Eğer gemiye binmişsen [Ebu Abdurrahman]

Senâî Mazlum amcam diyor ki:

Ey yiğit lâfı bırak gayrı, şimdi yüzlerce ümit var… Ümitvar olan, kendisini ye’se atar mı?...  Sen hemen adım at da gör… Eğer gemiye binmişsen, uyuyor olsan bile yol alırsın. Acaba o kurtuluş gemisine, sefine-i Nuh’a benzeyen Hizmet Gemisine tam binebildin mi?.. Bir de “yokluk küheylanı”  ne güzel binektir!.. Yok olmuşsan, seni varlık makamına götürür. Ben bana ‘Hediye verin demedim; Hediyeye lâyık olun’ dedim.

Elde kalem / Gözde yaş / Gönülde elem / Secdede baş. 
Dert kazanında / Sabır kepçesiyle / Pişmek ne güzel!. / İmtihan ocağında / Şefkat kucağında / Olmak ne güzel!..

Sen sadece yürekten iste, aczini idrak et ve çaresizsen eğer, bil ki, inayet sana, senden yakın. Bu yakınlığı da kendinden veya gayriden bilme sakın. “Ol!”  deyip olduran O! Âcizliği aynelyakin yaşamak, rahmetin, inayetin tecelli anı… 

Kul, köledir, paryadır, kıtmîrdir. Beklediğin kapı, kainatın Sahibinindir; ihlaslı isen, müflis olur musun hiç… 

Sen sonunu bekle, olan zaten omuştur…

Elhamdülillahi alâ külli hâl, sivel küfrü ve’d-dalâl.  Her hâlini kazançla yaşamaları hayatın, kayba zaman yok… Zira, kısacık zaten hayat… Dünya üzerine kavga edilecek bir kıymette değil ki, sivrisineğin kanadı kadar kıymeti olsaydı, bir yudum  su içemezdi inkarcı… İmanına şükret… İnancına şükret… Bilgine, ameline, ihlasına şükret ve hep ötelere iştiyakla  yaşa. Ebediyet orada, sevdiklerin orada ve Cuma yamaçlarından temâşa orada. Lâ râhate fi’ddünya, amennâ, lâkin orayı kazanmak da, kul olmakta, kul olarak kalmakta… “Kul oldum! Kul oldum! ”   nidasıyla  sermest olan Mevlânâ, aslında nasıl yaşanacağını da anlamakta… Dünya bir leş ve ancak ona talip olan küllâptır (köpeklerdir). Kul, sırtını döner dünyaya, ama koşar durur ardısıra dünya ona…”

“Dede himmet, evlat gayret: Gayretin neticesine hayret. Var sonunu seyret… Üzerine düşeni yap; neticeyi kabul et. Sefere mesulsun, neticeyi O belirler. O’nun”  “Ol! ” dediği olur ve inan olsan da en güzeldir; yâ olduğu gibi veya neticesi itibariyle…  ‘Ve leyse,  lil insanı illâ’ mâ seâ ya’ yani ‘İnsan için, emek ve gayretinin neticesinden başka bir şey yok’ (Necm Suresi, 53/39)  Evet insanı için çalıştığının  tam karşılığı vardır. Çalışmadan gelen, mirasyedilere emanet. Alınteriyle gelen bereketle mazhar, zira kanaattan neş’et eder. Karınca, arı küçücük cisimleriyle, kocaman  gayrete mazharlar… Ne de çalışkandırlar…, 

[Ebu Abdurrahman] 19.1.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Gazetecileri terör örgütü üyesi yapan savcı Erdoğan’ı dinledi mi? [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

15 Temmuz’dan sonra başlatılan cadı avında gözaltına alınıp tutuklanan gazetecilere ilişkin ilk iddianame kabul edildi. Anadolu Ajansı ve hükümet yanlısı medyanın ballandıra ballandıra yazdığı haberlere göre iddianamede 25’i tutuklu, 29 gazeteci için 10 yıldan başlamak üzere müebbet hapse kadar cezalar isteniyor. Bu öyle bir iddianame ki, Rota Haber Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık’ı da Türk Solu ile tanınan ve Ulusal Parti’nin Genel Başkanı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nu da Muhabirler Yakup Çetin, Emre Soncan ile Zaman Gazetesi Eski Genel Yayın Editörlerinden Ali Akkuş’u da aynı kefeye koyuyor.

Hayatlarını gazetecilik yaparak kazanan ve 6 aya yakındır haksız şekilde Silivri’de esir edilen gazetecilere yönelik suçlama ise akıllara ziyan bir mantığı ürünü. Ve bir o kadar da ağır ithamlar içeriyor. Her biri farklı olmakla birlikte, ellerinde kalemden başka bir şey olmayan gazetecilere yöneltilen suçlama “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek”, “silahlı terör örgütü yönetmek” “silahlı terör örgütüne üye olmak”.

Devlete yüklü miktarda vergi veren terör örgütü!

Hangi silahlı terör örgütünden bahsediyor savcı Murat Çağlak? Tek tek bakalım. Zaman Gazetesi örneğin, 14 Aralık 2014’teki baskın ile özgür medyayı yönelik hükümetin ilk hedefe koyduğu basın kuruluşu idi. Günlük okur sayısı 2013-2014 senelerinde hükümetin baskılarına rağmen 1 milyona ulaşmış bir basın kuruluşu. Anayasa ve yasalar çerçevesinde kurulmuş, tek bir vergi cezası, kaçak göçek işi olmamış. Olsa kayyımdan önce 2 yıl boyunca tarama yapan müfettişler, sonra kayyımlar bulurdu bu mali suçları. Ortada mali suç dahi yoksa, neyle suçlanıyor gazeteciler? Fikir işçilik, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü alanında yapılan haberler, tweet’ler nasıl terör faaliyeti oluyor?

İstanbul Sanayi Odası’nın her yıl düzenli yayınlanan ilk 500 sanayi kuruluşu listesine basın kuruluşları arasında ilk üçe giren, İstanbul genelinde 242. olmuş bir medya kurumundan bahsediyoruz. Zaman’ın hiçbir yayınında şiddet, terör çağrısı olmadığını anlatmak için ne yapmalı? Tam tersine, demokrasinin yanında durduğunu merak eden savcılar, 25 Ocak 2012 tarihinde Ankara Ticaret Odası Kongre Merkezi’nde gazetenin 25. yıl töreninde konuşan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı da dinlemeliler. Ne diyor dönemin Başbakanı Erdoğan:

“Avustralya’dan Azerbaycan’a, İspanya’dan Amerika’ya kadar 35 farklı ülkede, 10 farklı dilde, 2 farklı alfabede yayın yapan bir Türk gazetesini, Zaman’ı görmekten çok büyük bir gurur duydum. Çok büyük bir heyecan hissettim. Zaman camiasını, Zaman gazetesi yöneticilerini, bize, milletimize, ülkemize bu gururu, bu heyecanı yaşattıkları için sesimizi, nefesimizi dünyaya duyurdukları için ayrıca teşekkür ediyor, her birini gönülden kutluyorum.”

Savcıların iki sene içinde, hatta Erdoğan’ın takvimine göre 17 Aralık 2013’e kadar, yani bir buçuk senede bu gazetenin hangi terör olaylarına karıştığını, hangi şiddeti övdüğünü göstermeli değiller mi? Mesela Kafes Eylem Planı içinde, PKK, DKHP-C, Devrimci Karargah ve IŞİD gibi örgütlerin hedefinde olması, dağıtıcılarının bile darp edilmiş olmasını savcılar nereye koyacaklar?

Erdoğan’ın ‘savcısıyım’ dediği davayı yazdı

Hanım Büşra Erdal, iyi bir hukukçu. İstanbul Üniversitesi’nden mezun. İdealist bir gazeteci aynı zamanda.

Haberlerde iddianamede, şüpheli Hanım Büşra Erdal’ın örgüt tarafından TSK’nın üst düzey komutanlarının tasfiye edilip örgüt mensuplarının yerleştirilmesi sürecinde yazdığı yazılarla tasfiye sürecinin haklılığı yönünde kamuoyu oluşturmaya çalıştığı vurgulandı, deniyor. Üstünü sağını solunu örtmeye gerek yok, bahsedilen davalar Ergenekon ve Balyoz darbe davaları. Hepsi açık duruşması yapılmış, basın sigortalı ve akredite onlarca gazetecinin izlediği, hatta bugün ellerini ovuşturarak Zaman’a ‘terör yaftası’ vurmaya çalışan yandaş Star, Yenişafak, Akit, Akşam, Sabah gazetelerinin manşetlerinden indirmedikleri Türkiye tarihinin iki önemli davası.

Büşra Erdal, o süreçte 75 ceza davasıyla uğraştı, hakkında 300 yıl hapis cezası istendi. Bir yandan duruşmaları izlerken, bir yandan sanıklar ve vesayet rejiminin açtığı davalarla boğuştu. Sadece basın davası değil, terör savcılığında haber için hakkında dava açılan nadir gazetecilerden oldu. Aleyhinde hüküm verilmiş tek bir dava yok. Sayın savcılara, Ergenekon davasının ‘savcısı benim’ diyen başbakanları, Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında eşleri başörtülü olduğu için dışlanan bakanları, 15 Temmuz darbesinden sonra bile “Ergenekon ve Balyoz bal gibi vardı” diyen Başbakan’ı hatırlatmak lazım. Kaldı ki Anayasa ve evrensel hukukun tanıdığı ifade özgürlüğü, basın hürriyeti kapsamında hangi suç işlenmiş olabilir? Mesela savcılar Büşra Erdal’ın hangi yazısıyla terfi etmiş örgüt üyesi askerden bahsediyorlar? Hangi eylemden, hangi tasfiye kararından bahsediyorlar? YAŞ toplantılarına başkanlık yapan Erdoğan başta olmak üzere Genelkurmay başkanları ve diğer başbakan ve bakanların kararlarını da mı yargılıyor savcılar? Öyleyse bu dava medya davası olarak kalmamalı. Sonuna kadar gitmeli!

Sen misin destek veren, sen misin haber atlatan?

Atilla Taş. Türkiye’nin en tanınmış simalarından, sanatçı. Hakkındaki suçlama 2012’den beri attığı tweet’ler. 2014-2015 döneminde Meydan gazetesinde yazı yazmak. Bir başka suçlama, Bugün TV ve KanalTürk, Millet ve Bugün gazetelerine kayyım atanmasından sonra desteğe gitmiş olması. Oraya desteğe gelen CHP Mahmut Tanal, Barış Yarkadaş, MHP milletvekilleri, ilçe başkanları canlı yayına bağlanan CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, HDP Lideri Selahattin Demirtaş, BBP Lideri Mustafa Destici, Saadet Partisi Lideri Mustafa Kamalak, LDP Lideri Cem Toker de suçlanacak mı? Bu nasıl bir mantık ki, yayını polis zoruyla durdurulan bir basın kuruluşuna sahip çıkmak suç oluyor?

Habertürk TV Haber Koordinatörü Abdullah Kılıç’ın son dakika haberciliği dava konusu. Sözde bir şahit, son dakika olarak girdiklerini ve bu olayların sonradan gerçekleştiğini söylüyor. Yani olaylar yanlış değil, ama haber koordinatörü önceden haber alıyor. Bu meslek ne için yapılıyor? Sayın savcılara en başından anlatmamız gerekecek. Gazetecilerin hele televizyon gazetecileri ve haber televizyonlarının birinci önceliği haber atlatma, son dakika haberleridir. Güçlü muhabir ağı ve istihbaratlarıyla bakanlar kurulunun listesini, dolara yapılan müdahaleleri veya 15 Temmuz darbecilerinin isimlerini ilk açıklayanlara terörist değil, gazeteci deniyor bu meslekte. İyi gazeteci.

Devlet Fuat Avni’yi yakalayamayınca…

Rota Haber Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık da terör örgütü üyeliği ile suçlanıyor. Rota Haber adlı internet sitesinde örgütün kara propaganda hesabı olan ‘fuatavni’ hesabına yazılar yazdırılıp paylaşmak, hesaba ilişkin  kimlik bilgisini vermemekle suçlanıyor gazeteci Tanık. “Resmi kurumlarca talep edildiğinde ‘fuatavni’ ile ilgili herhangi bir hesap veya kimlik bilgisini vermemiştir. Algıya yönelik rotahaber ile ilgili çok sayıda tespit, dosya arasındadır. Bu şekilde örgüt adına algı faaliyetlerinde bulunarak ve örgütün kara propaganda hesabı kullanıcısının bilgilerini resmi kurumlardan gizleyerek, şüphelinin örgüt üyesi olduğu kanaatine varılmıştır.”

Bir de Haberdar’ın yani Rotahaber’in rakibi bir başka internet gazetesinin genel yayın yönetmeni Said Sefa, fuatavni olmakla suçlanıyor! Dikkat Fuatavni yani iddiaya göre Said Sefa, kendisi gazetesine yazmak yerine, Twitter’a yazıyor, rakibi olan yayın kuruluşları da haberleri yayıyor. Aklınız yatıyorsa ilişki böyle. Daha geçen ay Aydoğan Vatandaş’ı fuatavni olmakla suçlayan Sabah, Takvim vb yandaş yayınların ‘deli gömleği giymiş’ haberlerini de dikkate alırsanız dediğimiz anlaşılır. Muhalif her gazeteci, potansiyel fuatavni. Hiç olmazsa savcıların iddianamesinden böyle anlaşılıyor.

Hiçbir gazetecinin hiçbir şekilde kaynağını verme zorunluluğu yok. Bilakis, gazeteciler bu mesleği çoğu zaman devletten gizleyerek, saklayarak yapar. Ünal Tanık da, 3 milyona yakın takipçisi olan bir ‘fenomen’ hesabı konuşturarak gazetecilik yapmaktadır açıkça. ‘Fuatavni’yi bir türlü bulamayan devlet, Ünal Tanık ve Said Sefa gibi isimlere mesnetsiz şekilde cezalar yağdırarak kendi beceriksizliğini örtmek istiyor olmasın?

Murat Aksoy, Bugün gazetesi yazarı. O zaman örgüt üyesi! Yenişafak’ta da yazdı. Hadi bakalım, orası da örgüt yayını diyelim mi?

Gazeteci hapishanesi, ‘iddianame müzesi’

İddianamenin bütününü okuduğumuzda daha çok yazacak şey çıkacak. Bu kesin. Savcının yıllarını bu mesleğe vermiş gazetecileri terörist ilan etmesinin cevabı yargılamada ortaya çıkacak. Tabi adil yargılama, gerçek mahkemeler karşımızda olursa. Çünkü bu ipe sapa gelmez iddiaları şüpheli diye adı iddianamelere yazılan gazeteciler hallaç pamuğu gibi atacaktır. Acı olanı ise dünya basın özgürlüğü sıralamasında 151. sıraya gerileyen Türkiye’nin gazeteci hapishanesi haline geldiğini en iyi bu iddianame ve benzerleri anlatacak. Kısa süre önce tahliye edilen Necmiye Alpay’ın dediği gibi belki de ileride bir ‘iddianameler müzesi’ kurulacak ve ibret-i âlem olsun diye bunlar sergilenecek…

[Erman Yalaz] 19.1.2017 [TR724]

İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2016 Türkiye Raporu ne diyor? [Haber-Analiz: Berk Uluç]

İnsan Hakları İzleme Örgütü dünyanın beş kıtasında farklı gelişmişlik düzeyleri olan yüzden fazla ülkenin insan hakları ile ilintili son durumlarını ortaya koyan yıllık raporlar yayınlamakta. Son derece tarafsız ve yetkin uzmanlarla çalışan İnsan Hakları İzleme Örgütü, kendi alanında ürettiği raporlarla belki de dünyanın en muteber çalışmalarına imza atmakta.

Geçtiğimiz günlerde 2016 Türkiye Raporu’nu yayınlayan İnsan Hakları İzleme Örgütü, son derece önemli üç alandaki son dönem gelişmeleri derleyerek, adeta Türkiye’nin insan hakları ve hürriyetler karnesini ortaya koydu. Bu üç alana dair İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bulguları şöyle sıralanabilir;

Güneydoğu’da Derinleşen Şiddet Sarmalı

Rapor, Türk Hükümeti ve PKK lideri Abdullah Öcalan arasında 2012 yılından bu yana devam eden barış görüşmelerinin 2015 yılında çöktüğünü, bağlantılı olarak doğu ve güneydoğu anadolu bölgelerinde şiddettin artması sonucu yaşam hakkı, protesto-gösteri hürriyeti ve insan onurunun korunması gibi hususlarda çok büyük ihlaller ortaya çıktının altını çiziyor. PKK ile mücadele kapsamında yapılan askeri ve polis operasyonları esnasında bir çok sivilin yaşamını yitirdiği ve yüz binlercesinin de devam etmekte olan şiddet sarmalı sebebiyle bölgeden göç ettiği vurgulanıyor.

Geçtiğimiz yılın temmuz ayından itibaren aralarında HDP’li belediye başkanları ve milletvekillerin de olduğu geniş bir gruba yönelik tutuklama operasyonlarının başladığının altını çizen rapor, bu durumu Türkiye’nin Kürt siyasetinde 90’lara dönüş yaptığının kanıtı olarak ifade etmekte.

İfade Özgürlüğü ve İhlaller

hak1Rapor, kükümet marifetince getirilen basın ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaların dur durak bilmeden devam ettiğini ve bu bağlamdan hareketle önemli muhalif gazete ve gazetecilerin son derece ağır baskılara maruz kaldığını belirtmekte.

Rapor, 2015 yılı Mayıs ayında Suriye’ye giden MİT tırlarına ilişkin haber yaptığı gerekçesiyle Cumhuriyet gazetesine ve bu haberi yapan Can Dündar hakkında hükümetin soruşturma başlattığını not etmekte. Bu soruşturmalardan dolayı Can Dündar’ın tutuklandığı yine belirtilen hususlar arasında.

Rapor, 2015 Ekim ayında Koza-İpek Holding ve ilintili olarak Bugün TV’ye yapılan hukuksuzluklara geniş ölçüde yer vermekte. Koza İpek Holding’e kayyum atandığını belirten rapor, Koza-İpek grubunun Fethullah Gülen ile iddia edilen ilişkisinden dolayı hükümet tarafından mal varlığına el konduğunu teslim etmekte. Rapor, aynı gerekçelerle hükümetin Gülen hareketine desteğiyle bilinen Samanyolu Yayın Grubu’na karşı da benzer bir hamlede bulunarak, grubun TV kanallarının Türksat uydu yayın dağıtım platformundan yayınını sona erdirdiğini ortaya koymakta. Rapor, “Fethullah Gülen Terör Örgütü” olduğu iddia edilen grubun mensubu oldukları gerekçesiyle gazetecilerin, hakimlerin, savcıların ve polislerin yargılanmasına devam edildiğini, fakat bugüne dek Gülen hareketinin şiddet eylemlerine veya makul şekilde terörizm olarak tanımlanabilecek diğer eylem biçimlerine karıştığına dair herhangi bir kanıt mevcut olmadığının altını çizmekte.

Benzer şekilde rapor, Kasım ayında haftalık haber dergisi Nokta’nın genel yayın yönetmeni Cevheri Güven ile sorumlu müdürü Murat Çapan, Erdoğan’la ilgili hicivli bir karikatür ve haber yüzünden “hükümete karşı halkı silahlı isyana teşvik” suçlamasıyla tutuklandıklarına atıfta bulunmakta. Nokta’nın Eylül ayındaki bir sayısının kapağı sebebiyle de sorumlu müdür hakkında  cumhurbaşkanına hakaret ve terör propagandası yapmak suçlarından açılmış ayrı bir soruşturma bulunduğu da rapor tarafından kaydedilmekte.

Rapor, sosyal medyaya dair hak ihlallerine de atıfta bulunmakta. Bu bağlamdan hareketle, rapor 2015’in ilk altı ayında Twitter’a hesapların engellenmesi ve tweet’lerin kaldırılmasına yönelik dünyanın dört bir yanından yapılan taleplerin dörtte üçünün Türkiye makamları tarafından yapıldığını vurgulamakta.

Raporun ortaya koyduğu ender olumlu gelişmelerden biri ise, Nisan ayında Taksim Dayanışma üyesi beş kişinin de aralarında bulunduğu 26 kişinin, haklarındaki 2013 yılındaki Gezi Parkı protestolarıyla bağlantılı suçlardan beraat etmeleri olduğunun altını çizmekte.

Yargı Bağımsızlığı

Rapor, Türkiye’nin adalet sisteminde uzun süredir var olan kusurlar arasında yargı bağımsızlığına yönelik tehditler, güvenlik güçleri ve diğer devlet aktörlerinin gerçekleştirdiği ihlallerin etkin biçimde soruşturulmaması, kovuşturmaların aşırı uzun sürmesi ve siyasi saikle yapılan kovuşturmalar olarak kategorize etmekte.

Rapor, AKP hükümeti’nin 2015 yılında da polis ve yargıyı Gülen hareketinin destekçisi olduğu iddia edilen kişilerden temizleme çabasının sürdürdüğünü belirtmekte. 2015 yılı boyunca, Gülen hareketiyle bağlantılı olduğu düşünülen hakim, savcı ve polis memurlarının hapsedilerek hükümete darbe girişimi ve terör örgütü üyeliğiyle suçlandığını vurgulamakta.

Rapor son tahlilde, Türkiye’deki insan hakları manzarasının 2015 yılında Kürt barış sürecinin çökmesi, güneydoğuda şiddetin hızla artması, medyaya yönelik kısıtlamalar, ve AKP’nin Gülen hareketi mensuplarını hukukun evrensel niteliklerini hiçe sayarak ‘toplumsal alandan temizleme’ çabaları sonucu son derece kötülüştiğini ifade etmekte.

[Berk Uluç] 19.1.2017 [TR724]

Bir savcının hezeyanları (2) – Halley’e seyahat… [Veysel Ayhan]

(Not: Metinlerdeki bold yazılar iddianameden alınmıştır.)

Savcı Serdar Coşkun iddianameyi okuyacak hâkimlerin zekâsından şüpheli olmalı ki ki her bir yazdığını en az 20 defa tekrarlamış. 20 defa himmet tanımı yapmış. 20 defa okulların amacını yazmış, 20 defa soru çalmayı uzun uzun anlatmış. 20 defa mütevelli nedir, açıklamış. Belki de alıntıladıklarını okumadığından da olabilir. İddianamenin en büyük kaynağı havuz medyası. Fakat her nedense oradan alıntıladığı metinlere kaynak göstermemiş.

ZİFT ÇARKI ŞÖYLE İŞLİYOR:

1- Birileri yalan ve İftiraları uyduruyor.

2- Havuz medyası yazıyor.

3- Savcı kaynak göstermeden iddianameye yerleştiriyor.

4- İddianame yayınlanınca Havuz medyası burdan alıp tekrar manşet yapıyor.

5- Erdoğan bunlar gerçekmiş gibi meydan meydan haykırıyor.

Savcı iddianameye başlarken doğru bir sözle başlıyor:

“Soruşturmayı zorlaştıran bir diğer sorun ise kişilerin her şeyi paralel yapıya havale ederek bundan ‘yarar sağlama beklentileri’ olmuştur. Alakası olsun olmasın her olayı paralel yapının işlediği iddia edilerek başvurular yapılmış ve sonuçta soruşturmada gerçekten paralel yapının faaliyeti ile ona atfedilen olayları ayırmak için uzun süren çaba gerektirmiştir. Mesela 2001 yılında ırza geçmeye teşebbüsten mahkûm olan bile bunu paralel yaptırdı diyerek dilekçe göndermiştir.”

Savcı önceleri kınadığı bu “yarar sağlama” işine 400’lü sayfalardan sonra kendisi de başvurmuş. Son 20 yılda işlenen her cinayeti cemaate yamamaya çalışmış. Danıştay’dan Hrant Dink’e… Bu işi yaparken de en sevdiği kelime “iddia edildi” olmuş. Bunu deyince her rezaleti rahatça cemaate yıkmış. İddianamenin önemli bir başka kaynağı kimliği gizli ihbar mektuplar.

Bu, şu demek “istediğini uydur sonra kendine gönder”

Örnekler:

“06.03.2014 günü ulaşan acılı bir baba tarafından yazıldığı anlaşılan…”

“… göndereni belli olmayan”

“…anlatılan olaydan da kim olduğu tespit edilemeyen dilekçede…”

“…açık kimlik bilgilerini vermeyen kişinin gönderdiği, elektronik postada…”

Böyle örnekler iddianamede bolca var.

Bir savcı eğer hukukla bağını koparmadıysa hazırladığı iddianamede yasal olarak suç olan konuları ele alır. Delillendirir. Bir cinayet iddianamesi yazıyorsa cinayet delillerini toplar. İp uçlarını sıralar. Zanlının dinlediği müziği eleştirirse saçmalamış olur. Zanlı niye boğazlı kazak giymiş derse tuhaf kaçar. Savcı Coşkun delil bulamayınca cemaat faaliyetlerini tenkit yolunu seçmiş. Müftülük yapmış, edebiyat eleştirmenliği yapmış, tarihçlilik yapmış, teologluk yapmış. Yapmadığı tek şey savcılık olmuş.

Örnekler:

“Cemaat, bir yanda içki içenleri, kumarbazları, tefecileri bünyesine alırken diğer yanda da dindar ve muhafazakâr kesimlere de hitap etmiştir.”

Bir cemaat zaten her kesime hitap etmek için vardır. Böyle bir tuhaf suçlama olabilir mi?

Önce güzel sözler:

“Yurt dışına 1991’den sonra açılmaya başlayan cemaat, zaman içerisinde dünya genelinde 160 ülkede, Türkiye’nin temsilciliğinin olmadığı yerlerde dahi Türkiye’yi temsil eden, Müslümanlığı tanıtan, Bayrağımızı ve İstiklal Marşımızı en uzak Afrika ülkelerinde dahi duyuran bir gönül hareketi izlenimi yaratmıştır.”

Savcı önce doğru sözler söylemiş ama sonradan iki kelimeyle durumu kurtarayım demiş. “İzlenimi yaratmıştır.” Ne demekse?

Pek çok yerde ne yazacağını, neye suç diyeceğini şaşırmış. Aşağıdaki cümleler psikoloji kitaplarına şizofren örneği olarak da alınabilir. Şöyle ki: Mesela falan filanı bıçakladı diye zihninde kuruyor. Sonra “Bıçaklanan niye şikâyet etmiyor?” diye yakınıyor. Oysa ne bıçaklayan var, ne de bıçaklanan.

Buyurun okuyun:

“Soruşturmada bir diğer engel ise bu örgütün faaliyeti nedeniyle zarar görenler, mağdurlar, sonradan “Stockholm Sendromu” yaşayarak (örgüt) ile iyi ilişkiler kurarak sanki kendilerine karşı hiç suç işlenmemiş ve suçtan kazanç sağlamış gibi davranmalarıdır. Mağdur edilen kimseler, örgüt tarafından algı yönetiminde kullanılmışladır ve bu durum anlaşılır gibi değildir. Örgütün işlediği suç karşısında ezilenlerin sonradan yıllardır bu cemaatten biri gibi hareket etmeleri akılla mantıkla izah edilememektedir.”

Kendi kurguladığını izahta zorlanıyormuş!

SAVCI CEMAATİ BENZETMEDİĞİ KİMSE KALMAMIŞ.

Savcı cemaati çözememiş. Bir miktar ansiklopedi ve tarih karıştırıp kendini teolog zannedip iddianamenin her bir yerinde aklına estiği şekilde birilerine benzetmiş. Örnekler:

“Şia” izleri örgütte çok barizdir; İmamet Şia kaynaklıdır.”

“Melamilik anlayışına benzemektedir.”

“Şia’nın kötü bir kopyası ve taklidi bir harekettir.”

“Kıtmanilik dediği bir görüş geliştirmiştir.”

“Hristiyanlığın Katolik Mezhebinin Cizvit Tarikatı ile aradaki ilginç benzerlik ve paralellikler vardır.”

“Nizari-İsmaili Hasan Sabbah”

“Fâtımîler ve Bahailik örgütlenmesi”

“Safevi Devletinin temelini atan Erdebil Tekkesi”

“Şeyh Bedrettin Tekkesi”

“Alevi Tekkeleri”

“Gerçekte ise Katolik Hıristiyanlığın yayılması ve güçlenmesine verilen bir destektir.”

“Bâtıni İsmaili davet sistemine benzemektedir.”

“Opus Dei, Tapınak Şövalyeleri türü örgütler”

“Ameli ve hareketleri misyoner Hristiyani bir görüştür.”

“Yahudilerin çeşitli özellikleri benzeşmektedir.”

“Bahailik örgütlenmesi ve anlayışının uyuştuğu…”

Neyse ki bu kadar benzetmeden sonra dengesini iyice yitirip kendini bir psikologda bulmamış!

Ama bu kadar araştırmadan sonra Hizmet’in çok çok gizli amacına ulaşmış.

Şöyle sonuca varmış:

“Örgütün Nihai Hedefi ‘kâinatı yönetmek’tir.”

SERDAR COŞKUN HALLEY’DE

Savcı Havuz medyasının, ağaçla röportaj yapan Takvim’in saçmalamalarını ciddiye almış. Hizmete bir logo-sembol de bulmuş:

“…Örgütün sembolü Halley Kuyruklu yıldızdır. Örgütün genel kabulü ve öğretisine göre ahir zamanda yeryüzüne gelecek “mesih/mehdi” Halley kuyruklu yıldızından zuhur edecektir.”

“Emniyet Genel Müdürlüğünün bazı birimlerinin de sembolü olarak kuyruklu yıldız” aynı zihniyet tarafından seçilmiştir.”

“Örgütün egemen olduğu Merkez Bankasının bastığı bütün “banknot paralar” üzerinde de Halley Kuyrukluyıldızı sembolü yer almaktadır.”

“Kamu kurum ve kuruluşlarının sembol ve simgelerine fark ettirmeden bu örgüt sembolü yerleştirilmiştir.”

“Milli simgemiz ay-yıldız sanılan ama gerçekte örgütün sembolü Halley Kuyrukluyıldızının seçilmesi, örgütün gücünü ve armasını her yere vurması anlamına gelmektedir.”

“Kimse Yok Mu Derneği’nin amblemi “tek göz” olarak seçilmiştir.”

“Bank Asya’ya amblem olarak seçilen “piramit ve bu piramidi çevreleyen elipstir”.

“Örgüte ait Aktif Eğitimciler Sendikasının internet sitesinde ışık evleri, ışığı yayacak yuvalar şeklinde ifade edilerek kum sanatı gösterisinde “el” işaretinin kullanılmış, “tek göze” yer verilmiştir (Tanrı Ra’nın gözü).”

“Yine İzmir Yamanlar Kolejinde Fetullah Gülen’in kullandığı odada “el” heykeli bulunmuştur.”

Savcı Halley’le başlamış sonra logolar çoğalınca ne yapacağını şaşırmış ve şu enteresan sonuca varmış:

“Bütün bunlar örgütün başka din ve gizli teşkilatların sembollerini alıp kullandığını ve onlara hizmet ve fikir birliğini göstermektedir.”

Türkiye’nin geldiği noktada Savcı Serdar Coşkun’un hezeyanlarını çok görmemek lazım. Böyle ülkeye böyle savcı…

(Devamı yarın)

[Veysel Ayhan] 19.1.2017 [TR724]

Akıl sağlığını korumanın yolları [Tarık Toros]

Öncelikle, Türk TV’leri izlemeyin. Azaltarak başlayabilirsiniz.

Siyasi görüşü belli kişilerle tartışmaya girmeyin. Ailenizle, arkadaşlarınızla dahi “meselelere bakışta nüans” varsa tartışmayı uzatmayın.

Parasal konuları emniyete alın. Bankalara itimat dahi bir yere kadar. Unutmayın, ülkede hiçbir şey ne eskisi gibi ne de alıştığınız biçimde cereyan etmeye müsait.

Mutlaka her gün temiz havada yürüyüş yapın, mutluluk hormonu ihtiyacı için birebir, mutlu etmese de buhranı dengeler.

Sosyal ağlardan mümkün mertebe uzak durun veya kontrollü kullanın. İki makale okusanız, bir küçük kitap bitirseniz, orada geçireceğiniz birkaç saatten daha yararlı emin olun.

Özellikle hafta sonları tümüyle iletişimi koparıp yakın-uzak seyahate çıkın, kendi aracınızla, otobüsle veya trenle fark etmez.

Sizi kaostan, depresif durumlardan uzaklaştıran, rahatlatan arkadaşlarınızla vakit geçirmeye özen gösterin. Bunaltanlara mesafe koyun.

Yerli değil, yabancı dizi film öneririm kafa boşaltmak için. Homeland, Fargo, Narcos, Suits, House of Cards, Sherlock olabilir.

“Diziler uzun” diyorsanız, 2016 tarihli şu filmlere bakabilirsiniz: Denial, Sully, The Accountant, Now You See Me 1-2, Money Monster, Me Before You, All The Way, Septembers of Shiraz.

Türkiye hakkında fikir verecek klasikler de var, mutlaka izlemeniz gereken: 12 Angry Men, Schindlers’s List, The Usual Suspects, The Great Dictator, Judgment at Nuremberg, Hotel Rwanda, 12 Years a Slave, Gandhi gibi.

Mutlaka dil öğrenin, eksikse tamamlamaya çalışın. Dünyada iki milyardan fazla insanın konuştuğu İngilizce, diller içinde (hemen her alanda) yüzde 80’den fazla literatürü barındıran bir lisan unutmayın.

İngilizce anlama seviyeniz yüzde 50’yi geçerse, TV orucunu bozup yabancı haber kanallarını takip edebilirsiniz, ufuk açıcı olur.

Zor biliyorum, lakin herkes kendi hayatını yaşıyor ve bir kere yaşıyor, aklımıza ne kadar sahip çıkarsak o kadar dingin kalırız.

Bildiklerinizi yüzleştirin hayatla ve sınamaktan korkmayın.

KİMİN HARBİ, NEYİN SAVAŞI?

Türkiye’de egemenler (mevcut siyasal iktidar değil) kendince iki-üç “çıban başını” ayıklamak, kökten temizlemek için korkunç bir harekât götürüyor.

Siyasal İslam, tüm defolarıyla bir daha dirilmemek üzere tarihe gömülüyor.

Cemaat ve cemaatler, İslami oluşumlar “yasa dışı” hatta “silahlı terör örgütü” ilan edilerek tasfiye ediliyor.

Kürt siyasal hareketi ve ideolojisi, tekrar kendine gelemeyecek biçimde tahrip ediliyor.

ŞU İSTİKBAL İNKILABATI…

Bu egemenler, kendilerini “Modern Türkiye’nin kurucuları” olarak kabul ediyor. Haliyle yürütülen bu ikinci “Kurtuluş Savaşı”nda birtakım masumların “telef” olması, hukukun rafa kalkması, her türlü hile ve desisenin hâkim kılınması, medya ile kamuoyuna biçim verilmesi vs. hemen tamamı meşru kabul ediliyor. Elbette zaman, “şu istikbal inkılabatında” kimin haklı olduğunu çok geçmeden ortaya koyacak, fazla beklemeyeceğiz. Fakat harp çetin olacak, o görülüyor.

HİLE DEMİŞKEN…

Çağdaş demokrasilerde de “hile” vardır, olmuştur. Misal, ABD’nin gelmiş geçmiş en başarılı başkanlarından kabul edilen Abraham Lincoln, aday gösterileceği parti kongresinde salon hâkimiyetini bastırdığı 5 bin sahte delege biletiyle sağlamıştır. Yine, John F. Kennedy, Nixon’la çıkacağı TV tartışmasına hazırlanırken stüdyodakine benzer bir taburede prova yapmış, kampanya yöneticileri tabureye yabancılık çekmesin diye, yayından bir gece önce stüdyodakileri Kennedy’nin prova yaptıklarıyla değişirmişler, yani çalışmışlardır. Bunu da sonra gülerek itiraf etmişlerdir, belgesellerde var. Yine Kennedy, rakibi olacak herkese (Başbakan Yardımcısı Johnson dâhil) birer koltuk vaat etmiş, bunu da tutmuştur. Lakin bunların hiç biri bugün Türkiye’de mütemadiyen kendini yalanlayan siyasetçilerin tuttuğu zirveyi tutamaz.

FATURANIN ADRESİ BELLİDİR

Anayasa görüşmelerinin ikinci turu. Bir kere daha altını çizeyim, bunu ülkenin önüne getiren de, yarın öbür gün tüm anti demokratik ve zalimane gelişmelere zemin hazırlayan da Meclis’in en küçük grubu MHP’dir. Olmasaydı, olmazdı. Ne vaat edildi, bilmiyorum. Fakat, Cumhurbaşkanlığı adaylığı kampanyasındaki tüm söylemini elinin tersiyle itip “evet” diyen Ekmeleddin İhsanoğlu’nun manevrası, kampanya yöneticilerini bile şaşırtmıştır, buna kuşkum yok. Belki de cevabı şurada aramalıyız: Cumhurbaşkanlığı seçiminde üç aday vardı. Biri seçildi, öbürü onun tek adamlığına evet dedi, diğeri yani Selahattin Demirtaş, iki kez müebbet ve 486 yıl hapis cezası istemiyle tutuklu. Aklına mukayyet ol Türkiye!

[Tarık Toros] 19.1.2017 [TR724]

Yerli-milli fiyasko [Haber-İnceleme: Mehmet Yıldız]

Yerli-milli arama motorumuz ‘Geliyoo’ sonunda test yayınına başlamış. Herkes gibi haberi duyunca biz de sevindik. Silikon vadisinin başarı hikayelerinden birisini de bizim mühendislerimiz yazmıştı! On binlerce serverlık datacenterlar hayal ettik. Ama kazın ayağı öyle değilmiş!

Rivayete göre yıllardır arama motoru çalışması üzerinde emek veren ve bugüne kadar da ‘Geliyoo’ isimli arama motoruna ödediğimiz vergilerden 10 milyon Türk lirası harcayan iki girişimci, yerli arama motorunda her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüş!

Şimdi kutlama zamanı.

Tuvalet açılışları dahil hiç bir açılış fırsatını kaçırmayan bütün siyasilerimiz gibi Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanımız da fırsatı kaçırmayıp önce açıklamasını yapmış ve ardından 10 yıllık bir çalışmanın ürünü olan yerli ve milli arama motoru ’Geliyoo’ test yayını ile online olarak hizmete açılmış. Hayırlı ve uğurlu olsun.

Gel gör ki ilk şoku şunda yaşadık: İddiaya göre yerli milli arama motoru, meğer Google kaynağını kullanıyormuş. Bunun yanı sıra arama sonuçları için yine Google’ın sahibi olduğu Youtube altyapısından faydalanıyormuş. Daha da büyük skandal ise sitenin logosunun http://www.global-languageslearning.com/ adlı internet sitesinden çalıntı çıkmasıymış!

Bu iddialar asılsız olmalı. Zira bütün bunlar hep Türkiye’nin büyümesini istemeyen, 3. Havalimanını, Avrasya tüp geçidini, köprüleri ve yolları kıskanan dış güçlerin iddiaları!..

Hatta bazı uyanıklar bu iddialarını desteklemek için Gidiyoo ve Gelemiyoo diye iki site üretmişler bile!

10 yılda 10 milyon TL, 5 kişilik dev kadroya!

10 yılda 10 milyon para nereye harcanmış diye sorabilirsiniz. Kabaca hesap yaparsak Geliyoo ekibinin üçü aynı soyadını taşıyan toplam 5 kişilik kadroya kişi başına ortalama 2’şer milyon düşmüş. Hadi bu rakamın bir kısmı teknik altyapıya harcanmış olabilir diyelim, yine de iyi para.. Bu parayı kim vermiş, orası meçhul şimdilik.

Geçen hafta TÜBİTAK Başkanı (hayvanat bahçesinden gelen müdür değil) meşhur ByLock’un maliyetine ilişkin konuşmuş. “Bu gibi işlerde görevlendirilecek kişilerin aylık maliyetleri 20 bin lira civarındadır. Dolayısıyla 5 kişi çalıştırsanız, 10 ayda geliştirseniz yaklaşık 1 milyon lira gibi bir maliyet çıkar.” demiş.

Bu beyandan anlıyoruz ki devletimizin bu tür projelerde çalıştırdığı personelin aylık maliyeti 20 bin ₺’den aşağı değil. O dönem itibariyle milletvekili maaşlarının bile bu civarda olduğunu düşünürsek fena maaş değil.

***

Bu, hükümetimizin ilk icraatı değil elbette. Yerli tablet, milli gemi, yerli uçak, yerli otomobil ve en son Aselsan’ın ürettiği Akit’in de haber yaptığı atom bombasını durduran tank bu icraatların bazıları.

Fatih Projesi

2011 seçimlerinde Erdoğan’ın mitinglerde elinden düşürmediği tabletler üzerinden 6 sene geçmesine rağmen hala hedefine ulaşmadı. Fatih projesinden ihale alan yandaş şirketler ard arda batmaya başlayınca vatandaşın vergileriyle fonlanan 8 milyarlık proje koca bir fiyaskoya dönüştü.

Başta 1,5 milyar bütçe ayrılarak 18 milyon tablet dağıtılacağı vaat edilmiş ve bunun icin tabletin yerli üretim olması şart koşulmuştu. 2015 yılı itibariyle maliyet 8 milyara çıkmış ama hala ortada tamamlanmış bir proje yok. Pilot olarak seçilen bazı okullarda dağıtılan uzak doğu üretimi ‘yerli milli’ tabletler bir işe yaramadığı için bir kaç hafta içinde öğrenciler tarafından çöpe atıldı.

Tablet çılgınlığı başladığı zaman sırf yerli olmadıkları için kendilerinin nasıl ihale dışı bırakıldıklarını, sonra da gidip Uzakdoğu’da çok ucuza üretilen tabletleri tercih ettiklerini Apple yöneticisi anlatmıştı.

Yerli Milli Uçak

2011 seçimlerinde billboardlarda yer alan ‘yerli milli uçak’ için ayrılan 1.5 milyar dolarlık kaynak kimlerin iştahını kabartmadı ki. Sonunda ABD’de iflas ettikten sonra Türkiye’ye çeviren bir şirket işe talip oldu. Şimdi ne zaman ne yapacağı merakla bekleniyor. Medyadan yansıyan haberlere göre milli uçağın modeli ve lisansı 15 yıl önce kapanan Almanya’daki Dornier’den satın alınmış, Uçağın teknolojisi Amerika’dan gelecek, adını Türkiye verecek.

Yerli milli otomobil

Erdoğan’ın ‘bir babayiğit arıyorum diye’ işaret buyurduğu yerli milli otomobil macerası gide gide İsveç’in ünlü markası SAAB’a dayandı. Yerli diye üretilecek otomobil için Türk Hükümeti İsveçli Saab’la anlaşmış. En son birkaç gün önce Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, “Türk tasarımı ile taksi modeliyle bir elektrikli otomobil üretimine geçeceğiz, küresel bir başarı hedefliyoruz” dediğine göre kimin ne üreteceği hala belirsiz olduğu anlaşılıyor.

Milli Gemi

2013 yılında Koç Grubu’nun kazandığı ancak sonradan iptal edilen Milli Gemi (MİLGEM) ihalesini hatırlayalım. 2014’ün ilk aylarında internete düşen bir ses kaydında, dönemin Başbakanı Erdoğan ile işadamı Metin Kalkavan arasında geçtiği iddia edilen bir ses kaydında bu ihalenin nasıl iptal edileceği anlatılıyordu. Nisan 2013’te yapıldığı iddia edilen bu telefon görüşmesinden yaklaşık 5 ay sonra ihale iptal edilmiş, 26 Aralık 2013’te de Kalkavan’a verilmişti.

Atom Bombasını dahi durduran tank

Yandaş Akit gazetesi 3 gün önce ASELSAN hakkında övücü haber yapacağım derken kantarın topuzunu ayarlayamayıp komik duruma düştü. Akit’in haberine göre ASELSAN yapımı tank atom bombasını dahi durdurabiliyormuş! Konu sosyal medyada alaya alınınca haber apar topar değiştirilmiş.

***

İNSAN KALİTESİ YERLERDE SÜRÜNÜYOR

Peki son yıllarda AKP hükumetinin neredeyse bütün projeleri neden fiyaskoyla sonuçlanıyor? Bunun en temel sebebi, insan kalitesiyle ilgili.

Öncelikle yandaş bürokratların, yandaş şirketlere yüksek fiyatlarla peşkeş çektiği ihaleler, beceriksiz ellerde kısa sürede fiyaskoya dönüşüyor.

Zaten hükümet uzun süredir itinayla fişlediği kamu personelinden cemaatle ilişkili veya muhalif olduğunu düşündüğü kim varsa acımasızca tasfiye etti. Şimdi birazcık vatanını milletini seven ve bu tür ihalelerde devlet menfaatini gözeten tek tük kalanlar varsa onlar da ‘kripto’ diye damgalanıp saf dışı edildi, ediliyor.

Elinde bir ‘çılgın’ projesi ve iktidar partisinden referansı olan her yandaş, sonu fiyaskoyla bitecek bile olsa ihale alıp milyonlarca dolar para kazanabiliyor. Genellikle de İhalenin bitmesinden önce şirket iflas ediyor ve bizim vergilerimiz bu şekilde uçup gidiyor.

THY’nin yükselişte olduğu yıllarda kurumun başındaki yönetici hemen altında çalışan kişiye cemaatten kimseyi alma dediğinde “vallahi ben ise aldığım elemanların diplomasına, lisan bilgisine ve iş kalitesine bakıyorum. Bunların bir kısmı belki cemaatten olabilir ama ben yaptıkları işe bakarım” cevabını vermiş. Bu cevabı veren yöneticinin şimdi isten atıldığını söylemeye gerek var mi?

***

Okumuşların şerrinden Allah korusun

Kutsal kitabımızın ilk emri ‘OKU!’ olduğu halde, Erdoğan’ın da bulunduğu cenazede konuşan imam; ‘sen bizi okumuşların şerrinden koru ya Rabbi’ diye dua etmiş, cemaat de âmin demişti bu duaya. Cumhurbaşkanlığı makamında seçilme şartlarından biri olan üniversite diplomasının varlığı hala tartışılan olan Erdoğan da bu duaya sessizce amin demiş olmalı.

***

Geçtiğimiz aylarda Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı, ‘okuma oranı arttıkça kendisine afakanlar bastığını, cahil, okumamış halka daha çok güvendiğini ve ülkeyi ayakta tutacak olanların okumamış cahil halk olduğunu’ bir TV programında söylemişti. Gelen tepkiler üzerine istifa etmek zorunda kalan rektör yardımcısı 2016’nın son günlerinde YÖK Denetleme Kurulu üyeliğine atanıverdi.

KPSS’yi kaldırma eylem planı

Taraf Gazetesinin 19 Ocak 2015 tarihli “Beyefendiye Arz” başlıklı haberinde Erdoğan’a sunulan bir rapordan bahsediliyor. Raporda öncelikle KPSS ile ilgili AKP’lilerin yaşadığı sıkıntılar anlatılmış. AKP’ye oy verenlerin ve AKP yöneticilerinin yakınlarının, KPSS’yi kazanamadığı belirtilerek, KPSS’nin mutlaka kaldırılması gerektiği vurgulanmış. Raporda, şoför, hizmetli gibi lise mezunlarının başvurduğu alt hizmet kadrolarını partililerin tercih etmediği de belirtilerek, partililerin daha çok, A grubu kadrolara başvuruda bulunduğu kaydedilmiş. Raporda, A grubu kadrolar için lisans şartının esnetilmesi gerektiği vurgulanmış.

İşte sadece 15 Temmuz’dan sonra işten çıkarılan yüz binden fazla kamu personelinin yerini şimdi o kadrolar işgal etmiş durumda. Varın devletin halini siz tahmin edin!.

Hayvanat bahçesinden TÜBİTAK’a, güreşten tiyatroya atamalar

Tübitak artık hayvanat bahçesinden atanan müdürlere emanet. Sağlık Bakanlığı Bakan Yardımcılığı’na bir inşaat mühendisi, Şehir Tiyatroları’nın Genel Müdürlüğüne güreş hakemi ve Su Ürünleri Hal Müdür Yardımcısı, Danıştay üyeliği’ne PTT Genel Müdürü, emekli bir başçavuş da TRT 6’nın Haber Müdürlüğüne atandı.

***

AKP iktidarı kimleri tasfiye etti /kaybetti

Artık AKP iktidarına göre kendinden olmayan her başarının altında bir bit yeniği olmalı ve yok edilmeli.

Mesela 2014 üniversite giriş sınavında Türkiye 3. olan Özel Yamanlar Lisesi öğrencisi Fethullah Gülen hakkında sırf ismi nedeniyle kopya çektiği iddiasıyla soruşturma açıldı. Bunda amaç bugüne kadar dünya çapında bir çok başarıya imza atmış hizmet hareketinin başarılarını lekelemekti elbette.

Bugün el koyup Ensar ve Türgev gibi yandaş vakıflara peşkeş çektikleri hizmet okullarının Uluslararası Bilim olimpiyatlarında elde ettikleri madalyalar yok sayılmakta.

Geçen hafta ABD’de Minnesota Duluth Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan Burçin Mutlu Pakdil, eşine çok az rastlanan bir çift halkalı galaksi (yıldız kümesi) keşfetmişti. Galaksi, artık kâşifi olan Burçin Mutlu Pakdil’e ithafen “Burçin’in Galaksisi” olarak anılacaktı. Bütün basın ve sosyal medya amiyane tabirle haberin üzerine atladı. Sonra keskin ve acı bir fren sesi ile spin atmaya başladılar. Eski Türk filmi repliği ile “Nayır nnnolamaz, o da mı FETÖ’cüymüş?” homurtuları yükseldi. Pakdil’i başörtülü görüp konuya daha bir şevkle yer veren AKP medyası haberi sayfalarından silmeye girişti.

Sadece eğitim ve bilim alanında değil, sanatta, sporda vb alanlarda hizmet hareketiyle irtibatlı olduğunu düşündükleri her başarının yok sayılması, AKP medyasının son dönemdeki reflekslerinden biri. Hakan Şükür, Enes Kanter, gibi dünya markası sporcularımıza veya bazı sinema ve tiyatro oyuncularına reva görülen muamele bu.

Bu arada, Türkiye’nin Dünya çapındaki en önemli markalarından biri olan Türk okullarını yok edebilmek için AKP hükümeti tarafından oluk oluk para akıtılmakta.

***

Türkiye insan sermayesine bu şekilde davranmaya, birilerinin iktidarı uğruna kifayetsiz kimselere makam vermeye, kaynak aktarmaya devam ederse, daha çok böyle yerli-milli fiyasko yaşayacak.

[Mehmet Yıldız] 19.1.2017 [TR724]