İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), yaptıkları ortak açıklama ile “İşimi Geri İstiyorum” dedikleri için gözaltına alınan Acun Karadağ, Nazan Bozkurt, Mahmut Konuk, Armağan Özbaş, Alev Şahin, Mehmet Dersulu ve Gülnaz Bozkurt’un derhal serbest bırakılmalarını talep etti.
KRONOS 14 Ağustos 2020 GÜNDEM
İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) yaptıkları ortak açıklama ile “İşimi Geri İstiyorum” eylemi yaptıkları gerekçesiyle gözaltına alınan emekçilerin serbest bırakılmasını talep etti.
‘İŞİMİ GERİ İSTİYORUM’ DEDİLER
İki insan hakları kurumunun açıklamasında, “İşimi Geri İstiyorum’ diyerek protesto eylemi yapan ve bu eylemlerde polis müdahalesine uğradıkları için yaşadıkları ihlaller nedeniyle İHD ve TİHV’ye başvuran çok sayıda kişi bulunmaktadır. Bu kişilerle ilgili neredeyse aynı iddialarla ilgili devam eden davalar mevcuttur. Bu kişiler sürekli polisin gözü önünde aynı içerikli protesto eylemleri yapmaktadır, dolayısıyla devam eden davaları sonuçlanmadan aynı iddialar ile mükerrer diye tabir edeceğimiz bir adli işleme tabi tutulmaları kesinlikle kabul edilemez. Bu nedenle gözaltına alınanların bir an önce serbest bırakılmasını talep ediyoruz” ifadeleri kullanıldı.
“İKTİDAR KARŞI DARBE YAPARAK OHAL İLAN ETTİ”
“15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünün bastırmasını takiben darbecilerin yakalanması ve iktidara tüm kesimlerin desteğini açıklamasına rağmen iktidar, adeta karşı darbe yaparak 20 Temmuz 2016 tarihinde OHAL ilan etmiştir” denilen açıklamada, bu uygulamanın kesintisiz olarak 2 yıl süreyle sürdürüldüğü vurgulandı. “Bu da yetmemiş, 7145 sayılı kanunla OHAL yetkileri kurumlara ve valilere tanınarak OHAL 3 yıl için sürekli hale getirilmiştir” denildi.
“İKTİDAR HUKUK TANIMIYOR”
İki kurumun açıklaması şöyle devam etti: “OHAL dönemi içerisinde çıkarılan çok sayıda Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 135 bin kamu emekçisi kamu görevinden çıkarılmış ve adeta medeni ölüme terk edilmiştir. İktidarın bu hukuk tanımaz ve Anayasa dışı uygulamasına karşı başlangıçta binlerce kamu emekçisi sendika ve konfederasyonları öncülüğünde protesto eylemleri yapmış ve iktidarı Anayasa’ya uygun davranmaya davet etmişlerdir. Halen sendika ve konfederasyonların bu tarz eylem ve etkinlikleri belirli zamanlarda yapılmaya devam etmektedir. Bunun yanı sıra onlarca kamu emekçisi başta Ankara olmak üzere Türkiye’nin farklı şehirlerinde her gün yinelenen şekilde ve sadece ‘İşimi Geri İstiyorum’ pankartı açarak barışçıl protesto etkinliği yapmış ve yapmaya devam etmektedirler.”
“YANDAŞ MEDYADA MASUMİYET KARİNESİNE AYKIRI YAYINLAR YAPILDI”
“Bu şekilde ‘işimi geri istiyorum’ diyen kamu emekçileri bu süreçte sayısız kez gözaltına alınmış ve haklarında yüz binlerce lirayı bulan idari para cezası verilmesi işlemine uğramışlardır. Bu kişiler ayrıca terör suçlaması ile karşılaşmış ve birden çok kez uzun süreli gözaltılara tabi tutularak haklarında çok sayıda dava açılmıştır, açılan davalar halen devam etmektedir. 13 Ağustos 2020 tarihinde sabah saatlerinde Ankara’da birçok kişi evleri basılarak gözaltına alınmıştır. Gözaltına alınanlar arasında İHD üyesi Mahmut Konuk da bulunmaktadır. Ayrıca haftada birkaç gün ‘İşimi Geri İstiyorum’ diyerek protesto eylemi yapan ve bu eylemlerde polis müdahalesine uğradıkları için yaşadıkları ihlaller nedeniyle İHD ve TİHV’e başvuran çok sayıda kişi de bulunmaktadır.
‘TOPLANMA VE GÖSTERİ YAPMA ÖZGÜRLÜKLERİNİ KULLANDILAR’
Bu kişiler gözaltına alındıktan sonra yandaş medyada masumiyet karinesine aykırı biçimde yayınlar yapılarak bu kişiler hakkında karalama ve itibarsızlaştırma kampanyası yürütülmesi oldukça üzücüdür. Gözaltına alınan kamu emekçileri Anayasa ve Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmeler ile güvence altına alınan toplanma ve gösteri yapma özgülüklerini kullanmaktadırlar. Bu özgürlük, ‘ifade özgürlüğü’ ile birlikte demokratik toplumların temelini oluşturur. Uluslararası normlar, toplanma ve gösteri yapma hakkı kullanılırken, ulaşılmak istenen amaç ve kullanılan ifadeler ne kadar rahatsız ve şok edici olursa olsun, devletlerin bu hakka müdahaleden kaçınmaları gerektiğini açıkça belirtir. Barışçıl yöntemler ile en temel hak ve özgürlüklerini kullanan bu kişilerin bir an önce serbest bırakılmasını talep ediyoruz.”
[Kronos.News] 14.8.2020
ABD ve Avrupa’dan Türkiye’ye yaptırım çağrıları yükseliyor
Amerikalı 2 senatör, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’ya bir mektup yazarak Doğu Akdeniz’deki gerilim nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulanması için ABD’nin AB ile birlikte çalışmasını talep etti. Almanya ve Avusturya’da ise siyasiler Türkiye’ye baskı yapılmasını istedi.
BOLD – ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi üyesi Bob Menendez ve ABD Senatosu Devlet, Dış Operasyonlar ve İlgili Programlar Tahsisat Alt Komitesi üyesi Chris Van Hollen, Dışişleri Bakanı Pompeo’ya bir mektup yazarak Doğu Akdeniz’deki gerilim nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulanması için ABD’nin Avrupa Birliği (AB) ile birlikte çalışmasını talep etti.
ABD’li iki senatör mektuplarını Mike Pompeo’nun Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ile Cuma günü Atina’da gerçekleştireceği görüşme öncesinde Pompeo’ya iletti.
Mektupta Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Oruç Reis isimli sismik araştırma gemisiyle doğal gaz ve petrol arama faaliyetleri yürütmesi “provokatif” bir eylem olarak nitelendirildi.
İki Demokrat Partili senatörün mektubunda Türkiye’nin “provokasyonlarına ve Doğu Akdeniz’deki yasa dışı faaliyetlerine karşı verilecek yanıt için” ABD’nin AB ile birlikte “derhal çalışmaya” başlaması talep edildi.
ÖZDEMİR ROTH’DAN TÜRKİYE’YE BASKI ÇAĞRISI
Alman Yeşiller Parti milletvekilleri Claudia Roth ve Cem Özdemir AB’nin Türkiye’ye ekonomik baskı uygulamasını istedi. Siyasetçiler Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas’a da bu yönde çağrıda bulundu.
Avrupa Birliği dışişleri bakanlarının bugün yapacağı toplantı öncesi Roth ve Özdemir, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı sert bir dille eleştirdi. Siyasetçiler yaptıkları ortak basın açıklamasında Erdoğan’a ekonomik baskı uygulanarak ”kırmızı kart gösterilmesi” gerektiğini söyledi.
Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas’a Ankara’ya ekonomik baskı uygulaması yönünde çağrıda bulunan Roth ve Özdemir, AB ülkelerinin Erdoğan’ın “agresif dış siyasetini” ancak bu şekilde engelleyebileceğini söyledi.
AVUSTURYA: TÜRKİYE İLE İLİŞKİLER GÖZDEN GEÇİRİLMELİ
AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarının bugün yapacağı toplantı öncesinde bir açıklama yapan Avusturya Dışişleri Bakanı, birliğin Doğu Akdeniz’deki faaliyetleri nedeniyle Türkiye ile ilişkilerini gözden geçirmesi gerektiğini söyledi.
Avusturya Dışişleri Bakanı Alexander Schallenber, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Viyana ziyareti sırasında düzenlediği ortak basın açıklamasında Doğu Akdeniz’deki gerginlik hakkında “Avusturya bu tehlikeli durum nedeniyle çok endişeli. Bu gerilimin artma riski var” dedi.
Schallenberg “Doğu Akdeniz’deki bazı ülkelerin attığı adımlar, AB’nin Türkiye ile ilişkisini gözden geçirmesine yol açmalı” diye konuştu.
[Bold Medya] 14.8.2020
BOLD – ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi üyesi Bob Menendez ve ABD Senatosu Devlet, Dış Operasyonlar ve İlgili Programlar Tahsisat Alt Komitesi üyesi Chris Van Hollen, Dışişleri Bakanı Pompeo’ya bir mektup yazarak Doğu Akdeniz’deki gerilim nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulanması için ABD’nin Avrupa Birliği (AB) ile birlikte çalışmasını talep etti.
ABD’li iki senatör mektuplarını Mike Pompeo’nun Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ile Cuma günü Atina’da gerçekleştireceği görüşme öncesinde Pompeo’ya iletti.
Mektupta Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Oruç Reis isimli sismik araştırma gemisiyle doğal gaz ve petrol arama faaliyetleri yürütmesi “provokatif” bir eylem olarak nitelendirildi.
İki Demokrat Partili senatörün mektubunda Türkiye’nin “provokasyonlarına ve Doğu Akdeniz’deki yasa dışı faaliyetlerine karşı verilecek yanıt için” ABD’nin AB ile birlikte “derhal çalışmaya” başlaması talep edildi.
ÖZDEMİR ROTH’DAN TÜRKİYE’YE BASKI ÇAĞRISI
Alman Yeşiller Parti milletvekilleri Claudia Roth ve Cem Özdemir AB’nin Türkiye’ye ekonomik baskı uygulamasını istedi. Siyasetçiler Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas’a da bu yönde çağrıda bulundu.
Avrupa Birliği dışişleri bakanlarının bugün yapacağı toplantı öncesi Roth ve Özdemir, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı sert bir dille eleştirdi. Siyasetçiler yaptıkları ortak basın açıklamasında Erdoğan’a ekonomik baskı uygulanarak ”kırmızı kart gösterilmesi” gerektiğini söyledi.
Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas’a Ankara’ya ekonomik baskı uygulaması yönünde çağrıda bulunan Roth ve Özdemir, AB ülkelerinin Erdoğan’ın “agresif dış siyasetini” ancak bu şekilde engelleyebileceğini söyledi.
AVUSTURYA: TÜRKİYE İLE İLİŞKİLER GÖZDEN GEÇİRİLMELİ
AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarının bugün yapacağı toplantı öncesinde bir açıklama yapan Avusturya Dışişleri Bakanı, birliğin Doğu Akdeniz’deki faaliyetleri nedeniyle Türkiye ile ilişkilerini gözden geçirmesi gerektiğini söyledi.
Avusturya Dışişleri Bakanı Alexander Schallenber, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Viyana ziyareti sırasında düzenlediği ortak basın açıklamasında Doğu Akdeniz’deki gerginlik hakkında “Avusturya bu tehlikeli durum nedeniyle çok endişeli. Bu gerilimin artma riski var” dedi.
Schallenberg “Doğu Akdeniz’deki bazı ülkelerin attığı adımlar, AB’nin Türkiye ile ilişkisini gözden geçirmesine yol açmalı” diye konuştu.
[Bold Medya] 14.8.2020
Cezaevinden geç tahliye edilen üç kanser hastasının da durumu ağır
Tedavileri geciktirilen ve son evreye kadar tahliye edilmeyen kanser hastaları Fatih Terzioğlu ve Mevlüt Öztaş hastanede, Ümit Gökhasan ise evde yaşam mücadelesi veriyor.
BOLD – Cezaevinde hak ihlali yaşayan 3 kanserli hastasının durumu gün geçtikçe kötüleşiyor. 21 aydır tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevinden 7 Temmuz 2020’de tahliye edilen ve o günden beri Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavi gören yönetmen Fatih Terzioğlu’nun artık bilinci yerinde değil. Hayati fonksiyonlarını kaybetmek üzere.
Esra Terzioğlu, eşinin son halinin videosunu sosyal medya hesabından yayınlayarak “Titriyor, konuşamıyor, bilinci karışıyor” dedi.
“ÇIKAR BENİ BURADAN DİYE YALVARIYOR”
Eşinin ısı tedavisi aldığı ana dair bir fotoğraf da paylaşan Esra Terzioğlu, “Gözlerini patlattı. Dişlerini sıkıp çıkar beni buradan diye yalvarıyor. Ben bir şey yapamıyorum. Dua eder misiniz sakinleşsin” diye yazdı.
“SÜREKLİ KUSUYOR, ÇOK SIKINTILAR YAŞIYOR”,
Kemoterapi tedavisi evde devam mide kanseri Ümit Gökhasan’ın da durumu iyi değil. Şükran Gökhasan, eşinin sürekli kustuğunu ve çok halsiz olduğunu söyledi. Şükran Gökhasan, “Ne olur eşime dua edin. Çok sıkıntılar yaşıyor. Çarşamba (19 Ağustos 2020) günü tahlilleri yapılacak. 10 gün içinde filmleri çekilecek. İnşallah hastalığından zerre iz bırakmasın.Eşimin yaşadıkları kolay şeyler değil” ifadelerini kullandı.
KHK’lı komiser Ümit Gökhasan’ın şikayetleri Ağustos 2019’da başladı. Sağlık hizmetlerine ulaşması geciktirildiği için Ocak 2020’de teşhis konulabildi. Tahliyesi ise şikayetlerinin başladığı tarihten tam bir yıl sonra 7 Ağustos 2020’de yapıldı.
Hastalığı bu süreçte hızla ilerledi. Şubat 2020’de midesinin yarısı, yemek borusunun alındı. Ameliyattan çıktıktan 14 gün sonra tekrar Afyon Cezaevine gönderildi. Hapiste işlerini tek başına göremeyecek durumda olmasına rağmen ceza ertelemesi için yaptığı başvuru reddedildi.
KANSER CİĞERİNE TAMAMEN YAYILDI
Dört yıldır tutuklu bulunduğu Afyon Cezaevinde Nisan 2019’da pankreas kanserine yakalanan gazeteci Mevlüt Öztaş ise 23 Haziran 2020’de, kızı Büşra Öztaş’ın uzun uğraşları sonucunda tahliye edildi. O günden beri evinde kemoterapi tedavisi almaya devam eden Mevlüt Öztaş, bir hafta önce hastaneye kaldırıldı. Tümör ciğerlerine tamamen yayıldı. Dün akşam itibariyle de kemoterapi tedavisi kesildi.
“BÖBREKLERİ İFLAS ETTİ, DİYALİZE GİRDİ”
Vücudu artık kaldıramayacağı için kemoterapinin kesildiğini söyleyen Büşra Öztaş, “Kanser karaciğere tamamen yayıldığı için karaciğer görevini yapamaz hale gelmiş, sarılık başladı. Üzerine yetmezmiş gibi böbrekler de iflas etti. Bugün diyalize girdi ve bundan sonra da diyalize ihtiyaç duyulacak gibi görünüyor” dedi. Öztaş, babasının değerleri düşse de kemoterapiye devam edilemeyeceğini belirtti.
[Bold Medya] 14.8.2020
BOLD – Cezaevinde hak ihlali yaşayan 3 kanserli hastasının durumu gün geçtikçe kötüleşiyor. 21 aydır tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevinden 7 Temmuz 2020’de tahliye edilen ve o günden beri Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavi gören yönetmen Fatih Terzioğlu’nun artık bilinci yerinde değil. Hayati fonksiyonlarını kaybetmek üzere.
Esra Terzioğlu, eşinin son halinin videosunu sosyal medya hesabından yayınlayarak “Titriyor, konuşamıyor, bilinci karışıyor” dedi.
“ÇIKAR BENİ BURADAN DİYE YALVARIYOR”
Eşinin ısı tedavisi aldığı ana dair bir fotoğraf da paylaşan Esra Terzioğlu, “Gözlerini patlattı. Dişlerini sıkıp çıkar beni buradan diye yalvarıyor. Ben bir şey yapamıyorum. Dua eder misiniz sakinleşsin” diye yazdı.
“SÜREKLİ KUSUYOR, ÇOK SIKINTILAR YAŞIYOR”,
Kemoterapi tedavisi evde devam mide kanseri Ümit Gökhasan’ın da durumu iyi değil. Şükran Gökhasan, eşinin sürekli kustuğunu ve çok halsiz olduğunu söyledi. Şükran Gökhasan, “Ne olur eşime dua edin. Çok sıkıntılar yaşıyor. Çarşamba (19 Ağustos 2020) günü tahlilleri yapılacak. 10 gün içinde filmleri çekilecek. İnşallah hastalığından zerre iz bırakmasın.Eşimin yaşadıkları kolay şeyler değil” ifadelerini kullandı.
KHK’lı komiser Ümit Gökhasan’ın şikayetleri Ağustos 2019’da başladı. Sağlık hizmetlerine ulaşması geciktirildiği için Ocak 2020’de teşhis konulabildi. Tahliyesi ise şikayetlerinin başladığı tarihten tam bir yıl sonra 7 Ağustos 2020’de yapıldı.
Hastalığı bu süreçte hızla ilerledi. Şubat 2020’de midesinin yarısı, yemek borusunun alındı. Ameliyattan çıktıktan 14 gün sonra tekrar Afyon Cezaevine gönderildi. Hapiste işlerini tek başına göremeyecek durumda olmasına rağmen ceza ertelemesi için yaptığı başvuru reddedildi.
KANSER CİĞERİNE TAMAMEN YAYILDI
Dört yıldır tutuklu bulunduğu Afyon Cezaevinde Nisan 2019’da pankreas kanserine yakalanan gazeteci Mevlüt Öztaş ise 23 Haziran 2020’de, kızı Büşra Öztaş’ın uzun uğraşları sonucunda tahliye edildi. O günden beri evinde kemoterapi tedavisi almaya devam eden Mevlüt Öztaş, bir hafta önce hastaneye kaldırıldı. Tümör ciğerlerine tamamen yayıldı. Dün akşam itibariyle de kemoterapi tedavisi kesildi.
“BÖBREKLERİ İFLAS ETTİ, DİYALİZE GİRDİ”
Vücudu artık kaldıramayacağı için kemoterapinin kesildiğini söyleyen Büşra Öztaş, “Kanser karaciğere tamamen yayıldığı için karaciğer görevini yapamaz hale gelmiş, sarılık başladı. Üzerine yetmezmiş gibi böbrekler de iflas etti. Bugün diyalize girdi ve bundan sonra da diyalize ihtiyaç duyulacak gibi görünüyor” dedi. Öztaş, babasının değerleri düşse de kemoterapiye devam edilemeyeceğini belirtti.
[Bold Medya] 14.8.2020
Aksakallı, keskin nişancılara Suriye askerinin vurulmasını emretmiş!
2016’da dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın keskin nişancılara, Esed rejimi askerlerine vurma emri verdiği mahkeme kayıtlarına geçti.
Nordic Monitor, MİT Başkanı Hakan Fidan’ın “gerekçeyse öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane füze attırırım” ifadelerinin uygulamaya geçilmesi ve Türkiye’nin Suriye ile savaşa sokulması için girişimlerde bulunulduğunu ortaya çıkardı.
Dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın 2016’nın Şubat ayında Hatay’da bulunan askerleri ziyaretinde sınırdaki ormanlık alan içerisinden keskin nişancıların Suriye rejim askerlerini vurması emrini verdiği mahkeme kayıtlarına geçti.
AKSAKALLI: KESKİN NİŞANCILARINIZ KARŞI TARAFTAN REJİM ASKERİ VURSUN
15 Temmuz sanığı astsubay Derviş Taş’ın mahkemede verdiği ifadede Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görev yaparken verilen emri sorgulamanın mümkün olmadığı anlatmak için darbeden 8,5 ay önce Zekai Aksakallı’nın verdiği emri örnek gösterdi. Taş, ‘‘ Özel Kuvvetlerde emri sorgulama gibi bir şeyimiz yok. Bugüne kadar isterseniz size nasıl emirler aldığımı daha önceden örnekler verebilirim. Biz bu olaydan 8,5 ay önce İskenderun’da görevdeydik. İsterseniz bir örnek vereyim sorunuza cevap olsun.’’ demesi üzerine AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Süleyman Ayhan, ‘‘Boş ver İskenderun’u’’ dedi. Ancak Mahkeme Başkanı Oğuz Dik’in ‘‘Ver hadi içinde kalmasın.’’ demesi üzerine sanık Derviş Taş şunları söyledi:
‘‘İskenderun’da görevdeydik. Yayla Dağı’nda tabur ikiye bölündü. Yayla Dağı’nda sınırda tam sınırda göreve gittik. Türkmenlerle ilgili bir görevdi oradaki Türkmenlerle. O dönem biz oradayken 2016 şubat ayları, şubat veya mart ayı Tümgeneral Zekai Aksakallı oraya geldi. Oradaki taburu ziyarete geldiğinde verdiği emir şuydu; keskin nişancılarınız karşı taraftan rejim askeri vursun. Rejim askeri vursun bu savaş sebebidir, biz bu emri hiç sorgulamadık. Yani bu emre göre hiçbir şey değil.’’
ERDOĞAN’IN AVUKATLARI MAHKEMEDE PANİKLEDİ
15 Temmuz sanığı astsubay Derviş Taş’ın darbe gecesi kendisine verilen emirleri sorgulamasının mümkün olmadığını anlatmak için verdiği örnek üzerine AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Süleyman Ayhan’ın panikle Aksakallı’nın IŞİD militanlarını kastettiğini söyleyerek müdahale etmesi dikkat çekti.
[TR724] 14.8.2020
Nordic Monitor, MİT Başkanı Hakan Fidan’ın “gerekçeyse öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane füze attırırım” ifadelerinin uygulamaya geçilmesi ve Türkiye’nin Suriye ile savaşa sokulması için girişimlerde bulunulduğunu ortaya çıkardı.
Dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın 2016’nın Şubat ayında Hatay’da bulunan askerleri ziyaretinde sınırdaki ormanlık alan içerisinden keskin nişancıların Suriye rejim askerlerini vurması emrini verdiği mahkeme kayıtlarına geçti.
AKSAKALLI: KESKİN NİŞANCILARINIZ KARŞI TARAFTAN REJİM ASKERİ VURSUN
15 Temmuz sanığı astsubay Derviş Taş’ın mahkemede verdiği ifadede Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görev yaparken verilen emri sorgulamanın mümkün olmadığı anlatmak için darbeden 8,5 ay önce Zekai Aksakallı’nın verdiği emri örnek gösterdi. Taş, ‘‘ Özel Kuvvetlerde emri sorgulama gibi bir şeyimiz yok. Bugüne kadar isterseniz size nasıl emirler aldığımı daha önceden örnekler verebilirim. Biz bu olaydan 8,5 ay önce İskenderun’da görevdeydik. İsterseniz bir örnek vereyim sorunuza cevap olsun.’’ demesi üzerine AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Süleyman Ayhan, ‘‘Boş ver İskenderun’u’’ dedi. Ancak Mahkeme Başkanı Oğuz Dik’in ‘‘Ver hadi içinde kalmasın.’’ demesi üzerine sanık Derviş Taş şunları söyledi:
‘‘İskenderun’da görevdeydik. Yayla Dağı’nda tabur ikiye bölündü. Yayla Dağı’nda sınırda tam sınırda göreve gittik. Türkmenlerle ilgili bir görevdi oradaki Türkmenlerle. O dönem biz oradayken 2016 şubat ayları, şubat veya mart ayı Tümgeneral Zekai Aksakallı oraya geldi. Oradaki taburu ziyarete geldiğinde verdiği emir şuydu; keskin nişancılarınız karşı taraftan rejim askeri vursun. Rejim askeri vursun bu savaş sebebidir, biz bu emri hiç sorgulamadık. Yani bu emre göre hiçbir şey değil.’’
ERDOĞAN’IN AVUKATLARI MAHKEMEDE PANİKLEDİ
15 Temmuz sanığı astsubay Derviş Taş’ın darbe gecesi kendisine verilen emirleri sorgulamasının mümkün olmadığını anlatmak için verdiği örnek üzerine AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Süleyman Ayhan’ın panikle Aksakallı’nın IŞİD militanlarını kastettiğini söyleyerek müdahale etmesi dikkat çekti.
[TR724] 14.8.2020
TTB: Salgın kontrol altına alınamıyor, açıklanan rakamın 10 katı hasta var!
Türk Tabipleri Birliği, Kovid-19 pandemisinin Türkiye’de ilk görülmesinin ardından geçen beş aya ilişkin değerlendirme yaptı. Kabineden yapılan açıklamalarda suçlu olarak vatandaşın gösterilmesinin kabul edilemez olduğunu belirten tabipler sürece ilişkin önerilerini de sıraladı. Prof. Dr. Feride Aksu Tanık toplumda PCR testi ile tanı alanların yaklaşık 10 katı kadar da aktif hasta bulunduğunu söyledi.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Türkiye’de her geçen gün etkisini arttıran Kovid-19 pandemisine ilişkin 5. ay değerlendirme toplantısını online gerçekleştirdi.
TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, TTB Kovid-19 İzleme Grubu üyeleri Prof. Dr. Feride Aksu Tanık, Prof. Dr. Özlem Azap, Prof. Dr. Kayıhan Pala ve Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz’un katıldığı “Salgın Kontrol Altına Alınamıyor, Sağlıkçılar Tükeniyor” başlıklı toplantıda sağlık çalışanlarının süreçte yaşadıkları, filyasyon uygulamalarına ilişkin uyarılar ve 65 yaş üzeri kişilere dair kısıtlılığın yaratacağı etkiye dair değerlendirmeler yapıldı.
PROF. DR. FERİDE AKSU TANIK: ‘‘SUÇLU OLARAK VATANDAŞIN İŞARET EDİLMESİ SORUNLU’’
Hükümetin salgını azaltma stratejisinin karşılığını bulamadığını belirten Prof. Dr. Feride Aksu Tanık, “1 Haziran’da başlayan ve ‘yeni normal’ denen sürecin üçüncü ayı doldu. Komşu ülkelerle karşılaştırma yapılınca Türkiye İran’la benzerlik göstermekte. Yunanistan ve Bulgaristan’dan daha fazla doğrulanmış olgumuz var.” dedi.
Hükümetin salgın stratejisini eleştiren Tanık, 11 Ağustos 2020 itibarıyla Sağlık Bakanlığı verilerine göre hesaplanan aktif hasta sayısının 11 bin 152 olduğunu söyledi. Tanık, Sağlık Bakanlığı’nın seroprevalans çalışmasında elde edilen sonuçların hesaplanan aktif hasta sayısı ile karşılaştırıldığında, toplumda PCR testi ile tanı alanların 9.9 katı kadar aktif vaka bulunduğunu kaydetti.
Türkiye’de ilk vakanın görüldüğü tarihten bugüne 623 bin 766 kişinin karantinaya alındığını söyleyen Tanık, “Merkezi otorite kendi sorumluluğunu, uyarmak ve hasta olanları da tedavi etmekle sınırlı görüyor. Sağlık Bakanı ‘tedbirden taviz olmaz’ diyor. Pandemi mücadelesi bireylerin önlemlerine bırakılabilecek bir durum değil. Suçlu olarak vatandaşın işaret edilmesini sorunlu olarak görüyoruz. Ayasofya’nın açılması, bayramlaşmalar merkezi otoritenin aynı duyarlılıkta olmadığını gösteriyor” diye konuştu.
Sonbahara yaklaşırken sağlıkçıların “kırgın” ve “yorgun” olduğunu söyleyen Tanık, “Enfekte olan sağlık çalışanı sayısı açıklanmıyor. Tekrar uyarıyoruz. Sağlık çalışanlarına test yapılmamaktadır. Bu hem emek gücünü riske sokmakta hem de hizmet veren kişileri riske sokmaktadır. Kişisel donanım ekipmanlarının eksik olması kabul edilemez. Yakın dönemde Batman’dan Manisa’dan emeklilik ve istifalar gündeme gelmekte. Bu da sağlık çalışanlarının tükendiğini ifade etmekte. Bakanlığın burada yaşanan sorunları görmesi ve kulak vermesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.
‘‘POZİTİF KİŞİLERİN TEMASLILARLA AYNI ORTAMDA YAŞAMASI SIKINTILARA NEDEN OLUYOR’’
Filyasyon uygulamasına dair pratikte yaşanan sorunlara değinen Prof. Dr. Özlem Azap Kurt ise, “Test pozitif çıkan kişiler ve temaslılar genelde aranıyor ve ‘Dışarıya çıkmayın biz geleceğiz’ deniyor. Fakat 2-3 gün geçmesine rağmen ulaşılmadığını bildiğimiz aileler var. Pozitif kişilerin temaslılarla aynı ortamda yaşamaya devam etmesinin bir takım sıkıntıları olabiliyor. Bu süreç uzadıkça ev içerisindeki bulaş ihtimali artıyor. Hastalardan aldığımız sitem telefonları giderek artmakta. Buna ilişkin bir takım düzenleme yapılacaktır diye düşünüyorum” dedi.
Kovid-19 semptomu varken test yapılmadan ilaç tedavisine başlanmasına ilişkin de şikayetler aldıklarını söyleyen Azap, “Hasta yakınları bizleri arayarak tereddütlerini iletiyorlar. Test yapılmadan halsizliğim var ya da boğazım ağrıyor diye ilacın verilmesinin çok kabul edilebilir olmadığını ifade ediyorlar. Kullanılan ilaçlar açısından kamuoyunda ciddi soru işaretleri var.” dedi.
‘‘65 YAŞ ÜZERİNİ EVDE BIRAKMANIN NASIL BİR ETKİSİ OLDUĞUNA DAİR VERİMİZ YOK’’
Sivas’ta korona nedeniyle 65 yaş üstü kişilere getirilen sokağa çıkma kısıtlaması şimdilik valilik tarafından ertelendi. TTB’nin 65 yaş üzeri kişilere yönelik kısıtlılık kararlarını nasıl değerlendirdiği sorusu üzerine konuşan Prof. Dr. Kayıhan Pala şunları kaydetti:
“65 yaş üzeri yurttaşlarımızı evde kalmak zorunda bırakarak onlarda hem beden hem de ruh sağlığı açısından yeni sorunlar yaratma potansiyelimiz var. Bunu göz ardı etmemek gerekir. İkincisi ise dünyada örneği görülmeyecek bir şekilde 65 yaş üstü yurttaşlarımızı evde bırakmanın nasıl bir etkisi olduğuna dair hiçbir veriye sahip değiliz. Sağlık Bakanlığı’na çağrıda bulunarak, 65 yaş üzeri yurttaşlarımızı bu kadar uzun süre evde çıkmaktan alıkoymanın sonuçlarının ne olduğunu bizimle paylaşmasını istemiştik ama bunu görebilmiş değiliz. Hastalık yeniden alevlenirken sorun 65 yaş üzeri yurttaşlarımız üzerinden tartışılırsa bu yanlış olacaktır. Ayrımcılık başta olmak üzere yurttaşlar arasındaki eşit yurttaş olma bağlarını zedeleyecek yaklaşımlardan uzak durmak gerekir. Sivas ve diğer yerlere baktığımızda tek başına 65 yaş üzeri yurttaşlarımıza düzenleme yapmak yerine bir süreliğine kapanmayı tartışacağımız, çalışanlar da dahil tüm vatandaşlarımızı kapsayacak bir yaklaşımı benimsemek gerekiyor.”
‘‘INFLUENZA AŞISININ GÜVENCESİ OLMAYANLARA DA ÜCRETSİZ SAĞLANMASI GEREKİYOR’’
“Sonbahar ayında Influenza vakalarına karşı uygulanacak aşılara dair nasıl bir yol izlenmeli? Aşı karşıtlığı kampanyaları da düşünülünce herkes bu aşıyı yaptıracak mı?” sorusuna ise Prof. Dr. Özlem Azap Kurt şu yanıtı verdi:
“İnfluenzaya ilişkin önümüzdeki dönemde eylül ayından itibaren geniş kapsamlı aşılama çalışmalarının başlaması gerekiyor. Geçtiğimiz dönemlerdeki riskli grup diye tanımladığımız kişilerin yanı sıra daha geniş bir çerçevede, öğrenci ve öğretmenleri de içererek aşılama faaliyeti yürütülmesi gerekiyor. Bunun için de aşıya ulaşabilmek gerekiyor. ABD ve İngiltere geçtiğimiz yıla göre kaç milyon doz aşı fazla aldıklarını açıklamış durumdalar. Sağlık Bakanlığı’nın bu konuya dair açıklamasını göremedim. İnsanların aşı olmak istediğinde aşılanabilmesi lazım. Bunun için de aşının temin edilmesi lazım. Ayrıca sosyal güvence kapsamında bu aşıların ücretsiz olarak temin edilmesi lazım. Sosyal güvencesi olmayanlara da ücretsiz sağlanması lazım.’’
Aşıya erişim konusunun çok kritik olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Feride Aksu Tanık ise, “Geçen yıl influenza aşısının Türkiye’ye ithalatı oldukça geç oldu. Aşıya karşıt olmayan insanlar bile aşıya erişemediler ya da grip mevsimi başladıktan sonra aşılanabildiler. Sağlık Bakanlığı’na yeterli doz aşının ithal edilmesi çağrısında bulunuyoruz. Yaygın bir şekilde insanların aşıya erişmesi gerekir. Aşı karşıtlığına ilişkin, Covid- 19 insanların aşıya bakış açısını pozitif yönde etkileyebilme olanağına sahip. Ölümcül bir hastalık söz konusu olunca gözler aşı çalışmalarına döndü. İnsanların aşıya umut bağlaması olumlu bir şey.” dedi.
[TR724] 14.8.2020
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Türkiye’de her geçen gün etkisini arttıran Kovid-19 pandemisine ilişkin 5. ay değerlendirme toplantısını online gerçekleştirdi.
TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, TTB Kovid-19 İzleme Grubu üyeleri Prof. Dr. Feride Aksu Tanık, Prof. Dr. Özlem Azap, Prof. Dr. Kayıhan Pala ve Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz’un katıldığı “Salgın Kontrol Altına Alınamıyor, Sağlıkçılar Tükeniyor” başlıklı toplantıda sağlık çalışanlarının süreçte yaşadıkları, filyasyon uygulamalarına ilişkin uyarılar ve 65 yaş üzeri kişilere dair kısıtlılığın yaratacağı etkiye dair değerlendirmeler yapıldı.
PROF. DR. FERİDE AKSU TANIK: ‘‘SUÇLU OLARAK VATANDAŞIN İŞARET EDİLMESİ SORUNLU’’
Hükümetin salgını azaltma stratejisinin karşılığını bulamadığını belirten Prof. Dr. Feride Aksu Tanık, “1 Haziran’da başlayan ve ‘yeni normal’ denen sürecin üçüncü ayı doldu. Komşu ülkelerle karşılaştırma yapılınca Türkiye İran’la benzerlik göstermekte. Yunanistan ve Bulgaristan’dan daha fazla doğrulanmış olgumuz var.” dedi.
Hükümetin salgın stratejisini eleştiren Tanık, 11 Ağustos 2020 itibarıyla Sağlık Bakanlığı verilerine göre hesaplanan aktif hasta sayısının 11 bin 152 olduğunu söyledi. Tanık, Sağlık Bakanlığı’nın seroprevalans çalışmasında elde edilen sonuçların hesaplanan aktif hasta sayısı ile karşılaştırıldığında, toplumda PCR testi ile tanı alanların 9.9 katı kadar aktif vaka bulunduğunu kaydetti.
Türkiye’de ilk vakanın görüldüğü tarihten bugüne 623 bin 766 kişinin karantinaya alındığını söyleyen Tanık, “Merkezi otorite kendi sorumluluğunu, uyarmak ve hasta olanları da tedavi etmekle sınırlı görüyor. Sağlık Bakanı ‘tedbirden taviz olmaz’ diyor. Pandemi mücadelesi bireylerin önlemlerine bırakılabilecek bir durum değil. Suçlu olarak vatandaşın işaret edilmesini sorunlu olarak görüyoruz. Ayasofya’nın açılması, bayramlaşmalar merkezi otoritenin aynı duyarlılıkta olmadığını gösteriyor” diye konuştu.
Sonbahara yaklaşırken sağlıkçıların “kırgın” ve “yorgun” olduğunu söyleyen Tanık, “Enfekte olan sağlık çalışanı sayısı açıklanmıyor. Tekrar uyarıyoruz. Sağlık çalışanlarına test yapılmamaktadır. Bu hem emek gücünü riske sokmakta hem de hizmet veren kişileri riske sokmaktadır. Kişisel donanım ekipmanlarının eksik olması kabul edilemez. Yakın dönemde Batman’dan Manisa’dan emeklilik ve istifalar gündeme gelmekte. Bu da sağlık çalışanlarının tükendiğini ifade etmekte. Bakanlığın burada yaşanan sorunları görmesi ve kulak vermesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.
‘‘POZİTİF KİŞİLERİN TEMASLILARLA AYNI ORTAMDA YAŞAMASI SIKINTILARA NEDEN OLUYOR’’
Filyasyon uygulamasına dair pratikte yaşanan sorunlara değinen Prof. Dr. Özlem Azap Kurt ise, “Test pozitif çıkan kişiler ve temaslılar genelde aranıyor ve ‘Dışarıya çıkmayın biz geleceğiz’ deniyor. Fakat 2-3 gün geçmesine rağmen ulaşılmadığını bildiğimiz aileler var. Pozitif kişilerin temaslılarla aynı ortamda yaşamaya devam etmesinin bir takım sıkıntıları olabiliyor. Bu süreç uzadıkça ev içerisindeki bulaş ihtimali artıyor. Hastalardan aldığımız sitem telefonları giderek artmakta. Buna ilişkin bir takım düzenleme yapılacaktır diye düşünüyorum” dedi.
Kovid-19 semptomu varken test yapılmadan ilaç tedavisine başlanmasına ilişkin de şikayetler aldıklarını söyleyen Azap, “Hasta yakınları bizleri arayarak tereddütlerini iletiyorlar. Test yapılmadan halsizliğim var ya da boğazım ağrıyor diye ilacın verilmesinin çok kabul edilebilir olmadığını ifade ediyorlar. Kullanılan ilaçlar açısından kamuoyunda ciddi soru işaretleri var.” dedi.
‘‘65 YAŞ ÜZERİNİ EVDE BIRAKMANIN NASIL BİR ETKİSİ OLDUĞUNA DAİR VERİMİZ YOK’’
Sivas’ta korona nedeniyle 65 yaş üstü kişilere getirilen sokağa çıkma kısıtlaması şimdilik valilik tarafından ertelendi. TTB’nin 65 yaş üzeri kişilere yönelik kısıtlılık kararlarını nasıl değerlendirdiği sorusu üzerine konuşan Prof. Dr. Kayıhan Pala şunları kaydetti:
“65 yaş üzeri yurttaşlarımızı evde kalmak zorunda bırakarak onlarda hem beden hem de ruh sağlığı açısından yeni sorunlar yaratma potansiyelimiz var. Bunu göz ardı etmemek gerekir. İkincisi ise dünyada örneği görülmeyecek bir şekilde 65 yaş üstü yurttaşlarımızı evde bırakmanın nasıl bir etkisi olduğuna dair hiçbir veriye sahip değiliz. Sağlık Bakanlığı’na çağrıda bulunarak, 65 yaş üzeri yurttaşlarımızı bu kadar uzun süre evde çıkmaktan alıkoymanın sonuçlarının ne olduğunu bizimle paylaşmasını istemiştik ama bunu görebilmiş değiliz. Hastalık yeniden alevlenirken sorun 65 yaş üzeri yurttaşlarımız üzerinden tartışılırsa bu yanlış olacaktır. Ayrımcılık başta olmak üzere yurttaşlar arasındaki eşit yurttaş olma bağlarını zedeleyecek yaklaşımlardan uzak durmak gerekir. Sivas ve diğer yerlere baktığımızda tek başına 65 yaş üzeri yurttaşlarımıza düzenleme yapmak yerine bir süreliğine kapanmayı tartışacağımız, çalışanlar da dahil tüm vatandaşlarımızı kapsayacak bir yaklaşımı benimsemek gerekiyor.”
‘‘INFLUENZA AŞISININ GÜVENCESİ OLMAYANLARA DA ÜCRETSİZ SAĞLANMASI GEREKİYOR’’
“Sonbahar ayında Influenza vakalarına karşı uygulanacak aşılara dair nasıl bir yol izlenmeli? Aşı karşıtlığı kampanyaları da düşünülünce herkes bu aşıyı yaptıracak mı?” sorusuna ise Prof. Dr. Özlem Azap Kurt şu yanıtı verdi:
“İnfluenzaya ilişkin önümüzdeki dönemde eylül ayından itibaren geniş kapsamlı aşılama çalışmalarının başlaması gerekiyor. Geçtiğimiz dönemlerdeki riskli grup diye tanımladığımız kişilerin yanı sıra daha geniş bir çerçevede, öğrenci ve öğretmenleri de içererek aşılama faaliyeti yürütülmesi gerekiyor. Bunun için de aşıya ulaşabilmek gerekiyor. ABD ve İngiltere geçtiğimiz yıla göre kaç milyon doz aşı fazla aldıklarını açıklamış durumdalar. Sağlık Bakanlığı’nın bu konuya dair açıklamasını göremedim. İnsanların aşı olmak istediğinde aşılanabilmesi lazım. Bunun için de aşının temin edilmesi lazım. Ayrıca sosyal güvence kapsamında bu aşıların ücretsiz olarak temin edilmesi lazım. Sosyal güvencesi olmayanlara da ücretsiz sağlanması lazım.’’
Aşıya erişim konusunun çok kritik olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Feride Aksu Tanık ise, “Geçen yıl influenza aşısının Türkiye’ye ithalatı oldukça geç oldu. Aşıya karşıt olmayan insanlar bile aşıya erişemediler ya da grip mevsimi başladıktan sonra aşılanabildiler. Sağlık Bakanlığı’na yeterli doz aşının ithal edilmesi çağrısında bulunuyoruz. Yaygın bir şekilde insanların aşıya erişmesi gerekir. Aşı karşıtlığına ilişkin, Covid- 19 insanların aşıya bakış açısını pozitif yönde etkileyebilme olanağına sahip. Ölümcül bir hastalık söz konusu olunca gözler aşı çalışmalarına döndü. İnsanların aşıya umut bağlaması olumlu bir şey.” dedi.
[TR724] 14.8.2020
Bir depo hidrojenle 1600 km gidiyor
Amerika California merkezli Hyperion Motors, hidrojen yakıtlı yeni aracı XP-1 model süper otomobilini tanıttı. Hyperion XP-1 tek bir hidrojen deposuyla 1600 kilometreden fazla menzile sahip.
Depolanan hidrojeni elektriğe dönüştüren otomobil saatte 355 kilometre hıza ulaşabiliyor. Süper otomobilin 0’dan 100’e hızlanması sadece 2.2 saniye sürüyor.
Hyperion XP-1’in 2022’den itibaren 300 adet üretilmesi planlanıyor. Hyperion’un kurucusu ve CEO’su Angelo Kafantaris, “Havacılık mühendisleri, evrendeki en bol ve hafif element olan hidrojenin avantajlarını uzun zamandır anlıyor ve şimdi tüketiciler XP-1’lerle bu avantajları deneyimleyebilecekler” dedi.
Kafantaris, “Bu yakıtın potansiyeli sınırsız ve enerji sektöründe devrim yapacak” şeklinde açıklama yaptı.
[TR724] 14.8.2020
Depolanan hidrojeni elektriğe dönüştüren otomobil saatte 355 kilometre hıza ulaşabiliyor. Süper otomobilin 0’dan 100’e hızlanması sadece 2.2 saniye sürüyor.
Hyperion XP-1’in 2022’den itibaren 300 adet üretilmesi planlanıyor. Hyperion’un kurucusu ve CEO’su Angelo Kafantaris, “Havacılık mühendisleri, evrendeki en bol ve hafif element olan hidrojenin avantajlarını uzun zamandır anlıyor ve şimdi tüketiciler XP-1’lerle bu avantajları deneyimleyebilecekler” dedi.
Kafantaris, “Bu yakıtın potansiyeli sınırsız ve enerji sektöründe devrim yapacak” şeklinde açıklama yaptı.
[TR724] 14.8.2020
Cezaevinde tek böbreğini de kaybeden babasının yaşamasını istedi
Cemaat soruşturması kapsamında tutuklanan Ramazan Sarıkaya’nın yüzde 50 çalışan tek böbreğini de cezaevinde kaybettiği öğrenildi. Ramazan Sarıkaya’nın kızı Zehra Sarıkaya yetkililere seslenerek ”Cezaevleri mezar olmasın.” dedi.
Mart 2019’dan beri Balıkesir Kepsüt Cezaeevi’nde tutuklu bulunan 50 yaşındaki Ramazan Sarıkaya’nın kızı Zehra Sarıkaya babasının tahliye edilmesini istedi.
1998 yılında babası Ramazan Sarıkaya’nın bir böbreğinin alındığını belirten Zehra Sarıkaya sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, tek böbrekle yaşamayı sürdüren babasının tutuklandıktan sonra cezaevinde diğer böbreğini de kaybettiğini açıkladı.
‘CEZAEVLERİ MEZAR OLMASIN’
1.5 yıldır cezaevinde bulunan babası hakkında halen bir hüküm verilmediğini belirten Zehra Sarıkaya, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, ‘‘Merhabalar, 1,5 yıldır içerde rehin tutulan ve hâlâ hükmü dahi verilmeyen kronik böbrek hastası Ramazan Sarıkaya’nın kızıyım. Babam 1998 de bir böbreği alınmış diğer böbreğinin ise %50 çalışır durumda 2019 Şubat’ına kadar %50 böbrek ile hayatını sürdürebilmiş idi.
Bu 1,5 sene zarfında Kepsut C.İ.K. Te yaşanan ihlaller, verilmeyen diyetler babamın böbreğinin çalışır oranını %25 lere kadar düşürmüştür. Cezaevleri mezar olmasın.’’ İfadelerini kullandı.
[TR724] 14.8.2020
Mart 2019’dan beri Balıkesir Kepsüt Cezaeevi’nde tutuklu bulunan 50 yaşındaki Ramazan Sarıkaya’nın kızı Zehra Sarıkaya babasının tahliye edilmesini istedi.
1998 yılında babası Ramazan Sarıkaya’nın bir böbreğinin alındığını belirten Zehra Sarıkaya sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, tek böbrekle yaşamayı sürdüren babasının tutuklandıktan sonra cezaevinde diğer böbreğini de kaybettiğini açıkladı.
‘CEZAEVLERİ MEZAR OLMASIN’
1.5 yıldır cezaevinde bulunan babası hakkında halen bir hüküm verilmediğini belirten Zehra Sarıkaya, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, ‘‘Merhabalar, 1,5 yıldır içerde rehin tutulan ve hâlâ hükmü dahi verilmeyen kronik böbrek hastası Ramazan Sarıkaya’nın kızıyım. Babam 1998 de bir böbreği alınmış diğer böbreğinin ise %50 çalışır durumda 2019 Şubat’ına kadar %50 böbrek ile hayatını sürdürebilmiş idi.
Bu 1,5 sene zarfında Kepsut C.İ.K. Te yaşanan ihlaller, verilmeyen diyetler babamın böbreğinin çalışır oranını %25 lere kadar düşürmüştür. Cezaevleri mezar olmasın.’’ İfadelerini kullandı.
[TR724] 14.8.2020
Kurmay Albay cezaevinden ailesine seslendi: Durumum kötü belki de elveda…
18 Temmuz 2016’dan bu yana Ankara Sincan F Tipi Cezaevinde tutuklu olan Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan, artık ölüme yaklaştığını söyleyerek ailesine veda etti. Cezaevinden bir faks gönderen Avıalan, “Hasta ve ölüme çok yaklaşmış bir insan olarak her türlü yardıma ihtiyacım var. Durumum çok kötü. Çok acı çekiyorum. Fedakarlık yapabilecek herkesten bir şeyler yapmasını bekliyorum” ifadesini kullandı.
Bold Medya’dan Sevinç Özarslan’ın haberine göre, bu saatten sonra kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığını belirten Avıalan sağlık durumunu ise şöyle anlattı:
“Kolumu kıpırdatamıyorum. Aldığım oksijen yetmiyor, çok az yiyebiliyorum, karnım şiş, nabzım sürekli düşük, başım sürekli dönüyor, uyuyamıyorum. Jandarmalar tarafından her türlü onur kırıcı muameleye ve hakarete maruz kalıyorum. Hayatımı zorlaştırmak için her şeyi yapıyorlar. Doktorlar ilgilenmiyorlar. Allah yardımcımız olsun. Belki de elveda…”
Dört yıldır hapiste olan kurmay albay, iki yıldır cezaevinde sağlık hizmetlerine ulaşması geciktirilerek hak ihlaline uğruyor. 15temmuzinfo.net’te yer alan 6 sayfalık dilekçesinde 22 Ocak 2018’den- 9 Ekim 2018 tarihine kadar yaşadıklarını yazan Avıalan, hapse girdiğinde kendisinin ifadesiyle “kalpte zararsız ritim bozukluğu”ndan başka hastalığı yoktu. İki yıllık süreçte sağlığı tamamen bozuldu. Birçok hastalık mücadele ediyor.
Önce kalp krizi geçiren ve kalbine pil takılan Avıalan’ın kalbi görevini iyi yapamadığı için daha sonra iç organları büyük hasar gördü. Akciğerleri su topladı. KOAH hastalığı ortaya çıktı. Böbrek ve pankreasında kist oluştu. Karaciğerinde ise C seviyesindeki siroz nedeniyle işlev kaybı var.
HASTANEYE SEVKİ GECİKTİRİLDİ
Dilekçesinde yaşadığı hak ihlallerini tarih vererek anlatan Avılan, 22 Ocak 2018’den itibaren nefes darlığı, göğüste sıkışma, yorgunluk ve baş dönmesi şikayetleriyle 4 kez revire çıkmayı talep etti. Her seferinde azarlanıp geri gönderildi. Durumunun ciddi olduğunu belirtmesine rağmen hastaneye sevk için sırasını beklemesi söylendi. 6 Şubat 2018’de ise bir gece yarısı tek kişilik hücresinde kalp krizi geçirdi. Acile kaldırılan Avıalan’ı muayene eden doktor kriz geçirdiğini ve ağır kalp yetmezliği olduğunu söyledi.
Kriz geçirdikten bir ay sonra 14 Mart 2018’de götürüldüğü Sincan Devlet Hastanesi Kardiyoloji bölümü doktoru ise Avıalan’a anjiyo olması gerektiğini belirtti. Avıalan daha sonra 3 kez Numune Hastanesine götürüldü ve doktorlar pil takılması gerektiğini ifade etti.
TEDAVİ TALEPLERİ KABUL EDİLMEDİ
8 ayda hastalığının ilerlemesinin nedeninin kurum doktorunun tavrı olduğunu vurgulayan Avıalan, “Yaptığı eylemlerle yaşam hakkımı ihlal eden, hayatımı tehlikeye sokan ve görevini yapmayan Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevi revirinin belirttiğim tarihlerde görev yapan, ismini bilmediğim doktordan şikayetçiyim.” diyerek doktordan şikayetçi oldu.
HABERİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 14.8.2020
Bold Medya’dan Sevinç Özarslan’ın haberine göre, bu saatten sonra kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığını belirten Avıalan sağlık durumunu ise şöyle anlattı:
“Kolumu kıpırdatamıyorum. Aldığım oksijen yetmiyor, çok az yiyebiliyorum, karnım şiş, nabzım sürekli düşük, başım sürekli dönüyor, uyuyamıyorum. Jandarmalar tarafından her türlü onur kırıcı muameleye ve hakarete maruz kalıyorum. Hayatımı zorlaştırmak için her şeyi yapıyorlar. Doktorlar ilgilenmiyorlar. Allah yardımcımız olsun. Belki de elveda…”
Dört yıldır hapiste olan kurmay albay, iki yıldır cezaevinde sağlık hizmetlerine ulaşması geciktirilerek hak ihlaline uğruyor. 15temmuzinfo.net’te yer alan 6 sayfalık dilekçesinde 22 Ocak 2018’den- 9 Ekim 2018 tarihine kadar yaşadıklarını yazan Avıalan, hapse girdiğinde kendisinin ifadesiyle “kalpte zararsız ritim bozukluğu”ndan başka hastalığı yoktu. İki yıllık süreçte sağlığı tamamen bozuldu. Birçok hastalık mücadele ediyor.
Önce kalp krizi geçiren ve kalbine pil takılan Avıalan’ın kalbi görevini iyi yapamadığı için daha sonra iç organları büyük hasar gördü. Akciğerleri su topladı. KOAH hastalığı ortaya çıktı. Böbrek ve pankreasında kist oluştu. Karaciğerinde ise C seviyesindeki siroz nedeniyle işlev kaybı var.
HASTANEYE SEVKİ GECİKTİRİLDİ
Dilekçesinde yaşadığı hak ihlallerini tarih vererek anlatan Avılan, 22 Ocak 2018’den itibaren nefes darlığı, göğüste sıkışma, yorgunluk ve baş dönmesi şikayetleriyle 4 kez revire çıkmayı talep etti. Her seferinde azarlanıp geri gönderildi. Durumunun ciddi olduğunu belirtmesine rağmen hastaneye sevk için sırasını beklemesi söylendi. 6 Şubat 2018’de ise bir gece yarısı tek kişilik hücresinde kalp krizi geçirdi. Acile kaldırılan Avıalan’ı muayene eden doktor kriz geçirdiğini ve ağır kalp yetmezliği olduğunu söyledi.
Kriz geçirdikten bir ay sonra 14 Mart 2018’de götürüldüğü Sincan Devlet Hastanesi Kardiyoloji bölümü doktoru ise Avıalan’a anjiyo olması gerektiğini belirtti. Avıalan daha sonra 3 kez Numune Hastanesine götürüldü ve doktorlar pil takılması gerektiğini ifade etti.
TEDAVİ TALEPLERİ KABUL EDİLMEDİ
8 ayda hastalığının ilerlemesinin nedeninin kurum doktorunun tavrı olduğunu vurgulayan Avıalan, “Yaptığı eylemlerle yaşam hakkımı ihlal eden, hayatımı tehlikeye sokan ve görevini yapmayan Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevi revirinin belirttiğim tarihlerde görev yapan, ismini bilmediğim doktordan şikayetçiyim.” diyerek doktordan şikayetçi oldu.
HABERİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 14.8.2020
Almanya, dijital öğretime ağırlık verecek
Yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgınında, vaka sayısı ve ikinci dalga endişesinin arttığı Almanya’da, öğrenim hakkının güvence altına alınmasına yönelik tedbirler güçlendiriliyor.
Salgınla mücadelenin öğrenim hakkının kısıtlanmasına yol açabileceği endişesi, Almanya’yı dijital öğretimin güçlendirilmesine yöneltiyor.
Başbakan Angela Merkel ve Federal Eğitim Bakanı AnjaKarliczek’in perşembe akşamı eyaletlerin eğitim bakanları, hükümet temsilcileriyle yaptıkları toplantıda, öğrenim hakkının korunması, öğrencilerin bu haklarını kullanabilmelerinin güvence altına alınması için atılması gereken adımlar masaya yatırıldı.
“Öğretim öncelik”
DW’nin aktardığı haberde, toplantı sonrasında açıklama yapan Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert, “Öğretim, salgın döneminde de, siyasetin ve toplumun önceliği olmalıdır” diyerek, salgın nedeniyle okul ve anaokulların bir kez daha ülke genelinde kapatılmak zorunda kalınmaması hedefinde mutabakat olduğunu açıkladı.
Dijitalleşmeye hız verilecek
Bununla birlikte siyasiler, salgın nedeniyle yeniden kısıtlamalara başvurulmak zorunda kalınması halinde, öğrenim hakkının kısıtlanmaması için gerekli tedbirlerin alınması konusunda görüş birliğine vardı.
Bu bağlamda “ivedilikle” dijital öğretime ağırlık verilmesi kararlaştırıldı. Bunun için de bir dizi alanda adım atılması gerekecek.
Her öğretmene bir dizüstü bilgisayar
Eyaletler, en kısa zamanda öğretmenlerin, dijital eğitim için gerekli teknik donanım ve yazılıma sahip olmasını sağlamaya çalışacak. Bu hedef doğrultusunda her öğretmene iş için kullanacakları bir dizüstü bilgisayar verilmesi hedefleniyor.
Öğrencilere ucuz internet
Dijital öğretimin güçlendirilmesi için ayrıca tüm öğrencilere ucuza internet erişim imkanı sunulması da öncelikli hedefler arasında. Salgın ile birlikte dijital öğretime yönelinmek zorunda kalınmış, internet erişimine sahip olmayan pek çok düşük gelirli çocuğun bu öğretimden yararlanamaması tepkiye yol açmıştı.
Şimdi öğrencilere, aylık 10 euroyu aşmayacak hızlı internet erişiminin sağlanması amaçlanıyor. Hem federal hükümetin, hem de eyalet hükümetlerinin bu konuyu telekomünikasyon şirketleriyle görüşmesi bekleniyor.
Okullara hızlı internet
Dijital öğretimin bir diğer ayağını da okullara sağlanacak hızlı internet erişimi oluşturuyor. Kablosuz interneti olmayan okullarda bu açık kapatılacak. Federal Ulaştırma Bakanlığı ile yapılacak işbirliği sayesinde okullara sağlanacak hızlı internet erişiminin maliyetinin yaklaşık 500 milyon euroyu bulabileceği belirtiliyor.
Dijital öğretim içerik ve metodolojileri geliştirilecek
Bu arada dijital öğretim için sadece teknik ve teknolojik imkanların artırılması hedeflenmiyor. Aynı zamanda öğretme teknikleri ve metodolojileri hakkında, öğretmenlerin, eğitmenlerin de bilinçlendirilmesi öngörülüyor. Yine dijital öğretim içeriklerinin zenginleştirilmesi de öncelikler arasında.
[TR724] 14.8.2020
Salgınla mücadelenin öğrenim hakkının kısıtlanmasına yol açabileceği endişesi, Almanya’yı dijital öğretimin güçlendirilmesine yöneltiyor.
Başbakan Angela Merkel ve Federal Eğitim Bakanı AnjaKarliczek’in perşembe akşamı eyaletlerin eğitim bakanları, hükümet temsilcileriyle yaptıkları toplantıda, öğrenim hakkının korunması, öğrencilerin bu haklarını kullanabilmelerinin güvence altına alınması için atılması gereken adımlar masaya yatırıldı.
“Öğretim öncelik”
DW’nin aktardığı haberde, toplantı sonrasında açıklama yapan Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert, “Öğretim, salgın döneminde de, siyasetin ve toplumun önceliği olmalıdır” diyerek, salgın nedeniyle okul ve anaokulların bir kez daha ülke genelinde kapatılmak zorunda kalınmaması hedefinde mutabakat olduğunu açıkladı.
Dijitalleşmeye hız verilecek
Bununla birlikte siyasiler, salgın nedeniyle yeniden kısıtlamalara başvurulmak zorunda kalınması halinde, öğrenim hakkının kısıtlanmaması için gerekli tedbirlerin alınması konusunda görüş birliğine vardı.
Bu bağlamda “ivedilikle” dijital öğretime ağırlık verilmesi kararlaştırıldı. Bunun için de bir dizi alanda adım atılması gerekecek.
Her öğretmene bir dizüstü bilgisayar
Eyaletler, en kısa zamanda öğretmenlerin, dijital eğitim için gerekli teknik donanım ve yazılıma sahip olmasını sağlamaya çalışacak. Bu hedef doğrultusunda her öğretmene iş için kullanacakları bir dizüstü bilgisayar verilmesi hedefleniyor.
Öğrencilere ucuz internet
Dijital öğretimin güçlendirilmesi için ayrıca tüm öğrencilere ucuza internet erişim imkanı sunulması da öncelikli hedefler arasında. Salgın ile birlikte dijital öğretime yönelinmek zorunda kalınmış, internet erişimine sahip olmayan pek çok düşük gelirli çocuğun bu öğretimden yararlanamaması tepkiye yol açmıştı.
Şimdi öğrencilere, aylık 10 euroyu aşmayacak hızlı internet erişiminin sağlanması amaçlanıyor. Hem federal hükümetin, hem de eyalet hükümetlerinin bu konuyu telekomünikasyon şirketleriyle görüşmesi bekleniyor.
Okullara hızlı internet
Dijital öğretimin bir diğer ayağını da okullara sağlanacak hızlı internet erişimi oluşturuyor. Kablosuz interneti olmayan okullarda bu açık kapatılacak. Federal Ulaştırma Bakanlığı ile yapılacak işbirliği sayesinde okullara sağlanacak hızlı internet erişiminin maliyetinin yaklaşık 500 milyon euroyu bulabileceği belirtiliyor.
Dijital öğretim içerik ve metodolojileri geliştirilecek
Bu arada dijital öğretim için sadece teknik ve teknolojik imkanların artırılması hedeflenmiyor. Aynı zamanda öğretme teknikleri ve metodolojileri hakkında, öğretmenlerin, eğitmenlerin de bilinçlendirilmesi öngörülüyor. Yine dijital öğretim içeriklerinin zenginleştirilmesi de öncelikler arasında.
[TR724] 14.8.2020
Kesin bilgi: 2 metre bile yetmiyor
Amerikalı bilim insanları aylarca süren çalışmaların sonucunu açıkladı: Virüs havada uzun süre asılı kalabiliyor. İki metrelik fiziksel mesafe gibi önlemlerin, kapalı ortamlarda yardımı olmayacak. Bunlar sahte bir güvenlik hissi verirken, maruziyetlere ve salgınlara yol açacak.
Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) bilim insanları salgının başlangıcından bu yana en çok tartışılan konuda kesin kanaate vardı.
Bilim insanları, "2 metrelik sosyal mesafe virüsten korunmak için yeterli mi?" sorusunu kesin olarak cevapladıklarını açıkladı.
Bilim insanları, yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19) havada taşındığını ve mevcut sosyal mesafe kurallarının daha fazla virüse maruz kalmaya ve salgına yol açabileceğini açıkladı.
MedRxiv’de yayımlanan araştırmaya göre, Florida Üniversitesi viroloji ve aerosol bilimi uzmanları, 2 ve 4,8 metre mesafelerde virüsün aerosollerle iletildiğini teyit etti.
SALGINLARA YOL AÇACAK
Sars-Cov-2’nin aerosol olarak bilinen küçük damlacıklar halinde havada canlı kaldığı keşfedildi. Bu durum, öksüren, hapşıran ve konuşan taşıyıcıların yanında virüsün solunması riskine işaret ediyor.
Araştırmacılar, “Aerosol temelli bulaşmaya karşı iki metrelik fiziksel mesafe gibi önlemlerin, kapalı ortamlarda yardımı olmayacak. Bunlar sahte bir güvenlik hissi verirken, virüse maruz kalmaya ve salgınlara yol açacak." iddiasında bulundu.
DSÖ "HAVADAN BULAŞMAZ" DEMİŞTİ
Dünya Sağlık Örgütü, aylar boyunca Covid-19’un çoğunlukla yakın kişisel temasla bulaştığını ve havadan bulaşmasının hastane ortamı dışında pek mümkün olmadığını belirtmiş, ancak temmuz ayında beyanın değiştirerek hava yoluyla bulaşımın göz ardı edilemeyeceğini ve daha fazla veri gerektiğini belirtmişti.
Virginia Tech’ten virüslerin havadan bulaşması konusunda uzman Mühendislik Profesörü Dr. Linsey Marr, Twitter hesabında, Florida Üniversitesi’nin çalışmasının “kesin delil” gibi göründüğünü ifade etti.
Profesör Marr, “Herkesin anlayabileceği bir dilde: Bu çalışma, benim görüşüme göre, (birkaç metre yol alabilecek kadar küçük) aerosollerdeki virüsün bulaşıcı olduğunu açıkça doğruluyor. Bundan şüpheleniyorduk ve şimdi kanıtımız var.” dedi.
[Samanyolu Haber] 14.8.2020
Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) bilim insanları salgının başlangıcından bu yana en çok tartışılan konuda kesin kanaate vardı.
Bilim insanları, "2 metrelik sosyal mesafe virüsten korunmak için yeterli mi?" sorusunu kesin olarak cevapladıklarını açıkladı.
Bilim insanları, yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19) havada taşındığını ve mevcut sosyal mesafe kurallarının daha fazla virüse maruz kalmaya ve salgına yol açabileceğini açıkladı.
MedRxiv’de yayımlanan araştırmaya göre, Florida Üniversitesi viroloji ve aerosol bilimi uzmanları, 2 ve 4,8 metre mesafelerde virüsün aerosollerle iletildiğini teyit etti.
SALGINLARA YOL AÇACAK
Sars-Cov-2’nin aerosol olarak bilinen küçük damlacıklar halinde havada canlı kaldığı keşfedildi. Bu durum, öksüren, hapşıran ve konuşan taşıyıcıların yanında virüsün solunması riskine işaret ediyor.
Araştırmacılar, “Aerosol temelli bulaşmaya karşı iki metrelik fiziksel mesafe gibi önlemlerin, kapalı ortamlarda yardımı olmayacak. Bunlar sahte bir güvenlik hissi verirken, virüse maruz kalmaya ve salgınlara yol açacak." iddiasında bulundu.
DSÖ "HAVADAN BULAŞMAZ" DEMİŞTİ
Dünya Sağlık Örgütü, aylar boyunca Covid-19’un çoğunlukla yakın kişisel temasla bulaştığını ve havadan bulaşmasının hastane ortamı dışında pek mümkün olmadığını belirtmiş, ancak temmuz ayında beyanın değiştirerek hava yoluyla bulaşımın göz ardı edilemeyeceğini ve daha fazla veri gerektiğini belirtmişti.
Virginia Tech’ten virüslerin havadan bulaşması konusunda uzman Mühendislik Profesörü Dr. Linsey Marr, Twitter hesabında, Florida Üniversitesi’nin çalışmasının “kesin delil” gibi göründüğünü ifade etti.
Profesör Marr, “Herkesin anlayabileceği bir dilde: Bu çalışma, benim görüşüme göre, (birkaç metre yol alabilecek kadar küçük) aerosollerdeki virüsün bulaşıcı olduğunu açıkça doğruluyor. Bundan şüpheleniyorduk ve şimdi kanıtımız var.” dedi.
[Samanyolu Haber] 14.8.2020
6 ayda 14 milyar dolar gitti
Demokrasi ve hukuktan uzaklaşılması, Adalet ve Kalkınma (AKP) partisinin otoriter uygulamaları ile serbest piyasa kurallarının hiçe sayılması yabancı sermayeninin Türkiye'den çıkışını hızlandırdı.
SAMANYOLUHABER- Döviz gelirlerinin döviz giderlerinden daha az olması anlamına gelen cari açık 6 ayda 11 milyar doları buldu. Diğer taraftan cari açığı kapatmak için gereken döviz girişi durduğu yetmezmiş gibi daha önce gelen sermaye de Türkiye'yi terk ediyor.
2020 yılının ilk altı ayında yabancı yatırımcı Borsa İstanbul'da (BİST) net 3 milyar 970 milyon dolar tutarında hisse senedini elden çıkardı. Aynı dönemde net 9 milyar 824 milyon dolar tutarında devlet tahvili satıldı.
SADECE 3 MİLYON DOLAR GELDİ
6 aylık dönemde 13,8 milyar dolarlık sıcak para Türkiye'yi terk etti. Aynı dönemde doğrudan yatırım kaleminde sadece 3 milyon dolar geldi.
Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank'ın döviz açığı 11 milyar doları aştı.
Haziranda aylık sıcak para çıkışı 1,5 milyar dolar olarak kayıtlara geçti. Hisse senedi piyasasında yabancılar 31 milyon dolar ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) piyasasında 427 milyon dolar net satış yaptı.
Merkez Bankası'nın brüt döviz rezervleri haziranda 7,7 milyar dolar azaldı.
[Samanyolu Haber] 14.8.2020
SAMANYOLUHABER- Döviz gelirlerinin döviz giderlerinden daha az olması anlamına gelen cari açık 6 ayda 11 milyar doları buldu. Diğer taraftan cari açığı kapatmak için gereken döviz girişi durduğu yetmezmiş gibi daha önce gelen sermaye de Türkiye'yi terk ediyor.
2020 yılının ilk altı ayında yabancı yatırımcı Borsa İstanbul'da (BİST) net 3 milyar 970 milyon dolar tutarında hisse senedini elden çıkardı. Aynı dönemde net 9 milyar 824 milyon dolar tutarında devlet tahvili satıldı.
SADECE 3 MİLYON DOLAR GELDİ
6 aylık dönemde 13,8 milyar dolarlık sıcak para Türkiye'yi terk etti. Aynı dönemde doğrudan yatırım kaleminde sadece 3 milyon dolar geldi.
Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank'ın döviz açığı 11 milyar doları aştı.
Haziranda aylık sıcak para çıkışı 1,5 milyar dolar olarak kayıtlara geçti. Hisse senedi piyasasında yabancılar 31 milyon dolar ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) piyasasında 427 milyon dolar net satış yaptı.
Merkez Bankası'nın brüt döviz rezervleri haziranda 7,7 milyar dolar azaldı.
[Samanyolu Haber] 14.8.2020
KHK’lılar işe iade davası açabilecek
Anayasa Mahkemesi verdiği iki ayrı kararla, OHAL kapsamında çıkarılan KHK ile terör örgütleri ile irtibat ve iltisak gerekçesiyle işten çıkarılan taşeron işçilerin açtıkları işe iade davalarının reddedilmesinin adil yargılama hakkını ihlal ettiğine hükmetti.
Berrin Baran Eker ve Emin Arda Büyük, Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kapsamında, terör örgütleri ile irtibat ve iltisakları gerekçe gösterilerek işten atıldı. İşten çıkarılmalarının haksız olduğunu belirten başvurucular, konuyu yargıya taşıdı ancak sonuç alamadı. Eker ve Büyük’ün yaptığı başvuruları değerlendiren Anayasa Mahkemesi, ayrı ayrı verdiği kararlarla başvurucuların adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verdi.
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, başvurucu Eker’in o tarihte çalıştığı taşeron şirketin bağlı bulunduğu Diyarbakır’daki belediye, Büyük’ün ise çalıştığı şirketin bağlı bulunduğu Muğla’daki üniversite tarafından işten atılması istendi. Taşeron şirketler başvurucular Eker ve Büyük’ün iş sözleşmelerini feshetti.
Başvurucu Eker, iş sözleşmesinin feshedilmesine karşı işe iade davası açtı. Ancak başvurduğu iş mahkemesi davanın reddine karar verdi. Bunun üzerine istinaf mahkemesine başvuran Eker, buradan da sonuç alamadı. Ardından Eker, 1 Ağustos 2018’de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu.
Eker, başvurusunda, iş akdi feshinin geçerli bir sebebe dayandığının işveren tarafından ispatlanması gerektiğini, kendisine yöneltilen terör örgütü ile iltisak ve irtibat iddiasının herhangi bir delile dayanmadığını, bunun adil yargılama hakkını ihlal ettiğini savundu.
ADALET BAKANLIĞI SAVUNMA GÖNDERDİ
Adalet Bakanlığı’nın Yüksek Mahkeme’ye gönderdiği savunmada ise, ret kararının mevzuata ve Yargıtay içtihadına uygun olduğu, dosyanın istinafta da görüşülerek feshin geçerli nedene dayandığı tespit edilerek reddedildiği aktarıldı.
Başvurucu Büyük’ün de iş akdinin tek taraflı feshedilmesine karşı açtığı işe iade davaları reddedildi. Anayasa Mahkemesi’ne adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini öne sürerek başvuran Büyük, işten çıkarıldığını, ancak hiçbir delil bulunmadığını anlattı. Büyük, başvurusunda kendisi ile aynı durumda olan bir başka iş arkadaşının davasının kabul edildiğini, ancak kendi başvurusunun reddedildiğini aktardı.
”ADİL YARGILANMA HAKKI İHLAL EDİLDİ”
Yüksek Mahkeme, Eker ve Büyük’ün yaptıkları başvurular sonucu verdiği iki ayrı kararda, hem ilk derece mahkemesinin hem de istinaf mahkemesinin başvurucularla ilgili kararlarında, asıl işveren (kamu kurumu) kanaati ile sözleşmenin feshedildiğini, başvurunun esasının mahkemelerce değerlendirilmediğini, başvurunun esastan görüşülmesi gerektiğini, bu nedenle başvurucuların adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini tespit etti.
Eker ve Büyük hakkında yeniden yargılama yapılmasına karar veren Yüksek Mahkeme, kararların örneklerinin ilgili ilk derce mahkemelerine gönderilmesine hükmetti. Anayasa Mahkemesi, bu kararı ile, işten çıkarma kararının KHK kapsamında alınmış olmasının işe iade davası açmaya engel olmadığını belirlemiş oldu.
14.8.2020 [Samanyolu Haber]
Berrin Baran Eker ve Emin Arda Büyük, Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kapsamında, terör örgütleri ile irtibat ve iltisakları gerekçe gösterilerek işten atıldı. İşten çıkarılmalarının haksız olduğunu belirten başvurucular, konuyu yargıya taşıdı ancak sonuç alamadı. Eker ve Büyük’ün yaptığı başvuruları değerlendiren Anayasa Mahkemesi, ayrı ayrı verdiği kararlarla başvurucuların adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verdi.
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, başvurucu Eker’in o tarihte çalıştığı taşeron şirketin bağlı bulunduğu Diyarbakır’daki belediye, Büyük’ün ise çalıştığı şirketin bağlı bulunduğu Muğla’daki üniversite tarafından işten atılması istendi. Taşeron şirketler başvurucular Eker ve Büyük’ün iş sözleşmelerini feshetti.
Başvurucu Eker, iş sözleşmesinin feshedilmesine karşı işe iade davası açtı. Ancak başvurduğu iş mahkemesi davanın reddine karar verdi. Bunun üzerine istinaf mahkemesine başvuran Eker, buradan da sonuç alamadı. Ardından Eker, 1 Ağustos 2018’de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu.
Eker, başvurusunda, iş akdi feshinin geçerli bir sebebe dayandığının işveren tarafından ispatlanması gerektiğini, kendisine yöneltilen terör örgütü ile iltisak ve irtibat iddiasının herhangi bir delile dayanmadığını, bunun adil yargılama hakkını ihlal ettiğini savundu.
ADALET BAKANLIĞI SAVUNMA GÖNDERDİ
Adalet Bakanlığı’nın Yüksek Mahkeme’ye gönderdiği savunmada ise, ret kararının mevzuata ve Yargıtay içtihadına uygun olduğu, dosyanın istinafta da görüşülerek feshin geçerli nedene dayandığı tespit edilerek reddedildiği aktarıldı.
Başvurucu Büyük’ün de iş akdinin tek taraflı feshedilmesine karşı açtığı işe iade davaları reddedildi. Anayasa Mahkemesi’ne adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini öne sürerek başvuran Büyük, işten çıkarıldığını, ancak hiçbir delil bulunmadığını anlattı. Büyük, başvurusunda kendisi ile aynı durumda olan bir başka iş arkadaşının davasının kabul edildiğini, ancak kendi başvurusunun reddedildiğini aktardı.
”ADİL YARGILANMA HAKKI İHLAL EDİLDİ”
Yüksek Mahkeme, Eker ve Büyük’ün yaptıkları başvurular sonucu verdiği iki ayrı kararda, hem ilk derece mahkemesinin hem de istinaf mahkemesinin başvurucularla ilgili kararlarında, asıl işveren (kamu kurumu) kanaati ile sözleşmenin feshedildiğini, başvurunun esasının mahkemelerce değerlendirilmediğini, başvurunun esastan görüşülmesi gerektiğini, bu nedenle başvurucuların adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini tespit etti.
Eker ve Büyük hakkında yeniden yargılama yapılmasına karar veren Yüksek Mahkeme, kararların örneklerinin ilgili ilk derce mahkemelerine gönderilmesine hükmetti. Anayasa Mahkemesi, bu kararı ile, işten çıkarma kararının KHK kapsamında alınmış olmasının işe iade davası açmaya engel olmadığını belirlemiş oldu.
14.8.2020 [Samanyolu Haber]
Yeni Ailem Dergisi’nin Ağustos sayısında neler var? [Dr. Ali Demirel]
Yeni Ailem dergisi birbirinden kıymetli kapak konu ve yazılarıyla ailemizi kucaklamaya devam ediyor. Dergi, bu sayısında çocuklar için bir yaz hediyesi veriyor: Elif-ba. Kur’an-ı Kerim okumasını bilmeyen çocuklarımız bu elif-ba ile Kur’an’la tanışacak, onu öğrenmeye çalışacaklar.
Bu sayının kapak konusu, “Evliliğe hazır mısınız?” başlığını taşıyor. Yazıda gençlerin evlilik öncesi yapmaları gereken hazırlığın ve evlilik problemleri henüz ortaya çıkmadan önce eğitim almalarının önemi üzerinde duruluyor.
Doktor anne, köşesinde “Bebekleri güneşten mahrum etmeyin!” diyor ve bebelik döneminde görülen D vitamini yetersizliğini önlemenin yolları üzerinde duruyor.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden derlenerek hazırlanan “Yoldaki Işıklar” köşesinde bu ay “Çocuklarımız Kur’an’ı ne kadar biliyor? başlığı altında çocuklara Kur’an eğitimi verilmesinin önemi dile getiriliyor.
Psk. Yeliz Aktosun, “Çocuklarınızın arkadaşlarını tanımıyor musunuz?” diye soruyor ve çocuklarımızın arkadaşlarını ve ailelerini tanımanın önemi üzerinde duruyor.
“Geleceğin ümidi gençlik” diyen M. Ali Şengül Hocamız, yazısında iman ve ahlâktan, ilim ve faziletten mahrum nesillerin, hem ailelerine hem topluma hem de milletine ve bütün insanlığa hayatı zehir edeceğini dile getiriyor.
Pdg. Dilara Akman, çocuklara kurban ibadetinin nasıl anlatılması gerektiğini kaleme alıyor.
Prof. Dr. Said Işık, “Kur’an’la konuşan birini tanıyor musunuz?” başlıklı yazısında Kur’an’ın ne ölçüde hayatımızın içinde olması gerektiği üzerinde duruyor.
Dert Babası, “Yapaylınızım, dualarınızı bekliyorum!” diye kendisinden yardım isteyen okuyucusunun sorusunu cevaplandırıyor.
Dr. Sena Akarsu, bebeklere banyo yaptırırken dikkat edilmesi gereken hususları dile getiriyor.
Evet, bu ay da Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır. Biz sadece dergide öne çıkan yazıların konularını kısaca sizinle paylaşmak istedik.
Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz.
[Dr. Ali Demirel] 14.8.2020 [Samanyolu Haber]
Bu sayının kapak konusu, “Evliliğe hazır mısınız?” başlığını taşıyor. Yazıda gençlerin evlilik öncesi yapmaları gereken hazırlığın ve evlilik problemleri henüz ortaya çıkmadan önce eğitim almalarının önemi üzerinde duruluyor.
Doktor anne, köşesinde “Bebekleri güneşten mahrum etmeyin!” diyor ve bebelik döneminde görülen D vitamini yetersizliğini önlemenin yolları üzerinde duruyor.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden derlenerek hazırlanan “Yoldaki Işıklar” köşesinde bu ay “Çocuklarımız Kur’an’ı ne kadar biliyor? başlığı altında çocuklara Kur’an eğitimi verilmesinin önemi dile getiriliyor.
Psk. Yeliz Aktosun, “Çocuklarınızın arkadaşlarını tanımıyor musunuz?” diye soruyor ve çocuklarımızın arkadaşlarını ve ailelerini tanımanın önemi üzerinde duruyor.
“Geleceğin ümidi gençlik” diyen M. Ali Şengül Hocamız, yazısında iman ve ahlâktan, ilim ve faziletten mahrum nesillerin, hem ailelerine hem topluma hem de milletine ve bütün insanlığa hayatı zehir edeceğini dile getiriyor.
Pdg. Dilara Akman, çocuklara kurban ibadetinin nasıl anlatılması gerektiğini kaleme alıyor.
Prof. Dr. Said Işık, “Kur’an’la konuşan birini tanıyor musunuz?” başlıklı yazısında Kur’an’ın ne ölçüde hayatımızın içinde olması gerektiği üzerinde duruyor.
Dert Babası, “Yapaylınızım, dualarınızı bekliyorum!” diye kendisinden yardım isteyen okuyucusunun sorusunu cevaplandırıyor.
Dr. Sena Akarsu, bebeklere banyo yaptırırken dikkat edilmesi gereken hususları dile getiriyor.
Evet, bu ay da Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır. Biz sadece dergide öne çıkan yazıların konularını kısaca sizinle paylaşmak istedik.
Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz.
[Dr. Ali Demirel] 14.8.2020 [Samanyolu Haber]
Çirkin Misaller, Cerbezeciler ve Mağdurlar- 2 [Prof. Dr. Osman Şahin]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri cerbeze ile ilgili bahsi Münazarat’ta detaylandırdığı yerde insanların hadiselere bakış açılarına bağlı olarak kâinata bakış açılarının ne kadar birbirlerine zıt olacağını şöyle ifade ederler: “Hakikaten cerbeze, her çeşidiyle garip şeylerin makinesidir. Görülmüyor mu ki, cerbezeye kapılmış bir aşığın nazarında umum kâinat, birbirine muhabetle incizâba gelerek raks edercesine hareket ediyor ve gülüşüyor. Çocuğunun vefatıyla mâtem tutan bir vâlidenin nazarında, umum kâinât hüzün veren bir halde ağlaşıyor. Herkes istediği ve hâline münâsip gördüğü meyveyi koparır.”
Sosyal medya üzerinden Hizmet Hareketine yönelik yapılan cerbezeler…
Bu cerbezeden kaynaklanan çarpık bakış açısını, günümüzde sayıları milyonlara ulaşmış Hizmet insanlarına, bütün Dünya’ya yayılmış ve sayıları binleri aşkın kurum ve müesseselere sahip Hizmet Hareketinde meydana gelmiş bazı yanlışlıklar ve bunlara sebebiyet veren bazı insanlar nazara verilerek, yıllarca dürüstlükleri, doğrulukları, samimiyetleri ve fedakarlıkları ile meşhur olmuş insanları ve tertemiz, bereketli ve insanlık adına çok önemli hayırlara vesile olmuş Hizmet kurumlarından oluşan bu Hareket’i güvenilemeyen, çirkinliklerin, yanlışlıkların, yalanların, su-i istimallerin bol olduğu ve Bizans entrikalarının işlendiği her yeri kokuşmuş yapılar olarak gösteren yaklaşımlarda da görmek mümkündür.
Doğru olup olmamaları konusunu bir kenara bırakalım, medyada ele alınan az sayıdaki çirkinliklerin bazen mübalağa sığasıyla ifade edilmesi bazen de genellemeler yapılarak umuma teşmil edilmesi sonucunda bazı insanların güven duygularına ve kuvvey-i mâneviyelerine çok ciddi zararlar verilmiş ve bütün bunlar bu harekete düşman olanların amaçlarına çok büyük faydalar sağlamışlardır.
Üstad Hazretleri aynı eserde Şeytan’ın cerbeze üzerinden sahneye koyduğu büyük oyuna dikkatleri çekerek Hizmet insanlarının eline çok önemli kriterler vermektedirler: “Meselâ sizden bir adam yalnız bir saat gezinmek üzere gayet güzel tezyin edinmiş çiçeklerle dolu bir bahçeye girse... Noksanlardan uzak olmak cennet bahçelerine mahsus olduğundan... Her kemâle bir noksanı karıştırmak şu âlem-i kevn-ü fesadın (oluş ve yok oluşlar âlemi olan dünya hayatının) muktezâsından olduğundan dolayı, şu bahçenin de bazı köşelerinde de bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için, mizaç bozukluğunun sevki ve emriyle, yalnız o kokuşmuş ve murdar şeylere gözünü diker. Güya, o bahçede yalnız onlar var. Hülyanın hükmüyle fena hayal genişleyerek o bostanı salhane ve mezbele sûretinde gösterdiğinden, midesi bulanır, istifra eder, tam bir nefretle kaçar.”
Kusursuzluk, noksanlardan uzak olma ancak Cennet bahçelerine mahsus ve bu Dünya’da her türlü kemallere ve güzelliklere bir noksan karışması imkân dahilindedir. Hizmet Hareketi de insanlardan oluşan bir beşerî yapı olduğuna göre eksikliklerin ve kusurların bulunması gayet doğaldır. Bir gül bahçesi olarak düşünülebilecek Hizmet Hareketindeki her tarafı dolduran harikulade gülleri görmeyip, sadece o bahçede bulunabilecek bazı pis, murdar ve kokuşmuş şeylere yoğunlaşmak, o bahçede sadece o çirkinlikler varmış gibi sürekli onları konuşup nazara vermek bir karakter (mizaç) bozukluğundan kaynaklanmaktadır.
Böyle fıtratlarda bazen de bir hakikate dayanmayan hülyalarının (arzu, heves, istekler ve bazen de kin, haset, intikam benzeri duygular) devreye girmesi neticesinde bu çirkin hayalleri büyüyerek insanı bayıltacak güzellikte kokulara ve güzelliklere sahip o cennetâsâ bahçeyi onların nazarında insanın midesini bulandıran, içerdiği pis kokular sebebiyle insanı kusmaya ve oradan uzaklaşmaya zorlayan çöplükler haline getirirler. İnsanın hayatının lezzeti, aşk ve şevk kaynağı olması gereken hizmetler bu insanlar için hayatlarının lezzetini acılaştıran bir keder ve kaygı vesilesi haline gelirler.
Üstad Hazretleri az olan çirkinliklere değil, ekseriyeti oluşturan güzelliklere bakarak değerlendirmek ve hüküm vermek gerektiğini bir hazine kıymetinde olan “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” sözleriyle ifade etmektedirler.
Fethullah Gülen Hocaefendi “Hizmet ve İnsani Münasebetler” başlıklı Kırık Testi’de bu hakikate dikkat çekip yapılması gerekenleri şöyle ifade etmektedirler: “Burada ifade edilen ölçülerde hepimizin bir kısım eksiklikleri olabilir. Bu prensipleri hayatımızda tam temsil edemeyebiliriz. Edemediğimizden ötürü de bir kısım tenkitlere girebilir ve sorgulamalar yapabiliriz. İşte bu noktada kuvve-i maneviyeleri sarsacak ölçüde karamsar bir kısım tablolar resmetmemeli, yaşanan deformasyonu ümit kırıcı ifadelerle beyan etmemeliyiz. Zira unutmamak gerekir ki, her zaman çok önemli davalarda ve çok önemli hizmetlerde bile belli ölçüde deformasyonlar görülmüştür. Burada yapılması gereken asıl iş, ümitsizliğe düşüren durumlar karşısında heyecanları yeniden canlandırmak ve el ele vererek yaşanan kırılma ve bozulmaları tamir etmeye çalışmaktır.”
Hizmet’teki bazı insanların kusurlarından veya bazı yanlış uygulamalardan kaynaklanan problemler ve yanlışlar genelleme yapılarak, Hizmet Hareketinin ve insanlarının geneli hakkında su-I zanlara kapı açacak ve böylece aralarındaki güven ve uhuvvet duygularını kıracak şekilde ele alınmamalıdır. Maalesef, sosyal medyada bu eksik ve kusurlar ifade edilirken Hizmet’in tamamında bir bozulma olduğu, vazife yapanların güvenilmeyecek insanlar haline geldikleri ve dolayısıyla bu hareketin bir gelecek va’d etmediği havasını verecek bir üslup kullanılmaktadır. Bu şekilde birkaç çürük üzerinden bütün Hizmet insanları güvenilmez insanlar haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Artık abilerin, idarecilerin, hocaların ve cemaatin olmaması gerektiğini savunanlar var…
Eskiden Türkiye medyası dinin aleyhine bir delil olsun diye doğru ve yanlış olup olmadığına bakılmaksızın cami imamları ve hocalar hakkında her türlü haberi manşet yaparlardı. Bugün ise Hizmet Hareketindeki en küçüğünden ve en büyüğüne varıncaya kadar her seviyedeki abiler, ilim sahibi hocalar ve idareciler ile alakalı her türlü menfilik yine doğruluğuna ve yanlışlığına bakılmaksızın haber yapılabilmektedir.
Özellikle de ilimleriyle ve doğrulukları ile ön plana çıkmış insanlar hakkında en ufak şeyler bile malzeme olarak kullanılmakta, bu ilimleriyle ve kredibiliteleriyle cemaat içerisinde toparlayıcı ve yapıcı olabilecek bu insanlar gözden düşürülmeye çalışılmaktadır. Tenkitlerin ve karalamaların iyice arttığı bir zamanda zihinlerde şüphe uyandırma amacını taşıyan bu haberler değişik vesilelerle gündeme taşınarak tekrarlanmaktadır.
Sonuç olarak Hizmet Hareketi ve mensuplarının artık değersiz ve hatta zararlı oldukları, cemaat olarak devam etmemeleri gerektiği gibi düşünceler ortaya koymakta ve çok arzuladıkları bu dağılmayı gerçekleştirmek için ise bugünün dünyasında çok popüler bir söylem olan “Bundan sonra cemaate ihtiyaç yok, hizmetler bağımsız bireyler üzerinde gerçekleştirilmelidir” düşüncesini ileri sürebilmektedirler.
Bugün gelinen noktada, Hizmet insanları Hizmet ilke ve prensiplerine aykırı davranışları kabul etmemekte ve her seviyede bu ilkelerin hayata geçirilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Yapılan yanlışları tasvip etmemekte ve bunların düzeltilmesini ve bir daha aynı yanlışların ve hataların tekrar etmemesi için gerekli tedbirlerin alınmasını talep etmektedirler. Bu talepler her gün artmakta ve daha yüksek bir sesle dillendirilmektedirler. Hizmet insanlarının genelinde bu şuur oluşup ve gerçekleşmesi adına gerekli mücadeleyi ortaya koydukları ölçüde bu problemlerin üstesinden Allah’ın (CC) inayet ve keremiyle gelebileceklerdir.
İnşaAllah sonraki yazıda çirkin misalleri bırakıp güzel misalleri ele almaya çalışacağım.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 14.8.2020 [Samanyolu Haber]
Sosyal medya üzerinden Hizmet Hareketine yönelik yapılan cerbezeler…
Bu cerbezeden kaynaklanan çarpık bakış açısını, günümüzde sayıları milyonlara ulaşmış Hizmet insanlarına, bütün Dünya’ya yayılmış ve sayıları binleri aşkın kurum ve müesseselere sahip Hizmet Hareketinde meydana gelmiş bazı yanlışlıklar ve bunlara sebebiyet veren bazı insanlar nazara verilerek, yıllarca dürüstlükleri, doğrulukları, samimiyetleri ve fedakarlıkları ile meşhur olmuş insanları ve tertemiz, bereketli ve insanlık adına çok önemli hayırlara vesile olmuş Hizmet kurumlarından oluşan bu Hareket’i güvenilemeyen, çirkinliklerin, yanlışlıkların, yalanların, su-i istimallerin bol olduğu ve Bizans entrikalarının işlendiği her yeri kokuşmuş yapılar olarak gösteren yaklaşımlarda da görmek mümkündür.
Doğru olup olmamaları konusunu bir kenara bırakalım, medyada ele alınan az sayıdaki çirkinliklerin bazen mübalağa sığasıyla ifade edilmesi bazen de genellemeler yapılarak umuma teşmil edilmesi sonucunda bazı insanların güven duygularına ve kuvvey-i mâneviyelerine çok ciddi zararlar verilmiş ve bütün bunlar bu harekete düşman olanların amaçlarına çok büyük faydalar sağlamışlardır.
Üstad Hazretleri aynı eserde Şeytan’ın cerbeze üzerinden sahneye koyduğu büyük oyuna dikkatleri çekerek Hizmet insanlarının eline çok önemli kriterler vermektedirler: “Meselâ sizden bir adam yalnız bir saat gezinmek üzere gayet güzel tezyin edinmiş çiçeklerle dolu bir bahçeye girse... Noksanlardan uzak olmak cennet bahçelerine mahsus olduğundan... Her kemâle bir noksanı karıştırmak şu âlem-i kevn-ü fesadın (oluş ve yok oluşlar âlemi olan dünya hayatının) muktezâsından olduğundan dolayı, şu bahçenin de bazı köşelerinde de bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için, mizaç bozukluğunun sevki ve emriyle, yalnız o kokuşmuş ve murdar şeylere gözünü diker. Güya, o bahçede yalnız onlar var. Hülyanın hükmüyle fena hayal genişleyerek o bostanı salhane ve mezbele sûretinde gösterdiğinden, midesi bulanır, istifra eder, tam bir nefretle kaçar.”
Kusursuzluk, noksanlardan uzak olma ancak Cennet bahçelerine mahsus ve bu Dünya’da her türlü kemallere ve güzelliklere bir noksan karışması imkân dahilindedir. Hizmet Hareketi de insanlardan oluşan bir beşerî yapı olduğuna göre eksikliklerin ve kusurların bulunması gayet doğaldır. Bir gül bahçesi olarak düşünülebilecek Hizmet Hareketindeki her tarafı dolduran harikulade gülleri görmeyip, sadece o bahçede bulunabilecek bazı pis, murdar ve kokuşmuş şeylere yoğunlaşmak, o bahçede sadece o çirkinlikler varmış gibi sürekli onları konuşup nazara vermek bir karakter (mizaç) bozukluğundan kaynaklanmaktadır.
Böyle fıtratlarda bazen de bir hakikate dayanmayan hülyalarının (arzu, heves, istekler ve bazen de kin, haset, intikam benzeri duygular) devreye girmesi neticesinde bu çirkin hayalleri büyüyerek insanı bayıltacak güzellikte kokulara ve güzelliklere sahip o cennetâsâ bahçeyi onların nazarında insanın midesini bulandıran, içerdiği pis kokular sebebiyle insanı kusmaya ve oradan uzaklaşmaya zorlayan çöplükler haline getirirler. İnsanın hayatının lezzeti, aşk ve şevk kaynağı olması gereken hizmetler bu insanlar için hayatlarının lezzetini acılaştıran bir keder ve kaygı vesilesi haline gelirler.
Üstad Hazretleri az olan çirkinliklere değil, ekseriyeti oluşturan güzelliklere bakarak değerlendirmek ve hüküm vermek gerektiğini bir hazine kıymetinde olan “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” sözleriyle ifade etmektedirler.
Fethullah Gülen Hocaefendi “Hizmet ve İnsani Münasebetler” başlıklı Kırık Testi’de bu hakikate dikkat çekip yapılması gerekenleri şöyle ifade etmektedirler: “Burada ifade edilen ölçülerde hepimizin bir kısım eksiklikleri olabilir. Bu prensipleri hayatımızda tam temsil edemeyebiliriz. Edemediğimizden ötürü de bir kısım tenkitlere girebilir ve sorgulamalar yapabiliriz. İşte bu noktada kuvve-i maneviyeleri sarsacak ölçüde karamsar bir kısım tablolar resmetmemeli, yaşanan deformasyonu ümit kırıcı ifadelerle beyan etmemeliyiz. Zira unutmamak gerekir ki, her zaman çok önemli davalarda ve çok önemli hizmetlerde bile belli ölçüde deformasyonlar görülmüştür. Burada yapılması gereken asıl iş, ümitsizliğe düşüren durumlar karşısında heyecanları yeniden canlandırmak ve el ele vererek yaşanan kırılma ve bozulmaları tamir etmeye çalışmaktır.”
Hizmet’teki bazı insanların kusurlarından veya bazı yanlış uygulamalardan kaynaklanan problemler ve yanlışlar genelleme yapılarak, Hizmet Hareketinin ve insanlarının geneli hakkında su-I zanlara kapı açacak ve böylece aralarındaki güven ve uhuvvet duygularını kıracak şekilde ele alınmamalıdır. Maalesef, sosyal medyada bu eksik ve kusurlar ifade edilirken Hizmet’in tamamında bir bozulma olduğu, vazife yapanların güvenilmeyecek insanlar haline geldikleri ve dolayısıyla bu hareketin bir gelecek va’d etmediği havasını verecek bir üslup kullanılmaktadır. Bu şekilde birkaç çürük üzerinden bütün Hizmet insanları güvenilmez insanlar haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Artık abilerin, idarecilerin, hocaların ve cemaatin olmaması gerektiğini savunanlar var…
Eskiden Türkiye medyası dinin aleyhine bir delil olsun diye doğru ve yanlış olup olmadığına bakılmaksızın cami imamları ve hocalar hakkında her türlü haberi manşet yaparlardı. Bugün ise Hizmet Hareketindeki en küçüğünden ve en büyüğüne varıncaya kadar her seviyedeki abiler, ilim sahibi hocalar ve idareciler ile alakalı her türlü menfilik yine doğruluğuna ve yanlışlığına bakılmaksızın haber yapılabilmektedir.
Özellikle de ilimleriyle ve doğrulukları ile ön plana çıkmış insanlar hakkında en ufak şeyler bile malzeme olarak kullanılmakta, bu ilimleriyle ve kredibiliteleriyle cemaat içerisinde toparlayıcı ve yapıcı olabilecek bu insanlar gözden düşürülmeye çalışılmaktadır. Tenkitlerin ve karalamaların iyice arttığı bir zamanda zihinlerde şüphe uyandırma amacını taşıyan bu haberler değişik vesilelerle gündeme taşınarak tekrarlanmaktadır.
Sonuç olarak Hizmet Hareketi ve mensuplarının artık değersiz ve hatta zararlı oldukları, cemaat olarak devam etmemeleri gerektiği gibi düşünceler ortaya koymakta ve çok arzuladıkları bu dağılmayı gerçekleştirmek için ise bugünün dünyasında çok popüler bir söylem olan “Bundan sonra cemaate ihtiyaç yok, hizmetler bağımsız bireyler üzerinde gerçekleştirilmelidir” düşüncesini ileri sürebilmektedirler.
Bugün gelinen noktada, Hizmet insanları Hizmet ilke ve prensiplerine aykırı davranışları kabul etmemekte ve her seviyede bu ilkelerin hayata geçirilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Yapılan yanlışları tasvip etmemekte ve bunların düzeltilmesini ve bir daha aynı yanlışların ve hataların tekrar etmemesi için gerekli tedbirlerin alınmasını talep etmektedirler. Bu talepler her gün artmakta ve daha yüksek bir sesle dillendirilmektedirler. Hizmet insanlarının genelinde bu şuur oluşup ve gerçekleşmesi adına gerekli mücadeleyi ortaya koydukları ölçüde bu problemlerin üstesinden Allah’ın (CC) inayet ve keremiyle gelebileceklerdir.
İnşaAllah sonraki yazıda çirkin misalleri bırakıp güzel misalleri ele almaya çalışacağım.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 14.8.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Kalblerimizi Kaydırma Allah'ım!... [Hüseyin Yağmur]
Allah’a ibadeti varlıklarının gayesi bilen müminler, ibadetle birlikte duaya da fevkalâde önem verirler.. Maddî-mânevî sebeplere riayet etmekle birlikte gönüllerini de Rahman ve Rahim olan Allah’a açıp yalvarmayı da asla ihmal etmezler. Dua ederken, ümit ve beklentiyle birlikte, mehabet ve endişeyi de iç içe yaşarlar. Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve inayet kapılarının daima açık bulunduğunu düşünür ve gece-gündüz, yüksek sesle ya da fısıltı halinde, gizli ya da açıktan dua dua yalvarırlar.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Allahümme ya Mukallibel kulûb, sebbit kalbî ala dînike – Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi de dininde sabitleyip perçinle.” duasını dilinden hiç düşürmemiştir.
Başka bir duada da sürekli: “Allahümme ya Musarrifel Kulûb, sarrif kulûbenâ ilâ tâatik – Ey kalbleri evirip çeviren Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” demiştir.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz dilinden düşürmediği bu duada “Benim kalbimi de dininde sâbit eyle!” demektedir. Bu duayı yaparken Efendimizin endişesi mi vardı, asla ve kat’a! Cenâb-ı Allah ona imanı lutfederken aynı zamanda imanı Habibi’nin kalbine perçinlemişti.
Efendimiz bu duayı yaparken, bize aynı zamanda, günlük hayatın akışında karşılaştığımız her olayda, istikameti korumamız için kendimize bir telkinde bulunmamızı tavsiye buyuruyor. Bu tavrıyla bize: “Sakın, bu konuda kusur etmeyin; Allah’ın himayesine girin, sürekli O’na yönelip dua dua yalvarın” diyor.
Senin Rızanı istiyorum Allah’ım!..
“Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ “Allahım, Senin sevdiğin ve râzı olduğun şeyi yapmaya beni muvaffak kıl.” Veya kısaca:
“Allahümme afveke ve rıdake– “Allahım, Senin affını ve rızânı istiyorum.”
Allah’ım bizi nefislerimizin hoşuna giden şeyler de değil, asıl Senin rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlerde bizi muvaffak eyle.” niyazı da dillerimizden düşürmememiz gereken bir duadır.
Bizler dualarımızda hep Rabbbimizden hoşnut olacağı ve seveceği şeyleri istemeliyiz. Çünkü, her şeyden daha önemli olan Rabbimizin hoşnutluğudur. Eğer Cenâb-ı Hak bir kulun bu duasını kabul buyurur ve rızasına erdirirse, o alınabilecek en büyük hediyeyi almıştır. Zira, bir mümin için Allah’ın sevgisini ve hoşnutluğunu elde etmek en büyük bahtiyarlıktır.
O’nun ve Sevdiklerinin Sevgisi
Peygamber Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrendiğimiz dualardan biri de “Allahümme innî es’elüke hubbeke ve hubbe men yuhibbuke ve hubbe amelin yukarribu ilâ hubbike – Allahım, her şeyden önce Senin sevgini talep ediyorum; sonra bana Seni sevenleri sevdirmeni istiyorum ve bir de Sana yaklaştıracak amelleri benim içim sevimli kılmanı diliyorum.” şeklindedir.
Bu duada zikredilen ilk talep Allah’ın sevgisidir. Evet, Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır. Hakkıyla iman eden kullar, en başta Allah’ı severler ve başkalarına karşı da O’ndan ötürü alâka duyarlar.
Mü’minler, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisinden sonra O’ndan ötürü, başta Efendimiz olmak üzere bütün peygamberleri ve Allah dostu velileri severler.
Peygamber Efendimiz’i, Raşit halifeleri, diğer sahabe-i kiramı ve onlardan günümüze kadar gelip geçen bütün selef-i salihîni, yani Allah’ın sevdiği insanları sevmek, onlara karşı sıcak bir alâka hissetmek ve onları hayırla anmak bir manada onlarla tanışmak, onlara bir bayram tebriği göndermek gibidir.
Ayrıca, seven sevdiğine benzemeye çalışır, ona itaat eder; onun gibi olma gayretine girer. Allah’ın sevdiklerine benzemek de, O’nun hoşnut olacağı özellikleri kazanmakla elde edilir. Söz konusu duadaki “Allah’ım sevdiklerini bana da sevdir” niyazında bu hususa da ima vardır.
Yazımızı, son asırda yazdığı tefsiriyle Kur’an’a büyük hizmeti geçen Allame Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinin mukaddimesindeki bir niyazıyla bitirelim:
“İnayetine sığındım, kapına geldim.
Hidayetine sığındım, lütfuna geldim
Kulluk edemedim, affına geldim
Şaşırtma beni, doğruyu söylet
Neş’eni duyur, hakikatı öğret
Sen duyurmazsan ben duyamam
Sen söyletmezsen ben söyleyemem
Sen sevdirmezsen ben sevemem
Sevdir bize hep sevdiklerini
Yerdir bize hep yerdiklerini
Yar et bize erdirdiklerini”
Bu güzel duaya hep birlikte amin diyelim.
[Hüseyin Yağmur] 14.8.2020 [Samanyolu Haber]
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Allahümme ya Mukallibel kulûb, sebbit kalbî ala dînike – Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi de dininde sabitleyip perçinle.” duasını dilinden hiç düşürmemiştir.
Başka bir duada da sürekli: “Allahümme ya Musarrifel Kulûb, sarrif kulûbenâ ilâ tâatik – Ey kalbleri evirip çeviren Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” demiştir.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz dilinden düşürmediği bu duada “Benim kalbimi de dininde sâbit eyle!” demektedir. Bu duayı yaparken Efendimizin endişesi mi vardı, asla ve kat’a! Cenâb-ı Allah ona imanı lutfederken aynı zamanda imanı Habibi’nin kalbine perçinlemişti.
Efendimiz bu duayı yaparken, bize aynı zamanda, günlük hayatın akışında karşılaştığımız her olayda, istikameti korumamız için kendimize bir telkinde bulunmamızı tavsiye buyuruyor. Bu tavrıyla bize: “Sakın, bu konuda kusur etmeyin; Allah’ın himayesine girin, sürekli O’na yönelip dua dua yalvarın” diyor.
Senin Rızanı istiyorum Allah’ım!..
“Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ “Allahım, Senin sevdiğin ve râzı olduğun şeyi yapmaya beni muvaffak kıl.” Veya kısaca:
“Allahümme afveke ve rıdake– “Allahım, Senin affını ve rızânı istiyorum.”
Allah’ım bizi nefislerimizin hoşuna giden şeyler de değil, asıl Senin rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlerde bizi muvaffak eyle.” niyazı da dillerimizden düşürmememiz gereken bir duadır.
Bizler dualarımızda hep Rabbbimizden hoşnut olacağı ve seveceği şeyleri istemeliyiz. Çünkü, her şeyden daha önemli olan Rabbimizin hoşnutluğudur. Eğer Cenâb-ı Hak bir kulun bu duasını kabul buyurur ve rızasına erdirirse, o alınabilecek en büyük hediyeyi almıştır. Zira, bir mümin için Allah’ın sevgisini ve hoşnutluğunu elde etmek en büyük bahtiyarlıktır.
O’nun ve Sevdiklerinin Sevgisi
Peygamber Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrendiğimiz dualardan biri de “Allahümme innî es’elüke hubbeke ve hubbe men yuhibbuke ve hubbe amelin yukarribu ilâ hubbike – Allahım, her şeyden önce Senin sevgini talep ediyorum; sonra bana Seni sevenleri sevdirmeni istiyorum ve bir de Sana yaklaştıracak amelleri benim içim sevimli kılmanı diliyorum.” şeklindedir.
Bu duada zikredilen ilk talep Allah’ın sevgisidir. Evet, Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır. Hakkıyla iman eden kullar, en başta Allah’ı severler ve başkalarına karşı da O’ndan ötürü alâka duyarlar.
Mü’minler, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisinden sonra O’ndan ötürü, başta Efendimiz olmak üzere bütün peygamberleri ve Allah dostu velileri severler.
Peygamber Efendimiz’i, Raşit halifeleri, diğer sahabe-i kiramı ve onlardan günümüze kadar gelip geçen bütün selef-i salihîni, yani Allah’ın sevdiği insanları sevmek, onlara karşı sıcak bir alâka hissetmek ve onları hayırla anmak bir manada onlarla tanışmak, onlara bir bayram tebriği göndermek gibidir.
Ayrıca, seven sevdiğine benzemeye çalışır, ona itaat eder; onun gibi olma gayretine girer. Allah’ın sevdiklerine benzemek de, O’nun hoşnut olacağı özellikleri kazanmakla elde edilir. Söz konusu duadaki “Allah’ım sevdiklerini bana da sevdir” niyazında bu hususa da ima vardır.
Yazımızı, son asırda yazdığı tefsiriyle Kur’an’a büyük hizmeti geçen Allame Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinin mukaddimesindeki bir niyazıyla bitirelim:
“İnayetine sığındım, kapına geldim.
Hidayetine sığındım, lütfuna geldim
Kulluk edemedim, affına geldim
Şaşırtma beni, doğruyu söylet
Neş’eni duyur, hakikatı öğret
Sen duyurmazsan ben duyamam
Sen söyletmezsen ben söyleyemem
Sen sevdirmezsen ben sevemem
Sevdir bize hep sevdiklerini
Yerdir bize hep yerdiklerini
Yar et bize erdirdiklerini”
Bu güzel duaya hep birlikte amin diyelim.
[Hüseyin Yağmur] 14.8.2020 [Samanyolu Haber]
Dağ kekiği papatyalar arasında yatıyor şimdi… | FOTO-6
Nedim Hazar ile FOTO-6’da bu hafta
-3 çocuk babasıydı Özgür Doğan… öğretmendi
Melek gibi bir insandı. Dininde abdestinde namazında
Tutukladılar hasta ettiler ve maalesef öldürdüler özgür öğretmeni
Dağ kekiği papatyalar arasında yatıyor şimdi
Eşi seyran hanım üç çocuğuyla hayata tutunmaya çabaladı.
-Maske ağacı
3 yıldır İstanbul ve çevresinde serbest dalış yaparak incelemeler yapıp o anları videoya çeken dalgıç İsa Şahintürk, korona virüs ile mücadele günlerinde İstanbul Boğazı’na daldı.
-Utanmıyoruz!
Bayram tatili boyunca mesire yerler deniz kenarına aktı türk halkı. Adalar da bunlardan biriydi. Tatil bittiğinde ise geride kalan manzara utandırıcıydı.
Tam iki ton çöp bırakmıştılar sadece büyük adaya
-Erkek milletiz ya!
İstanbul sözleşmesi üzerine bir bardak suda fırtına kopartılmaya devam ediyor. Özellikle yandaş medyadan Dilipak Yusuf kaplan gibi bazı kalemler bu sözleşmenin ihanet boyutunda olduğunu söylüyor. Dilipak daha da ileri gitti bu sebeple pek çok iktidar kadın komisyonu Dilipak hakkında suç duyurusunda da bulundu.
-Bombalara çiçek eken anneler!
En çok Filistin halkı yemiştir biber gazı
Nereden biliyoruz. Çünkü biber gazı kartuşlarından bahçe yaptılar.
-Bisiklet yolu
14.8.2020 [TR724]
-3 çocuk babasıydı Özgür Doğan… öğretmendi
Melek gibi bir insandı. Dininde abdestinde namazında
Tutukladılar hasta ettiler ve maalesef öldürdüler özgür öğretmeni
Dağ kekiği papatyalar arasında yatıyor şimdi
Eşi seyran hanım üç çocuğuyla hayata tutunmaya çabaladı.
-Maske ağacı
3 yıldır İstanbul ve çevresinde serbest dalış yaparak incelemeler yapıp o anları videoya çeken dalgıç İsa Şahintürk, korona virüs ile mücadele günlerinde İstanbul Boğazı’na daldı.
-Utanmıyoruz!
Bayram tatili boyunca mesire yerler deniz kenarına aktı türk halkı. Adalar da bunlardan biriydi. Tatil bittiğinde ise geride kalan manzara utandırıcıydı.
Tam iki ton çöp bırakmıştılar sadece büyük adaya
-Erkek milletiz ya!
İstanbul sözleşmesi üzerine bir bardak suda fırtına kopartılmaya devam ediyor. Özellikle yandaş medyadan Dilipak Yusuf kaplan gibi bazı kalemler bu sözleşmenin ihanet boyutunda olduğunu söylüyor. Dilipak daha da ileri gitti bu sebeple pek çok iktidar kadın komisyonu Dilipak hakkında suç duyurusunda da bulundu.
-Bombalara çiçek eken anneler!
En çok Filistin halkı yemiştir biber gazı
Nereden biliyoruz. Çünkü biber gazı kartuşlarından bahçe yaptılar.
-Bisiklet yolu
14.8.2020 [TR724]
Yeni rekor: Döviz ve altın hesapları 220 milyar dolara ulaştı!
Merkez Bankası’nın bugün açıkladığı verilere göre, Türkiye’de yerleşiklerin döviz ve altın birikimi 7 Ağustos’ta, bir hafta öncesine kıyasla 6 milyar dolar artarak 219,51 milyar dolara ulaştı.
220 milyar dolara dayanan döviz mevduat hesaplarının, 136 milyar dolarını gerçek kişilerin hesapları oluştururken şirket hesaplarının büyüklüğü ise 83 milyar 505 milyon dolara yükseldi.
Reuters, bu seviyenin Türkiye’deki döviz ve altın birikimleri açısından bir rekor olduğunu aktardı.
Türk lirası son günlerde tarihinin en değersiz seviyelerine gerilemişti. Birikimlerinin değer kaybetmesinin önüne geçmek isteyen bazıları, TL yerine altın veya başka para birimlerini tercih ediyor.
14.8.2020 [TR724]
220 milyar dolara dayanan döviz mevduat hesaplarının, 136 milyar dolarını gerçek kişilerin hesapları oluştururken şirket hesaplarının büyüklüğü ise 83 milyar 505 milyon dolara yükseldi.
Reuters, bu seviyenin Türkiye’deki döviz ve altın birikimleri açısından bir rekor olduğunu aktardı.
Türk lirası son günlerde tarihinin en değersiz seviyelerine gerilemişti. Birikimlerinin değer kaybetmesinin önüne geçmek isteyen bazıları, TL yerine altın veya başka para birimlerini tercih ediyor.
14.8.2020 [TR724]
Emniyet nereden nereye? | Gündem Özel
İhraç Emniyet Müdürü Murat Çetiner, Gündem Özel’de Metin Yıkar’ın konuğu oldu
Önleme dinlemesi nedir? İstihbari dinleme nedir?
Emniyet, 17-25 Aralık öncesi AKP’ye çalıştı mı?
Polis istediği kişiyi kendi başına dinleyebilir mi?
Yakup Saygılı örneği
İşadamlarına çöken Serkan Kurtuluş’la iş tutan polis müdürü Kudret Dikmen örneği
14.8.2020 [TR724]
Önleme dinlemesi nedir? İstihbari dinleme nedir?
Emniyet, 17-25 Aralık öncesi AKP’ye çalıştı mı?
Polis istediği kişiyi kendi başına dinleyebilir mi?
Yakup Saygılı örneği
İşadamlarına çöken Serkan Kurtuluş’la iş tutan polis müdürü Kudret Dikmen örneği
14.8.2020 [TR724]
Müspet hareketi terk etme! [Emine Eroğlu]
Ey nefis!
Musibet zamanında atf-ı cürümde bulunmaktan kork ki, hadiseler hikmetleriyle tezahür ettiğinde utananlardan olmayasın. Hesabı ve kitabı zorlaştırmayasın…
Mademki musibete uğrayan tüm kardeşlerinle aynı şahs-ı manevinin azaları hükmündesiniz, Üstad’ının koyduğu prensibe bağlı kal:
“İnsanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını tamamlar, kusurunu örter, ihtiyacına koşar, vazifesine yardım eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.”
***
Sen başkalarının günah defterlerinin kâtibi değilsin. Akıbetinin nasıl olacağını, huzur-u İlahi’de nasıl muamele göreceğini bilmiyorsun. Hizmetini sürekli kılabilmek için bakışındaki berraklığı, niyetindeki duruluğu korumaya ihtiyacın var.
Münafıkları zemmederken kurduğun cümleleri müminlere karşı kurarsan insaf çizgisinde kalamaz, sebeplere kaderin payını göz ardı ederek bakarsan hadiselerdeki hikmetleri okuyamazsın.
Madem “gıybet, zayıf ve zelil ve aşağıların silahıdır,” ona tenezzül etme.
Yergi ile tenkidi, iftirayla yorumu birbirine karıştırma!
Kusur görmeye odaklanarak bakma! İncitmeyi adalet zannedenlerden olma.
Sen affetsen de kader adaletle hükmeder, merak etme!
Düşmanına benzeme!
***
Tahkire değil, takdire sebep arayanların yolu senin yolun. Gönül yıkanların değil, gönül yıkayanların. Başkalarının çirkinliklerini teşhir etmek yerine kendi güzelliklerini neşredenlerin. Küsmeye değil, sevmeye bahane bulanların.
Ferdi kusur ve günahlarla toplum hukukuna tecavüz sayılan suç ve kötülükleri birbirinden ayıranların. Tercihini afv u safhtan yana kullananların…
Müspet hareketi terk etme!
Yolundan, yordamından, Hazret-i Pîr’den uzaklara savrulma!..
[Emine Eroğlu] 14.8.2020 [TR724]
Musibet zamanında atf-ı cürümde bulunmaktan kork ki, hadiseler hikmetleriyle tezahür ettiğinde utananlardan olmayasın. Hesabı ve kitabı zorlaştırmayasın…
Mademki musibete uğrayan tüm kardeşlerinle aynı şahs-ı manevinin azaları hükmündesiniz, Üstad’ının koyduğu prensibe bağlı kal:
“İnsanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını tamamlar, kusurunu örter, ihtiyacına koşar, vazifesine yardım eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.”
***
Sen başkalarının günah defterlerinin kâtibi değilsin. Akıbetinin nasıl olacağını, huzur-u İlahi’de nasıl muamele göreceğini bilmiyorsun. Hizmetini sürekli kılabilmek için bakışındaki berraklığı, niyetindeki duruluğu korumaya ihtiyacın var.
Münafıkları zemmederken kurduğun cümleleri müminlere karşı kurarsan insaf çizgisinde kalamaz, sebeplere kaderin payını göz ardı ederek bakarsan hadiselerdeki hikmetleri okuyamazsın.
Madem “gıybet, zayıf ve zelil ve aşağıların silahıdır,” ona tenezzül etme.
Yergi ile tenkidi, iftirayla yorumu birbirine karıştırma!
Kusur görmeye odaklanarak bakma! İncitmeyi adalet zannedenlerden olma.
Sen affetsen de kader adaletle hükmeder, merak etme!
Düşmanına benzeme!
***
Tahkire değil, takdire sebep arayanların yolu senin yolun. Gönül yıkanların değil, gönül yıkayanların. Başkalarının çirkinliklerini teşhir etmek yerine kendi güzelliklerini neşredenlerin. Küsmeye değil, sevmeye bahane bulanların.
Ferdi kusur ve günahlarla toplum hukukuna tecavüz sayılan suç ve kötülükleri birbirinden ayıranların. Tercihini afv u safhtan yana kullananların…
Müspet hareketi terk etme!
Yolundan, yordamından, Hazret-i Pîr’den uzaklara savrulma!..
[Emine Eroğlu] 14.8.2020 [TR724]
Erdoğan’la hipnoz altında bir röportaj [Veysel Ayhan]
-Kurgusal, gerçeküstü bir yolculuk-
Erdoğan yıllardır soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkamadı. Karşısına çıkanlar, yalnızca saray dalkavukları oldu. Madem gerçek hiçbir gazeteciye röportaj vermiyor biz de hipnoz altında gerçeküstü bir röportaj yapmayı deneyelim.
Bu nasıl olacak?
Erdoğan’ı hipnoz masasına yatıracağız. Bilincini açıp serbest bırakacağız. Yalan söylemeyi düşünmeyecek. Bilinçaltında ne varsa sansürlemeden ortaya dökülecek. Dilinin altındaki tüm baklalar çıkacak. Heyecanlı bir yolculuk olacak.
Başlayalım:
– Sayın Cumhurbaşkanı art arda para birimlerini sayacağım. “Dolar” dediğim an göz kapaklarınızın ağırlaştığını hissedip derin bir uykuya dalacaksınız. Tamam mı?
– Tamam.
– Şimdi derin bir nefes alın ve gözleriniz kapatın!
– …. yen, riyal, peso, frank, dolar…
– Olmadı. Bir daha deneyelim.
– … dirhem, kron, rupi, euro, sterlin, dolar!
– Yine olmadı. Hipnoza girmiyor. Bilakis bilinci açılıyor. Başka bir şey deneyelim.
– …hak, hukuk, adalet, insan hakları, özgürlük…
– Evet şimdi oldu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
– Sayın Cumhurbaşkanı şimdi sizinle Birleşik Krallık Virgin Adaları’ndayız. Malikane’nizin verandasındayız. Akşam üstü. Güzel bir esinti var. Hissediyor musunuz?
– Evet, evet… Hissediyorum…
– Nasılsınız efendim?
– İnsanın malvarlığına yakın olması ayrı bir güven veriyor. Hamdolsun iyiyim.
– Efendim bir gün Saray’dan ayrılmayı, emekli olmayı düşünüyor musunuz? Buralara gelip dinlenme hayaliniz var mı?
– Aptal mısınız? Elbette düşünmüyorum. O Sarayı yapana kadar neler çektim. Başkasına bırakılır mı?
– Bilal’e veya Berat’a falan.
– Yahu ben ölmeden niye bırakayım. Bu iş çoluk çocuk işi mi?
– Yani ölene kadar Külliye’desiniz?
– Daha gencim. 66 yaşındayım. En az 30 yıl daha yaşarım diye düşünüyorum.
– 30 yıl daha!
– Celal Bayar 103 yıl yaşadı. Evren Paşa 98. Sağlığıma iyi bakıyorlar. Saray’ın alt katına laboratuvar kurdurdum. Özel yemekler yiyorum. Saraçoğlu, dünyanın dört bir yanından doğal ilaçlar buluyor. Tek işi bu.
– Kolon tedaviniz nasıl gidiyor?
– O da sorun değil. Her ay Küba’dan kontrole geliyorlar.
– O zaman sağlıktan ölme gibi bir sorun da yok.
– Hamdolsun yok.
– Peki ya seçilemezseniz? ‘İki defadan fazla cumhurbaşkanı olmama’ gibi Anayasa maddesi…
– Güldürme beni. Şimdiye kadar çiğnediğim anayasa maddelerinin sayısını biliyor musun?
– Bilmiyorum.
– Ben de bilmiyorum. Kanunlar yasalar… Bunlar gücü olmayanları bağlar. Ben en az Putin kadar güçlüyüm.
– Yani seçimler falan önemli değil.
– Bana bağlı olmayan anayasal kurum mu kaldı? Çok sıkıştım mı Yüksek Seçim Kurulu benim verdiğim rakamları yayınlar. Haddine mi düşmüş başka iş?
– Ama İstanbul Belediyesi?
– Evet orada bir hata yaptık. İtiraf edeyim. Halk psikolojisini hesap edemedik.
– Muhalefet sizi korkutmuyor mu?
– Ben muhalefete bir sınır çizdim. Dikkat edersen o sınırlara titizlikle riayet ediyorlar. Kılıçdaroğlu ne yapıyor? En büyük muhalefetleri Anayasa Mahkemesine dava taşımak. Sanki orası bana değil de başkasına bağlı! Burada yine Hakan’ın hakkını teslim edeyim.
-Hangi Hakan?
-Kaç tane Hakan var. Hakan Fidan. Çubuk’ta Kılıçdaroğlu’na iyi bir saldırı ayarladı. Memur psikolojisi. Ödü koptu. O gün bugün sesi çıkmıyor.
– Hiç mi kontrolden çıkan yok?
– Deneyen oluyor. Ne diyordu Rahmetli Demirel, “İt bizim eve doğru havlıyordu, o ite yemek verip, kendi evimize alınca bu sefer karşı eve doğru havlamaya başladı.” Bak Numan Kurtulmuş, “Harun… Karun…” diye zırvalamaya başladı. Ne yaptık alıp kenara koyduk, kapıya bağladık. Süleyman ağzını bozmaya başlamıştı. Ne yaptık kapıya bağladık. Muhsin’in yerine gelen neydi? Adını unuttum… Onu bağladık. Bahçeli, şirazeden çıkmıştı…
– Sözünüzü kesiyorum. Peki kapıya bağlanmayan olmuyor mu?
– Oluyor. Onun da başka türlü çaresine bakıyoruz. Deniz Baykal bir kasetle gitti. Halbuki ikaz etmiştik ‘benimle uğraşma’ diye. Laf dinlemedi.
– Selahattin Demirtaş?
– O büyük tehlikeydi. Siz devleti bilmezsiniz. İmralı, Kandil falan bunlar hep devletin gizli güçleridir. Devlet ne derse onu yaparlar. Gerektiğinde sahaya inerler. Hatırla Haziran 2015’i Ne yaptı devlet? Halka ülkeyi bizim idare etmemiz gerektiğini devlet diliyle anlattı. Ama Demirtaş bunları bilmez. Mecliste beni yıpratmak istedi. Ne yapalım mecbur, içeri aldık. Çıkıp kenara çekileceğim dese çıkarırız.
– Böyle diyenleri çıkarıyor musunuz?
-Tabii ki!
– Yani yargı size bağlı. Dilediğinizi içeri, dilediğinizi dışarı…
– Ee ne sandın? Yalan mı söyleyeyim! Devleti biz toparladık. Kuvvetler ayrılığı ucubesini bitirdik. Devlet artık tek güç. ‘Yargıda şeyini’ yapacağım demiştim. Yaptım.
– Geçenlerde MHP’den ihraç edilen Cemal Enginyurt, Meral Akşener’in kazandığı kongreyi kendisinin iptal ettirdiğini itiraf etti. Bu konuda ne diyeceksiniz?
– Boş boş konuşuyorlar. HSK’dan uygun hâkim heyeti ayarlatmasam neyi iptal ettirecek? Zavallı Cemal! Gitsin kurt gibi ulusun!
– Peki şimdi Davutoğlu ve Babacan parti kurdu. Bunlarla ilgili planınız var mı? Az da olsa bir rüzgâr yakaladılar.
– Hayret ediyorum. Ahmet gerçekten kendini başbakan sanıyormuş. İnanamıyorum. Yahu biz seni memur gibi koyduk oraya. Ne başbakanlığı! Laf dinlemeyince de indirdik. O hadi megaloman. Ali Babacan’a gel seni saraya baş danışman veya başkan yardımcısı yapayım dedim, kabul etmedi. Ama yapacakları bir şey yok. Şu an arkadaşlar seçim yasası üzerinde çalışıyorlar. 2002’de yüzde 34’le iktidar oldum. Şimdi en kötü ankette yüzde 35’im. Menderes 1954’te yüzde 58’le 503 sandalye alıyor. İnönü yüzde 35 aldığı halde 31 sandalye. Arkadaşlar bu örnekleri inceliyor.
-Ama cumhurbaşkanlığı için yüzde 50 gerekiyor?
– Düşündüğüne bak! Önemli olan meclis çoğunluğu. Kanun, yasa nedir ki! Yazarsın resmî gazeteye, değişir. Zaten Meral Hanım bize katılacak ama bahane gerekiyor. Parlamenter sisteme geçiş isteyecek, benim de işime geliyor kabul edeceğim.
– Doğru, geçen Meral Hanım “Erdoğan’ın parlamenter sisteme geçiş çağrısına destek veririz” dedi.
– Evet nihayet.
– Yasalara aykırı şekilde hapiste tutulan insanlar var. Mümtaz’er Türköne, Ahmet Altan, Sedat Laçiner… Hepsi sizin sözünüzle mi hapiste?
– İşin doğrusu benim medyamdaki yazarlarımın bana ve paraya saygısı var. Misal Mehmet Barlas. Alıyor 55 binini, sağ olsun her gün ayrı bir başarımı hikâye ediyor. Kimin kapısından ekmek yiyorlarsa ona saygıda kusur etmiyorlar. Senin saydıkların ise paraya saygısız, devlete hürmetsiz. Beni sevmiyor, kabul etmiyorlar. Don Kişot’ça davranıyorlar. Sana bir sır vereyim, Mümtaz’er’e “Ayda otuz bin lira, gel Sabah’ta yaz” diye haber gönderdim. Yazmadı. Kabul etmedi bir de ağır bir yazı yazdı. İçimde yaradır. Bu durum kendi tercihi yani. İstese şimdi kral gibi yaşıyordu.
– Ya Osman Kavala gibiler. Gazeteci değil. Onlar niye tutuklu?
– Onun durumu farklı. Siz bilmezsiniz. Gezi olayları benim için bir travmadır. Psikolojik olarak çok etkiledim. Devlet şu an benim avucumda. Bunu elimden alacak tek güç halktır. Sokak hadiseleridir. Şimdi düşün. 2-3 milyon insan Kızılay’da toplansa ben Beştepe’de oturabilir miyim? Oturamam. Ülke avucumdan kayar. Kılıçdaroğlu, adalet yürüyüşü yaptı. Biraz daha sürdürselerdi, Maltepe’ye 10-20 bin insan toplasalardı Enis Berberoğlu’nu o tarihte içeride tutabilir miydim? Tutamazdım. Gezi’de o gün, bu etkiyi açık olarak gördüm. Derhal tedbir aldık. Devletin bazı örgütlerini Taksim’e sürdük de olay şiddete kaydı. Kamuoyunda desteklenemez duruma geldi. Peki ben ne yapmalıydım? Yeni bir Gezi’ye karşı tedbir almam gerekmez mi? Şimdi herkes neyi öğreniyor. Yarın bir gün böyle bir eylem olursa destekleyenler yıllarca iddianâmesiz hapiste yatar. Süleyman’a talimat verdim. “Dört kişi bir araya gelmesin. Baştan önle, tek işin halk nümayişlerini acımadan ezmek.” Polislere “Her şey serbest” dedik.
– Yani polislerin aşırı güç kullanması bilginiz dahilinde.
– Elbette.
– O zaman Osman Kavala’yı başkalarına ders olsun diye içeride tutuyorsunuz?
– Açıkçası öyle. Yoksa adama niye bunu yapayım. Ben testi kırılmadan tokat atıyorum. Sormadan söyleyeyim. Harp okulu talebeleri, 3-5 günlük askerler… Ben de biliyorum bunlar suçsuz. Müebbet verdik hepsine. Bunu niçin yapıyorum? Yarın bir gün gerçekten darbe olursa herkes ne düşünecek? Bunları düşünecek. Koca koca generallere işkence yaptık. Görüntülerini yayınladık. Niye? Şimdi hangi general darbe yapmaya kalkar? Şimdiden sonra iki general bir araya gelemez. 15 Temmuz gecesi darbeye karşı çıkan generaller vardı. MİT fişlemesiyle onlara bile müebbet verdik. Önemli olan biat etmeyenleri emekli etmek, önceden korkutmak.
– Efendim söz buraya gelmişken şu 15 Temmuz’u açıkça bir anlatsanız. Gerçekte ne zaman öğrendiniz darbe olacağını?
– Komik olma, insan kendi yaptığı işin zamanını mı öğrenir?
– Nasıl anlamadım!
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 14.8.2020 [TR724]
Erdoğan yıllardır soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkamadı. Karşısına çıkanlar, yalnızca saray dalkavukları oldu. Madem gerçek hiçbir gazeteciye röportaj vermiyor biz de hipnoz altında gerçeküstü bir röportaj yapmayı deneyelim.
Bu nasıl olacak?
Erdoğan’ı hipnoz masasına yatıracağız. Bilincini açıp serbest bırakacağız. Yalan söylemeyi düşünmeyecek. Bilinçaltında ne varsa sansürlemeden ortaya dökülecek. Dilinin altındaki tüm baklalar çıkacak. Heyecanlı bir yolculuk olacak.
Başlayalım:
– Sayın Cumhurbaşkanı art arda para birimlerini sayacağım. “Dolar” dediğim an göz kapaklarınızın ağırlaştığını hissedip derin bir uykuya dalacaksınız. Tamam mı?
– Tamam.
– Şimdi derin bir nefes alın ve gözleriniz kapatın!
– …. yen, riyal, peso, frank, dolar…
– Olmadı. Bir daha deneyelim.
– … dirhem, kron, rupi, euro, sterlin, dolar!
– Yine olmadı. Hipnoza girmiyor. Bilakis bilinci açılıyor. Başka bir şey deneyelim.
– …hak, hukuk, adalet, insan hakları, özgürlük…
– Evet şimdi oldu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
– Sayın Cumhurbaşkanı şimdi sizinle Birleşik Krallık Virgin Adaları’ndayız. Malikane’nizin verandasındayız. Akşam üstü. Güzel bir esinti var. Hissediyor musunuz?
– Evet, evet… Hissediyorum…
– Nasılsınız efendim?
– İnsanın malvarlığına yakın olması ayrı bir güven veriyor. Hamdolsun iyiyim.
– Efendim bir gün Saray’dan ayrılmayı, emekli olmayı düşünüyor musunuz? Buralara gelip dinlenme hayaliniz var mı?
– Aptal mısınız? Elbette düşünmüyorum. O Sarayı yapana kadar neler çektim. Başkasına bırakılır mı?
– Bilal’e veya Berat’a falan.
– Yahu ben ölmeden niye bırakayım. Bu iş çoluk çocuk işi mi?
– Yani ölene kadar Külliye’desiniz?
– Daha gencim. 66 yaşındayım. En az 30 yıl daha yaşarım diye düşünüyorum.
– 30 yıl daha!
– Celal Bayar 103 yıl yaşadı. Evren Paşa 98. Sağlığıma iyi bakıyorlar. Saray’ın alt katına laboratuvar kurdurdum. Özel yemekler yiyorum. Saraçoğlu, dünyanın dört bir yanından doğal ilaçlar buluyor. Tek işi bu.
– Kolon tedaviniz nasıl gidiyor?
– O da sorun değil. Her ay Küba’dan kontrole geliyorlar.
– O zaman sağlıktan ölme gibi bir sorun da yok.
– Hamdolsun yok.
– Peki ya seçilemezseniz? ‘İki defadan fazla cumhurbaşkanı olmama’ gibi Anayasa maddesi…
– Güldürme beni. Şimdiye kadar çiğnediğim anayasa maddelerinin sayısını biliyor musun?
– Bilmiyorum.
– Ben de bilmiyorum. Kanunlar yasalar… Bunlar gücü olmayanları bağlar. Ben en az Putin kadar güçlüyüm.
– Yani seçimler falan önemli değil.
– Bana bağlı olmayan anayasal kurum mu kaldı? Çok sıkıştım mı Yüksek Seçim Kurulu benim verdiğim rakamları yayınlar. Haddine mi düşmüş başka iş?
– Ama İstanbul Belediyesi?
– Evet orada bir hata yaptık. İtiraf edeyim. Halk psikolojisini hesap edemedik.
– Muhalefet sizi korkutmuyor mu?
– Ben muhalefete bir sınır çizdim. Dikkat edersen o sınırlara titizlikle riayet ediyorlar. Kılıçdaroğlu ne yapıyor? En büyük muhalefetleri Anayasa Mahkemesine dava taşımak. Sanki orası bana değil de başkasına bağlı! Burada yine Hakan’ın hakkını teslim edeyim.
-Hangi Hakan?
-Kaç tane Hakan var. Hakan Fidan. Çubuk’ta Kılıçdaroğlu’na iyi bir saldırı ayarladı. Memur psikolojisi. Ödü koptu. O gün bugün sesi çıkmıyor.
– Hiç mi kontrolden çıkan yok?
– Deneyen oluyor. Ne diyordu Rahmetli Demirel, “İt bizim eve doğru havlıyordu, o ite yemek verip, kendi evimize alınca bu sefer karşı eve doğru havlamaya başladı.” Bak Numan Kurtulmuş, “Harun… Karun…” diye zırvalamaya başladı. Ne yaptık alıp kenara koyduk, kapıya bağladık. Süleyman ağzını bozmaya başlamıştı. Ne yaptık kapıya bağladık. Muhsin’in yerine gelen neydi? Adını unuttum… Onu bağladık. Bahçeli, şirazeden çıkmıştı…
– Sözünüzü kesiyorum. Peki kapıya bağlanmayan olmuyor mu?
– Oluyor. Onun da başka türlü çaresine bakıyoruz. Deniz Baykal bir kasetle gitti. Halbuki ikaz etmiştik ‘benimle uğraşma’ diye. Laf dinlemedi.
– Selahattin Demirtaş?
– O büyük tehlikeydi. Siz devleti bilmezsiniz. İmralı, Kandil falan bunlar hep devletin gizli güçleridir. Devlet ne derse onu yaparlar. Gerektiğinde sahaya inerler. Hatırla Haziran 2015’i Ne yaptı devlet? Halka ülkeyi bizim idare etmemiz gerektiğini devlet diliyle anlattı. Ama Demirtaş bunları bilmez. Mecliste beni yıpratmak istedi. Ne yapalım mecbur, içeri aldık. Çıkıp kenara çekileceğim dese çıkarırız.
– Böyle diyenleri çıkarıyor musunuz?
-Tabii ki!
– Yani yargı size bağlı. Dilediğinizi içeri, dilediğinizi dışarı…
– Ee ne sandın? Yalan mı söyleyeyim! Devleti biz toparladık. Kuvvetler ayrılığı ucubesini bitirdik. Devlet artık tek güç. ‘Yargıda şeyini’ yapacağım demiştim. Yaptım.
– Geçenlerde MHP’den ihraç edilen Cemal Enginyurt, Meral Akşener’in kazandığı kongreyi kendisinin iptal ettirdiğini itiraf etti. Bu konuda ne diyeceksiniz?
– Boş boş konuşuyorlar. HSK’dan uygun hâkim heyeti ayarlatmasam neyi iptal ettirecek? Zavallı Cemal! Gitsin kurt gibi ulusun!
– Peki şimdi Davutoğlu ve Babacan parti kurdu. Bunlarla ilgili planınız var mı? Az da olsa bir rüzgâr yakaladılar.
– Hayret ediyorum. Ahmet gerçekten kendini başbakan sanıyormuş. İnanamıyorum. Yahu biz seni memur gibi koyduk oraya. Ne başbakanlığı! Laf dinlemeyince de indirdik. O hadi megaloman. Ali Babacan’a gel seni saraya baş danışman veya başkan yardımcısı yapayım dedim, kabul etmedi. Ama yapacakları bir şey yok. Şu an arkadaşlar seçim yasası üzerinde çalışıyorlar. 2002’de yüzde 34’le iktidar oldum. Şimdi en kötü ankette yüzde 35’im. Menderes 1954’te yüzde 58’le 503 sandalye alıyor. İnönü yüzde 35 aldığı halde 31 sandalye. Arkadaşlar bu örnekleri inceliyor.
-Ama cumhurbaşkanlığı için yüzde 50 gerekiyor?
– Düşündüğüne bak! Önemli olan meclis çoğunluğu. Kanun, yasa nedir ki! Yazarsın resmî gazeteye, değişir. Zaten Meral Hanım bize katılacak ama bahane gerekiyor. Parlamenter sisteme geçiş isteyecek, benim de işime geliyor kabul edeceğim.
– Doğru, geçen Meral Hanım “Erdoğan’ın parlamenter sisteme geçiş çağrısına destek veririz” dedi.
– Evet nihayet.
– Yasalara aykırı şekilde hapiste tutulan insanlar var. Mümtaz’er Türköne, Ahmet Altan, Sedat Laçiner… Hepsi sizin sözünüzle mi hapiste?
– İşin doğrusu benim medyamdaki yazarlarımın bana ve paraya saygısı var. Misal Mehmet Barlas. Alıyor 55 binini, sağ olsun her gün ayrı bir başarımı hikâye ediyor. Kimin kapısından ekmek yiyorlarsa ona saygıda kusur etmiyorlar. Senin saydıkların ise paraya saygısız, devlete hürmetsiz. Beni sevmiyor, kabul etmiyorlar. Don Kişot’ça davranıyorlar. Sana bir sır vereyim, Mümtaz’er’e “Ayda otuz bin lira, gel Sabah’ta yaz” diye haber gönderdim. Yazmadı. Kabul etmedi bir de ağır bir yazı yazdı. İçimde yaradır. Bu durum kendi tercihi yani. İstese şimdi kral gibi yaşıyordu.
– Ya Osman Kavala gibiler. Gazeteci değil. Onlar niye tutuklu?
– Onun durumu farklı. Siz bilmezsiniz. Gezi olayları benim için bir travmadır. Psikolojik olarak çok etkiledim. Devlet şu an benim avucumda. Bunu elimden alacak tek güç halktır. Sokak hadiseleridir. Şimdi düşün. 2-3 milyon insan Kızılay’da toplansa ben Beştepe’de oturabilir miyim? Oturamam. Ülke avucumdan kayar. Kılıçdaroğlu, adalet yürüyüşü yaptı. Biraz daha sürdürselerdi, Maltepe’ye 10-20 bin insan toplasalardı Enis Berberoğlu’nu o tarihte içeride tutabilir miydim? Tutamazdım. Gezi’de o gün, bu etkiyi açık olarak gördüm. Derhal tedbir aldık. Devletin bazı örgütlerini Taksim’e sürdük de olay şiddete kaydı. Kamuoyunda desteklenemez duruma geldi. Peki ben ne yapmalıydım? Yeni bir Gezi’ye karşı tedbir almam gerekmez mi? Şimdi herkes neyi öğreniyor. Yarın bir gün böyle bir eylem olursa destekleyenler yıllarca iddianâmesiz hapiste yatar. Süleyman’a talimat verdim. “Dört kişi bir araya gelmesin. Baştan önle, tek işin halk nümayişlerini acımadan ezmek.” Polislere “Her şey serbest” dedik.
– Yani polislerin aşırı güç kullanması bilginiz dahilinde.
– Elbette.
– O zaman Osman Kavala’yı başkalarına ders olsun diye içeride tutuyorsunuz?
– Açıkçası öyle. Yoksa adama niye bunu yapayım. Ben testi kırılmadan tokat atıyorum. Sormadan söyleyeyim. Harp okulu talebeleri, 3-5 günlük askerler… Ben de biliyorum bunlar suçsuz. Müebbet verdik hepsine. Bunu niçin yapıyorum? Yarın bir gün gerçekten darbe olursa herkes ne düşünecek? Bunları düşünecek. Koca koca generallere işkence yaptık. Görüntülerini yayınladık. Niye? Şimdi hangi general darbe yapmaya kalkar? Şimdiden sonra iki general bir araya gelemez. 15 Temmuz gecesi darbeye karşı çıkan generaller vardı. MİT fişlemesiyle onlara bile müebbet verdik. Önemli olan biat etmeyenleri emekli etmek, önceden korkutmak.
– Efendim söz buraya gelmişken şu 15 Temmuz’u açıkça bir anlatsanız. Gerçekte ne zaman öğrendiniz darbe olacağını?
– Komik olma, insan kendi yaptığı işin zamanını mı öğrenir?
– Nasıl anlamadım!
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 14.8.2020 [TR724]
Yıldız başlayıp, vasat bitirdi: Javier Saviola [Hasan Cücük]
Arjantin futbolunun büyük umut bağladığı isimlerden biri de Javier Saviola idi. Messi’nin daha sahne almadığı 2000’li yılların başında Barcelona’ya transfer olan Saviola, ‘yeni Maradona’ olarak lanse edilen isimler arasındaydı. Ancak bu beklenti boş çıktı. Messi’nin sahne almasıyla sadece Saviola değil, bir çok isim gölgede kaldı.
“Lavaboya gitmeden önce takım listesine göz attığımda gözlerime inanmakta zorluk çektim. Son sırada benim adım vardı. Emin olmak için tam 3 kez kadroyu baştan sona okudum” sözlerini River Plate formasını ilk kez giydiği maç öncesi sarf eden Saviola, 18 Ekim 1998’de Gimnasia karşısında hem ilk kez sahaya çıktı hemde ilk maçında golünü attı. 2-2 biten maçta atılan golün tarihi bir rekorun kırması için 8 gün önce atılması lazımdı. Arjantin tarihinin en genç gol atan oyuncusu efsane isim Maradona idi. Saviola ilk golünü attığında Marodona’dan sadece 8 gün daha büyüktü. Christian Castillo’nun sakatlığı Saviola’ya River Plate formasının yolunu açarken, genç yaşında verilen bu şansı çok iyi kullanarak kısa sürede milli takıma kadar yükseliyordu.
Javier Saviola, 11 Aralık 1981’de doğdu. Orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya 1 ay erken, 2,4 kg olarak gelen Saviola, bebekken uzun süren karın ağrısı çekti. Roberto – Maria Antonia çiftinin tek çocuğu olan Saviola, erken doğumdan uzun süren hastalıklar geçirdi. Aile özellikle karın ağrısı probleminden kurtulmak için büyücüye başvurarak, bu soruna çare buldu!
River Plate takımın kapısına adımını 8 yaşında atan Saviola’nın ilk takımı ünlü kulüp değildi. Yaşı henüz 8 olmasına karşılık daha önce Club Ateneo Colegiales, Río de la Plata ve Fomento Parque Chas takımlarının formasını giydi. Sağ ve sol kanatta oynayan, attığı çalımlarla dikkat çeken Saviola’yı keşfeden isim dönemin River Plate teknik patronu Jose Curti’dir. Gallardo, Ariel Ortega ve Francescoli’yi keşfeden Curti, Saviola’ya güvenip çocuk yaşta takımın formasını teslim etti. Saviola hayranı olduğu Ortega ile River Plate formasında buluşurken, ilk günlerini yıldız oyuncuyla bol bol resim çektirmekle geçirdi.
Ailesi orta sınıfa mensuptu. Kulübüyle ilk resmi mukavelesinden gelen parayla ailesine yeni bir mutfak yaptırırken, babasına ise yeni bir araba aldı. Genç yaşında gelen şöhret başını döndürmedi. Ailesiyle mütevazı bir evde yaşamayı sürdüren yıldız oyuncu, odasını baba annesiyle paylaşmaya devam etti. Pablo Aimar ile River Plate’nin forvet hattını oluşturan Saviola, hakemlere karşı daima nazik davranışıyla dikkat çekiyordu. 1990’da ilk kırmızı kartını gördüğünde sahayı ağlayarak terk edecek kadar duygusal biriydi. River Plate forması giyerken ihmal etmediği en önemli etkinliği ise, antrenman dönüşü evlerinin yanında bulunan özürlüler okulundakilerle futbol oynamasıydı.
River Plate formasıyla 2 şampiyonluk sevinci yaşayan Saviola, 1999 yılında 18 maçta 15 gol atarak gol kralı oldu. Milli formayı 1990’da giymeye başlayan yıldız oyuncu, 2001’de 33 milyon Euro karşılığında Barcelona’ya transfer oldu. Saviola’nın geldiği Barcelona ile günümüzün Barcelona arasında büyük fark vardı. 1990’lı yılların Rüya Takımı tarih olmuştu. Barcelona kupa ve şampiyonluk kazanmayalı yıllar olmuştu. Frank Rijkaard’ın teknik patron olduğu 2003’te takımın manzarası oldukça kötüydü. Dağılma aşamasına gelen bir takım vardı. Rijkaard, Kluivert ve Saviola’dan rahatsızdı. Saviola, kötü geçen sezonda 14 gol atmasına karşılık hocasının gözüne girmekte zorlanıyordu. Takıma yeni katılan Samuel Eto’o ve Henrik Larsson, Rijkaard’ın prensleri olurken, Kluivert satılıyor, Saviola Monaco’ya kiraya veriliyordu. Monaco dönüşü bu kez Valencia’ya kiralık giden Saviola, sezon başında tekrar Barcelona’ya döndü.
Henrik Larsson’un ayrılmasıyla ümitlenen Saviola’nın sevinci Eidur Gudjohnsen’in transferiyle yarım kaldı. Yedek kulübesinin müdavimi olan Saviola, Gudjohnsen’in verilen şansı iyi kullanmaması ve Eto’o’nun sakatlanmasıyla 6 Eylül 2006’da tam 854 gün sonra Barcelona formasını yeniden giydi. Gösterdiği performansla Barcelona yönetiminin gözüne yeniden girdi. Ancak sezonun bitimiyle kiralık olarak Sevilla’ya gönderildi. Vatandaşı Messi’nin yanı sıra Ronaldinho’nun varlığı Saviola’nın forma giyme şansını sıfırlıyordu.
2007 yılında Barcelona’ya veda eden Saviola’nın yeni takımı Real Madrid oldu. Normalde iki kulüp arasında gerçekleşen transferler taraftarın tepkisini çekerdi. Ancak Barcelona taraftarı Saviola’nın Real’e gitmesine ses etmedi. Zira, artık yıldız kategorisinde adı olmayan biriydi. Real Madrid formasını iki sezon boyunca sadece 30 maçta giyen Saviola, 2009’da İspanya’ya veda edip Benfica’ya transfer oldu. 2009 -15 arasında Benfica, Malaga, Olympiakos ve Verona formalarını giydi. Temmuz 2015’te futbola başladığı kulüp olan River Plate gelen Saviola, 6 ay sonra kariyerine Ocak 2016’da noktayı koydu.
Kariyeri boyunca 512 maçta ter döken Saviola 172 gole imza attı. 1999’da Arjantin’de yılın futbolcusu seçilen Saviola, River Plate, Real Madrid, Benfica ve Olympiacos’la lig şampiyonluğu yaşadı. U20 Dünya Kupası’nda gol kralı olan Saviola, Arjantin milli formasını 40 maçta giyip 11 gol kaydetti. Ariel Ortega’dan sonra Aimar ile birlikte ‘yeni Maradona’ gözüyle bakılan Saviola, futbola başladığı yıllarda gösterdiği üstün performansı ilerleyen yıllarda mumla arattı. En başarılı dönemini Barcelona’daki ilk yıllarında geçiren Saviola, Benfica, Sevilla ve Olympikos yıllarında vasatın üstünde performans sergiledi. Umut bağlanan bir isim iken, vasat bir oyuncu olarak kariyerini tamamladı.
[Hasan Cücük] 14.8.2020 [TR724]
“Lavaboya gitmeden önce takım listesine göz attığımda gözlerime inanmakta zorluk çektim. Son sırada benim adım vardı. Emin olmak için tam 3 kez kadroyu baştan sona okudum” sözlerini River Plate formasını ilk kez giydiği maç öncesi sarf eden Saviola, 18 Ekim 1998’de Gimnasia karşısında hem ilk kez sahaya çıktı hemde ilk maçında golünü attı. 2-2 biten maçta atılan golün tarihi bir rekorun kırması için 8 gün önce atılması lazımdı. Arjantin tarihinin en genç gol atan oyuncusu efsane isim Maradona idi. Saviola ilk golünü attığında Marodona’dan sadece 8 gün daha büyüktü. Christian Castillo’nun sakatlığı Saviola’ya River Plate formasının yolunu açarken, genç yaşında verilen bu şansı çok iyi kullanarak kısa sürede milli takıma kadar yükseliyordu.
Javier Saviola, 11 Aralık 1981’de doğdu. Orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya 1 ay erken, 2,4 kg olarak gelen Saviola, bebekken uzun süren karın ağrısı çekti. Roberto – Maria Antonia çiftinin tek çocuğu olan Saviola, erken doğumdan uzun süren hastalıklar geçirdi. Aile özellikle karın ağrısı probleminden kurtulmak için büyücüye başvurarak, bu soruna çare buldu!
River Plate takımın kapısına adımını 8 yaşında atan Saviola’nın ilk takımı ünlü kulüp değildi. Yaşı henüz 8 olmasına karşılık daha önce Club Ateneo Colegiales, Río de la Plata ve Fomento Parque Chas takımlarının formasını giydi. Sağ ve sol kanatta oynayan, attığı çalımlarla dikkat çeken Saviola’yı keşfeden isim dönemin River Plate teknik patronu Jose Curti’dir. Gallardo, Ariel Ortega ve Francescoli’yi keşfeden Curti, Saviola’ya güvenip çocuk yaşta takımın formasını teslim etti. Saviola hayranı olduğu Ortega ile River Plate formasında buluşurken, ilk günlerini yıldız oyuncuyla bol bol resim çektirmekle geçirdi.
Ailesi orta sınıfa mensuptu. Kulübüyle ilk resmi mukavelesinden gelen parayla ailesine yeni bir mutfak yaptırırken, babasına ise yeni bir araba aldı. Genç yaşında gelen şöhret başını döndürmedi. Ailesiyle mütevazı bir evde yaşamayı sürdüren yıldız oyuncu, odasını baba annesiyle paylaşmaya devam etti. Pablo Aimar ile River Plate’nin forvet hattını oluşturan Saviola, hakemlere karşı daima nazik davranışıyla dikkat çekiyordu. 1990’da ilk kırmızı kartını gördüğünde sahayı ağlayarak terk edecek kadar duygusal biriydi. River Plate forması giyerken ihmal etmediği en önemli etkinliği ise, antrenman dönüşü evlerinin yanında bulunan özürlüler okulundakilerle futbol oynamasıydı.
River Plate formasıyla 2 şampiyonluk sevinci yaşayan Saviola, 1999 yılında 18 maçta 15 gol atarak gol kralı oldu. Milli formayı 1990’da giymeye başlayan yıldız oyuncu, 2001’de 33 milyon Euro karşılığında Barcelona’ya transfer oldu. Saviola’nın geldiği Barcelona ile günümüzün Barcelona arasında büyük fark vardı. 1990’lı yılların Rüya Takımı tarih olmuştu. Barcelona kupa ve şampiyonluk kazanmayalı yıllar olmuştu. Frank Rijkaard’ın teknik patron olduğu 2003’te takımın manzarası oldukça kötüydü. Dağılma aşamasına gelen bir takım vardı. Rijkaard, Kluivert ve Saviola’dan rahatsızdı. Saviola, kötü geçen sezonda 14 gol atmasına karşılık hocasının gözüne girmekte zorlanıyordu. Takıma yeni katılan Samuel Eto’o ve Henrik Larsson, Rijkaard’ın prensleri olurken, Kluivert satılıyor, Saviola Monaco’ya kiraya veriliyordu. Monaco dönüşü bu kez Valencia’ya kiralık giden Saviola, sezon başında tekrar Barcelona’ya döndü.
Henrik Larsson’un ayrılmasıyla ümitlenen Saviola’nın sevinci Eidur Gudjohnsen’in transferiyle yarım kaldı. Yedek kulübesinin müdavimi olan Saviola, Gudjohnsen’in verilen şansı iyi kullanmaması ve Eto’o’nun sakatlanmasıyla 6 Eylül 2006’da tam 854 gün sonra Barcelona formasını yeniden giydi. Gösterdiği performansla Barcelona yönetiminin gözüne yeniden girdi. Ancak sezonun bitimiyle kiralık olarak Sevilla’ya gönderildi. Vatandaşı Messi’nin yanı sıra Ronaldinho’nun varlığı Saviola’nın forma giyme şansını sıfırlıyordu.
2007 yılında Barcelona’ya veda eden Saviola’nın yeni takımı Real Madrid oldu. Normalde iki kulüp arasında gerçekleşen transferler taraftarın tepkisini çekerdi. Ancak Barcelona taraftarı Saviola’nın Real’e gitmesine ses etmedi. Zira, artık yıldız kategorisinde adı olmayan biriydi. Real Madrid formasını iki sezon boyunca sadece 30 maçta giyen Saviola, 2009’da İspanya’ya veda edip Benfica’ya transfer oldu. 2009 -15 arasında Benfica, Malaga, Olympiakos ve Verona formalarını giydi. Temmuz 2015’te futbola başladığı kulüp olan River Plate gelen Saviola, 6 ay sonra kariyerine Ocak 2016’da noktayı koydu.
Kariyeri boyunca 512 maçta ter döken Saviola 172 gole imza attı. 1999’da Arjantin’de yılın futbolcusu seçilen Saviola, River Plate, Real Madrid, Benfica ve Olympiacos’la lig şampiyonluğu yaşadı. U20 Dünya Kupası’nda gol kralı olan Saviola, Arjantin milli formasını 40 maçta giyip 11 gol kaydetti. Ariel Ortega’dan sonra Aimar ile birlikte ‘yeni Maradona’ gözüyle bakılan Saviola, futbola başladığı yıllarda gösterdiği üstün performansı ilerleyen yıllarda mumla arattı. En başarılı dönemini Barcelona’daki ilk yıllarında geçiren Saviola, Benfica, Sevilla ve Olympikos yıllarında vasatın üstünde performans sergiledi. Umut bağlanan bir isim iken, vasat bir oyuncu olarak kariyerini tamamladı.
[Hasan Cücük] 14.8.2020 [TR724]
15 Temmuz hâdisesi Hizmet Hareketi’ne verilen cezaları haklı çıkarır mı? [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
AKP’nin Hizmet Hareketini bitirme girişimi 15 Temmuz’dan yaklaşık 6-7 yıl önce başlamış ve adım adım şiddetlenmişti. Hükümet, bir taraftan kamuda çalışan Hizmet gönüllülerini fişliyor, diğer taraftan da yenilerini almama adına oldukça sıkı tedbirler alıyordu. Özellikle dershanelerin kapatılması krizinden sonra Erdoğan açıktan Hizmet hareketini hedef almaya başladı ve hakaretlerinin ardı arkası kesilmedi. Erdoğan tarafından kurulmuş havuz medyasının belki de birinci ve en önemli gündem ve hedefi, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ve Hizmet hareketinin yıpratılmasıydı. Yalanlarla, iftiralarla korkunç bir karalama kampanyası başlatmışlardı. Yavaş yavaş Diyanet de bu itibarsızlaştırma kampanyasına ortak oldu ve hutbeleriyle adım adım halkın bilinçaltına Hizmet düşmanlığını aşılamaya başladı.
Siyasilerin, medyanın ve Diyanet’in bu çabaları kısmen işe yarasa da bir türlü istedikleri hedefe ulaşamıyorlardı. Hukukî olup olmadığına bakmaksızın Hizmet ile herhangi bir şekilde gönül bağı, sempatisi hatta değişik yollardan iltisakı olan insanları bürokrasiden, askeriyeden, emniyetten, yargıdan, yüksek eğitim kurumlarından ve daha başka kamu sektörlerinden kökten temizlemek istiyorlardı. Erdoğan’ın ve işbirlikçilerinin asıl maksadı, Hizmetin binlerce kurumunun kapısına kilit vurarak, bütün faaliyetlerini durdurarak, Hizmetle iltisak ve irtibatı olan herkesi hapislere tıkarak cemaati toptan dağıtmak ve yok etmekti.
Ne var ki atacakları bu adımlar demokratik hukuk devletinin yasalarına tamamıyla aykırı olduğu gibi, halk nezdinde kabul görmesi de mümkün değildi. Hem hukuku askıya alarak keyiflerince icraatta bulunacakları hem de Hizmet hareketini kriminalize ederek kamusal vicdanda bütünüyle itibarsızlaştıracakları bir sebep ve vesileye ihtiyaçları vardı. İşte 15 Temmuz, bu habis emellerine ulaşabilme adına hükümet için kelimenin tam anlamıyla “Allah’ın bir lütfu” oldu. Zira 15 Temmuz’un öyle bir reklam ve propagandasını yaptılar, öyle ekmeğini yediler ki bir anda kendileri ülkeyi yerli ve yabancı işgalcilerden kurtaran birer kahraman haline geldi; Hizmet hareketi mensupları ise kendi vatandaşlarına kurşun sıkan birer “cani”, meşru bir hükümeti devirmeye çalışan birer “darbeci” ve kendi devletlerine başkaldıran birer “hain” ve “asi” ilân edildi.
Kısacası Hizmet hareketini ezme ve bitirme adına istedikleri ortam bir anda hazır oluverdi. Darbe girişimi (daha doğrusu darbe tiyatrosu), Türkiye’de yepyeni bir atmosfer oluşturdu. Bu, cemaate sövmenin inanılmaz prim yaptığı, onu savunmanın ise ateşten gömlek giymek anlamına geldiği bir atmosferdi. Hükümet, darbe girişimini vesile yaparak sahip olduğu bütün devlet imkânlarını Hizmet hareketini yok etme istikametinde seferber etti. Hiç beklemeksizin önceden hazırladıkları plan ve projelerini hemen devreye soktular ve darbeyi izleyen birkaç ay içerisinde yüz binin üzerinde kamu çalışanını tasfiye ettiler.
Siyasilerin ve medyanın yaptığı gibi Diyanet mensupları ve ilahiyatçılar da Hizmet hareketi aleyhine yaptıkları çalışmalarda 15 Temmuz’u tepe tepe kullandılar. Hizmet’i darbeyle özdeşleştirdiler. 15 Temmuz’u bütün Hizmet hareketi mensuplarının ortaklaşa bir girişimi gibi arz ettiler. Sanki Hizmet hareketine mensup her kim varsa, darbe planına ortak olmuş, devletine baş kaldırmış, kendi halkına kurşun sıkmış ve ülkede büyük bir kriz ve kaosa sebebiyet vermiş gibi bir tablo çizdiler. Meşru devlet başkanına başkaldırma ve silah zoruyla hükümeti devirmeye teşebbüs etme gerekçesiyle Hizmet mensuplarını bağilikle, isyanla suçladılar. Durum böyle olunca “bu kadar büyük suçlara bulaşmış” Hizmet mensuplarına verilen cezalar da onların gözünde meşru ve tabii hâle geliyordu.
Biz bu yazımızda öncelikle 15 Temmuz darbe girişimi etrafında dile getirilen iddialar üzerinde duracak, 15 Temmuz’u Hizmet hareketine yıkmanın imkânını ele alacak, arkasından da emir-komuta zinciri içerisinde tuzağa düşürülerek işin içine çekilen 15 Temmuz faillerinden bir kısmının Hizmet hareketiyle ilişkilendirilmesinin toptan bir cemaati suçlu ilân etmede ne derece meşru ve ikna edici bir delil olup olmadığını irdeleyeceğiz.
15 Temmuz’un arkasında kim var?
Erdoğan daha 15 Temmuz darbe girişimi sona ermeden Hizmet hareketini hedef gösterdi. Sonraki günlerde siyasi iktidar da bunu resmi söylem haline getirdi. Ne var ki bu kanlı darbe girişimi üzerindeki sis perdesi hâlâ aralanmış değil. Darbenin üzerinden yaklaşık 4 yıl geçmiş olmasına rağmen, tartışma ve şüpheler mevcudiyetini devam ettiriyor. Hiç kimse tam olarak o gece ne olduğunu bilmiyor. Olayların bizzat içinde yer alan failler de bildiklerini konuşmuyor.
Maalesef bütün bu şüphelerin üzerine gidebilecek, hakikatleri araştırabilecek ne bağımsız mahkemeler var, ne gerçek muhalefet yapan siyasiler, ne de özgür gazeteciler. Çünkü her kim buna teşebbüs etse kendisini hâkim karşısında buluyor. Siyasi iktidar, 15 Temmuz’un araştırılmasını ve sorgulanmasını istemiyor. Mecliste kurulan Darbeyi Araştırma Komisyonu dahi henüz ciddi bir veri ortaya koymadan Erdoğan’ın “Komisyon artık çalışmalarını sonlandırmalıdır.” şeklindeki sözlerini emir telakki ederek 4 Ocak 2017 çalışmalarını durdurdu.
Ne gariptir ki 15 Temmuz, Hizmet hareketinin üzerine yıkılmış olmasına rağmen, olayı en fazla aydınlatmaya çalışanlar da zamanında cemaate ait veya cemaate yakın medya organlarında görev yapan gazeteciler.
Darbe gecesine dair anlatılan tiyatroyla ilgili dünya kadar mantıkî boşluk ve çelişki var. En basitinden Erdoğan’ın darbeyi ne zaman ve kimden öğrendiğine bir türlü karar verilemedi. Dahası bazı asker ve sivillerin ısrarla vurguladığı üzere 15 Temmuz gecesi yaşananlar ne önceki darbelere benziyor ne de askerî bir planlama mantığına uyuyor. Hatta resmi söylem haline getirilen hikayenin bir kısmı sosyal gerçeklere ve hayatın olağan akışına da aykırı duruyor. Her ne kadar ismine “darbe girişimi” denilse de, meydana gelen hâdiseler “daha baştan başarısızlık üzerine kurgulanmış bir tiyatro” görüntüsü veriyor.
TSK’nın resmi açıklamasına göre niye darbeye sadece ordunun %1.5’uğun katıldığı, en önemli komutanların o geceyi niye düğünde geçirdiği, Akar’ın elinde imkân olmasına rağmen darbeyi durdurmak için niçin gerekli önlemleri almadığı, hiçbir mantığı ve faydası olmamasına rağmen köprü trafiğinin niçin tek taraflı kapatıldığı, F16’ların havada uçtuğu bir anda tehlike henüz geçmemişken Erdoğan’ın nasıl olup da güvenli bir şekilde Atatürk Havalimanına geldiği gibi onlarca soru ve sorgulama havada uçuşuyor. En önemlisi darbeyle suçlanan sanıkların mahkemede vermiş oldukları ifadeler, iktidarın resmi söylemini ve iddialarını boşa düşürüyor.
Ahmet Nesin ve daha başkaları ısrarla Meclis’e F16’lar tarafından herhangi bir bomba atılmadığını, bilakis kurgu darbenin bir parçası olarak içeriye yerleştirilen patlayıcıların uzaktan kumandayla patlatıldığını savundular. Onlara göre camların içe değil dışa doğru patlaması, eşyaların hiçbirinin tahrif olmaması, tüllerin dahi yanmaması gibi olaylar da bunu gösteriyor. 15 Temmuz darbe gecesi canlı yayında konuşan FOX TV muhabiri Umut Yertutan’ın şu sözleri de bunu destekliyor: “TBMM vuruldu. Savaş uçakları mı vurdu, helikopter mi vurdu bilmiyorum. Çünkü savaş uçağı üzerimizden geçmedi.”
Ölen şehitlerin bir kısmının asker kurşunlarıyla değil, belirli noktalara önceden yerleştirilen keskin nişancılar tarafından hedef alındığı da yazıldı, çizildi. Mesela Can Ataklı şunları söyledi: “Bazı kişiler havaya açılan ateş sonucu seken kurşunlara hedef maruz kalarak can vermiş olabilir. Bazıları ise hedef alınarak öldürülmüşlerdir belki de. İşte bunlar ancak otopsi ve balistik muayenelerle ortaya çıkarılabilir. Oysa o gece yaşananlardan sonra şehit olanlara otopsi yapılmadığını biliyoruz. Ayrıca anlaşılıyor ki balistik muayeneler de yapılmamış. Ya da yapılmış ama nedense açıklanmamış.” Peki, ama neden?
Bütün bunlar bir tarafa bugüne kadar iktidar veya muhalefet partisinden bazı isimlerin darbe girişimine dair yaptığı bazı açıklama veya iddialar dahi meseleyi kestirip atmanın doğru olmadığını gösteriyor. Erdoğan’ın, darbe gecesi söylediği, “Bu çıkış, bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfu.” sözü hâlâ kulaklarda çınlıyor. Binali Yıldırım, farklı zamanlarda söylediği, “Darbe yüzde yüz başarı ile sonuçlanmıştır.”, “Hoşuma gitmeyen proje 15 Temmuz” sözleriyle neyi kastettiğini hâlâ açıklamış değil!
Numan Kurtulmuş’un kameralar karşısında söylediği şu sözü de unutmamak gerekir: “Eğer normal süreçlerle bunları (hizmet mensuplarını) atmaya kalksaydık bunları 2020, 2030 yılına kadar devlet memurluğundan çıkartamazdık. Devlet kendisini korumak için böyle acil ve olağanüstü bir tedbir almıştır.” Bu durumda 15 Temmuz devletin kendini korumak için aldığı tedbirin uygulaması mı oluyor?
Başka bir AKP’li vekil olan Şamil Tayyar’ın, Beyaz TV’de katıldığı canlı yayında söylediği şu sözler ise hükümetin resmî söyleminin kendi vekillerini bile yeterince ikna etmediğini gösteriyor: “Ben hala 15 Temmuz’un aydınlanmadığını düşünüyorum. 15 Temmuz gerçek manada eğer aydınlanırsa bugün kahraman dediklerimizin belki de aslında darbenin içinde olduğunu görecek, belki de bugün hain dediğimiz isimlerin aslında tam tersi olduğunu göreceksiniz.”
Özellikle CHP başkanı Kemal Kılıçdaroğlu farklı zamanlarda yaptığı meclis konuşmalarında, televizyon programlarında ısrarla 15 Temmuz’un “kontrollü bir darbe girişimi” olduğunun altını çizdi. Mesela bir meclis konuşmasında şunları söyledi: “Hani komisyon kurulmuştu Türkiye Büyük Millet Meclisinde. Neden o komisyona darbeye bizzat tanıklık eden insanlar gelip ifade vermiyorlar! Niye gelip bilgi vermiyorlar? Kontrollü darbe açığa çıkmasın diye! Bugün ağır ağır ipuçları ortaya çıkıyor. Kimin ne yaptığını gayet iyi biliyoruz. 15 Temmuz karşı darbe girişimidir arkadaşlar.”
CNN TÜRK’e çıktığı bir programda kendisine bu iddiası hatırlatıldığında ise şu savunmayı yaptı: “Darbenin bütün ayrıntılarını parlamento çıkarsın ortaya. Hayır diyorlar çıkarmasın. Niçin? Niçin bütün ayrıntılarıyla darbenin ortaya çıkmasını istemiyorlar? Eski genelkurmay başkanı, eski Mit müsteşarları geliyor bilgi vermeye. Niye davet edildikleri halde sayın Genelkurmay Başkanıyla Mit Müsteşarı gelip Darbe Komisyonuna bilgi vermiyor? Kim göndermiyor? Siyasi otorite “git” derse bir bürokrat gidecektir. “Gitme” diyor. Niye? Ya orada açık verirsen ne olur, ya kamuoyunun bilmediği ayrıntılar birdenbire ortaya çıkarsa ne olur. Ve gelmediler. Ben bu darbeye kontrollü demeyeceğim de ne diyeceğim. İktidarda olanlar darbenin ortaya çıkmasını istemiyor. Bu darbe, Saray’ın 15 Temmuzudur.”
Bir başka CHP’li vekil olan Eren Erdem ise TELE 1 televizyonundaki canlı yayında şu soruları sordu: “Hakan Fidan’ın Hulusi Akar’la 14 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanlığının bahçesinde 6.5 saat boyunca ne işi vardı? FETÖ iddianamesinde bunlar var. Hayatında hiç ihtisas törenine katılmamış Hakan Fidan nereden esti de gidip 4. ihtisas mezuniyet törenine katıldı? Ordunun içinde alçak bir şebeke operasyon yapıyor. Bundan haberiniz vardı da bu milletin tankların önünde ölmesine göz mu yumdunuz?”
HDP başkanı Selahattin Demirtaş’ın Meclis kürsüsünden söylediği şu sözler de resmî söylemin doğru olmadığına işaret ediyor: “Darbeyi eniştemden öğrendim, diyor. Yalan. Külliyen yalan. Darbeden senden, benden, MİT’ten, enişteden önce haberi vardı. Önceden darbenin istihbaratını alacaksın, tedbirini alacaksın, 225 insan yaşamını yitirecek, sen sırf kendi iktidarını sağlamlaştır diye bir darbe tehdidini önlemek yerine harekete geçmelerini bekleyeceksin. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kumpaslarından biriyle karşı karşıyayız. Darbe içinde darbeyle karşı karşıyayız. Bu hakikati herkes şu koridorda konuşuyor da kimse şu kürsüde konuşmaya cesaret edemiyor. Biz de konuşmasak kim konuşacak? Bu hakikat hep sır olarak, kulis bilgisi olarak mı kalacak? Madem bilgin vardı, neden darbe girişiminde bulunanları teşebbüs aşamasında içeriye almadın? Hesabına geldi çünkü!”
Can Dündar’ın şu ifadeleri 15 Temmuz’un arkasındaki asıl faile işaret ediyor: “27 Şubat 1933. O akşam Alman parlamentosu kundaklandı. Seçimle hükümete gelen Hitler, henüz iktidarın iplerini tamamen ele geçirmemişti. Reichstag yangınını bahane olarak kullandı. Hemen ertesi gün olağanüstü hal ilan etti. Anayasal hakları askıya aldı. Kararnamelerle bütün güç ve yetkiyi kendisinde topladı. Muhaliflerine karşı acımasız bir cadı avı başlattı. Artık ülkeyi kararnamelerle yönetiyor, muhaliflerini komplocu olmakla suçlayarak hapsediyordu. Bu koşullarda seçime gitti ve kazandı. Olağanüstü hale ihtiyacı kalmamıştı; çünkü artık olağanüstü yetkileri vardı. Bahsettiğim bu kısa tarihçe ne kadar tanıdık değil mi? Artık rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: 15 Temmuz Türkiye’nin Reichstag yangınıdır.”
Yurtdışında görev yaptıkları sırada tasfiyelerden nasibini alan bir grup subayın İngilizce ve Türkçe olarak hazırladığı 130 sayfalık raporda geçen şu tespitler de Can Dündar’ın yukarıdaki tezini destekliyor: “15 Temmuz Erdoğan’ın, kendisine yöneltilen ağır suçlamalardan kurtulabilmek, ülkenin Anayasal düzenini demokrasiden dikta rejimine dönüştürmek ve böylece iktidarını olabildiğince uzatmak maksadıyla, kendisine karşı yapılmasına geçit verdiği bir darbe girişimidir (Self-coup, Autogolpe). Erdoğan, girişimi ve hazırlık sürecini ordu içindeki ve dışındaki işbirlikçileriyle birlikte kontrol ve manipüle etmiştir.”
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman’ın 15 Temmuz tanımı ise şu şekilde: “15 Temmuz, Avrasyacı ve anti-NATO’cu bir hizbin, gırtlağına kadar suça ve yolsuzluğa batmış bir İslamcı iktidarla birlikte, Türkiye’yi liberal-demokratik hukuk devleti rotasından, dışarıda maceracı ve yayılmacılığa, içeride ise nasyonalist bir otoriterleşmeye açan hamledir.”
Hükümetin 15 Temmuz darbe girişimine dair resmi söylemine şüpheyle yaklaşan veya bunu reddeden kişiler sadece kendi ülke vatandaşları değil elbette. Ne Avrupa ülkeleri ne de ABD, darbenin arkasında Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ve Hizmet hareketinin bulunduğuna ikna olmadı. AKP hükümetinin ısrarlı taleplerine rağmen Amerika’nın Hocaefendi’yi Türkiye’ye teslim etmemesinin sebebi de, darbenin arkasında onun olduğuna dair sunulan delillerin yetersiz olması! Alman istihbaratçı Erich Schmidt’in bir televizyon programında yaptığı şu açıklamalar da Batı’nın darbeye bakışını ortaya koyuyor: “CIA analizlerine göre yaşanan sözde darbe girişimi Erdoğan tarafından gerçek bir darbeye engel olmak için gerçekleştirildi. BND, CIA ve diğer istihbarat servisleri darbe girişiminin Gülen tarafından gerçekleştirildiğine dair en küçük bir ipucu görmüyor.”
Son olarak Fethullah Gülen Hocaefendi’nin darbe girişimini müteakip vermiş olduğu çok sayıda röportajda dile getirilen iddialara verdiği cevaplara işaret etmekte fayda var. Hocaefendi söz konusu röportajlarında darbeyle bir ilgisi bulunmadığını, darbenin Hizmet hareketi tarafından yapılmadığını ısrarla dile getirdi. Dahası darbeyi araştırmak üzere uluslararası bir komisyon kurulmasını teklif etti ve bu komisyonun vereceği her tür karara razı olacağını beyan etti. Ne var ki hükümet onun bu çağrılarını duymazdan geldi.
Mesnetsiz Suçlamalar
Bugüne kadar darbe etrafındaki şüphelerle ilgili çok şeyler yazıldığı ve söylendiği için bu kadarlıkla iktifa ediyoruz. İnanıyoruz ki bu kısa izahlar dahi 15 Temmuz’un karanlık ve sisli yüzünü göstermeye yetecektir. En azından hükümetin resmi söylemini bütünüyle kabul etmenin o kadar da kolay olmadığını gösterecektir. Dolayısıyla meselenin önünü arkasını araştırmadan, kesin delillere dayanmadan ve aleyhteki açıklamaları görmezden gelerek bir hareketin toptan “asi” ve “baği” ilân edilmesi bir Müslümanın ve özellikle de bir İslâm âliminin yapacağı bir iş olamaz.
Ne var ki pek çok siyasetçinin yanında başta Diyanet camiası olmak üzere bir kısım cemaatler ve bazı ilahiyatçılar da bu zulüm ve vebalden nasibini aldılar. Hizmet hareketini hiç hak etmediği sıfatlarla vasıflandırdı, tahkir ve tezyif ettiler. Yüzbinlerce insanın hakkına girdiler. İktidar tarafından onlara yapılan her tür eziyet ve işkencelere seyirci kaldılar. Seyirci kalma da bir yana fetva ve görüşleriyle bunları meşru gösterdi ve zalimlere destek oldular.
Medyaya yansıyan haberlerden öğrendiğimize göre Hizmet hareketiyle irtibatı kurulan bazı asker ve siviller bir şekilde darbenin içinde yer almış veya darbeyle ilgili hâdiselere karışmış/karıştırılmış. Fakat mahkemeye sunulan sanık beyanlarına, şüphelilerin işkenceyle itirafa zorlanmasına, komutanların pek çok askeri “terör operasyonuna gidiyoruz” diyerek kandırmalarına ve Hizmet hareketini darbeyle ilişkilendirme adına önceden kurgulanan kumpaslara bakılacak olursa, darbe gecesi hâdiselerin içinde yer alan bütün şahısların “terörist” ve “darbeci” ilân edilmesinin o kadar da kolay olmadığını anlıyoruz. Ne zamanki 15 Temmuz hâdisesi bütün boyutlarıyla açıklığa kavuşur ve darbeye karışan şahıslar da bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından yargılandıktan sonra suçlu bulunursa işte o zaman daha net hükümler verebiliriz.
Darbe gecesi olaylara karışan şahıslar için bile durum böyleyken, darbeyle uzaktan yakından alakası olmayan, herkes gibi darbeyi televizyonlardan öğrenen, öğrendikten sonra da her fırsatta darbeyi kınayan ve lanetleyen on binlerce eğitim gönüllüsünün “Hizmet hareketiyle iltisak ve irtibatından yola çıkarak” terörist ilan edilmesi dinî hükümlere taban tabana zıt olduğu gibi akla, mantığa, vicdana ve insafa da sığmaz. Hayatında hiçbir şiddet olayına bulaşmamış, her zaman devlet ve milletinin yanında yer almış, sürekli birlik ve beraberlik üzerinde durmuş, ömrünü eğitim ve yardım faaliyetlerine adamış yüzbinlerce insanın 15 Temmuz hareketinden yola çıkarak “asi” ve “baği” ilân edilmesi onlara atılmış büyük bir iftiradır.
Kur’ân’ın pek çok âyet-i kerimede tekrar etmiş olduğu “Hiç kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmez.” beyanına ve bundan hareketle İslâm ceza hukukunda en temel bir ilke olarak kabul edilen “suçun şahsiliği” esasına rağmen, bazı şahısların darbeye iştirak ettiği iddiasından hareketle koca bir camianın suçlu gösterilmesi, altından kalkılması mümkün olmayan ağır bir günah yüküdür. Bir taraftan darbe teşebbüsünü aydınlatacak meclis, mahkemeler, genelkurmay ve MİT gibi kurumların vazifesini yapmasına engel olunması, diğer yandan da iddia ve iftiralarla yüzbinlerce masum insanın terörist ilan edilmesi korkunç bir zulümdür.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 14.8.2020 [TR724]
Siyasilerin, medyanın ve Diyanet’in bu çabaları kısmen işe yarasa da bir türlü istedikleri hedefe ulaşamıyorlardı. Hukukî olup olmadığına bakmaksızın Hizmet ile herhangi bir şekilde gönül bağı, sempatisi hatta değişik yollardan iltisakı olan insanları bürokrasiden, askeriyeden, emniyetten, yargıdan, yüksek eğitim kurumlarından ve daha başka kamu sektörlerinden kökten temizlemek istiyorlardı. Erdoğan’ın ve işbirlikçilerinin asıl maksadı, Hizmetin binlerce kurumunun kapısına kilit vurarak, bütün faaliyetlerini durdurarak, Hizmetle iltisak ve irtibatı olan herkesi hapislere tıkarak cemaati toptan dağıtmak ve yok etmekti.
Ne var ki atacakları bu adımlar demokratik hukuk devletinin yasalarına tamamıyla aykırı olduğu gibi, halk nezdinde kabul görmesi de mümkün değildi. Hem hukuku askıya alarak keyiflerince icraatta bulunacakları hem de Hizmet hareketini kriminalize ederek kamusal vicdanda bütünüyle itibarsızlaştıracakları bir sebep ve vesileye ihtiyaçları vardı. İşte 15 Temmuz, bu habis emellerine ulaşabilme adına hükümet için kelimenin tam anlamıyla “Allah’ın bir lütfu” oldu. Zira 15 Temmuz’un öyle bir reklam ve propagandasını yaptılar, öyle ekmeğini yediler ki bir anda kendileri ülkeyi yerli ve yabancı işgalcilerden kurtaran birer kahraman haline geldi; Hizmet hareketi mensupları ise kendi vatandaşlarına kurşun sıkan birer “cani”, meşru bir hükümeti devirmeye çalışan birer “darbeci” ve kendi devletlerine başkaldıran birer “hain” ve “asi” ilân edildi.
Kısacası Hizmet hareketini ezme ve bitirme adına istedikleri ortam bir anda hazır oluverdi. Darbe girişimi (daha doğrusu darbe tiyatrosu), Türkiye’de yepyeni bir atmosfer oluşturdu. Bu, cemaate sövmenin inanılmaz prim yaptığı, onu savunmanın ise ateşten gömlek giymek anlamına geldiği bir atmosferdi. Hükümet, darbe girişimini vesile yaparak sahip olduğu bütün devlet imkânlarını Hizmet hareketini yok etme istikametinde seferber etti. Hiç beklemeksizin önceden hazırladıkları plan ve projelerini hemen devreye soktular ve darbeyi izleyen birkaç ay içerisinde yüz binin üzerinde kamu çalışanını tasfiye ettiler.
Siyasilerin ve medyanın yaptığı gibi Diyanet mensupları ve ilahiyatçılar da Hizmet hareketi aleyhine yaptıkları çalışmalarda 15 Temmuz’u tepe tepe kullandılar. Hizmet’i darbeyle özdeşleştirdiler. 15 Temmuz’u bütün Hizmet hareketi mensuplarının ortaklaşa bir girişimi gibi arz ettiler. Sanki Hizmet hareketine mensup her kim varsa, darbe planına ortak olmuş, devletine baş kaldırmış, kendi halkına kurşun sıkmış ve ülkede büyük bir kriz ve kaosa sebebiyet vermiş gibi bir tablo çizdiler. Meşru devlet başkanına başkaldırma ve silah zoruyla hükümeti devirmeye teşebbüs etme gerekçesiyle Hizmet mensuplarını bağilikle, isyanla suçladılar. Durum böyle olunca “bu kadar büyük suçlara bulaşmış” Hizmet mensuplarına verilen cezalar da onların gözünde meşru ve tabii hâle geliyordu.
Biz bu yazımızda öncelikle 15 Temmuz darbe girişimi etrafında dile getirilen iddialar üzerinde duracak, 15 Temmuz’u Hizmet hareketine yıkmanın imkânını ele alacak, arkasından da emir-komuta zinciri içerisinde tuzağa düşürülerek işin içine çekilen 15 Temmuz faillerinden bir kısmının Hizmet hareketiyle ilişkilendirilmesinin toptan bir cemaati suçlu ilân etmede ne derece meşru ve ikna edici bir delil olup olmadığını irdeleyeceğiz.
15 Temmuz’un arkasında kim var?
Erdoğan daha 15 Temmuz darbe girişimi sona ermeden Hizmet hareketini hedef gösterdi. Sonraki günlerde siyasi iktidar da bunu resmi söylem haline getirdi. Ne var ki bu kanlı darbe girişimi üzerindeki sis perdesi hâlâ aralanmış değil. Darbenin üzerinden yaklaşık 4 yıl geçmiş olmasına rağmen, tartışma ve şüpheler mevcudiyetini devam ettiriyor. Hiç kimse tam olarak o gece ne olduğunu bilmiyor. Olayların bizzat içinde yer alan failler de bildiklerini konuşmuyor.
Maalesef bütün bu şüphelerin üzerine gidebilecek, hakikatleri araştırabilecek ne bağımsız mahkemeler var, ne gerçek muhalefet yapan siyasiler, ne de özgür gazeteciler. Çünkü her kim buna teşebbüs etse kendisini hâkim karşısında buluyor. Siyasi iktidar, 15 Temmuz’un araştırılmasını ve sorgulanmasını istemiyor. Mecliste kurulan Darbeyi Araştırma Komisyonu dahi henüz ciddi bir veri ortaya koymadan Erdoğan’ın “Komisyon artık çalışmalarını sonlandırmalıdır.” şeklindeki sözlerini emir telakki ederek 4 Ocak 2017 çalışmalarını durdurdu.
Ne gariptir ki 15 Temmuz, Hizmet hareketinin üzerine yıkılmış olmasına rağmen, olayı en fazla aydınlatmaya çalışanlar da zamanında cemaate ait veya cemaate yakın medya organlarında görev yapan gazeteciler.
Darbe gecesine dair anlatılan tiyatroyla ilgili dünya kadar mantıkî boşluk ve çelişki var. En basitinden Erdoğan’ın darbeyi ne zaman ve kimden öğrendiğine bir türlü karar verilemedi. Dahası bazı asker ve sivillerin ısrarla vurguladığı üzere 15 Temmuz gecesi yaşananlar ne önceki darbelere benziyor ne de askerî bir planlama mantığına uyuyor. Hatta resmi söylem haline getirilen hikayenin bir kısmı sosyal gerçeklere ve hayatın olağan akışına da aykırı duruyor. Her ne kadar ismine “darbe girişimi” denilse de, meydana gelen hâdiseler “daha baştan başarısızlık üzerine kurgulanmış bir tiyatro” görüntüsü veriyor.
TSK’nın resmi açıklamasına göre niye darbeye sadece ordunun %1.5’uğun katıldığı, en önemli komutanların o geceyi niye düğünde geçirdiği, Akar’ın elinde imkân olmasına rağmen darbeyi durdurmak için niçin gerekli önlemleri almadığı, hiçbir mantığı ve faydası olmamasına rağmen köprü trafiğinin niçin tek taraflı kapatıldığı, F16’ların havada uçtuğu bir anda tehlike henüz geçmemişken Erdoğan’ın nasıl olup da güvenli bir şekilde Atatürk Havalimanına geldiği gibi onlarca soru ve sorgulama havada uçuşuyor. En önemlisi darbeyle suçlanan sanıkların mahkemede vermiş oldukları ifadeler, iktidarın resmi söylemini ve iddialarını boşa düşürüyor.
Ahmet Nesin ve daha başkaları ısrarla Meclis’e F16’lar tarafından herhangi bir bomba atılmadığını, bilakis kurgu darbenin bir parçası olarak içeriye yerleştirilen patlayıcıların uzaktan kumandayla patlatıldığını savundular. Onlara göre camların içe değil dışa doğru patlaması, eşyaların hiçbirinin tahrif olmaması, tüllerin dahi yanmaması gibi olaylar da bunu gösteriyor. 15 Temmuz darbe gecesi canlı yayında konuşan FOX TV muhabiri Umut Yertutan’ın şu sözleri de bunu destekliyor: “TBMM vuruldu. Savaş uçakları mı vurdu, helikopter mi vurdu bilmiyorum. Çünkü savaş uçağı üzerimizden geçmedi.”
Ölen şehitlerin bir kısmının asker kurşunlarıyla değil, belirli noktalara önceden yerleştirilen keskin nişancılar tarafından hedef alındığı da yazıldı, çizildi. Mesela Can Ataklı şunları söyledi: “Bazı kişiler havaya açılan ateş sonucu seken kurşunlara hedef maruz kalarak can vermiş olabilir. Bazıları ise hedef alınarak öldürülmüşlerdir belki de. İşte bunlar ancak otopsi ve balistik muayenelerle ortaya çıkarılabilir. Oysa o gece yaşananlardan sonra şehit olanlara otopsi yapılmadığını biliyoruz. Ayrıca anlaşılıyor ki balistik muayeneler de yapılmamış. Ya da yapılmış ama nedense açıklanmamış.” Peki, ama neden?
Bütün bunlar bir tarafa bugüne kadar iktidar veya muhalefet partisinden bazı isimlerin darbe girişimine dair yaptığı bazı açıklama veya iddialar dahi meseleyi kestirip atmanın doğru olmadığını gösteriyor. Erdoğan’ın, darbe gecesi söylediği, “Bu çıkış, bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfu.” sözü hâlâ kulaklarda çınlıyor. Binali Yıldırım, farklı zamanlarda söylediği, “Darbe yüzde yüz başarı ile sonuçlanmıştır.”, “Hoşuma gitmeyen proje 15 Temmuz” sözleriyle neyi kastettiğini hâlâ açıklamış değil!
Numan Kurtulmuş’un kameralar karşısında söylediği şu sözü de unutmamak gerekir: “Eğer normal süreçlerle bunları (hizmet mensuplarını) atmaya kalksaydık bunları 2020, 2030 yılına kadar devlet memurluğundan çıkartamazdık. Devlet kendisini korumak için böyle acil ve olağanüstü bir tedbir almıştır.” Bu durumda 15 Temmuz devletin kendini korumak için aldığı tedbirin uygulaması mı oluyor?
Başka bir AKP’li vekil olan Şamil Tayyar’ın, Beyaz TV’de katıldığı canlı yayında söylediği şu sözler ise hükümetin resmî söyleminin kendi vekillerini bile yeterince ikna etmediğini gösteriyor: “Ben hala 15 Temmuz’un aydınlanmadığını düşünüyorum. 15 Temmuz gerçek manada eğer aydınlanırsa bugün kahraman dediklerimizin belki de aslında darbenin içinde olduğunu görecek, belki de bugün hain dediğimiz isimlerin aslında tam tersi olduğunu göreceksiniz.”
Özellikle CHP başkanı Kemal Kılıçdaroğlu farklı zamanlarda yaptığı meclis konuşmalarında, televizyon programlarında ısrarla 15 Temmuz’un “kontrollü bir darbe girişimi” olduğunun altını çizdi. Mesela bir meclis konuşmasında şunları söyledi: “Hani komisyon kurulmuştu Türkiye Büyük Millet Meclisinde. Neden o komisyona darbeye bizzat tanıklık eden insanlar gelip ifade vermiyorlar! Niye gelip bilgi vermiyorlar? Kontrollü darbe açığa çıkmasın diye! Bugün ağır ağır ipuçları ortaya çıkıyor. Kimin ne yaptığını gayet iyi biliyoruz. 15 Temmuz karşı darbe girişimidir arkadaşlar.”
CNN TÜRK’e çıktığı bir programda kendisine bu iddiası hatırlatıldığında ise şu savunmayı yaptı: “Darbenin bütün ayrıntılarını parlamento çıkarsın ortaya. Hayır diyorlar çıkarmasın. Niçin? Niçin bütün ayrıntılarıyla darbenin ortaya çıkmasını istemiyorlar? Eski genelkurmay başkanı, eski Mit müsteşarları geliyor bilgi vermeye. Niye davet edildikleri halde sayın Genelkurmay Başkanıyla Mit Müsteşarı gelip Darbe Komisyonuna bilgi vermiyor? Kim göndermiyor? Siyasi otorite “git” derse bir bürokrat gidecektir. “Gitme” diyor. Niye? Ya orada açık verirsen ne olur, ya kamuoyunun bilmediği ayrıntılar birdenbire ortaya çıkarsa ne olur. Ve gelmediler. Ben bu darbeye kontrollü demeyeceğim de ne diyeceğim. İktidarda olanlar darbenin ortaya çıkmasını istemiyor. Bu darbe, Saray’ın 15 Temmuzudur.”
Bir başka CHP’li vekil olan Eren Erdem ise TELE 1 televizyonundaki canlı yayında şu soruları sordu: “Hakan Fidan’ın Hulusi Akar’la 14 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanlığının bahçesinde 6.5 saat boyunca ne işi vardı? FETÖ iddianamesinde bunlar var. Hayatında hiç ihtisas törenine katılmamış Hakan Fidan nereden esti de gidip 4. ihtisas mezuniyet törenine katıldı? Ordunun içinde alçak bir şebeke operasyon yapıyor. Bundan haberiniz vardı da bu milletin tankların önünde ölmesine göz mu yumdunuz?”
HDP başkanı Selahattin Demirtaş’ın Meclis kürsüsünden söylediği şu sözler de resmî söylemin doğru olmadığına işaret ediyor: “Darbeyi eniştemden öğrendim, diyor. Yalan. Külliyen yalan. Darbeden senden, benden, MİT’ten, enişteden önce haberi vardı. Önceden darbenin istihbaratını alacaksın, tedbirini alacaksın, 225 insan yaşamını yitirecek, sen sırf kendi iktidarını sağlamlaştır diye bir darbe tehdidini önlemek yerine harekete geçmelerini bekleyeceksin. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kumpaslarından biriyle karşı karşıyayız. Darbe içinde darbeyle karşı karşıyayız. Bu hakikati herkes şu koridorda konuşuyor da kimse şu kürsüde konuşmaya cesaret edemiyor. Biz de konuşmasak kim konuşacak? Bu hakikat hep sır olarak, kulis bilgisi olarak mı kalacak? Madem bilgin vardı, neden darbe girişiminde bulunanları teşebbüs aşamasında içeriye almadın? Hesabına geldi çünkü!”
Can Dündar’ın şu ifadeleri 15 Temmuz’un arkasındaki asıl faile işaret ediyor: “27 Şubat 1933. O akşam Alman parlamentosu kundaklandı. Seçimle hükümete gelen Hitler, henüz iktidarın iplerini tamamen ele geçirmemişti. Reichstag yangınını bahane olarak kullandı. Hemen ertesi gün olağanüstü hal ilan etti. Anayasal hakları askıya aldı. Kararnamelerle bütün güç ve yetkiyi kendisinde topladı. Muhaliflerine karşı acımasız bir cadı avı başlattı. Artık ülkeyi kararnamelerle yönetiyor, muhaliflerini komplocu olmakla suçlayarak hapsediyordu. Bu koşullarda seçime gitti ve kazandı. Olağanüstü hale ihtiyacı kalmamıştı; çünkü artık olağanüstü yetkileri vardı. Bahsettiğim bu kısa tarihçe ne kadar tanıdık değil mi? Artık rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: 15 Temmuz Türkiye’nin Reichstag yangınıdır.”
Yurtdışında görev yaptıkları sırada tasfiyelerden nasibini alan bir grup subayın İngilizce ve Türkçe olarak hazırladığı 130 sayfalık raporda geçen şu tespitler de Can Dündar’ın yukarıdaki tezini destekliyor: “15 Temmuz Erdoğan’ın, kendisine yöneltilen ağır suçlamalardan kurtulabilmek, ülkenin Anayasal düzenini demokrasiden dikta rejimine dönüştürmek ve böylece iktidarını olabildiğince uzatmak maksadıyla, kendisine karşı yapılmasına geçit verdiği bir darbe girişimidir (Self-coup, Autogolpe). Erdoğan, girişimi ve hazırlık sürecini ordu içindeki ve dışındaki işbirlikçileriyle birlikte kontrol ve manipüle etmiştir.”
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman’ın 15 Temmuz tanımı ise şu şekilde: “15 Temmuz, Avrasyacı ve anti-NATO’cu bir hizbin, gırtlağına kadar suça ve yolsuzluğa batmış bir İslamcı iktidarla birlikte, Türkiye’yi liberal-demokratik hukuk devleti rotasından, dışarıda maceracı ve yayılmacılığa, içeride ise nasyonalist bir otoriterleşmeye açan hamledir.”
Hükümetin 15 Temmuz darbe girişimine dair resmi söylemine şüpheyle yaklaşan veya bunu reddeden kişiler sadece kendi ülke vatandaşları değil elbette. Ne Avrupa ülkeleri ne de ABD, darbenin arkasında Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ve Hizmet hareketinin bulunduğuna ikna olmadı. AKP hükümetinin ısrarlı taleplerine rağmen Amerika’nın Hocaefendi’yi Türkiye’ye teslim etmemesinin sebebi de, darbenin arkasında onun olduğuna dair sunulan delillerin yetersiz olması! Alman istihbaratçı Erich Schmidt’in bir televizyon programında yaptığı şu açıklamalar da Batı’nın darbeye bakışını ortaya koyuyor: “CIA analizlerine göre yaşanan sözde darbe girişimi Erdoğan tarafından gerçek bir darbeye engel olmak için gerçekleştirildi. BND, CIA ve diğer istihbarat servisleri darbe girişiminin Gülen tarafından gerçekleştirildiğine dair en küçük bir ipucu görmüyor.”
Son olarak Fethullah Gülen Hocaefendi’nin darbe girişimini müteakip vermiş olduğu çok sayıda röportajda dile getirilen iddialara verdiği cevaplara işaret etmekte fayda var. Hocaefendi söz konusu röportajlarında darbeyle bir ilgisi bulunmadığını, darbenin Hizmet hareketi tarafından yapılmadığını ısrarla dile getirdi. Dahası darbeyi araştırmak üzere uluslararası bir komisyon kurulmasını teklif etti ve bu komisyonun vereceği her tür karara razı olacağını beyan etti. Ne var ki hükümet onun bu çağrılarını duymazdan geldi.
Mesnetsiz Suçlamalar
Bugüne kadar darbe etrafındaki şüphelerle ilgili çok şeyler yazıldığı ve söylendiği için bu kadarlıkla iktifa ediyoruz. İnanıyoruz ki bu kısa izahlar dahi 15 Temmuz’un karanlık ve sisli yüzünü göstermeye yetecektir. En azından hükümetin resmi söylemini bütünüyle kabul etmenin o kadar da kolay olmadığını gösterecektir. Dolayısıyla meselenin önünü arkasını araştırmadan, kesin delillere dayanmadan ve aleyhteki açıklamaları görmezden gelerek bir hareketin toptan “asi” ve “baği” ilân edilmesi bir Müslümanın ve özellikle de bir İslâm âliminin yapacağı bir iş olamaz.
Ne var ki pek çok siyasetçinin yanında başta Diyanet camiası olmak üzere bir kısım cemaatler ve bazı ilahiyatçılar da bu zulüm ve vebalden nasibini aldılar. Hizmet hareketini hiç hak etmediği sıfatlarla vasıflandırdı, tahkir ve tezyif ettiler. Yüzbinlerce insanın hakkına girdiler. İktidar tarafından onlara yapılan her tür eziyet ve işkencelere seyirci kaldılar. Seyirci kalma da bir yana fetva ve görüşleriyle bunları meşru gösterdi ve zalimlere destek oldular.
Medyaya yansıyan haberlerden öğrendiğimize göre Hizmet hareketiyle irtibatı kurulan bazı asker ve siviller bir şekilde darbenin içinde yer almış veya darbeyle ilgili hâdiselere karışmış/karıştırılmış. Fakat mahkemeye sunulan sanık beyanlarına, şüphelilerin işkenceyle itirafa zorlanmasına, komutanların pek çok askeri “terör operasyonuna gidiyoruz” diyerek kandırmalarına ve Hizmet hareketini darbeyle ilişkilendirme adına önceden kurgulanan kumpaslara bakılacak olursa, darbe gecesi hâdiselerin içinde yer alan bütün şahısların “terörist” ve “darbeci” ilân edilmesinin o kadar da kolay olmadığını anlıyoruz. Ne zamanki 15 Temmuz hâdisesi bütün boyutlarıyla açıklığa kavuşur ve darbeye karışan şahıslar da bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından yargılandıktan sonra suçlu bulunursa işte o zaman daha net hükümler verebiliriz.
Darbe gecesi olaylara karışan şahıslar için bile durum böyleyken, darbeyle uzaktan yakından alakası olmayan, herkes gibi darbeyi televizyonlardan öğrenen, öğrendikten sonra da her fırsatta darbeyi kınayan ve lanetleyen on binlerce eğitim gönüllüsünün “Hizmet hareketiyle iltisak ve irtibatından yola çıkarak” terörist ilan edilmesi dinî hükümlere taban tabana zıt olduğu gibi akla, mantığa, vicdana ve insafa da sığmaz. Hayatında hiçbir şiddet olayına bulaşmamış, her zaman devlet ve milletinin yanında yer almış, sürekli birlik ve beraberlik üzerinde durmuş, ömrünü eğitim ve yardım faaliyetlerine adamış yüzbinlerce insanın 15 Temmuz hareketinden yola çıkarak “asi” ve “baği” ilân edilmesi onlara atılmış büyük bir iftiradır.
Kur’ân’ın pek çok âyet-i kerimede tekrar etmiş olduğu “Hiç kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmez.” beyanına ve bundan hareketle İslâm ceza hukukunda en temel bir ilke olarak kabul edilen “suçun şahsiliği” esasına rağmen, bazı şahısların darbeye iştirak ettiği iddiasından hareketle koca bir camianın suçlu gösterilmesi, altından kalkılması mümkün olmayan ağır bir günah yüküdür. Bir taraftan darbe teşebbüsünü aydınlatacak meclis, mahkemeler, genelkurmay ve MİT gibi kurumların vazifesini yapmasına engel olunması, diğer yandan da iddia ve iftiralarla yüzbinlerce masum insanın terörist ilan edilmesi korkunç bir zulümdür.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 14.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Ortadoğu’nun kabadayısı! [Cumali Önal]
Türkiye’de, Türkiye dışında herkes ekonominin battığını söylüyor. Döviz yükseldikçe bu feryatlar daha da yükseliyor. Ama asıl batışı kimse görmüyor… Komşu ülkelerle, bölge ülkeleriyle, İslam ülkeleriyle herkesle kavgalıyız. Sorunların çözümünde diplomasi yerine bilek gücü tercih ediliyor. Bu da ilişkilerde derin ve onarılmaz yaralar meydana getiriyor. Toplumların benliklerine izleri silinmeyecek düşmanlık tohumları ekiliyor.
Son olarak Türk dronları, Kuzey Irak’ta Erbil’e bağlı Sidakan bölgesinde PKK ile görüşme gerçekleştiren iki Iraklı üst düzey sınır muhafızı ve şoförünü öldürdü. Türkiye’ye sert bir nota veren Irak Yönetimi, 13 Ağustos’ta Bağdat’a gitmesi planlanan Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ziyaretini iptal etti ve Türkiye sınırına doğru askeri yığınak yapmaya başladı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Halbuki aylar süren istikrarsızlıktan sonra başbakanlık koltuğuna oturan Mustafa el Kazımi, ülkeyi düştüğü kaostan kurtarmaya çalışırken, Türkiye’nin ona yardımcı olması gerekiyordu.
Ancak tam tersine yaklaşık iki aydır havadan ve karadan Irak topraklarına Kaplan ve Pençe operasyonları düzenliyor, Kürdistan bölgesinde üsler inşa ediyor. Irak Kürtleri de, dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olduğu için olup bitenlere sesini çıkaramıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de izlediği strateji zayıf ve güçsüz ülkeleri ezmek, zaaflarından faydalanmak üzerine kurulu. Merkezi yönetimin güçlü olmadığı, iç çatışmaların yaşandığı ya da askeri güç olarak Türkiye’den zayıf ülkelere karşı Erdoğan pazularını gösteriyor.
Son olaylardan biri de Yunanistan’la yaşanan gerginlik. Türkiye, 27 Kasım 2019’da varlığı pamuk ipliğine bağlı Trablus merkezli Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması imzaladı. Herkes ilk etapta bu anlaşmanın deniz sınırlarının belirlenmesi ile ilgili olduğunu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yalnızlığını gidermek için kurgulandığını düşündü. Fakat işin renginin bu olmadığı, Fayez Sarrac liderliğindeki hükümeti kurtarmak için askeri anlaşmalar yapıldığı da ortaya çıktı. Normal şartlarda, merkezi otoritenin güçlü olduğu bir Libya hükümeti Türkiye ile bu tür bir anlaşma yapar mıydı? Kesinlikle yapmazdı. İç savaşın ortasında, hasbelkader Trablus’u ele geçirmiş bir klikle yapılan bir anlaşmaydı.
Ama gelin görün ki Ankara, bu anlaşmayı tarihin en sağlam metinlerinden biri olarak pazarladı. Bu anlaşma bölgedeki dengeleri derinden sarstı. Ve geçtiğimiz hafta da beklendiği gibi Mısır, istemeye istemeye Yunanistan’la benzer bir anlaşma imzaladı. Hiçbir zaman biraraya gelemeyecek ülkeler bir anda Türkiye’ye karşı saf tutmaya başladı. Mısır, İsrail, Rusya, ABD, Avrupa Birliği dahil hemen herkes “Türkiye’ye karşı Yunanistan ve Kıbrıs’ı destekliyoruz“ mesajı verdi.
Tabi bu durum Erdoğan ve bağlı saz ekibi tarafından “Türkiye emperyalizme karşı nasıl mücadele ediyor, görüyor musunuz? şeklinde yansıtılmaya başlandı.
Peki bu durum burada kalacak mı? Hayır. Cin bir kere şişeden çıktı. Yıllardır Türkiye ve Yunanistan arasında bölgede it dalaşının ötesine geçmeyen gerginliklerin ötesine geçmeyen belli bir denge vardı. Batılı ülkeler zaman zaman yaşanan bu tip gerginlikleri iki mızmız çocuğun didişmesi gibi görür, ufak bir sırt sıvazlamasıyla olayı bastırırdı. Gerçi şu anda da aynısını yapıyor ve Türkiye’nin horozlanmasını kimse ciddiye dahi almıyor.
Ama olaya başka ülkeler dahil oldukça bu uzun vadede Türkiye’nin aleyhine olacak. Türkiye, Yunanistan’ı tek başına dengeliyordu ama işin içine Mısır, İsrail, Fransa, AB girdikçe hareket alanı daha da daralacak ve bir daha Yunanistan’a istediği gibi ders veremeyecek.
Türkiye’nin bölgede izlediği politikalar üstü başı yırtık, yarı aç dolaşan çocuğu hırpalayan sokak kabadayısına benziyor. Çocuğa sahip çıkan bir olunca anında yelkenleri suya indiriyor, “laan“ bir anda “buyur abi“ oluyor.
Suriye’ye girmek için yıllarca Trump‘ın peşinde dolaşmadılar mı? Ne zaman ki yeşil ışık yakıldı, anında Suriye’nin kuzeyini işgal ettiler. Tabi bu işgal sanki büyük bir ülkenin düzenli ordusuna karşı gerçekleştirilmiş bir zafer edasıyla verildi. Halbuki ABD ve Rusya’nın cömertliği ölçüsünde bölgeye girebilmişlerdi. Daha önceki iki operasyon da daha sonraki İdlib operasyonu da aynı şekilde oldu.
Bu kabadayı politikaların Türkiye’nin gücüyle ya da iddia edildiği gibi dronların başarısıyla hiçbir alakası yok. Sebep bölgede ortaya çıkan yeni güç dengeleri, Avrupa Birliği’nin ortak bir dış politika belirleyememesi, Rusya’nın bölgeye girmek için müttefik araması, ABD’nin başında Trump gibi diktatörleri oldukça seven birinin olması vs.
AKP devrildiğinde geride muazzam bir enkaz bırakacak: Türkiye ve Türk halkı, bölge insanları arasında işgalci olarak görülecek. Osmanlı bir nefret unsuru haline gelecek. Rejimin El Kaide ve IŞİD ile iş pişirmeleri uzun yıllar Türkiye’nin başını ağrıtacak. Batılı ülkeler Türkiye’ye karşı Yunanistan’ı daha fazla savunacak. Kürt devletinin kurulma süreci daha da hızlanacak. Türkiye’nin Avrupa Birliği hayali toprağa gömülecek. Türkiye’nin Kıbrıs’tan ayrılması için baskılar daha da artacak.
Uluslararası ilişkilerde en son başvurulacak yöntem pazu gücü yani kabadayılıktır. Bu tür bir yola girildi mi, riskler artar, hesap hataları ortaya çıkar.
Ancak Türkiye’nin izlediği strateji, ülkenin çıkarlarından çok, rejimin çıkarlarıyla ilgili olduğundan günübirlik politikalar güdülüyor. Bu günübirlik hesapların birileri tarafından kaydedildiğini ve zamanı gelince Türkiye’nin önüne konacağını ya bilmiyorlar ya da umursamıyorlar.
[Cumali Önal] 14.8.2020 [TR724]
Son olarak Türk dronları, Kuzey Irak’ta Erbil’e bağlı Sidakan bölgesinde PKK ile görüşme gerçekleştiren iki Iraklı üst düzey sınır muhafızı ve şoförünü öldürdü. Türkiye’ye sert bir nota veren Irak Yönetimi, 13 Ağustos’ta Bağdat’a gitmesi planlanan Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ziyaretini iptal etti ve Türkiye sınırına doğru askeri yığınak yapmaya başladı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Halbuki aylar süren istikrarsızlıktan sonra başbakanlık koltuğuna oturan Mustafa el Kazımi, ülkeyi düştüğü kaostan kurtarmaya çalışırken, Türkiye’nin ona yardımcı olması gerekiyordu.
Ancak tam tersine yaklaşık iki aydır havadan ve karadan Irak topraklarına Kaplan ve Pençe operasyonları düzenliyor, Kürdistan bölgesinde üsler inşa ediyor. Irak Kürtleri de, dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olduğu için olup bitenlere sesini çıkaramıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de izlediği strateji zayıf ve güçsüz ülkeleri ezmek, zaaflarından faydalanmak üzerine kurulu. Merkezi yönetimin güçlü olmadığı, iç çatışmaların yaşandığı ya da askeri güç olarak Türkiye’den zayıf ülkelere karşı Erdoğan pazularını gösteriyor.
Son olaylardan biri de Yunanistan’la yaşanan gerginlik. Türkiye, 27 Kasım 2019’da varlığı pamuk ipliğine bağlı Trablus merkezli Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması imzaladı. Herkes ilk etapta bu anlaşmanın deniz sınırlarının belirlenmesi ile ilgili olduğunu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yalnızlığını gidermek için kurgulandığını düşündü. Fakat işin renginin bu olmadığı, Fayez Sarrac liderliğindeki hükümeti kurtarmak için askeri anlaşmalar yapıldığı da ortaya çıktı. Normal şartlarda, merkezi otoritenin güçlü olduğu bir Libya hükümeti Türkiye ile bu tür bir anlaşma yapar mıydı? Kesinlikle yapmazdı. İç savaşın ortasında, hasbelkader Trablus’u ele geçirmiş bir klikle yapılan bir anlaşmaydı.
Ama gelin görün ki Ankara, bu anlaşmayı tarihin en sağlam metinlerinden biri olarak pazarladı. Bu anlaşma bölgedeki dengeleri derinden sarstı. Ve geçtiğimiz hafta da beklendiği gibi Mısır, istemeye istemeye Yunanistan’la benzer bir anlaşma imzaladı. Hiçbir zaman biraraya gelemeyecek ülkeler bir anda Türkiye’ye karşı saf tutmaya başladı. Mısır, İsrail, Rusya, ABD, Avrupa Birliği dahil hemen herkes “Türkiye’ye karşı Yunanistan ve Kıbrıs’ı destekliyoruz“ mesajı verdi.
Tabi bu durum Erdoğan ve bağlı saz ekibi tarafından “Türkiye emperyalizme karşı nasıl mücadele ediyor, görüyor musunuz? şeklinde yansıtılmaya başlandı.
Peki bu durum burada kalacak mı? Hayır. Cin bir kere şişeden çıktı. Yıllardır Türkiye ve Yunanistan arasında bölgede it dalaşının ötesine geçmeyen gerginliklerin ötesine geçmeyen belli bir denge vardı. Batılı ülkeler zaman zaman yaşanan bu tip gerginlikleri iki mızmız çocuğun didişmesi gibi görür, ufak bir sırt sıvazlamasıyla olayı bastırırdı. Gerçi şu anda da aynısını yapıyor ve Türkiye’nin horozlanmasını kimse ciddiye dahi almıyor.
Ama olaya başka ülkeler dahil oldukça bu uzun vadede Türkiye’nin aleyhine olacak. Türkiye, Yunanistan’ı tek başına dengeliyordu ama işin içine Mısır, İsrail, Fransa, AB girdikçe hareket alanı daha da daralacak ve bir daha Yunanistan’a istediği gibi ders veremeyecek.
Türkiye’nin bölgede izlediği politikalar üstü başı yırtık, yarı aç dolaşan çocuğu hırpalayan sokak kabadayısına benziyor. Çocuğa sahip çıkan bir olunca anında yelkenleri suya indiriyor, “laan“ bir anda “buyur abi“ oluyor.
Suriye’ye girmek için yıllarca Trump‘ın peşinde dolaşmadılar mı? Ne zaman ki yeşil ışık yakıldı, anında Suriye’nin kuzeyini işgal ettiler. Tabi bu işgal sanki büyük bir ülkenin düzenli ordusuna karşı gerçekleştirilmiş bir zafer edasıyla verildi. Halbuki ABD ve Rusya’nın cömertliği ölçüsünde bölgeye girebilmişlerdi. Daha önceki iki operasyon da daha sonraki İdlib operasyonu da aynı şekilde oldu.
Bu kabadayı politikaların Türkiye’nin gücüyle ya da iddia edildiği gibi dronların başarısıyla hiçbir alakası yok. Sebep bölgede ortaya çıkan yeni güç dengeleri, Avrupa Birliği’nin ortak bir dış politika belirleyememesi, Rusya’nın bölgeye girmek için müttefik araması, ABD’nin başında Trump gibi diktatörleri oldukça seven birinin olması vs.
AKP devrildiğinde geride muazzam bir enkaz bırakacak: Türkiye ve Türk halkı, bölge insanları arasında işgalci olarak görülecek. Osmanlı bir nefret unsuru haline gelecek. Rejimin El Kaide ve IŞİD ile iş pişirmeleri uzun yıllar Türkiye’nin başını ağrıtacak. Batılı ülkeler Türkiye’ye karşı Yunanistan’ı daha fazla savunacak. Kürt devletinin kurulma süreci daha da hızlanacak. Türkiye’nin Avrupa Birliği hayali toprağa gömülecek. Türkiye’nin Kıbrıs’tan ayrılması için baskılar daha da artacak.
Uluslararası ilişkilerde en son başvurulacak yöntem pazu gücü yani kabadayılıktır. Bu tür bir yola girildi mi, riskler artar, hesap hataları ortaya çıkar.
Ancak Türkiye’nin izlediği strateji, ülkenin çıkarlarından çok, rejimin çıkarlarıyla ilgili olduğundan günübirlik politikalar güdülüyor. Bu günübirlik hesapların birileri tarafından kaydedildiğini ve zamanı gelince Türkiye’nin önüne konacağını ya bilmiyorlar ya da umursamıyorlar.
[Cumali Önal] 14.8.2020 [TR724]
Üzgünüm ama enseyi karartacak kadar değil [Tarık Toros]
Öyle bir dönem ki,
Kişi gördüğü işittiği her şeyi, “Bunun bana dönüşü nasıl olur” diye sorguluyor.
Haliyle…
İki önceki yazıda “2020’yi atlatamazlar” deyince:
-İşime dönüyor muyum?
-Eşime pasaportu veriliyor mu?
-El koydukları şirketimi bıraktığım gibi bulur muyum?
..gibi kişisel sorular oluyor.
Yadırgamam.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Günlük yorumcuları kendi serüvenleri ile değerlendirin.
Bir grubun sözcüsü, bir fikrin kalemi yapmayın.
Benim yaptığım,
İzlenimlerimi deneyim süzgecinden geçirip…
Bilgi ile kıymetlendirip analiz etmek.
**
Mevcut iktidarın siyasal ömrünün bittiğini söyleyebilirim.
Ne çare, siyasi tutukluların ne zaman çıkacağını bilemem.
İkisi farklı konular.
Yeni dönemin taşlarının döşendiğini öngörebilirim.
Gelgelelim, yaşlı anneni/babanı bir daha ne zaman görürsün, bunu söyleyemem.
Ülkenin berbat siyasal hali böyle, maalesef.
**
Devlet eskiden dekoru belli bir oyun ortaya koyardı.
Darbe dönemlerinin dahi belli çizgileri, limitleri vardı.
Son dönem hepsi kalktı.
Devlet, dönem dönem kimi gruplar üzerinde tecrübe ettiği tüm birikimi…
Son birkaç senede tüm halklara boca etti.
Bırakın dekoru sahneyi, binayı ayakta tutan kolonlar kirişler çöktü.
Yıkım sürdüğü için hasar tespiti yapılamıyor.
İktidar değişse dahi cezaevi nüfusu azalmayabilir.
İçeridekiler çıkar, yenileri girer.
**
Bir önceki yazıda “Gemiden ilk atlayan Bahçeli olacak” dedim.
Belki de çoktan atladı, farkında değiliz.
Türk siyaseti, uzun fetret dönemini kaldırmaz.
Akşener Bahçeli’nin “eve dön” çağrısını reddederken şerh koydu:
-Parlamenter sisteme geçmek için destek isteniyorsa…
**
Parlamenter sistemi bilmesek, alkışlayacağız (!)
7 Haziran 2015’te yüzde 40’a düşmüş AKP, çaresizdi.
Önce MHP, ardından CHP çekti çıkardı çukurdan!
Bakın:
Demokrasi “yüzde 51” değildir.
Bir bütün halindeki yüzde 40, parçalı yüzde 60’a hükmeder.
Bir blok halindeki yüzde 30, bölük pörçük yüzde 70’i yönetir.
Bugün olan budur.
AKP artık yüzde 40 değil, belki yüzde 30 bile değil.
Konda ve Metropoll’ün son araştırmaları altına indiğini söylüyor.
Haliyle soru şudur:
Tek başına CHP’nin yüzde 51 oy alma ihtimali var mıdır?
İYİ Parti’nin, Deva’nın, Gelecek’in, Saadet’in…
HDP’nin tek başına yüzde 51 oy alma imkan ve olasılığı var mıdır?
Yoktur.
Gelgelelim olan şudur:
Bıraksan gümbür gümbür gidecek iktidar…
Muhalefetin (!) gayretleriyle bu günlere kadar geldi.
**
İçeridekiler ne zaman çıkacak?
Hak ihlalleri sona erip gasp edilenler iade edilecek mi?
Haftalardır muhalefet sözcülerini dinliyorum.
Bir tanesi bile kenarından geçmedi, geçmiyor bunun.
İktidar gidecek, buna adım soyadım kadar eminim.
Sonrasını ise kestiremiyorum.
Kestirebilene rastlamadım.
Üzgünüm ama enseyi karartacak kadar değil.
[Tarık Toros] 14.8.2020 [TR724]
Kişi gördüğü işittiği her şeyi, “Bunun bana dönüşü nasıl olur” diye sorguluyor.
Haliyle…
İki önceki yazıda “2020’yi atlatamazlar” deyince:
-İşime dönüyor muyum?
-Eşime pasaportu veriliyor mu?
-El koydukları şirketimi bıraktığım gibi bulur muyum?
..gibi kişisel sorular oluyor.
Yadırgamam.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Günlük yorumcuları kendi serüvenleri ile değerlendirin.
Bir grubun sözcüsü, bir fikrin kalemi yapmayın.
Benim yaptığım,
İzlenimlerimi deneyim süzgecinden geçirip…
Bilgi ile kıymetlendirip analiz etmek.
**
Mevcut iktidarın siyasal ömrünün bittiğini söyleyebilirim.
Ne çare, siyasi tutukluların ne zaman çıkacağını bilemem.
İkisi farklı konular.
Yeni dönemin taşlarının döşendiğini öngörebilirim.
Gelgelelim, yaşlı anneni/babanı bir daha ne zaman görürsün, bunu söyleyemem.
Ülkenin berbat siyasal hali böyle, maalesef.
**
Devlet eskiden dekoru belli bir oyun ortaya koyardı.
Darbe dönemlerinin dahi belli çizgileri, limitleri vardı.
Son dönem hepsi kalktı.
Devlet, dönem dönem kimi gruplar üzerinde tecrübe ettiği tüm birikimi…
Son birkaç senede tüm halklara boca etti.
Bırakın dekoru sahneyi, binayı ayakta tutan kolonlar kirişler çöktü.
Yıkım sürdüğü için hasar tespiti yapılamıyor.
İktidar değişse dahi cezaevi nüfusu azalmayabilir.
İçeridekiler çıkar, yenileri girer.
**
Bir önceki yazıda “Gemiden ilk atlayan Bahçeli olacak” dedim.
Belki de çoktan atladı, farkında değiliz.
Türk siyaseti, uzun fetret dönemini kaldırmaz.
Akşener Bahçeli’nin “eve dön” çağrısını reddederken şerh koydu:
-Parlamenter sisteme geçmek için destek isteniyorsa…
**
Parlamenter sistemi bilmesek, alkışlayacağız (!)
7 Haziran 2015’te yüzde 40’a düşmüş AKP, çaresizdi.
Önce MHP, ardından CHP çekti çıkardı çukurdan!
Bakın:
Demokrasi “yüzde 51” değildir.
Bir bütün halindeki yüzde 40, parçalı yüzde 60’a hükmeder.
Bir blok halindeki yüzde 30, bölük pörçük yüzde 70’i yönetir.
Bugün olan budur.
AKP artık yüzde 40 değil, belki yüzde 30 bile değil.
Konda ve Metropoll’ün son araştırmaları altına indiğini söylüyor.
Haliyle soru şudur:
Tek başına CHP’nin yüzde 51 oy alma ihtimali var mıdır?
İYİ Parti’nin, Deva’nın, Gelecek’in, Saadet’in…
HDP’nin tek başına yüzde 51 oy alma imkan ve olasılığı var mıdır?
Yoktur.
Gelgelelim olan şudur:
Bıraksan gümbür gümbür gidecek iktidar…
Muhalefetin (!) gayretleriyle bu günlere kadar geldi.
**
İçeridekiler ne zaman çıkacak?
Hak ihlalleri sona erip gasp edilenler iade edilecek mi?
Haftalardır muhalefet sözcülerini dinliyorum.
Bir tanesi bile kenarından geçmedi, geçmiyor bunun.
İktidar gidecek, buna adım soyadım kadar eminim.
Sonrasını ise kestiremiyorum.
Kestirebilene rastlamadım.
Üzgünüm ama enseyi karartacak kadar değil.
[Tarık Toros] 14.8.2020 [TR724]
Berat Albayrak haklı değil mi! [Bülent Korucu]
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın, ‘dolarla maaş almıyorsanız endişelenmeyin’ mealindeki cümlesi yerden göğe kadar doğru değil mi? Dolarla maaş alıyorsanız, düşüşten elbette etkilenirsiniz ve doğal olarak da düşme ihtimalinden tedirgin olursunuz. Damat Bakan, bu endişeli azınlığı rahatlatmak için yerinde bir çıkış yapıp ‘Paniğe mahal yok biz burada olduğumuz müddetçe dolara havada karada izmihlal yok’ demiştir. Neymiş efendim, pek çok şey dövizle alınıyormuş… Kardeşim sana ne oluyor; devlet gidiyor doğalgazı, petrolü alıp getirip sana lirayla satıyor. Zırt pırt zam geliyormuş, gelmesin mi? Sen hep 50 TL’lik alan akıllı ve uyumlu vatandaş ol; mutlu-mesut yaşa…
Ancak bazı kesimlerin bu sözlerden dolayı rahatsız olması da kaçınılmaz ve biz o kesimlerin sorununu bakana arz etmeyi kendimize borç biliyoruz.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mesela ülkemizin en milliyetçi partisi MHP; sıradaki hazine yardımı gelmeden doların biraz düşmesini istiyor haliyle. Niye? Çünkü ne kadar çok dolar alabilirse yükseldiğinde elinden çıkarırken ülke ekonomisine daha çok katkı yapar ve döviz lobisine daha büyük darbe indirir. Tamamen milliyetçi duygularla yani…
Aynı şekilde bakanımızın kayınvalidesi Emine Hanım da doların biraz düşmesini arzuluyor. Neden? Fitne ve fesat lobisinin heveslerini kursağında bırakmak için. Ülkemizi daha iyi temsil edebilmek adına aldığı birkaç düzine çantayı dedikodu mevzuu yapanlar var malum. Şimdi 50 bin dolarlık bir çantayı 7 ile çarptıklarında ortaya çıkan fitne ile 5’le çarptıklarında çıkan aynı değil. Kırk yılın başı Brüksel’de mağaza kapattırarak yaptığı alışverişleri abartma lobisini de unutmayalım. Fitne lobisine malzeme vermemek adına…
Diyanet İşleri Başkanı da Ayasofya’da kılıca dayanarak, dolar düşsün diye gizli gizli dua ediyor. Zira bindiği son model Mercedes’in değiştirilme zamanı geldi. Bakıma tamire vereceklerine arabayı takasa koyup üstüne 300- 500 bin eklediler mi al sana cillop gibi bir itibar… Bakan da ağzından kaçırdı Mercedes’e, BMW’ye binenler rahatsız filan gibi şeyler söyledi. Cemaat suizan etmesin diye…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tamamen ülkenin itibarı için yaptırdığı Saray’ın harcamalarının bir kısmı da dövizle. Örneğin bugünlerde alttan ısıtmalı hurma ağaçlarının aşılanması gerekebilir. Mecburen dövizle alınacak. Aslında TÜBİTAK’a talimat verildi; Ankara soğuğuna dayanıklı hurma ağacı yapacaklar ama hoşaf projesi henüz bitmemiş. Şu Ahlat’ta ve Okluk Köyünde devam eden mütevazı saraycıkların mermerlerini bekliyoruz. Yakında bu dövizli harcama kalemlerinden kurtulmuş olacağız.
Bakan Bey’e en büyük haksızlık ‘Hani milli paralarla ticaret yapılacaktı?’ Diyen nadanlardan geliyor. Sanki çaba sarf edilmiyormuş gibi konuşuyorlar. Elbette Rusya’ya ‘şu S400’lerin parası olan iki buçuk milyar doları lira olarak ödesek’ denilmiştir. Ve eminim o kaba Rus diplomatlar ‘Nereye koyacağız o kadar TL’yi. Sizden 100 yıl domates alsak bitmez’ diye yüz ekşitmiştir.
Bilip bilmeden bütün kabahati Erdoğan’a ve ailesine kesenler bu gerçeklere gözünü kapamamalı!
[Bülent Korucu] 14.8.2020 [TR724]
Ancak bazı kesimlerin bu sözlerden dolayı rahatsız olması da kaçınılmaz ve biz o kesimlerin sorununu bakana arz etmeyi kendimize borç biliyoruz.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mesela ülkemizin en milliyetçi partisi MHP; sıradaki hazine yardımı gelmeden doların biraz düşmesini istiyor haliyle. Niye? Çünkü ne kadar çok dolar alabilirse yükseldiğinde elinden çıkarırken ülke ekonomisine daha çok katkı yapar ve döviz lobisine daha büyük darbe indirir. Tamamen milliyetçi duygularla yani…
Aynı şekilde bakanımızın kayınvalidesi Emine Hanım da doların biraz düşmesini arzuluyor. Neden? Fitne ve fesat lobisinin heveslerini kursağında bırakmak için. Ülkemizi daha iyi temsil edebilmek adına aldığı birkaç düzine çantayı dedikodu mevzuu yapanlar var malum. Şimdi 50 bin dolarlık bir çantayı 7 ile çarptıklarında ortaya çıkan fitne ile 5’le çarptıklarında çıkan aynı değil. Kırk yılın başı Brüksel’de mağaza kapattırarak yaptığı alışverişleri abartma lobisini de unutmayalım. Fitne lobisine malzeme vermemek adına…
Diyanet İşleri Başkanı da Ayasofya’da kılıca dayanarak, dolar düşsün diye gizli gizli dua ediyor. Zira bindiği son model Mercedes’in değiştirilme zamanı geldi. Bakıma tamire vereceklerine arabayı takasa koyup üstüne 300- 500 bin eklediler mi al sana cillop gibi bir itibar… Bakan da ağzından kaçırdı Mercedes’e, BMW’ye binenler rahatsız filan gibi şeyler söyledi. Cemaat suizan etmesin diye…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tamamen ülkenin itibarı için yaptırdığı Saray’ın harcamalarının bir kısmı da dövizle. Örneğin bugünlerde alttan ısıtmalı hurma ağaçlarının aşılanması gerekebilir. Mecburen dövizle alınacak. Aslında TÜBİTAK’a talimat verildi; Ankara soğuğuna dayanıklı hurma ağacı yapacaklar ama hoşaf projesi henüz bitmemiş. Şu Ahlat’ta ve Okluk Köyünde devam eden mütevazı saraycıkların mermerlerini bekliyoruz. Yakında bu dövizli harcama kalemlerinden kurtulmuş olacağız.
Bakan Bey’e en büyük haksızlık ‘Hani milli paralarla ticaret yapılacaktı?’ Diyen nadanlardan geliyor. Sanki çaba sarf edilmiyormuş gibi konuşuyorlar. Elbette Rusya’ya ‘şu S400’lerin parası olan iki buçuk milyar doları lira olarak ödesek’ denilmiştir. Ve eminim o kaba Rus diplomatlar ‘Nereye koyacağız o kadar TL’yi. Sizden 100 yıl domates alsak bitmez’ diye yüz ekşitmiştir.
Bilip bilmeden bütün kabahati Erdoğan’a ve ailesine kesenler bu gerçeklere gözünü kapamamalı!
[Bülent Korucu] 14.8.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)