Atina’da yangın dayanışması: Müslüman balıkçı 60 kişiyi kurtardı [Ufuk Yardımcı]
ATİNA – Attika’nın Mati, Nea Makri, Neo Vutsa yerleşim yerlerinde meydana gelen yangın felâketinin ardından Yunan halkı yardıma koştu. Büyük yardım ve dayanışma seferberliğinin harekete geçirildiği ülke genelinde, STK, firma ve vatandaşlar ilk yardım malzemeleri başta olmak üzere, kan bağışı, barınma, ulaşım aracı, sağlık ve psikolojik destek hizmetleri sunabilmek için adeta birbiriyle yarışıyor.
Dün sabah erkenden başlayan kayıpları arama kurtarma çalışmaları sürüyor. Şimdiye kadar hayatını kaybedenlerin sayısı 81 oldu. Onlarca kayıp henüz bulunabilmiş değil. Bugün ülke genelinden gelen destek ekipleriyle birlikte tamamen yada kısmen zarar gören her ev ve konut karış karış taranıyor. Hala izine rastlanamayan onlarca kişi yangından geriye kalan yıkıntılar arasında olabilecekleri gerekçesiyle aranıyor. Aynı zamanda hasar tespitinde bulunan ekipler de aralıksız çalışıyor.
Ülke genelinde dün öğlen saatlerinden itibaren yardımlar Rafina Belediyesinde toplanıyor. Öğrencilerden oluşan gönüllülerin de aralarında bulunduğu onlarca kişi, hem yardımların taşınması ve gruplandırılmasında görev yapıyor hem de kamyonlarla Rafina Spor Salonu’na taşınarak burada ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasına yardımcı oluyor. Rafina Spor Salonunda barınacak yeri olmayanlar için ranza ve ihtiyaç malzemeleri de kullanıma hazırlandı.
GIDA VE İLAÇ YARDIMI
Yangın bölgelerinde insanlara dağıtılmak üzere bağış yapılabilecek temel ihtiyaç ve gıda malzemeleri şunlar: Yiyecek (bisküvi gibi ambalajlı unlu mamüller), ilaç (çocuk şurupları, Betadine, Fucidin, pansuman malzemeleri), süt, süt tozu, konserve, su ve meyve suyu, temizlik malzemeleri (havlu, kağıt havlu ve peçete, çocuk bezi, şampuan ve sabun).
Dün toplanan elbise ve kıyafetlerin ardından artık kıyafet ve elbiseye ihtiyaç olmadığı bildirildi.
Atina’daki belediyelerin dışında ülke genelinde belediyeler de yardım toplama kampanyasına destek veriyor. Yapılan açıklamada, yardımda bulunmak isteyenlerin önce ilgili belediye yada yardım toplama merkezi ile iletişime geçerek acil ihtiyaç duyulan malzemeleri öğrenmeleri gerektiği bildirildi.
KAN VERMEK İÇİN UZUN KUYRUKLAR
Yaralılar için hastanelere koşan yüzlerce vatandaş, uzun kuyruklar oluşturdu.
YARDIMLAR İÇİN KARGO ÜCRETSİZ
Öte yandan Yunanistan Posta Hizmetleri, ülke genelinden yangınzedelere temel ihtiyaç malzemeleri göndermek isteyenlerin koli ve paketlerini 31 Ağustos tarihine kadar ücretsiz taşıyacak.
TELEFON, OTEL, TAKSİ VE RESTOARNLAR ÜCRETSİZ
Yangında her şeyini kaybeden binlerce kişi için çok sayıda, otel, restoran ve taksiler ücretsiz himzet veriyor. Aynı şekilde tüm mobil telefon şirketleri de yangınzeler için cep, sabit ve internet hizmetlerinden ücret almıyor.
Öte yandan yangında zarar görenler için bankalarda yardım hesapları numaraları da açıldı.
MÜSLÜMAN BALIKÇILAR YARDIMA KOŞTU
Pazartesi akşamı Mati ve Kokkino Limanaki sahillerinde yangından kaçarak denize sığınan 700 insanın Rafina Limanına tahliye edilmesinde onlarca balıkçı teknesi yer aldı. Özellikle Attika bölgesindeki balıkçı teknelerinin bir çoğunda başta Mısır kökenliler olmak üzere bir çok Müslüman balıkçı işçi yada kaptan olarak çalışıyor. Bunlardan biri de Mahmut. Yunan Alpha Tv’ye konuşan tekne sahibi, yardımcısı Mahmut ile tam 60 kişiyi yangın bölgesinden alarak Rafina Limanına taşıdıklarını söyledi.
[Ufuk Yardımcı] 25.7.2018 [Kronos.News]
‘Ağzımızda deniz tuzunun tadı var… Ne de olsa bugün son günümüz’ [Selahattin Sevi]
Dağlar yok buralarda, vadiler yok.
Uçsuz bucaksız deniz de yok…
Bir temmuz ikindisinde uzayan gölgenin en ucuna oturuyoruz. Küçük bir su birikintisinin etrafına taşınan kumların üzerinde göçmenlerin mangal ateşinin dumanları yükseliyor. Otuzlu yaşlardaki iki erkekle bir genç kız omuz omuza Kürt müziği eşliğinde halaya durmuş. Suya ayakları değen sandalyelerin üzerinde ‘örtülü’ üç kadın sohbet ediyor. Çocuk cıvıltıları uzaklardan duyulan çan seslerine karışıyor.
Fakat tam da o sırada ‘başka denizler’de büyük trajediler yaşanıyor.
Bunu ancak eve geldiğimizde öğrenebiliyoruz.
Manzara, Angelopoulos sahnelerini andırıyor. Sert rüzgârın yükselttiği alevlerden canlarını kurtarmaya çalışan Atina’nın doğusundaki Mati, Nea Makri, Rafina ve Neo Vutsa bölgelerinin sakinleri ve yazlık misafirleri ‘denizlere çıkan sokaklar’dan sahile sığınıyor.
Fakat adımlarının hızı alevlerden daha yavaş olanlar var! Onlar bugün ’26 kişi birbirlerine sımsıkı sarılmış olarak hayata veda etti’ haberleriyle yaşanmış gerçek bir ‘tragedya’ olarak sonsuz yolculuğa çıktılar.
Onlar için, “Yarın ne kadar sürecek?” sorusunun anlamı artık yok. Çünkü o bir gün, dündü: Ağzımda deniz tuzunun tadı var. Ne de olsa son günüm… Ayrıca her şeyin sonu eninde sonunda bu değil mi?
Hem “zaman dediğin nedir” ki…
Tıpkı eski günlerdeki gibi… Atinalı dostum günün flaş haberini bütün tafsilatıyla kotarmış bile: “Bu önemli, büyük, çok büyük bir olay abi!” diyor.
Ama fotoğraflar?
Sanıyorum foto muhabiri dostlarım sahada.
Lefteris Partsaris erken dönmüş anlaşılan. Geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum online kutucuktan. Ne kadar üzüldüğümü anlatıyorum.
‘Sürgündeki gazeteciler’in yayınladığı Kronos için fotoğraflarını kullanmak istediğimi söylüyorum. “Nasıl bir portfolyo istersiniz?” diye soruyor.
Geniş ve özel foto röportajların yer aldığı Zaman’ın çok eskilerde kaldığını, sadece birkaç fotoğraf kullanmak istediğimi, bunun için bir bütçemizin olmadığını söylüyorum biraz da utanarak.
Gecenin bir vakti en az 3 kere yenilenen sayfalarla ‘komşunun acısı’ Türkçe karşılık buluyor. Ertesi gün yangın sürerken an be an bütün gelişmeler Türk ve Yunan dostlarımızın imecesiyle Kronos sayfalarına yansıyor.
Hani şu, “Son zamanlarda dünyayla tek bağlantım, şu bilinmeyen pencere, bana hep aynı müzikle karşılık veren…” geniş zamanlar kadrajına…
Ustadan öğrenmedik mi, insanın hatırlamadığı ve hatırlanmadığı zaman öleceğini…
Karşı kıyıdan gelen Suriyeli bebeklere keçilerinden sağdıkları sütü ikram eden ‘adalı kadınları’ nasıl unuturuz!
Bir yaz başlangıcında okul çıkışı harçlıklarını birleştirip marketten aldıkları elmaları ve muzları Kos sahilindeki mültecilerle paylaşan pırıl pırıl öğrencileri hatırlamamak mümkün mü?
Resmi üniformasıyla Meriç kıyılarından topladığı Türkiyeli sığınmacılara akşam anne şefkatiyle çikolata getiren, sohbet eden polislerin öyküleri…
Aylar süren uzun misafirlikleri…
Her bir adası özgürlük için birer atlama taşı olan o güzel coğrafyanın insanları yalnız bırakılır mı hiç?
İlk haberler gelmeye başladı bile.
Atina’daki ve Selanik’teki Türkiyeli mülteciler kendiliğinden harekete geçmiş. Önce kan bağışıyla başlamışlar ‘vefa’ dayanışmasına. Sonra da, ekmeğimizi de suyumuzu da paylaşabiliriz diyerek yardıma koşmuşlar.
Ekonomik kriz, yoğun mülteci akını, sosyal çalkantılarla yıllardır türbülansta olan ‘dost ve kardeş’ Yunan halkı umalım ki huzura ersin.
Başka bir felaketin, 1999 depreminin olduğu yıl tanıştığım, cesareti ve kararlılığına her zaman hayran olduğum, yangının etkili olduğu Atina’yı da içine alan Attika’nın valisi Rena Dourou’nun ciddiyetine inanıyorum.
…
Günün sonunda bir temmuz ikindisinden derin bir acı kalıyor. Ağacın zirvelerinin gölgesi, geniş gövdesinde bittiğinde, yakıcı güneş yüzünü gösteriyor. Pomes ve Sprite’tan müteşekkil mini menümüz bittiğine göre, “Artık eve gidelim” diyoruz.
Telefon hafızasındaki melodiler adımlarımıza eşlik ediyor. Uzak denizlerin kokusunu getirir umuduyla liste başı şarkıdan, ‘Kyma’dan başlıyoruz. Karaindrou kendiliğinden geliyor…
Madem “Kış, gelmeden önceki her şeye inanmaya itiyor”, o zaman korkunç ‘tragedya’yla aramızdan ayrılanlara Sonsuzluk ve Bir Gün’deki Arnavut çocuk gibi ağıtlar yakabiliriz:
Hey! Selim!
Bu gece bizimle olamaman ne acı.
Hey! Selim!
Çok korkuyorum, Selim.
Deniz o kadar büyük ki!
Gittiğin yerde bizi ne bekliyor Selim?
Hepimizin gideceği o yer neye benziyor?
Dağlar mı var, vadiler mi,
Polisler mi var orada askerler mi?
Hiç geriye bakmadık ki biz.
Şimdi tek görebildiğim, deniz,
uçsuz bucaksız deniz.
[Selahattin Sevi] 25.7.2018 [Kronos.News]
Kürtler ve Şakürtler [Safvet Senih]
Sanki bu devleti ele geçirip onu ırkçı bir temel üzerine oturtmak isteyen bazıları tâ baştan bu devlete iki tane düşman bellemişler: Kürtler ve şâkirtler… Ben sadece uyum sağlasın diye başlıkta ŞÂKÜRTLER dedim. Yanlış politikalarla güney doğudaki kardeşlerimizi neredeyse kopartma raddesine getirdiler. Çanakkale’de beraber mücadele verdiğimiz bu dindaşlarımızı düşman gibi konumlandıranlar oldu. En sonunda işte içine düştüğümüz girdap bu!.. Halbuki Üstad Hazretleri, talebelerinden Muhsin Alev’e “Kürtler, İran’da, Suriye’de ve Türkiye’de vardırlar. Eğer onlar İslâm milliyetini esas alarak kabul ederlerse, ittihad-ı İslâma sebep olacaklardır. Böylece onlar bölücü bir unsur değil, bilakis ittihad-ı İslâma sebep olurlar.” diyor.
Üstad Hazretleri, şeytanî dördüncü desise için diyor ki: “Şeytanın telkini ile ve ehl-i dalâletin telkin ve çamur atmasıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyelerini (ırkî damarlarını) tahrik etmek için diyorlar ki: ‘Siz Türksünüz… Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemâl vardır. Said bir Kürt’tür. Milliyetinizden olmayan birisi ile teşrik-i mesâî (işbirliği) etmek hamiyet-i milliyeye terstir!”
“Elcevap: Ey bedbaht mülhid! Ben Allah’a hamdolsun Müslümanım! Her zamanda, kudsî milletimin 350 milyon efradı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürtlerin büyük çoğunluğu bulunan 350 milyon kardeşi, unsuriyet ve menfi milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürt namını taşıyan ve Kürt unsurundan addedilen mahdut birkaç dinsiz veya mezhepsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüz bin defa Allah’a sığınıyorum!.. Ey mülhid! Senin gibi ahmaklar lâzım ki, Macarları veyahut dinsiz olmuş ve frenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten, dünyaca dahi faydasız kardeşliğini kazanmak için; 350 milyon hakiki, nurânî menfaatdâr bir cemaatin bâkî kardeşliklerini terk etsin.
“Yirmi Altıncı Mektub’un Üçüncü Meselesi’nde, delilleriyle menfi milliyetin mâhiyetini ve zararlarını gösterdiğimizden ona havale edip, yalnız o Üçüncü Mesele’nin âhirinde özetlenen bir hakikatı burada bir derece izah edeceğiz. Şöyle ki, o Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyet-füruş (dinî ve millî değerlere bağlı olmadığı halde kendini öyle gösteren) mülhitlere derim ki: Din-i İslâmiyet milletiyle ebedî ve hakiki bir kardeşlik ile, Türk denilen bu vatan ehl-i imanı ile şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Bin seneye yakın, Kur’an’ın bayrağını cihanın altı cihetinin etrafında gâlibane gezdiren bu vatan evlatlarına, İslâmiyet hesabına iftiharla ve tarafdârâne muhabbetdarım.
“Sen ise ey hamiyet-füruş sahtekâr! Türk’ün övünülecek, gerçek, milli değerlerini unutturacak bir surette mecâzî, ırkî, muvakkat ve garazkârâne bir kardeşliğin var. Senden soruyorum: Türk Milleti, yalnız yirmi ile kırk yaşı ortasındaki gâfil ve heveskâr gençlerden ibaret midir? Hem onların menfaati ve onların hakkında hamiyet-i milliyenin iktiza ettiği hizmet, yalnız onların gafletini ziyadeleştiren ve ahlâksızlıklara alıştıran ve menhiyâta (haramlara) teşvik eden frenk meşrebâne terbiye de midir? Ve ihtiyarlıkta onları ağlattıracak olan muvakkat bir güldürmekte midir? Eğer hamiyet-i milliye bunlardan ibaret ise… ve terakki ve hayat saadeti bu ise, evet sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyetperver isen; ben o Türkçülükten kaçıyorum, sen de benden kaçabilirsin! Eğer zerre mikdar hamiyet ve şuurun ve insafın varsa, şimdiki taksimata bak, cevap ver. Şöyle ki: Türk Milleti denilen şu vatan evladı altı kısımdır. Birinci kısım, ehl-i salâhat ve takvadır. İkinci kısım, musibetzede ve hastalar taifesidir. Üçüncü kısmı, ihtiyarlar sınıfıdır. Dördüncü kısmı çocuklar taifesidir. Beşinci kısmı, fakirler ve zayıflar taifesidir. Altıncı kısmı, gençlerdir. Acaba bütün evvelki beş tâife Türk değiller mi? Hamiyet-i milliyeden hisseleri yok mu? Acaba keyfini kaçırmak, tesellilerini kırmak; hamiyet-i milliye midir, yoksa, millete düşmanlık mıdır? ‘Hüküm çoğunluğa göredir.’ sırrınca, eksere zarar dokunduran düşmandır, dost değildir!
“Senden soruyorum: Birincı kısım olan ehl-i iman ve ehl-i takvanın en büyük menfaati, frenk-meşrebânme bir medeniyette midir? Yoksa iman hakikatlarının nurlarıyla ebedî saadeti düşünüp, müştâk ve âşık oldukları hak yolunda gitmekte ve hakikî teselli bulmakta mıdır? (…)
“İkinci kısım olan musibetzede ve hastaların ve hayatından ümit kesenlerin menfaati, frenk-meşrebâne, dinsizcesine medeniyet tevbiyesinde midir? (…)
“Üçüncü taife olan ihtiyarlar, üçte biri teşkil ediyor. Bunlar kabre yakınlaşıyorlar, ölüme yaklaşıyorlar, dünyadan uzaklaşıyorlar, âhirete yanaşıyorlar. Böylelerin menfaati ve nuru ve tesellisi, Hülâgü ve Cengiz gibi zâlimlerin gaddarca mâceralarını dinlemesinde midir? (…)
“Dördüncü taife ki, çocuklardır. Bunlar, hamiyet-i milliyeden merhamet isterler, şefkat beklerler. Bunlar da zaaf, acz ve iktidarsızlık noktasında; merhametkar, kudretli bir Hâlık’ı bilmekle ruhları inbisat edebilir, istidatları mesûdâne inkişaf edebilir. (…)
“Beşinci tâife, fakirler ve zayıflar taifesidir. Acaba, hayatın ağır mükellefiyetlerini fakirlik vasıtasıyla elim bir tarzda çeken fakirlerin ve hayatın müthiş dağdağa ve sıkıntılarına karşı çok müteessir olan zayıfların, hamiyet-i milliyeden hisseleri yok mudur? (…)
“Altıncı taife gençlerdir. Bu gençlerin gençlikleri eğer daimi olsaydı, menfi milliyetle onlara içirdiğiniz şarabın muvakkat bir menfaati, bir faydası olurdu. Fakat o gençliğin lezzetli sarhoşluğu; ihtiyarlıkla elemle ayılması ve o tatlı uykunun ihtiyarlık sabahında esefle uyanmasıyla, o şarabın verdiği sarhoşluk sersemliği ve sıkıntısı onu çok ağlattıracak…”
Irkçılığın verdiği zararları böylece teşhis ettikten sonra Üstad, hizmet olarak yapılanları da anlatıyor…
[Safvet Senih] 25.7.2018 [Samanyolu Haber]
Trump twit attı, rahip Brunson cezaevinden tahliye edildi
Geçen haftaki duruşmada tutukluluğuna devam kararı çıkan ABD’li rahip Andrew Brunson tahliye edildi. Rahip için ev hapsi kararı verildi.
İzmir İkinci Ağır Ceza Mahkemesi, Türkiye ve ABD’yi karşı karşıya getiren rahip Andrew Brunson hakkında bugün yeni bir karar verdi. Mahkeme, rahibin adli kontrol şartıyla cezaevinden çıkmasına ve ev hapsine alınmasına hükmetti. Rahip Brunson hakkında yurtdışına çıkış yasağı da getirildi.
ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye’de Ekim 2016’dan bu yana tutuklu olan Rahip Andrew Craig Brunson’ın tutukluluğuna devam kararı çıkmasına 19 Temmuz’da attığı twit ile tepki göstermişti. Trump AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Twitter’da etiketleyerek “Erdoğan, Brunson’ın serbest kalması için bir şey yapmalı” dedi. Trump, Brunson’un rehin tutulduğunu da söylemişti.
A total disgrace that Turkey will not release a respected U.S. Pastor, Andrew Brunson, from prison. He has been held hostage far too long. @RT_Erdogan should do something to free this wonderful Christian husband & father. He has done nothing wrong, and his family needs him!— Donald J. Trump (@realDonaldTrump) 19 Temmuz 2018
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo de 19 Temmuz günü CBN (Christian Broadcasting Network) kanalına bu konu hakkında konuşmuştu. Pompeo, Brunson’ın tutukluluğu konusunda Erdoğan ve Türkiye’ye mesajının ne olduğunun sorulması üzerine, “Rahip Brunson’ın eve dönme ve özgür olma zamanı” demişti.
ABD DIŞİŞLERİ BAKANI:YETERLİ DEĞİL
Ev hapsi kararıyla ilgili olarak ABD’den ilk tepki Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’dan geldi. Pompeo Twitter hesabından paylaştığı mesajda “Uzun zamandır beklediğimiz Pastör Brunson’un cezaevinden çıkarılıp Türkiye’de ev hapsine alınması haberini memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak yeterli değil. Brunson aleyhinde inandırıcı bir delil görmedik. Türk yetkililere davayı bir an önce şeffaf ve adil bir tutumla çözmeleri çağrısında bulunuyoruz” dedi.
We welcome long overdue news that Pastor Brunson has been moved from prison to house arrest in #Turkey, but it is not enough. We have seen no credible evidence against Mr. Brunson, and call on Turkish authorities to resolve his case immediately in a transparent and fair manner. pic.twitter.com/So2A4hfinZ— Secretary Pompeo (@SecPompeo) 25 Temmuz 2018
BRUNSON TAHLİYE OLDU
ABD’li pastör Andrew Brunson 17.30 sıralarında Buca Kırıklar F Tipi Cezaevi’nden çıktı. Yargılanma süreci devam ederken konutunu terk etmesi yasaklanan Rahip Brunson’a yurt dışına çıkış yasağı da getirildi. Brunson’a elektronik kelepçe takılacacağını ve pastörün avukatının elektronik kelepçe kararına itiraz edeceğini de belirtti.
35 YIL HAPSİ İSTENİYOR
Andrew Craig Brunson, 9 Aralık 2016 tarihinde terör örgütleri adına suç işlediği iddiasıyla tutuklanmıştı. Hakkında hazırlanan ve İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilen iddianamede, Brunson hakkında “örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlediği” gerekçesiyle 15 yıla kadar, “Devletin gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etmek” suçlamasından 20 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor.
[TR724] 25.7.2018
ABD-İran gerginliği Türkiye’ye nasıl yansıyacak? [Adem Yavuz Arslan]
Yurt Gazetesi yazarı Adnan Bulut pek okuduğum bir yazar değildir. Hatta yakışıksız ithamları ve ağzının bozukluğu nedeniyle Twitter’da bloklamıştım.
Fakat geçtiğimiz günlerde ilginç bir şey oldu.
Washington’un nabzını iyi tutan bir kaynağımla Trump’ın İran’ı tehdit ettiği tweeti üzerine laflarken pat diye “Sence Fidan’ın yeni görevi ne olur?” diye sordu.
Bende ‘Fidan’ın Erdoğan’ın sır küpü olduğunu, özellikle 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları ve 15 Temmuz kontrollü darbesindeki rolü nedeniyle vazgeçilmez olduğunu, kolay kolay değiştirmeyeceğini’ söyledim.
‘Tabi Erdoğan’ın kendini tehlikede göreceği yeni bir durum ortaya çıkmazsa’ şerhini de düştüm.
Sonuçta Erdoğan kendini ve siyasi geleceğini tehdit altında gördüğü anda çok radikal hamleler yapması ile biliniyor.
Bu aşamada dönüp Adnan Bulut’un Yurt Gazetesi’ndeki yazısına baktım. Bulut’un ‘tombul kuşu’ kim bilmiyorum ama iddiasına göre MİT’te Fidan döneminin sonu geliyormuş.
Yazının geri kalanı ise bizim mesleki tabirle asparagas.
Zira isim vermeden Yasin Aktay’ı tarif eden Bulut, yeni MİT Başkanının Aktay olacağını ima etmiş.
Aktay’ın MİT Başkanı olması ihtimal bile değil ama durup dururken Bulut’un böyle bir yazı yazması, aynı günlerde dünyanın öbür ucunda uzman bir ismin benzeri sorular sorması durup ‘ne oluyor?’ diye sormayı gerektiriyor.
Üstelik Adnan Bulut ve sürekasının ‘ilişkileri’ düşünüldüğünde yazı daha da anlamlı hale geliyor.
İRAN GÜNDEMİ ISINIYOR
Peki Trump’ın İran’ı tehdit ettiği tweetinden Fidan’ın görevine devam edip etmeyeceği noktasına nasıl geldik?
Özetle şöyle;
Malum olduğu üzere Trump’ın kadim bir İran alerjisi var. Göreve geldiği günden bu yana kademeli olarak tansiyonu yükseltiyor.
Hatta Beyaz Saray ve Dışişleri’nde ‘sakin ol, diplomasiye şans ver’ diyen herkesin ipini çekti.
Hem de Twitter mesajı ile.
Ardından Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na ultra şahin politikaları ile bilinen, İran karşıtlığının sembol ismi John Bolton’u, Dışişleri’ne de Mike Pompeo’yu getirdi.
Bu isimler de ‘beklenen çizgide’ söylemler, politikalar geliştirdiler.
Nitekim ABD, İran ile Obama döneminde varılan anlaşmadan çekildi. Üstüne Pompoe’nun “Tarihteki en güçlü yaptırım” diye tanımladığı 12 maddelik eylem planı yayınlandı.
ABD, İran’da rejim değişikliğini hedefleyen bir dizi planı uygulamaya koydu. Mesela Pompeo’nun tarifiyle ‘eşi benzeri olmayan’ bir finansal baskı uygulanacak.
Nükleer müzakere ise artık ABD’nin ajandasında yok.
İÇERİDE SIKIŞAN TRUMP İRAN’A SARILDI
Malum olduğu üzere Trump, Rusya soruşturması nedeniyle hayli zorda. Hele de son Helsinki Zirvesi’nde Putin ile olan diyalogları ve açıklamaları nedeniyle ABD kamuoyunda büyük tepki çekti.
Sıkı Cumhuriyetçiler bile Trump’a ağır eleştiriler yaptılar.
Trump ifadeye çağrılır, üstüne sonbahardaki ara seçimlerde Kongre ve Senato’da dengeler değişirse Trump için işler daha da zorlaşacak.
Bu yüzden Trump’ın bir çılgınlık yapıp İran’la savaşa girişebileceğinden endişe edenlerin sayısı az değil.
TWİTTER’DAN TEHDİT
Başkan Trump’ın twitter merakı malum.
Güne hayli erken bir saatte tweet atarak başlayan, çok önemli konuları Twitter’dan duyuran, hatta Dışişleri Başkanı Tilllerson’u tweet mesajı ile kovan Trump son olarak İran’ı twitter aracılığı ile tehdit etti.
Başkan Trump, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin “İran’la savaş başka hiçbir savaşa benzemez” sözüne tweet üzerinden yanıt verdi.
Trump, büyük harflerle “Amerika’yı bir daha asla tehdit etme, edersen de tarih boyunca çok az bir kesimin katlanmak zorunda kaldığı acıyı çekersin. Artık sizin şiddet, ölüm içeren kaçık cümlelerinizi sineye çeken bir ülke yok karşınızda. Dikkatli ol!” yazdı.
İran tarafından cevabi tweetler geldi. Aslında sadece bu durum bile, yani liderlerin twitter üzerinden birbirini tehdit etmesi hayli ilginç.
Gerginlik nereye kadar tırmanır şimdilik kestirmek zor.
Fakat ABD’nin çok kapsamlı bir ekonomik ambargo uygulayacağı net. İran ile iş yapan ülkeler, şirketler önümüzde ki bir kaç ay içinde ciddi kararlar almak zorundalar.
Türkiye bu kez muaf değil.
Hatırlanacağı gibi daha önceki ambargo döneminde Türkiye’ye istisnai bir hak tanınmış, Türkiye’nin İran ile petrol karşılığı ticaret yapmasına izin verilmişti.
Gerçi Erdoğan bu istisnayı kullanıp Türk ekonomisine katkı sağlayacağına Zarrab ile özel bir sistem kurup cebini doldurmayı tercih etmişti.
Şimdi öyle bir istisna yok.
ABD Hazinesinden uzmanlar günlerdir Ankara’da ve İran’a yönelik yaptırımlara dair doğrudan bilgilendirme yapıyorlar.
ANKARA’NIN ZOR TERCİHİ
Washington ile Tahran arasındaki gerginlik tırmandıkça Ankara için işler daha da karmaşık hale geliyor.
Zira İran Türkiye için önemli bir enerji kaynağı. Aynı zamanda İran ile ciddi bir ticaret hacmi de var.
Zaten bozuk olan Türk ekonomisinin İran ambargolarından olumsuz etkileyeceğini tahmin etmek zor değil.
Erdoğan’ın kişisel olarak İran ile çok yakın olduğu, hatta ‘ikinci evim’ diye tanımladığı herkesin bildiği bir realite.
İşler kopma noktasına geldiğinde Ankara kimi tercih edecek? Yada bir tercih yapabilecek mi ? Çünkü Ankara aynı anda Tahran ve Washington ile kötü olmayı başarmış durumda.
Suriye’de yaşananlar nedeniyle Ankara ile Tahran arası hayli kötü. Hatta iktidar sözcüsü kalemler İran’a ‘bizimle iyi geçin yoksa yarın ABD kapına dayandığında Türkiye’yi yanında göremezsin’ mesajı yolluyorlar.
‘Örtülü mesajları’ bir adım daha ileri götürüp ‘İran’da yaşanacak rejim değişikliği’nden bahseden ‘başkan danışmanları’ bile var.
ABD cephesi ise hayli karışık.
S-400 savunma sistemlerinin alınmasından Türkiye’de rehin tutulan Rahip Brunson’a, Zarrab Davası’ndan F-35 savaş uçaklarının teslimine kadar çok sayıda problemli konu var Türkiye ile ABD arasında.
Özellikle Rahip Brunson’un son duruşma da da tahliye edilmemiş olması Washington’da ki tepkiyi arttırdı. ABD Kongresi Türkiye’ye yönelik yaptırımları tartışıyor.
ERDOĞAN FİDAN’A MAHKUM
Daha doğrusu, Trump ve Dışişleri’nin engellemek için yoğun çaba sarf ettiği Türkiye karşıtı adımlar artık dizginlenemeyebilir.
Rahip Brunson olayı ABD’de herkesimin üzerinde ittifak ettiği bir mesele haline geldi. Erdoğan’ı takdir ettiğini her fırsatta dile getiren Trump bile yaşanan durumu ‘yüz karası’ olarak tanımladı.
ABD yönetimi, Rahip Brunson’un Türkiye tarafından Washington’a karşı rehine olarak tutulduğunu düşünüyor.
Özetle İran ile gerginlik artarken Ankara ile Washington arasındaki gerginlikte azalmıyor.
Gerçi Ankara’da bu durumu ‘fırsat’ olarak görenler de yok değil.
Yapılan değerlendirmelerde “Washington hem Ankara hem de Tahran’ı aynı anda karşısına alamaz. İran ile kavga edecekse bizi yanına almak zorunda” deniyor.
Peki bütün bu analizlerin Fidan ile ilgisi ne?
Ben biraz şüpheyle yaklaştım ama Washington’da ki kaynağımdan şöyle bir yorum dinledim: “İran’ın bu kadar hedefe oturtulduğu bir dönemde Türk istihbaratının başında kim olduğu önemlidir.”
Devamında bana hayli ilginç gelen ‘analiz’ler dinledim ama ben yine de Fidan’ın Erdoğan için vazgeçilmez olduğu kanaatindeyim. Erdoğan, 15 Temmuz kumpasındaki rolü nedeniyle artık Fidan’a mahkum.
Bakalım zaman kimin analizlerini haklı çıkaracak ?
[Adem Yavuz Arslan] 25.7.2018 [TR724]
İtfaiye yangına benzin dökerse… [Semih Ardıç]
Merkez Bankası’nın (TCMB) 24 Temmuz toplantısından çıkan karar Türkiye’de bir devrin bittiğini tescil etti. Artık TCMB de tarih oldu. Aile şirketinin banka şubesi olarak faaliyet gösterecek.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimden evvel dile getirdiği “para politikasında daha aktif bir cumhurbaşkanı olacağı” yönündeki sözleri artık ete kemiğe büründü.
ERDOĞAN BAĞIMSIZLIKTAN RAHATSIZDI
Erdoğan, Merkez Bankası’nın bağımsızlığını “arkasından iş çevrilmesi” şeklinde tevil ediyordu. Başkan seçildiği andan itibaren buna son vereceğini tereddüte mahal bırakmayacak şekilde söylemişti.
“Tek adam” olarak seçildiği 24 Haziran’dan bu yana attığı adımlarla sıranın Merkez Bankası’na geleceğini hissettiriyordu.
Başkan ve başkan yardımcılarını tayin etme, başkanlık koltuğuna azami 4 sene şartı getirmesi, üyelerde aranan liyakat ve mezuniyet şartlarını tırpanlaması TCMB’nin nasıl tanzim edileceğini gösterdi.
PİYASALAR İÇİN SON BİR ÜMİT
Mamafih diken üstündeki piyasalar çıkmayan candan ümit kesilmez misali Merkez Bankası Para Politikası Kurulu üyelerinin hür iradeleri ile karar vereceği vehmine kapıldı.
Yatırımcılar, Türkiye’yi aile şirketi gibi idare eden Erdoğan’ın değirmeni boş bırakmasını beklemenin beyhude olduğunu 24 Temmuz toplantısı ile anladı.
Erdoğan devletin kasasının anahtarlarını damadı Berat Albayrak’a verirken Merkez Bankası’nı kendi haline bırakır mı hiç!
HATALAR TEKERRÜR EDİYOR
TCMB haftalık repo faizi diye bilinen gösterge faizi yüzde 17,75’te bırakarak piyasaya meydan okudu. Yine nisan ayında faizi yüzde 13,25’te bırakırken takındığı manasız tavrı takındı.
Borsa İstanbul, faiz kararından sonra yüzde 3 düştü.
Mayıs ayında dolar 4,92 TL’yi görünce bir haftada iki kere faiz artırmak mecburiyetinde kalındığı unutulmuş olmalı.
Nisan sonunda yüzde 13,25 olan faizi yüzde 17,75’e başkası getirmedi. Yine TCMB Başkanı Murat Çetinkaya o kararlara imza attı.
Şimdi anlaşılıyor ki “etkisiz eleman” diye nitelenen Mehmet Şimşek’in mevcudiyeti bile geç de olsa ekonominin kurallarına riayet edilmesini sağlıyormuş.
Bugün Şimşek’in yokluğunda, damat Berat’ın idaresinde, kayınpeder Erdoğan ne diyorsa o icra ediliyor.
BAKAN ALBAYRAK BANKACILARI ALDATTI MI?
Daha vahimi de şu ki Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak iki haftadır bankacılar, işadamları ve iktisatçılarla bir araya geliyor.
Hepsinde piyasa ile kavga etmeyeceklerini, kazan-kazan düsturu ile hareket edileceğini, Merkez Bankası’nın bağımsızlığına müdahale edilmeyeceğini tekrar edip durdu.
Geçen hafta da Arjantin’de G20 bakanlar zirvesinde benzer beyanlarda bulundu.
O sözlerin ne kadar tahakkuk edeceğini görmek için Merkez Bankası’nın kararı turnusol kâğıdı olacaktı.
FAİZİ YÜZDE 17,75’TE BIRAKTI
Enflasyonun yüzde 16-17 bandına geldiği temmuzda faizi aynı bırakmak “ne haliniz varsa görün” demekten farksız.
Piyasa en az 100-125 baz puan (yüzde 1-1,25) artış bekliyordu. Tabir-i caizse TCMB piyasayı ters köşeye yatırdı.
TCMB’nin kararı açıklandığı an dolar 4,94 TL’ye kadar tırmandı.
Burgan Bank Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Erten’in şu sözleri bankacılardaki hayal kırıklığını ele veriyor: “Bankalar olarak Bakan Albayrak’la yaptığımız toplantılarla ve verdiği kısıtlı ama tutarlı demeçlerdeki niyetiyle bugünkü kararlar arasında çelişki var.”
Kararın hemen ardından dolar 4,94 TL’ye, euro 5,78 TL’ye kadar tırmandı. Borsa endeksi bir anda yüzde 3 değer kaybetti.
Hazine faizleri yüzde 21’e doğru yol alıyor.
PİYASA BUNU UNUTMAZ
Türk Lirası’nda kayıpların artacağı bu kadar belli iken Merkez Bankası’nın tribünlere çıkması acziyetin ifadesidir.
Üstelik beklentinin tam aksi yönde hareket edilmesi yatırımcıda “aldanmışlık” hissiyatı uyandırır.
Aldatılmanın hesabını piyasanın kendi lisanı ile sormayacağını zannedenler gaflet içinde yüzüyor.
Fazla uzağa gitmeye lüzum yok. Nisanda faizleri artırmayınca ne oduysa bundan sonra da o olacak.
Döviz arttıkça enflasyon tırmanacak. Düne kadar enflasyonun çift haneye çıkması haber kıymeti taşıyordu. Artık enflasyon canavarı yüzde 20’lere göz kırpıyor.
ENFLASYON YÜZDE 20’YE ÇIKABİLİR
İmalat sanayiinde ithal girdi payı yüzde 80’e yakın. Faizin artması reel sektöre ne kadar ağır bedel ödetiyorsa dövizin yükselmesi cari açığı rekor kıran Türkiye’yi hepsinden beter bir hale koyuyor.
Döviz borçları ödenemiyor, bankaların takipteki alacakları artıyor. İğneden ipliğe zam geliyor.
Talep daralıyor. Ekonomi durgunluk girdabına sürükleniyor.
“Kırk katır mı, kırk satır mı?” tercihinin eşiğine geldiyseniz ne deseniz nafile. Merkez Bankası ani ve orantısız yükselişleri durdurmakla mükelleftir.
ALEVLERİN ÜZERİNE BENZİN DÖKÜLDÜ
TCMB malî yangına müdahale eden itfaiyedir. Merkez Bankası 24 Temmuz’da yangını söndürmediği gibi alevlerin üzerine benzin döktü.
Kalan son itibar kırıntılarını da kendi elleriyle o yangının içine atan Merkez Bankası bu saatten sonra attığı hiç bir adımla tansiyonu düşürmeye muvaffak olamayacak.
İtibarı kazanmak seneleri sari bir emeğin semeresidir. Zor kazanılan itibarın bu kadar kolay feda edilmesinden müteessir olmamak mümkün mü?
Kriz kâhini Marc Faber bir gün evvel Türkiye’yi yeni küresel krizi tetikleyecek üç ekonomiden biri olarak göstermişti.
Bizimkisi de laf ü güzaf…
Merkez Bankası, Erdoğan ailesinin bankasına dönüşmüşse ne bağımsızlık kalır ne de fiyat istikrarından bahsedilebilir.
Türkiye’de yangın meskun mahalde yayılacak.
[Semih Ardıç] 25.7.2018 [TR724]
Dokunan yanıyor! [Levent Kenez]
Almanya dünya şampiyonu olsaydı ya da turnuvadan bu kadar erken elenmeseydi Mesut Özil tartışma konusu olacak mıydı? Tabii ki hayır. 15 Mayıs tarihindeki fotoğraf çekiminden sonra Merkel’in sözcüsüne sorulan soru ile olay Almanya’da gündem olmuş karşılıklı açıklamalarla konu kapanmıştı ki Almanya turnuvada rezil olunca günah keçisi ilan edilenlerin başında Mesut Özil geldi. Kötü oyunu ile değil çektirdiği fotoğraf yüzünden. Daha elendiklerinin dakikasında Mesut için bel altı vuruşlar başladı. Sebebin sadece Erdoğan’ın imajı olduğunu düşünmek saflık olur.
Sporcuların ve sanatçıların PR malzemesi olarak kullanılması Türkiye’ye özgü değil. Ama bu PR çalışmalarına dahil olup olmak da ülkelerin demokratik seviyeleri ile ilgili. Geçen sene NBA şampiyonu olan Golden State’ın yıldız oyuncusu Stephen Curry, şampiyon takımın adet olduğu üzere Beyaz Saray’ı ziyaret programına Trump’ı protesto için katılmayacağını söyleyince bütün takıma davet iptal olmuştu. Kimse de çok büyük sorun yapmamıştı. Hatta Curry iptal üzerine Trump’ın Amerikan halkının çoğunluğuna saygı göstermediğini, herkesin elinden geldiğince ona karşı bir duruş sergilemesi gerektiğine inandığını söylemişti.
Türkiye’de bu tür PR çalışmalarına ki, en rezaletine yakın zamanda Afrin ziyaretinde tanık olmuştuk, koşa koşa gidecek yalaka çok sanatçı ve sporcu olduğu için insan sıkıntısı çekilmiyor.
Özil’in ve yanında fotoğrafa dahil olanların en büyük hatası bir seçim kampanyasına alet olduklarını tam olarak idrak edememeleri. İngiltere’ye gelmiş Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının bu ülkede oynayan oyunculara davetini geri çevirmek kolay değil. Erdoğan’a bakışları muhalif olmak zorunda değil. Kendileriyle görüştükten sonra Başbakan May ile görüşecek ardından Saray’da Kraliçe tarafından ağırlanacak bir liderden bahsediyoruz. Yine de menajerlerinin bu istismara karşı uyanık olması gerekirdi.
Yaşanan olayda Mesut’a yapılan haksızlığın yanı sıra olayın kendisinin anlattığı başka bir şey var. Erdoğan dünya kamuoyunda artık baskıcı, hukuk tanımayan ve diktatör bir lider. Devlet başkanlarının ya da politikacıların görüşmesine biraz kredi var. Çünkü hepsi deli alıcı Türkiye’ye bir şey satıyor, Türkiye’de bir işini hallediyor. O sebeple, dünya lideri olmak o kadar cazip bir şey değil Erdoğan’la sık sık konuşmak zorunda kalıyorsunuz tarzı demeç veren Macron’un Élysée Sarayı’nda Erdoğan’ı törenle karşılamamış olmasına şaşırmamak lazım. Ama kamuoylarında çokça eleştirilen bu görüntüler sivil olarak kabul edeceğimiz kişiler tarafından verildiği zaman tepki büyük oluyor. Almanya’daki gibi ırkçı hüviyete bürünmüş olmasından dolayı işin seyri değişmiş olsa da genel olarak Batı ülkelerinde Erdoğan’la yan yana poz verenlerin yaşayacağı akıbet üç aşağı bunlar olacak. Düşünsenize Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ile fotoğraf çekilmek prestij kaybı için yeter sebep. Dünya lideri, saygın lider derken nerelere gelindi.
Devlet yine PR için paraları döküp yabancı işinsanlarını, sanatçıları ve sporcuları Erdoğan ile bir araya getirmeye çalışacak. Bundan sonra Erdoğan ile fotoğraf meselesi fiyatta anlaşma meselesi.
Erdoğan dünyadan izole bir lider olmaya doğru hızla gidiyor. Yemin törenine katılan davetliler listesi tek başına bunu ispat etmeye yeterli. İçlerinde bir tane demokratik ülke olmadığı gibi saygın hiçbir lider de törene katılmadı. Mecburiyet yüzünden gelen KKTC Cumhurbaşkanı ki onun da Erdoğan ile sorunlar yaşadığını bilmeyen yok ve gelmesinden sonra gelen tepkiler üzerine Türkiye’nin AB’ye girmesi imkansız açıklaması yapan Bulgaristan cumhurbaşkanı istisna. Ki al Bulgaristan’ı vur KKTC’ye.
İstihbarat oyunları ile ülkelerinde insan kaçıran, bürokratlarına rüşvet vererek ülkelerinde kriz çıkartan Erdoğan, Türkiye’ye benzer az gelişmişlikteki ülkelerde dahi sorun olmaya başladı.
Erdoğan’ın Avrupa’daki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını haber elemanı, istihbarat aparatı olarak kullanmaya başlaması ile birlikte Türklerin yoğun olarak yaşadığı Avrupa ülkeleri kendilerince hukuki tedbirler alıyor. Maddi tehditlerle bulunuyor.
Yakında dumanı görüldüğü üzere, Türkiye Cumhuriyeti temsilciliklerinin, kurumların ve çalışanlarının ajan ve istihbarat elemanı olarak konumlanması ülkenin prestijine bir darbe daha vuracak. Sadece devlet kurumlarını değil camilerden derneklere, şirketlerden vakıflara kadar TC vatandaşlarınının olduğu her yeri ataşe atıyorlar.
Erdoğan Kravatlı El Beşir’den şimdilik seyahat edebilen El Beşir’e terfi etti. Ancak Mesut Özil’e AKP’lilerin orantısız ve saçma destekleri Özil’e yapılan haksızlığı görmemize engel olmamalı. Erdoğan’ın PR faaliyetine katılmış olmasının bedeli bu değil.
Madem 17-25 milat deyip duruyorlar 17-25’ten sonra Erdoğan’la beraber fotoğraf veren, yan yana duran bütün yalaka ve çıkarcıların gün geldiğinde arşivlerin silinmesi için nasıl çaba içerisinde olacaklarını siz tahmin edin. Ama onlar her devrin insanı olarak yine bir yolunu bulup yine fotoğraflarda baş köşede olursa da şaşırmayın.
[Levent Kenez] 25.7.2018 [TR724]
Kargadan korkan darı ekmez [Tarık Toros]
Bir şeyin yokluğunu ispat edemezsiniz.
Varlığını ispat için delil koymanız yeter.
Bugün ülke inim inim niye inliyor biliyor musunuz?
Bu iki temel kaide, yer ile yeksan olduğu için.
**
Silahın var mı, bunu kullanmış mısın, birini veya birilerini bununla öldürmüş müsün?
Silahlı bir eyleme katılmış mısın, katılmışsan kimlerle katılmışsın, ne yapmışsınız?
On binleri “terör örgütünden” tutuklatan savcılar çıkıp bu iki sorunun cevabını ortaya koyamamış.
Yargıçlar her defasında: Tutukluluk halinin devamına…
**
Birkaç kere yazdım.
Ülkede hukukun bitişi, 25 Nisan 2015, eski emniyet müdürlerinin tahliye kararlarının uygulanmamasıdır. Kararı alan iki hakim derhal tutuklandı.
Medyanın bitişi ise 28 Ekim 2015, İPEK MEDYA baskınıdır.
Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
**
Hukuk (“düzen” demek daha doğru):
Kanun kitabını takmayan bir yargı, Anayasa’yı çiğneyen bir Anayasa Mahkemesi.
Medya (buna da “yayın tekeli” demeli):
Tek merkezden üretilen manipülatif haberleri alıp yayan bir “gazetecilik.”
**
Bir gecede olmadı bu.
10 yıl önce durduğunuz yere bakın.
Hepimiz yanıldık.
“Hayır, ben yanılmadım” demesin kimse.
2008 yılına gidin, 2018 Türkiye’sini rüyanızda görseniz inanır mıydınız, onu söyleyin.
Sekiz buçuk sene önce, 17 Kasım 2009’da Radikal’de meşhur “Sivil istibdat” yazısını kaleme alan Nuray Mert, bu kadarını bekliyor muydu, emin değilim.
Yine…
6 Ekim 2010’da Posta’daki köşe yazısına “Cemaat, efsaneleşen gücünün esiri oluyor” başlığını atan Mehmet Ali Birand’ı bir kez daha saygı ve minnetle anıyorum. Bu yazı, sonraki 8 senede Cemaat’in başına gelecekleri satır satır anlatır.
**
Bu iki makaleyi, yayımlandıktan çok sonra okudum.
2009 ve 2010’da, bir yıl arayla atılmış iki mühim işaret fişeğidir bu yazılar.
Görülmedi, okunsa da dikkate alınmadı, abartılı bulundu, arşive kaldırıldı, vesselam.
**
Şu son iki hafta içinde yakinen tanık olduğum olaylar silsilesi…
Gidişatın vahametini anlatmaya yeter de artar.
Yormamak için detaya, ağdalı cümlelere, kitabi laflara boğmayacağım, söz.
**
Akın İpek, üç yıldır Londra’da yaşıyor.
13 Temmuz Cuma gününden beri yoğun taciz altında.
Önce kasedi başa saralım:
1 Eylül 2015’te Akın beyin yönetim kurulu başkanı olduğu Koza İpek Holding’e mali baskın oldu.
Kaldı ki…
MASAK, BDDK ve vergi müfettişleri geriye doğru iki yıllık tüm incelemelerinde hiçbir şey bulamamış ve bunu baskından önce savcıya da bildirmişti.
Savcı kafaya koymuş bir kere, “defterlere bir de ben bakacağım” deyip koca grubu bastı.
İki ay boyunca defterleri, kayıtları inceledi, bir şey bulamadı.
Buna rağmen, 26 Ekim 2015’te holding şirketlerine kayyım atandı, iki gün sonra 28 Ekim’de İPEK MEDYA baskını oldu. Emir büyük yerdendi.
Kayyım gerekçesi, yasal raporlarla yalanlanan iddiaları ısıtıp tekrar dayatan bilirkişi raporuydu.
O bilirkişi, dolandırıcılıktan yargılanıp hüküm giymiş biriydi.
6 ay sonra…
4 Mayıs 2016’da MASAK yani Mali Suçları Araştırma Kurulu, holdingi tümüyle temize çıkaran “yasa dışı işlem yok” raporunu bildirdi.
Yargı buna da uymadı. Kayyım idaresi hukuken bitmişti lakin ülkede hukuk yoktu.
İki ay sonra 15 Temmuz yaşandı.
20 Temmuz’da OHAL ilan edildi ve Koza İpek Grubu’na el konuldu, varlıkları TMSF’ye devredildi. Aylar önce kapanmış medyası bir kez daha kapatıldı.
Niye?
Çünkü holdingte hiçbir yasa dışı işlem tespit edilememişti, kayyımların altı boşalmıştı. “Darbe” Allah’ın lütfu oldu ve gruba ikinci bir pranga vuruldu, zira ilk pranga çürümüştü.
**
İkinci perde, OHAL’le açıldı.
Akın İpek, torba çatı iddianamesine eklendi.
Suçlama biçim değiştirdi, “medya ve üniversite yoluyla terör propagandası.”
(O arada şunu belirtelim: Üç sene geçti, medyaya dair açılmış bir dava, iddianame yok. Üniversitesi ise mezun vermemişti.)
Ankara, Akın İpek’in İngiltere’den iadesini istedi.
Londra’ya gelen bakan, başbakan, cumhurbaşkanının konuyu mevzu ettiğini de tahmin edersiniz.
İngiltere bir hukuk devleti.
İletilen 13 suçlamadan 12’sini dikkate almadılar.
Terörün finansmanı, kara para aklama gibi iddiaya bakacaklar.
Buraya kadar okuduysanız, finansal konularda Akın beyin ne kadar rahat olduğunu tahmin edersiniz. Senelerdir bir şey koyamamışlar, ne bir belge, ne yasa dışı bir para transferi, ne başka şey.
**
Konuya bakan İngiliz mahkemesi geçen mayıs ayında prosedür gereği Akın beyin ifadesine başvurdu.
Adresi belli, avukatları konuyu takip ediyor, mahkeme ile iletişim halindeler.
Günü gelince gidip ifadesini verdi, eylül ayında duruşma görülecek, yasal süreç yürüyor.
Bunlar Ankara’nın da bildiği şeyler esasen. Karşı tarafın avukatları var. Bilgi alabiliyorlar.
**
Peki bu taciz fırtınası neden ve nasıl başladı?
12 Temmuz’da İngiliz The Guardian gazetesi bir haber yaptı:
“İngiltere merkezli İpek Yatırım Şirketi, Türkiye’de el konulan şirketleri için uluslararası tahkim görevi üstlenen Dünya Bankası bünyesindeki Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi’ne (ICSID) başvurdu. Türk hükümeti, milyarlarca dolarlık mal varlığına el koymakla suçlanıyor.”
Haber Ankara’yı çok kızdırmış olacak ki…
Ertesi gün, 13 Temmuz Cuma, Anadolu Ajansı Akın İpek’in gizli kamera ile çekilmiş görüntülerini servis etti.
Kayyımlar, 18 Temmuz Çarşamba günü, annesi Melek İpek’i 40 yıllık evinden tahliye kararı çıkarttılar.
19 Temmuz Perşembe günü, Sözcü gazetesi “Akın İpek ev hapsinde” diye uydurma bir haber geçti.
Aynı gün, Akın beyin ofisi ve evinin önünde AA’nın ekipleri beklemeye başladı.
21 Temmuz Cumartesi günü ise TRT Haber, masa başı üretilmiş yalan haberin şahikasına imza attı: “Akın İpek gözaltına alındı.”
**
Kronoloji hiçbir şeyin sebepsiz olmadığını gösteriyor.
Ayın 13’ünde başlayan taciz ve tehdit fırtınasına Akın beyin yorumu da bu yönde:
“Yayınlara bakınca, herhalde tahkim davasından sonra başladı bu. Belki uluslararası yargıya yansıyacak olan şeyin önüne geçmek istiyorlar veya etkilemeye çalışıyorlardır diye düşünüyorum. Başka bir sebebi benim gördüğüm kadarıyla yok.” (Ahval, 21 Temmuz 2018)
**
Sonraki yazıda, 13-21 Temmuz arasındaki gazetecilik facialarını anlatacağım.
Yarısı suç, yarısı linç.
Hem de kasten, taammüden.
[Tarık Toros] 25.7.2018 [TR724]
İktidar kazanıyor ama ülke kaybediyor! [Erhan Başyurt]
AK Parti’nin ya da Erdoğan’ın en büyük şansı, güçlü bir muhalefetin ve güçlü iktidar alternatifinin karşısında hiçbir zaman olmaması.
Bunun iki nedeni var; muhalefet partilerinin dar düşünce kalıpları ve iktidarın zamanında muhalefeti ‘tanzim’ operasyonları…
***
24 Temmuz’dan sonra yaşananlara bir bakın!
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Kurultay’da rakibi olan isim Muharrem İnce’yi Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterdi.
Neden?
Eğer Türkiye’yi idare edecek kadar iyi idiyse, CHP’yi neden teslim etmediniz?
Yeterli değilse neden aday gösterdiniz?
Görünen o ki, Kılıçdaroğlu mezhep ön yargıları nedeniyle aday olamadı.
Tercihi İnce değildi ama baskın seçime hazırlıksız yakalanma ve İnce’nin yakın olduğu etkin mercilerin bastırmasıyla onu aday gösterdi.
Sonuç ortada…
***
Cumhurbaşkanlığı sonucunu CHP’nin göstereceği adayın belirleyeceğini adaylar açıklanmadan çok önce nedenleriyle bu köşede ele almıştık.
İnce’nin, ikinci tura kalsa bile Erdoğan karşısında şansının düşük olduğunu da…
İnce, tabanını hareketlendirmeyi başarınca Akşener’in şansı da kalmadı.
Akşener zaten geniş tabanlı bir kadro kuramayıp kendisini MHP çizgisine hapsederek, ulusalcıları vitrine alarak ilk hatayı yapmıştı. Böylece parti kurmadan yakaladığı rüzgarı arkasına alamadı…
Muhalefet, AK Parti’nin aşırı özgüvenle halkın güvenini kaybettiği ve resmi olarak bile yüzde 42’ye düştüğü bir zemini fırsata dönüştürmeyi bir kez daha başaramadı.
***
İnce, seçim gecesi ‘adam kazandı’ mesajını atıp, ’10 milyon oy farkı vardı’ beyanını verip, sonra da ‘ikinci tura kalsak kazanabilecek miydik ki?’ diyerek gerçek niyetini gösterdi.
Eğer bir ‘komplo teorisi’ üretilecekse, ‘’İnce’yi aday gösterten çevrelerin de İnce’nin de hedefinin Erdoğan’ı değil Kılıçdaroğlu’nu devirmeyi amaçladıklarını’’ rahatlıkla söyleyebiliriz.
İnce CHP’nin yüzde 23 aldığı seçimde yüzde 30 oy almasını gerekçe göstererek, rakibi olduğu halde kendisini aday gösterme erdemini gösteren Kılıçdaroğlu’nu yıkmak için imza toplamaya başladı.
Siyasette vefa olmaz!
***
Akşener’in durumu da farklı değil.
Partisi Meclis’te beşinci sırada ama kendisi Cumhurbaşkanı adayı olduğu için milletvekili olamadı.
Partisinin aldığı oy garip şekilde MHP’nin de altında…
MHP’den değil AK Parti’den oy almış gibi görünüyor.
Ancak milliyetçi kesimin oyu yüzde 17’yi hiç aşamamıştı, şimdi yüzde 22’yi geçmiş görünüyor.
MHP üzerinden hile yapıldığı iddiaları doğru değilse, Türkiye’de milliyetçilik dalgası ciddi şekilde yükselişe geçmiş demektir.
Akşener’in Cumhurbaşkanı adayı olarak aldığı oyların partisinin 3 puan altında olması, parti içinde haklı eleştirilerin yükselmesine neden oldu.
Sonuçta kavgalı bir değerlendirme toplantısının ardından Olağanüstü Kurultay kararı çıktı.
Akşener, yeniden aday olacağını kendisi bizzat henüz açıklamadı.
Son seçimin en büyük kaybedeni bireysel olarak kendisini ‘F…ö’ zırvasına hapseden Akşener’dir…
***
Muhalefet kendi iç sorunları ile boğuşurken, iktidar da hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor.
Uyum yasalarını istediği gibi KHK ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile çıkarıyor, MHP desteğiyle OHAL’i daimi hale getiriyor, ‘tek adam’ rejimini keyfi şekilde inşa ediyor.
Ekonomide kriz, dış politik sorunlar, adaletin ayaklar altında çiğnenmesi gündem bile olmuyor.
CHP ve HDP yeniden seçilen ve dokunulmazlık kazanan vekillerini hapisten kurtarmak aciz…
İktidar, totaliter rejimlere doğru ilerleyişini sürdürüyor.
Başta dediğimiz gibi, AK Parti ve Erdoğan’ın en büyük şansı, zayıf muhalefet ve zamanında yapılan ‘tanzim’ hamleleri…
İktidar kazanıyor ama ülke kaybediyor!
[Erhan Başyurt] 25.7.2018 [TR724]
Türkiye’de asıl patlayan ateizm/deizm değil, neo-paganizm [Bülent Keneş]
Böyle bir şeye hiç tevessül etmesek belki daha iyi olur. Ama, illa yapmamız gerekiyorsa, başkalarını ahlaki yönden nasıl değerlendirmeliyiz? Bu değerlendirme kendi ahlaki kriterlerimize göre mi olmalı? Yoksa projektörlerimizi üzerine tuttuğumuz kişi ya da kişilerin kendi ahlaklarına göre mi?
Peşinen söyleyeyim, şayet başkalarının hal ve hareketlerini kendi ahlak anlayışımıza göre değerlendiriyorsak yaptığımız şeyin hiçbir anlamı olmayabilir? Öznelliğin, subjektifliğin, göreceliğin alabildiğine hakim olduğu ahlak alanında yapacağımız gözlemlerde, sırf hal ve hareketleri kendi ahlaki ilkelerimize uymadığı için insanların ahlaklı ya da ahlaksız olduklarına hükmedemeyiz. Böyle bir şeye girişmemiz çok büyük bir cüret ve söz konusu kişilere büyük bir haksızlık olur. Böylelerinin ahlakiliği açısından söyleyebileceğimiz tek anlamlı şey, olsa olsa ahlak anlayışlarının bizimkinden farklı olduğudur. Ve kendi ahlak anlayışımız gibi o ahlak anlayışı da her türlü saygıya değerdir.
Peki, kimin ahlaklı, kimin ahlaksız olduğunu belirlemenin makul bir yöntemi yok mudur? Hiç olmaz olur mu? “Ahlak” diye bir nosyon olduğuna göre “ahlaksızlık” diye bir şeyin olması kaçınılmaz olduğundan bunu belirlemenin yolları da mutlaka olmalıdır. Mesela, insanların hal ve hareketlerini kendi savundukları ahlaki değerler ve ilkelerle karşılaştırarak, olduklarını iddia ettikleri şey ile oldukları şey ya da yaptıkları şeyler arasındaki mesafeye bakarak ne kadar ahlaklı ya da ahlaksız olduklarına rahatlıkla karar verebiliriz.
İNSANLARI KENDİ AHLAKIMIZLA DEĞİL, KENDİ AHLAKLARIYLA TARTMALI
Yani insanların ahlakiliklerini ancak kendi ahlaklarıyla değerlendirebiliriz. Çünkü, insanların ahlaki düzeylerini bizim kendi göreceli ahlaki anlayışımıza uzaklıkları ya da yakınlıkları değil, asıl kendi savundukları, kendi inandıkları ilke ve değerlerle ne kadar tutarlı bir hayata sahip oldukları belirler. Ahlak anlayışları her ne olursa olsun insanların ahlakilikleri ya da ahlaksızlıkları, senin benim ahlak anlayışıma olan yakınlıkları ya da uzaklıkları kadar değil, kendi savundukları ahlaki anlayışla tutarlılıkları ya da çelişkileri kadardır.
İşte bu yüzdendir ki, özellikle her şeyin ayan beyan ortaya saçıldığı 17/25 Aralık 2013 tarihinden bu yana Türkiye’nin en ahlaksızlarının, aleniyet kazanmış tescilli hırsızlıklarına, yolsuzluklarına, yalanlarına, iftiralarına, ahde vefasızlıklarına, ikiyüzlülüklerine, sahtekarlıklarına, adaletsizliklerine, hukuksuzluklarına, keyfiliklerine, despotluklarına, işkence ve zulümlerine rağmen, başta Erdoğan olmak üzere AKP kadrolarına en büyük desteği veren güya dindar kesimler ve bunlara fikri önderlik eden din adamları, ilahiyatçılar, tarikat ve cemaat önderleri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Neden mi? Nedeni basit… Olduklarını iddia ettikleri şeyle oldukları şey arasındaki uçurumun en fazla olduğu kesimi bu dinbazlar güruhu oluşturuyor da ondan. Dahası, hal ve hareketlerinden anlaşıldığı kadarıyla, ne oldukları gibi görünmek ne de göründükleri gibi olmak en fazla bu ahlaksız din tacirlerinin işine gelmiyor da ondan.
Korkaklıklarından ya da omurgasızlıklarından mı yoksa hubb-u cah ya da menfaatperestliklerinden mi bilinmez ama kınanmayı, buğzu ve lanetlenmeyi en fazla hak eden kesimleri, savundukları değerler itibariyle kir pas tutmaya asla tahammülleri olmamaları gerektiği halde bu süreçte en fazla kirlenen bu kesimler oluşturdu.
‘BÜTÜN RENKLER HIZLA KİRLENİYORDU, BİRİNCİLİĞİ BEYAZA VERDİLER’
Özdemir Asaf’ın o meşhur “Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler” dizesinde dile getirdiği gibi, hep beyaz kalması gerekenlerin kirlenmesi, maalesef, beyazlık iddialarının gücüyle mütenasip bir hızda gerçekleşti. Balık baştan, tuz ise hepten koktu. Haliyle, kılavuzu bu dinbazlar olanların burunları da kargayı kılavuz edinenlerden pek farklı olmadı.
Acı gerçek şu ki, ölümleri pahasına bembeyaz kalması gerekenler kirlendikçe kirlendi. Kalpleri karardıkça karardı. Dosdoğru olması gerekenler sapıttıkça sapıttı. Haysiyetlerinin yerine menfaatlerini, ahlaklarının yerine korkularını, Allah’ın yerine şevkle tapındıkları devleti, iktidarı, gücü ve saltanatı koydular. Şeklen mihrapta, minberde, kıyamda, rükuda, secdede durdular durmalarına belki ama, hatta belki ezber ettikleri Allah kelamı hep dillerinde oldu olmasına ama kalben ve hal diliyle tapındıkları hep devlet oldu, güç oldu, iktidar oldu, menfaat oldu. Her ne kadar şeklen hala Allah’a yönelirmiş gibi görünseler de, çoktan kendi tercihleriyle tapındıklarına tapınan neo-paganlara dönüştüler.
Dolayısıyla, tıpkı paganlığın yaygın olduğu devirlerdeki gibi herbiri tapınmak için kendisine uygun birer mabud da buldu. Beğensek de beğenmesek de kabul etmeliyiz ki, tercihlerinde ilkesizlikleri ve ahlaksızlıkları ölçüsünde rasyonel de davrandılar. Kendilerine başkalarından farklı davranmayacak olan göğe, yağmura, denize, aya, güneşe, yıldızlara, yıldırımlara, hayvanlara, ağaçlara, dağa, taşa vs tapınmalarının herhangi bir özel getirisi olmadığı için kimi doğrudan Erdoğan’a, kimi Erdoğan’ın endamına vurulup kul köle olan yakınındaki birine, kimi iyiden iyiye Erdoğan’ın şahsında cisimleşen ceberrut devlete, güce ve iktidara tapınır hale geldi. Kimi menfaatlerini tanrı edindi bu süreçte kendine, kimi parayı, kimi makamını, kimi mansıbını, kimi gücü ve şöhretini, kimi ise korkusunu…
GÜNÜN DİNBAZLARI DÜNÜN VE BUGÜNÜN PAGANLARINDAN AHLAKSIZ
Yanlış anlaşılmak istemem. Bu bahsettiklerimi ahlaki açıdan kesinlikle paganlara benzetmiyorum. Çünkü, eski çağlardaki paganlarla ya da içinde bulunduğumuz devirde dünyanın değişik bölgelerinde protest bir inanç olarak yeniden ortaya çıkan neo-paganizme yönelenleri ahlaksızlıkla suçlamak büyük bir haksızlık olur. Tek bir tanrıya inançsızlıkları kendi bilecekleri bir şey ama kendi ahlak anlayışları üzerine yaşayan insanları ahlaksızlıkla itham etmekten imtina ederim. Haddi zatında, nasıllarsa öyle göründükleri için eski ve yeni paganların ahlaklarını sorgulamak da, girişteki izahatımız bağlamında, bize düşmez. Ama Müslüman, dindar, din adamı, mümin, mütedeyyin, hal ehli, tarikat ve cemaat insanı vs göründükleri halde Allah’ın bazen imhal ettiği şaşmaz ve mutlak adaletinden değil Erdoğan’ın zinhar gösterdiği gazabından korkanların, rızıkları için Allah’a değil Erdoğan’a teveccüh edenlerin paganlara asla yakıştıramayacağımız düzeyde bir ahlaksızlıkla malül olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Mesela, resme, heykele ve bu eserleri meydana getiren sanata ve sanatçılara karşıtlığı bütün hayatının gayesi haline getirmiş, tüm ömrünü Atatürk heykellerine ve Atatürk resimlerine karşıt söylemlerle geçirmiş bir siyasal İslamcı eskisinin, bir ayağının çukurda olduğu ahir ömründe vardığı yerin “Devlet dairelerine artık Erdoğan fotoğrafları asılmalı” söylemi olması, bahsettiğimiz ahlaksızlığın ete kemiğe bürünüp vücut bulmuş halidir.
Durun hele, hemen kızmayın öyle. Kendisinden olmayanda olduğu için karşı çıktığına kendisinden olan için taraftar olmanın ahlaksızlıktan, şahsiyetsizlikten, mürailikten, ikiyüzlülük ve çifte standarttan başka bir tanımı olan varsa söylesin de bilelim.
İnançlarına ya da inançsızlıklarına mesafeli olunsa da hakiki paganlara, neo-paganlara, putperestlere, ateistlere, deistlere saygı duyulabilir belki, ama kendilerine perde yaptıkları dinlerini, imanlarını, tanrılarını, her duruma müsait genişlikteki zagonlarını, haysiyetlerini, şereflerini bozuk para gibi harcayıp güce, iktidara, servete, menfaate, şatafata ve saltanata tahvil edenlere saygı duyulmasını kimse kimseden beklememeli.
KEMETİKLERDEN, DİANİKLERDEN, VİKKALARDAN, DRUİDLERDEN ZİYADE…
Saygı duymak ne kelime, Kemetiklerden, Animalistlerden, Dianiklerden, Stragalardan, Warriorlardan, Vikkalardan, Asartulardan, Hellenismoslardan, Druidlerden çekinilip endişe edilmediği kadar Allah’ı, İslam’ı, imanı menfaatlerine meze yapan bu tür dindar görünümlü müptezel mürailerden korkulmalı, endişe edilmeli ve uzak durulmalı asıl.
İlla çekinilecekse tıpkı tapınmak için helvadan yaptıkları putları afiyetle yiyen putperestler gibi, milleti Allah’la kandırarak ceplerini ve midelerini doldurma peşinde koştururken haysiyetleri ile birlikte imanlarından da soyunanlardan çekinilmeli asıl. Kendileri ele geçirdiklerini sanadursunlar, tam tersine ruhlarını, bedenlerini, benliklerini teslim alan güce ve iktidara, makama ve mansıpa, menfaata ve güce tapınan bu latent putperestlerden ikrah edilmeli asıl.
Pabucunu ters giydirdikleri Şeytan’a parmak ısırtan, iblislerin dudaklarını dehşetten, gülyabanilerin hayretten uçuklatan Hayrettin Karamangillerden, Mehmet Görmezgillerden, Ali Erbaşgillerden, cübbeli şarlatanlardan, fesli madrabazlaradan, sarıklı taylasanlılardan, şeyhgillerden, imamgillerden korkulmalı asıl.
Allah’ın sonsuz ve sınırsız kudretiyle boy ölçüşme küstahlığına düçar olmuş firavunlar, nemrutlar gibi faniliği sindirememenin yol açtığı aşağılık komplekslerini ölümsüzlüğe dönüştürmenin bir tezahürü olarak her şeyin en büyüğünü inşa etme şehvetinin yol açtığı yakıcı yıkımdan dehşete düşülmeli asıl.
GÖRKEMLİ TAPINAKLARDA KENDİ ENANİYETLERİNE TAPINMA ÇAĞRISI
İhlas ve samimiyetle huşu içinde ibadet edilecek mescitler yerine, tıpkı Çamlıca Tepesi’nin en tepesine diktikleri gibi, peşlerine taktıklarını şanlarına şan katacak görkemli tapınaklarda kendi enaniyetlerine tapınmaya davet edenlerin arsız ve hadsiz küstahlıklarından çekinilmeli asıl.
Sanmayın ki abartıyorum. Görünümü her ne olursa olsun adı konmamış bir paganizm toplumun her yerine hızla sirayet ediyor. Muktedir olanlar hükmettiklerini düşündükleri devlete ve herşeye hükmedebildiğini sandıkları kendi enelerine hem tapınıyor hem de takipçilerini tapınmaya celbediyor. Muktedire bende, ceberrüt devlete kul olanlar ise kendilerini birer paydaşı gördükleri devletin kudretine iman ediyor.
Böylece, siyaseten istismar uğruna her yere İslam’ın şekli sembollerini hoyratça boca edenlerin kalplerine değişik bir tür putperestlik yerleşiyor. Yeni tür bir neo-paganizm dinbaz sürülerinin iliklerine kadar işliyor. Diyanet ve ilahiyatçıların hamiliği ve inkubasyonunda yeşeren bu neo-paganizmin gün be gün boy atıyor.
Benim nazarımda görünen köy aynen böyle. Kılavuza bilmem gerek var mı?
[Bülent Keneş] 25.7.2018 [TR724]
‘Din kolaylıktır’ ne demek? [Süleyman Sargın]
Dilimize pelesenk olan ifadelerdendir: “İslam kolaylık dinidir” veya “Din kolaylıktır”. Doğrudur, Efendimiz’in “Din kolaylıktır” mealinde bir hadisi de var. Ancak kolaylıktan kastedilen, herkesin dini kolayına gelecek şekilde uygulaması, nefsine ağır gelen yükümlülükleri terk etmesi olmasa gerek. Çünkü dinin muhtevası içinde normal şartlarda yerine getirilemeyecek bir emir ve yasak yoktur. Olsaydı “teklif-i mâ lâ yutâk” olurdu ki bu Allah Teâlâ’nın “Allah herkesi ancak kaldırabileceği kadar bir yükümlülükle sorumlu tutar” (Bakara, 2/286) mealindeki vaadiyle çelişirdi. Demek ki dinin teşri kılınmış bütün emirleri ve yasakları normal şartlarda ve sağlıklı herkes tarafından rahatlıkla uygulanabilir.
“Kolaylığın” bir yönü de şudur; normal şartlarda ve sağlığı yerinde olan herkes için uygulanması kolay bulunan dinin bazı hükümleri bazı şartlarda ve bazı şahıslar için zorlaşabilir. Mesela yolculuk (sefer) her zamanki normal durumlardan olmadığı için illeti yolculuk, hikmetlerinden biri meşakkat olmakla yolculukta namazların kısaltılması ruhsat olarak teşri kılınmıştır. Yine yolcular ve oruç tutamayacak derecede hasta ve yaşlı olanlar da Ramazan’da oruçlarını kazaya bırakabilirler. Eğer hasta olanların hastalığı geçmezse ve yaşlı olanlar oruç tutabilecek bir güç ve takate ulaşamazlarsa bu defa tutamadıkları oruçların yerine fidye verirler. Kısaca din hiçbir zaman yaşanmayacak zorlukta değildir.
‘Sen buna güç yetiremezsin’
Din kolaylıktır ve dinde zorluk yoktur meselesi aynı zamanda istismara açık bir konudur. Bu bahaneyle normal farzlarını ve yapabileceği nafile ibadetleri terk eden insanlara rastlamışsınızdır. Bununla birlikte dini kendileri için onun altında ezilip kalacak şekilde zorlaştıranlar da yok değil. Mesela sahabenin zahidlerinden Abdullah b. Amr b. As’ın tecrübesi önemli bir örnektir; şöyle diyor: Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) benim “Hayatta kaldığım müddetçe vallahi gündüzleri oruç tutacağım, geceleri de namaz kılacağım” dediğimi haber vermişler. O da beni çağırdı ve “Sen böyle demişsin, doğru mu?” diye sordu. “Annem babam sana feda olsun, evet böyle söyledim Yâ Resûlallah!” dedim. “İyi ama” dedi, “sen buna güç yetiremezsin. Bazen oruç tut, bazen ye; gece namaz kıl ama uykuyu da ihmal etme. Ayda üç gün oruç tut (bu yeter), zira hayırlı işleri Allah on misliyle kabul ederek ecir veriyor. Bu üç gün aynen senelik oruç yerine geçer” buyurdu. Ben, “söylediğinizden daha fazlasına güç yetiririm” deyince, “öyleyse” dedi, “bir gün oruç tut, iki gün ye.” Ben tekrar “bundan ötesine de güç yetiririm” dedim. “O halde bir gün oruç tut, bir gün ye; bu Hz. Dâvud’un orucudur. Bu, en faziletli oruçtur” buyurdu. Ben yine, “daha fazlasına da güç yetiririm” deyince, bu defa Efendimiz “Bundan efdali (daha faziletlisi) yoktur” diyerek konuyu kapattı.
Bu hadiseden sonra Abdullah b. Amr, Efendimiz’in buyurdukları gibi Ramazan harici günlerde bir gün oruç tutup bir gün yemeye başladı. Bilindiği gibi, devamlı yapmak üzere niyet edilen nafile bir ibadet niyet eden için bir nezir (adak) hükmünde olduğundan vacip hale gelir. Dolayısıyla insan nafile ibadetleri onlara takat getirebileceği bir tedricilikte kendisine adet edinmelidir. Nitekim Abdullah b. Amr, yaşlılığında bir gün oruç, bir gün iftar kendisine ağır gelmeye başladığı için şöyle demiştir: “İhtiyarladığım zaman, Resûlullah’ın tanıdığı ruhsatı kabul etmiş olmayı temenni ettim”.
Bu durum, dini zorlaştırmaya bir örnektir. Allah Resûlü dini bu şekilde zorlaştırmamak hususunda ikazda bulunmuş ve “Kişi kendisini din(i daha iyi yaşamak) konusunda ne kadar zorlarsa zorlasın din ona üstün gelir” buyurmuşlardır.
‘Dünya ile alakası kalmadı ki!’
Yukarıdakine benzer bir hadiseyi de Ebû Cuhfe (ra) anlatıyor: Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Selman’la Ebû’d-Derdâ’yı kardeş yapmıştı. Selman bir defasında Ebû’d-Derdâ’yı ziyarete gitti. Evde Ebû’d-Derdâ’nın hanımının üzerinde eski bir elbise görünce üzüldü ve “Bu halin ne?” diye sordu. Kadın, “Kardeşiniz Ebû’d-Derdâ’nın dünya ile alakası kalmadı ki!” diye cevap verdi.
Ebû’d-Derdâ, Selman’a yemek ikram etti; yemeği getirdiğinde “buyur kardeşim ye!” dedi ve ilave etti: “Ben (nafile) orucum.” Selman, “Hayır, sen yemezsen ben de yemem.” dedi. Ebû’d-Derdâ orucunu bozdu ve yemeği birlikte yediler. Gece olunca Ebû’d-Derdâ bütün gece ibadet etmek için yatmak istemedi. Selman ona, “Uyu!” dedi. O da sözünü dinledi, beraber uyudular. Bir müddet sonra Ebû’d-Derdâ namaza kalkmak istedi. Selman, tekrar “daha erken, biraz daha uyu!” dedi. Uyudular. Gecenin son üçte birine doğru Selman, “Şimdi kalk!” dedi. Kalkıp beraber namaz kıldılar. Sonra Selman, kardeşine şu nasihatte bulundu: Senin üzerinde Rabbin’in hakkı var, ailenin hakkı var, nefsinin hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” Ertesi gün Ebû’d-Derdâ, durumu Hazreti Peygamber’e anlattı. Resûlullah Efendimiz, “Selman doğru söylemiş.” buyurdu.
‘Az da olsa devamlı olan ibadet makbul’
Benzer başka hadiseler de rivayetlerde yer alıyor. Fıtratın zorlanmaması, ibadet ü taat noktasında taşınamayacak büyüklükte yüklerin altına girilmemesi hususunda Efendimiz’in tahşidatı var. Ancak bütün bunlar bizi nafileleri terk etmeye, onları gereksiz veya faydasız görmeye sevk etmemeli. Dikkat edilirse her iki rivayette muhataplara nafile orucu veya namazı terk etmeleri değil, taşıyabilecekleri kadarını yapmaları tavsiye ediliyor. “Az da olsa devamlı olan ibadetin makbul olması” hususu da bunu anlatıyor. Kolaylıktan kastedilen, nafilelere ilgisiz kalıp sadece farz ibadetlerle yetinmek değil. Bu sebeple, dinde kolaylığın esas olması meselesi dinde ve ibadetlerde laubaliliğe yol açmamalı.
Bazen nafile ibadetlere, teheccüde, hacet namazına, oruca, evrad u ezkara yapılan vurgular ve o yöndeki ikazlar “Din kolaylıktır, zorlaştırmayın” eleştirileriyle etkisiz hale getirilmek isteniyor. Bu, dine karşı laubaliliktir ve Rabbimiz’e karşı da sû-i edeptir. Bediüzzaman “Dinde laubaliler, ruhsatlarla okşanmaz; azimetlerle, şiddetle ikaz edilir.” diyor. (Mektûbat) Allah’la irtibatımızı, dini hayatımızı yukarıda Allah Resûlü’nün koyduğu ölçüler zaviyesinden düzenli ve kalıcı bir seviyeye getirmeliyiz.
[Süleyman Sargın] 25.7.2018 [TR724]
Muhteşem yüzyılın damatları [Padişah Damatları-2] [Dr. Serdar Efeoğlu]
Padişah kızları, kız kardeşleri ve kız torunlar, Osmanlı devlet yönetiminde devşirme kökenlilerin ön plana çıkmasıyla birlikte devşirme asıllı “kullarla” evlendirildiler. Bu evliliklerle saraya damat olan kişiler belli bir makama gelmiş, dolayısıyla pek genç olmayan devlet adamlarıydı.
Kanuni de dedesi II. Bayezid gibi kız kardeşlerini ve tek kızını devşirmelerle evlendirdi. Padişah’ın yaşlanmasıyla birlikte yerine geçecek şehzadenin belirlenmesi, büyük bir rekabete dönüştü. Kanuni’nin “çok sevgili eşi” Hürrem Sultan’la birlikte hanım sultanlar ve damat paşalar da kendilerini bu mücadelenin içinde buldular.
OSMANLI PRENSESLERİ
Osmanlı hanedanına mensup kızlar evlendiklerinde ayrıcalıkları devam ediyor ve “damat paşa” bu realiteyi kabul etmek zorunda kalıyordu. Buna göre damadın önceki eşini çocukları olsa bile boşaması gerekiyordu. Evliliğin sona erdirilmesinde de inisiyatif prensese aitti.
Bu durum damatları çok zor duruma düşürmekte, hanım sultanın paşaya karşı her türlü şantajı yapmasına zemin hazırlamaktaydı. “Hanım Sultan” damada makamının yükselmesi, maddi imkânlarının artması gibi avantajlar sağlıyor, Padişahla olan ilişkilerde de devreye girebiliyordu.
Juliette Dumas bir çalışmasında Osmanlı ve Fransız prenseslerinin evliliklerini karşılaştırmakta ve Osmanlı prenseslerinin evlilikle beraber maddi imkânlar yönüyle daha iyi durumda oldukları sonucuna varmaktadır. Çünkü Fransız prenseslerine evlilikle beraber sadece çeyiz verilirken Osmanlı prenseslerine ölümlerine kadar ihtiyaçlarını karşılayacak “haslar ve akarlar” tahsis edilmekteydi. Fransız prenseslerinin en büyük avantajları ise “kraliçe” olarak tahta çıkabilmeleriydi.
Padişah kızlarının evliliklerinin sadece ülke içinde olmasına karşılık Fransız prensesleri Avrupa’nın diğer hanedanlarından erkeklerle evlenebiliyorlardı. Bu durum Osmanlıların zamanla içlerine kapanmalarına yol açarken Batı’da evliliklerle kurulan akrabalıklar, ortak bir Avrupa kültürünün ortaya çıkmasında etkili olmuştur.
DAMAT-I ŞEHRİYARİ
Osmanlı prenseslerinin kullarla evlendirilmeleriyle birlikte damatlar için “Damat-ı Şehriyari” ifadesi kullanılmaya başladı. “Padişah damadı” anlamına gelen bu ifade Osmanlıların yıkılışına kadar devam etti.
“Damat-ı Şehriyari”, bir unvan veya makamdan çok “onur” ifadesi olarak kullanılıyordu. Nitekim kanunnamelerde damat için tanımlama yapılmamış ve ne kadar maaş bağlanacağına dair bir düzenleme yer almamıştır.
“Damat-ı Şehriyari” ifadesiyle damatların padişahın diğer kullarından farklı bir konumda oldukları ve padişahla bir akrabalık kurdukları vurgulanıyordu. Bu tür evliliklerle ülke içindeki diğer güçlü ailelerin önemi azaltılıyor ve padişahın devlet üzerindeki gücü daha da artırıyordu.
Damat bu evlilikle görünüşte hanım sultanın “kulu kölesi” oluyordu. Gerçekte ise hanedana şartsız bir şekilde itaat etmeyi taahhüt ediyordu. Damat artık başka bir evlilik yapamayacak ve hanım sultanı boşayamayacaktı. Nitekim Dumas, incelediği üç yüz yıllık süre içinde hiçbir damadın prenses eşini boşamadığını tespit etmiştir. Prensesler ise kötü bir olay yaşadıklarında bu hakkı kullanmaktan çekinmemişlerdir.
KÖTÜ BİR SON AMA…
Prenseslerin gücüne dair ilk örnek Kanuni’nin kız kardeşi Şah Sultan’ın Arnavut kökenli bir devşirme olan Lütfi Paşa’yı boşamasıdır. Bu evlilik sonrasında Lütfi Paşa, Yanya valiliğinden Sadrazamlık görevine atanmış ve 1539-1541 arasında bu görevi üstlenmiştir.
Paşa’nın iktidarının gayet başarılı görüldüğü bir sırada, Kanuni İstanbul dışındayken Şah Sultan’la arasında büyük bir tartışma yaşanmıştı. Tartışmanın nedeni, Lütfi Paşa’nın zina yapan bir kadını çok ağır bir şekilde cezalandırmasıydı. Cezanın ağırlığı karşısında tepki gösterenlerden birisi de Şah Sultan oldu.
Şah Sultan Lütfi Paşa’ya bu kadar ağır bir cezayı nasıl icat ettiğini sorunca Paşa; cezanın suça uygun olduğunu ve “namussuzluk eden her kadına bundan sonra bu cezanın verileceği” cevabını vermişti. Sultan da hakaretle karşılık verince Lütfi Paşa, eşinin üzerine yürümüş, ancak sultanın cariyeleri ve haremağalarının yardıma gelmesiyle Sadrazam konaktan dışarı atılmıştı.
Olayı duyan Kanuni, Lütfi Paşa’ya eşinden ayrılmasını emretti. Ayrıca Paşa’yı görevinden azlederek Dimetoka’ya sürgüne gönderdi. Lütfi Paşa aslında Kanuni’nin kız kardeşine el kaldırmakla “padişaha el kaldırmış” oluyordu. Bundan sonraki hayatını da “sürgün” olarak geçirdi.
İlginç olan Lütfi Paşa’nın bundan sonra hayata küsmemesi ve geri kalan ömrünü araştırmalarla geçirerek önemli eserler kaleme almasıdır. Özellikle Hz. Süleyman peygamberin vezirinin ismini taşıyan “Âsafname” adlı eseri, Osmanlı tarihinde “siyasetname” türünün önemli örneklerinden birisidir.
Ayrıca yazdığı “Tevarih-i Ali Osman”la bir döneme ışık tutmuş, kaleme aldığı bir risalede de hilafetin “Kureyş” yerine artık Osmanlılara ait olduğunu ileri sürmüştür.
Padişahtan aldığı izinle sürgün günlerinde hacca da giden Lütfi Paşa’nın, Osmanlı tarihindeki önemli bir katkısı da vezirliği döneminde Boğdan seferinde tanıdığı Mimar Sinan’ı Kanuni’ye takdim etmesidir.
Sadrazamlığı sırasında müsadere uygulamasındaki haksızlıkları gidermeye çalıştığı, özellikle yetim malına müsadere ile el konulmasını önlediği, devlet hazinesine intikal eden malları yedi yıl süreyle emanette bekletme uygulamasını başlattığı anlaşılmaktadır. Yine memurların ticaret yapmasını da engellemiştir. Bütün bu başarılı icraatlarına rağmen Padişahın kız kardeşiyle yaptığı kavga, sadrazamlığını sona erdirmeye yetmiştir.
Lütfi Paşa’dan ayrılan Şah Sultan da bir daha evlenmemiş ve devrin mutasavvıflarından Merkez Efendi’ye intisap ederek hayatını sürdürmüştür.
İLGİNÇ BİR DAMAT: RÜSTEM PAŞA
Kanuni devrinin damatlarından birisi de Rüstem Paşa’dır. Saraybosna yakınlarında doğduğu belirtilen Paşa’nın Boşnak, Sırp, Arnavut ya da Hırvat olduğuna dair rivayetler vardır. Kanuni’nin gözüne giren Rüstem Paşa, Has Oda’daki eğitiminden sonra beylerbeyliği makamına getirilmiştir.
Rivayete göre Kanuni, Hürrem Sultan’ın da isteğiyle kızını Rüstem Paşa ile evlendirmek isteyince Paşa’nın “cüzzamlı” olduğu iddia edilmişti. Ancak bunun doğru olmadığı ortaya çıkmış ve 1539’da şehzade Bayezid’in sünnet düğünü sırasında Mihrimah Sultan’la nikâhları kıyılmıştır. Vezirlik görevinden sonra da 1544’de Sadrazamlığa tayin edilmiştir.
“Damat Sadrazam” taht kavgalarına da müdahil oldu ve oğullarını tahta geçirmek isteyen kayınvalidesi Hürrem Sultan’la birlikte hareket ederek birtakım tertiplerle Şehzade Mustafa’nın öldürülmesini sağladı. Hatta şehzadenin katline ebced hesabıyla “Mekr-i Rüstem” şeklinde tarih düşürüldü. Bu facia kamuoyunda büyük bir infiale yol açınca da görevinden azledildi.
Paşa’nın dokuz yıllık görevden sonra azledilmesine rağmen otoritesinden bir şey kaybetmediği anlaşılmaktadır. 1555’de İstanbul’a elçi olarak gelen Busbecq de Rüstem Paşa’yı ziyaret etme ihtiyacı duymuştu. Paşa’nın bu dönemi sadece iki yıl sürdü ve Hürrem Sultan’ın ısrarları sonucunda Kanuni tarafından yeniden sadrazamlığa tayin edildi.
Paşa’nın ikinci sadaretinde de Şehzade Selim’le Şehzade Bayezid arasında taht mücadelesi yaşandı. Paşa Bayezid’in yanında yer alsa da başarılı olamadı ve Bayezid’in “asi” durumuna düşmesiyle de Selim’in tarafına geçti.
1561’de vefat eden Rüstem Paşa kaynaklarda zeki ve ileri görüşlü bir devlet adamı olarak tanımlanmaktadır. Ancak Paşa ile ilgili rüşvet aldığına dair şikâyetler de vardır. Bazı tarihçilerse bu iddiaların o dönemde yeni ortaya çıkan bir vergi olan “câize”nin anlaşılamamasından kaynaklandığını savunmaktadırlar.
Osmanlı tarihleri, Rüstem Paşa öldüğünde servetinin 12 milyon altın olduğunu ve geriye 1.700 köle, 2.900 savaş atı, Anadolu ve Rumeli’de 815 çiftlik, 76 değirmen ve 5.000 cilt kitap ve pek çok değerli eşya bıraktığını belirtirler.
MUHTEŞEM DÖNEM SONA ERERKEN
Osmanlı’nın en görkemli devrinde başarılı devlet adamlarının da rolü olduğu muhakkaktır. Bu dönem, Osmanlı hükümdarlarının diğer önde gelen aileleri tasfiye ettikleri bir dönemdir.
Padişahlar, kız kardeşlerinin ve kızlarının evliliklerini önemli makamlara gelen devlet adamlarını itaat altına almada bir araç olarak kullandılar. “Damat Paşa”, mutlak itaatinin karşılığını üst makamlara tayin edilme şeklinde alırken, bir taraftan da kendisini sarayda yaşanan mücadelelerin ortasında buluyor ve taht kavgalarında aktif bir rol oynuyordu.
“Muhteşem Yüzyıl” döneminin damatları, liyakatlarıyla bu dönemin devamında önemli roller üstlendiler. Ancak sonraki dönemlerde durum farklı olacak, damat paşaların hataları hem kendilerinin hem de “kayınpeder padişahın” felaketini hazırlayacaktır.
Kaynakça: J. Dumas, “Erken Dönemde Damat-ı Şehriyari” vd. , Toplumsal Tarih, S. 226, S. 227, 2012; “Prenseslerin Değeri”, S. 203, 2010; E. Afyoncu, “Rüstem Paşa”, TDV İA; M. İpşirli, “Lütfi Paşa”, TDV İA; T. Gökbilgin, “Lütfi Paşa”, İA.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 25.7.2018 [TR724]
La Liga’da değiştiren değiştirene… [Hasan Cücük]
İspanya La Liga’da mücadele eden 20 takımdan 13’ü sezona yeni teknik adamla giriyor. Barcelona ve Atletico Madrid aynı teknik adamlarla yoluna devam ederken, sürpriz değişimin adresi Real Madrid olmuştu.
2017-18 sezonu sona ererken koltuğu en sağlam teknik adamlar arasında Real Madrid’in genç hocası Zinedine Zidane vardı. Ocak 2016’da Real Madrid’i çalıştırmaya başlayan Zidane, 2,5 yıla 3 Şampiyonlar Ligi kupası ve bir La Liga şampiyonluğu sığdırmayı başarmıştı. Real Madrid, Zidane döneminde oynadığı tüm finalleri kazanarak kırılması zor bir rekora imza atmıştı. Zidane’nin Şampiyonlar Ligi’ni kazandıktan kısa süre sonra görevinden istifa ettiğini açıklaması şok etkisi yapmıştı.
Zidane’nin istifasıyla sarsılan Real Madrid şoku üzerinden kısa sürede atıp, yeni teknik adamı belirledi. Bu isim İspanya milli takımının başında Dünya Kupası’nda bulunan Julen Lopetegui idi. Real Madrid’in Lopetegui ismini açıklamasından kısa süre sonra İspanya Futbol Federasyonu, etik dışı davranışı gerekçe göstererek Julen Lopetegui’nin görevine son verdi. Zidane ile başarıya alışan Real Madrid taraftarı şimdi Julen Lopetegui’nin nasıl bir performans göstereceğini merak ediyor. Başarısızlık halinde ise sonuç belli!
Valverde koltuğunu korudu
Teknik adam değişikliğinin beklendiği kulüp Barcelona’ydı. Sezonu şampiyon olarak tamamlamasına rağmen teknik patron Ernesto Valverde’ye güven tam değildi. Bunun gerekçesi Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finalde Roma karşısında yaşanan hezimetti. Real Madrid’in üst üste 3 yıl Şampiyonlar Ligi’ni kazanması Barcelona açısından kıskanılacak bir durumdu. Valverde, Şampiyonlar Ligi hezimetini La Liga şampiyonluğuyla unutturmayı başardı. Koltuğunu korudu. Ancak bu yıl Barcelona açısından başarı olmaya La Liga şampiyonluğu yetmeyecek. Valverde, koltuğunu korumasına rağmen diken üstünde olmaya devam edecek.
La Liga’nın en kıdemli teknik adamı 2011’den bu yana Atletico Madrid’i çalıştıran Diego Simeone. Arjantinli teknik adamın gelmesiyle Atletico Madrid farklı bir kimliğe büründü. Real Madrid ve Barcelona arasında geçen şampiyonluk yarışına ortak olan Atletico Madrid, Şampiyonlar Ligi’nde oldukça başarılı bir performans ortaya koydu. Diego Simeone’den sonra en kıdemli teknik adam Eibar’ın hocası Jose Luis Mendilibar. 2015’ten bu yana görevde olan Jose Luis Mendilibar, 3 yılı geride bıraktı.
[Hasan Cücük] 25.7.2018 [TR724]
Aman dikkat! Diyabet kanseri tetikliyor
Halk arasında şeker olarak bilinen ve görülme sıklığı giderek artan diyabet pek çok hastalığa da davetiye çıkarıyor. Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar diyabet hastalarında kansere yakalanma riskinin, diyabet hastası olmayanlara oranla daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmalara göre, diyabet hastalarında karaciğer kanseri görülme riski diğer insanlara göre 2.5 kat, rahim kanseri görülme riski ise 2.2 kat daha fazla. Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Serhat Işık, ’’Diyabet ile kanser birlikteliği uzun zamandan beri ilgi çeken bir konudur. Yapılan çalışmalar sonucunda diyabetik hastalarda kanser oranının diyabetik olmayanlara göre daha yüksek olduğu saptanmıştır.’’ diyor.
Günümüzde diyabetli hasta sayısı 424 milyonken bu rakamın 2030 yılında 552 milyon olacağı öngörülüyor. Kanser ise bir yıldaki ölümlerin yüzde 13’ünün sebebi. Özellikle kolon, karaciğer, pankreas, böbrek, prostat ve rahim kanserlerinin diyabet ile ilişkisi var.
Diyabet tümör hücrelerini çoğaltıyor
Tip 2 diyabette toplam vücut ağırlığı normal olsa bile vücutta yağ dokusu fazlalığı ile orantılı olarak ortaya çıkan ve yıllarca kan şekerini normal tutmaya çalışan insülin fazlalığı görülüyor. Ancak birey yaşam tarzı değişikliği ile vücuduna yardımcı olmazsa, yıllar içerisinde bu insülin artışı kan şekerini normal seviyelerde tutmakta aciz kalıyor ve kan şekerini yükseltiyor. Diyabette hem insülin fazlalığı hem de kan şekeri yüksekliği tümör hücrelerinin çoğalmasına uygun bir ortam oluşturutor.
Kanser gözden kaçabiliyor
Diyabette kan şekeri, insülin, büyüme faktörleri, kronik iltihap gibi pek çok etken kanser ortaya çıkışını kolaylaştırırken; tedavi yanıtını olumsuz etkiliyor. Diyabetik bireylerde kanser erken teşhisi amacıyla oluşturulmuş toplum taramaları, hastaların diyabet ve ilişkili problemlerine yoğunlaşıldığından dolayı gerek hasta gerekse doktor tarafından dikkatten kaçıyor. Bu taramaların daha az yapılması diyabetik bireylerde erken teşhis şansını azaltıyor ve tanıda daha ileri evre kanser ile karşılaşılmasına sebep olabiliyor. Ayrıca hem diyabet hem kanser olan kişilerde kullanılan kemoterapi ilaçlarının etkileri diyabetli olmayanlara göre daha az görülüyor.
Korunmada ideal kilo önemli
Doç. Dr. Serhat Işık’a göre, diyabetli hastada kanser tedavisi sürecinde metabolik kontrolün iyi olması, bağışıklık sisteminin kanser ile mücadelede güçlü kalınmasını sağlıyor. Kanser hastalığı tedavisinde hastaların yaşayacakları iştah sorunu diyabet tedavisini oldukça etkiliyor. Kanser tedavisinde temel hedef ideal kilonun korunmasıdır. Hasta veya sağlıklı herkes meyve, sebze ve tam tahıldan zengin, sağlıklı olduğu kanıtlanmış gıdalara sofrasında daha çok yer vermeli. Kanser riskini artırdığı kanıtlanmış işlenmiş kırmızı et, yüksek kalorili ve şekerli gıdalardan uzak durulmalı.
[TR724] 25.7.2018
Bir gecede terörist ilan edilen komutan: Kumpasçı Cihat Yaycı ve zavallı suç ortakları, hesap vereceksiniz
15 Temmuz darbe girişimi sırasında NATO’da görevli olan Cafer Topkaya, yurda dönün emriyle Türkiye’ye gelen ve tutuklanan komutanlardan biri. 16 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen Cafer Topkaya, Twitter hesabında kurulan kumpasları, yapılan zulümleri ve çektiği çileleri anlattı.
Cihat Yaycı’nın iftirasıyla zulme maruz kaldığını belirten Topkaya, ‘Çok yoruldum dostlar. Sizi de yordum, kusura bakmayın. En başta dedim ya, yazmasam deli olacaktım. Yazarak yürek yükünü size devrettimse kusura bakmayın. Şu küçük hediyemi kabul buyurun.’ ifadesiyle şu bilgileri paylaştı:
CİHAT YAYCI VE ZAVALLI ORTAKLARININ REZİLLİKLERİ
Kendi personeline kumpas kuran ihbarcı Cihat Yaycı ve zavallı suç ortaklarının rezillikleri, Brüksel’den Ankara’ya dönen bir NATO’cu (!) subayın yaşadıkları, tanık oldukları, sanık oldukları vs. Uykusuzlar için bu gece başlıyoruz. Uykusunu kaçırdıklarım da kusura bakmasın artık.
Darbe girişimini takip eden karanlık günlerdi. 1 yıldır görev yaptığım NATO karargahında, ülkem adına utanç duymadığım, yüzümün kızarmadığı bir gün geçmiyordu. Yolsuzluk, terör, otokrasi, insan hakları ihlalleri artık sıradanlaşmış, işkence görüntüleri manşetlere taşınıyordu.
KHK’larla ve Gnkur.Bşk.lığından gelen emirlerle NATO’da görev yapan personelimizin tamamına yakını ihraç edilmiş/açığa alınmış veya görev süresi sonlandırılarak 2-3 gün içerisinde Türkiye’ye dönmesi emredilmişti.
NATO karargahı bu skandalla çalkalanıyordu. Yabancılar, Türkiye’nin yakın zaman önce hassas incelemeden geçirip gönderdiği ve NATO’nun en gizli birimlerinde birlikte mesai yaptıkları kişilerin yine Türkiye tarafından bir gecede terörist ilan edilmesini anlayamıyorlardı.
O denli saçmalıklar yaşandı ki o süreçte. Troller güruhu haline gelen medyaya, birileri tarafından darbe girişiminin arkasında NATO’nun bulunduğu, hatta darbe planının NATO’da görevli Türk subayları tarafından yapıldığı gibi kara mizah türünden yayınlar yaptırıldı.
Sonra daha ahmakça bir hareketle, NATO’dan 15 Temmuz öncesi ve sonrasına ait güvenlik kamerası görüntüleri talep edildi. Ve Türkiye’nin veto yetkisi olan, karar mekanizmalarında eşit söz hakkına sahip olduğu tek uluslar arası kurumdaki zor kazanılmış prestiji yerle bir edildi.
Bunu yapmak o ülkenin egemenliğinin ihlalidir. Suçtur. Nitekim bu ve benzeri fiilleri planlarken veya icra ederken yakalananlar ciddi sıkıntılar yaşadılar; bazıları uzun süre tutuklu kaldı.
İşte böyle bir ortamda, NATO karargahında göreve devam etmekte olan 3-5 askerden birisi iken, şube müdürüm Alb. A.B. ile birlikte, Gnkur.Bşk.dan 10 Ekim 2016 gecesi gelen İVEDİ bir emirle, 2 gün sonra, Gnkur. Karargahında yapılacak bir toplantıya katılmak üzere emir aldık.
Durum aslında çok açıktı. Daha 1 hafta önce, onlarca askerî ataşe toplantı için Ankara’ya çağrılmış ve güvendikleri komutanları tarafından toplantı salonu kilitlenip esir alınarak polise teslim edilmişti. Bu toplantının da ondan farklı olmadığı belliydi.
Şubede birlikte görev yaptığımız yabancı bir arkadaş bile “Bu konunun bu kadar ivedi olması mümkün değil. Sizi tuzağa düşürecekler. Gitmeyin!” dedi.
Kendisine, asker olarak emirlere itaat etmekle yükümlü olduğumuzu, gitmememizin suçluluk psikolojisi olarak algılanabileceğini, kaldı ki gözaltına alınsak bile hiçbir suçumuz olmadığı anlaşılacağında zaten serbest kalacağımızı söyledik.
Uçağa bineceğimiz sırada Alb.A.B. küçük çocuğunun bir kaza geçirip hastaneye kaldırıldığını öğrenince ailesinin yanına dönmek zorunda kaldı. Ben ise Atatürk Havalimanında pasaport kontrolünden hiçbir sorun yaşamadan geçip Ankara uçağına bindim.
Esenboğa’da ve gece kalmak için gittiğim Merkez Orduevinde de hiçbir sorun yaşamayınca boşuna kuruntu yaptığımızı düşünmeye başladım. İyimserliğime hayranım 🙂
13 Ekim 2016 sabahı erkenden Gnkur. karargahına gittim. İçeri girerken de, NATO’daki delegasyonumuzun gönderdiği evrakları teslim etmek için gittiğim General-Amiral Şube ve Merkez Dairede de hiçbir sorun yaşamadım.
Toplantı öncesinde, toplantıyı organize eden Yb.Mehmet Cenk’i odasında ziyaret ederek hediye olarak götürdüğüm çikolatayı verdim. Mahcup bir şekilde mesai arkadaşı Alb.Cantürk Köletelioğlu’na dönerek gayri ihtiyari “Biz n’apıyoruz, adam n’apıyor” dedi.
Toplantının beni bir süre oyalamak için yapıldığı çok belliydi. Nedenini anlatacağım. Bu arada toplantıya başkanlık eden, Gn.P.P’de önemli bir kadroda çalışan, askeri ataşelik yapmış kurmay albayı tanımak, 15 Temmuz tasfiyelerinin TSK’yı ne hale getirdiğini anlamamı sağladı.
Türkiye’nin tanımadığı GKRY’nin adının NATO standartlarında Cyprus olarak geçirilmeye çalışıldığını söylediğimde bu kurmay kıdemli albay “Biz GKRY’yi tanımıyor muyuz?” dedi. Şaka mı yapıyor diye baktım; yok, gayet ciddiydi. Asıl şakayı birazdan yapacaklardı.
Bu gereksiz ve sahte toplantı bitince karargahtan çıkıp hava alanına gitmek için nizamiyeye gittim. Ancak içeri girerken sorunsuz çalışan giriş kartım şimdi turnikeleri açmıyordu. Yanıma gelen bir albay gözaltına alınacağımı söyleyerek bekleme odasına aldı.
Biraz sonra gelen 3 TEM polisine hangi dosya kapsamında işlem yaptıklarını sordum. “Hakkında bir soruşturma yok. Kurumun (=Cihat Yaycı) gözaltına alınmanı istedi” dediler.
Tutuklanmamdan sonra Alb.Ömer Efe beni yakalatmak için o toplantıyı ayarladıklarını itiraf etmiş. Halbuki polis raporu “Twitter hesaplarının Cafer Topkaya’ya ait olup olmadığı konusunda kesin bilgi içermemektedir… teyide muhtaç bilgiler olduğu gözardı edilmemelidir.” diyor.
Bavulumu, üzerimi ve cüzdanımı telaşlı bir şekilde aramaya başladılar. Bir şey bulamayınca “dolar nerede” dediler? Ben saf bir şekilde “Maaşımı Euro olarak alıyorum” dedim. “Onu değil, 1 dolar nerede” dediler. Gülmemek için zor tuttum kendimi. Ama adamlar çok ciddiydi.
Gözaltına alırlarken eşimi, birliğimi arayıp haber vermek için izin istedim, ama bir gerekçe bildirmeden yurt dışını arayamayacağımı söylediler. Eşim, 3 çocuğum ve emrinde görev yaptığım komutanlarım için huzursuz ve uykusuz bir gece başlıyordu.
Arabaya atıp muayene için hastaneye götürürken yolda 3 polisten yaşlıca olanı, ki nispeten biraz daha insancıldı, çocuklarımın Belçika’da hangi okula gittiklerini sordu. Devlet okuluna gittiklerini söyleyince “Flamingoca mı öğreniyorlar?” dedi. Maalesef o da şaka yapmıyordu.
Nihayet muayene ve TEM şubedeki kayıt işlemleri tamamlanınca, 15 Temmuz sonrasında nezarethaneye dönüştürülen, pencerelerinden meşhur kaçAK sarayın görülebildiği spor salonuna koydular.
Salonda yüz civarında insan vardı. Günlerdir bekletilenlerin saçı sakalı birbirine karışmıştı. Salonun kıyısından köşesinden 15 Temmuz döneminden kalma kanlı bandajlar fışkırıyordu. “İşkence yok” diyen varsa hala, arasın konuşalım
Kahvaltı 1 adet bayat krem peynir ve 2 hamburger ekmeği, akşam yemeği 1’er kaşık 2 çeşit yemek ve 2 hamburger ekmeğinden ibaretti. Bir iki gün sonra hızlı kilo vermekten pantolonlar bol gelip düşmeye başladı.
Salonda sıfırdan yeni bir ülke kuracak insan kaynağı vardı. Hemen buna da bir çözüm buldular: Pet şişelerin etiketleri çıkarılıp ucuca eklenerek kemerler yapıldı.
İlk zamanlar zeminde yatıyormuş insanlar. Haber yapılınca 50 sünger, 100 battaniye ve yastık getirmişler. Ama ortalama mevcut yüzden fazla olunca süngerleri yatay olarak serip 1 tanede 2-3 kişi yatılıyordu.
Ankara’da Ekim ayının geceleri serindir, bilen bilir. Ne hikmetse geceleri havalandırmadan soğuk hava, gündüzün güneşli vaktinde sıcak hava veriliyordu. Şikayet ettiğimizde “Görevli memur şu an yok. Biz kapatmayı bilmiyoruz” diyorlardı. Yersen!
Salonun tepesindeki dev spot lambaları gece boyunca açık tutuyorlardı. Bir de etrafta dolaşıp duran polislerin bağrış-çağrışları, sigara dumanları vs. olunca uyumak cidden zor oluyordu.
Hepsi bir yana, ama Satı adındaki polisi o salondakiler kolay kolay unutamazlar herhalde. O kadar adice hakaretler ediyor, o kadar gereksiz yere gerilim üretip insanları tahrik ediyordu ki anlatamam. Birisi itiraz edecek olduğunda “Burası cezaevi, istediğimi yaparım” dedi!
TSK’da oluşan zaafiyet Emniyette de vardı. Bir zamanların doktoralı polislerinin yerini şimdi nezarethane ile cezaevi arasındaki farkı bilmeyen, kolları dövmeli, şırınga izli at hırsızı kılıklı adamlar almıştı.
Birkaç gün sonra birini getirip salonun köşesine yerleştirdiler. Bize de onun tecritte olduğunu, yaklaşıp konuşmanın yasak olduğunu söyleyip uyardılar. Adam sürekli ağlıyordu. Volta atarken biraz yaklaşıp sordum: 15 Temmuz’da tutuklanan, ismi çok bilindik bir subaydı.
3 aydır tutuklu olduğu halde cezaevinden çıkartılıp işkence edilmesi için tekrar polise teslim edilmişti. Her gün bir savcı salona geliyor, bu subayın eşini de getirtip tehditler savuruyor, isimler vermesi, suçlamaları kabul etmesi için zorluyordu.
Eşi de tutuklanırsa 2 küçük kızı ortada kalacaktı. Bunu bilen savcı “eşini de KPSS soruşturmasına dahil ederim” tehditleriyle psikolojisini mahvediyordu.
Duş almak serbest, havlu bulundurmak yasak. OHAL kapsamında gözaltı süresi 30 gün. Duş almak istediğinizde ıslak mendil malzemesinden üretilmiş, berberlerin kullandığı türden 20×20 cm’lik bir havlu veriyorlar. Ve tutanak imzalatıyorlar: banyo malzemesi verildi!
Bavulumda pijamam vardı ama ısrarla vermiyorlardı. 30 gün üzerindeki kıyafetle yatıp kalkacaksın. Çamaşır yıkasan sabun yok, adi bir şampuan var. O da öğleden sonra bitiyor ama ertesi sabaha kadar yenisi koyulmuyor.
Her gün bir sağlık ekibi getirilip herkes muayeneden geçiriliyordu. Sağolsun doktorlar ellerinden geldiğince yardımcı olmaya gayret ediyordu. Ama polis hep yanı başında, işkence-kötü muamele demek cesaret ister.
Şikayetinizi söylüyorsunuz, doktor ilaç varsa veriyor, ama protokol defterine şikayetiniz ve uygulanan tedavi yazılmıyor. Bir defasında sağlık memuruna “kendinizi böyle kurtaramazsınız” dedim. Çaresiz bir ifadeyle yüzüme baktı.
Salonda ayakkabı giymek yasak olduğundan yalın ayak volta atıyorduk. Ama ilk 1-2 günden sonra bacak kasları maraton koşmuş gibi yorulup kasıldı. Yetersiz beslenme de cabası. Tutuklanıp cezaevine girmek bile neredeyse ütopya gibi görünmeye başladı.
2 tıp profesörü vardı. Bir Körfez emirliğinden karga tulumba getirilmişler. Biri evliymiş, eşi ve çocukları da gözaltında. Sağolsunlar tavsiyeleriyle sağlıklı kalmamıza yardımcı oluyorlardı.
Birisi çok ilginç bir bilgi paylaştı: Tankın önüne yatan Metin Doğan’ı hatırladınız mı? 15 Temmuz’dan 3 gün önce, telefonda konuşurken tankın önüne yatma provası yaptığını söylerken duymuş bu profesörün üniversitedeki bir arkadaşı. Anlam verememiş haliyle.
15 temmuz gecesi televizyonda görünce anlamış ne dolap döndüğünü. Sonra bu profesörü polis sorgusuna götürdüler. Geldiğinde dağılmıştı. Dövmüşler, yere yatırıp ağzına namluyu sokup öldürmekle tehdit etmişler, binanın camından sarkıtmaya çalışmışlar.
Gözaltımın 5. gününde polis ifademi aldı, baro avukatı nezaretinde. Suçlamalar: Genel dil ve KPDS notlarımın 90+ olması, NATO’da görev yapıyor olmak ve Cihat Yaycı’nın uyduruk ihbarıyla üstüme kalan @CCemAydin1 adlı bir hesabı işletiyor olmak.
Cevap: “Anadolu Lisesi okuduğumdan İngilizcem askeri liseden beri hep 95+ olmuştur. NATO’ya gitmemi Gnkur.Bşk. Hulusi Akar, 2.Bşk.Yaşar Güler ve Dz.K.K.Bülen Bostanoğlu onayladı. Hata varsa onlara sorun. Ve o hesaba bi bakın, halen yazıyor mu?” An itibarıyla yazıyordu 😉
Dosyamı hazırlayıp savcılığa sevk ettiler. Polisler dosyayla savcının odasına girip 5-10 dakika sonra çıktılar. Savcı dosyayı tutuklamaya yeterli bulmamıştı. Oysa tutuklamadan daha azı Cihat Yaycı’yı tatmin etmiyordu. Tekrar TEM şubeye döndük.
Giderken kaydımı düştüklerinden dönünce tekrar kayıt yapmak için bir ofise aldılar. Bu sırada bir memur 2 IŞİD’li getirdi. “Bunları savcı bey gönderdi, Bu gece kalcaklar, yarın bırakıcaz” dedi. Dediği gibi, ertesi gün salıverdiler kendi Çorumlu, eşi Endonezyalı IŞİD’liyi
16 yıl askerlik hizmeti yaptığım devletim IŞİD’lilere gösterdiği şefkati bana ve emsalime çok görmüştü. Bu şartlarda 1 hafta daha bekletildim.
Bir deniz subayı getirildi, 93’lü, albay. Ama ortama çok hazır, eşofmanlı ve terlikli geldi. Biz 100 küsur kişi banyo-tuvalet için 5 çift terliği ortak kullanırken o kendi terliklerini giyiyor. Büyük lüks. “Efenim hayırdır?” dedim. Hikayesi dehşet vericiydi.
İstanbul’da bir adam gidip itirafçı/gizli tanık olmuş. “93’lülerin mahrem abisiydim, Deniz Lisesinden Deniz Harp Okuluna geçmek için girdikleri sınavın sorularını verdim” deyip 30-40 kişinin ismin vermiş. Gözaltına alınmışlar 30 gün.
Mahkemede “askeri liselerden harp okuluna geçerken sınav olmaz. Mezun olanlar otomatikman harbiyeye başlar” gerçeğini ispatlamaya çalışmışlar. Hakim de vicdanlıymış ki hepsini serbest bırakmış. Herkes kendi evine gitmiş. Albay Y. de Ankara’ya gelmiş.
1-2 gün sonra avukatı arayıp “savcı karara itiraz etti. Tutuklanacaksınız” demiş. Peki deyip İstanbul emniyetini aramış. “Biz meşgulüz, Ankara alıp bize getirsin” demişler. Peki deyip Ankara emniyetini aramış. “Bize böyle bi talep gelmedi” demişler.
10-15 gün tutuklanmak için yalvardıktan sonra o gün şafak vakti evini basmışlar uzun namlulu silahlarla. Neticede firari Albay Y. yi kaçmak üzereyken yakalıyor IŞİD’lileri serbest bırakan devletimiz. Nerden baksan büyük başarı!
Tabi İstanbul’daki 30 günlük gözaltında canı yanan albayım bu defa hiç giyinmeden, üzerindeki eşofman ve ayağında terlikle teslim olmuş yüce Türk adaletine. Ankara’da bizimle 10 gün civarında kaldıktan sonra İstanbul’a yolladılar.
Sigorta acenteliği yapan bir adamcağız vardı. Eşi de gözaltındaydı. Yandaki bir esnaf bunun dükkanına göz koymuş, istemiş vermemiş. Defalarca farklı mevzulardan ihbarlar yapmış, bizim ihbarcı Cihat Yaycı gibi. Nihayet 15 Temmuz’dan sonra muradına ermiş böylece.
Aile Bakanlığından 10-15’erli paketler halinde insanlar geliyordu. Müsteşar, kendine laf gelmesin diye, AKP’li olmayan personelini sıradan gözaltına aldırıyormuş. Patagonya cumhuriyetinin sıradan ahvali.
SGK müfettişi 4 genç vardı. Suçları aynı evde kalmak. Ha bir de, o genç yaşlarında, bir güneydoğu şehrindeki tıp merkezlerinde yapılan milyarlık yolsuzluğu tespit edip mahkemeye sevk etmek. Bahse konu tıp merkezlerinin patronları hangi partili dersiniz?!
Bir gün de İzmir’de gözaltına alınan bir amirali getirdiler. Meslek hayatı başarılarla dolu, gözaltındayken bile devlete laf söyletmeyen bir vatansever. Ailece 3 kuşak CHP’li. Suçu FETÖ’cü olmak. Yersen!
Daha Harp Okulundayken, 80’li yıllarda başlamış çekemeyen arkadaşlarının iftiraları, ihbarları. Bilmem ki Cihat Yaycı da o ihbarcılardan mıydı! Alnının akıyla çıkmış bütün soruşturmalardan.
15 Temmuz’da Dz.K. karargahındaki en kıdemli komutan. Askeri hiyerarşiye uygun olarak, Gnkur.Bşk.lığından gelen mesaj emirlerini alt birliklere pas ettirmiş. Tek suçu bu. Karargahta yüzlerce asker olduğu halde dışarıya tek kurşun sıkılmamış. Kimsenin burnu kanamamış.
O Ankara’da ecel terleri dökerken Dz.K.K Bülent Bostanoğlu ve sözde Donanma Komutanı Veysel Kösele kurtlarını dökmek için İstanbul düğün salonlarında dolaşıyor İstanbul’da. Kabak onlara vekalet edenin başına patlıyor. Size de pis bir koku gelmiyor mu sahi?!
Kuvvet Komutanına aslında Personel Bşk. Tümamiral Macit Arslan vekalet ediyor o akşam. Bakmayın soyadının arslan olduğuna, orduevinden dışarı çıkmaya korkuyor. Bu amiralimizi arayıp “var mı bi durum?” diyor. O da “televizyonu açarsanız durumu görürsünüz” diyor.
Gece ölü taklidi yapan Macit Arslan, sabah kurşun sıkılmayan karargaha gelip terör estiriyor. Ve amiraller dahil karargahtaki bütün personeli tutuklatıyor. Neticede o şerefiyle (!) emekli olurken canı pahasına karargahı zapt-u rapt altında tutanlara ağırlaştırılmış müebbet.
Gözaltına alınışımın 13. gününde tekrar savcılığa… Selda Binboğa Karapınar hanım dosyayı bu defa beğenmiş olmalı ki huzuruna kabul etti. Bu defa elini yükseltip ByLock’tan açtı. “Ben sadece haberlerde duymuşum ByLock’u, tanımam, bilmem. Kiminle ne görüşmüşüm?” Cevap yok.
Şimdi sıkı durun. 16 ay tutuklu kalıp tahliye edilmemden sonra Cumhuriyet Başsavcısı Vekilinin mahkemeye gönderdiği yazı: “sanık Cafer TOPKAYA’ya ait TC kimlik numarası veya GSM numarasının bulunmadığından ByLock sorgusu yapılamamıştır.”
Tahliye kararında 16 ay tutukluluk sonunda; HTS kaydı, Dijital materyaller, Bylock, Dernek, vakıf ya da sendikalara üye olup olmadığı hususunda ilgili kurumlara yazılan hiçbir müzekkereye cevap yok. Dosya bomboş! Ben şimdi bu tutukluluğa esaret demekte haksız mıyım?
Gerçeklerin er-geç ortaya çıkmak gibi bir huyu varmış. Benim ve Dz.K.’lerinden atılan, tutuklanan yüzlerce insanın ByLock’la yegane irtibatı, iftiracı Cihat Yaycı ve zavallı suç ortaklarının Kuvvete gelen ByLock listesinin ekine adımızı eklemiş olmasından ibaretmiş meğerse!!
18.10.2016 tarihli savunmamda bunu dile getirmem üzerine 25. Ağır Ceza Mahkemesi, Ankara C. Başsavcılığından, birçok soruşturmanın seyrini değiştirebilecek bu konunun incelenmesini istedi. Hadi hayırlı olsun Cihat efendi. Artık senin de nur topu gibi bir soruşturman var.
Adalet topaldır ama kör değildir ihbarcı, kumpasçı, iftiracı Cihat Yaycı ve zavallı suç ortakları. HESAP VERECEKSİNİZ!!!
Ve @odatv ‘nin Dz.K.’lerindeki şubesinden aldığı bilgilerle gazeteciliğin yüz karası haline gelen @MuyesserYildiz Sen de HESAP VERECEKSİN! Adil bir yargılamayla muhatap olmanı ve cezaevinde iyi oda arkadaşların olmasını temenni ediyorum.
16 ay sonra bile boş kalacak olan dosyayı tutuklanmam için yeterli gören Cumhuriyet Savcısı Selda Binboğa Karapınar’ın talebini kırmayan Ankara 1.Sulh Ceza Hakimliğinin kararıyla 25 Ekim 2016’da tutuklandım.
Ankara adliyesinde saatlerce araç bekledikten sonra gece yarısı gibi o günün hasılatı olan 4 asker, 2 sivili Sincan’a götürecek polis aracı geldi. Ama biz hala sabah kahvaltısıyla duruyoruz.
Aramızda para toplayıp polislerden rica ettik. Onlara da ısmarlayınca kırmadılar sağ olsunlar. yolda bir dürümcüden yiyecek-içecek aldılar. Özgür dünyadaki son lokmalarımızı da tüketip Sincan’daki rızkımızı yemek üzere yola koyulduk.
Gece 2 civarında Sincan 2 nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevine teslim edildim. Hava buz gibi, üzerimde toplantıya giderken giydiğim blazer ceket ve bahariye gömlek var sadece. O sana fazla, soyun, çıplak arama yapacağız dediler.
Soyunduğumda kendimi görünce korktum. Nazi kamplarındaki bir deri bir kemik kalmış Yahudilere benziyordu vücudum. Uzun gözaltı süresini normal bulan vicdansızların kulakları çınlasın!
Uzun kayıt-kuyudat ve eziyete dönüşen bekletme seansı sonunda 3.30’da C Blok, 9. koridordaki 93 nolu odaya, kısaca C-9-93’e götürdüler. 1 sünger, yıkanmış ama kan lekeleri çıkmamış çarşaf, 1 battaniye, 1 tencere ve 1 metal tabak verdi devletim.
Çok yoruldum dostlar. Sizi de yordum, kusura bakmayın. En başta dedim ya, yazmasam deli olacaktım. Yazarak yürek yükünü size devrettimse kusura bakmayın. Şu küçük hediyemi kabul buyurun.
KOZMİK BELGE VERİLİRKEN, BİR GÜNDE TERÖRİST İLAN EDİLMEK
1 yıl önce diplomatik pasaport ve KOZMİK ÇOK GİZLİ güvenlik belgesi veren devletim, 26 Ekim 2016’da “terör örgütü üyesi” diye yaftalayarak Sincan Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu kimliği verip 3 kişilik bir odaya 5. tutuklu olarak yerleştirdi. Vatan sağolsun!
Yüce devletimiz, kendisi kimlik bunalımı yaşasa da, biz kullarını mapusta bile kimliksiz bırakmadı.
Öncelikle şunu itiraf etmeliyim: Aklım gençlik telaşıyla bir karış havadayken, haberlerde işitip geçtiğim F tipi cezaevi karşıtı gösterileri yapanların hakkını teslim etmeliyim. Daha duyarlı olamadığım için tüm mağdurlardan ve yakınlarından samimi duygularımla özür diliyorum.
F tipi cezaevi konsepti, mevcut haliyle, tamamen insanlık dışı, gaddar bir uygulama. En kötü suçu işleyenlere, mesela ihbarcı Cihat Yaycı ve zavallı suç ortaklarına bile, reva görülmemeli bu tarz bir yaşam biçimi.
Beni odaya atıp kapıyı üstüme kilitleyip gitti gardiyanlar. Üst kattan uykulu gözlerle, saçı sakalı birbirine karışmış 4 kişi indi. Yb.T.A., Yb.M.K., Bnb.M.O ve Bnb.K.K. Daha önce hiç tanımadığım, ama aylarca en yakınım olacak kıymetli oda arkadaşlarım.
15 Temmuz’un hemen ertesinde tutuklanmışlar. Cezaevine girerken adını bilmediğimiz ama herkesin “Lolo” dediği 2.Müdürden ve gardiyanlardan sağlam bir dayak yemişler. Bnb.K.K.’nın durumu ise daha vahimdi.
Özel Kuvvetler Komutanlığı İstihbarat Okulunda, dönemin ÖKK Zekai Aksakallı’nın emriyle, gözleri bağlı olarak 3 gün boyunca elektrikle işkence edilmiş. Canları sıkılınca da Sincan’a devretmişler.
Cezaevine ilk girdiklerinde yiyecek-içecek vermemişler günlerce. Sincan’da musluklardan paslı su akar. Normal su gelmesi için uzun süre akıtmak gerekir. Ama “depoda tamirat var” bahanesiyle suları da kesiyorlarmış. Zavallılar Allah’a sığınıp ölümü beklemişler.
Gardiyanlar sık sık içlerinden birini alıp işkenceye götürüyormuş. İşleri bitip geri getirildiklerindeyse yüzleri tanınmayacak halde oluyormuş çoğu zaman. Yiyecek verilmeye başlayınca ekmek içini ve zeytinleri çiğneyip yaralarına basarak acılarını dindirmeye çalışmışlar.
Telefon, açık-kapalı görüş, kantinden alışveriş yapma gibi her mahkuma ve tutukluya tanınan hakları bile vermemişler bir süre. Sonra avukatların ve ailelerin baskılarıyla ve basında çıkan haberlerin etkisiyle yavaş yavaş gevşemiş bu zulüm.
Ancak bundan aylar sonra, ben tahliye olmadan kısa süre önce bile, Alb.F.A. ‘u geceleri odasından alıp berber odasında dövüp odasına getirip atıyorlardı. İşin başında, @cuneytozdemir ‘in 5n1k Sincan Ceza İnfaz Kurumu Kampüsünde programında boy gösteren başgardiyan Musa vardı.
Gardiyanların bir kısmı gerçekten nefretle bakıyor, gaddarca davranıyordu. Aşağılama, hakaret sıradan şeylerdi. Bazıları ise belli ki ekmeğini kaybetmemek için vicdanının sesini bastırıyor, zulme ses çıkarmıyordu.
Velhasılı, beni sıcak bir şekilde karşılayan kader ve oda arkadaşlarım hemen yatağımı hazırladılar. Üst katta normalde 3 yatak ve 3 dolap vardır odalarda. Ama bizim odada 2 yatak vardı. Benimle birlikte 3 kişi yerde, 2 kişi yatakta yatacaktı. Dolapları da ortak kullanıyorduk.
Kış boyunca kaloriferler sadece gece birkaç saatliğine yakıldı. Metal kapıların yalıtımı olmadığından, cam yerine de plexiglas olduğundan odanın ısınması mümkün değildi. Yalıtım da yanlış yapıldığından duvarlar nemleniyordu ve sürekli temizlesek de hep küflüydü.
Sıcak su sabah 2 saat, öğleden sonra 2 saat verilse de ilk yarım saatte soğuk akıyordu. 5 kişinin banyo, çamaşır ihtiyacı için yetersizdi. Sonradan her odaya sayaç takıldı. Kişi başı günlük 50 L sıcak ve yanılmıyorsam 150 L soğuk su verilecekti.
Yemekler kağıt üzerinde mükemmel. Ah bir de o gres yağı olmasa. Bazıları yemeğin yağını tamamen süzüp üzerine de sıcak su döküp yıkadıktan sonra ne kalırsa onu yiyor. Bunu yapmadan yiyenlerde sindirim sistemi ve cilt hastalıkları başta olmak üzere sağlık problemleri başlıyor.
İyi yemekler eser miktarda verilirken kimsenin istemediklerini zorla veriyorlar. Daracık bir odada çöp kovasının yanıbaşında oturuyorsunuz. Çöpler Ptesi-Çarş.-Cuma sabahları alınıyor. Cuma öğle yemeğinde çöpe döktüğünüz yemeğin kokusunu ptesi sabahına kadar çekiyorsunuz.
Kişi başına 1 tencere, 1 metal tabak mevcut. Kantinden plastik çatal, bıçak ve kaşık alınıyor. Onlar da kısa sürede kırılıyor. Kah kaşığı ortak kullanacaksınız, kah sapı kırılmış bir kaşığı parmaklarınızla tutup şurup içer gibi çorba içeceksiniz. Metal kaşık yasak efendim.
Ramazan dahil, akşam yemeği ve ertesi günün kahvaltısı, memurların mesaisi bitmeden 17-17.30 arası dağıtılır. Verdiklerinde bile soğuk olan bir yemeği 3 saat sonra azıcık da olsa sıcak yiyebilmenin tek yolu, @hdpdemirtas ‘ın tweet atmada kullandığı kettle.
Bir de tecrittekiler var. Tek kişilik, daracık bir odada yatırılanlar. Biz kantinden TV alıp izleyebilsek de onlara bu hak verilmiyor. Bize günlük 8-10 saatlik havalandırma verilirken onlar sadece 1 saat gün ışığı görebiliyor. Yine tek başlarına.
Onlardan biri anlatmıştı, bir tuğgeneralimiz. Kapalı görüşte eşi avucuna yazdığı “seni seviyorum” yazısını gösterdiği için 1 yıl hak mahrumiyeti cezası verilip görüşmeleri yasaklanmış.
Yan odada kalan bir albayımız vardı. 5 Temmuz 2016’da göreve giderken kazada eşini kaybediyor. Kendisi de GATA’da yatağının başında bayrak asılı olarak yoğun bakımda yatarken 15 Temmuz’dan hemen sonra, doktorları izin vermediği halde, hastaneden çıkarılıp tutuklanmış.
2 küçük çocuğuna kayınpederleri bakıyordu. Bir buçuk yıl tutukluluktan sonra darbe davasına çıkarıldı. Ama darbeye karışmış olamayacağını fark eden mahkeme heyeti tahliye etmek yerine dosyasını ayırıp savcıdan örgüt iddianamesi hazırlamasını istedi.
Benim yaşadıklarım bunların yanında daha çok trajikomik şeylerdi. Cezaevine girerken ayakkabım detektörde sinyal verdiği için el konuldu. Terlikle içeri girdim. Babam 20 günde 5 defa gidip gelerek 1 çift ayakkabıyı zor teslim edebildi.
Defalarca dilekçe verdiğim halde Belçika’daki eşimi ve çocuklarımı aramama izin verilmedi. Halbuki yan odada kalan bir IŞİD’li vardı, Benyamin Xu. Türk asıllı Alman vatandaşı. 4 ağırlaştırılmış müebbet aldı. Ama rahatça Almanya’yı arayabiliyordu 😉
Tutuklandıktan 1 ay sonra, 28 Kasım 2016’da ihraç kararım tebliğ edildi. 20 Ekim 2016’da, gözaltına alındıktan 1 hafta sonra, ve henüz hakim karşısına bile çıkmadan, Cihat Yaycı’nın üstün gayretleri soncunda ihraç edilmiştim.
Her şey de kötü değildi. O günlerde bir BM heyeti Sincan cezaevinde incelemeler yapıyordu. Yerde yatanların durumu sosyal medyada da gündem olmuştu. 29 Kasım 2016’da yerde yatanların altına ikinci bir sünger daha verdiler. Odamız bir anda kral dairesine dönüştü sanki.
Ailemle telefonla görüşmeme izin verilmeyince mecburen tek yol olarak mektuplaşmaya başladık. Yazı yazmanın güzelliğini, duyguları yazıyla ifade etmenin zevkini de bu fırsattan istifadeyle ailece yaşamış olduk. Bir de çocukların yazdıklarına bile basılan o kaşe olmasa.
Cihat Yaycı’nın, mahkemeye çıkmamı bile beklemeden ihraç ettirmesinin sebebi galiba, yurt dışında görevli personel olarak maaşımızı ayın 1’inde almamızdı. Birkaç gün beklerse Kasım ayı maaşı hesaba yatacaktı. Beni tutuklayarak, ailemi aç bırakarak yok etmek istiyordu sanırım.
Sonradan eşimin mektubuyla öğrendim ki, NATO’da beraber çalıştığımız çeşitli milletlerden arkadaşlar kendi aralarında para toplayarak eşimi ziyaret edip imzaladıkları bu nazik kartla birlikte teslim etmişler. İyi dost kara günde belli oluyordu.
Direktörüm olan Litvanyalı general Mažeikis de eşiyle birlikte ailemi ziyaret ederek teselli vermiş. TMR Başkanı Serdar Amiral’le konuştuğunu, bir amirale yakışmayacak tarzda “balık gibi kaypak” davrandığını, bana kurulan kumpasın içinde olduğu izlenimi edindiğini söylemiş.
Durumu öğrenen ev sahibemiz de çok üzülmüş. Aldığı kirayla evin kredi taksitini ödediği halde kirada 200 Euro indirim yapmış “Ödeyemeyecek olursanız üzülmeyin, ödemeseniz de olur” demiş.
Sen musluğu kapatınca denizler kurumuyor Cihat efendi.
Rızkımızı veren sen değilsin.
Ve ismini sayamayacağım diğer yardımsever insanlar. İdrakimde anlamsızlaşmaya başlayan “necip millet” kavramını yeniden parlatan, haklarını ödeyemeyeceğim, yardımseverlik destanı yazan silah arkadaşlarım. Bu iyiliklerinizi unutmamız mümkün değil. Berhüdar olunuz.
Beraber kaldığımız bir arkadaşın tutuklandıktan sonraki birkaç gün içinde çocuğu dünyaya gelmiş. Günler sonra avukatı haber verebilmiş. Yavrucak babasız büyüyordu. Tanımadığından arkadaş kucağına alınca ağlıyordu.
Bir arkadaşımızın eşi de KPSS soruşturmasından tutukluydu. Savcı tahliyesini istediği halde hakim tahliye etmiyordu. 2 kızlarına dedeleri bakıyordu. Yavrucaklar haftanın bir günü annelerini, ertesi günü babalarını ziyaret ediyordu. Mevzuata göre her hafta kapalı görüş hakkı var. Ama bu hak kullandırılmıyordu. AYM’ye dilekçe verip bu hakkı alanlar ise en ücra beldedeki cezaevine naklediliyordu. Ortaçağ karanlığına rahmet okutan bir zulüm dönemi.
Odalar veya odada kalanların bir kısmı sık sık değiştiriliyordu eziyet olarak. Bir defasında binbaşı bir arkadaş getirildi odamıza. O da 15 Temmuz’dan günler sonra Gnkur.’da görevdeyken gözaltına alınıp Özel Kuvvetler’e götürülmüş.
Bileklerine plastik kelepçe takıp yere yatırmışlar. Ve yukarıdan yüzüne su dökerek waterboarding denen işkenceyi yapmışlar. Can havliyle 3 defa, makasla bile zor kesilen, plastik kelepçeleri kopartmış. Bilekleri parçalanmış. O da Zekai Aksakallı’nın mağdur ettiklerindendi.
Sabrınızı zorladığımın farkındayım dostlar. Affınızı istirham ediyorum. Yaşadıklarım beni duyarsızlaştırdı belki, ama aranızdaki hassas ruhlara bu yazdıklarımın ağır geldiğini tahmin ediyorum.
Ama mazur görün. Dedim ya, yazmasam deli olacaktım.
[TR724] 25.7.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)