Özellikle son iki ayda artan güvenli liman arayışı nedeniyle altın fiyatları tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktı. Altının gramı 428.5 lirayı aştı. 2020’ye 290 liradan başlayan gram altın fiyatı 7 ayda yüzde 47 arttı. Çeyrek altının fiyatı 707 liraya çıktı. 2003 yılında bir asgari ücretli tanesi 22 liradan toplam 14,5 çeyrek altın alabiliyordu. Bugün bu sayı 3,3’e kadar geriledi. İktidar doları 6,85’te baskılamaya devam ederse altın fiyatları daha da artacak.
Asgari ücretlinin geliri de eridi. 2010 yılında bir asgari ücretle 439 dolar alınabiliyordu. Bugün bu rakam 334 dolara kadar geriledi. Dolar dün 6,95’i gördü. Birkaç güne sonra Merkez Bankası’nın yıl sonu dolar beklentisi olan 7 lirayı aşabilir.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), dün 4 kişilik bir ailenin açlık ve yoksulluk sınırlarını açıkladı. Buna göre açlık sınırı 2 bin 324, yoksulluk sınırı ise 7 bin 839 lira. Bu Türkiye’de en az 25 milyon kişinin açlık sınırında gelire sahip olduğu anlamına geliyor.
İktidar temsilcilerine göre ekonomide her şey yolunda. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, önceki günkü paylaşımında, “Temmuz verilerine maşallah. Sektörel güven endekslerindeki artışın ardından reel kesim güven endeksi de 8,1 puan artarak 100,7 seviyesine çıktı. Kapasite kullanım oranı da temmuzda 4.7 puan artarak yüzde 70.7’ye yükseldi.” ifadelerini kullandı.
İKİ YIL ÖNCE KAPASİTE KULLANIM ORANI YÜZDE 97’YDİ!
Berat Albayrak, kapasite kullanım oranının yüzde 66’dan yüzde 70,7’ye çıktığını anlatıyor. Ancak hemen hatırlatalım; söz konusu oran yeni sisteme geçilmeden birkaç ay önce yüzde 97’yi aşmıştı. Başkanlık sisteminden önce sanayide neredeyse çalışmayan makina yoktu! Bugün TÜİK’in verilerine göre bile işsiz sayısı 8 milyonun üzerinde.
ALTIN DURDURULAMIYOR
AKP rejimi, dolar 6,85’i aşmasın diye iki aydır baskılıyor. Doların ‘sabitlenmesi’ insanların güvenli liman olarak gördüğü altına olan ilgiyi artırdı. Altın dün tüm zamanların rekorunu bir kez daha kırdı. Altının gramı 428.5 lirayı aştı. 2020’ye 290 liradan başlayan gram altın fiyatı 7 ayda yüzde 47 arttı. Çeyrek altının fiyatı 707 liraya çıktı. 2003 yılında bir asgari ücretli tanesi 22 liradan toplam 14,5 çeyrek altın alabiliyordu. Bugün bu sayı 3,3’e kadar geriledi. İktidar doları baskılamaya devam ederse altın fiyatları daha da artacak. Ve muhtemelen yıl sonunda bir asgari ücretlinin maaşıyla alabildiği çeyrek altın sayısı 3’ün de altına inecek.
DOLAR SERT YÜKSELİŞ
Ekonomistlerin günlerdir yaptıkları uyarı dün gerçek oldu. Yaklaşık 2 aydır 6,85’e ‘sabitlenen’ dolar dün bir anda 6,95’e fırladı. 2010 yılında bir asgari ücretle 439 dolar alabiliyordunuz. Bugün bu rakam 334 dolara kadar geriledi. Merkez Bankası’nın yıl sonu dolar beklentisi 7 lira. Ancak yılın ortasında dolar 7 TL’ye dayanmış durumda.
TÜRKİYE AÇLIK SINIRININ ALTINDA YAŞIYOR
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), Ankara’da hesaplanan gıda enflasyonunun temmuzda bir önceki aya göre yüzde 1 gerilediğini; 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının 2 bin 324 lira, yoksulluk sınırının ise 7 bin 839 lira olduğunu açıkladı. Açlık sınırı geçen yıl Temmuz’da 2 bin 75 lira, yoksulluk sınırı 6 bin 760 liraydı. Türkiye’de bugün asgari ücret açlık sınırıyla aynı; 2 bin 324 TL. Türkiye’deki asgari ücretli sayısı ise iktadır tarafından sır gibi saklanıyor. En güncel veri 2014 yılına ait. Buna Türkiye’de asgari ücretle çalışan sayısı yaklaşık 5 milyon. Bu rakam söz konusu dönemde Türkiye’deki kayıtlı işçilerin yaklaşık yüzde 41’ini oluşturuyor.
100 ÇALIŞANDAN 65’İ AÇ!
Aralık 2019 itibariyle resmi verilere göre ise istihdam edilen (kayıtlı) kişi sayısı 27 milyon 658 bin kişi. Söz konusu rakamın en az yarısının asgari ücretli olduğu tahmin ediliyor. Kayıt dışı çalışanlar da hesaba katıldığında AKP Türkiye’sinde yaklaşık 25 milyon kişinin açlık sınırının altındaki bir maaşla hayatını idame ettirdiğini gösteriyor. Kısaca Türkiye’de çalışan her 100 işçiden 65’i, açlık sınırının altında yaşıyor.
[İlker Doğan] 29.7.2020 [TR724]
Çeyrek hayatlar! [İlker Doğan]
Trump Kasım’da seçimi kaybederse, Ortadoğu’da neler değişecek? [Kadir Bayer]
Bu yıl 3 Kasım’da gerçekleşecek Amerikan başkanlık seçimlerine 100 günden daha az bir zaman kaldı. Bazı anketlere göre, Demokrat Parti adayı Joe Biden, mevcut Başkan Donald Trump’a karşı 14 puan önde görünüyor.
Trump’ın ABD’nin koronavirüs salgınında gösterdiği başarısız performans şimdilik anketlerdeki kötü gidişin en büyük sebebi.
Demokrat Parti ise sadece başkanlık yarışında değil Senato seçimlerinde de iddialı. İki yıl önce Temsilciler Meclisi’nde öne geçen Demokratlar, burada da çoğunluğu yakalarsa, ABD siyasî sisteminin üç önemli makamında etkili olacaklar.
Elbette bu ihtimali yakından takip edenler arasında Ortadoğu ülkeleri de var. ABD’deki Kasım seçimlerinin hangi ülkede nasıl etkileri olabileceğine yakından bakalım.
İSRAİL:
Trump döneminde Washington’un İsrail’le ilişkileri hiç olmadığı kadar yakınlaşmıştı. Göreve gelir gelmez yeni bir İsrail büyükelçisi atamış, kısa süre sonra da Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımış ve ABD elçiliğini buraya taşıma kararı vermişti.
Ardından damadı Jared Kushner’e bir İsrail-Filistin barış planı hazırlattı ve bu planı Beyaz Saray’da halka tanıttı. Gelgelelim, Filistinli hiçbir aktörün kabul etmediği plana ne olacağı meçhul.
Öte yandan Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 30’unu ilhak etme kararı alan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 1 Temmuz’da bu planı yürürlüğe sokmayı hedefliyordu. Ne var ki Trump’ın yardımcılarından gelen Filistinlilere bazı tavizler verilmesi talebi, ilhak sürecini yavaşlattı.
Trump yönetiminin tam desteğini almadan bu kararı uygulamak istemeyen Netanyahu’nun, muhtemel bir Joe Biden başkanlığında işi çok daha zor.
Üstelik İsrail başbakanının tek sorunu ABD değil. Avrupalı devletler yaptırım tehdidi savururken, içeride de koalisyon ortağı Benny Gantz’ın ikna olmadığı görülüyor.
Zaten bu karmaşık durum ilhakı yavaşlatmış vaziyette.
İRAN:
26 Haziran’dan bu yana İran’a ait, askerî ve ekonomik açıdan stratejik konumdaki bir dizi tesiste yangın ve patlamalar meydana geldi.
Sıralayacak olursak olaylar şöyle gelişti: 26 Haziran günü füze üretim tesisi Hojir üssünde patlama, 2 Temmuz’da Natanz uranyum zenginleştirme tesisinde patlama ve yangın, 4 Temmuz’da Huzistan eyaletindeki bir petrokimya tesisinde sızıntı, 12 Temmuz’da Mahşehr eyaletindeki bir başka petrokimya tesisinde patlama, bir gün sonra Meşhed’deki sanayi bölgesinde patlama, Buşehr limanındaki 7 geminin 15 Temmuz günü alev alması, 18 Temmuz’da Ahvaz’daki petrol boru hattında patlama.
Batılı yorumcular bu olayların en azından bir kısmının arkasında İsrail’in olduğunu düşünüyor.
Trump yönetimi 2018’de İran’la yapılan “ortak eylem planı”ndan çekilme kararı almış, bunun üzerine Tahran da uranyum zenginleştirme çalışmalarına geri dönmüş, hatta yeni nesil gelişmiş santrifüjler kullanmaya başlamıştı.Gözlemcilere göre, İsrail’in burada müdahil olmasının amacı İran’ın nükleer silah geliştirmesinin önüne geçmek. Bu tesislerin sabote edilmesiyle İran’ın nükleer planda en az 1 yıl geriye gitmiş olabileceği hesaplanıyor.
Elbette bu hamleler, yer altında inşa edilen nükleer tesisleri tamamen etkisiz hale getirmekten uzak. Birçok Amerikan başkanıyla çalışmış Dennis Ross’a göre,
bunların bir diğer amacı da, İran’la anlaşmayı yeniden yürürlüğe koyacağını ilân eden Joe Biden’a diplomatik alan açmak.
Ross’a göre ayrıca İsrail, Biden’in anlaşmaya dönme teklifini İran’ın boş çevirmeyeceği kanaatinde.
TÜRKİYE:
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP, son yıllarda ABD’yle ilişkileri tamamen Trump ve çevresine bağlı götürdü. Hem Cumhuriyetçi Parti’den hem de Demokrat Parti’den çok sayıda düşman edindi. Öyle ki, son yıllarda ABD Senatosunda bu iki partinin uzlaştığı nadir konulardan biri Türkiye’ye yönelik tavır.
Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın ifadesiyle Erdoğan, Trump’ın “sevdiği ve kayırdığı diktatörler” arasında yer alıyor. Bu sebeple de, senatörlerden ve güvenlik bürokrasisinden gelen Türkiye’ye yaptırım taleplerine Trump’ın tek başına karşı koyduğu bilinen bir durum.
Sadece yaptırımlar değil Trump, Erdoğan’ın ricasıyla New York’ta görülen Halkbank davasında savcıları değiştirmeyi dâhi göze aldı. Ankara, Suriye’nin kuzeyine harekat düzenleyeceği sırada, bunu kolaylaştırmak için ABD askerlerini bölgeden çekti.
Türkiye-Rusya yakınlaşmasına göz yumduğu gibi, S-400’lerle ilgili yaptırımları da yumuşattı.
Eğer Kasım ayında Joe Biden koltuğa oturur, Senato’daki çoğunluk da Demokrat Parti’ye geçerse, Türkiye’ye ilişkin rafa kalkmış dosyaların yeniden ele alınması bekleniyor.
S-400 yaptırımları ve ardından Adalet Bakanlığı’ndan gelecek yüklü bir Halkbank cezasına karşılık Erdoğan bu kez Washington’da Trump gibi bir müttefik bulamayabilir.
Bu hamleler sonrasında Türkiye ekonomisinin ciddi sıkıntıya gireceği, Türk lirasının hızla değer kaybedebileceği ve ekonomik krizin içinden çıkılmaz bir hâl alabileceği tahmin ediliyor.
Bu yüzden AKP’nin sonbaharda bir erken seçim yaparak, ABD ile ilişkiler tamamen bozulmadan, yani ekonomi iyice çökmeden, dış dünyaya “5 yıl daha bizimlesiniz” mesajı vermek istediği yönünde teoriler konuşuluyor.
SURİYE VE IRAK:
Trump’ın Suriye’nin doğusundaki ve Irak’taki ABD askerlerini peyderpey bölgeden çekmeyi düşündüğü fakat gerek yardımcıları, gerekse Pentagon tarafından caydırıldığı, çeşitli vesilelerle basına yansıdı.
Kasım’daki seçimlerde kim gelirse gelsin, ABD’nin Suriye’deki 800 civarı askerini, Türkiye, Rusya ve İran’ın nüfuzunu bir nebze kırmak için YPG’nin kontrol ettiği alanda tutacağı öngörülüyor.Ancak Irak’taki 5 bin civarı olan asker sayısının giderek azaltılacağı, Irak’la ilişkilerin de yeniden ele alınacağı beklentiler arasında.
[Kadir Bayer] 29.7.2020 [TR724]
Trump’ın ABD’nin koronavirüs salgınında gösterdiği başarısız performans şimdilik anketlerdeki kötü gidişin en büyük sebebi.
Demokrat Parti ise sadece başkanlık yarışında değil Senato seçimlerinde de iddialı. İki yıl önce Temsilciler Meclisi’nde öne geçen Demokratlar, burada da çoğunluğu yakalarsa, ABD siyasî sisteminin üç önemli makamında etkili olacaklar.
Elbette bu ihtimali yakından takip edenler arasında Ortadoğu ülkeleri de var. ABD’deki Kasım seçimlerinin hangi ülkede nasıl etkileri olabileceğine yakından bakalım.
İSRAİL:
Trump döneminde Washington’un İsrail’le ilişkileri hiç olmadığı kadar yakınlaşmıştı. Göreve gelir gelmez yeni bir İsrail büyükelçisi atamış, kısa süre sonra da Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımış ve ABD elçiliğini buraya taşıma kararı vermişti.
Ardından damadı Jared Kushner’e bir İsrail-Filistin barış planı hazırlattı ve bu planı Beyaz Saray’da halka tanıttı. Gelgelelim, Filistinli hiçbir aktörün kabul etmediği plana ne olacağı meçhul.
Öte yandan Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 30’unu ilhak etme kararı alan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 1 Temmuz’da bu planı yürürlüğe sokmayı hedefliyordu. Ne var ki Trump’ın yardımcılarından gelen Filistinlilere bazı tavizler verilmesi talebi, ilhak sürecini yavaşlattı.
Trump yönetiminin tam desteğini almadan bu kararı uygulamak istemeyen Netanyahu’nun, muhtemel bir Joe Biden başkanlığında işi çok daha zor.
Üstelik İsrail başbakanının tek sorunu ABD değil. Avrupalı devletler yaptırım tehdidi savururken, içeride de koalisyon ortağı Benny Gantz’ın ikna olmadığı görülüyor.
Zaten bu karmaşık durum ilhakı yavaşlatmış vaziyette.
İRAN:
26 Haziran’dan bu yana İran’a ait, askerî ve ekonomik açıdan stratejik konumdaki bir dizi tesiste yangın ve patlamalar meydana geldi.
Sıralayacak olursak olaylar şöyle gelişti: 26 Haziran günü füze üretim tesisi Hojir üssünde patlama, 2 Temmuz’da Natanz uranyum zenginleştirme tesisinde patlama ve yangın, 4 Temmuz’da Huzistan eyaletindeki bir petrokimya tesisinde sızıntı, 12 Temmuz’da Mahşehr eyaletindeki bir başka petrokimya tesisinde patlama, bir gün sonra Meşhed’deki sanayi bölgesinde patlama, Buşehr limanındaki 7 geminin 15 Temmuz günü alev alması, 18 Temmuz’da Ahvaz’daki petrol boru hattında patlama.
Batılı yorumcular bu olayların en azından bir kısmının arkasında İsrail’in olduğunu düşünüyor.
Trump yönetimi 2018’de İran’la yapılan “ortak eylem planı”ndan çekilme kararı almış, bunun üzerine Tahran da uranyum zenginleştirme çalışmalarına geri dönmüş, hatta yeni nesil gelişmiş santrifüjler kullanmaya başlamıştı.Gözlemcilere göre, İsrail’in burada müdahil olmasının amacı İran’ın nükleer silah geliştirmesinin önüne geçmek. Bu tesislerin sabote edilmesiyle İran’ın nükleer planda en az 1 yıl geriye gitmiş olabileceği hesaplanıyor.
Elbette bu hamleler, yer altında inşa edilen nükleer tesisleri tamamen etkisiz hale getirmekten uzak. Birçok Amerikan başkanıyla çalışmış Dennis Ross’a göre,
bunların bir diğer amacı da, İran’la anlaşmayı yeniden yürürlüğe koyacağını ilân eden Joe Biden’a diplomatik alan açmak.
Ross’a göre ayrıca İsrail, Biden’in anlaşmaya dönme teklifini İran’ın boş çevirmeyeceği kanaatinde.
TÜRKİYE:
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP, son yıllarda ABD’yle ilişkileri tamamen Trump ve çevresine bağlı götürdü. Hem Cumhuriyetçi Parti’den hem de Demokrat Parti’den çok sayıda düşman edindi. Öyle ki, son yıllarda ABD Senatosunda bu iki partinin uzlaştığı nadir konulardan biri Türkiye’ye yönelik tavır.
Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın ifadesiyle Erdoğan, Trump’ın “sevdiği ve kayırdığı diktatörler” arasında yer alıyor. Bu sebeple de, senatörlerden ve güvenlik bürokrasisinden gelen Türkiye’ye yaptırım taleplerine Trump’ın tek başına karşı koyduğu bilinen bir durum.
Sadece yaptırımlar değil Trump, Erdoğan’ın ricasıyla New York’ta görülen Halkbank davasında savcıları değiştirmeyi dâhi göze aldı. Ankara, Suriye’nin kuzeyine harekat düzenleyeceği sırada, bunu kolaylaştırmak için ABD askerlerini bölgeden çekti.
Türkiye-Rusya yakınlaşmasına göz yumduğu gibi, S-400’lerle ilgili yaptırımları da yumuşattı.
Eğer Kasım ayında Joe Biden koltuğa oturur, Senato’daki çoğunluk da Demokrat Parti’ye geçerse, Türkiye’ye ilişkin rafa kalkmış dosyaların yeniden ele alınması bekleniyor.
S-400 yaptırımları ve ardından Adalet Bakanlığı’ndan gelecek yüklü bir Halkbank cezasına karşılık Erdoğan bu kez Washington’da Trump gibi bir müttefik bulamayabilir.
Bu hamleler sonrasında Türkiye ekonomisinin ciddi sıkıntıya gireceği, Türk lirasının hızla değer kaybedebileceği ve ekonomik krizin içinden çıkılmaz bir hâl alabileceği tahmin ediliyor.
Bu yüzden AKP’nin sonbaharda bir erken seçim yaparak, ABD ile ilişkiler tamamen bozulmadan, yani ekonomi iyice çökmeden, dış dünyaya “5 yıl daha bizimlesiniz” mesajı vermek istediği yönünde teoriler konuşuluyor.
SURİYE VE IRAK:
Trump’ın Suriye’nin doğusundaki ve Irak’taki ABD askerlerini peyderpey bölgeden çekmeyi düşündüğü fakat gerek yardımcıları, gerekse Pentagon tarafından caydırıldığı, çeşitli vesilelerle basına yansıdı.
Kasım’daki seçimlerde kim gelirse gelsin, ABD’nin Suriye’deki 800 civarı askerini, Türkiye, Rusya ve İran’ın nüfuzunu bir nebze kırmak için YPG’nin kontrol ettiği alanda tutacağı öngörülüyor.Ancak Irak’taki 5 bin civarı olan asker sayısının giderek azaltılacağı, Irak’la ilişkilerin de yeniden ele alınacağı beklentiler arasında.
[Kadir Bayer] 29.7.2020 [TR724]
Değişik takımların şampiyon olması yasak ligler! [Hasan Cücük]
Avrupa’nın 5 büyük ligi olarak gösterilen İngiltere, İspanya, Fransa, Almanya ve İtalya’da uzun zamandır şampiyonluk sınırlı sayıda takımlar arasında gidip geliyor. İngiltere’de Manchester United’in Ferguson sonrası yaşadığı düşüş ve zenginlerin Manchester City ve Chelsea gibi kulüpleri satın alması şampiyonluk gören takım sayısını arttırdı.
İspanya’da Barcelona – Real Madrid arasında şampiyonluk el değiştirirken, İtalya’da Juventus, Almanya’da Bayern Münih ve Fransa’da PGS şampiyonluğun tek adresi oldu. Juventus üst üste 9. kez şampiyonluğa ulaşarak, Avrupa’nın önde gelen liglerinde devam eden en uzun süreli şampiyonluk serisinin de sahibi oldu.
2011-12 sezonunda başlayan Juventus’un şampiyonluk yürüyüşü bu sezon da mutlu sonla bitti. Bitime iki hafta kala en yakın rakibine 7 puan fark atan Torino ekibi, toplamda 36, üst üste 9’uncu şampiyonluğuna ulaştı. Juve, Avrupa’nın önde gelen futbol ülkelerini dikkate aldığımızda en uzun süreli şampiyonluk serisine ulaşan ekip oldu. Teknik direktörler ve oyuncular değişti ama değişmeyen son 9 sezonda zirvenin Juventus’a ait olması oldu.
Juventus’un nefesini ensesinde hissettiği ekip ise Bundesliga’nın hakimi Bayern Münih. Jupp Heynckes yönetiminde 2012-13 sezonunda iki yıl aradan sonra şampiyonluğa ulaşan Bayern Münih bir daha zirveyi kimseye bırakmadı. Aradan geçen sürede 5 teknik adam değiştiren Bayern Münih, kötü başladığı sezonlarda bile mutlu sona ulaşmayı başardı. Üst üste 8’inci kez sezonu zirvede bitiren Bayern Münih, yaptığı transferler ve kadrosuyla önümüzdeki yıllarda şampiyonluğun bir numaralı adresi olmaya devam edecek bir fotoğraf veriyor.
Şimdilerde sadece Paris Saint Germain’in hükmünün geçtiği Fransa Ligue 1’e 2000’li yılların başında damga vuran ekip Olimpik Lyon olmuştu. 1993-2001 arasındaki 8 yılda 7 değişik takımın şampiyon olduğu Ligue 1’de Lyon hegomanyası 2001-02 sezonuyla başladı. Üst üste 7 yıl şampiyonluğu kimseye kaptırmadı. Lyon fırtınasının dinmesiyle 2008-12 arasında 4 yılda 4 değişik takım Fransa şampiyonu oldu. Katar sermayesini arkasına alan Paris Saint-Germain (PSG) 2012-13 sezonuyla birlikte Ligue 1’e damga vuran ekip oldu. Aradan geçen 8 yılda 7 kez şampiyonluk yaşayan PSG’nin serisine taş koyan ekip 2016-17 sezonunu zirvede tamamlayan Monaco oldu. PSG’nin Lyon’un rekorunu kırması için üst üste 5 yıl daha şampiyon olması gerekiyor.
Avrupa’nın 5 büyük liginden biri olan La Liga’da üst üste şampiyon olmada ilk sırada Real Madrid bulunuyor. Bu sezonla birlikte 34. kez ligi zirvede bitiren Real Madrid, iki kez üst üste 5 yıl şampiyon olmayı başardı. Madrid ekibi 1960-65 arası ve 1985-90 arasında üst üste 5 yıl şampiyonluğu kimseye bırakmadı. Dünyanın bir numaralı ligi olarak gösterilen İngiltere Premier Lig’de üst üste şampiyon olma serisini Manchester United elinde bulunduruyor. Ferguson yönetimindeki United, iki kez üst üste 3 yıl şampiyon olmayı başardı.
Başakşehir’in tarihinde ilk kez şampiyonluğa ulaştığı Süper Lig’de üst üste şampiyonluk serisinde ilk sırada Galatasaray bulunuyor. Fatih Terim yönetimindeki Galatasaray, 1996-2000 arasında zirveyi rakiplerine bırakmadı. Beşiktaş ve Trabzonspor da 3 yıl üst üste şampiyon oldu.
Rusya Ligi’nde Spartak Moskova ve Avusturya Ligi’nde Salzburg üst üste 6 yıl, Portekiz’de FC Porto 5 yıl, Hollanda’da Ajax, HVV Den Haag ve PSV 4 yıl, Belçika’da Anderlecht, Union Saint-Gilloise ve RWDM Brussels 4 yıl şampiyon olmayı başardı. İskoçya’dan Celtic ve Bulgaristan’dan Ludogorets’in 9 sezondur devam eden şampiyonluk serileriyle öne çıkıyor. İskoçya’da Celtic, pandemi nedeniyle tescil edilen ligde şampiyon ilan edildi. 2011-12 sezonundan bu yana ligi zirvede bitiren Celtic, art arda 9. olmak üzere 51. şampiyonluğuna uzandı. Bulgaristan’da sezonun bitimine 4 hafta kala şampiyon olan Ludogorets, son yıllara damga vurdu. Ludogorets, birinci lige yükseldiği 2011-12 sezonundan itibaren üst üste 9. kez şampiyonluğa ulaşmış oldu.
Avrupa liglerinde en uzun şampiyonluk serisi, Cebelitarık’tan Lincoln ve Letonya’dan Skonto’nun elinde bulunuyor. Lincoln, 2002- 2016 arasında, Skonto da 1991-2004 yıllarında liglerinde üst üste 14 defa şampiyonluk yaşadı. Belarus’ta BATE, Norveç’te Rosenborg art arda 13 kez şampiyonluk kupasını müzesine götürdü. Hırvatistan’da Dinamo Zagreb 11, Gürcistan’da Dinamo Tiflis, Macaristan’da MTK, Ermenistan’da Pyunik, Moldova’da Sheriff 10 sezon boyunca şampiyonluk serisi yakaladı.
[Hasan Cücük] 29.7.2020 [TR724]
İspanya’da Barcelona – Real Madrid arasında şampiyonluk el değiştirirken, İtalya’da Juventus, Almanya’da Bayern Münih ve Fransa’da PGS şampiyonluğun tek adresi oldu. Juventus üst üste 9. kez şampiyonluğa ulaşarak, Avrupa’nın önde gelen liglerinde devam eden en uzun süreli şampiyonluk serisinin de sahibi oldu.
2011-12 sezonunda başlayan Juventus’un şampiyonluk yürüyüşü bu sezon da mutlu sonla bitti. Bitime iki hafta kala en yakın rakibine 7 puan fark atan Torino ekibi, toplamda 36, üst üste 9’uncu şampiyonluğuna ulaştı. Juve, Avrupa’nın önde gelen futbol ülkelerini dikkate aldığımızda en uzun süreli şampiyonluk serisine ulaşan ekip oldu. Teknik direktörler ve oyuncular değişti ama değişmeyen son 9 sezonda zirvenin Juventus’a ait olması oldu.
Juventus’un nefesini ensesinde hissettiği ekip ise Bundesliga’nın hakimi Bayern Münih. Jupp Heynckes yönetiminde 2012-13 sezonunda iki yıl aradan sonra şampiyonluğa ulaşan Bayern Münih bir daha zirveyi kimseye bırakmadı. Aradan geçen sürede 5 teknik adam değiştiren Bayern Münih, kötü başladığı sezonlarda bile mutlu sona ulaşmayı başardı. Üst üste 8’inci kez sezonu zirvede bitiren Bayern Münih, yaptığı transferler ve kadrosuyla önümüzdeki yıllarda şampiyonluğun bir numaralı adresi olmaya devam edecek bir fotoğraf veriyor.
Şimdilerde sadece Paris Saint Germain’in hükmünün geçtiği Fransa Ligue 1’e 2000’li yılların başında damga vuran ekip Olimpik Lyon olmuştu. 1993-2001 arasındaki 8 yılda 7 değişik takımın şampiyon olduğu Ligue 1’de Lyon hegomanyası 2001-02 sezonuyla başladı. Üst üste 7 yıl şampiyonluğu kimseye kaptırmadı. Lyon fırtınasının dinmesiyle 2008-12 arasında 4 yılda 4 değişik takım Fransa şampiyonu oldu. Katar sermayesini arkasına alan Paris Saint-Germain (PSG) 2012-13 sezonuyla birlikte Ligue 1’e damga vuran ekip oldu. Aradan geçen 8 yılda 7 kez şampiyonluk yaşayan PSG’nin serisine taş koyan ekip 2016-17 sezonunu zirvede tamamlayan Monaco oldu. PSG’nin Lyon’un rekorunu kırması için üst üste 5 yıl daha şampiyon olması gerekiyor.
Avrupa’nın 5 büyük liginden biri olan La Liga’da üst üste şampiyon olmada ilk sırada Real Madrid bulunuyor. Bu sezonla birlikte 34. kez ligi zirvede bitiren Real Madrid, iki kez üst üste 5 yıl şampiyon olmayı başardı. Madrid ekibi 1960-65 arası ve 1985-90 arasında üst üste 5 yıl şampiyonluğu kimseye bırakmadı. Dünyanın bir numaralı ligi olarak gösterilen İngiltere Premier Lig’de üst üste şampiyon olma serisini Manchester United elinde bulunduruyor. Ferguson yönetimindeki United, iki kez üst üste 3 yıl şampiyon olmayı başardı.
Başakşehir’in tarihinde ilk kez şampiyonluğa ulaştığı Süper Lig’de üst üste şampiyonluk serisinde ilk sırada Galatasaray bulunuyor. Fatih Terim yönetimindeki Galatasaray, 1996-2000 arasında zirveyi rakiplerine bırakmadı. Beşiktaş ve Trabzonspor da 3 yıl üst üste şampiyon oldu.
Rusya Ligi’nde Spartak Moskova ve Avusturya Ligi’nde Salzburg üst üste 6 yıl, Portekiz’de FC Porto 5 yıl, Hollanda’da Ajax, HVV Den Haag ve PSV 4 yıl, Belçika’da Anderlecht, Union Saint-Gilloise ve RWDM Brussels 4 yıl şampiyon olmayı başardı. İskoçya’dan Celtic ve Bulgaristan’dan Ludogorets’in 9 sezondur devam eden şampiyonluk serileriyle öne çıkıyor. İskoçya’da Celtic, pandemi nedeniyle tescil edilen ligde şampiyon ilan edildi. 2011-12 sezonundan bu yana ligi zirvede bitiren Celtic, art arda 9. olmak üzere 51. şampiyonluğuna uzandı. Bulgaristan’da sezonun bitimine 4 hafta kala şampiyon olan Ludogorets, son yıllara damga vurdu. Ludogorets, birinci lige yükseldiği 2011-12 sezonundan itibaren üst üste 9. kez şampiyonluğa ulaşmış oldu.
Avrupa liglerinde en uzun şampiyonluk serisi, Cebelitarık’tan Lincoln ve Letonya’dan Skonto’nun elinde bulunuyor. Lincoln, 2002- 2016 arasında, Skonto da 1991-2004 yıllarında liglerinde üst üste 14 defa şampiyonluk yaşadı. Belarus’ta BATE, Norveç’te Rosenborg art arda 13 kez şampiyonluk kupasını müzesine götürdü. Hırvatistan’da Dinamo Zagreb 11, Gürcistan’da Dinamo Tiflis, Macaristan’da MTK, Ermenistan’da Pyunik, Moldova’da Sheriff 10 sezon boyunca şampiyonluk serisi yakaladı.
[Hasan Cücük] 29.7.2020 [TR724]
İçimde kalmasın, bir anekdot anlatayım [Tarık Toros]
Sene 2010 veya 2011.
BUGÜN TV’nin başındayım.
Erdoğan’ın danışmanlarından biri aramış, bizim üst düzey yöneticilerden birini.
Kadın ekran yüzlerimizi biraz “dekolte” bulmuşlar.
Haber sunan spikerlerimizin kıyafetleri tahrik ediciymiş.
Tepki gösterdim tabi.
Ona ne ki?
Hakkı ve haddi olmayan işe burnunu sokamaz.
Verilecek cevap otomatikman “sana ne”dir.
Tabi bizim yönetici bunu dememiş, bana iletiyor.
Aklınıza gelebilir, ne yaptık diye.
Hiçbir şey yapmadım.
Bildiğimiz gibi işimizi yürüttük.
**
Tabi o günlerde, şu yaşananlara imkân ihtimal vermiyorsunuz.
Yıllar sonra olan bitene bakarak geçmişteki bu hatıralar tekrar canlanıyor ve anlam kazanıyor.
Türkiye liderliği bilinen mânâda dindar, milliyetçi veya muhafazakâr filan değil.
Bu kavramları kirletiyor sadece.
Devlete çöreklenmiş ve kritik yerleri tutmuş bir şebeke söz konusu.
O günkü ihtiyacı neyse o renge bürünüyor.
**
İçimde kalmasın, diye başladım.
Öyle devam edeyim.
İçimde kalmasın:
Bu rejim ve yaptıkları kalıcı değil.
Yarın, bir parmak şıklatmasıyla değişir her şey.
Türkiye liderliğini kim devralırsa devralsın, bunu yapmak için bir değil birkaç tane opsiyonu vardır.
Misal, “diplomasız” der, tüm imzaları “yok hükmünde” sayılır.
Misal, “seçimler şaibeli” der, seçilenin tüm icraatı düşürülür.
Misal, Anayasa’ya uygunluk kriteri uygular (ki mevcut Anayasa bile yeterlidir) yığınla uygulamayı iptal eder.
Misal, OHAL’i tartışmaya açar, tüm sonuçlarını temizler.
Sabahtan akşama olur, olabilir bunlar.
Mümkündür.
**
Ayasofya, cami oldu şimdi değil mi.
Restorasyon bahanesiyle kapanır, “ibadete/kalabalığa uygun değil” raporuyla “güya” koruma altına alınır. Tıpkı, 12 Eylül’den hemen önce Demirel’in ibadete açtığı hünkâr mahfilinin, birkaç hafta sonra kapanması gibi.
Halifelik geldi, diyelim.
Gelebilir.
Sonra tek cümlelik bir kararla, “TBMM’nin manevi şahsiyetinde saklıdır” denilir, üstelik Erdoğan “son halife” olarak tarihe dahi geçmez.
Olabilir bunlar.
Çünkü daha önce olmuştur.
**
Bir ülkede hemen her şey pamuk ipliğine bağlı ise, kalıcı düğüm atamazsınız.
Şu günkü laçka rejimi inşa edenler doğru temel atmadığı gibi doğru harcı da kullanmamıştır.
Sorun yeni de değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin inşası sağlam olmayınca sürekli yama yapıldı.
Aynı tuğla, aynı çimento, aynı demirle.
Yine öyle olacak.
Yap boz sürecek.
Ta ki, sağlam sarsılmaz bir ülke inşa edene kadar.
**
Twitter’da bir soru:
-Türkler iktidarlarını eskisi gibi demokratik yolla değiştirmeye devam edebilmek için gerekli sağlam iradeyi gösterebilecekler mi?
Cevabım şudur:
Türkler hiçbir zaman bunun sınavını vermedi.
[Tarık Toros] 29.7.2020 [TR724]
BUGÜN TV’nin başındayım.
Erdoğan’ın danışmanlarından biri aramış, bizim üst düzey yöneticilerden birini.
Kadın ekran yüzlerimizi biraz “dekolte” bulmuşlar.
Haber sunan spikerlerimizin kıyafetleri tahrik ediciymiş.
Tepki gösterdim tabi.
Ona ne ki?
Hakkı ve haddi olmayan işe burnunu sokamaz.
Verilecek cevap otomatikman “sana ne”dir.
Tabi bizim yönetici bunu dememiş, bana iletiyor.
Aklınıza gelebilir, ne yaptık diye.
Hiçbir şey yapmadım.
Bildiğimiz gibi işimizi yürüttük.
**
Tabi o günlerde, şu yaşananlara imkân ihtimal vermiyorsunuz.
Yıllar sonra olan bitene bakarak geçmişteki bu hatıralar tekrar canlanıyor ve anlam kazanıyor.
Türkiye liderliği bilinen mânâda dindar, milliyetçi veya muhafazakâr filan değil.
Bu kavramları kirletiyor sadece.
Devlete çöreklenmiş ve kritik yerleri tutmuş bir şebeke söz konusu.
O günkü ihtiyacı neyse o renge bürünüyor.
**
İçimde kalmasın, diye başladım.
Öyle devam edeyim.
İçimde kalmasın:
Bu rejim ve yaptıkları kalıcı değil.
Yarın, bir parmak şıklatmasıyla değişir her şey.
Türkiye liderliğini kim devralırsa devralsın, bunu yapmak için bir değil birkaç tane opsiyonu vardır.
Misal, “diplomasız” der, tüm imzaları “yok hükmünde” sayılır.
Misal, “seçimler şaibeli” der, seçilenin tüm icraatı düşürülür.
Misal, Anayasa’ya uygunluk kriteri uygular (ki mevcut Anayasa bile yeterlidir) yığınla uygulamayı iptal eder.
Misal, OHAL’i tartışmaya açar, tüm sonuçlarını temizler.
Sabahtan akşama olur, olabilir bunlar.
Mümkündür.
**
Ayasofya, cami oldu şimdi değil mi.
Restorasyon bahanesiyle kapanır, “ibadete/kalabalığa uygun değil” raporuyla “güya” koruma altına alınır. Tıpkı, 12 Eylül’den hemen önce Demirel’in ibadete açtığı hünkâr mahfilinin, birkaç hafta sonra kapanması gibi.
Halifelik geldi, diyelim.
Gelebilir.
Sonra tek cümlelik bir kararla, “TBMM’nin manevi şahsiyetinde saklıdır” denilir, üstelik Erdoğan “son halife” olarak tarihe dahi geçmez.
Olabilir bunlar.
Çünkü daha önce olmuştur.
**
Bir ülkede hemen her şey pamuk ipliğine bağlı ise, kalıcı düğüm atamazsınız.
Şu günkü laçka rejimi inşa edenler doğru temel atmadığı gibi doğru harcı da kullanmamıştır.
Sorun yeni de değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin inşası sağlam olmayınca sürekli yama yapıldı.
Aynı tuğla, aynı çimento, aynı demirle.
Yine öyle olacak.
Yap boz sürecek.
Ta ki, sağlam sarsılmaz bir ülke inşa edene kadar.
**
Twitter’da bir soru:
-Türkler iktidarlarını eskisi gibi demokratik yolla değiştirmeye devam edebilmek için gerekli sağlam iradeyi gösterebilecekler mi?
Cevabım şudur:
Türkler hiçbir zaman bunun sınavını vermedi.
[Tarık Toros] 29.7.2020 [TR724]
CHP’yi kim uyandıracak? [Alper Ender Fırat]
Zülfü Livaneli’nin deyimiyle Rubikon’un geçildiği gün Kemal Kılıçdaroğlu tek başına girdiği seçimde 1319 delegenin 1251’inin oyunu alarak yeniden CHP Genel Başkan seçildi. 15 Temmuz’dan sonra kurulan yeni rejimin temel taşlarında yine değişen bir şey olmadı. Yeni düzenin bütün unsurları öylesine başarılı olmalı ki muhalefet dahil kimse iktidarını kaybetmiyor.
Recep T. Erdoğan, Hulusi Akar, Devlet Bahçeli gibi iktidar blokundaki isimlerin iktidarları zaten tartışılmıyordu, bunların yanında muhalefet varmış gibi yaparak 15 Temmuz rejiminin legalleşmesini sağlayan Kılıçdaroğlu da partisinde güven tazeledi. Bugüne kadar yürüttüğü ölü taklidi yapan politikalar, kendi mahallesinde destekleniyor olacak ki tek aday olarak girdiği seçimde oyların neredeyse tamamını aldı.
Her ne kadar Livaneli gibi bazı sosyal demokratlar ‘Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesini, ‘Robikon’un geçilmesi’ olarak isimlendirse de ufukta muhalefet cephesindeki ‘ölü taklidi politikasında’ bir değişiklik görünmüyor. İnsanın ‘bu kaçıncı Robikon!’ diyesi geliyor. Erdoğan, devleti ayakta tutan sütunlara hamle yaptıkça Kemal Bey’in bulduğu iki sihirli cümle devreye giriyor. Ya ‘böyle bir şey olabilir mi? Bunu yapamazlar, yaptırmayız’ gibi iddialı cümlelerle konuyu zamana yayıyor. Meclis’te bir kaç ‘göğüs göğüse çarpışma fotoğrafı veriyorlar. Tabanlarına ‘nasıl direndik ama…’ mesajı gittikten sonra şerefli yenilgiler arşivine bir madde daha ekleniyor. Acar muhalefet rolünün bir parçası olarak Anayasa Mahkemesi’ne gittiklerini de unutmayalım. AYM’nin hali pürmelalini Mısırda sağır sultan bile bililiyor; lakin CHP bilmiyor.
İkinci buluşu daha muhteşem! CHP, PKK ile birlikte görünmemek için seçilmiş milletvekillerinin tutuklanmasına zemin hazırlayacak yasalara destek veriyor. ‘Anayasaya aykırı ama’ diye karnından konuşuyor. Öte yandan ‘FETÖ’cü olmamak için hapisteki cezaevindeki gazeteciler, aydınlar ve bebekli kadınlar arasında bile ayrım yapıyor. Tarihin en büyük zulümlerinden birini locasından seyrediyor. Milliyetçiliğine halel gelmesin diye Libya’ya Suriye’ye asker gönderilmesine itiraz edemiyor. Son örnek din düşmanı derler korkusuyla Ayasofya’nın cami yapılması şovuna onay verdi.
Robikon hikayesine geri dönelim. Roma İmparatorluğunda komutanlar askeri güçleri ve kimlikleriyle Roma’ya giremezlerdi. Demokrasi ve sivil siyaset için bir tehdit oluşturacağı için Roma şehir sınırlarından biri olan Rubikon nehrini geçmek askerlere yasaklanmıştı. Bir komutanın şehre girebilmesi için hem askerlerini hem de bütün rütbelerini bırakması gerekirdi.
Roma’da darbe yapmak isteyen komutanların ilk eylem olarak karargahtan çıkıp Rubikon’u geçmeleri gerekirdi. Bu artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmesi demekti. Öyle ki daha sonra kararlarından vazgeçseler bile cezalandırılmak kaçınılmazdı. Rubikon’u geçmek geri dönüşü mümkün olmayan yol demekti.
‘Rubikon’un geçmek sözü’ Jül Sezar ile şöhret olmuştu. Roma Senatosu, kendisinden izinsiz olarak Galya seferine çıkıp orayı ele geçiren Sezar’dan, ordularını lağvedip teslim olmasını istemişti. Sezar bu talebi reddedip, ordusuyla Roma’ya yürüme kararı almıştı. Bu kararı alırken de ok yaydan çıktı anlamına gelecek şekilde ‘zarlar atıldı artık’ demişti.
Böyle bir hamle beklemeyen Roma senatosu hazırlıksız yakalandı ve Sezar’ın ordusuyla Roma’ya girmesi ve iktidarı ele geçirmesi çok kolay olmuştu. Sezar iktidarı ele geçirdikten sonra kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş ve rakibi Pompeius’un taraftarlarını öldürtmüştü.
Ayasofya’nın cami yapılması Rubikon’un geçilmesi midir bilemiyorum. Bence o köprü çok daha önceden geçilmişti.
Rubikon geçildi, Sezar’ın orduları Roma’nın kenar mahallelerini geçti, senatoya doğru yürüyor ancak senatodakiler demeç vermekten öteye geçen hiçbir eylem yapmıyorlar.
Bunca yaşananlar, geçilen her Rubikon köprüsü Türkiye’de ana muhalefetin ve muhaliflerin itiraz etme biçiminde zerre kadar değişikliğe sebep olmuyor.
Zülfü Livaneli’nin kendi mahallesine attığı işaret fişeği, kimseyi harekete geçirmediği gibi ‘ne yaparlarsa yapsınlar kılını kıpırdatma’ politikalarının uygulayıcısı Kılıçdaroğlu ve ekibini yeniden lider olarak seçtiler.
Bundan sonra sırada Hilafetin, Recep T. Erdoğan’ın şahsında yeniden getirilmesi var. Gerçek Hayat dergisinin ‘Hilafet için toparlanın’ kapağıyla çıkması birkaç editörün verdiği bir kararla olmasının imkanı yok.
Bilal Erdoğan’ın alfabeyle ilgili sözleri de gösteriyor ki bunlar bir planın sekanslarından başka bir şey değil. AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti sözcüsü Ömer Çelik’in Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır sözleri ise tamamen kişisel bir çıkıştan başka bir şey değil. Saray’ın düşüncelerini asla yansıtmıyor.
[Alper Ender Fırat] 29.7.2020 [TR724]
Recep T. Erdoğan, Hulusi Akar, Devlet Bahçeli gibi iktidar blokundaki isimlerin iktidarları zaten tartışılmıyordu, bunların yanında muhalefet varmış gibi yaparak 15 Temmuz rejiminin legalleşmesini sağlayan Kılıçdaroğlu da partisinde güven tazeledi. Bugüne kadar yürüttüğü ölü taklidi yapan politikalar, kendi mahallesinde destekleniyor olacak ki tek aday olarak girdiği seçimde oyların neredeyse tamamını aldı.
Her ne kadar Livaneli gibi bazı sosyal demokratlar ‘Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesini, ‘Robikon’un geçilmesi’ olarak isimlendirse de ufukta muhalefet cephesindeki ‘ölü taklidi politikasında’ bir değişiklik görünmüyor. İnsanın ‘bu kaçıncı Robikon!’ diyesi geliyor. Erdoğan, devleti ayakta tutan sütunlara hamle yaptıkça Kemal Bey’in bulduğu iki sihirli cümle devreye giriyor. Ya ‘böyle bir şey olabilir mi? Bunu yapamazlar, yaptırmayız’ gibi iddialı cümlelerle konuyu zamana yayıyor. Meclis’te bir kaç ‘göğüs göğüse çarpışma fotoğrafı veriyorlar. Tabanlarına ‘nasıl direndik ama…’ mesajı gittikten sonra şerefli yenilgiler arşivine bir madde daha ekleniyor. Acar muhalefet rolünün bir parçası olarak Anayasa Mahkemesi’ne gittiklerini de unutmayalım. AYM’nin hali pürmelalini Mısırda sağır sultan bile bililiyor; lakin CHP bilmiyor.
İkinci buluşu daha muhteşem! CHP, PKK ile birlikte görünmemek için seçilmiş milletvekillerinin tutuklanmasına zemin hazırlayacak yasalara destek veriyor. ‘Anayasaya aykırı ama’ diye karnından konuşuyor. Öte yandan ‘FETÖ’cü olmamak için hapisteki cezaevindeki gazeteciler, aydınlar ve bebekli kadınlar arasında bile ayrım yapıyor. Tarihin en büyük zulümlerinden birini locasından seyrediyor. Milliyetçiliğine halel gelmesin diye Libya’ya Suriye’ye asker gönderilmesine itiraz edemiyor. Son örnek din düşmanı derler korkusuyla Ayasofya’nın cami yapılması şovuna onay verdi.
Robikon hikayesine geri dönelim. Roma İmparatorluğunda komutanlar askeri güçleri ve kimlikleriyle Roma’ya giremezlerdi. Demokrasi ve sivil siyaset için bir tehdit oluşturacağı için Roma şehir sınırlarından biri olan Rubikon nehrini geçmek askerlere yasaklanmıştı. Bir komutanın şehre girebilmesi için hem askerlerini hem de bütün rütbelerini bırakması gerekirdi.
Roma’da darbe yapmak isteyen komutanların ilk eylem olarak karargahtan çıkıp Rubikon’u geçmeleri gerekirdi. Bu artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmesi demekti. Öyle ki daha sonra kararlarından vazgeçseler bile cezalandırılmak kaçınılmazdı. Rubikon’u geçmek geri dönüşü mümkün olmayan yol demekti.
‘Rubikon’un geçmek sözü’ Jül Sezar ile şöhret olmuştu. Roma Senatosu, kendisinden izinsiz olarak Galya seferine çıkıp orayı ele geçiren Sezar’dan, ordularını lağvedip teslim olmasını istemişti. Sezar bu talebi reddedip, ordusuyla Roma’ya yürüme kararı almıştı. Bu kararı alırken de ok yaydan çıktı anlamına gelecek şekilde ‘zarlar atıldı artık’ demişti.
Böyle bir hamle beklemeyen Roma senatosu hazırlıksız yakalandı ve Sezar’ın ordusuyla Roma’ya girmesi ve iktidarı ele geçirmesi çok kolay olmuştu. Sezar iktidarı ele geçirdikten sonra kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş ve rakibi Pompeius’un taraftarlarını öldürtmüştü.
Ayasofya’nın cami yapılması Rubikon’un geçilmesi midir bilemiyorum. Bence o köprü çok daha önceden geçilmişti.
Rubikon geçildi, Sezar’ın orduları Roma’nın kenar mahallelerini geçti, senatoya doğru yürüyor ancak senatodakiler demeç vermekten öteye geçen hiçbir eylem yapmıyorlar.
Bunca yaşananlar, geçilen her Rubikon köprüsü Türkiye’de ana muhalefetin ve muhaliflerin itiraz etme biçiminde zerre kadar değişikliğe sebep olmuyor.
Zülfü Livaneli’nin kendi mahallesine attığı işaret fişeği, kimseyi harekete geçirmediği gibi ‘ne yaparlarsa yapsınlar kılını kıpırdatma’ politikalarının uygulayıcısı Kılıçdaroğlu ve ekibini yeniden lider olarak seçtiler.
Bundan sonra sırada Hilafetin, Recep T. Erdoğan’ın şahsında yeniden getirilmesi var. Gerçek Hayat dergisinin ‘Hilafet için toparlanın’ kapağıyla çıkması birkaç editörün verdiği bir kararla olmasının imkanı yok.
Bilal Erdoğan’ın alfabeyle ilgili sözleri de gösteriyor ki bunlar bir planın sekanslarından başka bir şey değil. AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti sözcüsü Ömer Çelik’in Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır sözleri ise tamamen kişisel bir çıkıştan başka bir şey değil. Saray’ın düşüncelerini asla yansıtmıyor.
[Alper Ender Fırat] 29.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Kaydol:
Yorumlar (Atom)