Soyağacı mı, darağacı mı? [Bülent Keneş]

Köken avcılığı en sevdiğimiz uğraşımız, en mahir olduğumuz milli sporumuzdur. Kabul etsek de etmesek de hepimizin içinde delişmen mi delişmen gizli açık bir Ergün Poyraz, bir Soner Yalçın, bir Yalçın Küçük, bir Yusuf Halaçoğlu yaşar. Tabii işlerini “profesyonelce” yapan işinin ehli bu isimler gibi arkamızda ne MİT, ne Genelkurmay, ne de milli arşivler olmadığı için çoğumuz coşkun bir amatör ruhla giriştiğimiz bu milli vazifeyi çoğunlukla el yordamıyla yaparız. En karmaşık meselelerimizin kök sebeplerini, o meselelerin paydaşı olduklarını düşündüklerimizin kökenlerini çözdük müydü ya da çözdüğümüzü sandık mıydı, yüzde yüz kesinliğinde çözümler, sorunun kaynağını dört başı mamur anlayıveririz.

1988 yılıydı. Malatyalı bir köylü çocuğu olarak Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk geldiğimde, itiraf etmeliyim ki, hallice bir kültür şoku yaşamıştım. Ama bir gün Elazığlı bir arkadaşımın, aralarında bulunduğum bir grup arkadaşa, “Bunu ilk kez burada söylüyorum,” diye başlayıp ağlayarak anlattığı o tarihi “itirafı” dinlediğimde yaşadığım şokun yanında bahsini ettiğim kültür şoku ancak çerez niteliğinde olabilirdi.

Boğaziçi’nin en iyi bölümlerinden birini kazanmış olan bu arkadaşım, kendisini bildi bileli, ister okula gitmek üzere, ister sokaktaki arkadaşlarıyla oynamak üzere olsun, adımını evden dışarıya atması gerektiği her defasında, annesinin kendisini “Aman ha, sakın ola ki, Dersim’den geldiğimizi arkadaşlarınla oynarken ya da sınıfta ağzından kaçırmayasın!..” diye mutat şekilde uyardığını, en son üniversite için İstanbul’a uğurlarken de aynı uyarıyı yapmayı ihmal etmediğini söylemişti.

VAY SENİ GİDİ KIZILBAŞ SENİ…

Genetik kodlarımız ve yetişme tarzımızın gereği normalde “Vay seni gidi Kızılbaş seni!..” deyip üzerine çullanmamız gereken zeki, zeki olduğu kadar da naif arkadaşımızın bu “tarihi itirafı” karşısında ne diyeceğimizi, ne yapacağımızı şaşırmıştık. Ailesine ve bebeklik yıllarından itibaren kendisine yaşatılan bu korkunç travmaya yol açan lanet olası ırkçılığın Allah vergisi ırkımız yoluyla bir parçası olduğumuz için kendimizden utanmıştık.

Yine üniversite yıllarında öğrenci yurdunda uzunca bir süre aynı odayı paylaştığım konuşkan mı konuşkan, hareketli mi hareketli, dost canlısı, alnı secdeli ve evet Hizmet Hareketi gönüllüsü Uzundereli bir arkadaşım, yıllar önce Dersim kökenli arkadaşım kadar şok edici olmasa da, diğer pek çok Uzundereli gibi ailesinin kökenlerinin Rum olduğunu, beylik ismiyle kendilerine “Pontus” da denilebileceğini söyleyivermişti. Hala aile arasında kullandığı Rumcasını korumak için zaman zaman Yunan radyosunu dinler, ama sıklıkla da “Yahu bunların konuştuğu dil bizim Rumca’dan epey farklı,” deyip ciddi ciddi serzenişte bulunmayı ihmal etmezdi.

Aradan uzun yıllar geçti. Neredeyse 30 yıldır tanıdığım, zamanla yakın arkadaş olduğum, fasılalarla da olsa uzun süre birlikte çalıştığım, zehir gibi zekasıyla, her yazısında ancak onun üslubuna yakışan kelimelerin ancak ondan duyabileceğiniz özgün düşüncelerle muhteşem izdivacına şahitlik ettiğimiz kıvrak mı kıvrak kalemiyle milyonların tanıdığı bu arkadaşım, bir gün bir muhabbet esnasında, konu artık nasıl açıldıysa tutup kökenlerinden bahsetmişti. Büyük büyük dedelerinin Yahudi olduğunu söyleyen bu arkadaşımın kökenlerinin, çoğu insanın gıpta ettiği, o gün ve bugün olduğu hale ne türden olumlu ya da olumsuz bir etkisi olabilirdi ki? Galiba bende bir tuhaflık vardı. Necip milletimizin milli şuur abidesi çoğu ferdinin duyduklarında “Hımmm… Vay be! Demek adamın dedeleri Yahudiymiş!” diye tepki vereceği bu arkadaşımın kökeninin ya da atalarının etnik/dini geçmişinin benim üzerimde hiçbir etkisi olmamıştı. Niye olsun ki?

MEZAR TAŞLARI DİYOR Kİ, BİNLERCE PKK YÖNETİCİSİ “KRİPTO ERMENİ”

Yine bir gün kamuoyunun yakından tanıdığı, on yıllardır dostum olan birkaç meslektaşımla Kürt meselesi, Kürtlerin sosyo-politik ve kültürel hakları hakkında tartışırken, bu konulardaki görüşlerimi kabullenmekte zorlanan bir dostum nihayet tepkisini “Yahu Bülent, ben seni Türk diye biliyorum. Yoksa sen Kürt müsün?” deyivermişti. Bu tuhaf tepki, benim için cesedine büründüğü o birkaç kelimenin çok ötesinde anlamlar ifade etmişti. Bilgi birikimine, sağlam karakterine hep saygı duyduğum o dostumun böyle bir çıkışta bulunmasına çok üzülmüştüm. Üzüldüğüm sadece onca yıllık dostluğumuza rağmen benim kimliğini saklayacak karakterde biri olmadığımı anlamaması değildi. Asıl üzüldüğüm kendi kendisine ettiğiydi. O sözleriyle kendi bilgi-birikimine, görgü ve kültürüne ve sağlam karakterine vurduğu öldürücü darbeydi. Başkalarının Allah vergisi en tabii haklarını canhıraş savunmak için illa o başkalarından olmak gerektiği gibi bir okumaya yol açan bu tavrın ne korkunç bir yaklaşım olduğunu uzun uzadıya anlatmaya sanırım gerek yoktur.

Aşağı yukarı aynı zamanlardı. Bir meslektaşımla önemli bir ziyarette bulunmuştuk. Ev sahibimiz artık nereden elde etmişse bize uzunca bir liste göstermişti. Listede binlerce isim vardı. Devlet içinden birileri PKK’nın üst-orta-alt yönetim kademesinde yer alan isimleri tek tek tespit emiş ve bu isimlerin kökenlerini araştırmıştı.

Araştırma metodu da doğrusu enteresandı. Listede ismi yer alanların bazılarının babalarına, annelerine, bazılarının dedelerine, ninelerine, bazılarının ise büyük dedelerine, büyük ninelerine ya da büyük teyze ve büyük dayılarına/amcalarına ait olduğu iddia edilen mezar taşları üzerindeki isimlere dayanarak kökenleri çıkarılmıştı. Bir masa başı uydurması idiyse bu liste büyük bir felaketti, hakikaten ciddi saha çalışmasının ürünü idiyse çok daha büyük bir felaket.

En tepesinden en alt yöneticisine kadar PKK’nın önde gelenlerinin neredeyse tamamına bir Ermeni geçmiş üreten bu listeyi görünce tüylerim diken diken olmuştu. Yüzlerce yıllık bir geçmişi olan Kürt meselesini “Kripto Ermeniler”e bağlayan bir anlayışın ve bu anlayışı delillendirmek için giriştiği uğraşın Kürt sorununun çözümüne dair verebileceği hiçbir katkının olamayacağını düşünüp üzülmüştüm. Bilemiyorum tabii, belki de yanlış olan bendim.

Dedim ya hepimiz biraz köken avcısı, biraz Ergün Poyraz, biraz Yalçın Küçük, biraz Soner Yalçın ve biraz da Yusuf Halaçoğluyuz. Köken avcılığının elbette ki tek bir türü yok. Gazetelerdeki taziye ilanlarından kimlerin kimlerle ilişkili olduğunu çözmeye çalışan amatör hafiyelerimizden insanların şekline şimaline bakıp kökenini çıkarmakta uzmanlaşmış yerli işi Mendelelerimize varıncaya kadar envai çeşit türleri var. Kökenciliğin belki en tehlikeli olan bir türü de, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığının peşine düşüp kimsenin göremediği perde gerisindeki o büyük resmi bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seren derin araştırmacıların yaptıkları. Bu türün “Boğazdaki Aşiret”i meyve veren Mahmut Çetin versiyonu olduğu gibi, devlet bütçesinden akıtılan kamu kaynaklarıyla köken avcılığını kurumsal ve resmi düzeyde yapan Yusuf Halaçoğlu versiyonu da var.

“KRİPTO ERMENİ”NİN AHMAĞI SÜNNİ-TÜRK OLACAĞINA ALEVİ-KÜRT OLMUŞ

Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun 2010’ların başında  ülkemizde en az 500 bin “kripto Ermeni” olduğuna dair açıklamaları, ciddi tartışmalara yol açmasının yanısıra, önemli bir gerçeği ortaya çıkarmıştı. Ebed müddet şanlı devletimiz, halktan topladığı vergilerle finanse ettiği bir resmi kurum aracılığıyla, her vatandaşının kökenini tek tek araştırmış ve fişlemişti.

Halaçoğlu’nun 500 bin kişilik o muhteşem “kripto Ermeni” listesinin oluşturulabilmesi için 70-80 milyon insanın kökenlerinin gözden geçirildiğini söylemek için kahin olmaya gerek yok sanırım. Külyutmaz ekibiyle birlikte Halaçoğlu’nun yıllar boyu sürdürdüğü sabırlı çalışmalarının meyvesi olan bu listeyle, şu cennet ülkemizin ve bu mübarek devletimizin, karşılaşabilecekleri her türlü tehdidi ve baskıyı göze alma pahasına, kimliğini izhar eden “Afedersiniz Ermeniler”den çektikleri sanki yetmiyormuş gibi bir de Kürt ya da Kürt-Alevi kılığına girerek ülkemizi ve devletimizi, milli birlik ve bütünlüğümüzü tehdit eden “Kripto Ermeniler” gerçeğini gözlerimizin içine içine sokuvermişti.

Bu “kripto Ermeniler” de bir tuhaftı tabii. Bir kuantum sıçrayışıyla doğrudan Türk-Müslüman kılığına gireceklerine, ahmaklıklarından mıdır nedir bilinmez, durumları Ermenilerden pek de hallice olmayan Kürt ya da Kürt-Alevi kılığına girmişlerdi. Kaldı ki, izanını ve mizanını tamamen yitirmemiş bir kafa, “Velev ki, bu 500 bin kripto Ermeni hikayesi gerçek olsun. Bu konuda asıl ayıplanması gereken onlar değil. O insanların devlet ve devletin dilediğince güdebildiği toplumdan neşet eden cari ve potansiyel tehditlere karşı korunma amacıyla kimliklerini gizleme ihtiyacına itilmesidir,” der geçer.

Bundan birkaç yıl önce Marc David Boer’in, son derece başarılı bir araştırmanın ürünü olan, “Selanikli Dönmeler” kitabını okumuştum. Okuduklarım karşısında nedense tüylerim “Sabetayist” kelimesini her duyduğunda tüyleri diken diken olan ortalama bir Müslüman Türk’ün tüyleri gibi diken diken olmamıştı. Tam tersine, bitirip kitaplığa koyarken bende bıraktığı duygu, onlarca yıldır süren savaşlarda kırılmış, hırpalanmış bir milletin İmparatorluk enkazı üzerinden yeniden dirilebilmesi için gerek duyduğu iyi yetişmiş insan ihtiyacını bu insanlar sayesinde giderebilmiş olmasına duyduğum minnetti.

Kitap, ister Kapancılar, ister Karakaşlar, isterse Yakubiler olsun tüm Sebatayistlerin eğitime verdiği önemden de bahsediyordu. Kurdukları Feyziye ve Terakki mektepleri aracılığıyla yetiştirdikleri insanların Cumhuriyet’in ilk yıllarında devleti ayakta tutan nispeten iyi yetişmiş kaliteli kadrolar olduğunu söylüyordu. Boer, bu kadroların zamanla kendilerini Türkiye ile özdeşleştirdiklerini ve geçmişin gizemli tarikat görüntüsünden çıktıklarını kaydediyordu. Konunun bilimsel yönü özetle böyle olsa da, Sebatayistler kendi hatalarımızın ürünü olan her türlü felaketimize dair kolay sindirilebilir açıklamalar getirme müşgülümüzde bugün hala en verimli şekilde kullandığımız bir aparat olma özelliğini koruyor.

BİR DE BAŞIMIZA PAKRADUNİLER ÇIKTI

Unuttuğumu zannetmeyin. Masonlar, Yahudiler, Sebatayistler kadar olmasa da son yıllarda keşfettiğimiz, her derdimize deva yeni bir günah keçimiz daha var: Pakraduniler. Ortaçağ’da bazı Ermeniler, Hıristiyanlığın Bizans Kilisesini reddetmiş ve eski İsrail ile ilişkilendirilen bir akımı benimsemişlerdi. Pakraduniler olarak adlandırılan Ermeni-Yahudi karışımı bu topluluk 855’ten 1045’e kadar Ermenistan Krallığını yönetmişler ve her tarihi-sosyal entite gibi varlıklarını 20. yüzyıla kadar sürdürmüşler ve hep “kripto Yahudi” olduklarına dair zanların hedefinde olmuşlardır.

Hristiyanlaşmış Yahudiler olarak da tanımlanan bu grup, Portekizli Maranolar, Selanikli Sebatiyistler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılmışlardır. Pakraduniler, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar kendi gelenekleriyle Arapkir, Sivas/Divriği ile Erzincan/Eğin arasındaki bölgelerde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19. yüzyıla kadar Gürcistan’da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdikleri bilinmektedir.

Görüyorsunuz işte Pakraduniler de tıpkı Sebatayistler gibi her müşkülümüzü halletmekte önemli bir malzeme sunuyor. Ve bu malzeme gerektiğinde tozlu raflardan indirilerek ihtiyacın gerektirdiği kadar kullanılıyor. İlişkilerimizin iyi olduğu dönemlerde aklımızın ucundan bile geçmeyen yoldan çıkmış bazı muktedir kesimlerin Ermeni/Gürcü/Hristiyan kılığına girmiş Pakraduniler olduğu iddiası, bu kesimlerin ahlak dışı, insanlık dışı zulümlerine muhatap olduğumuzda dört elle sarıldığımız bir gerçek muamelesine hemen nail oluyor.

Maruz kalınan tarifsiz zulümleri, insanlık dışı, ahlak dışı uygulamaları üzerine toz konduramadığımız Türklüğe ve Müslümanlığa yakıştıramayacağımıza göre, bu yaşanan alçaklıkların tüm kabahatini, kalabalıkların fazlaca bilgisinin olmadığı, son yıllarda ihtiyaca binaen sıklıkla mevzu edilmemiş olsaydı belki hayatları boyunca adlarını bile duymayacağı, yani her türlü gideri olan Pakradunliğe boca edip duruyoruz. Bu tuhaf durum galiba sadece bana tuhaf geliyor.

Neyse ki herkes benim gibi tuhaf değil. Neticede hükümetimizden yeni müjdeler var yurdumun toprağına taşına; insanlığından uzaklaştıkça nesebini, soyunu, kökünü, cibilliyetini daha fazla merak eden 80 milyon vatandaşına… Haberlerden öğreniyoruz ki, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü yeni bir hizmete imza atmış. 1800’lü yıllara kadar soy ağacı sorgusu yapılabiliyormuş. “Alt-Üst Soy Bilgisi Sorgulama” ekranından istediğiniz bilgilere ulaşabiliyormuşsunuz.

Uygulama hizmete girdiği andan itibaren sistem soyunu-sopunu, kökünü-kökenini, nesebini-cibilliyetini merak edenlerin akınına uğramış. Öyle ki, yoğun ilgiye dayanamayarak çöküvermiş. Haberler öyle diyor. Bense, hakikaten denildiği gibi 1800’lü yıllara kadar köken araştırmasına imkan veren bu soyağacı sisteminin, kökenciliği yedek din edinmiş ortalama vatandaşın elinde başkalarını kolayca asabilceği bir darağacına dönüşme riskinden ciddi endişe ediyorum. Bu endişem, yaygın bir toplumsal norm haline gelen asabiyetçiliğe, kökenciliğe, milliyetçiliğe, memleketçiliğe dair oldum olası hiçbir yönelim duymadığımdan olabilir tabii.

Kabul etmeliyim ki, bu konuda anormal olan benim galiba. Çünkü, kökenciliği bütün boyutlarıyla kapsayan “asabiyet” kavramı pek çoklarının kulaklarında hoş bir tını bırakmasa da, insanlar için asabiyetin, kökenin, kimlik ve aidiyetin neden bu kadar önemli olduğunu hala analayabilmiş değilim. Belki size tuhaf gelecek ama, insanların sahibi olmak için hiçbir emek harcamadığı, zahmet çekmediği, doğrudan içine doğduğu köken, nesep, soy, cibilliyet, milliyet, memleket veya ülke ile kendilerini tanımlamasını, bunlarla övünüp bir de başkalarına bunlarla üstünlük taslaması basbayağı bir karakter pre-matureliği ve ilkellik gibi geliyor.

ALLAH BİZİ İNSAN EYLEYE!

İnsanın ailesini, atalarını, milletini, memleketini, ülkesini sevmesinde elbette ki bir sorun yok. Kaldı ki, hiçbir emek harcamaksızın atalarından miras olarak devraldıkları kazanımların (hereditary success) bireylerin karakter ve kimlik oluşumunda etkisi olduğunu kabul etmemek de imkansız. Ama bana göre, insanı asıl insan yapan, bunlardan ziyade, kendi çabalarıyla elde ettikleri kazanımlar (achieved success) ve kendi öz çabalarıyla giriştikleri kimlik ve karakter inşaasıdır.

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır,” diyen bir Allah’ın kullarının, Veda Hutbesi’nde “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Hepiniz Adem’densiniz. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten sakınanınızdır. Arab’ın Arab olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir,” diyen bir Peygamber’in ümmeti olmakla fahirlenen insanların asabiyete, nesebe, soya, cibilliyete, milliyete bu kadar düşkünlüğü doğrusu hayret verici.

Daha hayret verici olanı ise, her topluluk ve millet içerisinde iyiler ve kötüler olduğu gibi kendi milletimize ve dinimize mensup insanlar arasında da ahlaksızların, zalimlerin, alçakların olduğunu bir türlü kabul edemeyişimiz. Dahası kendimize açıklamakta güçlük çektiğimiz ahlaksızlılarla, zulümlerle, alçaklıklarla her karşılaştığımızda bunları ait olduğumuz toplumun ve bağlısı bulunduğumuz dinin mensuplarının ürettiğini bir türlü kabullenemeyip nefret objesi haline getirdiğimiz gerçek ya da sanal topluluklara mal etme çabamız…

Oysa ki herkesin diline pelesenk etmesi gereken Alvarlı Efe Hazretleri’nin o muhteşem duası, “Allah bizi Türk eyleye, Allah bizi Kürt eyleye” ya da benzeri bir şey değil, “Allah bizi insan eyleye!” idi.

Hakikaten de Allah bizi insan eyleye!

[Bülent Keneş] 10.2.2018 [TR724]

Türkiye’nin kronik hastalığı Kürt Paranoyası [Mehmet Efe Çaman]

Yan sonuçlarından biri Suriye’de iç savaş çıkarmak olan Türk dış politikası, 2018 yılına büyük belirsizliklerle, dahası ciddi riskler ve artan çatışma olasılığı ile girdi. Nitekim Afrin üzerinden Suriye topraklarına yönelik olarak başlatılan “Zeytin Dalı” saldırısı ile bu çatışma riski gerçeğe dönüştü. Batı Suriye’de PYD kontrolünde bir bölge olan Afrin, batısında Hatay, kuzeyinde Türkiye sınırı, güneyinde cihatçı Suriye muhalifleri ile Suriye yönetimi kontrolünde olan topraklar, doğusunda ise Türkiye kontrolünde olan cihatçı Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) kontrolünde olan bölge arasında sıkışmış durumda. Fırat’ın doğusunda ABD tarafından hava sahası kontrol edilen PYD denetimindeki topraklarla arasında Suriye güçleri ve ÖSO kontrolündeki bölge var. Fırat’ın batısındaki ABD hava sahası kontrolünde olan tek bölge Menbiç. Afrin bölgesinin de hava sahası, Fırat’ın batısındaki tüm Suriye hava sahası gibi Rusya’nın kontrolü altında. Bunun tek istisnası, ABD tarafından hava sahası kontrolü yapılan Menbiç.

Erdoğan rejimi, Afrin saldırısından bu yana kamuoyuna bölgedeki Kürt güçleri ile ABD arasındaki bağlantılar üzerinden Amerikan ve Batı aleyhtarı bir belagat yürütmekte. ABD’nin artık müttefik değil, düşman olarak algılandığı bir tablo var. Gerek rejim, gerekse de rejim güdümündeki propaganda enstrümanı haline gelmiş bulunan medya, ABD, NATO ve Batı karşıtlığı üzerinden bitmek tükenmek bilmez bir propaganda faaliyetini 7/24 yürütmekte. Oysa Afrin, ABD kontrolü altında olan bir bölge değil. Yukarıda vurgulandığı üzere, hava sahası Rusya tarafından denetleniyor. Rusya izin vermese, Türk savaş uçaklarının bu bölge üzerinde uçması mümkün değil.

AFRİN’E DEĞİL MENBİÇ’E BAK

Afrin üzerinden ABD ve NATO/Batı karşıtlığı yapılması ve ABD’nin düşman olarak Türk kamuoyuna lanse edilmesi, esasen sorunun sadece bir bölümünün Afrin ile alakalı olduğunu, Erdoğan rejimi algısına göre sorunun asıl önemli olan ikinci bölümünün Menbiç olacağını ortaya koyuyor. Nitekim, kullanılan diskur da giderek tansiyonu arttırıyor. ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) General Joseph Votel, ABD askerlerinin Menbiç bölgesinden çekilmesinin söz konusu olmadığını açıkladı. ABD, Menbiç’e büyük stratejik önem atfediyor. ABD’nin bölgedeki rütbesi en yüksek askeri olan General Paul E. Funk ise, Türkiye’nin Menbiç’e yönelik harekât başlatması ile ilgili bir endişe taşıyıp taşımadıklarına yönelik bir soruya, bu konuda bir çekincesi bulunmadığını, müdahale ederse Türkiye’ye askeri olarak karşılık vereceklerini açıkladı. ABD’li komutan Türkiye’ye yönelik olarak “Bizi vurursanız, agresif şekilde karşılık veririz. Kendimizi savunuruz” şeklinde konuştu. ABD’yi takip eden okurlar, görevdeki herhangi bir askeri veya sivil Amerikalı bürokratın herhangi bir uluslararası konuda kendi fikrini belirtmeyeceğini, bu tür durumlarda fikir beyan ediliyorsa, bunun üslerine danışarak ortaya konan bir devlet politikası olduğunu bilir. ABD Menbiç konusunda tutum belirlemiş görünmekte. Menbiç’ten çekilmeyeceğini ve Türkiye eğer çekilmesi için herhangi bir askeri müdahalede bulunursa güç kullanarak karşılık verme yönünde politika belirlediklerini ifade etmiştir.

İki NATO müttefiki olan Türkiye ve ABD, Suriye’de karşı karşıya gelmiştir. Türkiye, açıkça Suriye’de Rusya ve dolayısıyla da fiilen Esad yanında yer almıştır. Her ne kadar İbrahim Kalın gibi diplomatik üslupla Suriye rejimi ile işbirliği yapılmadığına yönelik açıklama yapan Erdoğan rejimi yetkilileri varsa da, fiilen sahada Türkiye ile Rusya’nın işbirliği yaptığı, Rusya’nın ise Suriye rejiminin hamisi olduğu düşünülecek olursa, Türkiye’nin pek ala Esad rejimi ile de paralel doğrultuda politikalar çizgisine gerilediği anlaşılmakta.

KRİZDE YENİ AŞAMA: ABD İLE SICAK ÇATIŞMA

Türkiye’de kamuoyu Fırat’ın batısından Kürt güçlerinin çıkartılmasının elzem olduğu yönünde şartlandırılıyor. Menbiç ABD kontrolünde ve burada ABD güçleri ile sıcak bir çatışmanın, Erdoğan rejimi tarafından bilinçli olarak tırmandırılan krizde yeni bir aşama olacağı, çok belirgin. Demek ki, Türkiye’nin sınır güvenliği ve terörist saldırılar konusunda öne sürdüğü gerekçeler, Afrin’deki askeri ofansın gerçek nedeni değil. Türkiye, Kürtlerin kuzey Suriye’de yerleşmesini, dahası Akdeniz’e uzanan bir koridorla deniz erişimi sağlamasını istemiyor. Denize kıyısı olan ve petrol zengini bir Kürdistan, Türkiye’nin ana korkusudur. Afrin saldırısının ve Menbiç konusundaki ısrarın ana sebebi budur. Ne pahasına olursa olsun Türkiye bir Kürt devletinin kurulmasını engellemeye çalışmaktadır. Kurulursa bile İran-Irak-Suriye ve Türkiye arasında hapsedilmiş küçük bir Kürdistan’ın denize çıkışı da olmayacağı için varlığını sürdüremeyeceği hesaplanmakta. Terör saldırıları bahanedir. Türkiye’nin Suriye’deki askeri hareketliliğin asıl nedeni, güneyinde kurulma ihtimali bulunan bir Kürdistan’ı engellemektir.

Zaten Türkiye’nin Suriye politikasında Kürt muhaliflere karşı çıkarken Arap-Sünni cihatçı İslamcıları desteklemesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğü ile esasen zerre kadar ilgilenmemesi de bunu gösteriyor. Rusya, Türkiye’nin Kürt paranoyasını iyi biliyor. 1990’larda Çeçen isyancılara dolaylı destek veren Türkiye’yi uyaran İgor İvanov, “sırça köşkte oturan komşusuna taş atmaz” diyerek Rusya’nın realizmini veciz şekilde dikle getirmişti. Elbette köprünün altından çok sular aktı. 2018’in Rusya’sı artık nükleer bir süper güç olarak ABD’nin tek hegemon güç olduğu tek kutuplu dünya düzenine kafa tutuyor. ABD ise yine nükleer bir süper güç olarak, Rusya’nın aleyhine kazandığı mevzileri (Kırım, doğu Ukrayna, Gürcistan, Suriye) sınırlandırmaya, daraltmaya çabalıyor. Bu satrançta Rusya’nın en önemli kazanımı, Türkiye ile ABD’yi karşı karşıya getirmesidir. Gürcistan savaşı esnasında ABD (NATO) gemilerinin Karadeniz’e sokulmaması konusunda Türkiye ile mutabakat sağlayan Rusya, o günlerde kendisine destek çıkan TSK’daki Avrasyacı kanatla bugün çok daha girift ve derin bir ilişki kurmuş durumda. 15 Temmuz darbe girişiminde Ankara’da olan Dugin’in ve Rus etkisinin ne olduğu önümüzdeki on yıllarda tarihçiler için iyi bir araştırma sahası olacak. Siyaset bilimciler ise – bu hatalı Suriye politikası ve anti NATO, anti ABD ve anti Batı akımı durdurulmazsa – Irak ve Suriye Kürt bölgelerinin bağımsızlığına giden yolda, Türkiye Kürtlerinin meşru siyasi kanallarının kapatılmasından mütevellit nasıl aynı mecraya kaydıkları, epey bir incelenecek.

BÖLÜNMEYİ TETİKLEYEN SİYASET

Türkiye, Irak’ta ve Suriye’de takip ettiği Kürt fobisi temelindeki hatalı dış siyaset reaksiyonlar silsilesi ile kendi Kürt vatandaşlarını giderek köşeye itmekte, dahası HDP’nin sistem dışına itilmesiyle beraber, Türkiye Kürtlerine meşru siyaset kanallarını kapatarak, telafisi mümkün olmayan ve toplumun moleküler seviyelerine varan bir bölünmeyi tetiklemektedir. Selahattin Demirtaş’ın ve onlarca Kürt milletvekilinin vekillikleri anayasa ve yasalara aykırı olarak KHK rejimi çerçevesinde düşürülmüş, Kürtlerin yerel yönetim seviyesindeki demokratik haklarına pervasızca tecavüz edilmiş, Kürtler, belediyelerine AKP kayyumları atanmak suretiyle aşağılanmıştır. Türkiye, Cumhuriyet’in çocukluk hastalıklarından sanki bağışıklık sistemini hiç güçlendirememiş gibidir. Ortadoğu’nun hasta adamı derken, bundan bahsediyordum. Bu derece bünye zayıflığı, Ortadoğu’daki an be an derinleşen bataklıkta daha ne kadar sürdürülebilir?

Afrin bir meydan okuma ve diriliş gibi lanse ediliyor rejim tarafından. Oysa görünen, çaresizlikten sağa sola saldıran, dikiş tutturamamış bir saçma sapan Suriye politikasında hala ısrarcı olan, kaynaklarını dikkatsizce ve tutarsızca harcayan, yalnızlaşan ve marjinalleşen bir Türkiye. Menbiç ise, Hitler’in Rusya’ya saldırması ile aynı kategoride değerlendirilebilecek kadar irrasyonel bir hamle olur. ABD ile sıcak çatışmaya girmek düşüncesinin akıl sağlığı ile alakalı son sınır olduğunu düşünmekteyim. Güvenliği büyük ölçüde NATO’ya (ABD’ye) bağlanmış, karşılıklı bağımlılık konumu itibarıyla güvenlik politikaları ve askeri kapasitesi eşgüdümlü olmuş bir bölgesel orta gücün, dünyanın birinci ekonomik ve askeri gücü ile çatışmaya girmesi opsiyonunu ciddi olarak düşünen her kim varsa, psikiyatrik bakımdan görevini sürdürme ehliyetine sahip olup olmadığı üzerinde ciddiyetle durulmalıdır. Afrin bir kurtuluş mücadelesi falan değil. Menbiç, Kürt sorununu askeri olarak bitirecek bir hedef değil. Kızılelma vs. ultra-milliyetçi, hamasi, saldırgan bir üçüncü dünyacılıkla çıkılan soldan nasıl geri dönüldüğünü en güzel Birinci Dünya Savaşı muharebelerinden ve acılarından okursunuz. Tarihi bilgisi Ömer Seyfettin’in çocuklar için yazdığı hikâyelerden öteye geçmeyen Milli Görüş’ün üniversite bitirebilmiş, ama entelektüel kapasitesini İslamcılığın dar ufku dışına çıkartamamış hırslı kadrosu, ülkeyi derin bir felakete doğru götürüyor. Bu tür majör dış politika hataları, satranç tahtasındaki sonucu mat olan hamleler zinciri gibi, kontrol altına alınamaz. Kendilerinden çok daha iyi yetişmiş, İmparatorluk geleneğinden gelen İttihatçılar bile, bu yolda başarı elde edemediler. Bu nedenle zararın neresinden dönülse kar olacaktır.

Yapılması gereken Türk ordusunun geri çekilmesi, ABD ve NATO ile ilişkilerin normalleştirilmesi, Türkiye’nin anayasal rejimine bir an evvel geri dönerek, son iki yılın ağır yaralarını sarmaya başlamasıdır. Bu aşamada Ortadoğu’da girişilen anlamsız savaşın büyütülmesi, son doksan yıllık tüm birikimleri – toprak bütünlüğü başta olmak üzere! – tehlikeye atar.

Son söz: Uluslararası ilişkiler, kendi öz gücünü dev aynasında gören devletlerin ibretlik tarihleriyle yazılmıştır.

[Mehmet Efe Çaman] 10.2.2018 [TR724]

15 Temmuz’un tek telaşlı adamı gitti! [Bülent Korucu]

15 Temmuz gecesi Atatürk Havalimanı mahşer günü gibi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan basın toplantısı düzenliyor. Yerli yabancı bütün basın canlı yayında. Masada oturanlardan sadece AKP İstanbul İl Başkanı Selim Temurci’nin yüzünde darbe gecesini yaşamış birinin yorgun tedirginliği var. Erdoğan herhangi bir basın toplantısından daha rahat, üzerinde bir yorgunluk ve gerginlik izi yok. Damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak etrafa gülücükler saçıyor. Nikah masasındaki bir damat kadar heyecanlı. Sanki bir bildiği var.

İşte o telaşlı adam dün il başkanlığı görevinden istifa etti. Daha doğrusu görevinden alındı. Bir buçuk yıldır zaten uzatmaları oynuyordu. Eski Genel Başkan Ahmet Davutoğlu’na yakın, Boğaziçi ekolünden bir isimdi ve o gittikten sonra görevden alınacaklar listesinin ilk sırasındaydı. 15 Temmuz’da beklenmedik bir performans gösterdiği için bir yıl daha başkanlık yaptı. Altı ay önce Erdoğan bir karşılama merasiminde elini sıkmayarak kalemini kırdığını göstermişti. O günden beri etkisiz eleman olarak koltukta oturuyordu.

O geceki tuhaflıklar Damat Albayrak’la Başkan Temurci’nin yüz ifadelerindeki farklılıkla sınırlı değil. Hiçbir bakanı, hatta Başbakan Binali Yıldırım’ı derdest etmeyi planlamayan ‘darbeciler’ İstanbul İl Başkanı’nın peşine düşmüş. Başbakanlığa dönüşen Çankaya Köşkü’nde bakanlar kriz masası oluşturmuş, ama aynı kampüs içindeki Muhafız Alayı gidip TRT’yi basıyor. Dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş bile bu işe şaşırmış. Şöyle diyor Kurtulmuş:

“Biz de sonradan kamera kayıtlarından gördük. Tank bir numaralı kapıdan içeri doğru giriyor, karşısında üç beş tane polis var, ellerinde de ufak silahlar var. Buraya gelse, en azından üç beş tane bakan var. Bizleri alsa, ellerimize kelepçe vursa, kameraların önüne çıkarsa çok büyük psikolojik üstünlük olur. Giriyor ve çıkıyor, dönüyor, kapıdan dönüyor, îzahı yok, Allah’ın  koruması. Helikopterler geliyor, ağaçlık olduğu için ancak belli bir mesafeye kadar alçalıyor. Şurada helikopter pisti var, yani helikopter pistine inse iş bitecek. Aynı şekilde Muhafız Alayı’yla arada sadece bir tel örgü var, tel örgüden buraya elli tane Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’ndaki hainler gelse, Başbakanlık binasını bassalar, belki işin seyri değişecek.”

İl Başkanlığındaki baskın da sanki bir nezaket ziyareti! Binaya giren rütbelilerden İ.T.’nin ifadesindeki ilişki biçimi, askerlerin darbe senaryosunu inandırıcı kılmak için figüran olarak kullanıldığını gösteriyor: “AK Parti İl Başkanlığı’na geldiğimizde Binbaşı Faruk Şimşek’in emri üzerine onunla birlikte İl Başkanı Selim Temurci’nin odasına çıkıp kendisiyle görüşmek istedik, ama Temurci’nin özel kalem müdürlüğünü yapan kişi silahlarımızı bırakmadan bizi odaya alamayacağını söyledi.”

Bırakın darbe gecesini, normal zamanda bile bir özel kalem müdürü, binbaşıya “silahını bırakmazsan içeri almam” diyebilir mi?

Bu rahatlığın açıklaması komutanla Temurci’nin diyalogunda var. Askere “Neden geldiniz?” diye sorunca aldığı cevap, “Güvenliğinizi sağlamak için” olmuş. Terör saldırısı gerekçesiyle sokağa saldıkları bir avuç asker, darbe tiyatrosunun sahnesinde kendini bulunca afallamış, özel kalem müdürünün tafrasına bile boyun eğer hale gelmiş. 2 bin korumalı Saray’a sadece 13 asker gönderen kurmay zeka(!) il başkanlığına 69 personelle çıkarma yapmış. Askerin gözden çıkardıklarıyla AKP’nin gözden çıkardıklarının doğaçlama sahne aldığı yerdi İstanbul İl Başkanlığı.

[Bülent Korucu] 10.2.2018 [TR724]

Danimarka futbolundan bir Morten Olsen geçti [Hasan Cücük]

Euro 2016 finallerine katılmak için playoff mücadelesinde İsveç’le karşılaşan Danimarka, ilk maçta 2-1 yenildiği rakibiyle kendi sahasında 2-2 berabere kalarak adını kupada mücadele edecek 24 takım arasına yazdıramayınca milli takımı 15 yıldır çalıştıran Morten Olsen görevi bıraktığını açıkladı.

Sözleşmesi Haziran 2016’ya kadar olan Olsen, bu sonuçtan sonra devam etmenin bir anlamı kalmadığını belirtmişti. Bu şekilde bir vedanın kendisi için üzücü olduğunu söyleyen Olsen, ‘Ancak Danimarkalılar için bu sonuç daha üzüntü vericidir. Başarısızlığın sorumluluğu tamamen bana aittir’ sözleriyle takımın başından ayrıldı. Milli takımı bıraktıktan sonra dinlenmeye çekilen Morten Olsen gelen teklifleri de geri çevirdi. Geçtiğimiz günlerde ise artık teknik adamlık kariyerini noktaladığını açıkladı. İşte Danimarka futbolunun 45 yılına damga vuran oyuncu ve teknik direktör Morten Olsen’in hayatı.

2000’DEN BU YANA DANİMARKA’NIN PATRONU

Morten Olsen 14 Ağustos 1949’da doğdu. Henüz 8 yaşındayken Vordinborg takımında futbola başladı. Burada 12 yıl top koşturan Olsen, 1970-72 yılları arasında B1901 takımının formasını giydikten sonra Belçika ligine transfer olacaktı. 1972-76 Cercle Brugge KV, 1976-80 Racing White Molenbeek, 1980-86 RSC Anderlecht takımlarında oynadı ve futbol kariyerine son noktayı 3 yıl oynadığı Almanya’nın Köln takımında 1989’da koydu.

Artık hayatına teknik adam olarak devam edecekti. İlk görevi, 1990’da Bröndby kulübündeydi. Başarılı bir grafik çizdi. Köln ve Ajax takımlarını çalıştırdıktan sonra Temmuz 2000’de Danimarka Milli Takımı’nın teknik direktörlüğüne getirildi. Haziran 2002’de biten sözleşmesi 2006’ya kadar uzatıldı. Milli formayı tam 102 kez giyen Morten Olsen, milli forma altında 4 gol atmıştı. 102 karşılaşmada sadece 1 sarı kart gören Morten Olsen, hayatında hiç kırmızı kart görmedi. Futbol kariyerinde libero olarak oynadı. Neden az kart gördüğünü sorduklarında, ‘Aklımla oynuyordum’ diyerek cevaplayacaktı.

ELEME MAÇLARINDA KRAL, TURNUVADA TUTUK

Milli Takım’daki ilk döneminde Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan ve K. İrlanda gibi takımların bulunduğu gruptan Danimarka’yı yenilgisiz 2002 Dünya Kupası’na götüren Olsen, kupada Senegal, Uruguay ve Fransa’nın bulunduğu gruptan da lider olarak çıktı. İkinci turda İngiltere’ye 3-0 yenilerek kupaya veda etti. Euro 2004 yolunda yine Romanya ve Norveç gibi takımları geride bırakarak Portekiz’e gitme hakkını kazandı. Euro 2004’te İtalya, İsveç ve Bulgaristan’ın yer aldığı gruptan çıkan Danimarka, Çekler’e 3-0 yenilerek şampiyonaya veda etti.

2006 Dünya Kupası ve Euro 2008’e Danimarka’yı taşıyamayan Morten Olsen, yapılan eleştirilere rağmen sisteminden taviz vermedi. ‘Ajax Modeli’ olarak tanımlanan 4-3-3 sistemini başarıyla uyguladı. Denis Rommedahl, Jesper Grönkjaer ve Martin Jörgensen gibi kaliteli kanat oyuncularıyla sistem yıllarca saat gibi işledi. Bu isimler son kez 2010 Dünya Kupası’na Danimarka’yı taşıyarak vazifelerini yerine getirdiler. Ancak bu isimlerin yaşlanması ve arkalarından yeni yıldızların gelmemesi Olsen’in yoluna ‘isimsiz kahramanlarla’ devam etmesini sağladı. Olsen’in teknik adamlıkta ustalığı Euro 2012 yolunda ortaya çıktı. Milli takımın tamamına yakını yeni isimlerden oluşmasına karşılık, ‘Olsen’in on biri’ Ronaldo gibi dünya yıldızına sahip Portekiz’i hem deplasmanda hem de kendi sahasında yenerek hocalarının kalitesini tüm dünyaya bir kez daha gösterdi. Danimarka, Portekiz ve Norveç gibi Avrupa futbolunda söz sahibi ülkeleri geride bırakarak adını Euro 2012 finallerine yazdırdı. Ancak Danimarka grup maçları sonunda ilk ikiye giremeyip evine döndü.

2014 VE 2016’DA TURNUVALARA GİDEMEYİNCE

Morten Olsen yönetimindeki Danimarka, Brezilya’nın ev sahipliğini yaptığı 2014 Dünya Kupası finallerine kalamadı. Euro 2016 Olsen için mutlaka gidilmesi gereken bir şampiyonaydı. Ancak Danimarka, Portekiz ve Arnavutluk’un gerisinde kalıp grupta 3. Oldu. Playoff maçında komşu İsveç engeline takılan Danimarka Euro 2016 trenini kaçırırken Morten Olsen de istifa etti.

Morten Olsen, sistem adamıydı. Sisteminden taviz vermeyen Olsen yıllarca 4-3-3 dizilişiyle oyuncuları sahaya sürdü. Oyuncuya göre sistem yerine sisteme uyan oyuncuları milli takıma aldı. Milli takımı çalıştırırken de Belçika’da yaşamaya devam eden Morten Olsen, gelen eleştirileri ‘Milli oyuncuların çoğunluğu yurtdışında top koşturuyor. Danimarka’da yaşamanın bir anlamı yok’ diyerek cevapladı. 15 yıl boyunca Brüksel-Kopenhag arasında mekik dokudu. Hayatındaki en büyük dramını ise 1978’de yaşadı. Kız arkadaşı Marianne Kris Egeberg, Almanya – Danimarka arasındaki feribot yolculuğunda güverteden denize düştü. Tüm aramalara rağmen cesedi bulunamadı.

İSTİKRAR ABİDESİ

Martin Olsen, Danimarka’nın efsane isimlerinden. En önemli rekoru ise hem oyuncu hem de teknik adam olarak milli takımda 100 maç barajını aşmasıydı. Futbol oynadığı dönemde 102 milli maça çıktı. Son kez milli formayı 39 yaşında giydi. Hoca olarak ise 166 maçta takımı çalıştırdı. Maalesef bu alanda rekoru Danimarka’nın Alman hocası Sepp Herberger 167 maçla elinde tutuyordu. Danca ile birlikte Almanca, İngilizce, Fransızca ve Hollandaca konuşan Olsen, 45 yıl Danimarka futboluna damgasını vurdu. 20 yıllık futbolculuk kariyerinde 5 takımın formasını giyerken, 25 yıllık hocalık kariyerinde ise 4 takım çalıştırdı.

[Hasan Cücük] 10.2.2018 [TR724]

Hani kriz yoktu! Hazine’de nakit kalmadı [Semih Ardıç]

Devletin kasası tam takır kuru bakır. Hazine borcu borçla çevirmekte bile zorlanıyor. Geçen sene 61 milyar lira nakit açığı veren Hazine, Ocak ayını 1,6 milyar lira eksi bakiye ile kapattı. Hazine bu halde iken memleketi idare edenler borçlanma maliyetinin düşeceğini iddia edebiliyor. Saray talimatıyla kasanın dolup taşacağını vehmediyorlar…

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının kamuyu nakit darboğazından çıkarmak için bulduğu formül evlere şenlik. Savunma Sanayii Müsteşarlığı, Devlet Su İşleri (DSİ), Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) İdaresi, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) gibi 45 kamu idaresine ilaveten 113 devlet üniversitesi ve Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) paraları havuzda toplanacak.

MERKEZ BANKASI’NDA HAVUZ HESABI

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) müzakere edilen Torba Kanun Tasarısı’na göre genel bütçeli kamu idarelerinde ‘Tek Hazine Hesabı’ uygulaması, 45 kamu kuruşu ve 113 üniversiteyi kapsayacak şekilde genişletildi. Kamu idareleri mevcut banka hesaplarını kapatacak ve paralarını Merkez Bankası nezdinde Hazine adına açılacak havuz hesabına aktaracak. Kanun çıktığında Bakanlar Kurulu, ‘havuz’ sistemine başka kamu idarelerini de dahil edebilecek.

Ne kadar şayan-ı dikkat ki havuz sistemini sempatik gösterme vazifesi de havuz medyasına düştü. Haberlerde uzun uzun havuzun faziletlerinden, bereket getireceğinden dem vuruluyor. Paralar tek hesapta toplanınca faizler düşecekmiş, dış mihrakların oyunu bozulacak ve Türkiye süper güç olacakmış…

Mumlarını yatsıya kadar söndürecek ne gazete ne de televizyon kaldı tabiî. Uçuk-kaçık ne varsa yazıyorlar. Şaşırtıcı mı? Değil. Ne de olsa her devrin kiralık kalemleri onlar ve her biri rüşvet paralarından kurulan kirli havuzdan gelen paralarla geçiniyor.

HAVUZ SİSTEMİ NİYE KURULDU?

Sözü eğip bükmeden ifade edeyim: Hükûmet, Hazine’yi yiyip bitirdiği için evdeki kefen parasına dahi göz dikti. Geçen sene Varlık Fonu kurulurken ‘ismine aldatmasın, bu olsa olsa yokluk fonu olur’ demiştim. Aynı tespitim kurulacak havuz için de geçerlidir: Dibi delik havuz…

Havuzdaki hesaba dahil edilen özel bütçeli idarelerin paralarını bir nebze farklı mütalaa edelim. Oradan gelecek kaynak birkaç milyar lirayı geçmeyeceği gibi genel bütçeli kurumların paralarını havuzda toplamanın nakit açığına nasıl çare olacağı meçhuldür.

Zaten bütçeden tahsis edilen ödenekler değil mi bu paralar? Sağ cebinizdeki parayı sol cebinize koyunca ne değişecek? Hükûmet bir tarafta ‘kriz yok’ derken diğer tarafta kurduğu havuz sistemi ile krizi kendi elleriyle tescil ediyor. ‘Para lazım para’ diye feryat ediyor.

MAHKUMLARIN PARASI DA HAVUZA AKTARILACAK

Günü kurtarma derdine düştüler. Hazine havuzda toplanacak paralara muhtaç bırakıldı. Kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz idarelerin harcanan ödeneklerinin nasıl geri konulacağı da düşünülmüştür herhalde.

Üniversite hastaneleri medikal firmalarına milyonlarca lira borcunu ödeyemiyor. Sadece Akdeniz Üniversitesi Araştırma Hastanesi’nin piyasaya 200 milyon TL borcu var. Kelin ilacı olsa başına sürermiş. Hükûmet üniversitelerin olmayan parasını aktaracak havuza! Hatta Torba’da ceza ve tevkif evlerinde mahkumların el emeği göz nurundan elde edilen üç kuruş bile gelir kalemi olarak gösterildi kanun tasarısında.

AKP SEÇİM İÇİN HAZIRLIK YAPIYOR

Hazine’nin 60 milyar lirayı aşan açıkları bu şekilde kapatılamayacağına göre kurulacak havuz neye hizmet edecek? Oy ütmeye hizmet edecek. Zira seçim tarihi yaklaşıyor. Seçimleri kazanmamın yolunun para saçmaktan geçtiğini en iyi bilen parti AKP.

Bürokrasiyi devre dışı bırakarak evdeki kefen parasını Hazine üzerinden harcayacaklar. Bakan, genel müdür, daire başkanı imzası olmadan herhangi bir idareye ait parayı Hazine hesaptan çekecek ve AKP’nin günlük ihtiyaçları karşılanacak.

Havuz medyası haricinde havuza atlayan yok zaten. Refahyol hükûmetinde ‘havuz’ fikrini ortaya atan Profesör Mete Gündoğan, AKP’nin ‘havuz’ diye takdim ettiği tek hesap için, “Hoşgeldin 5 Nisan.” ifadesini kullandı.

5 NİSAN KARARLARI DA BÖYLE ALINDI

Aynı yöntemlerin 5 Nisan 1994 kararları öncesinde tatbik edildiğine dikkat çeken Gündoğan aynı siyasî gelenekten gelen talebelerine, “Sonu yüksek cari açık, yüksek enflasyon ve yüksek faizlerle neticelenmedi mi? Sonunda kur politikası üzerinden bir yeni denklem oluşturulmadı mı? Daha sonra, o denklem de batmadı mı? 54. Erbakan Hükümeti’nde Havuz Sistemi işte tam bu mantığı çöpe atmak için kurulmadı mı? Ne çabuk unuttunuz? Ne çabuk!” diye seslendi.

Makaleye nokta koymadan Gündoğan’ın şu sözlerinin altını çizmek istedim: “Rahmetli Erbakan Hocamın bir sözünü hatırlatarak bitireyim: Bunlar hem hocanın keçisini çalarlar hem de ‘hoca keçi çaldı’ diye yayarlar!”

PARASI HAVUZDA TOPLANACAK OLAN İDARELER:

– Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)
– Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı (ÖSYM)
– 113 üniversite
– Savunma Sanayii Müsteşarlığı
– Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu
– Atatürk Araştırma Merkezi
– Atatürk Kültür Merkezi
– Türk Dil Kurumu (TDK)
– Türk Tarih Kurumu
– Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü
– Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu
– Türkiye Bilimler Akademisi
– Türkiye Adalet Akademisi
– Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu
– Karayolları Genel Müdürlüğü
– Spor Genel Müdürlüğü
– Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü
– Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü
– Orman Genel Müdürlüğü
– Vakıflar Genel Müdürlüğü
– Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü
– Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü
– Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü
– Türk Akreditasyon Kurumu
– Türk Standartları Enstitüsü
– Türk Patent ve Marka Kurumu
– Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü
– Türkiye Atom Enerjisi Kurumu
– Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB)
– Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı
– GAP Bölge Kalkınma İdaresi
– Özelleştirme İdaresi Başkanlığı
– Kamu Denetçiliği Kurumu
– Ceza ve İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İş Yurtları Kurumu
– Meslekî Yeterlilik Kurumu
– Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı
– Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı
– Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı
– Konya Ovası Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı
– Doğu Karadeniz Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı
– Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü
– Türkiye Su Enstitüsü
– Türkiye İlaç ve Tıbbî Cihaz Kurumu
– Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu
– Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı
– Helal Akreditasyon Kurumu

[Semih Ardıç] 10.2.2018 [TR724]

Türkiye’de kutuplaşma ve sonuçları [Kemal Ay]

Koç Üniversitesi’nin Göç Araştırmaları Merkezi, Türkiye’de kutuplaşmayla alakalı bir rapor yayınladı geçtiğimiz günlerde. 16 ilde 2004 kişiyle yapılmış bir çalışma. Kutuplaşmanın ölçümüyle ilgili akademik literatürde çeşitli modeller geliştirilmiş. Doç. Dr. Emre Erdoğan’ın araştırması da, bu modelleri kullanarak görüşülen kişilere kendileri ve ‘ötekiler’ hakkında sorular yöneltiyor.

Mesela ‘kendinize en yakın bulduğunuz parti’ sorusuna, yüzde 43,4 AKP, yüzde 21,5 CHP, yüzde 11,5 MHP, yüzde 9 HDP ve yüzde 5,5 de o sırada yeni kurulan İYİ Parti cevabını vermiş. Bunlar doğrudan ‘oy oranları’ demek değil. ‘Yüzer gezer seçmen’ tabir edilen ve seçim atmosferine göre parti tercihini değiştiren bir kitle var. Bunun aşağı yukarı sayısal değerine, 7 Haziran 2015’le 1 Kasım 2015 arasındaki süreçte şahit olmuştuk.

Asıl şaşırtıcı sonuç ‘kendinize en uzak bulduğunuz parti’ sorusunda geliyor. Yüzde 53’le HDP ilk sırada. Bu, toplumdaki PKK nefretinin bir yansıması. Ama aynı zamanda ‘milliyetçi’ tabanın konsolide olmuş hâlini yansıtıyor. HDP’li siyasetçilerin buradaki rolünü ölçmek, daha sağlıklı analizlere kapı açacaktır. Yüzde 24’le ikinci sırada ise AKP var. Son 4-5 senede sahneye konan otoriter siyaset, AKP’yi toplumun önemli bir kesimi tarafından ‘uzak durulması gereken parti’ konumuna itmiş.

Yüzde 13’le CHP üçüncü sırada. ‘Toplumda bir CHP antipatisi var, nesiller geçse de azalmaz’ analizleri açısından kötü bir sonuç. Belli ki AKP’lilerin karşısında ‘bilenmiş’ bir kitle var. Cevapların yüzde 8’i ise MHP demiş. Bu da, ‘siyaset mühendisliği’ yapan Erdoğan’ın neden MHP üzerine oyunlar oynadığının göstergesi. MHP, ‘alternatif’ olabilecekken, Erdoğan’ın ayakta kalması için bir ‘dayanak’ olmayı tercih ederek, aslına bakarsanız ‘şaşırtıcı’ bir hamle yapmış oldu.

Peki, partiler hangi kimlikten insanlar için bir çeşit ‘çatı’ görevi görüyor? CHP’nin tabanını ağırlıklı olarak Aleviler, Atatürkçüler ve Laikler oluşturuyor. HDP’de Azınlıklar, Geziciler ve Kürtler öne çıkmış. Bu iki partinin tabanı kimliğini diğer partilere göre daha ‘sık’ belirtme ihtiyacı duymuş. Çünkü kimliğinin tehlike altında olduğunu düşünüyor muhtemelen. AKP’de ‘dindar insanlar ve muhafazakarlar’, MHP’de ise ‘ülkücüler, milliyetçiler ve muhafazakarlar’ ön planda.

Sürpriz olan İYİ Parti’nin tabanı bence: ‘Eğitimli İnsanlar’ ve ‘Modern İnsanlar’ gibi vurgular yapılmış. CHP’nin ‘açılım’ stratejisinin bu iki zümreyi İYİ Parti’ye itmiş olabileceği görülüyor.

Ayrışma ve ahlakî üstünlük

Bu, toplumun genel eğilimi. Fakat kutuplaşma konusundaki asıl göstergeler sonrasında anlatılıyor. Mesela kendine en uzak hissettiği partiden birine ‘kız vermem’ diyenler yüzde 79, ‘birlikte iş yapmam’ diyenler yüzde 74 ve ‘komşu olmam’ diyenler de yüzde 70. Siyasî görüşün sosyo-ekonomik alanda bu kadar belirleyici olması, toplumsal hayata da darbe vuruyor. Gettolar oluşuyor.

Gettolaşmanın doğal bir sonucu olarak ‘ahlakî üstünlük’ meselesi karşımıza çıkıyor. Çalışmanın bu konuyla ilgili paragrafı şöyle:

‘Bir dizi sıfat sayıldığında, katılımcıların iyi sıfatların tamamını kendi parti taraftarlarına uygun gördüğü gözlemlendi: Ülkesinin yararına çalışan (yüzde 92), Vatansever (yüzde 91), Onurlu (yüzde 90), Zeki (yüzde 84), Cömert (yüzde 83) ve Açık Fikirli (yüzde 83). Buna karşılık, bütün kötü sıfatlar da “diğer” parti taraftarlarının özelliği olarak sayıldı: ülkeye tehdit oluşturan (yüzde 86), Bencil (yüzde 84), İkiyüzlü (yüzde 84), Zalim (yüzde 83), Kibirli (yüzde 80) ve Bağnaz (yüzde 72). Hem iyi, hem kötü sıfatlar sayılırken, katılımcıların bu sıfata “her ikisi de” ya da “hiçbiri” deme olanağı varken, bunu tercih etmemeleri de kutuplaşmanın bir göstergesi olarak yorumlanabilir.’

Kutuplaşma ortamında ‘iki zıt görüş’ değil, ‘iki ayrıksı toplum’ vardır. Nitekim her getto kendi ahalisini ‘en iyi’ bilirken, diğer gettoların içinden bir ‘fazilet’ çıkmayacağına ikna olmuş durumda. Zaten gettoları, kabileleri, kemikleşmiş cemaatleri bir arada tutan da bu ‘zan’dır. ‘Sürüden ayrılanı kurt kapar’. Daha da fenası, başka sürülerde de ‘hayat’ yoktur.

Nitekim bunun hemen arkasından ‘en uzak hissedilen parti’ taraftarlarının en temel haklarının şaibeye düşmesi geliyor:

‘Görüşülenlerin yüzde 47’si kendilerini en uzak hissettikleri parti taraftarlarının yürüyüş yapmasına olumsuz yaklaşıyor. yüzde 44’lük bir kesim o grubun toplantı düzenlemesini, yüzde 43’lük bir kesim de basın açıklaması yapmasını onaylamıyor. Diğer grubun telefonlarının dinlenmesini onaylayanların oranı da yüzde 50.’

İhbar geleneği ve suskunluk sarmalı

Kutuplaşma ortamında bu rakamların ‘normal’ olduğu düşünülebilir. Ancak toplumdaki bu eğilimleri ‘düzene bağlayacak’ bir devlet otoritesi de kalmadığı ve Türkiye tam olarak bir ‘muz cumhuriyeti’ne dönüştüğü için, kutuplaşma doğrudan ‘can yakıcı’ bir mekanizma doğuruyor. Geçenlerde 1,5-2 yıl öncesinden bir ihbar için karakola giden birisi, polisin ‘ihbar yağmuru’ altında olduğunu, ancak kendisine sıra geldiğini yazmıştı. Aynı şekilde Afrin Operasyonu’ndan sonra yüzlerce insanın sadece karşıt görüş belirttiği için gözaltına alındığını unutmamak gerekir.

Çalışmanın ilgilendiği konulardan birisi de bu. Kutuplaşmanın yanı sıra, devlet otoritesinin böyle hoyratça kullanılması, bir çeşit ‘suskunluk sarmalı’ oluşturuyor. Okuyalım:

‘Suskunluk Sarmalı hipotezinin Türkiye bağlamında ne kadar geçerli olduğunu anlamak amacıyla, katılımcılara bir örnek olarak “Hükümetin OHAL uygulamaları hakkında bir tartışmaya” sıralanan ortamlarda katılıp katılmayacakları soruldu. Görüşülenlerin yüzde 64’ü aileleriyle yedikleri bir yemekte böyle bir tartışmaya katılacaklarını belirtirken, arkadaşlarıyla dışarıda yedikleri bir yemekte bu tartışmaya katılacağını söyleyenlerin oranı yüzde 57’ye düştü. Mahalle toplantısında bu konuyu tartışacaklarını söyleyenlerin oranı yüzde 45 olarak gerçekleşirken, görüşülenlerin sadece üçte biri işyerlerinde ya da okullarında tartışmaya hevesli. Facebook ve Twitter’da tartışabileceklerini söyleyenlerin oranıysa yüzde 25 civarında kaldı.’

Kamusal görünürlük arttıkça, insanlar ‘oto sansür’ uygulamaya koyuluyorlar. Aksi hâlde, ‘mimlenebileceklerini’ ya da daha doğrudan ‘gözaltına alınabileceklerini’ düşünüyorlar muhtemelen.

Twitter’da hesabı olan yüzde 33’lük kesimin sadece yüzde 15’i Twitter’da siyasi görüşlerini sık sık ifade edebiliyor. Son yıllarda ‘kilitli hesap’ furyasının başlamasının bir sebebi bu. Ankara eski Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in kendisine laf söyleyen anonim hesapları ‘ifşa edip’ sonra da başlarını belaya soktuğunu hatırlarsınız. Anonimlikten ‘kilitli hesaba’ geçiş, ifade özgürlüğünün ne kadar gerilediğini gösteriyor.

Daha çok kişi Facebook kullanıyor: yüzde 87. Ancak Facebook kullananların da sadece yüzde 7’si siyasi görüşlerini düzenli olarak burada paylaşıyor. Bunun yanı sıra sosyal medyada kendimizi ‘yankı odalarına’ hapsetmeyi seçiyoruz çünkü diğer türlü akıl sağlığımızı koruyabileceğimizden şüpheliyiz.

Birleşilen tek konu: Suriyeliler

Çalışmadan iki ilginç sonuçla bitireyim.

2004 kişiyle yapılan bu çalışmanın yüzde 5’i Gezi protestolarına (Tüm Türkiye’deki eylemler) katıldıklarını söylemiş. HDP ve CHP seçmenleri arasında yüzde 12’ye tekabül ediyor. Ama daha ilginci, AKP, MHP ve İYİ Parti taraftarları arasında Gezi’ye katılan yok. Burada bir ‘Gezi karşıtı konsensüs’ oluşmuş durumda. Öte yandan CHP’de ne zaman Gezi’yi sahiplenebilecek biri gündeme gelse (Selin Sayek Böke, Canan Kaftancıoğlu, vs.) ana akım CHP’liler ses çıkarıyor.

Peki, 15 Temmuz sonrası gösterilere katılanlar? Burada ise 15 Temmuz yönünde bir konsensüs var. AKP’lilerden yüzde 43, MHP’lilerden yüzde 31. Diğer partiler ise yüzde 10’un altında. Ama var. Erdoğan’ın ‘gündem belirleme gücü’ açısından kayda değer bir veri.

Bu kutuplaşma ortamında üzerinde en fazla uzlaşılan konu nedir dersiniz? Hemen söyleyeyim: Suriyelilerin ülkelerine geri dönmesi. Gettolaşmanın bir sebebi de zaten sadece gettonun ötesini değil, hiçbir surette ‘öteki’ ile empati yapamamaktan kaynaklanıyor. Bence çalışmanın en önemli sonucu da burası.

[Kemal Ay] 10.2.2018 [TR724]

Öksürük nedir, kesmek için ne yapmak gerekir? [TR724]

Tam mevsimi… Çevrenizdeki herkeste bir öksürük. Adeta salgın gibi; öksürenler, sesi kısılanlar… Peki bu öksürük nedir, neler sebep olur ve öksürüğe neler iyi gelir? Öksürük esasında bir hastalık değil, boğaz ve solunum yollarını temizlemeye yarayan bir savunma mekanizmasıdır. Öksürük, balgamlı-balgamsız ve kronik-akut olmak üzere iki farklı şekilde sınıflandırılabilir. Balgamsız öksürük, kurudur ve boğazda bir gıcık hissine neden olabilir. Eğer öksürükle birlikte balgam adı verilen sıvı geliyorsa buna “prodüktif öksürük” denir. 3 hafta ve daha uzun süren öksürükler kronik öksürük olarak kabul edilir. Akut öksürük enfeksiyonları ise sinüzit, farenjit, nezle, akciğerlere yabancı cisim kaçması gibi nedenlerle oluşur. Memorial Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Bölümü uzmanlarına göre, kronik öksürükler bazen senelerce sürebilir.

Neden öksürürüz?

Öksürüğün pek çok nedeni olabilir. Nezle ve grip, farenjit, astım, geniz akıntısı, reflü, kalp yetmezliği, tüberküloz, akciğerde sıvı toplanması gibi hastalıklar kuru öksürüğe neden olabilir. Sinüzit, bronşit veya sigara içimi ise balgamlı öksürüğe yol açabilir. Ayrıca; kronik kulak problemleri, uzun süre kullanılan tansiyon ilaçları ve sigara da öksürük nedenleri arasındadır. Zaman zaman öksürüğün nedeni psikolojik de olabilir.

Öksürüğün süresi ve şekli nedeninin saptanması konusunda önemlidir. Geceleri ortaya çıkan, kuru ve balgamsız öksürük genellikle viral üst solunum yolu enfeksiyonuna ya da alerjiye bağlıdır. Geniz akıntısı, sinüzit ve gastroösefageal reflüye bağlı öksürükler çocuk uykuya daldıktan hemen sonra başlamaktadır. Egzersiz, hareket, gülme ve ağlama ile artan öksürük astıma işaret etmektedir. Kaba, boğuk, havlar tarzda öksürük krupta görülmektedir. Gürültülü, metalik öksürük trakeit denilen solunum yolu enfeksiyonu göstergesi olabilmektedir.  Boğmacada öksürük nöbet şeklinde ve haykırır tarzdadır. Pnömoni (zatürre) ve tüberkülozda öksürük kurudur. Bronşiektazi, akciğer apsesi, kistik fibrozis gibi akciğer hastalıklarında öksürük balgamlıdır.

Belki de reflünüz var!

Klasik reflü belirtileri arasında; göğüste yanma, ağza asit gelmesi ve ağızda acı tat sayılabilir. Bu belirtilere eşlik edebileceği gibi, bazen öksürük reflünün tek habercisi olabilir. Reflüye bağlı öksürük çoğunlukla; çikolata, kahve,  alkol, baharatlı ya da yağlı yiyecekler ile şiddetlenir. Özellikle yatınca ve geceleri öksürük artar. Reflü öksürüğe neden olabildiği gibi, öksürük de reflüyü arttırabilir. Ayrıca reflünün astımı tetikleyebilmesinin yanı sıra astımlı hastalarda da reflü daha sık görülmektedir.

Geniz akıntınızı kesmeyi deneyin

Geniz akıntısı, sürekli boğazı temizleme isteğine neden olarak kişinin rahatsız olmasına yol açar. Geniz akıntısının içindeki bazı iltihabi maddeler boğazı tahriş ederek özellikle geceleri belirginleşen öksürüğe neden olabilir. Uzun süreli öksürüklerin en sık nedenlerinden biri geniz akıntısıdır. Aşırı geniz akıntısı, ayrıca ses kısıklığı ve boğaz ağrısına da neden olabilir. Bunun yanı sıra akıntı genizde östaki borusuna yakın bir yerde birikip orta kulak enfeksiyonlarına ve sinüs kanallarını tıkarsa sinüs enfeksiyonlarına da yol açabilir.

Akciğer kanseri riski her zaman geçerli

Öksürük basit bir üst solunum yolu enfeksiyonuna bağlı olabileceği gibi, akciğer kanseri nedeniyle de ortaya çıkabilir. Bu nedenle uzun süreli öksürük şikayeti olan kişilerin mutlaka göğüs hastalıkları uzmanına başvurması önerilmektedir.

Koah ve astım ihtimali

3 haftadan daha uzun süre devam eden kronik öksürük, alt solunum yolları ile ilgili KOAH veya astım gibi ciddi ve kronik seyirli olabilecek hastalıkları akla getirmektedir. Bunun dışında kalan öksürük nedenleri arasında özellikle öksürüğe eşlik eden ateş, terleme, kilo kaybı gibi yakınmaların verem hastalığına işaret etme olasılığı yüksektir.

İlaç kullanıyorsanız!

Kimi tansiyon ilaçları, öksürüğü tetikleyebilir. Bu ilaçları kullanan hastaların yaklaşık %10 ile 20’sinde inatçı öksürük görülmektedir. Öksürük, ilaca başladıktan sonra haftalar içinde olabileceği gibi, 1 yıl sonra bile öksürük başlayabilir. Tiroit bezi iltihabı çok sık rastlanmasa da öksürüğe neden olabilir. Bu hastalıkta öksürük hırıltı bir seyir gösterir. Astım atağındaki kuru öksürük gibi de olabilir ve tedavi sonrası geriler.

Psikolojik problemler de öksürtür

Psikojenik öksürük, “alışkanlık öksürüğü” veya “tik öksürüğü” olarak da isimlendirilir. Genellikle çocuk yaş grubunda veya ergenlik döneminde görülür. Kendiliğinden ortaya çıkabilir ve isteyerek yapılabilir. Keyif alınan bir aktivite sırasında ve gece veya gündüz uykularında öksürüğün kaybolduğu gözlenmiştir.

Kuru öksürüğü ciddiye alın

Öksürükte balgam bulunmuyorsa bu kuru öksürük olarak tabir edilir ve boğazda gıcık bir his yaratır. Eğer ateş, mide bulantısı, halsizlik ile birlikte görülmüyorsa genellikle ciddi bir hastalık belirtisi olmasa da kuru öksürük özellikle nezle ve grip, farenjit, astım, geniz akıntısı, reflü, kalp yetmezliği, tüberküloz, akciğerde sıvı toplanması gibi durumlarda ortaya çıkar. Kuru öksürük uzun süre geçmezse boğazda tahrişe ve akciğerlerde ağrıya yol açabilir. Şiddetli öksürük krizleri özellikle de kuru öksürükler, kişilerde krizlere neden olabilir. Kuru öksürük atakları zaman zaman baş ağrısı, baş dönmesi hatta bayılma ile sonuçlanabilir. Çok şiddetli öksürükler kasları yorabileceğinden kimi zaman idrarda kaçırmaya ve göğüs kafesinde ağrılı fıtıklara da yol açabilir.

Balgam, sinüzit habercisi

Eğer öksürükle birlikte balgam adı verilen sıvı geliyorsa buna ‘prodüktif öksürük’ denir. Sinüzit, bronşit veya sigara içimi ise balgamlı öksürüğe neden olabilir. Ne yazık ki; özellikle sigara içen kişiler, öksürüğü ve balgamı sigara içmenin “normal” bir sonucu olarak kabul etmektedir. Oysa hem öksürük hem de balgam pek çok kronik ciddi hastalığın belirtisi olabilir. Bu hastalıklardan belki de en az bilineni bronşektazidir. Bunun için aslında sigara öksürüğü sanılan şikayet “bronşektazi”ye ait olabilir.

Alerjik öksürüğü baskılamayın!

Öksürük vücudun savunma mekanizmasıdır ve solunum yollarının en üstünden en altına kadar herhangi bir noktadan kaynaklanabilir. Öksürüğü kesmek amacıyla ilaç kullanmak ve bu refleksi baskılamak çocuklarda çok tercih edilen bir uygulama değildir. Alerjen duyarlılığının neden olduğu öksürük şikayetlerinin önüne geçebilmek için öncelikle hangi alerjene karşı duyarlılığın olduğu tespit edilmelidir. Bunun için çeşitli laboratuvar testleri ve alerji deri testleri tanı koyma amacıyla uygulanabilmektedir. Alerjenin tanımlanmasından sonra uygun alerjenden kaçınma yöntemlerinin uygulanması, çevresel alerjen yükünü azaltacaktır. Ayrıca gerekli hallerde çeşitli semptom giderici ve koruyucu ilaçlar ve alerjene özgü immunoterapi (alerji aşı tedavisi) yöntemleri de tedavi basamaklarını oluşturmaktadır.

ÖKSÜRÜK TEDAVİSİNE NE İYİ GELİR?

Öksürük krizlerinin altında mikrobik bir hastalık yatıyorsa, enfeksiyon tedavisi, reflü için asit giderici tedavi, astımda nefes açıcı tedavi gibi nedene yönelik tedaviler uygulanır. Sonuç olarak, 3 haftayı geçen her öksürüğün mutlaka bir göğüs hastalıkları uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerektiği akılda tutulmalıdır. Bunların dışında, özellikle bazı solunum yolu mikrobik hastalıkları sonrasında, bazen haftalarca (7-8 haftaya dek) uzayan kuru öksürük görülebilir. Bu tür bir öksürükte, uzman hekimler tarafından bronş genişletici tedavi önerilebilir. Öksürüğe neden olan hastalığın tanısında akciğer filminden başka, eğer hekim gerekli görüyorsa, solunum fonksiyon testi, sinüs filmi, reflü düşünülüyorsa endoskopi gibi tetkiklerden yararlanılabilir.

Mutlaka hekime başvurulması gereken durumlar

Öksürük tedavilerinde; öksürüğe sebep olan hastalık tanısının gecikmemesi ve tedavi süresinin daha kısa sürmesi için ilaç veya şurup kullanımının mutlaka doktor kontrolünde olması gerekmektedir.

  • Öksürük, 3 haftadan uzun sürüyor ve antibiyotik tedavisine cevap vermiyorsa,
  • Öksürüğe yüksek ateş ve ciddi nefes darlığı eşlik ediyorsa,
  • Balgamda kan görüldüyse mutlaka bir doktora başvurulması gerekir.

Neler yapmalı, neleri yapmamalı?

Öksürükten kurtulmak, öksürüğe sebep olan hastalıkların saptanarak, tedavi edilmesi ile mümkündür. Öksürüğe neden olan en önemli durumun solunum yolu enfeksiyonları olduğu düşünülürse, bu hastalıklardan korunmak öksürük için de bir önlem olacaktır. Bunun için;

  • Düzenli ve dengeli beslenmek, özellikle kış aylarında yeterli C vitamini almak
  • Her türlü tozlu ve kirli ortamdan uzak durmak
  • Vücut direncini korumak için düzenli spor veya yürüyüş yapmak,
  • Halsiz veya yorgun düşmemek için uyku sürelerine dikkat etmek ve vücudu dinlendirmek,
  • Bol sıvı almak gerekmektedir.

Ayrıca öksürüğün en yaygın nedeni olan sigaradan uzak bir yaşam sürmek, hem öksürükten hem de birçok ciddi sağlık sorunlarından korunmada en önemli önlemdir. Öksürükleri yumuşatmak için, sütün içerisine bal karıştırmak veya balın içerisine karabiber atmak da yararlı olabilir. Bunun yanında, en etkili öksürük şurubunun günde 2-2,5 lt su tüketimi olduğu unutulmamalıdır. Doktora danışılmadan öksürük şurubu kullanılmamalıdır. Kuru bir öksürükte, öksürük söktürücü şurup kullanımı öksürüğün şiddetinin artmasına neden olabilir. Veya balgam çıkarması gereken bir öksürükte,  öksürük kesici şuruplar balgam çıkmasına engel olabilir.

Direncinizi artırın!

Özellikle yuva veya kreşe giden çocuklarda kış aylarında her ay hafif üst solunum yolu enfeksiyonları geçirilebilir. Öksürük kısa süreli ise, ateş ve solunum sıkıntısı eşlik etmiyorsa bu yaş grubundaki çocuklarda öksürük ilaçları kullanmaya gerek yoktur. Vücut direncini artırmak, dengeli bir beslenme düzeni sağlamak gibi önlemlerle kısa süreli öksürüklerde iyileşme sağlamak mümkündür.

Mesela ayva, kış aylarının vazgeçilmez meyvelerinden biridir. Öksürüğün azalmasına ve boğazların yumuşamasına yardımcı olur. Çekirdekleri kıvam artırıcı olup, çaylara eklendiğinde sakinleştirici özelliğe sahiptir. Sindirimi de kolaylaştıran ayvanın ayrıca, kanserden koruma, kilo kaybı, sağlıklı bir cilt, alerjik reaksiyonlar, bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve kan basıncının dengelenmesi gibi pek çok olumlu etkisi de vardır. Fakat fazla miktarda tüketilen ayva çekirdeğinin toksik etki yaratabileceği unutulmamalıdır.

[TR724] 10.2.2018

Mars değil Dofar! [TR724]

Umman’ın güneyindeki ıssız bir çöl; Dofar… İnsanoğlunun ‘Dünya tükendikten sonraki yuvası’ olarak düşünülen Kızıl Gezegen Mars’a benzerliği nedeniyle şu sıralar tüm dünyadan bilim insanlarının ilgi odağı.

Mars’a yapılması planlanan insanlı misyon için test sahası olarak belirlenen Dofar Çölü’nde 25 ülkeden 200 bilim insanı, cehennem sıcaklarıyla tanınan bölgede oldukça zorlu çalışmalar yapıyor. Ortalama 51 derece sıcaklıktaki çölde, çok az hayvan ve bitki yaşayabiliyor.

Dofar Çölü’nün doğal yapısının Mars’a çok benzemesinden yola çıkan bilim insanları, bölgede Mars’ta yapılması planlananlara benzer laboratuvarlar oluşturuyor. Burada astronot giysileriyle çalışan bilim insanlarına ‘Dünya’dan gönderilen mesajlar Mars ortamı ile bire bir  olarak 10 dakika gecikmeli gönderiliyor. Böylece araştırmacıların, Mars’taymış gibi mesajları alması sağlanıyor. Tamamen izole kalan ekibin yaptığı bazı testlerin sosyal medyadan paylaşılması bekleniyor.

ELON MUSK’IN MARS HAYALİNE İNANALARIN SAYISI ARTIYOR

Elon Musk’ın SpaceX’i, Falcon Heavy roketini başarılı şekilde Mars’ın yörüngesine ulaştırması Mars’ta yaşam hayallerini güçlendirdi. Peki Mars’a ilk insan ne zaman gidecek? Bu sorunun cevabını Dohar Çölü’nde çalışmalarını sürdüren bilim insanları veriyor: ‘Çok uzak değil. Bu kişi veya kişiler hayatta. Kızıl Gezegen’e ayak basacak ilk insan şu anda ilkokul sıralarında oturuyor.’

TESLA, YÖRÜNGEYİ TUTTURAMADI

Bua arada geçtiğimiz hafta fırlatılan SpaceX’in Falcon Heavy roketinin tepesinde taşıdığı Elon Musk’ın Tesla Roadster otomobili, Güneş Sistemi’nde planlanan hedefinin çok daha ötesinde bir yere doğru yolculuk yapıyor. Otomobilin Mars’ın yörüngesinin yakınlarında bir yere doğru götürecek bir yörüngeye oturtulması planlanıyordu. Ancak Otomobili taşıyan roket o yörüngeyi ıskaladı ve Tesla’yı Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağına doğru götürecek bir yörüngeye yerleştirdi.

[TR724] 10.2.2018