Ermeni Soykırımı'ndan bugüne Türkiye'de yaşanan hak ihlalleri, devlet şiddeti, grup ve bireysel hak arayışlarının unutulmaması için geçmişin arşivi bir araya getirildi.
YAVUZ GENÇ -5 Şubat 2020
ANKARA – Temeli 2013 yılında İstanbul’daki Hafıza Merkezi tarafından atılan memorializeturkey.com, son 100 yıl içerisinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana haksızlığa uğrayan birçok grup ve birey tarafından oluşturulan olumlu hafızalaştırma örneklerinin altını çiziyor. Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinin ‘karanlık noktalarını’ aydınlatma misyonu üstlenen site, toplamda 38 hafıza girişimine yönelik bilgi sunuyor. Site Türkçe ve İngilizce dillerinde hizmet veriyor.
Türkçesi “Türkiye’de Hafızalaştırma” olan web sitesindeki projeler, projelerin sahibi ve kullanılan mecralar merkeze alınarak sınıflandırılmış. Projeler sahiplerine göre Merkezi Yönetim, Yerel Yönetim, Sivil Toplum Kuruluşları ve Sivil ve Politik İnisiyatifler olarak dört başlık altında toplanmış. Mecra olarak ise 7 kategori tanımlandı: Hafıza Yürüyüşleri, Dijital Çalışmaları, Müzeler ve Sergiler, Anıtlar ve Parklar, Kültür Varlıkları, Kitaplar ve Filmler. Sitede bu alanlarla ilgili farklı hafızalaştırma çalışmalarını görmek mümkün. Her bir hafızalaştırma çalışmasına tıklandığında onunla ilgili fotoğraflara, arşivlere, bilgilere ulaşmak mümkün.
“TARİHLE YENİ VE DÜRÜST YOLLARLA BAŞA ÇIKMAK” İÇİN…
Sitenin amacı ise şöyle özetlenmiş: “Hakikat, adalet ve hafıza mücadelesinde toplumun geniş kesimlerinin geçmişteki hatalardan öğrenme sürecine dâhil edilmesi, bir daha asla mottosunun hayat bulması için son derece önemli. Bu sitede listelenen farklı hafızalaştırma çalışmalarının çoğu tarihle yeni ve dürüst yollarla başa çıkmaya çalışıyor. Bir seçki formundaki bu sitenin, anma faaliyetlerinin, insan hakları ve geçmişte yaşanmış adaletsizliklerle ilgili merak, anlama ve sorgulama becerilerinin gelişmesine nasıl katkı sunabileceğine dair önemli bir tartışmaya katkı sunacağını umuyoruz.”
HAFIZALAŞTIRMA ÇALIŞMALARI 15 TEMMUZ’LA YARA ALDI
Sitede, 2000’li yılların Avrupa Birliği (AB) üyelik heyecanıyla Türkiye’de geçmişe dönük pek çok olay, kişi ya da mekânla ilgili düşüncelerin değişerek bir hafızalaştırma adımına dönüştüğü vurgulanıyor. “Fakat siyasi iklimin radikal bir şekilde değişmesiyle birlikte Türkiye’nin hafıza patlayışı da çarpıcı bir şekilde baskı altına girdi” denilerek, 2015’teki Çözüm Süreci’nin bitmesi ve 2016’daki darbe girişimiyle bu hafızalaştırmaların çok büyük yara aldığı kaydediliyor. “2015’te barış sürecinin göz göre göre sona ermesinin ve 2016’da başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişiminin ardından, öncesinde alternatif hafızalaştırma çalışmaları açısından sivil toplum kuruluşları, siyasi oluşumlar ve kamu kurumlarının öncülüğünde genişleyen kamusal alan, kapanmaya başladı” deniliyor. Kürt illerinde belediyelerin çatışmasızlık ortamında yaptığı anıtlar ve park isimlerinin yıkıldığı ya da değiştirildiği vurgulandı. Son yıllarda Türkiye’nin hafıza sahnesinin birçok bağımsız hafıza girişimine de şahit olduğu kaydedilerek, özellikle bu çalışmaların dijital alana kaydığı, daha yenilikçi ve katılımcı yaklaşımları benimsediği belirtiliyor.
HRANT DİNK’TEN CEYLAN ÖNKOL’A
Sitede yer alan bazı hafızalaştırma çalışmaları ve mekânları şöyle: 100 Yıl Önce Ermeniler, 12 Eylül Utanç Müzesi, 23,5 Hrant Dink Hafıza Merkezi, Anıt Sayaç: Şiddetten Ölen Kadınlar İçin Dijital Anıt, Ceylan Önkol Anıtları, Cumartesi Anneleri, Deniz Gezmiş ve Arkadaşları İçin Yapılan Hafızalaştırma Çalışmaları, Dersim katliamı Anıtları, Diyarbakır Askeri Cezaevi Projesi, Kanlı 1 Mayıs Anması, Metin Göktepe Anması, Seyit Rıza Parkı ve Heykeli, Uğur Kaymaz Anıtları, Vicdan ve Adalet Nöbeti…
[Yavuz Genç] 5.2.2020 [Kronos.News]
Erdoğan hangi şantaja boyun eğecek? Gazeteci Kerim Balcı yorumladı!
Suriye’nin İdlib kentinde 8 Türk askerinin şehit olması ve Rusya ile gerilen dış politika sonrası Türkiye’nin stratejisi ne olacak? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ukrayna ziyareti ve saldırı sonrası yaptığı açıklamalar ne anlama geliyor?
BOLD-Gazeteci Fatih Akalın’ın sunumuyla gündeme dair birçok başlığı Gazeteci-Yazar Kerim Balcı yorumladı.
[BoldMedya] 5.2.2020
BOLD-Gazeteci Fatih Akalın’ın sunumuyla gündeme dair birçok başlığı Gazeteci-Yazar Kerim Balcı yorumladı.
[BoldMedya] 5.2.2020
Mehdi’yi bekleyen paralel ordu: SADAT
Adnan Tanrıverdi’nin başkanı olduğu SADAT (Uluslararası Savunma Danışmanlık İnşaat Sanayi ve Ticaret AŞ), 15 Temmuz’un ardından yeniden gündemde… AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a bağlı SADAT, Doğu Perinçek’in kontrolündeki yayın organları tarafından paralel ordu ilan edildi. İşte Adnan Tanrıverdi ve SADAT ile ilgili çarpıcı iddialar. FATİH AKALAN – BOLD
[BoldMedya] 5.2.2020
[BoldMedya] 5.2.2020
Sabiha Gökçen’de pistten çıkan uçak ikiye bölündü, alev aldı
İzmir-İstanbul seferini yapan Pegasus uçağı Sabiha Gökçen’de pistten çıktı.
170 yolcu ve 6 mürettebatı olan uçak ikiye bölündü ve alev aldı. Kuyruk kızmında da kırıma uğrayan uçaktaki yangın kısa sürede söndürüldü.
Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan, kazayı, ‘sert iniş’ olarak tanımladı. Hızını kesemeyen uçağın paist başından çıkarak araziye girdiğini söyledi. Bakan Turhan, can kaybı olmadığını, yaralılaların bulunduğunu açıkladı.
Sabiha Gökçen Havalimanı geçici olarak uçuşlara kapatıldı.
[TR724] 5.2.2020
170 yolcu ve 6 mürettebatı olan uçak ikiye bölündü ve alev aldı. Kuyruk kızmında da kırıma uğrayan uçaktaki yangın kısa sürede söndürüldü.
Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan, kazayı, ‘sert iniş’ olarak tanımladı. Hızını kesemeyen uçağın paist başından çıkarak araziye girdiğini söyledi. Bakan Turhan, can kaybı olmadığını, yaralılaların bulunduğunu açıkladı.
Sabiha Gökçen Havalimanı geçici olarak uçuşlara kapatıldı.
[TR724] 5.2.2020
Erdoğan talimat verdi: Başbuğ’a dava açın; bu, boru göstermeye benzemez!
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sözde ‘f.tö’nün siyasi ayağının araştırılmasıyla ilgili açıklamaları nedeniyle eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a tepki gösterdi. Erdoğan, Başbuğ’un son açıklamaları nedeniyle o dönemki milletvekillerinin harekete geçerek dava açmasını istedi. Erdoğan, “2009 yılında görev yapmış tüm milletvekillerine özellikle kendi grubuma sesleniyorum parlamentonun hukukunu korumak için İlker Başbuğ’a dava açılmalıdır. Bu boru göstermeye benzemez!” diye konuştu.
Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında konuştu. Gündeminde, “26 Haziran 2009’da askeri şahısların, askeri mahalde işlediği suçlarda dahil özel yetkili mahkemelerde yargılanmasının önünü açan yasa teklifi getiriliyor. Bunu kim hazırladı? Tamamen F.TÖ ile ilgili, bu araştırılsın.” açıklamasıyla gündeme gelen İlker Başbuğ vardı. Eski Genelkurmay başkanına yüklendi.
YANLIŞ BİR UYGULAMA DÜZELTİLDİ
Tayyip Erdoğan, şöyle konuştu: “26 Haziran 2009’da askeri şahısların, askeri mahalde işlediği suçlarda dahil özel yetkili mahkemelerde yargılanmasının önünü açan yasa teklifi 25 Haziran 2009 tarihinde grubu bulunan 4 partiyle gerçekleştirilmiştir. Bunlardan biri de CHP’dir. Durmuş saat bile günde iki defa doğruyu gösterebilir. CHP nasıl olmuşsa o dönem doğru bir tavır göstermiştir. Gelenlerden biri de Kılıçdaroğlu’dur. Tüm Meclis’in bu kararı desteklediğini görüyoruz. Bu düzenleme Genel Kurul’dan geçip kanunlaşmıştır. Düzenlemenin amacı darbelere zemin hazırlayan yanlış bir uygulamanın düzeltilmesidir.”
BU BORU GÖSTERMEYE BENZEMEZ!
“Suç işleyen kişinin asker kimliğinin suçunun önüne geçmesi zaten kabul edilemez. Tüm Meclis bunu desteklemiştir. Tümden kaldırdık. Zaman zaman yanlış değerlendirmeleriyle gündemi meşgul eden kendisini (İlker Başbuğ) çok iyi tanırım… 2009 yılında görev yapmış tüm milletvekillerine özellikle kendi grubuma sesleniyorum parlamentonun hukukunu korumak için süratle hepiniz dava açmalısınız. Bu boru göstermeye benzemez.”
İLKER BAŞBUĞ NE DEMİŞTİ?
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, geçen hafta katıldığı bir programda, 26 Haziran 2009’da Meclis’ten geçirilen torba yasadaki ‘asker kişilerin özel yetkili mahkemelerde yargılanması’na ilişkin maddeyi hatırlatmış ve ardından, “26 Haziran 2009’daki kanun teklifini getiren siyasiler araştırılsın. FETÖ’nün siyasi ayağı yok dersek gerçek inkar olur.” ifadelerini kullanmıştı.
[TR724] 5.2.2020
Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında konuştu. Gündeminde, “26 Haziran 2009’da askeri şahısların, askeri mahalde işlediği suçlarda dahil özel yetkili mahkemelerde yargılanmasının önünü açan yasa teklifi getiriliyor. Bunu kim hazırladı? Tamamen F.TÖ ile ilgili, bu araştırılsın.” açıklamasıyla gündeme gelen İlker Başbuğ vardı. Eski Genelkurmay başkanına yüklendi.
YANLIŞ BİR UYGULAMA DÜZELTİLDİ
Tayyip Erdoğan, şöyle konuştu: “26 Haziran 2009’da askeri şahısların, askeri mahalde işlediği suçlarda dahil özel yetkili mahkemelerde yargılanmasının önünü açan yasa teklifi 25 Haziran 2009 tarihinde grubu bulunan 4 partiyle gerçekleştirilmiştir. Bunlardan biri de CHP’dir. Durmuş saat bile günde iki defa doğruyu gösterebilir. CHP nasıl olmuşsa o dönem doğru bir tavır göstermiştir. Gelenlerden biri de Kılıçdaroğlu’dur. Tüm Meclis’in bu kararı desteklediğini görüyoruz. Bu düzenleme Genel Kurul’dan geçip kanunlaşmıştır. Düzenlemenin amacı darbelere zemin hazırlayan yanlış bir uygulamanın düzeltilmesidir.”
BU BORU GÖSTERMEYE BENZEMEZ!
“Suç işleyen kişinin asker kimliğinin suçunun önüne geçmesi zaten kabul edilemez. Tüm Meclis bunu desteklemiştir. Tümden kaldırdık. Zaman zaman yanlış değerlendirmeleriyle gündemi meşgul eden kendisini (İlker Başbuğ) çok iyi tanırım… 2009 yılında görev yapmış tüm milletvekillerine özellikle kendi grubuma sesleniyorum parlamentonun hukukunu korumak için süratle hepiniz dava açmalısınız. Bu boru göstermeye benzemez.”
İLKER BAŞBUĞ NE DEMİŞTİ?
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, geçen hafta katıldığı bir programda, 26 Haziran 2009’da Meclis’ten geçirilen torba yasadaki ‘asker kişilerin özel yetkili mahkemelerde yargılanması’na ilişkin maddeyi hatırlatmış ve ardından, “26 Haziran 2009’daki kanun teklifini getiren siyasiler araştırılsın. FETÖ’nün siyasi ayağı yok dersek gerçek inkar olur.” ifadelerini kullanmıştı.
[TR724] 5.2.2020
Mustafa Ünal, koğuşunu ve cezaevini anlattı: “Hapis içinde hapis… Maksat zulüm olsun“
KHK ile kapatılan Zaman Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal’ın, “Doğmamış torununa mektuplar…” başlığıyla yazdığı ikinci mektubunu oğlu Enes Ünal’ın Twitter hesabında paylaştı.
4 yıla yakın bir süredir Silivri’de tutsak olan fazeteci Mustafa Ünal mektubunda, cezaevi şartlarını ve koğuşunu anlattı.
Mektubun tamamı şöyle:
Doğmamış torununa mektuplar…
Sevgili Can torunum!
“Tarihin mazi derelerinden” dudaklarımı uzatarak gözlerinden, yanaklarından öperim. Sana bu satırları Ocak Ayı’nın son günü, gecenin yarısına doğru, Silivri hapishanesinden yazıyorum. Kapılar üzerimize kapanalı saatler oldu. Gün batarken memurlar büyük gürültüyle demir kapıları kilitleyip arkadan sürgülüyorlar. Küçücük avlu, duvarların ardında kalıyor.
Bu minik avlu dışarıya açılan tek mekânımız. Derin bir kuyuyu andırıyor. Yüksek duvarlarla örülü dört tarafı. Gözlerimin gördüğü en uzun mesafe 15-20 metre var-yok… Ufku yitireli yıllar oldu. Ne güneşin doğusuna ne de batışına tanık olabiliyorum. Yaz aylarında güneş ışınları birkaç saatliğine ancak düşüyor avluya. Akşamın olduğunu, günün ortasına ve ikindiye evrildiğini güneşe bakarak değil saatle anlayabiliyorum. Zaman kavramı güneşte anlam kazanır. Burada güneş yok, saat var. “Hapishaneye güneş doğmuyor” diyen şair haklı. Her kan tahlilinde rakamlara yansıyan D vitamini eksikliğinin sebebi bu.
İlk geldiğimizde avlunun üzeri açıktı. Bir avuç da olsa gökyüzünü görmek mümkündü. Bu tabir Çetin Altan’a ait. Büyük yazar. Ben oğulları ile birlikte kaldım. Mehmet Altan karşı hücredeydi. Sık sık selamlaşırdık. Gür sesi ile “Hayat senden korkmuyorum!..” diye bağırır, moral verirdi. Tahliye oldu.
Abisi Ahmet Altan içerde kaldı. Onunla aynı koridordayız. Birkaç koğuş ötede. Cuma sabahları birlikte spora çıkıyoruz. Romanına yoğunlaştığı için sporu aksatıyor. Kış aylarında hava şartları her zaman uygun olmuyor. Küçük bir halı sahaya gidiyoruz, üstü açık. Yağıştan koruyacak bir saçak altı yok. Spor ve Ahmet Altan’ı daha sonra ayrıca anlatırım sana. Onun şu cümlesini unutma: “Dışarıda haksızlığın suç ortağı olmaktansa içeride, hapiste haksızlığın kurbanı olmayı yeğlerim.” İşte Ahmet Altan bu. Bu cümlesi, bu asil duruşu dünya durdukça hatırlanacak.
Bir sabah kalktık ki çatıda adamlar dolaşıyor. Bir baktık ki avlunun üzerindeki bir avuçluk açıklık demir tellerle kapatılıyor. Tam bir kafes. Bir avuç gökyüzünü de çok gördüler. Kendimi kafese tıkılmış ve zincire vurulmuş bir aslan gibi hissettim. Madem zincire vurdunuz kafese ne gerek var. Kafese koydunuz ayrıca niye zincirliyorsunuz? Çifte hapis… Hapis içinde hapis… Maksat zulüm olsun.
Şair Ülkü Tamer, “içime çektiğim hava değil gökyüzüdür” der. Sevgili torunum, bizim hapishanede içimize çekebileceğimiz, temiz, berrak, mavi gökyüzümüz bile yok. Bir avuç gök penceresi tellerle kaplı…
Hayatı cezaevlerinde geçmiş Sebahattin Ali, meşhur bir şarkıya dönüşen bir şiirinde: “Görmek istersen denizi / Yukarıya çevir yüzü / Deniz gibidir gökyüzü” der. Benim gökyüzüm deniz gibi değil, tellerde perdelenmiş durumda. Ülkem, zavallı gözleri nemli memleketim ileriye doğru gideceğine geriye doğru yürüyor. Ama geçici bir hal bu.
Yoksa tarih özgürlüklere ve demokrasiye doğru akıyor. Ve bu akışın önüne set çekilemez. Arızî inkıtalar olabilir ancak, bugün olduğu gibi. Endişeye, ümitsizliğe mahal yok: Tarih durdurulamaz. Nokta.
Konuyu dağıttım yine… O küçücük avlu var ya bir kuyu gibi, bir şişe gibi görünen… Altı beton, duvarları beton, üstü kafesli bir yer, bizim nefes alanımız. Kapı gündüz açılıyor üç kişi avluda yürüyebiliyoruz, spor yapabiliyoruz. Bütün dünyamız bu küçük mekân.
İlk mektupta sana “Bir şişenin içinde vızıldayıp duran üç kişiyiz.” diye yazmamı sebebi bu. Sana fiziki durumu anlatıyorum. Bir de meselenin metafiziği var. Ehline malumdur, na-ehline meçhul…
Tamam toparlıyorum… Bu avluda haftada 4-5 kez oynadığımız top oyununu sonra anlatacağım sana. Zemin öylesine sert, oyun öylesine hareketli ki en sağlam ayakkabılar dört ay dayanıyor. Altı eriyor, ayak parmakları dışarı çıkacak kadar büyük delikler açılıyor. Kaç pabuç bıraktım avluda… Bir bilsen…
Can torunum!
Günler, yıllar çabuk geçer. Sorun değil. Burada önemli olan ruh, beden ve akıl sağlığını korumak. İlk günden beri yaptığım bu. Bütün okumalarım, günü programlamam, sağlığımı zinde tutmam için. Hapiste en çok bozulan ruh ve akıl sağlığı. Çünkü her şey fıtratın tersine… İnsan doğasına aykırı ne varsa muhatap oluyoruz. Yeri geliyor gencecik insanlar tarafından aşağılanıyoruz. İnsan olmaktan kaynaklanan özelliklerimize hareketlerimize gem vuruluyor. Ayrıntılı örneklerini yeri geldikçe anlatırım.
Evet, fiziken bir şişenin içinde uçuşan üç arı gibiyiz. Ama her zaman değil. Bazen… Çok kere de bu daracık hücremiz Kehf Ashabı’nın ruha ve akla inşirah veren mağarasına dönüşüyor üzerimize sekene yağmurları dökülüyor ve hücre bir saraya dönüşüyor. İşte o zaman kendimi Ashâb-ı Kehf’in bir ferdi gibi hissediyorum. 7 kişinin sekizincisi oluyorum. Ve kanatlanıp uçuyorum… Devir devir diyar diyar dolanıyorum…
Mustafa Ünal
Silivri 31 Ocak 2020
[Tr724] 5.2.2020
4 yıla yakın bir süredir Silivri’de tutsak olan fazeteci Mustafa Ünal mektubunda, cezaevi şartlarını ve koğuşunu anlattı.
Mektubun tamamı şöyle:
Doğmamış torununa mektuplar…
Sevgili Can torunum!
“Tarihin mazi derelerinden” dudaklarımı uzatarak gözlerinden, yanaklarından öperim. Sana bu satırları Ocak Ayı’nın son günü, gecenin yarısına doğru, Silivri hapishanesinden yazıyorum. Kapılar üzerimize kapanalı saatler oldu. Gün batarken memurlar büyük gürültüyle demir kapıları kilitleyip arkadan sürgülüyorlar. Küçücük avlu, duvarların ardında kalıyor.
Bu minik avlu dışarıya açılan tek mekânımız. Derin bir kuyuyu andırıyor. Yüksek duvarlarla örülü dört tarafı. Gözlerimin gördüğü en uzun mesafe 15-20 metre var-yok… Ufku yitireli yıllar oldu. Ne güneşin doğusuna ne de batışına tanık olabiliyorum. Yaz aylarında güneş ışınları birkaç saatliğine ancak düşüyor avluya. Akşamın olduğunu, günün ortasına ve ikindiye evrildiğini güneşe bakarak değil saatle anlayabiliyorum. Zaman kavramı güneşte anlam kazanır. Burada güneş yok, saat var. “Hapishaneye güneş doğmuyor” diyen şair haklı. Her kan tahlilinde rakamlara yansıyan D vitamini eksikliğinin sebebi bu.
İlk geldiğimizde avlunun üzeri açıktı. Bir avuç da olsa gökyüzünü görmek mümkündü. Bu tabir Çetin Altan’a ait. Büyük yazar. Ben oğulları ile birlikte kaldım. Mehmet Altan karşı hücredeydi. Sık sık selamlaşırdık. Gür sesi ile “Hayat senden korkmuyorum!..” diye bağırır, moral verirdi. Tahliye oldu.
Abisi Ahmet Altan içerde kaldı. Onunla aynı koridordayız. Birkaç koğuş ötede. Cuma sabahları birlikte spora çıkıyoruz. Romanına yoğunlaştığı için sporu aksatıyor. Kış aylarında hava şartları her zaman uygun olmuyor. Küçük bir halı sahaya gidiyoruz, üstü açık. Yağıştan koruyacak bir saçak altı yok. Spor ve Ahmet Altan’ı daha sonra ayrıca anlatırım sana. Onun şu cümlesini unutma: “Dışarıda haksızlığın suç ortağı olmaktansa içeride, hapiste haksızlığın kurbanı olmayı yeğlerim.” İşte Ahmet Altan bu. Bu cümlesi, bu asil duruşu dünya durdukça hatırlanacak.
Bir sabah kalktık ki çatıda adamlar dolaşıyor. Bir baktık ki avlunun üzerindeki bir avuçluk açıklık demir tellerle kapatılıyor. Tam bir kafes. Bir avuç gökyüzünü de çok gördüler. Kendimi kafese tıkılmış ve zincire vurulmuş bir aslan gibi hissettim. Madem zincire vurdunuz kafese ne gerek var. Kafese koydunuz ayrıca niye zincirliyorsunuz? Çifte hapis… Hapis içinde hapis… Maksat zulüm olsun.
Şair Ülkü Tamer, “içime çektiğim hava değil gökyüzüdür” der. Sevgili torunum, bizim hapishanede içimize çekebileceğimiz, temiz, berrak, mavi gökyüzümüz bile yok. Bir avuç gök penceresi tellerle kaplı…
Hayatı cezaevlerinde geçmiş Sebahattin Ali, meşhur bir şarkıya dönüşen bir şiirinde: “Görmek istersen denizi / Yukarıya çevir yüzü / Deniz gibidir gökyüzü” der. Benim gökyüzüm deniz gibi değil, tellerde perdelenmiş durumda. Ülkem, zavallı gözleri nemli memleketim ileriye doğru gideceğine geriye doğru yürüyor. Ama geçici bir hal bu.
Yoksa tarih özgürlüklere ve demokrasiye doğru akıyor. Ve bu akışın önüne set çekilemez. Arızî inkıtalar olabilir ancak, bugün olduğu gibi. Endişeye, ümitsizliğe mahal yok: Tarih durdurulamaz. Nokta.
Konuyu dağıttım yine… O küçücük avlu var ya bir kuyu gibi, bir şişe gibi görünen… Altı beton, duvarları beton, üstü kafesli bir yer, bizim nefes alanımız. Kapı gündüz açılıyor üç kişi avluda yürüyebiliyoruz, spor yapabiliyoruz. Bütün dünyamız bu küçük mekân.
İlk mektupta sana “Bir şişenin içinde vızıldayıp duran üç kişiyiz.” diye yazmamı sebebi bu. Sana fiziki durumu anlatıyorum. Bir de meselenin metafiziği var. Ehline malumdur, na-ehline meçhul…
Tamam toparlıyorum… Bu avluda haftada 4-5 kez oynadığımız top oyununu sonra anlatacağım sana. Zemin öylesine sert, oyun öylesine hareketli ki en sağlam ayakkabılar dört ay dayanıyor. Altı eriyor, ayak parmakları dışarı çıkacak kadar büyük delikler açılıyor. Kaç pabuç bıraktım avluda… Bir bilsen…
Can torunum!
Günler, yıllar çabuk geçer. Sorun değil. Burada önemli olan ruh, beden ve akıl sağlığını korumak. İlk günden beri yaptığım bu. Bütün okumalarım, günü programlamam, sağlığımı zinde tutmam için. Hapiste en çok bozulan ruh ve akıl sağlığı. Çünkü her şey fıtratın tersine… İnsan doğasına aykırı ne varsa muhatap oluyoruz. Yeri geliyor gencecik insanlar tarafından aşağılanıyoruz. İnsan olmaktan kaynaklanan özelliklerimize hareketlerimize gem vuruluyor. Ayrıntılı örneklerini yeri geldikçe anlatırım.
Evet, fiziken bir şişenin içinde uçuşan üç arı gibiyiz. Ama her zaman değil. Bazen… Çok kere de bu daracık hücremiz Kehf Ashabı’nın ruha ve akla inşirah veren mağarasına dönüşüyor üzerimize sekene yağmurları dökülüyor ve hücre bir saraya dönüşüyor. İşte o zaman kendimi Ashâb-ı Kehf’in bir ferdi gibi hissediyorum. 7 kişinin sekizincisi oluyorum. Ve kanatlanıp uçuyorum… Devir devir diyar diyar dolanıyorum…
Mustafa Ünal
Silivri 31 Ocak 2020
[Tr724] 5.2.2020
‘Kanal İstanbul Marmara’da ekolojik tahribata neden olacak’
Bilim Akademisi'nin hazırladığı rapor Kanal İstanbul'un yol açacağı çevresel yıkımı ortaya koydu.
KRONOS -5 Şubat 2020
Bilim Akademisi, Kanal İstanbul projesiyle ilgili Bilim hazırladığı raporda “ÇED olumlu raporu hatadır” dedi.
Rapor, Bilim Akademisi üyeleri Prof.Dr. Naci Görür, Prof. Dr. Derin Orhon, Prof. Dr. Mehmet Özdoğan ve Prof. Dr. İlhan Tekeli ile ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü – İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Emin Özsoy tarafından hazırlandı.
T24‘ün haberine göre raporda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayladığı ÇED raporu için “Araştırma önceliği ve yetkinliği olmayan kuruluşlarca hazırlanmakta, projeler bunlara dayandırılmakta, ÇED yönetmeliği büyük ölçekli doğal sistemlere de AVM’lere ya da bir köprü veya yol projesine uygulandığı şekliyle uygulanabilirmiş gibi davranılmakta” deniyor.
Rapor, iktidar tarafından Kanal İstanbul için dile getirilen gerekçelere tek tek yanıt veriyor. Raporda Kanal İstanbul için “İstanbul Boğazının gemi trafiğini taşımak için yetersiz ve riskli olduğu savı geçerli değildir” deniyor. Boğaz trafiği izleme ve düzenleme rejimi içinde kaza istatistiklerini referans gösteren rapor, kazaların tamamının gemi arızalarından ileri geldiğine vurgu yapıyor.
Kanal İstanbul nedeniyle oluşacak arazi rantına vurgu yapılan raporda, “Kanal yapılırsa finansmanı geçiş bedellerinin ve kamu bütçesinden fonların yüklenici firmalara aktarılması ile sağlanacaktır” deniyor.
SU KAYNAKLARI BOŞALACAK VE TUZLANACAK
Kanal İstanbul nedeniyle İstanbul’un yeni göçlerle kontrolsüz büyüyeceğine dikkat çekiliyor. Raporun diğer tespitleri şöyle:
* Kanal İstanbul nedeniyle Sazlıdere barajı, yaklaşık %60 oranda tarım arazisi, ormanlık alanlar, mera ve çayırlar ortadan kalkacaktır.
* Şehrin su kaynaklarını besleyen yeraltı suları boşalacak ya da tuzlanacaktır.
* Karadeniz’in kirli suyunu Marmara’ya akıtarak Marmara’da oksijen
döngüsünü bozacaktır.
* Hafriyat toprağından Karadeniz’e dolgu yapılması ve Küçükçekmece Gölü dibinden taranacak balçığın Marmara’ya etkisi büyük kirlilik ve ekolojik tahribata neden olacaktır.
* Ayrıca Kanalın Marmara ağzında oluşturacağı değişiklikler zaten deprem etkilerine açık zayıf zeminli bu bölgede heyelan, kanal ağzının tıkanması ve deniz basması olaylarına yol açarak olası Marmara depreminin tahribatını artıracaktır.
* İstanbul şehrini ve çevresini böyle büyük riskler altına atan bu proje Yarımburgaz mağarası gibi insanlık tarihinin en önemli miraslarını da gömmüş olacaktır.
[Kronos.News] 5.2.2020
KRONOS -5 Şubat 2020
Bilim Akademisi, Kanal İstanbul projesiyle ilgili Bilim hazırladığı raporda “ÇED olumlu raporu hatadır” dedi.
Rapor, Bilim Akademisi üyeleri Prof.Dr. Naci Görür, Prof. Dr. Derin Orhon, Prof. Dr. Mehmet Özdoğan ve Prof. Dr. İlhan Tekeli ile ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü – İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Emin Özsoy tarafından hazırlandı.
T24‘ün haberine göre raporda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayladığı ÇED raporu için “Araştırma önceliği ve yetkinliği olmayan kuruluşlarca hazırlanmakta, projeler bunlara dayandırılmakta, ÇED yönetmeliği büyük ölçekli doğal sistemlere de AVM’lere ya da bir köprü veya yol projesine uygulandığı şekliyle uygulanabilirmiş gibi davranılmakta” deniyor.
Rapor, iktidar tarafından Kanal İstanbul için dile getirilen gerekçelere tek tek yanıt veriyor. Raporda Kanal İstanbul için “İstanbul Boğazının gemi trafiğini taşımak için yetersiz ve riskli olduğu savı geçerli değildir” deniyor. Boğaz trafiği izleme ve düzenleme rejimi içinde kaza istatistiklerini referans gösteren rapor, kazaların tamamının gemi arızalarından ileri geldiğine vurgu yapıyor.
Kanal İstanbul nedeniyle oluşacak arazi rantına vurgu yapılan raporda, “Kanal yapılırsa finansmanı geçiş bedellerinin ve kamu bütçesinden fonların yüklenici firmalara aktarılması ile sağlanacaktır” deniyor.
SU KAYNAKLARI BOŞALACAK VE TUZLANACAK
Kanal İstanbul nedeniyle İstanbul’un yeni göçlerle kontrolsüz büyüyeceğine dikkat çekiliyor. Raporun diğer tespitleri şöyle:
* Kanal İstanbul nedeniyle Sazlıdere barajı, yaklaşık %60 oranda tarım arazisi, ormanlık alanlar, mera ve çayırlar ortadan kalkacaktır.
* Şehrin su kaynaklarını besleyen yeraltı suları boşalacak ya da tuzlanacaktır.
* Karadeniz’in kirli suyunu Marmara’ya akıtarak Marmara’da oksijen
döngüsünü bozacaktır.
* Hafriyat toprağından Karadeniz’e dolgu yapılması ve Küçükçekmece Gölü dibinden taranacak balçığın Marmara’ya etkisi büyük kirlilik ve ekolojik tahribata neden olacaktır.
* Ayrıca Kanalın Marmara ağzında oluşturacağı değişiklikler zaten deprem etkilerine açık zayıf zeminli bu bölgede heyelan, kanal ağzının tıkanması ve deniz basması olaylarına yol açarak olası Marmara depreminin tahribatını artıracaktır.
* İstanbul şehrini ve çevresini böyle büyük riskler altına atan bu proje Yarımburgaz mağarası gibi insanlık tarihinin en önemli miraslarını da gömmüş olacaktır.
[Kronos.News] 5.2.2020
AKP’li Kayseri Belediyesi Sayıştay’a takıldı: 86 taşınmazın kaydı yok [Yavuz Genç]
Sayıştay’ın 2018 denetim raporu AKP’li Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin usulsüzlüklerini bir bir ortaya döktü. Rapora göre 86 taşınmazın kaydı tutulmadı, belediyenin muhasebe kayıtları tutarlı değil, borç bilgileri kayıtları ‘kaybolunca’ 2 milyon 166 bin liralık alacağın tahsili imkansız hal geldi, ayrıca az maliyetli yerli araba yerine Audi, Passat, Volvo gibi maliyeti yüksek araçlar alındı.
YAVUZ GENÇ -5 Şubat 2020
1 Milyar TL’nin üzerinde borcuyla boğuşan AKP’li Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin 2018 yılı Sayıştay Denetim Raporu, belediyedeki usulsüz işlemleri gözler önüne serdi.
İşte Sayıştay Raporu’na yansıyan o usulsüzlükler:
-Belediye adına tapuda kayıtlı olan taşınmazların değer tespitinin mevzuata uygun olarak yapılmadığı ve ilgili muhasebe hesaplarına kaydedilmedi. Maliye hazinesinden tahsisli 57 adet ve il özel idaresinden tahsisi devralınan 29 adet taşınmaz belediye muhasebe kayıtlarından izlenemiyor. Kayıt bilgisi bulunmuyor.
-Belediyenin 306 kalem ürüne yönelik (varlık modülündeki) yıllık bakiye tutarı ile kesin mizan tutarları karşılaştırıldığında 234.301.221,54 TL fark var.
-Protokol uyarınca ilçe belediyelerinden alınması gereken ilan ve reklam vergisi yüzde 50 hasılat payı, 6 ilçe belediyesinden alınırken 10 ilçe belediyesinden alınmadı.
MUHASEBE KAYDINDA 3 MİLYON 712 BİNLİK EKSİKLİK
– Belediyenin ortağı olduğu şirketlerin bilançolarında yer alan belediyeye ait sermaye tutarları ile belediyenin bilançosunda yer alan 241-Mal ve Hizmet Üreten Kuruluşlara Yatırılan Sermayeler Hesabı tutarları karşılaştırılması sonucunda belediye muhasebe kayıtlarında 3.712.341,55 TL tutarında eksiklik olduğu tespit edildi.
– Üç adet Organize Sanayi Bölgesinin Büyükşehir Belediyesi hesabına yatırılması gereken işyeri açma ve çalışma ruhsatı harcı hasılatının tahakkuk ettirilmediği tespit edildi. Belediyenin yerel derneklerle yapılan ortak işbirliği projelerinde, bir projede bulunması gereken proje planı, bütçe, eylem planı gibi unsurların bulunmamasına rağmen iş birliğini devam ettirdiği görüldü.
– Belediyenin lojman tahsis işlemlerine ilişkin olarak; geçmiş dönemle birlikte cari dönemde de tahsis işlemlerini yürütmek için gerekli olan lojman tahsis komisyonunun kurulmadığı belirtildi. Ayrıca karar defteri tutulmadığı, tahsisi yapılmış olan konutların mevzuata göre türlere ayrılmadığı, bazı kişilere şartları sağlamadığı halde görev tahsisli konut tahsis edildiği, bazı kişilerin ise kamu konutlarından yararlanma niteliğini haiz olmadığı tespit edildi.
YERLİ ARAÇ YERİNE AUDİ, VOLVO TERCİHİ!
– 7 vip binek otomobil alımı 237 Sayılı Taşıt Kanunu ve buna ait ikincil mevzuata aykırılıklar içeriyor. Yerli markaların tercih edilmemesi, motor hacmi üst limitini ihlal etmesi ve yüksek maliyetleri, mevzuat ile çelişkili yanlar olarak sıralandı. Yerli araçların yerine Audi, Volvo ve Passat marka araçların tercih edildiği vurgulandı.
BORÇ BİLGİLERİ KAYBOLDU, 2 MİLYON 166 LİRA TAHSİL EDİLEMEDİ!
– 2012 yılında Kayseri İmar Ve İnşaat Ticaret A.Ş.’ ye tahsisi yapılan yol kenarı parkmetre ve otopark işletmeciliği işinin, 2017’de Kayseri Ulaşım A.Ş.’ye devredilmesi sırasında borç bilgilerinin kaybolması nedeniyle, 153.000 plaka kaydına ait 2.166.162,15 TL’nin üzerinde alacağın tahsili imkansız hale geldiği vurgulandı.
– Belediyenin mülkiyetindeki taşınmazların, kişi şirket ve kurumlara ihaleye çıkılmaksızın ve ecrimisilin kira gibi alınması suretiyle kullandırıldığı tespit edildi. Daha önceki denetim yıllarında da belirtilen uygulamanın devam ettirilmesiyle işgale meşruiyet kazandırıldığı kaydedildi.
13 MİLYON 358 BİN LİRALIK GELİR İZLENEMİYOR
-Belediyenin tahsil edeceği cari dönem ve gelecek dönem maddi duran varlık kira gelirleri ile irtifak hakkı gelirlerinin toplam 13.358.074,85 TL’lik tutarının kurum mali tablolarından izlenemediği tespit edildi.
[Yavuz Genç] 5.2.2020 [Kronos.News]
YAVUZ GENÇ -5 Şubat 2020
1 Milyar TL’nin üzerinde borcuyla boğuşan AKP’li Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin 2018 yılı Sayıştay Denetim Raporu, belediyedeki usulsüz işlemleri gözler önüne serdi.
İşte Sayıştay Raporu’na yansıyan o usulsüzlükler:
-Belediye adına tapuda kayıtlı olan taşınmazların değer tespitinin mevzuata uygun olarak yapılmadığı ve ilgili muhasebe hesaplarına kaydedilmedi. Maliye hazinesinden tahsisli 57 adet ve il özel idaresinden tahsisi devralınan 29 adet taşınmaz belediye muhasebe kayıtlarından izlenemiyor. Kayıt bilgisi bulunmuyor.
-Belediyenin 306 kalem ürüne yönelik (varlık modülündeki) yıllık bakiye tutarı ile kesin mizan tutarları karşılaştırıldığında 234.301.221,54 TL fark var.
-Protokol uyarınca ilçe belediyelerinden alınması gereken ilan ve reklam vergisi yüzde 50 hasılat payı, 6 ilçe belediyesinden alınırken 10 ilçe belediyesinden alınmadı.
MUHASEBE KAYDINDA 3 MİLYON 712 BİNLİK EKSİKLİK
– Belediyenin ortağı olduğu şirketlerin bilançolarında yer alan belediyeye ait sermaye tutarları ile belediyenin bilançosunda yer alan 241-Mal ve Hizmet Üreten Kuruluşlara Yatırılan Sermayeler Hesabı tutarları karşılaştırılması sonucunda belediye muhasebe kayıtlarında 3.712.341,55 TL tutarında eksiklik olduğu tespit edildi.
– Üç adet Organize Sanayi Bölgesinin Büyükşehir Belediyesi hesabına yatırılması gereken işyeri açma ve çalışma ruhsatı harcı hasılatının tahakkuk ettirilmediği tespit edildi. Belediyenin yerel derneklerle yapılan ortak işbirliği projelerinde, bir projede bulunması gereken proje planı, bütçe, eylem planı gibi unsurların bulunmamasına rağmen iş birliğini devam ettirdiği görüldü.
– Belediyenin lojman tahsis işlemlerine ilişkin olarak; geçmiş dönemle birlikte cari dönemde de tahsis işlemlerini yürütmek için gerekli olan lojman tahsis komisyonunun kurulmadığı belirtildi. Ayrıca karar defteri tutulmadığı, tahsisi yapılmış olan konutların mevzuata göre türlere ayrılmadığı, bazı kişilere şartları sağlamadığı halde görev tahsisli konut tahsis edildiği, bazı kişilerin ise kamu konutlarından yararlanma niteliğini haiz olmadığı tespit edildi.
YERLİ ARAÇ YERİNE AUDİ, VOLVO TERCİHİ!
– 7 vip binek otomobil alımı 237 Sayılı Taşıt Kanunu ve buna ait ikincil mevzuata aykırılıklar içeriyor. Yerli markaların tercih edilmemesi, motor hacmi üst limitini ihlal etmesi ve yüksek maliyetleri, mevzuat ile çelişkili yanlar olarak sıralandı. Yerli araçların yerine Audi, Volvo ve Passat marka araçların tercih edildiği vurgulandı.
BORÇ BİLGİLERİ KAYBOLDU, 2 MİLYON 166 LİRA TAHSİL EDİLEMEDİ!
– 2012 yılında Kayseri İmar Ve İnşaat Ticaret A.Ş.’ ye tahsisi yapılan yol kenarı parkmetre ve otopark işletmeciliği işinin, 2017’de Kayseri Ulaşım A.Ş.’ye devredilmesi sırasında borç bilgilerinin kaybolması nedeniyle, 153.000 plaka kaydına ait 2.166.162,15 TL’nin üzerinde alacağın tahsili imkansız hale geldiği vurgulandı.
– Belediyenin mülkiyetindeki taşınmazların, kişi şirket ve kurumlara ihaleye çıkılmaksızın ve ecrimisilin kira gibi alınması suretiyle kullandırıldığı tespit edildi. Daha önceki denetim yıllarında da belirtilen uygulamanın devam ettirilmesiyle işgale meşruiyet kazandırıldığı kaydedildi.
13 MİLYON 358 BİN LİRALIK GELİR İZLENEMİYOR
-Belediyenin tahsil edeceği cari dönem ve gelecek dönem maddi duran varlık kira gelirleri ile irtifak hakkı gelirlerinin toplam 13.358.074,85 TL’lik tutarının kurum mali tablolarından izlenemediği tespit edildi.
[Yavuz Genç] 5.2.2020 [Kronos.News]
İstanbul’da okulların yüzde 69’u depreme hazır değil [Nihal Kaya]
İMO Başkanı Gökçe, Kanal İstanbul'a harcanacak paranın, okulların güvenli hale getirilmesi için kullanılabileceğini kaydetti
NİHAL KAYA -5 Şubat 2020
İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Başkanı Cemal Gökçe, beklenen İstanbul depremiyle ilgili gerekli önlemlerin alınmadığını ve depremin etkisini azaltacak önlemlerin olmadığına dikkat çekti.
İstanbul Valiliği verilerine göre İstanbul’daki 7 bin 437 okul binasından sadece 1135 okul binası depreme karşı hazırlanmış durumda. Bu okullarda okuyan öğrenci sayısı 3 milyon 175 bini geçiyor. Uzmanlar valiliğin bu verilerden yola çıkarak gereken önlemleri almasını istiyor.
Valiliğin bu verilerini yorumlayan Gökçe, “Bu veriler depremden daha ağır. Çünkü okullar, hastaneler depremlerde hiç hasar görmemesi gereken yapılardır. Çünkü deprem sonrası insanların ihtiyaçlarını karşılayacakları yapılardır bunlar aynı zamanda. Ayrıca depremin gece olacağı gibi bir durum söz konusu değil. Eğitimin öğretimin yapıldığı zaman da deprem olabilir. Dolayısıyla binlerce öğrencimiz, binlerce insanımız hayatını kaybedebilir,” dedi.
“APARTMANDAN BOZMA OKULLAR VAR”
Birgün‘den Mustafa Kömüş’ün haberine göre okulların yakın zamanda gerçekleşen depremler nedeniyle dikkate alınmaya başladığını aktaran Gökçe “Apartmandan bozma hastaneler var, apartmandan bozma vakıf okulları, özel okullar var. Dolayısıyla bunların tümünü birlikte düşünmek artık anlamsız, gereksiz birilerine çıkar sağlayacak ama İstanbul’un geleceğini hatta ülkenin geleceğini karartacak projelerden vazgeçerek okulları ve İstanbul’da ki yapı stokunu mutlaka ve mutlaka deprem güvenlikli hala getirmek gerekir” dedi.
“HASAR GÖREN BİNA İÇİN YETKİLİLER ÇALIŞMA YAPMADI”
Eğitim Sen 2 No’lu Şube Başkanı Kazım Yılancı ise ne okullarda ne de diğer binalarda yeterli analiz çalışması yapılmadığını aktardı. Yılancı şöyle konuştu: “Size bir örnek vereyim. Sancaktepe Osmangazi İlkokulu binası eylül ayındaki depremde hasar gördü ama buna ilişkin ne Milli Eğitim yetkilileri ne de diğer yetkililer bir çalışma yapmadı. Bu veriler manidar. Herkes açıklama yapıyor. Artık önlemlerin alınması lazım. Alınsın ki biz de hem kendimizi güvenli hissedelim hem de öğrencilerim kendilerini güvende hissetsin.”
[Nihal Kaya] 5.2.2020 [Kronos.News]
NİHAL KAYA -5 Şubat 2020
İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Başkanı Cemal Gökçe, beklenen İstanbul depremiyle ilgili gerekli önlemlerin alınmadığını ve depremin etkisini azaltacak önlemlerin olmadığına dikkat çekti.
İstanbul Valiliği verilerine göre İstanbul’daki 7 bin 437 okul binasından sadece 1135 okul binası depreme karşı hazırlanmış durumda. Bu okullarda okuyan öğrenci sayısı 3 milyon 175 bini geçiyor. Uzmanlar valiliğin bu verilerden yola çıkarak gereken önlemleri almasını istiyor.
Valiliğin bu verilerini yorumlayan Gökçe, “Bu veriler depremden daha ağır. Çünkü okullar, hastaneler depremlerde hiç hasar görmemesi gereken yapılardır. Çünkü deprem sonrası insanların ihtiyaçlarını karşılayacakları yapılardır bunlar aynı zamanda. Ayrıca depremin gece olacağı gibi bir durum söz konusu değil. Eğitimin öğretimin yapıldığı zaman da deprem olabilir. Dolayısıyla binlerce öğrencimiz, binlerce insanımız hayatını kaybedebilir,” dedi.
“APARTMANDAN BOZMA OKULLAR VAR”
Birgün‘den Mustafa Kömüş’ün haberine göre okulların yakın zamanda gerçekleşen depremler nedeniyle dikkate alınmaya başladığını aktaran Gökçe “Apartmandan bozma hastaneler var, apartmandan bozma vakıf okulları, özel okullar var. Dolayısıyla bunların tümünü birlikte düşünmek artık anlamsız, gereksiz birilerine çıkar sağlayacak ama İstanbul’un geleceğini hatta ülkenin geleceğini karartacak projelerden vazgeçerek okulları ve İstanbul’da ki yapı stokunu mutlaka ve mutlaka deprem güvenlikli hala getirmek gerekir” dedi.
“HASAR GÖREN BİNA İÇİN YETKİLİLER ÇALIŞMA YAPMADI”
Eğitim Sen 2 No’lu Şube Başkanı Kazım Yılancı ise ne okullarda ne de diğer binalarda yeterli analiz çalışması yapılmadığını aktardı. Yılancı şöyle konuştu: “Size bir örnek vereyim. Sancaktepe Osmangazi İlkokulu binası eylül ayındaki depremde hasar gördü ama buna ilişkin ne Milli Eğitim yetkilileri ne de diğer yetkililer bir çalışma yapmadı. Bu veriler manidar. Herkes açıklama yapıyor. Artık önlemlerin alınması lazım. Alınsın ki biz de hem kendimizi güvenli hissedelim hem de öğrencilerim kendilerini güvende hissetsin.”
[Nihal Kaya] 5.2.2020 [Kronos.News]
Torunlar milyar dolarlık vakıf arazisini bedelsiz kaptı rüşvet olarak TÜRGEV’e 31 dükkan verdi [Cevheri Güven]
Kızılay’ı paravanı yapan TORUNLAR, deprem çadır alanı 5 Levent’in arazisini Vakıflar’dan alıp tek kuruş vermediği, rüşveti TÜRGEV’e gönderdiği ortaya çıktı.
BOLD ÖZEL – Kızılay’ı paravan olarak kullanarak Ensar Vakfı’na milyonlarca lira aktaran Torunlar Holding’in “bağış aşkının” altından milyarlarca dolarlık Vakıf Arazisi talanı çıktı.
İstanbul Alibeyköy 5 Levent’te Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait 96 bin 400 metrekarelik arazi, çeşitli devir oyunlarının ardından, Torunlar GYO’ya geçti. 1+1 dairelerin 650 bin TL’den başladığı projeden milyarlarca liralık rant elde edildi. Üstelik vakıf arazisi, olası İstanbul depremi için belirlenen çadırkent alanlarından biriydi.
Torunlar GYO’nun düzenli olarak Ensar Vakfı’na ve TÜRGEV’e aktardığı milyonlarca lira “bağışın/komisyonun” ardında yatan büyük rant projelerinden biri olan 5 Levent Projesi talanı arazinin Vakıflar Genel Müdürlüğünden alınmasıyla başladı.
5 Levent projesinin yapıldığı 96 bin 461 metrekare arazi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlı Silahtar Abdullah Ağa Vakfına aitti.
Milyarlarca dolar değer biçilen arazinin Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesindeki Silahtar Abdullah Ağa Vakfı’na ait olduğunu gösterir tapu.
İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü ile KİPTAŞ A.Ş. arasında 24.02.2012 tarihinde imar ve yapım şartlı kat karşılığı modeliyle inşaat yapım sözleşmesi imzalandı. Ardından KİPTAŞ inşaatı kendi yapmak yerine Torunlar GYO’yu devreye soktu.
22 Ekim 2013’te bu kez KİPTAŞ ile Torunlar GYO arasında alt yüklenici olarak sözleşme imzalandı. Torunlar alt yüklenici olarak belirlenmesine rağmen paylaşımda daha büyük payı aldı.
Vakıf Arazisinin inşaattan önceki hali…
PAYLAŞIMDA TORUNLAR’A YÜZDE 54
Milyar dolarlık Vakıf arazisi üzerine yapılacak konutlarda, projenin varlık paylaşımı; Torunlar yüzde 54,28, KİPTAŞ %45,72 olarak belirlendi. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ise herhangi bir pay verilmedi.
Yani arazi Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ancak üzerine yapılan konutlardaki tüm rant Torunlar ve KİPTAŞ’ın.
İstanbul’da çevre yoluna çok yakın ve yeşil alanlarla birleşik olan arsa üzerine toplam 2961 adet konut yapıldı. Konutlar 1+1 den 4+1’e kadar farklı metrekarelerde ve konfor özelliklerinde.
Vakıf Arazisi ve diğer parselleri gösteren parsel sınırları..
KONUTLARIN FİYATLARI
Konutlar 2017 yılından itibaren satışa sunuldu. 2017 yılı satış fiyatları yüzde 50’si peşin olmak şartıyla şöyleydi:
1+1’ler 687 bin TL’den,
2+1’ler 953 bin TL’den,
3+1’ler 1 milyon 285 bin TL’den,
4+1’ler 1 milyon 325 bin TL’den başlıyordu. Konutların havuz manzaralı olanlarında ise bu fiyatlar yüzde 10 ile 20 arasında daha yüksekti.
Lüks projede fitness, sauna, yüzme havuzu, çocuk oyun alanı, amfi tiyatro, koruluk, spor alanı ve otopark mevcuttu. Projenin ilk etabı 2017’de ikinci etabı ise 2018’de teslim edildi.
Görüntü; Vakıf arazisinin Torunlar ve Kiptaş’a devrinden sonra inşaatın başlangıç günlerinden
TORUNLAR KOMİSYONU TÜRGEV’E ÖDEDİ
Bu noktada Torunlar’a ait Başkentgaz yine devreye girdi.
Vakıfların arazisini KİPTAŞ’la birlikte büyük bir ranta dönüştüren ve Vakıflara tek kuruş ödemeyen Torunlar, işin “komisyon” kısmını Başkentgaz üzerinden halletti. Bağışın doğrudan Torunlar GYO üzerinden Bilal Erdoğan’ın yönettiği TÜRGEV’e yapması dikkat çekeceği için Başkentgaz’ın devreye sokulduğu tahmin ediliyor.
TÜRGEV’e bağış için Torunların sahibi olduğu Başkentgaz, 5 Levent projesinden KİPTAŞ’a kalan bölümdeki 31 adet ticari iş yeri ve iş yerlerine ait 1596 metrekarelik depoları 18 Ekim 2018’de 30 milyon liraya satın aldı.
Ardından Başkentgaz, satın aldığı 31 adet iş yerini iki ayrı protokolle TÜRGEV’e bağışladı.
Yine tıpkı Kızılay’a yapılan bağışların Ensar Vakfı’na gönderilmesine benzer biçimde özel bir protokol imzalandı.
Protokolde TÜRGEV’in “hayırseverin yapacağı bağışı, dilediği şekil ve şartlarda kullanabileceği’ belirtildi. Protokole göre, TÜRGEV’in işyeri ve depoları ‘dilediği gibi işletme, satma ve kiralama’ hakkına sahip olacağı kaydedildi.
Ensar Vakfı’na “bağış” adı altında Başkentgaz üzerinden Kızılay’ı paravan yaparak komisyon ödeyen Torunlar Holding; bu projedeki komisyonu da yine Başkentgaz üzerinden ödemiş oldu.
Protokollerde, bağışlanan 16 iş yeri ve 916 metrekarelik depoların rayiç bedelinin (pazar değeri) ve bağışlamaya esas tutarın 15 milyon 779 bin lira, 15 iş yeri ve 679 metrekarelik depoların rayiç bedelinin 14 milyon 221 bin lira olduğu kabul edildi.
İnşaat bittikten sonra, yeşil vakıf arazisi astronomik emsal artışlarıyla betondan bir sahaya dönüşüyor.
YAN PARSELLER SABAH&ATV VE BEZMİ ALEM’İN
5 Levent’teki konut projesinin yanına ise Sabah&ATV’yi içinde barındıran Turkuvaz Medya için dev ve ultralüks Medya Merkezi yapıldı. Türkiye medyasının yönetileceği yer olarak lanse edilen Medya Merkezi, Torunlar tarafından 300 bin metrekare kapalı alan şeklinde inşa edilerek Turkuvaz Medya’ya tahsis edildi.
Parselin bir diğer köşesine ise Bezm-i Alem Üniversitesi için kampüs inşa edildi. Üniversitenin Emine Erdoğan’a ait olduğu iddia ediliyor..
[Cevheri Güven] 5.2.2020 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Kızılay’ı paravan olarak kullanarak Ensar Vakfı’na milyonlarca lira aktaran Torunlar Holding’in “bağış aşkının” altından milyarlarca dolarlık Vakıf Arazisi talanı çıktı.
İstanbul Alibeyköy 5 Levent’te Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait 96 bin 400 metrekarelik arazi, çeşitli devir oyunlarının ardından, Torunlar GYO’ya geçti. 1+1 dairelerin 650 bin TL’den başladığı projeden milyarlarca liralık rant elde edildi. Üstelik vakıf arazisi, olası İstanbul depremi için belirlenen çadırkent alanlarından biriydi.
Torunlar GYO’nun düzenli olarak Ensar Vakfı’na ve TÜRGEV’e aktardığı milyonlarca lira “bağışın/komisyonun” ardında yatan büyük rant projelerinden biri olan 5 Levent Projesi talanı arazinin Vakıflar Genel Müdürlüğünden alınmasıyla başladı.
5 Levent projesinin yapıldığı 96 bin 461 metrekare arazi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlı Silahtar Abdullah Ağa Vakfına aitti.
Milyarlarca dolar değer biçilen arazinin Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesindeki Silahtar Abdullah Ağa Vakfı’na ait olduğunu gösterir tapu.
İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü ile KİPTAŞ A.Ş. arasında 24.02.2012 tarihinde imar ve yapım şartlı kat karşılığı modeliyle inşaat yapım sözleşmesi imzalandı. Ardından KİPTAŞ inşaatı kendi yapmak yerine Torunlar GYO’yu devreye soktu.
22 Ekim 2013’te bu kez KİPTAŞ ile Torunlar GYO arasında alt yüklenici olarak sözleşme imzalandı. Torunlar alt yüklenici olarak belirlenmesine rağmen paylaşımda daha büyük payı aldı.
Vakıf Arazisinin inşaattan önceki hali…
PAYLAŞIMDA TORUNLAR’A YÜZDE 54
Milyar dolarlık Vakıf arazisi üzerine yapılacak konutlarda, projenin varlık paylaşımı; Torunlar yüzde 54,28, KİPTAŞ %45,72 olarak belirlendi. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ise herhangi bir pay verilmedi.
Yani arazi Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ancak üzerine yapılan konutlardaki tüm rant Torunlar ve KİPTAŞ’ın.
İstanbul’da çevre yoluna çok yakın ve yeşil alanlarla birleşik olan arsa üzerine toplam 2961 adet konut yapıldı. Konutlar 1+1 den 4+1’e kadar farklı metrekarelerde ve konfor özelliklerinde.
Vakıf Arazisi ve diğer parselleri gösteren parsel sınırları..
KONUTLARIN FİYATLARI
Konutlar 2017 yılından itibaren satışa sunuldu. 2017 yılı satış fiyatları yüzde 50’si peşin olmak şartıyla şöyleydi:
1+1’ler 687 bin TL’den,
2+1’ler 953 bin TL’den,
3+1’ler 1 milyon 285 bin TL’den,
4+1’ler 1 milyon 325 bin TL’den başlıyordu. Konutların havuz manzaralı olanlarında ise bu fiyatlar yüzde 10 ile 20 arasında daha yüksekti.
Lüks projede fitness, sauna, yüzme havuzu, çocuk oyun alanı, amfi tiyatro, koruluk, spor alanı ve otopark mevcuttu. Projenin ilk etabı 2017’de ikinci etabı ise 2018’de teslim edildi.
Görüntü; Vakıf arazisinin Torunlar ve Kiptaş’a devrinden sonra inşaatın başlangıç günlerinden
TORUNLAR KOMİSYONU TÜRGEV’E ÖDEDİ
Bu noktada Torunlar’a ait Başkentgaz yine devreye girdi.
Vakıfların arazisini KİPTAŞ’la birlikte büyük bir ranta dönüştüren ve Vakıflara tek kuruş ödemeyen Torunlar, işin “komisyon” kısmını Başkentgaz üzerinden halletti. Bağışın doğrudan Torunlar GYO üzerinden Bilal Erdoğan’ın yönettiği TÜRGEV’e yapması dikkat çekeceği için Başkentgaz’ın devreye sokulduğu tahmin ediliyor.
TÜRGEV’e bağış için Torunların sahibi olduğu Başkentgaz, 5 Levent projesinden KİPTAŞ’a kalan bölümdeki 31 adet ticari iş yeri ve iş yerlerine ait 1596 metrekarelik depoları 18 Ekim 2018’de 30 milyon liraya satın aldı.
Ardından Başkentgaz, satın aldığı 31 adet iş yerini iki ayrı protokolle TÜRGEV’e bağışladı.
Yine tıpkı Kızılay’a yapılan bağışların Ensar Vakfı’na gönderilmesine benzer biçimde özel bir protokol imzalandı.
Protokolde TÜRGEV’in “hayırseverin yapacağı bağışı, dilediği şekil ve şartlarda kullanabileceği’ belirtildi. Protokole göre, TÜRGEV’in işyeri ve depoları ‘dilediği gibi işletme, satma ve kiralama’ hakkına sahip olacağı kaydedildi.
Ensar Vakfı’na “bağış” adı altında Başkentgaz üzerinden Kızılay’ı paravan yaparak komisyon ödeyen Torunlar Holding; bu projedeki komisyonu da yine Başkentgaz üzerinden ödemiş oldu.
Protokollerde, bağışlanan 16 iş yeri ve 916 metrekarelik depoların rayiç bedelinin (pazar değeri) ve bağışlamaya esas tutarın 15 milyon 779 bin lira, 15 iş yeri ve 679 metrekarelik depoların rayiç bedelinin 14 milyon 221 bin lira olduğu kabul edildi.
İnşaat bittikten sonra, yeşil vakıf arazisi astronomik emsal artışlarıyla betondan bir sahaya dönüşüyor.
YAN PARSELLER SABAH&ATV VE BEZMİ ALEM’İN
5 Levent’teki konut projesinin yanına ise Sabah&ATV’yi içinde barındıran Turkuvaz Medya için dev ve ultralüks Medya Merkezi yapıldı. Türkiye medyasının yönetileceği yer olarak lanse edilen Medya Merkezi, Torunlar tarafından 300 bin metrekare kapalı alan şeklinde inşa edilerek Turkuvaz Medya’ya tahsis edildi.
Parselin bir diğer köşesine ise Bezm-i Alem Üniversitesi için kampüs inşa edildi. Üniversitenin Emine Erdoğan’a ait olduğu iddia ediliyor..
[Cevheri Güven] 5.2.2020 [BoldMedya]
Takipteki krediler 150 milyarı aştı
Takipteki krediler 2019 yılında yaklaşık 1.5 puanlık artışla yüzde 3.88’den yüzde 5.35'e çıktı ve 53 milyar 447 milyon lira artarak 150 milyar lirayı aştı.
Dünya gazetesinden Hüseyin Gökçe'nin haberine göre, piyasalarda yaşanan durgunluk reel sektörün kredi geri ödeme performansını olumsuz etkiledi, 2019 yılında takipteki kredi oranı önceki yıla göre yaklaşık 1.5 puan artarak yüzde 3.88’den yüzde 5.35’e yükseldi.
Geride bıraktığımız 2019 yılında reel sektöre kullandırılan krediler önceki yıla göre yüzde 12.68 artarak 2 trilyon 489 milyar liradan, 2 trilyon 805 milyar liraya yükseldi.
Bu dönemde takipteki krediler yaklaşık 1.5 puanlık artışla yüzde 3.88’den yüzde 5.35’e çıkarken, bunların tutarı 53 milyar 447 milyon lira artarak 150 miyar lira sınırını aştı.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, piyasalarda yaşanan sıkışıklık, iç ve dış siyasi gelişmeler, bankacılık sistemi kredi hacmindeki artış hızını sınırladığı gibi, takibe düşen kredi miktarını da ciddi ölçüde artırdı. Geçen yıl takibe düşen kredi miktarı 150 milyar 2 milyon lira ile ilk kez 150 milyar lira barajını aştı. Takibe düşen kredi oranı ise yüzde 3.88’den yüzde 5.35’e yükseldi.
En çok takibe düşen kredi deri sanayinde
Deri ve deri ürünleri sanayi yüzde 14.4 ile kredide en çok takibe düşen sektör olurken, bunu yüzde 13.34 ile turizm yüzde 12.76 ile diğer krediler takip etti. Bu dönemde ayrıca, elektrikli ve optik aletler sanayi kredileri yüzde 10.22, eğitim sektörü kredileri ise yüzde 10.02 oranında takibe düştü.
Geçen yıl, kredi hacmi en çok daralan sektör yüzde 24.79 ile kereste ve orman ürünleri olurken, kredi hacmi ‘diğer’ sektörlerde yüzde 12.35, deri ve deri ürünleri sanayinde yüzde 5.95 daraldı.
Kredi hacmini en çok artıran sektör ise yüzde 38.24 ile bilgisayar ve ilgili faaliyetler oldu. Bunu yüzde 35.72 ile nükleer yakıt, petrol rafineri yüzde 31.27 ile de motorlu ve diğer taşıt araçları imalatı takip etti.
2019 yılı, kredi artışı bakımından da son 10 yılın en düşük artışının gerçekleştiği dönem oldu. Son olarak dünya genelinde ağır ekonomik krizin yaşandığı 2009’da yüzde 8.5 artan kredi hacmi, takip eden 2010 yılında yüzde 34.3 artmıştı.
2011’de yüzde 27.9, 2012’de yüzde 16.1’e gerileyen kredi artış hızı, 2013’t e yüzde 31.5 olmuştu. Kredi hacmi artışı, 2014’te yüzde 15.9, 2015’te yüzde 20.3, 2016’da yüzde 16.9, 2017’de yüzde 20.6 ve 2018’de yüzde 15.1 seviyesinde gerçekleşmişti.
[Samanyolu Haber] 5.2.2020
Dünya gazetesinden Hüseyin Gökçe'nin haberine göre, piyasalarda yaşanan durgunluk reel sektörün kredi geri ödeme performansını olumsuz etkiledi, 2019 yılında takipteki kredi oranı önceki yıla göre yaklaşık 1.5 puan artarak yüzde 3.88’den yüzde 5.35’e yükseldi.
Geride bıraktığımız 2019 yılında reel sektöre kullandırılan krediler önceki yıla göre yüzde 12.68 artarak 2 trilyon 489 milyar liradan, 2 trilyon 805 milyar liraya yükseldi.
Bu dönemde takipteki krediler yaklaşık 1.5 puanlık artışla yüzde 3.88’den yüzde 5.35’e çıkarken, bunların tutarı 53 milyar 447 milyon lira artarak 150 miyar lira sınırını aştı.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, piyasalarda yaşanan sıkışıklık, iç ve dış siyasi gelişmeler, bankacılık sistemi kredi hacmindeki artış hızını sınırladığı gibi, takibe düşen kredi miktarını da ciddi ölçüde artırdı. Geçen yıl takibe düşen kredi miktarı 150 milyar 2 milyon lira ile ilk kez 150 milyar lira barajını aştı. Takibe düşen kredi oranı ise yüzde 3.88’den yüzde 5.35’e yükseldi.
En çok takibe düşen kredi deri sanayinde
Deri ve deri ürünleri sanayi yüzde 14.4 ile kredide en çok takibe düşen sektör olurken, bunu yüzde 13.34 ile turizm yüzde 12.76 ile diğer krediler takip etti. Bu dönemde ayrıca, elektrikli ve optik aletler sanayi kredileri yüzde 10.22, eğitim sektörü kredileri ise yüzde 10.02 oranında takibe düştü.
Geçen yıl, kredi hacmi en çok daralan sektör yüzde 24.79 ile kereste ve orman ürünleri olurken, kredi hacmi ‘diğer’ sektörlerde yüzde 12.35, deri ve deri ürünleri sanayinde yüzde 5.95 daraldı.
Kredi hacmini en çok artıran sektör ise yüzde 38.24 ile bilgisayar ve ilgili faaliyetler oldu. Bunu yüzde 35.72 ile nükleer yakıt, petrol rafineri yüzde 31.27 ile de motorlu ve diğer taşıt araçları imalatı takip etti.
2019 yılı, kredi artışı bakımından da son 10 yılın en düşük artışının gerçekleştiği dönem oldu. Son olarak dünya genelinde ağır ekonomik krizin yaşandığı 2009’da yüzde 8.5 artan kredi hacmi, takip eden 2010 yılında yüzde 34.3 artmıştı.
2011’de yüzde 27.9, 2012’de yüzde 16.1’e gerileyen kredi artış hızı, 2013’t e yüzde 31.5 olmuştu. Kredi hacmi artışı, 2014’te yüzde 15.9, 2015’te yüzde 20.3, 2016’da yüzde 16.9, 2017’de yüzde 20.6 ve 2018’de yüzde 15.1 seviyesinde gerçekleşmişti.
[Samanyolu Haber] 5.2.2020
Pes... KHK'yla boşalttığı kadrolara çoluk çocuğunu yerleştirdi
Eski AKP'li Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Emin Yılmaz’ın 2 oğlunu, kızını, damadını ve 2 gelinini fakültedeki akademik kadrolara aldığı ileri sürüldü.
Eski AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi aynı zamanda eski Dicle Üniversitesi (DÜ) Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Emin Yılmaz’ın 2 oğlunu, kızını, damadını ve 2 gelinini fakültedeki akademik kadrolara aldığı ileri sürüldü.
Kadrolaşma iddialarına tepki gösteren Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr. Şerif Demir, “Ne yazık ki KHK ile muhalif akademisyenleri ihraç ederek akademik kadrolara kendilerine yakın kişileri aldılar” dedi.
Yılmaz’ın oğlu Zülfikar Yılmaz, kızı Fatma Yılmaz ve damadı Emre Aydın’ın Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nın akademik kadrosunda, oğlu Kamil Yılmaz’ın ise çocuk sağlığı ve hastalıkları Ana bilim Dalında öğretim üyesi olduğu biliniyordu. Yılmaz’ın gelini Süreyya Yılmaz’ın Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümünde, bir diğer gelini Deniz Yılmaz’ın ise aynı üniversitede tıbbi patoloji ana Bilim dalında görev yaptığı ortaya çıktı.
Cumhuriyet‘ten Seyhan Avşar’ın haberine göre telefonla Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana bilim dalının defalarca kez aranmasına rağmen Prof. Dr. Mehmet Emin Yılmaz’a ulaşılamadı. Üniversiteden ulaşılan bir yetkili ise Mehmet Emin Yılmaz’ın gelinlerinin akademik kadro içerisinde yer aldığını doğruladı.
Akademideki kadrolaşmalara ilişkin açıklama yapan Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr. Şerif Demir şunları söyledi:
“Ne yazık ki KHK ile binlerce akademisyen haksız, hukuksuz bir şekilde ihraç edildi. Kendilerinden olmayan, muhalif olan kim varsa ihraç ettiler. Boşalan akademik kadrolara kendilerine yakın kişiler alındı. Niteliğin ve liyakatin olmadığı kişiye özel akademik kadroların açıldığı bir süreç yaşıyoruz. Akademinin en önemli özelliği etiktir. Bu akademiyi akademi yapan bir ölçüttür. Son yıllarda ise bu ölçütün ortadan kalktığını Dicle Üniversitesi’nde olduğu gibi başka birçok üniversitede gördük. Görmeye devam ediyoruz.
[Samanyolu Haber] 5.2.2020
Eski AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi aynı zamanda eski Dicle Üniversitesi (DÜ) Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Emin Yılmaz’ın 2 oğlunu, kızını, damadını ve 2 gelinini fakültedeki akademik kadrolara aldığı ileri sürüldü.
Kadrolaşma iddialarına tepki gösteren Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr. Şerif Demir, “Ne yazık ki KHK ile muhalif akademisyenleri ihraç ederek akademik kadrolara kendilerine yakın kişileri aldılar” dedi.
Yılmaz’ın oğlu Zülfikar Yılmaz, kızı Fatma Yılmaz ve damadı Emre Aydın’ın Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nın akademik kadrosunda, oğlu Kamil Yılmaz’ın ise çocuk sağlığı ve hastalıkları Ana bilim Dalında öğretim üyesi olduğu biliniyordu. Yılmaz’ın gelini Süreyya Yılmaz’ın Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümünde, bir diğer gelini Deniz Yılmaz’ın ise aynı üniversitede tıbbi patoloji ana Bilim dalında görev yaptığı ortaya çıktı.
Cumhuriyet‘ten Seyhan Avşar’ın haberine göre telefonla Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana bilim dalının defalarca kez aranmasına rağmen Prof. Dr. Mehmet Emin Yılmaz’a ulaşılamadı. Üniversiteden ulaşılan bir yetkili ise Mehmet Emin Yılmaz’ın gelinlerinin akademik kadro içerisinde yer aldığını doğruladı.
Akademideki kadrolaşmalara ilişkin açıklama yapan Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr. Şerif Demir şunları söyledi:
“Ne yazık ki KHK ile binlerce akademisyen haksız, hukuksuz bir şekilde ihraç edildi. Kendilerinden olmayan, muhalif olan kim varsa ihraç ettiler. Boşalan akademik kadrolara kendilerine yakın kişiler alındı. Niteliğin ve liyakatin olmadığı kişiye özel akademik kadroların açıldığı bir süreç yaşıyoruz. Akademinin en önemli özelliği etiktir. Bu akademiyi akademi yapan bir ölçüttür. Son yıllarda ise bu ölçütün ortadan kalktığını Dicle Üniversitesi’nde olduğu gibi başka birçok üniversitede gördük. Görmeye devam ediyoruz.
[Samanyolu Haber] 5.2.2020
[Perde Arkası] İdlib'de TSK'ya saldırı son derece planlı yapılmış
Suriye rejiminin İdlib’deki TSK noktasını bombaladığı ve 7 asker ve bir sivilin şehit olduğu gece TSK 7 konvoyu bölgeye gönderdi. O gece orada neler yaşandı?
Independent Türkçe servisinin haberine göre Türkiye İdlib’de harekete geçeceğinin sinyallerini önceden vermişti.
Erdoğan'dan mesaj: Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz
Rusya destekli Suriye rejimi ordusunun İdlib güneyindeki askeri harekâtının şiddetini arttırması ve bölgeden Türkiye sınırına doğru genişleyen göç hareketinin ardından Türkiye, Rusya’nın Astana ve Soçi mutabakatlarına sadık olmadığını açıkladı.
Erdoğan konuyla ilgili Moskova’ya “Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” mesajı verdi.
Sınır birliklerine "hazır ol" talimatı
Erdoğan’ın mesajının ardından TSK rejim birliklerinin öncelikli hedefi olan Serakib çevresinde yeni askeri noktalar kurma kararı aldı.
Türkiye 1 Şubat günü yeni askeri noktalar kuracağını Rusya’ya bildirdi. Reyhanlı’daki Suriye sınırına askeri takviye başlatıldı ve askerlere sınır dışı görevi tebliğ edildi.
Konvoy yola çıkarken Rusya bilgilendirildi
2 Şubat'ta Reyhanlı’da konuşlu konvoylardan 7’si Suriye içine yönlendirildi. Rusya koordinesindeki “Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi”ne 16:00 sularında bilgilendirme yapıldı. Bilgilendirmede konvoyun geçeceği güzergah da vardı.
TSK Konvoyu yaklaşık 45 kilometre güneye inmek için hareke geçmişken Rus savaş uçakları ve Esad güçlerine mensup topçular bölgedeki hedeflere operasyon başlattı.
TSK, 22:00 sularında Rusya’ya yeni koordinat bilgilendirmesi yaptı.
Yeni kurulan nokta hedefte
TSK konvoyu yeni askeri noktalara vardıktan sonra Esad güçleri noktaya topçu ateşi açtı.
7 asker ve 1 sivil bu saldırıda şehit oldu.
Şehit ve yaralılar askeri helikopterle bölgeden tahliye edildikten hemen sonra TSK bölgedeki hedefleri ateş altına aldı.
Vurulan bölgeler arasında Maranaz, Malikiye, Şavarika, Ayn İsa, Tel Rıfat, Minnak Askeri Hava üssü, Morek ve Batı Hama’daki hedefler vardı.
[Samanyolu Haber] 5.2.2020
Independent Türkçe servisinin haberine göre Türkiye İdlib’de harekete geçeceğinin sinyallerini önceden vermişti.
Erdoğan'dan mesaj: Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz
Rusya destekli Suriye rejimi ordusunun İdlib güneyindeki askeri harekâtının şiddetini arttırması ve bölgeden Türkiye sınırına doğru genişleyen göç hareketinin ardından Türkiye, Rusya’nın Astana ve Soçi mutabakatlarına sadık olmadığını açıkladı.
Erdoğan konuyla ilgili Moskova’ya “Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” mesajı verdi.
Sınır birliklerine "hazır ol" talimatı
Erdoğan’ın mesajının ardından TSK rejim birliklerinin öncelikli hedefi olan Serakib çevresinde yeni askeri noktalar kurma kararı aldı.
Türkiye 1 Şubat günü yeni askeri noktalar kuracağını Rusya’ya bildirdi. Reyhanlı’daki Suriye sınırına askeri takviye başlatıldı ve askerlere sınır dışı görevi tebliğ edildi.
Konvoy yola çıkarken Rusya bilgilendirildi
2 Şubat'ta Reyhanlı’da konuşlu konvoylardan 7’si Suriye içine yönlendirildi. Rusya koordinesindeki “Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi”ne 16:00 sularında bilgilendirme yapıldı. Bilgilendirmede konvoyun geçeceği güzergah da vardı.
TSK Konvoyu yaklaşık 45 kilometre güneye inmek için hareke geçmişken Rus savaş uçakları ve Esad güçlerine mensup topçular bölgedeki hedeflere operasyon başlattı.
TSK, 22:00 sularında Rusya’ya yeni koordinat bilgilendirmesi yaptı.
Yeni kurulan nokta hedefte
TSK konvoyu yeni askeri noktalara vardıktan sonra Esad güçleri noktaya topçu ateşi açtı.
7 asker ve 1 sivil bu saldırıda şehit oldu.
Şehit ve yaralılar askeri helikopterle bölgeden tahliye edildikten hemen sonra TSK bölgedeki hedefleri ateş altına aldı.
Vurulan bölgeler arasında Maranaz, Malikiye, Şavarika, Ayn İsa, Tel Rıfat, Minnak Askeri Hava üssü, Morek ve Batı Hama’daki hedefler vardı.
[Samanyolu Haber] 5.2.2020
Bloomberg'den çarpıcı iddia!
Piyasaların dikkatle takip ettiği Bloomberg haber ajansı, yabancı yatırımcıların Türkiye'de daha önce aldıkları devlet iç borçlanma senetlerini (DİBS) satmaya devam ettiğini kaydetti. Boşluğu ise Merkez Bankası dolduruyor.
Yabancı yatırımcılar, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin hukuk ve demokrasiden uzaklaşması ve Türkiye'nin dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi hâline gelmesinden dolayı Türkiye'den kaçırıyor.
Devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) piyasasında yabancı çıkışı tüm zamanların rekorunu kırdı. Bloomberg haber ajansı bu satışları Merkez Bankası'nın (TCMB) karşıladığını iddia etti.
Haberde Merkez Bankası'nın yabancıların bıraktığı boşluğu doldurduğu belirtildi.
1,9 MİLYAR TL TAHVİL ALDI
Yabancı satışı devam ederken; TCMB, 2019 yılı ocak ayından bu yana 1,9 milyar TL (318 milyon dolar) DİBS satın aldı.
Uzmanlar, TCMB'nin kamuoyuna bilgi vermeden böyle bir tahvil alımı yapmasını ise, "Hükümetin ekonomi iyi gidiyor algısına hizmet etmeye dönük bir hamle." diye yorumladı.
[Samanyolu Haber] 5.2.2020
Yabancı yatırımcılar, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin hukuk ve demokrasiden uzaklaşması ve Türkiye'nin dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi hâline gelmesinden dolayı Türkiye'den kaçırıyor.
Devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) piyasasında yabancı çıkışı tüm zamanların rekorunu kırdı. Bloomberg haber ajansı bu satışları Merkez Bankası'nın (TCMB) karşıladığını iddia etti.
Haberde Merkez Bankası'nın yabancıların bıraktığı boşluğu doldurduğu belirtildi.
1,9 MİLYAR TL TAHVİL ALDI
Yabancı satışı devam ederken; TCMB, 2019 yılı ocak ayından bu yana 1,9 milyar TL (318 milyon dolar) DİBS satın aldı.
Uzmanlar, TCMB'nin kamuoyuna bilgi vermeden böyle bir tahvil alımı yapmasını ise, "Hükümetin ekonomi iyi gidiyor algısına hizmet etmeye dönük bir hamle." diye yorumladı.
[Samanyolu Haber] 5.2.2020
Serdengeçti ve Bediüzzaman - 2 [Fikret Kaplan]
Osman Yüksel Serdengeçti, Bediüzzaman ile yaptığı ilk görüşmesinden yeniden doğmuş gibi coşkun bir ruhla ayrılmıştı İstanbul Fatih’teki Reşadiye Oteli’nden.
‘Yeniden dünyaya gelmiş gibi, basübadelmevte kavuşmuş gibi bir başka hal içinde, huzur içinde huzurundan ayrıldık.’ diyordu hatıralarında.
Bu coşkun heyecanla yapılacak çok güzel işler vardı. Üstad’la görüşmeden önce Serdengeçti dergisinin 6. sayısında (Mart/1952) yayınladığı ‘Said Nur ve Talebeleri’ başlıklı yazısı şimdi hakkal yakin bütün zerrelerine nüfuz etmişti:
“Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı… Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış: Allah’a…Âlemlerin Rabbi olan Allah’a… O’nun ulu Peygamberine, O’nun büyük kitabına…
Kur’ân henüz yeni nazil olmuş gibi…herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini adeta Asr-ı Saadet’te hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur… Hepsi huzur içindeler.
Temiz, ulvi, sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nazır olana, Âlemlerin Yaratıcısına bağlanmak; o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak… Evet, ne büyük saadet!”
Fakat, Serdengeçti’nin bu coşkun ruhuna bir müddet sonra, 1952 kışına doğru kelepçe vurulacaktı. Serdengeçti ve Necip Fazıl gibi pek çok kimse yaptıkları yayınlar suç gösterilerek tutuklanmışlardı.
Zaten, hapishaneler Serdengeçti için asıl ev konumuna gelmişti. Öyle ki, çıkardığı her dergiden sonra, “açılın kapılar Osman geliyor” sözleriyle hakikat uğruna bedel ödemekten çekinmeyeceğini haykırıyor ve zindanı, hücreyi göze alıyordu.
Necip Fazıl ile birlikte önce Malatya Cezaevi’ne, ardından da Ankara Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Serdengeçti, 14 ay cezaevinde hapis yattı.
Hayatının güzel yıllarını hücrede geçiren bu mücadele insanı, demokrasinin olmadığı o günlerde çok sıkıntılar çekecekti. Hapisten çıkacak… yokluklar içinde bir dergi çıkaracak ve ardından yine kapalı dört duvar arkasında soluğu alacaktı...
Dört duvar da değil, tam bir tabuttu tutulduğu yer… 50 cm genişliğinde, 2 metre uzunluğunda, penceresiz, yataksız, halısız…küflü, nemli, havasız beton bir tabut… Ayrıca duvarlara prangalarla bağlanan eller, ayaklar… böyle geçen günler ve aylar...
Tepede yanan soba gibi üç adet ampul… Önce saçları yakmaya…sonra da beyni haşlamaya başlayan ampullerin çıldırtan sıcaklığı…
Serdengeçti gibi heyecanlı bir simanın bunca zulme sabretmesi mümkün değildi; ama Bediüzzaman’ın geliştirdiği mücadele tarzından çok etkilenmişti. Bu kendisini biraz daha müspet hareket etmeye sevk ediyordu.
Müspet hareket etmenin, korkaklık, sindirilmişlik, pasiflik, pısırıklık, demek olmadığını daha iyi anlıyordu o büyük Üstad’ın mücadele şekline bakarak. Bizzat bir model olarak hür düşünce için nasıl mücadele edileceğini gösteriyordu Bediüzzaman hayatıyla.
‘Said Nursî'nin mücadelelerle dolu hayatı, o yılmazlığı, o dönmezliği, bana İlâhî bir heyecan veriyordu.’ diyor…
O yüzden, Serdengeçti, tahliye edildikten sonra Isparta’ya uğrayıp Üstad Bediüzzaman’ı ikinci kez ziyaret etmeyi çok arzuluyordu.
‘Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur…’ Sözlerinde kendisini bulduğu bu Zat’ı görmese delirecekti.
Serdengeçti, ruhunda doğan bu isteği daha fazla bastıramadı ve düştü Isparta yollarına… Gerisini kendisinden dinleyelim:
“1954 senesiydi… Bu, Üstadı ikinci defa ziyaretimdi.
Isparta’da dinî ve millî neşriyatı satan bir kitapçı dükkânı vardı. Oraya giderek Üstadı sordum. Bu esnada aniden Ziver (Zübeyir Gündüzalp) zuhur etti. Rahmetli ne kahraman insandı ne iman vardı Rabbim onda, ateş gibi bir delikanlıydı.
Üstadı ziyaret etmek istediğimi söyledim.
‘Üstad hasta ama sizi kabul eder’ dedi. Ayrı ayrı yollardan Üstadın kaldığı eve gittik. Devamlı polis kontrolündeydi. Mahalle arasında ahşap bir eve girdik.’
İşte tam karşısındaydı o büyük Üstad…‘Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar…
Üç devir; Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet… Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış!
Yalnız bir adam var. O, ayakta… İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. “Allah” demiş, “Peygamber” demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş. Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade, şimşekler gibi bir zekâ; işte Said Nur!’
Ve devam ediyor Serdengeçti:
‘Malatya hâdisesinden sonra tevkif edilişimi Üstada şikâyet ettim:
‘Eskiden, Halk Partisi devrinde olduğu gibi, bunlar, Demokratlar da bizi hapsediyorlar efendim!’ dedim.
Cevap olarak:
‘Elbette hapse gireceksin, yoksa ‘Hizmetten vaz mı geçti, İslâm davasından döndü mü?’ diye Müslümanlar senden şüphelenirler’ diye buyurdu.’
Susmuş, karşısındaki yiğit dava adamına bakıyordu genç adam. Ne kadar da doğruydu onun hakkında yazdıkları:
‘O, hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde medrese-i Yûsufiye oldu. Said Nur, zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman abidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halim-selim mü’minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler. Sizin hangi mektepleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?
Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz mü’minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü’min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler; din, aşk, iman sâyesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdit ve tehditleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi…
Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri “İnkılâba, lâikliğe aykırı hareket ediyor” diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler panzehir oldu, zindanlar dershane... Onun nuru, Kur’ân’ın nuru, Allah’ın nuru vatan sınırlarını da aştı.’
Düşünceler içinde “Çağın Eşsiz Güzeli”e bakıyordu Serdengeçti… Divan-ı harpler, mahkemeler, ihtilaller, idam sehpaları, sürgünler bu iman abidesini yolundan çevirememiş...
‘Bir daha uğra!’ Üstad’ın bu sesiyle sıyrıldı onun nur yüzünde daldığı duygu aleminden…
‘Bir daha uğra!’ Bu tatlı ses bir kere daha… bir kere daha yankılandı kulaklarında…
Bediüzzaman’la olan bu ikinci görüşmeden de coşkun bir huzurla ayrılıyordu Osman Yüksel Serdengeçti.
Artık gönlü ve gözü üçüncü bir görüşme nöbetindeydi…ama…Ama üçüncü kez görüşmek nasip olmayacaktı… Bugün, yarın derken zaman geçip gidecekti… İmkanlar ve şartlar kolayca aşılacak gibi değildi…
Ve bir gün…Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatını Ankara’da haber alacaktı büyük bir şokla…
Serdengeçti, onun vefatına çok ama çok üzülecek, günlerce ağızsız, dilsiz hüzünle oturacaktı.
Serdengeçti iki kişinin ölümüne çok büyük ölçüde üzülmüştü. Bu iki kişiden ilki Bediüzzaman Said Nursi…ikincisi ise Necip Fazıl Kısakürek’ti...
Onlar için "arkalarında boşluk bırakmadılar, bütün boşlukları doldura doldura gittiler." diyordu.
‘Beraat ettim diye sevineyim mi?’
Osman Yüksel Serdengeçti’nin Demokrat Parti döneminde yaşadığı ilginç hadiselerden birisi de dergisinde yayımladığı bir yazısından dolayı idamla yargılanmasıydı.
Kışkırtmalar, sonucunda Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kendisine dava açılmıştı. Savcı, TCK'nin 161. Maddesine göre dava açmıştı. Bu maddenin metni, o günkü şekliyle cezanın idam olmasını gerektiriyordu.
İlk yargılamada Serdengeçti mahkeme başkanına şöyle konuşuyordu:
‘…Böyle bir yazıyı yazmaktan dolayı, müdafaadan utanıyorum!”
İkinci mahkeme günü daha gelmeden Serdengeçti’nin avukatı aylarca çalışıp, bin bir emekle ve büyük itinayla bir savunma hazırladı.
O savunmayı savcı kabul edip daha günü gelmeden mahkeme başkanına sundu. Savcı kısaca soruşturmayı kapatma gereği duymuştu. Zaten mahkeme heyeti de Serdengeçti gibi ‘deli-dolu’ bir insanla uğraşmaya pek istekli değildi. Serdengeçti beraat edilecekti.
Avukat büyük bir mutlulukla Serdengeçti’nin sevineceğini düşünerek bu müjdeyi hemen kendisine vermek istedi. Yaptığı başarılı işin etkisiyle başı göklerdeydi avukatın.
Soluğu Serdengeçti’nin yanında alan avukat ondan iltifat beklerken duyduğu sözler karşısında adeta birdenbire donup kaldı:
‘Yaptığınız işi beğendiniz mi Arif Bey!..’
Sevinç ya da biraz da takdir beklerken böyle bir tepki ile karşılaşınca şaşırmıştı doğal olarak… Kulaklarında Serdengeçti’nin şu sözlerini hayatı boyunca unutmayacaktı:
‘Ben canımın derdinde değilim. Ne ceza verirlerse versinler. Ben öyle muhteşem bir konuşma hazırlamıştım ki Mahkeme Heyeti’nin ve bütün İslam düşmanlarının suratlarına indirecektim. Siz tuttunuz, o başarılı savunmanızla benim muhteşem konuşmamın yolunu kestiniz!
İdam etmişler, etmemişler ne önemi var! Şimdi tutup, beraat ettim diye sevineyim mi?”
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Osman Yüksel Serdengeçti, 1961’de mebus olmak için adaylığını koymuştu. Ardından yine kelepçelenip Konya hapishanesinde bir müddet tutulmuştu. Dr. Sadullah Nutku ve diğer Nur Talebeleriyle tanışma imkanı bulmuştu bu vesileyle… Bu aslında kendisini bir ara siyasete, makam mansıba iyice kaptıran Serdengeçti için bir lütuftu…
Konya Valisi Cemil Keleşoğlu, Dr. Sadullah Nutku ve diğer Nur Talebelerini cadı avıyla yakalatmış, onlarla çok uğraşmıştı.
“Köklerini kazıyacağız bunların!” diyerek masum insanlara çok ağır zulümler yapmıştı. Serdengeçti işte böyle bir dönemde onlarla birlikte aynı hapishaneyi paylaşmıştı.
Hapisten çıktıktan sonra sır gibi içinde tuttuğu duygularını “Yeni İstanbul” gazetesinde kağıda şöyle dökecekti Serdengeçti:
“Konya hapishanesinde Risale-i Nur Talebelerinden bir Dr. Sadullah Nutku vardı ki, Allah’ım ne adamdı o! Nasıl imandı ondaki. Adam hapishanede idi, fakat gül-gülistan içinde idi. Gülen gözlerle bakardı insana. Her şeyi unutuyordum onun yanında. Adam âdeta teneffüs edilen bir şey gibiydi. Yanımdan bir ruh gibi uçuverip gideceğinden korkardım. Yanımdaki arkadaşa, ‘Şu pencereleri kapat. Sonra doktor uçar gider bu demirlerin aralarından…’ demiştim. Fakat onun uçmaya gitmeye niyeti yoktu. Bu kadar yüksek olduğu halde bizim gibi sürünenlerle beraberdi, bizi bırakmıyordu; kurtaracaktı o…
1961’de Konya’da seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, sebepsiz tereddütsüz tevkif olunmuştum. İşte doktorla o zaman, orada karşılaştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu: ‘Gazanız mübarek ola!’ Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O, mütemadiyen bana bakıyor, bana yakın olmak istiyordu.
‘Cenab-ı Hak, lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı…’ gibi lâflar ediyordu. ‘Şu adama bak!’ dedim içimden… ‘Meczubun biri… Bunun neresi lütuf!.. Meb’us olacakken, mahpus oldum!..’ Öyle öfkeliydim ki; bir hamlede mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum.
Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler… ‘Cenab-ı Hak, lütfetti. Nedir o dışarıda onlar?.. Nutuklar, kendini övmeler, öbür tarafa sövmeler… Bir felâket… Cîfe!..’ Bir an, gözlerim gözlerine geldi. ‘Öyle değil mi?’ dedi. ‘Öyle’ diyerek, bu suali sessizce tasdik ettim. Hakikaten içime öyle bir huzur yayıldı… Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler… Ya Rabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler olsun…
Doktor, yaşlı gözlerle hapishanenin penceresinden göklere, göklerdeki bulutlara bakar, Kur’an-ı Kerim’den gökler ve bulutlarla ilgili o temâşâ-i şâirane âyetleri okurdu. Hapishanenin bahçesindeki ağaca bakar, Said Nursî’nin tohum ve ağaç teşbihlerini, nispetlerini dile getirirdi.
Arasıra benim yine öfke nöbetlerim tutar. ‘Namussuzlar!’ diye nutka başlardım. Dr. Sadullah Nutku’ya bakınca, nutkum tutulurdu. Onda söz yoktu, öz vardı… Susmak, susmak… Tezekkür, tefekkür, temâşâ…
Doktor, derdim, ‘Sen dünyayı üçten dokuza boşamışsın, kurtulmuşsun. Ben hâlâ dünya ile evliyim.’
Tatlı tatlı gülümserdi. Bana, ‘Sen büyük mücahitsin, biz, ben derdi, ufak bir…’ Dur, dur…
O, beni büyüttükçe, küçülür giderdim. Kendisini küçülttükçe gözümde ve gönlümde o, daha fazla büyürdü…
O sıralarda ihtilâlin başı, Cemal Gürsel, ‘Türkiye’de huzur yok!’ demişti. Kendisine bir telgraf çekecektim. Yazdım da sonradan vazgeçtik: ‘Türkiye’de huzur, Konya hapishanesinin falan koğuşunda, Dr. Sadullah’ın yanında, huzura kavuşmak istiyorsanız, buraya buyurun.’ (İmza, Serdengeçti.)
“İşte Nurcu diye, hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz, bunları affetmiyoruz da… Diyeceksiniz ki, hepsi bu kıratta adamlar mı? Değil tabiî… Ama hepsi de bu ihlâsta, bu yolda, bu gönülde insanlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir saygısızlık. Ancak onlardan af ve özür dilememiz lâzım.”
[Fikret Kaplan] 5.2.2020 [Samanyolu Haber]
‘Yeniden dünyaya gelmiş gibi, basübadelmevte kavuşmuş gibi bir başka hal içinde, huzur içinde huzurundan ayrıldık.’ diyordu hatıralarında.
Bu coşkun heyecanla yapılacak çok güzel işler vardı. Üstad’la görüşmeden önce Serdengeçti dergisinin 6. sayısında (Mart/1952) yayınladığı ‘Said Nur ve Talebeleri’ başlıklı yazısı şimdi hakkal yakin bütün zerrelerine nüfuz etmişti:
“Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı… Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış: Allah’a…Âlemlerin Rabbi olan Allah’a… O’nun ulu Peygamberine, O’nun büyük kitabına…
Kur’ân henüz yeni nazil olmuş gibi…herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini adeta Asr-ı Saadet’te hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur… Hepsi huzur içindeler.
Temiz, ulvi, sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nazır olana, Âlemlerin Yaratıcısına bağlanmak; o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak… Evet, ne büyük saadet!”
Fakat, Serdengeçti’nin bu coşkun ruhuna bir müddet sonra, 1952 kışına doğru kelepçe vurulacaktı. Serdengeçti ve Necip Fazıl gibi pek çok kimse yaptıkları yayınlar suç gösterilerek tutuklanmışlardı.
Zaten, hapishaneler Serdengeçti için asıl ev konumuna gelmişti. Öyle ki, çıkardığı her dergiden sonra, “açılın kapılar Osman geliyor” sözleriyle hakikat uğruna bedel ödemekten çekinmeyeceğini haykırıyor ve zindanı, hücreyi göze alıyordu.
Necip Fazıl ile birlikte önce Malatya Cezaevi’ne, ardından da Ankara Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Serdengeçti, 14 ay cezaevinde hapis yattı.
Hayatının güzel yıllarını hücrede geçiren bu mücadele insanı, demokrasinin olmadığı o günlerde çok sıkıntılar çekecekti. Hapisten çıkacak… yokluklar içinde bir dergi çıkaracak ve ardından yine kapalı dört duvar arkasında soluğu alacaktı...
Dört duvar da değil, tam bir tabuttu tutulduğu yer… 50 cm genişliğinde, 2 metre uzunluğunda, penceresiz, yataksız, halısız…küflü, nemli, havasız beton bir tabut… Ayrıca duvarlara prangalarla bağlanan eller, ayaklar… böyle geçen günler ve aylar...
Tepede yanan soba gibi üç adet ampul… Önce saçları yakmaya…sonra da beyni haşlamaya başlayan ampullerin çıldırtan sıcaklığı…
Serdengeçti gibi heyecanlı bir simanın bunca zulme sabretmesi mümkün değildi; ama Bediüzzaman’ın geliştirdiği mücadele tarzından çok etkilenmişti. Bu kendisini biraz daha müspet hareket etmeye sevk ediyordu.
Müspet hareket etmenin, korkaklık, sindirilmişlik, pasiflik, pısırıklık, demek olmadığını daha iyi anlıyordu o büyük Üstad’ın mücadele şekline bakarak. Bizzat bir model olarak hür düşünce için nasıl mücadele edileceğini gösteriyordu Bediüzzaman hayatıyla.
‘Said Nursî'nin mücadelelerle dolu hayatı, o yılmazlığı, o dönmezliği, bana İlâhî bir heyecan veriyordu.’ diyor…
O yüzden, Serdengeçti, tahliye edildikten sonra Isparta’ya uğrayıp Üstad Bediüzzaman’ı ikinci kez ziyaret etmeyi çok arzuluyordu.
‘Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur…’ Sözlerinde kendisini bulduğu bu Zat’ı görmese delirecekti.
Serdengeçti, ruhunda doğan bu isteği daha fazla bastıramadı ve düştü Isparta yollarına… Gerisini kendisinden dinleyelim:
“1954 senesiydi… Bu, Üstadı ikinci defa ziyaretimdi.
Isparta’da dinî ve millî neşriyatı satan bir kitapçı dükkânı vardı. Oraya giderek Üstadı sordum. Bu esnada aniden Ziver (Zübeyir Gündüzalp) zuhur etti. Rahmetli ne kahraman insandı ne iman vardı Rabbim onda, ateş gibi bir delikanlıydı.
Üstadı ziyaret etmek istediğimi söyledim.
‘Üstad hasta ama sizi kabul eder’ dedi. Ayrı ayrı yollardan Üstadın kaldığı eve gittik. Devamlı polis kontrolündeydi. Mahalle arasında ahşap bir eve girdik.’
İşte tam karşısındaydı o büyük Üstad…‘Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar…
Üç devir; Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet… Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış!
Yalnız bir adam var. O, ayakta… İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. “Allah” demiş, “Peygamber” demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş. Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade, şimşekler gibi bir zekâ; işte Said Nur!’
Ve devam ediyor Serdengeçti:
‘Malatya hâdisesinden sonra tevkif edilişimi Üstada şikâyet ettim:
‘Eskiden, Halk Partisi devrinde olduğu gibi, bunlar, Demokratlar da bizi hapsediyorlar efendim!’ dedim.
Cevap olarak:
‘Elbette hapse gireceksin, yoksa ‘Hizmetten vaz mı geçti, İslâm davasından döndü mü?’ diye Müslümanlar senden şüphelenirler’ diye buyurdu.’
Susmuş, karşısındaki yiğit dava adamına bakıyordu genç adam. Ne kadar da doğruydu onun hakkında yazdıkları:
‘O, hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde medrese-i Yûsufiye oldu. Said Nur, zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman abidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halim-selim mü’minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler. Sizin hangi mektepleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?
Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz mü’minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü’min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler; din, aşk, iman sâyesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdit ve tehditleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi…
Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri “İnkılâba, lâikliğe aykırı hareket ediyor” diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler panzehir oldu, zindanlar dershane... Onun nuru, Kur’ân’ın nuru, Allah’ın nuru vatan sınırlarını da aştı.’
Düşünceler içinde “Çağın Eşsiz Güzeli”e bakıyordu Serdengeçti… Divan-ı harpler, mahkemeler, ihtilaller, idam sehpaları, sürgünler bu iman abidesini yolundan çevirememiş...
‘Bir daha uğra!’ Üstad’ın bu sesiyle sıyrıldı onun nur yüzünde daldığı duygu aleminden…
‘Bir daha uğra!’ Bu tatlı ses bir kere daha… bir kere daha yankılandı kulaklarında…
Bediüzzaman’la olan bu ikinci görüşmeden de coşkun bir huzurla ayrılıyordu Osman Yüksel Serdengeçti.
Artık gönlü ve gözü üçüncü bir görüşme nöbetindeydi…ama…Ama üçüncü kez görüşmek nasip olmayacaktı… Bugün, yarın derken zaman geçip gidecekti… İmkanlar ve şartlar kolayca aşılacak gibi değildi…
Ve bir gün…Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatını Ankara’da haber alacaktı büyük bir şokla…
Serdengeçti, onun vefatına çok ama çok üzülecek, günlerce ağızsız, dilsiz hüzünle oturacaktı.
Serdengeçti iki kişinin ölümüne çok büyük ölçüde üzülmüştü. Bu iki kişiden ilki Bediüzzaman Said Nursi…ikincisi ise Necip Fazıl Kısakürek’ti...
Onlar için "arkalarında boşluk bırakmadılar, bütün boşlukları doldura doldura gittiler." diyordu.
‘Beraat ettim diye sevineyim mi?’
Osman Yüksel Serdengeçti’nin Demokrat Parti döneminde yaşadığı ilginç hadiselerden birisi de dergisinde yayımladığı bir yazısından dolayı idamla yargılanmasıydı.
Kışkırtmalar, sonucunda Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kendisine dava açılmıştı. Savcı, TCK'nin 161. Maddesine göre dava açmıştı. Bu maddenin metni, o günkü şekliyle cezanın idam olmasını gerektiriyordu.
İlk yargılamada Serdengeçti mahkeme başkanına şöyle konuşuyordu:
‘…Böyle bir yazıyı yazmaktan dolayı, müdafaadan utanıyorum!”
İkinci mahkeme günü daha gelmeden Serdengeçti’nin avukatı aylarca çalışıp, bin bir emekle ve büyük itinayla bir savunma hazırladı.
O savunmayı savcı kabul edip daha günü gelmeden mahkeme başkanına sundu. Savcı kısaca soruşturmayı kapatma gereği duymuştu. Zaten mahkeme heyeti de Serdengeçti gibi ‘deli-dolu’ bir insanla uğraşmaya pek istekli değildi. Serdengeçti beraat edilecekti.
Avukat büyük bir mutlulukla Serdengeçti’nin sevineceğini düşünerek bu müjdeyi hemen kendisine vermek istedi. Yaptığı başarılı işin etkisiyle başı göklerdeydi avukatın.
Soluğu Serdengeçti’nin yanında alan avukat ondan iltifat beklerken duyduğu sözler karşısında adeta birdenbire donup kaldı:
‘Yaptığınız işi beğendiniz mi Arif Bey!..’
Sevinç ya da biraz da takdir beklerken böyle bir tepki ile karşılaşınca şaşırmıştı doğal olarak… Kulaklarında Serdengeçti’nin şu sözlerini hayatı boyunca unutmayacaktı:
‘Ben canımın derdinde değilim. Ne ceza verirlerse versinler. Ben öyle muhteşem bir konuşma hazırlamıştım ki Mahkeme Heyeti’nin ve bütün İslam düşmanlarının suratlarına indirecektim. Siz tuttunuz, o başarılı savunmanızla benim muhteşem konuşmamın yolunu kestiniz!
İdam etmişler, etmemişler ne önemi var! Şimdi tutup, beraat ettim diye sevineyim mi?”
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Osman Yüksel Serdengeçti, 1961’de mebus olmak için adaylığını koymuştu. Ardından yine kelepçelenip Konya hapishanesinde bir müddet tutulmuştu. Dr. Sadullah Nutku ve diğer Nur Talebeleriyle tanışma imkanı bulmuştu bu vesileyle… Bu aslında kendisini bir ara siyasete, makam mansıba iyice kaptıran Serdengeçti için bir lütuftu…
Konya Valisi Cemil Keleşoğlu, Dr. Sadullah Nutku ve diğer Nur Talebelerini cadı avıyla yakalatmış, onlarla çok uğraşmıştı.
“Köklerini kazıyacağız bunların!” diyerek masum insanlara çok ağır zulümler yapmıştı. Serdengeçti işte böyle bir dönemde onlarla birlikte aynı hapishaneyi paylaşmıştı.
Hapisten çıktıktan sonra sır gibi içinde tuttuğu duygularını “Yeni İstanbul” gazetesinde kağıda şöyle dökecekti Serdengeçti:
“Konya hapishanesinde Risale-i Nur Talebelerinden bir Dr. Sadullah Nutku vardı ki, Allah’ım ne adamdı o! Nasıl imandı ondaki. Adam hapishanede idi, fakat gül-gülistan içinde idi. Gülen gözlerle bakardı insana. Her şeyi unutuyordum onun yanında. Adam âdeta teneffüs edilen bir şey gibiydi. Yanımdan bir ruh gibi uçuverip gideceğinden korkardım. Yanımdaki arkadaşa, ‘Şu pencereleri kapat. Sonra doktor uçar gider bu demirlerin aralarından…’ demiştim. Fakat onun uçmaya gitmeye niyeti yoktu. Bu kadar yüksek olduğu halde bizim gibi sürünenlerle beraberdi, bizi bırakmıyordu; kurtaracaktı o…
1961’de Konya’da seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, sebepsiz tereddütsüz tevkif olunmuştum. İşte doktorla o zaman, orada karşılaştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu: ‘Gazanız mübarek ola!’ Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O, mütemadiyen bana bakıyor, bana yakın olmak istiyordu.
‘Cenab-ı Hak, lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı…’ gibi lâflar ediyordu. ‘Şu adama bak!’ dedim içimden… ‘Meczubun biri… Bunun neresi lütuf!.. Meb’us olacakken, mahpus oldum!..’ Öyle öfkeliydim ki; bir hamlede mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum.
Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler… ‘Cenab-ı Hak, lütfetti. Nedir o dışarıda onlar?.. Nutuklar, kendini övmeler, öbür tarafa sövmeler… Bir felâket… Cîfe!..’ Bir an, gözlerim gözlerine geldi. ‘Öyle değil mi?’ dedi. ‘Öyle’ diyerek, bu suali sessizce tasdik ettim. Hakikaten içime öyle bir huzur yayıldı… Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler… Ya Rabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler olsun…
Doktor, yaşlı gözlerle hapishanenin penceresinden göklere, göklerdeki bulutlara bakar, Kur’an-ı Kerim’den gökler ve bulutlarla ilgili o temâşâ-i şâirane âyetleri okurdu. Hapishanenin bahçesindeki ağaca bakar, Said Nursî’nin tohum ve ağaç teşbihlerini, nispetlerini dile getirirdi.
Arasıra benim yine öfke nöbetlerim tutar. ‘Namussuzlar!’ diye nutka başlardım. Dr. Sadullah Nutku’ya bakınca, nutkum tutulurdu. Onda söz yoktu, öz vardı… Susmak, susmak… Tezekkür, tefekkür, temâşâ…
Doktor, derdim, ‘Sen dünyayı üçten dokuza boşamışsın, kurtulmuşsun. Ben hâlâ dünya ile evliyim.’
Tatlı tatlı gülümserdi. Bana, ‘Sen büyük mücahitsin, biz, ben derdi, ufak bir…’ Dur, dur…
O, beni büyüttükçe, küçülür giderdim. Kendisini küçülttükçe gözümde ve gönlümde o, daha fazla büyürdü…
O sıralarda ihtilâlin başı, Cemal Gürsel, ‘Türkiye’de huzur yok!’ demişti. Kendisine bir telgraf çekecektim. Yazdım da sonradan vazgeçtik: ‘Türkiye’de huzur, Konya hapishanesinin falan koğuşunda, Dr. Sadullah’ın yanında, huzura kavuşmak istiyorsanız, buraya buyurun.’ (İmza, Serdengeçti.)
“İşte Nurcu diye, hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz, bunları affetmiyoruz da… Diyeceksiniz ki, hepsi bu kıratta adamlar mı? Değil tabiî… Ama hepsi de bu ihlâsta, bu yolda, bu gönülde insanlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir saygısızlık. Ancak onlardan af ve özür dilememiz lâzım.”
[Fikret Kaplan] 5.2.2020 [Samanyolu Haber]
Dînî Eğitimde Müsbet İlimlerden Yararlanma [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki:
“Çocuklar fizik, kimya, astronomi, atom fiziği ve benzeri pozitif ilimleri tahsil ederken onların bu seviyedeki kültürlerine paralel olacak şekilde Hak ve Hakikat olan İslamiyetin iman esas ve akidelerinin anlatılmasında zaruret vardır. Maddecinin maddeyi esas alıp her şeyi ona bağlamasına mukabil, mümin de maddeyi, Allahü Teâla, âhiret Kur’an ve iman mevzuunda yerinde değerlendirmelidir. Evet, bütün tarihî maddecilerin boğulduğu madde bataklığında, müminler gül bitirmesini bilmeli ve bütün eşya ve hadiseleri Allah’ın varlığının şâhitleri olarak görüp değerlendirilmelidirler.
“Evet çocuk felsefe tahsili etmesine ve muhtemel bir kısım şüphe ve tereddütlere sürüklenmesine mukabil, akıl, mantık ve ilimlerin olumlu değerlendirmeleriyle desteklenmezse, daha sonraları ciddi bunalımlara girebilir. Binaenaleyh, onun akliyata dair bilgiler ölçüsünde, yine aklî, mantıkî ve bedihi delillerle nizamı tabiata vermelerine ve bu mevzuda bir kısım felsefi nazariyelerle demagoji yapmalarına mukabil biz de, yaratılışındaki bedâhet ve kainattaki nizamın dili ile herşeyde müşâhede edilen kanunların hükümferma olması gibi hususları anlatarak, bunların hepsinin Allah’ın (c.c.) idaresinde olduğu gerçeğini onun zihnine nakşetmeliyiz. Ancak bu sayede değişik nazariyelerin onda hâsıl edebileceği şüphe ve tereddütleri önleyebiliriz.
“Evet akla hayale gelmedik tahrif ve çarpıtmalarla onun kafasına yüklenen sakîm (sakat, yanlış) malumata mukabil, onun kafasını sahih (doğru, sağlam) malumatla donatmalıyız ki, o herhangi bir şaşkınlık yaşanmasın. Mâhiyet itibariyle herşey ilme bağlıdır. Cehâlet, dinin de dindarın da en büyük düşmanıdır. Öyle ise, câhillerin akla hayale gelmedik hileler ile nesli ifsat etmelerine karşılık, müminler de vatanına, milletine, köküne bağlı kimseler ve dinine, diyanetine, ilimlere fenlere açık ve kendi tarih ve coğrafyasına sahip çıkan nesiller yetiştirmek mecburiyetindedirler.”
Kur’an kıyamete kadar gelecek asırlara, nesillere hitap eder. Teker teker her ferdin Kur’an’a ihtiyacı var, Kur’an’da nasibi var. Kur’an fert fert her insana hitap eder; hangi asırda hangi seviyede ve konumda olursa olsun. Onun için Üstad Hazretleri, “Kur’an’ı anlamak için, üzn-i cihanî (Cihan büyüklüğünde bir kulak) gerekir. Öyle bir kulak ki, bu kulağın her bir zerresi bir insan; kıyamete kadar gelecek insanlardan…”meâlinde bu gerçeği ifade etmiştir. Ama her bir asırda İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî ve Mevlana Celaleddin gibi mücedditler kendi çağlarına ait hazine ve defineleri birer gavvas gibi bulup, çıkarıyorlar. Fakat Âhir zamanın problemleri en dehşetli belâ ve musibetlerdendir. İnkâr-ı uluhiyet, Sovyetlerde, Çin’de ve Yarı Avrupa’da devlet rejimi haline gelmiş… Dünya diğer bölgeleride aynı anlayışın yan etkileriyle insanlığı sersem hale getirmiştir. Onun için bu felâket ve musibete karşı, Kur’an makuliyeti ve akliliği üzere kurulan hakikatları sergileyecek bir müceddiyet gerekiyordu. O Hizmeti de Üstad Hazretleri ve sonra gelen ve gelecek olan zatlar yapmış ve yapacaklardır. Onun için Risale-i Nurları ve Pırlanta eserleri çok iyi mütalaa ve müzakere etmemiz gerekiyor. Hem de çocuklar, gençler ve yaşlılar seviyesinde çevremize takdim etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü bu Anadolu mahsülü mübarek eserler “Aklın nuru medeniyet fenlerini, vicdanın ziyası dinî ilimleri” Kur’an nuru ile mezcetmişlerdir.
İyi Bir Çevre Hazırlama
“Şimdi de çocuğa, iyi bir çevre hazırlama konusu üzerinde durmayı düşünüyoruz. Modern dünyada çocuklar için, mektepleri yakınında veya başka müsait yerlerde ÇOCUK BAHÇELERİ, KREŞLER v.b. SOSYAL TESİSLERE çok önem verilir. Onun maddî hayatı ve fizikî dünyasının sıhhatli, sağlam, huzur içinde bir ortamda geçmesi; aileyi meşgul etmemesi donanımlı ve açık yetişmesi için çok önemlidir. Bunlar düşünülüp taşınılmış ve her türlü faydası ve zararı önceden hesap edilerek yapılmıştır. Ne var ki, çocuğun böyle maddî bir ortam gibi, mânevî hayatını yaşayabileceği, geliştirebileceği, insanlığını duyabileceği; hatta Rabbisiyle gönül münasebetleri kurabileceği bir mânevî ortama da ihtiyaç vardır. ÇOCUK ÇEVRESİ derken bu husus da düşünülmelidir…
Arkadaş Seçme
“Çocuğa, emsali arasında din ve diyanete saygılı arkadaşlar edinmesini sağlama da çok önemlidir. Sağlamakla kalmamalı, anne-baba bu işin takipçisi olmalıdır. Onun, vatanına, milletine, dini, millî değerlerine saygılı yetişmesi için, baskıcı bir mülâhaza ile değil, yönlendirici bir tavırla çocuk hep ‘GÖZLEMLENME’ li ve o en kıymetli varlığımız olarak herkese emanet edilmelidir. Kaldı ki, insan tanımadığı kimseye çorabını bile emanet etmez. Faraza, tanımadığınız biri gelip size diyor ki, ‘Arkadaş cüzdanını çaldırabilirsin, memleketimizde çok şakî var; ver o cüzdanını veya çantanı muhafaza edeyim!..’ İtimat eder misiniz? Hayır!. Tanımadığınız bir adama ne cüzdanınızı ne de çantanızı emanet edersiniz. Öyleyse nasıl oluyor da, çarşıda, pazarda tanımadığınız, bilmediğiniz kimselere çocuğunuzu emanet ediyor veya takipçiliğini onlara bırakıyorsunuz? Bence böyle bir ÇELİŞKİYE düşülmemelidir.
“Evet iyi bir ARKADAŞ SEÇME meselesi de yine anne ve babaya düşmektedir. Sadi’nin Gülistanda dediği gibi, kötü arkadaş kara yılandan, kobradan daha kötüdür… Evet ona yakayı kaptırdığınızda, ya zehirler veya olumsuz şeylerle meşgul eder. İyi arkadaş melekten daha iyidir. Onunla olduğunuz zaman hep MELEK UFUKLARINDA dolaşırsınız.”
Onun için çok dikkatli olmamız gerekiyor.
[Safvet Senih] 5.2.2020 [Samanyolu Haber]
“Çocuklar fizik, kimya, astronomi, atom fiziği ve benzeri pozitif ilimleri tahsil ederken onların bu seviyedeki kültürlerine paralel olacak şekilde Hak ve Hakikat olan İslamiyetin iman esas ve akidelerinin anlatılmasında zaruret vardır. Maddecinin maddeyi esas alıp her şeyi ona bağlamasına mukabil, mümin de maddeyi, Allahü Teâla, âhiret Kur’an ve iman mevzuunda yerinde değerlendirmelidir. Evet, bütün tarihî maddecilerin boğulduğu madde bataklığında, müminler gül bitirmesini bilmeli ve bütün eşya ve hadiseleri Allah’ın varlığının şâhitleri olarak görüp değerlendirilmelidirler.
“Evet çocuk felsefe tahsili etmesine ve muhtemel bir kısım şüphe ve tereddütlere sürüklenmesine mukabil, akıl, mantık ve ilimlerin olumlu değerlendirmeleriyle desteklenmezse, daha sonraları ciddi bunalımlara girebilir. Binaenaleyh, onun akliyata dair bilgiler ölçüsünde, yine aklî, mantıkî ve bedihi delillerle nizamı tabiata vermelerine ve bu mevzuda bir kısım felsefi nazariyelerle demagoji yapmalarına mukabil biz de, yaratılışındaki bedâhet ve kainattaki nizamın dili ile herşeyde müşâhede edilen kanunların hükümferma olması gibi hususları anlatarak, bunların hepsinin Allah’ın (c.c.) idaresinde olduğu gerçeğini onun zihnine nakşetmeliyiz. Ancak bu sayede değişik nazariyelerin onda hâsıl edebileceği şüphe ve tereddütleri önleyebiliriz.
“Evet akla hayale gelmedik tahrif ve çarpıtmalarla onun kafasına yüklenen sakîm (sakat, yanlış) malumata mukabil, onun kafasını sahih (doğru, sağlam) malumatla donatmalıyız ki, o herhangi bir şaşkınlık yaşanmasın. Mâhiyet itibariyle herşey ilme bağlıdır. Cehâlet, dinin de dindarın da en büyük düşmanıdır. Öyle ise, câhillerin akla hayale gelmedik hileler ile nesli ifsat etmelerine karşılık, müminler de vatanına, milletine, köküne bağlı kimseler ve dinine, diyanetine, ilimlere fenlere açık ve kendi tarih ve coğrafyasına sahip çıkan nesiller yetiştirmek mecburiyetindedirler.”
Kur’an kıyamete kadar gelecek asırlara, nesillere hitap eder. Teker teker her ferdin Kur’an’a ihtiyacı var, Kur’an’da nasibi var. Kur’an fert fert her insana hitap eder; hangi asırda hangi seviyede ve konumda olursa olsun. Onun için Üstad Hazretleri, “Kur’an’ı anlamak için, üzn-i cihanî (Cihan büyüklüğünde bir kulak) gerekir. Öyle bir kulak ki, bu kulağın her bir zerresi bir insan; kıyamete kadar gelecek insanlardan…”meâlinde bu gerçeği ifade etmiştir. Ama her bir asırda İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî ve Mevlana Celaleddin gibi mücedditler kendi çağlarına ait hazine ve defineleri birer gavvas gibi bulup, çıkarıyorlar. Fakat Âhir zamanın problemleri en dehşetli belâ ve musibetlerdendir. İnkâr-ı uluhiyet, Sovyetlerde, Çin’de ve Yarı Avrupa’da devlet rejimi haline gelmiş… Dünya diğer bölgeleride aynı anlayışın yan etkileriyle insanlığı sersem hale getirmiştir. Onun için bu felâket ve musibete karşı, Kur’an makuliyeti ve akliliği üzere kurulan hakikatları sergileyecek bir müceddiyet gerekiyordu. O Hizmeti de Üstad Hazretleri ve sonra gelen ve gelecek olan zatlar yapmış ve yapacaklardır. Onun için Risale-i Nurları ve Pırlanta eserleri çok iyi mütalaa ve müzakere etmemiz gerekiyor. Hem de çocuklar, gençler ve yaşlılar seviyesinde çevremize takdim etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü bu Anadolu mahsülü mübarek eserler “Aklın nuru medeniyet fenlerini, vicdanın ziyası dinî ilimleri” Kur’an nuru ile mezcetmişlerdir.
İyi Bir Çevre Hazırlama
“Şimdi de çocuğa, iyi bir çevre hazırlama konusu üzerinde durmayı düşünüyoruz. Modern dünyada çocuklar için, mektepleri yakınında veya başka müsait yerlerde ÇOCUK BAHÇELERİ, KREŞLER v.b. SOSYAL TESİSLERE çok önem verilir. Onun maddî hayatı ve fizikî dünyasının sıhhatli, sağlam, huzur içinde bir ortamda geçmesi; aileyi meşgul etmemesi donanımlı ve açık yetişmesi için çok önemlidir. Bunlar düşünülüp taşınılmış ve her türlü faydası ve zararı önceden hesap edilerek yapılmıştır. Ne var ki, çocuğun böyle maddî bir ortam gibi, mânevî hayatını yaşayabileceği, geliştirebileceği, insanlığını duyabileceği; hatta Rabbisiyle gönül münasebetleri kurabileceği bir mânevî ortama da ihtiyaç vardır. ÇOCUK ÇEVRESİ derken bu husus da düşünülmelidir…
Arkadaş Seçme
“Çocuğa, emsali arasında din ve diyanete saygılı arkadaşlar edinmesini sağlama da çok önemlidir. Sağlamakla kalmamalı, anne-baba bu işin takipçisi olmalıdır. Onun, vatanına, milletine, dini, millî değerlerine saygılı yetişmesi için, baskıcı bir mülâhaza ile değil, yönlendirici bir tavırla çocuk hep ‘GÖZLEMLENME’ li ve o en kıymetli varlığımız olarak herkese emanet edilmelidir. Kaldı ki, insan tanımadığı kimseye çorabını bile emanet etmez. Faraza, tanımadığınız biri gelip size diyor ki, ‘Arkadaş cüzdanını çaldırabilirsin, memleketimizde çok şakî var; ver o cüzdanını veya çantanı muhafaza edeyim!..’ İtimat eder misiniz? Hayır!. Tanımadığınız bir adama ne cüzdanınızı ne de çantanızı emanet edersiniz. Öyleyse nasıl oluyor da, çarşıda, pazarda tanımadığınız, bilmediğiniz kimselere çocuğunuzu emanet ediyor veya takipçiliğini onlara bırakıyorsunuz? Bence böyle bir ÇELİŞKİYE düşülmemelidir.
“Evet iyi bir ARKADAŞ SEÇME meselesi de yine anne ve babaya düşmektedir. Sadi’nin Gülistanda dediği gibi, kötü arkadaş kara yılandan, kobradan daha kötüdür… Evet ona yakayı kaptırdığınızda, ya zehirler veya olumsuz şeylerle meşgul eder. İyi arkadaş melekten daha iyidir. Onunla olduğunuz zaman hep MELEK UFUKLARINDA dolaşırsınız.”
Onun için çok dikkatli olmamız gerekiyor.
[Safvet Senih] 5.2.2020 [Samanyolu Haber]
AYM’den mahkemelere ‘Altan’ uyarısı: Göreviniz yetki tartışmak değil ihlalleri gidermek!
Anayasa Mahkemesi, ‘hak ihlali’ kararına rağmen yerel mahkeme tarafından tahliye edilmeyen yazar ve akademisyen Prof. Dr. Mehmet Altan’a 30 bin TL tazminat ödenmesine hükmetti. Yüksek Mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararlarının nihai ve bağlayıcı olduğuna yönelik AİHM ve Yargıtay kararlarına da atıf yaparak, yerel mahkemelerin görevinin Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini tartışmak değil, hak ihlaline yol açan durumu ortadan kaldırmak olduğuna yönelik Şahin Alpay kararını hatırlattı.
Yüksek Mahkeme, Altan’ın hak ihlali kararına rağmen 6 ay boyunca tahliye edilmemesinin yeni bir hak ihlali anlamına geldiğine hükmetti. Karar, AİHM kararına rağmen tahliye edilmeyen Gezi davası sanığı, iş insanı Osman Kavala başta olmak üzere AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararlarına rağmen mağduriyetleri devam eden isimlerin haklarının yeniden ihlal edildiği anlamına geliyor.
Tr24’ten Gökçer Tahincioğlu’nun haberine göre, 9 Ocak 2020 tarihli kararda, Altan’la ilgili hukuki süreç özetlendi. Kararda, Altan’ın İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 22 Eylül 2016 tarihli kararıyla tutuklandığı, 8 Kasım 2016’da Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğu hatırlatıldı. 12 Nisan 2017’de Altan hakkında “Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla dava açıldığının anımsatıldığı kararda, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11 Ocak 2018’de bireysel başvurusunu karara bağladığı belirtildi. Anayasa Mahkemesi’nin, Mehmet Altan’ın, “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkı ile “ifade ve basın özgürlüklerinin” ihlal edildiğine karar verdiği vurgulandı. Yüksek Mahkeme’nin, tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin soruşturma mercilerince yeterince ortaya konulamadığı, tutuklamanın hukuki olmadığı sonucuna vardığı ifade edildi.
MAHKEMEYE GÖNDERİLDİ AMA…
Kararda, bu kararın ihlalin ortadan kaldırılması için İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildiği, gerekçeli kararın da Anayasa Mahkemesi’nin sitesinde erişime açıldığı ayrıca 19 Ocak 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandığı ifade edildi. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ise buna rağmen 11 Ocak 2018’de gerekçeli kararın tebliğ edilmediği ve karşıoyların da yazılmamış olduğu gerekçesiyle başvurucunun tahliye talebinin reddine karar verdiği belirtildi. İtirazın da İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesince reddedildiği ifade edildi.
İKİNCİ KEZ REDDEDİLDİ
Mehmit Altan’ın, kararın Anayasa Mahkemesi’nin internet sitesinde yayımlandığını belirterek yeni başvuru yaptığının aktarıldığı kararda, bu talebin de reddedildiği, itiraz üzerine yeniden ret kararı verildiği belirtildi. İstanbul 26 ve 27. Ağır ceza mahkemelerinin, bu kararlarında Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurularda mahkemenin yerine geçerek delilleri değerlendiremeyeceği, yerindelik denetimi yapamayacağı, delil durumu takdir edilerek tutukluluk kararı verilmişse Anayasa Mahkemesince delillerin yetersiz olması nedeniyle ihlal kararı verilemeyeceği, Anayasa Mahkemesinin yasal sınırların dışına çıkarak vermiş olduğu söz konusu kararın kesin ve bağlayıcı olduğundan söz edilemeyeceği gerekçelerine dayandığı vurgulandı.
Kararlarda ayrıca Anayasa Mahkemesi kararının otomatik olarak başvurucunun tahliyesi sonucunu doğuracağını kabul etmenin mahkemelerin bağımsızlığı, mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği, telkinde bulunulamayacağı yönündeki anayasal düzenlemelere aykırı olduğu ifade edildiği anımsatıldı.
İKİNCİ BİREYSEL BAŞVURU
Altan’ın bunun üzerine 30 Ocak 2018’de karara konu başvuruyu yaptığının anımsatıldığı kararda, 12 Şubat 2018’de ise İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin sanığı ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırdığı vurgulandı. Altan’ın bunun üzerine 30 Mart 2018’de yeniden bireysel başvuruda bulunduğu kaydedildi.
Altan’ın mahkumiyet kararına karşı istinaf yoluna başvurduğunun anlatıldığı kararda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’nin 27 Haziran 2018’de Anayasa Mahkemesi kararına göre tahliyesinin gerektiği, hak ihlali kararının kesin nitelikte ve yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamları, gerçek ve tüzel kişiler yönünden bağlayıcı olduğu sonucuna vardığı ifade edildi. Kararda, dairenin tahliye kararından sonra ise Altan hakkındaki hükmü onadığı kaydedildi.
DOSYA YARGITAY’DA BOZULDU
Temyiz üzerine dosyaya bakan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin ise 5 Temmuz 2019’da bu mahkûmiyet hükmünü beraatinin gerektiği görüşüyle bozduğu ifade edildi. Yargıtay’ın da bu kararında Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına dikkat çektiği hatırlatıldı. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bozma kararından sonra yargılamaya devam ettiği ve Altan’ın beraatine karar verdiği, bu kararın da 12 Kasım 2019’da kesinleştiği kaydedildi.
AİHM, ‘TAHLİYE EDİLMEMESİNE’ ATIF YAPTI
Anayasa Mahkemesi kararında, Altan’ın 2017’de AİHM’ye de başvurduğu, AİHM’nin de 20 Mart 2018’de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdiği anımsatıldı. AİHM’nin Anayasa Mahkemesi kararına rağmen Altan’ın tahliye edilmemesine atıf yaptığına dikkat çekilen kararda, yerel mahkemenin, “Anayasa Mahkemesi dosyadaki unsurları değerlendiremez” görüşüne ise katılmadığı vurgulandı.
AİHS İHLAL EDİLİYOR
Anayasa Mahkemesi kararında, AİHM’ye göre de Yüksek Mahkemesi kararlarının nihai ve bağlayıcı olduğu, buna karşılık İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Altan’ı serbest bırakmamasının AİHS’nin ihlali anlamını taşıdığı kaydedildi.
YEREL MAHKEME, YETKİLERİ SORGULAYAMAZ
AİHM’nin, ‘bir mahkemenin nihai ve bağlayıcı kararlar verme yetkileriyle donatılmış bir anayasa mahkemesinin yetkilerini sorgulaması, hukuk devleti ve hukuki güvenlik temel ilkelerine aykırıdır’ yorumunu yaptığının anımsatıldığı kararda, bunun özgürlük ve güvenlik hakkının ihlali anlamına geldiğinin tespit edildiği vurgulandı.
BAKANLIK, YEREL MAHKEMEYİ SAVUNDU
Kararda, Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Altan’ın bireysel başvurusunun 9 Ocak 2020’da görüşülerek karara bağlandığı belirtildi. Kararda, Adalet Bakanlığı’nın savunmasına da yer verildi. Adalet Bakanlığı’nın, Altan hakkında yerel mahkemenin mahkumiyet kararı verdiğini anımsatarak, böylece tutulma halinin sona erdiği yorumunu yaptığı kaydedildi. Bakanlığın, ayrıca Anayasa Mahkemesince verilen bir hak ihlali kararı sonrasında ihlalin ne şekilde giderileceğinin takdirinin derece mahkemelerine ait olduğu görüşünü savunduğu belirtildi.
ŞAHİN ALPAY ÖRNEĞİ
Anayasa Mahkemesi kararında, aynı şekilde Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Şahin Alpay ile ilgili verdiği karardaki ilkeleri sıraladı. Kararda, “derece mahkemelerinin görevi Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil Anayasa Mahkemesince tespit edilen ihlali ve sonuçlarTRını ortadan kaldırmaktan ibarettir” şeklindeki Şahin Alpay kararına atıf yapıldı. Altan’ın tutukluluğunun Anayasa Mahkemesi kararına rağmen ortadan kaldırılmadığının anlatıldığı kararda, bunun anayasadaki güvencelere aykırı olduğu ifade edildi. Kararda, “Sonuç olarak -mahkemeye erişim hakkının sağladığı güvencelerle de bağdaşmayacak şekilde- Anayasa Mahkemesinin tutukluluğa ilişkin ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir” denildi. Anayasa Mahkemesi, Altan’a 30 bin lira tazminat ödenmesine hükmetti. Karara muhalif kalan Serdar Özgüldür ise Altan’ın istinaf mahkemesi kararıyla tahliye edildiğini ve böylece Yüksek Mahkeme kararının yerine getirildiğini savundu.
[TR724] 4.2.2020
Yüksek Mahkeme, Altan’ın hak ihlali kararına rağmen 6 ay boyunca tahliye edilmemesinin yeni bir hak ihlali anlamına geldiğine hükmetti. Karar, AİHM kararına rağmen tahliye edilmeyen Gezi davası sanığı, iş insanı Osman Kavala başta olmak üzere AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararlarına rağmen mağduriyetleri devam eden isimlerin haklarının yeniden ihlal edildiği anlamına geliyor.
Tr24’ten Gökçer Tahincioğlu’nun haberine göre, 9 Ocak 2020 tarihli kararda, Altan’la ilgili hukuki süreç özetlendi. Kararda, Altan’ın İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 22 Eylül 2016 tarihli kararıyla tutuklandığı, 8 Kasım 2016’da Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğu hatırlatıldı. 12 Nisan 2017’de Altan hakkında “Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla dava açıldığının anımsatıldığı kararda, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11 Ocak 2018’de bireysel başvurusunu karara bağladığı belirtildi. Anayasa Mahkemesi’nin, Mehmet Altan’ın, “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkı ile “ifade ve basın özgürlüklerinin” ihlal edildiğine karar verdiği vurgulandı. Yüksek Mahkeme’nin, tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin soruşturma mercilerince yeterince ortaya konulamadığı, tutuklamanın hukuki olmadığı sonucuna vardığı ifade edildi.
MAHKEMEYE GÖNDERİLDİ AMA…
Kararda, bu kararın ihlalin ortadan kaldırılması için İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildiği, gerekçeli kararın da Anayasa Mahkemesi’nin sitesinde erişime açıldığı ayrıca 19 Ocak 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandığı ifade edildi. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ise buna rağmen 11 Ocak 2018’de gerekçeli kararın tebliğ edilmediği ve karşıoyların da yazılmamış olduğu gerekçesiyle başvurucunun tahliye talebinin reddine karar verdiği belirtildi. İtirazın da İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesince reddedildiği ifade edildi.
İKİNCİ KEZ REDDEDİLDİ
Mehmit Altan’ın, kararın Anayasa Mahkemesi’nin internet sitesinde yayımlandığını belirterek yeni başvuru yaptığının aktarıldığı kararda, bu talebin de reddedildiği, itiraz üzerine yeniden ret kararı verildiği belirtildi. İstanbul 26 ve 27. Ağır ceza mahkemelerinin, bu kararlarında Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurularda mahkemenin yerine geçerek delilleri değerlendiremeyeceği, yerindelik denetimi yapamayacağı, delil durumu takdir edilerek tutukluluk kararı verilmişse Anayasa Mahkemesince delillerin yetersiz olması nedeniyle ihlal kararı verilemeyeceği, Anayasa Mahkemesinin yasal sınırların dışına çıkarak vermiş olduğu söz konusu kararın kesin ve bağlayıcı olduğundan söz edilemeyeceği gerekçelerine dayandığı vurgulandı.
Kararlarda ayrıca Anayasa Mahkemesi kararının otomatik olarak başvurucunun tahliyesi sonucunu doğuracağını kabul etmenin mahkemelerin bağımsızlığı, mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği, telkinde bulunulamayacağı yönündeki anayasal düzenlemelere aykırı olduğu ifade edildiği anımsatıldı.
İKİNCİ BİREYSEL BAŞVURU
Altan’ın bunun üzerine 30 Ocak 2018’de karara konu başvuruyu yaptığının anımsatıldığı kararda, 12 Şubat 2018’de ise İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin sanığı ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırdığı vurgulandı. Altan’ın bunun üzerine 30 Mart 2018’de yeniden bireysel başvuruda bulunduğu kaydedildi.
Altan’ın mahkumiyet kararına karşı istinaf yoluna başvurduğunun anlatıldığı kararda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’nin 27 Haziran 2018’de Anayasa Mahkemesi kararına göre tahliyesinin gerektiği, hak ihlali kararının kesin nitelikte ve yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamları, gerçek ve tüzel kişiler yönünden bağlayıcı olduğu sonucuna vardığı ifade edildi. Kararda, dairenin tahliye kararından sonra ise Altan hakkındaki hükmü onadığı kaydedildi.
DOSYA YARGITAY’DA BOZULDU
Temyiz üzerine dosyaya bakan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin ise 5 Temmuz 2019’da bu mahkûmiyet hükmünü beraatinin gerektiği görüşüyle bozduğu ifade edildi. Yargıtay’ın da bu kararında Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına dikkat çektiği hatırlatıldı. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bozma kararından sonra yargılamaya devam ettiği ve Altan’ın beraatine karar verdiği, bu kararın da 12 Kasım 2019’da kesinleştiği kaydedildi.
AİHM, ‘TAHLİYE EDİLMEMESİNE’ ATIF YAPTI
Anayasa Mahkemesi kararında, Altan’ın 2017’de AİHM’ye de başvurduğu, AİHM’nin de 20 Mart 2018’de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdiği anımsatıldı. AİHM’nin Anayasa Mahkemesi kararına rağmen Altan’ın tahliye edilmemesine atıf yaptığına dikkat çekilen kararda, yerel mahkemenin, “Anayasa Mahkemesi dosyadaki unsurları değerlendiremez” görüşüne ise katılmadığı vurgulandı.
AİHS İHLAL EDİLİYOR
Anayasa Mahkemesi kararında, AİHM’ye göre de Yüksek Mahkemesi kararlarının nihai ve bağlayıcı olduğu, buna karşılık İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Altan’ı serbest bırakmamasının AİHS’nin ihlali anlamını taşıdığı kaydedildi.
YEREL MAHKEME, YETKİLERİ SORGULAYAMAZ
AİHM’nin, ‘bir mahkemenin nihai ve bağlayıcı kararlar verme yetkileriyle donatılmış bir anayasa mahkemesinin yetkilerini sorgulaması, hukuk devleti ve hukuki güvenlik temel ilkelerine aykırıdır’ yorumunu yaptığının anımsatıldığı kararda, bunun özgürlük ve güvenlik hakkının ihlali anlamına geldiğinin tespit edildiği vurgulandı.
BAKANLIK, YEREL MAHKEMEYİ SAVUNDU
Kararda, Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Altan’ın bireysel başvurusunun 9 Ocak 2020’da görüşülerek karara bağlandığı belirtildi. Kararda, Adalet Bakanlığı’nın savunmasına da yer verildi. Adalet Bakanlığı’nın, Altan hakkında yerel mahkemenin mahkumiyet kararı verdiğini anımsatarak, böylece tutulma halinin sona erdiği yorumunu yaptığı kaydedildi. Bakanlığın, ayrıca Anayasa Mahkemesince verilen bir hak ihlali kararı sonrasında ihlalin ne şekilde giderileceğinin takdirinin derece mahkemelerine ait olduğu görüşünü savunduğu belirtildi.
ŞAHİN ALPAY ÖRNEĞİ
Anayasa Mahkemesi kararında, aynı şekilde Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Şahin Alpay ile ilgili verdiği karardaki ilkeleri sıraladı. Kararda, “derece mahkemelerinin görevi Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil Anayasa Mahkemesince tespit edilen ihlali ve sonuçlarTRını ortadan kaldırmaktan ibarettir” şeklindeki Şahin Alpay kararına atıf yapıldı. Altan’ın tutukluluğunun Anayasa Mahkemesi kararına rağmen ortadan kaldırılmadığının anlatıldığı kararda, bunun anayasadaki güvencelere aykırı olduğu ifade edildi. Kararda, “Sonuç olarak -mahkemeye erişim hakkının sağladığı güvencelerle de bağdaşmayacak şekilde- Anayasa Mahkemesinin tutukluluğa ilişkin ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir” denildi. Anayasa Mahkemesi, Altan’a 30 bin lira tazminat ödenmesine hükmetti. Karara muhalif kalan Serdar Özgüldür ise Altan’ın istinaf mahkemesi kararıyla tahliye edildiğini ve böylece Yüksek Mahkeme kararının yerine getirildiğini savundu.
[TR724] 4.2.2020
Son 10 yılda zırhlı araçlar 36 kişiyi ezdi
İnsan Hakları Derneği verilerine göre zırhlı araçlar son 10 yılda 16'sı çocuk 36 kişinin ölmesine neden oldu.
KRONOS -5 Şubat 2020
Diyarbakır’da altı yaşındaki Efe Tektekin 2019 Eylül’ünde zırhlı araç altında kalarak hayatını kaybetmişti. Bugün görülen dava ile birlikte zırhı araçların ezdiği kişiler yeniden gündeme geldi.
Geçmişte genellikle kırsalda veya riskli operasyonlarda görev yapan zırhlı araçların kullanımı, son yıllarda şehir merkezlerinde de yaygınlaştı.
İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) hazırladığı rapora göre, Doğu ve Güneydoğu’da 2008-2018 yılları arasında zırhlı araçların karıştığı 63 olayda, 16’sı çocuk ve altısı kadın olmak üzere 36 sivil yaşamını yitirirken, 85 kişi de yaralandı.
İHD kayıtlarına göre, bu süreçte İstanbul ve Aydın’da iki kişi, 2019’da ise sadece Diyarbakır’da biri çocuk, iki kişi bu araçların altında kalarak öldü.
İHD’ye göre, yargı makamlarının kamu görevlilerine karşı cezasızlık politikası uygulaması bu kazaları artırıyor. İHD yöneticisi avukat Ercan Yılmaz, eğitimsizlik, tedbirsizlik ve kamu görevlisi olmanın verdiği güçle, dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmemenin, kazaların asıl sebebi olduğunu savunuyor. Şırnak’ın Silopi ilçesinde bir eve çarparak, iki kardeşi öldüren panzerin sürücüsüne 2 yıl ceza verildiğini hatırlatan Yılmaz, şöyle diyor, “Yargılanmayacakları güvencesiyle hareket ettikleri için bu sonuçlarla karşılaşıyoruz. Etkili bir yargılama yapılmalı, sivil yaşam alanlarında zırhlı araçları olmamalı.“
Kazaların aşırı güvenlikçi politikaların sonucu olduğunu savunan Yılmaz, bu olayları çatışmalı sürecin insanlar üzerindeki tahribatının başka boyutu olarak değerlendiriyor.
[Kronos.News] 5.2.2020
KRONOS -5 Şubat 2020
Diyarbakır’da altı yaşındaki Efe Tektekin 2019 Eylül’ünde zırhlı araç altında kalarak hayatını kaybetmişti. Bugün görülen dava ile birlikte zırhı araçların ezdiği kişiler yeniden gündeme geldi.
Geçmişte genellikle kırsalda veya riskli operasyonlarda görev yapan zırhlı araçların kullanımı, son yıllarda şehir merkezlerinde de yaygınlaştı.
İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) hazırladığı rapora göre, Doğu ve Güneydoğu’da 2008-2018 yılları arasında zırhlı araçların karıştığı 63 olayda, 16’sı çocuk ve altısı kadın olmak üzere 36 sivil yaşamını yitirirken, 85 kişi de yaralandı.
İHD kayıtlarına göre, bu süreçte İstanbul ve Aydın’da iki kişi, 2019’da ise sadece Diyarbakır’da biri çocuk, iki kişi bu araçların altında kalarak öldü.
İHD’ye göre, yargı makamlarının kamu görevlilerine karşı cezasızlık politikası uygulaması bu kazaları artırıyor. İHD yöneticisi avukat Ercan Yılmaz, eğitimsizlik, tedbirsizlik ve kamu görevlisi olmanın verdiği güçle, dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmemenin, kazaların asıl sebebi olduğunu savunuyor. Şırnak’ın Silopi ilçesinde bir eve çarparak, iki kardeşi öldüren panzerin sürücüsüne 2 yıl ceza verildiğini hatırlatan Yılmaz, şöyle diyor, “Yargılanmayacakları güvencesiyle hareket ettikleri için bu sonuçlarla karşılaşıyoruz. Etkili bir yargılama yapılmalı, sivil yaşam alanlarında zırhlı araçları olmamalı.“
Kazaların aşırı güvenlikçi politikaların sonucu olduğunu savunan Yılmaz, bu olayları çatışmalı sürecin insanlar üzerindeki tahribatının başka boyutu olarak değerlendiriyor.
[Kronos.News] 5.2.2020
TOBB Üniversitesi’nden “işsizlik artacak, istihdam azalacak” açıklaması
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Sosyal Politikalar Araştırma Merkezi, Kasım-2019 dönemi işsizlik oranının 0.2 puan artarak yüzde 13.6’ya çıkacağını tahmin etti. İstihdam oranı 0.6 puan azalarak yüzde 45.3 düzeyine inecek.
BOLD – TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Sosyal Politikalar Araştırma Merkezi (SPM), 10 Şubat’ta ilan edilecek Kasım-2019 dönemi işsizlik oranı tahminini açıkladı. SPM, Kasım ayı işsizliğinin 0.2 puan artarak yüzde 13.6’ya çıkacağını tahmin etti.
İŞSİZLİK ARTACAK, İSTİHDAM AZALACAK
Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’ın haberine göre Hükümetin Yeni Ekonomi Programı’nda 2019 işsizliğinin yüzde 12.9 olması, 2020 sonunda da yüzde 11.8’e gerilemesi öngörülüyor. SPM Direktörü Prof. Dr. Serdar Sayan gözetiminde araştırmacı Pınar Kaynak tarafından yapılan tahminlere göre Kasım 2019’da istihdam oranı 0.6 puan azalarak yüzde 45.3 düzeyine inecek. Sanayi istihdamının ise 5 milyon 728 bin kişiye çıkacağı öngörüldü.
EKİM AYI İŞSİZLİK ORANI ÖNGÖRÜLDÜĞÜ GİBİ ÇIKTI
Geçen ay yayımlanan bültende işsizlik verilerinde frenleme beklentilerine yer verildiği hatırlatılan SPM çalışmasında, 10 Ocak’ta açıklanan Ekim 2019 dönemi genel işsizlik oranının öngördükleri gibi sırasıyla yüzde 13.4 ve yüzde 15.7 olarak açıklandığı belirtildi. SPM çalışmasında, Kasım-2019 döneminde işsizlik rakamının yüzde 13.6’ya yükseleceği belirtildi.
İŞSİZLİĞİN YENİDEN ARTMASI BEKLENİYOR
SPM Araştırmacısı Pınar Kaynak, Kasım-2019’da işsizlik verilerinin yeniden artmaya başlamasını beklediklerini, bu dönemde ihracatın bir önceki döneme göre yüzde 1 oranında azaldığını, diğer yandan yatırım malları ve ham madde ithalatının eylül dönemine göre artmakla beraber; artış oranlarının bir önceki döneme kıyasla yarı yarıya düştüğünü bildirdi. Açıklamada, sanayi üretiminin de düşmesiyle kasım dönemi işsizlik oranlarının artmasının şaşırtıcı olmayacağı kaydedildi.
[BoldMedya] 5.2.2020
BOLD – TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Sosyal Politikalar Araştırma Merkezi (SPM), 10 Şubat’ta ilan edilecek Kasım-2019 dönemi işsizlik oranı tahminini açıkladı. SPM, Kasım ayı işsizliğinin 0.2 puan artarak yüzde 13.6’ya çıkacağını tahmin etti.
İŞSİZLİK ARTACAK, İSTİHDAM AZALACAK
Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’ın haberine göre Hükümetin Yeni Ekonomi Programı’nda 2019 işsizliğinin yüzde 12.9 olması, 2020 sonunda da yüzde 11.8’e gerilemesi öngörülüyor. SPM Direktörü Prof. Dr. Serdar Sayan gözetiminde araştırmacı Pınar Kaynak tarafından yapılan tahminlere göre Kasım 2019’da istihdam oranı 0.6 puan azalarak yüzde 45.3 düzeyine inecek. Sanayi istihdamının ise 5 milyon 728 bin kişiye çıkacağı öngörüldü.
EKİM AYI İŞSİZLİK ORANI ÖNGÖRÜLDÜĞÜ GİBİ ÇIKTI
Geçen ay yayımlanan bültende işsizlik verilerinde frenleme beklentilerine yer verildiği hatırlatılan SPM çalışmasında, 10 Ocak’ta açıklanan Ekim 2019 dönemi genel işsizlik oranının öngördükleri gibi sırasıyla yüzde 13.4 ve yüzde 15.7 olarak açıklandığı belirtildi. SPM çalışmasında, Kasım-2019 döneminde işsizlik rakamının yüzde 13.6’ya yükseleceği belirtildi.
İŞSİZLİĞİN YENİDEN ARTMASI BEKLENİYOR
SPM Araştırmacısı Pınar Kaynak, Kasım-2019’da işsizlik verilerinin yeniden artmaya başlamasını beklediklerini, bu dönemde ihracatın bir önceki döneme göre yüzde 1 oranında azaldığını, diğer yandan yatırım malları ve ham madde ithalatının eylül dönemine göre artmakla beraber; artış oranlarının bir önceki döneme kıyasla yarı yarıya düştüğünü bildirdi. Açıklamada, sanayi üretiminin de düşmesiyle kasım dönemi işsizlik oranlarının artmasının şaşırtıcı olmayacağı kaydedildi.
[BoldMedya] 5.2.2020
Bir anne daha 22 günlük bebeğiyle gözaltına alındı!
Ankara’da yaşayan Büşra Öztürk, 22 günlük bebeğiyle birlikte bu sabah gözaltına alındı. Öztürk, mahkemeye çıkarılmak üzere yarın sabah Tokat’a götürülecek.
BOLD- 15 Temmuz’dan sonra Hizmet Hareketi’ne gönül verdikleri gerekçesiyle tenkil sürecine maruz kalan binlerce anneye bir yenisi daha eklendi. HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları savunnucu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun twitter hesabından paylaştığı bilgiye göre, Büşra Öztürk isimli bir anne 22 günlük bebeğiyle birlikte gözaltına alındı. 22 gün önce doğum yapan anne Öztürk, bebeği Nesibe Esra ile birlikte yarın Tokat’a götürülecek.
SESİMİZE HAYKIRIŞ OLUNUZ
Gergerlioğlu’na bir mesaj gönderen Büşra Öztürk’ün eşi, “Büşra Öztürk (anne) 22 gün önce doğum yaptı. Bugün Sabah Ankara’da 22 günlük bebeği Nesibe Esra ile birlikte gözaltına alındı. Yarın Tokat’a doğru yola çıkacak ve kısa bir sürede mahkemeye çıkacak. Eşimin tutuksuz yargılanması için sesimize haykırış olunuz” ifadelerini kullandı.
BOLD- 15 Temmuz’dan sonra Hizmet Hareketi’ne gönül verdikleri gerekçesiyle tenkil sürecine maruz kalan binlerce anneye bir yenisi daha eklendi. HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları savunnucu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun twitter hesabından paylaştığı bilgiye göre, Büşra Öztürk isimli bir anne 22 günlük bebeğiyle birlikte gözaltına alındı. 22 gün önce doğum yapan anne Öztürk, bebeği Nesibe Esra ile birlikte yarın Tokat’a götürülecek.
SESİMİZE HAYKIRIŞ OLUNUZ
Gergerlioğlu’na bir mesaj gönderen Büşra Öztürk’ün eşi, “Büşra Öztürk (anne) 22 gün önce doğum yaptı. Bugün Sabah Ankara’da 22 günlük bebeği Nesibe Esra ile birlikte gözaltına alındı. Yarın Tokat’a doğru yola çıkacak ve kısa bir sürede mahkemeye çıkacak. Eşimin tutuksuz yargılanması için sesimize haykırış olunuz” ifadelerini kullandı.
[BoldMedya] 4.2.202022 günlük bebeğiyle.!— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) February 4, 2020
"Büşra Öztürk (anne) 22 gün önce doğum yaptı. Bugün Sabah Ankara'da 22 günlük bebeği Nesibe Esra ile birlikte gözaltına alındı. Yarin Tokat'a doğru yola çıkacak ve kısa bir sürede mahkemeye çıkacak Eşimin tutuksuz yargılanması için sesimize haykırış olunuz" pic.twitter.com/FLTZxtSpRS
ABD'den Türkiye'ye Suriye'de NATO desteği
Türkiye, Suriye'de rejim ve Rusya ile karşı karşıya gelmesi sonrasında 'NATO' vurgusu yapmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da bu konuya değinerek "NATO müttefikimiz Türkiye'nin yanındayız. Türkiye'nin meşru müdafaa kapsamında attığı haklı adımları destekliyoruz" dedi.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İdlib'de rejim güçlerinin TSK'nın gözlem noktalarına yönelik saldırısı hakkında açıklamalarda bulunurken, "NATO müttefikimiz Türkiye'nin yanındayız. Türkiye'nin meşru müdafaa kapsamında attığı haklı adımları destekliyoruz" dedi.
Pompeo'nun açıklamalarından sayır başları şöyle:
"NATO müttefikimiz Türkiye'nin yanındayız. Türkiye'nin meşru müdafaa kapsamında attığı haklı adımları destekliyoruz.
"Esad rejimi, Rusya, İran ve Hizbullah'ın attığı adımlar ateşkesin sağlanmasını doğrudan engellemektedir. Bu barbar saldırılar sona ermeli, BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı uyarınca barış yeniden tesis edilmelidir.
"ABD olarak, İdlib'i de kapsayan ateşkes dahil olmak üzere, BM kararının tüm maddelerini uygulayana kadar Esad rejiminin uluslararası topluma yeniden entegre olmasını engellemek için tüm çabayı göstereceğiz."
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İdlib'de rejim güçlerinin TSK'nın gözlem noktalarına yönelik saldırısı hakkında açıklamalarda bulunurken, "NATO müttefikimiz Türkiye'nin yanındayız. Türkiye'nin meşru müdafaa kapsamında attığı haklı adımları destekliyoruz" dedi.
Pompeo'nun açıklamalarından sayır başları şöyle:
"NATO müttefikimiz Türkiye'nin yanındayız. Türkiye'nin meşru müdafaa kapsamında attığı haklı adımları destekliyoruz.
"Esad rejimi, Rusya, İran ve Hizbullah'ın attığı adımlar ateşkesin sağlanmasını doğrudan engellemektedir. Bu barbar saldırılar sona ermeli, BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı uyarınca barış yeniden tesis edilmelidir.
"ABD olarak, İdlib'i de kapsayan ateşkes dahil olmak üzere, BM kararının tüm maddelerini uygulayana kadar Esad rejiminin uluslararası topluma yeniden entegre olmasını engellemek için tüm çabayı göstereceğiz."
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Avrupa Birliği'nden Trump'a veto
ABD Başkanı Donald Trump'ın Filsitin-İsrail barışı için açıkladı plana Avrupa Birliği'nden onay çıkmadı.
Avrupa Birliği, ABD'nin çözüm planının Filistin meselesi konusundaki "uluslararası parametrelere" uymadığını belirtti. Brüksel'den yapılan açıklamada 1967 sınırları çerçevesinde çözüme destek vurgulandı.
Deutsche Welle Türkçe'de yer alan habere göre Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump tarafından geçtiğimiz hafta açıklanan Ortadoğu barış planını reddettiğini açıkladı. Açıklamada, planın üzerinde anlaşılan uluslararası parametrelerle uyuşmadığı belirtildi ve Filistin topraklarının İsrail tarafından ilhak edilmesine karşı çıkılacağı belirtildi.
Birlik adına açıklama Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell tarafından yapıldı. Borrell, yazılı açıklamasında, "Adil ve kalıcı barışın inşa edilmesi için henüz çözümlenmemiş nihai statü başlıkları tarafların doğrudan müzakeleri ile karara bağlanmalıdır" ifadesine yer verdi. Borell, 28 Ocak'ta sunulan planın uluslararası parametrelerden uzak olduğunu da belirtti. Açıklamada Avrupa Birliği'nin 1967 sınırları çerçevesinde iki devletli çözüme destek vermeyi sürdürdüğü vurgulandı.
Avrupa Birliği, Trump'ın 2017 yılında Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasını kınayarak, Washington'ın bölgedeki arabuluculuk rolüne gölge düşürdüğüne dikkat çekmişti.
Üye ülkelerin Filistin meselesine farklı yaklaşımları nedeniyle Avrupa Birliği, Ortadoğu konusunda temkinli bir politika izliyor. Bazı ülkeler Filistin'i devlet olarak tanırken, Birlik konunun müzakereler yoluyla çözülmesine destek veriyor.
Trump'ın planı neler içeriyor?
Trump tarafından "Yüzyılın Anlaşması" olarak adlandırılan ve Filistin meselesine yönelik çözümler içeren plan, Doğu Kudüs'ün başkent olduğu bir Filistin devleti kurulmasını istiyor. Aynı plan, Batı Şeria'da ilhak edilen bölgelere kurulan Yahudi yerleşimlerinin İsrail'e verilmesini öngörüyor. Trump'ın planı, Filistin meselesinde çözümün temeli olarak görülen 1967 sınırlarından büyük farklılık gösteriyor.
Trump'ın planı İsrail tarafından memnuniyetle karşılanırken, Filistin yönetimi ve Arap Birliği tarafından reddedilmişti.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Avrupa Birliği, ABD'nin çözüm planının Filistin meselesi konusundaki "uluslararası parametrelere" uymadığını belirtti. Brüksel'den yapılan açıklamada 1967 sınırları çerçevesinde çözüme destek vurgulandı.
Deutsche Welle Türkçe'de yer alan habere göre Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump tarafından geçtiğimiz hafta açıklanan Ortadoğu barış planını reddettiğini açıkladı. Açıklamada, planın üzerinde anlaşılan uluslararası parametrelerle uyuşmadığı belirtildi ve Filistin topraklarının İsrail tarafından ilhak edilmesine karşı çıkılacağı belirtildi.
Birlik adına açıklama Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell tarafından yapıldı. Borrell, yazılı açıklamasında, "Adil ve kalıcı barışın inşa edilmesi için henüz çözümlenmemiş nihai statü başlıkları tarafların doğrudan müzakeleri ile karara bağlanmalıdır" ifadesine yer verdi. Borell, 28 Ocak'ta sunulan planın uluslararası parametrelerden uzak olduğunu da belirtti. Açıklamada Avrupa Birliği'nin 1967 sınırları çerçevesinde iki devletli çözüme destek vermeyi sürdürdüğü vurgulandı.
Avrupa Birliği, Trump'ın 2017 yılında Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasını kınayarak, Washington'ın bölgedeki arabuluculuk rolüne gölge düşürdüğüne dikkat çekmişti.
Üye ülkelerin Filistin meselesine farklı yaklaşımları nedeniyle Avrupa Birliği, Ortadoğu konusunda temkinli bir politika izliyor. Bazı ülkeler Filistin'i devlet olarak tanırken, Birlik konunun müzakereler yoluyla çözülmesine destek veriyor.
Trump'ın planı neler içeriyor?
Trump tarafından "Yüzyılın Anlaşması" olarak adlandırılan ve Filistin meselesine yönelik çözümler içeren plan, Doğu Kudüs'ün başkent olduğu bir Filistin devleti kurulmasını istiyor. Aynı plan, Batı Şeria'da ilhak edilen bölgelere kurulan Yahudi yerleşimlerinin İsrail'e verilmesini öngörüyor. Trump'ın planı, Filistin meselesinde çözümün temeli olarak görülen 1967 sınırlarından büyük farklılık gösteriyor.
Trump'ın planı İsrail tarafından memnuniyetle karşılanırken, Filistin yönetimi ve Arap Birliği tarafından reddedilmişti.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Rus medyası AKP iktidarının dosyalarını peş peşe açıyor: El Nusra, Libya, Sadat, Katar…
Suriye’de İdlib gerilimi ve AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Ukrayna ziyaretlerinin ardından Rus medyası, el Nusra üyelerinin Türkiye itiraflarını ve Libya’ya paralı asker transferini konu alan dosya haberlerin arka arakaya servis etmeye başladı.
Rusya’nın devlet haber ajanslarından RIA Novosti, Nusra Cephesi’nin kuruluşunda Türkiye’nin oynadığı role ilişkin bir haber yayımladı. Haber, diğer devlet ajansı TASS’ta da yayımlandı.
Halep civarında Suriye ordusuna esir düşen cihatçılar, RIA Novosti’ye Nusra Cephesi’nin kuruluşunda Türkiye’nin rolünü anlattılar.
Esirlerden Mahmud el-Nacim’in anlattığına göre, önce “Özgür Suriye Ordusu”nun (“laik muhalefet”) bir birliği oluşturuldu. Daha sonra, Nusra Cephesi birliklerinin bu bölgelerde ortaya çıkmasıyla birlikte “laik” ve “radikal” muhalifler arasında çatışmalar başladı.
Haberde Nacim’in akrabalarıyla birlikte Türkiye’ye kaçmaya karar verdiği ancak Türk polisinin onu gözaltına aldığı ve Nusra’ya katılmaya zorladığı kaydedildi.
Nacim’in Suriye askerlerinin sorgusunda, “Bize, eğer onlar için çalışmazsam ve Nusra Cephesi saflarında savaşmazsam, ailemi öldüreceklerini veya tutuklayacaklarını söylediler. Bana 100 dolar ücret verdiler” dediği belirtildi.
Akrabalarının “rehine olarak tutmak için” bir mülteci kampına gönderildiğini belirten Nacim, “Nusra Cephesi için savaştığım sürece ailemin güvenlik içinde olacağını söylediler” dedi.
Cihatçıların neden Halep’i ateş altına aldıkları sorusuna Nacim, “Komutanımız, bunun, sivillerin Suriyeli ve Rusyalı askerlere nefretine yol açacağını söyledi” yanıtını verdi. Bir diğer esir düşen cihatçı olan Hüseyin Abdulaziz, sorgusu sırasında “Ben de yazıldım. Sonra farklı gruplarda savaştım: Ahrar el-Şam, ÖSO, Nureddin Zengi Tugayı. Bütün bu gruplar, Nusra Cephesi’ne katıldılar” dedi.
Abdulaziz, savaştığı birliğin Halep’teki Raşidin-5 semtinde bulunan Türkiye’ye ait gözlem noktasına çekildiğinde ele geçirildiğini söyledi.
CİHATÇI MİLİTANLARIN LİBYA’YA NASIL TAŞINDIĞI YAZILDI
El Nusra Cephesine verilen desteğe dikkat çekilen bu haberlerin yanı sıra Türkiye’nin Libya’ya taşıdığı örgüt mensuplarına dair bir haber de yine Kremlin’e yakınlığı ile bilinen Federal Haber Ajansında (FHA) yer aldı. Haberde şu bilgilere yer verildi:
“Geçen yıl 24 Aralık’tan bu yana Ankara, devlet sınırında 1200’den fazla Suriyeli teröristi Türkiye tarafına özel hazırlanmış ulaşım koridorları aracılığıyla attı. İki haftalığına Türkiye’ye geldikten sonra cihatçılar ülkenin batısındaki İzmir iline yakın kamplarda özel eğitim aldılar. Daha sonra, Libya vatandaşı olan Wings ve Africa Airlines uçaklarındaki radikaller Libya topraklarına nakledildi ve uçaklar Trablus yakınlarındaki Mitiga Havalimanına indi.
Türk özel hizmetlerinin emriyle yolcuların uçuşlara kaydedilmediğini belirtmek gerekir. Bunun yerine, militanların uçaklardan inişi, belirli bir Libya vatandaşı tarafından kontrol edildi. Ayrıca, Türkiye’nin Gaziantep kentindeki bir havaalanından doğrudan Libya’ya uçan iki uçakta, Sultan Murad müfrezesinden yüzlerce Suriyeli paralı askerin yanı sıra, bu birliklere liderlik etmesi gereken birkaç saha komutanının daha olduğu bilinmektedir. Buna ek olarak, Hamza el-Ömer, özellikle kentsel ortamlarda, madencilik arabalarında, otoyolların yanı sıra konut binaları ve yapılarda savaş taktikleri konusunda radikalleri eğitmeyi amaçlayan uçaklardan birinde uçtu.”
SADAT’IN ROLÜ
“Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı, Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Fayez Al Serrac’ın silahlı gruplarını eğitecek olan Trablus’a özel askeri şirket SADAT’a 50’den fazla askeri eğitmen gönderdi. Bunlara ek olarak, Türk ordusunun 20 askeri uzmanı Libya’nın başkentine gönderildi: İletişim mühendisleri, programcılar ve personel memurları. Bu insanlar görünüşte sürekli eğitim için SADAT ile uygun sözleşmeler yaptılar.”
PARA KATAR
Ajans, servis ettiği haberde, savaşmak için Libya’ya gitmek isteyen cihatçılara Türk vatandaşlığı sözü verilip SADAT tarafından aylık 2 bin dolar maaş bağlandığını, SADAT’ın Libya’daki faaliyetlerini ise Katar’ın finanse ettiğini kaydetti.
[TR724] 4.2.2020
Rusya’nın devlet haber ajanslarından RIA Novosti, Nusra Cephesi’nin kuruluşunda Türkiye’nin oynadığı role ilişkin bir haber yayımladı. Haber, diğer devlet ajansı TASS’ta da yayımlandı.
Halep civarında Suriye ordusuna esir düşen cihatçılar, RIA Novosti’ye Nusra Cephesi’nin kuruluşunda Türkiye’nin rolünü anlattılar.
Esirlerden Mahmud el-Nacim’in anlattığına göre, önce “Özgür Suriye Ordusu”nun (“laik muhalefet”) bir birliği oluşturuldu. Daha sonra, Nusra Cephesi birliklerinin bu bölgelerde ortaya çıkmasıyla birlikte “laik” ve “radikal” muhalifler arasında çatışmalar başladı.
Haberde Nacim’in akrabalarıyla birlikte Türkiye’ye kaçmaya karar verdiği ancak Türk polisinin onu gözaltına aldığı ve Nusra’ya katılmaya zorladığı kaydedildi.
Nacim’in Suriye askerlerinin sorgusunda, “Bize, eğer onlar için çalışmazsam ve Nusra Cephesi saflarında savaşmazsam, ailemi öldüreceklerini veya tutuklayacaklarını söylediler. Bana 100 dolar ücret verdiler” dediği belirtildi.
Akrabalarının “rehine olarak tutmak için” bir mülteci kampına gönderildiğini belirten Nacim, “Nusra Cephesi için savaştığım sürece ailemin güvenlik içinde olacağını söylediler” dedi.
Cihatçıların neden Halep’i ateş altına aldıkları sorusuna Nacim, “Komutanımız, bunun, sivillerin Suriyeli ve Rusyalı askerlere nefretine yol açacağını söyledi” yanıtını verdi. Bir diğer esir düşen cihatçı olan Hüseyin Abdulaziz, sorgusu sırasında “Ben de yazıldım. Sonra farklı gruplarda savaştım: Ahrar el-Şam, ÖSO, Nureddin Zengi Tugayı. Bütün bu gruplar, Nusra Cephesi’ne katıldılar” dedi.
Abdulaziz, savaştığı birliğin Halep’teki Raşidin-5 semtinde bulunan Türkiye’ye ait gözlem noktasına çekildiğinde ele geçirildiğini söyledi.
CİHATÇI MİLİTANLARIN LİBYA’YA NASIL TAŞINDIĞI YAZILDI
El Nusra Cephesine verilen desteğe dikkat çekilen bu haberlerin yanı sıra Türkiye’nin Libya’ya taşıdığı örgüt mensuplarına dair bir haber de yine Kremlin’e yakınlığı ile bilinen Federal Haber Ajansında (FHA) yer aldı. Haberde şu bilgilere yer verildi:
“Geçen yıl 24 Aralık’tan bu yana Ankara, devlet sınırında 1200’den fazla Suriyeli teröristi Türkiye tarafına özel hazırlanmış ulaşım koridorları aracılığıyla attı. İki haftalığına Türkiye’ye geldikten sonra cihatçılar ülkenin batısındaki İzmir iline yakın kamplarda özel eğitim aldılar. Daha sonra, Libya vatandaşı olan Wings ve Africa Airlines uçaklarındaki radikaller Libya topraklarına nakledildi ve uçaklar Trablus yakınlarındaki Mitiga Havalimanına indi.
Türk özel hizmetlerinin emriyle yolcuların uçuşlara kaydedilmediğini belirtmek gerekir. Bunun yerine, militanların uçaklardan inişi, belirli bir Libya vatandaşı tarafından kontrol edildi. Ayrıca, Türkiye’nin Gaziantep kentindeki bir havaalanından doğrudan Libya’ya uçan iki uçakta, Sultan Murad müfrezesinden yüzlerce Suriyeli paralı askerin yanı sıra, bu birliklere liderlik etmesi gereken birkaç saha komutanının daha olduğu bilinmektedir. Buna ek olarak, Hamza el-Ömer, özellikle kentsel ortamlarda, madencilik arabalarında, otoyolların yanı sıra konut binaları ve yapılarda savaş taktikleri konusunda radikalleri eğitmeyi amaçlayan uçaklardan birinde uçtu.”
SADAT’IN ROLÜ
“Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı, Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Fayez Al Serrac’ın silahlı gruplarını eğitecek olan Trablus’a özel askeri şirket SADAT’a 50’den fazla askeri eğitmen gönderdi. Bunlara ek olarak, Türk ordusunun 20 askeri uzmanı Libya’nın başkentine gönderildi: İletişim mühendisleri, programcılar ve personel memurları. Bu insanlar görünüşte sürekli eğitim için SADAT ile uygun sözleşmeler yaptılar.”
PARA KATAR
Ajans, servis ettiği haberde, savaşmak için Libya’ya gitmek isteyen cihatçılara Türk vatandaşlığı sözü verilip SADAT tarafından aylık 2 bin dolar maaş bağlandığını, SADAT’ın Libya’daki faaliyetlerini ise Katar’ın finanse ettiğini kaydetti.
[TR724] 4.2.2020
İnsan Hakları Derneği: Cezaevlerindeki hamile ve çocuklu kadınlar tahliye edilsin
İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi Kadın Komisyonu, cezaevlerinde olan hamile ve çocuklu kadınların yasadan gelen haklarını kullanarak tahliye edilmelerini istedi.
İHD İzmir Kadın Komisyonu, cezaevlerinde olan hamile ve çocuklu kadınların yaşadığı sorunlara dikkati çekmek amacıyla basın toplantısı düzenledi.
Mezopotamya Haber Ajansı’nın haberine göre, cezaevinde bulunan Elif Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral İHD İzmir Şubesi’ne başvurarak, eşinin Şakran Cezaevi’nde kaldığını, cezaevinde hamileliğinden kaynaklı doktor kontrollerinin ve bazı sağlık ihtiyaçlarını karşılayamadığından eşinin tutuksuz yargılanmasını talep etti.
Nuri Tuğral ve oğlu anneleri için Şakran Cezaevi’ne gidiyor
Nuri Tuğral, bugün yapılan basın toplantısına katılarak, cezaevinde bulunan Elif Tuğral’ın kan pıhtılaşması sorunu yaşadığını ve bu rahatsızlığı ile ilgili her gün düzenli olarak kan sulandırıcı iğne olması gerektiğini fakat bununla ilgili gerekli doktor kontrollerinin yapılmadığını belirtti. Kontrol amaçlı hastaneye gidişlerin ring aracı ile yapıldığını ve yol boyunca aracın sallanmasından kaynaklı sıklıkla rahatsızlandığını aktaran Tuğral, ayrıca kaldığı koğuşta kişi sayısının fazla olması hamilelik sürecini olumsuz etkilediğini söyledi. Evde anne bakımına ihtiyacı olan bir çocuklarının daha olduğunu dile getiren Tuğral, tüm bunların göz önüne alınarak Elif Tuğral’ın infazın ertelenmesini talep ettiğini ifade etti.
Elif Tuğral, eşi Nuri Tuğral ve çocukları
‘YASALAR UYGULANSIN’
Nuri Tuğral’ın ardından cezaevlerindeki hamile ve çocuklu kadınların yaşadığı sorunlara dikkati çekmek için hazırlanan basın metnini İHD Kadın Komisyonu adına Cemile Karakaya okudu. 5275 sayılı yasanın 16 maddesinin 4. Fıkrasına atıfta bulunan Karakaya, “Hapis cezasının infazı gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren 6 ayı geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anneden başka birine verilmiş olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur” dedi. 5275 sayılı yasanın 71 maddesinde ayrıca hükümlünün hastalıklarının tanısı için muayene ve tedavi olanaklarından tıbbi araçlardan yararlanma hakkına sahip olduğunu aktaran Karakaya, 5275 sayılı yasanın 72. Maddesinin ise beslenme hakkından söz ettiğini ancak yasaların cezaevlerinde halen mevcut olan hamile kadın ve çocuklu annelere keyfi olarak uygulanmadığını gözlemlediklerini dile getirdi.
‘ÇOCUKLARIN GELİŞİMİNİ OLUMSUZ ETKİLİYOR’
Çocuk gelişimi uzmanlarının, çocuğun sıfır-altı yaş aralığında gelişimsel açıdan destekleyen olumlu uyarıcıların sunulduğu bir ortamda yetiştirilmesinin, çocuğun beyin ve gelişimi açısından oldukça önemli olduğunu vurgulayan Karakaya, şunları söyledi:
“Bu nedenle çocuğun içinde bulunduğu çevre çocuğun gelişimsel açıdan desteklenmesinde oldukça büyük bir rol oynamaktadır. Çocuğun gelişimsel açıdan desteklenebilmesi için iyi bir beslenmeye ve bakıma, huzurlu, mutlu ve güvende hissedebileceği bir aile ortamına ve sosyal becerileri kazanabilmesi için kendi yaşıt arkadaşlarla birlikte olabileceği bir ortama ihtiyaç bulunmaktadır. Çocuğun, doğuştan getirdiği gelişimsel potansiyelini kullanabilmek ve yeteneklerini geliştirebilmesi için zengin uyarıcılarla donatılmış aile ortamına/çevreye ihtiyacı bulunmaktadır. Ceza ve tevkif evlerinde anneleriyle kalan çocuklarla çocuğun öğrenme kuramları göz önünde bulundurularak bir uzman tarafından ortamın ve eğitim programlarının yapılandırılmaması özellikle açık hava etkinliklerinin yeterli olmaması çocukların gelişimlerini olumsuz etkileyebilmektedir.”
‘CEZAEVLERİNDE 780 ÇOCUK BULUNUYOR’
Adalet Bakanlığı’nın kayıtlarına göre anneleriyle birlikte cezaevlerinde 780 çocuğun bulunduğunu belirten Karakaya, insan hakları savunucularının buna karşı mücadele ettiğini ve çocuk hakları açısından cezaevlerinde çocukların kalmamasını istediklerini dile getirdi.
“Yasaların istisnasız herkese uygulanması gerektiği hukukun en temel ilkelerinden biridir” diyen Karakaya, bu prensibin cezaevindeki kimi annelerde ve bebeklerde karşılığının olmadığını vurgulayarak, “İzmir İnsan Hakları Derneği Kadın Komisyonu olarak diyoruz ki; Cezaevlerinde olan hamile anneler tutuksuz yargılanmalı, ceza almış iseler cezaları ertelenmeli, çocuklar anneleri ile dört duvar arasında değil dışarıda özgür olmalı” dedi.
[TR724] 4.2.2020
İHD İzmir Kadın Komisyonu, cezaevlerinde olan hamile ve çocuklu kadınların yaşadığı sorunlara dikkati çekmek amacıyla basın toplantısı düzenledi.
Mezopotamya Haber Ajansı’nın haberine göre, cezaevinde bulunan Elif Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral İHD İzmir Şubesi’ne başvurarak, eşinin Şakran Cezaevi’nde kaldığını, cezaevinde hamileliğinden kaynaklı doktor kontrollerinin ve bazı sağlık ihtiyaçlarını karşılayamadığından eşinin tutuksuz yargılanmasını talep etti.
Nuri Tuğral ve oğlu anneleri için Şakran Cezaevi’ne gidiyor
Nuri Tuğral, bugün yapılan basın toplantısına katılarak, cezaevinde bulunan Elif Tuğral’ın kan pıhtılaşması sorunu yaşadığını ve bu rahatsızlığı ile ilgili her gün düzenli olarak kan sulandırıcı iğne olması gerektiğini fakat bununla ilgili gerekli doktor kontrollerinin yapılmadığını belirtti. Kontrol amaçlı hastaneye gidişlerin ring aracı ile yapıldığını ve yol boyunca aracın sallanmasından kaynaklı sıklıkla rahatsızlandığını aktaran Tuğral, ayrıca kaldığı koğuşta kişi sayısının fazla olması hamilelik sürecini olumsuz etkilediğini söyledi. Evde anne bakımına ihtiyacı olan bir çocuklarının daha olduğunu dile getiren Tuğral, tüm bunların göz önüne alınarak Elif Tuğral’ın infazın ertelenmesini talep ettiğini ifade etti.
Elif Tuğral, eşi Nuri Tuğral ve çocukları
‘YASALAR UYGULANSIN’
Nuri Tuğral’ın ardından cezaevlerindeki hamile ve çocuklu kadınların yaşadığı sorunlara dikkati çekmek için hazırlanan basın metnini İHD Kadın Komisyonu adına Cemile Karakaya okudu. 5275 sayılı yasanın 16 maddesinin 4. Fıkrasına atıfta bulunan Karakaya, “Hapis cezasının infazı gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren 6 ayı geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anneden başka birine verilmiş olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur” dedi. 5275 sayılı yasanın 71 maddesinde ayrıca hükümlünün hastalıklarının tanısı için muayene ve tedavi olanaklarından tıbbi araçlardan yararlanma hakkına sahip olduğunu aktaran Karakaya, 5275 sayılı yasanın 72. Maddesinin ise beslenme hakkından söz ettiğini ancak yasaların cezaevlerinde halen mevcut olan hamile kadın ve çocuklu annelere keyfi olarak uygulanmadığını gözlemlediklerini dile getirdi.
‘ÇOCUKLARIN GELİŞİMİNİ OLUMSUZ ETKİLİYOR’
Çocuk gelişimi uzmanlarının, çocuğun sıfır-altı yaş aralığında gelişimsel açıdan destekleyen olumlu uyarıcıların sunulduğu bir ortamda yetiştirilmesinin, çocuğun beyin ve gelişimi açısından oldukça önemli olduğunu vurgulayan Karakaya, şunları söyledi:
“Bu nedenle çocuğun içinde bulunduğu çevre çocuğun gelişimsel açıdan desteklenmesinde oldukça büyük bir rol oynamaktadır. Çocuğun gelişimsel açıdan desteklenebilmesi için iyi bir beslenmeye ve bakıma, huzurlu, mutlu ve güvende hissedebileceği bir aile ortamına ve sosyal becerileri kazanabilmesi için kendi yaşıt arkadaşlarla birlikte olabileceği bir ortama ihtiyaç bulunmaktadır. Çocuğun, doğuştan getirdiği gelişimsel potansiyelini kullanabilmek ve yeteneklerini geliştirebilmesi için zengin uyarıcılarla donatılmış aile ortamına/çevreye ihtiyacı bulunmaktadır. Ceza ve tevkif evlerinde anneleriyle kalan çocuklarla çocuğun öğrenme kuramları göz önünde bulundurularak bir uzman tarafından ortamın ve eğitim programlarının yapılandırılmaması özellikle açık hava etkinliklerinin yeterli olmaması çocukların gelişimlerini olumsuz etkileyebilmektedir.”
‘CEZAEVLERİNDE 780 ÇOCUK BULUNUYOR’
Adalet Bakanlığı’nın kayıtlarına göre anneleriyle birlikte cezaevlerinde 780 çocuğun bulunduğunu belirten Karakaya, insan hakları savunucularının buna karşı mücadele ettiğini ve çocuk hakları açısından cezaevlerinde çocukların kalmamasını istediklerini dile getirdi.
“Yasaların istisnasız herkese uygulanması gerektiği hukukun en temel ilkelerinden biridir” diyen Karakaya, bu prensibin cezaevindeki kimi annelerde ve bebeklerde karşılığının olmadığını vurgulayarak, “İzmir İnsan Hakları Derneği Kadın Komisyonu olarak diyoruz ki; Cezaevlerinde olan hamile anneler tutuksuz yargılanmalı, ceza almış iseler cezaları ertelenmeli, çocuklar anneleri ile dört duvar arasında değil dışarıda özgür olmalı” dedi.
[TR724] 4.2.2020
Ahmet Burhan yemek yemeyi bıraktı, kendini tutmakta da zorlanıyor
Yurt dışı yasağı olan annesine pasaport verilmemesinden dolayı iki hafta önce Almanya’ya tedavi için babaannesiyle birlikte giden kanser hastası 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın sürecinde ilerleme kaydedilemiyor. Bundaki temel sebeplerden biri de annesinin tedavi sürecinde Ahmet’in yayında bulunamaması.
Anne özleminden dolayı zor günler geçiren ve durumu daha da kötüye giden Ahmet Burhan, yemek yemeyi bıraktı ve kendini tutmakta zorlanıyor.
Her gün annesiyle telefonda konuşan Ahmet Burhan her defasında annesini yanında görmek için ağlıyor. Bu anlardan birini kayda alan Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç oğluna teselli vermeye çalıştığı görülmüştü. Anne Ataç oğluna, “Oğlum ben de seni çok özledim. Geleceğim vallahi. Tamam anneciğim geleceğim, hem de Fatma Betül ile birlikte geleceğim.” demesi yürekleri dağlamıştı.
Gergerlioğlu: Ahmet’in annesine yönelik yurtdışı yasağı kaldırılmalı
İnsan Hakları Savunucusu, HDP Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, AhvalPod’da Ahmet Burhan Ataç’ın yaşadıklarını anlattı.
“Baba Harun Yahya Ataç, KHK ile öğretmenlikten ihraç edildi ve tutuklandı. Anne Zekiye Ataç da eşi ile birlikte gözaltına alındıktan sonra serbest bırakıldı. Ancak anne Ataç hakkında yurt dışına çıkış yasağı konuldu. Bir süre sonra Ataç ailesinin sekiz yaşındaki çocukları Ahmet Burhan Ataç’a kemik kanseri teşhisi konuldu. Ağır bir ameliyat geçiren ve kemoterapi süreci geçiren Ahmet, şu an dokuz yaşında.”
“Ahmet’in tedavisi için Almanya’ya gitmesi gerekiyordu. Ancak Ahmet, annesi yurtdışı yasaklı, babası da cezaevinde olduğu için annesi ve babası olmadan Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. Ahmet’in yanında sadece 70 yaşındaki babaannesi var. Anne Zekiye Ataç, çocuğunun tedavi sürecinde yanında olmak için yurtdışı yasağının kalkmasını talep ediyor.”
Gergerlioğlu, anne Zekiye Ataç’ın yurtdışı yasağının kaldırılması gerektiğini belirtiyor.
[TR724] 5.2.2020
Anne özleminden dolayı zor günler geçiren ve durumu daha da kötüye giden Ahmet Burhan, yemek yemeyi bıraktı ve kendini tutmakta zorlanıyor.
Her gün annesiyle telefonda konuşan Ahmet Burhan her defasında annesini yanında görmek için ağlıyor. Bu anlardan birini kayda alan Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç oğluna teselli vermeye çalıştığı görülmüştü. Anne Ataç oğluna, “Oğlum ben de seni çok özledim. Geleceğim vallahi. Tamam anneciğim geleceğim, hem de Fatma Betül ile birlikte geleceğim.” demesi yürekleri dağlamıştı.
Gergerlioğlu: Ahmet’in annesine yönelik yurtdışı yasağı kaldırılmalı
İnsan Hakları Savunucusu, HDP Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, AhvalPod’da Ahmet Burhan Ataç’ın yaşadıklarını anlattı.
“Baba Harun Yahya Ataç, KHK ile öğretmenlikten ihraç edildi ve tutuklandı. Anne Zekiye Ataç da eşi ile birlikte gözaltına alındıktan sonra serbest bırakıldı. Ancak anne Ataç hakkında yurt dışına çıkış yasağı konuldu. Bir süre sonra Ataç ailesinin sekiz yaşındaki çocukları Ahmet Burhan Ataç’a kemik kanseri teşhisi konuldu. Ağır bir ameliyat geçiren ve kemoterapi süreci geçiren Ahmet, şu an dokuz yaşında.”
“Ahmet’in tedavisi için Almanya’ya gitmesi gerekiyordu. Ancak Ahmet, annesi yurtdışı yasaklı, babası da cezaevinde olduğu için annesi ve babası olmadan Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. Ahmet’in yanında sadece 70 yaşındaki babaannesi var. Anne Zekiye Ataç, çocuğunun tedavi sürecinde yanında olmak için yurtdışı yasağının kalkmasını talep ediyor.”
Gergerlioğlu, anne Zekiye Ataç’ın yurtdışı yasağının kaldırılması gerektiğini belirtiyor.
[TR724] 5.2.2020
Erdoğan ‘her sabah tut pekmezi yerim’ dedi; dakikalar sonra CNN Türk pekmezin faydalarını haber yaptı
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Ukrayna ziyareti dönüşünde uçakta koronavirüs ile ilgili yaptığı açıklamanın ardından bir gazetecinin kendisine yönelttiği, “Sizin virüslere karşı özel bir önleminiz var mı?” sorusuna, “Ben her sabah bir kaşık dut pekmezi yerim” cevabını verdi. Erdoğan’ın bu ifadelerini kullanmasından dakikalar sonra CNN Türk’te dut pekmezinin faydalarına dair haber yapıldı.
Erdoğan, açıklamasında “Bizim özel bazı tedbirimiz var mı derseniz, öyle bir tedbir inanın yok. Vücudu güçlü tutacağız. Bizim bazı arkadaşlar sağ olsunlar ara sıra dut pekmezi gönderirler. Ben her sabah bir kaşık dut pekmezi alırım. Çünkü kan yapar. Ağırlıklı olarak Erzurum’dan” ifadelerini kullandı.
Erdoğan’ın açıklamasından sonra akşam saatlerinde CNN Türk’te dut pekmezinin faydalarına dair bir haber yapıldı. CNN Türk’ten yapılan haberde “Hastalıklara karşı korunmak ve vücut direncini arttırmak için tüketilen dut pekmezinin faydaları saymakla bitmiyor” ifadeleri kullanıldı.
[TR724] 4.2.2020
Erdoğan, açıklamasında “Bizim özel bazı tedbirimiz var mı derseniz, öyle bir tedbir inanın yok. Vücudu güçlü tutacağız. Bizim bazı arkadaşlar sağ olsunlar ara sıra dut pekmezi gönderirler. Ben her sabah bir kaşık dut pekmezi alırım. Çünkü kan yapar. Ağırlıklı olarak Erzurum’dan” ifadelerini kullandı.
Erdoğan’ın açıklamasından sonra akşam saatlerinde CNN Türk’te dut pekmezinin faydalarına dair bir haber yapıldı. CNN Türk’ten yapılan haberde “Hastalıklara karşı korunmak ve vücut direncini arttırmak için tüketilen dut pekmezinin faydaları saymakla bitmiyor” ifadeleri kullanıldı.
[TR724] 4.2.2020
Erdoğan, yolun sonuna geldi! | ARTI-EKSİ
ABD ile Rusya arasında tehdit politikası yürüten Erdoğan, artık tercih noktasında.
Ukrayna ve Kırım kartlarını masaya süren Erdoğan’a karşı Rusya’nın elinde hangi kozlar var?
Adem Yavuz Arslan, Abdülhamit Bilici ve Metin Yıkar Artı-Eksi’de yorumluyor.
[TR724] 5.2.2020
Ukrayna ve Kırım kartlarını masaya süren Erdoğan’a karşı Rusya’nın elinde hangi kozlar var?
Adem Yavuz Arslan, Abdülhamit Bilici ve Metin Yıkar Artı-Eksi’de yorumluyor.
[TR724] 5.2.2020
Tayyip Erdoğan ile Adolf Hitler arasındaki farklar [Ali Dinçer]
Başlığın tuhaflığının farkındayım. Farklı zamanlarda yaşamış, farklı koşullarda ortaya çıkmış iki liderden söz ediyoruz.
Yine de birçoğumuz bu iki siyasi figür arasında benzerlikler kurma eğilimindeyiz. Nitekim ortak paydaları az değil: ikisi de zengin olmayan ailelerde dünyaya geldi, ikisi de ülkelerinde çalkantılı dönemlerin ardından iktidarı eline aldı, ikisi de kendini aşağılanmış ve dışlanmış hisseden kitlelerin duygularını demagoji yoluyla sömürerek mutlak siyasi güce erişti, ikisi de ülkelerindeki kısmi demokrasileri tedrici şekilde tek adam rejimine tahvil etti, ikisinin de etrafında yarı tanrısal lider kültleri inşa edildi ve ikisi de kendine tehdit olarak gördüğü ve nefret söyleminin hedefine oturttuğu kitleler üzerinde radikal tasfiye ve toplu imha kampanyaları yürüttü.
Bununla birlikte, bu ambalajın altında yatan çok sayıda fark var ve bunları gözardı ettiğimizde öngörülerimiz Erdoğan’ın Hitler’in adımlarını birebir takip etmesi yönünde olabiliyor.
Yine bu iki figürün çok temel noktalarda ayrışan kişiliklerini ihmal etmemiz, Erdoğan’ın ileride nasıl hatırlanacağına dair beklentilerimizi de şekillendiriyor.
Bu noktada önemli bir ayrıntıya değinme ihtiyacı hissediyorum. Hitler’in günümüzde lanetle anılmasının esas sebebi, yaygın olarak zannedildiği gibi Yahudilere ve diğer bazı gruplara karşı işlediği soykırım suçları değil, uluslararası toplumun bütün önemli aktörlerine karşı, küresel sistemi varoluşsal bir krize itecek ölçüde topyekun ve radikal bir savaşa girişmiş ve nihayetinde kaybetmiş olması.
İşlediği soykırım suçlarının ona ve Nazizm ideolojisine dair günümüzde yerleşmiş olan retoriğin merkezine oturtulmuş olması, bu esas nedensellik bağını gözden kaçırmamıza neden olmamalı.
Zira Hitler’in antisemit fikriyatı ve diğer saplantıları iktidara gelmesinden önce bilinmeyen şeyler değildi. Kavgam adlı manifestosu yayımlandığında şansölye olmasına daha yedi yıl vardı. İlk toplama kampı olan Dachau, Hitler’in iktidara gelmesinin ardından birkaç ay içinde faaliyete girmesine rağmen, başta İngiltere olmak üzere batılı müttefiklerin Nazi Almanya’sına yıllarca dostane yaklaşmasına mani olmadı.
Keza 1938 sonbaharında Çekoslovakya topraklarının bir kısmı bizzat İngiliz ve Fransız liderler tarafından Almanya’ya anahtar teslim devredildiği sırada, en korkunç toplama kamplarından Mauthausen’deki toplu imha süreci de devam ediyordu.
Batılı müttefiklerin o dönem Nazilere karşı yürüttüğü ve bugün literatürde “yatıştırma” (appeasement) adıyla yerleşmiş bulunan tavizkâr ve ilkesiz politikanın bir benzerinin günümüzde bazı Avrupalı liderler tarafından Erdoğan’a karşı izlendiği söylenebilir.
Bu iki despot arasındaki farklardan biri burada yatıyor. Yatıştırma politikası Hitler üzerinde bir noktada iflas ettiyse de, Erdoğan vakasında şu ana kadar son derece başarılı ve 1939 tarzı bir çıkmaza saplanacağına dair herhangi bir emare görünmüyor.
Eylül 1939’da Hitler Polonya’nın Danzig (bugünkü Gdańsk) şehrine saldırdığında, İngiltere ve Fransa anlaşmalardan kaynaklanan taahhütleri uyarınca harekete geçtiler ve operasyonu durdurması için Almanya’ya ültimatom verdiler. Hitler ise geri adım atmadı. Ve neticede Batılı müttefikler savaş ilan etmek durumunda kaldı.
Bir an için bu durumda “Führer”in yerinde “Reis”in olduğunu düşünelim. Olayların nasıl farklı gelişeceği konusunda az çok fikir yürütülebilir. Ültimatom karşısında Erdoğan harekatı durdurarak Chamberlain ve Daladier ile müzakereye oturur, sembolik dahi olsa bir taviz almaya çalışır, müzakerelerin sonucunu hatta Batılıların kendisiyle masaya oturmasını bile bir şekilde kamuoyuna dış politika zaferi olarak satar, bir süre sonra da konuyu gündemden düşürürdü.
Tabii ki geriye dönük bu tür varsayımsal ve iki boyutlu projeksiyonlar sağlıklı değil. İnsan hikayeleri tek değişkenli matematik denklemine indirgenemez. Bu yola tarihi analiz yapmak için değil, yalnızca bu iki şahsiyeti birbiriyle kıyaslamak için başvuruyorum.
Hitler asker kökenli, geri adım atma fikriyle temelden sorunu olan biriydi. Birinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda onbaşı olarak görev yaptı. Ordu henüz tamamen tükenmemişken Almanya teslim oldu ve Compiègne mütarekesi imzalandı. Daha sonra Versailles’ın küçük düşürücü hükümleri Almanya’nın üzerine kâbus gibi çöktü. Tüm bunların yaşattığı travma Hitler’in psikolojisi üzerinde kalıcı izler bıraktı ve zamanla benimsediği “ya hep ya hiç” felsefesinin orijinlerini oluşturdu.
Bu felsefe, Hitler’in savaş sırasındaki karar verme mekanizması üzerinde felç edici bir tesir icra etti. Örneğin Barbarossa harekatı batağa saplandığında, Rusların hesaplandığı kadar çabuk mağlup edilemeyeceği, hatta doğu cephesinin büyük bir felakete doğru gittiği ortaya çıktığında dahi Hitler, Sovyet Rusya ile müzakereye yanaşmadı. En yakın müttefiki Mussolini’nin bu yöndeki yalvarmaları da fayda etmedi.
Erdoğan’ın ve rejiminin bu vaziyeti de aynı şekilde yönetmeyeceğini tahmin edebiliriz. Muhtemeldir ki, türlü siyasi ve ekonomik tavizler vererek Stalin’i barışa ikna ettikten sonra, Barbarossa’nın kendine karşı kurulmuş bir kumpas olduğunu ilan eder, sonra da harekatın planlayıcılarından birini, örneğin Mareşal Friedrich Paulus’u, bu kumpasın günah keçisi yaparak kurşuna dizdirirdi.
Hitler’in dostlarına ve müttefiklerine nispeten sadık olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin müttefiki İtalya’nın Libya’da İngiltere’ye karşı yaşadığı fiyaskoya bigane kalamamış, elit bir zırhlı orduyu ve en başarılı generallerinden Rommel’i, o sıralar hazırlıklarını yaptığı Rusya harekatında kullanmak yerine Il Duce’nin yardımına göndermişti.
Yine Pearl Harbor baskınından sonra ABD ile Japonya arasında patlak veren savaşa mecbur olmadığı hâlde müttefiki Japonya’nın yanında dâhil olmuştu.
Erdoğan’ın lügatinde sadakat kelimesine yer yok. Altı yıl boyunca Mavi Marmara’nın siyaseten ekmeğini yedikten sonra, İsrail ile anlaşıp filonun organizatörlerine gözünü kırpmadan “Oraya giderken bana mı sordunuz?” diyebildi. Böyle bir şeyi Hitler’in istese de yapabileceğini zannetmiyorum.
Tabii ki Hitler’in ABD’ye savaş ilan etmesinde sadakatten ziyade Sovyet Rusya’ya karşı Japon yardımı çekmek gibi gerçekçi olmayan bir beklenti de rol oynamış olabilir.
Bu ihtimal de bir diğer kişilik farkına işaret ediyor. Hitler’in realitelerle arasının pek iyi olduğu söylenemez. Savaş kendisi için yolunda giderken fazla fark edilmeyen bu özelliği, işler ters gitmeye başladıktan sonra gittikçe daha görünür hâle geldi. Özellikle sona yaklaştıkça gerçek dünyadan zihinsel düzlemde ciddi kopuşlar yaşadığı, Aralık 1944’te generaller Berlin’e hızla yaklaşan Rusların ilerlemesine çare ararken, ordunun son zırhlı rezervlerini Ardenler bölgesinde delice bir karşı taarruzda harcaması gibi irrasyonel kararlarından anlaşılıyor.
Erdoğan’ın gerçeklikle ilişkisi ise daha sağlıklı. Türk kamuoyunda ve sosyal medyada zaman zaman hükümet yanlısı unsurların estirdiği hamasi histeriyi bir kenara koyup reel icraatına odaklanırsak; iç politikada 367 krizi, Gezi parkı olayları ve Aralık 2013 yolsuzluk soruşturması gibi başlangıçta kendisi için olumsuz görünen durumlardan güçlenerek çıkabilecek; dış politikada en tehlikeli hamlelerden sonra bile uluslararası toplumun tepkileri karşısında süratle pozisyon değiştirerek durumu kontrol altına alabilecek adaptasyon ve kıvraklığa sahip olduğunu görebiliriz.
Sonuncu ve en can alıcı farka gelelim. Hitler bir idealistti. Kendini adadığı — canavarca — davası uğrunda her şeyini ortaya koydu ve her şeyi kaybedene kadar da vazgeçmedi. Ruslar Berlin’e girdikten sonra sığınağında intihar etti.
Erdoğan zannedildiği şekilde bir davaya adanmış biri değil. Nasıl ki demokrasi onun için “istediği durağa gelince inilecek bir tramvay” idiyse; İslamcılık, milliyetçilik, antiemperyalizm veya Batılılarla yapılacak alışverişler de aynı şekilde birer araç. Kişisel iktidarını, ailesini ve kurduğu imparatorluğu muhafaza etmek dışında bir ajandası yok.
İktidar Hitler için hayalini kurduğu distopik dünya düzenine götürecek bir araçtı. Erdoğan için ise maksud-u bizzat. Bu yüzden Erdoğan işler sarpa sarınca 180 derecelik dönüşler yapmakta ve gerektiğinde en yakın dostlarını bile trenin altına atmakta zorlanmıyor ve uluslararası reelpolitiğin ahlakî defolarını maharetle ve tekrar tekrar kendi lehine işletebiliyor.
Neyse ki, Hitler’in bütün bir dünyayı ateşe veren askeri kudretine sahip olmaktan çok uzak. Ülkelerin birbirine çok daha bağımlı olduğu ve bazı uluslararası mekanizmaların daha iyi yerleşmiş olduğu bir dönemde iktidara geldi. Rejimi tarafından işlenen hak ihlallerinin ve insanlığa karşı suçların en azından bir kısmı iletişim vasıtalarıyla yayılıp toplumsal ve uluslararası tepkilerle durdurulabiliyor veya hafifletilebiliyor.
Doğal olarak en çok merak edilen hikâyenin sonu. Hitler 1945 baharında kendisi açısından en onurlu çıkış yolunu tercih etmişti. Erdoğan’ın ki nasıl olur öngörmek zor. Üzerinde oturduğu iktidar düzeni şimdilik sürdürülebilir görünse de, içerideki ve dışarıdaki elverişli hava koşulları sona erdiğinde, son kurşuna kadar savaşacak potansiyel ne kendisinde ne de etrafındakilerde görünmüyor.
Bu yüzden sonunun farklı ve orijinal, ama yine de ibretlik olacağını düşünüyorum. Zaten her final biraz öyledir. Mark Twain’in dediği gibi: ‘Tarih tekerrür etmez, ancak kafiyelidir.’
[Ali Dinçer] 5.2.2020 [TR724]
Yine de birçoğumuz bu iki siyasi figür arasında benzerlikler kurma eğilimindeyiz. Nitekim ortak paydaları az değil: ikisi de zengin olmayan ailelerde dünyaya geldi, ikisi de ülkelerinde çalkantılı dönemlerin ardından iktidarı eline aldı, ikisi de kendini aşağılanmış ve dışlanmış hisseden kitlelerin duygularını demagoji yoluyla sömürerek mutlak siyasi güce erişti, ikisi de ülkelerindeki kısmi demokrasileri tedrici şekilde tek adam rejimine tahvil etti, ikisinin de etrafında yarı tanrısal lider kültleri inşa edildi ve ikisi de kendine tehdit olarak gördüğü ve nefret söyleminin hedefine oturttuğu kitleler üzerinde radikal tasfiye ve toplu imha kampanyaları yürüttü.
Bununla birlikte, bu ambalajın altında yatan çok sayıda fark var ve bunları gözardı ettiğimizde öngörülerimiz Erdoğan’ın Hitler’in adımlarını birebir takip etmesi yönünde olabiliyor.
Yine bu iki figürün çok temel noktalarda ayrışan kişiliklerini ihmal etmemiz, Erdoğan’ın ileride nasıl hatırlanacağına dair beklentilerimizi de şekillendiriyor.
Bu noktada önemli bir ayrıntıya değinme ihtiyacı hissediyorum. Hitler’in günümüzde lanetle anılmasının esas sebebi, yaygın olarak zannedildiği gibi Yahudilere ve diğer bazı gruplara karşı işlediği soykırım suçları değil, uluslararası toplumun bütün önemli aktörlerine karşı, küresel sistemi varoluşsal bir krize itecek ölçüde topyekun ve radikal bir savaşa girişmiş ve nihayetinde kaybetmiş olması.
İşlediği soykırım suçlarının ona ve Nazizm ideolojisine dair günümüzde yerleşmiş olan retoriğin merkezine oturtulmuş olması, bu esas nedensellik bağını gözden kaçırmamıza neden olmamalı.
Zira Hitler’in antisemit fikriyatı ve diğer saplantıları iktidara gelmesinden önce bilinmeyen şeyler değildi. Kavgam adlı manifestosu yayımlandığında şansölye olmasına daha yedi yıl vardı. İlk toplama kampı olan Dachau, Hitler’in iktidara gelmesinin ardından birkaç ay içinde faaliyete girmesine rağmen, başta İngiltere olmak üzere batılı müttefiklerin Nazi Almanya’sına yıllarca dostane yaklaşmasına mani olmadı.
Keza 1938 sonbaharında Çekoslovakya topraklarının bir kısmı bizzat İngiliz ve Fransız liderler tarafından Almanya’ya anahtar teslim devredildiği sırada, en korkunç toplama kamplarından Mauthausen’deki toplu imha süreci de devam ediyordu.
Batılı müttefiklerin o dönem Nazilere karşı yürüttüğü ve bugün literatürde “yatıştırma” (appeasement) adıyla yerleşmiş bulunan tavizkâr ve ilkesiz politikanın bir benzerinin günümüzde bazı Avrupalı liderler tarafından Erdoğan’a karşı izlendiği söylenebilir.
Bu iki despot arasındaki farklardan biri burada yatıyor. Yatıştırma politikası Hitler üzerinde bir noktada iflas ettiyse de, Erdoğan vakasında şu ana kadar son derece başarılı ve 1939 tarzı bir çıkmaza saplanacağına dair herhangi bir emare görünmüyor.
Eylül 1939’da Hitler Polonya’nın Danzig (bugünkü Gdańsk) şehrine saldırdığında, İngiltere ve Fransa anlaşmalardan kaynaklanan taahhütleri uyarınca harekete geçtiler ve operasyonu durdurması için Almanya’ya ültimatom verdiler. Hitler ise geri adım atmadı. Ve neticede Batılı müttefikler savaş ilan etmek durumunda kaldı.
Bir an için bu durumda “Führer”in yerinde “Reis”in olduğunu düşünelim. Olayların nasıl farklı gelişeceği konusunda az çok fikir yürütülebilir. Ültimatom karşısında Erdoğan harekatı durdurarak Chamberlain ve Daladier ile müzakereye oturur, sembolik dahi olsa bir taviz almaya çalışır, müzakerelerin sonucunu hatta Batılıların kendisiyle masaya oturmasını bile bir şekilde kamuoyuna dış politika zaferi olarak satar, bir süre sonra da konuyu gündemden düşürürdü.
Tabii ki geriye dönük bu tür varsayımsal ve iki boyutlu projeksiyonlar sağlıklı değil. İnsan hikayeleri tek değişkenli matematik denklemine indirgenemez. Bu yola tarihi analiz yapmak için değil, yalnızca bu iki şahsiyeti birbiriyle kıyaslamak için başvuruyorum.
Hitler asker kökenli, geri adım atma fikriyle temelden sorunu olan biriydi. Birinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda onbaşı olarak görev yaptı. Ordu henüz tamamen tükenmemişken Almanya teslim oldu ve Compiègne mütarekesi imzalandı. Daha sonra Versailles’ın küçük düşürücü hükümleri Almanya’nın üzerine kâbus gibi çöktü. Tüm bunların yaşattığı travma Hitler’in psikolojisi üzerinde kalıcı izler bıraktı ve zamanla benimsediği “ya hep ya hiç” felsefesinin orijinlerini oluşturdu.
Bu felsefe, Hitler’in savaş sırasındaki karar verme mekanizması üzerinde felç edici bir tesir icra etti. Örneğin Barbarossa harekatı batağa saplandığında, Rusların hesaplandığı kadar çabuk mağlup edilemeyeceği, hatta doğu cephesinin büyük bir felakete doğru gittiği ortaya çıktığında dahi Hitler, Sovyet Rusya ile müzakereye yanaşmadı. En yakın müttefiki Mussolini’nin bu yöndeki yalvarmaları da fayda etmedi.
Erdoğan’ın ve rejiminin bu vaziyeti de aynı şekilde yönetmeyeceğini tahmin edebiliriz. Muhtemeldir ki, türlü siyasi ve ekonomik tavizler vererek Stalin’i barışa ikna ettikten sonra, Barbarossa’nın kendine karşı kurulmuş bir kumpas olduğunu ilan eder, sonra da harekatın planlayıcılarından birini, örneğin Mareşal Friedrich Paulus’u, bu kumpasın günah keçisi yaparak kurşuna dizdirirdi.
Hitler’in dostlarına ve müttefiklerine nispeten sadık olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin müttefiki İtalya’nın Libya’da İngiltere’ye karşı yaşadığı fiyaskoya bigane kalamamış, elit bir zırhlı orduyu ve en başarılı generallerinden Rommel’i, o sıralar hazırlıklarını yaptığı Rusya harekatında kullanmak yerine Il Duce’nin yardımına göndermişti.
Yine Pearl Harbor baskınından sonra ABD ile Japonya arasında patlak veren savaşa mecbur olmadığı hâlde müttefiki Japonya’nın yanında dâhil olmuştu.
Erdoğan’ın lügatinde sadakat kelimesine yer yok. Altı yıl boyunca Mavi Marmara’nın siyaseten ekmeğini yedikten sonra, İsrail ile anlaşıp filonun organizatörlerine gözünü kırpmadan “Oraya giderken bana mı sordunuz?” diyebildi. Böyle bir şeyi Hitler’in istese de yapabileceğini zannetmiyorum.
Tabii ki Hitler’in ABD’ye savaş ilan etmesinde sadakatten ziyade Sovyet Rusya’ya karşı Japon yardımı çekmek gibi gerçekçi olmayan bir beklenti de rol oynamış olabilir.
Bu ihtimal de bir diğer kişilik farkına işaret ediyor. Hitler’in realitelerle arasının pek iyi olduğu söylenemez. Savaş kendisi için yolunda giderken fazla fark edilmeyen bu özelliği, işler ters gitmeye başladıktan sonra gittikçe daha görünür hâle geldi. Özellikle sona yaklaştıkça gerçek dünyadan zihinsel düzlemde ciddi kopuşlar yaşadığı, Aralık 1944’te generaller Berlin’e hızla yaklaşan Rusların ilerlemesine çare ararken, ordunun son zırhlı rezervlerini Ardenler bölgesinde delice bir karşı taarruzda harcaması gibi irrasyonel kararlarından anlaşılıyor.
Erdoğan’ın gerçeklikle ilişkisi ise daha sağlıklı. Türk kamuoyunda ve sosyal medyada zaman zaman hükümet yanlısı unsurların estirdiği hamasi histeriyi bir kenara koyup reel icraatına odaklanırsak; iç politikada 367 krizi, Gezi parkı olayları ve Aralık 2013 yolsuzluk soruşturması gibi başlangıçta kendisi için olumsuz görünen durumlardan güçlenerek çıkabilecek; dış politikada en tehlikeli hamlelerden sonra bile uluslararası toplumun tepkileri karşısında süratle pozisyon değiştirerek durumu kontrol altına alabilecek adaptasyon ve kıvraklığa sahip olduğunu görebiliriz.
Sonuncu ve en can alıcı farka gelelim. Hitler bir idealistti. Kendini adadığı — canavarca — davası uğrunda her şeyini ortaya koydu ve her şeyi kaybedene kadar da vazgeçmedi. Ruslar Berlin’e girdikten sonra sığınağında intihar etti.
Erdoğan zannedildiği şekilde bir davaya adanmış biri değil. Nasıl ki demokrasi onun için “istediği durağa gelince inilecek bir tramvay” idiyse; İslamcılık, milliyetçilik, antiemperyalizm veya Batılılarla yapılacak alışverişler de aynı şekilde birer araç. Kişisel iktidarını, ailesini ve kurduğu imparatorluğu muhafaza etmek dışında bir ajandası yok.
İktidar Hitler için hayalini kurduğu distopik dünya düzenine götürecek bir araçtı. Erdoğan için ise maksud-u bizzat. Bu yüzden Erdoğan işler sarpa sarınca 180 derecelik dönüşler yapmakta ve gerektiğinde en yakın dostlarını bile trenin altına atmakta zorlanmıyor ve uluslararası reelpolitiğin ahlakî defolarını maharetle ve tekrar tekrar kendi lehine işletebiliyor.
Neyse ki, Hitler’in bütün bir dünyayı ateşe veren askeri kudretine sahip olmaktan çok uzak. Ülkelerin birbirine çok daha bağımlı olduğu ve bazı uluslararası mekanizmaların daha iyi yerleşmiş olduğu bir dönemde iktidara geldi. Rejimi tarafından işlenen hak ihlallerinin ve insanlığa karşı suçların en azından bir kısmı iletişim vasıtalarıyla yayılıp toplumsal ve uluslararası tepkilerle durdurulabiliyor veya hafifletilebiliyor.
Doğal olarak en çok merak edilen hikâyenin sonu. Hitler 1945 baharında kendisi açısından en onurlu çıkış yolunu tercih etmişti. Erdoğan’ın ki nasıl olur öngörmek zor. Üzerinde oturduğu iktidar düzeni şimdilik sürdürülebilir görünse de, içerideki ve dışarıdaki elverişli hava koşulları sona erdiğinde, son kurşuna kadar savaşacak potansiyel ne kendisinde ne de etrafındakilerde görünmüyor.
Bu yüzden sonunun farklı ve orijinal, ama yine de ibretlik olacağını düşünüyorum. Zaten her final biraz öyledir. Mark Twain’in dediği gibi: ‘Tarih tekerrür etmez, ancak kafiyelidir.’
[Ali Dinçer] 5.2.2020 [TR724]
Haaland için ha Salzburg ha Dortmund! [Hasan Cücük]
Transfer döneminde milyonlar ödenerek kadroya katılan oyuncuların alışma dönemi uzun sürebiliyor. Hatta dünya çapında adını duyurup da yeni takımında hüsran yaşatanların sayısı hiç de az değil. Geçen sezonun en pahalı transferleri olarak kayıtlara geçen Eden Hazard, Antoine Griezmann ve Joao Felix yeni takımlarında eski günlerini aratan bir performans ortaya koydu. Ancak bir isim var ki; eski takımında gösterdiği performansını yeni takımına taşımayı başardı. Bu isim Dortmund’un Salzburg’dan kadrosuna kattığı Norveçli Erling Haaland.
Bundesliga takımlarından Borussia Dortmund’un Avusturya ekibi Salzburg’dan 20 milyon Euro’ya kadrosuna kattığı Erling Haaland çıktığı 3 maçta 7 kez fileleri havalandırdı. Forma giydiği 3 maçta sahada 136 dakika kalan Haaland, her 19 dakikaya bir gol sığdırdı. Norveçli golcü, Salzburg formasıyla ligde çıktığı 14 maçta 16 gole imza atmıştı. Dortmund’da ise golcü kimliğini daha da geliştirdi. Borussia Dortmund formasıyla Augsburg’a 3, Köln ve Union Berlin’e ikişer olmak üzere 7 gol atan Haaland, Almanya ligindeki ilk üç maçında bu rakama ulaşan ilk futbolcu oldu.
Borussia Dortmund kariyerine 7 golle başlayan Norveçli forvet Erling Haaland, Avrupa’nın 5 büyük ligi olan Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya, İtalya’da genç yaşta forma giymeye başlayan yıldız isimlerin ilk üç maçlık performanslarını geride bıraktı. Günümüz futbolunda gol denince akıllara ilk gelen isimler olan Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo, liglerde çıktıkları ilk 3 maçlarını boş geçtiler. Cristiano Ronaldo, Sporting Lizbon’dan transfer olduğu Manchester United’daki ilk sezonu olan 2003-04’te Bolton, Newcastle United ve Wolverhampton’a karşı 109 dakika sahada kalmasına karşılık gol sevinci yaşayamadı. İspanya temsilcisi Barcelona’da 2004-05 sezonunda çıktığı ilk üç maçta 100 dakika görev yapan Messi, Espanyol, Osasuna ve Gramenet takımlarına gol atamadı.
Bundesliga’da gol denince akıllara gelen ilk isim olan Polonyalı forvet Robert Lewandowski Almanya kariyerine tıpkı Haaland gibi Borussia Dortmund’da başlamıştı. Şimdilerde Bayern Münih adına gollerini sıralayan Lewandoeski, Dortmund formasıyla çıktığı ilk 3 maçında gol atmaya muvaffak olamadı. Lewandowski, Burghausen, Karabağ ve Bayer Leverkusen’e karşı toplamda 81 dakika oynadığı ilk üç karşılaşmasında gol sevinci yaşayamadı.
Şimdilerde Ronaldo deyince akıllara Portekizli yıldız Cristiano Ronaldo geliyor ama 1990’lı yılların sonunda gol makinesi bir başka Ronaldo vardı. Brezilyalı olan Ronaldo, Barcelona ile çıktığı ilk 3 maçında 2 gole imza attı. Hollanda ekibi PSV’den Barcelona’ya 20 yaşındayken transfer olan Ronaldo, 1996-97 sezonunda Atletico Madrid, Oviedo ve Espanyol maçlarında görev aldığı 246 dakikada 2 kez fileleri havalandırdı.
İngiliz futbolunun Harry Kane’den önce yetiştirdiği gol makinasının adı olan Wayne Rooney 2004-05 sezonunda 19 yaşında giymeye başladığı Manchester United formasıyla ilk üç maçında 3 defa gol sevinci yaşadı. Fenerbahçe, Middlesbrough ve Birmingham maçlarında toplam 212 dakika görev alan İngiliz futbolcu, 3 golünü de sarı-lacivertlilere karşı kaydetti. Haaland gibi genç yaşta 5 büyük futbol ülkesinde sahne alan bazı yıldız isimler de Norveçli futbolcunun 7 gollük performansının uzağında kaldı. İsveçli Zlatan Ibrahimovic, Fransız Thierry Henry, Fildişi Sahilli Didier Drogba, İspanyol Fernando Torres ve Raul gibi tarihe geçen isimler, Haaland’ın ilk üç maçlık gol sayısına yaklaşamadı.
[Hasan Cücük] 5.2.2020 [TR724]
Bundesliga takımlarından Borussia Dortmund’un Avusturya ekibi Salzburg’dan 20 milyon Euro’ya kadrosuna kattığı Erling Haaland çıktığı 3 maçta 7 kez fileleri havalandırdı. Forma giydiği 3 maçta sahada 136 dakika kalan Haaland, her 19 dakikaya bir gol sığdırdı. Norveçli golcü, Salzburg formasıyla ligde çıktığı 14 maçta 16 gole imza atmıştı. Dortmund’da ise golcü kimliğini daha da geliştirdi. Borussia Dortmund formasıyla Augsburg’a 3, Köln ve Union Berlin’e ikişer olmak üzere 7 gol atan Haaland, Almanya ligindeki ilk üç maçında bu rakama ulaşan ilk futbolcu oldu.
Borussia Dortmund kariyerine 7 golle başlayan Norveçli forvet Erling Haaland, Avrupa’nın 5 büyük ligi olan Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya, İtalya’da genç yaşta forma giymeye başlayan yıldız isimlerin ilk üç maçlık performanslarını geride bıraktı. Günümüz futbolunda gol denince akıllara ilk gelen isimler olan Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo, liglerde çıktıkları ilk 3 maçlarını boş geçtiler. Cristiano Ronaldo, Sporting Lizbon’dan transfer olduğu Manchester United’daki ilk sezonu olan 2003-04’te Bolton, Newcastle United ve Wolverhampton’a karşı 109 dakika sahada kalmasına karşılık gol sevinci yaşayamadı. İspanya temsilcisi Barcelona’da 2004-05 sezonunda çıktığı ilk üç maçta 100 dakika görev yapan Messi, Espanyol, Osasuna ve Gramenet takımlarına gol atamadı.
Bundesliga’da gol denince akıllara gelen ilk isim olan Polonyalı forvet Robert Lewandowski Almanya kariyerine tıpkı Haaland gibi Borussia Dortmund’da başlamıştı. Şimdilerde Bayern Münih adına gollerini sıralayan Lewandoeski, Dortmund formasıyla çıktığı ilk 3 maçında gol atmaya muvaffak olamadı. Lewandowski, Burghausen, Karabağ ve Bayer Leverkusen’e karşı toplamda 81 dakika oynadığı ilk üç karşılaşmasında gol sevinci yaşayamadı.
Şimdilerde Ronaldo deyince akıllara Portekizli yıldız Cristiano Ronaldo geliyor ama 1990’lı yılların sonunda gol makinesi bir başka Ronaldo vardı. Brezilyalı olan Ronaldo, Barcelona ile çıktığı ilk 3 maçında 2 gole imza attı. Hollanda ekibi PSV’den Barcelona’ya 20 yaşındayken transfer olan Ronaldo, 1996-97 sezonunda Atletico Madrid, Oviedo ve Espanyol maçlarında görev aldığı 246 dakikada 2 kez fileleri havalandırdı.
İngiliz futbolunun Harry Kane’den önce yetiştirdiği gol makinasının adı olan Wayne Rooney 2004-05 sezonunda 19 yaşında giymeye başladığı Manchester United formasıyla ilk üç maçında 3 defa gol sevinci yaşadı. Fenerbahçe, Middlesbrough ve Birmingham maçlarında toplam 212 dakika görev alan İngiliz futbolcu, 3 golünü de sarı-lacivertlilere karşı kaydetti. Haaland gibi genç yaşta 5 büyük futbol ülkesinde sahne alan bazı yıldız isimler de Norveçli futbolcunun 7 gollük performansının uzağında kaldı. İsveçli Zlatan Ibrahimovic, Fransız Thierry Henry, Fildişi Sahilli Didier Drogba, İspanyol Fernando Torres ve Raul gibi tarihe geçen isimler, Haaland’ın ilk üç maçlık gol sayısına yaklaşamadı.
[Hasan Cücük] 5.2.2020 [TR724]
Yeni kirli oyunlar ve Erdoğan sonrası! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Kamu kaynaklarını istismarda gırtlağına kadar batmış Erdoğan iktidarı 17 Aralıkta yetkili, sorumlu ve cesaret sahibi yargıçların/polislerin harekete geçmesi üzerine anında söylem değiştirdi. Önceleri İtalya’daki Temiz Eller davasına benzettiği ve “savcısıyım” dediği Ergenekon davalarına siyaseten müdahil olup tüm mahkumları/sanıklarını tahliye etti. Ergenekoncu-Ulusalcı kesimlerle kirli-kanlı bir siyasi ittifak kurdu.
Devlet üzerinde yüzyıldır etkin olan, kutuplaşmayla, çatışmayla kendine hareket alanı açan derin odaklar Erdoğan’ın sıkışmışlığını değerlendirmekte gecikmediler. Siyasi gücünü Erdoğan’ın, toplumsal desteğini milliyetçi-muhafazakarların, (bazı) cemaatlerin oluşturduğu; ama beynini Ergenekoncu yapıların teşkil ettiği bir suç koalisyonu kuruldu. 2014 yılından bu tarafa ülkeyi bu koalisyon yönetiyor; felakete sürüklüyor. Ekranı Erdoğan’dan, işlemcisi Ergenekon’dan oluşan bu cihaz bugünlere kadar birlikteliğini korudu. Fakat eninde sonunda bu düşman kardeşlerin ayrışacağı aşikardı. Zira bu bir ittifak değildi; Cemaat düşmanlığından doğan konjonktürel bir itilaftı.
2018 yılında yazdığımız Erdoğan ve Ergenekon Çatışır mı? başlıklı yazıda bu itilafın (zoraki birliktelik) nasıl ve hangi durumda bozulacağına değinmiştik:
“Ergenekoncular suyun içinde eylemsiz duran timsah gibi avın önüne gelmesini, ortalığın karışmasını ve suyun bulanmasını bekliyor. Bu ortam oluştuğunda harekete geçmek ve Erdoğan’ın hakkından gelmek isteyecektir.
Ergenekoncuların hala Erdoğan’ın siyasi karizmasına, gücüne ihtiyacı var. Faturanın Erdoğan’a kesildiği, davulun O’nun boynunda, tokmağın kendi ellerinde olduğu verimli bir işbirliği yürüyor. Fakat dananın kuyruğu er-geç kopacak ve bu zoraki aşk bir çatışmayla, ayrılıkla sonlanacak. Ergenekoncular sabırlıdırlar; olayların olgunlaşmasını, bazı şeylerin zamanının gelmesini beklerler. Erdoğan ülkenin tüm kaynaklarını, imkanlarını hoyratça tüketiyor, harcıyor, çarçur ediyor. Böylesi bir israfa hiçbir zengin ülke dayanamaz. Er-geç kötü uygulamalar millete yansıyacak ve toplumun canını yakacak. İşsizlik, enflasyon zirve yapacak. Ekonomik kriz herkes tarafından ağır şekilde hissedilecek. Bir işbirliği olsa da iktidar yetkisini ve sorumluluğunu Erdoğan taşıdığı için eleştiriler ona yönelecek. Zamanla şikayetler memnuniyetsizlikler zirve yapacak. Kendi kitlesi dahi Erdoğan’a homurdanmaya başlayacak. Ergenekon, Erdoğan meşruiyetini yitirdiğinde, sorgulamalar arttığında, toplum desteği kalmadığında harekete geçmeyi isteyecektir. Toplum ve devlet içinde Ergenekon’un uyuyan hücreleri hala devam ettiği, Ergenekon-Balyoz davaları döneminde bile onlara dokunulmadığı için (Beyaz-siyah kuvvetler, silahlı paramiliter gruplar, güdümlü aydınlar ve gazeteciler vb) toplumsal desteği kaybedince Erdoğan’ı devirmek derin yapılar için zor olmayacaktır.
Erdoğan bunu bildiği için kendi paramiliter gruplarını oluşturmaya çalışıyor. Partizanlarını silahlandırıyor. Osmanlı Ocakları’yla ve SADAT tipi yapılarla o günlere hazırlık yapıyor.
Erdoğan yalnız adam, tek başına. Ergenekon ise sistematik çalışan yapılanma. Ergenekon bir lider hareketi değil, bir kadro hareketi. Onların da sınırları, ilkeleri yok. Hedeflerine ulaşmak için cinayet, sabotaj, katliam dahil her şeyi yaparlar. Ergenekon’un köklerini İttihatçılara kadar götürürseniz 100 yılı aşkın süredir operasyonel kabiliyete, militer ve paramiliter tecrübeye sahipler. Ergenekon her dönemde her seviyede yetişmiş insana, önemli rütbede askerlere, bürokratlara, yargıçlara sahip olmuş ve bunları örgütlü ve etkili kullanabilmiş bir yapı. Ergenekoncular devletin içinde organize ve senkronize hareket edebildikleri gibi toplumu maniple edecek, kaos kargaşa çıkaracak paramiliter yapıları, suç örgütlerini de kolayca kullanır.”
Aradan geçen iki yılda ülkede çok şey değişti. Erdoğan ve Ergenekoncuların beraber planlayıp, sefasını beraber sürdükleri 15 Temmuz mizanseninin dahi büyüsü bozulmaya başladı. Ülkedeki baskı düzenine rağmen sıradan insanlar bile: “15 Temmuz’u kendi iktidarı için Erdoğan kurguladı!” diye, hem de mikrofonlara konuşuyor. Ekonomik krizin etkileri tüm topluma yayıldı, aç kalan insanlar homurdanmaya başladı. Hukuksuzluk, ekonomik kriz, yolsuzluk, nepotism, kamu kaynaklarını talan göstere göstere yapılıyor artık. Dün “Erdoğan’a dokunmak ibadettir!” diyenler dahil, insanlar ülkede her şeyin kötüye gittiğini görüyor. Devletin tüm gücünü, bütün medyayı kontrol etmesine, bir korku-baskı düzeni kurmasına rağmen Erdoğan rejimi hızla zemin kaybediyor. Erdoğan’ın altı boşalıyor, koltuğu sallanıyor; yolun sonu görünüyor. Tam da bu noktada Erdoğan’la ittifak içinde yürüyen, sistemin içine gömülmüş -İraniler dahil- ortaklar seslerini yükseltmeye, eksen değiştirmeye başladılar. Münhasıran Ergenekoncu-Ulusalcı kesimin: “Erdoğan artık ülkeyi yönetemez, gitmelidir!” türü beyanatlarında ciddi artış var. Birileri sanki miadı dolmak üzere olan Erdoğan sonrasına hazırlık yapıyor.
Binde birlik bir beşeri kitleye dahi sahip olmamakla birlikte devletin, toplumun sinirlerine yerleştikleri için hep etkili olmuş derin Ergenekon yapısının harekete geçmesi, yeni atraksiyonlar içine girmesi beklenen bir şeydi. Ancak Sabahattin Önkibar’ın Oda TV’de çıkan “FETÖ suikast timleri kimleri öldürecek” başlıklı yazısı, yeni, kirli oyunların kurgulandığını işaret ediyor. Babası 1960 darbesi içinde yer almış, Milli Birlik Komitesinin basın sözcülüğünü yapmış Muzaffer Özdağ’ın oğlu Ümit Özdağ Mehmet Metiner gibi karışık bir sürü adamın katıldığı bir toplantıda, mesnetsiz, delilsiz ama irkilti uyaracak bir iddiada bulunmuş: “F.TÖ’nün suikast timleri 10 sansasyonel suikast yapacak” demiş.
Bulanık suda bekleyen Ergenekon timsahının harekete geçtiğine dair çok emare vardı, ama bu haber biraz analitik düşünen, olayları okuyan herkeste müthiş endişe oluşturmuş. Benimle endişesini paylaşan çok kimsenin aynı düşündüğünü gördüm. Erdoğan’la yol ayrımına gelen, harekete geçme vaktinin dolduğunu düşünen kirli-derin yapılar anlaşılan temizlemek istedikleri kişilere suikastler düzenleyecekler. Faturayı da bu dönemde “her suçun olağan suçlusu” cemaate yükleyecekler. Evlerinde çakı bile çıkmayan, yüz binlercesi en küçük direnç göstermeden, hem de hukuk tanımayan polise, (olmayan) adalete teslim olan insanları, kendi cinayetlerinin “faili” ilan edecekler.
AKP, parti olarak harakiri yaptı; her gücü, yetkiyi Erdoğan’ın şahsına teslim etti. Bununla ülkeyi uçurumun ucuna getirdi. Ayrıca son 7-8 yılda Erdoğan’ın günübirlik, ilkesiz siyasetiyle Türkiye cihadistlerden, kara para tacirlerine, kalpazanlara kadar her türlü suç örgütünün cenneti oldu. Erdoğan kirli-derin bütün odaklara hayat öpücüğü verdi. 19. yüzyıldan kalma nasyonel sosyalist, devletçi, kafatasçı, hukuk, yasa tanımaz Ergenekoncu-ulusalcı yapıları devlet erkine tekrar ortak etti.
Erdoğan’ın altı boşalıyor. Bu ülke O’nu ve avanesini daha fazla taşıyamaz, taşımayacaktır. Ne iç dengeler, ne de dış dengeler Erdoğan’a daha fazla tahammül edemez. Büyük tavizler verse de çalmaya dayalı bu düzeni sürdürmesi mümkün değil. Eğer hukuka, demokrasiye inanan, şeffaf hesap verilebilir bir yönetim düzeni kurulmasını isteyen demokrat insanlar inisiyatif almazsa, Erdoğan’ın kaybettiği her alanı Ergenekon türü yapılar dolduracak, yitirdiği yetkileri kirli-karanlık odaklar gasp edecektir. Demokratlar, adalet isteyenler korkak ve çekingen davranırsa ülke düze/aydınlığa çıkamayacak, karanlıkta, bataklıkta debelenmeye devam edecektir. Anlaşılıyor ki Ergenekoncular eyleme geçmiş bile. Demokrasiye hukuka, insan haklarına, adalete inananlar cesaret göstermez, inisiyatif alamazsa Türkiye yoluna 1930’lardan kalma zihniyetle devam eder. Her 10 yılda bir devlete-millete balans ayarı yapılır. Anadolu insanı göbeğini kaşıyan, teneke kafalılar olarak varlığını sürdürür.
Doğru soru: “Erdoğan gidecek mi?” veya “ne zaman gidecek?” değil, “Erdoğan sonrası nasıl bir Türkiye kurulacak?” sorusudur.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 5.2.2020 [TR724]
Devlet üzerinde yüzyıldır etkin olan, kutuplaşmayla, çatışmayla kendine hareket alanı açan derin odaklar Erdoğan’ın sıkışmışlığını değerlendirmekte gecikmediler. Siyasi gücünü Erdoğan’ın, toplumsal desteğini milliyetçi-muhafazakarların, (bazı) cemaatlerin oluşturduğu; ama beynini Ergenekoncu yapıların teşkil ettiği bir suç koalisyonu kuruldu. 2014 yılından bu tarafa ülkeyi bu koalisyon yönetiyor; felakete sürüklüyor. Ekranı Erdoğan’dan, işlemcisi Ergenekon’dan oluşan bu cihaz bugünlere kadar birlikteliğini korudu. Fakat eninde sonunda bu düşman kardeşlerin ayrışacağı aşikardı. Zira bu bir ittifak değildi; Cemaat düşmanlığından doğan konjonktürel bir itilaftı.
2018 yılında yazdığımız Erdoğan ve Ergenekon Çatışır mı? başlıklı yazıda bu itilafın (zoraki birliktelik) nasıl ve hangi durumda bozulacağına değinmiştik:
“Ergenekoncular suyun içinde eylemsiz duran timsah gibi avın önüne gelmesini, ortalığın karışmasını ve suyun bulanmasını bekliyor. Bu ortam oluştuğunda harekete geçmek ve Erdoğan’ın hakkından gelmek isteyecektir.
Ergenekoncuların hala Erdoğan’ın siyasi karizmasına, gücüne ihtiyacı var. Faturanın Erdoğan’a kesildiği, davulun O’nun boynunda, tokmağın kendi ellerinde olduğu verimli bir işbirliği yürüyor. Fakat dananın kuyruğu er-geç kopacak ve bu zoraki aşk bir çatışmayla, ayrılıkla sonlanacak. Ergenekoncular sabırlıdırlar; olayların olgunlaşmasını, bazı şeylerin zamanının gelmesini beklerler. Erdoğan ülkenin tüm kaynaklarını, imkanlarını hoyratça tüketiyor, harcıyor, çarçur ediyor. Böylesi bir israfa hiçbir zengin ülke dayanamaz. Er-geç kötü uygulamalar millete yansıyacak ve toplumun canını yakacak. İşsizlik, enflasyon zirve yapacak. Ekonomik kriz herkes tarafından ağır şekilde hissedilecek. Bir işbirliği olsa da iktidar yetkisini ve sorumluluğunu Erdoğan taşıdığı için eleştiriler ona yönelecek. Zamanla şikayetler memnuniyetsizlikler zirve yapacak. Kendi kitlesi dahi Erdoğan’a homurdanmaya başlayacak. Ergenekon, Erdoğan meşruiyetini yitirdiğinde, sorgulamalar arttığında, toplum desteği kalmadığında harekete geçmeyi isteyecektir. Toplum ve devlet içinde Ergenekon’un uyuyan hücreleri hala devam ettiği, Ergenekon-Balyoz davaları döneminde bile onlara dokunulmadığı için (Beyaz-siyah kuvvetler, silahlı paramiliter gruplar, güdümlü aydınlar ve gazeteciler vb) toplumsal desteği kaybedince Erdoğan’ı devirmek derin yapılar için zor olmayacaktır.
Erdoğan bunu bildiği için kendi paramiliter gruplarını oluşturmaya çalışıyor. Partizanlarını silahlandırıyor. Osmanlı Ocakları’yla ve SADAT tipi yapılarla o günlere hazırlık yapıyor.
Erdoğan yalnız adam, tek başına. Ergenekon ise sistematik çalışan yapılanma. Ergenekon bir lider hareketi değil, bir kadro hareketi. Onların da sınırları, ilkeleri yok. Hedeflerine ulaşmak için cinayet, sabotaj, katliam dahil her şeyi yaparlar. Ergenekon’un köklerini İttihatçılara kadar götürürseniz 100 yılı aşkın süredir operasyonel kabiliyete, militer ve paramiliter tecrübeye sahipler. Ergenekon her dönemde her seviyede yetişmiş insana, önemli rütbede askerlere, bürokratlara, yargıçlara sahip olmuş ve bunları örgütlü ve etkili kullanabilmiş bir yapı. Ergenekoncular devletin içinde organize ve senkronize hareket edebildikleri gibi toplumu maniple edecek, kaos kargaşa çıkaracak paramiliter yapıları, suç örgütlerini de kolayca kullanır.”
Aradan geçen iki yılda ülkede çok şey değişti. Erdoğan ve Ergenekoncuların beraber planlayıp, sefasını beraber sürdükleri 15 Temmuz mizanseninin dahi büyüsü bozulmaya başladı. Ülkedeki baskı düzenine rağmen sıradan insanlar bile: “15 Temmuz’u kendi iktidarı için Erdoğan kurguladı!” diye, hem de mikrofonlara konuşuyor. Ekonomik krizin etkileri tüm topluma yayıldı, aç kalan insanlar homurdanmaya başladı. Hukuksuzluk, ekonomik kriz, yolsuzluk, nepotism, kamu kaynaklarını talan göstere göstere yapılıyor artık. Dün “Erdoğan’a dokunmak ibadettir!” diyenler dahil, insanlar ülkede her şeyin kötüye gittiğini görüyor. Devletin tüm gücünü, bütün medyayı kontrol etmesine, bir korku-baskı düzeni kurmasına rağmen Erdoğan rejimi hızla zemin kaybediyor. Erdoğan’ın altı boşalıyor, koltuğu sallanıyor; yolun sonu görünüyor. Tam da bu noktada Erdoğan’la ittifak içinde yürüyen, sistemin içine gömülmüş -İraniler dahil- ortaklar seslerini yükseltmeye, eksen değiştirmeye başladılar. Münhasıran Ergenekoncu-Ulusalcı kesimin: “Erdoğan artık ülkeyi yönetemez, gitmelidir!” türü beyanatlarında ciddi artış var. Birileri sanki miadı dolmak üzere olan Erdoğan sonrasına hazırlık yapıyor.
Binde birlik bir beşeri kitleye dahi sahip olmamakla birlikte devletin, toplumun sinirlerine yerleştikleri için hep etkili olmuş derin Ergenekon yapısının harekete geçmesi, yeni atraksiyonlar içine girmesi beklenen bir şeydi. Ancak Sabahattin Önkibar’ın Oda TV’de çıkan “FETÖ suikast timleri kimleri öldürecek” başlıklı yazısı, yeni, kirli oyunların kurgulandığını işaret ediyor. Babası 1960 darbesi içinde yer almış, Milli Birlik Komitesinin basın sözcülüğünü yapmış Muzaffer Özdağ’ın oğlu Ümit Özdağ Mehmet Metiner gibi karışık bir sürü adamın katıldığı bir toplantıda, mesnetsiz, delilsiz ama irkilti uyaracak bir iddiada bulunmuş: “F.TÖ’nün suikast timleri 10 sansasyonel suikast yapacak” demiş.
Bulanık suda bekleyen Ergenekon timsahının harekete geçtiğine dair çok emare vardı, ama bu haber biraz analitik düşünen, olayları okuyan herkeste müthiş endişe oluşturmuş. Benimle endişesini paylaşan çok kimsenin aynı düşündüğünü gördüm. Erdoğan’la yol ayrımına gelen, harekete geçme vaktinin dolduğunu düşünen kirli-derin yapılar anlaşılan temizlemek istedikleri kişilere suikastler düzenleyecekler. Faturayı da bu dönemde “her suçun olağan suçlusu” cemaate yükleyecekler. Evlerinde çakı bile çıkmayan, yüz binlercesi en küçük direnç göstermeden, hem de hukuk tanımayan polise, (olmayan) adalete teslim olan insanları, kendi cinayetlerinin “faili” ilan edecekler.
AKP, parti olarak harakiri yaptı; her gücü, yetkiyi Erdoğan’ın şahsına teslim etti. Bununla ülkeyi uçurumun ucuna getirdi. Ayrıca son 7-8 yılda Erdoğan’ın günübirlik, ilkesiz siyasetiyle Türkiye cihadistlerden, kara para tacirlerine, kalpazanlara kadar her türlü suç örgütünün cenneti oldu. Erdoğan kirli-derin bütün odaklara hayat öpücüğü verdi. 19. yüzyıldan kalma nasyonel sosyalist, devletçi, kafatasçı, hukuk, yasa tanımaz Ergenekoncu-ulusalcı yapıları devlet erkine tekrar ortak etti.
Erdoğan’ın altı boşalıyor. Bu ülke O’nu ve avanesini daha fazla taşıyamaz, taşımayacaktır. Ne iç dengeler, ne de dış dengeler Erdoğan’a daha fazla tahammül edemez. Büyük tavizler verse de çalmaya dayalı bu düzeni sürdürmesi mümkün değil. Eğer hukuka, demokrasiye inanan, şeffaf hesap verilebilir bir yönetim düzeni kurulmasını isteyen demokrat insanlar inisiyatif almazsa, Erdoğan’ın kaybettiği her alanı Ergenekon türü yapılar dolduracak, yitirdiği yetkileri kirli-karanlık odaklar gasp edecektir. Demokratlar, adalet isteyenler korkak ve çekingen davranırsa ülke düze/aydınlığa çıkamayacak, karanlıkta, bataklıkta debelenmeye devam edecektir. Anlaşılıyor ki Ergenekoncular eyleme geçmiş bile. Demokrasiye hukuka, insan haklarına, adalete inananlar cesaret göstermez, inisiyatif alamazsa Türkiye yoluna 1930’lardan kalma zihniyetle devam eder. Her 10 yılda bir devlete-millete balans ayarı yapılır. Anadolu insanı göbeğini kaşıyan, teneke kafalılar olarak varlığını sürdürür.
Doğru soru: “Erdoğan gidecek mi?” veya “ne zaman gidecek?” değil, “Erdoğan sonrası nasıl bir Türkiye kurulacak?” sorusudur.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 5.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)