Afrika kökenli Amerikalılardan Prof. Dr. Yâsîn Beyle görüşürken, 400 senelik geçmişlerinde başlarına gelenleri anlattıktan sonra Elijah Muhammed ile 1935-1975 kadar olan dönemden bahsetti… “Sanki biz bu dönemde bir abdest aldık… Yani temizlik dönemi geçirdik. Yani uyuşturucu, içki, kumar, çetecilik ve benzeri kötülük ve suçlardan bir temizlendirme ve arındırma dönemi… Hizmetimiz, kıvamını W. Deen Muhammed’in gayretleriyle buldu. Bizi ırkçılık anlayışından, İslâmiyetin evrenselliğine yükseltti. Bilhassa hapisanelerde çok güzel hizmetler oldu… Bir misal vereyim: Cezaevinde çeşitli suç ve cinayetlerden dolayı idamını bekleyen bir suçluya arkadaşlarımız ulaşıyorlar… İslâmiyeti anlayınca, hayatında çok büyük bir değişiklik oluyor. Bu sefer çevresinden onlarca mahkûma vesile oluyor. Tevbe edip çok düzgün insanlar okuyorlar. Bunlar toplu halde dilekçe verip kendilerinin durumlarını ve güzelliğe vesile olan idam mahkumunun gerçekten örnek hallerini anlatıyorlar. Zaten cezaevi görevli idarecileri bunu biliyorlar. Daha sonra özel bir af ile salıveriliyor bu mahkum. Bu kişi şimdi California’da bir câmide imam ve güzel faaliyetlerine devam ediyor.” dedi.
Bunları bilen bir arkadaşımız, ‘Geçen sene siz onu ziyaret etmişsiniz. Size bir de konuşma yaptırmıştı, camide…” deyince hatırladım ama onun bunları yaşadığını bilmiyordum…
Washington’dan bir arkadaşımız bunlardan enteresan birisinden bahsetti: “Karşıdan bakınca, sırtına attığı paltosu ve kabadayıvâri yürüşüyle siz onu tam bir mafya babası zannedersiniz… Etrafında da bir sürü mensubu var. Bir vesile ile tanıştık. Bana dedi ki: Benim üç devrem var. Bir dönemim var ki, çok acı ve çok bîçare… Babam terketmiş gitmiş… Annem ve kardeşlerim var. Evime ve onlara bakmam lâzım. Beş altı yaşlarında uyuşturucu satmaya başladım. Biraz büyüyünce kendime bir çete kurdum. Etrafıma topladıklarıma liderlik yapıyordum. Birisi hepimizin parasını alıp kaçtı… Buna çok ağır bir ders vermemiz lâzımdı. Silahlanıp topluca baskın yaptık… Sonra yakalandım. Uyuşturucu satmaktan, çete liderliğinden, adam öldürmeye teşebbüsten tutuklanıp hâkim karşısına çıktım. Kesin olarak idam edilirim diye düşünüyordum. Hâkim bana şöyle dikkatlice baktı: ‘Sende bir ışık görüyorum; bir ümidim var…’ dedi ve sadece dört sene ağır hapis cezası verdi. Hapisanede bile zincire vuruldum. Ama bir gardiyan hep yanıma geliyor bana “Gel, çok güzel insanlar var. Seni bunlarla tanıştırayım. Bizim gibi sen de Müslüman ol!..’ diyor. Ben de ‘Git başımdan, hem ben sizin dininize girsem size zararım dokunur. Görmüyor musun ben çok kötü bir insanım cezaevinde bile zincirlerle dolaşıyorum. Ben Müslümanlığa zarar veririm. Senin işin mi yok… Git başımdan!’ diyorum. Ama hiç yakamı bırakmıyor… ‘Sen aslında, özünde iyi bir insansın, bir de Müslüman olsan, daha iyi, daha faydalı birisi olursun” diyerek peşimi bırakmıyor. Bu kadar ısrardan sonra ben de peşine takılıp gittim. Sözleri, halleri çok hoşuma gitti ve ben de bir müddet sonra Müslüman oldum… Başkalarının da hidayetine vesile oldum. Saygın, düzgün birisi olduğumu görünce daha dört senem dolmadan iki senede iyi hâlimden dolayı beni serbest bıraktılar. Müslüman olduktan sonra güzel plânlar yapmıştım. Çıkınca bütün çeteyi topladım. Müslüman olarak iyi bir dönüş yaptığımı söyledim. “Benim gibi Müslüman olmak isteyenler yine benimle kalsın, onlarla düzgün dürüst işler yapalım helâlinden kazanalım örnek insan olalım ve Allah’ın dinine hizmet edelim. İsteyen serbesttir; ayrılabilir. Size bir mecburiyet getirmiyorum. İslâmiyet gönül işidir.’ dedim. Çoğu benden ayrılmadı. Bazıları da ayrılıp gitti. Hep birlikte güzel bir yola girdik. Kısa zamanda yüze yakın insanın hidayetine Allah bizi vesile kıldı. Böylece birkaç şehir değiştirdim. Her gittiğim yerde böyle yüzlerce insana vesile olundu. Yani benim bir çocukluk, bir hapisane, bir de Müslümanlık dönemi var. İnşaallah hayatımı hep bu güzel çizgide geçirmek istiyorum.’ dedi.”
İnsanlar hakkında kesin konuşmamak gerekiyor. Efendimizin (S.A.S.) Ebu Cehil’in ayağına bile tekrar tekrar gidip tebliğe bulunmasının bir hikmeti var. İyi düşünüp ibret almamız lâzım: Bakara Suresinde “(Ey Muhammed) inkâra sapanları ister inzâr edip eğri yolun encamından haber vererek uyar, ister uyarma, onlar için farketmez.” (216) âyeti üzerine İşârâtü’l-İ’câz tefsirinde Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle bir nükteye dikkatleri çekiyor: “Sevâün aleyhim” buyrulmuş. Yani onlar için müsâvîdir fark etmez… Sevâün aleyke, denilmemiş. Çünkü senin için fark eder yâ Muhammed, sen yaptığın inzâr ve tebliğden dolayı, ecrini, sevâbını alacaksın, demektir.”
Onun için her kapının tokmağını dövmek, her gönüle girmeye çalışmak lâzımdır…
Son olarak bir hatıramı da anlatayım: 1992’de Amerika’ya geldiğimde, hapisanede görevli İmam Bâkî ile tanışmıştım. O da aslında hapisanede Müslüman olmuş ve kendisini yetiştirip imam olmuş. Baldırlarında bıçaklanmadan dolayı derin yara izleri vardı. Cenab-ı Hak, hidayet nasip etmiş… Beraber bir Cuma günü cezaevine girdik. Mescid olarak ayrılan yer dolu idi. Bir hutbe okudu, tamamen karşılıklı bir sohbet havasında idi. Çünkü mahkumların çoğu yeni camiye geliyorlardı. Bir kısmı belki de Müslüman değildi, merakla gelmişlerdi. Önce garibime gitti ama onları ısındırmaya çalışıyordu. Yolda gelirken Kur’an dinliyor, tilavetini düzeltmeye çalışıyordu. Ben de yardımcı oluyordum. Onun için hutbe bitince, “Namazı siz kıldırın” diye bizi imamlığa geçirdi. Ama çok samimi şekilde her karşılaştığı mahkuma ve görevliye selam veriyor, hoş beş edip konuşmaya çalışıyordu.
Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra ben bunları yazarken o sıralarda vefat ettiğini öğrendim. Enteresan bir tevafuk oldu. Allah rahmet eylesin.
[Abdullah Aymaz] 4.1.2018 [Samanyolu Haber]
Tek adam rejiminin son sahnesi [Ekrem Dumanlı]
AK Parti’yi, sanıldığının aksine, Erdoğan kurmadı. Kuramazdı da zaten. Siyasi yasak vardı üzerinde. Milletvekili olması da imkânsızdı.
Partiyi Abdullah Gül ve Bülent Arınç kurdu aslında. Risk aldılar. Millî Görüş için efsane lider sayılan Erbakan’a baş kaldırarak kurulan parti, reformist bir çizgi izlemeyi vaat ediyordu. Ezber bozan ‘demokratik yaklaşımlar’ Türkiye’nin ihtiyacı ile örtüşüyordu.
Gül ve Arınç bir gün kafa kafaya verip Erdoğan’ı konuştular. İkisi de aynı kanaate sahipti: Parti’nin büyümesi için Erdoğan da işin içine dahil edilmeliydi. ‘Şiir okuduğu için hapse atılan ve belediye başkanlığından azledilen bir adam’ partiye çok şey katabilirdi. İlk fırsatta uçağa atlayıp İstanbul’a geldi kurucu üyeler. Erdoğan’ı Parti’ye davet ettiler; siyasi yasaklı olmasına rağmen partinin lideri haline getirdiler. Parti iktidara geldiği halde Erdoğan sadece ‘Parti Lideri’ olarak kaldı, Gül Başbakan oldu…
Uzun hikâye.
Şimdi bol keseden atıp tutanlar o gün ortalarda yoktu. Bir kısmı da bahsi geçen kadroyu bir kaşık suda boğabilmek için hazırlık yapıyordu…
Şimdi Erdoğan defalarca gündem oluşturarak hem Gül’e hem Arınç’a demedik söz bırakmadı. Onları ‘Kemal’in kayığına binmekle’ itham etti. Aslında ilk defa olmuyor bu. Daha önce de ‘Reis’ parti içinde ‘özgül ağırlık’ taşıyan kişileri hedef almıştı. Özellikle Gezi Olayları sırasında empati yapmayı teklif eden parti öncülerine ağır eleştiriler yöneltmişti. Şimdi daha şiddetli salvolar yapılıyor. Daha da artırılacak eleştirilerin dozu ki hesap kapatılabilsin.
Hangi hesap?
AK Parti’nin kuruluş felsefesinden geriye kalan her şeyin hesabı! Artık 2002’de kurulan özgürlükçü partiden geriye bir şey kalmadı. Artık AKP, tek adam rejiminin açık adresidir.
Tek adam!
Her şeyi bilen, her şeye karar veren “karizmatik lider”. Aykırı sese müsaade etmiyor. Etmeyecek de!
Tek adam rejiminin tek bir kutsalı var: Reis!
Şayet Reis’in dediği her sözü kutsal bir emir gibi algılıyorsanız sizden iyisi yok. Her türlü desteğinize rağmen bazen tereddüt geçiriyorsanız; hatta sorguluyorsanız, alnınızın tam ortasına ‘hain’ yaftası yemeniz kaçınılmaz…
AK Parti’nin kuruluş ve yükseliş aşamasındaki toparlayıcı, kucaklayıcı, ufuk açıcı söylem nerede; bugün “metal yorgunluğu” mazeretiyle evlatlarını yiyen sonradan görme kadrolar nerede!
Dün keskin bir şekilde AK Parti düşmanı olan kişilerin bugün Reis ve yardakçıları tarafından el üstünde tutuluyor olması tesadüf mü peki! Unvanı provokatör/fabrikatör olarak tarihe geçmiş Perinçek’in sırtlarda taşınmasından yola çıksanız Ergenekon’un Erdoğan’ı nasıl esir aldığını ayan beyan görmüş olursunuz.
BUGÜNKÜ DOST VE MÜTTEFİKLERE BAK
Bir zamanlar ‘hain, düşman’ gibi sıfatlarla yad ettikleri ne kadar ‘abdestsiz, namazsız, din karşıtı…’ adam varsa bugün hepsi ‘dost, müttefik, stratejik ortak’ olarak görülüyor. Dün aynı safta demokrasi mücadelesi verdikleri ne kadar kişi/grup varsa onların nerdeyse tamamı ‘hain, kumpasçı, terörist’ ilan edildi. Tek adam rejimleri ancak böyle inşa edilebilir çünkü…
Hiçbir kutsalı kalmadı Parti’nin. Ölçüsü de yok. Felsefesinden eser de kalmadı.
İyi ile kötüyü, yanlış ile doğruyu ayırt edici tek kriter kaldı iktidar partisinin elinde: Erdoğan. Tek adamı seven katil ve cani de olsa makbul: tek adam rejiminin yol açacağı sorunları dile getiren herkes merdut duruma düşmüştür maalesef. Bu mantıksız ve insafsız kritere yürekten inanan bir kitle var artık.
İşin daha kötüsü, Erdoğan’ın da bu vahim ölçüsüzlüğe cidden inanıyor olması. Kendisine/icraatlarına dair olumsuz düşünce serd eden herkesi (ki bu insanlara bir zamanlar kardeş diye hitap ediyordu) aşağılayan, tahkir/ tezyif eden Erdoğan, kendisine ölçüsüz bir şekilde övgüler düzen kişilere karşı tek bir kelime ile ikaz ya-pa-mı-yor!
Ölçüsüz övgüler!
Haddini aşan lafları buraya tek tek yazsam satırlar kifayet eder mi? Neler demediler ki RTE için. Allah’ın sıfatlarını taşıdığını söyleyeni mi ararsın, ona peygamber benzetmesi yapanı mı… edilen lafların saçmalığı/sapkınlığı bir yana, dinen de mahzurlu olduğu aşikâr. Bu tür ipe sapa gelmeyen taşkın laflar adamı dinden imandan çıkarır mi çıkarmaz mı? Bal gibi çıkarır; ama laf gelip RTE’de düğümlendi mi kantarın topuzu kaçıveriyor. En sonuncusu tek marifeti Erdoğan’ın şoförlüğü ve sırlarına vukufiyeti olan bir milletvekili, Meclis kürsüsünden “Tayyip Erdoğan bizim mabudumuz” bile dedi.
Ölçülerin alt üst olmasına neden olan kişiden bir kerecik olsun “Yahu ne yapıyorsunuz, elfaz-ı küfür sayılan laflarla beni de kendinizi de zor duruma sokuyorsunuz” diyemiyor. Aleyhinde sarf edilen tek bir cümleye karşı etrafı yangın yerine çeviren Erdoğan kendisine Tanrı muamelesi yapanlara tek bir kelam etmedi; etmiyor. Hatta o da o coşkun söylemlere katılıp “Rahmetimiz gazabımızı geçmiştir” gibi Cenab-ı Hakka ait bir cümleyi kendisine yakıştırabiliyor?
Devlet kadrosuna alınmasını isteyen üç beş isçiye bile “Yahu ne kadrosu!” diye çıkışan Erdoğan kendisine Tanrı-Peygamber benzetmesi yapan meczuplara iki kelam edemez miydi bu zamana kadar?
TEK SUÇLU ERDOĞAN’IN KENDİSİ Mİ?
Erdoğan’ın bu hale gelmesinin sorumlusu kim? Sadece kendisi mi?
Tabii ki hayır.
Bir çırpıda gelmedi bu kâbus. 2010’daki yüzde 58’lik oydan sonra tekebbür her alanda hissedilmeye başladı. En yakın ‘dava arkadaşları’ ve parti kurucuları, kibir dolu saldırganlık baş gösterdiğinde sus pus olmamalıydı. Zulüm dalga dalga yayılırken manzarayı masa altına gizlenerek geçiştirmeye çalışanlar kendi sonlarını da hazırlamış oldu. Ortak akıl yerle bir edilirken, ortak vicdan kapalı kapılar arkasındaki ürkünç fısıldaşmalara mahkûm edilirken Erdoğan’a itiraz edemeyenler, tek tek harcandı.
Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın azar üstüne azar yemesi ve sıfırlanması “içteki denge unsurlarının tamamen yok edilmesine dikilen son mezar taşıdır. Parti içinde tek bir muhalif cümle sarf edecek adam kalmadı.
Şimdi yeni bir safhadayız. Değer üretemeyen bir siyasi narsisizm kendine tapınma refleksiyle sürekli bir anti tez oluşturmaya mahkûm; ama ortada karşıt bir güç görünmüyor artık. Bütün varlığını uydurma düşman kavramına dayayan ve toplumsal nefretle ayakta durabilen çatışmacı zihniyet etrafta etkin bir düşman bulamamanın cinnetini yasayacak. En uzak daireden başlayıp en yakın halkaya kadar gelen adam yeme güdüsü daha da dar bir alana indirgeyecek kendini. Etrafta yiyecek adam bulamayan, kendi kendini yiyip bitireceği ana kadar boş durmayacak. O hazin akıbetin sonuna kadar vay bu milletin haline!
[Ekrem Dumanlı] 4.1.2018 [TR724]
Partiyi Abdullah Gül ve Bülent Arınç kurdu aslında. Risk aldılar. Millî Görüş için efsane lider sayılan Erbakan’a baş kaldırarak kurulan parti, reformist bir çizgi izlemeyi vaat ediyordu. Ezber bozan ‘demokratik yaklaşımlar’ Türkiye’nin ihtiyacı ile örtüşüyordu.
Gül ve Arınç bir gün kafa kafaya verip Erdoğan’ı konuştular. İkisi de aynı kanaate sahipti: Parti’nin büyümesi için Erdoğan da işin içine dahil edilmeliydi. ‘Şiir okuduğu için hapse atılan ve belediye başkanlığından azledilen bir adam’ partiye çok şey katabilirdi. İlk fırsatta uçağa atlayıp İstanbul’a geldi kurucu üyeler. Erdoğan’ı Parti’ye davet ettiler; siyasi yasaklı olmasına rağmen partinin lideri haline getirdiler. Parti iktidara geldiği halde Erdoğan sadece ‘Parti Lideri’ olarak kaldı, Gül Başbakan oldu…
Uzun hikâye.
Şimdi bol keseden atıp tutanlar o gün ortalarda yoktu. Bir kısmı da bahsi geçen kadroyu bir kaşık suda boğabilmek için hazırlık yapıyordu…
Şimdi Erdoğan defalarca gündem oluşturarak hem Gül’e hem Arınç’a demedik söz bırakmadı. Onları ‘Kemal’in kayığına binmekle’ itham etti. Aslında ilk defa olmuyor bu. Daha önce de ‘Reis’ parti içinde ‘özgül ağırlık’ taşıyan kişileri hedef almıştı. Özellikle Gezi Olayları sırasında empati yapmayı teklif eden parti öncülerine ağır eleştiriler yöneltmişti. Şimdi daha şiddetli salvolar yapılıyor. Daha da artırılacak eleştirilerin dozu ki hesap kapatılabilsin.
Hangi hesap?
AK Parti’nin kuruluş felsefesinden geriye kalan her şeyin hesabı! Artık 2002’de kurulan özgürlükçü partiden geriye bir şey kalmadı. Artık AKP, tek adam rejiminin açık adresidir.
Tek adam!
Her şeyi bilen, her şeye karar veren “karizmatik lider”. Aykırı sese müsaade etmiyor. Etmeyecek de!
Tek adam rejiminin tek bir kutsalı var: Reis!
Şayet Reis’in dediği her sözü kutsal bir emir gibi algılıyorsanız sizden iyisi yok. Her türlü desteğinize rağmen bazen tereddüt geçiriyorsanız; hatta sorguluyorsanız, alnınızın tam ortasına ‘hain’ yaftası yemeniz kaçınılmaz…
AK Parti’nin kuruluş ve yükseliş aşamasındaki toparlayıcı, kucaklayıcı, ufuk açıcı söylem nerede; bugün “metal yorgunluğu” mazeretiyle evlatlarını yiyen sonradan görme kadrolar nerede!
Dün keskin bir şekilde AK Parti düşmanı olan kişilerin bugün Reis ve yardakçıları tarafından el üstünde tutuluyor olması tesadüf mü peki! Unvanı provokatör/fabrikatör olarak tarihe geçmiş Perinçek’in sırtlarda taşınmasından yola çıksanız Ergenekon’un Erdoğan’ı nasıl esir aldığını ayan beyan görmüş olursunuz.
BUGÜNKÜ DOST VE MÜTTEFİKLERE BAK
Bir zamanlar ‘hain, düşman’ gibi sıfatlarla yad ettikleri ne kadar ‘abdestsiz, namazsız, din karşıtı…’ adam varsa bugün hepsi ‘dost, müttefik, stratejik ortak’ olarak görülüyor. Dün aynı safta demokrasi mücadelesi verdikleri ne kadar kişi/grup varsa onların nerdeyse tamamı ‘hain, kumpasçı, terörist’ ilan edildi. Tek adam rejimleri ancak böyle inşa edilebilir çünkü…
Hiçbir kutsalı kalmadı Parti’nin. Ölçüsü de yok. Felsefesinden eser de kalmadı.
İyi ile kötüyü, yanlış ile doğruyu ayırt edici tek kriter kaldı iktidar partisinin elinde: Erdoğan. Tek adamı seven katil ve cani de olsa makbul: tek adam rejiminin yol açacağı sorunları dile getiren herkes merdut duruma düşmüştür maalesef. Bu mantıksız ve insafsız kritere yürekten inanan bir kitle var artık.
İşin daha kötüsü, Erdoğan’ın da bu vahim ölçüsüzlüğe cidden inanıyor olması. Kendisine/icraatlarına dair olumsuz düşünce serd eden herkesi (ki bu insanlara bir zamanlar kardeş diye hitap ediyordu) aşağılayan, tahkir/ tezyif eden Erdoğan, kendisine ölçüsüz bir şekilde övgüler düzen kişilere karşı tek bir kelime ile ikaz ya-pa-mı-yor!
Ölçüsüz övgüler!
Haddini aşan lafları buraya tek tek yazsam satırlar kifayet eder mi? Neler demediler ki RTE için. Allah’ın sıfatlarını taşıdığını söyleyeni mi ararsın, ona peygamber benzetmesi yapanı mı… edilen lafların saçmalığı/sapkınlığı bir yana, dinen de mahzurlu olduğu aşikâr. Bu tür ipe sapa gelmeyen taşkın laflar adamı dinden imandan çıkarır mi çıkarmaz mı? Bal gibi çıkarır; ama laf gelip RTE’de düğümlendi mi kantarın topuzu kaçıveriyor. En sonuncusu tek marifeti Erdoğan’ın şoförlüğü ve sırlarına vukufiyeti olan bir milletvekili, Meclis kürsüsünden “Tayyip Erdoğan bizim mabudumuz” bile dedi.
Ölçülerin alt üst olmasına neden olan kişiden bir kerecik olsun “Yahu ne yapıyorsunuz, elfaz-ı küfür sayılan laflarla beni de kendinizi de zor duruma sokuyorsunuz” diyemiyor. Aleyhinde sarf edilen tek bir cümleye karşı etrafı yangın yerine çeviren Erdoğan kendisine Tanrı muamelesi yapanlara tek bir kelam etmedi; etmiyor. Hatta o da o coşkun söylemlere katılıp “Rahmetimiz gazabımızı geçmiştir” gibi Cenab-ı Hakka ait bir cümleyi kendisine yakıştırabiliyor?
Devlet kadrosuna alınmasını isteyen üç beş isçiye bile “Yahu ne kadrosu!” diye çıkışan Erdoğan kendisine Tanrı-Peygamber benzetmesi yapan meczuplara iki kelam edemez miydi bu zamana kadar?
TEK SUÇLU ERDOĞAN’IN KENDİSİ Mİ?
Erdoğan’ın bu hale gelmesinin sorumlusu kim? Sadece kendisi mi?
Tabii ki hayır.
Bir çırpıda gelmedi bu kâbus. 2010’daki yüzde 58’lik oydan sonra tekebbür her alanda hissedilmeye başladı. En yakın ‘dava arkadaşları’ ve parti kurucuları, kibir dolu saldırganlık baş gösterdiğinde sus pus olmamalıydı. Zulüm dalga dalga yayılırken manzarayı masa altına gizlenerek geçiştirmeye çalışanlar kendi sonlarını da hazırlamış oldu. Ortak akıl yerle bir edilirken, ortak vicdan kapalı kapılar arkasındaki ürkünç fısıldaşmalara mahkûm edilirken Erdoğan’a itiraz edemeyenler, tek tek harcandı.
Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın azar üstüne azar yemesi ve sıfırlanması “içteki denge unsurlarının tamamen yok edilmesine dikilen son mezar taşıdır. Parti içinde tek bir muhalif cümle sarf edecek adam kalmadı.
Şimdi yeni bir safhadayız. Değer üretemeyen bir siyasi narsisizm kendine tapınma refleksiyle sürekli bir anti tez oluşturmaya mahkûm; ama ortada karşıt bir güç görünmüyor artık. Bütün varlığını uydurma düşman kavramına dayayan ve toplumsal nefretle ayakta durabilen çatışmacı zihniyet etrafta etkin bir düşman bulamamanın cinnetini yasayacak. En uzak daireden başlayıp en yakın halkaya kadar gelen adam yeme güdüsü daha da dar bir alana indirgeyecek kendini. Etrafta yiyecek adam bulamayan, kendi kendini yiyip bitireceği ana kadar boş durmayacak. O hazin akıbetin sonuna kadar vay bu milletin haline!
[Ekrem Dumanlı] 4.1.2018 [TR724]
Ömer Allah’tan korkardı [Tarık Toros]
Dünya eskisi gibi değil.
Son 30 senede çok şey değişti.
Gelgelelim ülkemiz önce 30 sene geriye gitti.
Sonra…
Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını yerle bir etti.
***
Son 20 senede hayatımıza giren bilgisayarlar…
Üretim ekonomisini bırakıp finansal cambazlıklarla parasını katlayan beyaz yakalı dünya…
Hele son 10 senede hayata hâkim olan akıllı telefonlar…
Yaşam biçimini tümüyle değiştirdi.
***
Medyasından iş dünyasına…
Siyasetinden eğitimine kadar durum bu.
Dünyanın neresinde olursa olsun herhangi bir ortama girdiğinizde, herkesin elinde bir telefon ve insanlar onunla meşguller.
Yarının dünyasında, akıllı telefon teknolojilerine yatırım yapmayanların büyümesi mümkün değil.
Bilgisayar veya tablet değil, cepte bitiyor artık iş.
***
Türkiye 30 sene önceki Türkiye değil esasen…
Keşke öyle olsaydı.
526 gündür devletin cezaevinde tutsak olan Ali Bulaç, üç buçuk sene önce mühim bir tespit yapmıştı:
“AKP Çanakkale Savaşı’ndan sonra başımıza gelen en büyük felaket.” (15 Haziran 2014, Bugün Gazetesi)
O gün bunu okuyunca, zihnimden “çok ağır olmuş” diye geçirdiğimi hatırlıyorum.
17 Aralık’ın üzerinden henüz 6 ay bile geçmemişti.
Devlete, yasalara ve kurumlara yönelik tahribat, bugünkünün fersah fersah gerisindeydi.
***
Dünya mobilize oldu.
Saat farkının, araya giren okyanusların önemi yok.
Basit bir telefonla, pırıl pırıl görüntülü bağlantı kuruyorsunuz.
Geçen Almanya’dan biriyle konuşuyoruz. “Buyur gel. Oturalım, kahve içelim. Yüz yüze konuşalım” deyince lafı ağzıma tıkadı, “Yüz yüze konuşuyoruz ya işte, ne gerek var zahmete.”
***
Dünya gibi Türkiye de mobilize oldu.
Yakın zamana kadar…
Bu elektronik çağda, hiçbir suçun gizli kalmayacağına, kitlelerin eskisi gibi uyuşturulamayacağına inanırdım.
Yanıldım.
Egemenler, internet ve iletişim ağını kendi amaçları doğrultusunda evirmeyi başardı.
Tarih sadece iktidardakileri değil…
Onların aktörlerini, diktaya yol verenleri, sessiz kalanları da affetmeyecek.
***
Hak ve Adalet Platformu OHAL raporunu açıklamış.
Deutsche Welle’de okudum.
Öyle bir devlet ki;
İşten atılanlar arasındaki işsizlik oranı yüzde 48,
Tutukluların yüzde 16’sı intiharı düşünmüş,
Gözaltına alınanların yüzde 23’ü işkence görmüş,
Hakkında soruşturma açılanların yüzde 46’sı hakkında iddianame yazılmamış…
***
Ayrıca hangi devlet?
Bir gangster çetesinin elinde oradan oraya savrulan bu yapıya artık devlet de diyemiyorum.
***
OHAL…
Soruşturma geçiren milyonları etkileyen bir silindir.
Beton silindiri gibi…
Üzerinden geçtiğini dümdüz ediyor.
Aynı rapora göre;
Adalete inanç kalmamış,
Kişiler hayattan soğumuş,
İnsanların devlete güveni bitmiş,
Müslümanım diyene inanç kalmamış.
***
En ağırı da şunlar:
-Akrabalarım “Suçun olmasa niye atsınlar” dedi.
-Camiden bile kovulmak kötü bir duygu.
***
Fıkra bu ya…
Hüsnü Mübarek yardımcılarından birine:
“Söyle bakalım, ben mi büyüğüm yoksa Nasır mı büyük?” diye sormuş.
Yardımcısı:
“Tabii ki siz büyüksünüz efendim.”
Mübarek:
“Neden büyüğüm?”
Cevap:
“Nasır İsrail’den korkardı siz korkmuyorsunuz o yüzden.”
Mübarek yine sormuş:
“Söyle bakalım ben mi büyüğüm yoksa Enver Sedat mı büyük?”
Cevap:
“Siz büyüksünüz. Çünkü Enver Sedat, İhvan-ı Müslimin’den korkardı siz korkmuyorsunuz.”
Hüsnü Mübarek mütemadiyen, “En büyük sizsiniz efendim” cevabı karşısında işi ilerletmiş:
“Söyle bakalım, Hz. Ömer mi büyük ben mi büyüğüm?”
Yardımcısı yine:
“Siz efendim” demiş.
Mübarek:
“Neden büyüğüm peki?”
Yardımcısı:
“Çünkü Ömer Allah’tan korkardı, siz korkmuyorsunuz!”
[Tarık Toros] 4.1.2018 [TR724]
Son 30 senede çok şey değişti.
Gelgelelim ülkemiz önce 30 sene geriye gitti.
Sonra…
Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını yerle bir etti.
***
Son 20 senede hayatımıza giren bilgisayarlar…
Üretim ekonomisini bırakıp finansal cambazlıklarla parasını katlayan beyaz yakalı dünya…
Hele son 10 senede hayata hâkim olan akıllı telefonlar…
Yaşam biçimini tümüyle değiştirdi.
***
Medyasından iş dünyasına…
Siyasetinden eğitimine kadar durum bu.
Dünyanın neresinde olursa olsun herhangi bir ortama girdiğinizde, herkesin elinde bir telefon ve insanlar onunla meşguller.
Yarının dünyasında, akıllı telefon teknolojilerine yatırım yapmayanların büyümesi mümkün değil.
Bilgisayar veya tablet değil, cepte bitiyor artık iş.
***
Türkiye 30 sene önceki Türkiye değil esasen…
Keşke öyle olsaydı.
526 gündür devletin cezaevinde tutsak olan Ali Bulaç, üç buçuk sene önce mühim bir tespit yapmıştı:
“AKP Çanakkale Savaşı’ndan sonra başımıza gelen en büyük felaket.” (15 Haziran 2014, Bugün Gazetesi)
O gün bunu okuyunca, zihnimden “çok ağır olmuş” diye geçirdiğimi hatırlıyorum.
17 Aralık’ın üzerinden henüz 6 ay bile geçmemişti.
Devlete, yasalara ve kurumlara yönelik tahribat, bugünkünün fersah fersah gerisindeydi.
***
Dünya mobilize oldu.
Saat farkının, araya giren okyanusların önemi yok.
Basit bir telefonla, pırıl pırıl görüntülü bağlantı kuruyorsunuz.
Geçen Almanya’dan biriyle konuşuyoruz. “Buyur gel. Oturalım, kahve içelim. Yüz yüze konuşalım” deyince lafı ağzıma tıkadı, “Yüz yüze konuşuyoruz ya işte, ne gerek var zahmete.”
***
Dünya gibi Türkiye de mobilize oldu.
Yakın zamana kadar…
Bu elektronik çağda, hiçbir suçun gizli kalmayacağına, kitlelerin eskisi gibi uyuşturulamayacağına inanırdım.
Yanıldım.
Egemenler, internet ve iletişim ağını kendi amaçları doğrultusunda evirmeyi başardı.
Tarih sadece iktidardakileri değil…
Onların aktörlerini, diktaya yol verenleri, sessiz kalanları da affetmeyecek.
***
Hak ve Adalet Platformu OHAL raporunu açıklamış.
Deutsche Welle’de okudum.
Öyle bir devlet ki;
İşten atılanlar arasındaki işsizlik oranı yüzde 48,
Tutukluların yüzde 16’sı intiharı düşünmüş,
Gözaltına alınanların yüzde 23’ü işkence görmüş,
Hakkında soruşturma açılanların yüzde 46’sı hakkında iddianame yazılmamış…
***
Ayrıca hangi devlet?
Bir gangster çetesinin elinde oradan oraya savrulan bu yapıya artık devlet de diyemiyorum.
***
OHAL…
Soruşturma geçiren milyonları etkileyen bir silindir.
Beton silindiri gibi…
Üzerinden geçtiğini dümdüz ediyor.
Aynı rapora göre;
Adalete inanç kalmamış,
Kişiler hayattan soğumuş,
İnsanların devlete güveni bitmiş,
Müslümanım diyene inanç kalmamış.
***
En ağırı da şunlar:
-Akrabalarım “Suçun olmasa niye atsınlar” dedi.
-Camiden bile kovulmak kötü bir duygu.
***
Fıkra bu ya…
Hüsnü Mübarek yardımcılarından birine:
“Söyle bakalım, ben mi büyüğüm yoksa Nasır mı büyük?” diye sormuş.
Yardımcısı:
“Tabii ki siz büyüksünüz efendim.”
Mübarek:
“Neden büyüğüm?”
Cevap:
“Nasır İsrail’den korkardı siz korkmuyorsunuz o yüzden.”
Mübarek yine sormuş:
“Söyle bakalım ben mi büyüğüm yoksa Enver Sedat mı büyük?”
Cevap:
“Siz büyüksünüz. Çünkü Enver Sedat, İhvan-ı Müslimin’den korkardı siz korkmuyorsunuz.”
Hüsnü Mübarek mütemadiyen, “En büyük sizsiniz efendim” cevabı karşısında işi ilerletmiş:
“Söyle bakalım, Hz. Ömer mi büyük ben mi büyüğüm?”
Yardımcısı yine:
“Siz efendim” demiş.
Mübarek:
“Neden büyüğüm peki?”
Yardımcısı:
“Çünkü Ömer Allah’tan korkardı, siz korkmuyorsunuz!”
[Tarık Toros] 4.1.2018 [TR724]
Jüri, Hakan Atilla ‘suçlu’ dedi [Adem Yavuz Arslan]
‘Zarrab Davası’ olarak bilinen “ABD -Atilla’ya karşı” davasında Noel Tatili sonrası tekrar toplanan jüri kararını açıkladı. Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın tek tutuklu sanık olduğu davaya ilişkin kararını açıklayan jüri, Atilla’ya yöneltilen 6 suçlamadan 5’inde Atilla’yı suçlu buldu. Hakan Atilla “ ABD Hazine Bakanlığı’nı dolandırmak için kumpas kurma, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı (IEEPA) delmek için kumpas kurma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için kumpas kurma, kara para aklamak için kumpas kurma” suçlarından suçlu bulunurken ‘kara para aklama’ suçlamasından beraat etti.
Hakan Atilla karara tepkisiz kalırken ilk kez duruşma salonunda yer alan eşi Burçin Atilla göz yaşlarına boğuldu. Jürinin Hakan Atilla hakkındaki kararına ilişkin değerlendirmede bulunan avukat Victor Rocco “Bence davalar hiçbir zaman mükemmel değildir. Bu dava da mükemmel değildi. Temyiz mahkemeleri zaten bu yüzden var.” yorumunda bulundu. Atilla’nın avukatlarından Cathy Fleming de “Bu daha ilk round” ifadesini kullandı.
https://www.pscp.tv/w/bRvZnzFNV0V3ZHF4YnZ6UWJ8MWRSSlpiUVdXTmFKQnxLaOEzJDFic1WV_xszs-RPAUftkOgI0lkAQAOcR03I
Öte yandan savcılık kaynaklarından alınan bilgiye göre Hakim Berman’ın Hakan Atilla’nın ne kadar ceza alacağını 11 Nisan’da açıklayacak. Aynı duruşmada Reza Zarrab ile ilgili karar da açıklanacak. Savcılığın mahkemeye göndereceği mektup Zarrab’ın alacağı ceza miktarının belirlenmesinde önemli bir etki yapacak.
ABD yargı sisteminde gıyabi yargılama olmadıgı için, eski Maliye Bakanı Zafer Çaglayan’ın da aralarında olduğu “firari sanık” statüsündek, 7 kişi hakkında hüküm verilmeyecek. Türk bankaları ile ilgili olası bir ceza ya da yaptırım kararı ise daha sonra ABD Hazine Bakanlığı tarafından verilecek.
ATİLLA ONLARCA YIL HAPİS CEZASI RİSKİ İLE KARŞI KARŞIYA
Jürinin Hakan Atilla’yı suçlu bulması üzerine gözler Atilla’nın alacağı hapis cezasına çevrildi. Hakim Berman’ın 11 Nisan’da açıklayacağı karar da göz önüne alacağı ceza miktarları şunlar;
– ABD ve özellikle de ABD Hazine Bakanlığı’nı dolandırmak için kumpas kurma, (Üst ceza sınırı 5 yıl)
– Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı (International Emergency Economic Powers Act) delmek için kumpas kurma, (Üst ceza sınırı 20 yıl)
– Bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için kumpas kurma, (Üst ceza sınırı 30 yıl)
– Bankacılık sisteminde sahtekarlık yapma, (Üst ceza sınırı 30 yıl)
– Kara para aklamak için kumpas kurma.(Üst ceza sınırı 20 yıl)
Atilla’nın muhatap olduğu suçlamaların toplamı 105 yılı buluyor. Hakan Atilla’nın ABD’de suç kaydının olmaması nedeniyle yüzde 50 indirim yapıldığında bile Atilla’nın 50 yılı aşkın hapis cezası riski ile karşı karşıya kaldığı görülüyor.
SAVCILIK: YALAN SÖYLER VE BELGE ÜRETİRSENİZ SONUÇLARINA KATLANIRSINIZ
Jüri kararı sonrası New York Güney Bölgesi Başsavcılığı’ndan yazılı açıklama yapıldı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi;
“Bugün tam, adil ve açık bir yargılamadan sonra, jüri üyeleri oybirliği ile Hakan Atilla’yı suçlu buldu. Daha önce suçluluğunu kabul eden Reza Zarrab ile birlikte, İran’a uygulanan yaptırımların içinde milyarlarca dolarlık bir oluk açan bu devasa planın merkezindeki iki adam, çok ciddi federal suçlardan suçlu bulundu. Yabancı bankaların ve bankacıların bir seçeneği var: İran’a ve diğer yaptırım uygulanan ülkelere ya açıkça yardım edersiniz ya da uluslararası bankacılık topluluğunun bir parçası olmayı tercih edersiniz. Ama bunların ikisini aynı anda yapamazsınız. Eğer Hakan Atilla’nın yaptığı gibi İran’a petrol karşılığı milyarlarca dolar kaçırma planını gerçekleştirmek için ABD Hazine Bakanlığı yetkililerine defalarca yalan söyler ve belge üretirseniz sonuçlarına katlanırsınız. Atilla’nın yaptığı seçim, Amerikan hukukuna göre artık kanıtlanmış bir suçtur.”
[Adem Yavuz Arslan] 4.1.2018 [TR724]
Hakan Atilla karara tepkisiz kalırken ilk kez duruşma salonunda yer alan eşi Burçin Atilla göz yaşlarına boğuldu. Jürinin Hakan Atilla hakkındaki kararına ilişkin değerlendirmede bulunan avukat Victor Rocco “Bence davalar hiçbir zaman mükemmel değildir. Bu dava da mükemmel değildi. Temyiz mahkemeleri zaten bu yüzden var.” yorumunda bulundu. Atilla’nın avukatlarından Cathy Fleming de “Bu daha ilk round” ifadesini kullandı.
https://www.pscp.tv/w/bRvZnzFNV0V3ZHF4YnZ6UWJ8MWRSSlpiUVdXTmFKQnxLaOEzJDFic1WV_xszs-RPAUftkOgI0lkAQAOcR03I
Öte yandan savcılık kaynaklarından alınan bilgiye göre Hakim Berman’ın Hakan Atilla’nın ne kadar ceza alacağını 11 Nisan’da açıklayacak. Aynı duruşmada Reza Zarrab ile ilgili karar da açıklanacak. Savcılığın mahkemeye göndereceği mektup Zarrab’ın alacağı ceza miktarının belirlenmesinde önemli bir etki yapacak.
ABD yargı sisteminde gıyabi yargılama olmadıgı için, eski Maliye Bakanı Zafer Çaglayan’ın da aralarında olduğu “firari sanık” statüsündek, 7 kişi hakkında hüküm verilmeyecek. Türk bankaları ile ilgili olası bir ceza ya da yaptırım kararı ise daha sonra ABD Hazine Bakanlığı tarafından verilecek.
ATİLLA ONLARCA YIL HAPİS CEZASI RİSKİ İLE KARŞI KARŞIYA
Jürinin Hakan Atilla’yı suçlu bulması üzerine gözler Atilla’nın alacağı hapis cezasına çevrildi. Hakim Berman’ın 11 Nisan’da açıklayacağı karar da göz önüne alacağı ceza miktarları şunlar;
– ABD ve özellikle de ABD Hazine Bakanlığı’nı dolandırmak için kumpas kurma, (Üst ceza sınırı 5 yıl)
– Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı (International Emergency Economic Powers Act) delmek için kumpas kurma, (Üst ceza sınırı 20 yıl)
– Bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için kumpas kurma, (Üst ceza sınırı 30 yıl)
– Bankacılık sisteminde sahtekarlık yapma, (Üst ceza sınırı 30 yıl)
– Kara para aklamak için kumpas kurma.(Üst ceza sınırı 20 yıl)
Atilla’nın muhatap olduğu suçlamaların toplamı 105 yılı buluyor. Hakan Atilla’nın ABD’de suç kaydının olmaması nedeniyle yüzde 50 indirim yapıldığında bile Atilla’nın 50 yılı aşkın hapis cezası riski ile karşı karşıya kaldığı görülüyor.
SAVCILIK: YALAN SÖYLER VE BELGE ÜRETİRSENİZ SONUÇLARINA KATLANIRSINIZ
Jüri kararı sonrası New York Güney Bölgesi Başsavcılığı’ndan yazılı açıklama yapıldı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi;
“Bugün tam, adil ve açık bir yargılamadan sonra, jüri üyeleri oybirliği ile Hakan Atilla’yı suçlu buldu. Daha önce suçluluğunu kabul eden Reza Zarrab ile birlikte, İran’a uygulanan yaptırımların içinde milyarlarca dolarlık bir oluk açan bu devasa planın merkezindeki iki adam, çok ciddi federal suçlardan suçlu bulundu. Yabancı bankaların ve bankacıların bir seçeneği var: İran’a ve diğer yaptırım uygulanan ülkelere ya açıkça yardım edersiniz ya da uluslararası bankacılık topluluğunun bir parçası olmayı tercih edersiniz. Ama bunların ikisini aynı anda yapamazsınız. Eğer Hakan Atilla’nın yaptığı gibi İran’a petrol karşılığı milyarlarca dolar kaçırma planını gerçekleştirmek için ABD Hazine Bakanlığı yetkililerine defalarca yalan söyler ve belge üretirseniz sonuçlarına katlanırsınız. Atilla’nın yaptığı seçim, Amerikan hukukuna göre artık kanıtlanmış bir suçtur.”
[Adem Yavuz Arslan] 4.1.2018 [TR724]
Yargı bugünlere nasıl geldi? [Av. Mehmet Yıldız]
2014 yılının ilk aylarında kim tarafından kaydedildiği bilinmeyen ses kayıtları internete düşmeye başladığında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve çevresindekilerden oluşan bir suç örgütüyle karşı karşıya olduğumuzu görerek dehşete kapıldık.
Her ne kadar iktidarın ilk tepkisi ‘montaj-dublaj’ şeklinde olsa da bir süre sonra kayıtların neredeyse tamamının doğrulandı. Bu kayıtlardan birisi de sonradan bizzat Erdoğan tarafından doğrulanan 2013 yılının Temmuz ayı içinde dönemin Başbakanı Erdoğan ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin arasında geçen iki telefon konuşmasıydı.
Hikâye eskiye dayanıyor. Doğan medyasının yayınlarından hazzetmeyen Erdoğan, 19 Eylül 2008’de ‘bunların gazetelerini almayın’ diyerek hedefe koymasından hemen sonra Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Aydın Doğan hakkında bir soruşturma başlatıyor. Yaklaşık bir yıl süren inceleme sonunda SPK, Aydın Doğan, İmre Barmanbek, Hanzade Doğan ve Ali Rıza Temuroğlu hakkında Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefetten savcılığa suç duyurusunda bulunulduğunu ilan eder.
Soruşturmayı başlatan Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı (O sırada Üsküdar Başsavcısı, 17-25 Aralık’tan hemen sonra İstanbul Başsavcısı yapılan Hadi Salihoğlu’dur.) dosyayı bir süre sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderir. Ancak sonuç Erdoğan’ın istediği gibi çıkmaz; davanın görüldüğü İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi, Aydın Doğan’ın da aralarında bulunduğu 4 sanığın beraatine karar verir.
SPK karara itiraz eder, dosya Yargıtay’a gider. Yargıtay 7’nci Ceza Dairesi, 2012 yılı Nisan ayında “Sanıkların mahkumiyetine karar verilmesi gerekir.” diyerek beraat kararlarını bozar.
Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin, ‘mahkûm edin’ yönündeki kararına rağmen, İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi, 2 Temmuz 2013 tarihindeki ilk celsede beraat kararına direnir.
İşte Başbakan Erdoğan ve Adalet Bakanı Ergin arasında geçen o telefon konuşması da bu konuyla ilgiliydi. Erdoğan’ın 5 yıl önce startını verdiği Aydın Doğan’ı çökertme planı tıkır tıkır işlemiş ama gelgelelim İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nin hâkimi Abuzer Kara, Aydın Doğan ve arkadaşlarına beraat kararı vermişti.
‘YARGIDA ŞEYİNİ YAPIN’ TALİMATI
Konuşmadan anlaşılan, konu Bakanlar Kurulunda gündeme gelmiş. Erdoğan o toplantıda Adalet Bakanı’na 2 Temmuz tarihinde davanın görüleceği bilgisini vermiş ve mahkûmiyet kararı çıkmasını istemiş. Ama dediği olmamış; Hâkim Abuzer Kara beraat kararında direnmiş. Adalet Bakanı da kendini savunuyor; hâkimin kendi kontrolleri altında olmadığını anlatabilmek için Alevi olduğunu ama konunun Yargıtay’da halledilerek Aydın Doğan’ın defterinin mutlaka dürüleceği bilgisini veriyor. Başbakan da bunun üzerine “SPK’nın bu konudaki şeyi bayağı hassas. Kesinlikle diyor bunların mahkûm olması lazım.” diyerek kararlı duruşunu sergiliyor.
O konuşmadan öğrendiklerimizi özetlersek;
KURTULUŞUN ÇARESİ HAVUZA GİRMEK
Bu ses kaydı ortaya çıktığında Erdoğan’ın hışmından çekinen Doğan medyası ‘Doğruysa çok vahim’ şeklinde başlık attı. SPK yolsuzluğu yüzünden yargılanan Doğan Holding de ‘bu konuşmanın yapılmadığının ve gerçek olmadığının bir an önce kanıtlanmasını bekliyoruz’ açıklamasını yaparak kenara çekilmeyi tercih etti.
Sonrasını biliyorsunuz. Erdoğan karşısında diz çökmeyen medyaya baskılar arttıkça arttı, önce Zaman ve Bugün grubuna el konuldu. Okların kendine yöneldiğini gören Aydın Doğan, gazete ve televizyonlarına çekidüzen vererek iktidar için zararsız hale getiriverdi. Sözcü ve Cumhuriyet gibi kalan birkaç muhalif gazete de zaman zaman havuza girmenin o kadar da kötü bir şey olmadığına kendilerini ikna etmeye çalışıyorlar şu sıralar.
Sonraki yazı: Yargıya müdahale bağımlılık yapıyor
İŞTE O KONUŞMANIN DETAYI
Erdoğan: “Alo”
Sadullah Ergin: “Buyrun sayın Başbakan’ım.”
Erdoğan: “Ya, şimdi geçen gün Bakanlar Kurulunda da getirdin. Bu Aydın Doğan’la ilgili dava meselesinde.. Dedin ki, böyle böyle dava görülmedi filan falan diye. Ee, dava görüldü…”
Sadullah Ergin: “Mahkemeden aldığımız görüşme gününü yazıp vermiştim size. Bilgi notu olarak.”
Erdoğan: “Ama işte bak, dava görüldü! Kararı verdi adam”
Sadullah Ergin: “Mahkemenin hakiminin Alevi olduğu yönünde bir bilgi de vardı.”
Erdoğan: “Tamam ama, işte adam 2 Temmuz’da kararı verdi. Ve, tek.. tek… Abuzer Kara. Bu adam kararı verdi, daha önce verilmiş karar üzerinde de direndi. Tabi SPK şok şu anda.”
Sadullah Ergin: “Şimdi direnmesi bir şey ifade etmeyecek, önce, şimdi de Yargıtay’a gidecek.”
Erdoğan: “Ayrı da; şimdi burada hepsinin ayrı ayrı beraatlerine diye bir kararı verdi. Şimdi bundan sonra nereye gidiyor bu dosya?”
Sadullah Ergin: “Yargıtay’a gidecek tekrar efendim.”
Erdoğan: “Tekrar da; Yargıtay’da nereye gidecek?”
Sadullah Ergin: “Efendim; oranın kararına direndiyse, Genel Kurula gider. Ceza Genel Kurulu’na gidecek.”
Erdoğan: “Ceza Genel Kurulu’na gidecek; Ceza Genel Kurulu’ndaki durum ne olacak?”
Sadullah Ergin: “Pek bir sorun olmaz orda. Orada sorun olmaz sayın BB’ım. Şimdi, bireysel bir hâkimde çalışır da, Genel Kurul dediğimiz kalabalık bir yapıdır. Orada bu iş sökmez efendim.”
Erdoğan: “Yani şey olarak da”
Sadullah Ergin: “dinliyorum efendim.”
Erdoğan: “Yani SPK’nın bu konudaki şeyi bayağı hassas. Kesinlikle diyor bunların mahkûm olması lazım.”
Sadullah Ergin: “Sayın Başbakanım, orada bir tane münferit hâkim geleceğini buna adamıştır, o şekilde bir yaklaşım sergiliyordur. Olumsuz birisi olduğunu da söylediler bize! Bilgi notu verdiğimde duruşması olmamıştı herhalde. O daha sonra mı oldu efendim?”
Erdoğan: “E, şimdi o zaman bu Yargıtay da bu işte direndiğine göre, yani suçlu bulduğuna göre.. Bu işi yakın takibe al. Şimdi; Ceza Kurulu kaç kişi? 20 küsur muydu?”
Sadullah Ergin: “Efendim normalde daha kalabalık olur ama, normalde 25-30 kişi gibi bir yapıyla toplanır.”
Erdoğan: “Yani, son çıkardığımız kanundan sonra son durum nedir? Biz onunla oynamış mıydık?”
Sadullah Ergin: “Şimdi 38 daire oldu toplam, Yargıtay’da. Hâkim-Savcılar kura çektiler. Yani stajları biten 370-380 hâkim-savcı, onları kürsüye yolladık.”
Erdoğan: “Bunlar ne? Avukatlıktan gelme mi?”
Sadullah Ergin: “Yok. Bunlar yeni mezunlardan. Avukatlıktan gelen 500 kişi. 200 kişi de idari yargıdan var. 700 kişi. Ocak ayında onlar başlayacaklar. Zaten daha önce başlatmıştık bir 500 kişi. Ekimde de 600 kişi ayrıca alıyoruz. Bu Ekim’de efendim. Avukatlıktan gelen yaklaşık 2000’e yakın Arkadaşımız transfer oluyor sisteme.”
Erdoğan: “Bunu artık, Ali’yle beraberiz, Babacan’la…”
Sadullah Ergin: “Ben Ali Bey’le de temas ederim. Ayrıca Ceza Genel Kurulu Başkanımızla da, Pazartesi-Salı, Bakanlar Kurulu öncesi-sonrası bir görüşme yaparım. Gerekli hassasiyetleri de sağlarız.”
[Av. Mehmet Yıldız] 4.1.2018 [TR724]
Her ne kadar iktidarın ilk tepkisi ‘montaj-dublaj’ şeklinde olsa da bir süre sonra kayıtların neredeyse tamamının doğrulandı. Bu kayıtlardan birisi de sonradan bizzat Erdoğan tarafından doğrulanan 2013 yılının Temmuz ayı içinde dönemin Başbakanı Erdoğan ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin arasında geçen iki telefon konuşmasıydı.
Hikâye eskiye dayanıyor. Doğan medyasının yayınlarından hazzetmeyen Erdoğan, 19 Eylül 2008’de ‘bunların gazetelerini almayın’ diyerek hedefe koymasından hemen sonra Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Aydın Doğan hakkında bir soruşturma başlatıyor. Yaklaşık bir yıl süren inceleme sonunda SPK, Aydın Doğan, İmre Barmanbek, Hanzade Doğan ve Ali Rıza Temuroğlu hakkında Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefetten savcılığa suç duyurusunda bulunulduğunu ilan eder.
Soruşturmayı başlatan Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı (O sırada Üsküdar Başsavcısı, 17-25 Aralık’tan hemen sonra İstanbul Başsavcısı yapılan Hadi Salihoğlu’dur.) dosyayı bir süre sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderir. Ancak sonuç Erdoğan’ın istediği gibi çıkmaz; davanın görüldüğü İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi, Aydın Doğan’ın da aralarında bulunduğu 4 sanığın beraatine karar verir.
SPK karara itiraz eder, dosya Yargıtay’a gider. Yargıtay 7’nci Ceza Dairesi, 2012 yılı Nisan ayında “Sanıkların mahkumiyetine karar verilmesi gerekir.” diyerek beraat kararlarını bozar.
Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin, ‘mahkûm edin’ yönündeki kararına rağmen, İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi, 2 Temmuz 2013 tarihindeki ilk celsede beraat kararına direnir.
İşte Başbakan Erdoğan ve Adalet Bakanı Ergin arasında geçen o telefon konuşması da bu konuyla ilgiliydi. Erdoğan’ın 5 yıl önce startını verdiği Aydın Doğan’ı çökertme planı tıkır tıkır işlemiş ama gelgelelim İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nin hâkimi Abuzer Kara, Aydın Doğan ve arkadaşlarına beraat kararı vermişti.
‘YARGIDA ŞEYİNİ YAPIN’ TALİMATI
Konuşmadan anlaşılan, konu Bakanlar Kurulunda gündeme gelmiş. Erdoğan o toplantıda Adalet Bakanı’na 2 Temmuz tarihinde davanın görüleceği bilgisini vermiş ve mahkûmiyet kararı çıkmasını istemiş. Ama dediği olmamış; Hâkim Abuzer Kara beraat kararında direnmiş. Adalet Bakanı da kendini savunuyor; hâkimin kendi kontrolleri altında olmadığını anlatabilmek için Alevi olduğunu ama konunun Yargıtay’da halledilerek Aydın Doğan’ın defterinin mutlaka dürüleceği bilgisini veriyor. Başbakan da bunun üzerine “SPK’nın bu konudaki şeyi bayağı hassas. Kesinlikle diyor bunların mahkûm olması lazım.” diyerek kararlı duruşunu sergiliyor.
O konuşmadan öğrendiklerimizi özetlersek;
- Başbakan Erdoğan’ın bağımsız yargıyı kontrolü altına almak, böylece hangi davada nasıl sonuç çıkması gerektiğini belirlemek istediğini… Ve hasımları aleyhine bizzat yargıya müdahale etmekten de çekinmediğini…
- Bağımsız bir kurum olması gereken SPK, bazı kişi ve şirketler hakkında, “Kesinlikle bunların mahkûm olması lazım.” diyerek mahkeme kararı sipariş ettiğini…
- Yüksek yargının yapısı, hâkim savcı atamaları ve onların kaynaklarıyla ne kadar yakından ilgilendiğini… Hükümetin kanun çıkararak Yargıtay’ın üye sayılarıyla iktidar lehine nasıl oynadığını ve yüksek yargıyı kendi adamlarıyla nasıl doldurduğunu…
- Daha o günlerde 2000 kadar yandaş hâkim ve savcının sisteme nasıl transfer edildiğini… (15 Temmuz’dan sonra bu rakamın üzerine yaklaşık 5 bin yandaş hâkim ve savcı ilave edildi)
- Adalet Bakanlığı’nın, hakimleri ‘Alevi-Sünni’ şeklinde fişlediğini… Bu konuda Başbakan’a bilgi notu sunduğunu…
KURTULUŞUN ÇARESİ HAVUZA GİRMEK
Bu ses kaydı ortaya çıktığında Erdoğan’ın hışmından çekinen Doğan medyası ‘Doğruysa çok vahim’ şeklinde başlık attı. SPK yolsuzluğu yüzünden yargılanan Doğan Holding de ‘bu konuşmanın yapılmadığının ve gerçek olmadığının bir an önce kanıtlanmasını bekliyoruz’ açıklamasını yaparak kenara çekilmeyi tercih etti.
Sonrasını biliyorsunuz. Erdoğan karşısında diz çökmeyen medyaya baskılar arttıkça arttı, önce Zaman ve Bugün grubuna el konuldu. Okların kendine yöneldiğini gören Aydın Doğan, gazete ve televizyonlarına çekidüzen vererek iktidar için zararsız hale getiriverdi. Sözcü ve Cumhuriyet gibi kalan birkaç muhalif gazete de zaman zaman havuza girmenin o kadar da kötü bir şey olmadığına kendilerini ikna etmeye çalışıyorlar şu sıralar.
Sonraki yazı: Yargıya müdahale bağımlılık yapıyor
İŞTE O KONUŞMANIN DETAYI
Erdoğan: “Alo”
Sadullah Ergin: “Buyrun sayın Başbakan’ım.”
Erdoğan: “Ya, şimdi geçen gün Bakanlar Kurulunda da getirdin. Bu Aydın Doğan’la ilgili dava meselesinde.. Dedin ki, böyle böyle dava görülmedi filan falan diye. Ee, dava görüldü…”
Sadullah Ergin: “Mahkemeden aldığımız görüşme gününü yazıp vermiştim size. Bilgi notu olarak.”
Erdoğan: “Ama işte bak, dava görüldü! Kararı verdi adam”
Sadullah Ergin: “Mahkemenin hakiminin Alevi olduğu yönünde bir bilgi de vardı.”
Erdoğan: “Tamam ama, işte adam 2 Temmuz’da kararı verdi. Ve, tek.. tek… Abuzer Kara. Bu adam kararı verdi, daha önce verilmiş karar üzerinde de direndi. Tabi SPK şok şu anda.”
Sadullah Ergin: “Şimdi direnmesi bir şey ifade etmeyecek, önce, şimdi de Yargıtay’a gidecek.”
Erdoğan: “Ayrı da; şimdi burada hepsinin ayrı ayrı beraatlerine diye bir kararı verdi. Şimdi bundan sonra nereye gidiyor bu dosya?”
Sadullah Ergin: “Yargıtay’a gidecek tekrar efendim.”
Erdoğan: “Tekrar da; Yargıtay’da nereye gidecek?”
Sadullah Ergin: “Efendim; oranın kararına direndiyse, Genel Kurula gider. Ceza Genel Kurulu’na gidecek.”
Erdoğan: “Ceza Genel Kurulu’na gidecek; Ceza Genel Kurulu’ndaki durum ne olacak?”
Sadullah Ergin: “Pek bir sorun olmaz orda. Orada sorun olmaz sayın BB’ım. Şimdi, bireysel bir hâkimde çalışır da, Genel Kurul dediğimiz kalabalık bir yapıdır. Orada bu iş sökmez efendim.”
Erdoğan: “Yani şey olarak da”
Sadullah Ergin: “dinliyorum efendim.”
Erdoğan: “Yani SPK’nın bu konudaki şeyi bayağı hassas. Kesinlikle diyor bunların mahkûm olması lazım.”
Sadullah Ergin: “Sayın Başbakanım, orada bir tane münferit hâkim geleceğini buna adamıştır, o şekilde bir yaklaşım sergiliyordur. Olumsuz birisi olduğunu da söylediler bize! Bilgi notu verdiğimde duruşması olmamıştı herhalde. O daha sonra mı oldu efendim?”
Erdoğan: “E, şimdi o zaman bu Yargıtay da bu işte direndiğine göre, yani suçlu bulduğuna göre.. Bu işi yakın takibe al. Şimdi; Ceza Kurulu kaç kişi? 20 küsur muydu?”
Sadullah Ergin: “Efendim normalde daha kalabalık olur ama, normalde 25-30 kişi gibi bir yapıyla toplanır.”
Erdoğan: “Yani, son çıkardığımız kanundan sonra son durum nedir? Biz onunla oynamış mıydık?”
Sadullah Ergin: “Şimdi 38 daire oldu toplam, Yargıtay’da. Hâkim-Savcılar kura çektiler. Yani stajları biten 370-380 hâkim-savcı, onları kürsüye yolladık.”
Erdoğan: “Bunlar ne? Avukatlıktan gelme mi?”
Sadullah Ergin: “Yok. Bunlar yeni mezunlardan. Avukatlıktan gelen 500 kişi. 200 kişi de idari yargıdan var. 700 kişi. Ocak ayında onlar başlayacaklar. Zaten daha önce başlatmıştık bir 500 kişi. Ekimde de 600 kişi ayrıca alıyoruz. Bu Ekim’de efendim. Avukatlıktan gelen yaklaşık 2000’e yakın Arkadaşımız transfer oluyor sisteme.”
Erdoğan: “Bunu artık, Ali’yle beraberiz, Babacan’la…”
Sadullah Ergin: “Ben Ali Bey’le de temas ederim. Ayrıca Ceza Genel Kurulu Başkanımızla da, Pazartesi-Salı, Bakanlar Kurulu öncesi-sonrası bir görüşme yaparım. Gerekli hassasiyetleri de sağlarız.”
[Av. Mehmet Yıldız] 4.1.2018 [TR724]
İran olayları çerçevesinde Türkiye’nin yeni ligini anlamak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Erdoğan ekibinin Türkiye’nin bölgesinde meydana gelen olaylar karşısındaki algısı konusunda ciddi soru işaretleri var. Dış politikanın daha ziyade teknik yönü ağır basan ve bu nedenle de değişimin en yavaş gerçekleştiği siyaset sahalarından biri olduğuna daha önce birçok yazıda değinmiştim. Ne var ki Türkiye’de özellikle son yıllarda dış politika algısı ve yapım sürecinde çok hızlı yön değiştirmelerden kaynaklı savrulma ve yalpalamaların olduğunu büyük bir endişe ile gözlemliyorum. Son İran olayları da bu savrulmalara bir başka örnek oluşturması bakımından dikkat çekici.
Biliyorsunuz İran konusu özellikle Reza Zarrab ve New York’ta karar aşamasına gelinen Halkbank davasında ön plana çıktı. Türkiye, İran ile arasındaki güç dengesini bozma riskine girerek, nedeni anlaşılmayan şekilde bu ülkenin nükleer programına destek vermiş, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) geçici üyeliği döneminde bu destek küresel ölçekte dikkat çekici seviyeye ulaşmıştı. İran politikasındaki bu anlaşılmaz tutumda Hakan Fidan’ın rolüne daha önce dikkat çekmiştim. Fidan BM’ye bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nda (IAEA) Türkiye’yi temsil etti. Daha bu dönemlerde AKP yönetimi altındaki Türkiye İran’ın şaibeli nükleer programını desteklemeye başlamıştı. Neden şaibeliydi İran’ın nükleer programı? Çünkü İran, uluslararası antlaşmalara aykırı olarak IAEA ve BM denetimlerini manipüle ediyor, nükleer programını şeffaflıktan uzak bir şekilde ilerletiyor, enerji üretimine yarayacak plütonyum zenginleştirme seviyelerinin çok üstünde zenginleştirmede bulunuyordu ve bu durum uluslararası toplumca nükleer bir silah elde etme girişimi olarak algılanıyordu.
Sadece ABD ve AB gibi Batılı aktörler değil, Suudi Arabistan ve İsrail gibi bölgesel aktörler de İran’ın uluslararası denetimlere kapalı şekilde bodoslama nükleer güç olmasını büyük bir tehdit olarak okuyorlar ve buna karşı pozisyon alıyorlardı. Türkiye hariç! Neden? Sonraları patlak veren 17/25 Aralık süreci ve ardından ABD’deki Reza Zarrab davası sayesinde, Türk karar alıcılarının İran sevdasının dayandığı “duygusal sebepler” (!) anlaşılmış oldu. Türkiye’nin çıkarları açısından son derece yanlış olan İran’ın nükleer programına destek politikasının arkasında milyarlarca dolarlık rüşvet ilişkileri olduğunu öğrendik. Fars devlet aklı, maddiyatın büyüsüne kapılmış ve yolsuzluğa bulaşmış Türk karar alıcılarının üzerinden, uluslararası müeyyidelere ve ABD yaptırımlarına meydan okumuş, saman altından su yürüterek nükleer programlarına devam etmek için gerek duyulan maddi kaynakları sağlamışlardı. Türkiye, bölgesel bir güç olarak bu oyuna gelmişti. İran’ın nükleer bir silah üretmesi durumunda belki de en önemli stratejik kayba uğrayacak ülkelerin başında gelmesine karşın düştüğü bu ibretlik durum, Türk diplomasi tarihinin şüphesiz ki en kara sayfalarından birisini oluşturacaktır.
İRAN POLİTİKASINDAKİ ÇELİŞKİLER
Gelelim İran politikasındaki diğer çelişkilere. İran, bilindiği üzere Suriye’de Esad rejimini başından beri destekliyor. Tıpkı Irak’ta Şiileri desteklediği gibi, bunu İran’dan Irak ve Suriye’ye kadar uzanan bir tür “Şii hilali” oluşturmak için yapıyor. Fars devlet aklı, tıpkı Rus diplomasisinin kendileri bakımından tutarlı yaklaşımıyla paralel olarak, İran’ın bölgesel çıkarlarına uygun, hedefine küçük ama emin ve tutarlı adımlarla ilerleyen bir yol takip ediyor. AKP ise Arap Baharı süreci ardından Sünnici bir dış bölgesel politika takip ederek, İslamcı (Sünni Müslüman Kardeşler gibi, daha radikal El Nusra gibi) güçlere aleni destek olarak Cumhuriyet döneminin tüm dönemlerinde takip edilen dengeli Ortadoğu politikalarını yerle bir etti. Irak’ta önce bölgesel Kürt yönetimine destek oldu ve bu uğurda merkezi Irak hükümetiyle ciddi bir kriz yaşadı.
Suriye’de ise cihatçı gruplara silah, mühimmat ve lojistik destek sağlayarak Esad rejimini devirmeye çabaladı. ABD, başta IŞİD olmak üzere Suriye’de yükselen radikal İslamcılara ve cihatçı gruplara karşı, bariz şekilde Suriye Kürtlerine destek vermeye başladı. Erdoğan yönetimi ise, Avrasyacı derin devletin tahayyüllerine paralel şekilde, 17/25 Aralık sonrasında Türkiye içinde yürüttüğü Çözüm Süreci politikasından çark ederek içeride Kürt siyasi hareketini marjinalleştirmeye çalıştı ve 1990’larin askeri çözüm stratejisini benimsedi. Buna paralel biçimde, Suriye Kürtlerinin de güçlenmesine karşı durdu. Suriye Kürtlerini zayıflatmak için IŞİD’e el altından bir tür tolerans politikası izledi. Çünkü IŞİD’in Suriye Kürtleri ile olan mücadelesinin Suriye Kürtlerinin güçlenmelerine engel olacağını hesapladı. Dahası, IŞİD ideolojisine sahip diğer İslamcı ve cihatçı fanatik gruplara da desteği devam ettirdi.
Bu siyaset denkleminin sonucu olarak, Türkiye ABD’den ve NATO’dan giderek kopmaya başladı. İçeride TSK üzerinde etkinliklerini arttırmayı isteyen Avrasyacı askerler, 17/25 Aralık sonrası “orduya kumpas” söylemi üzerinden Ergenekon ve diğer darbe suçlamalarından kurtularak aktif hizmete geri dönmüşlerdi. Bu subayların önemli bir bölümü, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası süreçte TSK içinde stratejik görevlere geldiler ve TSK içindeki NATO’cu meslektaşlarını tasfiye ettiler. TSK içindeki bu yeni konstellasyon ile beraber, Türk dış politikasında Rusya ile ciddi bir yakınlaşma başladı. Rusya-İran ikilisine yaklaşan Türkiye, bu kez Suriye’de Rusya güdümüne girdi. Hâlbuki Rusya ve İran, Suriye iç savaşının en başından beri Esad yönetimine destek veriyor. Kısacası, Türk dış politikası bir kez daha tutarlılıktan uzak bir çizgi izledi ve yalpaladı. Bu dış politika savruluşlarının her biri, Türkiye’nin uluslararası arenada zayıflaması anlamına geliyor.
PROTESTOLARA KARŞI TAVIR
İran’da meydana gelen rejim karşıtı kitle hareketine Erdoğan yönetiminin verdiği tepkileri bu özet bilgiler çerçevesinde değerlendirmekte yarar var. Türkiye, İran karşısında artık bir tür bağımlılık ilişkisi içerisinde. Bu durum Rusya için de geçerli. Bağımlılıktan kasıt sadece enerji bağımlılığı değil. Batılı devletler topluluğuna ve bu toplulukla olan ittifaka artık önem atfetmeyen Türkiye rejimi, ortaya çıkan güç zafiyetini telafi etmek için Rusya-İran ittifakı çizgisine geldi. Erdoğan ve yakın ekibi için zaten Batı ile olan organik bağlılığı sürdürmek rasyonel olmazdı. Çünkü insan hakları konusu başta olmak üzere Türkiye rejiminin 15 Temmuz sonrası girdiği yol, Türkiye’nin Batı ittifakı sistemi içerisinde bir aktör olarak yoluna devam etmesini imkânsız hale getirdi. Resmi devlet söylemi artık çekinmeden ABD karşıtı söylemi doğrudan kullanıyor. Rejimin medyasında ABD yönetimi için açıkça “faşist” deniliyor. ABD ve başta Almanya olmak üzere AB için ise “teröristlere kucak açan” düşman algısı kamuoyuna pervasızca pompalanıyor. Bu koşullar altında Rusya-İran kulübü, Erdoğan rejiminin “standartlarına” çok daha fazlasıyla tekabül etmekte.
Ancak her şeyin bir bedeli var elbette. Ankara’nın kısa vadede ödediği bedel, Ortadoğu’da “oyun kurucu” güç olma iddiasından, figüranlığa gerileyen, edilgen bir bölgesel politika. Türkiye, tek önceliğini – Avrasyacı derin yapının beklentilerine uygun olarak – müdafi bir anti-Kürt politikasına vermekte. Bir başka ifadeyle, Türkiye Irak’ta Bölgesel Kürdistan Yönetimine, Suriye’de ise PYD’ye karşı bir tür savunma hattına kadar gerilemiş durumda. Suriye’yi Rusya şekillendirirken, Esad yönetiminin göreve devam etmesini önceleyen Iran da bu oyunun kazanan tarafı.
İran yönetimi de – tıpkı Erdoğan rejimi gibi – içeride meydana gelen karışıklıklardan dış güçleri sorumlu tutuyor. Bu algı Rusya’da da aynıdır. Ukrayna politikalarındaki işgalci tutum ve Ukrayna’nın iç sorunlarına doğrudan müdahil olan Rusya, Kırım’ı da ilhak ederek, uluslararası toplumun tepkisini çekmişti. Bunun Rusya için bedeli, tabi tutulduğu ekonomik yaptırımlar oldu. Ukrayna’da meydana gelen Batı ve AB yönelimli halk iradesini Rus yönetimi “dış güçlerin kışkırtması” olarak okuyor. Bu tür rejimlerde böyledir. İç karışıklıklar daima başkalarının kışkırtmasıdır. Bu algı, Erdoğan rejiminin algılarıyla bire bir örtüşüyor. Bir başka ifadeyle, Erdoğan rejimi ait olduğu kulüpte veya ligde oynamaya devam ediyor. Bu nedenle, İran’da göstericilerin talep ettiği şeylere Erdoğan Türkiye’si sıcak bakamaz. Bu nedenle, Kırım’ı işgal ve ilhak eden Rusya karşısında, Kırım Tatarlarının adını dahi anamaz.
KAZANIMLAR HARCANDI
Türkiye’de Erdoğan yönetimi altında Türk diplomasisi 20. yüzyıldaki tüm kazanımlarını tüketiyor. Ortadoğu’da bataklığa bulaşmadan Türkiye’nin çıkarlarını ve güvenliğini önceleyen dış politika ve güvenlik stratejisi, yerini bazı yöneticilerin gündelik çıkarlarına endekslenen yalpalamalar ve savrulmalarla dolu, maceracı, istikrarsız ve hesaplanamaz bir bölgesel siyasete ve dış politikaya bırakmış durumda. İç politikadaki alkışlar için tribünlere oynanan retorik ağırlıklı kuru gürültü bölgesel politikanın emin olun yeni “partnerlerimiz” olan Sahra altı Afrika ülkeleri yönetimleri nezdinde bile herhangi bir kıymeti harbiyesi yok.
NATO’nun güvenilir bir üyesi, Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde olan, Kopenhag Kriterlerini asgari seviyede de olsa gerçekleştirmiş bir Türkiye’den gelinen yer ne? Sıradan bir Baas tipi rejime gerilemiş, Rusya-İran ittifakı güdümüne giren, anayasası rafta, bürokrasi geleneği rayından çıkmış, keyfiyetin, hukuksuzluğun, insan hak ve özgürlükleri standartlarının dibe vurduğu bir Ortadoğu ülkesi! Ve bu ligin tüm kırılganlığına sahip, zafiyetlerle dolu bir devlet. İran’daki gelişmeler, Saray’da bu nedenle uykuları kaçırıyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.1.2018 [TR724]
Biliyorsunuz İran konusu özellikle Reza Zarrab ve New York’ta karar aşamasına gelinen Halkbank davasında ön plana çıktı. Türkiye, İran ile arasındaki güç dengesini bozma riskine girerek, nedeni anlaşılmayan şekilde bu ülkenin nükleer programına destek vermiş, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) geçici üyeliği döneminde bu destek küresel ölçekte dikkat çekici seviyeye ulaşmıştı. İran politikasındaki bu anlaşılmaz tutumda Hakan Fidan’ın rolüne daha önce dikkat çekmiştim. Fidan BM’ye bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nda (IAEA) Türkiye’yi temsil etti. Daha bu dönemlerde AKP yönetimi altındaki Türkiye İran’ın şaibeli nükleer programını desteklemeye başlamıştı. Neden şaibeliydi İran’ın nükleer programı? Çünkü İran, uluslararası antlaşmalara aykırı olarak IAEA ve BM denetimlerini manipüle ediyor, nükleer programını şeffaflıktan uzak bir şekilde ilerletiyor, enerji üretimine yarayacak plütonyum zenginleştirme seviyelerinin çok üstünde zenginleştirmede bulunuyordu ve bu durum uluslararası toplumca nükleer bir silah elde etme girişimi olarak algılanıyordu.
Sadece ABD ve AB gibi Batılı aktörler değil, Suudi Arabistan ve İsrail gibi bölgesel aktörler de İran’ın uluslararası denetimlere kapalı şekilde bodoslama nükleer güç olmasını büyük bir tehdit olarak okuyorlar ve buna karşı pozisyon alıyorlardı. Türkiye hariç! Neden? Sonraları patlak veren 17/25 Aralık süreci ve ardından ABD’deki Reza Zarrab davası sayesinde, Türk karar alıcılarının İran sevdasının dayandığı “duygusal sebepler” (!) anlaşılmış oldu. Türkiye’nin çıkarları açısından son derece yanlış olan İran’ın nükleer programına destek politikasının arkasında milyarlarca dolarlık rüşvet ilişkileri olduğunu öğrendik. Fars devlet aklı, maddiyatın büyüsüne kapılmış ve yolsuzluğa bulaşmış Türk karar alıcılarının üzerinden, uluslararası müeyyidelere ve ABD yaptırımlarına meydan okumuş, saman altından su yürüterek nükleer programlarına devam etmek için gerek duyulan maddi kaynakları sağlamışlardı. Türkiye, bölgesel bir güç olarak bu oyuna gelmişti. İran’ın nükleer bir silah üretmesi durumunda belki de en önemli stratejik kayba uğrayacak ülkelerin başında gelmesine karşın düştüğü bu ibretlik durum, Türk diplomasi tarihinin şüphesiz ki en kara sayfalarından birisini oluşturacaktır.
İRAN POLİTİKASINDAKİ ÇELİŞKİLER
Gelelim İran politikasındaki diğer çelişkilere. İran, bilindiği üzere Suriye’de Esad rejimini başından beri destekliyor. Tıpkı Irak’ta Şiileri desteklediği gibi, bunu İran’dan Irak ve Suriye’ye kadar uzanan bir tür “Şii hilali” oluşturmak için yapıyor. Fars devlet aklı, tıpkı Rus diplomasisinin kendileri bakımından tutarlı yaklaşımıyla paralel olarak, İran’ın bölgesel çıkarlarına uygun, hedefine küçük ama emin ve tutarlı adımlarla ilerleyen bir yol takip ediyor. AKP ise Arap Baharı süreci ardından Sünnici bir dış bölgesel politika takip ederek, İslamcı (Sünni Müslüman Kardeşler gibi, daha radikal El Nusra gibi) güçlere aleni destek olarak Cumhuriyet döneminin tüm dönemlerinde takip edilen dengeli Ortadoğu politikalarını yerle bir etti. Irak’ta önce bölgesel Kürt yönetimine destek oldu ve bu uğurda merkezi Irak hükümetiyle ciddi bir kriz yaşadı.
Suriye’de ise cihatçı gruplara silah, mühimmat ve lojistik destek sağlayarak Esad rejimini devirmeye çabaladı. ABD, başta IŞİD olmak üzere Suriye’de yükselen radikal İslamcılara ve cihatçı gruplara karşı, bariz şekilde Suriye Kürtlerine destek vermeye başladı. Erdoğan yönetimi ise, Avrasyacı derin devletin tahayyüllerine paralel şekilde, 17/25 Aralık sonrasında Türkiye içinde yürüttüğü Çözüm Süreci politikasından çark ederek içeride Kürt siyasi hareketini marjinalleştirmeye çalıştı ve 1990’larin askeri çözüm stratejisini benimsedi. Buna paralel biçimde, Suriye Kürtlerinin de güçlenmesine karşı durdu. Suriye Kürtlerini zayıflatmak için IŞİD’e el altından bir tür tolerans politikası izledi. Çünkü IŞİD’in Suriye Kürtleri ile olan mücadelesinin Suriye Kürtlerinin güçlenmelerine engel olacağını hesapladı. Dahası, IŞİD ideolojisine sahip diğer İslamcı ve cihatçı fanatik gruplara da desteği devam ettirdi.
Bu siyaset denkleminin sonucu olarak, Türkiye ABD’den ve NATO’dan giderek kopmaya başladı. İçeride TSK üzerinde etkinliklerini arttırmayı isteyen Avrasyacı askerler, 17/25 Aralık sonrası “orduya kumpas” söylemi üzerinden Ergenekon ve diğer darbe suçlamalarından kurtularak aktif hizmete geri dönmüşlerdi. Bu subayların önemli bir bölümü, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası süreçte TSK içinde stratejik görevlere geldiler ve TSK içindeki NATO’cu meslektaşlarını tasfiye ettiler. TSK içindeki bu yeni konstellasyon ile beraber, Türk dış politikasında Rusya ile ciddi bir yakınlaşma başladı. Rusya-İran ikilisine yaklaşan Türkiye, bu kez Suriye’de Rusya güdümüne girdi. Hâlbuki Rusya ve İran, Suriye iç savaşının en başından beri Esad yönetimine destek veriyor. Kısacası, Türk dış politikası bir kez daha tutarlılıktan uzak bir çizgi izledi ve yalpaladı. Bu dış politika savruluşlarının her biri, Türkiye’nin uluslararası arenada zayıflaması anlamına geliyor.
PROTESTOLARA KARŞI TAVIR
İran’da meydana gelen rejim karşıtı kitle hareketine Erdoğan yönetiminin verdiği tepkileri bu özet bilgiler çerçevesinde değerlendirmekte yarar var. Türkiye, İran karşısında artık bir tür bağımlılık ilişkisi içerisinde. Bu durum Rusya için de geçerli. Bağımlılıktan kasıt sadece enerji bağımlılığı değil. Batılı devletler topluluğuna ve bu toplulukla olan ittifaka artık önem atfetmeyen Türkiye rejimi, ortaya çıkan güç zafiyetini telafi etmek için Rusya-İran ittifakı çizgisine geldi. Erdoğan ve yakın ekibi için zaten Batı ile olan organik bağlılığı sürdürmek rasyonel olmazdı. Çünkü insan hakları konusu başta olmak üzere Türkiye rejiminin 15 Temmuz sonrası girdiği yol, Türkiye’nin Batı ittifakı sistemi içerisinde bir aktör olarak yoluna devam etmesini imkânsız hale getirdi. Resmi devlet söylemi artık çekinmeden ABD karşıtı söylemi doğrudan kullanıyor. Rejimin medyasında ABD yönetimi için açıkça “faşist” deniliyor. ABD ve başta Almanya olmak üzere AB için ise “teröristlere kucak açan” düşman algısı kamuoyuna pervasızca pompalanıyor. Bu koşullar altında Rusya-İran kulübü, Erdoğan rejiminin “standartlarına” çok daha fazlasıyla tekabül etmekte.
Ancak her şeyin bir bedeli var elbette. Ankara’nın kısa vadede ödediği bedel, Ortadoğu’da “oyun kurucu” güç olma iddiasından, figüranlığa gerileyen, edilgen bir bölgesel politika. Türkiye, tek önceliğini – Avrasyacı derin yapının beklentilerine uygun olarak – müdafi bir anti-Kürt politikasına vermekte. Bir başka ifadeyle, Türkiye Irak’ta Bölgesel Kürdistan Yönetimine, Suriye’de ise PYD’ye karşı bir tür savunma hattına kadar gerilemiş durumda. Suriye’yi Rusya şekillendirirken, Esad yönetiminin göreve devam etmesini önceleyen Iran da bu oyunun kazanan tarafı.
İran yönetimi de – tıpkı Erdoğan rejimi gibi – içeride meydana gelen karışıklıklardan dış güçleri sorumlu tutuyor. Bu algı Rusya’da da aynıdır. Ukrayna politikalarındaki işgalci tutum ve Ukrayna’nın iç sorunlarına doğrudan müdahil olan Rusya, Kırım’ı da ilhak ederek, uluslararası toplumun tepkisini çekmişti. Bunun Rusya için bedeli, tabi tutulduğu ekonomik yaptırımlar oldu. Ukrayna’da meydana gelen Batı ve AB yönelimli halk iradesini Rus yönetimi “dış güçlerin kışkırtması” olarak okuyor. Bu tür rejimlerde böyledir. İç karışıklıklar daima başkalarının kışkırtmasıdır. Bu algı, Erdoğan rejiminin algılarıyla bire bir örtüşüyor. Bir başka ifadeyle, Erdoğan rejimi ait olduğu kulüpte veya ligde oynamaya devam ediyor. Bu nedenle, İran’da göstericilerin talep ettiği şeylere Erdoğan Türkiye’si sıcak bakamaz. Bu nedenle, Kırım’ı işgal ve ilhak eden Rusya karşısında, Kırım Tatarlarının adını dahi anamaz.
KAZANIMLAR HARCANDI
Türkiye’de Erdoğan yönetimi altında Türk diplomasisi 20. yüzyıldaki tüm kazanımlarını tüketiyor. Ortadoğu’da bataklığa bulaşmadan Türkiye’nin çıkarlarını ve güvenliğini önceleyen dış politika ve güvenlik stratejisi, yerini bazı yöneticilerin gündelik çıkarlarına endekslenen yalpalamalar ve savrulmalarla dolu, maceracı, istikrarsız ve hesaplanamaz bir bölgesel siyasete ve dış politikaya bırakmış durumda. İç politikadaki alkışlar için tribünlere oynanan retorik ağırlıklı kuru gürültü bölgesel politikanın emin olun yeni “partnerlerimiz” olan Sahra altı Afrika ülkeleri yönetimleri nezdinde bile herhangi bir kıymeti harbiyesi yok.
NATO’nun güvenilir bir üyesi, Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde olan, Kopenhag Kriterlerini asgari seviyede de olsa gerçekleştirmiş bir Türkiye’den gelinen yer ne? Sıradan bir Baas tipi rejime gerilemiş, Rusya-İran ittifakı güdümüne giren, anayasası rafta, bürokrasi geleneği rayından çıkmış, keyfiyetin, hukuksuzluğun, insan hak ve özgürlükleri standartlarının dibe vurduğu bir Ortadoğu ülkesi! Ve bu ligin tüm kırılganlığına sahip, zafiyetlerle dolu bir devlet. İran’daki gelişmeler, Saray’da bu nedenle uykuları kaçırıyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.1.2018 [TR724]
AK Parti’nin hesap etmediği! [Erhan Başyurt]
Türkiye çok zorlu günler yaşıyor.
Rejim değişti. OHAL ile ‘fiili’ tek adam yönetimine geçildi. Muhtemel bir erken seçim ile ‘hukuki’ olarak da tek adam yönetimine geçilecek.
Açık ve net olarak söyleyelim. Türkiye’nin ilk ‘partili cumhurbaşkanı’ Mustafa Kemal Atatürk’tür. CHP’nin ‘ebedi genel başkanı’ ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı’dır.
Onu ‘milli şef’ İnönü’nün partili cumhurbaşkanlığı, tek adam yönetimi izlemiştir…
***
AK Parti’nin ‘Partili Cumhurbaşkanı’ sistemi, çokça eleştirdikleri ‘ezanın yasaklandığı’, ‘Kuran öğrenmenin yasaklandığı’, ‘camilerin yıkıldığı’, ‘karne ile ekmek dağıtılan’ İnönü dönemi yönetim anlayışlarına geri dönüştür.
Demokrasinin bu kadar tekâmül ettiği günümüzde, inanılmaz bir ‘irtica’ tahammül gösterilemez bir geriye dönüştür…
***
‘Millî Görüş’ kökenli ‘çelik çekirdek’ AK Partililer, yeniden ‘milli şef’ dönemine dönüşü bir yönüyle rövanş olarak görüyorlar.
Bu hedefe ulaşmak kurulan kirli ittifakları ‘hedefe götüren her yol mubah’ anlayışıyla tevil ediyorlar.
Hak ihlallerini, belirli gruplara yönelik zulümlerini ise, ‘çoğunluğun yararı için azınlık feda edilebilir’ şeklindeki zalimane bir kaideye dayandırıyorlar.
***
‘Ebedi şef’ ve ‘milli şef’ döneminde, nasıl muhalefete izin verilmedi, nasıl ‘jakoben’ tepeden inmeci dönüşümler gerçekleştirildiyse, AK Parti’nin iktidarında da aynı yöntemlerle ‘tersine dönüş’ gerçekleştireceklerine inanıyorlar.
‘Osmanlı’ hayallerinin canlandırılması çabaları da, gelecek adına planladıkları dönüşün yansıması…
Projelerini taçlandıracağını düşündükleri hedef, ‘halifeliğin yeniden ilanı’…
Aklı evvel bazı yandaş yazarların ‘1150 odalı saray’a ilişkin açıklamaları bu nihai hedefi ifşa ediyor zaten.
***
Birincisi, ‘hak bir neticeye batıl yoldan erişilemez’ külli bir kaidedir…
AK Parti’nin yaptığı bu hak ihlalleri ve demokrasiden dönüşün acı faturasını bir ödememesi düşünülemez.
İkincisi, AK Parti tüm hesabını ‘Reis’ üzerine yapıyor. Tüm sistem değişiklikleri ve yetki artırımları, otoriter yasalar, ‘Reis’in elini güçlendirmek ve ‘Tek Adam’ı güçlendirmeye yönelik.
Oysa ülke yönetimini belirleyen kriterler, yasalar, yetkiler, ‘Tek Adam’a göre değil, ‘iyi adam’a göre değil, ‘en kötü adam’ın bile istismarını engelleyecek şekilde yapılır.
Rejimler, ülkeler, tek kişi ile kaim değildir. Yöneticilerin güçlü olmasından ziyade, yönetimde denge ve denetim, şeffaflık ve hukukun üstünlüğü ülkenin gücü ve bekası için belirleyici olandır.
***
AK Parti, 2023, 2073’e kadar tek başına iktidarda kalabileceği hesabı yaparak, demokrasiyi yok edip özgürlükleri daraltmakla, kitlesel kıyım yapıp hukuku yok ederek aslında baltayı kendi ayağına vuruyor.
Adil yargılamayı yok ediyor, iftiralara dayalı delilsiz tutuklamalar yapıyor, savunma hakkını kısıtlıyor, kötü muamele ve işkenceyi rutin hale getiriyor, insanların özel mülklerine, hatta vakıf mallarına keyfi şekilde el koyuyor, loğusa kadınları ve kendisine bakması mümkün olmayan hasta yaşlıları tutukluyor, kitlesel kıyımları hukuki bir mücadele gibi gösteriyor…
Sonuçta AK Parti, ‘Her kemalin bir zevali vardır’ kutsi kaidesinden bihaber şekilde, ilelebet iktidar da kalacakmış çıkardığı ‘tek adam yasalarının’ altında kalmaya mahkumdur…
AK Parti, güç sarhoşluğu içinde muhalif ellerde kendi çıkardığı yasalar ve ellerine çakı bile almamış masumlara yönelik ‘silahlı terör örgütü’ ilan ederek uyguladığı kıyımlara kendisi maruz kalırsa ne olacağını tahayyül bile etmiyor…
Oysa sosyal bilimler ve tarih ‘kendi zulümlerinin kurbanı’ vakalarla dolu.
Selçuklu döneminin ünlü siyaset adamı ve siyaset bilimcisi Nizamülmülk 9 asır bu acı gerçeği şu ifadelerle ortaya koymuştur:
‘Küfr ile belki amma zulüm ile payidar kalmaz memleket…’
[Erhan Başyurt] 4.1.2018 [TR724]
Rejim değişti. OHAL ile ‘fiili’ tek adam yönetimine geçildi. Muhtemel bir erken seçim ile ‘hukuki’ olarak da tek adam yönetimine geçilecek.
Açık ve net olarak söyleyelim. Türkiye’nin ilk ‘partili cumhurbaşkanı’ Mustafa Kemal Atatürk’tür. CHP’nin ‘ebedi genel başkanı’ ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı’dır.
Onu ‘milli şef’ İnönü’nün partili cumhurbaşkanlığı, tek adam yönetimi izlemiştir…
***
AK Parti’nin ‘Partili Cumhurbaşkanı’ sistemi, çokça eleştirdikleri ‘ezanın yasaklandığı’, ‘Kuran öğrenmenin yasaklandığı’, ‘camilerin yıkıldığı’, ‘karne ile ekmek dağıtılan’ İnönü dönemi yönetim anlayışlarına geri dönüştür.
Demokrasinin bu kadar tekâmül ettiği günümüzde, inanılmaz bir ‘irtica’ tahammül gösterilemez bir geriye dönüştür…
***
‘Millî Görüş’ kökenli ‘çelik çekirdek’ AK Partililer, yeniden ‘milli şef’ dönemine dönüşü bir yönüyle rövanş olarak görüyorlar.
Bu hedefe ulaşmak kurulan kirli ittifakları ‘hedefe götüren her yol mubah’ anlayışıyla tevil ediyorlar.
Hak ihlallerini, belirli gruplara yönelik zulümlerini ise, ‘çoğunluğun yararı için azınlık feda edilebilir’ şeklindeki zalimane bir kaideye dayandırıyorlar.
***
‘Ebedi şef’ ve ‘milli şef’ döneminde, nasıl muhalefete izin verilmedi, nasıl ‘jakoben’ tepeden inmeci dönüşümler gerçekleştirildiyse, AK Parti’nin iktidarında da aynı yöntemlerle ‘tersine dönüş’ gerçekleştireceklerine inanıyorlar.
‘Osmanlı’ hayallerinin canlandırılması çabaları da, gelecek adına planladıkları dönüşün yansıması…
Projelerini taçlandıracağını düşündükleri hedef, ‘halifeliğin yeniden ilanı’…
Aklı evvel bazı yandaş yazarların ‘1150 odalı saray’a ilişkin açıklamaları bu nihai hedefi ifşa ediyor zaten.
***
Birincisi, ‘hak bir neticeye batıl yoldan erişilemez’ külli bir kaidedir…
AK Parti’nin yaptığı bu hak ihlalleri ve demokrasiden dönüşün acı faturasını bir ödememesi düşünülemez.
İkincisi, AK Parti tüm hesabını ‘Reis’ üzerine yapıyor. Tüm sistem değişiklikleri ve yetki artırımları, otoriter yasalar, ‘Reis’in elini güçlendirmek ve ‘Tek Adam’ı güçlendirmeye yönelik.
Oysa ülke yönetimini belirleyen kriterler, yasalar, yetkiler, ‘Tek Adam’a göre değil, ‘iyi adam’a göre değil, ‘en kötü adam’ın bile istismarını engelleyecek şekilde yapılır.
Rejimler, ülkeler, tek kişi ile kaim değildir. Yöneticilerin güçlü olmasından ziyade, yönetimde denge ve denetim, şeffaflık ve hukukun üstünlüğü ülkenin gücü ve bekası için belirleyici olandır.
***
AK Parti, 2023, 2073’e kadar tek başına iktidarda kalabileceği hesabı yaparak, demokrasiyi yok edip özgürlükleri daraltmakla, kitlesel kıyım yapıp hukuku yok ederek aslında baltayı kendi ayağına vuruyor.
Adil yargılamayı yok ediyor, iftiralara dayalı delilsiz tutuklamalar yapıyor, savunma hakkını kısıtlıyor, kötü muamele ve işkenceyi rutin hale getiriyor, insanların özel mülklerine, hatta vakıf mallarına keyfi şekilde el koyuyor, loğusa kadınları ve kendisine bakması mümkün olmayan hasta yaşlıları tutukluyor, kitlesel kıyımları hukuki bir mücadele gibi gösteriyor…
Sonuçta AK Parti, ‘Her kemalin bir zevali vardır’ kutsi kaidesinden bihaber şekilde, ilelebet iktidar da kalacakmış çıkardığı ‘tek adam yasalarının’ altında kalmaya mahkumdur…
AK Parti, güç sarhoşluğu içinde muhalif ellerde kendi çıkardığı yasalar ve ellerine çakı bile almamış masumlara yönelik ‘silahlı terör örgütü’ ilan ederek uyguladığı kıyımlara kendisi maruz kalırsa ne olacağını tahayyül bile etmiyor…
Oysa sosyal bilimler ve tarih ‘kendi zulümlerinin kurbanı’ vakalarla dolu.
Selçuklu döneminin ünlü siyaset adamı ve siyaset bilimcisi Nizamülmülk 9 asır bu acı gerçeği şu ifadelerle ortaya koymuştur:
‘Küfr ile belki amma zulüm ile payidar kalmaz memleket…’
[Erhan Başyurt] 4.1.2018 [TR724]
Aferin, o lanet kelimeyi yine söylettiniz! [Veysel Ayhan]
“Lanet” veya “lanetli” ile kastettiğim şey “fetö” sözcüğü
Korkunç bir iftirayı içinde barındırıyor. Şahsi kanaatim bu kelimeyi inanarak, kasten kullanan insanların kolay kolay iflah olmayacakları. Allah hepimizin akıbetini hayretsin. Kimsenin garantisi yok. O nedenle fazla ahkam kesmeye de gerek yok.
Söyleyeceklerimi demeden bir kaç vak’a aktarayım:
İmam-ı Azam Hazretleri Kûfe Mescidinde ders verir. Bir gün dersinden yorgun argın çıkmış, evine doğru yürüyor. Saygısız ve kıskanç bir adam peşine takılır. Söylenir durur:
– Sen İmam-ı Azam falan değilsin. Kibrinden dolayı kendine böyle dedirtiyorsun. Çok ilmin falan da olduğunu sanmıyorum… Böyle konuştukça konuşur. İmam-ı Azam Hazretleri dilinde virdi yürümeye devam eder. Evinin kapısına gelince peşine takılan saygısız adama tebessüm ederek döner:
– Ben evime geldim. Söyleyeceklerin bittiyse içeri gireyim der. Karşı taraftan ses gelmeyince yavaşça kapıyı açar içeri girer. Bu sabır ve tahammül karşısında peşine takılan adam şaşkındır, insafa gelir. Kapının arkasından seslenir:
– Demek ki sen gerçekten İmam-ı Azam’mışsın. Bu kadar sabrı herkes gösteremez.
Hasan Basri Hazretleri’nin talebelerinden ehlullahtan Malik B. Dinar. Yolda yürürken yanında ilerleyen iki kişiden biri diğerine onun da duyacağı şekilde şöyle der:
– Şu yanda giden adamı biliyor musun? Malik b. Dinar’dır. Herkes onu veli falan sanır ama riyakarın tekidir. Gösteriş yapar halk da inanır. Yoksa senden benden öte bir vasfı yok.
Malik Bin Dinar yavaşça o tarafa döner ve bütün mülayemetiyle şöyle der:
– Allah senden razı olsun! Beni şimdiye kadar kimse böyle tavsif etmemişti. Hakkı söylediğin için teşekkür ederim. Ben de biliyorum halimi. Düzeleyim diye dua ediyorum.
Mevlânâ Hazretleri Konya pazarında ilerlerken bir meczubun şöyle bağırdığını duyar:
– Ben öyle bir adamım ki kim ki bana ters bakar bir kelime eder ise ona bin kelime ile cevap veriririm. Yüreği olan konuşsun! Mevlânâ Hazretleri yanına yaklaşır tebessüm ederek kulağına eğilir:
– Ben de öyle bir acizim ki kim bana bin kelime etse benden tek kelime bile işitmez.
Yine bir başka gün Mevlânâ Hazretlerinin tekkesine bir yobaz gelir ve ona:
– Sen Hristiyanlara müsamaha gösteriyorsun, kucak açıyorsun. Yahudilerle biraraya geliyorsun. Günah işleyenlere dahi “gel” diyorsun, sarhoşa el uzatıyorsun… Böyle yapmakla Müslümanlığın onurunu ayaklar altına alıyorsun, dinin izzetine dokunuyorsun. Sen zındıkın tekisin, seni Cehennem bile kabul etmez! Benzeri sözler söyler.
Hazreti Mevlânâ ona sadece “Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!” demekle iktifa eder.
HANGİ KÜLTÜRÜN ÇOCUĞUSUNUZ?
Biz bu kültürden geliyoruz. Yeri gelince Yunus’un “Dövene elsiz gerek. Sövene dilsiz gerek.” şiirlerini terennüm ediyoruz. Veya böyle olduğumuzu iddia ediyoruz. “Biz yobaz değiliz”, diyoruz. “Sevgi ve hoşgörü” bizim mümeyyiz vasfımız diyoruz. Ama iş fiiliyata gelince…
Sosyal medyada , Twitter’da Hizmet’i savunanlar var. Hizmet kurumlarıyla organik bağı olan insanlar var. Hizmet’i savunan ve mağduriyetleri dile getiren bu insanlar kendilerini değil Hizmet’i “temsil” ediyor. Yani bu işi “Hizmet” binasından dışarıya doğru yapıyorlar.
Mesela pencereden dışarı bir taş attıklarında taşın isabet ettiği kimse dönüp o şahsa öfkelenmiyor. Hizmet’e öfkeleniyor. Sen istediğin kadar “Benim sözlerim beni bağlar” de. Vaktiyle çalıştığın kurumdan veya gazeteden veya televizyondan dolayı her yaptığın işin faturası Hizmet’e çıkıyor. İstediğin kadar kendini avut.
Biz kimsenin kalbini yarıp bakmadık. Falan samimi, filan sahici, şu sahteci, bu münafık diyebilmek için yapılan işe, söylenen söze bakmamız gerekir.
SON BÜYÜK BAŞARI!
Son örnekten gideyim: Prof. Dr. Abdurrahim Karslı, Merkez Parti genel başkanı, İ. Ü. Hukuk Fakültesi Medeni Usul Hukuku ve İcra-iflas Hukuku ana bilim dalı başkanı. Risale-i Nur’a vukufiyeti var. Şimdiye kadar hemen her mecrada mağdurları savundu ve avukatlıklarını yapıyor.
Karslı, Hizmet hareketi mensubu değil. Dolayısıyla bu insandan sizin düşündüğünüz gibi düşünmesini bekleyemezsiniz.
Şunu diyor hep: “Diyorum ki bunlar terörist değil, silahı yok, Kur’an ve tefsir okur, Allah rızası içinde o camianın içinde bulunmuşlar. Suç işleme kasdı ve niyeti yok. Cezalandıramazsınız. Bunların ismini terör kelimesiyle anmak bile insafsızlıktır.”
Şunu diyor: “Bana yazıyor bazı arkadaşlar, insaf et konteynerde yaşıyorum. Kaç yıllık müdürüm pizza dağıtıyorum vs. Kaçmasaydın arkadaş. Hapiste burda yaşasaydın. Daha izzetli olurdun. Ben mi dedim kaç. Zilletle yaşamaktansa izzetle ölseydin daha iyi olmaz mıydı. Ölüm o kadar zor mu birader?”
Hakaret etmiyor. Soru soruyor. “Daha iyi olmaz mıydı?” diyor. Yani yapılan işi eleştiriyor.
Doğal olarak da bu eleştiri sizi üzüyor. Rencide ediyor. Bu, eleştiri değilse neye eleştiri diyeceğiz?
Ve şunu diyor: “Bakınız içerde yatanlara, çoğunluğu masum ve fakir Anadolu evlatları. Kumpasları çeviren, malına mal katan, makamını layık olmadığı halde yükseltenler ile onlara o imkanları tanıyanların hepsi dışarda. Gerçek failler sefasında, masumlar ise içerde ve sadece dua etmekteler.”
Karslı, Türkiye’deki herkes gibi 24 saat korkunç bir propagandanın etkisi altında. Dışarıdakileri bilmiyor. Hangi şartlarda yaşadıklarını, ne sıkıntılar çektiklerini de… Ve yukarıdaki kastını aşmış sözleri ediyor. Bunda Karslı’nın görüştüğü mağdurların ıstırap ve serzenişlerinin etkisini yok sayamazsınız.
Hizmet mensuplarının yüzde yüzünün, milyonda milyonunun masum olduğunu söyleyebilir misiniz? Hiç “hain” yok mu? Hiç hizmete ihanet eden yok mu? Girmeyi başarmış “tek bir “casus” bile yok mu?
Karslı, karşılaştığı mağduriyetlerin ıstrabıyla bunları demiş olamaz mı? Şimdi bunu dedi diye bir insanı, bir hukuk profesörünü, bir Risale-i Nur talebesini linç etmek mi gerekir?
Küfür yok. Ağır bir eleştiri var.
YAPILMASI GEREKEN…
Buna karşı ne yaparsınız? Kibarca bunun yanlış olduğunu anlatırsınız. Bilgi verirsiniz. Ki bunu yapan pek çok twitter hesabı oldu. Nezaket içinde cevap verdiler.
Size Karslı’nın attığı bir kaç tweet’e sahibi belli bazı hesapların ‘mention’larından bir iki örnek vereyim:
“Kasetin mi var” (daha iğrencini de diyor.)“İt”, “Hoşt” “Zındık”, “Pis fitnetör”, “Sahteci”,
“Münafık”, “Köpek”…
Peki bu sözler ne işe yarıyor?
Önceki güne kadar da hep “Cemaat” diyen ve Hizmet”i savunan Karslı öyle bir püskürtüldü ki bir önceki akşam şu twiti attı:
“FETÖ trollerinin AKP trollerinden daha süfli, daha basit, daha insafsız, daha akılsız, daha tahammülsüz olduğunu elhamdülillah bugün öğrendim.”
YÜREĞİNİZ SOĞUDU MU?
Evet, sayın “Hizmet savunucuları” mutlu oldunuz mu?
Şimdiye kadar onlarca insana böyle “yobazca” saldırarak bu lanetli kelimeyi ettirdiniz, bu noktaya getirdiniz. Burada da kalmadı daha kötü twitler atmaya devam etti.
İnsanları ya siyah veya beyaz olmaya mahkum ettiniz.
Ortada insan bırakmadınız.
O lanet kelimeyi etmeyenlere ettirdiniz.
Hep böyle devam edin!
Cemaat diyene “fetö” dedirtin,
Hizmeti savunanları düşman edin!
Siz bu hakaretleri yaptığınız için Hizmet’te inkişaf mı oldu?
Hakaret ettikleriniz hidayete mi erdi? Siz bu “kapak”ları yaptığınız için insanlar hizmete hüsnüzan mı beslemeye başladı?
Bu iğrenç tweetlerle Allah’ın rızasına erdiğinizi mi düşünüyorsunuz?
Bediüzzaman Hazretleri “Bir gemide dokuz cani, bir masum bulunsa yine o gemi hiç bir kanunu adaletle batırılmaz.” diyor. Siz dokuz masum bir cani olan gemileri batırmakta beis görmüyorsunuz.
İmam-ı Azam, Hz. Mevlânâ, Malik B. Dinar örnekleri sizin için bir şey ifade etmiyorsa sizin için kimler bir şey ifade ediyor?
İdolünüz AKP trolleri mi? Onların üslubunun mu takipçisisiniz?
Bediüzzaman Hazretleri bu ahlakı mı telkin ediyor?
Hocaefendi, kitaplarında bunu mu anlatıyor? Altın nesil bu mu?
Bunu yapanlar AKP trolü olup “Hizmet mensubu” gibi görünen hesaplar değil.
Maalesef adı sanı belli isimler. Aslında her biri birbirinden kıymetli insanlar. Muhtemelen Twitter’da gezdiklerinin kırkta biri kadar zaman bulup evrad okuyamadıklarından dolayı asabi ve aşırı hırçınlar. Öfkelerini çıkaracak yer arıyorlar.
Eleştireni eleştirmiyorlar. El yükseltip küfrediyorlar.
Ama keşke dil ve üsluplarını koruyamayan bu isimler, hiç hizmeti savunmasa.
Keşke Hizmet ve mağdurlar böyle “kirli bir dille” savunulmasa.
Böylece milyonlarca mazlumun masumiyetini “bu dille” lekelenmese…
[Veysel Ayhan] 4.1.2018 [TR724]
Korkunç bir iftirayı içinde barındırıyor. Şahsi kanaatim bu kelimeyi inanarak, kasten kullanan insanların kolay kolay iflah olmayacakları. Allah hepimizin akıbetini hayretsin. Kimsenin garantisi yok. O nedenle fazla ahkam kesmeye de gerek yok.
Söyleyeceklerimi demeden bir kaç vak’a aktarayım:
İmam-ı Azam Hazretleri Kûfe Mescidinde ders verir. Bir gün dersinden yorgun argın çıkmış, evine doğru yürüyor. Saygısız ve kıskanç bir adam peşine takılır. Söylenir durur:
– Sen İmam-ı Azam falan değilsin. Kibrinden dolayı kendine böyle dedirtiyorsun. Çok ilmin falan da olduğunu sanmıyorum… Böyle konuştukça konuşur. İmam-ı Azam Hazretleri dilinde virdi yürümeye devam eder. Evinin kapısına gelince peşine takılan saygısız adama tebessüm ederek döner:
– Ben evime geldim. Söyleyeceklerin bittiyse içeri gireyim der. Karşı taraftan ses gelmeyince yavaşça kapıyı açar içeri girer. Bu sabır ve tahammül karşısında peşine takılan adam şaşkındır, insafa gelir. Kapının arkasından seslenir:
– Demek ki sen gerçekten İmam-ı Azam’mışsın. Bu kadar sabrı herkes gösteremez.
Hasan Basri Hazretleri’nin talebelerinden ehlullahtan Malik B. Dinar. Yolda yürürken yanında ilerleyen iki kişiden biri diğerine onun da duyacağı şekilde şöyle der:
– Şu yanda giden adamı biliyor musun? Malik b. Dinar’dır. Herkes onu veli falan sanır ama riyakarın tekidir. Gösteriş yapar halk da inanır. Yoksa senden benden öte bir vasfı yok.
Malik Bin Dinar yavaşça o tarafa döner ve bütün mülayemetiyle şöyle der:
– Allah senden razı olsun! Beni şimdiye kadar kimse böyle tavsif etmemişti. Hakkı söylediğin için teşekkür ederim. Ben de biliyorum halimi. Düzeleyim diye dua ediyorum.
Mevlânâ Hazretleri Konya pazarında ilerlerken bir meczubun şöyle bağırdığını duyar:
– Ben öyle bir adamım ki kim ki bana ters bakar bir kelime eder ise ona bin kelime ile cevap veriririm. Yüreği olan konuşsun! Mevlânâ Hazretleri yanına yaklaşır tebessüm ederek kulağına eğilir:
– Ben de öyle bir acizim ki kim bana bin kelime etse benden tek kelime bile işitmez.
Yine bir başka gün Mevlânâ Hazretlerinin tekkesine bir yobaz gelir ve ona:
– Sen Hristiyanlara müsamaha gösteriyorsun, kucak açıyorsun. Yahudilerle biraraya geliyorsun. Günah işleyenlere dahi “gel” diyorsun, sarhoşa el uzatıyorsun… Böyle yapmakla Müslümanlığın onurunu ayaklar altına alıyorsun, dinin izzetine dokunuyorsun. Sen zındıkın tekisin, seni Cehennem bile kabul etmez! Benzeri sözler söyler.
Hazreti Mevlânâ ona sadece “Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!” demekle iktifa eder.
HANGİ KÜLTÜRÜN ÇOCUĞUSUNUZ?
Biz bu kültürden geliyoruz. Yeri gelince Yunus’un “Dövene elsiz gerek. Sövene dilsiz gerek.” şiirlerini terennüm ediyoruz. Veya böyle olduğumuzu iddia ediyoruz. “Biz yobaz değiliz”, diyoruz. “Sevgi ve hoşgörü” bizim mümeyyiz vasfımız diyoruz. Ama iş fiiliyata gelince…
Sosyal medyada , Twitter’da Hizmet’i savunanlar var. Hizmet kurumlarıyla organik bağı olan insanlar var. Hizmet’i savunan ve mağduriyetleri dile getiren bu insanlar kendilerini değil Hizmet’i “temsil” ediyor. Yani bu işi “Hizmet” binasından dışarıya doğru yapıyorlar.
Mesela pencereden dışarı bir taş attıklarında taşın isabet ettiği kimse dönüp o şahsa öfkelenmiyor. Hizmet’e öfkeleniyor. Sen istediğin kadar “Benim sözlerim beni bağlar” de. Vaktiyle çalıştığın kurumdan veya gazeteden veya televizyondan dolayı her yaptığın işin faturası Hizmet’e çıkıyor. İstediğin kadar kendini avut.
Biz kimsenin kalbini yarıp bakmadık. Falan samimi, filan sahici, şu sahteci, bu münafık diyebilmek için yapılan işe, söylenen söze bakmamız gerekir.
SON BÜYÜK BAŞARI!
Son örnekten gideyim: Prof. Dr. Abdurrahim Karslı, Merkez Parti genel başkanı, İ. Ü. Hukuk Fakültesi Medeni Usul Hukuku ve İcra-iflas Hukuku ana bilim dalı başkanı. Risale-i Nur’a vukufiyeti var. Şimdiye kadar hemen her mecrada mağdurları savundu ve avukatlıklarını yapıyor.
Karslı, Hizmet hareketi mensubu değil. Dolayısıyla bu insandan sizin düşündüğünüz gibi düşünmesini bekleyemezsiniz.
Şunu diyor hep: “Diyorum ki bunlar terörist değil, silahı yok, Kur’an ve tefsir okur, Allah rızası içinde o camianın içinde bulunmuşlar. Suç işleme kasdı ve niyeti yok. Cezalandıramazsınız. Bunların ismini terör kelimesiyle anmak bile insafsızlıktır.”
Şunu diyor: “Bana yazıyor bazı arkadaşlar, insaf et konteynerde yaşıyorum. Kaç yıllık müdürüm pizza dağıtıyorum vs. Kaçmasaydın arkadaş. Hapiste burda yaşasaydın. Daha izzetli olurdun. Ben mi dedim kaç. Zilletle yaşamaktansa izzetle ölseydin daha iyi olmaz mıydı. Ölüm o kadar zor mu birader?”
Hakaret etmiyor. Soru soruyor. “Daha iyi olmaz mıydı?” diyor. Yani yapılan işi eleştiriyor.
Doğal olarak da bu eleştiri sizi üzüyor. Rencide ediyor. Bu, eleştiri değilse neye eleştiri diyeceğiz?
Ve şunu diyor: “Bakınız içerde yatanlara, çoğunluğu masum ve fakir Anadolu evlatları. Kumpasları çeviren, malına mal katan, makamını layık olmadığı halde yükseltenler ile onlara o imkanları tanıyanların hepsi dışarda. Gerçek failler sefasında, masumlar ise içerde ve sadece dua etmekteler.”
Karslı, Türkiye’deki herkes gibi 24 saat korkunç bir propagandanın etkisi altında. Dışarıdakileri bilmiyor. Hangi şartlarda yaşadıklarını, ne sıkıntılar çektiklerini de… Ve yukarıdaki kastını aşmış sözleri ediyor. Bunda Karslı’nın görüştüğü mağdurların ıstırap ve serzenişlerinin etkisini yok sayamazsınız.
Hizmet mensuplarının yüzde yüzünün, milyonda milyonunun masum olduğunu söyleyebilir misiniz? Hiç “hain” yok mu? Hiç hizmete ihanet eden yok mu? Girmeyi başarmış “tek bir “casus” bile yok mu?
Karslı, karşılaştığı mağduriyetlerin ıstrabıyla bunları demiş olamaz mı? Şimdi bunu dedi diye bir insanı, bir hukuk profesörünü, bir Risale-i Nur talebesini linç etmek mi gerekir?
Küfür yok. Ağır bir eleştiri var.
YAPILMASI GEREKEN…
Buna karşı ne yaparsınız? Kibarca bunun yanlış olduğunu anlatırsınız. Bilgi verirsiniz. Ki bunu yapan pek çok twitter hesabı oldu. Nezaket içinde cevap verdiler.
Size Karslı’nın attığı bir kaç tweet’e sahibi belli bazı hesapların ‘mention’larından bir iki örnek vereyim:
“Kasetin mi var” (daha iğrencini de diyor.)“İt”, “Hoşt” “Zındık”, “Pis fitnetör”, “Sahteci”,
“Münafık”, “Köpek”…
Peki bu sözler ne işe yarıyor?
Önceki güne kadar da hep “Cemaat” diyen ve Hizmet”i savunan Karslı öyle bir püskürtüldü ki bir önceki akşam şu twiti attı:
“FETÖ trollerinin AKP trollerinden daha süfli, daha basit, daha insafsız, daha akılsız, daha tahammülsüz olduğunu elhamdülillah bugün öğrendim.”
YÜREĞİNİZ SOĞUDU MU?
Evet, sayın “Hizmet savunucuları” mutlu oldunuz mu?
Şimdiye kadar onlarca insana böyle “yobazca” saldırarak bu lanetli kelimeyi ettirdiniz, bu noktaya getirdiniz. Burada da kalmadı daha kötü twitler atmaya devam etti.
İnsanları ya siyah veya beyaz olmaya mahkum ettiniz.
Ortada insan bırakmadınız.
O lanet kelimeyi etmeyenlere ettirdiniz.
Hep böyle devam edin!
Cemaat diyene “fetö” dedirtin,
Hizmeti savunanları düşman edin!
Siz bu hakaretleri yaptığınız için Hizmet’te inkişaf mı oldu?
Hakaret ettikleriniz hidayete mi erdi? Siz bu “kapak”ları yaptığınız için insanlar hizmete hüsnüzan mı beslemeye başladı?
Bu iğrenç tweetlerle Allah’ın rızasına erdiğinizi mi düşünüyorsunuz?
Bediüzzaman Hazretleri “Bir gemide dokuz cani, bir masum bulunsa yine o gemi hiç bir kanunu adaletle batırılmaz.” diyor. Siz dokuz masum bir cani olan gemileri batırmakta beis görmüyorsunuz.
İmam-ı Azam, Hz. Mevlânâ, Malik B. Dinar örnekleri sizin için bir şey ifade etmiyorsa sizin için kimler bir şey ifade ediyor?
İdolünüz AKP trolleri mi? Onların üslubunun mu takipçisisiniz?
Bediüzzaman Hazretleri bu ahlakı mı telkin ediyor?
Hocaefendi, kitaplarında bunu mu anlatıyor? Altın nesil bu mu?
Bunu yapanlar AKP trolü olup “Hizmet mensubu” gibi görünen hesaplar değil.
Maalesef adı sanı belli isimler. Aslında her biri birbirinden kıymetli insanlar. Muhtemelen Twitter’da gezdiklerinin kırkta biri kadar zaman bulup evrad okuyamadıklarından dolayı asabi ve aşırı hırçınlar. Öfkelerini çıkaracak yer arıyorlar.
Eleştireni eleştirmiyorlar. El yükseltip küfrediyorlar.
Ama keşke dil ve üsluplarını koruyamayan bu isimler, hiç hizmeti savunmasa.
Keşke Hizmet ve mağdurlar böyle “kirli bir dille” savunulmasa.
Böylece milyonlarca mazlumun masumiyetini “bu dille” lekelenmese…
[Veysel Ayhan] 4.1.2018 [TR724]
Yeni yıl, yeni hâl [Kemal Ay]
Bediüzzaman’ın Münazarat’taki soru-cevap faslında söylediği bir sözdür bu: ‘Eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlal.’
Bu bahsin geçtiği yerde Bediüzzaman, kendisinin II. Abdülhamit devrinde Jön Türklere ve Meşruiyet taraftarlarına verdiği desteği anlamayan kimseleri ikna etmeye çalışır.
Kendisine şöyle bir soru gelir: ‘O fırkadan (Padişah taraftarları) fazilet ehli kimselere ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.’
Bediüzzaman şöyle söyler: ‘Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.’
Nedir o fenalık? Cevabı basit: ‘Muhali talep etmek, kendine fenalık etmektir.’ Yani, olmayacak duaya âmin diyerek, değişime direnmek, bu zamanda geçerli olmayan kaidelerden bir ‘eski hâl’ inşa etmeye çalışmak, bir anlamda fenalık demektir.
Nitekim kendisine, ‘Belki onlar eski hâli istiyorlar?’ diye sual edilince, girişte bahsini ettiğim meşhur sözünü söylüyor.
Peki, gerçekten öyle midir? Topluluklar ‘eskiye’ dönemezler mi? Bediüzzaman’ın dediği gibi, siyah çadırımız parça parça olsa, her bir parça yanıp kül olsa, yine eski siyah çadırdan edinemez miyiz?
Hem evet hem hayır.
19.yüzyılı yaşamış ulema (entelektüel sınıf) için ‘yeni hâl’ meselesi, bugünkünden biraz daha farklı. Devrimler ve ihtilaller çağını bilfiil yaşamış kimseler, tarihin hep başkalaşarak ilerlediği fikrini edinmişlerdi.
Nitekim haklı oldukları bir taraf var. İmparatorluklar devri kapandı, sözgelimi. Avrupa’nın güçlü krallıkları bir bir yerini parlamentolara bıraktı. Parçalanmalar sürdü.
Bediüzzaman, bu değişim karşısında Avrupalı entelektüeller gibi düşünüyordu. Osmanlı’yı da bu Avrupa’daki değişimin bir parçası olarak ele aldı. Osmanlı’nın Avrupa’ya, Avrupa’nın ise Osmanlı’ya gebe olduğunu, bu iki doğum gerçekleşmeden kıyamet kopmayacağını savunmasını belki bu çizgide değerlendirebiliriz.
Ancak yine de bu sözü muğlaktır. ‘Yeni hâl’ sözüyle de çelişir gibi görünür. O hâlde Bediüzzaman’ın bu iki tavrının (ki benzer zaman dilimlerinde sarf edilmiş sözlerdir) farklı düzlemlerde ele alınması gerektiğini düşüneceğiz.
Her durumda, buradan çıkarabileceğimiz ders şu: Yeni hâl çoğu zaman eski hâle galip gelir. Çünkü zaten ‘yeni hâl’ dediğimiz şeyin ortaya çıkmasını sağlayan çevresel şartlar, ‘eski hâl’ dediğimiz durumda çatlaklar oluşmasına bağlıdır. Vazo kırıldığında, bir araya getirilmez. Getirilse de, eski vazo olmaz.
19.yüzyılda değil sadece 20. yüzyılda da ‘devrimler ve dönüşümler’ en önemli değişken olarak ele alındı. Bu sebeple ‘yeni hâl’ ufukta belirdiğinde, artık kimsenin buna engel olamayacağı iddialı ve tumturaklı ifadelerle beyan edildi. Fakat soru hep şuydu: Hangisinden taraf olmak lazım?
Sırf bir hâl ‘yeni’ diye, ondan yana olmak mı gerekir?
Bu konudaki en vahim örneklerden birisi Fransız filozof Michel Foucault’nun, 1979’daki İran Devrimi’ne açıktan destek vermesiydi. Bir İtalyan gazete için İran’a giderek yazdığı izlenimlerde, ufukta görünen Mollalar rejimini, ‘arkaik’ Şah rejimini devirdiği için alkışlıyordu. Onu yanıltan sadece ‘görüntü’ değildi muhtemelen. O dönem İranlı Marksistler de devrim şafağının söküşünü alkışlarla karşıladı.
Şah dönemi, bir istibdat dönemiydi ve o günleri yaşayanların Mollaların belirsizliğini bile kabulleneceğini düşünmek mümkün. ‘Yeni’ daha çekiciydi elbette. Hele ki alternatifi ‘eski’ ise.
İran’da Humeyni’nin liderliğinde örgütlenen yeni devlet, muhaliflerini ve alternatiflerini çok usta biçimde yok etti. Irak’la girişilen 8 yıllık savaş, ABD’nin öngörülerinin aksine, Mollalar rejimini daha da kökleştirdi. Hatta bütün bölgeye yayılmasına, ‘Şii hilali’ doktrininin doğmasına sebep oldu.
Muhalif hareketler her daim ‘çok parçalı’ olmakla maluldür. Zira istibdat dönemlerinin baskısını çeşitli fikirden insanlar hisseder, çünkü istibdat rejimi ‘rekabetten’ hoşlanmaz. Alternatifsizlik, rejimin varoluşu için elzemdir.
PKK’nın 1980’lerin başında ilk iş olarak bölgedeki ‘rakip’ Kürt hareketlerini bastırması, boşuna değildi. Bunu, uzun erimli planları olan her lider bilir.
Ancak bir kez bu ‘istibdat’ yıkılmaya yüz tutarsa, o çok parçalı ‘muhalif’ kitleden, her zaman aynı rengarenk görüntü çıkmaz. İçlerinden muhtemelen en örgütlü olanı liderliği ele geçirir ve bu kez onun ‘istibdadı’ başlayabilir.
Belki de bu sebeple bazı ‘devrimlerin’ başarılı olmaması, olmasından daha hayırlıdır diyebilir miyiz?
Burada iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir. ‘Devrim’ ile ‘zamanın ruhu’ birbirinden farklı şeylerdir çoğu zaman. Bediüzzaman’ın artık monarşilerin değil cumhuriyet tarzı rejimlerin hüküm süreceğine dair öngörüsü, bir çeşit ‘zamanın ruhu’ saptamasıdır. Ancak bazı ‘devrimler’ toplumların ‘zamanın ruhu’ denilen gelişmelere karşı verdiği farklı yöndeki tepkinin karşılığıdır.
Monarşi karşıtı ayaklanmalar ve cumhuriyetçi yönelimler Avrupa’da serbest piyasanın ve tüccar sınıfının öne çıkmasını netice verirken, mesela Rusya’daki 1917 devriminden sonra karşımıza ‘devlet kutsaması’ çıktı.
Antik Yunan’da bir şehirde, askerler, tüccarlar ve filozoflar olurdu. Bu üç zümre arasında kimin ‘idareci’ olacağı tartışmasında, elbette filozoflar kendilerini önde görüyordu. Fakat şehirler çoğu zaman ya askerler ya da tüccarlar tarafından yönetilmişti.
Sovyetler deneyimi, bazılarına göre filozofların yönetme çabasıydı. İslamcılar’daki ‘bilge kral’ arayışı da, bu geleneğin devamıdır mesela. Batı’daki ‘tüccar sınıfı iktidarı’ kapitalist doğası gereği aşağılanır. Haklılık payı var, zira bütün toplumu ekonomik ihtiyaçlara göre dizayn etmek, bir yığın problemi de beraberinde getirdi. Gelgelelim, ‘serbest piyasa’ haricindeki modellerde, ‘özgür sivil toplum’ gelişmediği de tarihin öğretisidir.
Bazılarına göre son yıllarda yaşadıklarımız ‘geçici’. Tıpkı Sovyetlerin yıkılıp ‘zamanın ruhu’ dediğimiz şeyin liberal demokratik değerlerle örtüştüğü gibi, bugünkü illiberal demokrasiler de yıkılıp gidecek ve yeniden ‘özgürlük’ bayrağı altında toplanacağız.
Bazılarına göreyse ‘eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlal’. Yeni yılınız hayırlara vesile olsun.
[Kemal Ay] 4.1.2018 [TR724]
Bu bahsin geçtiği yerde Bediüzzaman, kendisinin II. Abdülhamit devrinde Jön Türklere ve Meşruiyet taraftarlarına verdiği desteği anlamayan kimseleri ikna etmeye çalışır.
Kendisine şöyle bir soru gelir: ‘O fırkadan (Padişah taraftarları) fazilet ehli kimselere ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.’
Bediüzzaman şöyle söyler: ‘Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.’
Nedir o fenalık? Cevabı basit: ‘Muhali talep etmek, kendine fenalık etmektir.’ Yani, olmayacak duaya âmin diyerek, değişime direnmek, bu zamanda geçerli olmayan kaidelerden bir ‘eski hâl’ inşa etmeye çalışmak, bir anlamda fenalık demektir.
Nitekim kendisine, ‘Belki onlar eski hâli istiyorlar?’ diye sual edilince, girişte bahsini ettiğim meşhur sözünü söylüyor.
Peki, gerçekten öyle midir? Topluluklar ‘eskiye’ dönemezler mi? Bediüzzaman’ın dediği gibi, siyah çadırımız parça parça olsa, her bir parça yanıp kül olsa, yine eski siyah çadırdan edinemez miyiz?
Hem evet hem hayır.
19.yüzyılı yaşamış ulema (entelektüel sınıf) için ‘yeni hâl’ meselesi, bugünkünden biraz daha farklı. Devrimler ve ihtilaller çağını bilfiil yaşamış kimseler, tarihin hep başkalaşarak ilerlediği fikrini edinmişlerdi.
Nitekim haklı oldukları bir taraf var. İmparatorluklar devri kapandı, sözgelimi. Avrupa’nın güçlü krallıkları bir bir yerini parlamentolara bıraktı. Parçalanmalar sürdü.
Bediüzzaman, bu değişim karşısında Avrupalı entelektüeller gibi düşünüyordu. Osmanlı’yı da bu Avrupa’daki değişimin bir parçası olarak ele aldı. Osmanlı’nın Avrupa’ya, Avrupa’nın ise Osmanlı’ya gebe olduğunu, bu iki doğum gerçekleşmeden kıyamet kopmayacağını savunmasını belki bu çizgide değerlendirebiliriz.
Ancak yine de bu sözü muğlaktır. ‘Yeni hâl’ sözüyle de çelişir gibi görünür. O hâlde Bediüzzaman’ın bu iki tavrının (ki benzer zaman dilimlerinde sarf edilmiş sözlerdir) farklı düzlemlerde ele alınması gerektiğini düşüneceğiz.
Her durumda, buradan çıkarabileceğimiz ders şu: Yeni hâl çoğu zaman eski hâle galip gelir. Çünkü zaten ‘yeni hâl’ dediğimiz şeyin ortaya çıkmasını sağlayan çevresel şartlar, ‘eski hâl’ dediğimiz durumda çatlaklar oluşmasına bağlıdır. Vazo kırıldığında, bir araya getirilmez. Getirilse de, eski vazo olmaz.
19.yüzyılda değil sadece 20. yüzyılda da ‘devrimler ve dönüşümler’ en önemli değişken olarak ele alındı. Bu sebeple ‘yeni hâl’ ufukta belirdiğinde, artık kimsenin buna engel olamayacağı iddialı ve tumturaklı ifadelerle beyan edildi. Fakat soru hep şuydu: Hangisinden taraf olmak lazım?
Sırf bir hâl ‘yeni’ diye, ondan yana olmak mı gerekir?
Bu konudaki en vahim örneklerden birisi Fransız filozof Michel Foucault’nun, 1979’daki İran Devrimi’ne açıktan destek vermesiydi. Bir İtalyan gazete için İran’a giderek yazdığı izlenimlerde, ufukta görünen Mollalar rejimini, ‘arkaik’ Şah rejimini devirdiği için alkışlıyordu. Onu yanıltan sadece ‘görüntü’ değildi muhtemelen. O dönem İranlı Marksistler de devrim şafağının söküşünü alkışlarla karşıladı.
Şah dönemi, bir istibdat dönemiydi ve o günleri yaşayanların Mollaların belirsizliğini bile kabulleneceğini düşünmek mümkün. ‘Yeni’ daha çekiciydi elbette. Hele ki alternatifi ‘eski’ ise.
İran’da Humeyni’nin liderliğinde örgütlenen yeni devlet, muhaliflerini ve alternatiflerini çok usta biçimde yok etti. Irak’la girişilen 8 yıllık savaş, ABD’nin öngörülerinin aksine, Mollalar rejimini daha da kökleştirdi. Hatta bütün bölgeye yayılmasına, ‘Şii hilali’ doktrininin doğmasına sebep oldu.
Muhalif hareketler her daim ‘çok parçalı’ olmakla maluldür. Zira istibdat dönemlerinin baskısını çeşitli fikirden insanlar hisseder, çünkü istibdat rejimi ‘rekabetten’ hoşlanmaz. Alternatifsizlik, rejimin varoluşu için elzemdir.
PKK’nın 1980’lerin başında ilk iş olarak bölgedeki ‘rakip’ Kürt hareketlerini bastırması, boşuna değildi. Bunu, uzun erimli planları olan her lider bilir.
Ancak bir kez bu ‘istibdat’ yıkılmaya yüz tutarsa, o çok parçalı ‘muhalif’ kitleden, her zaman aynı rengarenk görüntü çıkmaz. İçlerinden muhtemelen en örgütlü olanı liderliği ele geçirir ve bu kez onun ‘istibdadı’ başlayabilir.
Belki de bu sebeple bazı ‘devrimlerin’ başarılı olmaması, olmasından daha hayırlıdır diyebilir miyiz?
Burada iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir. ‘Devrim’ ile ‘zamanın ruhu’ birbirinden farklı şeylerdir çoğu zaman. Bediüzzaman’ın artık monarşilerin değil cumhuriyet tarzı rejimlerin hüküm süreceğine dair öngörüsü, bir çeşit ‘zamanın ruhu’ saptamasıdır. Ancak bazı ‘devrimler’ toplumların ‘zamanın ruhu’ denilen gelişmelere karşı verdiği farklı yöndeki tepkinin karşılığıdır.
Monarşi karşıtı ayaklanmalar ve cumhuriyetçi yönelimler Avrupa’da serbest piyasanın ve tüccar sınıfının öne çıkmasını netice verirken, mesela Rusya’daki 1917 devriminden sonra karşımıza ‘devlet kutsaması’ çıktı.
Antik Yunan’da bir şehirde, askerler, tüccarlar ve filozoflar olurdu. Bu üç zümre arasında kimin ‘idareci’ olacağı tartışmasında, elbette filozoflar kendilerini önde görüyordu. Fakat şehirler çoğu zaman ya askerler ya da tüccarlar tarafından yönetilmişti.
Sovyetler deneyimi, bazılarına göre filozofların yönetme çabasıydı. İslamcılar’daki ‘bilge kral’ arayışı da, bu geleneğin devamıdır mesela. Batı’daki ‘tüccar sınıfı iktidarı’ kapitalist doğası gereği aşağılanır. Haklılık payı var, zira bütün toplumu ekonomik ihtiyaçlara göre dizayn etmek, bir yığın problemi de beraberinde getirdi. Gelgelelim, ‘serbest piyasa’ haricindeki modellerde, ‘özgür sivil toplum’ gelişmediği de tarihin öğretisidir.
Bazılarına göre son yıllarda yaşadıklarımız ‘geçici’. Tıpkı Sovyetlerin yıkılıp ‘zamanın ruhu’ dediğimiz şeyin liberal demokratik değerlerle örtüştüğü gibi, bugünkü illiberal demokrasiler de yıkılıp gidecek ve yeniden ‘özgürlük’ bayrağı altında toplanacağız.
Bazılarına göreyse ‘eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlal’. Yeni yılınız hayırlara vesile olsun.
[Kemal Ay] 4.1.2018 [TR724]
Wenger hancı, diğerleri yolcu! [Hasan Cücük]
Alex Ferguson, 1986’dan, Arsene Wenger ise 1996’dan itibaren futbola damga vuran iki önemli teknik adam oldu. Ferguson’un 1996’da devraldığı Manchester United’ı 2013’te bırakıp emekliye ayrılırken, erişilmesi güç başarılara imza atmıştı. Wenger, 1996’da başladığı Arsenal serüvenini 21 yıldır devam ettiriyor. Wenger – Ferguson kıyaslamasında İskoç teknik adam öne çıkarken, Premier Lig’deki bazı istatistiklerde ise Fransız menajer farkını ortaya koyuyor.
ALEX FERGUSON’U GEÇTİ
Alex Ferguson, Manchester United’da geçen 27 yıllık kariyerine 2013’te son noktayı koydu. 13’ü Premier Lig şampiyonluğu, 2’si Şampiyonlar Ligi olmak üzere toplam 38 kupayı kulübüne kazandırmıştı. Ferguson’un ayrılmasıyla en uzun süre görevde kalan isim ise Arsenal’ın Fransız menajeri Arsene Wenger oldu. Wenger’in Ekim 1996’da başlayan Londra yılları devam ediyor. Wenger koltuğunu korurken, diğer takımlar adeta bozuk para harcar gibi teknik adam değişikliğine gitti. Wenger hancı olarak kalırken, diğerlerinin bahtına yolcu olmak düştü.
Patrick Vieira, Dennis Bergkamp, Thierry Henry gibi efsane futbolcularının yer aldığı kadrosuyla Alex Ferguson yönetimindeki Manchester United’a rağmen ilk şampiyonluk turunu 1997-98 sezonunda atan Wenger, Premier Lig’i kazanan ilk yabancı çalıştırıcı unvanını almıştı. 2001-02 sezonunda Liverpool’un 7 puan önünde şampiyonluk ipini göğüsleyen Wenger yönetimindeki Arsenal, 2003-04 sezonunda şampiyonluğa namağlup ulaşarak büyük bir başarıya imza attı. Arsenal’in başında 812 Premier lig maçına çıkan Fransız teknik adam, Ferguson’un 810 maçlık rekorunu tarihe gömmüş oldu. Wenger, dünyanın en prestijli organizasyonlarından biri olarak gösterilen İngiltere Federasyon Kupası’nı 7 kez kazanarak bu alanda rekor kırdı.
PREMİER LİG’DE İSTİKRAR ABİDESİ
Arsene Wenger, Arsenal’i çalıştırmaya başladığı 1996’dan bu yana şu an Premier Lig’de mücadele eden 19 takım 234 teknik adam değişikliğine gitti. Bu sezon şampiyonluk mücadelesi veren beş büyük takımdan Manchester United 4, Liverpool 7, Manchester City 10, Tottenham 11, Chelsea ise 15 kez kulübeyi yeni bir isme teslim etti. Alex Ferguson’un ayrılmasıyla Manchester United’ın ünlü menajerin boşluğunu dolduramama sıkıntısı yaşadı.
Ferguson gittikten sonra sadece şampiyonluğa değil, teknik adam istikrarına da hasret kaldı. Manchester United 27 yıl sonra emekli olan Ferguson’dan sonra David Moyes, Louis van Gaal ve Jose Mourinho’yu göreve getirdi. Şu an için Jose Mourinho uzun soluklu olacak gibi gözüküyor. Ancak şampiyonluk yarışında Manchester City’nin 15 puan fark atması Mourinho’nun hem şampiyonluk ümitlerini söndürdü hem de geleceğe dair planlarına darbe vurdu.
O SIRADA TÜRKİYE’DE…
Wenger döneminde futbolumuzun 3 büyükleri de teknik adam kıyımı yaşadı. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş aradan geçen 21 yılda tam 60 kez kulübedeki ismi değiştirdi. 1996-97 sezonundan bu yana Fenerbahçe 21, Galatasaray 20, Beşiktaş ise 19 kez teknik direktörünü değiştirdi.
Wenger, Arsenal’de göreve başladığında Galatasaray’ın teknik direktörlük koltuğunda Fatih Terim vardı. Wenger 1 Ekim’de Arsenal’de göreve başlarken, Terim 1 Haziran’da Sarı-Kırmızılı ekibin başına geçmişti. Terim ile Wenger’in yolu 2000 UEFA Kupası finalinde kesişmiş, kupayı kazanan Terim olmuştu. Fatih Terim’in Galatasaray’daki ilk dönemi 4 yıl sürerken, aynı zamanda Wenger döneminde Galatasaray’da en uzun süre görev yapan isim de Fatih Terim olmuş oluyordu. Terim gelgitlerle 4. kez Galatasaray’da geçtiğimiz haftalarda göreve başlarken, Wenger aynı koltuğunda oturmaya devam ediyor.
Wenger’in adaya ayak bastığı yıllarda Fenerbahçe’nin koltuğunda ise Sebastiao Lazaroni oturuyordu. Fenerbahçe teknik adamlarda istikrarı yakalamayıp, değirmen gibi isimleri öğüttü. 21 kez teknik adam değişikliğine giden Fenerbahçe’de en uzun süre görevde kalan isim 2010-13 arasında Aykut Kocaman oldu. Arsene Wenger’in 21 yıllık istikrarına karşılık, Fenerbahçe’de 21 kez değişim yaşandı.
Beşiktaş 1996’da göreve Rasim Kara’yı getirmişti. Rasim Kara 1 yıl sonra görevinden ayrılırken, Wenger görevine devam ediyordu. Beşiktaş Arsenal’de 21 yıl süren istikrar döneminde 19 kez kulübede değişime gitti. Wenger’in 21 yılı geride bırakırken, Beşiktaş’ta en uzun süre görev yapan isim 3. sezonundaki Şenol Güneş oldu. Bakalım Wenger daha ne kadar kalacak, diğer takımlarda ise kimler gelip gidecek. Bunu zaman gösterecek.
[Hasan Cücük] 4.1.2018 [TR724]
ALEX FERGUSON’U GEÇTİ
Alex Ferguson, Manchester United’da geçen 27 yıllık kariyerine 2013’te son noktayı koydu. 13’ü Premier Lig şampiyonluğu, 2’si Şampiyonlar Ligi olmak üzere toplam 38 kupayı kulübüne kazandırmıştı. Ferguson’un ayrılmasıyla en uzun süre görevde kalan isim ise Arsenal’ın Fransız menajeri Arsene Wenger oldu. Wenger’in Ekim 1996’da başlayan Londra yılları devam ediyor. Wenger koltuğunu korurken, diğer takımlar adeta bozuk para harcar gibi teknik adam değişikliğine gitti. Wenger hancı olarak kalırken, diğerlerinin bahtına yolcu olmak düştü.
Patrick Vieira, Dennis Bergkamp, Thierry Henry gibi efsane futbolcularının yer aldığı kadrosuyla Alex Ferguson yönetimindeki Manchester United’a rağmen ilk şampiyonluk turunu 1997-98 sezonunda atan Wenger, Premier Lig’i kazanan ilk yabancı çalıştırıcı unvanını almıştı. 2001-02 sezonunda Liverpool’un 7 puan önünde şampiyonluk ipini göğüsleyen Wenger yönetimindeki Arsenal, 2003-04 sezonunda şampiyonluğa namağlup ulaşarak büyük bir başarıya imza attı. Arsenal’in başında 812 Premier lig maçına çıkan Fransız teknik adam, Ferguson’un 810 maçlık rekorunu tarihe gömmüş oldu. Wenger, dünyanın en prestijli organizasyonlarından biri olarak gösterilen İngiltere Federasyon Kupası’nı 7 kez kazanarak bu alanda rekor kırdı.
PREMİER LİG’DE İSTİKRAR ABİDESİ
Arsene Wenger, Arsenal’i çalıştırmaya başladığı 1996’dan bu yana şu an Premier Lig’de mücadele eden 19 takım 234 teknik adam değişikliğine gitti. Bu sezon şampiyonluk mücadelesi veren beş büyük takımdan Manchester United 4, Liverpool 7, Manchester City 10, Tottenham 11, Chelsea ise 15 kez kulübeyi yeni bir isme teslim etti. Alex Ferguson’un ayrılmasıyla Manchester United’ın ünlü menajerin boşluğunu dolduramama sıkıntısı yaşadı.
Ferguson gittikten sonra sadece şampiyonluğa değil, teknik adam istikrarına da hasret kaldı. Manchester United 27 yıl sonra emekli olan Ferguson’dan sonra David Moyes, Louis van Gaal ve Jose Mourinho’yu göreve getirdi. Şu an için Jose Mourinho uzun soluklu olacak gibi gözüküyor. Ancak şampiyonluk yarışında Manchester City’nin 15 puan fark atması Mourinho’nun hem şampiyonluk ümitlerini söndürdü hem de geleceğe dair planlarına darbe vurdu.
O SIRADA TÜRKİYE’DE…
Wenger döneminde futbolumuzun 3 büyükleri de teknik adam kıyımı yaşadı. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş aradan geçen 21 yılda tam 60 kez kulübedeki ismi değiştirdi. 1996-97 sezonundan bu yana Fenerbahçe 21, Galatasaray 20, Beşiktaş ise 19 kez teknik direktörünü değiştirdi.
Wenger, Arsenal’de göreve başladığında Galatasaray’ın teknik direktörlük koltuğunda Fatih Terim vardı. Wenger 1 Ekim’de Arsenal’de göreve başlarken, Terim 1 Haziran’da Sarı-Kırmızılı ekibin başına geçmişti. Terim ile Wenger’in yolu 2000 UEFA Kupası finalinde kesişmiş, kupayı kazanan Terim olmuştu. Fatih Terim’in Galatasaray’daki ilk dönemi 4 yıl sürerken, aynı zamanda Wenger döneminde Galatasaray’da en uzun süre görev yapan isim de Fatih Terim olmuş oluyordu. Terim gelgitlerle 4. kez Galatasaray’da geçtiğimiz haftalarda göreve başlarken, Wenger aynı koltuğunda oturmaya devam ediyor.
Wenger’in adaya ayak bastığı yıllarda Fenerbahçe’nin koltuğunda ise Sebastiao Lazaroni oturuyordu. Fenerbahçe teknik adamlarda istikrarı yakalamayıp, değirmen gibi isimleri öğüttü. 21 kez teknik adam değişikliğine giden Fenerbahçe’de en uzun süre görevde kalan isim 2010-13 arasında Aykut Kocaman oldu. Arsene Wenger’in 21 yıllık istikrarına karşılık, Fenerbahçe’de 21 kez değişim yaşandı.
Beşiktaş 1996’da göreve Rasim Kara’yı getirmişti. Rasim Kara 1 yıl sonra görevinden ayrılırken, Wenger görevine devam ediyordu. Beşiktaş Arsenal’de 21 yıl süren istikrar döneminde 19 kez kulübede değişime gitti. Wenger’in 21 yılı geride bırakırken, Beşiktaş’ta en uzun süre görev yapan isim 3. sezonundaki Şenol Güneş oldu. Bakalım Wenger daha ne kadar kalacak, diğer takımlarda ise kimler gelip gidecek. Bunu zaman gösterecek.
[Hasan Cücük] 4.1.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)