Hayat Acılarıyla Tatlıdır [Mehmet Ali Şengül]

Dünya bir sefinedir, insan da yolcu… Sırtında taşıdığı bu yolcuları, ölümsüz ebedi yurtları olan aleme, emr-i İlahi ile taşımaktadır.
     
Nice insanlar vardır ki, ölümle sona erecek ve her an davetin vuku bulacağı bu dünyanın cazibesine takılıp kalırlar. Bir gün mutlaka hayatlarının hesabını verecekleri öteleri yani, Mahkeme-i Kübra’yı unutup sorumsuz yaşarlar. 
      
Niceleri de, kendi çıkarları ve rahatları adına, şakiler gibi yol kesiyor, gayr-ı meşru yollarla başkalarının  mal, can ve hürriyetlerine el koyuyor, yakıp yıkıp hukuklarına saldırıyor, kuvveti zulümde kullanıyorlar.
      
Ve yine öyle insanlar vardır ki, yaratılış gayesine uygun hareket ederek, eşref-i mahlukat olan insanlardan hiçbir kimsenin ahiret hayatını kaybetmemesi mevzuunda dertlenir ve onların dünya ve ahiret mutluluğu adına çırpınır, mücadele eder; eğitim, diyalog ve yardımlaşma yoluyla tanışmaya, gerçekleri, hakikatleri anlatmaya ve bu yolla gönül bağı kurmaya çalışırlar.
    
Ne var ki, ‘inadın gözü kördür. Meleği şeytan, şeytanı melek gösterir‘. İnsan şeytanın ve nefs-i emmarenin tuzağına yakalandığı takdirde, -kendisine hakta sebat etmek için, Allah’ın emanet olarak verdiği inadı-  fitne fesat çıkarıp ortalığı katıp karıştırmada kullanırsa; o zaman hisler akıl, mantık ve iradenin önüne geçer,  yuvalar yıkılır, aileler parçalanır, düzen bozulur. İnsanlar birbirine düşman hale gelirler.
    
Bir gemi, kaptanını kaybedince hedefini şaşırır, sahil-i selamete ulaşamaz. Böylesine her şeyi tarumâr eden fırtınaların meydana getirdiği dalgalar arasında çalkalanan geminin yolcuları da, alabora olur, büyük çoğunluğu itibariyle dünyaları mahvolur.

Rabb-ül alemin olan Allah(cc), Hatem-ün Nebi olarak, Nebiler Sultanı Efendimiz’i (sav) dünya gemisinin en son kaptanı olarak tayin ve takdir buyurmuştur. Yanılmayan ve yanıltmayan Efendimiz (sav) ve Sahabe Efendilerimiz (r.anhüm);  kendilerine en büyük zulmü yapan, yapmadıkları kötülük bırakmayan hasımlarını bile affetmişler, aynı zamanda yollarda engellere takılıp kalan, dalalette boğulan nice insanların elinden tutmuş, rehberlik yapmış, sefine-i Muhammediye ye davet etmek suretiyle, imanlarının kurtulmasına vesile olmuşlardır. 

Şuara suresi 3. ayette Cenab-ı Hak’ın; “(Habibim) Onlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini yiyip tüketeceksin“ teselli-bahş ilahi beyanlarına rağmen, Allah Resulü ve Ashab-ı Kiram Efendilerimiz mesuliyetini ve sorumluluğunu taşıdıkları gerçekleri, hayatlarını sonuna kadar ihmal etmeden temsil etmişler ve muhtaç gönüllere duyurmuşlardır.
     
Dünyada misafir olduğunun şuurunda olan mü’minler de, mesuliyetini taşıdıkları bu davayı; aldanmadan ve aldatmadan, engellere takılıp kalmadan, liyakatı olan bütün insanlara değişik vesilelerle tebliğ edip temsil etmelidirler. Böylece ebedler alemine, kurtuluş sahiline sırat-ı müstakim üzere yürümelidirler. 

Mülkün hakiki sahibi Allah'tır... Maddi manevi ikram ve ihsan ettiği nimetleri, insana emanet etmiştir.. İnsan emaneti korumak ve yerinde kullanmakla mükelleftir. Aynı zamanda mülkün mutlak sahibi Allah’ın izni ve rızası dairesinde hareket etmelidir ki, mes’ul olmasın, yani emanete ihanet etmiş olmasın.

Cenab-ı Hak En‘am suresi 112. Ayette şöyle buyurmaktadır: “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla başbaşa bırak!”
     
Allah (cc), kainatta her şeyi zıtlarıyla yaratmıştır. Hakîm olan Allah, hiçbir şeyi abes ve lüzumsuz yaratmamıştır. O Allah ki, tektir, hiçbir şeye muhtaç değildir, yaratılan bütün varlıklar O’na muhtaçtır. Evet, bunların hikmetini kavrayan ehl-i iman  için, hayat acılarıyla tatlıdır.
    
Allah, canı gırtlağa gelmiş, hayatından bezmiş, her şeyden tiksinir hale gelmiş nice kullarını, belli bir imtihana tabi tuttuktan sonra, sabredip Allah’a tevekkül edenlerin gönlünü, ruhunu ümitle doldurmuş ve onların imdadına yetişmiş, ye’sden, bedbinlikten kurtarmış, hayata yeniden tutunmalarını sağlamıştır.
     
A’raf suresi 131. Ayette Cenab-I Hak; “…Dikkat edin, iyiliği olduğu gibi kötülüğü de yaratmak, ancak Allah’ın kudretiyledir, fakat onların çoğu bilmezler” buyurmaktadır.
     
Gurur ve kibir karanlığında bulunanlar, dıştan gelecek doğrulara, aydınlık ve nurlara kalplerini kapatmışlardır. Allah (cc) da; inatları yüzünden onların kalplerini kilitlemiş, mühürlemiştir. Kur’an-ı Kerim de, böylesine tevazu, mahviyet ve teslimiyetten uzak olanlara hazinelerini kapatmıştır.
      
Araf suresi 146. Ayette Hz. Allah, “Dünyada haksız yere büyüklük taslayanları, ayetlerimi gereği gibi anlamaktan uzaklaştırırım…”; yine A’raf suresi 170. Ayette, “Kitaba sarılanlar ve namazı gerektiği şekilde yerine getirenler bilsinler ki, Biz iyilik için çalışanların mükafatlarını asla zayi etmeyiz”, aynı surenin 178. Ayetinde, “Allah, kime hidayet ederse işte doğru yolu bulan odur, kimi de şaşırtırsa işte onlar da kaybedenlerin tâ kendileridir.” Buyurmaktadır.
       
Ve yine A’raf suresi 186. Ayette; “Allah kimi şaşırtırsa onu doğru yola getirecek yoktur. Allah onları azgınlıkları içinde bırakır, körü körüne yuvarlanır giderler” buyurmakta; aynı surede 188. Ayette de, Efendimiz’e (sav) hitaben şöyle emredilmektedir: 

“(Habibim) De ki: “Ben kendim için bile Allah dilemedikçe hiçbir şeye kâdir değilim. Ne fayda sağlayabilirim, ne de gelecek bir zararı uzaklaştırabilirim. Şayet gaybı bilseydim, elbette çok mal mülk elde ederdim, bana hiç fenalık da dokunmazdı. Ama ben iman edecek kimseler için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim.”

Maide suresi 41. Ayette Allah (cc), “Ey Peygamber! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla ‘iman ettik’ diyen münafıklarla, Yahudilerden kâfirlikte yarışanlar seni üzmesin. Zira onlar yalancılık etmek ve Senin yanında olmayan bir grup hesabına casusluk için dinlerler. 

Kelimeleri konuldukları yerlerden çıkarıp tahrif ederler. ‘Size şu fetva verilirse onu kabul edin, o verilmezse kabul etmekten geri durun’ derler.

Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun lehinde Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın.

Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onların kalplerini arındırmak istememiştir. Onların hakkı dünyada rüsvaylık olduğu gibi, âhirette de müthiş bir cezadır.” Buyurmuştur.

A’raf suresi 199.-202. Ayetlerde de Cenab-ı Hak; “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme. Her ne zaman şeytandan sana bir vesvese gelecek olursa, hemen  Allah’a sığın. Çünkü O duaları işitip icabet eder ve her şeyi bilir.
      
Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir hayal ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahib olurlar.

Şeytanların dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürükler, sonra da yakalarını bırakmazlar.” Buyurmuştur.

Enfal suresi 2.-4. Ayetlerde; “Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rab’lerine güvenip dayanırlar. 

Namazı hakkıyla ifa edip, kendilerine nasib ettiğimiz mallardan hayırlı işlerde harcarlar. İşte gerçek müminler onlardır. Onlara Rab’lerinin nezdinde, cennette yüksek dereceler, bir mağfiret ve kıymetli bir nasip vardır.” buyrulmaktadır.

Cenab-ı Hak Tevbe suresi 20. ve 21. Ayetler de; “İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nail olanlar! Onların Rabbi kendilerinin, katından bir rahmete, bir rıdvana ve içinde daimi nimetler bulunan cennetlere gireceklerini müjdeler.”;

Tevbe suresi 71. Ve 72. Ayetlerde de; “Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileri, yardımcılarıdır. Onlar iyilikleri teşvik edip kötülükleri menederler. Namazı hakkıyla yerine getirir, zekâtı verir, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte onları Allah geniş rahmetine mazhar edecektir.

Çünkü Allah Azîzdir, Hakîmdir. Allah mümin erkeklere de, mümin kadınlara da, ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler vaad etti. Hem Adn cennetlerinde hoş hoş konaklar!

Hepsinden âlası ise, Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır.

İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı budur.” Buyurmaktadır.

[Mehmet Ali Şengül] 7.8.2017 [Samanyolu Haber]

Güvercin ürkekliği! [Meral Aslan]

Yazımızın başlığına koyduğumuz tanım sizlere hiç yabancı gelmeyecektir. Toprağı bol olsun Hrant Dink’in öldürülmeden hemen önce yazdığı yazının ana teması idi. Ve Dink şöyle diyordu yazısında: “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.” 

Ne kadar naif ve içten cümleler değil mi?

Gerçekten de kültürümüzde başta güvercinler olmak üzere, kuşlara ve hayvanlara ayrı bir ihtimam ve şefkat gösterilir. Eski evlere bakarsınız pek çoğunda güvercin evleri olduğunu görürsünüz. En yokluk zamanında bile Anadolu insanı rızkını güvercinlerle paylaşmayı adet edinmiştir. 

Bu sebeple günümüzde özellikle sıcak yaz günlerinde kuşları düşünüp evlerinin penceresine bir tas su koyan insanları gördükçe çok mutlu oluruz. 

Ancak güvercinler başta olmak üzere hayvanları sevmek, kapının önüne bir tas su koymak ya da ağaca tırmanmış inemeyen bir kediyi itfaiye aracılığıyla indirmek değildir. 

Bir kere onlara yaşam alanı açacaksınız. 

Biz ise korkarım ki tam tersini yapıyor ve doğal yaşam alanlarını hızla daraltıyoruz. Bu nedenle her yağmur ya da kar sonrası korkutucu metropol manzaraları çıkıyor karşımıza. 

Hayvanları sevmekten geçiyor insanları sevebilmek. 

İşin içine devlet girince bir şey değişmiyor. 

Hayvanlarını seven devlet vatandaşlarını da seviyor. 

Tersi de doğru tabi; hayvanlarına kötü davranan devlet insanlarına da kötü davranıyordur. 

Hrant Dink yukarıdaki satırları kaleme aldıktan kısa süre sonra katledildi. Ürkek de olsa yaşayan güvercine kıydılar... 

Dokundular güvercinlere… Hayatıyla ödedi maalesef yanılgısını.

Geçtiğimiz gün değerli gazeteci Emin Çölaşan’ın köşesinde okudum. Bir kadın mahkum mektup yazmış ve şöyle diyordu:
“Eşim tutuklandığı zaman kızımıza yedi aylık hamile idim. Bu dönemde anne karnındaki bebeğimin gelişimi yavaşladı ve yaşadığımız sıkıntılar yüzünden sekiz aylık hamile iken erken doğum yaptım. Solunum sıkıntısı olduğu için bebeğim bir süre küvezde kaldı. Zor günler bununla da bitmedi. Kendim de, 13 Ekim günü öğretmen olarak görev yaptığım mesleğimden, doğum izninde iken açığa alınıp 7 Şubat'ta ihraç edildim. Yaklaşık iki ay sonra da F..Ö üyesi olmak suçlamasıyla yine hiçbir somut delil olmadığı halde tutuklandım. Bir hafta sonra sekiz aylık bebeğim Melek'i cezaevine aldırabildim. Bu bir haftalık ayrılıkta sütümü ağlayarak lavaboya sağdım. Bir anne için ne kadar ağır bir durum olduğunu tahmin edersiniz.”

Okuduğumda yüreğim cız etti sevgili okuyucularım. Bir anne ve bebeğine bu kadar kötü davranan bir ülkede yaşamak inanın çok korkutucu…

Bakınız anne olmak çök özel bir duygudur sadece fizyolojik olarak bir mucize yaşanmaz, anne adayı ve sonradan anne inanılmaz büyük ruhsal değişim yaşar ve kolay değildir bununla başa çıkmak. Ve siz bir anneye psikolojik destek vermek yerine onu hapishaneye gönderiyorsanız hiç de iyi bir yönetim olmazsınız. 

Doğumdan hemen sonraki dönem pek çok kadın için adeta bir rüya gibidir. Eve yeni gelen bir bebek aileye neşe ve mutluluk saçtığı kadar stres de yaşatır. Eve yeni bir bireyin katılışı kadınların önemli bir kısmında zihinsel ve duygusal değişikliklere yol açar.
Zihinsel ve duygusal durumu etkileyen bu durumları melankoli, depresyon ve psikoz olarak sınıflandırabiliriz.

Kadınların yaklaşık % 85'inde doğumdan sonra melankolik bir durum görülür. Bu gerçek bir duygulanım bozukluğundan çok doğumun normal bir parçası olarak kabul edilmelidir. En sık doğumdan sonraki ilk haftada ortaya çıkar.

Annelerde uyku problemleri, ağlama krizleri, üzgün görünme halsizlik, baş ağrıları, konsantrasyon güçlükleri, şaşkınlık, sinirlilik, iştahsızlık problemleri görülebilir. Bu tablo çok önemli değildir. Genelde 1-2 hafta içinde şikâyetler kendiliğinden kaybolur. Ancak bu kısa geçiş döneminde ailesinin ve eşinin anlayışlı davranması ve kendisine yardımcı olmaları gereklidir.

Annelerin %10-15'inde melankoli tablosu iki haftadan uzun sürebilir. Bu durumda depresyon söz konusu olabilir ve profesyonel yardım gerekebilir.

Doğum sonrası depresyon; tanım olarak doğumdan sonraki 4 hafta içinde, herhangi bir zamanda majör depresif bir dönem yaşanmasıdır.

Kadınların bir kısmında görülen doğum sonrası depresyon melankoliden daha farklı ve ciddi bir durumdur. Ancak bazı kadınlarda bu süre 6 haftaya kadar uzayabilir.

Adına “doğum sonrası psikoz” dediğimiz bu rahatsızlığın en arzulanmayan ve ileri durumu vardır. Annelerin, özellikle ilk kez anne olanların büyük bölümünün yakalandığı bir rahatsızlıktır bu. Postpartum yani doğum sonrası annelerde görülen en ciddi psikolojik rahatsızlıktır ve gebelikten önceki yıla göre karşılaştırıldığında hastalığa yakalanma riski 20 kat fazladır.

Psikoz; düşünce bozukluğu veya gerçekle gerçek olmayanın ilişkinin kaybedilmesi olarak tanımlansa da ciddi duygulanım bozuklukları da bu şekilde sınıflandırılabilir.

Halüsinasyonlar (gerçekte olmayan şeyleri görme ya da duyma) veya hezeyanlar (gerçekle ilgisi olmayan şeylere inanma) olabilir. Önceden kestirilemeyen duygu dalgalanmaları görülür. Genelde doğumdan sonra 2 gün-3 hafta arasında belirtiler ortaya çıkar.
Hezeyanlar özellikle bebek üzerine odaklanır. Bazı durumlarda anne bebeğe karşı aşırı koruyucu obsesyonlar (takıntılar) geliştirebilir. Hatta bazı vakalarda da intihar düşünce ve girişimleri bile olabilir.

Postpartum psikoz son derece acil ve profesyonel yardım gerektiren ciddi bir durumdur. Sıklıkla hastaneye yatırılarak tedavi gerekir. Uygun tedavi ile % 95 oranla hastalar 2-3 ay içinde iyileşir.

Tabii yeterli şartlar sağlanırsa ve doğru tedavi uygulanırsa. 

Geçtiğimiz gün Sayın Hayrettin Karaman’ın toplumun bir kesimini oluşturan başörtü kadınlarla ilgili yazısını okuduk ve pek çok kimse haklı olarak tepki gösterdi. Nitekim son dönemde başı açık olsun, kapalı olsun pek çok kadına benzer baskılar yapıldığını okuyor, izliyor ve duyuyoruz. Kadınlar doğal olarak tepki gösteriyorlar. Kıyafetimize, ne içip, ne yediğimize, nasıl davranacağımıza karışmayın, diyorlar ki şüphesiz haklılar. Kişisel bağlamda sonuna kadar destekliyorum, bu alanda yapılan tüm kampanyalara da imza attım ve atacağım. 

Ancak gözlemleyebildiğim kadarıyla hapishanede doğum yapan ya da doğum yaptıktan hemen sonra (suçu ne olursa olsun ki henüz soruşturma aşamasında yaşıyorlar bunları) hapishanelere götürülen kadınlarla ilgili toplum, özellikle kadınlar çok duyarsız. Medya da öyle. Hiçbir gazete ya da televizyon kanalı bu konuya eğilmiyor, sanki yaşanmamış gibi davranıyorlar. Oysa şu anda hapishanelerde 600’e yakın bebeğin annesiyle beraber tutulduğu söyleniyor. Hele Star isimli gazetenin bir manşetini gördüm ki tüylerim diken diken oldu. Bu annelerin doğum yaparak terör kumpası kurduğunu ileri sürebilecek kadar gözü dönmüş bir ideolojinin kimseye yararı olmaz. Düşündüm, acaba bu manşeti atanların arasında anne var mı, ya da bu manşeti atanların eşleri, anneleri var mı? Diye. 

Düşünebiliyor musunuz, yeni doğum yapıyorsunuz, henüz bir gün bile geçmemiş doğumhanenin kapısında polisler bekliyor. Zaten anne olmak başlı başına bir travmatik olay iken ve kadınların bunu bile atlatabilmesi için yardıma-desteğe ihtiyacı varken, bir de bu kadınları alıp bebekleriyle beraber hapishaneye göndermek, güvercinlere zarar vermekten bile daha fena bir kötülük!

Bugün hemcinsleri için gösteri yapan, sokaklara düşen, haklı olarak tepki gösteren kadınların hapishanedeki bebekli anneler için duyarsız kalmalarına Hrant Dink eminim tepki gösterirdi. 

Hapishanelerinde annelerin, bebeklerin olmadığı, herkesin birbirinin yaşam tarzına saygılı olduğu daha güzel bir ülkede yaşayabilmeyi dileyelim. 

Anneler ve bebeklerine bir güvercin ürkekliğinde olduklarını bilerek şefkatle yaklaşalım. 

[Meral Aslan] 7.8.2017 [Samanyolu Haber]

Dünya ne işe yarar? [Dr. Hüseyin Kara]

Dünya, insanın yolculuğunun üçüncü ve en önemli durağıdır. Burası ilk bakışta Hz. Âdem ile Havva’nın cennetteki zellelerinden sonra cezalandırılarak indirildikleri yer olarak görülse ve semaya göre aşağıda olsa da, insan ile şereflenenince, hem kendisi değer kazanmış oldu  hem de bir sonraki duraklar için belirleyici bir konuma yükseldi.

‘’Şerefu’l-mekân bi’l-mekîn’’ yerin kıymeti içindekilerle ölçülür, düsturuna göre, Allah’ın yeryüzündeki halifesi unvanını taşıyan insanın dünyaya değer kattığı bir gerçektir. Hele inançlı insanların yaptıkları güzel işleri alkışlamak ve bunları yapanlar için istiğfarda bulunup dua etmek için manevî âlemlerden meleklerin Allah’ın izni ile zaman zaman dünyaya inmeleri onlar için bile bir şereftir. Gelmiş geçmiş bunca peygamberlerin, şehitlerin ve nice Allah dostlarının yaşamalarına imkân sağladıktan sonra, şimdi de onların bedenlerini bağrında saklamakla dünya, bu şerefli konumunu sürdürüyor. Şu an dünya üzerinde yaşayanlar içinde Allah’ın en beğendiği iş olan i’lâ-i kelimetullahı hayatının gayesi haline getirenleri de üzerinde taşımakla, dünya şeref üstüne şeref kazanmaktadır. Dünyanın insansız olduğunu bir an düşünmemiz halinde onun ne kadar değersizleşeceğini fark ederiz. İnsanın olmadığı bir dünyanın varlığı abesten öte bir şey değildir. Hele gerçek müminlerin olmadığı bir dünyanın yaşaması da lüzumsuzdur. Bundan dolayıdır ki kelime-i tevhidi gerçek manada söyleyenlerin kalmadığı bir dünyayı Allah yaşatmayacak ve kıyametin kopmasına hükmedecektir.

Dünyanın ne işe yaradığını doğru algılamak, bir insan için en önemli konudur. Bu sahada yanlışlık yapanlara ikinci bir doğru algılama zamanı ve fırsatı verilmeyeceğinden, ehemmiyeti bir kat daha artmaktadır. Üstelik dünyadan sonraki 4.ve 5. duraklardaki (Berzah-Ahiret) pişmanlıklar hiçbir anlam ifade etmemektedir. İnsan, beden ağırlıklı ruh birlikteliği yaşadığı dünya hayatında eğer uyarıcıların ikaz ve irşatlarına uygun hareket ederse, dünyanın onun için bir sıçrama rampası olacağı kesindir. Zindandan kurtulup sarayda yaşamak gibi bir şey. Yok, insan kendi aklını ve tecrübelerini yeterli görüp, dünyanın cazibesine kapılıp giderse dünyadan daha alçak bir yerin sakini olmaktan asla kurtulamaz. O zaman akıllı insanlar kendilerine şu soruları sorup vicdanlarını tatmin edecek cevaplar bulmak zorundadırlar. Bu dünyada bulunuyor olmamız bizim ne işimize yarayacak? Bu dünyaya kendi isteğimiz ile gelmediğimiz gibi, kendi isteğimiz ile de buradan ayrılamıyorsak, bu iki irade dışı geliş-gidişin arasında irademizi nasıl kullanırsak bu dünya hayatını lehimize çevirebiliriz? 

Aslında ilâhî dinlerin gönderilme sebebi; bu önemli sorulara tatminkâr cevaplar vermek ve insanların ebedî arzularına çareler üretmektir. Çünkü fânî dünya hayatı, insanın beklentilerini karşılamaktan çok uzaktır. Sonsuz bir hayat için yaratılan bir varlığı geçici şeyler tatmin etmez. Bütün bir dünyayı birisine verseniz bile, değil mi ki süresi sınırlıdır. Halbuki insan bakî bir hayata namzet gösterilmiştir. İnsana verilen en pahalı ömür sermayesini dünyada kullanırken öyle bir ticaret yapmalı ki sonu pişmanlıkla değil, iman ve amel-i salih ile kazanma kuşağında hep iyi sonuçlara ulaşabilsin. İşte tam burada, insanı her türlü donanımı ile bu yolculuğa sevk eden ve onu üçüncü durakta imtihana tabi tutan Yüce Yaratıcı, kullarının imdadına yetişecek elçiler gönderiyor. Bu elçiler insanların akla hayale gelmez dirençlerine rağmen onlara dosdoğru yolu (hidayet) göstererek, dünyanın gerçek ve sahte yüzlerini anlatarak  doğru karar vermelerine yardımcı oluyorlar. İnsanlar böyle doğru rehberlerden mahrum kalmışlarsa zeka ve kabiliyetleri hangi seviyede olursa olsun bu imtihandan kazançlı çıkmaları neredeyse imkânsızdır. 

Bütün peygamberler ortak bir dille ümmetlerine, dünya ile nasıl bir irtibat kurmaları halinde Allah’ın rızasını kazanacaklarını hem yaşayarak göstermişler  hem de ellerindeki kutsal metinlerle izah etmişlerdir.  Hayatın cazibesine kapılıp  imtihanı kaybedenlerin hazin sonlarını da onlara hatırlatmışlardır. Bu dünya hayatı insanları ala-i illiyine de yükseltir, aynı dünya insanı esfel-i safiline de düşürür. İşin özü dünyayı doğru algılayıp algılamamaya bağlıdır.

İslam dininde müminin dünyaya bakışı çok nettir. Muğlak olan hiçbir tarafı yoktur. Ne Yahudilik gibi  dünyaya tapıp ahireti inkâr etme vardır ne de Hıristiyanlık gibi ahireti önceleyip dünyadan el-etek çekmeyi tercih etme  vardır. Bu ikisi de problemli anlayışlar olup, İslam dini bu ifrat ve tefriti ta’dil etmiştir. Dünyaya, kalınacak süre kadar değer verip, ahirete de sonsuzluğuna göre kıymet verme esasına dayanan bu anlayış, İslam dininin yanılmaz  düsturudur. Bir misafir gibi, ne kazandığına sevinme ne de kaybettiğine üzülme vardır.  

İslam dininde, dünya insanlara cazip kılındığı gerçeğinden hareketle,(2,14) helal dairede kalmak şartı ile mal-mülk edinmenin ve evlad-ü ıyale sahip olmanın hiçbir mahzuru yoktur. Ancak, o kadarını dahî  Allah’tan isterken hayırlı olacaksa istenmelidir. Çünkü dünyalık olan her şey aynı zamanda bir imtihan aracıdır da. İmtihanın, kazanma fırsatı  kadar kaybetme riski taşıdığı unutulmamalıdır. Bu dünyada, malı ve mülkü sayesinde rıza-i ilâhiyi kazanıp Firdevsleri onlarla peyleyen niceleri olduğu gibi, mal ve mülk ile imtihanı kaybedip ötede rezil ve rüsva olanlar da sayıca daha fazladır. Hakiki bir müminin nazarında; dünya ve içindeki fanîlik mührü yemiş her şey kalben sevilmeye değmez. Sadece onları veren Allah adına birer emanet olarak bilinirlerse onlardan ayrılmak da zor olmaz. Hatta emanet olarak verilenlerin hesabı sorulduğunda verilecek cevapları düşünüp ona göre araya kalbî mesafeler koymak mümince bir davranış olur. 
       
Efendimiz (sav) bu konularda da en büyük rehberdir. Hayat-ı seniyyelerinde dünyevî imkânlara sahip olduğu zamanlar da yoksullukla yaka-paça olduğu yıllar da olmuştur. Fakat her zaman iradî fakirliği tercih eden bir hayat tarzını benimsemiştir. Aile efradına da, sahabe-i kirama da böyle yaşamalarını tavsiye etmiştir. Mekkâr dünyanın nice insanları, dünya sevgisi damarından girerek aldattığı çok görülmüştür. Aldanmamak için uyanık olmak gerekir. Etrafımızda, makama, mevkiye, paraya aldanıp da ahiretini berbat edenleri görünce, irkilmemek elde değil. Nefislerin insanı ne zaman ve nerede aldatıp alt edeceği bilinemez. Asıl üzüntü kaynağımız bugünün müslümanlarının dünyayı algılamada çok yaya kalmalarıdır. Camide müslüman görünen, ticarette müslüman değilmiş gibi görünüyor. Hacda müslüman görünen, içtimai hayatta müslüman değilmiş gibi görünüyor. Bu çarpık durum dünyanın farklı yüzlerini bilememekten ve ona göre tavır alamamaktan kaynaklanıyor .
      
Dünyanın insana bakan üç değişik yüzü vardır: 
Birinci yüzü, Allah’ın esma ve sıfatlarının tecelligâhı olması itibarı ile insanın, tefekkür ve tezekkür yolu ile iman ve iz’anına katkı sağlayan önemli bir yüzüdür. 
Dünyanın ikinci yüzü, insan için bir ekip-dikme yeridir. Bu dünyada iman tarlasına ibadet ve dine hizmet ekecek, karşılığını ise ahirette alacaktır. 
Üçüncü yüzü, insanın nefsine hitap eden cazibedar yüzüdür ki,  bu aldatıcı cazibeye kapılanlar ve ücretin peşin olanına heves edenler, hem dünyalarını ve hem de ukbâlarını mahvetmiş sayılırlar. Allah gerçek müminleri bu kötü encamdan korusun.

[Dr. Hüseyin Kara] 7.8.2017 [Samanyolu Haber]

'Sadece bizi değil, dünyayı aldattı...' [Faruk Mercan]

Sadece bizi değil, dünyayı aldattı. Ama her hilebazın bir sonu var... 

Demokrasi bizim için bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, istediğimiz durakta ineriz dediğinde, bu zehirli fikirlerden zaman içinde kurtulacağını zannettik. Aldandık... 

Meğer tramvaydan ne zaman ineceğinin hesabını yapıyormuş... 

Necmettin Erbakan'dan kopup parti kurduğunda, milli görüş gömleğini çıkardığını, Turgut Özal gibi bütün eğilimleri birleştiren bir çizgide olacağını söylüyordu. Kandırıldık ve aldandık... 

Meğer, Erbakan'dan kopması tamamen bir siyasi hırs meselesiymiş ve kendisinden olmayanları partiye vitrin olsun diye almış... 

Rahmi Koç, “Bir milyar dolar parası var” dediğinde, böyle bir haramiliği irtikap edeceğine ihtimal vermedik. Aldandık... 

Çünkü gecekondulara iftara gidiyor, fakir fukara, garip gureba edebiyatı yapıyordu. Meğer havuz sistemini daha o zamanlarda kurmuş ve milletin parasını çalma tekniklerini daha o zaman geliştirmiş. 

Partisi iktidar olunca, daha önce Hristiyan kulübü dediği Avrupa Birliği'ne taraftar olduğunu söylüyordu. Avrupa Birliği ile müzakere süreci başlayınca, Türkiye'nin artık demokrasi yoluna girdiğini zannettik. 

Meğer, Avrupa Birliği de istediği yerde ineceği bir tramvaymış... 

Sadece bizi aldatmadı, sadece bizi kandırmadı. 

Avrupa Birliği liderlerini de kandırdı. 

Barack Obama, Amerikan başkanı seçilince ilk denizaşırı dış gezisini Türkiye'ye yaptı. Çünkü Türkiye, İslam ile demokrasi'nin model ülkesi olarak görülüyordu. 

Obama'yı da kandırdı. 

Obama, 2016 yılı nisan ayında Foreign Affairs dergisinde yayınlanan röportajında, bunu açıkça ifade etti. “Onu makul bir Müslüman lider olarak görüyordum, fakat hayal kırıklığına uğradım. Bir başarısızlık örneği ve bir otoriter oldu” dedi. 

Evet, herkesi kandırdı. 

Dindarların oyuyla iktidara geldi, Türkiye'yi camilerinde rüşvet pazarlığı yapılan bir ülke haline getirdi. Bunu yandaşları itiraf ediyor. 

Yıllarca başörtüsü sömürüsü yaptı, Türkiye'nin tarihine binlerce başörtülü kadını hapishanelere gönderen adam olarak geçti. 

Her fırsatta kameralar önünde Kur'an okuyarak din istismarı yaptı, cezaevlerinde Kur'an yasaklayan adam olarak tarihe geçecek. 

Evet, nasibine bu melanetler düştü. Ne kötü bir nasipsizlik, ne kötü bir akıbet.... 

Bu dönemin bütün mağdurlarına bakın... Hayatları boyuncu Türkiye'de demokrasi ve insan hakları mücadelesi vermiş insanlar şimdi hapisteler... 

Cumhuriyet gazetesi bütün kadrosu ile içeri alınırken, 50 yıldır Türkiye'de sosyalist bir devrim yapmak için uğraşan Doğu Perinçek ve arkadaşlarının altın çağlarını yaşaması bir rastlantı değil... 

Devleti ve ülkeyi çökertti. Anadolu'da bir fetret devri yaşandığını artık kendi yandaşları da itiraf ediyor. Devletin bütün kurumlarını sırayla imha etti. 

Kendince, halifeliğinin önündeki engelleri temizliyor. 

Birkaç yıl önce Ankara'da, Saraydaki şahsı yakından tanıyan bir kişi, “Hayrettin Karaman, Halife sıfatıyla ona biat etti” dediğinde ihtimal vermemiştim. Hem de bir törenle, elini elinin üzerine koyarak... 

Gezi olaylarından sonra, partili yandaşlarından da bu şekilde biat aldığını güvenilir bir kaynaktan duymuştum. 

Hayrettin Karaman, şimdi bunu açıkça ifşa etti. “Gülen fırkası Halifeye biat etmedi, devlet onlara gerekeni yapıyor” diyor. 

Hayrettin Karaman'ın öncelikle cevap vermesi gereken bir soru var: Saraydaki şahsa Halife olarak biat etmiş mi, etmemiş mi? Eğer biat ettiyse, hırsızdan, yolsuzdan, yalancıdan halife olur mu?... 

Bir Saray halayıkı yeni bir devlet kuruyoruz diyor. Bu öylesine söylenmiş bir söz değil... 

Hayrettin Karaman, hilafet düzeninin işlemekte olduğunu resmen ilan etti. Türkiye'de ceza hukuku falan geçerli değil, halifeye biat edip etmemek esas... 

Demek ki Halifeliği ilan edecek aşamaya doğru geldiklerini düşünüyorlar. 

Burada yazmıştım. Wall Street Journal gazetesi, Saraydaki şahsın en uygun zamanda halifeliğini ilan etmek için fırsat kolladığını yazdı. 

Çamlıca'ya cami yapması, Saraya külliye demesi, Sarayın yanına cami yaptırması, bunların hepsi halifelik provaları... 

Çünkü, işlediği bunca cürmü ancak halifelik kisvesiyle temizleyeceğini düşünüyor. Bütün hayali bir gün minbere çıkıp halife olarak hutbe irad etmek... 

Hala Cemaat takıntısından kurtulamayan gafil sosyal demokratlar ve milliyetçiler seyretmeye devam etsinler. 

“Atatürk de Balıkesir'de hutbe okumuştu” diyerek onları uyutmaya devam eder. 

Bir yabancı gazeteci, oturduğu sarayı Las Vegas kumarhanelerine benzetti. Bir yandaşı, “Camilerde rüşvet pazarlığı yapılıyor, belediye seçimleri ile geldik, belediye seçimlerini kaybederek gideceğiz” diyor. 

Halifelik kisvesi, bu melanetleri örtebilir mi? 

Her hilenin, her hilebazın bir sonu var. 

Bir insanın akıbetini merak ediyorsanız, nasibine neler düşmüş onlara bakın... 

Saraydaki şahsın nasibine bir devleti, bir ülkeyi çökertmek düştü. 

Nasibine yıkım yapmak düştü. 

Nasibine binlerce başörtülü kadını tutuklatmak düştü. 

Nasibine Kur'an yasaklamak düştü. 

Nasibine harsızlık, yalan, dolan, sahte halifelik düştü. 

Ne kötü bir akıbet... 

Final sahnesinin çok uzun olacağını zannetmeyin. Bir hilebazın, bir sahte halifenin feci akıbetine hep birlikte şahitlik yapacağız. 

[Faruk Mercan] 7.8.2017 [Samanyolu Haber]

Helalleşmek için daha çok erken! [Kadir Gürcan]

Bazen filmlerin bir kaç sahnesi  ya da repliği senaryonun tamamına katlanmaya değiyor. Sylvester Stallone’un Türkiye’de de gösterilen Cobra (1986) isimli vasat polisiye filmi de bunlardan biri. Herkes için olmasa bile, gençlik yıllarının aksiyon susuzluğunu bir güne dört film sıkıştıran izbe ve kötü sinemalarda gideren bu satırların yazarı için öyle.

Filmin giriş sahnesinde sıradan bir markette bir kaç kişiyi rehin alıp, budalaca şeyler söyleyen ve kendisini yeni dünyanın kahramanı sanan psikopat adama Stallone “Sen hastasın. Senin ilacın benim...” diye seslenir. Sonunda da dediği gibi, bu dengesiz karaktere hak ettiği dozajda ilacını verir. İnsanları katlederek yeni bir dünya kurmaya çalışan ruh hastasına başka ne yapılır ki?

Eline geçirdiği bir takım fırsatları, geçici bile olsa, paranoyak egolarını gerçekleştirmek için kullanan budalaları görünce hep bu sahne aklıma gelir. Makul, insani çerçevedeki iletişim vasıtaları etkisini kaybettiğinde, Stallone gibi “Senin ilacın benim...” diyecek ve alil muhatabının dilinden anlayacak profesyonellere ihtiyaç hasıl oluyor. Elbette ki, bu kuru temenni ancak senaryonun zaman ayarlı ütopyaları içinde gerçekleşebilir. 

Göreve geldiği günden beri gırtlağına kadar siyasete batan Eski (Şimdi eski oldu! Bir hafta önceye kadar Sayın Başkanı idi! Artık her gün biraz daha unutulacak!) Diyanet İşleri Başkanı, son viraja girerken korkunç savruldu ve başladığı gibi oyunu kötü bitirdi. On beş gündür, görevi bırakacağı söylentileri ortalıkta fırtınalar koparan Diyanet İşleri Başkanının ipi, ummadığı bir anda çekildi. Sık sık ima ettiği bir İslami Anlayışı (Diyanet’in Resmi din dayatmaları...) gerçekleştiremeden oyun dışı kaldı. Yani hayallerinin, efsane Diyanet İşleri Başkanı olamadı!

Başkanlığının son günlerinde yayınlanmasına gayret sarf ettiği, emek verdiği ve giriş yazdığı Diyanet Raporu, ısmarlama bir işti ve hazret de bunu gönül rızası ile yaptı. İleride “Aldatıldım, oyuna getirildim, isteyerek yapmadım, dilim sürçtü, arkadaşlar zorladı...” gibi bahane ve gerekçelerin hepsini kendi tasarruflarıyla geçersiz kılmış oldu. Hiç kimse dile getirmedi ama, aceleye getirilmiş Diyanet Raporu görevde biraz daha kalabilmek için bir Arz-u Hal dilekçesi mahiyeti de taşıyor. Herhalde işe yaramadı. Kullanım tarihinin sona erdiğini kendisi haricinde herkes biliyordu. 

Cumhuriyet Türkiye’sinin ağır aksak işleyen Diyanet Müessesesi Görmez sayesinde, dini olmaktan çok gayr-ı ahlakilik ve onursuzluğun affedilmez hatalarına yeni halkalar ekledi. Yüz yirmi bin diyanet görevlisinden sorumlu bir başkanın bir kez olsun dini bir gayret ve endişe ile gündeme gelmesi gerekmez miydi? 

Devlet kesesinden astronomik rakamlarla alınan makam arabası, Avrupa’daki Diyanet’e bağlı din görevlilerinin MİT hesabına ajanlık oyunlarında kullanılması, 15 Temmuz Darbe Senaryosunda dini müesseselerin istismarı gibi yüz kızartıcı içtimai tasarruflar Sayın Görmez’in günah hanesine düşülen sadece bir kaç başlık. Bir de unutmadan, Din İşleri Yüksek Kurulu (Böyle bir kurum var ama, kimlerden oluştuğu nedense hep gizli tutulur!) vasıtasıyla Diyanet, fırak-ı dalle üretimini de üzerine almış oldu. Bu da yine Görmez’in başkanlığı dönemine kaydedilecek gündemlerden. 

Dini hayatın yaşanması konusunda tesir ve gücü çok sınırlı olan Diyanet Teşkilatı olduğundan farklı görünüp, Türkiye Müslümanlarının temsilcisi gibi davranmaktan hiç vazgeçmedi. Maaşını devletten alan kadroların sevk ve idaresini yerine getirmekle, dini derinleşme konusunu hep birbirine karıştırdı. Zavallı Görmez sayesinde de bu yanlış algı ülke sınırlarını aşıp Avrupa ülkelerinde organize suç kategorisine dahil oldu. Almanya ve Hollanda da ajanlık yaptığı tespit edilen din görevlilerinin davaları hala devam ediyor. 

Eski Başkan, hissi yanına ağırlık verdiği veda konuşmasında titrek sesi, önceden çalışılmış tonlama ve vurgu ayarlarıyla törene katılanlardan helallik diledi. Beklemediği bir anda, kapının önüne konuverilmiş olması ihtimal ki, zihni fakültelerini tesiri altına almış. Her şeyden önce, helallik isteyeceği insanları bilmiyor ve helalleşmek için zamanı tespit edememiş. Çünkü başkanlığı süresince çanak tuttuğu zulümlerin, içtimai linçlerin ve çağ dışı muamelelerin muhatapları hala içeride. İhtimal ki, başkan bunları hiç düşünme ihtiyacı duymuyor. Ahirete ait hesapların, veda konuşması ile kapanacağını düşünmek ne kötü bir yanılgı!

Stallone’un kısa yoldan hallettiği hastalıklar konusuna, dini endişelerini kaybedip dünyevi ikbal derdine düşen dini görünümlü siyaset tüccarları dahil değil. Onların cezaları uzun vadeli, damla damla, ilmek ilmek ve işledikleri cürmlerin endişe ve korkuları kendi içlerinde her gün daha bir büyüyerek kendisini gösterecek. 

Kiminle, ne zaman helalleşeceğini bile akıl edemeyen Eski Başkan ve onun cübbesi arkasına gizlenen Din İşleri Yüksek Kurulu’nun Diyanet Raporu ne kadar inandırıcı olabilir ki?

[Kadir Gürcan] 7.8.2017 [Samanyolu Haber]

Hakka adanmış ruhlar [Abdullah Aymaz]

Başyazısının başlığı HAKKA ADANMIŞ  RUHLAR…  
Onları anlatırken M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: 
“Onlar hayatlarını Bilal çizgisinde, Ammar ufkunda, Habbab ikliminde, Yâsir / Sümeyye imrentisinde, İbn-i Mes’ud  gölgesinde sürdürüyorlarsa, Allah da, dû (iki) cihandan el yumuş bu bahtiyarlara öyle bakacaktır; zira O, ‘Erhamürrahimîn, Ekramü’l-ekramîn ve Eşfaku’l- müşfikîn’dir. Onlar, dünya ve mâfîhâyı içlerinden söküp atmışlarsa, o merhametlilerin en merhametlisi, kerimlerin en kerimi ve şefkatlilerin en şefkatlisi de onları asla yolda bırakmayacaktır.

“Vâkıa, Hakkın bu engin inayet ve riâyeti yanında, Nur Çağının dünyaperest mürde (ölü) gönülleri gibi, günümüzün ekâbiri de vardır. Bunlar da dünya ve mâfîhâ nedir bilmeyen Hak âşina ruhlara karşı yer yer çekememezliğe girecek, hazımsızlık gösterecek, onlara karşı akla hayale gelmedik şenaatler irtikap edecek; sürekli bir kısım şeytânî projelerle oturup kalkacak ve onların hemen her şeylerini gasp etme yolunda hukuk ve adâleti ayaklarının altına alarak en şeni’ zulümleri işleyeceklerdir. Hizmet erleri ise, bunlara karşı, Hz. Eyyûb sekine ve temkiniyle, ‘ALLAH VERDİ, ALLAH ALDI!’  deyip farklı güzergâhlarda yollarına devam edeceklerdir ve ediyorlar da!  Zira onlar, bu türden şeylerle karşılaşacaklarını bilerek bu yolu seçmişlerdir. 

“Bu ürpertici tablo/tablolar dairesi karşısında ‘ba’sü ba’delmevt’ kahramanlarına düşeni, her şeyi Hakkın ekstra ve özel teveccühüne havale ederek, İlahî beyan mazmununa uygun olarak ‘Allah! De… Bırak onları… İçine dalageldikleri şeylerle oyalanadursunlar’ veya ‘SEN ONLARI BANA BIRAK!’ hıfz ve inayet vaad eden beyan-ı sübhânîsine ‘Lebbeyk’ diyerek, kendi insanî ufuklarında yol almaları olmalıdır.”

“MÜSLÜMAN, DEĞİŞMEZ KİMLİK Mİ, YOKSA SIFAT MI” başlıklı yazısında Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız, bu meselenin uzun uzun üzerinde duruyor. Bu kelimenin Araplık, Türklük, İranlılık gibi bir etnik kimlik olmayıp bir sıfat olduğunu ortaya koyuyor. Eğer öyle bir kimlik anlayışına insan sahip olursa, münafıklığı da etnik kimlik zannedeceğini söylüyor.

Bilim köşesinde Prof. Dr. Arif Yorulmaz “Zelzeleyi Sezen Hayvanlar” başlığı altında, son zamanlarda bazı hayvanların gerek kendilerine verilmiş hususî duyu organlarının özelliği, gerekse mâhiyetini tam bilemediğimiz bazı hisleriyle zelzeleyi önceden bildikleri konusunda müşahede ve laboratuvar çalışmalarının arttığını söyleyerek bazı örnekler veriyor. Zelzele konusunda en çok dikkat çeken hayvanlar karıncalar ve yılanlardır. “Araştırmalar ilerledikçe, başka hangi hayvanların, hangi hikmetlerle donatıldığını ve harikulâde sanat eserleri olarak yaratıldığını görebileceğiz. Çok basit gördüğümüz böcek ve yılan gibi canlıların, Allah’ın (C.C.) binbir hikmetle yarattığı muhteşem yaratıklar oluşu, her halde tefekkür dünyamızda bazı yeni açılımlara sebep olabilir.”

Kırım Hanı II. Gâzi Giray’ın Gazeline.  Hocaefendinin yazdığı Nazire’si tam bugünlere göre yazılmış. İki beytini arz edelim:
“Kur’an’ın elmas düsturları ellerde dillerde,
Azgınları te’dibte kılıç u kalkan yerine.
İnsanlığa hizmet sevdasına tutulduk.
İnsanları halayık, hizmetkâr görme yerine.”

Psikoloji bölümünde Prof. Dr. Şerif Ali Tekelan, “Geleceği Yaşayabilmek” başlıklı yazısında psikosomatik hastalıkların meydana geliş sebeplerini ele alıp, insanın önemli olmayan, kafasına takılan çok küçük soruların ve problemlerin çözümü ile ilgili görüşleri beyan ediyor. Diyor ki:”Çok basit  hadiselere takılıp dünyayı kendine zehir etmek, kırık plağın takılmasına benzer. Bu takılmanın sonu bir türlü gelmez. İnsanların bazıları, bütün bir hayatı böyle yaşar. Bu tipler, çoğu zaman ‘kendileri ile de barışık değildirler.’ Bunların tam tersi olan bazı insanlar da, bütün bir hayatı, sorumsuz bir şekilde, ‘Vur patlasın, çal oynasın’ havasında geçirirler. Bunların arasındaki tipler de  hayatı, geçirilmesi gerektiği şekilde yaşayarak, ‘dolu dolu ve verimli’ geçirirler. Bir cemiyette, bu sonuncu grubun oranı ne kadar yüksekse, o cemiyet, o kadar dengelidir, mutludur. Bunların devirlerine dair tarih yazılırken, ‘örnek olarak gösterilecek bir toplum’ dan bahsedilecektir. (…)  İşte bu bakış açısıyla hayatımızı bir bilmece çözme rahatlığıyla geçirirsek, ebedi âleme, hesap vermeye, umduklarına nâil olmaya hazır ve gönül rahatlığı içinde gitmeyi dört gözle bekleyebiliriz.”

Hikmet Arar, “Nobel Kimya Ödülü Ve  Müslümanların Kimyaya Katkıları” başlıklı yazısında  tarihî bir gerçek olarak Müslüman âlimlerin bu husustaki gayretlerini anlattıktan sonra Prof. Dr. Aziz Sancar’ın aldığı Nobel ödülünden söz ediyor. 2015 yılı Nobel Kimya Ödülü, kanser tedavisinde ritmik saat buluşunu yaparak dünya çapında üne kavuşan Prof. Dr. Aziz Sancar’a verildiğini söylüyor.

Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde ‘İstidrak’ olarak yazılan “Üns mülahazasına İcmâlî Bir Bakış” yazısında M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Üns, Zât-ı Rubûbiyet’e bakan yanıyla, vâhidi ve cemâlî bir teveccüh sayıldı gibi ‘heybet’ de ehadî ve celâlî bir tecellinin tezahürü olarak görülmüştür. Bu itibarla, üns mazhariyeti, tevekkül, teslim, tefviz ve huzur edalıdır.” diyor.

İşte Ağustos 2017 sayılı Çağlayan dergisinden kısacık bir tanıtım… Aslında, bu güzel derginin çıkışını haber vermeden ibaret bir yazı… Bu hatırlatma ile dergiyi alırız ve iyice mütalaa ederiz inşaallah… 

[Abdullah Aymaz] 7.8.2017 [Samanyolu Haber] 

Hayrettin Karaman ya da “Majestelerinin fetvacıbaşı” [Seyfi Mert]

“Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, 
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez. 
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini, 
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz, 
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru, 
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış, 
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru, 
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş, 
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın, 
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene, 
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın, 
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e…”
      
(William SHAKESPEARE -66. Sone)

O bir Banka danışmanı…

O emekli bir profesör…

O sakal bırakma sünnetini emekli olduktan sonra hatırlamış bir âlim!

O Türkçe Olimpiyatları’nda “Sizleri küçük ölçekli ümmet tecellisi olarak vasıflandırmak istiyorum” dedikten sonra bugün iktidar yalakalığı için ümmet tecellilerine yapılan her türlü alçaklığı, işkenceyi meşrulaştıran ve “Halife’ye biat etmeyenler müstehaktır” diyen kişi. 

Hadi kim kardeşim Halife?” sorusunu es geçtik diyelim. 

Halife Ömer (RA) bile olsa hangi kitap, sünnet, icma, kıyas kayıtsız şartsız bir itaatten bahsediyor. 

Bunun yerine iktidara yaranmaya çalışan din bezirganları hakkında dinimizin neler söylediğini buraya yazalım mı yani?

Neyse biz devam edelim…

O utanmadan, sıkılmadan, Allah’a vereceği hesabı düşünmeden “Yolsuzluk başka, hırsızlık başka” diye fetva verebilecek kadar kendini kaybetmiş bir zavallı!

O, “İslam'da kadın ve aile” adlı kitabının bir yerinde “Muta Nikahı” için şöyledir böyledir dedikten sonra "Bugün bir müçtehit çıkar da uygundur` derse bir şey diyemeyiz…" diye yazan kişi. 

O, zalim bir hükümdarın tüm pis işlerini ilahi kitaba uydurmak için ilmini paspas yapan, dine kırk takla attıran bir madrabaz!

O, bir siyasi referandum öncesi, halkı sakinleştirmek, “ölüm kalım meselesi değil, herkes kendi düşüncesine, felsefesine göre oy versin, barış ve huzur içinde yaşayalım” diyeceği yerde, sözde “itidal” telkin ettiği yazısında  “Hayır” oyu verecekleri “yabancılaşmış unsurlar” olarak tanımlayıp ardından özetle onları yok etmeyip kendilerine tahammül edilmesi gerektiğini kendince hükme bağlayan karanlık zihinli bir kötü insan!

O, aynı referandumda işin kitabına uydurup lafı “Evet demek farzdır”a getiren bir açık attırma insanı!

O, sırf Tayyip Erdoğan’ın diktatörlüğe giden yolunda din adına gerekli tüm taşları taşıyan bir art niyetli. Ve O, “(...) iman ve dünya görüşü itibariyle Müslüman olanlardan seçildiği veya tayin edildiği, meşrû buyruklarında bunlara itaat etmenin Allah emri ve dinin gereği olduğu anlaşılmaktadır.” diye yazabilecek kadar dini siyasetin paçavrasına çevirmeye kalkışan bir habis ruh!

O, önce “Devlet memuru seçen ve atayan bazı kişiler ve makamlar yakınlık, aidiyet, menfaat ilişkisi, torpil gücü gibi kıstasları kullanarak iş görüyorlar. Başımıza gelenlerin çoğu da bu yüzden geliyor" diye yazdıktan sonra, diktatörün kucağına oturup, aksini savunanlara yapılan her şeyin müstahak olduğunu yazabilen bir kara kalpli zalim…

O, İslam’da net bir şekilde haram olan bir hükmü (Faiz) banka danışmanı olduğu için evirip çeviren, teknik olarak kılıfına uyduran bir post-modern fetvacı. 

O, bu fetvadan sonra, faizsiz bankacılık faaliyeti yürütmek üzere kurulan Ziraat Katılım iştiraki Ziraat Portföy ile Ziraat Emeklilik’in Danışma Kurulu üyesi…

O, sultanın buyruğu altına girdikten sonra her türlü ceberrutluğu kitabına uydurmakla görevlendirilmiş bir din maşası…

O, yaşanan Kur’an kurslarında yaşanan bunca taciz, tecavüz ve bin bir türlü mel’anet için ağzını açmayıp, sigara içen başörtülü kadınları iffetsizlikle suçlayan bir sakat bakışlı ihtiyar!

O, “Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.” Cinayet dahil her türlü yasadışılığa ve her türlü zulme cevaz vermiş bir zalim fetvacıbaşı. 

O, dün, yani radikal zamanlarında “nikâh dini bir akit değildir, alakası yoktur” dedikten sonra bugün imamların nikâh kıymasının elzem olduğunu yazabilecek kadar hafızası zayıf bir trol. 

O, "Devlet ile belediyelerle işi olan kimseler, İslami hassasiyetleri olan yöneticilerin bilgisi dâhilinde vakıflara bağışlarda bulunup sonra 'iş ve ihale almak' gibi hususlarda bundan yararlanma amacı taşıyabilirler. Bu amaç bilinmedikçe yöneticiyi ve vakfı hatalı görmek doğru olmaz. Niyeti bozuk olan kimselerin durumları anlaşılınca hüküm değişir ve artık onlardan bağış kabul etmemek gerekir. Ama yine de yaptıkları yardıma ıstılahı ve fıkhi manada rüşvet denemez." Diye apaçık şekilde rüşveti meşrulaştıran fetva vererek toplumu dinamitleyen bir kem âlât!

O, Türgev türü yandaş talancılara açıkça destek fetvası veren tüyü bitmemiş yetimin bile ahirette tepesine bineceğinden habersiz bir zavallı!

O, ihtiyaca göre verdiği fetva ters tepince anında tornistan eden bir rüzgar gülü!

O, "İslam’a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse -İslam toplumunda- "onların aykırı filleri için özel mekânlar ihdas edilmek gibi" tedbirlere başvurulur.” Cümlesiyle artık neresini uygun görürse, kendileri gibi inanmayanları tecrit etmeyi mübah gören bir diktatör ibriği.

Yazmadıklarımız, yazdıklarımızın on mislinden bile fazla. Ama biz yazarken yorulduk, eminiz siz okurken de yorulmuşsunuzdur. İcap ederse başka yazıda devam ederiz ama kaderin çok enteresan bir tecellisi olsa gerek, bu şahısla ilgili en net analizi yine başka bir yandaş ve Karaman’ın köşedaş ve meslektaşı olan Faruk Beşer, hem de çok yakın zamanda yapıyor. Beşer’in yazısının başlığı bile ibretlik “İki önemli gerileme sebebi: Ümera ve Ulema”
İçerik ise tam anlamıyla Karaman gibileri ve bugünkü Türkiye’yi anlatıyor: 

“Resulüllah’ın bir vasfı ‘müzekki’ idi, yani o inananların kötü duygularını eğitiyordu, onun zamanında şeytan ve nefis konsorsiyumu boş durmasa bile galip gelemedi ama onun hemen ardından Kabiller tekrar sahneye çıktılar. Muaviye ile birlikte (Allah onu affetsin) yönetim, Efendimiz'in ifadesiyle ‘mülken adûden’, yani ısırıcı/ezici bir krallığa/monarşiye dönüştü. ‘Müslümanların işleri hep şura iledir’ anlamındaki ayetin etkisi yavaş yavaş azaldı, sonra da bu birincil kuralı Müslümanlar hiçbir zaman bağlayıcı bir kurum haline getiremediler. Yönetimi bir şekilde ele geçirenler bunu bir daha kaptırmak istemedi. Aksine bozulma ve geri gitme kurumsal hale getirildi. Kısaca balık baştan kokmaya başladı. Buna rağmen, kendilerine ‘emirul-müminin’ dense de bazı krallarda, yine Efendimiz'in ifadeleriyle, kötü şeylerin yanında iyi şeyler de görülmedi değil. Ama bunlar asıl rengi değiştiremedi.”

“Ulema bu bozulmaya bir süre karşı koydu, direndi, buna karşılık maddi-manevi acılar çekenleri oldu. Ebu Hanife’den sonra Ahmet bin Hanbel bu acıların sembol ismi haline geldi. Ama bütün bir devlet yapılanması, karşı konulamaz ve eleştirilemez şekilde oluşturulunca âlimlerin direnci kırıldı ve ‘eğrilik görürseniz kılıcınızla doğrultun’ prensibi, ‘kim olursa olsun, dinleyin ve itaat edin’ edebiyatına dönüştü. Aslında bunların her ikisi de yerinde ve zamanında doğru prensiplerdir ki, özeti ‘yönetenlerin yanlışına karşı çıkın, yanlışları yoksa itaat edin’ demektir.”

“Durum böyle olunca devlet yapılanmasıyla ilgili fıkıh, ya da yönetim fıkhı geliştirilemedi. Müslümanların emiri nasıl seçilecek, nasıl denetlenecek, gerekirse nasıl azledilecek gibi meseleler hep cılız söylemler olarak kaldı, kurumlaşamadı. Toplumun sosyal dayanışmasını ve arkasından sosyal güvenliğini tesis edecek olan zekât müessesesi bile, Hz. Ömer’den sonra resmi boyutuyla hiçbir zaman kurumlaşamadı.”

Ezcümle mesele gayet sarihtir: Ülkenin bu sefalet tablosunu yaşamasının iki nedeni vardır birinciyi cümle âlem çok iyi biliyor, ikincisi ise aha bu Hayrettin Karaman gibi kerameti kendinden menkul çakma şeyhülislam din bezirgânlarıdır…
Çünkü O, çakma bir şeyhülislamdır ve gelecek nesillerin nefretle hatırlayacağı koca bir ömrü üç beş yıllık rahat için harcamış bir zavallıdır!

“Bu kadar uyku yeter, ey Müslümanlar, artık uyanalım, bu oyunlara gelmeyelim, bütün dünyaya "İslam Barışı"nı yaşatmak gibi büyük bir hedefin peşinde koşalım ve kardeş olduğumuzu unutmayalım!”

Yukarıdaki satırları yazan adamın; majestelerinin fetvacıbaşının hazin öyküsü böyle işte sevgili dostlar!

[Seyfi Mert] 7.8.2017 [Samanyolu Haber]

Derin AKP ve cemaat operasyonu! [Ali Emir Pakkan]

Adıyaman Menzil şeyhi Muhammed Raşit Erol, zulme maruz kalmış bir alimdi...

12 Eylül, (1980) bugünkü gibi bir baskı dönemiydi. Askeri müdahaleden sonra sıkıyönetim ilan edilmişti. Hapishaneler dolup taşıyordu. Adıyaman Menzil’e de sık sık baskınlar düzenleniyordu. Nihayet burada ikamet eden Muhammed Raşit Erol, 1983 yılında Çanakkale’nin Gökçeada ilçesine sürgüne gönderildi. Çeşitli sağlık sorunları bulunan Erol Efendi’nin tedavisi engelleniyordu. Başbakan Turgut Özal, devreye girdi. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e bir görüşmesinde Erol Efendi konusunu açtı. “Hasta, Ankara’ya sevk edilmesine izin verin.” dedi. Hatıralarında bu görüşmeyi anlattıktan sonra Evren, kendi kendine; “Özal’ın parti kurmasına müsaade etmekle acaba hata mı ettim?” diye soruyordu. 

Erol Hocaefendi, adada 18 ay sürgünde kaldı, ilk üç ay kimse ile görüşmesine izin verilmedi. Bir meyhanenin üst katında tecrit edilmişti. Menzil Şeyhi Erol, Özal’ın girişimleri ile sürgünden kurtuldu. 1985’te Ankara’ya nakledildi. 16 ay gözetimde tutuldu. Daha sonra Menzil'e dönebildi.

16 Mart 1991, Ramazan bayramında Menzil'de bayramlaşma vardı. Ülkenin dört bir yanından gelenler, şeyh Muhammet Erol'un elini öpme sırasındaydı. 17 yaşındaki Murat Erol, yanına yaklaştığında cebinde sakladığı zehirli iğneyi şeyhin eline sapladı. Yanındakiler müdahale ettiğinde artık çok geçti. Hastaneye kaldırılan Hocaefendi, tedavi altına alındı ancak bir daha kendini toparlayamadı. 2 yıl sonra, 1993 yılında 63 yaşında vefat etti. Saldırgandan şikayetçi olmamıştı. Suikast aydınlatılamadı. "Babadağlı gencin iğnesi Menzil'i bölmeye yetti" başlığı ile hadiseyi dosya yapan Hürriyet, ( 26 Ekim 2006) suikastin amacını özetliyordu. 

Dini cemaatler ve liderleri derin yapıların hep hedefidir! Kendisi derinleşen AKP, bu misyonu Gülen cemaatini yok edebilmek için sürdürüyor...

[Ali Emir Pakkan] 7.8.2017 [Samanyolu Haber]

Eşi kaçırılan Emine Özben’in hak mücadelesi: ‘Bu işi kurcalamayın, sizin de başınız ağrır’ [Ali Adil Çakar]

Ankara Yenimahalle’de 9 Mayıs 2017 tarihinde kaçırılan ve o tarihten bu yana kendisinden haber alınamayan akademisyen Mustafa Özben’in (42) eşi Emine Özben, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuru yaptı. Eşini bulmak için adli ve idari her makama müracaat eden Emine Özben, sonuç alamayınca AYM’den yardım istedi. Dilekçesinde eşinin nasıl kaçırıldığına dair ayrıntılar paylaşan Emine Hanım, eşinin kaçırıldıktan 2 gün sonra başka bir numaradan kendisini aradığını belirterek o anları şöyle aktardı:

“Telefonu açtığımda eşimin sesini duydum. Elim ayağım boşaldı. Annesini, babasını, bizi sordu. Sevdiğini söyledi. Sonraki söylediği şeyleri tam anlayamadan telefon kapandı. Ben de çok heyecanlandım. Sesi iyi gelmiyordu. Yorgun ve bitkindi, çok tedirgindi ve sesi titriyordu. Hayatından endişe ettiği her halinden belliydi. Eşim telefonda, kaçırılmış ve birilerinin elinde zor durumda olduğunu hissettirmeye çalışıyordu. Sonra telefonu elinden alıp kapattılar sanıyorum. Bir daha da arayan olmadı. Anladım ki birileri eşimi kaçırmış ve beni aratıp eşimle birkaç cümle konuşturup kapattılar.”

42 yaşındaki eğitimci Özben, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında çıkarılan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Turgut Özal Üniversitesi’nde öğretim görevlisi idi. 3 çocuk babası Özben, Ankara Şentepe semtinde ikamet ediyordu. Eşi Emine Hanım, kendisi ve 3 kızı adına yaptığı başvuruda, Mustafa Özben’in kaybolduğu günü şöyle anlattı:

“Eşim, çalıştığı üniversitenin kapatılmasından bu yana, son 9 aydır işsizdi. 9 Mayıs 2017 tarihinde öğlen 12:30 sıralarında, kızını okula bırakmak, ardından da para çekmek ve markete uğrayıp ekmek almak üzere, Honda Civic 2000 model 06 GBL 51 plakalı aracı ile evden ayrılmıştır. Bir saat içinde döneceğini söylemiştir. Ancak bir daha eve dönememiştir. Kendisini bir müddet bekledik. Fakat okula bıraktığı kızı H.Ö., akşam 17.00’de tek başına eve döndü. Eşimin kızımızı okuldan almaya da gitmediğini fark edince endişelenmeye başladım. O gece de eve gelmedi. Telefonla da kendisine ulaşamadık. Bütün akraba ve aile yakınlarını aradım. Civardaki hastaneleri dolaştım. Fakat hiçbir şekilde eşimden haber alamadım. Bunun üzerine 10 Mayıs’ta Şentepe Polis Karakolu’na giderek kayıp başvurusunda bulundum. Ertesi gün, 11 Mayıs akşam 22:00 sıralarında 0537 047 81 01 numaralı hattan aradı.”

Bu görüşmede, yukarıda bahsedilen diyaloglar yaşandı. Konuşmanın ardından kaçırıldığına kesin olarak kanaat getirdiğini ifade eden Emine Özben, AYM’ye verdiği dilekçede şunları yazdı:

“Kim bunlar? Eşimden ne istiyorlar? Eşim hukuk adamı ve eğitimci. Hiçbir yasa dışı işi olmadı bugüne kadar. Bir hukuk adamı olan eşimin canına kastetmelerinden ya da suç yüklemelerinden endişe ediyorum. Aradığı için iyi olduğunu ve gelebileceğini düşündüm. Artık eşimin kaçırıldığına eminim ve çok endişe ediyorum.”

Emine Özben, söz konusu telefon görüşmesinden sonra o numarayı defalarca aramasına rağmen cevap alamadığını da not ediyor.

‘EŞİMİ MİT KAÇIRDI, ADLİYE VE EMNİYET SEYİRCİ’

Dilekçede, Mustafa Özben’in Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından kaçırıldığı öne sürülürken adli ve idari makamların başvurulara nasıl kayıtsız kaldığı da dikkatlere sunuluyor. Türkiye’de şu anda yargının devre dışı kaldığı, Emniyet teşkilatının bilinçli olarak olanlara göz yumduğu, Meclis’in işlevsiz hale geldiği, MİT’e karşı bütün kurumların üç maymunu oynadığı görülüyor.

AYM’ye sunulan dilekçeye göre Emine Hanım, kayıp olayının ardından önce Şentepe Polis Karakolu’na gider. Orada kendisine, “Eşiniz Turgut Özal Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştığı için polis tarafından gözaltına alınmış olabilir. Terörle Mücadele (TEM) Şubesi’ne gidip sorun.” denir. Emine Özben de defalarca TEM Şubesi’ne başvuru yapar. Sonunda eşinin orada gözaltında olmadığı bildirilir. Bunun üzerine 22 Mayıs 2017 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunur. Kendisini arayan telefon numarasının araştırılmasını ve eşinin aracının bulunmasını talep eder.

Polis ve savcılık hiçbir şekilde yardımcı olmayınca Emine Özben, eşinin anne babası ve ağabeyi ile araştırmaya koyulur. Mustafa Özben’in arabası, 24 Mayıs’ta Şentepe’de bir cadde üzerinde park halinde bulunur. Civardaki esnaflarla konuşurlar. Bazı esnaflar, 9 Mayıs günü arabanın park edildiği yerin 10-20 metre aşağısında, üzerinde beyaz mont olan kır saçlı bir adamın siyah Volkswogen marka Transporter model bir araç ve kimliği belirsiz 3 şahıs tarafından arabanın içine itilmek suretiyle kaçırıldığını anlatır. Eşkali verilen kişi, Mustafa Özben’e birebir uymaktadır.

‘KIZ ÖĞRENCİLER GÖRÜP ÇIĞLIK ATTI’

O sırada oradan geçen kız öğrencilerin kaçırma olayını görüp çığlık attıklarını ve aracın plakasını alıp hemen 155 hattına ihbarda bulunduklarını da öğrenirler. Yine orada bir beyaz eşya mağazasının sahibi olan E. A.’nın olaya müdahale etmek üzere araca doğru koştuğu, fakat çok hızlı hareket ettikleri için müdahale edemediği bilgisini de alırlar.

Hemen civardaki kamera kayıtlarına bakmaya karar verirler. Birkaç kamerayı incelediklerinde bahsi geçen siyah Transporter araç ile Mustafa Özben’in aracının arka arkaya görüntülerini yakalarlar. Ayrıca Mustafa Özben’in arabayı park ettikten sonra bankadan para çekip markete uğradığını ve tekrar arabasına doğru yürürken olayın yaşandığını da tespit ederler.

Tüm bu bilgileri önce karakola sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirirler. Bundan sonra yaşananlar da Türkiye’deki mevcut yargı düzeni hakkında çarpıcı şekilde fikir veriyor.

DOSYA, SAVCILIKLAR ARASINDA PİNPON TOPUNA DÖNDÜ

Emine Özben, 22 Mayıs tarihinde Twitter üzerinden eşinin kayıp olduğunu bildirerek bulunması için yardım çağrısında bulunur. Aynı gün soruşturma dosyasının akıbetini takip etmeye başlarlar. Dosya öncelikle 22 Mayıs’ta Genel Soruşturma Bürosu savcısı Cihan Şahin’e verilmiştir. Aile, Savcı Şahin’i ziyaret eder. Fakat Şahin, konunun kendi görev alanına girmediğini, bu nedenle taleplerini değerlendirmeyeceğini, dosyayı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu’na gönderdiğini beyan eder.

Dosya, 25 Mayıs’ta Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Tevzi Bürosu’na (dağıtım bürosu, dosyanın hangi savcıya gideceğine burada karar veriliyor) gelmiştir. Fakat Başsavcı Vekili’nin talimat vermediği gerekçesi ile yeni savcısı belli olmadan dosya günlerce burada bekletilir.

Aile, durumun aciliyetini anlatır. Bunun bir kaçırılma olayı olduğunu hatırlatarak bir an önce yetkili savcıya gönderilmesini rica ederler. Ancak bütün girişimler karşılıksız kalır. Bir ara aileye dosyanın kaybolduğu bildirilir. Aile ısrarla takip ederek adliyedeki zimmet defterinin incelenmesini ister. Sonuçta dosyanın teslim edildiği personel bulunur. Bunun üzerine dosya 1 Haziran 2017 tarihinde Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu savcılarından Özgür Kamışlık’a gönderilir. Fakat bu savcı da olayın kendi görev alanında olmadığını ve dosyayı Genel Soruşturma Bürosu’na göndereceğini söyler. Ailenin taleplerini de değerlendirmeye almaz. Sadece Ankara Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü’ne konunun araştırılması için müzekkere yazar. Ancak bu müzekkerenin cevabını beklemeden ve diğer talepleri işleme almadan 7 Haziran’da dosyayı tekrar Ankara Cumhuriyet

Başsavcılığı Tevzi Bürosu’na gönderir.

Dosya adeta pinpon topu gibi bürolar arasında dolaşmakta, kimse sorumluluk almak istememekte ve tutanın elini yakmaktadır.

2 gün daha tevzi bürosunda bekleyen dosya, en son 9 Haziran’da Genel Soruşturma Bürosu savcılarından Salih Samsa’ya gönderilir. Aile bu savcıyı da ziyaret ederek olayın araştırılmasını ister. Fakat Savcı Samsa da çok yoğun olduğunu ve dolayısıyla dosyayı inceleyemediğini söyler.

Bu ziyaretin üzerinden 1 hafta geçtikten sonra aile bu kez Yediemin Otopark’ına Mustafa Özben’in aracının incelenmesi için girişimde bulunur. Fakat “Biraz daha beklesin” denilerek hiçbir işlem yapılmaz. Dosya 3 kez savcı değiştirmesine rağmen hiçbir adım atılmaz.

ÖĞRENCİLERİN İHBARI DOSYAYA GİRMEMİŞ

Aile, Özben’in kaçırıldığı gün görgü tanığı olan öğrencilerin 155 hattına yaptığı ihbarın da kayıtlara girmediğini tespit eder. Kaçıran aracın plakası 155 Polis İmdat hattına yapılan ihbarda bildirilmiştir. Plaka kayıtlarına ulaşılıp PTS kayıtları incelenmek suretiyle aracın nereye gittiği ve Mustafa Özben’in nerede tutulduğunun tespitini isterler. Yine kimse adım atmaz.

Emine Özben’i arayan telefon numarası ise 13 Haziran tarihinde araştırılmaya başlanır. Ancak numaranın kayıtlı olduğu şahsın ifadesine dahi başvurulmaz. Bunlar olayın aydınlanmasına ilişkin çok önemli ipuçları barındırmasına rağmen ısrarla araştırılmamakta ve ihmal edilmektedir.

Bu arada Emine Hanım sadece Emniyet ve savcılık üzerinden takiple yetinmemiştir. 29 Mayıs tarihinde Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT), 30 Mayıs tarihinde Ankara Valiliği’ne, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’na, 31 Mayıs tarihinde Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER), Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne (CİMER), Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne ve 20 Haziran tarihinde de TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na başvuru yapar. Bu süreçte, benzer olaylarla kaçırılan başka şahısların da olduğu bilgisine ulaşır. 1 Nisan 2017 tarihinde yine Ankara Yenimahalle Şentepe’de Önder Asan isimli bir eğitimcinin daha kimliği belirsiz kişilerce kaçırıldığını öğrenir. Önder Asan da, bir OHAL KHK’sı ile kapatılan özel eğitim kurumlarında çalışmış bir felsefe öğretmenidir.

Asan, kaçırıldıktan 42 gün sonra, 13 Mayıs’ta bulunmuştu. İşkence görmüş bir vaziyette Ankara Eymir Gölü’nün yanına bırakılan Asan, kendisini kaçıran kişilerin tehditleri sonucu bir ifade tutanağı imzalatılarak bu noktaya terkedilmişti. Kendisini kaçıran kişilerin zoruyla oradan Ankara Emniyeti’ni arayan Asan, “Ben teröristim, teslim olmak istiyorum” dedirtilmişti. Bunun üzerine Emniyet tarafından gelinip gözaltına alınan Asan, avukatına 42 gün boyunca bilinmeyen bir yerde işkence gördüğünü anlatmıştı. Avukatıyla görüşürken ayakta bile durmakta zorlanan Asan, “Psikolojik tedavi görmek istiyorum” talebinde bulunmuştu.

‘BU İŞİ KARIŞTIRMAYIN, SİZİN DE BAŞINIZ AĞRIR’

Emine Özben, medyadan bu haberleri takip eder. Eşinin de aynı şekilde kaçırılıp işkence görmesinden ve hatta hayatından endişe eder. Özben’in müracaat ettiği Emniyet ve savcılık kaynaklarının, “Bu işi karıştırmayın, sizin de başınız ağrır” şeklindeki sözleri kendisini daha da endişelendirir. Emine Hanım, eşinin MİT tarafından kaçırıldığını düşünmektedir.

Bütün başvuru yollarının tüketildiğine karar veren aile, son olarak AYM’ye bireysel başvuru yaparak Mustafa Özben’in ivedi bir şekilde bulunmasını talep eder.  Dilekçede, bu olayın Mustafa Özben açısından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2, 3 ve 5. maddelerinin açık ihlali niteliğinde olduğu belirtiliyor. Eşi ve çocukları açısından da açık bir şekilde AİHS 3. madde ihlali anlamına geldiği ifade ediliyor. Bu temel hakların, OHAL durumunda dahi ihlal edilmesinin yasaklandığı vurgulanıyor. AİHS 15. maddede ifade edilen temel hakların, devam eden şekilde ihlal edildiğine dikkat çekilerek şöyle deniyor:

“Mustafa Özben’in eşi ve çocukları açısından bu durum katlanılması ağır elem ve acılara neden olduğu gibi, Mustafa Özben’in de yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele görmeme hakkının ihlalidir.  Yasal hiçbir dayanağı olmadan, illegal özgürlükten yoksun bırakma durumlarına bir an önce son verilmesi, AİHS’nin 2, 3 ve 5. maddelerinin emridir. AİHS’ye taraf devletlerin illegal kaçırılma durumlarında ivedi olarak pozitif tedbirler alarak, kaçırılan kişinin bir an önce can güvenliği ile maddi ve manevi vücut bütünlüğünü koruma altına alma yükümlülüğü bulunmaktadır; aksi durum bu hakların ihlaline yol açacaktır. Başvuranın yaşama hakkı söz konusu olduğu için, telafisi imkânsız durumların önüne geçmek amacıyla acil tedbir kararı verilerek, kaçırılan kişinin yaşam hakkı ile işkenceye tabi tutulmama hakkının elden gelen en hızlı şekilde koruma altına alınması ve başvuruya öncelik verilerek ivedilikle incelenmesi saygıyla talep olunur.”

[Ali Adil Çakar] 7.8.2017 [TR724]

Eleştiri nasıl? Nereye kadar? [Mahmut Akpınar]

Eleştiri/tenkit özünde olumsuz çağrışım yapan kavramlar. Başkasına yaptığımız ama bize yapıldığında hoşlanmadığımız şeyler. Peki eleştiri suç mu? Haram mı? Günah mı?

Eleştiri bizatihi suç da değil haram da. Ama hakaret, küfür, yalan, aşağılama içeren eleştiriler haram olabileceği gibi suç da olabilir. Yüze yapılamayan, kişiliği rencide edici eleştiriler ayrıca gıybet olur. Doğru olmayan eleştiri ise iftira olur.

Ölçülü, kıvamında eleştiri yararlıdır. Aksine yapılmaması toplumu/devleti/cemiyeti içten içe çürütür, tüketir. Eleştiri üzerine kurulu meslekler vardır ve bunlar itibarlı işlerdir. O meslekler sayesinde ürünlerin kalitesi, eserlerin niteliği artar. Müfettişler, denetçiler, eleştirmenler, akademik makalede hakemler hep eleştiri yaparlar ve bundan para kazanırlar. Bunlar linç edilmez, toplumdan dışlanmaz. Neden? Çünkü bunlar bir işi, eylemi, ürünü daha iyi hale getirmek için bakar ve eleştirir. Hukuka, ahlaka, kaliteye uymayan şeyleri ortaya çıkarır, raporlaştırır. Her eleştiride eleştirilen, denetlenen tedirgin olur, rahatsız olur. Çoğu zaman sonuçları kabullenemez. Buna rağmen eleştiri, denetim işi terkedilmez. Çünkü her makul aklın onayıyla bu meslekler/işler gereklidir. 

Demokrasiler eleştiriyi önemser ve ona imkân tanır. Peki İslam’da durum nedir? Eleştiri elbette İslam’da da vardır. Zaman zaman Hz. Peygamberin kararları dahi: “Ya Resulullah bu bir vahiy mi yoksa beşer olarak aldığınız bir karar mı” diye sorgulanmış, eğer vahiy değilse yeni öneriler getirilmiştir. Hz. Ömer gibi celadetli bir adama hem de Cuma hutbesinde gömleğinin hesabı sorulmuş, “Hata yaptığında seni eğri kılıçlarımızla düzeltiriz” denmiştir. 

Amme hukukunun, umumi çıkarların söz konusu olduğu durumlarda eleştirmek, sıkıntılı, arızalı görülen duruma ses vermek, alternatif üretmek bir hak olmanın ötesinde İSLAMİ VİCDANİ VE HUKUKİ BİR GÖREVDİR. Yapılmaması vebaldir. Bir iş-eylem bireysel değilse o konuda soru sormak, izahat istemek, yanlışı ortaya koymak kamusal bir mükellefiyettir. Kanaatimizce özellikle aydın sorumluluğu taşıyan kişilerin yanlışlar üzerine uyarılarda, eleştirilerde bulunması ‘farz-ı ayn’dır. Uzmanların, yetkin insanların hatalara göz yumması, yok sayması hadiste geçen ‘dilsiz şeytan olma’ bahsine girebilir. 

Ancak eleştiride kişileri hedef almak yerine eylemleri, yöntemleri sorgulamak lazım. Kişilere takıldığınızda veya kişileri öne çıkardığınızda mesele kişiselleşiyor ve eleştirideki isabetli noktalar gözden kaçıyor; rekabet duygusu, husumet devreye giriyor. Eleştiren egosunu tatmin ederken, eleştirilen yanlışını düzeltmeye yanaşmadığı gibi o yanlışta kaşarlanıyor, hınçla hareket ediyor. O nedenle Hak adına eleştirenler kişiselleştirmekten kaçınmalı, hakikati perdeleyecek şekilde bireysel takıntılara düşmemeliler. 

Son dönemde bir eleştirenler var, bir de “eleştirme zamanı değil” diyerek eleştirilere daha sert eleştiri ile karşılık verenler. Eleştirenlerin “provokatörler hariç” benzer hataları tekrar etmeyelim düşüncesiyle ve yapıcı niyetlerle yazdığını düşünüyorum. Elbette bu grubun içinde üslubu koruyamayanlar var ancak söylenilenler ortalama aklın kabul edeceği, görüşülüp çözüme kavuşturulması gereken şeyler. Bazen ölçü kaçsa da söylenenler/yazılanlar “mükemmel” olduğumuz konular değil. Ne var ki bir zümre de her eleştiriye kapalı. İyi niyetle ve daha iyiyi hedeflemeye matuf konuşmalara, tekliflere dahi “fitne” gibi bakıyorlar.

Saçma tweet’ler atan, usul ve üsluptan uzak kişiler çıkarsa ne yapmalı? Onları linç mi etmeli? Hayattan dışlamalı mı?

Demokrasilerde insanların saçmalama hakkı olduğunu da bilmek lazım. Saçma diye kabul edilen pek çok görüş, buluş çok sonraları gerçek olmuş, hayata geçirilmiştir. Bazı kişiler toplumun fevkinde düşünce, tasavvur kabiliyetine sahip olabiliyor ve bunlar “divane”, “uçuk insan” olarak algılanabiliyor. Eğer “saçmaladığını” düşündüğünüz insanların hukuka, bireysel haklara saldıran tarafları varsa hukuki süreç işletilir, tashih edilir, doğrusu ortaya konur. Ama buna rağmen demokrasilerde insanların saçmalama hakkı elinden alınmaz, alınamaz. Bu yaratılışa da aykırı. Allah herkesi farklı yaratmış ve herkes kendi farklılığını ortaya koyuyor. Farklılıklar, hatta aykırılıklar toplumun zenginliğidir; ufkunu açacak, geliştirecek fırsat olabilir. En fazla, saçmalayan insanı okumaz, takip etmez, dikkate almazsınız. Ama ondan yararlananlar, kendisine farklı kapılar-ufuklar açanlar da olabilir. Nitekim pek çok âlim, kâşif, bilim adamı devrinde halk tarafından garipsenmiş, dışlanmış ve vebalı muamelesine maruz kalmıştır.

Herhangi bir gruptan saçmalayan, uçuk kaçık şeyler yazan, paylaşan birsinin görüşlerini bir gruba Cemaate mal etmek de, onu yasaklamak engellemek kadar saçmadır. Her toplum kesiminde her türden insan çıkabilir. Eğer resmi bir açıklama değilse aidiyeti nedeniyle birilerinin görüşlerini tüm gruba mal etmek veya mal olduğu zannıyla savunmaya geçmek de abes. Herkes birey ve herkes hukuk karşısında da ahirette de amellerinden, eylemlerinden sadece kendisi sorumlu. O halde bazı sosyal medya hesaplarını, yazarları bir gruba yakın diye tecrit etmeye çalışmak ya da düşüncelerini açıklamaktan men etmek insani ve İslami değil. Demokratik hiç değil! Hizmet Hareketi artık dünyanın her yerinde. Kapalı devre, herkesi her eylemiyle kontrol eden, bir kalıba sokmaya çalışan ve standart davranmaya zorlayan bir yöntemle gidemez. Kimse de Hizmetten bunu beklemiyor. Böylesi bir hareketin dünyanın türlü coğrafyalarında farklı dil ve kültürdeki insanlara bir şeyler vermesi evrenselleşmesi mümkün olmaz.

Birilerinin çıkıp eleştirmesi, bazı şeyler söylemesi bir kesimi, grubu töhmet altına sokmaz, onu yıkmaz, çökertmez. İşinize geleni alır, yersiz olanı gerekçeleriyle reddedersiniz. Gerekiyorsa kamuoyuna açıklamalar yaparsınız ama eleştirilere kulak tıkamak, ödem yapmış noktaları yok saymak, hatalardan ders almamak, hataları tekrarda ısrar etmek bir kesimi bitirir, çökertir.

Bir Çin atasözünde dendiği gibi her kriz bir fırsata gebedir. Ama onu değerlendirmek isteyene ve bunun için çaba gösterene!

[Mahmut Akpınar] 7.8.2017 [TR724]
MahmutAkpinar@Tr724.com | @mahmutakpinar1

İkinci Cumhuriyet ve Cemaat [Vehbi Şahin]

Siyasette kartlar yeniden dağıtılıyor.

Derin vesayetin aktörleri de siyasiler de sonbahara hazırlanıyor.

Kamuoyuna yansıyan bilgi kırıntıları çok fazla detay vermiyor.

Fakat ana çerçeve belli…

-Türkiye’yi şu anda yönetenler de 2019’dan sonra yönetmeye talip olanlar da bir konuda mutabakata varmış görünüyorlar.

Nedir ortak noktaları?

-Her aktör, 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni baştan aşağı yeniden dizayn etmek istiyor.


YENİ ATATÜRK KİM OLACAK?

Yani…

-İkinci Cumhuriyet’i kurmak ve Başkanlık sistemiyle yönetilecek yeni devletin ilk lideri olarak adını Atatürk gibi tarihe yazdırmak istiyor.

Kim bu aktörler?

Şu anda mücadele eden iki ana grup var.

1) Askeri ve bürokratik vesayetin devam etmesini isteyenler…

Doğu Perinçek liderliğindeki Ulusalcılar bu grubun siyasi sözcülüğünü yapıyor.

2) Türkiye’yi 15 yıldır tek başına yöneten AKP lideri Erdoğan…

MHP lideri Bahçeli, bu mücadelede Erdoğan’a destek veriyor.

Üçüncü grup ise Erdoğan ile Ulusalcılar arasındaki kavgadan sonra iktidar hesabı yapıyor.

Sol kesimde CHP, milliyetçi merkez sağda ise Meral Akşener cephesi şimdilik ön planda görünüyor.

Onların da amacı diğerlerinden farklı değil…

Peki neden İkinci Cumhuriyet?

Her grubun kendine göre bir sebebi var.

Ama hepsinin ortak paydası hemen hemen aynı:

1) Kürtlerin parlamenter sistem içinde iktidara gelmesini engellemek…

2) Cemaat’i tamamen bitirmek…


ORTAK DÜŞMAN KÜRTLER

7 Haziran 2015’te yapılan milletvekili seçimlerinde, Selahattin Demirtaş liderliğinde HDP büyük bir başarı elde etti.

Kürt nüfusun yoğun olduğu Doğu ve Güneydoğu bölgeleri dışında Türkiye’nin büyük metropollerinde ciddi oy topladı.

Terör örgütü PKK’nın uzantısı olarak gördükleri Kürt siyasi hareketini Meclis’e sokmamak için yüzde 10’luk seçim barajı getirilmişti.

Ancak bu baraj 7 Haziran’da “Türklerin oylarıyla” yıkılınca alarm zilleri çalmaya başladı.

Yeni bir “engelleme mekanizması” bulamayınca parlamenter sistemden vazgeçtiler.

AKP ve MHP’nin ortak çabasıyla Başkanlık rejimine geçişin önünü açtılar.


CHP’DEN DOLAYLI DESTEK

Burada bir parantez açmakta fayda var.

CHP Başkanlık sistemine muhalefet etti.

Ama bu rejim değişikliğinden de pek rahatsız olmadı.

Hatta…

Milletvekili dokunulmazlığını kaldıran yasa değişikliğine destek vererek dolaylı olarak Başkanlık sistemine yeşil ışık yaktı.

Sonra ne oldu?

Milletvekili dokunulmazlığı kalkınca HDP lideri Demirtaş hapse atıldı.

Diğer HDP milletvekilleri de ya gözaltına alınıp bırakıldı ya da tutuklandı.

HDP’nin kazandığı belediyelere kayyım atandı.

Kılıçdaroğlu, bu süreçte HDP’ye mesafeli dururken henüz parti bile kurmamış Meral Akşener’le yakın ilişki kurdu.

İkilinin geçtiğimiz ay bir araya gelmesini, 2019 sonrası milliyetçi sol bir iktidar için altyapı niteliği taşıdığını hatırlatalım.


CEMAAT’E LİNÇ

Türkiye’de derin yapılar da siyasi partiler de Kürtlerin devleti yönetmeye talip olmasını istemiyor.

Çünkü onları terör örgütü PKK’nın siyasi uzantısı olarak görüyor.

Sadece Kürtleri mi?

Cemaat’i de aynı kategoride değerlendirip devleti “tehdit” eden bir yapı şeklinde nitelendiriyorlar.

Dolayısıyla…

Cemaat’i devletten ve toplumdan kazımaya ant içmiş Erdoğan’ın “soykırım” yapmasına Kılıçdaroğlu da Bahçeli de Perinçek de Akşener de Gül de karşı çıkmıyor.

Aksine hepsi açık ya da gizli destek veriyor.

Yüz binlerce masum insana yapılan zulüm karşısında seslerini hiç çıkarmıyorlar.


ARKA BAHÇE OLMADIĞI İÇİN

Peki neden?

-Cemaat’i kendi kontrollerine alamadıkları için…

Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile başlayan ve Fethullah Gülen Hocaefendi ile devam eden Hizmet Hareketi hiçbir zaman siyasilerin arka bahçesi olmadı.

Nitelikli, imanlı ve ahlaklı insan yetiştirmeye öncelik verdi.

Ülkenin güvenlik ve asayişine tehdit edecek organizasyonlara girmedi.

Reaksiyoner hareket yerine “müspet hareketi” esas aldı.

Gönüllere girme adına “tebliğden önce temsil gelir” felsefesini benimsedi.

Farklı kültür ve hayat tarzına sahip insanların bir arada yaşaması için çaba sarf etti.

Gerilim siyaseti ile taraftar toplayan politikacıların toplumda meydana getirdiği kin ve nefret atmosferini dağıtmak amacıyla diyalog çağrıları yaptı.

Birbirinden kopuk aydınların, entelektüellerin aynı masa etrafında fikirlerini rahatça ifade edebilmesi için Abant Platformu tarzı organizasyonlara imza attı.

Cami ile Cemevi’nin yan yana olabileceğini göstermek için hazırlanan örnek projeye destek verdi.


BAĞIMSIZ CEMAAT

Bütün bu çabalar devlet ile millet arasındaki güven bunalımını çözmek için atılmış adımlardı aynı zamanda…

Ama Cemaat’in gayretleri görmezden gelindi.

Çünkü derin yapıların ve siyasilerin çıkarına balta vuran yönleri vardı.

Onlar gerilimden medet umuyordu.

Cemaat kutuplaşmayı azaltacak proje geliştiriyordu.

Onlar toplumu Alevi-Sünni, laik-antilaik, Kürt-Türk diye bölerek iktidarlarını devam ettiriyordu.

Cemaat Anadolu’da varlığını sürdüren tüm renklerin birlikte yaşayabileceğini somut örneklerle gösteriyordu.

Bu rahatsız ediciydi.

Cemaat’i bitirmek gerekiyordu.

2004’teki MGK kararını uygulamak için 7 Şubat 2012’de patlak veren MİT krizi ile 17-25 Aralık 2013’te yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonları iyi birer “gerekçe” haline getirildi.

Erdoğan ve işbirliği yaptığı derin mahfiller, kendi kontrolleri dışında bağımsız hareket eden bir yapıya tahammülleri olmadığını göstermek istedi.

Cemaat’i devlet yapısından da toplumdan da kazımak için harekete geçti.

Bugün Erdoğan, Cemaat’e görülmemiş bir soykırım uygularken sağcısı solcusu, Alevisi Sünnisi, ateisti dindarı ses çıkarmıyor.

Cemaat’e hep birlikte kin kusuyor.


PERİNÇEK Mİ ERDOĞAN MI?

Peki bundan sonra ne olacak?

Derin vesayeti temsil edenlerle Erdoğan işbirliği yaptı.

Kürtleri temsil eden HDP’nin önü kesildi, lideri Demirtaş hapse atıldı.

Cemaat, kurulan kumpasla ortadan kaldırıldı.

Peki bitti mi?

Bitmedi.

Asıl mücadele şimdi başlıyor işte…

Perinçek liderliğindeki Ulusalcılar bugün 94 yaşında olan Cumhuriyet’i ve Cumhuriyet sayesinde elde ettikleri kazanımları kaybetmek istemiyor.

Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde açığa çıkan pozisyonlarını yeniden tahkim etmenin peşinde…

Neden?

Daha önce perde arkasından kolayca yönettikleri Türkiye’nin toplumsal gelişimini iyi okuyamamanın cezasını, iktidarı 15 yıl Erdoğan’la paylaşmak zorunda kalarak ödediler çünkü…

Şimdi yeniden direksiyonun başına geçmenin hesabını yapıyorlar.


DAVA ARKADAŞINA GÜVENMİYOR

Peki Erdoğan şoför koltuğunu verir mi?

Vermeyeceğini uzun zamandır fiilen gösteriyor.

Öyle hırslı ki…

Bırakın vesayetin temsilcilerine, kendi partisinde omuz omuza mücadele ettiği “dava” arkadaşlarına bile aracı teslim etmiyor.

Gül, Arınç ve Davutoğlu’nun içine düştüğü durum yeteri kadar açıklayıcı sanırım.

Neden direksiyonu vermiyor?

Çünkü 17-25 Aralık 2013 tarihli rüşvet ve yolsuzluk operasyonları Erdoğan’ın kurduğu “havuz” sistemini deşifre etti.

Çok ciddi yargı süreciyle karşı karşıya olduğunu biliyor.

Dolayısıyla…

Hayatı boyunca, yargılanmadan yöneteceği yeni bir devlet kurmak istiyor.

Niyeti, kendine ait “butik” bir “İkinci Cumhuriyet” kurmak yani…


YENİ DEVLETİN BANİSİ ERDOĞAN

Gördüğünüz gibi Erdoğan ile derin vesayetin temsilcileri “İkinci Cumhuriyet” konusunda mutabık…

Ancak ayrıldıkları tek nokta var.

İkinci Cumhuriyet’in ilk başkanı kim olacak?

Bu çözülmesi gereken ciddi bir problem…

Erdoğan iki kez sorti yaptı.

16 Nisan’dan önce Erdoğan’ın Başdanışmanı Mehmet Uçum, Twitter’da “halkımız gümbür gümbür bir devrim yapıyor, kendi devletini kurmak için adım atıyor” dedi.

Geçen hafta da AKP eski MKYK üyesi Ayhan Oğan, Erdoğan’ın niyetini iyice açık etti:

-Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz.

-Beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucusu Erdoğan’dır.

Bu sözler çok tartışıldı.

AKP sahip çıkmadı.

Ama kavga sürecek gibi…


CEMAATSİZ CUMHURİYET

Neden?

Erdoğan da Perinçek de yeni devleti kendisi kurmak istiyor çünkü…

Kılıçdaroğlu ile Akşener de açıktan desteklemese de içinde Cemaat’in olmadığı, Kürtlerin de siyaset dışı kaldığı yeni devlet söylemine dolaylı destek veriyor.

Peki bu mümkün mü?

Mümkün değil…

Diyelim Cemaat ve Kürtler yok…

Peki onların temsil ettiği değerler ne olacak?

Onları nasıl ortadan kaldıracaksınız?

Diyelim kaldırdınız.

Nasıl ikâme edeceksiniz?

Hayrettin Karaman ya da Cübbeli Ahmet’le mi?

Ensar Vakfı’nın temsil ettiği ekolle mi?

Toplum bunu kabullenebilir mi?


ÖZAL VE AK PARTİ MODELİ

Çok zor…

Bakın tarih bu yanlış politikalar ve onları düzeltme çabalarıyla dolu…

Uzağa gitmeye gerek yok sanırım.

12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi toplum aşırı derecede kutuplaşmıştı.

Rahmetli Özal bu gerilimi partisine, dört eğilimi temsil eden politikacıları alarak ortadan kaldırmıştı.

28 Şubat 1997 postmodern darbesinden sonra da laik-antilaik tartışmaları toplumu ikiye bölmüştü.

2002’de AK Parti, liberal ve sosyal demokrat kimliği bilinen insanlarla seçim kazanarak bu kutuplaşmayı ortadan kaldırmıştı.

Bundan sonra da bu kucaklaşmayı sağlayan kazanacak.

İster İkinci Cumhuriyet kurulsun isterse kurulmasın.

Toplumsal gerçeklik siyasi körlüğü zamanla alt edecek.

Kürtler de Cemaat de Anadolu’nun bir parçası olarak varlıklarını devlette de toplumda da sürdürecek…

Erdoğan istemese de sürdürecek vesselam.

[Vehbi Şahin] 7.8.2017 [TR724]
VehbiSahin@Tr724.com