Avukat Ülgen’den babası işkence gören Uğur’a: “Senin babanın avukatı ben değilim”

Eski Yargıtay üyesi babası Hüsamettin Uğur'un cezaevinde yaşadığı işkencelere insan hakları savunucuları ile hukukçuların sessiz kalmasını eleştiren Nalan Dilara Uğur, ünlü Avukat Celal Ülgen'den şaşırtan bir karşılık aldı: "Senin babanın avukatı ben değilim."

KRONOS   23 Temmuz 2020 GÜNDEM

Balyoz Darbe Planı iddialarıyla ilgili davalarda Celal Ülgen generallerin avukatlığını yapmıştı.

ANKARA - Balyoz davalarının öne çıkan avukatlarından Celal Ülgen, cezaevinde işkenceye maruz kalan eski Yargıtay üyesi Hüsamettin Uğur’un yaşadıklarına kayıtsız kaldı.

Profilinde “Baskıya, şiddete ve faşizme karşı omuz omuza” diyen Ülgen, babasının maruz kaldıklarını anlatan Nalan Dilara Uğur’a, “Senin babanın avukatı ben değilim. Üstelik nicesiniz onu da bilmiyorum” cevabını verdi. Ülgen’in cevap verdiği videoda Nalan Dilara Uğur, babasının yaşadıklarına sessiz kalanlara seslenerek, “Sessizliğinizle adam öldürüyorsunuz bu ülkede. Benim babam 6 aydır işkence görüyor ve 6 aydır o cezaevinde kalmaya devam ediyor. Ne bir soruşturma açılıyor, ne şikayetleri kaile alınıyor. Sessizliğinize yazıklar olsun” diyordu.

Ülgen’e cevap veren Uğur ise “Babamın avukatı olduğunuzu söylemedim. Hak savunucususunuz dedim. İnsanların ‘nice’ olduklarına bakarak cezaevindeki darp/işkence olaylarına ses çıkarıyorsanız orasını bilemem. Ne bileyim siz şiddete karşı omuz omuza deyince ‘nice’yiz düşünmemiştim” ifadelerini kullandı.

SAVCIDAN YARGIÇ UĞUR’A: GARDİYANA SALDIRDIN, İFADENİ ALMAYA GELDİM

Uğur, daha sonra yaptığı paylaşımlarda ise babasıyla ilgili şu bilgileri verdi:

“Bugün babamla konuştuk. Cezaevi savcısı babamla görüşmeye gitmiş. Okuyunca sevindiniz biliyorum babam da başta sevinmiş. Savcı babama demiş ki: “Gardiyana saldırdığın için ifadeni almaya geldim” Göz göre göre babamı mağduru olduğu suçun faili ilan etmeye çalışıyorlar.

Babam 6 aydır görüşmek için dilekçe yazdığını, suç duyurusunda bulunduğunu ve cevap alamadığını, karşısına 6ay sonra bu sebeple ve delilleri babama sunmadan neden geldiklerini sormuş savcı korona vardı demiş. Korona bi babamlara var ve korona varken işkence de serbest biliyorsunuz.”

23.7.2020 [Kronos.News]

AKP döneminde 721 gazeteci tutuklandı, 93’ü hapiste tutuluyor

AKP'nin iktidarda olduğu 2002- 2019 yılları arasından toplam 721 gazeteci tutuklandığı, halen 93 gazetecinin demir parmaklıklar arasında olduğu belirtildi. İşte 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı öncesinde Türkiye’nin kara tablosu...

KRONOS   23 Temmuz 2020 GÜNDEM

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu 24 Temmuz’da kutlanan Gazeteciler ve Basın Bayramı öncesinde bir rapor hazırladı. Tanrıkulu’nun hazırladığı rapora göre 2002- 2019 yılları arasında en az 721 gazeteci tutuklandı ve halen 93 gazeteci demir parmaklıklar arkasında tutuluyor. Aynı dönemler içerisinde 10 binin üzerinde gazeteci işinden olurken, 158 basın yayın kuruluşu ve internet sitesi hakkında kapatma, erişim yasağı, ilan kesme, yayın veya program durdurma, para cezaları verildi.

Hükümetin basın üzerindeki yasaklama ve kısıtlamaları yazılı ve görsel basınla sınırlı değil. Yine rapora göre Mayıs 2020 itibariyle 415 bin alan adı, 140 bin link, 42 bin tweet, 12 bin 450 YouTube sayfası, 7 bin 200 Twitter hesabı, 6 bin 500 Facebook hesabı engellenmiş durumda.

TÜRKİYE 180 ÜLKE ARASINDA 154. SIRADA
2020 yılının ilk 6 ayında en az 19 gazeteci, yazar, yayıncı hapis cezasını çarptırıldı. Yine 2020’nin ilk altı ayında en az 52 gazeteci gözaltına alındı ve bunlardan 19’u tutuklandı.

Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün 2020 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 50.02 puanla 154. sırada yer aldı.

“BU BASKI ORTAMINDA KUTLANACAK BİR BAYRAM YOK”

CHP’li Sezgin Tanrıkulu, Gazeteciler ve Basın Bayramı öncesinde hazırladığı raporu Medyascope yayınında yorumladı. Tanrıkulu, “17 Temmuz itibariyle 93 kişi tutuklu. Hükümet bunları gazeteci olarak kabul etmiyor. Bunlar yazdığı haberlerden dolayı tutuklu. Basının bir bayramı kalmadı. Her ne kadar 24 Temmuz Basın Bayramı olarak kutlanıyorsa da bu baskı ortamında kutlanacak bir bayram yok. Türkiye yakın tarihinin en ağır döneminden geçiyor basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü bakımından. Rakamlarda zaten bize bu tabloyu çok çıplak bir biçimde gösteriyor. 2004 ve 2005 yılları hariç olmak üzere 2002’ den 2019’a kadar toplam 721 gazeteci tutulanmış” dedi.

15 TEMMUZLA BASKI DAHA DA ARTTI

Tanrıkulu, basın ve gazeteciler üzerindeki yasakların 15 Temmuz’la birlikte zirve yaptığını şu sözlerle anlatarak, “Özellikle 15 Temmuz’dan sonra ilan edilen OHAL, daha sonra yapılan anayasa değişikliği, yeni bir rejimin inşası ile birlikte basına gazeteciler ve çalışanlarına yönelik baskı çok şiddetlendi.” ifadelerini kullandı.

“BASKI DAHA DA ARTACAK”

Tanrıkulu, yeni “Sosyal Medya Yasası” ile birlikte var olan baskının daha da artacağı görüşünü paylaşıyor. Tanrıkulu’na göre AKP baskı ve yasaklarla iktidarda kalmaya çalışıyor: “Şimdi 11 maddelik bir yeni sosyal medya yasasını gündeme taşıdılar. Muhtemelen bugün adalet komisyonundan görüşülmeye başlanacak. Yani ellerindeki yasa ile her şeyi yapmaları mümkün, yapıyorlar da zaten. Bu rakamlar bunu gösteriyor. Almanya’yı falan örnek göstermeye çalışıyorlar. Tabi Almanya da bağımsız kurumlar var dengeleyen. Bir de bağımsız bir yargı var Almanya’da. İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğünü koruyan. Türkiye de yargının hali ortadayken nasıl teslim edeceksiniz basın özgürlüğünü bu yargıya.”

23.7.2020 [Kronos.News]

Yargıtay, 14 erin müebbet hapis cezasını bozdu, beraat istedi

Müebbet hapis cezasına çarptırılan erlerle ilgili sürpriz bir gelişme oldu. Yargıtay, 14 erin cezasını bozdu ve beraatlerini istedi.

BOLD – 15 Temmuz-TRT Harbiye Davası’nda müebbet verilen 14 erin cezası bozuldu. Yargıtay gerekçesinde, erlerin emirleri yerine getirmekten başka çaresi olmadığını söyledi.

Yargıtay TCK’nın 30/4 maddesindeki, “İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz” maddesini uygulayarak, beraate hükmetti. Erlerin gecikmeli de olsa darbeye teşebbüsü fark ettikleri, üstleri tarafından verilen “halka ve güvenlik görevlilerine ateş etme emrine uymadıkları”, “amirlerin ısrarlı kanunsuz emirleri karşısında” ise “hal ve koşullara göre başka şekilde davranma olanağının bulunmadığı düşüncesiyle”, “silahla havaya ateş etmenin bir haksızlık oluşturmayacağı sonucuna vardıkları” vurgulandı.

Yargıtay, erlerin kaçınılmaz hataya düştükleri gerekçesiyle cezalandırılamayacaklarına dikkat çekti.

ÖRNEK BİR KARAR

Bozma kararı, tatbikat ya da terör saldırısı gerekçesiyle 15 Temmuz gecesi, TV izleyip olaylardan haberdar olma imkanları da bulunmayan, üstlerinden aldıkları emirleri yerine getirmek için silahlanarak sokağa çıkarılan, davaları süren veya bu emre itaatten başka eylemleri, örgüt bağlantıları ve mensubiyetleri kanıtlanamadığı halde “anayasayı ihlalden” mahkum olan sanık erlere beraat yolunu açıyor.

SUÇ İŞLEME KASTI YOK

Yargıtay kararında, “Uyumaya hazırlanan sanıkların da aralarında bulunduğu askerlerin, içtimaya çıkartıldığı, komutanların askerleri gece atışı bahanesi ile silahlandıkları; internete bağlanma özelliği olan telefonları kullanmaları yasak olan askerlerin ilk bilgilerden haberdar olamadığı; darbe girişimini bilen rütbelilerin askerlere hiçbir bilgilendirme yapmadığı; erlerin terör örgütüne mensubiyeti tespit edilemediği, zorunlu askerlik hizmeti nedeniyle er olarak görev yapmakta iken, suç işlemek kastı olmaksızın, üstlerinden aldıkları emrin hukuka uygun olduğu zannı ile tatbikat veya terör saldırısına müdahale edileceği gerekçesi ile olay gecesi silahlanarak, araçlarla kışladan ayrıldıktan sonra gecikmeli de olsa darbeye teşebbüs suçunun icrai hareketlerinin gerçekleştirildiğini farketmişlerdir” satırlarına yer verildi.

YENİDEN YARGILANACAKLAR

Yargıtay’ın kararı, yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Mahkeme bozma kararına uyarsa erlere ceza verilmeyecek. Uymazsa dava Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na taşınacak. Son kararı kurul verecek.

23.7.2020 [Bold Medya]

Yüksek Askeri Şura analizi: Artık Hulusi Akar tek güç [Cevheri Güven]

Üç kritik hamle vardı, Akar üçünü de yaptı. Korgeneral Aksakallı ve Org. Temel emekli edildi. Başbuğ’un sağ kolunu terfi ettirdi.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD – Yüksek Askeri Şura’da komuta kademesi beklendiği gibi aynen korunurken, gözlerin çevrildiği üç isim vardı. Korgeneral Zekai Aksakallı, Org. İsmail Metin Temel ve Korgeneral Metin Gürak’ın durumu.

Üç isimle ilgili yapılacak tasarruf hem Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki güçler dengesi ve NATO-Avrasya arasında git geller yaşayan TSK’nın yönünün nereye çevrileceği açısından önemliydi.
15 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanı olan ve bir dönem “kahraman” olarak anıldıktan sonra aniden kızağa çekilen Korgeneral Zekai Aksakallı emekli edildi.

Hükümetle özellikle Suriye politikasında ters düştükten sonra kızağa çekilen Org. İsmail Metin Temel de emekli edilen ikinci isim oldu.

Bu iki isim aynı zamanda TSK içerisinde Hulusi Akar’la gerilim yaşayan iki üst düzey generaldi. Akar kendisiyle çatışan ya da rolünü çalmaya çalışan isimleri böylece YAŞ’ta tamamen temizlemiş oldu. Hatırlanacağı üzere Hulusi Akar, tıpkı bu iki isim gibi Tümamiral Cihat Yaycı’yı da YAŞ’a kısa süre kala pasifize etmiş ve YAŞ çemberine girmeden önce ağır yaralamıştı. Yaycı istifa etse de Org. Temel ve Korgeneral Aksakallı umutlarını koruyorlardı. Ancak Hulusi Akar’ın istediği oldu.

Akar böylece TSK üzerindeki tek güç olduğunun altını kalın harflerle çizdi ve tartışmasız hale geldi.

METİN GÜRAK HAMLESİ

Üçüncü kritik isim Korgeneral Metin Gürak’tı. Orgeneralliğe terfi edip etmeyeceği oldukça kritikti. Çünkü Metin Gürak’ın ismi “Ergenekon” parantezinde geçti ama süreçten hiçbir yara almadı. Fakat onu esas özel kılan şey İlker Başbuğ’la yakınlığı.

Metin Gürak, İlker Başbuğ’un bacanağı. Başbuğ karargahtayken Metin Gürak, İletişim Daire Başkanı olarak parlatılan bir isimdi. (Başbuğ da aynı şekilde parlatılmıştı) Fakat ismi Susurlukçu eski özel harekat polis şefi İbrahim Şahin’le askeri tesislerde baş başa yaptığı görüşmelerle ifşa olunca ve İbrahim Şahin bunu ifadesinde doğrulayınca aniden görünmez hale gelmişti.

Başbuğ ile Erdoğan arasında kısa süre önce yaşanan gerilim nedeniyle Gürak’ın orgeneral yapılmayabileceği speküle ediliyordu. Ancak öyle olmadı. Gürak orgeneralliğe terfi etti.

Gürak’ın TSK’daki “Ulusalcı” kadrolarla temas noktası olarak seçildiği görülüyor. Hulusi Akar, her ne kadar rakip kadroları doğrasa da Gürak’ın orgeneralliğinin önünü açarak TSK içindeki ulusalcı kadrolarla bir konsensüse açık olduğunun sinyalini vermiş oldu.

Metin Gürak 15 Temmuz’da Ankara’da bulunan 4’üncü Kolordu Komutanı idi. Deniz Kuvvetlerinde Koramiralliğe terfi eden Aydın Şirin ise bünyesinde bir Amfibi Deniz Piyade Tugay Komutanlığı buluna Amfibi Görev Grubu komutanıydı. Her iki komutan da darbe girişimine karşı tavır almıştı. Terfilerinde 15 Temmuz’da sergiledikleri tutum da etkili oldu.

AYDIN ŞİRİN ÖNEMLİYDİ

Hükümet açsısından önemli isim olarak ise Tümamiral Aydın Şirin’in durumuydu. Dindar ve muhafazakar kimliğiyle bilinen Aydın Şirin, koramiralliğe terfi etti. Muhtemelen ileride oramiral yapılıp Deniz Kuvvetleri Komutanlığının önü açılacaktır.

Donanma Komutanı Koramiral Ercüment Tatlıoğlu’nun oramiral olması normal bir gelişme ama artık TSK’da bekleme süresi ortadan kaldırıldığı için, ileride emekli edilmesi muhtemel.
Kara Kuvvetlerinde Korgeneral Yavuz Türkgenci’nin görev süresi ise uzatıldı. Aydınlık cephesi Türkgenci’nin or yapılması üzerine beklenti kurmuştu. Ama Hulusi Akar’ın nefes aldırmadığı görülüyor.

Kuvvet komutanlarının tamamı ve Genelkurmay Başkanı, Hulusi Akar’la uyum içinde çalışan bir kadro ve bu sayede görevlerini devam ettirmiş gözüküyorlar.

[Cevheri Güven] 23.7.2020 [Bold Medya]

Her gün yeniden doğanlar [Safvet Senih]

İslam dünyasının uzun zamandan beri uzak kaldığı yenilik, yenilenme duygusunun uyandırılması, tetiklemesi gerekiyor. Matlaşma ve bıkkınlıktan kurtulmak için bu duygu hususunda alârm çanlarının çalması gerekiyor. Yerinde sayma hatta daha da kötüsü geriye gitme bizlere hiç yakışmıyor. Çünkü Rehber-i Ekberimiz (S.A.S.)  “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır”  buyuruyor.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi seneler önce, “Tanıdığımız pek çok insan, dünyanın değişik yerlerinde canla başla hizmet ediyor ve sevindirici haberlerle dönüyor. Bizler de  ‘Hizmet artık yurt dışında yapılıyor, burada biz boşuna duruyoruz’  gibi bir duyguya kapılıyoruz. Bize neler tavsiye edersiniz?”  şeklindeki bir soruya verdiği cevabın bazı bölümlerini aktarmaya çalışalım:

“İnsanın bu düşüncesiyle (hicret edemedim, Hizmet için Mukaddes Göç için gayret  sarf edemedim diye)  nefsini hırpalaması, onu hesaba çekmesi ve saf duygu, saf düşünceye doğru merdiven merdiven tırmanması ki; herkes için metafizik gerilimin önemli bir esası sayılır. Evet, insan ister yurt içinde, isterse yurt dışında  Hizmet adına yaptığı hizmetleri katiyen yeterli görmemeli; zira kendini yeterli gören ve YAPACAĞIM  ŞEY  KALMADI  diyen insan, aldanmış bir zavallıdır. Mümine gerçek anlamıyla FİRAVUN  denilemez ama bu düşünceye sahip olan, MİNİ  BİR  FİRAVUN  sayılabilir ve kaymaya, kaybetmeye de namzet demektir. Onun içindir ki, her ferdin, herşeye yetmediğine inanması; başka güç kaynaklarını kendi hesabına kullanabilmesi, büyük hamleler yapabilmesi adına çok önemli bir DİNAMİKTİR.  Aksi takdirde, bazen böylesi insanlar, kendi benliklerinin enkazı altında kalabilirler ve ezilirler… İmansız gitmeseler de dalâlet dalgaları arasında bocalar dururlar.”

“Evet, herkes ama herkes  ‘Bana Türkiye’nin içinde ve dışında Asya’da, Avrupa’da, Amerika’da, Avustralya’da veya başka bir yerde bir vazife terettüp ederse, mutlaka bir nefer gibi gidebilirim’  düşüncesiyle kendini KİLİTLEMELİ ve hep öyle bir duygu ile yaşamalı ki;  böyle bir vazife, ömür  boyu ona terettüp etmese bile, bu konuda hazır bulunması ona yeter.

“Evet, her fert  “Ben niye fiilî mücahedenin önünde, ön cephede, ölüm ilk defa kendilerine gelecekler arasında, ilk defa yoklukta varlık cilvesini gösterenler, ilk defa sıkıntıları göğüsleyenler, ilk defa düzenleri  bozulup da yeniden kurmaya çalışanlar arasında yerimi almadım’  dememesi ve bu teessürü vicdanında duymaması için şimdiden kendini şartlandırmalıdır.
Artık söz değil, hamle ve aksiyon devri…” (Prizma-1)

“Hicret, ilk defa, insanlık semasının ayları, güneşleri sayılan Hz. İbrahim, Hz. Lut, Hz. Musa, Hz. İsa  gibi yüce kâmetler tarafından başlatıldı;  sonra da bu Aydınlık Yolun  EŞSİZ  REHBERİ, İnsanlığın İFTİHAR  TABLOSU, zaman ve mekanın EFENDİSİ  (S.A.S.)  bu yolda yürüyüp gitti. Kapıyı da Kıyamete kadar arkadan gelenlere açık bıraktı.

“Hak yolunda ve Hakk’ın hatırı için yapılan Hicret o kadar kudsîdir ki, mal ve canlarını inandıkları dava ve o davanın EŞSİZ  TEMSİLCİSİ  (S.A.S.)  uğrunda fedâ eden kutlulardan kutlu bir cemaatin, en çok serilip takdir edildiği noktada, daha değişik sıfat ve ünvanlarla değil de MUH CİR  ünvanıyla yâd edilmesi ne kadar mânidardır’  Hatta bu kudsîler dönemine bir tarih başlangıcı aranırken; Nebînin doğumu, peygamberlikle şereflendirilmesi, Medine halkının bu yüce davaya omuz vermesi, Bedir Harbi, Mekke Fethi gibi, her biri ayrı bir pırlanta olan bunca hadise içinde, tarih başlangıcı olarak HİCRET’in seçilmesi, üzerinde durulmaya değer önemli bir mevzudur.

“Sosyologların tesbitine göre, yeryüzündeki medeniyetlerin hemen hepsi göç eden fert ve cemaatler tarafından kurulmuştur. Tonybee, göçebelerin kurduğu 27 Medeniyet’ten bahseder ki; bu da hemen hemen çağlar boyu yeryüzünde GÖÇEBE  H KİMİYETİ  demektir. Kendini rahata, rehavete kaptırmış, her an her şeyden ayrılmaya hazır, vereceği, mücadelenin doğuracağı sıkıntıları, önceden yaşamaya alışmış ve bir asker gibi her an sefer emrini bekleyen bu dinamik ruhlarla mücadele etmeye ve onları silip geçmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

“İşte ilk kudsiler ve ilk medeniyet muallimleri!  Ve işte birkaç aşiretten cihan imparatorlukları kuranlar!  Yıldırımlar gibi karanlık çağların bağrına inen bu insanlar, rahatı zahmette, diri kalmayı, ölüm ve ötesindeki her şeyi hakir görmekte, ebeb-müddet var olmayı şartlara göre kendilerini yenilemekte gördü ve ters-yüz edilmez bir güç haline geldiler.

“Keşke, günümüzün nesilleri; rahattan, rehavetten, hazlarına düşkünlük ve nefsânilikten kurtararak, ruhlarını yüce duygularla donatıp daha çok ızdırap çekeni daha çok acı ve sızı duyan ideal insanlar haline getirebilseydik. Belki o zaman, milletçe, küçük hesapların, hasis zevklerin tesirinde kalmayacak ve bir kısım ehemmiyetsiz sıkıntılardan ötürü de hiç mi hiç yer ve yön değiştirmeyecektik.” (Yitirilmiş  Cennet’e Doğru,  Mukaddes …..)

Her gün yeniden doğmanın bir yolu da Mukaddes Göç’e revan olmaktır…

[Safvet Senih] 23.7.2020 [Samanyolu Haber]

Kimler Cennete Girecek? [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

İslam, fikhi meselelerin tespitinde akla geniş bir alan bırakır. İçtihat, İslam fıkhına esneklik ve dinamizm kazandırır. Böylece farklı zamanlarda yaşayan insanların ihtiyaçlarını karşılamak mümkün olur.

İhtiyaçlar, örfler, toplumsal ilişkiler, devletler vs. sürekli değiştiği için, bu değişimin fıkhî hükümlere de yansıması tabidir. Fıkıh liraterüne ait “nevazil” ve “fetava” kitapları değişen şartlara göre nasıl yeni fıkhi hükümlerin verildiğine güzel bir örnektir.

Fakat itikadi konular için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Fakihler itikadi konularda değil aklın, haber-i vahidin bile delil olup olamayacağını tartışmışlar ve ağırlıklı olarak itikadi konuların ancak ayet ve mütevatir haberler yoluyla sabit olacağını söylemişlerdir.

Çünkü Allah’ın vasıfları, ruhun mahiyeti, meleklerin özellikleri, Sırat köprüsünün geçilmesi, amel defterlerinin dağıtılması, Cennet ve Cehennem’in keyfiyet gibi bizim açımızdan gayb olan metafiziğe ait meseleler hakkında isabetli yorumlar yapılması aklın sınırlarını aşar.

Bu yüzden metafiziğe ait konular hakkında vahye dayanmaksızın yapılacak bütün yorumlar “recmen bi’l gayb”tır. Bu tür konuların akıl ve mantıkla halledilmesi mümkün olmadığı gibi müzakere ve tartışmaya açılması da faydadan çok zarar getirecektir.

Nitekim filozoflar, metafiziği, felsefenin üç temel alanından birisi kabul etmiş ve asırlar boyunca ona ait meselelerle ilgili farklı fikirler ileri sürmüş, eserler kaleme almış ve derin tartışmalara girmişlerdir. Peki neticede ne olmuştur?

Asırlar sonra bu tür konuların salt akıl ve muhakemeyle halledilecek meseleler olmadığını anlamışlardır. Zira ellerinde ileri sürdükleri fikir ve yorumların doğruluğunu test edecek sağlam ölçüler yoktur.

Sonuçta ifrat tefriti doğurmuş ve metafiziğin toptan reddine gitmişlerdir. Felsefeyi metafizikten soyutlamaya başlamışlar, onun ancak dinin konusu olabileceğini, ilmi ve felsefi çalışmalara mevzu edilmesinin doğru olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Her ne kadar mütekellimin uleması da özellikle İslami ilimlerin inkişaf ettiği dönemde metafizikle ilgili derin tartışmalara girmiş olsalar da, ilahî vahiy onlar için her zaman yol gösterici olmuştur. Bu yüzden de tartışmalar belirli ölçüler ve sınırlar içinde kalmıştır.

Elbette bütün kelamî tartışmaların vahiy endeksli olduğunu iddia edemeyiz. Yunan felsefesinin ciddi etkisinde kalmış olan bir kısım kelamcıların, metafizikle ilgili oldukça faydasız, gereksiz ve sıkıcı mevzulara daldıkları ve vahiyden uzaklaştıkları da olmuştur.

Son zamanlarda Cennetlik ve Cehennemliklerin kimler olduğuyla ilgili tartışmalar gündemde. Öncelikle ifade etmek gerekir ki bu tür gaybî meseleler, mutlaka naslar etrafında çözüme kavuşturulmalı; salt akla dayanarak bir kısım yorumlar yapmaktan kaçınılmalıdır.

Naslardan hüküm çıkarırken de Kur’ân ve Sünnet’e BÜTÜNCÜL bakılması, bu konuda murad-ı ilahinin hangi istikamette olduğunun anlaşılmaya çalışılması gerekir. Yoksa akılla ulaşılan bir kısım hükümlere SEÇMECİ yaklaşımla naslardan delil bulmak isabetli bir yöntem değildir.

Hele hele modern anlayışlara mümaşatta bulunma, bazı kesimlere mücamele yapma, modern kültürün baskısıyla meselelere bakma gibi tavır ve düşüncelerin ulaşılan hükümlerin “dini/şeri” olma vasfını ciddi etkileyeceğinde şüphe yoktur.

Bu tür konuları ele alırken meselenin bir teorik bir de pratiğe bakan yönü olduğunu asla akıldan dûr etmemek gerekir. Meselenin teorisine göre Cennet’e girecek olanlar sadece iman esaslarını gönülden benimsemiş olan mü’minlerdir.

Günümüze kadar yazılmış kelam kitaplarında ifade edilen hüküm de budur. “Allah nezdinde hak din İslamdır” (3/19) “Kim İslamdan başka bir din ararsa bu din asla ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır” (3/85) ayetleri de bunu ifade eder.

Çünkü bizzat Kur’an’ın ifadesiyle İslamın dışındaki dinler tahrife uğramışlardır. Günümüzde aslını, orijinal halini koruyan İslamdan başka bir din yoktur. Bu yüzden sahih bir imana sahip olmanın ve salih ameller yapabilmenin yolu İslamî öğretiyi benimsemektir.

Ayrıca İslam’ın dışındaki dinlerin makbul olduğu ve bu dinlere inananların da kurtuluşa erecekleri kabul edilecek olursa, Allah’ın peygamber olarak Hz. Muhammed’i ve kitap olarak da Kur’ân’ı göndermesinin bir anlamı kalmaz.

Allah’ın yeni bir şeriat göndermesinin maksadı, önceki şeriatların tahrife uğramasıdır. İslam’dan önceki dinler olan Yahudilik ve Hıristiyanlık da tahrife uğradıkları için Yüce Allah yeni bir din olarak İslam’ı göndermiş ve onu kıyamete kadar koruyacağını ifade buyurmuştur.

Öte yandan İslamın dışında da kurtuluşun mümkün olduğu kabul edildiği takdirde, İslamı bütün insanlığa ulaştırma çabası, irşat ve tebliğ faaliyetleri, ila-i kelimetullah davası da anlamını yitirecektir. Zaten kurtuluş yolunda olduğuna inanılan insanlar neye davet edilecek ki!

Bütün bunlar meselenin nazari ve teorik yanıdır. Meselenin pratik ve uygulaması ele alınırken, yani belirli bir zaman ve mekanda yaşayan muayyen bir kısım insanların ahiretteki durumları konuşulurken göz önüne alınması gereken başka şeyler de vardır.

Mesela kelam kitaplarındaki “elfaz-ı küfür” bahislerinde kimlerin hangi kelimeleri söylediğinde kafir olacakları ele alınır. Fakat bu hükümler muayyen bazı şahıslara uygulanırken dikkatli olunması, başka bir kısım husuların da nazar-ı itibara alınması gerekir.

Bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri, “Söz, bazen küfür görünür, fakat sahibi kafir olmaz” der. Zira bazen kişi küfür lafızlarını söylese bile niyetinden, cehaletinden veya içinde bulunduğu şartlardan dolayı kafir olmayabilir. Bu yüzden tekfir meselesinde ihtiyatlı olma asıldır.

Aynı şekilde mesele günümüzde belirli ülkelerde yaşayan ehl-i kitabın ahiretteki durumu ele alınırken, “Falanlar Cehennem’e gidecekler” şeklinde bir hüküm vermek isabetli olmayabilir. Zira burada devreye “fetret meselesi” de girer.

Çünkü bir insanın Cehennemlik olduğuna hükmetmek için, kendisine İslam mesajının aslına uygun bir şekilde ulaşmış ve onun da temerrüt ve kibrinden dolayı bilerek bu mesajı reddetmiş olması gerekir. Böyle bir insanın kafir olacağı ve Cehenneme gideceği söylenebilir.

Fakat İslam hakkında hiçbir bilgisi olmayan veya onu karartılmış yüzüyle duyan insanlar hakkında böyle bir hüküm vermek doğru değildir. Zira Gazzali gibi bir kısım ulemanın da ifade ettiği üzere bu tür insanların fetret devri insanı olma ihtimalleri vardır.

Bu sebeple nazari olarak kurtuluşun İslam’da olduğu ifade edilse bile, belirli şahısların ahirette ne tür bir muameleye tabi tutulacakları meselesini Allah’a havale etmek ve “Allahu alem” demek en ihtiyatlı ve en isabetli yoldur.

Hatta burada şunu hatırlatmakta fayda var: Allah Resulü, dünyada mü’min görünen insanlar hakkında bile kesin hüküm vermekten bizleri nehyetmiştir. Zira biz, hiç kimsenin imanının durumunu ve son nefesini nasıl vereceğini bilemeyiz.

Nitekim Allah Resulü bir hadislerinde bazılarının mümin doğup, mümin yaşayıp kafir öleceklerini, bazılarının da kafir doğup kafir yaşayıp mümin olarak öleceklerini ifade buyurmuştur. Bu yüzden Cennet ve Cehennem bekçisi kesilmek doğru bir tavır değildir.

Bazı ulemanın taklidi imanı geçerli görmemesi, bazılarının salih amellerle beslenmemiş bir imanın ölüm anında kişiye refakat etmeyeceğini dile getirmesi gibi meseleleri de göz önüne alacak olursak, nihai hükmü vermenin zorluğu daha iyi anlaşılmış olur.

Esasında birilerini Cennete, birilerini de Cehenneme göndermenin kimseye bir faydası yoktur. Müminlere düşen vazife, ahiretle ilgili durumları Allah’a havale edip dünyalarını ıslah ve imar etmeye, ahireti kazandırıcı ameller işlemeye kafa yormaktır.

Bu tür meseleler on dört asırdır konuşulmakta, tartışılmaktadır. Zamana göre değişecek hükümler de değildir. Bu yüzden bu konular etrafında belirli bir hedef ve maslahat olmaksızın yeni yeni tartışmalar açmak faydadan çok zarar getirecektir.

 [Dr. Yüksel Çayıroğlu] 23.7.2020 [https://twitter.com/yukselcayiroglu/status/1163530743794032642]

'Sakıncalı piyade' genelgesi... Erler de güvenlik soruşturmasına girecek

Milli Savunma Bakanlığı, askere alma yönetmeliği yayınlandı. Yeni yönetmelik uyarınca askere alınacak erler ve yedek subay adayları hakkında MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından araştırma yapılacak.

Lise veya dengi okullarda okuyanlar 22 yaşını tamamladıkları, fakülte-yüksekokullar ile meslek yüksek okullarında okuyanların ise 28 yaşını tamamladıkları yılın sonunu geçmemek kaydıyla mezun oluncaya kadar askerlikleri ertelenecek.

Sözcü'deki habere göre, 'terör örgütlerine veya milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna' karar verilen yapılara mensubiyeti veya iltisakı olan yükümlüler sınıflandırma sırasında dikkate alınıp askere sevk edilecek.

Erbaş ve erler için de Emniyet Genel Müdürlüğü'nden arşiv araştırması; İçişleri Bakanlığı Kaçakçılık İstihbarat Harekât ve Bilgi Toplama Dairesi Başkanlığı'ndaki bilgi kayıtları istenecek.

Uygulama ile "sakıncalı piyade" tabiri gerçek olmuş oluyor. Hukuki olmayan ve delil niteliği taşımayan istihbari değerlendirmelerle, aile ve yakın çevresinden kişiler cadı avına uğramış kişilere askerlik görevi sırasında da hem potansiyel suçlu muamelesi yapılacak, hem de ayrımcılık uygulanacak.

[TR724] 23.7.2020

Eski HSYK üyesinden ’15 Temmuz’da kan dökülmeliydi’ ifşaatı

15 Temmuz döneminde HSYK üyesi olan Muharrem Özkaya’dan darbe geceyle ilgili önemli bir itiraf geldi.

Kanal 7 televizyonundaki ‘Başkent Kulisi’ programına katılan Özkaya, “Siz hakim ve savcı olarak ne kadar cesur olursanız olun. O gece Allah korusun Hükümet çıksa deseydi ‘Bir kalkışma var. Bu kalkışma kan dökülmeden çözülür mü acaba. Biz uzlaşıyoruz’ deseydi. Hangi başsavcı soruşturma yapabilirdi.” dedi. O gece Başbakan ve Cumhurbaşkanın halkı sokağa çağırmasının bu işi etkilediğini belirten Özkaya, “Bu durum onların kararlı duruşları ile oldu.” ifadelerini kullandı.

Özkaya, bu açıklamalarıyla 15 Temmuz’da hayatını kaybeden 251 kişinin bir anlamda bu sürece zemin hazırladığını ifşa etmiş oldu.

[TR724] 23.7.2020

Adil Öksüz, Akıncı Üssü’nde mi gözaltına alındı?

Adil Öksüz kimdir ve 15 Temmuz’daki rolü nedir?

100 kişilik gözaltı listesindeki 99 kişi tutuklanırken Öksüz nasıl serbest kaldı?


[TR724] 23.7.2020

Üvey evlat: Çiftçiler [İlker Doğan]

Çiftçinin alacağı 160 milyara dayandı

HABER-İNCELEME | İLKER DOĞAN

Türkiye’de çiftçiler zor günler geçiriyor. Artan girdi maliyetleri çiftçinin belini büktü. AKP iktidara geldiğinde 1 milyar TL olan çiftçinin borcu, 130 milyara dayandı. Devletten yasal olarak almaları gereken destek ödemelerini bile alamıyorlar.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan daha bir kaç gün önce çiftçilere yapılan destek ödemesi miktarını 22 milyar liraya çıkardıklarını söyledi. Ancak iktidar 2006 yılında çıkarılan kanuna göre GSYİH’nın en az yüzde 1’ini tarıma destek için ayırmak zorunda. Yani sadece 2019 yılı için çiftçiye ödenmesi gereken para 42 milyar 800 milyon TL!

RAKAMLAR HAVADA UÇUŞUYOR

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, önceki gün yaptığı konuşmada iktidarın çiftçiye 176 milyar TL borcu olduğunu söyledi. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ise bu yılın şubat ayında, “Son 17 yılda çiftçilerimize toplam 141 milyar lira tarımsal hibe ve destek verdik.” dedi. Aynı Pakdemirli, 15 Mayıs’taki açıklamasında ise son 18 yılda çiftçilere 310 milyar lira tarım desteği ödemesi yaptıklarını, bu yıl da 22 milyar lira destek sağlayacaklarını söyledi. Rakamın sadece 3 ayda 141 milyar TL’den 310 milyara nasıl çıktığını kimse bilmiyor.

Resmi verilere göre 2006-2019 yılları için çiftçiye ödenmesi gereken toplam para 263,3 milyar TL. 2020 yılı hariç çiftçinin devletten alacağı en az 122,2 milyar lira. 2020’yi de dahil ettiğinizde neredeyse 160 milyar TL’ye ulaşıyorsunuz…



AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘başkanlık sistemini’ değerlendirdiği toplantıda çiftçilere yapılan ‘destek’ ödemelerine de değindi. Yıllık ödenen miktarı 22 milyara çıkardıklarını, 2020 yılında 22 milyar TL ödeyeceklerini söyledi. Şu ana kadar ödenen para yaklaşık 13 milyar TL civarında. Ve bu ödemeler 2019 yılına ait!!!

Peki iktidar çiftçiye 2019 yılı için ne kadar tarımsal destek ödemek zorundaydı? 2019 yılında GSYH 4 trilyon 280 milyar TL. 2006 yılında çıkarılan kanuna göre GSYİH’nın en az yüzde 1’ini tarıma destek için ayırmak zorunda. Dolayısıyla sadece 2019 yılı için çiftçiye ödenmesi gereken para 42 milyar 800 milyon TL! Ancak Erdoğan, neredeyse bunun yarısını ödeyeceği çiftçiye ‘lütufta’ bulunuyor gibi, ‘rakamı 22 milyara çıkardıklarını’ söylüyor.

YASAL ÖDEME BİLE YAPILMIYOR

2006’den bu yana tarımsal destek için ayrılan pay hiçbir zaman yüzde 1’i bulmadı. Aksine 2006’da yüzde 0,6 olan oran, önce yüzde 0,5’e ardından da yüzde 0,4’e düşürüldü. Özetle GSYİH’dan çiftçiye ayrılması gereken pay her geçen yıl daha da aşağı çekildi. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da önceki günkü konuşmasında devletin çiftçiye borçlarına değindi. İktidarın çiftçiye 176 milyar TL borçlu olduğunu söyledi. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ise Şubat 2020’deki açıklamasında çiftçiye 141 milyar TL ödeme yaptıklarını anlattı. Bu açıklamasından sadece 3 ay sonra ise rakamı 310 milyara çıkardı.

ÇİFTÇİ NE KADAR ALACAKLI?

Rakamlar havada uçuşuyor. Öncelikle resmi rakamlara göre 2006’dan 2016 yılına kadar yapılan resmi ödemelerin toplamı 80 milyar TL. 2017’de 12,8, bir yıl sonra ise 14,8 milyar TL ödeme yapılıyor. 2019 yılında ne kadar ödeme yapıldığına dair net bilgi yok. 2020 yılı için şu ana kadar ise 12,4 milyar ödeme yapıldığını açıklamıştı bakan. Ancak 17 yılda yapılan ödemenin 141 milyar olduğunu söylüyor Pakdemirli. GSYH rakamlarına göre 2006-2019 yılları için çiftçiye zorunlu olarak ödenmesi gereken para ise en az 263,3 milyar TL. Dolayısıyla çiftçinin alacağı en az 122,2 milyar TL olarak karşımıza çıkıyor. Bu rakama 2020 yılını da dahil ettiğinizde yaklaşık 160 milyar lira gibi bir rakama ulaşıyorsunuz.

[İlker Doğan] 23.7.2020 [TR724]

Türkiye-Yunanistan savaşı kaçınılmaz mı? [Aydoğan Vatandaş]

Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos geçtiğimiz haftalarda Yunanistan’ın olası bir provokasyon durumunda Türkiye ile savaşmaya hazır olduğunu söyledi. Türkiye Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da, ’’Yunanistan ile olan sorunlarımızı barışçı yollarla çözmek istiyoruz. Ancak, bir savaş durumunda, çıkarlarımızı koruyacak kadar güçlüyüz.“ şeklinde cevap verdi.

Türkiye ve Yunanistan arası gerginlik dün yeni bir boyut kazandı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Akdeniz’de sismik araştırma yapacağı Kos Adası yakınlarına 20 adet savaş gemisi ve 8 adet denizaltı gönderdi. Bunu Yunan Donanmasının bölgeye hareketi izledi.

Yunanistan ve Türkiye arasındaki askeri çatışmaların uzun bir geçmişi var. 1363’te Osmanlı Doğu Trakya’yı topraklarına kattığı dönemden, 1996 yılında savaşın eşiğine getiren Kardak krizine kadar yaşanan askeri çatışmalar, yeni savaşların her zaman iki ülke arasında mümkün olduğunu gösteriyor. Ulusların ve insanların geçmiş davranışları ülkelerin gelecekteki davranışlarını tahmin etmenin hala en iyi yolu, özellikle Türkiye’nin Libya ve Suriye’deki başarılı askeri operasyonları göz önüne alındığında, savaş olasılığı hiç de az değil.

Ancak iki ülke arasındaki mevcut gerilimin asıl sebepleri nedir? Neden iki ülke potansiyel bir savaştan söz etmeye başladı?

Kuşkusuz iki ülke arasındaki en temel sorun Ege Denizi üzerindeki iktidar mücadelesi. Yunanistan, karasularını 12 mile çıkarmak ve böylece Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki hareketlerini sınırlamak istiyor. Diğer taraftan Yunanistan, Türkiye ile yeni bir gerilime neden olan 10 millik hava sahası sınırını kabul ediyor. Buna ek olarak, Yunanistan şu anda Adaları antlaşmalara aykırı olarak silahlandırıyor ve Ege’deki neredeyse tüm adaları devlet politikası doğrultusunda talep ediyor.

Türkiye ise Yunan politikalarına meydan okuyor ve zaman zaman bir devlet politikası oluşturmaya çalışırken krizi tırmandırıyor.

Ege Denizi’ndeki yoğun göç sorununun iki ülke arasında krize neden olan başka bir sorun olduğunu da hatırlatmak gerekiyor. Medyaya yansıdığı kadarıyla, Yunan sahil güvenlik görevlileri, Türkiye sınırları açıp Suriyeli mültecileri Avrupa’ya gönderdiğinde yasadışı göçmenleri agresif bir şekilde Türkiye’ye geri itti.

Ege Denizi’ndeki krizlere ek olarak, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de tartışmalı bölgelerde petrol ve gaz bulma çabaları ve Türkiye’nin Libya ile imzaladığı “antlasma’’ da mevcut durumu daha kötü hale getirdi.

Bununla birlikte, bu gri alanlarda, her iki tarafın da politik olarak gerginlikten yararlandıkları sır değil. Bazıları bunun kontrollü bir krizden başka bir şey olmadığına inanıyor. İki ülkenin savunma bakanları gerginliği artıran yorumlar yapmış olsalar da, uzmanlar ABD ve Avrupa Birliği’nin iki önemli NATO üyesi arasında böyle bir gerilimin savaşa dönüşmesine izin vermeyeceğine inanıyor.

Peki  ya Rusya Federasyonu?

Rusya potansiyel bir Türk-Yunan savaşına nasıl yaklaşıyor? Atina ve Moskova arasındaki son iki yıldaki gerginlikler sır değil. Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin 2019 yılında Yunan Ortodoks Kilisesi tarafından tanınması, ülkeler arasındaki ilişkiler açısından bir kırılma noktasıydı. 2018’de iki Rus diplomatı sınır dışı eden Yunanistan da iki ülke arasında diplomatik krize neden oldu. Rusya ile Yunanistan arasındaki gerilimin gerçek nedeni neydi?

Bilindiği gibi, Yunanistan ve Makedonya arasında ‘Makedonya’ adı konusundaki anlaşmazlık, Balkanlar’da uzun süredir çözülmemiş sorunlardan biriydi. Bu sorun, Yunan Hükümeti’nin muhalefeti nedeniyle Makedonya’nin NATO’ya katılmasını da erteledi. Rusya Federasyonu ayrıca Makedonya’nin NATO’ya siyasi baskı yoluyla katılmasını hem Yunanistan hem de Makedonya’da sürdürdüğü örtülü operasyonlarla engellemeye çalışıyordu. Rusya’nın çabaları başarısız oldu ve Makedonya Yunanistan’ın desteğiyle Mart 2020’de Kuzey Makedonya adıyla NATO’ya katıldı.

Şimdi, bu mevcut siyasi ve tarihsel süreç bağlamında, Rusya’nın NATO ülkeleri Yunanistan ve Türkiye arasında olası bir askeri çatışmaya istekli olacağını analiz etmek yanlış olmaz, çünkü Rusya’nın ana hedefi NATO’nun genişlemesini engellemektir.

Öte yandan, Rusya’nın Türk ordusunda, Amerikan karşıtlığını destekleyen, Türkiye’de Rus çıkarlarını temsil eden Doğu Perinçek liderliğindeki Avrasyacı askeri bürokrasi aracılığıyla bir miktar etkisi olduğu bilinmektedir. Erdoğan’ın AKP’si Libya ve Suriye’de farklı çıkarlar peşinde koşarken ve Rusya’yla ciddi askeri çatışmalarla karşılaşırken, Erdoğan’ın içerde Rus müttefiki Doğu Perinçek ve Türk ordusundaki destekçileri zaman zaman karşı karşıya geldikleri bilinmektedir. MİT’in Odatv operasyonları tümüyle bu iç çatışmanın dışavurumudur. Erdoğan’ın Sünni siyasi İslamcılığı Suriye iç savaşı sırasında, Suriye Alevisi Esad rejimine karşı savaşırken, Erdoğan’ın Türk devlet sistemindeki Rusya ve Esed sempatizanı müttefikleriyle zaman zaman güven bunalımı yaşadığı da biliniyor. Hem Suriye’de hem de Libya’da Erdoğan Hükümetini zayıflatan unsurlardan biri işte bu dinamik.

Soru, İslamcı Erdoğan Rus yanlısı çevrelerle kurduğu ittifakın Türkiye ve Yunanistan arasındaki potansiyel çatışmayı nasıl etkileyeceğidir.

Türkiye ile Libya arasındaki mutabakatı başlatan Amiral Cihat Yaycı’nın görevden alınmasının önemli nedenlerinden biri Türk medyasındaki kontrol edilemeyen ilişkileriydi. 2012-2014 yılları arasında Moskova’da askeri ateşe olarak görev yapan Amiral Cihat Yaycı, 15 Temmuz sonrası süreçte Türk Ordusunun dönüşümünde, NATO yanlısı subayların tasfiyesinde çok önemli bir rol oynadı. Amiral Cihat Yaycı, bu dönemde Türk siyasetinde ve devlet yapısında üç önemli değişikliğe öncülük etti. İlk olarak Ege ve Akdeniz’deki Türk dış politikasını değiştirdi ve hem Yunanistan’ı hem de Türkiye’yi potansiyel bir savaşın kıyısına getirdi.

İkincisi, Türk Ordusu’ndan, özellikle de Türk Donanması’nda gerçekleştirdiği tasfiyelerle Rusların Türk askeri yapısındaki etkisini artırdı.

Üçüncüsü, hem Türk Deniz Kuvvetleri hem de Hava Kuvvetleri’nden en başarılı kurmay subayları temizleyerek Türk savunma yapısını zayıflattı ve Yunan Ordusunun bölgede Türk Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri’ni on yıllardır ilk kez dengelemesine neden oldu. Yunanistan yetkilileri işte bu yüzden Türkiye ile savaşmaya hazır olduğunu açıktan söylemeye başladı.

Yunanistan ile Türkiye arasında böyle bir savaşı ne tür dinamiklerin tetikleyebileceği kesin değil. İlk saldırı Türkiye’den gelirse, Yunanistan süratli bir şekilde karşı saldırıyı gerçekleştirebilir. Türkiye 2015 aralığında bir Rus uçağını düşürmüş ancak Rusya Türkiye’ye askeri bir karşılık verememişti. Çünkü bir NATO ülkesi olan Türkiye NATO’nun tam desteğini aldı. Oysa şimdi aynı durum söz konusu değil. Yunanistan da NATO ülkesi. Yunanistan Türkiye’ye misilleme yaparsa, Erdoğan bundan siyasi olarak zarar görür ve Yunanistan Türkiye kadar güçlü olduğunu kanıtlar. Erdoğan Türkiye’de zemin kaybeder. Bu senaryoda Erdoğan için kazan-kazan durumu yok. Dolayısıyla, Yunanistan ile böyle potansiyel bir savaşı başlatacak olan Erdoğan olmazdı.

Ayrıca, Balyoz Askeri belgeleri 2010 yılında ortaya çıktığında bu tür senaryoların varlığı da ortaya çıktı. Belgelere göre, darbeciler, Erdoğan’ı Yunanistan ile potansiyel bir savaşta zayıf göstermeyi hedeflediler.

Kesin olan, potansiyel bir Türkiye-Yunanistan çatışmasında Rusya’nın ve Türkiye’deki ortaklarının böyle bir senaryodan en çok yararlanacaklarıdır.

[Aydoğan Vatandaş] 23.7.2020 [TR724]

Ekonomi, ABD’yi kaçırdı [Ali Deniz]

Ne zaman siyasal veya sosyal bir kriz olsa siyasetçiler ‘bu işten kârlı çıkacağız’ yalanı ile kendi çözümlerini halka sevimli göstermeye çalışarak zamana oynuyorlar.

Türkiye bölgesinde hiç kimse ile iyi geçinemiyor. Hangi ülke ile takışsak, siyasetçilerden ‘hesabını soracağız, bu can bu bedende kaldığı sürece onlara haddini bildireceğiz’ vs vs kıvır zıvır tekerlemeleri duyuyoruz.

Hatırlarsanız çok kısa bir zaman önce Rus uçağı krizinden sonra Ruslar turist göndermeyi ve ‘domates’ almayı bıraktığında Akdeniz bölgesi kan ağlamıştı, yalvar yakala tavizlerle Putin’i ikna ettiler.

Terör krizi, sınır ötesi harekatlar, güvenlik krizleri, beka krizleri hep birilerine yaradı.

Türkiye halkı son 18 yılda hiçbir krizden birşey kazanmadı.

Türkiye’deki krizlerden her zaman kazananlar birtakım silah, drone, gemicik sahibi çevreler oldu. Halk hep kaybetti.

Virüs başladığında da siyasiler zaten içinde bulunduğu ekonomik darboğazda arada görünmez kılma amaçlı olarak sadece virüse vurgu yaparak ‘bu krizden kârlı çıkacağız, Çin’in üretimi bize kayacak, zaten ABD ile araları da kötüydü, virüs bu işi katmerleştirdi, Türkiye üretim üssü olacak’ dediler.

İktidarda her zaman boş bir özgüven var, hiç gardları düşmüyor. Virüs bütün batıyı yerle bir ederken bunlar hangi altyapılarına bakarak nelerine güvenerek bu sözleri ettiler hiç bilinmez.

Vatandaşından para dilenen bir iktidar güya batının ve Çin’in üretimde çöküşlerine, ‘atağa kalkarak’ cevap verecekti.

İngiltere’de hükümet 32 milyar dolar para dağıttı. Kredi değil, hibe! Bizde de herkesi krediye boğan bir ekonomi yönetimi var.

Krizden kârlı filan çıkmayacağız, bu kriz bize yaramadı, yaramayacak.

ABD’nin son hamlesini iyi okumak lazım; Cin ile ilişkileri her geçen gün bozmaya devam eden Trump yönetimi Cin’3 alternative olarak kendisine Hindistan’ı seçti.

Ne diyordu; ‘atı alan Üsküdar’ı geçti’.

Google Hindistan’a 10 milyar dolar sermaye yatırım yapmaya karar verdi. Kimse bunu Google’un tamamen ticari sebeplerle kendi başına aldığı bir karar olarak görmesin.

Bunun 5.5 milyar doları gerçekleşti bile, Google, Hindistan merkezli Reliance Industries‘ın dijital kolunun yüzde 7,7’lik hissesini 4,5 milyar dolar karşılığında satın aldı.

Tasarruf kıtlığından kaynaklı yabancı sermayesiz büyümesi imkansız olan bir ekonomimiz var. Eğer Google bu yatırımını Türkiye’ye yapsaydı belki de Türk ekonomisi uzun soluklu bir rahatlamanın başlangıcına kavurmuş olacaktı.

Bu kartopu etkisi olacaktır, yakında Hindistan’ta ABD yatırımlarının arttığını göreceğiz.

Bunu sadece Google’un seçimi olarak göremezsiniz, ABD bizi değil Hindistan’ı seçti.

Açık olan bir bankaya para yatırdı diye insanları hapse atarsan, düşüncesini yazdı diye gazetecileri yıllarca içerde tutarsan, milyarlarca dolarlık şirketlere el koyarsan, ülkede bağımsız adil hukuku bitirirsen, çarşaf çarşaf listeler hazırlayıp bir gecede yüzbinlerce insani KHK’larla işinden atarsan elbette güvenilir liman olarak Hindistan kadar değerin olmaz.

Ekonomi yönetimini ilçe parti teşkilatında üye kaydetme seviyesindeki zekâsı ile yapanların boş özgüvenli açıklamalarına değil en ağır resesyon ve virüs krizi koşullarında bile paravan inşaat şirketlerine devletten verdikleri ihalelere bakın.

Türkiye’de gösterilmeye çalışılan ekonomi balondur, balon şişmeye devam ediyor.

[Ali Deniz] 23.7.2020 [TR724]

Futbolda yalan rüzgarı dönemi başlıyor [Hasan Cücük]

Garip bir sezonu geride bırakıyoruz. Pandemiden dolayı bütün planların alt üst olduğu 2020 yılı tarihe sıra dışı bir yıl olarak geçecek. Futbol da bu garipliklerden nasibini aldı. Futbolun normalde tatil olduğu aylarda ligler oynandı, boş tribünler önünde yıldızlar ter döktü. Geriye uzun yıllar unutulmayacak bir sezon kaldı. Şimdi ise başlasın transfer sezonunun günü geçiştirmek için atılan gazete manşetleri dönemi!

Korona salgını olmasaydı, mayıs ayı içinde şampiyonlar belli olacak, Avrupa kupaları sahibini bulacaktı. Takvim yaprakları 12 Haziran’ı gösterdiğinde ise Euro 2020 İtalya – Türkiye maçıyla start alacaktı. Avrupa’nın futbol büyüğünü bulmak için 24 takım kıyasıyla mücadele edecekti. Tarihte ilk kez Avrupa şampiyonasına 12 değişik ülke ev sahipliği yapacak, kupa sahibini İngiltere’nin ünlü Wembley Stadı’nda bulacaktı. Bunların hiçbiri olmadı. Önce mayısta bitmesi gereken ligler, korona arasından dolayı temmuz sonuna kadar sarktı. Avrupa kupaları ise ancak ağustosta sahibini bulacak. Euro 2020 ise bir yıl sonraya ertelendi.

Temmuz sonu itibariyle futbol için nihayet sezon bitmiş olacak. Her şey yolunda gitmiş olsaydı şimdi transferleri konuşuyorduk. Örneğin Fenerbahçe ve Trabzonspor’un yeni hocalarının adını çoktan öğrenmiş olurduk. Keza, ya maliyetinden ya da formsuzluğundan kulüplere yük olan isimlerin birer birer ayrılmasına şahit olurduk. Ya da gönderilmek istenen ancak ayak direyen oyuncular ile kulüpleri arasındaki polemikleri okurduk. Yine maçlarını sadece 3 bin seyirci ortalamasıyla oynamış olsa da Başakşehir’in şampiyonluk kutlamaları gündem olurdu. Bunlar da henüz olmadı!

Geriye konuşacağımız transfer gündemi kaldı. Artık gazetelerin spor sayfalarında her gün bir yıldız oyuncunun valizini hazırlayıp, İstanbul’a gelmek üzere olduğunu okuyacağız. Bir günlük gündem olacak onlarca isim. Aziz Yıldırım bir transfer döneminde, ‘Fenerbahçe’ye geliyor’ diye gazetelerin 64 ismi yazdığını açıklamıştı. Nasıl olsa ertesi gün kimse bir önceki gün hangi oyuncunun transfer edildiğini hatırlamayacaktı! Sadece taraftar mı? Yıllarca Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğini yapan Ertuğrul Özkök, spor sayfalarında gelmesi mümkün olmayan oyuncuların ‘geliyor’ diye yazılmasının kendisini heyecanlandırdığını açıklamıştı. Yalan haber okumayı seven, dahası teşvik eden bir genel yayın yönetmeni!

Transfer söylentileri Avrupa basınında da yer tutar. Ama bizdeki gibi değil. En azından bir takıma hiçbir gazete 64 oyuncuyu transfer etmez. Okuyucu nezdinde itibarını düşünür. Bilinçli okur, spor deyip geçmez. Atmasyon ve uçarı haberlere tepki gösterir. Kredi kaybetmek istemeyen gazeteler veya internet siteleri, gerçekleşmesi an meselesi olan transfer haberlerini yazar. Bizdeki gibi hiçbir gazete ‘biz yazmıştık’ ergenliğine tenezzül etmez. Medyanın zaten işi yazmak ama doğruyu yazmaktır. 

1999 yılında ben de bir spor gazetesine manşet oldum. Hem de ne manşet. Tam trajikomik bir durumdu. 1998-99 sezonunun sonlarına doğru John Benjamin Toshack ile yollarını ayıran Beşiktaş, sezonun bitimine 10 hafta kala takımı daha önce Galatasaray’ı da çalıştıran Karl-Heinz Feldkamp’a emanet etti. 10 maçta 8 galibiyet, 2 beraberlik çıkaran Feldkamp’tan beklenen 1999-2000 sezonunda şampiyonluktu. Ancak Feldkamp sağlık sorunlarından dolayı Türkiye’ye dönmeyince, Beşiktaş yeni hoca arayışlarına girdi.

Danimarka’dan bir grup öğrenciyle 1999’da son kez düzenlenen TSYD Kupası için bilet almak için Beşiktaş kulübüne gittiğimizde kulübün önü gazeteci doluydu. Fotomaç’tan tanıdığım bir meslektaşımla selamlaştıktan sonra ‘Avrupa’da boşta ünlü bir teknik adam yok mu?’ diye sorunca ‘Berti Vogts ve Sepp Piontek var’ cevabını verdim. İki hoca hakkında bir kaç bilgi verdiğim, meslektaş hemen spor müdürünü aradı. Her iki ismin de Beşiktaş’a gelmeye sıcak baktığını söyleyip, kaynak olarakta beni gösterdi! Ben ‘Ne oluyor’ demeye kalmadan telefonu kapattı. Neyse ertesi gün Fotomaç’ı manşetine bakınca şaşkınlık sırası bendeydi. Manşet ‘Ya Piontel ya da Vogts’ diyordu. Güya her iki isminde Beşiktaş’a gelmeye sıcak baktığını, ikisinden birinin yeni sezonda takımın başında olacağını yazıyordu. Akşam oynanacak Beşiktaş – Galatasaray maçından önce gördüğüm arkadaşa ‘Ne iş bu’ deyip manşeti hatırlattığımda, gülerek ‘Türkiye’de işler böyle dönüyor. Yarın herkes unutur’ cevabını verdi.

İşte böyledir biz de transfer sezonu. Her gün yeni isimler transfer olur. Arada tutan biri olursa ‘biz yazmıştık’ manşeti atılır. Yalandan hoşlanan Özkökgiller için heyecanlı, futbolseverler için sıkıcı bir dönem başlamış olacak! 

[Hasan Cücük] 23.7.2020 [TR724]

Kısadır hayat! [M.Nedim Hazar]

Uzundur üzüntüler oysa… Bitimsiz gelir insana kalp sıkışmaları, yürek sıkıntıları.

Ne ki kısadır hayat…

Hele öfkeler, kısa metrajlı olsalar bile sıklıklarıyla hayatı tırtıklarlar bir yerlerinden. Hayat her yanına haşeratlar ilişmiş bir aciz varlık gibi elindedir bunların. Bıkmadan, usanmadan ısırırlar hayatın bir yerlerini. Zaten kısa olan hayat, büsbütün kısalır ve fark edilmeyen bir film finali gibi gelir kapıya dayanır ölüm meleği.

Oysa kısadır hayat, hırsların tersine.

Bin yıllık bir birliktelik yaşayacakmışız gibi yapışırız kariyerimize. Kravatların sıktığı gırtlaklar boğar oysa hayatı! Öyle bir unutkanlık verir ki üstelik hırs ve beklentiler yolun sonuna kadar uyuşturur zihinlerimizi.

Gevşetemeyiz gömleğimizin en üst düğmesini, pantolonumuzun paçasını kıvırıp, çıkarıp çorapları, serin bir ağaç gölgeliğinde salamayız bacaklarımızı buz gibi derelere.

Kendi ufkuna bembeyaz bir yalan yerleştirir dünya hırsı ve geri kalan her şeyi uyuşuk bir siyah ile flulaştırır. Yanından gelip geçeriz her Allah’ın günü de fark edemeyiz ıskaladıklarımızı.

Ne bileyim; elektrikler söndüğünde mesela…

‘Hay aksi’ der lanetler okur da, karanlığın sessiz huzurundan ürkercesine rahatsız oluruz.

Oysa gecenin tadı bir başka olmasaydı, günün yarısı karanlık olur muydu? Var demek ki bir güzelliği gecenin. Var işte, ayın, yıldızların, gökyüzünün ve karanlıkta akışkan bir gümüş gibi usulca kıvrılan dere sularının.

Kısadır hayat ve uzundur korkularımız.

İrili ufaklı onlarcasını uç uca ekler, hayatın bir kısmını da onlara feda ederiz mesela…

Kendi korkularımız yetmiyorcasına başkalarınınkini de üstleniriz hatta.

Korku tedirginliği, tedirginlik dengesizliği getirir. Ve şirazesi kaçar hayatın.

Toplum adına korkarız misal. Bir dolu heyula üretir, bir dolu korku figürüyle kuşatırız dört bir yanımızı. Ailemize, düşüncelerimize, sevdiklerimize dair korkular kurgular ve kendi ömrümüzün kısalığına, kendi hiçliğimize bakmadan, sanki her şeyi kontrol edebiliyormuşçasına, yenilgisi kesin olan bir yel değirmeni savaşı başlatırız kimi zaman.

Oysa kısadır hayat ve bütün bunların üzerinde, hepsini kuşatan bir şeydir.

Korkuyu, öfkeyi, üzüntüyü reddetmek değildir bu ha! Aksine reddediş de ıskalamaktır bir nevi, en büyük karavanalarından biridir insanoğlunun. Ancak her şey de değildir ve geçicidir. Problem bunu unutmamızdır.

Kısadır hayat ve aslında doğumdan itibaren bir geç kalıştır da…

Hiç saniye kadranını izlediniz mi bu düşünceyle?

Nasıl da acelecidir, nasıl da bir panik vardır saniyede. Sırtlar zamanı ve dakikaya devreder, oradan saate, güne, haftaya, yıllara ve ömre. Saniye işçi karıncasıdır zamanın ve kraliçe mezar başında beklemektedir. Sırtladığı hayatları götürür ve oraya bırakır.

Kısadır işte hayat; bizim yanılgılarımızın aksine. Bitmez zannederiz biz çok şeyi. Çocukluk bitmez, okul bitmez, iş hayatı bitmez, ne bileyim iktidarımız bitmez, partimiz bitmez, müdürlüğümüz bitmez, futbolculuğumuz bitmez, başkanlığımız bitmez falan filan. 

Nasıl bir hazır oluştur bu kendini kandırmışlığa bilemem ama şaşırtmaz da bizi örneğin. 80 yaşına gelmiş politikacı 9 büyüklüğünde deprem yemiş gibi titreyen bacaklarına rağmen ülke geleceğine dair fikirler söyler misalen. Kendi geleceğini ıskalamanın daha büyük bir trajedisi olur mu, lütfen söyleyin!

Kısadır işte!

Çoğu zaman ‘ne çabuk’ sorusunu bile soramadan biz, son jeneriği bile akmadan hayatımızın biter film.

Işıkları yanmaz ama çoğu zaman. Sinemadan farkı da budur aslında. Aksine daha büyük, daha ürkütücü bir karanlık kucaklar bizi nemli toprak tadında. Ve biz hayatın kısalığını fark edip, onun rağmına bir şeyler yapmış olma nispetimizde aydınlatılırız hayatın sonunda.

Hitler, Tito, Mussolini, Franko, Stalin… Hangisine kaldı bu dünya?

Dile gelebilse bir zalim hani mezarda, ‘ne kadar da kısaymış hayat’ demez miydi, yeni tiran adaylarına!

Kinlerimizin, öfkelerimizin, üzüntülerimizin, hırslarımızın tam tersine…

Kısadır hayat!

[M.Nedim Hazar] 23.7.2020 [TR724]

Boşverin Uygurları, Libya’nın petrolüne bakalım! [Cumali Önal]

Hafta sonu Çin’in İngiltere Büyükelçisi Liu Xiaoming, BBC’den Andrew Marr’ın programına çıktı. Marr, gözleri bağlı, saçları kazınmış halde trene bindirilen yüzlerce Uygur Müslümanın dronla çekilmiş görüntülerinin ne anlama geldiğini sordu.

Çinli büyükelçi, Uygurları terörist olmakla suçladı. Marr üzerine gittikçe Xiaoming bu kez görüntüleri nereden aldıklarını sordu. İbretlik bir diyalogdu.

Aylardır Batı medyası Uygur Müslümanlarına yönelik uygulanan asimilasyon ve kısırlaştırma politikasını gündeme getirirken, Batılı hükümetler ve insan hakları örgütleri ayağa kalkarken Türkiye’nin izlediği tavır Çin Büyükelçisi’nden farklı mı?

Halbuki aynı Türkiye, Libyalı kardeşlerinin ızdırabına dayanamayıp müdahale etme gereği duydu. Bu ızdırabın verdiği elemle Mısır’la savaşın eşiğinde. Üstelik o Libyalılar, Osmanlı‘yı arkadan vuran Araplardan, Uygurlar ise öz be öz Türk!

Musul’a gitmek isteyen 5 bin bozkurtu evlerinde zar zor tuttuğunu iddia eden zat nerede peki? Neden 83 Musul, 84 Kerkük, 85 Urumçi, 86 Kaşgar, 87 Gülce demiyor?

Anlaşılan iktidar partisi ve küçük ortağı, bir milyondan fazla Uygur toplama kamplarında her türlü işkenceye maruz tutulurken, durumun Perinçekgillerin mevkutesi Aydınlık’ta çıkan, “Sinciang’da köy kooperatifleri inşası hızlanıyor“ güzellemesi gibi olduğunu zannediyor. Öyle olmasaydı Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, “Yargımızın kapasitesini geliştirmek ve uluslararası temsil gücünü artırmak amacıyla gerçekleştirdiğimiz eğitim projesi kapsamında Çin Halk Cumhuriyeti Kamu Güvenliği Üniversitesinde eğitim alan hâkim ve savcılarımızı ziyaret ettiğini“ sosyal medyadan paylaşmazdı.

Sanırım o hakim ve savcıların tıpkı Uygurlara yapılanlar gibi Türkiye’de devam eden zulümleri daha da katmerleştirmesini istiyor Adalet Bakanı.

Çinlilerin eğitim kampı olarak adlandırdığı toplama kampları ile ilgili belgeler geçtiğimiz Kasım ayında dünya medyasında yayınlanmaya başladı. Çin anında bu iddiaları reddetti ve buralarda halka gönüllü mesleki eğitim kursları verildiğini öne sürdü.

Ancak daha fazla belge, bilgi, görgü şahidi ortaya çıktıkça buraların aslında beyin yıkama, yeniden eğitim ve ideolojik dönüştürme kampları olduğu anlaşıldı.

Geçtiğimiz ay ise bu kez Çin‘in Uygur kadınları doğum kontrolüne tabi tutmaya başladığı ortaya çıktı. Amacı nüfusu 11-15 milyon arasında olduğu tahmin edilen Uygurları tamamen asimile etmek ve nüfuslarını eritmek.

Daha acı olan ise Uygur çocukların ailelerinin ellerinden zorla alındıkları ve kaybedildikleri yönündeki iddialar. Bununla ilgili Batı medyasında çok sayıda haber yayınlandı.

Başta ABD olmak üzere pek çok Batılı ülke, Uygurlara uygulanan asimilasyon politikalarından dolayı Çin’e farklı şekillerde yaptırımlar uyguluyor veya bu yönde adım atmaya hazırlanıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı Çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Çin Komünist Partisi, Sincan bölgesinin her köşesindeki okullarda, kendi dillerini kullanan Uygur öğrencileri ve diğer Müslüman azınlık mensuplarını cezalandırmakta, kampüslerde ibadet etmeyi ve herhangi bir dini kıyafet ile dolaşmayı yasaklamaktadır” şeklinde ifadeler kullandı.

Libya‘da dalaştığımız ve işgalci olarak adlandırdığımız Fransa’nın Dışişleri Bakanı dahi, “Elde ettiğimiz bilgilere göre, Uygurlara yönelik toplama kampları, zorla kaybetmeler, zorla çalıştırma, zorla kısırlaştırma gibi bir baskı sistemi uygulanıyor” diyor. Fransa bununla da kalmadı, yaklaşık 30 milletvekili, Uygurlara karşı insanlık suçu işlediği gerekçesiyle Çin’in uluslararası mahkemelerde yargılanmasını talep etti. Türkiye’de ilginçtir Uygurlara yönelik baskıları dile getiren de CHP değil HDP oldu. Ancak sesi anında bastırıldı. CHP’nin Uygurlar konusundaki sessizliği AKP, MHP, İyi Parti’den çok farklı değil.

Çin’in Uygurlara yönelik politikası yıllardır biliniyor. Bir türlü asimile edemediği ve kimliğini ortadan kaldıramadığı Uygurların evlerine zorla Çinli aileler yerleştirildiği dahi iddia ediliyor.

Ancak AKP hükümeti ısrarla Çin’de yaşananları görmemezlikten geliyor. Bunda şüphesiz 15 Temmuz senaryo darbesinden sonra Cübbeli Ahmet’in kardeşi Perinçek‘le yapılan gizli ortaklığın da büyük payı bulunuyor. Perinçek ve ekibi ısrarla Uygurlara karşı herhangi bir baskı olmadığını, tüm bunların ABD ve CIA propagandası olduğunu söylüyor.

Geçtiğimiz yıl Temmuz ayında Çin’e resmi ziyaret düzenleyen Erdoğan da, Uygur meselesini istismar eden yaklaşımlar olduğunu öne sürdü.

2017 yılında Türkiye Doğu Türkistan İslami Hareketi adlı grubu terörist örgütler listesine aldı.

İşin acı tarafı Libya savaşını soslayarak Türk kamuoyuna sunan rejim, dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun yardımına koştuklarını, bunun için de Trablus merkezli hükümete yardım ettiklerini öne sürüyor.

Bu sözlerin bir perdeleme olduğunu dünya alem biliyor. Petrol olmasaydı Libya‘ya giderler miydi? Mesela neden Yemen ve Somali halkının yardımına koşmuyorlar? Binlerce Suriyeli militanı Libya’ya niçin götürdüler? Libya halkına yardım etmeleri için mi? Üsler neden inşa ediliyor veya hergün çok sayıda askeri kargo uçağı Türkiye ile Vatiye-Misrata-Mitiga arasında mekik dokuyor? Neden Cumhurbaşkanı elinde lazerli çubuk Libya haritası üzerinde savaşı ve sonraki hedefleri anlatıyor? Tüm bunlar Libya halkını sevdiklerinden dolayı mı? Tabi ki halk kimsenin umrunda değil. Eğer sebep petrol değilse neden Sirte üzerine yürüyorlar ve burayı almadan Libya’ya barış gelmeyeceğini öne sürüyorlar? Tıpkı 400’ü verin kurtulun der gibi. Çünkü Sirte petrol hilalinin kontrol noktası. Oradan çıkan petrol ve doğal gaz Sirte ve çevresindeki limanlardan dünya pazarlarına gönderiliyor.

Uygurlar konusu başta rejimin sahipleri olmak üzere parlamentoda temsil edilen tüm partiler için yüz karası bir durum. En azından Fransız milletvekilleri kadar dahi olamayan CHP’li milletvekilleri neden konuyu gündeme getirmezler? Veya kendisini milliyetçikte MHP’nin ruh ikizi olarak adlandıran İyi Parti’den neden bir adım gelmez?

Sadece girdikleri ağız dalaşı ile AKP’yi canlı ve diri tutmaktan başka hiçbir eylemleri olmayan CHP-İyi Parti ortaklığının Uygurları görmesini zaten kimse beklemiyor. Rejimin dümen suyunda giderek, her zor durumunda payandalık eden bu iki partiye yeni gelen küçük kardeşlerin de anlaşılan gündeminde hiçbir zaman Uygurlara yapılan soykırım olmayacak. Onlar bir tek kutlama, taziye mesajları yayınlamakla siyaset yapıldığını sanıyorlar.

[Cumali Önal] 23.7.2020 [TR724]

Ayasofya’da Erdoğan’ı kimler rahatlattı? [Alper Ender Fırat]

Yüzünde hiçbir gerginlik emaresi yok, son derece rahat. Hani neredeyse market açılışı yapıyormuş gibi kendinden emin. Böyle rahatlığı bir de 1 Kasım 2015 seçimleri haftasında görmüştüm. Son derece rahat bir yüz ifadesiyle sandığa gitmişti.

Oysa daha beş ay önceki 7 Haziran seçimlerinde partisi AKP ilk defa mecliste iktidar çoğunluğunu kaybetmiş, şahsının da iktidarı büyük riske girmişti. Günlerce ortadan kaybolup şoku atmaya çalışmıştı. Bu yüzden 1 Kasım seçim çalışmaları büyük stres ve gerginlik içinde geçmişti.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Ama son bir hafta içinde ne olduysa yüzündeki bütün gerginlik gitmiş bir rahatlık kaplamıştı. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi kararında da böyle bir rahatlık var. Daha bir yıl önce çok da gergin bir biçimde ‘Ayasofya’yı cami olarak açmanın bir götürüsü var. Bu konuları burada açmam doğru olmaz. Bunu cami olarak açmanın faturası çok ağırdır. Cami olarak açılsın diyenler dünyayı tanımıyorlar, muhataplarını bilmiyorlar. Ben bir siyasi lider olarak bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim.’ demişti.

Bir yıl sonra bugün Recep T. Erdoğan’ın Ayasofya’nın cami olarak açılması konusunu konuşurken yüzüne yapışan gerginlikten eser yok, son derece kaygısız biçimde camiye yerleştirilen halının serilişini izliyor. Ayasofya’yı camiye dönüştürmenin bir oyun olduğunu kendisinin de bu oyuna gelecek kadar istikametini kaybetmediğini söyleyen R. Erdoğan’ın bugünkü rahatlığına sebep olan şey nedir?

İtiraf etmek gerekir ki ben dahil hiç kimse Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesine ihtimal vermiyor, bunun sağ siyasetin tabanı gazlama davranışından başka bir şey olmadığını düşünüyordu.

Recep T. Erdoğan siyaseten belki de ilk defa sahici bir adım atıyor. Daha sonra tevil edemeyeceği, başka bir yere havale edemeyeceği, biz yapmadık falanlar yaptı diyemeyeceği sahici bir adım. Her ne kadar Ergenekoncu dostları bu kararı Erdoğan değil de Danıştay’ın verdiğini söyleyerek kenarda bir suçlu tutmaya gayret ediyorlarsa da herkes de biliyor ki bu karar iyisi ve kötüsüyle AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan’ın üzerine kalacak.

Ayasofya’yı camiye çevirmenin seçim kaygısından kaynaklandığını sanmıyorum. Tam bir yıl önce seçimlerde gelmesi muhtemel birkaç puan için öyle bir riski (o risk neyse) göze almaya değmez diyordu. Bugün bir şeyleri göze almış değil de bazı şeylerin garantisini alarak rahatlamış bir adam görüntüsü veriyor.

Yunanistan haricinde dünyada da ciddi tepki olmaması garip geliyor bana. Hani daha önce yaptıkları gibi endişeyle izlediklerini bile dillendirmediler. İnsan diyor ki yoksa Ayasofya üzerine anlatılan her şey bir şehir efsanesi miydi?

Madem dünyanın umurunda değildi de neden şimdiye kadar camiye çevrilmedi. Birkaç yıl öncesine göre bugün ne değişti de AKP Genel Başkanı çok rahat ve dünya da umursamaz görünüyor.

15 Temmuz tiyatrosunun bütün detaylarını bildikleri halde Recep T. Erdoğan ile çalışmaya devam eden dünya, ülkedeki rejim değişikliğinden çok da rahatsız görünmüyor. Erdoğan, Ayasofya konusunda da ruhsat gibi. Hatta bir adım sonra ki Hilafet konusunda da icazet almış olmasın?

Bu arada, üniversiteye başörtülü kızlar gittiğinde yer yerinden oynatan endişeli modernler vardı. Küçücük simgesel olaylarda kaygılı elitler açıklama üstüne açıklama yapar, cumhuriyet kazanımlarından ödün verilemeyeceğinden bahsederlerdi. Şimdi ortada kimseyi görüyor musunuz? Gülseven Yaşer’i, Sabih Kanadoğlu’nu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni, Atatürkçü Düşünce Derneğini, İlker Başbuğ’u, Hurşit Tolon’u ve benzerlerini.

Garip, çok garip bir dönemden geçiyoruz.

[Alper Ender Fırat] 23.7.2020 [TR724]

Sosyal medya yasaklanabilir mi? [Yavuz Altun]

Ocak ayında yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye internet sansüründe dünyada yedinci sırada. Araştırmayı yapanlar, Türkiye’ye 10 (en kötü) üzerinden 7 puan vermişler.

Peki neye göre ölçülüyor?

Torrent siteleri, online pornografi ve internet medyasının yasaklı ya da kısıtlanmış olup olmadığına bakarak.

Türkiye’de torrent siteleri yasaklı değil fakat birçok ülkedeki gibi kısıtlanmış vaziyette. Pornografi yasak. İnternet medyası üzerinde de ciddi sansür baskısı var.

Tabi ki listenin başında Kuzey Kore, Çin, Rusya ve İran gibi interneti neredeyse tamamen kontrol altında tutan ülkeler var.

Türkiye’nin içinde bulunduğu ligde Belarus, Umman, Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Eritre bulunuyor. Pakistan’da torrent siteleri, Eritre’de ise sosyal medya tamamen yasaklı.

Bu listede pornografinin olması sizi tereddüde düşürmesin. Çünkü hemen bütün baskıcı ülkeler, pornografi sitelerini yasaklamayı bir çeşit “havuç” gibi kullanıyor ve zamanla bu müdahaleyi genişletiyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Nitekim, Gezi Parkı protestolarının sosyal medyada geniş yankı bulması ve 17-25 Aralık dosyalarının internete sızmasından hemen sonra internet sansürüne imkân veren düzenleme Meclis’ten geçmiş, dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da, itiraz edenlere “Onlar iktidara geldiklerinde pornoyu serbest bırakırlar,” demişti.

O günden beridir, internet her geçen biraz daha kısıtlanıyor.

Hatırlarsanız, önceki gün Meclis’e sunulan sosyal medya düzenlemesinde de benzer bir senaryoyla başladık.

1 Temmuz’da AKP il başkanları toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, sekizinci torunu Hamza Salih’in doğumu üzerine sosyal medyada gelen hakaretleri bahane etti ve şöyle dedi:

“Son yıllarda bu tür ahlaksızların artmasında sosyal mecraların kontrolsüzlüğü de etkili. Niçin Youtube, niçin Twitter, niçin Netflix gibi sosyal medyalara karşı olduğumuzun ne demek olduğunu anlıyor musunuz? Bu ahlaksızlıkları ortadan kaldırmak için.”

Burada iki ilginçlik yaşandı. İlki, Netflix’in de “sosyal medya” kısmına dâhil edilmesiydi. İkincisiyse, bu açıklamadan sonra başta Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olmak üzere, Erdoğan’a yakın isimlerin tevil etme girişimi oldu.

Netflix’le ilgili mesele, kısa süre sonra ortaya çıktı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, Cüneyt Özdemir’in programında, Netflix’te yayınlanan bir Türk dizisine sansür uygulattıklarını itiraf etti.

Aşk 101 isimli dizide bir eşcinsel karakter olduğu ve yeni bir düzenlemeyle Netflix’i de denetlemeye başlayan RTÜK’ün, bu sebeple uyarılarda bulunduğu sır değildi.

Bir süre sonra, RTÜK’ün baskılarından bunalan Netflix’in bir başka Türk dizisinin çekimlerine son verdiği haberi geldi.

Bunun üzerine Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök, Netflix’in kurucusu Reed Hastings’le bir konuşmasını aktardı. Özkök, Türkiye’den baskılar gelirse ne yapacaklarını sormuş, Hastings de rivayete göre şöyle demişti:

“Türkiye’yi konuşuyorsak öyle bir endişem yok. Biz Suudi Arabistan’da varız, Pakistan’da varız. Yani oralarda sorun çıkmayacak da Türkiye’de mi çıkacak? Böyle bir şey düşünemiyorum.”

Tabi Hastings’in RTÜK denetimlerinin Türkiye’de televizyonculuğu absürt bir yere götürdüğünden pek haberi olmayabilir. Hele ki Netflix’in “çeşitlilik” hassasiyeti ile, Türkiye’nin “tek seslilik” hassasiyetinin nasıl çatışacağını görmemesi, onun ayıbı.

Şu anda Netflix’le ilgili konular gündeme geldiğinde yalnızca eşcinsellik konuşuluyor ve böylece Netflix sansürü için “kamuoyu desteği” aranıyor, fakat zaman zaman iktidara muhalif muhafazakârların da düştüğü bu “ahlakî havuçlar” daha uzun erimli bir kontrol mekanizmasının sacayağını oluşturuyor.

RTÜK’ün güya toplumu tehlikelerden koruyan olağanüstü kontrolünün, Türk televizyonlarında nasıl bir vasatlaşmaya yol açtığı ortada.

Hele ki Netflix gibi, seyircinin ancak parasını vererek ulaştığı bir mecraya bu raddede müdahale etmek, platformda Türk yapımlarının azalarak sona ermesine ve Türkiye’den yetenekli oyuncuların, senaristlerin, yönetmenlerin dünya rekabetinden uzak kalmasına sebep olacak.

Erdoğan’ın “karşıyız” dediği sosyal medya araçlarıyla ilgili düzenlemeyse, bu hadiseler yaşanırken pişirildi ve nihayet Meclis’e ulaştı.

AKP milletvekillerinin “Almanya modeli” diyerek kılıf aradığı düzenlemeye göre, kullanıcı sayısı 1 milyonun üstündeki sosyal medya kuruluşları, Türkiye’de temsilci bulundurmak ve Türk kullanıcılarla ilgili bilgileri Türkiye’de depolamak zorunda tutuluyor.

Erişim engelleme ve içerik çıkarma gibi talepleri uygulamadıklarında da para cezasıyla karşı karşıya kalacaklar. Üstelik, kişiler doğrudan kendileriyle ilgili içeriklerin kaldırılmasını talep edebilecek.

“Efendim, bunda ne var ki?” diyebilirsiniz. Zaten örnek alındığı iddia edilen Almanya modelinde de benzer hususlar var. Alman hükümeti, tehdit ya da taciz edildiğini, hakarete uğradığını söyleyen kullanıcılara, bu hususları mahkemeye taşıma hakkı vermiş ve sosyal ağları da mahkeme safhasında bilgi paylaşımına mecbur tutmuş.

Gelgelelim, Türkiye’deki sorunların önemli bir kısmı mevzuatın ne olduğuyla değil, nasıl uygulandığıyla alakalı. Yani hâkimlerin neyi taciz, hakaret ya da tehdit olarak değerlendirecekleri, iktidarın yönlendirmesine bağlı bir husus.

Mesela Yeni Akit’in Müjdat Gezen’e “pezevenk” demesi, Anayasa Mahkemesi tarafından ifade özgürlüğü içinde sayılırken, Ekşi Sözlük’teki “Bilal’e anlatır gibi anlatmak” başlığına Sulh Ceza Hâkimliği tarafından sansür gelebiliyor.

Yasa taslağında bulunan “internette unutulma hakkı”nın bütün dünyada evrensel bir hak olarak tanınması gündemde, evet, fakat Türkiye standartlarında ele alındığında, güç sahiplerinin kendilerini eleştiriden, kamunun denetiminden ve hatta yargıdan kaçırma girişimine dönüşüyor.

Daha iyi anlamak için mevcut düzenin nasıl işlediğine bakalım.

EngelliWeb’in 2019 raporuna göre, Türkiye’de 400 binden fazla alan adı ve web sitesine erişim engeli getirilmiş. Bu engellemelerin yaklaşık 250 bini son 3 yıl içinde gerçekleşmiş. Bunların çoğu, daha önceki düzenlemeler sayesinde, Bilgi İşleri ve Teknolojileri Kurumu (BTK) eliyle yapılıyordu. Onun eli uzanamıyorsa, yargı devreye giriyordu.

Erişim engelleri, giderek dozu arttırılan düzenlemelerle zaten iyice keyfî bir hüviyete bürünmüştü.

Mesela 21 Mayıs 2019’da Şanlıurfa Barosu’nun “Halfeti’deki gözaltılarda işkence izi var” başlığıyla verilen açıklaması, Diken ve Euronews gibi mecralardan Sulh Ceza Hâkimliği eliyle kaldırılmış.

Müsait bir vaktinizde Google’a “Halfeti gözaltıları” yazarak, ilgili fotoğraflara ulaşabilir ve Baro’nun açıklamasının ne kadar hayatî olduğunu görebilirsiniz.

Yahut raporda Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın sahibi olduğu Medipol Üniversitesi’nin sahip olduğu alanın sürekli yeni tahsislerle devasa boyutlara ulaşmasıyla ilgili bir haberin, nasıl önce engellendiğini, sonra da habere gelen engelle ilgili haberin de engellendiğini görebilirsiniz.

Şubat ayında da malumunuz Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul güzergâhından aldığı araziyle ilgili habere getirilen erişim engeli haberine erişim engeli getirilmişti.

Eminim Almanya, sosyal medya düzenlemesi getirirken, hâkimlerinin bu türlü Kafkaesk işlere kalkışmayacağıyla ilgili bir güvenceye sahiptir. Fakat gördüğünüz gibi Türkiye’de işler öyle yürümüyor. Güç sahipleri, sinek vızıltısı kadar bile rahatsızlık istemiyor.

Son olarak, başlıktaki soruya gelelim.

Madem durum budur, sosyal medya tamamen yasaklanır mı? AKP hükümeti yerli girişimcileri uluslararası kanallara bağlayan Paypal ve Booking.com gibi hizmetleri erişime kapatmakta bir beis görmemişti.

Twitter, Instagram ya da YouTube’da toplumsal tepki daha yüksek olacaktır muhtemelen, fakat eğer kimilerinin dediği gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan bugüne kadar ertelediği icraatları, yani “bucket list”ini, fiiliyata dökmeye karar vermişse, hiçbir şey için olamaz dememek lazım.

Çünkü hatırlarsanız, Mart 2014’teki yerel seçim kampanyası sırasında, “Twitter Mwitter hepsinin kökünü kazıyacağız,” demiş, daha sonra da sosyal medyadan rahatsızlığını sık sık dile getirmişti.

Zaten hâlihazırda internet üzerinde yoğun bir gözetleme mevcut, Türkiye’nin bir “muhbir” toplumuna dönüştüğünü de hesaba katarsak, muhalefetin son kalesi olan dijital dünyanın her geçen gün daraldığını söylemek mümkün.

Ayrıca karşımızda Çin ve İran gibi örnekler de var.

Bazı yorumculara göre, böyle bir hamle, Batı ittifakıyla da bağların tamamen kopması anlamına gelebilir.

Bunun da işaretleri olabilecek şeyler yaşanmıyor değil.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğal gaz arama çalışmaları, Avrupa Birliği ile ilişkileri ciddi anlamda sarstı. AB’nin koronavirüs sonrası yayınladığı “seyahat edilebilir ülkeler” listesine Türkiye’yi eklememesi, ekonomik geri dönüş hayallerini suya düşürdü. Ankara bu hamleyi politik tercih olarak okuyor.

Buna bir de ABD Merkez Bankası’nın Türkiye’yi swap listesine almaması, yani salgın sonrası dünyada para pompalanacak ülkelerden biri olarak görmemesi, bir başka çıkmaz sokak oldu.

Hatta öyle ki, ABD ile ilişkilerin tamamen bozulma ihtimaline karşılık Türkiye, uluslararası piyasalardan altın alımına yöneldi ve şu anda dünyada en çok altın satın alan ülke konumunda. Hatırlatayım, altın rezervi biriktirmek, ABD’den sık ekonomik yaptırım yiyen Rusya, İran ve Venezuela gibi ülkelerin kullandığı bir yöntem.

Nihayet, Erdoğan’ın uluslararası alanda Putin’den sonra kendine en yakın gördüğü lider olan Donald Trump’ın ikinci kez seçilememe ihtimalinin, Türkiye’de bir erken seçimi tetikleyebileceği konuşuluyor. Böylece “yeni dünya düzeni” kurulurken, Erdoğan’ın ülke içinde iktidarını sağlamlaştırmayı hedefleyeceği belirtiliyor.

Anketlere bakılırsa, yakın vadedeki böyle bir seçimi kazanmak için AKP’nin şartları bir hayli zorlayacağını varsaymak kehanet sayılmaz. Hem ne demişti Saadet Partisi lideri Karamollaoğlu birkaç ay önce:

“Ben diyorum ki seçimlere müdahale edecekler nasıl anlarsanız anlayın.”

[Yavuz Altun] 23.7.2020 [TR724]

Ankesörlü telefonla ardışık arama [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

– Sayın savcım, gerekçe olarak ne yazalım?

– En son ne yazmıştık?

– En son kermes demiştik.

– Bir daha kermes desek çok sırıtır mı?

– E, doğru olmaz tabii.

– Niye lan?

– Ne bileyim, cılkını çıkarmayalım derim ben. Geçen karısından boşanmak isteyen bir adam savcılığa gelip “karım okul aile birliğinde kermes düzenlemiş, FETÖ’cü olmasından şüpheleniyorum!” diye ifade vermiş.

– Vay şerefsiz. Ayağa düşürdüler güzelim gerekçeyi! E peki, banka hesabı desek?

– Onu geçen gün kullandıktı!

– Ohooo ya ben diyorum banka hesabı şeyini çok şey etmeyin diye! Bak zorlanıyoruz sonra! Dur bir düşüneyim o zaman! Oğlu dershaneye kayıtlı desek?

– Kadının iki çocuğu da ellili yaşlarda!

– E ne olmuş, eskiden gitmişler dershaneye deriz! Olmadı, özel ders aldığı hoca bölge imamıymış der geçeriz.

– Dâhiyane bir fikir! Bunu çözdük! Diğerleri?

– Öbürüne de aynı gerekçeyi koysak?

– Tepki çekmez mi?

– Hah hay! Güldürme beni yahu! Ne tepkisi? Milletin umurunda değil. Değil de, saraydan sıkıştırıyorlar. Daha çok çalışın, daha güzel gerekçeler bulun beklentisi var!

– Savcım, acaba bir doları varmış desek?

– Var mı?

– Yok da, koruz olur! Hatta artık koymuyoruz, var, bulduk diyoruz. Zaten soran mı var?

– Şimdi biz iddia makamı olarak bunu yaparız da, yarın çıkar avukatı delili görmek ister falan, neme lazım!

– Yahu Savcım, siz de çok pinpiriklisiniz ya! Adamların savunmasını hiçbir avukat üstlenmiyor zaten! Üstlenince onu da “FETÖ’cü” deyip alıyoruz.

– O da var!

– Çekinmeyin Savcım, bakın acizane deyivereyim de içimde kalmasın: az bir daha gayretli olun, daha girişken olun. Bakın Fatma Hanım ve Ali Bey sizinle aynı dönemde başladı, şimdi valla üçün birine indiler. En az iki bin lira fark ediyor maaşları!

– Cidden? Fatma’anım da mı? Ciddi misin ya! Yaz o zaman! Hatta bir değil, on adet F serisi bir dolar bulundurdukları tespit edilmiş olup…

– Hah ya Savcım! Oh ya! Açılın biraz! Rahat olun! Tamamdır. Harika oldu.

– Elde var iki!

– Evet savcım…

– Gelelim üçüncüsüne. Buna ne diyelim?

– Katalog evliliği yapmış deriz?

– Kocası ölmüş bunun. Hem yaşı da…

– Ya başlatma yahu yaşına.

– O değil de, hem bunlar inanın 30 yıllık evli.

– O zaman kocasını da alın.

– Kocası felçli. Yatalak. Konuşamıyor bile adam.

– Numara yapıyor deriz. Gizli kamera kaydında yürüdüğünü tespit ettik deriz.

– İyi de kayıt nerede derlerse?

– Kim diyecek ki!

– O da var!

– Derlerse flaş bellek bozuldu, bunu “FETÖ” sabote etmiş der, bilgisayarın programlarını yükleyen firmanın sahibini “FETÖ’den” alırız!

– Ya savcım, siz yok musunuz siz!

– E alacağımız maaşı hak etmek için. Çalışmayana ekmek yok! Tuttuğumu alıyorum. Aldıkça inan mahallede yanından geçerken komşularım ceketi yokken bile önünü ilikleme hareketi çekiyor!

– Haklısınız. Ben de açık öğretimden hukuk okuyorum biliyorsunuz. İdolüm sizsiniz! Hukukçuluk kadar prestijli, saygın meslek var mı da?

– Maşallah. Hukuk, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti! Bizim gücümüz buradan geliyor!

– Sıradaki?

– Buna başka şey bulsak… Mesela gazete aboneliği gibi!

– Bak o joker! Mis!

– Yahu bu ne çabuk oldu böyle? Su gibi derler ya hani, aynen öyle oldu! Tamam, o zaman. Yaz kızım: “Örgütün yayın organına abonelik…”

– Kaç yaptı?

– Sayısını unuttum.

– Daha var mı?

– Çok var be Savcım…

– Öf yahu öf! Ne çok terörist var! Ne büyük terör belası var memlekette be!

– Öyle vallahi. Maazallah Allah kurtarmış bizi be!

– Neyse. Ne desek dördüncüye?

– Ya bu zor be savcım! Uğraştıracak bizi biraz.

– Nedenmiş?

– Bu daha önce liseli Dev-Genç’ten tutuklanmış Cezası ertelenmiş. Evini bastık, devrimci kitap çıktı her yerden. Dinle diyanetle de ilişkisi yok. Zaten Alevi kökenli, bir de ateist diye biliniyor!

– Vay hınzır. E neden bunu gözaltına aldınız?

– Aradan yanlışlıkla almışlar.

– Bıraksaydınız?

– Bırakamayız!

– O neden?

– E hepsine tutanak tuttuydunuz ya geçen. Bunun adı da var listede.

– Mmm. Aradan kaçmış ha?

– Evet. Aynen.

– Tamam. Bunu kombine terör suçundan alalım. Hibrit örgüt. Deriz ki, örgütün sol görüş imamı.

– Bak o güzel oldu. Tamam. Kripto “FETÖ’cü” deriz.

– Hah, onu dedim işte!

– Bin yaşayın siz Savcım!

– Sağ ol. Cümlemiz. Vatan hizmeti bu! Büyüğü küçüğü yok. 

– Kaç ettik?

– Dört.

– Daha dört mü be! Hızlanalım biraz. Şöyle seri bir şeyler yapsaydık iyi olurdu.

– Gerisi 25 kişi Savcım. Bunlar Kara Kuvvetleri’nden, çoğu muvazzaf, arada emekli olanlar da var. Malum yollardan bize listeleri ulaştı. Ama görev yerleri, devreleri falan, arada bağlantı kuramamış arkadaşlar.

– Bağlantıyı arkadaşlar değil, biz kuracağız. Boşuna mı hukuk okuduk! Bu vakalarda en güzeli ankesörlü telefon!

– Nasıl olacak? Aralarında bağlantı meselesini nasıl halledeceğiz?

– Ankesörlü telefonla ardışık aramaya takıldılar deriz. Telekomünikasyon ile alakalı oldu mu akan sular duruyor. Halk bunu seviyor. İspat etsen ispatı yok. Hem hayatlarında bir dönem mutlaka ankesörlüden konuşmuşlardır. Konuşmamışlardır diyen zaten “FETÖ’cüdür”!

– Savcım, bu vatanseverliğiniz Cumhurbaşkanlığı nişanı ile ödüllendirilecek!

– Tabi olursa güzel olur da, aslında yemişim nişanını! Esas onunla beraber bizi üçün birine yükseltseler kafadan bizim arabayı bedavaya getirmiş oluruz.

– Cinsiniz, cin! İnanın sizi rol model alıp hukuk okumaya karar verdim.

– Ne varsa hukukta var bu devirde. Çok isabetli karar.

– Eksik olmayın Savcım.

– Bak her yerde anlatma bu benim çalışma metodumu ha!

– Estağfurullah. Siz müsterih olun. Asla!

– Burada vatanımızı teröristlere karşı canla başla koruyoruz. Bu vatanı böldürmeyeceğiz. Bak yarın değil öbürsü gün Ayasofya’da Cuma için ön saflardan davetiye buldum! Bu tutuklamalar, üzerine bu namaz, hayırlısıyla üçün birine iner miyim, inerim! İstikbalimiz memleketinki kadar parlak olsun.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.7.2020 [TR724]