İslam, fikhi meselelerin tespitinde akla geniş bir alan bırakır. İçtihat, İslam fıkhına esneklik ve dinamizm kazandırır. Böylece farklı zamanlarda yaşayan insanların ihtiyaçlarını karşılamak mümkün olur.
İhtiyaçlar, örfler, toplumsal ilişkiler, devletler vs. sürekli değiştiği için, bu değişimin fıkhî hükümlere de yansıması tabidir. Fıkıh liraterüne ait “nevazil” ve “fetava” kitapları değişen şartlara göre nasıl yeni fıkhi hükümlerin verildiğine güzel bir örnektir.
Fakat itikadi konular için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Fakihler itikadi konularda değil aklın, haber-i vahidin bile delil olup olamayacağını tartışmışlar ve ağırlıklı olarak itikadi konuların ancak ayet ve mütevatir haberler yoluyla sabit olacağını söylemişlerdir.
Çünkü Allah’ın vasıfları, ruhun mahiyeti, meleklerin özellikleri, Sırat köprüsünün geçilmesi, amel defterlerinin dağıtılması, Cennet ve Cehennem’in keyfiyet gibi bizim açımızdan gayb olan metafiziğe ait meseleler hakkında isabetli yorumlar yapılması aklın sınırlarını aşar.
Bu yüzden metafiziğe ait konular hakkında vahye dayanmaksızın yapılacak bütün yorumlar “recmen bi’l gayb”tır. Bu tür konuların akıl ve mantıkla halledilmesi mümkün olmadığı gibi müzakere ve tartışmaya açılması da faydadan çok zarar getirecektir.
Nitekim filozoflar, metafiziği, felsefenin üç temel alanından birisi kabul etmiş ve asırlar boyunca ona ait meselelerle ilgili farklı fikirler ileri sürmüş, eserler kaleme almış ve derin tartışmalara girmişlerdir. Peki neticede ne olmuştur?
Asırlar sonra bu tür konuların salt akıl ve muhakemeyle halledilecek meseleler olmadığını anlamışlardır. Zira ellerinde ileri sürdükleri fikir ve yorumların doğruluğunu test edecek sağlam ölçüler yoktur.
Sonuçta ifrat tefriti doğurmuş ve metafiziğin toptan reddine gitmişlerdir. Felsefeyi metafizikten soyutlamaya başlamışlar, onun ancak dinin konusu olabileceğini, ilmi ve felsefi çalışmalara mevzu edilmesinin doğru olmadığını ileri sürmüşlerdir.
Her ne kadar mütekellimin uleması da özellikle İslami ilimlerin inkişaf ettiği dönemde metafizikle ilgili derin tartışmalara girmiş olsalar da, ilahî vahiy onlar için her zaman yol gösterici olmuştur. Bu yüzden de tartışmalar belirli ölçüler ve sınırlar içinde kalmıştır.
Elbette bütün kelamî tartışmaların vahiy endeksli olduğunu iddia edemeyiz. Yunan felsefesinin ciddi etkisinde kalmış olan bir kısım kelamcıların, metafizikle ilgili oldukça faydasız, gereksiz ve sıkıcı mevzulara daldıkları ve vahiyden uzaklaştıkları da olmuştur.
Son zamanlarda Cennetlik ve Cehennemliklerin kimler olduğuyla ilgili tartışmalar gündemde. Öncelikle ifade etmek gerekir ki bu tür gaybî meseleler, mutlaka naslar etrafında çözüme kavuşturulmalı; salt akla dayanarak bir kısım yorumlar yapmaktan kaçınılmalıdır.
Naslardan hüküm çıkarırken de Kur’ân ve Sünnet’e BÜTÜNCÜL bakılması, bu konuda murad-ı ilahinin hangi istikamette olduğunun anlaşılmaya çalışılması gerekir. Yoksa akılla ulaşılan bir kısım hükümlere SEÇMECİ yaklaşımla naslardan delil bulmak isabetli bir yöntem değildir.
Hele hele modern anlayışlara mümaşatta bulunma, bazı kesimlere mücamele yapma, modern kültürün baskısıyla meselelere bakma gibi tavır ve düşüncelerin ulaşılan hükümlerin “dini/şeri” olma vasfını ciddi etkileyeceğinde şüphe yoktur.
Bu tür konuları ele alırken meselenin bir teorik bir de pratiğe bakan yönü olduğunu asla akıldan dûr etmemek gerekir. Meselenin teorisine göre Cennet’e girecek olanlar sadece iman esaslarını gönülden benimsemiş olan mü’minlerdir.
Günümüze kadar yazılmış kelam kitaplarında ifade edilen hüküm de budur. “Allah nezdinde hak din İslamdır” (3/19) “Kim İslamdan başka bir din ararsa bu din asla ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır” (3/85) ayetleri de bunu ifade eder.
Çünkü bizzat Kur’an’ın ifadesiyle İslamın dışındaki dinler tahrife uğramışlardır. Günümüzde aslını, orijinal halini koruyan İslamdan başka bir din yoktur. Bu yüzden sahih bir imana sahip olmanın ve salih ameller yapabilmenin yolu İslamî öğretiyi benimsemektir.
Ayrıca İslam’ın dışındaki dinlerin makbul olduğu ve bu dinlere inananların da kurtuluşa erecekleri kabul edilecek olursa, Allah’ın peygamber olarak Hz. Muhammed’i ve kitap olarak da Kur’ân’ı göndermesinin bir anlamı kalmaz.
Allah’ın yeni bir şeriat göndermesinin maksadı, önceki şeriatların tahrife uğramasıdır. İslam’dan önceki dinler olan Yahudilik ve Hıristiyanlık da tahrife uğradıkları için Yüce Allah yeni bir din olarak İslam’ı göndermiş ve onu kıyamete kadar koruyacağını ifade buyurmuştur.
Öte yandan İslamın dışında da kurtuluşun mümkün olduğu kabul edildiği takdirde, İslamı bütün insanlığa ulaştırma çabası, irşat ve tebliğ faaliyetleri, ila-i kelimetullah davası da anlamını yitirecektir. Zaten kurtuluş yolunda olduğuna inanılan insanlar neye davet edilecek ki!
Bütün bunlar meselenin nazari ve teorik yanıdır. Meselenin pratik ve uygulaması ele alınırken, yani belirli bir zaman ve mekanda yaşayan muayyen bir kısım insanların ahiretteki durumları konuşulurken göz önüne alınması gereken başka şeyler de vardır.
Mesela kelam kitaplarındaki “elfaz-ı küfür” bahislerinde kimlerin hangi kelimeleri söylediğinde kafir olacakları ele alınır. Fakat bu hükümler muayyen bazı şahıslara uygulanırken dikkatli olunması, başka bir kısım husuların da nazar-ı itibara alınması gerekir.
Bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri, “Söz, bazen küfür görünür, fakat sahibi kafir olmaz” der. Zira bazen kişi küfür lafızlarını söylese bile niyetinden, cehaletinden veya içinde bulunduğu şartlardan dolayı kafir olmayabilir. Bu yüzden tekfir meselesinde ihtiyatlı olma asıldır.
Aynı şekilde mesele günümüzde belirli ülkelerde yaşayan ehl-i kitabın ahiretteki durumu ele alınırken, “Falanlar Cehennem’e gidecekler” şeklinde bir hüküm vermek isabetli olmayabilir. Zira burada devreye “fetret meselesi” de girer.
Çünkü bir insanın Cehennemlik olduğuna hükmetmek için, kendisine İslam mesajının aslına uygun bir şekilde ulaşmış ve onun da temerrüt ve kibrinden dolayı bilerek bu mesajı reddetmiş olması gerekir. Böyle bir insanın kafir olacağı ve Cehenneme gideceği söylenebilir.
Fakat İslam hakkında hiçbir bilgisi olmayan veya onu karartılmış yüzüyle duyan insanlar hakkında böyle bir hüküm vermek doğru değildir. Zira Gazzali gibi bir kısım ulemanın da ifade ettiği üzere bu tür insanların fetret devri insanı olma ihtimalleri vardır.
Bu sebeple nazari olarak kurtuluşun İslam’da olduğu ifade edilse bile, belirli şahısların ahirette ne tür bir muameleye tabi tutulacakları meselesini Allah’a havale etmek ve “Allahu alem” demek en ihtiyatlı ve en isabetli yoldur.
Hatta burada şunu hatırlatmakta fayda var: Allah Resulü, dünyada mü’min görünen insanlar hakkında bile kesin hüküm vermekten bizleri nehyetmiştir. Zira biz, hiç kimsenin imanının durumunu ve son nefesini nasıl vereceğini bilemeyiz.
Nitekim Allah Resulü bir hadislerinde bazılarının mümin doğup, mümin yaşayıp kafir öleceklerini, bazılarının da kafir doğup kafir yaşayıp mümin olarak öleceklerini ifade buyurmuştur. Bu yüzden Cennet ve Cehennem bekçisi kesilmek doğru bir tavır değildir.
Bazı ulemanın taklidi imanı geçerli görmemesi, bazılarının salih amellerle beslenmemiş bir imanın ölüm anında kişiye refakat etmeyeceğini dile getirmesi gibi meseleleri de göz önüne alacak olursak, nihai hükmü vermenin zorluğu daha iyi anlaşılmış olur.
Esasında birilerini Cennete, birilerini de Cehenneme göndermenin kimseye bir faydası yoktur. Müminlere düşen vazife, ahiretle ilgili durumları Allah’a havale edip dünyalarını ıslah ve imar etmeye, ahireti kazandırıcı ameller işlemeye kafa yormaktır.
Bu tür meseleler on dört asırdır konuşulmakta, tartışılmaktadır. Zamana göre değişecek hükümler de değildir. Bu yüzden bu konular etrafında belirli bir hedef ve maslahat olmaksızın yeni yeni tartışmalar açmak faydadan çok zarar getirecektir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 23.7.2020 [https://twitter.com/yukselcayiroglu/status/1163530743794032642]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder