Hiç böyle içten ağlamamıştık.
Evvel ağladıklarımız ağlamak sayılmazmış.
Temmuz ortasında esen poyraz savurdu hepimizi.
O günden beri ne çok eksildik ne çok ezildik.
Kaç parçaya bölündük.
İçeride mahpus, dışarıda mahzun.
Her haneye aynı kelimeler düştü.
Mağdur, mahpus, mazlum…
Elemden yana yok kimsenin farkı.
Dolu dizgin koşarken sevinçti bölüştüğümüz.
Gayrı hüznü katık ediyoruz her öğün.
Kimimiz zindanda, kimimiz gurbette.
Ne çok ağladık kuytu köşelerde.
Asrın muzdaribi ‘Hey Gidi Günler’ diyordu kürsüde.
O gün anlattığı adanmışlıkların eşiğinde…
Zaman dondu ve karanlık avludan geçtik.
Bu günlerden geçmek alın yazımızmış
‘Hey gidi günler’e erilmezmiş yola çıkmadan.
Kürsüden yükselen gür sâdâ,
Şadırvan’dan avluya taşan hıçkırıklar,
Meğer bugünlere hazırlık içinmiş.
Sol yanımızda o ince sızı.
Yazıp da postaya veremediğimiz
Bilmem kaçıncı mektup.
Siz zindanda, biz gurbette
Yalnız…
En çok da çocuklar ve analar yaralı.
Yaşamaksa, evet hayattayız.
Uzak diyarlara düştük düşeli kelimeler nemli.
Razıyız Hüda’dan gelene.
Hüznümüzü ve çaresizliğimizi kuşandık,
Kapısında bekliyoruz ellerimizden tutacağı ümidiyle
Katlanıyoruz acı sağanağına.
Bu bayram…
Elli iki bin defa daha buruk.
Kimimiz sürgün, kimimiz mahpus…
Anaların elleri boşlukta, babalar gözyaşlarını içinde saklar.
Sözlerimiz birikti, hasretlerimiz dağı aştı.
Bu bayram…
Elli iki bin kere daha yalnızız.
Yazıp da postaya veremediğimiz
Bilmem kaçıncı mektup.
Gecenin zülüflerinde yeşeren hatıralar da olmasa.
Kimimiz gurbette, kimimiz zindanda
Bu bayram…
Elli iki bin defa eksik,
Bir o kadar acı
Bu bayram…
[Tarık Ziya] 25.6.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com
İtikafta... [Kadir Gürcan]
Neredeyse on sene önceydi. İslam’ın fıtri cazibesine kapılıp Müslüman olan Amerikalı, genç bir bayan görmüştüm. Yirmili yaşlarındaydı. Daha bir kaç aylık, ter ü taze dini tecrübesine, bir kaç ay sonraki Ramazan-ı Şerif de eklenecekti. Öyle de oldu. Ramazan’ın nefsi hizaya getiren uzun soluklu, çetin terbiyesi, kim bilir bu yeni mühtedi bayan da hangi köklü alışkanlıkları, hangi hobileri hangi vazgeçilmez tutkuları hizaya getirmişti?
Aynı bayanı, Ramazan’ın herkesi ve her şeyi kucakladığı günlerde, başı önünde, rengi sararmış ama yaşadığı tecrübenin tatlı yorgunluğu ile fakültenin koridorlarını adımlarken bir kaç kez daha görmüştüm.
Bu Ramazan içinde, yine bir mühtedi delikanlı yakınlarıyla Ramazan, oruç, hilal, sahur, iftar çerçevesinde cereyan eden bir konuşmayı nakletti. Her gün üç litre su içmeyi ihmal etmeyen, günlük diyetlerinin olmazsa olmazı su olan ve dehydration’dan (vücudun susuz kalması) aniden ölüvermekten ödü patlayan yabancılar için, akla gelen ilk soru, “Su da mı içmiyorsunuz?” oluyor.
Aynı soruya muhatap olan delikanlı “Evet, su da dahil!” deyince, arkadaşı “Yalan söylüyorsun!” diye tepki gösterir. Gerçekten, yazın bu uzun ve sıcak günlerinde 17-18 saat susuz kalmak, hem de bir ay boyunca, bir çok kimse için inanılması zor bir durum. Delikanlı, “Bu gün dünya üzerinde bir buçuk milyar müslüman, bu bahsettiğim şartlarda oruç tutuyor. İnanıp, inanmamak senin problemin!” karşılığını vermiş. Gayet mukni bir cevap.
Hayatlarının belli bir döneminden sonra İslam ile tanışmış olanlar için, Ramazan-ı Şerife fiziki olarak alışmak biraz vakit alır şüphesiz. Ruhi lezzetinin ulaşılmazlığı bu fiziki zorluğu aşmada en büyük motivasyon. Arkadaşını iknaya çalışan genç mühtedi, “Müminlerin, oruç tutanların yemeği sevmediğini kim söylüyor? Oruçlu iken buzdolabını günde en az on kere açıp “Tatlılar orada, ayran hazır, dolmalar üst rafta...” iftar için yapılan ön keşifler, oruçlu günlerin masum kaçamaklarından değil mi?” latifesiyle de işi espriye vurmuş.
İtikaf da, Ramazan-ı Şerif’in hususiyetlerinden. Mübarek aydan istifadeyi kafaya koymuş olanlar için itikaf, Aşr-u Avahir’in vazgeçilmez rükünlerinden. Ne var ki, şartlarını yerine getirme konusunda Amerikalı mühtedi gencin karşılaştığı itiraza benzer bir dirençle karşılaşırsanız şaşırmayın. Ramazan itikafını, “On gün boyunca buradan çıkmıyorlar!” şeklinde fantazi film grafikleriyle veren medya esnafının işin hakikatinden ne kadar uzak düştüğünü söylemeye gerek yok. Onlar zaten hep öyle.
Bir arkadaşa, “İtikaf’da internet, e-mail, maç ve dizi seyretme olmaz. Bunların hepsi malayaniyat sayılır ve itikafı zedeler!”, dediğimde “Yok canım, siz işi zorlaştırıyorsunuz!” cevabını almıştım.
Öyle ya, her an sosyal medya, internet, televizyon, dizi, Survivor, finalistler, Arda, futbolcu transferleri ya da selfie uğraşlarından biriyle dünyayı kendinden haberdar edenler için, on gün, hem de oruç ağızla dünyadan kopmak dehydration’dan ölüvermek kadar ürperti veriyor olmalı. Teravihlerde, her tervihada twitter, Facebook, Whatsapp hesaplarını kontrol edenler için itikaf epey zor. Neylesiniz? İbadet ne ise o. İtikaf hangi şartlarda tamam oluyorsa, riayetten başka seçeneğiniz yok. İlmihal kitaplarının ciddiyeti, ibadet-ü taatin dünyevi alışkanlıklar içinde eriyip gitmesine, kültürel ve folklorik birer festivale dönüşmesine müsaade etmiyor.
İtikaf, Ramazan-ı Şerif’in vadettiği uhrevi semerelere talip olmanın en ciddi göstergesi. Üç ayların Receb ve Şaban’ında edilen “Ya Rabbi, bize Recep ve Şaban’ı mübaret kıl ve bizi Ramazan-ı Şerife yetiştir!” duasındaki samimiyet testi, itikaf. Hasais-i Nübüvve’den olan, yani Efendimiz (SAV) için hususiyet ve vecibe olan itikaf, kitaplarda ümmet için sünneti müekkede olarak yer almış.
Ramazan-ı Şerif’in bitiş hilali için gün sayanların aksine, itikaf için paçalarını sıvamış, seccadesini ve döşeğini mescidin asude bir köşesine sermiş olan mutekif veya akif, Receb ve Şaban’da ettiği duanın hakkını vermek için gündüzlerine gecelerini de ekleyerek Aşr-u Avahir’in damlasını zayi etmemek için uğraşır. İçinde Kadir Gecesinin gizlendiği son on günü tüketirken ne kadar iktisatlı ne kadar cimri ne kadar ısrarlı davranılsa yeridir.
Bu yıl ilk defa, mahalle mescidinin kuytu köşelerini kendilerine mekan edinmiş iki mutekifi görünce çok şaşırdım. Dünya kendilerini terk etmeden, yavaş yavaş dünyevi tutkulardan vazgeçme provası yapan bu iki abid’in mehabet ve ciddiyetleri bütün mescide nüfuz etmişti. Onlar görmeden, yer döşeği, rahle, tesbih ve takkeden oluşan ilginç kareyi kendim için resimledim. Günlük mazeret, bahane, öncelik ve engellemeleri senenin en hususi on günü hatırına bir kenara bırakabilmiş bu iki mahalle sakini gerçekten takdiri hak ediyor.
Şimdi onlar, Bayram Sabahı evlerine, yüzleri sararmış, katlanılabilir, tatlı fiziki yorgunluklarının semeresi olarak iki Cuma, iki saat-i icabe ve içinde Kadir Gecesi ihtimali olan itikaf ile geçirilmiş Aşr-u Avahir ile dönecekler.
Bu satırlar “İtikaf düşünceleri” değil. Zira bu tür şeylerle uğraşmak da mutekif için malayaniyat ve dünyevi takıntılardan kabul edilir ve itikafın sıhhatini zedeler. Maazallah, yazı hatırını da olsa dinin hassasiyetlerini kendimize benzetmeyelim.
[Kadir Gürcan] 25.6.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Benliğimizi ve Ruhumuzu Saran Bayram! [Mehmet Ali Şengül]
Rahmetiyle, mağfiretiyle ehl-i imanı firdevslere hazırlayan, Allah’ın rahmetinin sağanak sağanak üzerimize döküldüğü, manevi atmosferinin ruhumuzu okşadığı mübarek ay Ramazan-ı şerif, içimizde hüzün bırakarak ayrıldı.
Ehl-i imanın uhrevileşmesini temin eden, şer düşüncelerin önünü kesen, bizlere huzur iklimini tattırıp manevi bahar mevsimi yaşatan, oruç, teravih namazı, iftar, sahur, muhtevayı anlama niyet ve gayretiyle okunan mukabeleler, sohbetler, zikir ve fikirler, ziyaretler, hizmetler, zekât, sadaka, sadaka-i fıtır ile fakirlerin, gariplerin, yetimlerin imdadına koşulan, insî ve cinnî şeytanları çatlatan, yapılan hayır ve hasenatın coşkulu bir şekilde hayata yansımasına vesile olan Ramazan-ı Şerif, içimizde ayrılık ateşini yakıp hüzün bırakarak gitti.
Ramazan-ı Şerif; kalblere inşirah vererek, ümitle coşturarak, bir meltem esintisiyle, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiç kimsenin tahayyül ve tasavvur edemediği sürpriz nimetlerin vadedildiği, ölümsüz ve ebedi âlemin güzelliklerini ruhlara üfleyerek, ömrü olanlara seneye tekrar buluşmak üzere diyerek veda etti.
Bütün bunları ve daha nice güzellikleri insanlığa kazandıran, ilâhi rahmetin, af ve mağfiretin gönülleri yıkayarak, ahiret hesabına yatırım yapma fırsatının yakalandığı, rahmet, mağfiret ve günahlardan arınma imkanı kazandıran ve Allah’ın hususi lütuflarının ruhları sardığı bu atmosferle, her ne kadar hüzünlü de olsa Allah (cc) bayrama kavuşmayı lutfeyledi.
Sevincin, sevginin en uygun mevsimi olan bayramı yine hüzünle kutluyoruz. Çünkü dünyanın bir çok yerinde hususiyle ülkemizde; parçalanmış aileler, mağdur, mazlum, mahkum durumda bulunan boynu bükük, gözü yaşlı, yetim, özürlü ve buruk hale getirilen insanlarla dolu olduğunu görerek, idrak ettiğimiz bu bayramda elbette sevinemez ve gülemeyiz.
Bütün bunlara rağmen, -inşaallah- şafak söküyor, ortalık ağarıyor, nesl-i cedidle dünya kurtuluş arefesinde, günler yavaş yavaş gerçek bayrama kayıyor. Bizler için önemli olan, Allah’ın lütfettiği, ikram ettiği nimetlere şükürle mukabele, musibetlere de sabırla dayanmak olmalıdır.
Mübarek Ramazan-ı şerif’te bir ay emre itaat şuuruyla, helal nimetlere bile el uzatmadan oruç tutmanın, bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini ihya etmenin ve bir aylık orucun toplu iftarına ermenin, Allah’ın affına ve mağfiretine ulaşmanın bir sevinci olan Bayram da bir nimettir. Bu nimetin şükrü de, bir yıl boyu her gününü Ramazan bilip, her gecesini de Kadir gecesi gibi değerlendirmekle mümkündür.
Gecelerin gündüz, kışların bahar olması, gönüllerin ve hayallerin bir daha kirlenmemesi, cennet kapılarının aralanması; emr-i ilahi olan ötelere davet henüz vuku bulmadan Allah’ın lütfettiği imkanların en iyi şekilde değerlendirilmesine ve ‘bu günüm hayatımın son günü ve son gecesi’ mülahazasıyla hayatı tanzim etmeye bağlıdır.
Ramazan-ı Şerif’e, O’nun Orucuna, Kadir gecesine ve Bayram’a bir daha ulaşmak ya nasip olur ya olmaz. Nice sevdiklerimiz, dost ve akrabalarımız, komşu ve arkadaşlarımızdan bu yıl kaybettiklerimiz, hatta Ramazan-ı Şerif’e beraber başladığımız halde bizlere ‘elveda’ deyip, bayrama kavuşamadan ölümsüz âleme, sevdiklerine ulaşan nice dostlarımız, kardeşlerimiz ve akrabalarımız vardır. Bu insanlar gibi bizler de her an bu davetin namzetleriyiz.
Evet, insanların Hâkimler Hakimi Allah huzurunda zerre kadar hayır ve şerden hesap verecekleri kıyametin vuku bulacağı muhakkaktır. Her geçen gün insanlığın, sırların çözüleceği, hesapların süratle görüleceği o büyük mahkemeye yaklaştığını bilmem kaç insan düşünüyor ve kaç insan hayatını ona göre tanzim ediyor?
Cenab-ı Hak Enbiya suresi 35.ayette, “Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.”
ve Müddessir suresi 38.-39.ayetlerde; “Ashab-ı yeminden, hesap defterini sağ tarafından alan cennetlikler dışında herkes, yaptığı işlerin rehini ve esiri olacaktır.” Buyurmaktadır.
Ve yine Müddessir suresi 40.-47. ayetlerde;
“Onlar mutlaka cennetlerde mücrimlerin hallerini hatırlarını soracaklar: “Neydi bu cehenneme sizi sürükleyen?”
Onlar şöyle cevap verecekler: “Biz namaz kılanlardan değildik.”
“Fakirleri doyurmaz, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik.”
“ Batıl sözlere dalanlarla beraber biz de dalardık.” “Bu hesap gününü yalan sayardık.”
“Ölüm bizi yakalayıncaya kadar hep böyle idik.” Diyecekleri ifade buyrulmaktadır.
Rabbimiz Bakara suresi 207.ayette, “İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.”
Ve Hud suresi 117.ayette, “…onlar hayırlı işlere koşuşur, iyilikte yarışır, hem ümit, hem de endişe içinde Bize yakarırlardı.”
“Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helak etmez.’’ Buyurmaktadır.
Dünyanın mahiyetini bize hatırlatan günlük hayat o kadar sür’atli geçiyor ki, insanın eli ayağı dolaşıyor, yapmak istediği nice hayırlı işler ve kulluk vazifelerinin hakkını vermekte zorlanıyor. Buna rağmen mü’minin vazifesi zorlukları sabırla aşmak ve başarmak olmalıdır.
Zaman durmuyor, süratle gidiyor. Bize emanet edilen paha biçilmez nice kıymetler, değerler ve fırsatlar bir bir elimizden kaçıyor. Şu an Ramazan-ı Şerif’in geride kaldığı gibi..
Görülüyor ki, bizden evvel dünyaya sahip olanlar bırakıp gittiler. Bizler de gidenleri takip ediyoruz. İnkar edenler ebediyen sevdiklerini kaybetmiş olarak haşredilecek ve azab-ı elimle kucaklaşacaklardır. İnandığı halde inandığı gibi yaşamayanlar bütün dostlarından, sevdiklerinden mahrum kalarak ebedi bir haps-i münferit içinde yaşamaya mahkum edileceklerdir.
İnancını gönülden, ihlas ve samimiyetle yerine getirenler, Allah’ın rızasını hedefleyenler ise, dünya açısından her türlü mihnet ve sıkıntılara rağmen, vaad edilen cennet saraylarına açılan bir koridor durumunda bulunan kabre, -inşaallah- emniyet ve huzur içinde girecekler ve bütün dostları ile beraber cennetin nimetlerine mazhar olacaklardır. Orada herkes inancına, niyetine göre muamele görecek, kimseye zulmedilmeyecektir.
İnsanların cehennemden korunması ve kurtulması, ölümsüz, elemsiz cennet hayatına kavuşabilmesi; iman, salih amel, vefa ve sadakatle istikametlerini korumak ve imanlarının hakkını vermekle mümkün olacaktır.
İnsan, evvela Allah’a ve ahirete iman ederek, rızay-ı İlahi’yi elde etme niyetiyle, ahirette bütün sevdiklerine kavuşma, onlarla cennette buluşma yolunda, ciddi gayret göstermek suretiyle, ebedi hayatı kazanma imkanını elde edecektir. Yoksa, kabir kapısında insanı yalnız bırakacak olan dünyanın geçici lezzet ve menfaatleri, makam, mansıb, şan ve şöhretleri, haram ve günahları, insana hiçbir şey kazandıramayacaktır.
İnanmış gönüller, Bayram günlerini ahiret hazinelerinin kapılarının açılmasına vesile olacak şekilde değerlendirmeli; büyüklere saygı ve hürmeti, küçüklere sevgi, şefkat ve merhametle muameleyi, kötülük yapanlara karşı bile dişimizi sıkıp iyilikle mukabelede bulunmayı yani, imkanlar ölçüsünde barışa, huzur ve güvene katkıda bulunmayı ihmal etmemelidirler.
Mü’minler, bilhassa bu günlerin gecelerini, günahları yıkayacak, marziyat-ı ilahiyeye yaklaştıracak, namazları Allah’ı görüyor şuuruyla ikame edip, O’na en yakın olunan secde halinde; ‘Tesbih ederim yüce Rabbimi; her çeşit kusurdan münezzehdir O! ’ zikirlerini, ‘“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen!(Ali İmran- 8) ’ dualarını ve başka bilinen duaları bol bol yapmalıdırlar. Allah’a, her türlü şerirlerin şerrinden, şeytan ve nefs-i emmarenin tuzaklarından koruması adına yalvarıp yakarmalı, acizliklerini, sıfır olduklarını, hiçliklerini Allah’a karşı ifade etmelidirler.
Başta Efendiler Efendisi Efendimiz (Sallallahu Aleyhi vesellem), Sahabe Efendilerimiz ( Radiyallahu Anhüm) ve bütün hak dostlarının, gecelerini hep kıyamla, tezekkür ve tefekkürle geçirdiklerini ve mü’minlere örnek olduklarını görüyoruz. Mü’min de, bütün samimiyetiyle gelecek nesillere, hüsn-ü misal olacak şekilde hayatını ve ömrünü değerlendirmeli, bu mevzuda gayret göstermelidir.
Bu vesileyle, bütün kardeşlerimizin ve Ümmet-i Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi Ve selem) bayramlarını tebrik ediyor, bütün insanlık hakkında hayırlara vesile olmasını, sulh-u umuminin gerçekleşmesini; mazlum, mağdur, mahkum bütün kardeşlerimizin necâtını, asırlarca din-i mübin-i İslam’a hizmet vermiş ve alem-i İslam’a bayraktarlık yapmış şerefli milletimizin torunlarına Allah’ın basiret vermesini diliyor ve dua ediyorum.
Bayramınız mübarek, ömrünüz, yuvalarınız ve hizmetiniz bereketlerle dolsun. Amin.
[Mehmet Ali Şengül] 25.6.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Bebekler ve kediler [Seyfi Mert]
Sizi bilmem ama bana hep aynı hissi uyandırır; bebekler ve kediler. Yavru kediler mi bebeklere benzer, yoksa bebekler mi kedileri çağrıştırır zihnime, tam olarak emin değilim.
Ne zaman bir kedi yavrusu görsem içim titrer.
Bebek gördüğümde de aynı titreme gelir yerleşir içimde bir yerlere…
Bugünlerde en çok bebek resmi (hadi fotoğraf diyelim hassas olanlar kızmasın) görüyorum her yerde. Her yer dediğime bakmayın, havuz paçavraları dışındaki her yerde. Başımızı nereye çevirsek bir bebek yüzü çıkıyor karşımıza. Çoğu da annesinin koynunda.
Bölge fark etmiyor, annesinin kim olduğu da…
Bakınız “suçlu ya da suçsuz” bile demiyorum.
Bir bebeğin suçu olabileceğine inanan zalim bir zihniyet yaşamamış tarih boyunca.
Firavun hariç elbette.
O, tüm bebekleri öldürünce bir Musa’nın gelmeyeceğine inandığı için katletmiş tüm bebekleri ama nafile.
Bilirsiniz, Adetullah’tandır; tüm bebekleri öldürseniz de doğar Musalar. Musa gelmesin diye bebekleri öldürmek ile bahar gelmesin diye çiçekleri yok etmek aynı nefretin ve zorbalığın çaresiz çabasından başka bir şey değil. Bebekleri yok ederseniz zalim ve katil olursunuz, Musa’nın gelişini engellemeyi bırak, geciktiremezsiniz bile!
Her gün ama her gün bir bebek resmi görüyorum annesinin koynunda. Masum, günahsız tertemiz bebek yüzü bir tonluk bir ağırlık gibi gelip oturuyor vicdanımın üzerine.
Ezim ezim eziyor beni.
İzmir’de, Diyarbakır’da, Ordu’da, Zonguldak’ta, Denizli’de ya da başka bir yerde.
Bir polis ekibi bekliyor doğumhanenin önünde.
İçeride yeni bir anne ve kollarında masum yavrusu.
Anneyi alıp götürüyor polisler hapishaneye…
Suç nedir, “birinin suçunu başkası üstlenir mi, cezayı başkası nasıl çeker?” gibi konulara hiç girmiyorum dikkat ederseniz.
Annesiyle beraber bebeği de götürüyorlar hapishaneye.
600’e yaklaşmış hapishanede olan bebek sayısı…
İktidardaki zalimlere bakarsanız dini, imanı, Allah’ı kimseye bırakmıyorlar…
Filistin’deki çocuk için ağlayarak yardım istiyor simsiyah yüzlü, içi dışına vurmuş yardım derneğinin başkanı.
Utanmıyor, sıkılmıyor duyguyu sömürdükçe sömürüyor.
Sırtını dönüyor sonra buraya, kendi ülkesindeki bu vahşete.
Havuzculara laf soktum diye diğerlerini, laikleri, ruhunu zalime satan holding medyasını, Ergenekoncu çakalları, CHP’lileri filan ak pak ettiğimi sakın zannetmeyin. Onlar da bir kesime duydukları haset ve nefretin savrulmuşluğuyla ‘oh’ demiyor belki ama görmezden gelebiliyor vicdanları.
Akşam olunca evlerine gidip ‘karıcığım ben geldim, çocuklar nasıl’ deyip sofraya da oturabiliyorlar utanmadan, sıkılmadan.
Ertesi gün gazetelerinde çatı katına sıkışan kedi yavrusunu kurtarma operasyonunu manşetten veriyorlar.
Kedi yavruları da masum, tüm kediler gibi.
Kediler elbette masum, tüm hayvanlar gibi.
Ve alkışlanmalı bir kedinin hayatını kurtaranlar.
Fakat şunu söylememe izin verin; ideolojileri yüzünden insanları, hele hele bebekleri sevmeyenlerin, sevgilerini ideolojilerine göre istif edenlerin hayvan sevgisinde samimiyet arayanın yüzüne tükürürüm ben arkadaş.
Kedileri sevin elbette.
Bebekleri de…
Büyüklerin kavgasında acı çeken bebeklere acımayan insan değildir.
Sizden bizden ondan bundan olması fark etmez zira…
Şunu da unutmayın, bebeklerine acımayan kavimlere Allah hiç acımaz!
Hadi yazı bitti…
[Seyfi Mert] 25.6.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com
Kaydol:
Yorumlar (Atom)