Çetin Altan'ın vasiyeti [Ali Emir Pakkan]

Yıl 1968... 19 Şubat'ı 20 Şubat’a bağlayan gece yarısı, TBMM genel kurulunda İçişleri Bakanı Faruk Sükan kürsüdeydi. 

İktidarda Adalet Partisi ( AP ) vardı. Ülke gergindi. Gençlik hareketleri sert tedbirlere rağmen önlenemiyordu. İşte o gerginlik Meclis'e de yansımıştı.

Sükan, konuşurken, milletvekili Çetin Altan'a "Sen Nazım'a büyük şair demedin mi?" diye laf attı!  Altan, aynı tonda, "Evet şimdi de söylüyorum, Nazım Hikmet büyük şairdir" cevabını verdi. Adalet Partisi'nin bir kısım milletvekili üzerine saldırdı ve onu linç etmeye kalkıştılar. Altan, yaralı kurtulabildi.

Çetin Altan, 21 Şubat 1968 günü yayımlanan Akşam Gazetesi’ndeki yazısında saldırıyı şöyle anlatıyordu: "Benim üstüme kaç kişinin çullandığını hatırlamıyorum. Yirmi-otuz olmalı. Sıraların arasına düştüm. Tekmeleyip çiğnemeye çalıştılar. Saduk Aren’in sol gözü bıraktığım zaman henüz iyi görmüyordu. Nebioğlu’nun boğazına sarılmışlar, Ali Karcı’yı, Rıza Kuas’ı yumruklamaya kalkmışlardı. Zorla bizi Meclis salonundan dışarı çıkarıp atmak istiyorlardı.” 

Meclis'te linç edilen Çetin Altan, Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli entelektüel yazarlardan biriydi. Tam bir yazı ustasıydı. Yazdığı gazeteye itibar ve tiraj getirirdi. Mücadele insanıydı. Demokrattı. Ülkenin, çağdaş, evrensel değerlere ulaşması için ömrünü harcadı. Meclis'teki saldırılar gibi hakkında açılan davalar ve hapis cezaları onu yıldıramadı. 88 yaşında hayatını kaybetti. Vefatından dört ay önce, doğum gününde (24 Haziran 2015, Cumhuriyet) kaleme aldığı yazıda; "Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi. Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan" ifadesini kullanmıştı.

Çetin Altan'dan geriye kitaplar ve çocukları  kaldı. Mehmet ve Ahmet, babalarının yolundan gittiler. Demokrasi ve hukuktan sapmadılar. İkisi de aylardır Silivri'de esir. 22 Haziran 2017'de ilk savunmalarını yapabildiler. Babaları gibi dik durdu, geri adım atmadılar.

Ahmet Altan, Ergenekon'u ve cinayetlerini anlattı. Balyoz darbe planın gerçek olduğunu söyledi. İktidardaki AKP için; "Üç müebbet bana az geldi. Bunu altı müebbete çıkarmak için bir daha söyleyeyim: AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar." dedi. 

Babaları Çetin Altan, o son yazısını şöyle bitirmişti:

"Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin.

Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, “daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik” diyebilirsiniz.

Bu da az şey değildir. Yorgun gözlerinizde bir tebessüm yaratır. O tebessümlerin çoğalması da elbet bir gün kurtarır bu ülkeyi. Enseyi karartmayın."

[Ali Emir Pakkan] 26.6.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
@AliEmirPakkan

Bahar Neşidesi [Abdullah Aymaz]

Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “BAHAR  NEŞİDESİ, Sohbet Atmosferi-2”  isimli kitabı Süreyya Yayınları tarafından neşredildi. 

“Soru-Cevaplar Üzerine” başlığı altında, muhterem müellifin 1976-1980 yılları arasında vaaz verdiği camilerde başlattığı soru-cevap sohbetlerinde kendisine sorulan sorulara cevap vermeden önce giriş mâhiyetinde yaptığı konuşmalardan derlenen sözleri kompoze edilmiş. Bu derlemede camilerin esas fonksiyonları üzerinde de durulmuş. Bu arada şunlar da söylemiş: “Aslında, bütün meselelerinize, sorularınıza cevap verecek  bu kürsünün hakiki sahipleri gelinceye kadar beni ve emsâlimi dinleme mecburiyetindesiniz. Ben, aşkla-şevkle, bana söz söyleyecek, içimin şerhini yapacak, sorularıma  cevap verecek, dizinin dibine oturacağım hatibimi beklemekteyim. Mevlâ ne zaman lütfeder onu da bilemiyorum. Belli ki, böyle harap olmuş, bağı-bahçesi yıkılmış, suları kesilmiş, bülbülü ötmez olmuş, gülü pörsümüş, çiçeği solmuş, viranelere dönmüş bir dünyanın hatibi ancak bu kadar olacaktır. Böyle deyin, böyle düşünün ve böyle değerlendirin.”

Biz, Hocaefendinin bu sözlerini kendi şahsı hakkında bir iç hesaplaşma, iç muhasebe olarak görüyoruz. Yoksa bizim bütün meselelerimize ve sorularımıza cevap veren bu kürsünün hakiki sahibi bellidir; senelerdir aşkla-şevkle, bizlere söz söylemektedir ve içimizi şerhetmektedir. Cenab-ı Hak onu bize çoktan lütfetmiştir. Biz böyle düşünüyoruz, düşünmekte de haklıyız…

Hocaefendi bu soru-cevaplar konusunda şöyle bir uyarı da da bulunmaktadır: “Karşımıza çıkacak meseleler hiçbir zaman bitmeyecektir. Ferdî, ictimaî, ilmî, fikrî ve teknik hayatımıza dair sürekli bir kısım meseleler karşımıza çıkacaktır. Bu açıdan biz, ‘Bugün, bunlara cevap verdik bitirdik, işi rafa kaldırdık’ demeyelim; bilelim ki, yarın başka başka meseleler karşımıza çıkacaktır. Hz. Ali’ye de nisbet edilen bir sözde şöyle denir: ‘Evlatlarınızı kendi devrenize göre değil, sonraki devirlere göre terbiye edin, yetiştirin.’ Düşünen ve ilimle uğraşan insanlar   bu şekilde hareket etmelidir. Ben, şahsen bu meselenin ehemmiyetinin kavranılması için fırsat buldukça üzerinde durmak istiyorum. Çünkü insanımız bu mevzuda belli bir seviyeye gelememişse, belli sorular hep söz konusu olacaktır. Bazılarına göre o soruları sorup bitirdikten sonra soru kalmayacaktır. Çünkü tetkik etmeyen, araştırmayan, ilim yapmayan bir toplum yeni problemlerle karşılaşınca nasıl halledeyim  endişesini taşımaz, çünkü onun kafa ve kalb sancısı yoktur. O yüzden de bu hususun üzerinde ne kadar ısrarla durulsa sezadır.”

Aşk ve şevki kamçılama noktasında Hocaefendi şunları tavsiye ediyor:

“Cenab-ı Hak, amelin zevkini amelin içine koymuştur. İşleyen insan, işlediği şeylerden zevk ve lezzet alır. Karda kışta bata-çıka köyleri dolaşan, insanımıza hak ve hakikat adına bir şeyler anlatmayı hedefleyen bir kimse, öyle bir zevk alır ki, yolda kollarınızı gerip çıksanız ve ona deseniz ki, ‘Şurada sıcak bir yer var. Seni oraya alacak ve baklava ikram edeceğiz.’ O, ‘Şu anda yolumu kesmeyin. İliklerime kadar öyle bir zevk duyuyorum ki, bana bin baklava ikram etseniz, yine de bunun yerini tutamaz’  diyecektir. Hatta o esnada Cennet’in kapıları açılsa, yine tenezzül edip oradan içeriye girmeyecektir. Çünkü o, Rabbimizi anlatmaya gitmektedir ve bu itibarla  hiçbir câzibe ve güzellik onun önünü alamayacaktır.

“Öyleyse bu kudsî daire içinde hiç kimse vazifesiz, boş ve âtıl bırakılmamalıdır. İnsan öyle mübarek bir ağaçtır ki, meyve vermediği zaman kurur. Ağaçlar kuru olmadığı zaman meyve verir. İnsan, başkalarına ruhunun ilhamını götürmediği, insanları irşad etme heyecanını kaybettiği zaman kurur. Binaenaleyh insanın bu yönünü canlı tutma mecburiyetindeyiz. Diğer bir tabirle ifade edecek olursak: İnsan bir ağaçtır. Aşılandığı zaman makbul bir şekil ve keyfiyet alır. O, her baharda budanır, sık sık ızdıraplara maruz kalıp cenderelerden geçer ve başının üzerinde  değirmen taşları dönüyor gibi yaşarsa nasıl ciddi bir davanın içinde bulunduğunu anlar. Hele Kur’an’ı takip edebiliyorsa, adım adım Nebiler Nebîsinin (S.A.S.) yolunda olduğunu hatırlar ve asla ülfet ve ünsiyetin öldürücü kucağına düşüp erimez.”

Kitabın başındaki “Takdim Yerine” başlığı altında anlatılan enfes ifadelerden sadece bir bölümün de aktarmak istiyorum:

“Gökte ve yerde ne varsa, hepsinin, ilmî bir programa göre Yaratan’ın irade ve dilemesine bağlı cereyan ettiğine inanan ve bu inanç perspektifinde hayatını yaşayanlar, eşya ve hadiseleri düz nazarlardan  daha bir farklı okur, daha bir farklı değerlendirirler. Onların ufkunda gecelerin karanlığı gündüzlerin aydınlığına gebedir; yüreklere ürperti ve korku salarak esen rüzgar, rahmet bulutlarının aşılayıcısı ve ilk müjdecisidir; kış ortasında yağan kar, baharda  fışkıracak pınarın menbaıdır;  elde olmayan mazlumiyet ve mağduriyetler de  gelecek mutlulukların vesilesidir. Dolayısıyla, onların o aydınlık dimağlarda, yerinde en sert esen tipi-boran bile rahmet rengine bürünür; elemler elemlerin koridorları hâline gelir ve ızdıraplar da birer doğum sancısına dönüşür. Hatta şerler, böylelerinin atmosferinde hayır rengini alır; ızdırap ve acılar da onların saflaşıp özlerine ermelerini netice verir.”
Kitaptan işte  sizlere bir tadımlık bilgi… 

[Abdullah Aymaz] 26.6.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Bunlar hüzün günlerimiz, bize de bir gün bayram olacak elbet... [Faruk Mercan]

Türkiye işgal altında...

Anadolu topraklarında daha önce böylesi hiç yaşanmadı. 

Önceki istilalarda düşman dışarıdan geliyordu. 

Şimdi, düşman içeride... 

Dinle, Kur'an'la insanları aldatan; İslam'ın en kutsal değerlerini pervasızca siyasi menfaatleri için kullanan mümin görünümlü bir münafık güruhu ülkeyi çökertti. 

Yıllarca başörtüsünün rantını yiyen, ama siyasi menfaatleri için Selçuklu'dan, Osmanlı'dan beri bu toprakların hiç şahit olmadığı bir canavarlıkla binlerce başörtülü kadını zindana atan bir işgal hareketi... 

Memlekette bir yalan, hırsızlık ve hukuksuzluk iktidarı kurdular. Usame Bin Ladin kadar, IŞİD kadar, Boko Haram kadar dine zarar verdiler. 

Ahmet Altan'ın savunması bu yalan, hırsızlık ve hukuksuzluk iktidarını tarih önünde sanık sandalyesine oturtan muhteşem bir iddianame... Baştan sona okudum ve bu sahtekar, hırsız rejimin hapishaneye attığı herkes adına ferahlık hissettim. Sizin de okumanızı tavsiye ederim. 

Evet savunma değil, bir karşı iddianame kaleme almış Ahmet Altan... Çünkü savunma hukukun olduğu yerde olur. Oysa bugün Türkiye'de Saraydaki şahsın emir kulu haline gelmiş hakim ve savcılar var. Bu yüzden Ahmet Altan'ın dediği gibi bu dönemin iddianamelerinin her biri iftiralarla dolu birer paçavra... 

Bu yüzden Doğu Perinçek dışarı çıktı, Ahmet Altan hapse girdi. 

Hayatı hukuk ve demokrasi mücadelesi ile geçmiş Ahmet Altan'ı zindana atan, ama 40 yıldır ülkeyi karıştıran Doğu Perinçek'e altın devrini yaşatan bir işgal yaşıyor Türkiye... 

Bu yüzden İpek ailesi, Boydak ailesi, Nakipoğlu ailesinin fertleri gibi nice Anadolu kaplanı hapsedilmiş vaziyette, ama memlekette ne kadar hırsız ve yüzsüz müteahhit varsa hepsi dışarıda ve el üstünde... 

Başları ayak, ayakları baş yapan bir işgal hareketi bu... 

Türkiye'nin bin yıllık tarihine kök salmış bütün Sünni dinamikleri ve Sünni birikimi yok etmeye yeminli bir “terörist projeyi” uygulayan bir işgal hareketi... 

Sadece Milli Eğitim'ten atılan öğretmen sayısı 33 bin... Bu nasıl bir kıyımdır? 

Cahiliye devri Araplarının bile düşmanlık ve intikama ara verdiği Ramazan'da dahi yeni doğum yapmış kadınları polis karakoluna götüren bir “terörist proje” bu... 

Son yıllarda böyle Ramazanlar yaşıyoruz. Bu Ramazanda da her iftar sofrasına oturuşumuzda lokmalar yine boğazımızda düğümlendi. Bazen iftarımızı göz yaşlarımızla açtık. 

Ramazan'da bileklere takılan her bir kelepçe bizim de  bileklerimizdeydi... Bizim bedenlerimiz de, esaret altındaki binlerce insanla birlikte hapishane hücrelerindeydi... 

Bayrama böyle girdik. Bu yüzden bu bayram günleri, bizim hüzün günlerimiz... 

Ama çok iyi biliyoruz ki, “Türkiye bize kaldı” çığlıkları atarak her türlü zorbalığı yapanların sandığı gibi bu düzen bin yıl sürmeyecek, belki beş yılı bile bulmayacak... 

Bakın, Ahmet Altan Silivri'den nasıl seslendi Saraydaki şahsa ve onun işbirlikçisi hakimlere ve savcılara:

“Benim hakkımda söylenen yalanları gördüğümde 15 Temmuz’dan sonra hapse atılan binlerce insanın nasıl bir hukuk katliamının kurbanı olduklarını daha iyi anladım. Hakkında yalan söylenen tek insan ben olamayacağıma göre bu tür yalan dolu iddianamelerin zehirli bir sarmaşık gibi yargıya dolanıp onu boğduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu iddianameyi yazan savcının yalan söyleme ve saçmalama konusunda gösterdiği pervasızlık, bunun yargı sisteminde bir alışkanlık hâline geldiğini kanıtlıyor. Bu iddianameyi okuduğunuzda, Adliye Sarayı diye adlandırılan yerlerin nasıl bir hukuk mezbahasına döndürüldüğünü rahatça kavrıyorsunuz. Mehmet Altan’ın çok sevdiği bir sözü vardır, “bir damla kana baktığında bünyedeki bütün hastalıkları görürsün” der. Şimdi bu iddianameyi, bu bir damla kanı incelediğimizde, hukuk sisteminin cüzzama yakalandığını, etlerinin lime lime döküldüğünü bütün dünyayla birlikte göreceğiz. Mahkeme tarafından tahliye edilen insanların aynı mahkemenin kapısında yeniden tutuklandığı bir utanç ve zorbalık çağında yaşadığımızın, hukukun bizzat hukukçular tarafından katledilmeye çalışıldığı bir zorbalık döneminin tanığı ve sanığı olduğumun elbette farkındayım. Ama ben, “hukuk bazen uyur ama asla ölmez” diyen atasözüne inanırım. Bugün vurulan, yaralanan, kanayan, komaya sokulan hukukun bir gün sağlığına kavuşup geri döneceğini biliyorum. Şu anda iktidarda bulunan siyasetçilerle hukukçuların yalnızca bugünü düşünmelerine, 28 Şubat generalleri gibi “bugünün bin yıl süreceğini” sanmalarına karşın ben yarının geleceğini, daima geldiğini bilirim. Bu nedenle, iddianame olduğu söylenen bu köksüz ve temelsiz metni parça parça ederek, baskının biteceği, hukukun geri geleceği güne şimdiden bir belge bırakmak, bu iddianameye cevaben bir karşı iddianame yazmak için anlatacağım anlatacaklarımı... Ben suçlu olduğum için değil, “suçluların hukuku” iktidarda olduğu için hapisteyim... Baskı rejimleri kibrite benzer. Etrafı yakıp kül ederken kendileri de kendi ateşleriyle tutuşup tükenirler. Bu iktidar Türkiye’yi yakarken kendini de tutuşturup yok ediyor. Her gün kendi ateşiyle tükeniyor... Üç müebbet bana az geldi. Bunu altı müebbede çıkarmak için bir daha söyleyeyim: AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar.” 

Evet, “dinbaz ittihatçılar” koca bir ülkeyi çökerttiler. Ama kendileri de bu enkazın altında kalacaklar... 

Ruslar, IŞİD'in lideri Ebubekir Bağdadi'yi öldürdüklerini iddia ediyorlar. Musul'da son kalıntıları temizlenen IŞİD, Bağdadi'nin kendisini Halife ilan ettiği ve hutbe okuduğu Musul'daki camiyi havaya uçurmuş. 

Halifeliğin ilan edildiği camiyi havaya uçuran IŞİD gibi, bu iktidar da, ülkeyi yakıp kül ederken, yaktığı bu ateşte yanacak... 

Hiç şüpheniz olmasın, zaman Ahmet Altan'ı haklı çıkaracak ve gelecek Ramazanlar, bugünkü mazlumların, mağdurların bayramları olacak...  

[Faruk Mercan] 26.6.2017 [Samanyolu Haber]

İşte Akp’nin Dindar Türkiye’si [Vehbi Şahin]

Bir alıntı ile başlayalım.

Geçenlerde Kemal Öztürk yazmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gazete ve TV yöneticilerine Saray’da verdiği iftarda gördüğü bir manzarayı paylaşıyordu Yeni Şafak’taki köşesinde…

-Medya dünyasında bu kadar çok insanın namaz kılıyor olması beni çok duygulandırdı.

-Hiç tahmin etmediğim meslektaşlarımın namaza başlamış olması ayrıca mutluluk verici.


NAMAZA BAŞLAYAN GAZETECİLER

Özetle…

Namaz kılmaya başlayan gazeteciler olduğunu söylüyor Kemal Öztürk…

15 yıldır Türkiye’yi tek başına yöneten Erdoğan liderliğindeki AKP yönetiminin bir başarısı olarak görülebilir bu gelişme…

Peki, namaz kılan gazeteci sayısının artması ne anlama geliyor?

Toplumun daha dindar olmaya başladığını mı gösteriyor bize?

Yoksa…

Güç ve iktidar karşısında sahip olduğu mevkiyi korumak isteyenler, bir tür pozisyon alma ihtiyacı hissettiği için mi namaz kılıyor, oruç tutuyor, sakal-bıyık bırakıyor?

Bilemiyoruz.

Kalplerini açıp bakamayacağımıza göre…

Niyetlerinin samimi olup olmadığı konusunda ancak hüsnü zan edebiliriz.


KORKUNÇ MANEVİ EROZYON

Gazeteciler böyle

Peki ya toplum?

Onlar ne durumda…

Bu konuda MAK Danışmanlık’ın Ramazan ayında yaptığı “Dine ve Dini Değerlere Bakış Araştırması” yol gösterici olabilir.

Neden?

Türkiye’nin İslam dininin temel umdeleri konusunda çok ciddi manevi erozyona uğradığını gösteriyor çünkü…

Çıkan sonuçları başta AKP olmak üzere Diyanet, cemaatler, tarikatlar iyi incelemeli…

Bakın toplumun hâlipürmelali ne durumda…

“Allah’ın varlığına, birliğine bizi yaratıp yaşattığına inanıyor musunuz” sorusuna toplumun yüzde 86’sı “Evet” cevabı vermiş.

Yüzde 6’sı aynı soruya “Evet, Allah’ın sadece varlığına, bizi yarattığına inanıyorum ama her şeye karıştığını, karışacağını düşünmüyorum” demiş.

Yüzde 4’ü Allah’a inanmadığını söylemiş.

Bu sonuca göre, yüzde 99’u Müslüman denilen toplumun yüzde 6’sı Deist, yüzde 4’ü de Ateist…


İNANÇ PROBLEMİ VAR

İman’ın altı şartından birincisi olan Allah’a iman konusunda ciddi bir problem olduğu anlaşılıyor.

Diğer soru ve cevapları da yazalım hemen…

-Meleklere inanıyor musunuz?

“Evet…” (Yüzde 75)

“Hayır, gözümle görmediğim varlıklara inanmam” (Yüzde 15)

***

-Kur’an-ı Kerim ve diğer kitapların vahiyle geldiğine inanıyor musunuz?

“Evet…” (Yüzde 76)

“Hayır, inanmıyorum” (Yüzde 14)

***

-Peygamberlere inanıyor musunuz? Hz. Muhammed (SAV) sizin için her anlamda örnek alınacak rol model-örnek insan mıdır?

“Evet…” (Yüzde 63)

“Evet, Peygamberlere inanıyorum ama bazı konularda örnek alsam da her konuda Hz. Muhammed (sav) örnek alınacak rol model-örnek değildir” (Yüzde 20)

“Hayır, Peygamberlere inanmıyorum” (Yüzde 9)


AHİRETE İMAN ZAYIFLAMIŞ

-Kadere (hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine) inanıyor musunuz?

“Evet…” (Yüzde 55)

“Evet, kadere inanıyorum ama insan kendi kaderini kendi yapar” (Yüzde 15)

“Evet, kadere inanıyorum çünkü insanın zaten hiçbir iradesi yok” (Yüzde 15)

“Hayır, kadere (hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine) inanmıyorum” (Yüzde 10)

***

-Öldükten sonra dirileceğinize ve bu dünyada yaptıklarınızdan hesaba çekileceğinize inanıyor musunuz?

“Evet…” (Yüzde 73)

“Evet, öldükten sonra dirileceğime inanıyorum ama hesaba çekilmeye inanmıyorum” (Yüzde 10)

“Hayır, öldükten sonra dirileceğime ve bu dünyada yaptıklarımdan hesaba çekileceğime inanmıyorum” (Yüzde 9)


DİNİN DİREĞİ NAMAZ KILINMIYOR

-Hangi sıklıkla namaz kılıyorsunuz?

“Günde beş vakit namaz kılıyorum” (Yüzde 22)

“Arada vakit namazlarını kılarım ama teravihleri, bayram ve cuma namazlarını kaçırmam” (Yüzde 26)

“Arada cuma ve bayram namazlarını, bazen de teravihleri kılıyorum” (Yüzde 24)

“Hiç namaz kılmıyorum” (Yüzde 22)

***

-Camiye veya mescide hangi sıklıkla gidiyorsunuz?

“Bayramdan bayrama…” (Yüzde 12)

“Bayram ve cuma namazları ile kandil gecelerinde…” (Yüzde 32)

“Zaman zaman vakit namazları dahil gidiyorum” (Yüzde 13)

“Hiç gitmiyorum” (Yüzde 32)

-Ramazan ayında oruç tutuyor musunuz?

“Evet, tüm Ramazan boyunca oruç tutarım” (Yüzde 45)

“Ramazan’ın bir kısmında tutarım” (Yüzde 25)

“Hayır, hiç tutmam” (Yüzde 20)

***

-Kuran-ı Kerim’i Arap harfleriyle okuyabiliyor musunuz?

“Evet…” (Yüzde 33)

“Hayır…” (Yüzde 54)


CENNET YERİNE DÜNYA

İslam’ın beş şartından ikisiyle ilgili sonuçlar da çok vahim…

Özellikle namaz kılmayan, oruç tutmayan, Kur’an-ı Kerim okumayı bilmeyen bir Müslüman profili çıkıyor karşımıza…

Anketin en çarpıcı sonucu ise Müslümanların ne kadar dünyevileştiğini gösteriyor.

“Cennete gideceğinizden emin olsanız, cennete gitmek için şu an ölmeyi düşünür müsünüz” sorusuna ankete katılanların sadece yüzde 15’i “Evet” diyor.

Katılımcıların yüzde 65’i ise cennet yerine fani dünyayı tercih ediyor.

Kısacası…

Yazıyı uzatmamak için buraya almadığım başka sorulara verilen cevaplar da var.

Bunları da dikkate alarak benim bu çalışmadan çıkardığım sonuçlar şunlar…

1) Türkiye’de yaşayan Müslümanların yarıdan fazlasının İslam dininin temel şartları ile ilgili itikadi problemi yok.

2) Ama azımsanmayacak miktarda insan, dinin temel düsturlarını bilmiyor.

3) Daha vahimi ise Allah’ın taabbüdi olarak emrettiği ibadetleri ifa etmede çok ciddi gevşeklik gösteriyor.

4) Dua ediyor, ama Allah’a en hızlı ulaşan dua mesabesindeki namazı kılmıyor.

5) Ubudiyet arka plana itilirken, İslam’ı sembolize eden şekiller ön plana çıkarılıyor.

6) İslam’ın özüne vakıf olmaktan uzak bir Kültür Müslümanlığı gelişiyor.

7) Allah’ın varlığı, ahiret, kaza ve kader konusunda inanç problemi yaşayan insan sayısı ciddi bir yekün tutuyor.


CEMAAT’İN ÇIKARACAĞI DERS

Bu anket sonuçlarını herkes analiz etmeli…

Özellikle de bugün Erdoğan’ın zulmüne maruz kalan Cemaat…

Geneli itibariyle toplumun geldiği bu nokta hakkında Cemaat’in çıkaracağı birkaç ders var.

1) Türkiye’de yaşayan Müslümanların çoğu, çocuklarına ve kendilerine İslam dini hakkında manevi hizmet veriyor diye Cemaat’i sevmemiş.

2) Çocuğu daha iyi eğitim aldığı, daha iyi makamlara geldiği, iş güç sahibi olduğu, para ve itibar kazandığı için Cemaat’i sevmiş.

3) Yurt içi ve dışında elde ettiği, edeceği muhtemel menfaat için Cemaat’in kurumlarına maddi-manevi destek olmuş.

Burada ibretlik bir durum daha var.

Yaklaşık 4 yıldır devlet, Erdoğan eliyle Cemaat’i linç ediyor.

Düne kadar Cemaat’e sahip çıkanların, çocuğunu Hizmet Hareketi’nin okuluna, yurduna, evine gönderenlerin çoğu bugün yüzbinlerce masum insanın linç edilmesini sessizce izliyor.

Erdoğan’a tek laf etmiyor.

Cemaat’e ise hakaret ediyor, ağzına geleni söylüyor.


ERDOĞAN GİDİNCE…

Neden?

Çünkü dün Cemaat’e destek verirken elde ettiği makam, mevki, para, mal, mülk ve itibarı kaybetmekten korkuyor.

Yarın Erdoğan iktidardan düşünce yapacağı ilk iş, çıkarını devam ettirebilmek için yeni güç odağı kim olursa ona selam durmak olacak.

Mesele bu kadar basit aslında…

Çok uzattım, bitirelim.

Milletin ekserisi, ahireti değil dünyayı kazanma noktasında Cemaat’in gücünden faydalanmaya çalıştı.

15 yıllık AKP iktidarıyla daha fazla dünyevi haz ve beklentilerin peşine düştü.

Şimdi başta Cemaat olmak üzere diğer dini grupların ve laik kesimin “bu zihniyete sahip Müslümanlarla birlikte nasıl yaşanır” sorusuna cevap araması gerekiyor.

[Vehbi Şahin] 25.6.2017 [TR724]