Üflemekle sönmez [Mehmet Ali Şengül]

Zifirî karanlıkta yolunu kaybeden bir insan, ye’s içinde bulunduğu bir anda bir ışık görse; gördüğü fecr-i kâzib yâni, yalancı sabah da olsa, o ışığa doğru yürür. Ümidini kaybetmeden yoluna devam ederse fecr-i sâdıkla karşılaşır. O ışığa doğru yaklaştıkça aydınlık artar, o zaman gece yerini gündüze bırakır. Böylece korku gider, gönüllerde ümit arzusu uyanır.
   
Kalbi küfür ve dalâlet karanlığı içinde bulunan bir insan için îman; iç ve dış dünyası itibariyle bir nur, bir ışıktır. İnsan, Allah (cc) ve Resulünü (sav) tanıdıkça, îmanı geliştikçe, kararmış kalbi aydınlanmaya başlar. Dîn-i Mübîn-i İslâm’ı araştırıp öğrenerek, onu hayâtına mâlettikçe nuru artar. Böylece huzur ve güveni şahlanır.
   
Mârifetin kazandırdığı aşk ve heyecanla kanatlanan bu mü’minler; ihlâs, samîmiyet, vefâ ve sadâkatla, muhtaç gönüllere gerçekleri, hakîkatleri duyurabilme adına,  şahlanan küheylanlar gibi gece gündüz yorulmadan koşar, aşılmaz engelleri geçerler.
   
Böylesine samîmiyetle ülkesinin, milletinin ve topyekün bütün insanlığın huzur, güven ve emniyetini sağlayabilmek, kardeşçe yaşamalarını temin edebilmek için; gece gündüz hizmet götürme gayreti içinde bulunan bu samîmi, hasbî, fedâkar ve kahraman ehl-i imanın; ümidini kırmak, korkutup dâvâdan soğutmaya çalışmak, maaşına, mevkîne, servetine el koyarak yıldırmak, hizmetlerine engel olmaya çalışıp yollarını kesmek isteyenler var..
 
Bu engelleri çıkaranlar, ölümle sona erecek dünyanın güç ve kuvvetini arkalarına alarak, ortalığı yakıyor ve yıkıyorlar.. Yalan, tezvir, isnat ve iftirâlarla, kendilerini  haklı göstererek, sütün kaymağı gibi hep üste çıkmaya gayret ediyor, bu yolda ellerindeki bütün imkanları kullanıyorlar.
 
Her şeyin sâhibi ve hâkimi olan Allah (cc) Nisâ suresi 1.âyette; “ Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan ve ondan da eşini yaratıp, o ikisinden bir çok erkek ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının...”
 
Görüldüğü gibi âyet, bütün insanlığın aynı baba ve anne de birleşen bir tek aile olduğunu, kardeşler arası hukuka saygılı olup uygun bir davranış içinde bulunmaları gerektiğini, hattâ kardeşini maddî -manevî nefsine tercih etmesi îcab ettiğini ve âyetin sonunda da, “Allah’a saygısızlık etmekten, akrabalık bağlarını koparmaktan sakınınız. Allah sizin üzerinize tam bir gözeticidir” buyurarak dikkatimizi çekmektedir.
   ‘
Dünyâyı âhiret hayâtı adına kullansın’ diye Allah (cc), insana akıl ve irâdeyi vermiştir. İrâde, Rahmâniyet ve Rahîmiyetin cilvesidir. Cennet de Rahmâniyet ve Rahîmiyetin tezâhürüdür.
 
Gerçek ve yaratılış gayemiz bu olduğuna göre, sırr-ı teklifin gereği olarak Cenâb-ı Hak, ‘Akla kapıyı açıp irâdeyi insanın elinden almamıştır.
   
Allah, kendisine inanmayan, baş kaldırıp isyan eden kullarına bile Rahmâniyetle;  yâni, onun  hayâtının devam etmesine  engel olmadan şefkat ve merhametle muâmele etmektedir. Zîrâ, kul akıl ve irâdesini kullanarak, ‘belki Rabbisine döner’ mülâhazasıyla Allah mühlet vermektedir.
   
Allah (cc), gerçek mânâda îmanın şuuruna ermiş mü’minlere  sorumluluk yükleyerek; inanmayan, ehl-i dalâlet ve nifak içinde bulunan kullarına karşı, tatlı dil, güleryüzle yaklaşmalarını, onlara gerçekleri ve hakîkatleri sevdirmelerini emretmektedir.
 
Allah (cc), kalbi îmanın merkezi haline getirmiştir. İsyanda bulunan, sürekli şeytan aleyh-il lâne’ye kapılarını  açık tutan nefs-i emmâreyi de kalbe komşu yapmıştır. Şeytan ve nefs-i emmâre de, insanın kalbini esir alabilmek ve emrinde kullanabilmek  için gayret sarfetmektedirler.                       
   
Hz.Âdem (as) ve şeytanla başlayan bu muhâlefetin, Âdem (as)’ın çocukları olan Hâbil ve Kâbil ile devam ettiğini görüyoruz.  Aklını, irâdesini menfî yönde kullananlarla, müsbet yönde kullananlar arasındaki;   ‘Küfür ve îman mücâdelesi’nin  kıyâmete kadar devam edeceğini, insanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sav) haber vermektedir.
 
Kâfirler, ehl-i dalâlet, zâlimler ve gerçek münâfıklar; mü’minlerin dünyâsını cehennem hâline getirmeye çalışırken, mü’minler de bütün güçlerini sarfedip sabrederek, müsbet hareketde bulunarak, onların âhiretlerini cennete çevirebilmek, cehennemden kurtulmalarını sağlamak için çırpınmaktadırlar.
   
Mü’minler, kalplerinde gerçek mânâda kâfirlere, münâfıklara, zâlimlere ve ehl-i dalâlete karşı hiçbir zaman  gayz, kin, nefret ve düşmanlık taşımamaktadırlar.  Aksine onlara karşı sineleri şefkat ve merhametle doludur. ‘Ne olur Allahım! Onlar da senin kulların. Liyâkatleri varsa îman ve istikâmet nasip et!’ der, için için yanar ve dua ederler.
   
Mutlak kâfirler, gerçek münâfıklar ve acımasız zâlimlerin de, kalplerinde müminlere karşı şefkat ve merhamet olmadığı gibi, kin gayz ve nefret dolu düşmanlıkları vardır. Günümüz hâdiseleri de bunu açıkça göstermektedir.
 
Hiçbir günahı olmayan, hangi suçundan veya hatasından dolayı hapiste yattığını bilmeyen, dünyâya gözünü yeni açmış yavrulardan, onları bağrına basamayan annelere, pîr-i fâni, hasta, melûl,  acûz ve acûzelere yani, saçı ağarmış, beli bükülmüş ihtiyarlara kadar yapılan zulümler devam etmektedir.
   
Bu kadar zulüm yetmiyormuş gibi; ‘bunları boşu boşuna hapishânelerde beslemeyin, hepsini öldürün’ diye fetvâ veren tâlihsizlerden tutun da; nesebi gayr-i sahih, ne olduğu belli olmayan, kendilerini insan zanneden fakat, behâimleri utandıracak kadar vahşileşen öyle kendilerini büyük gören küçükler var ki, ‘bunlar yok edilmeli, kökleri kazınmalıdır’ diyerek beyânatlar vermektedirler.
   
Bu kadar saldırılara, zulümlere ve ihânetlere karşı, dişlerini sıkıp sabreden, milletin ve ülkenin huzurunun bozulmasını istemeyip sokağa dökülmeyen, bugüne kadar hiçbir adlî vak’aları olmayan bu masum insanlar ne yapmışlar ki; onların bu insanlara karşı gayz, kin ve nefretleri dinmiyor. Böylesine dehşetli zulüm irtikâp edenlerin yanında onlara destek verip, zulümlerine ortak olup  alkışlayan, hakperestliklerini iddia eden ve sesi soluğu çıkmayan ehl-i imanı anlamakta da insan oldukça zorlanıyor.
 
Allah (cc), Hâkim-i mutlak, Âdil-i mutlaktır. Kim neye lâyıksa bir gün, -er veya geç- mutlaka mazluma hakkını, zâlime cezasını verecektir. Bize düşen rol, vazîfemizi ihlâs ve samîmiyetle yerine getirmek, netîceyi hükm-ü İlâhiye bırakmak olmalıdır.
 
Cenâb-ı Hak Saff suresi 8.âyette; “Onlar Allah’ın nûrunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmek isterler. Fakat kâfirlerin hoşuna gitmese de, Allah nûrunu tamamlayacak (dünyanın her tarafına ulaştıracaktır)” buyurmaktadır.   
“Allah bize yeter. O ne güzel vekildir” (Al-i İmran suresi, 173)

[Mehmet Ali Şengül] 22.1.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Allah bize yeter! [Dr. Hüseyin Kara]

İmanın insana kazandırdığı manevî güç ve kuvvet başka hiçbir unsurda bulunmaz. Mümin, Allah’tan başkasından korkmayışını; güç yetmez ve takat yetişmez olaylar karşısında pes etmeyeşini, şüphesiz, sahip olduğu imanının gücünden devşirmektedir. Allah ile irtibatı sağlam olan kullar kesin olarak bilir ve inanırlar ki; Kâinatın Sahibi’nin emri ve izni olmadan, değil insanın toprağa düşmesi, ağaçtaki kuru yapraklar bile yere düşemezler. Kuluna verdiği emanet ömür sermayesini dünyada tüketmeden, onun ömrünü bitirip ecelini yakınlaştıracak hiçbir gücün olamayacağını, kendisinin varlığı kadar net bilen ve öyle olduğuna da inanan bir mümin, Allah’tan başkasından niye korksun ki! Çünkü, Halık’tan gereği gibi korkanın, mahluktan korkmasına gerek kalmaz. Mümin, korku mefhumunu yerli yerinde kullandığından, Allah’tan başkası için kullanılacak başka bir korku onun kalbinde asla barınmaz. Zaten, bir kalpte iki korku hakikat manasıyla olamaz.

Enbiya-yı kiramın, kendilerinde bulunan yüksek iman gücünün bir tezahürü olarak, hayatlarında karşılaştıkları bela ve musibetlerin planlayıcılarından çekinip korktuklarına şahit olunmaz.  Onların düşmanlarında fizikî güç çok fazla olsa da, asıl gerçek gücün Allah’a ait olduğunu en iyi enbiya-yı kiram bilmekteydi. Nemrut ve avaneleri tarafından ateşe atılan Hz. İbrahim’in (as), Nemrut’tan korkmak şöyle dursun, kendisi için yakılan ateşten bile korkmadığını bize Kur’an söylüyor. ( Enbiya, 21/67-70) Hatta bir rivayette; yardıma gelen meleklere bile Allah’ın halili olan Hz. İbrahim’in verdiği cevap, imanın gücünün insana nasıl bir korkusuzluk ve Allah’a tevekkül sağladığının en büyük şahididir. ‘Şu anda ne durumda olduğumu Allah görüyor ya, kâfi’, dedi. Gelen melekler Hz.Adem’e (as) niçin secde etmekle emrolunduklarını bu cevaptan bir kez daha anlamış oldular. (Bakara,2/34)

Firavun ile Hz. Musa (as) arasındaki kovalamacanın en kritik yerinde, ‘‘ Tam da yakalandık,  diyenlere karşı; o korkusuz Nebi, hayır asla Rabbim benimle birliktedir. O bana bir yol gösterecektir.’’ (Şuara,26/61-62 ) diye söylemesi onun firavun ve ordusundan değil de, sadece Allah’tan korktuğunun haykırılışıdır. Allah’tan gereği gibi korkmayan ama mahlukatın her çeşidinden korkmakla hayatlarını zehire çeviren bu zavallıların  huzurları asla olmaz. Korkacak o kadar çok şeyleri vardır ki, saymakla bitmez. Hasta olmaktan, rızıksız kalmaktan, gücünü kaybetmekten ve nihayet ölmekten tir tir titrerler. Halbuki bu sayılanların hiçbirisinin gerçek sahibi insanın kendisi de bir başkası da değilken, bunların elden gitmesinden korkmasını başka türlü kim, nasıl izah edebilir?

İnsanlığın Fahri Efendimiz (sav) her konuda zirve olduğu gibi Allah’tan korkma konusunda da başı çekmekte ve şöyle buyurmaktadır. ‘‘İçinizde Allah’ı en iyi bileninizim ve O’ndan en çok korkanınızım.’’ (Buharî- Müslim)    Allah’tan gereği gibi korkmanın ön şartı Allah’ı bilmeye, yani marifetullaha bağlı olması gayet tabiidir. ‘‘Allah’tan en çok alimler korkar.’’ (Fatır, 35/28) ayeti bu hükmü doğrulamaktadır. Allah’ı (cc) bütün esma ve sıfatlarıyla tanıyan bir müminin kalbi haşyetle dolduktan sonra, fani dünyada korkulacak hangi güç kalır ki! Sahabe efendilerimiz, ‘‘Savaşın en kızıştığı zamanlarda bizler Efendimiz’in yakınına sokulur ve O’ndan cesaret alırdık.’ diyorlar. Efendimiz’in (sav) korkusuzluğu, haşa, içi boş bir pehlivan korkusuzluğu değil, ‘La havle vela kuvvete illa billah’ ın sırrına vakıf olmanın getirdiği ve Allah’ın O’nun ruhuna yerleştirdiği bir korkusuzluktur. Bazan tek başına düşman saflarına hücuma geçmesi bunun en bariz örneğidir. O’nun (sav) mahlukattan korkmadığı gibi, yakınında bulunanlara da cesaret verdiğini Sevr Sultanlığı’nda iken yol arkadaşı Hz. Ebubekir’e (ra) söylediği sözü Kur’an şöyle beyan buyurmaktadır. ‘‘Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir.’’ (Tevbe,9/40)

Peygamber terbiyesinde yetişmiş olan talihli kullar da sadece Allah’tan korkup, masivadan korku ve endişe duymamayı hayatlarında önemli bir düstur haline getirmişlerdir. Ashab efendilerimizin müşriklerle yaptıkları savaşlarda her zaman fizikî güç üstünlüğü karşı tarafta olmasına rağmen, hiçbir vakit korkuya kapılmamışlardır. Kur’an onların bu korkusuz duruşlarını anlatırken ‘‘ Onlar öyle kimselerdi ki halk kendilerine: ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun.’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallahu ve ni’mel vekil’ Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, demişlerdir.’’ (Al-i İmran, 3/173)  Kendilerine iman nasip olmayan insanlar, yaşamak ve hayattan kâm almak için savaşırken, sadece Allah’tan korkan müminler ise, savaşta şehit veya gazi olmayı ve öylece Allah’ın huzuruna varmayı istemektedir. Birisi ölüme gülerek ve koşarak giderken, ötekinin de ölmemek için her türlü yola başvurması normaldir. Çünkü birisinde Allah’ın hoşnutluğunu kaybetme, ötekisinde ise dünyayı kaybetme korkusu vardır.

Allah dostu olan büyük insanlarda haşyet duygusu hepsinin ortak paydasıdır. Halktan gelen eza ve cefa karşısında daima sığındıkları kale ‘ hasbunallahu ve ni’mel vekil’ kale-yi kudsiyesi olmuştur. Fizikî olarak onlara kötülük yapanların arkasında kaderin hükmünü çok net olarak müşahede eden bu yüce kametler, maruz kaldıkları bu sıkıntılardan sonra kime sığınacaklarını da çok iyi bilmektedirler. Şimdiye kadar o muhkem kaleye sığınıp da kurtulmayan olmamıştır. Bu büyük kametlerin, Kâinatın Sahibi ile kurdukları kavi irtibatları sayesinde başlarına ne çeşit bela ve musibet gelirse gelsin, hatırladıkları ilk cümle ‘hasbunallahu ve ni’mel vekil’olmuştur.

Müminleri Rabbanîliğe sevk eden Allah’tan haşyet etme duygusudur. Bu aynı zamanda iyi bir koruma kalkanıdır da. Onların laubaliliğe ve çakırkeyifliğe düşmesini engelleyen, heva ve hevese kapılmalarının önüne geçen haşyet duygusu ve halidir. Müheymin ve Rakîb olan Allah’ın daima denetim ve gözetimi altında olduğunu hisseden müminin, başı sıkıştığında yardıma çağıracağı elbette Allah’tan başkası olamaz. Sabah ve akşam yedişer defa okunması tavsiye edilen ‘Hasbiyellahu la ilâhe illahu, aleyhi tevekkeltü ve huve Rabb’ul arşil azim’ ayetinin ifade ettiği engin mâna, müminin ruh dünyasının doymasına yetmektedir.  İnsanlar bütün bütün desteklerini çekseler de Arş-ı Azam’ın Rabbi olan ve O’ndan başka ilah olmayan Allah’a tevekkül edilip dayanılmasını ihtiva eden bu beyan-ı sübhaniyi söylemesini Allah, peygamberine emrediyor. (Tevbe, 9/129)

Kullarını dertlerinden kurtaracak ve onları sahil-i selamete çıkaracak sonsuz güç ve kuvvetin sahibi olan Allah kuluna kâfidir. Çünkü; Allah, sebeplerin tamamen bittiği yerde bile Müsebbibul Esbab olarak umulmadık yer ve zamanda kapılar açar ve kullarının imdadına yetişir. Şimdiye kadar pek çok defa yetiştiği gibi. Allah bu yardımı şart-ı adî olarak müminin haşyetine ve takvasına bağlamaktadır. ‘‘Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter.  Şüphesiz Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur. ’’ (Talak, 65/2-3)

Yukarıda bahse konu olarak kaydedilen ayet ve hadisleri, bu süreci ister hapiste, ister gaybubette veya muhacerette yaşasın, Hizmet Hareketi mensuplarının çekmekte oldukları zorluk, sıkıntı, dert ve kederleri daha kolay atlatmalarına yardımcı olan birer ilahî müjde ve rahatlama vesilesi olarak görmek gerekir. Dolayısıyla kadın-erkek herkes fert olarak hasbiyellah..., şahs-ı manevi olarak külli bir ağızla  hasbunallahu ve ni’me’l vekil...demek suretiyle kal’a-yı kudsiyeye sığınmak en muhkem bir iltica olacaktır.

On Birinci Lem’a’da, Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu yolu tavsiye ederken şöyle buyurmaktadır. ‘Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübatım var ki, mesail-i şeriatla sünnet-i seniyye düsturları, emraz-ı ruhaniyede ve akliyede, hususen emraz-ı içtimaiyede gayet nâfi birer devadır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meselelerin tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum.’ Yani; bela ve musibetlerin en ağır olanlarına maruz kalan müminlerin izleyecekleri tek yol, Allah’a sığınmak ve O’nun himayesine girmektir. Ancak böylece yüklerini hafifletir ve yüreklerini serinletebilirler.   
‘‘ALLAH BİZE YETER, O NE GÜZEL VEKİLDİR.’’     

[Dr. Hüseyin Kara] 22.1.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Hem sözün hem de özün olduğu yer [Abdullah Aymaz]

Arkadaşlarımız London Advocacy League olarak, Hizmetle Buluşmalar (Encounters with Hizmet) başlıklı bir video röportaj serisi başlattı. Bu çerçevede Derby Üniversitesi Emekli Öğretim Görevlisi Prof. Paul Weller ve Gosseteste Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Mark Plater ile görüşmelerimiz oldu. Her ikisine de Hizmetimiz ve son dönemde yaşananlarla alakalı sorular yönettiler. Verdikleri cevaplardan kısa bir derlemeyi duaya vesile olur ümidiyle nazarlarınıza sunuyoruz:

PAUL WELLER RÖPORTAJINDAN SEÇMELER

‘Hizmet’te size en çok etkileyen ne oldu?’ sorusuna cevaben:

-Benim için en önemli olanı insan yönü oldu. Mesela benim eski eşim bir dönem kalıcı bir hastalığa düçar olmuştu ve sonunda da vefat etti. O zaman Hizmet’ten arkadaşlarım onun için dua ettiler. İnançlı bir Hıristiyan olarak, hayatın bu kadar zor bir döneminde onlar geldiler ve eşimin yatağının kendarında Kur’an okudular. Bu Hıristiyanlık ve İslam’dan öte, paylaşılan bir insanlığın ifadesiydi ve o zor zamanda büyük bir cesaret kaynağı oldu benim için. Bu çok kişisel bir hikaye evet, ama benim Hizmet’in tamamıyla alakalı gözlemlerimi özetliyor.

‘Peki bir başka dinden insanlarda samimiyet gördüğünüzde bu sizde ne gibi etkiler yaptı?’ sorusuna cevaben:

-İnancın amel yönündeki eksikliklerimin farkına vardım. Özellikle de dua konusunda. Hiçbir zaman duaya yeterince vakit ayırdığımı söyleyemem. Ama Müslüman arkadaşlarımın duaya verdikleri ehemmiyet karşısında etkilenmemek mümkün değil. Elbette onların duaları da özden yoksun sözden ibaret olabilir. Ama hem özün hem de sözün olduğunu görünce kendi dini yaşantımı sorgulamak, zayıflıklarımı ve hangi alanlarda kendimi geliştirebileceğimi görmek gibi etkileri oldu bende.
Bu söylenenlerin hepsi İslam’ın özünde olan şeyler ama bazen böyle yıllar boyu üstleri örtülüş şeyleri açığa çıkarmak cesaret isteyen bir şey. Gelenekte zaten olan şeyleri modern çağın gerçekleriyle harmanlamak zor bir şey. Bu Hocaefendi’nin katkısı işte. Şöyle anlatayım, ben gençliğimde pekçok dini geleneği çalıştım ama İslam’ı da çalışmak hiç aklıma gelmedi. Sanırım İslam’ı geçmişte tutuklu kalmış bir gelenek olarak görmüştüm. Yusuf İslam’ın Müslüman olması bile bende İslam’ı öğrenme arzusu oluşturmamıştı. Hizmet’teki insanları, Hizmet’in bütün insanlığa birşeyler verme potansiyelini görünce İslam’ı da yeni baştan öğrenmem gerektiğini anladım.

‘Hizmet insanlarına ne tavsiye edersiniz?’ sorusuna cevaben:

-Hizmet’le alakalı beni en çok şaşırtan noktalardan birine değindiniz: Kendi geleneğinden olmayan kişilerden tavsiye sormaya hazırlık. Bu çok ilginç bir şey. Çünkü çoğu dini gelenekte bu bir hainlik emaresi olarak görülür. Hizmet’teki insanların dışarıdaki insanlara tavsiye sormaları ve eleştirilerini dinlemeye hazır olmaları gerçekten insanı manen etkileyen bir şey ve tabi ki meydan okuyucu bir yönü de var. …. Benim gerçekten verilecek bir tavsiyem olamaz. Çünkü asıl çileyi çekenlere, çileden bir payı olmayanların söyleyebileceği ne olabilir ki? Ama şu kadarını söyleyebilirim: Üç düşman ve üç düşmana karşı üç çözüm stratejisi doğru bir stratejiydi. Cehalet, iftirak ve fakirlik ve bunlara karşı eğitim, diyalog ve insani yardım faaliyetleri. Bunlar evrensel şeyler. Bunlara devam etmek lazım. Tabi ki Türkiye’de yaşananlar Hizmet’in enerjisini kendisine çekecek. Bu konuda da sürekli bir şeyler yapmak lazım. Bu ikisi arasındaki dengeyi başarıyla kurup kuramayacağı Hizmet’in geleceğini belirleyecek.

‘Darbe ile ilgili Türk hükümetinin iddiaları Hizmet’e bakışınızı değiştirdi mi?’ sorusuna cevaben:

-O gece ben tatildeydim ve bir otel odasında haberleri izliyordum. Neredeyse dakikalar içinde darbenin arkasında kimin olduğu yönünde yapılan iddiaları çarpıcı bir şekilde hızlı buldum. Böylesine büyük bir iddia bu kadar kısa zamanda nasıl temellendirilebilir? Dahası Hizmetle alakalı bildiğim gördüğüm her şeyle bu iddia arasında o kadar büyük bir uçurum var ki… Böyle bir iddianın sağlam delillerle temellendirilmesi gerekirdi. Aradan geçen bir buçuk yılda da böyle bir şey görmedik.

Bu röportajla da görüyoruz ki, başka insanlarla tanışmakta acele etmemiz gerekiyor.

[Abdullah Aymaz] 22.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Uğur Mumcu ve duvardaki tuğla! [Ali Emir Pakkan]

Bu topraklarda gazeteci ve yazarların kaderidir; Ya hapis, ya sürgün ya da ölüm...

Yıl, 1993, Ocak 24. Gazeteci Uğur Mumcu arabasına konan bombanın patlaması sonucu öldürüldü. Eğer yaşasaydı iki gün sonra Abdullah Öcalan’ı Siyasal Bilgiler’de gözaltına alan savcı Baki Tuğ ile görüşecekti. Mumcu, Öcalan’la MİT’in bağı olduğuna inanıyordu ve bunu araştırıyordu. 7 Ekim 1992’de yazdığı bir yazıda, “Bugün PKK örgütü arasında kim bilir kaç ajan var?“ diye sormuştu. Bunların peşine düşenlerin hücrelerde çürütüldüğünü görse ne yapardı acaba?

Mumcu, 1942 Kırşehir doğumluydu, hukuk okudu ama gazetecilikte karar kıldı. Meslek hayatı çeteleri ve yolsuzlukları araştırmakta geçti. Uçak alımında üst düzey yetkililerin adının karıştığı lockheed rüşvet skandalının takipçisiydi. Kontrgerilla‘yı gündemden düşürmedi. Silah kaçakçılığı, İpekçi cinayeti ve Ağca diğer önemli dosyalarıydı.

Darbelerin mağduruydu. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra tutuklandı. Orduya hakaretten hakkında açılan davada bir yıla yakın cezaevinde yattı. 7 yıla mahkum oldu. Yargıtay’ın bozma kararından sonra 10 Ekim 1972’de özgürlüğüne kavuştu. 12 Eylül Darbesi’nin baskılarına boyun eğmedi.

Demokrat, özgürlüklerden yana ve Atatürkçüydü. “141, 142 gibi 163’e de karşı çıkmalıyız” diyordu. Gazetesinde sansüre uğrayan Nazlı Ilıcak’a sütunlarını açmıştı. Irkçı değildi. Din istismarcılarının ise hedefindeydi.

Suikast adeta 'önceden geliyorum' dedi! İsrail Büyükelçiliği'ne davetliydi. Yemek sırasında gereği yokken büyükelçi, "ölmekten korkmuyor musun?" diye sormuştu. MİT Müsteşarı Teoman Koman, Mumcu’nun da içinde bulunduğu gazetecileri Müsteşarlıkta ağırlamış (1992, Temmuz) "yakında ses getirecek siyasi cinayetler işlenecek, bu içinizden biri bile olabilir" demişti... Koruması yoktu. Kendine göre tedbirler alıyordu. Yanında silah taşıyordu. Arabaya önce kendisi biniyor, ardından eşi ve çocukları geliyordu.

Suikast soruşturması savsaklandı. Deliller toplanmadı. Arabanın enkazı apar topar çekici ile kaldırıldı. Başbakan taziyeye gelecek diye deliller süpürüldü! Cinayeti işleyenler, hedef saptırmada başarılıydı. Cenaze töreninde ezan yuhalatıldı! Toplum laik-anti laik tartışmasının içine sürüklendi.

Mumcu’yu kimin öldürdüğünün izlerini ise eşi Güldal Mumcu’nun yazdığı “İçimden geçen zaman’ kitabını okursanız görürsünüz. Soruşturmanın ilk savcısı Ülkü Coşkun, Güldal’a, “Bu olayı devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse bu iş çözülür.“ diyordu. Coşkun’dan sonra dosyayı alan savcı Kemal Ayhan evinde ölü bulundu. (26 Haziran 1995) Otopsi yapılmadan gömüldü. Kısa süre önce Güldal’ın, ‘kim, kimler?’ sorusuna Ayhan, “istihbarat örgütleri, biraz mafya, ve karanlık güçler’ cevabını vermişti. En ilginci Emniyet Genel Müdürü’nün sözleriydi. Mehmet Ağar, “Bir tuğlayı çekersek duvar üzerimize yıkılır’” diyerek neden suikasti çözmeyeceklerini açıklamıştı.

O tuğlayı 2011’de “Selam Tevhit dosyasını” açan emniyetçiler çekti. Duvar onların üzerine yıkıldı. Şimdi hapishanede görevlerini yaptıkları için cezalandırılıyorlar!

1993’ten bu yana 25 yıl geçti. Mumcu’nun peşinde olduğu derin yapılar ve çeteler, iktidara geldi. Mumcu’yu öldürenlerle, bugün gazetecileri yazarları hapse atan, sürgüne mahkum eden zihniyet aynı. Ülke bütünüyle faşizme teslim...

Onun satırları ile bitirelim. 1975’te Cumhuriyet’te çıkan bir yazısında ülkesi için sorumluluk alanların başına gelenleri şiirsel bir dille anlatıyordu. Şimdi toplumun bir başka kesimine aynı bedeli, daha acımasızca ödetiyorlar. Mumcu, “Unutma halkım” demişti şu satırlarla:

“Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık. Vurulduk ey halkım, unutma bizi…

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım unutma bizi…

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı, bahar çiçekleri gibi taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi…

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu, insanlık sustu. Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kapattılar hücrelere.
Hastaydık. yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
Önce kolumuzu, omuz başından keserek,
yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler.
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eli değmemişti ellerimize.
Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına.
Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere. Asıldık ey halkım, unutma bizi…

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere.
Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler. Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi… Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi. Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi., hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi,
unutma bizi…”

[Ali Emir Pakkan] 22.1.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Erdoğan Afrin’den ne kazanacak? [Kemal Ay]

Uzun zamandır dillendirilen Afrin harekâtı nihayet başladı. Görünürde ABD, Avrupa, Rusya ve hatta İran’ın karşı çıktığı bir askerî operasyon bu. Başbakan Binali Yıldırım, uluslararası kamuoyunu şaşırtmak için Kürtler dışında IŞİD hedeflerini de vurduklarını söylese de, AP gibi ajanslar daha sonra uyanarak, ‘İyi de Afrin’de IŞİD yok ki!’ dediler. Nitekim Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da, 3 gün önce harekâtın, ‘Suriyeli Kürtlere ya da Suriye’nin toprak bütünlüğüne’ dönük olmadığını duyurmuştu. Dün Başbakan, ayrıca Suriye rejimine yazılı olarak operasyonu haber verdiklerini belirtti.

Türkiye’nin Suriye politikası, rejimin yok edilmesi hedefinden uzaklaşıp ülkenin kuzeyinde PYD öncülüğünde kurulacak bir Kürt otonomisinin imhasına yöneldiğinden bu yana, beklenen bir gelişmeydi bu. Son tahlilde Rusya’nın onay vermesiyle başlatıldı. Harekât öncesinde ABD’li komutandan gelen sınırda bir PYD ordusu kurulacağı açıklaması (sonradan tekzip edilmiş olsa da) Türkiye’ye operasyon için yeşil ışık yakmış oldu. Böylece, çıkar çatışmalarının yaşandığı Suriye’de, Türkiye kendisi için ‘en doğru’ zamanı kullanarak bölgeye asker sevk etmeye başladı.

KALEYİ GÖRÜNCE VURDU

Peki, neden ‘en doğru’ zaman? ABD, IŞİD’le mücadele bahanesiyle Suriye’nin kuzeyinde de facto bir Kürt otonomisi oluşturmak istiyor. Buna Rusya da onay veriyor göründü uzunca bir zaman fakat Suriye rejimi bu bölgeyi Kürtlere bırakmak istemediği için çeşitli tekliflere açık. Türkiye ise ÖSO’yu bölgede bir çeşit maymuncuk gibi kullanarak silahlı muhalif grupları ve sivilleri oradan oraya taşıyarak, her durumda ‘kazanıyor’ görünmenin formülünü bulmuş durumda. Halep’ten çekilenler İdlib’e, şimdi de İdlib’den çekilenler Afrin’e formülü işliyor.

Bu formülün dış politikada bir karşılığı var mı? Elbette. Türkiye şu an ABD ile Rusya arasındaki satranç oyunundan arta kalanlarla kendine bir dış politika kuruyor. PKK-PYD ilişkisi üzerinden kendine bir hikâye kuruyor ve böylece Rusya’ya yaslanıp ABD’ye ara sıra tekme sallıyor. ABD’ye ise tek opsiyon olarak PYD’yi bölgede güçlendirmek kalıyor. Buradaki en önemli nirengi noktası, Rusya’nın Suriye’deki çatışmaları uzatmak istememesi ve ‘barış sürecini’ bir an önce sonuçlandırmaya yatırım yapması. Böyle bir durumda Afrin’de Türk ordusunun kalıcı olamayacağı düşünülebilir. Ancak Türkiye her durumda kendisini BM’de kabul edilen meşhur ‘savunma hakkı’ maddesine yamayarak, ‘terör’ kaygısı üzerinden sınır ötesi operasyonlar yapıyor.

KÜRT SİYASETİNİN UZANTISI

İşin bir de ‘iç politika’ boyutu var. Afrin, tıpkı Kobani gibi Kürtler için sembolik anlam taşıyan bir yer. Suriye’deki iç savaş başladığından bu yana nüfusu sığınmacılarla birlikte artmış ve 2012’den beridir de PYD’nin kontrolünde. Burada yalnızca PYD’nin silahlı militanları değil aynı zamanda siviller de var. Erdoğan rejimi, hatırlarsanız uzun süre PYD ile yakın temasta kaldı. Bu, bir çeşit Erdoğan taktiği. Düşmanlık edeceği kimselerle önce ittifak kuruyor, muhtemelen zayıf noktalarını öğreniyor, etrafı bir kolaçan ediyor, sonra da hiç aralarında bir hukuk olmamış gibi düşmanlığa başlıyor. Eğer ‘aldanırsanız’, çok geç. İçerideki Kürt hareketinin de, benzer şekilde çözüm süreci ile oyalandığını düşünebilirsiniz.

Türkiye’nin Suriye politikasını ‘PKK’ üzerinden okumaya başlamasının, ‘içeride’ de bir karşılığı var bu yüzden. Güneydoğu’daki operasyonlar, Kürtlere yönelik baskı politikaları, sivil toplumun üzerinden KHK dozerleriyle geçilmesi gibi meselelerin yanı sıra PYD üzerinden de sürekli içerideki Kürt muhalefetine mesaj veriliyor. Bu, iki taraflı bir oyun. Terör meselesini hem içeride hem de dışarıda kendini ‘masum’ göstermek için kullanıyor. İnsan hakları ihlalleri ya da askerî operasyonlarla ilgili uluslararası kamuoyunda ses çıkaran olursa, kolaylıklar ‘ama terör’ diyebiliyor. Halbuki şu anda Afrin’den Türkiye’ye doğrudan yönelen bir tehdit yok.

MUHALEFETİ ISKARTAYA ÇIKARDI

Ancak Türkiye içinde ‘terör’ üzerinden geliştirilen iktidar ve muhalefet söylemleri çok canlı. Erdoğan, askerî bir harekât karşısında hiçbir muhalif partinin (CHP, MHP ya da İYİ Parti) ‘muhalif’ görüntü veremeyeceğini daha önce tecrübe etti. Nitekim Afrin meselesi üzerinden de muhalefet şaşırtmadı. HDP ise Afrin’e sahip çıkmanın ‘terörle’ eşdeğer görüleceği bir ortamda sesini yükseltmeye çalışacak. Muhtemelen de bir işe yaramayacak. Fırat Kalkanı Harekâtı’nın ‘göreceli olarak’ başarıya ulaşması, sahadaki Kürt kantonlarının fizikî olarak birleşmesini engellemesi ve İdlib’i Türkiye’nin ‘arka bahçesi’ hâline getirmesi, toplumda da operasyona desteği arttırıyor.

Bütün bunlar Kürt siyasî hareketinin ve temsil ettiği 6 milyona yakın seçmenin, Türkiye içinde giderek daha da yalnızlaşmasına yol açıyor. 2019’daki seçimler için malzeme arayan Erdoğan için bundan daha iyi bir senaryo olamaz. CHP ve İYİ Parti’nin ‘alternatif’ olmaktan giderek uzaklaştığı, HDP’nin ise yalnızlaşarak ‘baraj altı’ kalma ihtimalinin belirdiği, böylece Meclis’te AKP’nin, Cumhurbaşkanlığı’nda ise Erdoğan’ın rakipsiz kalacağı bir tablo oluşabilir. İçeride ‘dikta’, dışarıda ise ‘denge’ siyaseti izleyen Erdoğan, Afrin’den sahada olmasa bile, sembolik olarak istediklerini alabilecek gibi görünüyor.

[Kemal Ay] 22.1.2018 [TR724]

“Vatan Sağolsun”a mağlup olmak! [Levent Kenez]

Geçen yazıya “başka bir zaman diliminde” devam edelim. Şu an bizi savaşa soktular maalesef.

Savaşa hayır demekten bir saniye bile tereddüt etmeyin. Çünkü bu savaşın amacı ne ülke güvenliği ne de ileri de olacak menfi gelişmeleri engellemeyi amaçlıyor.

Vatana en büyük ihaneti edenlerin vatandaşa “Vatan sağolsun” dedirterek cehenneme çevirdiği bir vatandır Türkiye.

Bu bir operasyon değil bu bir seçim kampanyasının işaret fişeğidir.

Şimdi iğrenç bir hamasetle, karşı çıkan herkesi vatan haini ilan etmekle, an ağır küfürlerle hedef alacaklar. Bunları zerre ciddiye almadan savaşa karşı çıkmak lazım.

Savaştayız ama başkomutan parti kongrelerine devam ediyor, düğünlere gidiyor, başbakan AVM’lerde hayat devam ediyor diyor.

Savaştayız ama hiç bir görevi olmayan ve bir ebleh  olduğunu defalarca ispat etmiş şehzade operasyon odasında İHA’ları seyrediyor.

Bu kadar da ciddiyiz yani.

Karşımızda kimse duramaz naraları atıyorlar, iki gün önce Moskova’ya gittin izin almaya gittiler.  Hayır deselerdi bir uçağın içeri giremezdi. Lütfen hava savunma sistemlerini kapatın bizim uçaklar girip çıksın diye yüz sürdüler. Bombalayacağın yerleri gösterdin. Adamların olmaz dediği yerleri sildin planlarından. Adamlar ABD ile aran iyice bozulsun diye biraz şov yapmana izin verdi. Senden sonra vurduğun yerleri Esad’ın ordusu gelip alsın diye şimdiden plan yapıyorlar.

CHP’nin oyu yüzde 25, HDP’nin 10-13. Artı eksileri olur ama taban aşağı yukarı böyle.

Kalan yüzde 60-62 kemik sağ seçmen. Ne olursa olsun oyunu sağ partilerden birisine atıyor.

Sağ seçmenin konsolide edilmesi için artık ezberlenmiş replikler ve yöntemler var. Saray’da oturmuş bunun gereğini yapıyor ekipleri. Ellerinin altında bütün bir medya olunca mesajlarını iletmeleri çok kolay. Türk-İslam sentezinin en yobaz ve en faşist araçları ile ülkeye psikolojik operasyon çekiliyor. Yarın Batı’cı olmak gerekirse onun da bayrağını kimseye bırakmazlar. Şüpheniz olmasın.

Sağ seçmeni gütmenin en basit yolu dini duyguların sömürülmesi. Camide Fetih suresi okutmalardan,şehitlik edebiyatına, selalardan bilumum aklınıza gelen bütün samimiyetsiz dini ritüeller bu kapsamda.

Diğeri devletin bekaası sorunu. Şimdi savaştayız etrafımız ateş çemberi böyle bir zamanda maceraya gerek yok. Böyle zamanlarda güçlü lider güçlü devlete ihtiyaç var. Böyle zamanlarda sen ben yok devlet var. Bunun epey alıcısı olduğunu biliyoruz.

ve elbette Kürt düşmanlığı. Bu düşmanlığın yapıldığının turnusolü cümlelere Kürt kardeşlerimiz ile başlamaktadır. Nerede Kürt kardeşlerimiz diye başlayan bir laf duyarsanız bilin ki arkasından en ırkçı söylemlerden birisi gelecektir. Seçimlerde ihtiyaç duyulan milliyetçi oyları yakalamanın en kolay yollarından bir tanesi budur. Her ne kadar MHP, AKP ‘ya destek olacağını açıklamış olsa da seçim tecrübelerinden ve son referandumdan biliyoruz ki bu destek bütün bir parti oylarını mobilize edemiyor. İYİ Parti’ye de oy verecek olan milliyetçi kesimlerin bilinç altındaki Kürt düşmanlığına oynamak epey fonksiyoneldir. Bunu yapmanın artık ezberlenmiş yolu HDP’nin şeytanlaştırılması, Demirtaş’ın tahkir edilmesi, HDP’li siyasetçilere göz açtırmamak.

Sağ seçmen üzerine yapılan psikolojik harbin unsurlarından bir tanesi de gazete ve haber kanalları dışında kalan bütün iletişim unsurlarıdır. Diriliş Osmanlı, Payitaht Abdülhamit gibi. Bu dizilerin siyasi propaganda dışında tek bir amacı yoktur. Ünlülelerin kullanılması da başka bir taktiktir. Satın alınmaya dünden teşne bu ünlüler referandum performanslarının üstüne çıkacaklarının sinyalini vermişlerdir.

Operasyonda Allah korusun can kayıpları yaşanırsa PKK ve ABD sorumlu olacağı için iktidar açısından bir kayıp yoktur. Korkusundan savaşa destek veren muhalefetin bunların hesabını sormayı bir kenara bırakın bu şehitlerin üzerinden iktidarın estireceği havada sokağa adım bile atamayacaklar. Operasyon yapılan bölgede siviller hayatını kaybederse dün medya ile yapılan toplantıda verilen muhtırada bunların haber yapılması zaten yasaklanmıştır. Kimsenin haberi olmayacak. Zaten ülkenin büyük bir kesiminde ölen sivillerin bir anlamı ve değeri de yoktur.

Rusya ve İran çıkarları dışında bir tek söz söylemesi mümkün olmayan Perinçek’in yayın organı Aydınlık gazetesinin dünkü birinci sayfasını dikkatli okuyan birisinin ne olduğunu rahatlıkla anlayacağı bir ortamdayız. Ergenekon artıklarının nasıl heyecanlandıklarını görmemek mümkün değil. İlker Başbuğ’un sınırımızda Suriye ordusu olmalı demecinin sadece askeri mantıkla söylenmiş bir söz olmadığını bilmek lazım. Sınırımızda Suriye ordusu varken ne yaptığınız acaba? Sınırlar delik deşikti. Aynı karakolun defalarca baskına uğramasına bile önlem alamayan adamlar kurmay zeka diye akıl satıyor.

Sözün özü “yerli ve milli olmak” üzerine kurulu bu psikolojik harbin bedeli, daha da artan kutuplaşma, muhalefetin dayak üzerine dayak yemesi, şiddete dönüşme ihtimali azımsanmayacak yüksek tansiyon, ve daha da bozulacak ekonomi olacak. Kendi elleri ile ülkeyi bir kibrit çaksan patlayacak hale getiriyorlar.

Ne diyelim Vatan Sağolsun.

[Levent Kenez] 22.1.2018 [TR724]

‘Zeytin Dalı’ uzadıkça maliyeti katlanacak [Semih Ardıç]

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Suriye’nin Afrin bölgesine karadan ve havadan askerî harekât başladı. TSK’nın eğittiği cihatçı gruplar da Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) bayrağı altında Afrin’e müdahale ediyor.

Hükûmet, terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD’nin Afrin’de artan askerî faaliyetlerini harekâta gerekçe olarak gösterdi. Harekâtın siyasî veya askerî neticelerinin nasıl şekilleneceğini bugünden tahmin etmek mümkün değil.

HUDUDA YAKIN MESKUN MAHALLERE ROKETLİ SALDIRI

Afrin’deki PYD mevzilerinden Kilis ve Hatay’ın Reyhanlı ilçesine yapılan roket saldırılarında bir kişi vefat etti, kırka yakın kişi yaralandı. Bu da gösteriyor ki ‘savaş hali’ uzadıkça hududa yakın meskûn mahallerde can ve mal kayıpları artacak.

PYD, Türkiye’nin mukavemetini sarsmak maksadıyla sivilleri hedef alabilir. Batıda, ‘Türkiye’ye seyahat etmeyin’ ikazları artarsa turizmde 2018 senesi ikinci bir 2016 fiyaskosuna dönüşebilir. Mehmetçiğin tam olarak nasıl bir mukavemetle karşılaşacağı ve gerilla savaşında ne kadar zayiat vereceği meçhul. Bütün bunlar harekâtın görünmeyen maliyetini katlıyor.

MEDYANIN DİLİ KUTUPLAŞTIRICI

Gazete ve televizyonların mevzuya yaklaşımı Türkiye hudutları içinde yeni çatışmaları da körükleyecek, Kürtleri hedef haline getirebilecek tahrikkâr bir mahiyet arzediyor.

Zaten Halk Özel Harekât ve Osmanlı Ocakları gibi radikal görüşlü kimselerin üye olduğu teşkilatların mevcudiyeti ve sosyal medyada paylaşılan görüntüler yüzünden odanın içini kâfi derecede barut kokusu kaplamıştı. Yapılması icap eden kibrit çakmak yerine kapı pencereyi açıp odaya temiz hava girmesini temin etmektir. Medya tam aksi çizgiyi takip ederek Türkiye’yi iç çatışmanın eşiğine getirecek uçlarda geziniyor.

MEŞRUİYET TARTIŞMASI

Türkiye’nin dış siyasette geldiği noktayı ortaya koyması açısından Afrin harekâtı ibretliktir. ‘Komşularla sıfır mesele’ idealini müdafaa eden Türkiye hal-i hazırda bölgede fay hatlarını alt üst edebilecek askerî harekât başlattığı andan itibaren maalesef dosttan ziyade düşman kazanacak.

Hava harekâtı, top ya da tank atışları esnasında Afrin’de sivil insanların ölmesi ya da yaralanması (mahallî kaynakların verdiği ilk bilgilere göre F-16 bombardımanında Afrin’de biri çocuk altı sivil hayatını kaybetti) Türkiye’nin meşru müdafaa tezine zarar verebilir. Harekât uzadıkça Ankara’yı köşeye sıkıştıracak hamleler gelecektir.

FRANSA VE RUSYA’NIN BM HAMLESİ

Fransa ile Rusya’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne ‘acilen’ toplantıya davet etmesi son üç-dört senede Suriye’nin kuzeyinde şekillenen haritanın kolay kolay değişmeyeceğinin emaresidir.

PYD’yi terör örgütü ilan eden Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) bölge siyasetindeki med-cezirleri Türkiye’yi böyle bir açmaza sürükledi. PYD’nin bölgede manevra ve nüfuz sahası bulmasında AKP iktidarının müflis Suriye siyasetinin payı kenara not edilmeli. Irak’tan gelen Peşmerge’nin tam teçhizatlı silahlı konvoylarının PYD’nin silahlı kolu YPG’ye Kobane’de destek vermek üzere Türkiye toprakları üzerinden geçtiği unutulmamalı. O gün zafer işaretleri ve YPG bayrakları ile Türkiye’den geçmesine müsaade edilen zırhlı araçlar, ağır silahlar ve tonlarca mühimmat hali hazırda YPG’nin elinde.

ZEYTİN DALI’NIN ÖTEKİ YÜZÜ

Burnumuzun dibindeki gelişmeleri okuyamamanın bedelini bugün masum insanlar canlarıyla ödüyor. Harekâta sulhu temsilen ‘Zeytin Dalı’ ismi verilmesi madalyonun öteki tarafındaki acı hakikatleri değiştirmeyecek.

Birkaç sene içinde taban tabana zıt bir siyaseti benimsemenin elbette ekonomiye ilave bir faturası olacak. Her ne kadar Başbakan Binali Yıldırım, “Türkiye ekonomisi bu ufak tefek operasyonlarla olumsuz etkilenecek bir ekonomi değildir. Bugün gidin, şehirlerde AVM’lerde, ticaret merkezlerde hayat normal akışı ile devam ediyor.” sözleri ile halkı teskin etmeye çalışsa da hafta sonu piyasalar tatildeydi.

FITCH’İN RİSK İMASI ETE KEMİĞE BÜRÜNDÜ

Türkiye’de pazarı pazartesine bağlayan gece (Türkiye saati ile 23.00’ten itibaren) Asya ve Uzakdoğu piyasaları açılmış olacak ve o saatlerden itibaren Afrin’in döviz piyasalarına ilk tesirlerini müşahede edeceğiz. Esas yatırımcı temayülü ise bugün (Pazartesi) piyasalar açıldığında kendini ele verecektir.

Haddi zatında hafta sonu tatilinde TL için hiç de umut vermeyecek bir iklime geçildi. Artan riskler sebebiyle TL’den uzak durulmasını tavsiyeleri öne çıktı. Zira cuma günü yatırımcıların akıl hocalarından Fitch, Türkiye’nin kredi notunu 2018 senesinde de ‘çöp’ seviyesinde tutacağını ilan etmişti. Halkbank da ABD’nin keseceği muhtemel para cezası sebebiyle riskli gruba alındı. Fitch, Afrin’i ima ederek coğrafî ve siyasî risklerin artması halinde kredi notumuzun bir basamak aşağı düşürebileceğini kaydetmişti. Artık bu risk ete kemiğe büründü.

100 MİLYAR DOLAR BU ŞARTLARDA GELMEZ

Türkiye bütçe açığı, cari açık ve sosyal güvenlik açığı gibi üçüz açıkları kapatmak için senelik 100 milyar dolar haricî kaynağa muhtaç. Mevcut şartlarda bu kaynağı temin etmek çok zor.

Türkiye’nin içine sıçrayacak bir ateş topu, yatırımcıları tamamen Türk Lirası’ndan uzaklaştıracaktır. Dolar endeksi son üç senenin en düşük seviyesine düştüğü geçen hafta dolar, TL’ye mukabil 7 kuruş kıymet kazandı. Dolar, dünyada düşerken Türkiye’de artıyor. Artık 3,81 TL seviyesi destek noktasına dönüştü. Dolar ve Euro’da yeni sıçramalara hazır olalım. ‘Afrin’e harekât başlayabilir’ haberlerinin tesiri ile cuma günü yüzde 1,46 eriyen Borsa İstanbul’da kayıplar bu hafta da sürecektir.

HAREKÂT NE KADAR SÜRECEK?

Piyasalar bundan sonrası için harekâtın müddeti ve derinliğine dikkat kesilecektir. ABD askerleri ile sıcak çatışma ihtimali her şeyi altüst edebilir.

Kapital FX Araştırma Müdür Yardımcısı Enver Erkan’ın şu tespitleri kısa vadede yatırımcıları ciddi maliyetlerin beklediğini haber veriyor: “Zaten Kuzey Suriye’ye operasyon yapılacağı haberleri nedeniyle piyasalar üzerinde bir baskı oluşmuştu. Bu, ABD’nin istemediği bir operasyon. Bölgesel riskler bir taraftan artarken ikili ilişkilerde de biraz tansiyon gerilebilir gibi görünüyor. Bununla birlikte artan bölgesel risklerle birlikte içerde risk barometreleri hareketlenecek. Piyasalar tarafında fiyatlaması olumsuz olacaktır. Yüksek ihtimalle Türk Lirası varlıkların gelişmekte olan ülkeler içerisinde negatif ayrıştığını göreceğiz.”

ERDOĞAN’IN YANLIŞ HESABI

Artık harekâtın elzem olup olmadığını tartışmanın manası kalmadı. AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan kendi ikbalini tahkim etmek adına TSK’yı bilinmezlerle dolu bir bataklığa sürükledi.

Cephede kısa vadede netice alması bir ihtimal… Bunun tahakkuk etmesi halinde ‘muzaffer komutan’ edası ile erken seçime gitme hesapları yapabilir. Hesabı Bağdat’tan dönerse evdeki bulgurdan da olabilir. O vakit, 17/25 Aralık 2013’te ortaya saçılan yolsuzluk dosyalarını örtbas etmek için sarıldığı Ergenekon tayfasının dirseğini yiyebilir.

Nitekim halk desteğini tamamen kaybetmiş mağlup bir başkomutanın yerine parlak bir sima getirmek Ergenekon tayfası için çok kolay olacaktır.

BRÜTÜS-SEZAR DENKLEMİ

Afrin harekâtı dahilde ve hariçte Erdoğan ve müttefiklerinin birbirine galip gelme hamlelerini de tetiklemiştir. Brütüs-Sezar denkleminde bu defa kimin ya da kimlerin galip geleceği tamamen Afrin cephesinin seyrine bağlıdır…

Ateş hattında bir ekonomide işler ne kadar yolunda giderse Türkiye’de de o kadar yolunda gidecek.

Hasıl-ı kelam iktisadî, siyasî ve coğrafî riskler hiç olmadığı kadar artmıştır. Tedbir, temkin ve teyakkuz eksenli hareket eden erbab-ı ticaret daha az zayiat vererek ateş çemberinden sahil-i selamete çıkacaktır.

[Semih Ardıç] 22.1.2018 [TR724]

Sosyal medyada Ayet ve Hadis paylaşımları [Abdullah Salih Güven]

Sosyal medyada özellikle Cuma günleri çok büyük ölçüde yer tutan bir uygulama var: Cuma kutlamaları. Ayetler, hadisler ve kelam-ı kibar diyebileceğimiz insana Müslümanlığını hatırlatan, nasihatler eden beyanlarla süsleniyor bu bahsini ettiğimiz kutlama. Bir mana ifade ediyor mu? Bilmiyorum. Hele insanların hafızasına nakşolan ‘Her Cuma bir ayet sallıyorum’ itirafından sonra bu tür bir uygulamanın benim iç dünyamda olumsuz taraflarının daha ağır bastığını söyleyebilirim.

Benim bu yazıda dile getireceğim husus meselenin bu yönü değil. Aksine sözü edilen paylaşımların sıhhatinin şüpheli olması ve konseptinden kopuk olarak ele alınması üzerinde durmak istiyorum.

KİTABI İNSAN KONUŞTURUR

Önce ayetler. Malum kitap konuşmaz, kitabı konuşturan insandır. Bir kitap ve bir mushaf hüviyetiyle Kur’an, bahse medar olan paylaşımlarda ya yapılan yorumlarla, ya arka plana konulan resimlerle ya da gündelik hayatta cari olan hadiselere işaretle bağlamından kopuk olarak kullanılıyor. Böyle olunca nüzul süreci içinde sebebi nüzul de dahil o ayetin oturmuş olduğu zemin, vermiş olduğu açık ve net mesaj büyük ölçüde mahiyet değişikliğine uğruyor. Murad-ı İlahinin aksine, literatürde ‘makasıd-ı şeria’ dediğimiz gaye kendiliğinden ortadan kayboluyor.

İleri seviyede dini ilimlere vukufiyeti olmayan insanların bunları bilmesini beklemiyorum ama bilmediklerini bilmesini beklemek hakkım. Onun için buradan açık bir mesaj veriyorum; bilmeden, farkında olmadan hatta iyi niyetle bile olsa sözü geçen yorum şekillerinden hangisi ile olsun yapılan ayet paylaşımları hem mana hem de muhtevayı tahribe sebebiyet verebilir. Şu ana kadarki gözlemlerim bunun vakıaya mutabık bir tespit olduğunu zaten açıkça ispat ediyor.

‘DAHA ÖTESİ’ PROBLEMLER

Hadisler için de aynı durum hatta daha ötesi geçerli. “Aynı durum geçerli” diyorum, çünkü hadisin sebeb-i vürudu, söylendiği zemin içinde muhataplarına ifade ettiği mana ortadan yok oluyor. “Daha ötesi” diyorum, çünkü Kur’an’ın sübutunda yani Allah kelamı olduğunda hiçbir şüphe yok, dolayısıyla yorumlardaki isabet veya isabetsizlik ayetin “delaletinde” geçerli. Fakat hadislerde sübut problemi de var. Nitekim hadis ilminde bu problemi aşmak için “isnad tenkidi” dediğimiz bir usul geliştirilmiş. Kaldı ki mesele sadece isnad ile de bitmiyor; bir de bunun yine usuldeki ifadesiyle “metin tenkidi”nin yapılması gerekiyor. Hadis usulündeki tenkit, tahkik, tashih, te’lif, tahriç, tad’if vb. kavramlarla tarih boyunca yapılan çalışmalar işte bu problemi aşmak içindir.

Kelam-ı kibarlara gelince: Sonuçları aynı olsa bile onlara yaklaşımım biraz daha yumuşak olabilir. Çünkü son tahlilde beşer yorumudur, o sözün söylenmesine gerekçe teşkil eden hadiselerle günümüz hadiselerinin kesiştiği çok noktalar olabilir fakat dediğim gibi bağlamından kopartma burada da geçerlidir.

Sonuç itibariyle; 2016 yılı Ekim ayında ebediyete uğurladığımız asrımızın en büyük hadis ulemasından biri olan Şuayb Arnavutî’nin tashih ve tad’if çalışmasına getirilen bir eleştiriye verdiği cevapta dediği gibi: “Araştırıp eleştirsinler, ilmi ve samimi bir üslupla kaleme alınmış aydınlatıcı eleştirilerini bizlere göndersinler. Bizler bunları gönül hoşnutluğu ile karşılayacağız ve uygun olduğu yerlere koyacağız, hatalarımızı düzelteceğiz. Benim her zaman arzuladığım şey, doğrunun insanlar arasında yayılmasıdır. Çünkü bu dindir, benim malım değildir, bütün insanlığın ortak değeridir. Bu nedenle de hakikati gerektiği şekilde öğrenmeleri gerekir.”

BİNDİĞİ DALI KESMEMELİ

Evet Kur’an ve Hadis dinin ana iki temel kaynağıdır. Yukarıda dediğim gibi, velev ki samimiyetle ve iyi niyetle bile olsa bu kaynaklar üzerinde yapılacak tahrif ve tahripler Müslümanlar için bindiği dalı kesmek anlamına gelir. Din kimsenin malı değildir. Herkes kendisine çeki düzen vermeli, ayetleri keyfince konuşturmamalı, hem isnad hem de metin açısında hadis olup olmadığını bilmediği beyanları hoyratça ve “Hz Muhammed (sas) dedi ki…” diyerek kullanmamalıdır. Kaldı ki insan kendi alın teri ile kazandığı malda bile böyle tasarrufta bulunmaz. Müslümanların ve tüm insanlığın ortak değeri olan metinler üzerinde hiç bulunmamalıdır vesselam.

[Abdullah Salih Güven] 22.1.2018 [TR724]

Gereksiz organ yoktur!.. [TR724]

Vücuttaki bazı organlar alındıktan sonra da insan hayatı devam eder. Bu yüzden onların gereksiz olduğunu düşünülür. Bir dönem apandisit doktorların kolayca alabildiği organdı. Rivayetlere göre 1950’lerde Anadolu’da bazı babalar kızlarının apandisitini aldırarak evlendirir, damat adayına da ‘Sana apandisiti alınmış sağlıklı bir kız veriyorum.’ dermiş. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar apandisitin sadece patlama riski taşıyan faydasız bir organ olmadığını gösterdi. Vücutta faydalı bakteri üretme görevi gören apandisiti alınmış hastalarda, kalın bağırsak kanseri hastalığının daha sık görüldüğü anlaşıldı. Bu da apandisitin o bölgede bir koruyucu olduğunu gösteriyor.

Bademcik, alındıktan sonra insanın hayatını devam ettirebildiği, bu yüzden de gereksizmiş gibi bir algı oluşturan bir diğer organ. Oysaki bademcikler bağışıklık sisteminin birincil elemanlarından. Solunum yoluyla alınan birtakım mikroplar boğaz bölgesinde ilk olarak bademciklerle karşılaşıyor. Uzmanlar, bademciğin özellikle insan hayatının ilk yıllarındaki koruyucu özelliğine dikkat çekiyor. Yapılan çalışmalar, hayatın ilk dört yılında vücudun savunmasına karşı önemli rol oynadığını gösteriyor. Çok iltihaplanmadığı ve solunumu engellemediği sürece almak doğru değil. Bu sebeple almadan önce kâr-zarar hesabını iyi yapmak gerekiyor. İleriki yaşlarda bademciği alınan bir insanın diğer insanlara göre hastalığa yakalanma riskinin yüksek olması da bir diğer ayrıntı.

Dalağınız yoksa aşı lazım!

Dalak, alındığında insan hayatını sürdürmeye devam eder ancak vücudu hastalıklardan korumak için aşı takviyesi yapmak gerekiyor. Doktorlar, dalağın görevini başka bir organ yerine getiremediği için bağışıklık sisteminin dışarıdan desteklenmesi gerektiğinin altını çiziyor. Avuç içi büyüklüğündeki bu organın hem kan yapıcı özelliği hem de bağışıklık sistemi içinde önemli görevleri var. Dalak, antikor denilen birtakım mikrop ve yabancı cisimlere karşı mücadele eden doku ürünlerini üretiyor. Antikorlar vücudumuza giren mikropların etrafını sararak temizlenmesini sağlıyor. Eğer dalak yoksa bazı mikropların etrafı sarılıp temizlenemez ve kişi bu yüzden iltihaplı hastalıklara karşı savunmasız hale geliyor. Dalağın bir diğer işlevi de süzgeç görevi görmesi. Yani kanın içinde dolaşan bazı yaşlanmış hücreleri ortadan kaldırır ve yeni hücrelere yer açar.

Yirmilik diş artık kendine yer bulamıyor

Halk arasında gereksiz gibi algılanan vücudun bir diğer parçası ise yirmilik dişler. Bugünün neslinde çabuk çürüdüğü ve çenede yer bulamadığı için genelde problem oluşturuyor. Aslında bunun sebebi önceki nesillere göre çenelerin gittikçe küçülmesi, azı dişlere yer kalmaması.

[TR724] 22.1.2018

Zeytinin dalı üzümün çöpü: Türk askeri Afrin’de kimin için savaşıyor? [Bülent Keneş]

Mevzu masum insanların hayatının sudan bile ucuzladığı savaş olduğunda bugün temellerinden sarsılan Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk gibi düşünüyorum tıpkı. Cumhuriyet öncesi tüm hayatı cephelerde, savaş meydanlarında geçmiş, savaşın ne berbat bir şey olduğunu savaşarak, öldürerek, en yakın silah arkadaşlarını savaş meydanlarında kaybederek öğrenmiş olan Atatürk’ün acı dolu tecrübelerinden süzülüp gelen ifadeleri elbette ki hırsızlıklarıyla, yolsuzluklarıyla, rüşvetçilikleriyle, zulümleriyle, saraylarda lüks, şatafat ve sefahat içerisindeki hayatlarıyla bilinen siyasal İslamcı dinbaz haramilerin kof hamasetlerinden farklı olacaktı.

1923 yılında Adana’da verdiği söylevde Atatürk, “Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Hakiki düşüncem şudur: Milleti savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, ‘ölmeyeceğiz’ diye savaşa girebiliriz,” diyor ve yaygın olarak bilinen “Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir,” ifadelerini kullanıyordu.

ERDOĞAN’A EN GEÇ 2019’DAKİ ALTIN VURUŞU İÇİN MALZEME LAZIM

En geç 2019’da bir altın vuruş yapıp adı her ne olursa olsun bireysel dikta üzerinden la-yüsel saltanatını ilan etmek isteyen Erdoğan, peşine taktığı 80 milyonluk ülkeyi adeta şuursuz bir yığın gibi oradan oraya sürüklüyor. Erdoğan, özellikle 15 Temmuz 2016 çakma darbesinden sonra, en azılı düşmanlarından bile daha büyük bir kin ve hınçla kolunu kanadını budayıp içini boşalttığı Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) siyasi gündeminin sıradan bir aparatı haline getirmeyi başardı. Düğün ve salon kavalyeleri derekesine düşürdüğü en tepe komutanlar üzerinde Mehmetçiğin hayatını ucuz mu ucuz bir siyasi sermayeye çevirdi.

Atatürk, sıfırdan kurarak başkomutanlığını yaptığı ordunun bir gün gelip de İslamofaşist dinbaz muhterislerin siyasal ihtiraslarının elinde basit bir oyuncağa döneceğini, oradan oraya savrulacağını tahmin edebilseydi şayet, herhalde 18 Nisan 1922’de yaptığı bir konuşmada, “TBMM Hükümeti’nin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar yıkmak veya saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan uzaktır,” sözünü etmeden önce bir kez daha düşünürdü.

Erdoğan, kitleleri efsunlamada başarıyla kullandığı kan ve şiddet sarmalına bir yenisini eklemek ihtiyacıyla 2011’den sonra Türk ordusunu ne yapıp edip bir şekilde Suriye’ye sokmaya çabaladı hep. Ordunun siyasal iktidarın kirli ellerinde basit bir araca dönüşerek onurlu bir ordu olma kimliğinden henüz çıkmadığı o dönemde Erdoğan askerleri siyasi ihtiraslarının basit ve ucuz enstrümanları haline getirmeyi başaramadı. Bunu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve devrin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da aralarında olduğu kudretli şer şebekesinin “Suriye tarafından üç-beş füze attırıp savaşa gerekçe oluştururuz,” planlarına rağmen yapamadı.

Ama ne yazık ki bugün önünde artık hiçbir engel kalmadı. Türlü kanlı kumpaslarına ortak ettiği TSK’nın en üst rütbeli komutanını yalakalığından ve omurgasızlığından başka bir özelliği olmayan Bekir Bozdağ seviyesine düşürünce gerisi tereyağından kıl çeker kolaylığında geliverdi. Genel Kurmay Başkanı koltuğunu işgal eden şahsın, saltanatına koşar adım ilerleyen Erdoğan Ailesi’nin hizmetinde kusur etmeyen “Hulusi Efendi” kıvamına getirildiği bir ortamda yüzbinleri batağa sürüklemek Erdoğan için çocuk oyuncağı oldu. Dün Esed’e karşı Ortadoğu bataklığına süremediği orduyu, bugün IŞİD’in yanısıra Esed rejimi ve bölgesel müttefiklerinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde Suriye’ye sokmayı başardı.

KÜRTLERİN ESED VE IŞİD KARŞITI KAZANIMLARI ERDOĞAN’IN HEDEFİNDE

Türk ordusunun ‘Zeytin Dalı Operasyonu’ adını vererek Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte Kürlerin kontrolündeki Afrin’e havadan ve karadan gerçekleştirdiği harekatın görünen askeri hedefi, Türkiye’nin ulusal güvenliğini de tehdit ettiği ileri sürülen Kürtlerin IŞİD ve Şam karşıtı elde ettiği kazanımları… Bu askeri hedefin Erdoğan rejiminin 2011’den beri görünürde güttüğü siyasi hedeflerle ne kadar örtüştüğü elbette ki tartışılır. Kim bilir belki de ikiyüzlülük ve tutarsızlıkta rakip tanımayan Erdoğan’ın Afrin’de kamuoyuna sunduğu siyasal hedefleri ile gerçek hedefleri bile farklıdır?

Ne Erdoğan rejimi Türkiye’ye dün musallat oldu ne de PKK uzantısı PYD’nin 911 kilometre boyunca uzanan Suriye sınırının en az 600 km’sini kontrol etmesi bir gecede gerçekleşti. Hatırlayacağınız gibi Kürtlerin bu uzun sınır boyunca kurdukları hakimiyet Esed rejimine karşı değil, buraları ele geçirmiş ya da geçirmeye çalışan IŞİD’e karşı verdikleri kanlı mücadelelerin neticesinde oldu. Bu sınırın yıllarca IŞİD kontrolünde kalmasını sorun etmeyen, sorun etmek şöyle dursun IŞİD’le her türlü yasadışı ticareti yapan, Türkiye’yi IŞİD’in lojistik merkezi ve sevkiyat otobanı haline getiren Erdoğan rejimi, siyasi, ticari ve askeri menfaatlerini yakın ideolojik akrabalık içerisinde bulunduğu IŞİD’in menfaatleri ile büyük ölçüde özdeşleştirmişti.

Bu yüzden, giriştiği katliamlar ve imza attığı vahşetler tüm dünyayı dehşete düşüren IŞİD’in Irak ve Suriye’de etkinliğini yükselttiği o dönem boyunca Erdoğan rejiminin bu korkunç tehdide karşı bir kez olsun operasyon düzenlemeyi gündeme getirmemiş olması anlamlı olduğu kadar tuhaf ama kendi içerisinde de tutarlı. Şüphesiz ki, bu tuhaf durumun Erdoğan rejiminin, Suriye ve Irak’a, bölgeye ve dünyaya IŞİD’le aşağı yukarı aynı pencereden bakıyor olması dışında mantıklı bir açıklaması bulunmuyor.

ERDOĞAN, AYNI BÖLGEDE IŞİD HAKİMİYİTENİ NEDEN SORUN ETMEMİŞTİ?

Hakikaten de büyük tutarsızlıkları ile bilinen Erdoğan rejiminin bu konuda tutarlı bir siyaset izlediğini kabul etmeliyiz. Çünkü, IŞİD kontrolünde olduğu dönemde Suriye sınırından yüzlerce defa Türk topraklarına füze fırlatıldığı, onlarca insanın hayatını kaybettiği başta Reyhanlı ve Suriçi saldırıları olmak üzere pek çok terör saldırısı yapıldığı halde Erdoğan rejiminin IŞİD’i bir tehdit olarak görmezden gelmeye inat ve ısrarla devam ettiğini dünya âlem biliyor.

Eğri oturup doğru konuşalım, Suriye’deki rejime ve IŞİD’e muhalif silahlı Kürt grupların kontrolü ele geçirmeye başladıklarından bu yana aynı sınırdan Türk topraklarına yönelik herhangi bir terör saldırısında bulunmadıkları da bilinmeyen bir gerçek değil. Başbakan Binali Yıldırım’ın Pazar günü çevresine topladığı hükümet borazanı yayın yönetmenlerine Suriye sınırlarından Türkiye’ye yönelen 700’den fazla saldırının Kürt unsurlardan kaynaklandığına dair sözleri ise apaçık bir hokkabazlıktan ibaret.

Zeminin son derece kaygan olduğu, üstelik dünyanın büyük güçlerinin dikkatlerinin odaklandığı Suriye topraklarında girişilen ‘Zeytin Dalı Operasyonu’nun askeri sonuçlarının ne olacağını şimdiden kestirmek zor olsa da, siyasi motivasyonlarını ve muhtemel siyasi sonuçlarını kestirmek aynı derecede zor değil. Neticede, bölgede askeri olduğu gibi siyasi hakimiyet konusunda birbirleriyle mücadele eden topu topu dört ana unsur bulunuyor: Esed rejimi, IŞİD, ÖSO ve PYD…

Bilindiği üzere, Esed rejimini yıkmak için şeytanla bile ittifak kurmayı göze alan İslamofaşist Erdoğan rejimi, Suriye ve Irak topraklarının IŞİD kontrolüne girmesini bir tehdit olarak görmemiş ve hatta doğrudan ya da dolaylı olarak IŞİD hakimiyetini desteklemişti. Ancak, IŞİD’le alengirli ilişkilerine yönelik uluslararası toplumdan gelen homurtular karşısında zaman içerisinde Erdoğan rejimi için bölgenin ve sınır kontrolünün FSÖ’nün eline geçmesi birinci tercih haline gelmişti. Mevcut halde ise Erdoğan rejimi, Türkiye’nin 911 km’lik sınırı boyunca uzanan Suriye topraklarını bölgedeki Kürtler dışında kim kontrol ederse etsin noktasına gelmiş durumda.

TÜRK ASKERİ ESED REJİMİ’NİN BÖLGEDEKİ HAKİMİYETİ İÇİN SAVAŞIYOR

Teoride böyle olan durum, realitede ise oldukça farklı. Erdoğan rejiminin bilinçli ya da şuursuzca attığı adımlar ortak sınır boyunca uzanan bölgenin orta ve uzun vadede yeniden Esed rejiminin kontrolüne geçmesi için uğraşmak dışında bir anlam taşımıyor. Çünkü bölgenin, Türkiye’nin amaçlıyormuş gibi gösterdiği ve bu bağlamda binlerce silahlı militanını sahaya sürdüğü ÖSO’nun kontrolüne bırakılmasının önünde Esed rejimi, PKK/PYD, Rusya/İran/Irak ve ABD liderliğindeki küresel koalisyon gibi ciddi engeller bulunuyor.

Kürtlerin bölgeyi ve dolayısıyla Türkiye ile ortak sınırları kontrol etmesinden ise başta Erdoğan rejimi olmak üzere Rusya/İran/Irak ve Esed rejiminin hoşnut olmadığı aşikâr. Sadece Kürtleri, Rusya’yı, Şam’ı ve ABD’yi değil, bütün dünyayı karşısına almak pahasına Türkiye’nin bu bölgeye yerleşmesi mümkün olmadığına göre, geriye büyük aktörlerin de sahaya indiği bu bölgenin ya yıllarca sürecek bir kanlı bataklığa dönüşmesini beklemek ya da daha önce ifade ettiğimiz gibi sahada çekişen dört ana unsur arasından biri üzerinde uzlaşılmasını beklemek kalıyor.

Sahadaki bütün aktörler dikkatle ele alındığında ise, üzerinde uzlaşılabilecek baskın unsurun ÖSO, IŞİD ya da Kürtler olmayacağı aşikâr. Geriye sadece Esed rejiminin yeniden bölgeden hakimiyetini tesis etmesi kalıyor ki, hem Fırat Kalkanı Harekatı’nın hem de ‘Zeytin Dalı Operasyonu’nun, bu açıktan ifade edilmediği ve asla ifade edilmeyecek olmasına rağmen, fiilen ve resmen hizmet ettiği seçeneği bu oluşturuyor. Erdoğan rejimi istediği kadar kamuoyundan gizlemeye, gözlerden kaçırmaya çabalarsa çabalasın, sahadaki askeri hareketlilik hangi sebeplerle ve amaçlarla gerekçelendirilmeye çalışılırsa çalışılsın, Cumartesi’nden itibaren girişilen operasyonda yitirilecek her Mehmetçik, tıpkı Türkiye lehine kalıcı hiçbir sonuç üretmeyen Fırat Kalkanı Harekatı’nda şehit olan en az 72 askerimiz gibi, Esed rejiminin Suriye’de yeniden hakimiyet kurması için feda edilmiş olacak.

Hatırlanacağı gibi Erdoğan rejiminin 20 Aralık 2016 tarihinde Moskova’da Rusya ve İran ile altına imza koyduğu anlaşma metninin ilk maddesi açıktan “İran, Rusya ve Türkiye; çok sayıda etnik yapı barındıran, çok dinli, mezhepsel olmayan, demokratik ve laik bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan saygılarını yinelerler,” diyordu.

TARİH TEKERRÜR EDİYOR, ERDOĞAN REJİMİ RUS TERCİHİ İÇİN ÇALIŞIYOR

24 Aralık 2016’da yayınlanan bir yazıda “Erdoğan rejiminin imzaladığı anlaşmadaki bu maddenin bize söylediği, IŞİD’e ve türlü yobaz sürüsüne yem edilen Mehmetçiğin, Suriye’de Esed rejimi için savaştığından başka bir şey değil. İster el-Bab’da, ister başka bir yerde olsun Suriye topraklarında şehit düşen her askerimiz, IŞİD ve benzeri vahşi yobaz sürülerinden kurtarabildikleri her toprak parçasını anlaşma gereği Esed’e teslim etmek zorunda. Yani Erdoğan’ın batağa sürdüğü Mehmetçik, Suriye’de Esed’in toprakları için toprağa düşüyor,” demiştim. Şimdi tarih yine ve yeniden tekerrür ediyor.

Çünkü, uzunca bir zamandır Suriye hava sahasını Türk savaş uçaklarına kapamış olan Rusya’nın 69 veya 72 savaş uçağının operasyona katılmasına müsaade etmesi ve Afrin’deki sembolik askeri varlığını operasyon öncesi başka bir bölgeye kaydırması, Moskova’nın da bölge hakimiyeti için tercihinin Kürtler olmadığını gösteriyor. Kendileriyle birinci derecede herhangi bir sorunu bulunmayan Kürtlere bile yeşil ışık yakmayan Rusya’nın bölge hakimiyetini düşman bildiği ÖSO’ya bırakmayı hedefleyen bir denklemin parçası olmasını düşünmek ise herhalde büyük bir aptallık olacaktır.

Rusya’nın tercihi, Türkiye’nin nihai olarak bölgeye yerleşmesi de olamayacağına göre, geriye sadece Esed rejiminin bölgesel hakimiyetini yeniden tesis etmek kalıyor. Erdoğan rejiminin silahlı Kürt gruplara karşı sahada ÖSO’yu kullanıyor olması kimseyi yanıltmasın. Bu operasyonun orta ve uzun vadeli siyasi sonuçları Esed rejiminin bölgeye dönmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor. Bir başka ifadeyle Erdoğan rejimi Türk askerlerinin hayatını, yıkmak için radikal İslamcı terör örgütlerini bile kullanıp koskoca bir ülkeyi yakmayı göze aldığı Esed rejiminin sınırlarımıza yeniden yerleşmesi için riske ediyor.

RUSYA, İKNA EDEMEDİĞİ KÜRTLERİ TÜRK SOPASIYLA YOLA GETİRİYOR

ABD’nin ne yapacağına gelince; İran ve Rusya’nın doğrudan sahaya indiği bir coğrafyada ABD’nin bugüne kadar yaptıklarından daha öte bir şey yapmaya kalkacağını savunmak için elimizde herhangi bir sebep bulunmuyor. ABD’nin derdinin bölgede yeni bir Kürt varlığı kurmaktan ziyade IŞİD’in yeniden hortlamasına müsaade etmemek olduğunu tahmin etmek için ise dahi olmak gerekmiyor. IŞİD’i engelleyecek en güçlü seçenek olarak yeniden Esed rejiminin öne çıktığı bir durumda bile ABD’nin bu rejimi kendisi, Batılı müttefikleri ve İsrail için tehdit oluşturmayacak bir düzlemde tutmasına hizmet edecek Kürt unsurlara verdiği destek büyük ihtimalle devam eder. Ama bu desteğin bölgede bir Kürt devletçiğine zemin hazırlayacak şekilde devam edip etmeyeceğini ABD’nin tercihlerinden ziyade, müttefikleri için sahada çatışmayı göze alabilen Rusya’nın bu duruma nasıl yaklaşacağı belirleyecektir. Rusya’nın mevcut pozisyonunun bile ABD’ye bu konuda fazlaca bir alan bırakmadığı düşünüldüğünde hareket alanının ne kadar kısıtlı olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Suriye Demokratik Meclisi’nden Nobahar Mustafa ve Kuzey Suriye Demokratik Yönetimi’nden Sinem Muhammed, Diken’e yaptıkları bir açıklamada, Rusya’nın Afrin’de izlediği siyasetin ana amacının ne olduğunu açıkça gösteriyor. Mustafa ve Muhammed Rusya’nın YPG’yi Afrin’i Esed rejimine teslime ikna etmeye çalıştığını, Kürtlerin ise bu teklifi reddettiğini söylüyor. Her ikisi de “Anlaşılan Kürtlerden istediklerini koparana kadar Türkiye’ye yol verecekler,” demeyi ihmal etmiyor.

Yani işin özeti ve acı gerçek şu ki, Erdoğan rejimi Türk ordusunu Moskova’nın Esed rejiminin bölgede yeniden hakimiyet kurmasını sağlama planı çerçevesinde Rusya ve Esed rejiminin amaçlarına hizmet edecek piyadeler olarak sahaya sürmüş bulunuyor. Olup bitenden benim anlayabildiğim bu. Zeytinin dalı, üzümün çöpü demeyip kendilerine verileni yalamadan yutmaya hazır on milyonlar için bu yazdıklarım hiçbir anlam ifade etmeyecek olsa da tarihe mütevazi bir not olarak düşmüş olalım.

[Bülent Keneş] 22.1.2018 [TR724]

Çözüm konuşalım [Hakan Zafer]

Mevlana’nın, kendime sık sık hatırlattığım bir sözü var: “Bela anında sende kalan, cevherindir.”

Bu hafta bu sözün sağlamasını bir kez daha yaptım.

***

Uzunca bir süredir Çarşamba günleri YouTube üzerinden sevgili Ahmet Bozkuş’la birlikte “Bi Konuşalım” adını verdiğimiz bir program yapıyoruz. Tahmin etmekte zorlanmayacağınız bir konuda gelen yoğun mesajlara, kendimizi hazır hissettiğimiz bir bölümde yer verelim diye düşünüyorduk. Konu, “Hizmet Hareketine yönelik soykırım esnasında nasıl bir toparlanma yaşanmalı” idi. İzleyicilerden çözüm önerisi beklediğimizi önceki hafta duyurmuştuk. Bugüne dek bize ulaşan bu konuya dair tüm öneri mesajlarını ve özellikle geçen hafta gelenleri derleyip bir araya getirdik. İtiraf etmeliyim ki içe dönük atılınca hiç kolay olmayan bu bakışla yazılmış beklediğimizin çok üstünde mesaj aldık.

Konuya hazırlama amacıyla daha önce benzer durumlar yaşanmış mı, yaşanmışsa toparlanma süreçlerini nasıl yönettiklerini teorik olarak sınıflandırmaya çalıştım. Güncel durumun, bir ırk, ideoloji veya din müntesiplerinin tamamına yapılanlardan farklı değerlendirilmesi, “Dinden doğan gruplara” yapılan baskılama süreçleri üzerinden konunun ele alınması daha tutarlı olacaktı. Çerçeveyi böyle daraltınca eldeki örneklerden hareketle grupların,

  • Yeraltına inen,
  • Sinmeyi tercih eden,
  • Yöntem değişikliğiyle şiddete başvuran,
  • Dini motivasyonla başlamasına rağmen siyasi harekete dönüşen,
  • “Hareket” olarak başlayıp mistik akıma dönüşen,
  • Parçalanıp güç karşısında tehdit oluşturmayacak ebatlarda aynen devam eden,

gibi birçok başlıkta toplandığı görülüyor.

Hizmet hareketi, bu sınıflandırmaya girer mi girmez mi zamanla göreceğiz. Dinden doğan alt grup olması yönüyle içerden bakınca bu teorik çerçeveye girmek zorunda da değil. Çünkü inayet kavramı karşımıza çıkıyor. Akışı, bir anda, beklenmedik bir zaman ve şekilde tersine çevirecek bir ilahi güce iman ediyorsanız meseleye bakış değişir. Ancak bu inanç, evvel yaşananları yok sayıp, tekrar eden döngüyü hafife almak anlamına gelecekse bu durum çoğu zaman “şuursuzca yakalanılan” acı sonları kendisinden sonra sahneye çağırır. İnanç etrafında kenetlenen gruplar için söylenebilecek söz, üzerine düşeni son noktaya kadar yaparken evvelkilerin bilgiye dönüşmüş süreçlerine inatla kulak tıkamadan, bu bilgiyi değerlendirirken inayet beklentisini de canlı tutmak olmalıdır.



***

Topa girmenin, kemiğe gelecek tekmeleri hesaba katmayı da gerektirdiğini hem daha önce öğrenmiş olmadan hem de akademisyenliğin kazanımı gereği program başında sınırlılıklardan bahsetmek durumundaydım. Bu, yaptığımız işi, sınır tanımayan yorumlama becerisi ve zan ustalığından ayırt edecek en temel ölçüydü. Bizimle, bize gelenle, bizden etkilenmiş olmakla ve de sadece sorunların giderilmesine yönelik olmasıyla konunun sınırlı olduğunu ifade ettim.

Gelen önerilerin önemli bir kısmında “yok sayma” tavrından belirgin bir şekilde rahatsızlık duyulduğu anlaşılıyordu. İndirgemeci bir yaklaşımla, hiçbir şey yapılmıyor edasıyla cümleye başlayarak bu rahatsızlığı çoğaltamazdık. En baştan takdir ve teşekkür borcumuz olan eli öpülesi “zorda yetişen” kahramanları görmezden gelmek gibi bir çelişkiye düşme ihtimali bile ürpertici geliyor bana.

Kalanını program videosuna havale edip burada gelen öneri mesajları içinde çoğunluğu oluşturan ve bizim “iletişim problemleri” olarak adlandırdığımız başlığın alt başlıklarını yazmakla yetineyim.

  • Dinlenilme ihtiyacı ve kendi yankısına arkadaş olanlar.
  • Konuşmayanlar ve konuşmayanlar adına konuşanlar.
  • Soru sorma ve cevap alma sorunu.
  • Dışlayıcı ve yok sayıcı dil.
  • Dini dil ile ikna etmeye zorlama.

***

Çözüme dair çabanın, fikri düzeyde genele yayıldığının işareti olarak değerlendirince bu hafta bi konuştuklarımız ümit vericiydi. Program içinde yaptığım bir vurguyla bitireyim. Daha önce yaşanmış baskılama süreçlerinin aydınlatılmasında, sonradan gelenlere ulaşmasında, güçlülerin ağzıyla yazılmış resmi tarih yerine olay içinde yer alanların yazı, müzik, resim vs. gibi araçlarla ortaya koydukları “Karşı Hafıza” en etkili yöntem olarak göze çarpıyor. Hizmet Hareketi için de geçerli bu çaba, hem ezilen hem de yok sayılanları gerçek özne haline getirecek bir iksir gibidir. Bu günleri, gelecekte intikam adına değil, “Biz yandık, sonrakiler yanmasın” diyerek, aynı hatta teknolojik gelişmelerin katkısıyla daha fazla araçla kayda geçirilip, karşı hafızanın ortaya konması, süreçten arda kalacak bir kazanım sayılabilir.

[Hakan Zafer] 22.1.2018 [TR724]

OHAL Komisyonu kararları ya da dostlar alışverişte görsün! [Av. Nurullah Albayrak]

OHAL Komisyonu karar vermeye başladı. Medyaya yansıyan açıklamalara bakıldığında beklendiği gibi sadece yüzde 1 kabul oranıyla karar verdiği anlaşılmakta. Bu kararla, başvuru yapanlardan yüzde 1’i haksız olarak kamu görevinden ihraç edilmiş geri kalan yüzde 99 luk kesim ise haklı olarak ihraç edilmiş gibi bir sonuç anlaşılmasın.

Komisyon üyelerinin niyetlerinin tüm başvuruların reddedilmesi olduğunu, ancak AİHM’nin verdikleri kararları takip ettiklerini bildikleri için ‘çalışıyoruz ve iade kararı da veriyoruz’ diyebilmek için birkaç tane kabul kararı verilmektedir.

Bu sonuca ulaşmak için verdikleri kararların gerekçelerine bakmak yeterli olur. Verdikleri kararların gerekçesine bakıldığında hukuki bir değerlendirme yerine siyasi değerlendirme yaptıkları anlaşılmaktadır.

OHAL Komisyonu tarafından verilen bir kararın gerekçesinde;

‘OHAL kapsamında kamu görevinden çıkarılma tedbirinin uygulanabilmesi için kişilerin terör örgütleriyle ya da devletin Milli Güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum ve gruplarla bağının kurulması yeterlidir. Bu değerlendirme, cezai sorumluluğun bulunup bulunmadığından bağımsız olarak kamu görevinde kalmanın uygun olup olmadığı yönünden yapılmaktadır.’ denilmektedir.

Bu kararla komisyon hukuki bir değerlendirme yapmadığını açıkça ifade etmiştir. Eğer hukuki bir değerlendirme yapılacak olsaydı, en azından olağanüstü halde çıkarılacak kanun hükmünde kararnamelerle; Anayasanın 129 uncu maddesinde yer alan ‘savunma alınmaksızın disiplin cezası verilemeyeceği’ güvencesine aykırı bir tedbir alınamayacağı kuralının dikkate alınması gerekirdi.

Komisyon üyeleri Saray’ı kızdıracak karar verebilir mi?

Hiç şüpheniz olmasın ki, bu kararı veren komisyon üyeleri Saray’a çıkarak, ‘Sayın Başkanım, komisyonumuz karar verirken, siz olsaydınız bu konuda nasıl karar verecekseniz değerlendirmesi yaparak, sizin istediğiniz doğrultuda karar verecektir. Bizim için hukukun ne dediği değil sizin ne dediğiniz önemlidir’ demişlerdir. Bu karardan başka bir mana çıkarılması da  zorlama olacaktır.

Komisyon tarafından verilen kararda, ceza soruşturma ve yargılama konusu olan iddialar gerekçe gösterilerek, ‘başvurunun reddine’ şeklinde karar verilmiştir. Başvuru sahipleri hakkında ceza yargılaması ya da soruşturmanın var olması başvurunun reddi gerekçesi yapılarak tam bir kısır döngüyle sürecin işletildiği gösterilmiş oldu.  Başvuru sahipleri, haklarında soruşturma olduğu gerekçesiyle ihraç edilmiş ya da kamu görevinden ihraç edildikleri için haklarında soruşturma açılmıştır.

Nasıl bir hukuk anlayışıdır ki, birinin varlığı diğerinin gerekçesi yapılabiliyor. Bu mantıkla kişiler hakkında aynı iddia ile iki farklı cezalandırma yapılmaktadır.

Karşılanmayan adalet çöküş getirir

Komisyona başvuru yapan kişilerin neredeyse tamamı hakkında, aynı iddia ya da eylem nedeniyle hem ceza soruşturması başlatılmış hem de memuriyetten ihraç edilmiştir. Aynı eylem gerekçesiyle iki ayrı ceza verilmiştir. Oysa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Ek 7. Protokolün 4. maddesine göre, aynı eylem ya da suçlamalar nedeniyle bir kişi hakkında iki ayrı yargılama yapılamayacağı gibi iki ayrı cezaya da hükmedilemez. Bu açıdan AİHM atılı suçu ya da suçlamaları değil, suçlamalara dayanak gösterilen eylemleri dikkate almaktadır (Grande Stevens and others v. Italy, § 277). Dolayısıyla bir kişi aynı eylem ya da faaliyetler gerekçe gösterilerek iki kez yargılanamaz veya iki ayrı cezaya çarptırılamaz.

Uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülük gereğince, eğer biri hakkında ceza yargılamasına konu bir eylem varsa bu eylem gerekçe gösterilerek ayrıca kamu görevinden ihraç cezası uygulanamaz.

Komisyon tarafından oluşturulan kötü hukuk kuralları ya da hukuk kurallarının bilerek ya da bilmeyerek kötü yorumlanması adalet talebini karşılamayacağı gibi geri dönülmez bir çöküşü de beraberinde getirecektir.

Hiç şüphe yok ki AİHM kısa zaman içerisinde iç hukukun etkisiz olduğuna ve OHAL komisyonunun da etkili bir yol olmadığına karar verecektir. AİHM tarafından bu doğrultuda karar verileceği ana kadar komisyon tarafından verilen ret kararları için idare mahkemesine başvuru yapılmalıdır.

[Av. Nurullah Albayrak] 22.1.2018 [TR724]

Büyük takımlardan gelen Fenerbahçe’ye yar olmadı [Hasan Cücük]

Fenerbahçe’nin Robin van Persie sorunu nihayet bitti. 13 Temmuz 2015’te Sabiha Gökçen Havaalanı’na indiğinde Hollandalı futbolcu için, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda dillere destan imza töreni düzenlenmişti. Premier Lig’de iki farklı takımda gol krallığı yaşayan RVP’nin Fenerbahçe yılları kariyerinde bir siyah leke olarak kalacak.

Arsenal ve Manchester United formalarını giymiş bir oyuncunun bu denli kötü bir performans göstermesi hayal kırıklığı ötesi bir durum. Ancak Fenerbahçe’nin büyük takımlardan transfer edip de beklediğini alamadığı tek oyuncu RVP değil.

SÜKSELİ BAŞLADI, HAYAL KIRIKLIĞI OLDU

Fenerbahçe’ye gelen en kariyerli oyunculardan biriydi. Uzun yıllar Premier Lig’e damgasını vurmuştu. Arsenal ve Manchester United formalarıyla rakiplerine gol olup yağmıştı. Saha dışında rüya gibi başlayan sarı lacivertli günleri ligin start almasıyla sahaya da yansımıştı. Fenerbahçe adına ilk golünü 20 Ağustos 2015’te Atromitos ile oynanan UEFA Avrupa Ligi play-off turu ilk maçında atmış ve takımına galibiyeti getirmişti. Hemen 3 gün sonra ligde deplasmanda oynanan Çaykur Rizespor maçında golünü yine atıyordu.

Ligin 5. haftasında oynanan Bursaspor maçında oyuna girerken kendisine talimat veren teknik patron Vitor Pereira’ya tepki gösterip, azarlaması kameralara yansıdı. 77. dakikada girdiği maçta galibiyeti getiren golü 79. dakikada attı ama Pereira ile arası açılacaktı. İkili her ne kadar kameralar önünde birlik pozu verse de soğukluk devam etti.

İkinci sezonuyla birlikte bitmek bilmeyen sakatlıkları başladı. Tam 14 kez sakatlandı. ‘Van Persie takımdan ayrı çalıştı’ cümlesi artık bir klişe hâline geldi. Fenerbahçe formasını en son UEFA Avrupa Ligi yolunda yaşanan Vardar faciasında giyen RVP, bu sezon bir daha forma şansı bulamadı. 2,5 yıllık Fenerbahçe döneminde 87 resmi maça çıktı, 36 gol atıp 7 de asist yaptı. 87 maçın 58’inde sahaya ilk 11’de çıktı ama 90 dakikayı tamamlamadan birçok maçta oyundan alındı.

NANİ VE DİEGO, BEKLENENİ VEREMEDİ

Fenerbahçe, RVP ile aynı yıl Manchester United’dan bir başka yıldız isim Portekizli Nani’yi kadrosuna katmıştı. 6 milyon Euro bonservis ödenen Nani, 7 yıl ManU formasını giymişti. Ancak Nani, ManU’dan gelmenin hakkını vermeyen bir performans ortaya koydu. Uyum sorunundan ziyade isteksizliği ve bencilliği dikkat çekti. Mutsuzluğunu her halinden belli eden Nani, bir sezon sonra 8,5 milyon Euro karşılığında Valencia’ya satıldı. Sarı lacivertli formayı 47 maçta giyip 12 gole imza attı ama futbolu vasatı geçemedi. Tek getirisi 2,5 milyon Euro kar edilerek satılması oldu.

Juventus, Werder Bremen ve Atletico Madrid formalarını giydikten sonra Temmuz 2014’te Fenerbahçe’ye gelen Brezilyalı Diego, büyük takımlarda oynamanın hakkını Fenerbahçe’de veremeyen oyunculardan biri oldu. Giydiği 10 numaranın ağırlığını taşıyamayan Diego, büyük beklentilerle gelip hüsranla gitti. 2 yılda sadece 8 gole imza attı.

2012’NİN ÜÇ BÜYÜK TRANSFERİ

Fenerbahçe 2012’de üç büyük takımdan iki önemli oyuncuyu kadrosuna katmıştı. Portekizli Raul Meireles Chelsea’den, Sırp Milos Krasic Juventus’tan ve Hollandalı Dirk Kuyt Liverpool’dan Fenerbahçe’ye kazandırılmıştı. Meireles’e 10 milyon Euro, Krasic’e 7 milyon Euro bonservis ödeyen Fenerbahçe, Kuyt için ise sadece 1 milyon Euro harcıyordu. Yüksek bonservisle gelen iki oyuncudan Krasic tam bir ümitsiz vakaydı. Juventus’tan ziyade amatör bir takımdan gelmiş imajı veren Krasic, forma şansı bulamazken sarı lacivertli yılları yedek kulübesi ve sakatlıklarla geçti. Yattığı yerden milyonlar kazandı. Meireles ise vasatı aşamayan bir futbol oynadı. Chelsea’de orta sahanın en iyilerinden olan Meireles, 4 yıl kaldığı Fenerbahçe’de sadece ilk sezon iyi bir performans ortaya koydu. Son iki sezonu sakatlıkların gölgesinde geçti. Son yılı tam bir hüsran oldu. 33 yaşında futbola veda edip, hem Fenerbahçe hem de futbol defterini kapattı.

Kuyt ise büyük takımdan gelip de Fenerbahçe formasıyla başarıyla ter döken nadir oyunculardan biri oldu. Kuyt’un yanına Liverpool’dan gelen Martin Skrtel’i de eklemek mümkün. Ancak bu oyuncunun Liverpool performansını dikkate aldığımızda Fenerbahçe dönemi sönük geçiyor.

Yine Fenerbahçe kadrosuna 2010’da Chelsea’den 5,5 milyon Euro’ya katılan Miroslac Stoch, 7 yıl kaldığı sarı-lacivertlilerde hayal kırıklığı oldu. 3 kez kiralık gönderilen Stoch, geleceğin yıldızı olarak gelip, hüsran kervanının yolcusu olarak gitti.

[Hasan Cücük] 22.1.2018 [TR724]

Ensar mı sansar mı? [Veysel Ayhan]

Türkiye’de haftalarca tartışılması gereken bir konu tıpkı diğer problemler gibi Afrin’e gömüldü. Ama biz Erdoğan’ın suni “Afrin” gündemine takılmayalım.

Önce MİT Müsteşarı Fidan’ın 2011’de gizli bir toplantıda Suriye’ye gönderilen silahlarla ilgili sarfettiği “Oralara 2 bine yakın TIR gönderdik” cümlesini hatırlayalım.

Sonra bu ayın başında Fransız bir gazetecinin Suriye’deki selefi gruplara gönderilen silahları sorduğu soruyu hatırlayalım. Erdoğan bu soru karşısında afallamış ve şaşkınlıktan 2 itirafta bulunmuştu.

Birincisi gıda değil silah gönderildiğini, ikincisi kanunsuz gönderilen silahların bir kısmını yakalayan devlet personelini (Savcı, hakim, asker… ) Cemaat isnadıyla hapse attığını itiraf etmişti.

Soru şu: Türkiye, Suriyeli muhaliflere binlerce tır silah göndermeseydi, iç savaş bu kadar alevlenir miydi? Milyonlarca Suriyeli göç etmek zorunda kalır mıydı? İşin doğrusu arkasında Rusya ve İran gibi iki devlet olan Esat’a karşı muhaliflere yardım etmek beyhudeydi ve korkunç bir felakete sebep oldu. Yani Türkiye’nin payı az değil.

Olan oldu. Milyonlarca Suriyeli, ‘yanlış at’a oynayan Türkiye sayesinde, evinden, işinden oldu. Bir kısmı öldü, bir kısmı göç etti. Birkaç haftada gidecek olan “Esed” gitmedi. Erdoğan Şam’a Cuma namazına gidemedi, 4 milyon Suriyeli Türkiye’ye geldi.

‘BİZLER ENSAR OLDUK SİZİN İÇİN’

Dini istismar etmek Erdoğan’ın siyaset tarzı olduğu için o tarihlerde Suriyeli mültecilere şunları diyordu

“Türkiye olarak sizleri burada misafir etmenin memnuniyeti sevinci ve haklı gururu içerisindeyiz. Sizler muhacir oldunuz. Mecburiyet içerisinde yurtlarınızı terk ettiniz. Bizler de ensar olduk sizin için tüm imkanlarımızı seferber ettik. Kim ne derse desin sizler bize asla yük değilsiniz.”

Böyle diyordu ama 4 milyon Suriyelinin çoğu sokakta ve işsizdi. Kamplar yetersiz ve ilkeldi.

Erdoğan “Biz Suriyeli kardeşlerimize 30 milyar dolar para harcadık” diye her mahfilde övününce CHP lideri Kılıçdaroğlu, “Nereye gitti bu 30 milyar dolar?” diye kurcalamaya başladı. Cevabı Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ’dan geldi: “Bunun içinde eğitime, sağlığa, yola giden harcamalar var. Yoldan Suriyeliler geçmiyor mu?”

Böylece yapılan bazı milyarlık otobanların “Suriyelilere yardım” kapsamında yapıldığı ortaya çıktı!

ENSARLIK MEĞER ‘ENAYİLİKMİŞ’

Erdoğan’ın “ensarlığı” çok sürmedi. Bir süre sonra Avrupa’dan para istemek için şunları demeye başladı:

“Kusura bakmayın alnımızda enayi yazmıyor. Edirne’den insanları otobüslere bindirdik geri çevirdik. Bu 1 olur 2 olur. Kapıları açarız hadi hayırlı yolculuklar deriz”

Bir başka gün: “Bana bak, daha ileri giderseniz sınır kapıları da açılır bunu da öyle bilesiniz.”

‘Asla yük olmayan Suriyeli’ler’ bir anda ‘şantaj malzemesine’ dönmüştü.

BAŞBAKANI ‘ŞANTAJ MALZEMESİ’ YAPARSA HALKI NE YAPAR?

Başbakanının halkı neler yapmadı ki!

Buyrun bazılarını okuyalım:

Sakarya’da dokuz aylık Suriyeli hamile kadını tecavüz ettikten sonra 10 aylık çocuğuyla birlikte öldürdüler.

26 yaşındaki Suriyeli bir kadına, kamp şoförü tecavüz etti. Epilepsi hastası olan kadın bu olay sonrasında ilaçlarını içerek intihar etti.

AFAD bağlı Nizip Mülteci Kampı’nda 30 çocuğuna 3 ay boyunca tecavüz edildi.

Mazlum-Der‘in verilerine göre, fuhuş karın tokluğuna denebilecek düzeye düşmüş durumda. Bölgede çalışmalar yapan uzmanlar, bir öğün yemek karşılığı fuhuş yapan küçük yaşta kızlar olduğunu, fuhuşun 12-13 yaşına kadar düştüğünü belirtiyor.

Gaziantep’te çalışan Suriyeli kadın aktivist Raja Altalli: “Fuhuş olduğunu biliyoruz. Son olarak Kilis’te bir zihinsel özürlü Suriyeli kadın mültecinin pazarlandığını duyduk. Ama son derece hassas konular olduğu için kimse konuşmak istemiyor.”

Haberdeki onlarca vakadan biri: “Eşim Nisan ayında, eve genç bir Suriyeli kadın getirdi ve ona imam nikahı kıydı. Ben üstüme kumayı kabul etmeyince beni ve çocuklarımı sokağa attı”

Mazlum-Der’e konuşan Batman Barosu Kadın Hakları Komisyonu üyesi Av. Seçil Erpolat: “Batman’da da komisyoncular aracılığıyla küçük yaştaki Suriyeli kızlar imam nikâhıyla eş yapılıyor. Bildiğimiz bir olay. Nusaybin’de bir benzinlikte kadınların fotoğraflarından oluşan bir katalogdan seçtirilerek ikinci eş olarak bin ya da iki bin TL başlık parası karşılığı evlendirilen bir Suriyeli sığınmacı kadın… Bir diğer vakada ise 16 yaşındaki Suriyeli bir kız çocuğu 60 yaşlarındaki evli bir erkek tarafından 10 bin TL karşılığı satın alınıyor.”

Suriyeli mültecilerin yaşadıkları travmaları konu alan “Uluslararası Ruhsal Travma Toplantıları”nda Suriyeli bir kadının kamp çalışanı tarafından tecavüze uğradığı, ancak hakkında işlem yapılamadığı ortaya çıktı.

The Guardian gazetesi, sınır kasabalarında sığınmacı kadınları hedef alan bir ‘evlilik turizmi’nin yapıldığını, ‘çöpçatan‘ların pasaportu bile olmayan kadınları imam nikahıyla pazarladığını, yazdı. Guardian muhabiri Constanze Letsch’in Reyhanlı, Kilis ve Gaziantep’teki söyleşilerinden derlediği haberdeki iddialar şöyle: Bir otel görevlisi, ‘parayla çöpçatanlık yapmanın‘ bölgede yükselen bir ‘iş kolu’ olduğunu anlatıyor: ‘‘Ülke çapından Türk misafirlerimiz var. Suriyeli eşler bulmak için geliyorlar.”

SON SKANDAL

“Olay Kanuni Sultan Süleyman isimli bir hastanede geçiyor. Bir sağlık görevlisi, 17 yaşındaki bir kız çocuğunun hamileliğinin polise bildirilmediğini fark ediyor. Sonra kayıtları kontrol ediyor ve 5 ay 9 günlük süreçte, tam 250 tane 18 yaş altı kız çocuğunun hamilelikle ilgili hastaneye geldiğini, bunların 115 tanesinin bildirilmediğini fark ediyor. Başhekim yardımcısına durumu bildirdiğinde, görev yeri değiştiriliyor. O da savcılığa gidiyor… Polise bildirimi yapılmayan 115 çocuktan 39’u Suriye’deki savaştan kaçıp gelmiş.”

İstanbul’un en büyük hastanelerinden birinde bunlar oluyorsa geri kalanı diğer hastaneleri siz hesaplayın.

ŞİMDİ SIRA AFRİN’DE!

Din istismarının son mağduru Hz. Ömer oldu. Erdoğan O’nun sözüne atıf yapıyor:

“Bu ülkenin başbakanı olarak açıkça ifade ediyorum ki, Dicle’nin kenarında kurdun kaptığı bir koyun bile benim mesuliyetim altındadır.”

Dicle’nin kenarında koyun kalmadı. İnsanlar evsiz bir şekilde ya öldü ya göç etti. Şimdi sıra Afrin’de!

Yazının başlığında geçen sansarlarla ilgili birkaç bilgi:

Geceleri ava çıkar. Çok iyi bir kemirgendir. Kemirip yok etmeyeceği hiç bir şey yoktur. Katil ruhludur. Yemek için öldürmez. Sırf öldürmek için öldürür. Normalde bir tane kümes hayvanı ile doyabileceği halde kümeste bulunan tüm hayvanları boğazlar.

NECİP MİLLET Mİ DEDİNİZ?

Ensar’lık ve Sansarlık tüm coğrafya halkları için bir seçenek. Karşılaşılması muhtemel bir yol ayrımı. Ne yazık ki “ensarlık” büyük oranda batıya, sansarlık ise ‘necip’ ülkemize düşmüş!

Peki ‘necip’ milletimize ne olmuş?

Milletimizin ‘necip’ olan kısmı dört bölümden oluşuyor. Bir bölümü zindanda. Bir kısmı yurt dışına gitti. Bir bölümünün eli ve dili felç. Ruhen bitkisel hayatta. Kalan minik bir kısmın ise sesi duyulmuyor.

O nedenle ortalık sansar kaynıyor.

[Veysel Ayhan] 22.1.2018 [TR724]