınan yeri işaretlemek için olduklarını düşünmekte mazuruz. Yalnız ayraçların tek görevi kalınan yeri işaretlemek değildir. Onlar aynı zamanda yarına çıkacağına olan umudun simgesidir.

Bizim çocukluğumuzda ayraç olarak takvim yaprakları kullanılırdı. O dönemlere ait hangi kitabı karıştırsak, arasında sararmış bir takvim yaprağıyla karşılaşmak muhtemeldir. Aslında biz hayta ve özensiz erkek çocukları için sayfaları köşesinden kıvırıvermek en pratik olan yoldu. Her işe zarafet katmasını bilen kızlar ve yazılı her nesneye kutsal kitap muamelesi yapan zevk-i selim sahibi büyükler ise ayraç modasını çok eskilerden başlatmış olmalılar. Muska şeklinde katlanmış, gümüş renkli jelatinli kâğıtlar; aslını kaybetmiş sakız kapları bu modanın aklımda kalan ilk temsilcileri.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Kitaplarla aramda tanışıklık artınca onları kıvırmaya gönlüm elvermez oldu. Bunda onları kendi paramla almaya başlamam etkili olmuş olabilir. İnsanoğlunun para saydığı şeyleri kullanırken daha bir hassas olduğu malumdur. Yıllar boyunca gazetelerden kopardığım biçimsiz parçalar okumalarıma eşlik etti. İşimi görüyorlardı, fazlasını aramadım. Zaman zaman kendimce tasarımlar yapsam da birkaç kitaba dayanamadan ortadan kayboldular. Ne kadar beğenirsem beğeneyim, ayraçlarla, tesbihlerle olduğu gibi, uzun yol arkadaşlığı edemedim. Nişanlımdan aldığım hediyelerden birisi de, galiba bana özel yapılmış, bir ayraçtı. Utanarak itiraf etmeliyim ki onun akıbeti de diğerlerinden farklı olamadı.

İlerleyen yıllarda başıma güzel bir şey geldi. Ağaç yapraklarıyla dostluk kurdum. Bu dostlarımı kitap dostlarımla tanıştırmamla ayraç derdinden kurtuldum. Şimdilerde her kitabın arasına ayrı bir yaprak koyarak okumalarımı sürdürüyorum. Kitap bitince yaprağı son sayfanın arasına yerleştirip onları baş başa bırakıyorum. Bazen yıllar sonra bir kitaba döndüğümde, kuru yaprağın ona dostça sarıldığını görüyorum. Kırılıp ufalansa da, kitabın kolları bırakmıyor onu.

Her zaman mümkün olmuyor ama her kitapla ayrı bir ağacın yaprağını dost yapmayı seviyorum. Bir şiir veya öykü kitabının arasına koyacağım yaprağın daha narin ve nazenin olmasına dikkat ediyorum. Kokusu eksilmemiş bir lavanta çiçeği söz gelimi. Elimdeki akademik bir kitapsa daha iri yaprakları seçiyorum. Örneğin bir çınar yaprağını. Bazı yakınlarım gittikleri yerlerden bana çeşitli bitkilerin yapraklarını getiriyorlar, bayılıyorum. Sararmış ceviz yaprağı, körpe badem yaprağı, yeşil kayısı yaprağı, kibar akasya yaprağı, kızıl sarmaşık yaprağı en çok sevdiklerim arasında. Bu iş her mevsim güzel olsa da güz gelince şölene dönüşüyor.

Bazı kitaplarımın arasına ise hiçbir şey koymadan okurum. Onlarla olan ilişkimizin arasına, ne çeşit olursa olsun, ayraçları sokmam. Öyle satır satır ilerlerim ki onlarda, kaldığım sayfa hep aklımdadır. Hatırlamak için yardımcıya lüzum duymam.

Ben halâ kullanmıyorum ama onlardan bizim evde de var. Hani şu afilli ayraçlardan söz ediyorum. Kitapçıda ilk gördüğümde eşantiyon olarak verildiğini sanmış, parayla satıldığına inanamamıştım. Ayraç dediğin şeyin en fazla hediye edilebileceğini sanıyordum. Takip edemiyorum ancak şimdilerde bu işin bir sektörü olduğunu biliyorum. Bunların çok gönül çelici olanlarını, başlı başına bir sanat eserine dönüşenlerini gördüm.

Methiyeler dizdik diye ayracın sanata dönüşmesinin günümüzde gerçekleştiği sanılmamalıdır. Onun tarihi, benim tespit edemeyeceğim kadar eskilere dayanır. Fakat o zamanlarda kitaptan ayrı düşünülmemiştir. Şimdilerde daha çok Kur’an-ı Kerimlerde gördüğümüz şekliyle; ciltlenmiş olan kitabın ön tarafını muhafaza eden sertab’ın ucunda, ekseriyetle üç köşeli olan ve okunan yere konulan bir kısım vardır. Buna mikleb denir. Kitabın kapağındaki desenler, küçültülmüş haliyle mikleb’de de bulunur. İç kapakta oyma sanatı varsa mikleb’de de aynısı görülür.

Mücellidlerin hünerli ellerinden çıkan miklebler hatıra düşünce, insanın “modern” ayraçlara gönül indiresi gelmiyor. Ancak onları alanlara, kullananlara, hediye için tercih edenlere bir sözüm yok; Allah zihin açıklığı versin. Umarım onlar da, İnstagram hesaplarında görüldüğü şekliyle, kahveye özenip kitabı yanlarına meze etmezler.

Netice itibariyle kitap asıl’dır, ayraç fer; arz ederim.

[Yusuf Ziya Ünal] 5.8.2020 [TR724]

Beni gurbet yağmurlarında yıkasınlar [Harun Tokak]

Yılı tam olarak hatırlamıyorum.

1995’ler olmalı…

Yağmurlu bir yaz gecesi vardığımız Hazar’ın kıyısındaki Türkmenbaşı şehrinde Türkmen öğrenciler bir buket türkü ile karşıladılar bizi.

Gecenin karanlığına karışan bir türküyü o gün bu gün hiç unutamadım.

“Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar. Eğer ölürsem buralarda vasiyetimdir, beni götürsünler doğduğum topraklara.”

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Körpe bir Türkmen öğrenciden dinlediğim bu türküyü, Türk Okulu’nda görev yapan ve belli ki köyünün hasretini çeken bir öğretmen öğretmişti.

Kim bilir hangi mevsim ayrılmıştı köyünden.

Kaç kış geçmişti de ıslanamamıştı köyünün yağmurlarında.

Bana mı öyle gelmişti yoksa bir gurbet gecesinde bulutların coşkunca ağlayışından mıydı bilemiyorum ama sanki yürekleri hasret doluydu öğretmenlerin.

Acı çektikleri belliydi.

Ama hiçbir acı boşa çekilmezdi.

Kendilerini, sevgiden bir dünya kurma sevdasına adamışlardı.

Okul müdürü Celaleddin Bey; uzun boylu, esmer güzeli, vakur bir insandı.

Yüzü güven veriyordu.

Gönlünün gamı gözlerinden dökülüyordu. Bakışları derindi.

Şehir valisi Çağrı Bey ara sıra elinden sıkıca tutuyor ve;

“Bu benim kardeşim, bu bana bir yıl önce kaybettiğim evladımın acılarını unutturdu, yüreğimde yanan korları küllendirdi.” diyordu.

Daha sonraları bu büyük ruhlu Celaleddin öğretmenin, ölümün her köşe bucakta pusu kurduğu Afganistan’a gittiğini öğrendim.

Şimdi hangi hücrede, hangi hapiste ya da hangi gurbette bilemiyorum.

Hayatlarını hiçe sayarak, çoluk çocuklarını alıp en tehlikeli mahrumiyet bölgelerinde görev yapan bu polat ruhlu öğretmenler vahşetsiz bir dünya kurmak için gurbetleri vatan edinmişlerdi.

Bütün sanat dalları değerlidir ama bir toplumun aynası olması açısından şiirler, türküler çok önemlidir.

Türküler, yanan yüreğin kelimeleri de tutuşturmasıdır.

Türkülerin olmadığı yerde çiçekler açmaz, kuşlar cıvıldamaz, akmaz derin-dingin ırmaklar hasrete; bahçeye dikilen fidanlar yeşermez, çiçekler kokmaz.

Türküler umuttur, hasrettir, vefadır, dostluktur.

Yüreğimizden sılaya giden bir yoldur.

Yüreğin gurbetinde büyüyen, özlemleri kor kor, demet demet sunan hasret çiçekleridir.

Yüreğimizdeki sevgi kıpırtılarıdır.

Gürül gürül hasrete akan pınarlardır.
Yaşama sevincinden tutunda ölüm acısına kadar, vefayı, vefasızlığı, hasreti, sevgiyi, inancı, direnci, aşkı şiirlerle, türkülerle dile getirmiş; içimizi, acımızı, sevdamızı onlara dökmüşüz, hayatı onlarla bölüşmüşüz…
“Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana südü gibi candan
Ana südü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz” diyor Bedri Rahmi Eyüpoğlu…

Onlar bizim kanatsız kaldığımızda kanadımız, efkârlı olduğumuz ve yalnız kaldığımız gecelerde tesellimizdir. Sesimizim çıkmadığı yerde sesimiz, nefesimizin kesildiği yerde nefesimizdir.
Memleketin başı dumanlı dağlarına, bereketli ovalarına, yemyeşil bağlarına selam yollarız onlarla.
“Ah bu türküler, köy türküleri
Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak”
“Geceleri uzanıp kalınca gurbet yataklarına yorgun ve kimsesiz; Bir türkü nağmesi gelmeyiversin kulağımıza, dumanlanır hemencecik gözlerimiz; ince ince bir sızı sızar yüreğimize…”

Onlar bizim hasretli gurbetlerde gözlerimizden damlayan gözyaşlarımızdır.

Yağmurlu gecelerde, yanağımızdan süzülen pınarlardır…
Biliriz ki; onları ağıt ağıt yakanlar da çoğu zaman kimsesizdir…

“Şiirler, türküler değil midir, buram buram hasret kokan toprak gibi, emek gibi, ekmek gibi, ter gibi, bir çocuğun elindeki taze somun gibi…

Türküler değil midir, dünyanın en muhteşem gelini, en sabırlı anası… Türküler değil midir, özümüz, sözümüz, gözümüz; yollarda yoldaş olup dağlar denizler aşan bizimle…
Türkülerimiz, acılardan damıtılmış gözyaşı, yangınlardan yüreğimize düşmüş madımak, mevsimlerden bahar, vakitlerden akşam; çiçeklerden gül, figanda bülbül, kuşlardan turnadır…”
“Ah bu türküler, köy türküleri
Ne düzeni belli, ne yazanı
Altlarında imza yok ama
İçlerinde yürek var”
Gurbette yazılan şiirler, şarkılar, türküler, bizi birebirimize kenetler, direnç oluşturur, sevdalarımıza ses olur, yarım kalan rüyalarımıza nefes olur.

Neylersin ki yüz binlerce mensubu hapislerde, hücrelerde, gaybubetlerde, gurbetlerde acı çeken bir camianın hasretlerini, sevdalarını, özlemlerini, acılarını, sitemlerini dile getiren Gökmen’in ve Süvari’nin kısıtlı imkânları ile yaptıkları birkaç eser de olmasa dişe dokunur bir çalışmanın olmayışı büyük bir eksiklikti.

Nihayet önceki gün bir bayram hediyesi gibi gurbet akşamlarına çağıl çağıl bir beste döküldü…

Bir seher vakti köyün toprak evinin balkonundan karşı dağları seyrederken birdenbire köyün sessizliğine düşen bir ağıt sesi gibi, köy minaresinden yükselen bir sala sesi gibi düştü gurbetteki tüm yüreklere…

“Beni köyümün yağmurları ile yıkamasınlar.”

Öğretmen Ali Güngör’ün yazdığı duygu dolu şiiri yine bir öğretmen olan Zakir Yıldırım yürekleri delen sesiyle yorumlamış.

Fon müziği olarak da “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar”ın müziği kullanılmış.

Ortaya muhteşem bir eser çıkmış.


İyide daha dün Hazar akşamlarında, Asya steplerinde, Baykal Gölü kıyılarında, Afrika çöllerinde, “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” diyen bu insanlar, “Beni köyümün yağmurlarıyla yıkamasınlar” noktasına nasıl gelmişlerdi?

Belli ki çok incinmişlerdi. Sadece köylerinin vefasız insanlarına değil bulutlarına, yağmurlarına bile kırılmışlardı.

Nice zamandır ne yazık ki ülkemizde melekler incitiliyor.

Körpe dallar kırılıyor, budanıyor…

Dünyaya bayram taşıyan o melekler şimdilerde hapishane köşelerinde, tek başına hücrelerde, gaybubetlerde, gurubu olmayan gurbetlerde gözyaşı döküyor.

Son yazılarımın birinde dediğim gibi bizler, bu günlere çocukluğumuzu köy kabristanına gömerek geldik. En muhtaç oldukları zamanda anamızın, babamızın yanında olamadık. Bir kuşak, ömürlerinin baharını insanlığın bayramına feda kıldı.

Onun içindir ki şimdilerde ülkesinden çok uzaklarda olan öğretmen Ali Güngör hepimiz adına sitemlerini ve kırgınlıklarını şu sözlerle dile getirmiş:

“Beni gurbetin yağmurları ile yıkasınlar

Benim yağmurum köyümden de gelir buralara

Beni Ege’nin, beni Meriç’in sularında buharlaşan yağmurlarla yıkasınlar

Tıpkı, deryalara gark olan çocuklar gibi, yiğitler gibi

Mezarlara kefenli de konsa kefensiz de konsa

Her su yıkayıp arındırmaz mı kulları

Denizden de olsa nehirden de olsa

Beni köyümün yağmurlarında yıkamasınlar

Beni yıkayacak yağmur ulaşır bana her yerde

Hücrede de vuslatta da olsa hainler mezarlığında da

Kaderdeki yazılı ağaç tabut verir, tezgâh da kumaş

Sürgünde de olsa gaybubette de olsa

Beni köyümün yağmurlarıyla yıkamasınlar

Zulme uğrayanların gözlerinden akan sularla yıkasınlar

Beni Ege’nin Meriç’in sularında buharlaşan yağmurlarla yıkasınlar

Beni arşı titreten acıların şahidi meleklerin gözyaşları ile yıkasınlar”

Teşekkürler Ali Güngör teşekkürler Zakir Yıldırım.

[Harun Tokak] 5.8.2020 [TR724]

Ferguson ütopya, önce Aykut Kocaman olmalı! [Hasan Cücük]

Futbolun klişelerindendir; yıldızını parlatan oyuncu ve genç teknik adamı ünlü bir isme benzetmek. Futbolcu ise, Messi, Cristiano Ronaldo gibi yıldızlarla, teknik patron ise Alex Ferguson, Jürgen Klopp veya Pep Guardiola gibi efsane teknik adamlarla isimleri yan yana yazılır. Fenerbahçe’nin eski başkanlarından Ali Şen’in ’’Erol Bulut, Fenerbahçe’nin Ferguson’u olacak’’ açıklaması yazımın konusu oldu. Fenerbahçe’nin Alex Ferguson’unu bulmadan önce Fatih Terim’ini çıkarması gerekiyor.

Türk futbolunun son dönemde yıldızını parlatan teknik adamlarının başında gelen Erol Bulut’u, Fenerbahçe’ye transfer edip Türk futboluyla tanıştıran isim Ali Şen olmuştu. Erol Bulut ve Tayfun Korkut’u aynı sezon Fenerbahçe’ye kazandırmıştı. Her iki oyuncuda ortaya koydukları başarı performanslarla uzun yıllar Fenerbahçe’ye hizmet ettiler. Ali Şen, ’’Emre Belözoğlu’nun sportif direktör, yardımcılarından birinin de Volkan Demirel olduğu bu idari ve teknik kadro yapılanmasında, ben Erol Bulut’tan bir Alex Ferguson olmasını bekliyorum. Olacağına da inanıyorum.” yorumunu yaptı. Gerekçesi ise, ’’Erol Bulut kendine güvenen, kültürlü, Almanca, İngilizce ve Yunanca gibi dilleri konuşabilen, futbol altyapısını Almanya’da almış, Alman disipliniyle yetişmiş başarılı bir futbol adamıdır. Çalışma azmi, hırsı ve karakteriyle de Fenerbahçe’ye yakışan bir isimdir. Benim yakından tanıdığım Erol Bulut, teknik direktör olarak da Türk futboluna büyük hizmetler verecektir.’’

Erol Bulut bu sezon Alanyaspor performansıyla Fenerbahçe’ye göz kırpmıştı. Teknik adamlık kariyerine 3 yıl önce başlayan Erol Bulut, en iyi performansını bu sezon ortaya koydu. Turuncu-yeşilliler, 45 yaşındaki Erol Bulut yönetiminde geride kalan sezonu 5. sırada bitirdi, UEFA Avrupa Ligi’nde ön eleme oynama hakkı kazandı. Başarılı teknik adam, 2019-20 sezonunda Akdeniz temsilcisiyle 34 Süper Lig karşılaşmasında 16 galibiyet, 9 beraberlik, 9 mağlubiyet yaşadı. 57 puan toplayan Alanyaspor’un, maç başına puan ortalaması 1,68 olarak gerçekleşti. Alanyaspor tarihinde ilk kez Türkiye Kupası’nda final heyecanını Erol Bulut’la yaşadı. Kulüp tarihinde ilk kez kupada finale çıkan Alanyaspor, rakibi Trabzonspor’a 2-0 yenildi.

Teknik adamlık kariyerine Yeni Malatyaspor’da başlayan Erol Bulut, iki sezon görev yaptı. Yeni Malatyaspor’daki ilk sezonu olan 2017-18’de Bulut, 28 lig mücadelesinde takımının başında yer aldı. Sarı-siyahlılar, bu karşılaşmaların 9’unu kazandı, 9’unda berabere kaldı, 10’unu ise kaybetti. Söz konusu mücadelelerde 36 puan toplayan Malatya ekibinin maç başına puan ortalaması 1,29 oldu. Bulut, 2018-19 sezonunda ise Yeni Malatyaspor’un başında 29 Süper Lig mücadelesine çıktı. Sarı-siyahlı ekip, bu karşılaşmalarda 10 galibiyet, 8 beraberlikle 38 puanı hanesine yazdırdı. Malatya temsilcisinin Bulut yönetimindeki maç başına puan ortalaması 1,31 olarak gerçekleşti. Teknik adamlık kariyerinde Süper Lig’de toplam 91 maçı geride bırakan Erol Bulut, bu karşılaşmalarda çalıştırdığı takımlarla 35 galibiyet, 26 beraberlik, 30 mağlubiyet yaşadı.

Erol Bulut teknik adamlık kariyerinin henüz başında sayılır. Her geçen sezon tecrübe kazanan Bulut, başarı çıtasını da yukarıya taşımayı bildi. Futbol alt yapısını Almanya’da almış olması ciddi bir avantaj. Dünyaya entegre bir teknik adam. Ancak Alex Ferguson olması için Bulut’un Fenerbahçe’de rüştünü ispat etmesi gerekiyor. Çünkü….

Çünkü, bu yola daha önce Rıdvan Dilmen ve Oğuz Çetin gibi sarı-lacivertilerin iki efsanesi çıktı. İkisi de hüsran yaşattı. Her iki ismin teknik adamlığı sadece bir ka ay sürdü. Aziz Yıldırım’ın göreve getirdiği Rıdvan Dilmen ve Oğuz Çetin’inden beklenti ’’Fenerbahçe’nin Fatih Terim’i’’ olmalarıydı. Ancak bırakın Terim olmayı, yarım sezonu bile tamamlayamadılar. Bu konuda biraz tutan Aykut Kocaman oldu. Kocaman, iki dönem çalıştırdığı Fenerbahçe’yi bir kez lig, iki kez de Türkiye Kupası şampiyonluğuna taşıdı. Bir anlamda ’evlat’ kategorisinden en başarılı teknik adam oldu.

Erol Bulut’un önünde Rıdvan Dilmen ve Oğuz Çetin örnekleri var. Çıtayı yukarı koymak iyidir ama gerçekçi olmak lazım. Alex Ferguson örneğini artık dünyada bulmak bile imkansız iken… Erol Bulut, ’’Ferguson’u olur’’ söylemi ütopya duruyor. Erol Bulut önce, Rıdvan Dilmen ve Oğuz Çetin gibi olmamak sonra Aykut Kocaman gibi olmayı hedeflemelidir. Ardından gelecek hedef ise ’’Fenerbahçe’nin Fatih Terim’i’’ olma yoluna girmelidir. Gereksiz ve abartılı benzetmeler en çok Erol Bulut’a zarar verecektir.

[Hasan Cücük] 5.8.2020 [TR724]

Sınanmadığı imtihanın kahramanı… [Alper Ender Fırat]

İnsan bir yolcudur der Bediüzzaman. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.

Bu yolculuğun dünya tarafı bir sınanma mahalidir. Akıl baliğ olan herkes sınanır. Servetle, şehvetle ya da devletle. Bazen korkudur bu sınanmanın adı bazen gelecek kaygısı. Bazen dünya cennetidir önüne serilen, bazen ulaşma hayaliyle yanıp tutuşulan bir makamdır.

Bazen ikbal-ı dünya sevdası sınanırken çukura düşürür insanı, bazen de doymak bilmez hırsı ve tamahkarlık al aşağı eder. Hasılı insan olan herkes nefes aldığı müddetçe sınanır, sınanır, sınanır. Kimliği, aidiyeti, inancı ne olursa olsun herkes son nefesine kadar sonucundan kimsenin emin olmadığı bir şekilde sınanır.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Evet bilindik bir şeyi tekrar ettiğimin farkındayım. Hele de din ile barışık, azıcık da olsa dini terbiye almış herkesin bildiği şeyler bu yazdıklarım.

Ancak hizmeti savunan bazı sosyal medya hesaplarında sık sık şöyle mesajlar yayınlanıyor; şu adamlar bir zamanlar Zaman Gazetesi’nde yazıyordu. Altına bir de liste ekliyorlar; İbrahim Kalın’dan, Naci Bostancı’ya Mehmet Barlas’dan Etyen Mahçupyan’a, oradan Alev Alatlı’ya kadar bir dizi ismi sıralıyorlar. Yani şunu demeye getiriyorlar, ‘Bugün bize saldıran bu adamlara bir Zaman Gazetesi maaş veriyordu. Gazetenin yöneticileri bu adamların ne mal olduğunu fark etmekten acizdi, bunların nasıl yalpalayacaklarını göremedi. Bu durum en iyi ifadeyle basiretsizlikten başka bir şey değil. O zaman ey takipçilerim her türlü nefret ve öfkenizi bu yöneticilere kusabilirsiniz.’ Kimin nerede nasıl bir karın ağrısı, öfkesi, hıncı varsa maske takıp hepsini kusuyor. Bu tarz twitler ve mesajlar, hizmeti savunuyor görünen bazı hesaplarca sistematik olarak yapılması enteresan.

Sürekli bu tarz ithamlarda bulunanlara soruyorum: İnsanların hangi sınanmada nereye savrulacağını kim bilebilir, ya da bu mesajları yazan insanların kendileri dünya sınavını geçtiklerinden nasıl emin olabiliyor. Allah muhafaza etsin birkaç sene sonra bir sınanmayla savrulmayacaklarından, çukurlara düşmeyeceklerinden nasıl bu kadar emin olabiliyorlar?

Nihal Bengisu bir zamanlar Zaman’da, Aksiyon’da çalışmış şimdi bambaşka bir yerde duruyormuş, Nabi Avcı Zaman’ın kurucu kadrosunda yer aldıktan 25 sene sonra AKP saflarında durup hizmet aleyhtarı olmuş. Naci Bostancı Zaman’da köşe yazarıyken şimdi AKP’nin kurşun askerine dönmüş ve saire ve saire…

Vakti zamanında sağduyulu yazılar yazıyorlarsa, akl-ı selim önerilerde bulunuyorlarsa kim olsa yazdırırdı. Daha sonra kimin nereye evrileceklerini kim bilebilir. İnsan kendisinin neye döneceğini bilemiyor, hangi taşın altında kalacağını öngöremiyor. Başka birinin neye döneceğini, hangi sınavda hangi tepkiyi vereceğini nasıl bilebilsin? Her daim ettiğimiz ‘Allahım ayaklarımızı kaydırma’ duası sırf bu yüzden değil midir?

Kim insanların kalbini, nereye gideceğini, ne olacağını bilebilir? Kemalettin Özdemir’in, Latif Erdoğan’ın bu hale geleceğini kim bilebilirdi? Ya da bir zamanlar Peygamberin dizinin dibinde oturan vahiy katibinin Müseyleme’nin ordusunda ölmesini nasıl açıklayacaksınız? 

İmtihan olunmadığı bir sınavın kahramanlığını yapmak, çok kolay görünüyor olabilir. Ama herkesin sınandığına ve bir hesap günü olduğuna inananların bence bir kere daha düşünmesi gerekir.

[Alper Ender Fırat] 5.8.2020 [TR724]

Hacer-ül Esved’i nasıl öpmüştüm? [M.Nedim Hazar]

Nasıl olmuştu bilmiyorum, Allah’ın büyük bir lütfu olarak kendimi Irmak TV’nin kutsal beldelerden yayın yapacak ekibinin içinde bulmuştum. Ben diyeyim 5, siz deyin 7 sene önce filandı sanırım.

Bir yandan Allah ve Resulü ’nün (SAS) evine gidiyor olmak, diğer yandan Ramazana sayılı günlerin kalması (Orucun ilk gününü orada idrak etmiştik) heyecanı artırmıştı.

Size bir dost tavsiyesi, eğer benim gibi bu beldelere ilk kez gidiyorsanız, mutlaka tekrar okumalar yapın. Bunu da sakın ola ki internetten yapmayın, zira hakikat o kadar kirliğin arasında neredeyse yok olmak üzere. Hele hele Wikipedia gibi, dini maddeleri bile din alerjistlerinin hazırlayabileceği sanal ansiklopedilerden uzak durun. Ya da bizim yaptığımız gibi işin ehli bir mihmandarı yanınızdan eksik etmeyin.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Selman Hoca (Kendisi Irmak TV’de iftar ve sahur programlarını sunuyordu) ‘kabin imamı’ olarak uçakta yanımıza oturduğu andan itibaren heyecanlarımız kontrol altına almayı başarmıştık.

Umreye niyet etmiştik ve bu ibadetin diğerlerinden farkı daha niyet ve dua aşamasında bile belli oluyordu.

Allah Resulü, “Kolaylaştır” vurgusunu yapmıştı bu ibadette, sair ibadetlerde pek görmediğimiz ayrı bir talepti bu. Gerçi, ahir zaman umresi ile Fahri Kainat’ın (ASM) döneminde yapılan bu ibadet arasında sera ve süreyya kadar fark vardı ama yine de Umre kolay bir ibadet değil onu söyleyeyim.

Hele hele yılın en sıcak döneminde.

Malum; Mekke zaten sıcak bir belde. Temmuz-Ağustos sıcakları ise tarifi çok zor.

Nitekim Mescid’i Haram’ın dış duvarındaki termometre 52 dereceyi gösteriyordu bizim ekip Kabe’ye doğru ilerlerken.

Allah’ın evinin bulunduğu avluya girerken, Selman hoca önemli bir şey yaptı, karşıya değil, ayaklarımıza bakmamızı istedi.

Ta ki Metaf alanına girene kadar. Allah’ın evini ziyaret edip, Tavaf yaparken etrafında döndüğümüz alana Metaf deniliyor. Genel olarak; Kâbe ve çevresi, diyebiliriz. O alana varana kadar Beytullah yönüne bakmadık. Hoca’nın ‘bakabilirsiniz’ komutuyla başımızı o yöne çevirince muazzam bir sarsıntı yaşadık doğrusu.

Sinema dilinde ‘Cut girmek’ denir. Kâbe, bir anda görüş alanımıza ‘Cut’ olarak girmişti ve olanca görkemiyle Allah’ın evi karşımızdaydı. Ve elbette tavaf yapan müminler. Muazzam ve benzersiz bir an… İslam’ın sıfır noktasındaydık işte…

Havanın sıcaklığı, güneşin yakıcılığı, susuzluk filan bir an için unutuluyor ve gökyüzü yerdeki sıcak mermerle yer değiştiriyordu adeta.

Başta belirttiğim gibi, işin ehliyle bu ibadetleri yapmak mühim. Her adımdaki usulü, duayı biliyor ve hakkıyla yapmanıza vesile oluyor. Ve elbette erkanına uygun yapmak biraz daha zahmetli. Her ‘Şavt’te okunacak dualar, tavaf adabı vs. Kâbe’nin etrafında bir tur dönmeye Şavt deniyor. 7 Şavt bir Tavaf oluyor.

Hava sıcak, zemin yakıcı vesaire idi ama müminlerin alakasında en ufak bir azalma yoktu Beytullah’ta. Kalabalık, hatta mahşeri kalabalık denen cinsten bir yoğunluk vardı.

Bu tür durumlarda bir dalgalanma oluyor ve buna Metaf Dalgası diyebiliriz. İbadet yapan müminler bir yandan Kâbe etrafından dönerken diğer yandan tabii olarak Allah’ın evine yaklaşmayı arzu ediyorlar.

Kimi buna muvaffak oluyor kimi olamıyor.

Bu nedenle bir dalgalanma oluyor tavaf alanında. Bir anda kendinizi Kâbe örtüsüyle yüz yüze de bulabiliyorsunuz, tavafın en dış halkasında da.

Öyle bir dalgalanma ki, gerçek üstü gibi.

Belki ayrı bir yazı konusu, her milletin hacı adaylarının bir karakteristiği var. İranlı hacılar genelde genç ve beden eğitimli. Bir anda bir dikdörtgen oluşturup, hanımları araya alarak organize tavaf yapabiliyorlar.

İşte böyle bir anda, başka hacılar ile küçük bir trafik sıkıntısı yaşadı İranlı Hacılar. Hemen önlerinde olan ben ve bir kişi daha yapayalnız kalakaldık.

İnanılır gibi değildi, Hacer-ül Esved tam karşımızdaydı ve biraz gerimizdeki kargaşa, bizi bomboş bir alanda onunla baş başa bırakmıştı.

Görevli askerin gözlerine baktık ve müsamahakar görünce öptük bu mualla taşı. Sonrası; batık bir geminin kamarasına dolan okyanus suyu misali, tekrar insanların metaf alanına doluşmasıydı.

Beni bir anda kaybeden hocamız azıcık endişelenmişti ama tavaf alanındaki en mutlu insanlardan biriydim.

Hacc dönemini yeni idrak ettik. İnternetten neredeyse her gün Mekke ve Kabe ile ilgili canlı yayınlara bakıyorum hüzünle birlikte.

Önce elbisesini değiştirdiler Allah’ın evinin. Giysisinden soyunup yeni örtüsünü giydirdiler.

Muazzam bir sessizlik ve gürz gibi bir hüzün vardı ortamda.

Hele de Hac farizası esnasında. Sosyal mesafeden dolayı o mahşeri kalabalık yoktu. Bu sene sadece yerli hacılara izin vermişti Suudi hükümeti. O büyük coşku, yüzbinlerin “lebbeyk”leri yankılanmıyordu gökyüzünde. Ve orada boynu bükük duruyordu o mualla taş; Hacer-ül Esved…

Bir hüzün ki bin ibret içeriyordu kutsal beldede…

[M.Nedim Hazar] 5.8.2020 [TR724]

Gürak, 15 Temmuz öncesi Kızılay’da keşif istemiş [Adem Yavuz Arslan]

Bugün Türk medyasında neredeyse hiç yapılmasa da ‘fikr-i takip’ gazeteciliğin olmazsa olmazıdır.

Bende bu yazıda bir önceki yazımın ‘fikr-i takibi’ni yapacağım.

Kısaca özetlemem gerekirse “15 Temmuz’dan 2020 YAŞ’ına uzanan yol” başlıklı yazımda 2020 Yüksek Askeri Şurası’nın genel bir değerlendirmesini yaparken özellikle de Orgeneralliğe terfi ettirilen Metin Gürak’a geniş bir parantez açmıştım.

15 Temmuz’da 4. Kolordu ve aynı zamanda Ankara Garnizon Komutanı olan Metin Gürak o gece kurulan kumpasın en kritik isimlerinden birisiydi.

GÜRAK’IN TARİHİ ‘UNUTKANLIĞI’

Erdoğan rejiminin ‘Resmi 15 Temmuz söylemi’ne göre Metin Gürak dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın araması üzerine akşam 18.15’te birliğinden çıkıp Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Kara Havacılık Okulu’na gitti.

Akar’ın “Etimesgut’tan tank çıkmasın” talimatını ilgililere ileten Gürak, Kara Havacılık Okulu’nda geçirdiği 1,5 saatlik zaman diliminde pist başında uçuşa hazır bekleyen helikopterleri görse de ‘burada anormal bir durum yok’ diye rapor etti.

Sonrasında evine giderken ani bir kararla dönüp Genelkurmay’a gitti.

Kapıdaki görevlinin ‘terör saldırısı var, yaklaşmayın’ uyarısına rağmen içeri girmeye çalışıp adeta ‘kendini rehin aldırttı’.

Oysa ki yapması gereken başka birliklere ulaştırdığı emri kendi sorumluluğunda olan birliklere doğrudan vermekti.

Nedense Metin Gürak Etimesgut’a tank çıkmasın diye giderken kendi birliğine ‘kimse kışladan çıkmayacak’ emrini vermeyi akıl edemiyor.

Dahası 4.Kolorduya bağlı birliklere de herhangi bir emir vermiyor.

Mesela 28.Mekanize Tugayı, Kayseri Talas’ta konuşlu hava indirme tugayı ve Bolu’da konuşlu 2.Dağ Komando Tugayı ve Polatlı’da konuşlu 58.Topçu Tugay’ına bir emir vermiyor.

Bu birlikler de sokağa çıkıyor.

Aslına bakılırsa 15 Temmuz’un en kritik hamlelerinden birisini Metin Gürak yapıyor. Açıkçası darbe imajının verilmesi için lazım olan tank görüntüsü için ‘yol veriyor’.

Bu durum kurgunun parçası olduğunuzu gösterir. Aksi halde bırakın terfi etmeyi, hemen o akşam tutuklanırdınız.

Gerçi 15 Temmuz akşamı ne yaptığınızın, nerede olduğunuzun hiçbir önemi yok. Çünkü tasfiye ve tutuklamalar 15 Temmuz’dan iki ay önce tamamlanan fişleme dosyalarına göre yapıldı.

GERÇEK MERMİLİ TATBİKATLAR NEDEN SIKLAŞTI ?

Gürak ile ilgili aynı yazıda bugüne kadar hiç gündeme gelmeyen bir  detayı daha anlatmıştım.

Ankara 20.Ağır Ceza Mahkemesi tutanaklarına göre Metin Gürak 15 Temmuz’a giden süreçte kritik bir hamle yapmış.

Önceleri adı Emasya olan daha sonra KOKTOD (Kolluk Kuvvetlerini Toplumsal Olaylarda Destekleme) olarak değiştirilen tatbikatlara ağırlık vermiş.

Öyle ki bu tatbikatların icrasını bizzat takip ederken 15 Temmuz öncesi son hafta gerçek mermilerle tatbikat yaptırmış.

Metin Gürak KOKTOD tatbikatını sıklıkla yaptırıp son hafta da gerçek mermiler aldırınca emrindeki birlikler zihinsel olarak sokağa çıkmaya hazır hale getirildi.

Nitekim 20.Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan yüzlerce asker acil durum çağrısı yapılınca sorgulamadan kışlaya koştuklarını, teçhizat ve mühimmat yüklendiklerini anlattı.

O gün göreve çağrılan ve Sıhhiye’ye ulaşıncaya kadar ‘Genelkurmay’a terör saldırısı’ olduğunu sanan askerlerin tamamı müebbet hapis cezası aldı.

Gelelim olayın ‘fikr-i takip’ boyutuna.

O akşam olayları birinci elden yaşayan kurmay bir subaya ulaştım. İsmi ve rütbesi bende saklı kalmak kaydıyla anlattıklarını aktaracağım.

DARBEDEN ÖNCE ASKERİ KIZILAY’A ÇIKARMAK İSTEMİŞ

Çünkü ‘birinci el tecrübeler’ TSK’nın içine çekildiği tuzağı daha iyi gösteriyor.

Söz konusu kurmay subay 4.Kolordu Karargahı’nda görevli ve pozisyonu itibariyle Metin Gürak ile yolu neredeyse günlük kesişiyor.

Bir önceki yazıda anlattığım KOKTOD olayına dair yeni detaylar öğrendim. Metin Gürak’ın bizzat talimat verdiği tatbikatlar her 3 ayda bir hafta olacak şekilde plana konmuş.

Normalde tugay komutanı ve alt seviye subayların takip etmesi gereken hazırlıkları Metin Gürak bizzat takip etmiş. Hatta kendisine yapılan bir sunum sonrası “ben daha detaylı plan istiyorum” diye çıkışmış.

Olayları birinci elden yaşayan subayın anlattıklarına göre Metin Gürak toplantıda “olay yeri keşfi yaptınız mı?” diye soruyor.

Bu soru toplantı salonunda bir an için şaşkınlığa neden oluyor ; “KOKTOD özetle şöyle bir şey; olağanüstü olaylar olacak, valiler polisle güvenliği sağlayamayınca askerleri çağıracak. Olayın çerçevesi bundan ibaret olmasına rağmen Gürak işi gücü bıraktı bu konuya yoğunlaştı. Hatta bizden olay yeri keşfi istedi. Hepimiz şoktayız çünkü olay yeri keşfi dediğiniz olay şöyle bir şey. Bir grup asker, askeri araçla Kızılay Meydanı’na gidecek orada inceleme yapacak. Bizden bunu istedi. Tugay komutanlarının böyle bir görüntünün spekülasyonlara yol açacağı uyarıları üzerine keşif konusu kapandı”

Olay yeri keşfi konusunda geri adım adan Gürak aynı toplantıda ilginç bir talepte daha bulunuyor;  “Cumartesi günü tatbikat yapın ve bana rapor verin dedi. Bu tip tatbikatlara bir süredir önem verildiği için kolordu içinde arama zincirleri oluşturulmuştu. Alarm verilince herkes en kısa sürede kışlaya ulaşıp teçhizatlarını alıyor ve aracın başında göreve hazır bekliyor. Bu tatbikat 15 Temmuz öncesi gerçek mermiyle yapıldı”

Metin Gürak tatbikatları bizzat denetlerken taburlardan birinin hazırlıklarını beğenmediği için tekrar ettiriyor.

Bu anlattıklarımın önemi şurada; terör saldırıları nedeniyle herkes zaten diken üstünde. Toplumsal olayların çıkması, kargaşanın büyümesi senaryoları yazılıp çiziliyor. Üstüne komutan tatbikatları çok önemseyip bizzat takip ediyor, teamül dışına çıkıp gerçek mermiyle hazırlık yaptırıyor.

Rütbesi ne olursa olsun, bunları yaşayan asker zaten kurulmuş. 15 Temmuz akşamı çağrı gelince hepsi kışlasına koşup techizatını alarak araçlara biniyor.

Nitekim o geceye dair uzun uzun konuştuğum kurmay subay da bu şartlanmışlıkla tuzağa düşmüş. Kışladan aranınca ne olduğunu bile sorgulamadan birliğine gidiyor.

O TELEFONA BAKMASAYDI !

Bu andan itibaren yaşadıkları çok iyi kurgulanmış bir tuzağa çekildiklerini teyit eder türden;

“Kimse ne olduğunu, ne yapacağını bilmiyordu. Çağrıldık ama ne yapacaktık? Kolordu komutanı kayıp, tugay komutanı ortada yok ve başka birliklerden 30’a yakın kurmay subay Harp Okulu’ndan aranıp 28.Mekanize’ye gidin talimatı gereği bizim birliğe gelmiş. Onlar da neden buraya yönlendirildiklerini bilmiyorlar. Zaten sabaha kadar oturdular, bir şeye karışmadılar ve ertesi sabah hepsi tutuklandı.”

Herhangi bir faaliyete katılmasalarda o akşam kışlada oldukları gerekçesiyle ‘darbeci’ damgası yemişler.

Benim konuştuğum kurmay subayın durumu da aynı.

Öyle ki savcı bile herhangi bir suçlamada bulunamamış. Karargahta bulunmasını yeterli görmüş. 4 cümlelik suçlamanın 3 cümlesi de zaten bağlı bulunduğu tugayın kendi soruşturmasından alıntı şeklinde.

28.Mekanize Tugay’ının kendi iç soruşturmasında bile hiç kimse ‘darbeye destek verdi, işbirliği yaptı” demese de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almaktan kurtulamamış.

Yani bir telefon hayatını alt üst etmiş. Eğer telefonuna bakmasa ya da telefonunun şarjı bitmiş olsaydı kendisi için tablo çok farklı olabilirmiş.

Söz konusu kurmay subay tuzağa düşürülmelerinde Metin Gürak’ın 15 Temmuz öncesi yoğun bir şekilde yaptırdığı tatbikatların etkisinin büyük olduğunu söylüyor.

GÜRAK’IN GAYRİRESMİ TOPLANTILARI

Metin Gürak’ın bir başka mesai arkadaşı da 15 Temmuz sonrasında yaşananlara dair ilginç detaylar anlattı.

15 Temmuz’dan aylar sonra açığa alınıp ihraç edilen kurmay subayın anlattıklarına göre Metin Gürak o dönem korgeneral olmasına rağmen Genelkurmay Karargahı’nda yapılan YAŞ hazırlık toplantılarına katılmış.

Fakat burada yapılan toplantılar resmi YAŞ hazırlık toplantıları değil.

Kimlerin tasfiye edileceğinin belirlendiği gayri resmi toplantılar. O dönem Korgeneral rütbesinde olmasına  rağmen bu toplantılara katılıyor olması Gürak’ın 15 Temmuz’daki rolüne dair bir fikir veriyor.

Zaten sonrasında da terfi aldı hatta Erdoğan ailesi çok için önemli olan Libya meselesinde görevlendirildi.

O akşam birliğinden hiç tank çıkmayan Korg Metin İyidil tutuklanıp müebbetle yargılanırken bağlı birliklerden askerlerin sokaklara çıktığı Metin Gürak terfi üstüne terfi aldı.

Görmek isteyenler için bu durum çok şey anlatıyor.

[Adem Yavuz Arslan] 5.8.2020 [TR724]