'Siz bize demiştiniz...' [Abdullah Aymaz]

Bir önceki yazımda Pakistan’daki Pak-Türk Okullarında, yüz akımız adanmış ruhlardan hizmet veren öğretmenlerimizden  birisinin gönderdiği mektuptan bazı bölümleri aktarmıştım. Şimdi de aynı mektubun, Pakistan halkının hissiyatını anlatan kısmını neşretmek istiyorum:

“Bu güzel hizmetlerde akıl almaz baskıların uygulanması neticesinde  biz öğretmenlerin vizesinin uzatılmayıp iptal edildiği resmî olarak açıklandıktan sonra, velilerimiz öğrencilerimiz, komşularımız, dostlarımız, hatta tanımadığımız insanlar arayıp gelip çok üzüldüklerini, bu olaya inanamadıklarını, bizleri çok sevdiklerini ve bir yanlış yapmadığımızı bilakis Pakistan’ın geleceği öğrenciler için yıllarımızı verdiğimizi belirterek, vizeyi vermeyenler adına özür dilediklerini, bundan dolayı utandıklarını, yapılan bu ayıptan çok üzüntü duyduklarını göz yaşlarıyla ve içlerinden gele gele ifade ediyorlardı.

“Ayrılık programı düzenleyen öğrencilerimizle beraber ağlayıp  birbirimize iyice sarıldık… Bizler öğrencileri, Pakistan asıllı öğretmenleri ve bu halkı  çok sevmiştik… Onlar da bizleri. Onun için böyle bir ayrılık bizlere çok ağır geldi ve çok dokundu. Ama Rabbimizin  hikmetsiz bir iş yapmayacağını düşünüp müteselli olmaya çalıştık. Son günlerimizde bir çok insan  yemeğe davet edip veya evlerimize gelerek son defa görüşmek istediler…  Pakistan halkının vefasını hiçbir zaman unutamayacağız… Ölene kadar da elimizden geldiği kadar dile getirmeye çalışacağız.

“Bir burslu öğrencimiz, durumları çok iyi olmamasına rağmen, hediye getirip, ağladı ve dualarının bizimle olduğunu dile getirdi. Komşumuz kısa sürede çıkmamız gerektiği işin eşyaları ucuza satmamamı, kalırsa, parasını vereceğini hatta evdeki yiyeceklere kadar ne kadarlarsa parasını vermek istediğini ve bir haftalık süreçte, almak istediği yiyecekleri de yiyebileceğimiz kadar yememizi istedi… Pak-Türk Okulumuzdan ayrılan öğrencilerimiz bile arayıp çok üzüldüklerini ve ellerinden geleni yapmaya hazır olduklarını, sadece söylememizi istediler. Başka bir velimiz arayarak ‘Elbiselerimi, eşyalarımı ve paramı, neyim varsa, paylaşmaya hazırım’ diyerek, âdeta ‘sahabe kardeşliği’  ortaya koydu. Evden çıkıp sokağımızda giderken hiç görmediğim biri, selam verip çok üzüldüğünü bu olayın kendileri için utanç verici bir olay olduğunu dile getirdi.

Pakistan’dan  kısa bir sürede çıkmamız gerektiği için eşyalarımızın satılması için komşularımız, okulumuzun yerli öğretmenleri, Pakistan halkı âdeta seferber oldular. Eşyalarımız kısa sürede satıldı. Bir öğretmen arkadaşım, kendisine bir velinin geldiğini karşılıklı oturup ağladıklarını, zarfa koyduğu 500 doları getirip vermeye çalıştığını bizimle paylaştı. Yine başka bir veli, bankadan kendi adına banka kartı çıkarıp o kartı almasını ve gittiği yerde her ay elinden geldiği kadar  para yatıracağını arkadaşımıza söylemiş. 

“Tutum ve davranışlarıyla İstiklâl Savaşındaki, ülkemize karşı ortaya koydukları  havayı  tekrar yaşattılar: Kadınlar yüzüklerini, bileziklerini hatta altınlarını getirip, ‘Şimdi gittiğiniz yerlerde iş bulmanız çok zor… Alıp bunları kullanırsınız’ dediler. Yani düğünlerde evlenirken, kendilerine getirip takılan çok değerli takılarını getirmişlerdi…

“Kuetta şehrinde ise okulumuzun öğrencileri, kalb şeklindeki bir kutunun içine gönüllerinden gelen şeyleri yazıp, beraberce ağlaya ağlaya yere gömmüşler… ‘Biz bunu inşallah, siz öğretmenlerimiz tekrar geldiğinizde, tekrar yerden çıkaracağız!..’ demişler…

“Pakistan’ın bu vefalı insanlarını unutmamız mümkün değil…

“Öğrencilerimizden aldığımız pek çok mektup var… Bunlardan bir tanesinin hissiyatını arzetmek istiyorum:

“Sevgili Hocam! Siz bizlere ‘Biz buradan bir gün gideceğiz… Bu okullar, yurtlar… Neler varsa, bunların hepsi, bizden size emanet kalacak…’ demiştiniz. Meğer o gün, bu günmüş! Sizlerle birlikte, barış, sevgi, saygı ve değerler öğrendim. Bizleri çok sevdiniz… Yaşım şu an 19… Ömrümün neredeyse yarısı sizlerle birlikte, yan yana, kol kola, omuz omuza geçti. Sizler bizim ‘Evladım üşüdün mü?’ diyerek üzerimize yorgan örten, annemiz, babamız oldunuz. Allah sizden râzı olsun. Değerli ağabeylerim ve ablalarım siz bizim KAHRAMANLARIMIZ, rol modellerimizsiniz… Biz sizleri asla, ama asla unutmayacağız. İnşaallah, bir gün tekrar görüşmek üzere… Dua edin. Vesselam.” Ömer Faroog

Vedat Beyin yazdıklarından pek çok gerçeği anlıyoruz. Böyle bir netice bile olsa, şu yaşananlar herşeye değer, vesselam…

[Abdullah Aymaz] 27.12.2016 [Samanyolu Haber]

Cihatçılar bölgenin bir gerçeği, neden ciddiye almıyorsunuz? [Haber-Analiz: Kemal Ay]

IŞİD’in ‘el kitabı’ olarak ünlenen ve kısa süre önce Batı medyasında üzerinde makaleler çıkan bir kitap var. Ebubekir Naci takma ismiyle El Kaide’nin önde gelen yöneticilerinden birinin yazdığı düşünülen bu kitabın ismi: “Vahşetin İdaresi: Ümmet’in Önündeki En Kritik Aşama”. Ebubekir Naci, 2004’te yazdığı bu kitabında ‘vahşet dönemi’nde, cihatçıların neler yapması gerektiğini anlatıyor.

‘Vahşet dönemi’ bazılarının sandığı gibi alelade bir cihat değil. Ebubekir Naci, Birleşmiş Milletler (BM) sistemine bağlı bütün ülkelerin belirli bir ‘bağımlılık’ sahibi olduğunu düşünüyor. Bu sebeple de, cihadın etkili olabilmesi için öncelikle bir devletin bütün kurumlarıyla ‘çökertilmesini’ ve yeniden, en temelden başlayarak ‘İslamî hükümlere göre inşa edilmesi’ gerekli.

Kitabın 2004’te yazıldığını düşünürsek, ilk hedefin Saddam sonrası Irak olduğu akla gelebilir. Nitekim bugün IŞİD ya da El Nusra içerisinde etkin görünen isimlerin 2003’teki Irak İşgali ve sonrasındaki çatışmalarla yakından ilgisi var. Ancak bu ufak tefek pratiklerin birleşerek büyük bir ‘cihada’ dönüştüğü yer 2011’den sonraki Suriye oldu.

Suriye’de ‘vahşet’ dönemi

Hatırlarsınız, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, çatışmaların ilk dönemlerinde Meclis’i toplamayı ve kurumları çalıştırmayı sürdürüyordu. Ancak bir süre sonra ülkenin Batı’sına çekilmeyi ve burada bir çeşit ‘savunma’ savaşı vermeyi tercih etti. İç savaş, Suriye’nin kurumsal olarak çöküşü anlamına gelmişti. ABD ve AB’nin Özgür Suriye Ordusu’nu silahlandırması, en büyük etkendi. Ancak Suriye devletinin çöküşü, otomatikman muhaliflerin ‘kazandığı’ anlamına gelmedi. Bilakis, tıpkı Ebubekir Naci’nin kitabında bahsettiği ‘vahşet’ dönemi yaşanıyordu.

Naci, cihatçı pratiklerin Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaline yönelik direnişte hayata geçtiğini özellikle belirtiyor. Ancak bu pratikler, sonrasındaki El Kaide saldırılarıyla belirginlik kazanmış. Naci’ye göre her saldırı, dünyanın çeşitli ülkelerindeki gençleri ‘cezbetmek’ için bir fırsat. Şiddet eylemlerinin, özellikle medyanın ilgi göstereceği yerlerde yapılması şart. Bu medya ilgisi, daha sonra çeşitli propaganda videoları ile destekleniyor ve dünya çapında bir ‘cihatçı’ ağı kuruluyor.

Öte yandan Ebubekir Naci, bu ‘vahşet dönemini’ bir çeşit ‘savaş planı’ olarak tanımlıyor. Amaç her ne kadar ‘İslam devleti’ kurmak olsa da, araç, İslamî olmak zorunda değil. Mesela ona göre ‘terör eylemi’ savaştaki bir ‘tüfek atışı’ndan farksız. Klasik Makyavelist yöntemle, amaçlar araçları meşrulaştırıyor. Haliyle ‘vahşet dönemi’ndeki cihatta her türlü şiddet meşru. IŞİD’in ya da El Nusra’nın ‘ele geçirip yönetmeye çalıştığı’ beldelerde ise, bir çeşit ‘yeni devlet pratikleri’ uygulanıyor. Bunların ‘vahşet dönemi’nden pek farkı yok açıkçası.

Asker yakmanın ‘mantığı’

Bu türlü bir ‘cihat’ eyleminin baş düşmanı ise hava saldırıları. Ürdünlü savaş pilotu Moaz Kasasbeh’in bir kafesin içinde yakılarak katledilmesinin ‘mantığı’ da buna dayanıyor. Öyle bir ‘dehşet’ oluşturulmalı ki, hava saldırısına kalkışacak pilot ‘kırk kere düşünmeli’ Naci’ye göre. IŞİD’in meşhur propaganda dergisi Dabiq da, Ürdünlü pilotun yakılmasından sonra bu çerçevede ‘açıklamıştı’ vahşeti. Nitekim IŞİD’in Türkiye’deki ‘fetvacısı’ Halis Bayancuk’un askerleri yakmaya ‘cevaz vermesi’ de, benzer bir mantığa dayanıyor.

Türk askerlerinin, canice yakılmasının da benzer bir karşılığı olmalı bu durumda. IŞİD, belli ki bu hunharca eylemle El Bab’a girmeye hazırlanan Türk askerinde korku uyandırmak istiyor. Zira esir olarak tuttuğu askerler uzunca bir zamandır IŞİD’in elinde. Hatta askerlerden birisi olan Sefter Taş’la yapılmış bir röportaj bile yayınlanmış.

Görüntüler karşısında AKP’nin tavrı

Bu arada o görüntülerin yayınlandığı akşam verilen tepkileri, sonrasını ve bugünkü tavırları not etmek lazım. Görüntüler ilk ortaya çıktığında hükümete yakın isimler, dehşetin farkına vararak ‘AKP ile IŞİD’i yan yana getirmeye çalışan’ kimselere sataşmaya başlamıştı. Bu görüntüler, AKP ile IŞİD’in arasında bir ilişki olmadığını gösteriyordu, onlara göre.

Hemen arkasından, bu görüntülerin ‘sahte’ olduğu öne sürüldü. IŞİD zaten ABD’li ‘ustalar’ eliyle bu türlü ‘montaj’ görüntüler hazırlayan bir örgüttü. IŞİD ile ABD arasındaki ‘bağlantı’ yeniden keşfedilmişti bir anda. (Bir not düşelim: Batılı rehineleri infaz görüntüleri ilk ortaya çıktığında da benzer tartışmalar yaşanmıştı. Birçok Batılı ‘uzman’ da IŞİD’in ‘propaganda’ maksatlı sahte infazlar organize ettiğini söylemişti. Gelgelelim, IŞİD’in infazları, içeriden tanıklarla doğrulandı.)

Madem IŞİD, Türk askerini ‘küçük göstermek için’ böyle videolar hazırlıyordu, bu durumda bunları internette ‘yayanlar’ IŞİD’in propagandasını yapmaktaydı, iktidara yakın kimselere göre. Hatta iş oraya vardı ki, bu görüntülerden bahseden ve yayan herkes, bir şekilde terör örgütüne yardımdan soruşturulmalıydı.

İktidarın ‘medya propaganda’ mantığı da böyle işliyor işte. Önce görüntü gerçekmiş gibi davranılıyor, ardından sahte olduğuna hükmedilip tam tersi argümanlar öne sürülüyor.

Eğer görüntüleri yayanlar tutuklanırsa

Eğer gerçekten de o görüntüleri yaydıkları gerekçesiyle Türkiye’de birilerine soruşturma açılır da, tutuklamalar yapılırsa ilginç bir durum ortaya çıkacak: Daha önce “Gülen’e karşı olduğum için hapis yattım” diyen IŞİD’in Türkiye sorumlusu Halis Bayancuk serbest dolaşacak ve askerleri diri diri yakmaya cevaz vermiş olacak, fakat onun yerine, o görüntüleri sosyal medyada paylaşanlar hapis yatacak…

Türkiye’de uzunca bir süredir ‘terörle mücadele’ böyle yürüyor. Terörün kendisiyle değil ama terör bahanesiyle muhalefetle mücadele ediliyor. Yahut birileri Erdoğan’ı ‘kandırmış’ oluyor ve kandırılanın hiçbir sorumluluğu olmazken, ‘kandıran’ odaklar ‘vatan haini’ muamelesi görüyor.

Suriye’de bir devir kapanırken de, şimdiden Suriye politikasının ‘günah keçileri’ hazırlanmıştır. Bir ara Ankara kulislerinin ‘korkutucu-başısı’ bir Twitter hesabı, “Suriye ile ilgili yanıltıcı raporlar hazırlayan” STK’ların hedefe konacağını duyurmuştu. Ahmet Davutoğlu ve ekibi için yolun sonu da denebilir.

Cihatçılar ne olacak?

Rusya ve İran’ın desteği ile Suriye’de iç savaş dönemi sona ererken, bölgedeki ‘cihatçıların’ ne olacağı önemli bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Bir süredir dış politika uzmanları, “El Bab’ı IŞİD’den alıp geri Esad’a mı vereceğiz?” diye soruyor. Erdoğan’ın buna cevabı, “El Bab’ı IŞİD’den alacağız ve oraya sahipleri gelip oturacak.” Halep’ten çıkarılan El Nusra ekibiyle, TSK ile birlikte operasyonu yürüten ÖSO’yu kastediyor olmalı. Peki buna Esad’ın ses çıkarmayacağına dair Rusya’dan söz alınmış mıdır? Henüz bilemiyoruz.

‘Vahşet dönemi’ Suriye’de sona ererken, bir başka ülkede açılacağına dair işaretler de görünmeye başladı. Devlet kurumlarını kendi eliyle zayıflatmış, halk içerisinde nefreti körüklemiş, para-militer yapılar hazırlamış ve halkını sürekli bir ‘seferberlik’ hâlinde tutmaya azmetmiş bir başka Ortadoğu ülkesi bulunur nasılsa… Bu tarif size belirli bir ülkeyi çağrıştırıyorsa, o sizin ‘vatan hainliğiniz’…

[Kemal AY] 27.12.2016 [TR724]

Abanılan algı yönetimi mukadder akıbeti engelleyebilir mi? [Akif Umut Avaz]

Değişmez kuraldır: Her açıdan iflas etmiş despotik rejimlerde gerçekler artık yönetilemez hale gelince bütün imkânlar seferber edilerek sadece algının yönetilmesi aşamasına geçilir. Oysa, ne kadar maharetle oluşturulmuş olursa olsun algının mukkadder olanı değiştirme gücü kısıtlıdır. Yine de tarih, son demlerindeki despotların bu yöndeki nafile çabalarının umutsuz örnekleriyle doludur.

Doyumsuz ihtiraslarının dayattığı ihtiyaçlara karşılık veremeyen kifayetsizliklerinden dolayı gerçekliği yönetmekte acze düşen bu tür rejimler, tıpkı iradesiz kurtçukların çevrelerine ördükleri kozalar gibi, kendi çevrelerinde sanal bir gerçeklik kozası oluşturmaya koyulurlar.

Bu aşamaya gelmiş despotik rejimler, bir taraftan gelişmeleri artık yönetemeyen acizlikleri yüzünden, öte taraftan kendi yalanlarıyla ördükleri o sanal dünyaya en önce ve en fazla kendileri inanmaya başladıklarından, gerçeklikle bağlarını gün be gün daha fazla koparırlar. Daha ileri ve daha hastalıklı bir aşamaya geldiklerinde ise ürettikleri sanal gerçeklik uğruna sahadaki olgusal gerçekliği yok saymaya başlarlar.

RUHLARININ ÇOKTAN TERK ETTİĞİ CESETLERİNİ BİR SÜRE DAHA…

Artık hastalıkları o derece ileridir ki, tüm toplumun ve hatta tüm dünyanın kendileri gibi davranmasını beklerler. Bunu temin için tüm enerjilerini ve imkânlarını sadece algı yönetimine hasrederler. Bu umutsuz çabaları ve sürekli yenilenen makyajları bir müddet daha ayakta kalmalarını, ruhlarının çoktan terk ettiği cesetlerini bir süre daha sürüklemelerini sağlasa da mukadder akıbetlerini değiştirmez.

Ne demek istediğimizi daha iyi anlamak isteyenler ABD ve koalisyon güçlerinin 20 Mart 2003 günü Irak’a yönelik başlattıkları işgal harekâtının hemen öncesinde Saddam Hüseyin rejiminin dört elle sarıldığı umutsuz algı operasyonlarına ve özellikle de Enformasyon Bakanı Muhammed es-Sahaf’ın söylem ve faaliyetlerine dönüp şöyle bir baksın. Ya da daha gerilere gidip, pek çok benzeri gibi, insanlığa büyük yıkımlar getirdikten ve görülmedik acılar çektirdikten sonra çöküşün eşiğine gelen Adolf Hitler’in, son çırpınışları niteliğindeki, algı ve propaganda çabalarına bakıversin.

BENİM FÜHRERİM VE KOLBERG…

Meraklısına, Hitler’in geçeceği yerle bir olmuş caddeleri, çevresindeki harabeye dönmüş evleri, yıkıntılara dönüşmüş mahalleleri dekorla kapatacak kadar abartılan bu umutsuz çabaları mizahi bir üslupla anlatan “Benim Führerim (Mein Fuhrer)” filmi bu konuda belki bir fikir verebilir. Ya da daha iyisini yapıp, sırf algı yönetimi için Hitler’in emri ile Veit Harlan’ın 1945’te çektiği “Kolberg” filminin hikâyesini bir yerlerden bulup okuyabilirsiniz.

Nazi Almanyası’nın her cepheden geri çekilmek zorunda kaldığı, tutunmak istediği yerlerde ise ölüm kalım savaşları verdiği bir ortamda, halka umut pompalamak isteyen Hitler rejimi, 1807’de batı Pomeranya’daki Kolberg Kalesi’nin Napolyon ordularına karşı nasıl kahramanca savunulduğunu konu alan bu film çektirmişti. Bu filmde figüran olarak kullanılmak üzere cephede savaşan on binlerce asker geri çekilmişti. Algı uğruna cephede ölümcül zaaflar oluşturulmasına karşı generallerin tepkisine rağmen Propaganda Bakanı Goebbels’in tavsiyeleri doğrultusunda Hitler bildiğini okumaya devam etmişti.

Açlığın ve yokluğun kol gezdiği şartlarda halkın tepkisinden çekinildiği için gerçek maliyeti gizlenmiş olsa da, “Kolberg”in 8 milyon mark gibi muazzam bir paraya mal olduğu resmen açıklanmıştı. Böylece o zamana kadarki en pahalı sinema yapımı olarak tarihe geçmişti. Yaz günü çekilen filmde sırf kar görüntüsü oluşturabilmek için bile filmin çekildiği alana en az 100 vagon tuz taşınmıştı.

ALGIDA ZAFER, SAHADA HEZİMET…

Berlin havadan ve karadan yoğun bombardıman altındayken filmin montajı devam etmekteydi. Filmde toplamda 187 bin insan kullanılmış ve bunun 50 bininin asker olduğu açıklanmıştı. İlk kez 30 Ocak 1945’te devam eden hava saldırıları altında gösterime giren “Kolberg”, filmde kullanılan insan sayısı bakımından 1982’de çekilen “Gandi” filminden sonra en kalabalık ikinci “cast” olarak hem sinema hem de propaganda tarihindeki yerini aldı.

Hitler, peşine taktığı halkın algısını yönetmek için kritik cephelerden asker çekmek dâhil tüm imkânlarını seferber ederken sahada ve gerçek hayatta bambaşka gelişmeler yaşanmaktaydı. Filmin gösterime girmesinden sadece bir ay sonra Ruslar, filmin çekildiği Kolberg’i asker ve sivil 70 bin Alman ile birlikte kuşatmış, Mart ortalarında ise ele geçirmişti. Hitler, propagandayla oluşturduğu sanal dünyasında Kolberg kahramanlıklarını anlatmaya devam ederken, Kolberg artık Rusların elindeydi. Polonya’nın bir parçası haline gelen Kolberg artık Kolobrzeg olarak anılacaktı. Hitler’in dev bütçeli propaganda makinesiyle giriştiği algı yönetimi mukadder sonunu değiştirmeye yetmemişti.

KUZEY KORE VE ERDOĞAN…

Bugün halkı açlıktan kırılan dünyaya kapalı Kuzey Kore diktatörlüğünün kendi halkını aldatmak için başvurduğu benzer propaganda ve algı yöntemleri uluslararası medyada sıklıkla haberlere konu ediliyor. El Bab’da şehit düşen, IŞİD tarafından yakılan askerler özenle gözlerden saklanırken, TV dizilerindeki ve sinema filmlerindeki kurmaca kahramanlıklarla topyekûn bir halk uyutulmaya çalışılıyor. Erdoğan rejiminin yalanlarla, iftiralarla, kurmacalarla, gözbağcılıkla sahadaki gerçeklerin hilafına algı yönetme çabalarının Kuzey Kore diktatörünün hemen yanında zikredileceği günlerin sanırım eşiğindeyiz.

Henüz 200’e yakın yayın ve basın organını kapatmadığı, önde gelen 170’den fazla gazeteciyi hapse atmadığı, 100’e yakınını ülkeyi terke zorlamadığı ve tamamı eleştirel medyadan olmak üzere gazetecilerin en az yüzde 40’ını işsiz bırakmadığı günlerde bile Erdoğan despotluğunun algı yönetimi ve propaganda imkânları muazzamdı. Yapılan bir araştırma o günlerde bile Erdoğan’ın ağzından çıkan her kelimenin Türkiye’deki 40 milyon insana anında ulaştığını, Erdoğan’ın söyleminin aksini savunanların görüşlerinin ise toplamda en fazla 3 ila 8 milyon arasında insana erişebildiğini gösteriyordu.

Bağımsız medyayı tamamen yok eden, eleştirel gazetecileri tamamen susturan, sosyal medyaya bile tahammül gösteremeyen Erdoğan, algı oluşturma konusunda bugün tam anlamıyla bir tekel durumunda. Siyahı beyaz beyazı siyah, erkeği dişi dişiyi erkek, olmuşu olmamış olmamışı olmuş, suçluyu masum masumu suçlu, haini kahraman kahramanı hain vesaire göstermek Erdoğan için çocuk oyuncağı niteliğinde.

‘GERÇEK BAKANLIĞI’ VE ARŞİV, KİTAP YOK EDEN VANDALLIK

Söyledikleri sahadaki olguların ve gerçeklerin tam zıddı bile olsa on milyonlar artık sadece onun söylediklerini gerçek biliyor ve sahadaki olgusal gerçekleri bile yalan olarak görüyor. Erdoğan, George Orwell’in “1984” romanında bahsettiği “gerçek bakanlığı”nı da fazlasıyla gerçekleştirmiş durumda. Erdoğan, sadece bugün yaşanan olaylarının kafasına göre tarihe geçmesiyle yetinmiyor, oluşturmaya çalıştığı algıyı en ufak bozma ihtimali olan gazete ve dergilerin arşivlerini, kitapları tarihte eşine az rastlanır bir vandallıkla yok ediyor.

“Allah’ın bir lütfu” olarak ilan ettiği 15 Temmuz askeri darbe komplosunu kullanarak merkezinde kendisinin olduğu sanal bir tarih, esas oğlanın kendisi olduğu bir efsane inşa etmeye çalışıyor. Oluşturmaya çalıştığı bu algıya, ahmaklık düzeyinde cehaletleriyle öne çıkan halkın önemli bir kısmını çoktan inandırmış durumda.

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’a yönelik suikastta da, sahadaki gerçekler ilk dakikadan itibaren tam tersini gösterdiği halde, anında dolaşıma soktuğu apaçık yalanları ve iftiraları (tamamı çürütülmüş olsa da) kontrolündeki müptezel medya üzerinden sürekli tekrarlamaya devam ediyor.

KAHRAMANLIĞIN YÜZDE 90’I RİCATTA GALİBA

Henüz yeni kurulmuş TBMM hükümetinin1920’lerin başında en zor şartlar altında Kurtuluş Savaşı’nı verirken bile özel imtiyazlarla koruma altına almayı başardığı Süleyman Şah Türbesi’ni bir gece gizliden Suriye’den kapıp kaçtıkları utanç verici bir ricattan bile kahramanlık destanı çıkarmayı başarmış bir algı büyücüsünden bahsediyoruz burada. Aynı algı büyücüsü, adamlarını Moskova’ya gönderip Esed rejiminin tüm şartlarını kabul eden bir mutabakat metnine imza attırırken, diğer taraftan nihai olarak Esed’e teslim edilecek topraklarda Mehmetçiği IŞİD vahşilerine yem edebiliyor. Moskova anlaşması mahir algı yönetimiyle kamuoyunun dikkatlerinden kaçırılırken, “Askerimizin Suriye’de ne işi var?” diye sormak bile adeta efsunlanmış kitlelerin aklına gelmiyor.

IŞİD’e yem edilen ve gerçekte sayılarının ne kadar olduğu gizlenen şehit Mehmetçiklerin cenazeleri sessiz sedasız kaldırılırken, Erdoğan coşkulu stadyumlarda arz-ı endam ederek ortada adeta hiçbir fecaat olmadığı algısını başarıyla oluşturuyor. Tamamen kontrolündeki medya da tarihte görülmedik bir haysiyetsizlikle Suriye’de gelen şehitleri gizleme misyonunu üstleniyor. Öyle ki tüm dünyada birinci haber olan IŞİD’in canlı canlı yaktığı iki askerimiz adeta yokmuş gibi davranılıyor.

MEHMETÇİĞE ATEŞ, ERDOĞAN’A AYRAN…

Erdoğan, dünyanın bu haberle çalkalandığı aynı saatlerde uyduruk bir açılışta kameralar karşısında hiç utanmadan ayran içme şovu yapabiliyor. Yer yer bazı tetikçileri bu genel duruşun hilafına hareket ederek IŞİD’in yaktığı askerlerin aslında “IŞİD’e katılmış militanlar” olduğu tezviratını yayabiliyor. Ahmaklıklarından hiç şüphe duymadıkları çok geniş bir kitle ise, bu algı büyücülerini her zaman olduğu gibi sükût-u hayale uğratmayıp “IŞİD kendi militanlarını neden yaksın?” diye bile sormuyor.

Yönetmekten aciz oldukları dış politika, savunma ve güvenlik politikaları gümbürtülü çatırtılarla çökerken devreye soktukları algı yönetimini çöken ekonomi konusunda da başarıyla uyguluyorlar. Milleti ahmak yerine koyan teknik bir manipülasyon aracı olarak kullandıkları TÜİK üzerinden sürekli pembe tablolar, tanımları ve hesaplama yöntemleri ile sürekli oynadıkları rakamlar üzerinden halkı aldatmaya devam ediyorlar. Ekonomimiz gerçekte küçüldükçe kâğıt üzerinde büyüyor, halk gerçekte fakirleştikçe kâğıt üzerinde zenginleştikçe zenginleşiyor.

ALGI GERÇEĞE GALEBE ÇALIYOR, AMA…

Tuhaf ama görünen o ki, mahir oldukları türlü yalanlar, iftiralar, şartlatanlıklar, düzenbazlıklar ve sahtekârlıklarla oluşturdukları algı hayatın olgusal gerçeklerine galebe çalabiliyor. Ama şimdilik ve geçici bir süreliğine…

Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma, sosyolojik gerçekliğin ise eninde sonunda sanal gerçekliğe galebe vuracağına olan güvenimizle, ne kadar muazzam olursa olsun oluşturdukları bu algının da er ya da geç kapılarını çalacak mukadder akıbetlerini değiştirmeyeceğini burada tarihe not etmiş olalım.

[Akif Umut Avaz] 27.12.2016 [TR724]

‘Cemaat AKP ile barışır, biz ortada kalırız’ [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Muharrem Yılmaz’ı Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) başkanlığından istifa etmek mecburiyetinde bırakan ‘vatan hainliği’ tartışmasının geldiği hazin manzarayı dünkü makalede ifade etmiştim.

Yılmaz’ın dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan ‘hain’ yaftası yemesine sebep olan demokrasiye elverişsiz şartlar en ağır hali ile mevcudiyetini muhafaza ediyor. Hakkını teslim edelim. Memlekette hayli ilerleme oldu 2014 başından 2016 sonuna kadar…

Erdoğan bu defa ‘Reis-i cumhur’ sıfatı ile kürsüdeydi ve Sütaş ayran yudumluyordu. Millî içki ayranın Oscar merasiminde Muharrem Yılmaz da sevincini ayakta alkışlayarak izhar ediyordu.

İlerlemeden maksat bu ise biz inelim. İndiğimiz otobüste insan haysiyetinin üç kuruş için feda edilebileceğini esefle müşahede ettik, demokrasinin istikbali adına bir kere daha yıkıldık.

Empati bu asırda her derde deva. O halde millî içki trajik komedisini empati yolu ile anlamaya gayret etsek. Erdoğan’dan beklediği özür gelmeyince Muharrem Yılmaz, ‘zamanın Türkiye’yi esir alan ruhu’na büründü, gücün konforuna iltica etti. O da bu toplumun içinde yaşadığına göre zamanın ruhuna uyumlu bir beden dili sergilemesine niye şaşırıyoruz?

Ne hazindir ki heybetli adamların kâğıttan kaplana döndüğü günlerde ayran gönüllü (maymun iştahlı) olmak kaybettiriyor, kazandırıyor. Madem ahval böyle; şirketini, şahsını hedef alan hakaret ve iftiraların üzerine çizgi çekip meseleyi tatlıya bağlamasında ne gibi bir mahzur olabilir? Vicdan körelmeye görsün, bahaneler peşi sıra gelir.

Muharrem bey vatan sevgisini ölçmeye kalkan Erdoğan’ı ayakta alkışladı. Belki de büyük bir yük kalktı omuzlarından. Tamamen kendi tercihi…

Esasında tam olarak öyle değil. ‘Empati’ derken tutarlılığı kaybetmeyelim. Düz bir vatandaş olsa ‘ya dün dediklerine inanmıyordu ya da bugün yalan söylüyor’ deyip geçebilirdim. Amma velakin 17/25 Aralık 2013’te patlak veren yolsuzluk ve rüşvet düzeninin üzerine gidilmesini talep eden ve AB normlarında bir demokrasi tasavvurunu her fırsatta dile getiren TÜSİAD’ın başkanlığını yapan bir isim için aynı yorum yapılamaz. Bu kadar basit değil.

MUSTAFA KOÇ BASKILARA BOYUN EĞMEDİ

Madem bu fasıl açıldı. Muharrem Bey’in o günlerde TÜSİAD yönetimine ve yakın çevresine sarf ettiği, “AKP ile cemaat yakında barışır, biz ortada kalırız.” sözlerini hatırlatmak elzem hale geldi. Türkiye’de olup bitene ringdeki boks maçı olarak bakıldığı ve kimin ayakta kalacağına göre bahis oynandığı için herkes B planı arayışında. ‘Hukuk devleti’, ‘yargı bağımsızlığı’ süslü salonlarda kuşağa hoş gelse de karın doyurmuyor…

Türkiye’de yolsuzlukla mücadelede yakalanan tarihî fırsatı ‘Erdoğan-cemaat kavgası’ diye yanlış tevil edenlerin benzer sözleri merhum Mustafa Koç’un da kulağına çalınır. Bunlara mukabil Mustafa Koç’un, TÜSİAD’ın günü birlik düşünmek yerine ilkelerin yanında saf tutmasının doğru olacağını söylediği konuşuluyordu. Baskı nereden gelirse gelsin özgürlükçü çizgiden taviz verilmeyecekti.

Zaten teşebbüs hürriyeti, mülkiyet hakkı ve serbest piyasa, TÜSİAD’ın varlık sebebiydi. Türkiye’yi AB’den uzaklaştıracak kanun ve uygulamalara sessiz kalınamayacağının da altını çizmişti. Mustafa Koç’un 3 Mart 2014’te Hürriyet’te yayımlanan mülakatının bu nazarla tekrar okunması ufuk açıcı olabilir.

MUHARREM BEY BARIŞTI, CEMAAT DEĞİL

Kendi tabiri ile Muharrem Bey, Türkiye’yi adım adım tek adam rejimine götüren Erdoğan ile barıştı. Cemaat / Hizmet Hareketi ise TÜSİAD’ın endişesinin aksine böyle bir zillete düşmedi; Türkiye’de sivil ve müstağni kalmanın bedelini üç senedir ödüyor. Zamanın ruhunu eşya ve hâdiselerin zahirine bakarak anlayacağını zannedenler için cemaat ortada kaldı, siyaseti iyi okuyamadı ve hükûmetle girdiği harbi kaybetti.

Öyle mi?

Cemaatin neyi niçin kaybettiği ve de neleri kazandığı Kadıhan’ın, Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Hân’ın torunu Hülagü’ye anlattıklarında saklı.

Bağdat’ta 200 binden fazla kişiyi katleden, kütüphane ve camileri yakan, Dicle’nin günlerce insan kanı ve mürekkebe boyanmasına sebep olan zalim Hülagû’nun karşısına anlı şanlı âlimler çıkmaktan korkarken, sadece genç bir âlim olan Kadıhan o tehlikeli adımı atmaya cesaret edebilmişti. Çadırına kadar gitmekle kalmamış, imparatorun ezberini bozmuştu.

Hülagü’nün iki suâline iki çarpıcı cevap vermişti Kadıhan. İşte o suâller ve cevapları:

“Söyle bakalım beni buraya getiren sebep nedir?”

–”Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal ve mülk peşine düştük. Zevk ve safaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetlerini almak üzere seni gönderdi.”

“Pekâlâ, beni buradan kim gönderebilir?”

–”O da bize bağlı. Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve safadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.”

Fazla söze ne hacet! Varsın büyük sermaye, medya, muhalefet, sendikalar, barolar ve mahkemeler; zulme, gaspa ve korku imparatorluğuna boyun eğsin. Herkes kendi kendisini inkâr edecek hallere bürünsün.

Kadıhan’ın Hülagü’ye anlattıklarından hissemize düşeni alabilirsek işte o vakit mefkûremiz adına ayran gönüllülük etmiş olmayız.

[Semih Ardıç] 27.12.2016 [TR724]

İtirafçılara hesap sorulunca [Nazif Apak]

Gelmiş geçmiş en büyük yolsuzluk skandalının ortaya çıkmasından beri iktidar, Cemaati suçlayacak malzeme aradı. Ele avuca gelecek bir şey bulamadı. En güvendikleri Tahşiye davası ile yola koyuldular; ama her aşamada iddiaların ne kadar saçma olduğu ortaya çıktı. Yine de hukuk katliamından geri durmadılar, bölük pörçük ve suç olmayan eylemlerden mahkeme kapılarını aşındırdılar…

15 Temmuz’daki kurgulanmış-kalleş darbe teşebbüsünü Cemaat’in üzerine yıkmaya heveslendiler. Beyin yıkama metotlarıyla toplumun önemli bir bölümünü bu yalana inandırıp herkesi kandırdılar; ama hukuki boşlukları hala dolduramıyor; darbede kendi planlamalarının etkin rolünü gizlemekte güçlük çekiyorlar. Olmuyor. Bir açığı kapatsalar öbür taraf çıplak hale geliyor.

En son Rusya Büyük elçisine yapılan kalleş suikastı onlarca yalan uydurmak suretiyle Cemaat’e yıkmaya cüret ettiler. Nafile. Katilin profili, olay esnasında söyledikleri, yakın arkadaş çevresi, emniyetteki tasfiye sonrası eline silah tutturulması, El Nusra bağlantısının gizlenemez derecede açıkta olması vs. yalancıların mumunu yatsıya bırakmadı…

Tek çare: İtirafçılar

Hal böyle olunca geriye sadece ‘itirafçı’ adı verilen iftiracılar kalıyor. Malını, ailesini, canını, hürriyetini tehlikede gören ve korkunun esiri haline getirilmiş bazı kişiler itirafçılık adı altında sunulan ahlaksız teklife evet demek zorunda bırakılıyor. Bu tip zayıf karakterli insanların uydurma beyanları tek başına delil olabilir mi? Asla! Ne var ki AKP yargısının elinde avucunda suç unsuru sayılabilecek somut hiçbir delil yok. En güvendikleri ByLock bile ortaya çıkan gerçekler karşısında delik deşik oldu. Vicdanını bir adama satmış yargı için şimdi tek sığınak itirafçılar.

İtirafçı adıyla iftirada bulunan insanların hukuken çok büyük bir çıkmazı var: Madem yapılanlar suçtu, beraber çalıştığın kişiler bir örgüttü; sen de aynı suçu işlemiş olmuyor musun? Mesela ‘Çatı davası’ dedikleri dosyaya bir de bu açıdan bakın; ne kadar büyük bir hukuk faciası işlendiğini göreceksiniz. Latif Erdoğan, Kemalettin Özdemir, Nurettin Veren gibi kişilerin bu davalardan cezasız sıyrılmaları imkansız.

Ortada bir suç yok aslında. Ama bu adamların beyanı ile onlarca insan yargılanacaksa en başta itirafçıların sanık sandalyesine oturtulması gerekir. Latif Erdoğan kendini öncü, kurucu; hatta Hizmet’in asıl sahibi saymıyor muydu? Nurettin Veren adlı kişi okulların, gazetelerin vs. akıl ve fikir babası olarak kendini görmüyor muydu? Kemalettin Özdemir bir dönem ‘Emniyet imamı’ olarak çalıştığını söyleyerek paçayı kurtarma derdine düşmemiş miydi?

‘Hizmet’in Sözcüsü’ yırtabilir mi?

Diyelim ki ismi geçen kişileri kamuoyu çok tanımıyor; o zaman daha  tanınan birini örnek vereyim: Hüseyin Gülerce. Bu şahıs her yerde ve her zaman ‘Hizmet’in sözcüsü’ gibi davrandığını sağır sultanlar bile duymuştur. Adamı zapt etmek için bir ara Cemaat seferber olmuş, “Abi sen sözcü falan değilsin; ne olursun artık bazı kritik görüşmeler yapıp bazı sözler vermeyi bırak” demişlerdi.

O aldırdı mı? Hayır. Cemaati zora sokacak randevular aldı, görüşmeler yaptı ve sonunda Fethullah Gülen resmen açıklama yapmak zorunda kaldı. Neydi o açıklama, hatırlayan var mı? Resmen Gülerce hedef alınmış, yaptığı görüşmelerin kurduğu ilişkilerin kişisel tercih olduğu, Cemaati temsil etmediği söylenmişti…

Kamuoyu huzurunda tekzip yemesine, tedip edilmesine rağmen Gülerce ‘sözcülük’ huyundan vazgeçti mi? Hayır, ısrarla devam etti ‘tehlikeli ilişkiler’ kurmaya. Mesela? Gülerce PKK ile irtibat kurdu, görüşmeler yaptı, Cemaati zora sokacak sözler verdi. Bu vahim durum ortaya çıkınca Hocaefendi’nin tepkisi çok net ve sert idi. O kadar ki ipler kopma noktasına o gün bir daha geldi.

‘İstişare ettim’ yalanı

Gülerce bir yalan uydurarak kendini kurtarmaya çabaladı: ‘Ben görüşmeden önce Hocaefendi’den izin aldım’ dedi. Gülen’in tepkisi  daha da şiddetliydi. En yakın görgü şahidinden dinlediğime göre Hocaefendi. “Yalan söylüyor!” dedi. Öğrendiğime göre araya Vakıf’tan birileri girdi ve Gülerce ile görüştüler. Gülerce Hocaefendi’den izin alma meselesini tekrar edince bunun yalan olduğunu söylediler. Hüseyin Bey’in yüzünün kıpkırmızı kesildiğini birkaç kaynaktan dinledim.

Meğer Gülerce kelime oyunu yaparak yalan söylemediğini kendi kendine telkin ediyormuş. Herhalde şimdi de benzer bir teselli ve telkinde bulunuyor kendine. Tevile neden olan konu da şu: PKK görüşmesinden seneler önce Öcalan’ın avukatları her kesimden 50 civarında gazeteci ile görüşürken Gülerce’yi de aramış. O da bunu Hocaefendi’ye nakletmiş, 50 gazeteciden biri olarak görüşmek istediğini söyleyince Hocaefendi sessiz kalmış. Meğer Gülerce, yıllar önce avukat görüşmesi için yarım yamalak yapılan görüşmeyi yıllar sonra PKK ile görüşme için kullanıyormuş. İzin de yokmuş, istişare de. Ancak adam Cemaati ateşin içine atacak bir görüşme yapmış, sözler vermiş, bunu herkesten gizlemiş, olay ortaya çıkınca da yıllar önceki avukat görüşmesini kastederek “Ben kendisi ile istişare ettim” diyerek terör örgütü ile ne pazarlık yaptığını saklamış.

Bir, iki değil…

Gülerce’nin gizli görüşmeleri PKK ile sınırlı değil.

Hizbullah örgütü ile randevulaşıyor, onları Yalova’daki evine davet ediyor mesela. Onlarla uzun uzun görüşmeler yapıyor. Hizbullahçılar iktidarla kurdukları diyaloğu, işbirliğini anlatıyor. Sonra da Cemaatten –özellikle de Cemaatin medyasından- şikayetçi oluyorlar. Kendilerine Hizbulvahşet dendiğini naklediyorlar. Gülerce bunları duyar da boş geçer mi? Veryansın ediyor kendi medyasına. Sonra da bunları kılıfına uydurarak ve Hizmet sosu katarak Cemaatin içinde etkin gördüğü kişilere naklediyor. Tabi bazı insanlarda da şu kuşku uyanıyor: Sen kimsin ve hangi sıfatla eli kanlı radikal bir örgütle görüşüyorsun?

Gülerce’nin esrarengiz görüşmeleri illegal örgütlerle sınırlı değil. Bir bakıyorsun bir mafya babası ile bir araya gelmiş adama Samsun’da okul binası yapmasını teklif etmiş. Hizmet’in bulaşmamaya çalıştığı Metro şirketinin malum mafyasını Cemaate iltisaklı hale getirmek istiyor. Bir bakıyorsun aynı adam Cübbeli Ahmet diye bilinen kişi ile vapurda özel bir görüşme yapıyor. Ona ne diyor, ne vaat ediyor, nasıl bir kelam ederek Cemaatin ısrarla kaçındığı Cübbeli Ahmet davasında nasıl bir ilişki kuruyor bilinmiyor; ama bu vapur görüşmesi ortaya çıktığında Cemaatin hışmına maruz kalıyor yine. O zaman da bunun ayarlanmış bir görüşme olmadığını, ‘tevafuken’ vapurda karşılaştıklarını söylüyor.

Yalçın Akdoğan’la ortak metin

Daha da kötüsü var: Erdoğan’ın İstanbul’daki Türkçe Olimpiyatlarında ‘Hasret bitsin’ diye gayrı samimi çağrısını iki kişi hazırlıyor: Yalçın Akdoğan ve Hüseyin Gülerce. Akdoğan 28 Şubat’ta ‘devlet görevi’ gereği fişlemeler yapan ve takip eden kişi. Onunla planlama yaparak Gülen’i Türkiye’ye davet ederken bu çağrıya verdiği emeği de gizliyor. Ta ki Akdoğan, Yazarlar Vakfı’ndan birine “Bize ne kızıyorsunuz kardeşim, bu metni Hüseyin Bey istedi ben de yardım ettim; beraber yazdık” diyeceği ana kadar…

Uzatmayayım; demem o ki, madem birileri bir zamanlar arkadaşlık yaptığı kişileri satarak paçayı kurtarmaya kalkışıyor; hazır bunu yaparken hakimlere karanlık yüzlerini de anlatsalar. Mesela Gülerce gerçek itirafa şuradan başlayabilir: Ergenekon organize şemasında Gülerce’nin ismi neden vardı?  Bu günkü parti yargısı itirafçılara dişe dokunur gerçek sorular sormasa bile yarın mutlaka itirafçılık adı altında iftiracılık yapanlar hesap verecek. O zaman bazı gerçekler ortaya çıkacak…

[Nazif Apak] 27.12.2016 [TR724]

Ne bir kurtarıcı ne de siyasi oluşum [Tarık Toros]

Kayseri’de “Şehitleri anma mitingi”nde çalan müzikle oynayan başı örtülü kadınlarımızı, aksakallı dedemizi görünce şunu düşündüm: Ne bir “kurtarıcı”, ne de “yeni bir siyasi oluşum”. Sabırla sürecin bitmesini beklemekten başka çare yok!

Niye mi? Çünkü, şu üç-dört yıldır siyasetin de, medyanın da, sivil toplumun da süreci normale taşıması için yeterince şansı oldu. Lakin bunu hoyratça harcadı. “Yesinler birbirini” dedi, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye sustu, “Şunları bir bitirsinler de biz bunlarla nasılsa hesabımızı görürüz” analizleri yaptı. Hepsi ama hepsi duvara çarptı.

Siyaset, 7 Haziran 2015’te treni kaçırdı. Medyadaki büyük kırılmanın miladı da İPEK MEDYA baskınıdır. Püskürtülebilse böyle olmazdı. İçinde kendim olduğum için söylemiyorum. İlk defa o gün medyaya kayyım atandı, yasal dayanak olmadan medya basıldı, gazeteciler müsadere edildi, içeri tıkıldı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi.

YENİ BİR SİYASİ OLUŞUM?

Kusura bakmayın ama Meral Akşener hareketi yola çıkabildi mi? Yarın bir başka hareket ortaya çıksa “terörize” edilmemesinin garantisi ne? Destek verecek halk mı? Kürt siyaseti hareketi tümüyle tasfiye ediliyor. Hendek kazılmayan Mersin’de bile belediye başkanları gözaltına alındı, tutuklandı. Partili Kürtler ses veremiyor! Neden? Sokağa çıktığı an tutuklanacak da ondan. Bugün, Doğu-Güneydoğu’da, hava karardıktan sonra ilan edilmemiş sokağa çıkma yasağı var. Gazetecilik bittiği için haber veren de yok!

ELÇİN SANGU

Hiç seyretmedim ama ülkenin en popüler dizi oyuncusu olduğunu biliyorum. Elçin Sangu, gazetelerde “hamile olduğu” yönünde haberler çıkınca, Twitter’da yazmış: “Oturup masa başında karaktersiz haberler uyduracağınıza cesaretiniz varsa askerlerimizin başına gelenlerden bahsedin.”

Günler oldu, IŞİD’in yaktığı “iddia edilen” Türk askerleri ile ilgili resmi açıklama yok. O arada, görüntülerin engellenmesi için internet ve sosyal ağlar felce uğratıldı, o ayrı. Modaya uyup “iddia edilen” dedim ama esasen görüntüler şüpheye pek yer bırakmıyor.

GÖRÜNTÜ ANALİZİ

19 dakikalık bir görüntü. İlk 12 dakikası propaganda. Bombalamalar farklı açılardan çekilip marşlarla kurgulanmış. Bir anlamda eylemlerin kamera arkası. Son 7 dakika askerlerimizin infaz edildiği “iddia edilen” bölüm. Çok sayıda profesyonel kamera ve drone’larla çekilmiş, bir film prodüksiyonu gibi. Görüntüler “Full HD” kalitesinde. Öyle ki, saçları bir numaraya vurulmuş askerlerin saç diplerine kadar bir netlik söz konusu. Yakın plan çekimler, kameraya kendi ağızlarından yapılan açıklamalar hayli açık. Hadi diyelim ki “inceleniyor”. Ne kadar sürerse sürün bu “inceleme” bitmeli ve kamuoyuna tatminkar bir izahat verilmeli. Unutturulmaya çalışılıyor, belki de başka bir olay gündemi değiştirsin isteniyor. Bilemem, kolay kolay hiçbir şeye “tarihi” demem. Ancak o görüntüler, mühim bir köşe taşı, onu biliyorum. Sorumlular kafasını ne kadar kuma sokarsa soksun, bir gün önlerine konacak. Tüm dünya, muteber yayın organları aracılığıyla izledi bunları. Kendini gerçeklere kapatmak da bir yere kadar!

ŞİMDİ MAZLUM MESAJLARI:

BABAMIN KİTAPLARI YÜZÜNDEN TUTUKLANDIM

Boğaziçi Üniversitesi Kimya mezunuyum. Yüksek lisansımı da aynı üniversitede yaptım. Geçen yıl aynı üniversiteden mezun erkek arkadaşımla evlendim. Sonra, doktora yapmak için ABD Arizona eyaletine yerleştik. Doktora yapacağım üniversite, referans mektubu istedi. Boğaziçi hocalarından referans mektubu almak üzere 2016 Ağustos ayında Türkiye’ye geldim. Kâbus dolu günlerim, uçaktan indiğim anda başladı. Öncelikle sebepsiz yere pasaportuma “kayıp/zayi” damgası vurularak pasaportum iptal edildi. Hakkımda hiçbir dava soruşturma vs yok. İstanbul’da kimsem yok, fakat babama ait eşyalı boş bir dairemiz var. Babam 3 yıldır Sırbistan’da yaşıyor. Oraya yerleşti, ticaret yapıyor. Giderken “belki bir gün geri dönerim” ya da “yaz aylarında gelirsem kalırım” diye evini satmadı. Kiraya da vermedi, boş tutuyor. Havalimanında taksiye binip o evin yolunu tuttum. Kapıyı açıp içeri girmemle “Terörle Mücadele” ekiplerinin evi basması bir oldu. Güya babam aranan kişilerden biriymiş. Evin ışıkları yanar yanmaz ihbarla polis evi bastı. Kendimi izah etmeye çalışsam da nafileydi. Babama ait kitaplar yüzünden gözaltına alındım ve tutuklandım. Üstelik o kitapların eve konulduğu tarihte bunlar suç değil. Kadere bakın. Eğitimini tamamlamaktan başka düşüncesi olmayan, hayatının baharında gencecik bir kadın cezaevinde çürümeye terk edildi.

[Tarık Toros] 27.12.2016 [TR724]