Mağruriyetten mağduriyete; büyük savruluş! [Seyfi Mert]

“Kendini aldatanın, aldatmayacağı kimse yoktur.” (Rousseau)

Girizgah notu: Dikkat bu bir ‘Kafası karışıklar” yazısıdır, “Zihni Berraklar”dan özür dileyerek…

Ne güzel günlerdi öyle değil mi?

“Stadyumlara sığmayacaksınız” görüsünün realize olmasının verdiği esriklik ile kendimizden geçiyorduk. Mest oluyorduk ışıklı şovlarda, derisinin rengi çeşit çeşit çocukların okuduğu türkülerle, tempo tutuyorduk gözyaşlarımızı tutamıyorduk. 

Kimler gelmiyordu ki toplantılarımıza…

Bakanlar, milletvekilleri, başbakanlar, valiler, müdürler, bürokratlar, sanatçılar… Bilet bulabilmek için araya adam koyuyorduk mesela. VIP tribün vardı yahu, bizzat gözlerimizle gördük! 

Uçuyorduk havalarda. 

Biz diyorduk, biz var ya biz, sadece ülkeyi değil, dünyayı da kurtarırız bu gidişle..

Pek haksız da sayılmazdık ama aynamızın odağı her geçen gün daha da derine kayıyordu. Büyüyordu ekrandaki yansımamız. Kendimizi olduğumuzdan bir değil belki yüz kat fazla görmek hoştu. 

Gazetelerimiz milyon satmıyordu gerçekte ama milyon satıyormuş gibi abonesi vardı. En çok satan gazeteydik.

Laikçi güruhun iddia ettiği gibi sahte abonelik, yolsuzluk filan imasında değilim. Tersine, bir kişi birkaç tane abone olduğu için tirajımız yüksekti. 

Bugünkü toplumsal nefretin altındaki en önemli sebeplerden biri de buydu belki de. Mevcudun en büyüğüydük ama hormonladığımız büyüklük rahatsız ediyordu herkesi. Bir tek bizim zihni berraklarımızı etmiyordu rahatsız. 

Filmlerimizi milyonlar seyrediyor gibiydi ama aslında öyle değildi. Sadece biz değil, yer göstericisinden, gişecisine kadar herkes biliyordu bunun doğru olmadığını. 2 milyon bilmem kaç kişi izledi, diye hava basıyorduk birbirimize. 

Bir şey doğru değilse illa yalan olacak diye bir şart da yok, bunu yine en iyi zihni berrak abiler bilirler. Evet milyonlarca bilet satılmıştı gişeden belki ama boş salonlara film oynatmayı hizmet zanneden berrak zihinliler vardı. 

Televizyonumuzda bütün diziler birbirine benziyordu. Hepsi Sır Kapısı’nın değişik versiyonları gibiydi. Reha Yeprem kaçmıştı sanki tüm dramalarımıza. Belli bir seyir oranı da vardı belki ama öyle abartılacak boyutta değildi. Hanımlarımız, annelerimiz, kızlarımız Müge Anlı da izliyordu ve bunda şaşılacak bir şey yoktu. Bu topraklardan neşet etmenin tabii neticesiydi bu ama nedense mağruriyetimiz izin vermiyordu bu yüzleşmeye. Rating’den, share’den, şerden korkar gibi korkuyorduk, ya düşük çıkarsa izlenme oranımız? Gün birincisiyiz diye zil takıp oynuyorduk mesela. 

Gerçeklere yüz çevirdik, sonra yüzümüzü döndük, ardından görmek hoşumuza gitmedi, duymaktan rahatsız olurcasına koptuk mefkuremizden ve realiteden. 

Aslında okumuyorduk, izlemiyorduk, gitmiyorduk sinemaya filan ama öyleymiş gibi yapmak hoşumuza gidiyordu. 

Yanlış anlaşılmasın elbette çatlarcasına koşan küheylanlar vardı ve belki de sahip olduklarımız onların yüzü suyu hürmetineydi. Ama kahir ekseriyetimizin de durumu buydu.

Küçük dağlar inşa etmiştik adeta gösterişli binalarımızda.. Bina gezdirmekten haz alıyorduk. Müesseselerimiz, diyorduk bugün yüzlerce Müslüman görünümlü çakalın üşüştüğü mübarek kurumlarımıza. İnsan temeline yatırım yapmayı unutup, binaya harç atmayı tercih ettik. Bir kat, bir kat daha... Üst üste çıktıkça yapılarımız putlarımız büyüdü, başka da bir şey olmadı, bir de nefretini kazanıyorduk yerinde duranların. 

Biz hiç olmazsa biraz abartıyorduk, onlar sadece laf salatası ve goygoy yapıyorlardı. Filistin falan. Parmaklarını kıpırdatmıyorlardı… Siyasal dincilerle karşılaştırılmayacak kadar nezih ve muazzezdik şüphesiz. En azından ibadetlerimiz vardı, samimiyetimiz vardı. Çalmayı bilmezdik, ahlaksızlığı bilmezdik. (Hala da bilmiyoruz ya neyse, böyle birbirimizi yiyoruz en fazla!)

Ama yalan söylemeyelim kendi kendimize, bir kibir, hizmetin kurumsal kibri vardı üzerimize sinmiş. Bize hiç yakışmıyordu ama hizmetin şanından sayıyorduk sanki. Odalarımız, koltuklarımız, kurumlarımız vardı. Başarıyı putlaştırmıştık adeta.

Oysa zaferden değil seferden sorulacaktı bize. Zafere kilitlenenlerin hali hazindir bilinir. İslam skor dini olmadı hiçbir zaman. Hiçbir din tabelaya göre yaşanmaz. Peygamber vardır, ümmetsizdir ama peygamberdir, onlar tebliğe memurdur. Alim vardır, cemaatsizdir ama alimdir işte, değerinden zerre miskal yitirmez. Muvaffakiyet Allah’ın tahtı dairesindedir, bunu zaten zihni berrak abiler çok iyi bilirler. 

Put yaptık rakamları, put yaptık sayıları, put yaptık binaları, katları…

Putlarla çepeçevre kuşatılmayı ise hizmet zannettik. 

Amaç araca dönüştü zamanla bunun farkında bile değildik, uyaranları ise kafası karışık olarak damgaladık, görmezden geldik. 

“Ya Eyyühennas”, diyordu Kur’an hitabında, açılabilecek en geniş açıya yerleştiriyordu hitap kitlesini. Ardından ‘Ey Müslimler’ ve nihayetinde ‘Ey Müminler’. 

‘Ey Şakirtler’e kadar daralttık bunu, ardından ‘Ey Abiler’e kadar belki de. 

Şimdilerde görüyorum ki “Ey Zihni Berraklar”a kadar daralmış bu pergel. 

Allah, zorlayarak, çatır çatır kollarımızı kırarak açtı tekrar açıyı, açabildiğimiz kadar açtık, ilk günkü açıya ulaşana kadar, girmeyecek sine kalmayacak denli geniş makas gibi açtı Cenab-ı Allah hitap genişliğimizi tekrar. Bu bir nimetti aslında, bir rahmet. 

Bunu fark etmek yerine, hala değişmediğimizi, yeni bir ilahi faza geçildiğini görmediğimizi ikrar edercesine bu kez mağduriyet edebiyatına daldık. Mağrurken de abartıyorduk, mağdurken de abartıyoruz sanırım. 

Mağruriyetin de dozu önemli, mağduriyetin de. 

Gereksiz abartı, tekrar, sıkar, ciddiye almaz kimse sizi. 

Atıyorlar, abartıyorlar, derler. 

Bir süre sonra kendi insanınız bile bıkar, ikrah eder, İllallah der. 

Bir uçtan diğer uca savrulmak nasıl bir tirajedidir siz karar verin. 

Evet, güzel şeyler yaptık.

Ve evet, asla hain değiliz, değil bir milletin belki de ümmetin kurtuluş reçetesi elimizdeyken, kendimizi kaybettik ve aklımız başımıza bir zalimin tokmağıyla geldi. Zalimin hesabı, hesaplaşması ayrı. Zulüm görüyoruz apaçık, alçakça, adice, şerefsizce, bu çağda eşi benzeri görülmemiş şekilde hayasızca hem de… Ama bizim hakikat aynasına dönmemizin de vakti geldi geçiyor. 

Mağruriyetten mağduriyete savrulup, aynı parametrelerle yaşayacak olursak hep sorulan “Bu süreç ne zaman bitecek?” sorusunun cevabı da belli aslında:

Hiçbir zaman!

Evet, bu savruluşu fark edip, fabrika ayarlarımıza dönmedikçe, zalim de devam eder zulmüne, bizim de sarhoşluğumuz ilanihaye sürer gider. Mağruriyetin sarhoşluğundan mağduriyetin sarhoşluğuna…

Biliyorum bozuldu bazılarınız ama madem özeleştiri diye diye beynimizi yediniz, buyrun öz eleştiri, sizden mi esirgeyeceğiz yani!

Ha, “etin budun nedir, cürmün kadar yer yakarsın” diyorsanız, “kahrolası abilik”ten sonra “kahrolası berrak zihinlilik” hitabını bekleyin siz… 

Ben şöyle bir köşede kıvrılır ölü taklidi yaparım sizin yerinize!

[Seyfi Mert] 16.9.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Mukaddes göç -Hac Hatıraları-14 [Harun Tokak]

Muharrem ayı geldiğinde Mekke’de, Kâinatın Efendisi’nin yanında, sadık dost Hazreti Ebu Bekir ve yiğitler yiğidi Hazreti Ali’den başka kimse kalmamıştı.

Bir telaş sardı Mekkelileri. Kureyş liderleri panik içindeydi. Yıllar boyu işkence ettikleri insanlar şehri terk etmişti.

Güçlerini birleştiren Müslümanlar Medine’de iyice kuvvetlenir ve bir gün Mekke’yi ele geçirebilirdi. Ayrıca Medine, Mekke-Suriye ticaret yolunun tam üzerindeydi. Müslümanlar Kureyş kervanlarına zarar verirlerse bu durum Kureyş’in iflasına, Mekke ekonomisinin çökmesine neden olabilirdi. Yakın zamanda Hazreti Peygamber de Medine’ye gidecek olursa Kureyş için asıl felaket işte o zaman başlardı.

Bunun için onun gitmesine izin vermemeleri, hala Mekke’de ve oldukça korumasız bir haldeyken ne yapacaklarsa yapmaları gerekiyordu.

Kureyş bu fırsatı değerlendirmeli, uykularını kaçıran tehlikeden bir an evvel kurtulmalıydı.

Bir sonbahar sabahı Mekke’nin yöneticileri Darü’n Nedve’de toplandılar.

“Ne pahasına olursa olsun Muhammed’in gidişini engellemeliyiz.” dediler.

Birisi “Hapsedelim!” dedi.

“Onun gözü pek yiğitleri var. Uzun süre zindanda tutamayız.” dediler.

“Sürgün edelim” dedi bir başkası.

“Kısa zamanda etrafına yüzlerce insan toplar ve bizi tehdit etmeye başlar.” dediler.

“Onu öldürmekten başka çaremiz yok” dedi Ebu Cehil.

Oradakilerin hepsi bu fikri benimsedi. Onu öldürürlerse, Medine’ye gidenler de ‘bu iş bitti’ diyerek geri dönerlerdi.

Fakat nasıl öldüreceklerdi?

NECİDLİ İHTİYAR

Kur’an-ı Kerim, Efendimiz için kurulan komploları şöyle anlatır:

“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 30) 

O gün Dâru’n Nedve’de toplanan Mekke müşriklerinin arasında, Necidli bir ihtiyar kılığında Şeytan da vardı. Müşrikler İslam’ın boy atıp intişar edişini engellemekten aciz kalınca, insî ve cinnî şeytanlar, Allah Rasulünü ve ashabını imha için bir plan yapmak üzere bir araya gelmişlerdi.

Sonunda bir pir-i fani görünümlü Şeytan, şeytanca bir teklifte bulundu. “Her kabileden birer ikişer genç seçelim. Onları organize edelim. Onun üzerine hep beraber saldırsınlar ve onu hep beraber öldürsünler. Böyle yaparsak Hâşimoğulları kan iddia edemezler. Bütün kavim ve kabilelerle savaşmayı da göze alamazlar” 

Teklif çok beğenildi. Bu kan, bir kabilenin elinde olursa onu asla temizleyemezlerdi. Öyleyse bütün kabilelerin eli kana bulanmalı, kimse kendi kabilesini bu cinayetin dışında tutmamalıydı.

Karar alınmıştı. Kırk kişilik bir suikast grubu hazırlanacak, grup Rasulallah’ın evini kuşatacak ve dışarı çıkmasını bekleyip saldırıya geçecekti.

Onlar daha toplantı halindeyken Cebrail aleyhisselam gelip olup bitenleri Allah’ın Rasulüne haber verdi. Efendimiz hemen harekete geçti.

Peygamberimiz, Mekke’nin ıssız sokaklarını aşarak Ebu Bekir’in evine ulaştı. Kapısını çaldı, içeri girmek için izin istedi. Ziyaret için alışıldık bir vakit değildi. Ebu Bekir, hane halkıyla birlikte hemen ayağa kalktı.

Bir gül esintisi gibi girdi içeriye Güllerin Efendisi.

“Anam babam yoluna feda olsun!” dedi Hazreti Ebu Bekir. “Vallahi bu saatte geldiğine göre, bunda mutlaka önemli bir iş var!”

“Gidiyoruz.” dedi Allah’ın Rasulü.

“Ne zaman?”

“Bu gece, vakti-i seherde.”

Sadık dost ağlamaya başladı, en kutlu yolculukta Efendiler Efendisi’ne yoldaş olacaktı.

Evin kızları Hazreti Esma ve Hazreti Aişe hemen yol azığı hazırlamaya koyuldular.

Hazreti Esma bir torbaya azık koyup, bir kırbaya da su doldurdu. Ancak kapların ağızlarını bağlamak için ip bulamayınca belindeki kuşağı çıkarıp ikiye böldü. Bir parçasıyla azık torbasının, diğer parçasıyla da su tulumunun ağzını bağladı. Göz ucuyla hazırlıkları takip eden Allah’ın Rasulü, ilerde büyük kahramanlıklar gösterecek olan Hazreti Esma’nın gayretini görünce;

“Allah bu kuşağının karşılığında cennette sana iki kuşak versin!” dedi.

Artık o hep “İki kuşaklı” diye çağrılacak ve bundan büyük bir mutluluk duyacaktı.

Gizli ve kestirme yolları çok iyi bilen Abdullah Bin Uraykıt kılavuz olarak tutuldu.

Develer ona teslim edildi ve üç gün sonra Sevr dağının eteğinde buluşmak üzere kendisiyle anlaşıldı.

Hazırlıklar tamamdı.

Allah’ın Rasulü evine geldi.

“Yatağımda bu gece sen yatacaksın.” dedi on dokuzundaki Hazreti Ali’ye. “Şu yeşil hırkamı üzerine ört. Korkma! Sana bir zarar erişmeyecektir.”

Efendimiz “El Emin” olduğu için Kureyş’ten pek çok kimsenin değerli eşyası emanet olarak onda duruyordu. Hepsini, sahiplerine verilmek üzere Hazreti Ali’ye teslim etti. Müşrikler hem onu öldürmek istiyor, hem de koca şehirde emanetlerini teslim edebilecekleri daha emin bir kimse bulamıyorlardı. Allah’ın Rasulünü öldürmek için bir araya gelenler birbirlerine güvenmiyor, ama ne gariptir ki herkese güven veren kişiyi öldürmek istiyorlardı.

Hazreti Ali çok genç, bir o kadar da cesurdu. Hiç tereddüt etmeden korkunç bir suikastın ölümcül yatağına, bir gül yatağına uzanır gibi uzandı. Efendimizin gül kokulu mübarek hırkasını üzerine çekti.

Kırk kişilik suikast çetesi, o gece Rasulallah’ın Merve tepesindeki evini kuşattı.

Avını kaçırmak istemeyen sırtlanlar sarmıştı kutlu evi.

Pencereden içeriyi gözetleyip, “Yeşil hırkasının altında yatıyor.” diyorlardı. Meleklerin uğrak yeri olan evin etrafını şimdi Allah’ın peygamberinin canına kast edenler kuşatmıştı.

Efendimiz, kızları Hazreti Fatıma ile Ümmü Gülsüm’ü ablaları Hazreti Zeyneb’in yanına bırakmıştı.

Hazreti Hatice ile bu evde yirmi beş yıl mutlu bir evlilik sürmüş, çocukları bu evde doğmuş, nübüvvetin pek çok hatırası burada yaşanmıştı. Önce, kızı Zeynep bu evden gelin gitmiş, sonra kızı Rukiye kocası ile Habeşistan’a hicret etmişti. Sadık eşi Hazreti Hatice ruhunun ufkuna yürümüştü. Şimdi de kendisi gidiyordu.

SAADET HANESİNE VEDA

Güllerin Efendisi son kez baktı bu saadet hanesine. Gözleri doldu. Şu oda Fatımatü’z Zehra’nın doğduğu odaydı. Şu oda Cebrail’e tahsis edilmiş, vahiy odasıydı. Şu oda Zeyd’in, şu oda Ali’nin, Hatice’nin odasıydı…

Bu yolculukta Mekke Melikesinin yanında olmasını ne kadar isterdi.

Hazreti Ali yeşil hırkanın altında sesizce yatıyordu.

Efendimiz kapıyı usulca açtı.

Yerden bir avuç toprak aldı, canına kast etmiş talihsizlerin üzerine serpti.

Yâsin Suresinin, “Önlerine bir duvar, arkalarına bir duvar çekip onları öyle bir kuşattık ki artık göremezler.” mealindeki ayetini okudu. Kılıçların parıltısı ve canilerin alev saçan korkunç bakışları arasından çıkarak bana, Allah’ın evi’ne geldi. Tavaf etti. Baktım, ağlıyordu.. Onu her şeye rağmen bir ana gibi bağrımda saklamıştım. Maruz kaldığı musibet ve belâlar karşısında metafizik gerilimini yitirmeden dayanması için Ona destek olmuştum.

Henüz elli üçündeydi.

Sahipleri Yesrib’e taşınmış boş evlerin kapıları sonbahar rüzgârında hazin sesler çıkarıyor, Allah’ın Peygamberinin kalbi bin parçaya bölünüyordu. İşte gidiyordu. Benden ayrılan sadece bedeniydi, kalbi bende asılı kaldı. Ruhunda müthiş bir hicran vardı. Biraz gittikten sonra geri döndü, gözleri dolu doluydu.

“Sensiz yapamazsam ne yapayım?” dedi.

“Gelir kalbini feth edersin” dedim.

SEVR YA DA ELVEDA MEKKE

Hasan Abdullah’la Sevr dağının eteklerindeyiz. Göklere doğru fışkırmış sert sivri kayalar, derin yarlar, ürpertici uçurumlar, “buraya çıkılmaz” diye haykırıyor. Kızgın güneşin yakıcı ışıkları sivri ve dik kayalardan aşağılara doğru boşanıyor.

Beyaz elbiseli insanların, kıvrıla büküle gökyüzüne doğru uzanan kayalıklarla kaplı daracık patika yolda tek sıra halinde yürüyüşleri güneşe yolculuğu andırıyor.

Biz de Hasan Abdullah’la birlikte yaklaşık iki saat sürecek bir tırmanışa geçiyoruz.

Ayakkabılarımız tırmanmaya elverişli sayılır, sırt çantalarımızda su ve takviye gıdalarımız mevcut…

Yakalanma, izimizi kaybettirme gibi korkumuz da yok. Gece karanlık değil. Güneşin şiddetinden beyaz şemsiyelerimizin gölgesine sığınabiliyoruz.

Güllerin Efendisi ile Hazreti Ebu Bekir düşüyor hayalimize.

Gece karanlık, yol yok, sarp kayalar, korkunç uçurumlar, takip edilme ve nihayet yakalanma tehlikesi.

Hasan Abdullah’ın gözyaşları, onları andıkça kızgın kayaların üzerine düşüyor.

Harı biraz geçmiş sonbahar sıcağında bile ancak otura kalka zirveye doğru ilerleyebiliyoruz.

Öyle bir dağ ki, ortasına geldiğinizde bile zirvesi görünmüyor. Sürekli dönmeniz gereken köşeler var. Her köşeden önce, “Yoksa burası mı?” diyorsunuz, ama her seferinde biraz daha tırmanmanız gerektiğini anlıyorsunuz.

Ter içindeyiz. Bir ara dizlerimizin dermanı iyice kesiliyor.

Sarp bir uçurumun başında, gökyüzüne kurulu bir kürsü gibi duran koca bir kayanın üstüne oturuyoruz.

Ülkemizde yaşanan acılardan dolayı kalbi kırık ve yüreği pek yorgun olan Hasan Abdullah,

“İşte buradan” diyor, “bu dar patikalardan yürüdü iki sadık dost. Kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanların ruhlarında hicret ateşi, gökyüzüne tırmanan bu dar, bu zor yollarda tutuşturuldu. Dünya çapında köklü tesirleri olmuş büyük hareketlerin mensupları mutlaka bir hicret gerçeğiyle karşı karşıya kalmışlar. Yüce davalar asıl başarılarını, muvaffak oldukları bu hicret hâdisesinin sonrasında yakalamışlar.

Bu yönüyle Müslümanların hayatlarında hicret, zamanın belli bir döneminde gerçekleşmiş ve bitmiş tarihî bir hadise değil.

Geçmişten bugüne değin yüce bir davanın idealist insanları, her ne zaman doğup büyüdükleri çevrede hor görülüp baskı ve yıldırma çabalarına maruz kalmışlarsa, yeni ufuklar aramak ve imanın kök salacağı başka gönüller bulmak için yollara dökülmüş, hicret gibi kudsî bir göçü hayata geçirmişler.

Bugün de öyle değil mi?

Dünyamız, binlerce genç insanın ruhlarında tutuşan hicret ateşiyle aydınlanmıyor mu?

Bu fedakâr ruhları, canları gibi sevdikleri ülkelerinden ayıran şey nedir?

Neden anne ve babalarını, sevdiklerini yaşlı gözlerle bırakıyorlar geride?

Ellerinde dünyalarını sığdırdıkları birer bavulla, adını bile zor telaffuz ettikleri beldelere neden gidiyorlar?

Hayat neden bin parçaya bölünüyor?

“YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK!”

Neden, yüce bir davaya gönül vermiş bu insanlar haklarından mahrum ediliyor? Neden malları gasp ediliyor? Hakarete uğruyor, aç kalıyor, zindana atılıyor, işkence görüyor,  hatta ölüyorlar. Neden?

Hayalleri, aşkları, sevdaları yok mu bu yiğitlerin?

Tıpkı ilk Işık Süvarileri gibi onlar da bir inancın yüceliğinde sevmediler mi hayatı?

Kış, arkasına aldığı bütün orduları ile saldırsa, fırtınalar şiddetini artırdıkça artırsa, yollar varıp köprülere dayansa, köprüler alevlere teslim olsa, bin kez budasalar, bin kez kırsalar körpe dalları… Bu kutlu kavga bitmedi, bitmeyecek. “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

Saraylar saltanatlar çöker

kan susar bir gün

zulüm biter.

Menekşeler de açılır üstümüzde

Leylaklar da güler.

Bugünlerden geriye,

bir yarına gidenler kalır

bir de yarınlar için direnenler… (Adnan Yücel)

Hasan Abdullah gökyüzünün bu noktasında semavi bir hatip gibi coşuyor. Bir ara hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.

Gözyaşları yükseklerden düşüyor.

SEVR SULTANLIĞI

Biraz sakinleşince kalkıp yolumuza devam ediyoruz. Bir dağın tepesine değil de sanki gökyüzüne çıkıyoruz.

Yokuşlarda dura kalka, susa konuşa sonunda Sevgili’yi saklayan Sevr sultanlığına varıyoruz.

Bir dağ başı burası…

Gökyüzüne kurulmuş minik bir kamp yeri…

Gökyüzünün bu noktasında namaz kılanlar, ağlayanlar, Sevr sultanlığını ziyaret için sırada bekleyenler…

Sevr sultanlığı insana bambaşka şeyler söylüyor.

Peygamber dahi olsan bir bedel ödemeden, var gücünü harcamadan, hak etmeden İlahî yardımı elde edemeyeceğini haykırıyor.

Ancak ta yürekten “Bittim ya Rabbi!” diyenlere, “Dayan kulum, yettim!” denileceğinin sırrını fısıldıyor.

Eğer zirvelere göz koyduysan “yokuşlarda susamanın” gerekliliğini anlatıyor.

Bu gökyüzü kampında biz susuyoruz ve Sevr sultanlığı sırlarını sinemize dökmeye başlıyor:

Yarın: 15. Bölüm, “Ben Sevr…”

[Harun Tokak] 16.9.2017 [TR724]

Erdoğan da kim oluyor ki? [Bülent Keneş]

“Dünya bir imtihan yeridir.” Bakın söylemesi ne kadar da kolay. 

“Hayır da Allah’tan, şer de Allah’tan.” Nisa Suresi’nin 78. Ayeti’ni bilmeyenimiz, dahası buna (haşa) iman etmeyenimiz, inanmayanımız mı var?

Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete ve kadere, yani hayrın ve şerrin yalnız Allah’tan geldiğine inanan biz değil miyiz? 

Ama siz de haklısınız… İmanın amentüsü sadece dillerimize pelesenk iken gözümüze pek kolay görünmüştü. Gözümüze kolay görünen bu inandıklarımızın esasında ne zor olduğunu ancak bugün inandıklarımızla sınanınca belki hakkıyla anlayabiliyoruz. 

SİZDEN ÖNCEKİLERİN BAŞINA GELENLER SİZİN BAŞINIZA GELMEDEN…

Hocaefendi, yine belki bugünlere hazırlamak için, onlarca yıl boyunca bulduğu her fırsatta “Sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden Cennet’e girebileceğinizi mi zannediyorsunuz?” sözünü tekrarlayıp duruyorken hangimiz bu sözün kaderi bir sürecin ifadesi olduğunun farkındaydık? Bu dehşet veren uyarıyı gündelik koşuşturmalar sırasında ayağımıza takılan çer çöpe, topuklarımıza batan küçük dikenlere yoranımız az mıydı?

Âli İmrân Suresi’nin 142. Ayeti’nde Allah-u Teâlâ’nın serahaten ifade ettiği “Yoksa siz, Allah Teâlâ sizden mücâhede edenleri ayırt etmedikçe ve sabredenleri belli buyurmadıkça cennete girivereceğinizi mi sanıverdiniz?” vaadini, mürailiğin şahı, şerirlerin en şeririnin eliyle başımıza türlü belalar açılmadan önce hakikaten idrak edebilmiş miydik?

Peki, farazi olarak bildiğimiz ve iman ettiğimizi zannettiğimiz bu uyarılara ne kadar kulak asabilmiştik? Bizzat Allah’ın (cc) önceden uyarısını yaptığı bu sınamalara, bu imtihanlara ne kadar hazırlıklıydık? Belalara karşı sabrımızın, dayanma gücümüzün imanımız kaviliğince olacağını teorik olarak biliyorduk da pratikteki durumumuzun ne olacağından hangimiz emindik?

Acaba Üstad’ın “hakikî imânı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir” manifestosunu sadece çarpıcı bir edebi deyiş diye mi okuduk yıllar boyu, yoksa imanın en müşkül durumlarda bile sırtımızı güvenle dayayabileceğimiz çok sağlam bir tesanüd noktası olacağının bir müjdesi olarak mı? Ya da türlü eziyet ve çilelere karşı hazırlıklı olma babından sabır ve sebat mesleğinde varmamız gereken imani bir menzilin işaret taşı olarak mı gördük bu uyarıyı?

TEVEKKÜL SEBEPLERİ BÜTÜN BÜTÜN TERKETMEK DEĞİLDİR

Bugün yaşadıklarımız muvacehesinde dönüp tekrar baktığımızda şu paragrafta eksik ya da fazla olan bir şey var mı? Her kelimesi tam da yerli yerinde değil mi? 

“İmân hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imânı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imânın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikàtından kurtulabilir. “Tevekkeltü alallah” (Allah’a tevekkül ettim. / Hûd Sûresi: 56.) der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyrân eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder, sonra saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker.

Demek, imân tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktizâ eder.”

Üstad bunu der demesine ama hemen akabinde sabrın aktif olmasına dair hayati bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmez. “Fakat, yanlış anlama! Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbâbı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nevi duâ-i fiilî telâkkî ederek; müsebbebâtı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnettar olmaktan ibârettir.”

Belki de ayne’l yakin tecrübe etmeden “Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir” müjdesini idrak edebilmek imkansızdı. Bugün bu idraki edinebileceğimiz bir mücahede meydanındayız. Belki bu vesileyle aramızdan çokları “Onu bulan neyi kaybeder, Onu kaybeden neyi bulur?” sırrına da vasıl olur. Allahu alem…

BİZ SANIYORUZ Kİ ÂLEM İÇRE BİZE HİÇ YAR KALMADI

Hayatı boyunca başına her kulun kolay kolay tahammül edemeyeceği türlü belalar açılan, o adadan bu adaya sürgünden sürgüne yollanan Niyazi Mısri’de olduğu gibi, Onu bulanların dünya da, kainat da umurunda olmaz. Ondan başkasını zaten aramaz. Ondan başkasına zaten varmaz. Ona varınca da belki çıkar gümbür gümbür bir sedayla şöyle der: 

Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı,
Ben beni terk eyledim bildim ki ağyâr kalmadı.
Cümle eşyâda görürdüm hâr var gülzâr yok,
Hep gülistân oldu âlem şimdi hiç hâr kalmadı.
Gece gündüz zâr u efgân eyleyüb inlerdi dil,
Bilmezem n’oldu kesildi âh ile zâr kalmadı.
Gitti kesret, geldi vahdet oldu halvet dost ile
Hep Hakk oldu cümle âlem çarşı pâzar kalmadı.
Dîn diyânet âdet ü şöhret kamu vardı yele,
Ey Niyâzî n’oldu sende kayd-ı dindâr kalmadı.

Zulüm örslerinde, işkence mengenelerinde pişerek kendi benliğinden soyunan ve o aşkınlıkla hakikatin tecellisini her yerde ve bir yönüyle de kendinde bulan Mısri’nin vardığı yer çile ehlinin Allah’tan gelen dertleri bile derman bilip Onun varlığına delil saydığı bir menzildir. 

Dermân aradım derdime
Derdim bana dermân imiş
Bürhân aradım aslıma
Aslım bana bürhân imiş
Sağ u solum gözler idim
Dost yüzünü görsem deyû
Ben taşrada arar idim
Ol cân içinde cân imiş
Öyle sanırdım ayrıyam
Dost gayrıdır ben gayrıyam
Benden görüp işiteni
Bildim ki ol cânân imiş. 

KÜÇÜĞÜZ, AMA BELKİ DAHA OLGUNLAŞMADAN PİŞMEYE NAMZEDİZ

Tabii bir Mısri olmak kolay değil. Kendimizi aşmak da. Küçüğüz çünkü, hem de çok küçüğüz. İmtihanımızın sırrınca Allah’tan gelen belalara maşalık eden firavunlara, süfyanlara, şeddatlara ve harami despotlara takılmadan edemiyoruz? 

Belli ki çok hamız. Ama alçak zalimlerin sayesinde, bizi menzile taşıyamayacak amellerimizden ziyade niyetlerimizin serin gölgesine sığınıp, belki daha olgunlaşmadan pişmeye namzediz. Belki bunun için ve bunun sayesindedir ki şerri beşikteki bebeğe kadar ilişen alçaklık tarihinin şahı için rahatlıkla “Erdoğan da kim oluyor ki?” deyip meydan okuyabiliyoruz. 

Ümitsiz olmaya hiç gerek yok. Yeter ki, peşinde sürüklediği şaşkın ve sapkın güruh ile birlikte ebedi bitişini kendi elleriyle hazırlasın ve geride arkasına sığınabileceği hiçbir mazereti kalamsın diye Erdoğan’ın süfyani/şeytani istidadına alan açan ve açtığı o alanı umut edilir ki Cennetine alacağı halis kullarını seçmekte, yani “mücâhede edenleri ayırt etmekte ve sabredenleri belli buyurmakta”, imtihan sahasına çeviren Allah’a tevekkülümüzü kaim tutalım. Hayrı da şerri de Allah’tan bilip, kendisine adeta ilahi bir kudret atfeden aşağılık dinbaz müptezellere, zalimlik yoluyla elde etmiş olsalar dahi, hak etmedikleri payeler vermeyelim. 

Bu noktada, yıllar önce bir iftar sofrasında muhterem bir büyüğümden dinlediğim bir hikayeceği ilginize sunmak istiyorum. Hayra kullanabileceği imkanları, hadsiz zulüm, şer ve kötülükte kullanan Erdoğan ve avanelerinin yıllardır yapıp ettikleri alçaklıkları gözlerimizin önüne getirerek okuyalım isterseniz. 

“Ne istediler de vermedik!”le başlayıp “Bunlara su bile yok!” ile devam eden, “Rahmetimiz gazabımızı geçecek!” deme küstahlığını da aşarak insanlık dışı zulümleri anne karnındaki cenine, beşikteki bebeğe kadar ilişerek esfel-i safiline düşme pahasına işlediği zulümleriyle edinmeye çalıştığı o payeyi bile ona lütfetmeyelim. Yaşadığımız ağır zulümlerden dolayı belki hikmetlerini bugünden pek kestiremediğimiz tüm bu olup bitenlerin sadece Allah’ın işi olduğundan emin olalım. Ve ona göre sabrımızı kavi tutup imtihan dünyasındaki bu ağır imtihanımızdan yüzümüzün akıyla çıkmanın yoluna bakalım inşallah. 

HAK DOSTU MECZUBUN KÜSTAH AĞA’YA VERDİĞİ DERS

Hikayeciğimiz ise şöyle: 

Bir zamanlar zengin, zengin olduğu kadar da küstah bir ağa varmış. Bu ağa kendisine övgüler dizilmesi, yalakalık ve yardakçılık yapılması karşılığında çevresindekilere bahşişler, hediyeler verir, lütuflarda bulunurmuş. Ama gelin görün ki, köylerinden birinde insanlara uzak Allah’a yakın bir meczub da yaşıyormuş. Bu meczub ne Ağa’ya övgüler diziyor, ne de ondan herhangi bir şey istiyormuş. 

Bu duruma çok bozulan Ağa, onu da kendisini övenler ve karşılığında lütuf bekleyenler kafilesine katabilmek için bir şeyler yapması gerektiğini düşünmüş. Kahyasını çağırmış ve “Gidin getirin o meczubu, köşk ve çiftliğimden neyi beğenirse, ne isterse alabileceğini söyleyin!” diye emir vermiş.

Kahya, meczubu alıp getirmiş ve köşkten/çiftlikten ne isterse alabileceğini söylemiş.  

Meczub çevreye şöyle bir bakınmış, irili ufaklı, değerli değersiz her şeyi süzmüş, gözden geçirmiş ve nihayet doru bir atı gözüne kestirmiş. 

“Şu atı istiyorum.” demiş. 

Tabii meczubumuz bunu der demez de kahyayı bir telaştır almış. 

“Ama o Ağa’nın en sevdiği at. Ağa o atı sana dünyada vermez!” demiş.

Meczub ısrar etmiş: “Gidin Ağa’ya söyleyin, ya o atı alırım ya da hiçbir şey.”

Kahya çaresiz Ağa’ya gitmiş ve durumu bir bir anlatmış. Ağa, “Dünyada olmaz! En çok sevdiğim o atı asla vermem!” demiş. Ama meczubun bu duruma ne diyeceğini merak etmekten de kendini alamamış. “Bir takibe alın bakalım, meczub bu tavrımı nasıl karşılayacak, ne diyecek?” diyerek kahyasına emir vermiş.

Kahya ve adamları emri yerine getirmiş ve kendi kendine konuşmasıyla meşhur meczubu takibe almış. Meczub, çiftlikten ayrılırken beklendiği gibi yine kendi kendine konuşuyormuş ve “Ağa da kim oluyor? Sen (Allah) istesen o atı verirdi… Ağa da kim oluyor? Sen istesen o atı verirdi… Ağa da kim oluyor? Sen istesen o atı verirdi… …”  sözünü tekrarlayarak yürüyormuş.

Kahya gelmiş gördüklerini, duyduklarını Ağa’ya yine bir bir aktarmış. Ağa’nın elbette ki bu işe canı çok sıkılmış. “Nasıl olur da meczub atı vermeyenin de, verecek olanın da kendisi olduğunu anlamaz?” diye epey içerlemiş. Meczuba okkalı bir ders vermek gerektiğini düşünmüş.

Bu sefer, “Çağırın o meczubu ve istediği o atı verin.” diye emretmiş. Ama “Yine takibe alın ve bakın bakalım bu sefer neler söylüyor?” demeyi de ihmal etmemiş.

Kahya meczubu yeniden çağırmış ve Ağa’nın gözdesi o atı vermiş. Çiftlikten ayrılırken kahya ve adamları Ağa’nın emrettiği gibi meczubu yine takibe almışlar. İstediği atı alan meczub doğal olarak bu sefer sözlerini biraz değiştirmiş:

“Ağa da kim oluyor? Bak Sen istedin nasıl da tıpış tıpış atı verdi… Ağa da kim oluyor? Bak Sen istedin nasıl da tıpış tıpış atı verdi… Ağa da kim oluyor? Bak Sen istedin nasıl da tıpış tıpış atı verdi… …”

Ne dersiniz? Anlamak isteyene çok şeyler anlatmıyor mu bu hikayecik?

MEVLA, YILANIN ZEHRİNE DERMAN GİZLEMİŞ

Malumunuz velilikle, dahilikle delilik arasında ince bir çizgi olduğu gibi bir çeşit cezbe mesleği olan hakperest şairlikle Hak aşığı meczupluk arasında da belki ince bir çizgi vardır. Böyle bir cezbeyle olsa gerek Ozan Arif’in şu şiirini okumak da bu ifritten dönemde sanırım herkese iyi gelecektir.

Deli gönül isyan etme boşuna, 
Sabır eyle, Şükür eyle, Dua et. 
Kul olanın her şey gelir başına, 
Sabır eyle, Şükür eyle, Dua et. 

Düşün düşün hayal bitti düş bitti, 
Ağla ağla gözümdeki yaş bitti, 
‘Amentü’ ye iman ettim iş bitti, 
Sabır eyle, Şükür eyle, Dua et. 

Her dara düştüğün yerde Allah’tan, 
Hakkında hayırı ver de Allah’tan 
Hayır da Allah’tan şer de Allah’tan 
Sabır eyle, Şükür eyle, Dua et. 

Bazı zamanlarda bazı yerlerde, 
İnanırım derde derman derler de, 
Çünkü hayır varmış bazı şerlerde 
Sabır eyle, Şükür eyle, Dua et. 

Mevla çekirdeğe orman gizlemiş, 
Tahıl tanesine harman gizlemiş, 
Yılanın zehrine derman gizlemiş, 
Sabır eyle, Şükür eyle, Dua et. 

Gönül bizi bilmeyen var bilen var, 
Halimize ağlayan var gülen var, 
Bizden daha büyük derdi olan var, 
Sabır eyle, Şükür eyle, Dua et. 

Kaç ülkü gülünün şimdi şu anda, 
Kellesi bekliyor yağlı urganda, 
Hiç olmazsa gel onlardan utan da, 
Sabır eyle, Şükür eyle, Dua et. 

Gönül korkma; çok çok sürgün ölürsün 
Ne açıkta ne de düzde kalırsın, 
Bir mezarı nerde olsa bulursun, 
Sabır eyle, Şükür eyle, Dua et. 

Felek zulüm ediyorsa koy etsin, 
Duy ARİF’i çile bitsin dert bitsin. 
‘Tevvekeltü taalallah’ de gitsin. 
Sabır eyle, Şükür eyle, Dua et.

Sabır, şükür ve dua ile…

[Bülent Keneş] 16.9.2017 [TR724]

Siyaset ve fikir neden farklı şeyler? [Türk Sağı’nın hikâyesi-3] [Kemal Ay]

İlk iki yazıda Türk sağı özelinde bahsettiğim kimlik karmaşasının önemli bir nedeni var. Evvela bu karmaşa Türk sağına has değil. Cumhuriyet tarihindeki hemen her düşünce, benzer bir kimlik sorununu içinde barındırıyor. Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk dönemi arasında ‘süreklilik’ arayanlar bile, Cumhuriyet’le birlikte ağır bir ‘kırılma’ yaşandığının farkında. John Lennon’a ait meşhur bir söz var: ‘Hayat, sen planlar yaparken başına gelenlerdir.’ Tarihte de bu geçerli sanıyorum: Siyasete etkisi olan kimseler hesap yaparken olup bitenlere TARİH diyoruz. Zira toplumsal meselelerde hiçbir plan tam anlamıyla tutmaz. Her defasında sapmalar olur ve bu sapmalar, beklenmedik sonuçları doğurur.

Cumhuriyet, yeni ve parlak bir fikir olarak ortaya çıktığında, Osmanlı elitinden kalanlar, bütün fikriyatıyla Meclis’te toplandı. ‘Kalanlar’ diyorum çünkü Saltanat yanlıları doğrudan elenmişti bir bakıma. Ama hâlen oradaydılar. Düşünün ki 1920’de Amerikan mandasını talep eden ve bu sebeple dönemin Amerikan Başkanı’na mektup yazan heyette yer alan Yunus Nadi (Cumhuriyet’in kurucusu) ve Halide Edip (Adıvar), daha sonra Kurtuluş Savaşı’nı kelimeleriyle savunacaklardı. Yani, ortada çok sayıda fikir vardı ve bu fikirler değişiyordu günden güne. Ama ilk etapta Ankara’da bir araya gelenlerin ortak yönü, ‘yenilikçi’ karakterleriydi. Yeni bir şirket kurulurken herkesin zihninde geçmişin tecrübelerinden süzülen bir takım meselelerin belirmesi gibiydi her şey. Mesela Mehmet Akif’e İstiklal Marşı’nı yazdıran böyle bir histi. Ama sonrasında Mısır’a sürgüne gidecekti.

İLK CHF, BİR ÇEŞİT KOALİSYONDU

Osmanlı entelektüel hayatının hemen her deseni biliniyor, üzerinde tartışılıyor ve fakat nihayet sahadaki gerçekler tarihi belirliyordu. Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF) doğal bir ‘koalisyon’ olduğunun bilincindeydi. Onun parçalı yapısı işine de geliyordu çünkü böylece Meclis kendisine karşı hiçbir zaman birleşemeyecekti. Muhalefet denemeleri ve akabinde yapılan tasfiyelerle Meclis süzüle süzüle belirli bir kıvama geldi. Ancak buna rağmen burada farklı fikirler zikrediliyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemindeki entelektüel hayatı, Meclis’teki tartışmalardan, edebiyattan ve gazetelerden takip etmek mümkün. Hemen herkes, bir şeyler yapmak peşinde. İktidardaki kadronun neredeyse tamamı Avrupa görmüş, ‘muasır medeniyetler’ seviyesi herkesin zihninde. Modern bir devlet kurma içgüdüsü ayakta. Ama daha da önemlisi, ancak bu şekilde ‘müreffeh’ bir hayat sürüleceği fikri var.

Bir de tabi o dönem Avrupa’nın siyasal gündemi var. 1920’lerdeki Avrupa, Türkiye’ye pek bir şey vaat edememiş. Bir nevi yeniden inşa dönemi. Ancak 1930’larda Avrupa’daki faşizm dalgası, Türkiye’yi de vurmuş. Mahmut Esat Bozkurt gibi Fransa’da, İsviçre’de hukuk eğitimi almış birisi, rahatlıkla en katı şekilde Türkçülük savunusu yapıyor. Doğu’da baş gösteren isyanların ‘şiddetle bastırılmasını’ savunuyor. 1936’da İtalya’daki faşizmi incelemek üzere oraya gönderilen Recep Peker, CHF’deki en güçlü simalardan birisi. Atatürk döneminin en uzun süreli İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ya da ilk dönem hükümetlerinin değişmezlerinden Şükrü Saraçoğlu da, CHF’yi oluşturan unsurlardan. Bu isimlerin ortak özelliği, milliyetçilik skalasının en sağında yer almaları. Bugün Türk sağı bu isimleri sahiplenmiyor ama fikirlerini benimsiyor.

DEMOKRAT PARTİ’NİN İDEOLOJİSİ NEYDİ?

Ancak aynı partide Celal Bayar da var. Nitekim Demokrat Parti’nin ortaya çıkış hikâyesi bir anlamda CHF’den kopan vekillerin hikâyesi. Ancak Celal Bayar ve Adnan Menderes’in ideolojisi neydi diye sorarsanız, bunun net bir cevabı yok. Biraz ahbaplar arası fikir ayrılıklarına benziyor çünkü. Düşünün ki Yusuf Akçura’larla Ziya Gökalp’lerle birlikte Türk Ocağı’nı kuran isimlerden Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1950 ve 1954 seçimlerinde Demokrat Parti’den milletvekili oluyor. İlk hükümetlerin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras mesela, kızını Fatin Rüştü Zorlu ile evlendiriyor. Demokrat Parti’nin kuruluş mücadelesini destekliyor. Ancak kendisi Türkiye Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer almış 1920’lerde. Hatta bu sebeple biraz da Sovyetler’le yakınlaşmak gerektiğini düşünüyor.

Mustafa Kemal bütün bu süreçleri, ‘yukarıdan’ seyrediyor adeta. Zaman zaman taban bulmasından rahatsız olduğu örgütlenmeleri yasaklıyor ya da farklı formüllerle onları mevcut düzene eklemliyor. Mesela bahsini edip durduğum Türk Ocağı, 1931’de ‘fazla popülerleştiği’ için Mustafa Kemal’in talebiyle son kongresini yapıyor ve CHF ile birleşme kararı alıyor. Bütün malları, CHF’ye devrediliyor. Bu Türk Ocakları, daha sonra Halkevleri’ne dönüşüyor. Aradaki geçişkenliği görebiliyor musunuz? Gelgelelim Halkevleri, CHF ile halk arasında bir ‘bağ’ olduğu için 1951’de Demokrat Parti tarafından yeniden kapatılıyor.

HEP AYNI İSİMLER, KÜÇÜK MAHALLE KAVGALARI

Cumhuriyet’in kurucu kadrosu sağdan da saysan, soldan da saysan belli bir rakamı verdiği ve herkes birbirini tanıdığı için olsa gerek, milletvekilliği bir paye olduğu kadar Meclis dışında bir takım ‘devlet destekli sivil toplum kuruluşlarını’ idare etmek de bir payeydi. Hatta gazetecilik de aynı şekilde gelişti. Osmanlı’dan devralınan ‘gazetecilik’ fikri, siyasî mücadele ve ‘idareyi etkileme’ gibi esaslara dayanıyordu. ‘Kamuyu bilgilendirme’ gibi profesyonel meseleler, gündemde yoktu. Yunus Nadi’nin Cumhuriyet’i Mustafa Kemal’in mücadelesine destek için kurulmuştu mesela. İstanbul basını nispeten daha ‘renkliydi’ ve Mustafa Kemal de buradan çekiniyordu ancak 1920’lerdeki Takrir-i Sükûn gibi hamleler, meseleyi halletti.

TAN BASKININDAKİ ‘MUHTEŞEM’ KADRO

Nitekim 1940’lardaki Cumhuriyet’in ilk kuşağı ile ikinci kuşağı arasındaki dönüşümün, yeni saflaşmanın ve sonraki on yılları belirleyecek fikrî kırılmaların kristalleştiği bir olay olarak 1945’teki Tan Matbaası baskını önemlidir. Mesela Can Dündar’a göre Tan Baskını, Türk sağının çıkış noktasıdır. Baskında Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Süleyman Demirel gibi isimlerin de yer aldığı konuşulur. Hatta Demirel daha sonra bu eyleme katıldığını itiraf eder. O dönem üniversiteden sınıf arkadaşları arasında bulunan Özal ve Erbakan’ın da orada olma ihtimali yüksektir. Olayların görünen çıkış sebebi, Tan Gazetesi’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin Rusya’yla arasının bozulması karşısında, Rusya’yı destekleyen yayınlar yapmasıydı. Gelgelelim, bu gazetede o dönemde yukarıda bahsettiğim Tevfik Rüştü Aras yazmaktaydı ve Celal Bayar’la Adnan Menderes’in CHF’den ayrılarak kuracakları yeni partinin de destekçisiydi bu gazete.

Saldırıyı kışkırttığı iddia edilen Hüseyin Cahit Yalçın’ın yazısıydı ve Yalçın daha sonra CHP’den milletvekili olacaktı. İlhan Selçuk ve Orhan Birgit gibi Türk solunun duayenleri de baskına katılanlar arasındaydı. Türkiye’nin Sovyet Rusya ile yakınlaşmasını istemeyenlerin eyleminde şu kadronun bir araya gelişini hayal edebiliyor musunuz? Ya da nereye oturtmak lazım bu karmaşayı? Nasıl oldu da Süleyman Demirel, Turgut Özal, Necmettin Erbakan, İlhan Selçuk, Hüseyin Cahit Yalçın aynı safta buluştu? Necip Fazıl’ın ve Turancıların alkışladığı Tan Baskını, neyin alametiydi?

KOMÜNİSTLİK DE, TURANCILIK DA DAVALIK

O dönemin ilginç tartışmalarından birisi de 1944’te Nihal Atsız’ın yargılandığı ‘Turancılık’ davasıydı. Atsız, ‘yaramaz bir çocuk’ gibiydi. Öğretmenlik yaptığı sırada çıkardığı dergilerde Türkçülük üzerine yazılar yazmış, anti-komünist fikriyatı yaymaya uğraşmıştı. 1944’te Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e çatmış, onu ve işbirliği içinde olduğunu söylediği Sabahattin Ali ve Pertev Naili Boratav gibi isimleri ‘Marksist’ faaliyet yürütmekle suçlamıştı. Sabahattin Ali’ye ‘vatan haini’ dediği için yargılandığı davada, çok sayıda Türkçü lise ve üniversite öğrencisi hazır bulundu. (Sabahattin Ali’yi ise daha sonra aynı devlet öldürttü.) Daha sonra mesele büyüyünce İsmet İnönü, Atsız aleyhine nutuk attı ve meşhur Turancılık davası başladı. Davada yargılananlardan birisi de, genç subay Alparslan Türkeş’ti. 1938’de Nazım Hikmet’in orduyu darbeye kışkırtmaktan ve komünistlikten yargılandığını ve sürgün edildiğini hatırlayalım bu arada.

Gelgelelim Türkçüler, Tan Matbaası baskınına alkış tutsalar da, Nihal Atsız’ın hapisten çıkıp Haydarpaşa Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanması, Demokrat Parti döneminde oldu. Ancak 1960’larda Marksistleri Doğu’da gizli toplantılar yapmakla ve ‘Moskof Uşaklığı’ ile suçlayan yazıları sebebiyle hakkında bir tahkikat daha açıldı.

SADECE TÜRKÇÜLÜK’TEKİ KIRILMAYI İZLESEK BİLE

1920’lerdeki Türkçüler ile 1940’lardaki Türkçüler arasında fark sizin de dikkatinizi çekiyor mu? Ya da sağ ile sol arasındaki bu muazzam geçişkenlik? Yusuf Akçura ya da Ziya Gökalp gibi fikrî derinliği olan, Avrupa standartlarında olmasa da, ciddi birikime sahip, neredeyse ‘burjuva’ olarak görülen isimlerden, fikrî bütünlükten yoksun, sadece gazete ve dergilerdeki ‘ateşli’ yazılarıyla insanlara bir hareket vermekten öteye geçmeyen Nihal Atsız’a devreden ‘Türkçülük’ özelinde görmüş olduğumuz bu ‘fark’ sadece Tek Parti döneminin ülkeyi çoraklaştırmasıyla açıklanabilir mi? Ya da sadece 1930’lardaki faşizm rüzgârının etkisi denebilir mi buna?

Bir adım geriye gidersek, Osmanlı’nın son demlerinde canlı ve zengin bir fikrî hayat teşekkül etmişti ancak gerek Birinci Dünya Savaşı, gerekse Cumhuriyet’in kurulmasıyla tarih kendi gerçekliğini dayattı. 1920’lerin ve 30’ların Türkiye’sine bakanlar, Tanzimat’la başlayan o rengârenk matbuat hayatının nereye gittiğini merak eder. Elbette imparatorluk skalasındaki birikimle, genç, yorgun ve ayağa kalkmaya çalışan küçük bir ulus devletin imkânları kıyaslanamaz. Ancak ortada ciddi bir çoraklaşma olduğu da aşikâr. Gelgelelim, bu çoraklaşmanın ‘dayatmalar’ sebebiyle değil, üç yazıdır anlatmaya çalıştığım kafa karışıklıklarıyla alakadar olduğunu düşünüyorum.

FİKRİYAT İLE SİYASET ÖRTÜŞMEZ Mİ?

Bugün Türk sağının kurucuları olarak gördüğümüz isimlerin çoğunun aslında ‘sağ’ fikriyatla uzaktan yakından alakadar olmamaları, şu mesajı veriyor olmalı: Türkiye’de fikriyat ile siyaset birbiriyle hiçbir zaman ilgili değildi. Bunun dünyada da örnekleri var. ABD’deki Cumhuriyetçi Parti ile Demokrat Parti arasında bir takım meselelerde ilginç geçişler sağlandığını hatırlayabiliriz. Sözgelimi köleliğin kaldırılması yönündeki en büyük adımın sahibi Abraham Lincoln, Cumhuriyetçi Parti mensubuydu. Ancak ABD’de Avrupa’dan koparak geliştirilen yeni siyasette fikir ayrılıkları önemsenmişti. Oysa Türkiye Cumhuriyeti kurulurken hemen herkes aynı zemine çekilmek istenmiş, bütün eğilimler tek bir parti çatısı altında toplanmış, fikirsel tutarsızlıklara zemin hazırlanmıştı. Ve fakat bu baskıya direnecek, kendi başına müstakil bir hayat sürebilecek ve kendi içine bütünlüğü olan fikriyatı koruyarak gelecek kuşaklara aktaracak entelektüellerimiz de, maalesef, yoktu.

Bu tutarsızlıklardan muhafazakâr camia da nasibini aldı. Bugün ‘muhafazakâr fikir babaları’ olarak anılan isimlerle ilgili tartışmayı da gelecek yazıda yapalım.

[Kemal Ay] 16.9.2017 [TR724]

Bir aşk hikâyesi (6) [Bekir Salim]

O kadar çok Peygamber (SAV) âşığı var ki… Hangisinden bahsedeceğimi şaşırdım. Ne olurdu sanki o talihlilerden biri de ben olsaydım…

Hani “Rüyâda Efendimizi (SAV) görürseniz, o gerçektir. Çünkü, ervâh-ı habîse ve şeytan, Peygamberimizin (SAV) suretinde temessül edemez.” anlayışımız vardır ya; ben de diyorum ki, Efendimize (SAV) yazılan şiirlerde tasannu, samimiyetsizlik olamaz; hemen sırıtır.

Naatların en güzellerinden biri Urfalı Şair Nâbî’ye ait… (Hicaz seyahatnâmesi: -Tuhfet’ul harameyn-  eserini tavsiye ederim.)

1600’lü yıllar… O günün şartlarında Hacca gitmek çok meşakkatli… Ama kimin umurunda… Herkes yollarda… Bütün âşıkan yolcu… Veysel Karanî gibi olmayı hangi gönül arzulamaz? Sümmanî dünyanın vefasızlığından şikâyet ederken bu büyük âşığı ne güzel yad ediyor; 

“Bu aşkın yolunda hızlı giderdi,
Aşk için canını feda ederdi.
Bir akçeye bin deveyi güderdi;
Veysel gibi sadık çobanı n’ettin?” 

Karanî ayrı bir yazının mevzuu… Biz Nâbî’ye dönelim…

Devrin paşalarından biriyle Hicazın yolunu tutuyor. Karar verdiği ilk andan itibaren kalbi pır pır… Ben anlatırken bile pır pır olduğuma göre… 

Gönlümü bir hoş ettin.
Pır pır uçan kuş ettin.
Zaten ayık değildim,
Kör kütük sarhoş ettin… 

Aylar süren çok zor ve tehlikeli bir yolculuk… Bir devenin sırtında… Bir mahmilin içinde… Mahmil, devenin sırtına konan biri sağ tarafta biri sol tarafta iki sepeti olan bir tür semer… Biz iki saatlik uçak yolculuğunda bile kırk kere “Of! Pof!” diyoruz. Aşkın ne olduğunu bilmeyen kişiye bunu anlatmak çok zor… Bir delikanlı (ismini vermeyeyim!), cebinde minibüs parası yoktu da, kendi gibi fani, yemek yiyen, burnunu çeken bir maşukaya ulaşabilmek için Bayrampaşa’ dan Avcılar’a kadar yürümüştü. Türküler ne güzel söylüyor: 

“İki gönül bir olsa,
Üç aylık yolda ne var…” 

Ne tevafuk… Üç ay sürmüş Nâbî ve paşanın deve yolculuğu…

Nihayet, bir seher vakti Sevgilinin (SAV) köyüne yaklaşmışlar… Paşa yorgunluktan bîtap düşmüş, kendi sepetinde dağınık bir vaziyette uykuda… Nâbî, pek uzun zamandır “gül kokusuyla” (bu gül kokusunu bana hatırlatın lütfen; var bende de bir hikâye…)  sermest, heyecandan uyku tutmamış, bütün yorgunluğunu unutmuş, gözleri Gül Diyarı’nda… Eee! Yanındaki ne de olsa bir paşa; Nâbî saygıda kusur etmek istemiyor, ama, beri taraftan Kâinatın Efendisi’nin memleketine, Medine’ye girmek üzereler; böyle de girilmez ki huzura…

O anın heyecanı ve ilhamıyla başlamış biraz üst perdeden gönlündeki incileri dökmeye…

“Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-ı Hudâ’dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir, makam-ı Mustafâ’dır bu…” 

“Edebi terk etmekten sakın!

Zira, burasi Allah’ın (CC)  sevgilisi olan Peygamber Efendimizin (SAV) bulunduğu yerdir.

Burası, Hak Tealâ’nın sürekli nazar ettiği, Hz. Muhammed Mustafa’nın makamıdır.’’

Paşa bu aşkın rüzgârını bütün azâlarında hissederek yerinden fırlıyor:

“-Ne oldu Nâbî? Nedir bu aşk ü iştiyakla söylediğin sözler?”

Nâbî daha da büyük bir heyecanla:

“Efendim, Efendiler Efendisinin (SAV) köyüne girdik. Vuslat duygusu “dil”den(gönülden) dile (lisana) vurdu; ne söylediğimin ben dahi farkında değilim” deyince, paşa da eski paşalardan, toparlanayım derken neredeyse mahmilden düşecek hâle geliyor. Deveden inip abdest aldıktan sonra büyük bir coşku ve heyecanla Medine’nin gül kokan sokaklarından Fahr-i Kâinat Efendimizin(SAV) huzuruna doğru ilerliyorlar. O esnada kulaklarında bir ses… Mescid-i Nebevî’den yükselen bir ses:

“Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-ı Hudâ’dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir, makam-ı Mustafâ’dır bu…”

Allah Allah!

Paşa Nâbî’ye bakıyor, Nâbî paşaya… İkisinin de tüyleri diken diken…

“-Nedir bu hâl Nâbî!”

“-Ben de bilmiyorum. Gidip suâl edelim…”

Beraber, büyük bir merakın düzensizleştirdiği hızlı adımlarla minarenin kapısına gelip müezzinin inmesini bekliyorlar. Nihayet bekledikleri zât minareden iniyor. Paşa yakasına, Nâbî eteğine sarılıyor:

“-Kardeşim biraz önce söylediklerini nereden duydun?”

Müezzin, hiç soru sorulmamış gibi yoluna devam etmeye çalışıyor. Nâbî ağlayarak soruyu ısrarla sormaya devam etse de;

“-Kafamı kesseniz gene de söylemem.” cevabını alıyor.

Boynu büküktür Nâbî’nin:

“-Kardeşim, Allah aşkına, bu sözleri biraz önce ben irticalen söyledim. Benden, yol arkadaşımdan ve deveden başka hiç kimse duymadı.” deyince, biraz önce hiç yüz vermeyen, iltifat etmeyen müezzin titreyerek kafasını çeviriyor ve soruyor:

“-Sizin adınız Nâbî mi?”

Cevap “Evet” olunca, müezzin Nâbî’nin ellerine, Nâbî de müezzinin boynuna sarılıyor ve ağlaşıyorlar. Paşa da gözyaşlarına hakim olamıyor:

“-Nereden bildin bu adamın Nâbî olduğu? Allah aşkına anlat!”

Müezzin daha fazla nasıl dirensin:

“-Efendim, artık anlatmam şart oldu. Sabah namazına doğru Efendimizi(SAV) rüyâmda gördüm. ‘Ya Müezzin, uyuma, kalk! Benim âşıklarımdan biri ziyaretime geliyor! Onu bu sözlerle istikbâl et (karşıla)!’ diye emir buyurdu. Kalktım abdest aldım ve Efendimizin(SAV) bana öğrettiği sözlerle minareden o harika iltifata mazhar olan büyük âşığı karşıladım.”

Of anam offf!

Ya Râb! Ne olur bize de lütfet Ya Râb! Bizim ne liyâkatimiz vardı ki sen bizi insan olarak yarattın. Hayat verdin, iman verdin, hava verdin, su verdin… Her şeyin en güzelini hiç karşılıksın ihsan buyurdun. Bizim böyle bir aşka zerrece liyâkatimiz yok; ama sen karşılıksız verirsin. Karşılıksız ver Ya Râb!  Ya da liyâkat kesbedecek yolları lütfet; kolay kıl…

NA’T

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu
Nazargâh-ı İlâhî’dir Makâm-ı Mustafâ’dır bu
Felekde mâh-ı nev Bâbü’s-Selâm’ın sîneçâkidir
Bunun kandîlî Cevzâ matla-ı nûr u ziyâdır bu
Habîb-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazîletde
Tefevvuk kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil
Amâdan içti mevcûdât çeşmin tûtiyâdır bu
Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı kudsiyândır busegâh-ı enbiyâdır bu
                                                   (Şair Nâbî)


[Bekir Salim] 16.9.2017 [TR724]

Diktatör mü daha tehlikeli nükleer bomba mı? [Mahmut Akpınar]

Pek çok ülke nükleer silaha karşı tedbirler alır, yatırımlar yapar, sığınaklar inşa eder. Ama kimse diktatörlerin açabileceği zararlara, tahribata karşı aynı duyarlılığı göstermez. Oysa diktatörlerin musallat oldukları toplumlara zararı atom bombasıyla kıyaslanmayacak kadar büyük ve tahrip edicidir.

Nükleer bomba tarihte II. Dünya Savaşı sonunda sadece Japonya’ya karşı kullanıldı; 140.000 kişi hayatını kaybetti. Sivilleri, diğer canlıları, çevreyi hedef alan vahşet içeren, insanlık dışı bir saldırıydı. O günden bugüne pek çok devlet nükleer silahlara karşı korunmak ve nükleer silah edinmek için parasını-mesaisini harcıyor. Ama diktatörler insanlık tarihi kadar eski. Zararları ise ölçülemeyecek kadar büyük. Ne var ki diktatörlere karşı toplumlar o kadar duyarlı değiller. Diktatör fikrine, dünya görüşüne yakınsa tercih bile ediliyor; destekleniyor.

Basit bir kıyaslama yapıldığında diktatörlerin insanlık için, toplumlar için atom bombasından çok daha zararlı olduğu ve kalıcı hasarlar bıraktığı görülecektir. Kazıklı Voyvoda’yı, Cengiz Han’ı, İslam tarihindeki meşhur Zalim Haccac’ı, Yezid’i bir yana koyalım. Son 70-80 yıl içinde çıkmış bazı diktatörlere ve onların faturasına bakalım:

MAO ZEDONG: Çin Komünist Devrimi’nden sonra iktidarının ilk 5 yılında 5 milyondan fazla insanı idam ederek veya çalışma kamplarında öldürdü. “Çin’i endüstriyelletireceğim” derken 20 milyondan fazla insan açlıktan öldü. “Eğitim hamlesi” yaptı, ülkedeki bütün aydınları öldürdü. Toplamda 50 milyon insanın ölümüne neden olarak tarihin en kanlı diktatörü olmayı hak etti.

ADOLF HİTLER: Almanları bütün Avrupa’nın hâkimi, kendisini de yeniden kurmayı hayal ettiği Kutsal Roma’nın Sezarı yapabilmek için giriştiği diktatörlük macerasında 17 milyon insanın ölümüne, tüm Avrupanın yıkılmasına neden oldu.

JOSEF STALİN: 1924’te geldiği iktidarda yaklaşık 30 yıl kaldı. 20. yüzyılın en etkili siyasi figürü oldu. Hakkında 1000’den fazla kitap yazıldı. Ama tarihe diktatör olarak geçmekten kurtulamadı. Zira araştırmacılar Stalin’in öldürdüğü, ölümüne sebep olduğu insanların sayısını bile bulamıyor. Stalin döneminde öldürülen insanların sayısı 24-60 milyon arasında değişiyor. Geniş Sovyet coğrafyasında sürgünlerle yerinden ettiği halkların haddi hesabı yok. Kırım’lılar ve Ahıskalılar bizim de bildiğimiz örneklerden ikisi. Stalin her diktatörde bulunan narsisizme sahipti. Ölmcül bir hastalığa düştüğü kendine bildirildiğinde vazgeçilmez olduğunu gösteren şu cümleleri sarfedecekti: “Ben ölümüme üzülmüyorum, ama benden sonra zavallı Rus halkı ne yapar onu düşünüyorum”

POL POT: 1970’li yıllarda Kamboçya’yı yöneten bütün eğitimlileri, gözlüklüleri kesen meşhur diktatörün Fransa’da lisans üstü eğitim aldığı pek bilinmez. Pol Pot iktidarı ele geçirince bütün okulları kapatıp işkencehaneye çevirmiş, insanları pirinç tarlalarında köleler olarak çalıştırmıştır. O dönem itibariyle 7 milyon olan ülke nüfusunun beşte birini (1.7 milyon kişi) öldürmüş, kafataslarından, kemiklerden kuleler yapmıştır.

***

Diktatörlerin sayısını ve zulmünü, cinayetlerini artırmak mümkün. İsterseniz bir de bizim coğrafyanın yakın zamanda ülkelerini heder etmiş zalimlerine bakalım.

SADDAM: 2003 ABD işgalinin ilk dönemlerini hatırlayın. Irak halkı Saddam için “canımız kanımız sana feda!” diyerek tekbirler getirerek destekliyorlardı. 30 yıl süren iktidarı boyunca Saddam’ın infaz ettiklerinin öldürdüklerinin hesabını bilemiyoruz. Ama diktatörlüğünü korumak için ülkesini soktuğu son macerada Irak kaosa saplandı, 600 bin sivil öldü. Milyonlar yerinden edildi, sakat kalanları, evini işini kaybedenleri bilmiyoruz. Daha kötüsü Irak etnik ve mezhebi olarak paramparça oldu ve hala herkes birbirine düşman. 2006 yılında Saddam kendi çıkardığı kanunlara göre yargılandı ve idam edildi. Kendisine ve ailesine sefa sürdürmek için kullandığı diktatörlük ne ona yaradı ne Irak halkına! Bütün ülkeyi onlarca nükleer bombanın veremeyeceği hasarla tahrip etti ve yıkılıp gitti.

KADDAFİ: Allah’ın Libya’ya verdiği imkanlarla dünyaya hava atan, megalomanyak hislerini tatmin eden bir diktatördü. Bir menfezde perişan şekilde ölmekle kalmadı; bugün ülkesi hala ağır bir iç savaş içinde. Çünkü tek adama bağlı ve bağımlı yaşamış, başka çözümleri öğrenememiş toplumlar diktatörlerden sonra birlikte yaşamayı ve geçinmeyi de beceremiyorlar.

ESED AİLESİ: Baba Esed, 30 yıl Suriye’yi kendine sadık etnik bir azınlıkla ülkeyi despotça yönetti. Oğlunun demokratikleşmesi, ülkeyi dünyaya açması bekleniyordu. Batının zorlaması, AKP’nin itmesiyle çözüm yolları tıkandı ve Suriye bugünkü içler acısı hale sürüklendi. Esed iktidarını, koltuğunu korumak için her güçle anlaştı ve ülkesini kan gölüne çevirmekten çekinmedi. Bugün ne Esed ne de hasımları için yaşanacak bir Suriye kalmadı. Suriyelilerden içerde kalanlar aç biilaç ve perişan. Bir diktatörün ayakta kalma arzusu ile onu devirmek isteyen güçler arasında preslendiler. 4-5 milyon Suriyeli ise vatanından uzakta, sürgünde zor şartlar altında yaşıyor.

***

Diktatörlerin zararı ne tabii afetlerle ne de nükleer bombalarla kıyaslanamaz. Tabii afetlerin bazen büyük yıkımları olur ama toplumda birliği-beraberliği yardımlaşma, paylaşma duygusunu, merhameti geliştirir. Bir nükleer saldırıya maruz kalan ülkede de büyük yıkım olur, canlı cansız pek çok unsur, çevre zarar görür ama milli birlik şuuru, tarihi bilinç oluşur. Sosyolojik olarak yararlı sonuçlar çıkabilir.

Oysa diktatörler canlılara, insanlara, çevreye zarar verdikleri gibi toplum barışını, milli birlik, merhamet, paylaşım gibi duyguları, iyi yararlı her şeyi tahrip ederler. Mesela kaç atom bombası atsanız Irak’ı, Suriye’yi bu hale getirebilirdiniz? Veya Libya’yı?

Diktatörler atom bombasından çok daha tehlikelidir; zira onlar kaybetmemek için her şeyi yapar. Milleti böler, iç savaş çıkarır, katliam yapar, ülkeyi soyar vs.

Diktatörün hırsı, kirlenmişliği ne kadar büyükse zararı o kadar çok olur. Kaybetmeye başladıklarında “ya benimsin ya da kara toprağın” yaklaşımıyla tüm ülkeyi yakmak, bütün milleti tüketmek dahil yapmayacakları şey yoktur!

Esed, Saddam, Kaddafi zaten demokrasinin, hukukun ve bunlara dair beklentilerin olmadığı coğrafyalarda idiler ve gitmemek için kendileri dahil her şeyi yaktılar. Peki bunca demokrasi tecrübesine, parlamento geçmişine rağmen Türkiye’nin kirli ve muhteris birine ülkenin bütün yetkilerini devretmesini ve bunu izlemesini nasıl yorumlayacağız?

Şu anda Türkiye otoriter yönetimle diktatörlük arası geçiş noktasında. Hızla tam diktatörlüğe evriliyor. Maalesef diğerleri gibi Erdoğan da seçimle, normal yollarla gitmeyecektir. Çok fazla kirlendi, problemli iş ve ilişkilere bulaştığı için ülkeyi bölmekten, yakmaktan, iç savaş çıkarmaktan çekinmeyecektir. Türk halkı kendi eliyle bu gücü böylesi bir kişiliğe teslim etti. Bundan sonra içine düştüğü sarmaldan kurtulmak için ya ilahi bir lütüf-inayet bekleyecek veya sıkışmış bir diktatörün ülkeyi tahrip etmesine seyirci kalacak!

Atom bombası bir defa atılır ve biter. Ardından hasarı gidermeye, yaraları sarmaya çalışırsınız. Ama diktatörler bir toplumun başında sürekli patlayan ve habire hasar açan nükleer bombalar gibidir. Hasarı, zararı her alana ulaşır ve etkisi artarak devam eder. Eğer toplumda yeterli bilinç, direnç ve mücadele kararlılığı gelişmezse diktatörlükler kurumsallaşır ve nesiller boyu toplumun tepesinden inmez.

[Mahmut Akpınar] 16.9.2017 [TR724]