O kadar çok Peygamber (SAV) âşığı var ki… Hangisinden bahsedeceğimi şaşırdım. Ne olurdu sanki o talihlilerden biri de ben olsaydım…
Hani “Rüyâda Efendimizi (SAV) görürseniz, o gerçektir. Çünkü, ervâh-ı habîse ve şeytan, Peygamberimizin (SAV) suretinde temessül edemez.” anlayışımız vardır ya; ben de diyorum ki, Efendimize (SAV) yazılan şiirlerde tasannu, samimiyetsizlik olamaz; hemen sırıtır.
Naatların en güzellerinden biri Urfalı Şair Nâbî’ye ait… (Hicaz seyahatnâmesi: -Tuhfet’ul harameyn- eserini tavsiye ederim.)
1600’lü yıllar… O günün şartlarında Hacca gitmek çok meşakkatli… Ama kimin umurunda… Herkes yollarda… Bütün âşıkan yolcu… Veysel Karanî gibi olmayı hangi gönül arzulamaz? Sümmanî dünyanın vefasızlığından şikâyet ederken bu büyük âşığı ne güzel yad ediyor;
“Bu aşkın yolunda hızlı giderdi,
Aşk için canını feda ederdi.
Bir akçeye bin deveyi güderdi;
Veysel gibi sadık çobanı n’ettin?”
Karanî ayrı bir yazının mevzuu… Biz Nâbî’ye dönelim…
Devrin paşalarından biriyle Hicazın yolunu tutuyor. Karar verdiği ilk andan itibaren kalbi pır pır… Ben anlatırken bile pır pır olduğuma göre…
Gönlümü bir hoş ettin.
Pır pır uçan kuş ettin.
Zaten ayık değildim,
Kör kütük sarhoş ettin…
Aylar süren çok zor ve tehlikeli bir yolculuk… Bir devenin sırtında… Bir mahmilin içinde… Mahmil, devenin sırtına konan biri sağ tarafta biri sol tarafta iki sepeti olan bir tür semer… Biz iki saatlik uçak yolculuğunda bile kırk kere “Of! Pof!” diyoruz. Aşkın ne olduğunu bilmeyen kişiye bunu anlatmak çok zor… Bir delikanlı (ismini vermeyeyim!), cebinde minibüs parası yoktu da, kendi gibi fani, yemek yiyen, burnunu çeken bir maşukaya ulaşabilmek için Bayrampaşa’ dan Avcılar’a kadar yürümüştü. Türküler ne güzel söylüyor:
“İki gönül bir olsa,
Üç aylık yolda ne var…”
Ne tevafuk… Üç ay sürmüş Nâbî ve paşanın deve yolculuğu…
Nihayet, bir seher vakti Sevgilinin (SAV) köyüne yaklaşmışlar… Paşa yorgunluktan bîtap düşmüş, kendi sepetinde dağınık bir vaziyette uykuda… Nâbî, pek uzun zamandır “gül kokusuyla” (bu gül kokusunu bana hatırlatın lütfen; var bende de bir hikâye…) sermest, heyecandan uyku tutmamış, bütün yorgunluğunu unutmuş, gözleri Gül Diyarı’nda… Eee! Yanındaki ne de olsa bir paşa; Nâbî saygıda kusur etmek istemiyor, ama, beri taraftan Kâinatın Efendisi’nin memleketine, Medine’ye girmek üzereler; böyle de girilmez ki huzura…
O anın heyecanı ve ilhamıyla başlamış biraz üst perdeden gönlündeki incileri dökmeye…
“Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-ı Hudâ’dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir, makam-ı Mustafâ’dır bu…”
“Edebi terk etmekten sakın!
Zira, burasi Allah’ın (CC) sevgilisi olan Peygamber Efendimizin (SAV) bulunduğu yerdir.
Burası, Hak Tealâ’nın sürekli nazar ettiği, Hz. Muhammed Mustafa’nın makamıdır.’’
Paşa bu aşkın rüzgârını bütün azâlarında hissederek yerinden fırlıyor:
“-Ne oldu Nâbî? Nedir bu aşk ü iştiyakla söylediğin sözler?”
Nâbî daha da büyük bir heyecanla:
“Efendim, Efendiler Efendisinin (SAV) köyüne girdik. Vuslat duygusu “dil”den(gönülden) dile (lisana) vurdu; ne söylediğimin ben dahi farkında değilim” deyince, paşa da eski paşalardan, toparlanayım derken neredeyse mahmilden düşecek hâle geliyor. Deveden inip abdest aldıktan sonra büyük bir coşku ve heyecanla Medine’nin gül kokan sokaklarından Fahr-i Kâinat Efendimizin(SAV) huzuruna doğru ilerliyorlar. O esnada kulaklarında bir ses… Mescid-i Nebevî’den yükselen bir ses:
“Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-ı Hudâ’dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir, makam-ı Mustafâ’dır bu…”
Allah Allah!
Paşa Nâbî’ye bakıyor, Nâbî paşaya… İkisinin de tüyleri diken diken…
“-Nedir bu hâl Nâbî!”
“-Ben de bilmiyorum. Gidip suâl edelim…”
Beraber, büyük bir merakın düzensizleştirdiği hızlı adımlarla minarenin kapısına gelip müezzinin inmesini bekliyorlar. Nihayet bekledikleri zât minareden iniyor. Paşa yakasına, Nâbî eteğine sarılıyor:
“-Kardeşim biraz önce söylediklerini nereden duydun?”
Müezzin, hiç soru sorulmamış gibi yoluna devam etmeye çalışıyor. Nâbî ağlayarak soruyu ısrarla sormaya devam etse de;
“-Kafamı kesseniz gene de söylemem.” cevabını alıyor.
Boynu büküktür Nâbî’nin:
“-Kardeşim, Allah aşkına, bu sözleri biraz önce ben irticalen söyledim. Benden, yol arkadaşımdan ve deveden başka hiç kimse duymadı.” deyince, biraz önce hiç yüz vermeyen, iltifat etmeyen müezzin titreyerek kafasını çeviriyor ve soruyor:
“-Sizin adınız Nâbî mi?”
Cevap “Evet” olunca, müezzin Nâbî’nin ellerine, Nâbî de müezzinin boynuna sarılıyor ve ağlaşıyorlar. Paşa da gözyaşlarına hakim olamıyor:
“-Nereden bildin bu adamın Nâbî olduğu? Allah aşkına anlat!”
Müezzin daha fazla nasıl dirensin:
“-Efendim, artık anlatmam şart oldu. Sabah namazına doğru Efendimizi(SAV) rüyâmda gördüm. ‘Ya Müezzin, uyuma, kalk! Benim âşıklarımdan biri ziyaretime geliyor! Onu bu sözlerle istikbâl et (karşıla)!’ diye emir buyurdu. Kalktım abdest aldım ve Efendimizin(SAV) bana öğrettiği sözlerle minareden o harika iltifata mazhar olan büyük âşığı karşıladım.”
Of anam offf!
Ya Râb! Ne olur bize de lütfet Ya Râb! Bizim ne liyâkatimiz vardı ki sen bizi insan olarak yarattın. Hayat verdin, iman verdin, hava verdin, su verdin… Her şeyin en güzelini hiç karşılıksın ihsan buyurdun. Bizim böyle bir aşka zerrece liyâkatimiz yok; ama sen karşılıksız verirsin. Karşılıksız ver Ya Râb! Ya da liyâkat kesbedecek yolları lütfet; kolay kıl…
NA’T
Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu
Nazargâh-ı İlâhî’dir Makâm-ı Mustafâ’dır bu
Felekde mâh-ı nev Bâbü’s-Selâm’ın sîneçâkidir
Bunun kandîlî Cevzâ matla-ı nûr u ziyâdır bu
Habîb-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazîletde
Tefevvuk kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil
Amâdan içti mevcûdât çeşmin tûtiyâdır bu
Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı kudsiyândır busegâh-ı enbiyâdır bu
(Şair Nâbî)
[Bekir Salim] 16.9.2017 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder