İnşaatta çalışan akademisyen: Bir gün pişman olmadım

Orhan Kaya 2016 yılında bölge illerindeki sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar sırasında “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attıkları için ihraç edilen barış akademisyenlerinden.

701 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesinde araştırma görevlisi iken ihraç edilen Kaya’ya, ihraç edilmesinin ardından branşı olan psikoloji alanında iş olanağı tanınmadı.

İhraçla birlikte doktora tezi yarım kalan Kaya bir yandan inşaatlarda çalışarak hayatını idame ettirirken diğer yandan da tezini yazmaya devam ediyor.

Kolektif eylem, sosyal adalet, engellilik ve ayrımcılık süreçlerini inceleyen Kaya, ihraçla birlikte değişen hayatını ve Türkiye’nin ruh halini Mezopotamya Ajansı’ndan Metin Yoksu‘ya anlattı.

‘İKİ TEMEL MESAJ VAR: CEZALANDIRMAK, YALNIZLAŞTIRMAK’

İhraç sürecini işkence yöntemine benzeten Kaya, “İşkence süreçlerinin temel iki mesajı vardır; birincisi bireyi cezalandırmak çaresiz değersiz hissettirmek ve yalnızlaştırmaktır. Bu yolla bireyi itaat etmeye mecbur bırakmak ve benliğine zarar vermektir. İkinci mesaj ise toplumsaldır; toplumun bütün kesimlerine itaat etme baskısı kurmaktır korkuyu yaygınlaştırmaktır. Bence ihraç edilmek de işkencenin bu tanımıyla paralellik gösteriyor. Kişisel olarak muktedirler tarafından bana verilen bu cezalandırma sürecini çok iyi anlıyor ve anlamlandırıyorum. Barış bildirisine imza atarken bile bu tür olguların gerçekleşeceğini tahmin ediyordum. Dolayısıyla psikolojik olarak hazırdım. Ancak yine de haksızlığa uğramak, muhatap bulamamak insanı sarsıyor. Bu sarsılmayla da inşa ettiğimiz dayanışma ağıyla baş edebildim şimdiye kadar” diyerek yaşadığı süreci özetledi.

İhraç edilmesinin ardından bilimsel çalışmalarının sekteye uğradığına da değinen Kaya, inşaatta çalışmaya başlaması ile birlikte yeniden bilimsel çalışmalara başlayabildiğini söyledi.

‘BİR AN BİLE KEŞKE İMZALAMASAYDIM DEMEDİM’

İmzacısı olduğu barış bildirisi ile birlikte evinin üç kez basıldığını, gözaltına alındığını ve üç kez soruşturma geçirdiğini, linç kampanyalarına birçok barış akademisyeni gibi maruz kaldığını, sonunda da ihraç edildiğini anlatan Kaya, “Bir an bile keşke imzalamasaydım demedim, hissetmedim. Aksine iyi ki imzalamışım iyi ki bu tarihsel sürecin içindeyim duygusuyla yaşadım” dedi.

‘ASIL OLAN BİLDİRİDİR’

Barış içinde yaşamanın her vatandaşın temel haklarından biri olduğuna vurgu yapan Kaya, “Daha önceki bir konuşmamda vicdanımdan talimat alarak bildiriye imza attığımı söylemiştim. Vicdanımın sesi ve gücü ile barış hakkımı bu bildiri yoluyla talep ettiğimi söyleyebilirim. Bunun bedeli ne olursa olsun razıyım. Ayrıca maalesef biz imzacıların yaşadıkları bildiri ve bildirinin içeriğinin çok ötesinde tartışıldı. Oysa asıl olan bildiridir bizim yaşadıklarımız değildir” diye konuştu.

‘ÖNEMLİ OLAN BENLİĞİMİZİ, ONURUMUZU KORUMAK’

İnşaatlarda çalışan kişilerin kimliklerinin bir önemi olmadığına değinen Kaya, üniversitede, lise öğrencilerinin de inşaatlarda çalıştığına dikkat çekerek, “Aslında üniversite öğrencilerinin eğitimlerine daha rahat devam edebilecekleri bir ortamın yaratılması gerektiğini düşünüyorum. Bu da toplumsal refah düzeyimizle alakalıdır. Bir akademisyen olarak inşaatta çalışmak beni rencide eden bir durum değil. Rahatsız da olmuyorum. Önemli olan benliğimizi onurumuzu korumak” dedi.

‘SÖMÜRÜ HER SEKTÖR İÇİN GEÇERLİ’

Emek-sermaye ilişki ve çelişkisine kurban edilen, ortaya koyduğu emeğin karşılığını alamayan birçok insanın yaşadığı bir ülkede olduklarını vurgulayan Kaya, “Ortaya konan yanlış politikalar bir taraftan inşaat baronlarını ortaya koyarken diğer taraftan emeği sömürülen bir kesimin oluşmasına neden oluyor. Bu durum sadece inşaat sektöründe değil birçok sektörde çalışmak zorunda kalan; öğretmen, ekonomist, mühendislere rastlamak mümkün” dedi.

‘İŞÇİ GÜVENLİĞİ KAĞIT ÜSTÜNDE’

İnşaatlardaki işçi güvenliğine dair gözlemlerine de değinen Kaya, “Maalesef Türkiye’de birçok şey kağıt üzerinde olduğu gibi işçi güvenliği de kağıt üzerinde. İş güvenliği uzmanı haftada bir inşaata uğrar çay içer gider. İşveren formalite icabı aldığı birkaç baret yelek ayakkabı ve gözlüğü kilit altında tutar. İş güvenliği uzmanının geldiği gün işçiler bu malzemeleri kullanır uzman birkaç fotoğraf çekip gider. Maalesef uygulama bundan ibaret. Bütün bunların dışında işçiler ve işverenlerde güvenlik bilinci yok. İşçi de işverende bu kişisel koruyucu materyalleri külfet olarak görmektedir. Oysa hayati önemi vardır. Malzemenin önemi ve kullanımına ilişkin eğitim eksikliği çok fazla basit kısa eğitimler ile ve sıkı denetim ile iş güvenliği bilincinin artacağına inanıyorum” diye anlattı.

‘TOPLUMSAL TEPKİ MEKANİZMALARI GÜN YÜZÜNE ÇIKACAK’

Hayatın gittikçe zorlaştığına Türkiye’de ekonomik krizle birlikte toplum psikolojisinin de alt üst olduğuna vurgu yapan Kaya, “Bireylerde olduğu gibi toplumların da duyguları ve tepkileri vardır. Bunların ortaya çıkabilmesi en uygun ortamın oluşması ile olur. Ekonomik kriz insanların cebini ve birikimlerini önemli bir oranda etkilese de yıllardır inşa edilen korku ve kaygı ortamı insanların sessiz kalmasına tepki göstermemesine neden olmaktadır. Oluşturulan baskı ortamı bütün muhalif kesimleri cezaevlerinde mahkum ederken birçok kesimi de günü birlik yaşamaya alıştırmıştır. Olası her türlü eylem etkinlik tepki ve hak arama mecrası maalesef yasaklanmakta saldırıya maruz kalmaktadır. Bunun en bariz örneği Cumartesi Anneleri’ne yapılan saldırıdır. Ancak bu sürecin bu şekilde devam etmeyeceğine toplumsal tepki mekanizmalarının bir şekilde gün yüzüne çıkacağına inanmaktayım” diye kaydetti.

[Kronos.News] 27.8.2018

Arkadaşlar ve Hrant’ın arkadaşları…[Selahattin Sevi]

Kaybettikleri evlatlarının akıbetini sormak ve faillerin yakalanması için 23 yıldır her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda toplanan Cumartesi Anneleri yine polis engeline takıldı. TOMA üzerinden İstiklal Caddesi’ne yayılan metalik ses tanıdıktı: Burası toplanma alanı değil! Oysa tam 700 haftadır anneler, babalar, kardeşler, eşler ve hak savunucuları burada, İstiklal Caddesi’nin tam ortasında kırmızı tramvayın ‘ihtiyari olmayan’ durağında toplanıyor. Kimse olmasa da en çok ‘polis farkında’ bunun.

Polis, ağustos sıcağının kavurduğu bir yaz gününde bu kez farkında değilmiş gibi yaptı ve caddeleri, ara sokakları sıktığı gaz ve plastik mermilerle savaş alanına çevirdi. Yıllardır devam eden mücadelenin sembol isimleri Maside Ocak, Ali Ocak, Hasan Karakoç, Sebla Ercan ve Faruk Eren’in de olduğu hak arayıcılarına ters kelepçe takarak gözaltına almak istedi. Foto muhabiri Hayri Tunç’un dondurduğu utanç karesinde gözaltında kaybolan Hasan Ocak’ın annesi Maside Ocak’ın iki kadın polis arasında sürüklendiği fotoğraf hafızalara kazındı. Çileli başka bir annenin 21 yıl önce Ahmet Şık tarafından çekilen siyah-beyaz fotoğrafı tekrarlanıyordu. Aradaki tek fark kareye giren türbanlı polis memuruydu. Başörtüsünün artık ezilenleri değil, ezenleri temsil ettiğini bu fotoğraftan daha iyi hiçbir şey anlatamazdı.

AHMET ŞIK GİBİ ARKADAŞIN OLSUN!

Başka bir kare ise Cumhuriyet foto muhabiri Vedat Arık’ındı. Polisin ‘Gel ulan buraya’ diyerek gözaltına almak istediği Hrant Dink’in oğlu Arat’a başta milletvekilleri Ahmet Şık, Garo Paylan, Serpil Kemalbay ve Hüda Kaya olmak üzere siper olmuştu. Kenetlenen eller Arat’ı polislere vermedi. Ahmet Şık tutukluyken, “Değil sen, senin eskizin yeter Ahmet bu ülkede dönen kirli oyunları ayan etmeye” diyen genç adam haklı çıkmıştı. Milyonların sustuğu, olan bitene kayıtsız kaldığı bir dönemde birbirine sımsıkı tutunan temiz vicdanlı güzel insanlar günün sonunda seslerini değil Türkiye’ye, bütün dünyaya ulaştırdılar.

YOL ARKADAŞINI SEÇMEK

Vedat’ın yıllar geçse de unutulmayacak fotoğrafı beni Zaman’a baskın yapılan 2016 yılı mart başına götürdü. Polisler zor kullanarak gazetenin yazı işlerinin olduğu üçüncü katına kadar çıkmış, “Boşaltın burayı” diyordu. Dışarıya sıkılan yoğun gaz işlevsiz hale gelen otomatik kapılardan polislerle birlikte girmiş, cam tavana kadar ulaşmıştı. İşaret parmağım iki yanımdan sarkan Nikon’lardan geniş açı takılı olanının deklanşöründeyken bir elin sertçe yüzüme indiğini gördüm. Gözlüğüm kırılmış, burnum kanıyordu. Her şeyin bir anda flulaştığı bir ortamda polislerin yere düşen cep telefonumla birbirlerine ayak pası verdiklerini seçebiliyordum. İki koluma giren iki polis üçüncü katın merdivenlerinden aşağı doğru beni götürüyordu. Çığlıklarımı duyan yoktu. Gözüm bir anda sanki normal bir gündeymişiz gibi sakince ortada dolaşan boylu-poslu yönetici arkadaşlardan birine takıldı. “Görmüyor musunuz, bak götürüyorlar” dedim. Gittiği istikameti bozmayan ‘mesai arkadaşım’ sadece başını çevirdi ve arkasına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Polisler zemin kata indiğimizde arkamdan iterek “Uzaklaş buradan” dedi de öyle kurtuldum gözaltına alınmaktan.

Düşünüyorum da, keşke o meşum gecedeki kayıtsızlık ve vefasızlık münferit kötü bir anı olarak kalsaydı. Belki o zaman Ayşenur Parıldak’ın 6 metrekare hücresindeki çığlığına dikkat kesilebilirdik.

“Unutulmaktan çok korkuyorum” diyor Ayşenur, “Hücremde kahroluyorum” diyor… İçerdeki kötülüklerle baş edemediğinden yakınıyor, çok yorulduğunu ifade ediyor.

KİMSE YOK MU?

Ayşenur’u henüz bir stajerken Zaman’ın zemin katında sabahın erken saatlerindeki fotoğraf workshop’larındaki aydınlık ve gülümseyen yüzüyle hatırlıyorum hep. Mesai saati başladığında elektronik kartla içeri giren çalışanların sayısı yüzlerce olduğu halde bugün neden yalnız? Yılın yarısında mesleğimizi yaparken, diğer yarısında kendimizi geliştirme adı altında ömrümüz konferans, seminer, atölye çalışmalarıyla geçerdi. Türkiye’de içeride veya dışarıda olan meslektaşlarımıza söz söylemek hadsizlik olur. Ya ülke dışına çıkabilenler? Ertelenmiş kariyer planlarının, dil kurslarının, gündelik meşgalelerin ötesinde hassasiyetlerin olması gerekmiyor mu? 24 saatin küçük bir bölümü de olsa bildiğimizi düşündüğümüz işimizi yaparak o arkadaşlarımızın yanlarında olduğumuzu gösteremez miyiz? Hem gazetecilik başka insanların öykülerini başka insanlara anlatma mesleği değil mi?

HÜCREDE UNUTULMAK!

O baskın gecesinde yine kolundan sürüklenip götürülen Yakup Şimşek ve arkalarından gözyaşı döken çocukları yeterince gündemde mi? Engin gönüllü Yakup Abi geçtiğimiz günlerde Kronos’ta Harun Odabaşı’nın yaptığı hatırlatmaya hapishaneden el yazısıyla kaleme aldığı teşekkürle mukabelede bulundu da ne diyeceğimizi bilemedik utancımızdan.

Açılan küçük pencereden Fevzi Yazıcı’nın karanlık hücresini dostluk, arkadaşlık, vefa, kadirşinaslık sözcükleri aydınlatabilirdi. Heyhat, freefevzi.com adlı blog için birkaç istisna hariç ne bir ses, ne bir nefes… Fevzi’nin dünyayı taşıdığı Zaman için ne birlikte çalıştığı insanlardan, ne de salonları dolduran öğrencilerinden herhangi bir yanındayız işareti yok.

Cemal Kalyoncu… Her bir satırı ince işçilik eseri unutulmaz portrelerin görünmez yazarını ve sıkıntı içindeki ailesini kaç arkadaşı, dostu hatırlıyor?

Hatırlanmıyorlar ki, Silivri Cezaevi’nde sabırla yonttukları kalemleriyle kendi işlerini kendileri yapıyor. Yoksa, “Bizler, kamuoyunda tanınmayan, birçoğumuz muhabirlerden oluşan ‘unutulmuş gazeteciler’ olarak 2 yılı aşkın süreden bu yana Silivri Cezaevindeyiz.. Gazetecilik faaliyeti dışında hiçbir işi olmayan bizler, hatırlanmak ve adalet beklentisi içinde olduğumuzu duyurmak istiyoruz” deme gereğini neden duysunlar.

Altına imza attıkları metinde, “Gazetecilik faaliyeti dışında hiçbir işi olmayan bizler, hatırlanmak ve adalet beklentisi içinde olduğumuzu duyurmak istiyoruz.” diyen Abdullah Kılıç, Ahmet Memiş, Ali Akkuş, Bayram Kaya, Cemal Azmi Kalyoncu, Cuma Ulus, Gökçe Fırat Çulhaoğlu, Habip Güler, Hanım Büşra Erdal, Hüseyin Aydın, M. Sait Kuloğlu, M. Erkan Acar, Mutlu Çölgeçen, Oğuz Usluer, Seyit Kılıç, Ufuk Şanlı, Ünal Tanık, Yakup Çetin ve Yetkin Yıldız haksız mı?

Mümtaz’er Türköne’den Nazlı Ilıcak’a kadar yazılarımızın, fotoğraflarımızın, sesini ve kokusunu duyduğumuz matbaadan çıkan gazetede yan yana neşredildiği yol arkadaşlarımız için yapılanlar için dönüp son iki seneye bakmak yeterli.

Sürgünde bile olsa ‘özgür’ olmanın şükrü bu olmasa gerek.

Sükût orucunun kazası her zaman yapılabilir. Tutunmaya çalıştığımız zoraki hayat önümüze üstesinden gelemeyeceğimiz zorluklar çıkarıyor, kabul. ‘Aman ismim ortada dolaşmasın’ kaygısı bir yere kadar anlaşılabilir. Geride bıraktıklarımızla ilgili tedirginlikler elbette makuldür. Fakat haklı ve meşru adalet talebini dile getirmenin bir yolu mutlaka vardır. Bunun dostlar alışverişte görsün tiyatrosu olmadığını söylemeye bile gerek yok.

Medya moderatörlüğü ve sosyal medya trollüğünün ötesinde evrensel insan hakları ilkeleri, gazetecilik prensipleri ve etik değerler ışığında yapılacak şey yok mu? Haklı olduğunu düşünmek kaba tavırları, görüşlerine katılmadıklarımıza karşı tahammülsüzlüğü, küfürü, tahkir ve tezyifi haklı göstermez… Kopyala-yapıştır kolaycılığı, ara başlıkları bile tek elden çıkmış metin alışkanlığı, kaynak ve atıf göstermeme nezaketsizliğinin gazetecilikle ilgisinin olmadığını zikretmek bile yersiz. Sandalye kapma, konum elde etme, küçük havuzların efendisi olma ve Türkiye’de yarım kalmış hesapları tahsil etme çiğliklerini sadece sakil çabalardan ibaret sayacaktır tarih.

Ruhunun ve fikrinin her zaman özgür olduğu, fakat kendisinin hukuksuzca Silivri Cezaevi’nde tutulduğu gazeteci Ali Akkuş günde üç kere yaptığımız yayın toplantılarında gazetecilik çerçevesi dışına biri çıkacak olursa, Gazetecilik İlkeleri ve Basın Etiği kitabını gösterir, “Madem burada yazılanların değeri yok, verin bir çakmak yakayım bu kitabı” derdi.

Bir başka unutulmaz sözü ise, “Bir haber okuyucu için, diğer gazeteciler için ve ilgilileri için yazılır” anektotuydu.

Artık kim nasıl üzerine alırsa…

[Selahattin Sevi] 26.8.2018 [Kronos.News]

Çekirdekler yavaş yavaş ağaca yürür [Abdullah Aymaz]

Üstad Bediüzzaman  Hazretleri Risale-i Nurlar hakkında şöyle diyor: “Bu zamanda, bu asırda ne ihtiyaç varsa, o yazdırılmış. Ama hülâsası, çekirdekleri mânâsına…”

Mustafa Sungur Ağabey hatıralarını anlatırken diyor ki: “1954’ün yaz aylarında, bir gün yatsıya yakın Üstad odamıza teşrif etti. ‘Bir ihtar var. Size Arabî Risalelerimi ders vereceğim, yarın sabahtan itibaren başlayacağız’ dedi. Sevincimize hudut yoktu, sonsuz sürur duyduk. Ertesi sabah tesbihatı müteakip bizi çağırdı. Karşısında oturduk. Kendileri daima yatakta, yorgan yarı vücuduna kadar çekili bir halde bulunurdu. ‘Tesbihatı yaptınız mı?’ diye sordu. ‘Yaptık’ dedik. Evvela Arabî MESNEVİ-İ NURİYE’nin  Türkçe Mukaddemesini okuduk. Sonra kendileri Arapça mukaddemeyi okudular. Mesnevî’den de bir parça okuyup İZAH  ETTİLER.

“Ondan sonra her sabah devam ettik. Bazı yerlerini İZAH  EDE  EDE  okuyorlardı. Okuduğumuz bahisler münasebetiyle Üstadımız bu hakikatları ders aldığı zamanları  ve HATIRALARI hatırlıyor, bu hakikatları ders alırken geçirdiği ruhî, kalbi, fikrî seyr-i sülûkundan bahsediyordu.  O günlerde Üstadımızın dersinde bulunup, onun İZAHINA nâiliyetimizde sonsuz İlahî lütfuna karşı şükürden âciz olduğumu itiraf etmeliyim. Öyle bir hâlet-i haz ve sürura gark oluyorduk ki, tarif edilmez. Üstadımızın mübarek lisanından çıkan o derslerdeki cümle ve kelimelerin, ruh ve kalbimize, hatta bütün varlığımıza nurdan hüzmeler gibi intikal ettiğini hissediyorduk. O kelimeleri âdeta teneffüs eder ve içer gibi okuduğumuzdan; şimdi o halet ve o hatıraları anladık ki, akıldan ziyade ruh ve kalbimiz ders almışız. Üstadımız ikaz ve ihtarlarla akıl fikir ve gözümüze âşikârane mesâil-i nuryeyi İZAH  ETMİŞLER. Sonra irşadı ile bir derece aklım uyandı diyebilirim. Bizi hikmet ve mantık sahasına çıkardılar. Cenab-ı Hak ebeden râzı olsun.

“Arapça Mesnevi’yi ders aldıkça görüyorduk ki, Risale-i Nurda okuduğumuz hakikatleri Üstad, 40-50 sene önceleri icmâlen yazmış. Demek daha çocuk yaşında iken aynı hakikatlerin tahsiline başlamış, mütemadiyen aynı meseleleri takip ede ede, ders ala ala hayat geçirmiş. Gavs-ı Âzam hakkında söylediği ‘Doksan sene müddetle hakaik-i imaniyenin hakkalyakîn derecâtına urûç  eden’  sözünü şu necib Üstad hakkında da söyleyebiliriz.”

Merhum Nazım Akkurt Üstad Hazretleriyle olan bir görüşmesini anlatırken diyor ki: “Üstad Hazretleri çok şeyler izah etti o zaman. Biz on bir kişiydik. Üstad, kıbleye karşı yatağında oturuyordu yine. Biz de diz çökmüş etrafında oturuyoruz. Dedi ki: ‘Zübeyir! Ders ders yapacağız. Kardeşleri çağır.” Onbir kişiden aklımda kalanlar: Zübeyir, Bayram, Sungur,  Ceylan, Rüşdü, Ezener…” idi. Zübeyir Ağabey, dersi ayakta okuyor, Üstad, İZÂH EDİYORDU. Orada, ‘Risale-i Nur’u izah etmeyin’ diyenlere cevap buldum. O zaman Üstad soruyordu sırayla: ‘Sen ne ANLADIN?’  diye, tam ONALTI  KERE  SORDU bize. Ama İZÂH ETMESE  ben bir şey bilmiyorum ki… Anlamıyorum ki… Saymıştım on altı kere sordu…

“Üstad, Arapça Mesnevi-i Nuriyeyi İZÂH  EDEREK ANLATTI. Ondan sonra serptiği o tohumlar her tarafa yayıldı. Risaleler 1960’dan sonra anlaşılmaya başlandı. O devirler zaten yazıp neşretme devri idi. Mânâya çalışan pek fazla yoktu.

“1953’deki ikinci ziyaretimde gördüm ki, o gün Zübeyir Ağabey ders okuyup, Üstad, İZÂH EDERKEN, Üstad’da tam bir hitabet tarzı vardı. Aynı Risale-i Nur’un belağatı tarzında… Aynı kelime, aynı tarz ile İZÂH EDİYORDU.

“Ben ilk başlarda, Üstad’ın günlük konuşmalarına bakınca: ‘Bu Risale-i Nur’u Üstad söylemiş ama herhalde talebeleri sonradan bunları düzelterek yazmıştır.’ diye düşünüyordum. Fakat  utandığımdan da kimseye soramıyordum. İşte o günkü Isparta ziyaretinde, her şeyi fark ettim. Üstad, o gün yanımızda tam Risale-i Nur tarzında konuşuyordu. Belağat, fesahat selâset.. Hepsi vardı. Buna ben şahit oldum. İnan, bir ara yanında yardımcı birisi var zannettim…”

Üstad Hazretleri Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Altıncı Risalesinin Beşinci Desise-i Şeytaniye bölümünün sonunda diyor ki: “Bu Kur’anî derslerin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar; vazifeleri –îmanî ilimler cihetinde – yalnız yazılan şu Sözlerin ŞERHLERİ ve İZAHLARDIR  veya TANZİMLERİDİR. Çünkü çok emarelerle anlamışız ki; bu imanî ilimlerdeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin ve enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile ŞERH ve İZAH  haricinde bir şey yazsa; soğuk bir muarazaya veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki; Risale-i Nur eczaları, Kur’an’ın teraşşuhatıdır. (Kur’an’dan sağılmış, süzülmüş damlalar ve sızıntılardır). Bizler, taksîmü’l-a’mâl kâidesiyle, her birimiz bir vazife deruhte edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.”

Demek ki, şerh ve izaha izin var…

[Abdullah Aymaz] 27.8.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Halife, Müflis! Emir-i Hacc'ı(!) Hiç Sormayın! [Kadir Gürcan]

Katar Emiri'nin hilafet yarışında en az bizim adayımız kadar iddialı olacağında ısrarlıyım. 24 Haziran Seçimlerinden sonraki yaptığım “Muhtemel bir Halife Seçimi'nin lokal değil, global olması” gerektiği teklifimin de arkasındayım.

Bizim Başkan ile Katar Emiri'nin en son verdikleri “Birlikteyiz!” pozunda Emir, hem daha genç, mütebessim, sempatik hem bir kaç santim daha uzun görünüyordu.Troller ve havuzun maaşlıları ısrarla bu pozu nazarlardan uzak tutmaya çalıştılar. Sayın Başkan'ın son zamanlarda bir türlü değiştirilemeyen asık çehresi, başının öne doğru düşüp, omuzlarının çöküşü onların da hoşuna gitmiyor. Emir'e de kimse  “Bu kadar neşeli olacak ne var!” diyememiş!

Devlet fonundan sınırsız destek alan, propaganda dizilerine gündemden çeşni katarak Saray'a sevimli görünmeye çalışan, ucuz yönetmenler için, başı önüne düşmüş, suratı asık modern bir figür ile Abdülhamid Han arasında benzerlikler bulmak çok zor olmasa gerek. Ama gördüğünüz gibi ortalık, ucuz ve zihni kaliteden mahrum dizi çöplüğünden geçilmiyor. Akıllarınca, “Başkanımız her şeyi doğru yapıyor. Bütün suç başta ABD olmak üzere dış güçlerde.” demeye getiriyorlar.

“Biz 24 Haziran'da Halife-Başkan'ı seçtik. Sen aklına yan!” diyen partizan takımının Dolar karşısındaki acziyetlerini gördükten sonra, bu satırların yazarı, Halife Seçiminin tekrarı konusunda ısrarında haklı olduğuna ne kadar sevinse yeridir! Geçtiğimiz hafta sonunu ölüm terleri içinde geçiren Payitaht ailesi, Körfez Ülkeleri başta olmak üzere, Okyanus Ötesi Ülkeleri (ABD hariç. Şimdi ona kızıyorlar!) para dilenmek için dolaştılar. Ne kadar cevab u sevap ile döndüklerini göreceğiz. E, oldu mu şimdi? İki ay önce yapılan seçimlerde halife olup, Saray masraflarını, hala 150 sene öncesinde bırakılan yerde duruyor zannedilen, Osmanlı raiyye ve tebeasından dilenmek yakıştı mı? Ne yani? Alem-i İslam bunca dert ve sıkıntı arasında, müflis ve gırtlağına kadar borçlu, Osmanlı Coğrafyasına nazaran Ramazan Pidesi kadarlık bir ülkeyi iflasın eşiğine getirmiş, kendisi himmete muhtaç, zavallı Halife ile mi uğraşacak? “Halife” tarifinin modern tanımı içine, “Müflis Halife” nasıl olunur onu sokmuş olduk. Hanedan-ı Osmani, alem-i manadan halimize bakıp, kimbilir ne ızdıraplar çekiyordur!

Katar Emiri'nin tam Kurban Arefesi'nde, büyük bir cümbüş eşliğinde, kurtarıcı edasında, devlet töreni ile karşılanması kaderin bir cilvesi. Aynı şeyi, sözüm ona 24 Haziran Halifesi'nin yapması gerekmiyor muydu? Neden mi?

Osmanlı Hanedanı, son yıllarına kadar, Hacc Mevsimi girmeden aylar önceden, o yıl Mukaddes Yolculuğa niyetlenmiş Hacc Adayları kadar heyecanlanır, kafile ile birlikte Sürre (Hediye Bohçaları) Alayları'da hazırlıklara girişirmiş. Her yıl tekrar edilen ve Devlet ü Ebed Müddet'in bölgedeki otorite ve gücünü de temsil eden Sürre Alayları, geçtikleri yerlerde Payitaht'ın yıllık hediyelerini dağıtarak Haremeyn-i Şerifeyn'e ulaşırlarmış. Dile getirilmese bile bunun, Hilafet Makamı için Mevsim-i Hacc'ın rüzgarı ile, her yıl tekrar edilen bir gövde gösterisi olarak anlamak gayet mümkün.

Dolar'ın arka arkaya vurduğu darbeleri telafi etmek için, miting meydanlarında Anti-Amerikancı, Anti-Semitik nutukların, içe doğru çöken bir ekonomiyi netice verdiğine şahit oluyoruz. Kur açıklanan her Allah'ın günü, meclise Saray kontenjanından girenlerin, “Amerika sonun yakın!” diye sayıklamalarına aldırış etmeyin. Eğer gerçekten ABD'ye eyvallah etmiyorlarsa, banka hesaplarındaki Dolar miktarını dekontlarıyla birlikte deklere ederler. Biz de ne derece milliyetçi ve vatansever olduklarını görmüş oluruz. Saray'dan rol çalmakla yürütülen ucuz siyasetin borsadaki değeri Türk Lirası kadar.

Aslında bu yıl, Türkiye Hilafeti'nin kutladığı ilk Kurban Bayramı ve Hacc mevsimiydi. Halife ve Emir-i Hacc (Diyanet İşleri Başkanı)  bunu fırsata çevirip, Türkiye'nin ekonomisini “kefere, fecere ve zenadika” nın tasallutundan kurtarmaya vesile yapabilirlerdi. Türkiye'de Dolar'a karşı başlatılan düşük ölçekli seferberlik, Kurban Tatili'nde rüzgarını kaybetti.

Diyanet İşleri Başkanları'nın her yıl mutad Hacc'a gitmeleri umumi bir kabul oluşturduğu için kimse sesini çıkarmıyor. İhtimal, Hacc Adayları da, Diyanet İşleri Başkanı'nın Arafat'ta yaptığı resmi çerçeveler içindeki dua'nın Hacc'ın rükünlerinden olduğunu düşünüyor olmalılar. Arafat'da vakfe, Hacc'ın rükünlerinden ama, kendisini Emir-i Hacc zanneden, Saray Müfti ve Diyanet Görevlilerinin dua etmesi şart ve rükünlerden değil.

Madem, artık Yerli bir Halifemiz var, Hutbe ve Vaazların Hazret'e ve şeceresine dua ile başlaması adettendir. Sayın Diyanet İşleri Başkanı'nın Arafat Vakfesi Duası'nın geçmiş yılların kopyası olması, ya da geçmiş yıllarda olduğu gibi Harameyn-i Şerifeyn'in Belediye Fen İşlerine kilitlenmesi pek yakışık almaz. Bir önceki Diyanet İşleri Başkanı böyle luzumsuz işlerle uğraşarak, kötü bir şöhretle görevine veda etmek zorunda kalmıştı. Umarız yenisi, benzer hatalarla, Halife-Başkan'ın neşesini kaçırmaz.

Gerçi Türkiye'de yapılan yapanın yanına kalıyor ama, Diyanet İşleri Başkanı yurda döndüğünde, Dolar Kur'undan dolayı, Hacılar'dan isteyecekleri ek ücret için dini bir mazeret uydurmak zorunda kalacak. Öyle ya, Emir-i Hacc kendi Hacc parasını, memur maaşı ile ödeyecek değil ya! Anti-Amerikancı ve Anti-Semitik olmak ne kadar işe yarar göreceğiz.

İslam Alemi liderliği için paçaları sıvamadan önce, ekonomi, yetişmiş eleman yanında, herşeyden önce Payitaht ve Saray'ın gelirlerini garantilemiş olmak “Modern Halife ve Hilafet” şartlarından gibi duruyor. Emir-i Hacc kılığındaki Diyanet İşleri Başkanı mı? O olsa da olur olmasa da!

Modern “Hilafet Şartları” nı yerine getirme açısından Katar Emiri, pek fena durmuyor! Seçim lokal de olsa, global de, oyum onun! Asitane'den gitmesi gereken Mahmil-i Humayun, Katar'dan geldi bu bile yeter!

[Kadir Gürcan] 27.8.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Sabri Dadaş [Ali Emir Pakkan]

İşe ara vermiştim.
Sosyal medyada o haberi gördüm. Prof. Sabri Çolak, cezaevinde vefat etmişti.
Hayır, bu sıradan bir vefat değil cinayetti!
Prof Çolak öldürülmüştü.
Katili ise belliydi.

Yıllar öncesine döndüm.
Dağlar, tepeler aştım.
Çift başlı kartal simgeli kapıdan geçtim.
Mühendislik Fakültesinin merdivenlerinden çıktım.
Özel kalemde biraz bekledim.
İçerde görüşmesi vardı.
Az sonra kapı açıldı.
Güler yüzü ile geldi yanımıza.
Hoşgeldin gardaş, dedi.
Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi dekanı Sabri Çolak karşımdaydı.

Saçları ağarmıştı.
Bir baba yiğit adamdı.
Erzurum şivesi ile konuşuyordu.
Fakir bir ailenin çocuğu...
Zor şartlarda okumuş.
TÜBİTAK bursu almış.

Bir çokları gibi Memleketini terk etmemiş.
Eğitime 40 yılını vermiş.
Yetiştirdiği 100’den fazla öğrencisi profesör olmuş.

Kapısı açık, gönlü açıktı Sabri Hoca’nın.
Anadolu çocuğuydu.
Vatan, millet, bayrak denince gözleri yaşarırdı.
Himmeti millet olan Hemşehrisi Gülen Hocaefendi’yi bu yüzden severdi.
Hizmetleri alkışlardı.
Evinde Gülen ile çekilmiş fotoğraflar bulmuşlar!
Delil dosyasına koymuşlar!

15 Temmuz’dan sonra tutuklandı.
Yaşına, başına, ilim adamlığına, ülkeye hizmetine bakmadılar.
Kötü muamele ve işkence gördü!
Aylar sonraki ilk mahkemede, iftiralar çöktü!
Van’a nakledildi.
70’e merdiven dayamıştı ve kalp hastasıydı.
Mahkeme, heyet raporuna rağmen tahliye etmedi!

Bunları yazıyorum ki...
Kimleri kaybettiğini ve kimlerin seni yönettiğini bil Türkiye! Katiller, hangi kişiliklere düşman anla!

Güle güle Sabri Hoca, güle güle...
Ruhun şad olsun.
Ne adın ne de hizmetlerin unutulmayacak.
Hesabın burada olmasa mahşerde görülecek...

[Ali Emir Pakkan] 27.8.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Financial Times: “Türkiye’deki Uygur Türkleri kendilerini güvende hissetmiyor; Çin kişisel telefonlara bile ulaşabiliyor”

İngiltere’de yayınlanan Financial Times (FT) gazetesi, Çin’in Müslüman Uygur azınlıklara yönelik baskısını “ülke sınırları dışına da taşırdığını” yazdı.

Emily Feng imzalı habere göre, Türkiye’ye kaçan bazı Uygurlar da, “Çin ile ilişkilerin yakınlaşması sonucu bu ülkede kendilerini giderek daha az güvende hissettiklerini” söyledi. Türkiye, Çin’den ayrılan Uygurların göç yolunda en çok tercih ettikleri ülkelerden biri.

Türkiye geçtiğimiz günlerde Çin’den kredi anlaşması yapmıştı. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Çinli finans kuruluşlarından özel sektör, kamu kurumları ve bankalara sağlanacak 3.6 milyar dolarlık kredi paketinin tamamlandığını açıklamıştı.

BBC’nin FT’nin sayfalarında geniş yer ayırdığı haberden aktardığına göre, Müslüman diasporanın Çin’in komşusu olan ülkelerde de “göz korkutucu taktiklere” maruz kaldığına dikkat çekti.

Haber şu ifadelerle devam ediyor:

“Pekin Uygur diasporası üzerindeki kontrolünü artırma çabasıyla güvenlik aygıtlarını, batıdaki Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nden Orta Asyalı komşularına kadar genişletti. Bu bölgeler de karşılığında Çin’de ekonomik ve siyasi önceliğe sahip olmak istiyor. 7 ülkenin Çin’in 900 milyar dolarlık “Kemer ve Yol Girişimi”yle doğrudan bağlantısı var.”

Haberde Çin’in ulaşması zor olan ve Uygurların giderek kaçmak için belirlediği ülkelere de atıf yapılıyor.

FT’ye gerçek ismini vermek istemeyen Tursun da, baskılardan dolayı 2016’da Türkiye’ye kaçmış:

Tursun, “Baskı arttığından beri Türkiye ile Çin arasındaki ilişkiler ısınıyor. Buradaki Uygurlar giderek kendilerini daha az güvende hissediyor” ifadelerini kullanıyor.

“ÇİN KİŞİSEL TELEFONLARA ULAŞABİLİYOR”

Tursun ayrıca, Çinli güvenlik görevlilerinin burada da “kişisel telefon numarasına ulaşmayı başardığını” ve geçen yıl onu “Çin’e geri dönmesi konusunda ikna etmek için iki kez aradıklarını” söylüyor:

“Güvenlik görevlisi örtülü tehditlerle bana ‘Seni 24 saat izliyoruz, Türkiye’de yasadışı eylemlerle sıyrılacağını düşünme’ dedi.”

Haberde “Tursun, geçen ay Bişkek’ten çocukluk arkadaşının kayıplara karışması, ardından Çin’den telefonlar gelmesi sonucu, Türkiye’yi terk etmek istediğini söylüyor” ifadeleri yer alıyor.

Çin hükümetine Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde bulunan Türk ve Müslüman azınlığa oruç tutmanın yasaklanması gibi bazı baskılar uyguladığı eleştirileri yöneltiliyor.

Daha önce Çin hükümetinin özellikle Türkiye ve Mısır gibi Müslüman ülkelerde eğitim gören Uygur Türklerine tebligatta bulunduğu da bildirilmişti.

[TR724] 27.8.2018

Birleşmiş Milletler: Myanmarlı generaller soykırımla yargılanmalı

Birleşmiş Milletler’in (BM) Myanmar’da Rohingya Müslümanlarına (Arakanlı Müslümanlar) karşı yürütülen operasyonlarla ilgili tamamladığı raporunda, Myanmar ordusunun “soykırım niyeti” taşıdığını ve Genelkurmay Başkanı Min Aung Hlaing ile beş generalin “soykırım”, “savaş suçu” ve “insanlığa karşı suç” ile yargılanması gerektiği yer aldı.

BM Bağımsız Uluslararası Myanmar Hakikat Misyonu’nun tamamladığı raporda bulunan ifadelere göre Myanmar lideri Aung San Suu Kyi ülkede nefret söyleminin yayılmasında rol oynadı ve ordunun Arakan, Kaçin ve Şan vilayetlerinde insanlığa karşı ve savaş suçu işlemesine engel olamadı. Raporda Aung San Suu Kyi ayrıca Müslüman azınlığı korumakta başarısız olmakla ve resmi belgeleri tahrip etmekle suçlanırken, liderin bu şekilde “suça katkıda bulunduğu” kaydedildi.

Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, 20 sayfalık raporda “Myanmar ordusunun emir komuta zincirindeki kıdemli yetkililerin soruşturulmasını ve yargılanmasını gerektirecek yeterince bilgiye ulaşılmıştır. Dolayısıyla bu konuda yetkin bir mahkeme (bu kişilerin) Arakan vilayetindeki soykırımla ilgili olarak sorumluluklarını tespit edebilir” ifadesi kullanıldı.

BM’nin Hakikat Misyonu, Arakan vilayetinde işlenen suçların, işleniş biçimleri bakımından diğer bağlamlarda varlığı tespit edilen soykırım niyeti, doğası, ciddiyeti ve boyutu ile benzer özellikler gösterdiğini belirtti.

“BÜYÜK ORANTISIZLIK”

BM’nin tanımına göre bir ulusal, etnik veya dini grubu ya da ırkı kısmen yahut tamamen yok etmek üzere hedef alan eylemler soykırım olarak adlandırılıyor. Uluslararası hukuka göre soykırım suçlamasının yöneltildiği durumlara ise sık rastlanmıyor. Yakın geçmişte Bosna Savaşı’nda, Sudan’daki iç savaşta Darfur’da yaşananlar ile IŞİD’in Irak’taki Ezidi topluluklara karşı yaptığı kalkışmalar BM nezdinde soykırım olarak değerlendirilmişti.

BM raporu, Myanmar ordusunun yaklaşık bir yıl önce Arakan eyaletindeki Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu’na (ARSA) karşı başlattığı operasyonların maksadının ötesine geçerek “gerçek güvenlik tehditlerine karşı büyük ölçüde orantısız” bir boyuta ulaştığını belirtti. Ordunun operasyonları sonucu çeşitli vilayetlerde dini ve etnik bir azınlık olan Rohingya Müslümanlarının köyleri yakılırken, 700 binden fazlası mülteci olarak komşu Bangladeş’e sığınmak zorunda kaldı.

BM’nin raporu üzerine sosyal medya sitesi Facebook da ismi geçen 20 bireyi platformda yasakladığını açıkladı. Ayrıca toplamda 12 milyon kişinin takip ettiği 52 Facebook sayfası da kapatıldı. Sosyal medya platformu, Mart ayındaki bir BM raporunda Rohingya Müslümanlarına karşı şiddet çağrısı yapan sayfaları bünyesinde barındırmaya devam etmekle ve gerekli önlemleri almakta “yavaş davranmakla” suçlanmıştı.

MYANMAR’DAN TEPKİ YOK

Pazartesi günü yayınlanan rapor ile ilgili olarak Aung San Suu Kyi’nin ofisi herhangi bir açıklama yapmazken, soruşturmayı yürüten müfettişler, Myanmarlı liderin olaylarla ilgili olarak kendi versiyonlarını anlatan bir heyet gönderdiğini, ancak heyetle olan toplantılardan “kayda değer” bir sonuç çıkmadığını söyledi. Uluslararası Reuters haber ajansı, Genelkurmay Başkanı Min Aung Hlaing’in de aralarında olduğu dört general ile iletişime geçmekte başarısız olduğunu yazdı.

Ülkede yaşanan katliamın boyutlarını Reuters için çalışan Wa Lone ve Kyaw Soe Oo isimli iki gazeteci ortaya çıkarmıştı. Devlet sırlarını açığa çıkarmakla suçlanan ve haklarında 14 yıla kadar hapis cezası istenilen gazeteciler, Aralık 2017’de tutuklanmıştı. İki gazeteci hakkındaki kararın bugün verilmesi beklenirken, BM raporunun açıklanmasından birkaç saat önce duruşmanın 3 Eylül’e ertelendiği açıklandı. Erteleme gerekçesi olarak ise duruşmanın hakiminin hasta olması gösterildi. Myanmar’da yedi asker, gazetecilerin ortaya çıkardığı katliam ile ilgili olarak Nisan ayında 10’ar yıl hapse mahkum edilmişti.

BİREYSEL YAPTIRIMLAR GELEBİLİR

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) de çağrıda bulunan BM Bağımsız Uluslararası Myanmar Hakikat Misyonu, sorumluların hesap vermesini ve Myanmar’ın Uluslararası Ceza Mahkemesi ya da oluşturulacak geçici bir mahkemede yargılanmasını talep etti. Raporda BMGK “uluslararası hukuku ciddi bir şekilde ihlal eden sorumlulara karşı seyahat yasağı ve varlıkların dondurulması gibi bireysel yaptırımlar uygulamalıdır” ifadesi yer aldı. Ayrıca ülkeye karşı silah ambargosu talebi getirildi.

Nüfusunun çoğunluğu Budist olan Myanmar’da yaşayan Rohingya Müslümanları, devlet tarafından resmi bir azınlık olarak tanınmıyor.

[TR724] 27.8.2018

Sevinç “Keşke”leri… [Beklenmedik Yolculuk-9] [Veysel Ayhan]

“Bunun üzerine ‘Sema’dan bir münadî; Benim kulum doğru söylemiştir, ona cennetten bir döşek yayınız ve ona cennetten bir kapı açınız’ der. Bunun üzerine cennetin hoş ve güzel kokuları ona gelir ve gözünün alabildiği kadar bir mesafe kabrinde ona genişlik verilir. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, hoş kokulu bir adam ona gelir. Bu adam ona: Seni sevindirecek şeylerin müjdesini sana veriyorum. İşte bugün sana vadolunan gündür, der. Ona: Sen kimsin? Yüzün hayır ile gelen kimsenin yüzüne benziyor, diye sorar. Ona, ben senin salih amelinim der. Bu sefer o kişi: Rabbim kıyameti kopart ki ben de aile halkımın yanına ve malıma geri döneyim, diye yakarır.” (Ebû Davûd, 4753)

“Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim, diye mezarıma hayalen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferitte, bir tecrid-i mutlak içindeki tevahhuş ve meyusiyetten tedehhüş ederken, birden Münker ve Nekir taifesinden iki mübarek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münazaraya başladılar…” Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar


Soru faslı hızlı ve problemsiz geçti. Yasin suresinden sonra “salih amelleri” de ona arkadaşlık etmeye gelmişti. İçini hakim olamadığı ve tarifsiz bir heyecan ve sevinç kaplamıştı.

Melekler ayrılmadan önce şimdiden sonra yaşayacakları hakkında ona bilgiler vereceklerdi. Önce kabri kendisine tanıttılar. Mavi elbiseli melek konuştu:

– Burada kıyamet kopana kadar istirahat edeceksin. Bazen uyanıp, gideceğin makamları göreceksin, ziyaretçilerini fark edeceksin. Kadir geceleri bazen Cuma geceleri yakınlarını, arzu ettiğin insanları ziyaret edebileceksin.

– Peki, “Kabir amel sandığıdır” diye öğrenmiştik. Bu ne demek?

– Anlatacağız. “Bazıları çeyiz sandığı elinde şeb-i arusa geliyor gibi buraya gelir. Kimisi de elleri boş bir müflis gibi…” Sen amellerini şimdiden görmek ister misin?

– Evet, görmek isterim.

Melek bir perde açtı, art arda kapıları görünen pek çok salon açıldı.

– Ameller, ya nur veya zulmet halindedir. Zihnin halen dünya ölçüleriyle çalıştığından amellerini görebileceğin şekle dönüştüreceğiz. Nur, nurani eşyaya; zulmet, zulmetli eşyaya kalboldu.

O küçücük kabir peşipeşine salonlara açılmıştı. Her salon depo ve ambar gibiydi. Tıpkı bir süper market veya bir kargo deposu. Bazı raflar parıl parıl, bazı yerler perişandı. Demek ki dünyada ne yaptıysa evrilip çevrilip buraya istifleniyormuş diye düşündü.

Melek “en önemli amellerin şurada” diyerek onu salonlardan birine yönlendirdi:

– Bu kısımda namazların var.

Devasa bir bölümdü. Bir yanda parıl parıl ışıldayan paketler, bir başka yanda pejmürde kutular vardı. Bazılarının kutusu yırtılmış, bazıları kararmıştı. Melek uzandı en üstteki raftan bir paket alıp eline verdi.

Atlastan bir ambalajla paketlenmişti. Işık saçıyordu. Kutudan yıllarca koklasa doymayacağı aklı başından alan bir koku yayılıyordu. Çok alımlı kurdelelerle, inci ve elmaslarla süslüydü. “Dışı böyleyse içi nasıldır” diye düşündü. Melek anladı:

– İçine burada bakamayız. Haşirde ortaya çıkacak.

Dayanamadı sordu:

– Niye bu kadar farklı farklı paketler var.

– Hayatta iken çok farklı buudda namaz kılmışsın. Mesela bu eline verdiğim namaz çok özenerek kıldığın bir öğle namazı. Tane tane okumuşsun. Her harfin tek tek altına kalbolmuş. Tadil erkana riayet etmişsin. Rükünlerin hakkını vermişsin. Rabbimize güzel teveccüh etmişsin. Kılarken bir yerlere, bir işe yetişeyim endişesi taşımamışsın. Sonra itminan içinde sükunetle uzun bir tesbihat yapmışsın. Dua ile bitirmişsin.

Kafasını kaldırdı “bu tür ne kadar namazım var” diye yukarı baktı. Az sayılmazdı. Şükretti.

– Peki şu ortadakiler?

– Onlar bir yerlere yetişme endişesiyle alelacele kıldıkların, selam verip apar topar koştukların.

Ambalajları yoktu.

“İçi de böyleyse” diye üzüldü. Oysa onlara da diğerleriyle aynı süreyi ayırabilirdi. Acelele etmeyip özenebilirdi. Sonuçta Allah’a sunduğu paketlerdi. İlkleriyle iftihar edebilirdi. Ama bunları Allah’a sunmak utandırırdı.

– Bu en dipteki yırtılmış paketler?

– Onlar nadir de olsa kaçırdığın, hızlı hızlı okuduğun, okurken pek çok harfini yuttuğun namazlar. Aceleyle geciktirdiğin, geçiştirdiğin ve o yüzden de kabul edilmeyenler.

Bu bölüm moralini bozmuştu. Namazdan daha önemli ne işi olabilirdi ki! Selam verip fırlamıştı da ne olmuştu… Allah’ın huzurundan daha önemli neresi olabilirdi ki! İşte sonuç ortada. Tüm paketleri üsttekiler gibi olabilirdi. Buna bir engel yoktu.

Melek devam etti:

– Şu kısımda ise kabirde yaşadığın şu aydınlığın ve bizimle arkadaşlığının sebebi olan namaz var: “Teheccüt”. Kendini zorlayarak, iterek, sıcak yatağı terk ederek kıldığın namazlar. Sadakatle Rabbine yöneldiğin bihemta namazlar. Hem kabirde hem haşirde sana arkadaşlık edecek.

***

“O gün insana yaptığı her türlü iyilik ve fenalık ile;
yapmadığı her türlü iyilik ve fenalık tek tek bildirilir.
Ona göre karşılığını alır.” (Kıyâme Suresi: 13)

– Şimdi sırada herkesin sıkıntılar yaşayacağı bir salon var.

Kütüphane gibi bir yerdi. Ama raflarda kitap yoktu. Dosya ve klasörler vardı. Melek devam etti:

– Bu bölümde kul hakları var. Şuradan başlayalım. Bunlar senin gıybet dosyaların…

İrkildi. Yüzlerce dosya vardı, gözlerine inanamıyordu:

– Nasıl yani… Ben bu kadar çok gıybet mi yapmışım?

– Evet maalesef. Birini çıkardı:

– Dosyaların içini açamayız ama kapağını sana okuyabiliriz.

– Ne yazıyor?

– Bu dosya 2011’de Ocak ayının 20.sinde bir toplantıdan. Toplantıda, toplantıya katılmayan biri hakkında uygunsuz bir söz etmişsin.

– Ne demişim?

– Sen bir “kelime” demişsin. Bir dosya onun için. Bir de eki var. İtiraz edip başka gıybet edenleri susturmadığın için bir dosya daha açılmış.

Alt raftan bir dosya daha çıkardı:

– Bu dosya 1998’de Mayıs ayının 18’inde. Bazı arkadaşlarınla beraber hiç tanımadığın bir insan hakkında uygunsuz bir “kelime” demişsin.

– Peki dediğimde haksız mıymışım, yalan mı söylemişim?

– Dosyanın içine bakamayız. Fakat haklı veya haksız olmak önemli değil. Gerçi haksız olsaydın bunun bir de iftira ek dosyası olurdu. Demek ki haklıymışsın.

– Haklıymışım ama günaha girmişim öyle mi? Tek kelime etmişim ve bu tek bir söz için bir dosya mı tutulmuş?

– Rabbimiz, âdil-i mutlaktır. Kimse hakkında gıyabında tek kelime bile konuşamazsın. Keşke bulup helallik alsaydın.

Mühendis “helallik aldıklarım olmuştu.” deyince melek kenarda üzerine kırmızı çizgi çekilmiş dosyaların olduğu rafı gösterdi:

– Onlar işte burada. Hesap dışı tutulmuşlar. Bir de helalleşme amelinin sevabını almışsın.

SÜRPRİZ HARAMLAR

Diğer melek:

– Hayatının son kısmında gıybet, hümeze-lümeze yok. Hastalığın rahmet olmuş seni arındırmış. Güzel. Eğer bu itiyatları devam ettirseydin günahların affı yetmezdi. Azabla arınman gerekirdi. Yoksa insanlar kötü hasletleri cennete taşır. Kibirle, gıybet gibi itiyatlarıyla cennete girilmez.

İçi daralmaya başlamıştı. Yüzlerce dosya gözünü korkutmuştu. Başka bölümler de vardı: “Adaletsizlikler”, “Haram”, “Yalan”, “Harama Nazar”, “Alacaklılar”, “Hümeze-lümeze”, “Kalp Kırma”, “Eşe zulmetme”… diye… “Haram” dosyasına gözü takılmıştı:

– Haram bölümü neyin nesi? Ben haram mı yemişim?

Melek oradan bir kağıt aldı. Okudu:

– Yediklerinle ilgili. Mesela hayatın boyunca yekûn alındığında 1425 dirhem hınzır eti yemişsin. 723 dirhem laşe var. Diğer tablolar da var. Bu habisâtı yediğin zamanlar aylarca bünyende kalmış. Amellerine tesir etmiş. Basiretini bağlamış.

Şoke olmuştu. Güya çok dikkatli yaşıyordu. Güya her yediğine dikkat ediyordu. Kendinden iğrendi. Kusası geldi.

Diğer bir bölüme geldiler. Küçük bir salondu ve yine raf raf dosyalar vardı.

– Burada alacakların var. Senin hakkında konuşanların ettikleri gıybetler, iftiralar, su-i zanlar. Ve diğer alacaklı oldukların. Bunların sahiplerinden varsa sevap olarak tazmin edeceğiz. Yoksa senin günahlarını yüklenecekler.

– Şu kısım “İsraf” bölümü. Senin için iki kısım açılmış. Şahsi israfların. Bunlar küçük dosyalar. Ama şunlar tehlikeli.

– Onların farkı ne?

– Onlar senin üzerinde emanet olan paralardan yaptığın israf ve savurganlıklar. Yöneticilerinden biri olduğun hayır kurumununa vakfedilen paralar olmuş. Verenlerin beklediği gayeler tahakkuk etmemiş. Zaruri olmayan harcamalar yapmışsınız. Sen de üye olarak onaylamışsın.

İlk sevinç ve huzuru gitmiş, içini bir kötümserlik kaplamıştı. “Niye dikkatli yaşamadım, niye lüks ve debdebeye harcanan paralara itiraz etmedim.” diye kahroldu. Kendini levmetti.

AFFEDİLENLER

Melek, onun çok üzüldüğünü görünce yolu değiştirdi. “Affedilenler” bölümüne yöneldi. Büyük bir kapıdan girdiler. Neredeyse yerden göğe dosyalar ve kutular dizilmişti. Melek korktuğunu görünce:

– Korkma, burası sevinme yeri. Bunlar senin günahların. Ama hepsinin üstü kırmızı ile çizilmiş. Yani Rabbimiz senin tevbe ve bazı salih amellerinle bunları affetmiş.

Derin bir oh çekti. Bunlar iyiydi de aklı az öncekilerde kalmıştı.

Oradan çıktılar. “Sevap” bölümüne geldiler. Dev bir kuyumcu dükkanı gibiydi. Altın, zümrüt, zeberced… her şey vardı. Yerden göğe külçe külçe altınlar, ne olduğunu çıkaramadığı mücevherler vardı. Atlastan kutularda, ipeklere sarılmış halde dizilmişlerdi.

İçi sevinçle aydınlandı:

– Bu kadar çok sevabı ben mi işlemişim?

– Hayır, sadece şu küçük bölüm senin.

– Diğer büyük kısım?

“İŞTİRÂK-İ Â’MAL-İ UHREVİYE”

– Diğer kısmı sen ve tüm arkadaşlarının beraber yaptığınız salih amellerden gelmiş. Emr-i bil maruf, nehy-i an’il münker, kurban, iaşe yardımı… Sen bunları bizzat yapmadığın halde hisse almışsın.

– Nasıl anlamadım.

– “Müşterek ameller” nuraniyet kazanınca her yapana aynı miktarda sevap getirmiş. Siz ona  “İştirâk-i â’mal-i uhreviye” düsturu diyorsunuz.

Melek oradan bir külçe aldı. Üstündekini okudu:

– Mesela bu. Susuzluk çeken insanlar için su kuyusu açmışsın.

– Ama ben hiç su kuyusu parası vermedim? Kuyu da açtırmadım.

Melek oradan yumruk büyüklüğünde bir elmas aldı.

– Bak bu da falan… kıtada filan… isimde bir insanın hidayet semeresi.

– Benim hiç haberim yok!

– Evet. “Allâh’ın rahmet ve kudret eli cemaat üzerinedir.” (Tirmizî) “Allah’ın eli, hepsinin ellerinin üstündedir.” (Fetih: 10) Beraber yaptığınız, içinde olduğun cemaatin yaptığı her her salih amel Allah’ın lütfuyla hepinize ayrı ayrı kaydedilmiş.

– Yani tüm arkadaşlarımın, bütün hizmet gönüllülerinin yaptığı iyiliklerden ben yapmış gibi hisse mi almışım?

– Evet. Yoksa sadece kendi amellerinle o kadar günahla baş edemezdin.

Sonra sabır bölümüne geldiler. Sabra büyük bir yer ayrılmıştı. Buradaki altın ve mücevherler öncekilerden daha alımlıydı. Bölüm bölüm, raf raf ayrılmıştı. Eşe sabır, evlatlara sabır, arkadaşlara sabır… Çok bölüm vardı. Musibetlere sabır, Rabbimizin emirlerine sabır… diye devam ediyordu.

Melek konuştu:

– Dünyada sabrettiğin her şey, burada birer birer temsil ediliyor.

Bir altın külçesi aldı etiketini okudu:

– Bir arkadaşın sana ağır bir söz söylemiş. Cevap verebileceğin halde Allah rızası için, kardeşliğiniz bozulmasın diye susmuşsun. Bu amelin, sükutun altına dönüşmüş.

Bir başka bölüme geldiler.

– Burası senin bağış, sadaka ve yardımların.

– Ben basit bir mühendisim. Fazla bir yardım yapamazdım ki?

– Az da olsa vermişsin. Hem ihtiyaç sahiplerinin en zor döneminde onlara ulaştığı için çok değer kazanmış.

Birini bin eden Rabbine hamd etti.

– Herkes Rabbimizin kendisine ihsan ettiğinden ne oranda verdiyse o kadar yazılır. Verilenin miktarı değil “oran” önemli.

Bir başka bölüme geldiler. Kapısı kapalıydı. Melek etiketine baktı:

– Bu bölümde karşılığı Rabbimize ait amellerin saklı. Biz o kapıyı açamayız. Rabbimize hizmetinden dolayı gasbedilen malların ve elinden alınan mesleğin burada. Hastalanmadan önce 11 ay zindanda çile çekmiştin. Sana eziyet etmişlerdi. Onlar var. Eş ve çocuklarından ayrılmış, hicran ve hasretle yanmıştın. Onlar var. Bir de 4 ay bir ülkeye hicret etmişsin o var. Bunların karşılığını biz takdir edemeyiz.

– Ama şunu diyebilirim ki amellerinde böyle bir bölüm bulunanlar, insanların en talihlileri. Hiç bir sevap bölümü burası ile kıyas edilmez.

Gözleri sevinçle yaşarmıştı. Bir kere daha “Keşke daha fazla gayret etseydim, keşke daha fazla koştursaydım da bu lütuflara layık olsaydım” diye burnunun kemiği sızlayarak iç geçirdi.

“DUA EN BÜYÜK TEMİNATTIR”

Büyük bir kapının önüne geldiler: Kapıda büyük harflerle “DUA EN BÜYÜK TEMİNATTIR” yazıyordu.

Melek:

– Burası en kıymetli kısım. “Dua”ların toplanmış. Bir insanın amellerinde bu bölüm yoksa bu alemde hiç bir değeri olmaz.

İçeri girdiler. Daha önce görmediği ışıltılı, rüya gibi bir alemdi. Enva-i çeşit renkler, akıl almaz parlaklıklar, efsunlu kokular… Dualar tasnif edilmişti. Gözü kamaştı. Melek konuştu:

– En güzel duaların şu bölümde: Izdırap içinde ettiğin dualar. Rabbimize naz değil niyaz içinde ettiklerin. Sitem ve itiraz taşımayan dualar. Kimselerin görmediği yerlerde ızdrapla inleyerek yaptığın, göz yaşıyla seccadene yıkıldığın dualar. Çaresizlikle bir muztar olarak ettiğin dualar.

Diğer melek:

– Ki o dualarını yaptığında binlerce melek seninle saf tutuyor arkandan “amin” diyordu. Sen göz yaşlarını silip duanı bitirdiğinde binlerce melek senin dualarını göklere taşımak için birbirleriyle yarışıyordu. Bazen böyle bir dua on yıllık salih ömre bedel olur.

Bunları duyunca gözleri yine yaşardı. Birbirinden değerli bu duaları etmesine vesile olan o ağır musibetler için Rabbine hamd etti, teşekkür etti.

Geldikleri yere dönmüşlerdi. Melekler “şimdi de sana Cehennemi göstereceğiz” dediler. Melek eliyle bir perde açtı. Gördüğü manzara öyle korkunçtu ki ister istemez kendini geriye attı. Gördüğü şeyleri anlatacak söz yoktu. Bakmaya dayanamadı.

Meleğe döndüğünde elinde billurdan, kristal bir şişe vardı. Işıldıyordu. Kendisine uzattı:

-Bu şişede senin ızdırap ve tevbe gözyaşların var. Bu elinde olduğu sürece cehennem seni kabul etmez, ateş seni yakmaz.

Kendine o ağır imtihanları ve ızdırapları lutfeden Rabbine teşekkür etti. Gözleri yaşardı. Korku ve sevinç göz yaşları birbirine karışmıştı.

Melek devam etti:

– Korkma, endişe etme. “İyi bilesiniz ki Allah’ın velîlerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar.” (Yunus: 62)

Melek perdeyi kapatıp ona döndü:

– Bu korkunçluğu Sizin ve Bizim Efendimiz aleyhisalat-u vesselem size haber vermişti: “Eğer ölülerinizi defnetmeme endişesi taşımasaydım, kabir azabını sizlere işittirmesi için Allah’a dua ederdim.” (Müslim, Cennet 17)

Sevincini ve Cehennem’in korkunçluğunu ailesine anlatmayı ne kadar çok isterdi ama göründüğü kadarıyla mümkün değildi.

Mavi elbiseli melek ayrılmadan Asr suresini okudu:

“Yemin olsun asra. Gerçekten insan, hüsrandadır, ziyandadır. Ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.”

Meleklerden işiteceği son sözler bir hadis metninde kayıtlıydı:

“Allah seni Kıyâmet günü şu merkad’inden ba’s edinceye/uykundan uyandırıncaya kadar rahat uyu; ailesinin en sevdiği ferdi tarafından uyandırılacak gelin-güvey gibi uykuya yatarak huzurla uyu.” (İ. Mace, Zühd 32, Tirmizî, Cenaiz 71)

Melekler ayrıldığınca çoktan huzur ve itminanla uykuya dalmıştı.

***

Ey okur, bu uğursuz sözleri duyunca ne olduğumu düşünebilirsin, oradan hiç dönemeyeceğimi sandım inan ki.

Cehennem VIII. Kanto

Dizelerim, öteki kayaların üzerine bindiği
bu korkunç deliğin gerektirdiği gibi
sert ve acı olabilseydi,

daha eksiksiz dile gelirdi
düşüncemin özü; ama böyle dizelerden yoksunum
ve çekine çekine konuşuyorum.

Cehennem XXXII. Kanto

-Son-


[Sevinç “Keşke”leri – Beklenmedik Yolculuk–9]
[Meleğin kapıda göründüğü an – Beklenmedik Yolculuk–8]
[Uğursuz fetva – Beklenmedik Yolculuk-7]
[Öğretmenin son dersi – Beklenmedik Yolculuk–6]
[Boğazlanmış kuzular ülkesi -Beklenmedik Yolculuk-5]
[Emir kulu – Beklenmedik Yolculuk–4]
[Çiçekçi ve yanlış örnekler – Beklenmedik Yolculuk-3]
[Çoğaltma tutkusu -Beklenmedik Yolculuk-2]
[Beklenmedik Yolculuk-1]

[Veysel Ayhan] 26.8.2018 [TR724]

Dolar da iktidar da sizin olsun, bizim derdimiz başka… [Nurullah Albayrak]

Bazı siyasiler ve kamu görevlisi sıfatına sahip kimi hukuk tanımazlar Hizmet gönüllülerinin ülkede ekonomik kriz ya da iç savaş çıkmasını ya da siyasi kriz çıkmasını istediğini iddia ediyor. Kendi adıma ve görüştüğüm kişiler için söyleyeyim; ne dolarınız, ne ekonomik kriziniz, ne seçimleriniz, ne iktidarınız, ne muhalefetiniz, ne yeni sisteminiz, ne başkanlığınız, ne kurumlarınız, ne kurullarınız, ne projeleriniz, ne dış güçleriniz  ne de siyasi krizlerinizle İL-Gİ LEN-Mİ-YO-RUZ. Tek gündemimiz mağduriyetlerin sonlandırılması…

Elbette zulmeden, zulme aracı olan, teşvik eden, destek veren kişilerin, yaptıkları haksızlığın cezasını çekmelerini istiyoruz. Ancak, çekecekleri, çekmeleri gereken cezanın da gerçek hukukçular tarafından belirlenmesini ve uygulanmasını istiyoruz. Başkası değil…

Bu kapsamda Türkiye ile ilgili tek gündemimiz mağduriyetlerin giderilmesi ve yeni mağduriyetlerin yaşanmaması için çalışmak çabalamak. Bebeklerin cezaevlerinde büyümemesi, hamile kadınların hastane kapılarında kollarına kelepçe vurulmaması, insanların cezaevi tehdidi altında bırakılmaması, insanların cezaevlerinde ölmemesi, işinden edilerek aç sefil bir hayata maruz bırakılmaması, ayrımcılığa, ötekileştirilmeye, hedef gösterilmeye mazur olmadıkları bir hayata kavuşmaları tek beklentimiz ve isteğimiz. Bunun dışında bir beklentimiz yoktur. Bu beklentimize ulaşılacağı ana kadar da çalışmaya, mücadele etmeye tabiki devam edeceğiz.

Bu mücadeleyi hem kendimiz hem de tüm mağdurlar için yapıyoruz, yapacağız. Biliyoruz ki haksızlığa karşı baş kaldırmayanlar, gelecek her kötülüğe katlanmak zorunda kalacaktır. Haksızlığa ses çıkartmamanın yeni bir haksızlığa davetiye çıkardığını bu iktidar bizlere yaşayarak göstermiş oldu. ‘Ses çıkartmazsam bir şey olmaz’ anlayışının doğru olmadığını tam aksine zalimin iştahını kabarrtığını öğrenmiş olduk. Bu nedenle haksızlıkla mücadele etmenin hem kendimiz hem herkes için bir görev olduğuna inanıyoruz. Mücadelemizi de kimsenin kimliğine bakmasızın tüm mağdurlar için yapmaya çabalıyoruz.

Bu sürecin bize öğretttiği en önemli kazanımlardan birisi de hiç şüphesiz; mağduriyetin dini, dili, inancı, ırkı, cemaati, cemiyeti, mensubiyeti  olmadığı gibi zulüm yapanın da dili, dini, inancı, ırkı, cemaati, cemiyeti, mensubiyeti yoktur. Mağdur kim olursa olsun mağdur, zalim de kim olursa olsun zalimdir.. Zalimin benim mensubiyetimden olması onun zalimliğini ortadan kaldırmadığı gibi mağdurun da mağduriyetini de ortadan kaldırmaz. Mağdura mağdur olduğu için el uzatılmalı zalime de zalim olduğu için baş kaldırılmalıdır.

AİHM, BM ve Avrupa Konseyi’nden kararlar bekliyoruz!

Bu doğrultuda ulusal ve uluslararası tüm yetkili etkili kişi ve kurumlar nezdinde çalışıyoruz çalışmaya da devam edeceğiz.  Öncelikle yaşanan tüm mağduriyetlerin ilgililer tarafından bilinmesini sağlayarak farkındalık oluşturmaya, sonrasında ise gerekli idari ve hukuki girişimlerde bulunularak, başta AİHM, BM ve Avrupa Konseyi olmak üzere, mağduriyeti sonlandırıcı kararlar alınmasını  ve uygulanmasının takibini sağlamaya çalışıyoruz.

İşkence yapan, insanları tehdit eden, ellerinde ki gücü zulüm aracı olarak kullanan kamu görevlilerinin hukuki ve idari yaptırımlara maruz kalması için de ayrı ve özel takip yapılması gerektiğine  inanıyoruz. İnsanlığa karşı suç olarak nitelenen işkencenin sadece bizim değil insan hakları konusunda hassas olan tüm kişi, kurum ve devletlerin de takip ettiği bir konu olduğunu bilerek, sadece mağdurlar için değil insanlık için mücadele ediyoruz.

Haklı olduğumuzu ve bir zulme maruz kaldığımızı biliyor ve inanıyoruz ancak haklılığımızı ve bize zulmedenlerin haksız olduğunu gerekirse tüm dünyaya kanıtlamak için uğraşmamız gerektiği bilinciyle hareket ediyoruz.

HaksızIık yapanın sefaletinin, haksızIığa uğrayanın sefaIetinden daha feci olduğu söylenir. Biz kimsenin feci bir akıbete uğramasıyla da ilgilenmiyoruz, haksızlık yapanların hukuk nezdinde hak ettiği cezayı almalarını bekliyoruz.

Yani istediğimiz ve beklediğimiz sadece adalet başka birşey değil…

[Nurullah Albayrak] 27.8.2018 [TR724]

Beni görürsen ağla! [Naci Karadağ]

Firavunların güç basamaklarını tırmanmaları ile hissiyatlarındaki gelişim ve değişim arasında ciddi ilişki olduğu bir gerçektir. Merhamet, adalet, nefret, vicdan gibi hissiyatlar Firavun adaylarının her merhale aşımıyla farklı bir eşiği test eder ve bu değişime göre güçlenir ya da tarihin sayfalarında yerini alır.

Ancak…

Tahmin edilenin aksine, Firavunlar güçlendikçe, yani gücü ve etki alanı büyüdükçe daha cesur olmuyorlar. Tersine daha korkak ve paranoyak bir ruh haline bürünüyorlar.

O kadar ki, yeni doğan bebekleri bile katletmelerinde bu korkunun etkisi ve yönlendirmesi vardır. Etrafının ve kendinin şahsına ilahlık atfettiği pek çok tiran geceleri korkudan uyuyamamış, bir vakitlerde an ter içinde uyanmış, büyük korku ve paranoyalarla en yakınlarını bile katletmiştir.

Zalimin elindeki güç ona cesaret değil korku verir bu sebeple.

Cümleyi tersten okumak da mümkündür.

Eğer bir toplumda masumlar, bebekler, kadınlar, kimsesizlere zulüm ediliyor ve yönetenlerin bu zümrelerden ödü kopuyorsa, bilin ki orada iktidar Firavunlaşmış demektir!

Gözaltına alındıktan sonra kaybolan ve 30 yıldır haber alınamayan evladını bulmaktan başka derdi olmayan bir anneden korkuyorsanız ve bu annenin üzerine zaptiyelerinizi salıyorsanız, bilin ki korkunuz büyüktür, hem de epey büyük!

Cumartesi Anneleri tam 700 haftadır aynı yere gidip evlatlarını arayan anne, kardeş ve evlatlardan oluşan tamamen sivil, hiçbir şiddet unsuru barındırmayan, sadece ellerinde kayıpların fotoğrafları, gözlerinde yaşlar ile seslerini duyacak merci arayan Anadolu kadınlarından oluşuyor.

Perşembe Anneleri!

Aslında sadece ülkemize has bir durum da değil bu. Cumartesi Anneleri’nden yaklaşık 40 yıl önce Arjantin’de Savaşın kirli bir şekilde yürütüldüğü 1977 yılında, çocuklarının akıbetini öğrenmek için 13 Arjantinli kadın Buenos Aires şehrinin Plaza de Mayo Meydanı‘nda bir eylem yapar.

Beyaz başörtülerine kayıp çocuklarının adını yazıp cumhurbaşkanlığı sarayının yakınında eylem yapmaya başlarlar. 1977 yılının sonunda eyleme katılan anne sayısı 300’e ulaşır. Mayıs Anneleri’nin kayıp yakınlarıyla ilgili yaptığı bir imza kampanyasına 24 bin imza toplanır. Hükûmet bu mücadelenin önderlerinden olan Azucena Villaflor de Vincenti ve onunla birlikte birkaç kadını kaçırır ve kayıplara onlar da eklenir.

Mücadele devam eder. Anneler her Perşembe günü saat üçte Plaza de Mayo Meydanı’nda sessizce eylem yapar. Gözaltı ve sindirme politikalarına rağmen eylemler devam eder. Buenos Aires’teki bu eylemler, Türkiye’deki annelere de ilham olur. Plaza de Mayo anneleri torun sahibi olmalarına rağmen hâlâ meydanlardalar. 2005 yılında, 1977 yılında kaçırılan Plaza de Mayo annelerinin liderlerinin cesetleri bulunur. Meydanın içinde bulunan bir duvara külleri gömülür. Plaza de Mayo annelerinin mücadeleleri hükümet tarafından onursuzlaştırılmak istenir ve ikiye bölünürler. Haklarında yolsuzluk suçlamaları yapılır. 40. yılında mücadeleleri devam ediyor, kırk yıldır çocuklarını bekliyorlar.

Berfo Ana gözleri arkada gitti!

Türk toplumunun hafızasına “Berfo Ana” olarak kazınan Berfo Kırbayır, 33 yıl boyunca gözaltında kaybedilen oğlunu aradı. Berfo Ana, 33 yıl oğlunun kemikleri için mücadele etti. Oğlunun bir mezarı bile olmaması analık yüreğini yakıyordu. Şu cümleler hala yüreğimizi sızlatır: “Benim evladım gelir diye kapıyı bacayı açık bıraktım. Ay geçti, gün geçti, sene geçti benim çocuğum gelmedi. Benim çocuğum ölmüşse cenazesini bana versinler.”

106 yaşında oğlundan bihaber hayata gözlerini yumdu. Tek isteği, oğlunun bir mezar taşı olmasıydı ancak bu Berfo Ana’ya çok görüldü. Yıllardır süren mücadelesi ile Cumartesi Anneleri’nin simgesi oldu.

Geçtiğimiz cumartesi bu annelerin bir araya gelmesinin 700. haftasıydı. dile kolay tam 700 haftadır aynı gün, aynı yere gelerek evlatlarını istiyorlardı bu anneler. Fakat gücü eline geçirenler bütün zalimlerin yaptığı gibi onları dinlemek yerine onlardan korktular ve emniyet güçlerini üzerlerine saldılar.

Tayyip Erdoğan’a yaranabilmek adına memleketi yakmayı göze almış gibi görünen, siyasetin bir politikacıyı nasıl canavarlaştırdığının yaşayan örneği Süleyman Soylu’nun emriyle Cumartesi Anneleri’nin eylemi Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. Polis yaşlı kadınlara, masum sivillere karşı güç ve şiddet kullandı. Gaz sıktı, yerlerde sürükledi, darp etti, 47 kişiyi gözaltına almaktan çekinmedi.

Şimdi şu görsele biraz dikkatlice bakmanızı rica ediyorum:

Tahmin edeceğiniz gibi eski bir taş bu.

Fotoğraf geçtiğimiz Perşembe günü AP muhabiri Petr David Josek tarafından çekildi.

Çek-Almanya sınırındaki Elbe nehrinin derinlerindeki bu taş, kuraklık nedeniyle sular alçalınca ortaya çıkmış.

Üzerindeki tarihlere bakılırsa daha önce de 1417, 1616, 1707, 1746, 1790, 1800, 1811, 1830, 1842, 1868, 1892 ve 1893 senelerinde insanlar bu taşı görüp, tarih kaydı düşmüşler. Üzerine de “Açlık Taşı” yazmışlar.

Ama esas 1616 yılında yazıldığı düşünülen bir cümle var ki, insan sarsılıyor.

Almanca şöyle yazıyor bu Açlık Taşı’nın üzerinde:

“Wenn du mich siehst, dann weine “

Tercümesi şu:

“Beni görürsen, ağla.”

Uzadı belki ama son bir anekdot ile bitireyim yazıyı.

Bir hapishane… Bırakınız insanı, hayvan bağlasan bile durmayacak, insan onuruna yakışmayan bir hücre. Genç adam saçma sapan sebeplerle atılır buraya. 23 saat ışık bile yoktur. Sadece bir saat tepedeki kafesin kapağı açılır ve içeri gün ışığı girer.

Genç mahkûm bir süre sonra zaman algısını yitirir. İki ya da üç hafta olmuştur buraya gireli. Tepedeki kapak açıldığında hayretle zeminde kazılarak yazılmış minicik yazıyı görür:

“Bu yazıyı fark edecek kadar burada kaldıysan, ya sen bir alçaksın ya da yöneticilerin zalim…”

[Naci Karadağ] 27.8.2018 [TR724]

Başkent’in seyirci fakiri takımı: Hertha Berlin [Hasan Cücük]

Başkentin futbolda sözünün geçmediği ülkelerden biri de Almanya. Bundesliga’da şampiyonluk denince akla ilk olarak Münih’in takımı Bayern gelir. Bundesliga’nın mutlak hakimi olan Bayern Münih’e rakip olarak ya Dortmund’un Borussia’sı ya da Bremen’in Werder’i çıkar. Sürpriz şampiyon ise arada bir Wolfsbur’tur. Başkent Berlin’in Bundesliga’daki temsilcisi Hertha Berlin ise şampiyonluk hayalini kuramadığı gibi diğer takımlar dolu tribünler önünde maçlarını oynarken boş tribünlere karşı oynamaya devam ediyor.

‘Yaşlı hanımefendi’ lakaplı Hertha Berlin, 1892 yılında 4 gencin buharlı bir gemiyle yaptıkları seyahat sırasında kuruldu. Hertha isimli geminin adı kulübe verirken, geminin bacasındaki mavi-beyaz boyada takımın renklerini oluşturdu. En büyük başarısını 1930 ve 1931’de kazandığı şampiyonlukla elde etti.

1.Dünya savaşı ve sonrasında Almanya’ya getirilen yasakların arasında spor organizasyonlarının da dahil olması Hertha Berlin’i oldukça etkiledi. Kulüp 1945’de SG Gesundbrunnen ismi ile tekrar kuruldu. Hertha Berlin ismini 1949 ‘da tekrar aldı. Özellikle kulübün kurulduğu başkent Berlin’in 1961 ‘de bir duvarla bölünmesi kulüp ile taraftarları zor ve ilginç bir durumda bıraktı. Bu dönemde Doğu Berlin’de kalan Hertha taraftarları maç günleri yıllarca duvarın stada yakın yerlerine gelerek takımlarını duvarın ötesinden desteklediler. Bu durum kulübün maçlarını duvardan uzakta bulunan Olimpiyat Stadı’nda oynamaya başlayana kadar sürdü. Duvarın 9 Kasım 1989’da yıkılmasından sonraki ilk maçta ise bir ikinci lig maçında tribünde 50 bin  seyirci vardı.

Hertha Berlin, 1963 yılında Bundesliga’nın kurulması ile bu lige kabul edildi. Ancak iki yıl sonra 1965 ‘de Bundesliga’nın kurallarına aykırı hareket etmesi ve oyunculara rüşvet vermesi ile küme düşürüldü. Dönemin politik sebepleri de göz önünde bulundurularak Hertha’nın yerine yine bir Berlin takımı Tasmania 1900 ligin başlamasına 2 hafta kala Bundesliga’ya çıkarıldı. Ancak bu kulüp lig tarihinin en kötü performansını gösterdi.

1990’lı yılların sonunda yeniden Bundesliga’ya yükselen Herthe Berlin zaman zaman ligi üst sıralarda bitirme başarısını gösterdi. Son 5 sezondur lig düşmeden Bundesliga’da mücadele eden Hertha Berlin geçen yıl sezonu 10. sırada tamamlamıştı.

Şampiyonluğun hayal olduğu Hertha Berlin için bir başka acı gerçekte dolu tribünler önünde maç oynayamamaktır. Bundesliga, statların doluluk oranında diğer liglere bariz fark atıyor. Sadece Bayern Münih ve Borussia Dortmund değil diğer takımlarda tamamı dolu tribünler önünde maçlarını oynuyorlar. Geçen sezon ligi son sırada tamamlayıp küme düşen FC Köln, 50 bin kapasiteli RheinEnergie Stadı’ında maçlarını 48 bin 700 seyirci ortalamasıyla oynadı. Hertha Berlin hariç geriye kalan 17 takım arasında en az seyirci oranına sahip takım Mainz 05 oldu. 34 bin kapasiteli Opel Arena’da maçlarını 28 bin seyirci önünde oynayan Mainz 05’in stadının doluluk oranı yüzde 84 oldu.

Ancak takımın adı Hertha Berlin olunca hem seyirci ortalamasında hem de doluluk oranında dramatik bir düşüş yaşanıyor. Borussia Dortmund’un 81 bin kişilik Signal Iduna Park Stası ve Bayern Münih’in 75 bin kapasiteli Allianz Arena’sından sonra üçüncü sırada Hertha Berlin’in maçlarını oynadığı 74 bin 649 seyirci kapasiteli Berlin Olimpiyat Stadı geliyor. 75 bin kapasiteli statta 45 bin seyirci ortalamasıyla sezonu tamamlayan Hertha Berlin ancak yüzde 60 doluluk oranına ulaştı.

Hertha Berlin’in yarı yarı boş tribünler önünde oynamasının en önemli sebebi, Olimpiyat Stadı’nın konumundan kaynaklanıyor. Berlin hem nufüs hem de yüzölçümü olarak Almanya’nın en büyük şehri konumunda bulunuyor. Hertha Berlin daha önce maçlarını şehrin kuzeydoğusunda bulunan Plumpe Stadı’nda oynarken, şehrin batısında bulunan Olimpiyat Stadı’na taşınmasıyla seyirci sayısında düşüş yaşanmaya başlandı. Olimpiyat Stadı’na ulaşımın kötü ve şehre uzak olması taraftarın maçlara olan ilgisini düşürdü. Bir diğer etken ise, duvarın yıkılmasının üzerinden 28 yıl geçmesine rağmen Doğu Berlinlilerin, Hertha Berlin’i hala şehrin takımı olarak görmemesi yatıyor. Bundesliga’nın seyirci fakiri olmayı gururuna yediremeyen Hertha Berlin yönetimi ise çareyi yeni bir stat yapmada arıyor. Önümüzdeki yıllarda muhtemelen Hertha Berlin şehir merkezine yakın bir stat için ilk kazmayı vuracaktır. Yoksa boş trşbünler önünde oynayıp, sıradan olmaya devam edecektir.

[Hasan Cücük] 27.8.2018 [TR724]

Girdabında adam boğmak [Hakan Zafer]

Bazı insanlarda girdap gücü oluyor. Çok değil kısa süre sonra rüzgârına katıp duygularınıza felç geçirtiyor. Sadece insan değil, durumlar, kavramlar da var aynı güce sahip. Mesleğini yaparken zamanla suçluya dönüşen polis, asker gibi kapılıp gidiyor insan. Uzun süre kaçakçı, tahsilatçı, hırsız ile meşguliyetin zaaflarını yemlemesine izin verince, “tuz kokmuş birader, kime güveneceksin” dediğimiz durumlardaki gibi felç edip bırakıyor kenara. “Ben ne ara böyle oldum” demekten başka kâr kalmıyor insanın yanına.

Herkesi ilgilendirmediğini düşündüğü bir derdi olanın seçiciliğinden uzak acı anlatıcılarının da girdabı oluyor. Anlık karşılaşmalarda bile hakkında öğreneceğiniz tek şeyin acısı olmasıyla başlıyor. İlginç anlatım tarzlarıyla dinleyeni de yara bere içinde öylece ulu orta bırakan, karantinadan çıkmama erdemi yerine “ben çektim herkes çeksin” diye diye etrafa saçmasıyla devam ediyor. Azalsın diye paylaşmaya çalıştığınız acının çoğaldığını görünce yaşanan ikilemin tarifini yapamama acısıyla bitiyor.

Acıya ters yönde zevkleriyle girdap oluşturan da var. O kadar keyif alıyor ki yanındakilerin de aynı lezzete ulaştığını düşündüğü için onları da mecbur bırakıyor. Kimi günah, kimi ayıp kimi de mantıksız diye geri dururken, bütün sınırlandırıcılardan arınmış biri ile prensipli hayatı tercih eden birinin damağındaki farklı lezzeti “nasıl bir olur, aynı şeyden hazzetmek zorunda mıyım?” diye anlamaya çalışırken bir de bakmışsınız hooop girdap…

Bir girdap daha var, motivasyon. Onun işini onun kadar sahiplenmediğiniz için suçlu ilan edilmenin ağırlığına mı yanasınız, gereksiz vakit kaybıyla kendi yüklerinizi yerde bıraktığınızı düşündükçe parmak uçlarınızdan canınız çekiliyor gibi halsiz, takatsiz kalışınıza mı?

Bir şeye odaklanınca bütün yollar oraya çıksın istiyor, başkalarının olduğunu, başka şeylere odaklanabileceklerini unutuyoruz. Her şey istediğimizden olsun, canımızın istemediği hiçbir şey olmasın istiyoruz.

Motivasyon girdabının en tesirli tipleri, vatan ve dinden kopardığımız toprakla oluşturulanları galiba. Mevzu ne vatan ne de vatandaş menfaatine olmadığı halde öyle kimseleri girdapta fırıl fırıl dönerken görüyorsunuz ki başınız dönüp mideniz bulanıyor, bir daha insana bakasınız gelmiyor.

Aynı durum dinden koparılan girdaplarda da geçerli. Livaneli’nin “Huzursuzluk” romanında bir sahne hatırlıyorum. Dindar adam, günaha batmış kardeşini kendi eliyle cezalandırıp öldürmek için evine çağırır. Kardeşini öldürmeden önce tembihte bulunur, “kelime-i şehadet getir ve yüzünü kıble haricinde kalan üç yönden dilediğine dön”. Adam, öldürmenin inandığı dindeki cezasını düşüneceği yerde kıbleye saygısızlığı öne alan bu durumdaki gibi dinden koparılan girdaplar öyle idrak çarpılmaları yapar ki dayanırım diyen dindara aşk olsun. Bazen bir keyfiliğin din zannedilmesinden, bazen bir hurafenin dayanılmaz kolaylığından, çoğu zaman da bilmemenin verdiği hoyratlıktan başlar.

Her ne tip olursa olsun insan, içine çektiklerinden ve arkada bıraktığı perişan topraktan yola çıkarak güç atfetmemeli girdaba. Ayağını sağlama almalı, yerinde uzağına kaçmalı ki duyguları çarpılıp kalmasın.

[Hakan Zafer] 27.8.2018 [TR724]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çıldırtan sessizliği [Ekrem Dumanlı]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’de yaşanan hak ihlallerine kulak tıkayarak kendi değerleriyle ters düşüyor. Bu durumu AİHM’in son dönemde verdiği iki karar üzerinden ele almak istiyorum.

İlki Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 19’u çocuk 34 kişinin hayatını kaybettiği Uludere (Roboski) katliamı üzerine.

Geçtiğimiz Mayıs ayında AİHM, Uludere katliamına ilişkin yapılan başvuruyu reddetti. Uludere’de hayatını kaybedenlerin yakınlarının avukatlarının, Anayasa Mahkemesi (AYM)’nin talep ettiği belgeleri iki gün geç göndermesi nedeniyle başvuruyu reddetmesi, AİHM’in de red gerekçesi oldu.

27 Şubat 2016 tarihli AYM kararından öğrendiğimize göre, Uludere mağdurlarının avukatı Nuşirevan Elçi, süresinde bireysel başvurusunu yapmış. Ancak AYM, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi sonucunda, bazı eksiklikler tespit ederek bunu Av. Elçi’ye bildirmiş. Bu eksiklikler arasında, bir kısım başvurucuların kimlik bilgilerinin ve adreslerinin ayrı ayrı ve tam olarak başvuru formunda belirtilmemesi ile başvuruculardan bir kısmının noter onaylı ve baro pulu yapıştırılmış vekaletnamelerinin olmaması da var. AYM, Av. Nuşirevan ELÇİ’ye bu eksiklikleri gidermesi için 15 günlük süre vermiş. Av. Elçi bu eksiklikleri tamamlamış ancak kendisine verilen kesin süreyi iki gün geçirerek, istenilen belgeleri teslim etmiş. İşte bu iki günlük gecikme yüzünden AYM başvuruyu reddetmiş.

Bu karara muhalif kalan AYM üyesi Osman Paksüt, karşı oy gerekçesi olarak şunları kayda geçirmiş:

“Otuz dört Türk vatandaşının kamu gücü tarafından yanarak ve parçalanarak ölümüne sebebiyet verildiği başvuru konusu olayda 34 kez yaşam hakkı ihlali ve buna bağlı insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele iddialarının son ulusal inceleme yeri Anayasa Mahkemesi olacaktır. Bu nedenle bu konuda işin esasının önemine binaen şekil şartlarının azami derecede esnek yorumlanmasının hakkaniyete daha uygun düşeceği, başvurucular avukatının nesnel koşullardan da kaynaklanmış olabilecek süre aşımının, getirdiği rapor olumlu değerlendirilerek geçerli mazeretten kaynaklandığının kabulü ile işin kabul edilebilirlik ve esas incelemesine geçilmesi gerekirdi.

İçeriği zaten bilinen ve çok kolay temin edilebilecek belgelerin tatil koşullarında, onaylı örnekleri getirtilmesinde çok katı usul kuralları uygulanması ve bu iş için verilen sürenin iki gün aşılması üzerine avukat tarafından sunulan raporun da kabul edilmemesinde, yaşam hakkının usuli boyutu, mahkemeye erişim hakkı yönünden ihlal edilmiş olabilecektir. Bu nedenle muhterem çoğunluğun düşüncesine ve kararına katılmıyorum.”

Elbette sonuç değişmemiş. Zaten gelen başvuruyu reddetmek için bahane arayan AYM, avukatın küçük bir ihmaline sarılarak mevcut rejimi üzecek bir karar vermeyip kendini kurtarmış oldu.

İşin acı tarafı, AYM’nin sudan bir bahaneyle verdiği ret kararının aynı gerekçeyle AİHM tarafından da verilmiş olması. Bu şekilde çoğu çocuk, 34 kişinin katledildiği Uludere katliamının hesabı sorulamamış oldu.

İkinci olay Zaman Gazetesi’nin Denizli muhabiriyken, gazete yönetimine atanan kayyımlar tarafından işine son verilen gazeteci Resul Cengiz’le ilgili. 5 Ağustos 2016 tarihinde gözaltına alınan gazeteci Cengiz, 477 gün tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilmiş.

Gazeteci Cengiz’i cezaevinde kaldığı süre içinde maruz kaldığı hak ihlalleriyle ilgili çıkan “Adalet Bakanlığı talimatıyla cezaevindeki gazeteciye saat başı uyutmama işkencesi!” haberinden hatırlarsınız. Tutuklu kaldığı tek kişilik koğuşunda uyurken gardiyanlar tarafından kapı açılıp ışıklar yakılarak saat başı uyandırılıp kontrol edilen Cengiz, bu işlemin sabaha kadar en az on defa yapıldığını anlatıyor. Buna karşı yaptığı şikâyet ve başvurulardan sonuç alamayınca, son olarak konuyu Anayasa Mahkemesi’nin gündemine taşımış.

Cengiz’in cezaevinde kaldığı süre içinde parasını ödeyerek satın aldığı Yeni Asya Gazetesi’nin bir süre sonra cezaevi yönetimi tarafından akıllara zarar bir gerekçeyle engellenmesi de böyle bir şikâyete konu olmuş.

Hakkında herhangi bir yasaklama kararı olmayan Yeni Asya Gazetesi’nin alımının durdurulması nedeniyle önce Denizli İnfaz Hakimliğine başvuran Cengiz’in başvurusu reddedilmiş. Daha sonra Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesi bu kararı onaylamış ve karar kesinleşmiş. Bu tarihten itibaren 30 gün içinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunabilmek için Denizli D Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazılı olarak başvuru formu talep etmiş. Ancak cezaevi idaresi tarafından bu talep uzun süre yerine getirilmemiş. Nihayet Denizli Cumhuriyet Başsavcılığı’na resmi şikâyet bulunan Cengiz’e başvuru formu verilmiş ama bu defa da 30 günlük başvuru süresi geçirilmiş. Buna rağmen başvuru dilekçesini yazıp AYM’ye gönderen Cengiz’in başvurusu “süresinde başvuru yapmadığı” gerekçesiyle reddedilmiş.

Buraya kadar her şey beklendiği gibi gelişmiş. Tutukluların maruz kaldığı hak ihlallerini yukarıya taşınmasından rahatsız olan cezaevi idaresi, infaz hakimliği, savcılık ve ağır ceza mahkemesi bu konunun da Anayasa Mahkemesi’ne taşınmaması için elinden gelen yapmış. Bu engellemelere rağmen bıkmayıp konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşıyan Resul Cengiz, bu defa aynı tavrı Anayasa Mahkemesi’nden görmüş. 30 gün içinde başvuru yapılmadığı gerekçesiyle başvuruyu reddetmiş.

Bu ret kararı üzerine konuyu AİHM’e taşıyan Cengiz, aynı şoku bu defa AİHM kararı üzerine yaşamış. Aynı Uludere kararında olduğu gibi, süresinde AYM başvurusu yapılmadığı için iç hukuk yolunun tüketilmediği gerekçesiyle Cengiz’in başvurusu reddedilmiş. Halbuki Uludere başvurusu, avukatların bazı belgeleri iki gün geç ulaştırması nedeniyle reddedilmişti. Bu olayda ise geç başvurunun nedeni, cezaevi idaresinin başvuruyu fiilen engellemesi.

TÜRKİYE AİHM’E GİDİŞİN YOLUNU KAPATMAYA ÇALIŞIYOR

Kayyım terörüyle gasp edilen Koza Holding’in AİHM başvurusu evrakına havaalanında el koyarak, gazetesine koli koli ihanet manşeti attıran Saray’ın AYM ve AİHM başvurularını da takibe almaması düşünülemez. (Bu olaydan bir gün sonra gözaltına alınan Akın İpek’in kardeşi Cafer Tekin İpek tutuklamıştı.)

Cezaevlerinde tutuklu binlerce kişinin AYM ve AİHM’e başvuru yapmak istediklerinde aynı muameleyle karşılaştıklarını söylemek yanlış olmaz sanırım. Hatta bu başvuruları yapanların şartları daha kötü başka cezaevlerine nakledildikleri bilgileri de bizlere ulaşmıştı.

Buradaki sorun, Anayasa Mahkemesi’nin bir tutuklunun hak arama teşebbüslerinin cezaevi yönetimi tarafından engellenmiş olmasını görmezden gelerek bu gibi hak ihlallerinin önünü açmış olmasıdır.

Bundan daha büyük bir sorun, bu tür kararları artık çokça veren Anayasa Mahkemesi’nin AİHM tarafından hala etkili bir başvuru yolu olarak görülüyor olmasıdır. Bu nedenle sonucu belli bir OHAL komisyonu bahane edilerek AHM önünde bekleyen on binlerce başvuru tek kalemde reddedildi. Bu nedenle yıllardır AYM önünde bekleyen başvurularından bir sonuç alınmadığı için AİHM’e başvuranlar henüz bir sonuç alabilmiş değil.

Türkiye’yi karşısına almamak için yapılan hak ihlallerini görmezden gelmeye devam eden AİHM, bir an önce bu tavrından vaz geçmelidir. KHK ile ihraç edilip işlerini, tutuklanarak özgürlüklerini, uydurma delillerle alınan hâkim kararlarıyla alın teriyle kazandıkları mallarını kaybeden on binlerce mağdurun sesini bir an önce duyup önüne gelen başvuruları incelemelidir.

AİHM’İN SESSİZLİĞİ 20 MİLYON EURO İÇİN Mİ?

Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler konseyin faaliyetlerini sürdürebilmesi için parasal katkıda bulunuyor. Türkiye de bu bütçeye yaklaşık 13 milyon € ile katkıda bulunuyordu. 2015 yılında alınan bir kararla bu katkı 33 milyon €’ya çıkarıldı. Bu rakamla Türkiye, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Rusya ile beraber Avrupa Konseyi’nin bütçesine en fazla katkı yapan altı ülke arasına girdi.

Türkiye’nin Avrupa değerlerine verdiği önemi vurgulayarak 2016 yılında, Avrupa Konseyi’nin bütçesine her yıl 20 milyon € daha fazla katkı verme kararı sadece 2 yıl sürdü. Avrupa Konseyi’nin her yıl verdiği İnsan Hakları ödülünü, halen tutuklu bulunan eski Yarsav Başkanı Murat Arslan’a vermesine tepki olarak bu katkıyı kesti.

Nisan ayındaki görüşmelerde Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, Konsey’in Rusya ve Türkiye’nin katkı payları olmadan ancak 2019 sonuna kadar dayanabileceğini söyledi. AİHM önünde bekleyen dosyaların dağılımına baktığımızda 3473 dosya ile açık ara şampiyon Türkiye, 2427 dosya ile ikinci Rusya.

AB üyesi hiçbir ülkenin “verdim” diyerek 20 milyon € veremeyeceği gibi “kestim” diyerek de bu parayı kesemez. Türkiye gibi tek adam rejiminin kurumsallaştığı bir ülkelerde bu durum kanıksanmış vaziyette.

Soru şu: Avrupa Konseyi ve AİHM, Erdoğan rejiminin hak ihlallerine 20 milyon € hatırına mı göz yumdu? Madem artık ortada bir para kalmadı, Avrupa Konseyi ve AİHM bari hukuka dönsün de kendi değerlerine daha fazla ihanet etmesin.

[Ekrem Dumanlı] 27.8.2018 [TR724]

Trump Türk demokrasisine kıyak mı yapıyor? [Ebubekir Işık]

Durun bir dakika ya hu! Yok yok, öyle değil. Türk lirasının Amerikan doları karşısında erimesini izleyip elini ovuşturanlardan değilim. Eee niye mi böyle bir başlık kullandım? Çünkü, Trump yönetiminin Erdoğan ile yaşadığı sorunlardan ötürü Türkiye’ye karşı aldığı tavrın, yaklaşık yedi-sekiz yıldır sürekli ‘eyyy’ naraları ile aşağıladığımız AB ile bizi tekrar yakınlaştırma ihtimali olduğu için böyle bir ifadeyi kullandım.

Rahip Brunson krizinin başladığı ve Trump’ın sert söylemlerine maruz kaldığımız günden bu tarafa, Erdoğan’ın bu krizin nasıl aşılacağına dair kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplara baktığımızda ’Rusya ve Çin’ sözcüklerini defaatle tekrarladığına şahit olduk. Transatlantik ilişkilerin yerini alacak yeni ittifaklar aradığını her fırsatta ve hiç çekinmeden ifade eden Erdoğan’ın, benzer şekilde Avrupa Birliği ile de yakınlaşma eğiliminde olduğu şeklinde yorumlanacak bir takım icraatlara imza attığını da ayrıca görmekteyiz.

Avrupa Birliği kamuoyunun son derece yakından takip ettiği Taner Kılıç ve tutuklu iki Yunan askerinin geçtiğimiz haftalarda serbest bırakılması ve bununla paralel olarak Avrupa Birliği Komisyonu başkanı Jean Claude Juncker’in bu durumu memnuniyetle karşıladığını ifade eden bir tweet atması, bir anda ‘Türkiye-AB ilişkileri yumuşuyor mu?’ sorusunu gündeme getirdi. Gerek Taner Kılıç’ın gerekse de tutuklu iki Yunan askerinin serbest bırakılması ve bu kararın hemen ardından ‘’Türkiye’ye finansal yardımda bulunabiliriz’ tartışmalarının Almanya’da üst düzey siyasi figürler tarafından yapılması, bu işler ‘’hayra alamet olabilir’’ gibi çıkarımların yapılması neticesini doğurdu.

Tüm bunlar yaşanırken kamuoyuna yansıyan diğer ve önemli bir hadise ise gerek Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in gerekse de Fransa cumhurbaşkanı Emannuel Macron’un Türk lirasının değer kaybetmesinden kaynaklı ekonomik kötü gidişatı durdurma adına Türkiye’ye finansal yardımda bulunabileceklerini Erdoğan’a telefonda ifade etmeleri oldu. Bu görüşmelerin gerçekleşmesi ile birlikte hem Avrupa Birliği medyasında hem de Türkiye’de AB’yi takip eden bir çok isim Türkiye-AB ilişkilerinin olumlu bir seviyeye doğru ilerlediğine dair onlarca makale yazdı.

Aslında Türkiye’nin ABD ve AB ilişkilerini takip edenler için sürpriz olmayan bu manevralarının tarihi seyrine baktığımızda, Türkiye’nin bu iki güç merkezinden biri ile sorunlar yaşadığında bir denge politikası eşliğinde dğer aktöre yakınlaştığını ifade etmek son derece mümkün. Çok uzağa gitmeden bu denge siyasetine verilebilecek en yakın örmek, şüphesiz geçtiğimiz yıl Erdoğan’ın  AB liderlerini Nazi kalıntısı olarak aşağıladığı bir dönemde, Trump ile son derece yakın pozlar verdiği ve hatta Trump’ın Erdoğan için ’yakın dost olduk’ dediği zaman dilimi gösterilebilir. Bu dönemde AB-Türkiye ilişkileri belki de son 20 yılın en zorlu virajına girdiğinde, Erdoğan bu durumu dengelemek için Trump yönetimi ile yakınlaşmak adına tüm imkanlarını seferber ettiği tekerrüren uluslararası kamuoyonu da yansımıştı.

Erdoğan, Rusya-Çin ve AB Üçgeni

Erdoğan Türk lirası ile ilintili olarak devam etmekte olan krizin aşılmasında Rusya ve Çin’den aldığı sözlü taahhütler nedeniyle sürekli olarak ‘’Türkiye alternatifsiz değildir’’ tavrını sürdürmekle birlikte, en baştan belirtmek gerekir ki Türkiye-Rusya-Çin üçlüsüyle oluşabilecek böylesine bir birlikteliğin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana devam eden Türkiye-ABD stratejik ittifakının yerini alıp alamayacağı henüz test edilmiş bir denklem değil. Kaldı ki, böylesine muhtemel bir ortaklığın Türkiye’nin NATO ile var olan askeri ve siyasal ilişkilerini nasıl etkileyeceğini düşünmek dahi çıldırtıcı olabilir.

Moskova-Ankara özelinde baktığımızda, birçoklarının Türkiye-ABD ilişkilerinin Türkiye-Rusya ilişkileri ile denegenebileceğini ifade etmesine rağmen, iki ülke arasındaki var olan stratejik ve siyasal ihtilafların Erdoğan-Putin ikilisinin mevcut ilişkiler ağını bir üst seviye olan stratejik bir ortaklığa dönüştürmekten son derece uzak olduğunu göstermekte.

Bu bağlamdan hareketle, Erdoğan yönetiminin Moskova ile özellikle 2015 Jet Krizi’nden bu tarafa derinleşen ilişkilerinin bu seyirde ve sorunsuz devam edeceğini düşünmek son derece naif bir yaklaşım olacaktır. Her iki ülke karşılıklı olarak Karadeniz havzasından tutunda, Kafkaslar, Kırım, Ukrayna, ve Suriye’ye kadar olan birçok hassas meselede ihtilaflar yaşamakta. Ancak, özellikle enerji konusunda ki ortak eylem ve anlaşmalar, devam etmekte olan ihtilaflara rağmen her iki ülkenin bir çok alanda ortak hareket etmesi sonucunu doğurmuşa benziyor.

Tüm bu hesaplamaların yanı sıra; AB ve ABD’nin uygulamakta ısrar ettiği uluslararası ambargolar nedeniye Rusya’nın finansal olarak zor dönemlerden geçtiği son derece açıkken, Putin yönetiminin Türkiye’nin derinleşmekte olan finansal durumunu iyileştirici nasıl yardımlarda bulunacağı bir çokları için merak konusu olmaya devam ediyor. Günün sonunda, Rusya’nın ekonomik büyüklüğünün İtalya ekonomisi kadar bir yeküne sahip olduğu ve bu yapısı ile Türkiye büyüklüğünde ki bir ekonomiye nasıl yardım eli uzatacağı hala büyük bir muamma.

Türkiye-Çin yakınlaşmasını devam etmekte olan Türk lirası krizi bağlamında ele aldığımızda ise, Uluslararası Çin Endüstri ve Ticaret Bankası (ICBC)’nın Türkiye’ye 3.6 milyar dolarlık bir yardım paketi sözü verdiği dışında herhangi somut bir ortak eylem izine rastlamadığımızı ifade edebiliriz. Kaldı ki, Türkiye-Çin ilişkilerini derinden etkileme potansiyeli olan Doğu Türkistan meselesi tarafların henüz çözüm bulamadığı son derece hassas bir konu olarak varlığını koruyor.

İşte tüm bu ilişkiler ağına baktığımızda, Türkiye’nin ABD ile olan stratejik ortaklığının yerini alabilecek ve Türkiye’nin içinden geçtiği ekonomik krizin etkilerini azaltabilecek böylesi bir ittifakı Rusya ve Çin ile gerçekleştirmeye çalışması işaret edilebilecek onlarca sebepten ötürü son derece zor görünürken, daha önce niteliği ve etkinliği test edilmiş olan Türkiye-AB ittifakının Ankara için daha güvenilir ve gerçekçi olduğu artık Erdoğan yönetimininde kabul etmek zorunda kaldığı bir gerçeklik.

Bu nedenle, Trump’ın adeta Erdoğan’ı taklit edercesine Rahip Brunson’ın tutuklanması hadisesi ile ilintili olarak ‘‘Türkiye’nin yanına bunu bırakmayacağız’’ nevinden açıklamaları, Ankara’yı mecburen de olsa Brüksel’e yakınlaştırma etkisi gösterebilir ve böylesi br durum Türkiye-AB ilişkilerini daha makul bir seviyeye çekebilir. Bu nedenle, olası bir Türkiye-AB yakınlaşması 15 Temmuz darbe girişiminden bu tarafa devam eden kitlesel cezalandırma ve hukuksuzluk eylemleri üzerinde belli bir süreliğine ve sınırlı da olsa olumlu etkilerde bulunabilir.

[Ebubekir Işık] 27.8.2018 [TR724]

Siz hangi dinin mensubusunuz? [Ahmet Kurucan]

“Hak Din ve Batıl Din” veya “Tek Tanrılı Dinler, Çok Tanrılı Dinler” din tasnifi denince herkesin aklına gelen ilk örneklerdendir.  “İlkel dinler, muharref dinler, milli dinler, kurucusu belli olan dinler, vahye dayanan-dayanmayan dinler, misyonerliği kabul eden-etmeyen dinler, kutsal kitabı olan-olmayan dinler, ahirete inanan-inanmayan dinler, tabii dinler-beşeri dinler” listeyi daha da uzatmak mümkün. Bunlar ise İlahiyat Fakültesi seviyesinde dinler tarihi dersleri okuyan hemen herkesin bildiği, aşina olduğu veya en azından duyduğu din tasnifleri.  Karşılaştırmalı dinler tarihi alanında yapacağınız okumalar konu ile alakalı daha derin ve daha detaylı bilgilere sahip olmanızı sağlar. Fakat benim bu yazıda konum genel manada dinlerin tasnifinden ziyade özel manada İslam dininin tasnifi ile alakalı.

“Bu da nereden çıktı? İslam kaç tane ki onun tasnifi olsun? Farklı mezhep ve meşreplerin çokluğu dinin tabiatında var ama bu dinin çokluğu anlamına gelmez” diyebilirsiniz. Bu zaviyeden bakarsanız Hıristiyanlık da bir tane ama Ortodoks, Katolik, Protestanlık gibi kollara ayrılmış ve her biri müstakil din gibi telakki ediliyor. İlginçtir bu telakki ve kabul meseleyi dışarıdan gözlemleyen Hıristiyan olmayan insanların değil bizatihi adını saydığımız bu gruplara mensup insanların görüşleri. Özellikle Orta Çağ dönemindeki Hıristiyanların birbirleriyle asırlar boyu sürdürmüş olduğu savaşlara bakarsanız teolojikmiş gibi gözüken bu ayrılığın çok da teolojik sınırlar içinde kalmadığını görürsünüz.

Pekâlâ İslam için durum ne? Teorideki tartışmaların Hıristiyanlarda olduğu gibi asırlar süren ayrılıklara, kutuplaşmalara, mücadelelere, kavgalara, savaşlara sebebiyet vermesini de nazara alacak olursanız, durum çok farklı değil. “Bunlar kelâmî, fıkhî, tasavvufî  alanlardaki görüş farklılıklarının meydana getirdiği ayrılıklar. Her ne kadar siyaseten iç savaşa kadar uzayan sonuçları olsa da son tahlilde Kur’an’ımız bir, Peygamberimiz bir, kıblemiz bir..” gibi yorumlar/izahlar mevcudu açıklamakta çok naif kalıyor. Çok ilginçtir ben bu satırları yazarken online haber sitelerine bir haber düştü; Müslüman Suudi Arabistan, Müslüman Yemen’i yeninden uçaklarla havadan bombalamaya başlamış ve ilk belirlemelere göre 39 Müslüman vefat etmiş!

Tablo sizi çok şaşırtacak!

İsterseniz art arda sıralayacağım ve çoklarımızın defalarca duyduğu şu isimlendirmelere bakın: “Kitabı İslam, Halk İslam’ı, Resmi İslam, Sivil İslam, Sufi İslam’ı, Kur’an İslam’ı, Hadis İslam’ı, Ulema İslam’ı, Selefi İslam’ı, Resmi Din, Sivil Din, Kitabı Din, Yorumlanmış Din vs.” Eğer bunları visual thinking/görsel düşünme metodunu çalıştırarak bir pano üzerine birbirlerinden etkileşim seviyelerini de nazara alıp iç içe girmiş halkalar şeklinde yerleştirirseniz karşınıza çıkacak tablonun sizi çok şaşırtacağını söyleyebilirim.

Aşağıda kısa kısa da olsa yapacağım açıklamalara geçmeden önce şu iki şeyin bilinmesi lazım. Bir; saydığım bu İslam/Din nitelendirmeleri İslam’ın ilk beş asırdaki yaşanan hadiselere bağlı olarak yapılan yorumlar ve bu yorumlar etrafındaki yapılanmaları refere etmektedir. İki; söz konusu nitelendirmelerle sonuç bulan yorumların ve yapılanmaların doğruluğu-yanlışlığı, görüşlerinin ve eylemlerinin isabet ve isabetsizliği adına çok bir şey söylemeyeceğim. Zira bu kitaplık çapta bir çalışmayı gerektirir.

Kitabı İslam/Kitabı Din, sözünü ettiğimiz tasnif içinde hiç şüphesiz ilk sırada yerini alır. Bu tabirle kastedilen Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber pratiği ile şekil kazanmış, 610-632 yılları arasındaki Mekke ve Medine’de hayat bulmuş dinin adıdır. Allah’ın iradesinin en net bir şekilde hayata yansıdığı dönemi ihtiva etmesi itibariyle sahih bir temele dayanır. Daha doğru bir cümleyle ifade edecek olursak Kitabı İslam sahih temelin kendisidir. Hz. Peygamberin vefatından sonra varlık sahnesine çıkacak bütün dini anlayışların referans kaynağıdır. Yeter ki kullanılan nasslar sübutu ve delaleti itibariyle kat’i olsun.

Hadis İslam’ı, hadislerin tıpkı Kur’an gibi müstakil teşri/yaşama kaynağı yani kurucu metin olmasını ön gören bir anlayıştır. Bu anlayışta Kur’an ile hadis arasında bir fark yoktur. Hatta gerektiğinde hadis, Kur’an ayetine rağmen karar verebilir, hükmünü kaldırabilir, askıya alabilir hatta bazılarına göre nesh bile edebilir. İ. Şafii’nin öncülüğünü yaptığı bu anlayış sünneti hadis ile de aynileştirmiştir. Sünnet hadisten yani Hz. Peygamber söylem ve eyleminden ibarettir. Fakat yapacağınız derinlemesine okumalar I. Şafii’nin birçok görüşünde bu çerçevenin dışına çıktığını gösterecektir. İzahı uzun sürer.

Fukaha İslam’ı, ehl-i re’y ve ehl-i hadis diye nitelendirdiğimiz kategorilerinde yer alan fukahanın belli bir metodoloji eşliğinde yapmış olduğu içtihatlar, üretmiş oldukları bilgilerle oluşan İslam anlayışıdır. Fukahanın görüşleri/hükümleri ferdi, sosyal ve kurumsal düzlemde hayata yön veren ve onu şekillendiren kurallar manzumesidir. “İlmihal Müslümanlığı”, “Taklidi Müslümanlık” ve bu çerçeve ile sınırlı kalmak şartıyla “Atalar Kültü”  ile kastedilen sanırım budur. Hükümlerin delillerini, o delillerin delil değerlerini bilmeksizin, bilmeye de ihtiyaç duymaksızın içinde neşet ettiği toplumun, tarihin ve coğrafyanın parçası olarak kabullenme, inanma ve yaşama Fukaha İslam’ının en görünen özelliğidir.

Selefi İslam’ı, İslam dinini kurucu nesil de diyebileceğimiz ilk üç nesil yani sahabe, tabiin ve tebei tabiin’in yorum ve pratikleri içine sıkıştırılmış, onların sözü üzerine söz, eylemi üzerine eylem ilave edilemez diyen ve İslamî hayat tarzının A’dan Z’ye her yerde, her zaman ve herkes için  kıyamete kadar böyle olacağını iddia eden bir anlayıştır. Erken dönemlerde iç çalkantıların da etkisi ile oldukça taraftar toplayan ve İslam’ın hakkıyla yaşanmasının ancak mazideki saf asıllara dönmekle mümkün olacağını söyler bu anlayışın temsilcileri. Bunlara göre ilk üç nesil içinde örneği olmayan her şey bid’attır, İslam’dan uzaklaşmadır.

Sufî İslam’ı, hicri 2. asırdan sonra siyasi ve sosyal çalkantılardan bıkmış usanmış samimi ve sadece dinini yaşamaya çalışan fertlerle başlamış, ilerleyen zamanlarda kurumsal şekil almış bir zihniyet ve yapılanmadır. Küçük veya büyük her yapılanma gibi bu zihniyet de zamanla kendi teolojisini üretmiştir. Tarikat ismiyle tarihte sahne alan bu yapılanmalardan bazıları literatürdeki adıyla “şeriat” halkası içinde kalmış, ortaya koydukları her şey için Kur’an ve sünnetten onay aramışlardır. Bazıları ise Selefi İslam’ının bid’at dediği formlarda nice ritüeller icat etmiş ve dinin asli unsuruymuş gibi bunu piyasada pazarlamışlardır. Ne acıdır ki bu pazarda kendilerine müşteri de bulabilmişlerdir. Youtube’da zikir halkaları ekseninde yapacağınız kısa bir gezinti bu tespitlerin doğruluğu adına size bir fikir verebilir.

Bir de ‘Resmi Din’ var

Resmi din, saray uleması ile birlikte siyasetin inşa ettiği dindir. Sivil İslam’ın tam karşıtında yer alır. Emeviler’le başlamış Abbasi’lerle devam etmiş, yükselen ve düşen ivmelerle dalgalı bir seyir izleye izleye günümüze kadar gelmiştir. Bu din anlayışında ayet ve hadisler siyasi iradenin çıkarları istikametinde yorumlanmış, söz konusu yorumlar din anlayışının merkezine oturtulmuş, devletin resmi görüşü olmuş ve buna muhalif her türlü yorum devletin ceberut baskısıyla yokluğu mahkûm edilmiştir. Muhalifler zindanlara atılmış, işkencelere maruz bırakılmış, açık veya kapalı bir biçimde öldürülmüştür.

İlk beş asrı merkeze alarak yaptığım din kategorilerine aradan geçen asırlar içinde bir çok kategoriler ilave etmem mümkün. Sanırım bu cümleyi okur okumaz aklınıza gelen ilk şey siyasal İslam olacaktır. Doğrudur; hatta yazıya başlarken niyetim zihnimde tasarladığım bu tasnifi yaptıktan sonra Türkiye’de yaşanan zulümleri yapan iktidar ve yandaşlarına “Siz hangi dinin mensubusunuz?” diye sormaktı.  Yazının başlığına da onun için “Siz hangi dinin mensubusunuz?” koymuştum. Ama okuduğunuz şu satırlara sıra geldiğinde vazgeçtim. Çünkü söz biteli, söz bitmese de anlamını yitireli çok oldu.

Her neyse sözü uzatmadan günümüzü nazara alarak yapacağım ilaveye geleyim; karşıt din. Ali Şeriati’nin “Dine karşı Din” tespitinden ilham alarak söylüyorum bunu.  Kurucu irade Allah ve Resulüne değil ama kurucu metinler üzerinde yapılan yorumlar ve o yorumların oluşturmuş olduğu müesses nizama karşı çıkan bir din anlayışından bahsediyorum.  Allah’a ve Peygambere inanan ama onun haricinde hayata ait her şeyi “İnsan Allah’ın kendisine verdiği akıl ile çözebilir” diyen bir zihniyet bu. Bunlardan kimileri var ki ibadetleri de bu kapsam içine koyuyor ve “Allah ile konuşarak, O’na içimi dökerek” ibadet ediyorum diyor. Kimileri de var ki Allah-kul ilişkisinin adı olan ibadetleri orijinal formları ile kabullenip aklı bu alana dahil etmiyor. Ama son tahlilde bu zihniyet müesses nizamı, beşer düşüncesinin devreye girdiği yorumlanmış dini, üretilmiş bilgilerden oluşan manzumeyi din olarak kabullenmiyor. Bu kesimlerle daha derinden münasebete geçip düşüncelerin temelini öğrenmeye çalıştığınızda karşınıza çıkan İŞİD’in kafa kesmelerinden İslam dünyasındaki anti-demokratik yönetimler, temel insan haklarına bile saygı duymayan çalan-çırpan, iktidarlarını korumak için muhalif olan her kesimi zindanlarda çüreten zihniyeti örnek olarak veriyorlar. Hem biz hem de gelecek nesiller adına sadece batı ülkelerinde yaşayanlar değil Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır dahil dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın Müslümanların karşı karşıya olduğu en büyük problemlerden biridir bu.

[Ahmet Kurucan] 27.8.2018 [TR724]