Senin babana çok borcumuz var [Ercümend Perver]

Eminönü’ndeki Yeni Cami her zamanki kalabalık günlerinden birini yaşıyordu. Öğle namazına cemaate yetişememiştim. Namaz kılmak için caminin ön sağ taraf köşesini geçtim ki camiyi ziyarete gelenler namazımın huşu'una mâni olmasınlar. Gerçi pek huşu içinde namaz kıldığım söylenemez de olduğu kadarıyla Allah kabul etsin. 

Sünneti kıldıktan sonra fark ettim ki sağ tarafımda, her halinden farklı biri olduğu fark edilen nurani bir delikanlı ellerini açmış, öne doğru hafif hafif ırgalanarak dua ediyor. Ben farzı kıldıktan sonra delikanlının için için ağladığının alameti, hafif hafif burun çekme seslerini duymaya başladım. Delikanlının bu hali benim de namazıma sirayet etti ki bende bir anda ciddileşip, huzuru ilahide olduğumun idrakine vardım. Son sünneti de kıldıktan sonra tesbihatımı yapıp bu delikanlıyla tanışmak istiyordum. Ben tesbihatımı yaptım ama delikanlı hâlâ gözyaşları içinde ırgalanarak duaya devam ediyordu. Ben de delikanlının hemen gerisine geçip duasını bitirmesini bekledim. Hayli zaman sonra ellerini yüzüne sürüp bir müddet daha öylece kala kaldı. Camiden çıkmak için kalktığında bende kalmış bu delikanlıyla tanışma, onun duasından pay alma ümidiyle tanışmak istiyordum. Başımla selamladıktan sonra “Allah kabul etsin” dedim.

-Amin. Ecmain. Allah razı olsun abi. Dedi kibarca
-Tanışabilir miyiz mahsuru yoksa. 
-Estağfurullah. Ben Hamza
-Hamza kardeşim nerelisin? 
-Konyalıyım abi
-Burada mı oturuyorsunuz yoksa gezmek için mi geldiniz? 
-Oturmak için gelmiştik ama. Dedi ve derin bir iç çektikten sonra sustu.  

Delikanlının hali iyi bir terbiye ve eğitimden geçtiğini ele veriyordu. Ama derdinin büyüklüğü tablolar çizmişti alnına en hüzünlüsünden. Bu mevzuda daha fazla konuşmamak için hemen konuyu değiştirip.

-Abi burada “Şark han” diye bir yer varmış
-Evet var 
-Orayı bana tarif edebilirmisin abi
-Ederim ama şimdi buradan çıkaramazsın. Dedim. 

Delikanlıyla biraz dertleşip belki bir faydam olur umuduyla derdini anlamak için; 

-Seni oraya götürebilirim 
-Abi siz zahmet etmeyin tarif edin ben bulurum inşallah. Sora sora Bağdat bulunur. 
-Keşke Bağdat’a gidenler dönüp Bağdat’ın yoluna işaretler koysaydı da herkes sora sora değil de işaretlere bakarak Bağdat’ın yolunu bulsaydı. 

Sustu. Belli ki çok konuşmasını seven biri değildi. Ama ben onu konuşturmak için elimden geleni yapıyordum. 

-Hadi gel gidelim
 -Abi zahmet etmeseydiniz 
-Ne zahmeti be delikanlı. Ben zaten tramvayla Beyazıt’a gidecektim, Allah seni çıkardı karşıma bu vesileyle yürümüş, spor yapmış olurum fena mı. 
-Eyvallah abi 

“Şimdi ben bu delikanlıyı nasıl konuşturur da derdini anlarımın” planıyla kafamda “Nerden başlasam da bu delikanlıyı konuştursam” diye ciddi ciddi beyin jimnastiği yaptım. Çünkü bu delikanlıda beni ona ısındıran manevi bir hal vardı. Adeta bağrıma basıp doya doya sarılmak geçiyordu içimden ama. Daha biraz evvel tanıştığın birine böyle bir muamele doğru olmazdı. 

-Ne yapacaksın kardeşim “Şark Handa” 
-Bir şeyler alacağım 
-Toptan mı perakende mi 
-Gücüm yettiği kadarıyla toptan 

Hiç de tüccara benzemeyen bu delikanlı beni iyiden iyiye meraklandırmıştı.  
-Tüccar mısın 
-Yok abi. Ufak tefek şeyler alıp maişetimizi çıkarmak için. 
-Sen ne iş yapıyorsun ki 
-Aslında öğrenciydim 
-Eee 

Sustu. Konuşmak istemiyordu ama mevzuya girmişti bir defa. Benim de ısrarlı sorularım karşısında çaresiz gıdım gıdım dertlerini açmaya başlamıştı. 

-Ne öğrencisi 
-Liseyi yeni bitirdim üniversiteye gidecektim 
-Kazanamadın mı
-Kazandım da 
-Eee
-Abi boş ver yaa 

Benim ikinci evladımdan daha küçük gösteren bu delikanlıya o kadar ısınmıştım ki daha babacan bir edayla. 

-İyi de babacığım derdini anlatmazsan derman bulamazsın ki 
-Abi bizim dertlere derman olmak şöyle dursun şu anda benimle yaptığınız bu yolculuk bile sizin başınız bela açabilir.
-Bu sözü duyar duymaz mevzuyu az çok anlamıştım. 
-Yoksa sen hizmet hareketinden misin?
-Nerden bildin abi 
-Mübarek her halinden belli
-Abi siz hizmet hareketi dediniz 
-Ya ne diyecektim
-Ne bileyim Paralel, Fetöcü filan dersiniz diye sandım 
-Allah korusun kardeşim o nasıl söz 
-Abi ne bileyim son zamanlarda milletin ağzına sakız oldu bu mesele varsa yoksa F...

Evet delikanlı haklıydı. Çünkü toplumda bu insanlara karşı akıl almaz bir ön yargı ve devrin zalimine bila-kayd u şart itaat vardı. Aslında itaat değil de dünyalık menfaatlerinin zevalinden endişe ettiklerinden güçlüden yana tavır alıyorlardı. Yoksa iman sahibi insanların yapacağı şeyler değildi şu son süreçte yapılanlar. 

Delikanlı duygu ve düşüncelerine muhalif olmadığımı anlayınca biraz rahatladı. Yüzündeki endişenin yerini güven ve itimat gamzeden bir hal almıştı. Delikanlıyı şark hanın Mercan tarafında bir bankanın önünde belediyenin koyduğu iki tane banktan birine oturtup ayrıntılı dinlemeye karar verdim.

-Sen onları boşver de şimdi bana işin aslını anlat ki elimden bir şey geliyorsa yardımcı olayım sana. 

Bir müddet sustuktan sonra devam etti.

-Abi benim babam otuz küsur yıllık öğretmendi. Biri ben işte; diğerleri de biri on beş, diğeri on yaşında iki kız kardeşim daha var. Geçen ay tayinimiz İstanbul’a çıktı. Geldik ev tuttuk yerleştik. Ben Hacettepe Tıp'ı kazandığımdan evi yerleştikten sonra okul kaydımı yaptıracaktık. Bir Eylül’de babamı KHK ile ihraç ettiler. Ne yapalım ne edelim derken İstanbul’u bilmediğimizden, babam Bursa’ya halamların yanına bir iş aramaya gitti. Yolda polisler kimlik kontrolü yaparken babamı gözaltına almışlar. Kimsenin haberi olmadığından halam iki gün sonra bizi aradı durumu bildirdi. Hemen apar topar Bursa’ya gittik. Vardık Bursa’ya bulduk Emniyeti babamı sorduk. Hayli bekledikten sonra babamın orada olmadığını söylediler. Nerede sorusunun cevabını saatler sonra çok ağır azar ve hakaretlerden sonra öğrendik ki babamı İzmir’e sevk etmişler. Ne yapacağımızı şaşırdık. Ev İstanbul’da, babam İzmir’de, nasıl ederiz, ne yaparız bilmiyorum. İzmir’e taşınalım dedik.
Babam:

“Oğlum yerinizden kımıldamayın sizin buraya taşındığınızı duyarlarsa bu sefer de başka yere naklederler. Bunların derdi bize zulmetmek. Yoksa benim İzmir’le ne alakam var” 

Babam haklıydı. Geldik. Hayatta kalmak için yemek, yemek için kazanç, kazanç için de çalışmak gerekti. Bu çaresizlik içinde ne yapar, ne ederiz derken daha evvel bu işleri yapmış bir komşum dedi “Şark Han'da Uzakdoğu'dan gelen çok güzel ürünler var git al gel pazarlarda sat. Ekmeğini çıkarırsın” 
Ben de geldim işte. 

-Bir dakika siz memlekete niye gitmiyorsunuz. 

-Abi gidip ne yapacağız? Yakın akrabalarımızla bu meseleyi konuştuğumuzda sanki yıllardır bizi tanımıyorlarmış gibi “Suçu vardır ki tutukluyorlar. Bizi niye gelip tutuklamıyorlar” dediler. Çok ağrıma gitti abi. Onlarla olmaktansa gurbette kendi yağımızla kavruluruz daha iyi. 
-Eyvallah  

Bu işler bu delikanlının yapacağı işler değildi ama bir şeyler yapmak lazımdı tabi. 

-Komşun doğru söylemiş ama bu işler sana göre değil be mübarek.
-Abi hemen hüzzama bağlama ya. Neden olmasın Allah’ın izniyle yaparım ben bu işi.

Niyetim delikanlının azmini sınamaktı maşallah iyi çıktı. 

-Ama yüzün hiç de dilinin dediğini demiyor. Yüzün gülsün be mübarek elbette yaparsın ama bu işi bu yüzle yapamazsın.
-Nasıl yâni 
-Bi tebessüm et bakayım.

Zorladı ama tebessümü bile ağlar gibiydi. Yine de bu delikanlıya tebessüm çok yakışıyordu.

-Şimdii! Birinci kural tebessüm edeceksin. İkinci kural azimli olacaksın. Üçüncüsü ye’ise kapılmayacaksın. Anlaştık mı? 

Anlaştık der gibi başını salladı. 

-Eyvallah abi
-Senin el becerin var mı
-Fena değil abi 
-Geliştirirsin 
-Ne yapacağız abi şimdi 
-Gel benimle

Planımda Beyazıt’a gitmek vardı onu erteleyip bu delikanlıyla ilgilenmeye karar verdim. Girdik içeri. Üzerine bir harf veya iki harf yazılacak kadar sedef takılar aldık delikanlıya. Yüzük, kolye, küpe, bileklik gibi. Sonra geçtik Perşembe pazarına. Perşembe pazarına geçerken itiraz etti “Abi siz Beyazıt’a gidecektiniz” ben de tebessümle karışık, 

-Yahu sana ne benim Beyazıt’tan, sen işine bak bugün seninleyim boş ver beni. 
-Abi zahmet vermeyeyim de 
-Zahmet yok, rahmet var rahmet. Sen bana bir dua edersin ödeşiriz. 

Perşembe pazarına geçerken delikanlının parasının bittiğini biliyordum. Girdik çok kibar ve kullanışlı bir tane “Dramel kalem” aldık. Parasını ben verdiğimde itiraz etti. 

-Abi alamam 
-Yahu anlaştık ya sen bana dua edeceksin ödeşeceğiz.
-Şimdi ben bunu ne yapacağım abi 
-Şimdi göstereceğim.

Vitrinde teşhir ürünlerinden birini kullanmayı hemen orada gösterdim. 

-Bak bununla aldığımız takılara alan insanların isimlerinin veya soy isimlerinin baş harfini yazacaksın. 
-Abi bu süper ya! Tutar bu iş! 

“Tutar bu iş” dediğinde yüzünde öyle bir tatlı tebessüm vardı ki. “Ha şöyle” deyip o sevincine ortak olarak kendimi tutamayıp sarıldım delikanlıya. Öyle mutlu görünüyordu ki, ışıl ışıldı gözleri. Koluna girip yürüdük baba oğul gibi Karaköy köprüsünün üzerinden Eminönü iskelesine kadar. 

Bak sana son bir şey söyleyeceğim itiraz etmeyeceksin

-Estağfurullah abi 

-Cebine bir miktar para koydum. Estağfurullah dedi ama yine de itiraz etti. Ve sordu:

-Abi bütün bunlar niye? 

Hamza kardeşim senin babana bu milletin olduğu gibi benim de çok borcum var. Bu hem öyle borç ki böyle harçlıklarla ödenecek borç değil. 

Israrımla kabul ettirdim. Tabi yine dua karşılığı diyerek. Zira bulmuştum hazineyi zayi eder miydim? Üsküdar vapuruna bindirip gönderdim Hamza’yı mahallesine. Vapur hareket ettiğinde iskelesinden bana el sallarken gözyaşlarıma hâkim olamadım. Allah’ım sana havale ediyoruz bunlara sebep olan zalimleri deyip. Günlük virdlerimden “Hasbunallahû ve niğmel vekil, niğmel Mevla ve niğmen nasir” çekerek evin yolunu tuttum.

[Ercümend Perver] 5.1.2017 [Samanyolu Haber]

Ekonomiyi kriz aldı götürdü, Salonomi verelim! [Tarık Ziya]

Türkiye kendi içine doğru kapanırken ekonomi de salonlara hapsediliyor. Siyaset bir kere gerçeklikten kopmaya görsün her saha onun dümen suyuna girer. 

Hayal ile hakikat, temenni ile çarşıdaki hesap arasındaki farkı göremeyen idareciler saraylarda/salonlarda savaşları başlatır, savaşları bitirir.  

Salonlar korunaklı, bir o kadar şatafatlı ve konforludur. Duvarları o kadar kalındır ki roket de kurşun da ses de geçirmez. Hariçte kıyamet kopsa işitilmez salonlardan. 

KULAKLARI ÇINLATILAN DEVLETLÛLAR

Vatandaş karanlığa sebep olanlara küfretmek yerine mum almak istese de bakkalda mum tükenmiştir. Israrla istemesine rağmen mum bulamaz. Çoluk çocuk ev ahalisi battaniyelere sarılıp ısınmaya çalışır. 

Jeneratörü olan kendini nispeten talihli sayacaktır ki elinde bidon, benzin ve mazot kuyruğunda fikir değiştirir, cümle devletlûnun kulaklarını çınlatır.
  
Sanayici günlerdir elektrik yolu gözler. Çarklar durur, işçi mesai saatinde eve gönderilir. Sanayici; elektriksiz geçen her saat, cebinden yer. 

Muhatap bulunamaz. Milletin 'enerjiden mesul' diye maaşa bağladığı Damat Berat'ın işi başından aşkındır. O esnada bürokratlara karşısında nasıl el pençe durulacağını gösteriyordur. Prova çekimleri ile meşguldür. Eliyle baklava ikramı da az sonradır.

İSTANBUL KARANLIKTA, SARAY IŞIL IŞIL

15 milyonluk İstanbul, karanlığın ortasında hayalet şehire dönerken MİT'ten akredite muhtarların mutat toplandığı Saray, geceleyin uzaydan görülecek kadar ışıl ışıldır. 

O kadar da olsun cancağızım! 

Her gün bittiğinde elektrik sayacı 40 bin TL'yi Saray'ın hesabına yazıyor. Ortalama 100 TL ödeyen 400 hânenin bir aylık elektrik sarfiyatını bir güne sığdırmak da bir marifettir. 

O kadar ithal kristal avizeler, abajurlar, çeşitli çap ve ebatta lambalar uzak memleketlerden süs olsun diye getirilmedi nitekim. Saray ışıldayacak elbette.   

GAZ FATURASINI 235 ASGARÎ ÜCRETLİ ÖDEYEBİLİR

Saray'ın doğalgazı da vardır. Hiç kesilmez. İtalyan granitlerle döşeli koridorları, bin küsur odası ve Soğuk Savaş devrinden mülhem salonları sıcacıktır. 

Aylık ısınma masrafı 330 bin TL'dir. Zamla 1.404 TL alan 235 asgarî ücretlinin bir aylık emeklerini bir araya getirip ödeyebileceği kadar yüksek bir doğalgaz faturasıdır bu, amma velakin o masrafa değiyor. Kışları sıcak, yazları serin ve nemsiz oluyor.     

Tam bu noktada parantez açalım. 1.000 TL'lik varaklı kadehten demirhindi şerbeti içmenin verdiği hazımsızlığı beş çayında beyaz çayla (kilosu 4 bin lira) gidermeye çalışmanın kolay olduğu zannedilmesin. İsraf olmasın diye limon ve elma kabukları çöpe atılmıyor. Sirke imalatında kullanılıyor.

2 bin 700 personel, senelik 40 milyon TL'ye mal olsa da Saray'ın sunduğu eşsiz konforun yanında bütün bunların sözü bile edilmez. 

Ne demiştim? Salonlar korunaklıdır, sterildir. Sokağın kiri pası, derdi tasası 100 milyon TL'ye taktırılan kale kapılarından içeri giremez. Kapıları geçse de x-ray cihaz barikatını aşamaz.  

Çarşı pazarda herşey ateş pahası olmuş. Dolar almış başını gitmiş. Esnaf siftahsız, ekmeksiz eve dönmüş. 3,5 milyon işsiz varmış. Ekonomi krize düçar olmuş. Ne gam! 

SARAY, KRİZE SAVAŞ AÇMAYA GÖRSÜN!

Saray bugünler için inşâ edilmedi mi? Halkı bu hakikatlerin zararlarından muhafaza etmek Saray'ın en mühim vazifesidir. 

Takım elbise ile yatağa girdiği söylenen muhtarlar, boş vakitlerini ıslık çalma ve el çırpma üzerine öğretilenleri tekrar etmekle zenginleştiriyor. Saray'dan celp geldiği an yola düşüyor. 

Kitle dünden hazır. Ses kontrol: Bir, iki, üç... 

Ayakta alkışlarla karşılama ve prompterdan akan şu sözler:

-Ekonomimizin dinamiklerinde bir yorgunluk ortaya çıktığı görülüyor.

-Saldırıların öncelikli hedeflerinden biri de ekonomimizin düzgün ritmini bozmak, hatta kırmaktır.

-Şu ana kadar genel bir durgunluk ve yorgunluğun ötesinde ekonomide kalıcı hasar yok.

-Döviz kurundaki artışın ithal hammaddeyle iş yapanları sıkıntıya soktuğu açıktır.

-Kur seviyesi ekonominin gerçeklerine uygun değildir.

-Bu tabiî olmayan kur birilerine kazandırıp birilerine kaybettiriyor.

-Vatandaşlar yastık altındaki dövizlerini bozdurdular, içinden geçtiğimiz günler döviz alınacak değil satılacak günlerdir.

-Hiçbir kriz sürdürülebilir değildir; ülkemize yönelik saldırılar da ilelebet devam edecek değildir.

-Vatandaşlarımızdan ricam, elinizdeki tüm imkânları harekete geçirin, alın-satın, üretin, yatırım yapın piyasayı hareketlendirin.

-Başta kamu bankaları olmak üzere lütfen faizleri düşürün.

-Herkes aynı anda borcunu öteleme gayretine girerse işin içinden kimse çıkamaz, herkes elindeki parayı piyasaya sürerse sorun kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Müşavirler yukarıdaki gibi hamaset soslu üç-beş okuma parçası daha yazabilirse salonda başlayan sun'i coşkunun Edirne'den Hakkari'ye iktisadî şahlanışa dönüşmesi an meselesi. Hadd-i zatında prompter cihazına, beş on stüdyo kamerasına, bir o kadar kameramana ve aynı anda yayın akışını kesip Saray'a bağlanacak 30'a yakın televizyon kanalına bakar ekonomiyi düzlüğe çıkarmak. 

SALONOMİ GELECEK, DERTLER BİTECEK

İktisat fakültelerinde nafile uğraşmasınlar. İktisat teorisi yeni Türkiye'de sil baştan yazılıyor. Salon ve ekonomi kelimelerinin İngilizce karşılığı olan 'salon' ve 'economy' kelimelerinin farklı bir formda bir araya getirilerek kullanılması daha münasip görünüyor. Salon ekonomisi yani SALONOMİ (İngilizce kısaltması da hazır: SALONOMY) diyebilirsek memleket Yeni Şafakçıların tabiriyle 'milk port/süt liman!' olacak. 

O halde;

Bugünden geri dîvanda, dergâhta, bargâhta, Meclis'te ve meydanda ekonomi bahis mevzuu edildiğinde SALONOMİ'den başka bir kelime kullanılmayacaktır. Teb'anın, pardon halkın alışması için kamu spotu çekilecektir. Reklam filminde Acun Ilıcalı ile halı saha kadrosunda forma giyen sanatçılara SALONOMİ dedirtilecektir. Yavuz Bingöl'ün de Saray kontenjanından rol alması temin edilecektir.
    
Müşavirler unutmuş, ben ilave edeyim. Birkaç ayda SALONOMİ 2.0'a geçtik mi tamamdır. 

Bunları yaptığımızda 2017’nin çok parlak bir yıl olduğunu göreceğiz. 

İnanın bana...

[Tarık Ziya] 5.1.2017 [Samanyolu Haber]

Abdurrahmanlar cesur olur!.. [Ebu Abdurrahman]

1930 Konya doğumlu, cerrahî operatör Abdurrahman Cantekinler anlatıyor: “1947-1948 yılları arasında Muhsin Alev Konevî kanalı ile Risale-i Nurları tanıdım. O yıllarda Konya lisesinde talebe idim. Yine o yıllarda, bizim akran diyebileceğim çok değerli liseli kardeşlerimiz vardı; Hasan Tahsin Oğuz, Ziya Nur Aksun, Feyzi Halıcı, Mehdi Alıcı, Ahmet Atak Hatipoğlu, Selahaddin Erdoğan, Kâmil Öztürk… Büyüklerden,  Sabri Halıcı, Zübeyir Gündüzalp… Zübeyir Ağabey bizlere ders yapardı. Risale-i Nurdan aldığımız şevk ile o yıllarda çok hareketli idik… (…) Emirdağ’a Üstad’ın  ziyaretine gittim. Mübarek ellerini öptüm. Memnun ve mütehassis idim. Bana hitaben, ‘Evladım, sen de bir Abdurrahmansın… (Yeğeni Abdurrahman Nursî’yi imâ ediyordu) Abdurrahmanlar cesur olur. Ben sana vazife veriyorum. Ankara’ya gittiğinde, Adâlet Bakanı Rüknettin Nasûhî oğlu ile görüşeceksin. Yalnız bu selâm, Adliye Vekili olduğu için değil. Nasûhî Şeyhi, Rükneddin Efendinin torunu olduğu cihetle, size selâm gönderdi, diyeceksin.’ dedi. 

“Yıl 1950. Ankara Tıp Fakültesini kazanmıştım. Ankara’ya gittim. O yıllarda, bizden önce mezun kardeşlerimizden Muhsin Alev ve Ziya Nur Aksun Ankara’da idiler. Ankara’ya varınca, ilk işim Hz. Üstad’ın selam emaneti idi. Muhsin Alev, Ahmed Atak ile birlikte Adliye Vekili Rükneddin Nasûhîoğlu Beyle görüşmeye gittik. Randevu aldık. O yılların üniversitelisi olduğumuzdan bizi odasına kabul ettiler. Kendimizi takdim ettik ve akabinde, ‘Ziyaretimizin maksadı Hz. Bedüzzaman’ın selam mevzuatıdır.’ dedik.

“Bunu der demez bize gayet hiddetli olarak cevaben dedi ki: ‘Siz neci oluyorsunuz? O adamın peşinden niye gidiyorsunuz? Ben şimdi sizin  isimlerinizi alıp tahkikat yaptıracağım v.s…’ Vaziyete baktım Ziya Aksun ile Muhsin Alev biraz çekingenlikten dolayı sustular. Bunun üzerine ben Bakan Beye gayet cesurane olarak hiç çekinmeden ve yüksek bir sesle dedim ki: ‘Sen necisin? Sen kendini ne zannediyorsun? Said Nursî Hazretlerinin sana ihtiyacı yok. Size muhtaç değil. Sizi dedenizden dolayı ve o cihetle size selam gönderdi. Ben size Risale-i Nurları okumayı tavsiye ederim. Bediüzzaman’ın eserlerinde iman hakikatları var, müjdeler var. Başta Gençlik Rehberini okuyun, bakın içinde neler göreceksiniz. Gençlik, müthiş bir bunalım içinde, buhran geçirmektedir. Bir kurtarıcı arıyor. İşte Risale-i Nurlarda kurtuluşun çareleri var. efendim okuyun, bunları… Bunun üzerine Adliye Bakanı sustu ve mânen sarsıldı ki, o eski tehditkârâne hali kayboldu. Bize güleryüz göstermeye çalıştı ve ‘Her zaman sizi beklerim.’ dedi. Yani şunu ifade etmek istiyorum. Hz. Üstad’ın bana Emirdağ’da Tıp Fakültesine gideceğim aylarda ‘Abdurrahmanlar cesur olur’ tabiri ve ‘Sana vazife verdim’ sözleri tahakkuk etti. Bu âşikar bir kerametti ve zuhur etti.”

Şimdi işte görüyorsunuz değil mi, Dr. Abdurrahman Cantekinler Ağabeyimizin halini. Artık anlayın bu garip Abdurrahman’ın da cesaretinin nereden geldiğini…

[Ebu Abdurrahman] 5.1.2017 [Samanyolu Haber]

Başörtüsüne ‘IŞİD bayrağı’ benzetmesi mahkûm oldu [Hasan Cücük]

Norveç’in Bryne şehrinde yaşayan 24 yaşındaki Malika Bayan, saçını boyatmak için kuaförlere uğrayıp ücretini öğrenip, bütçesine uygun olan kuaförde saçını boyatmak istiyordu. Ekim 2015’te 5 değişik kuaföre uğrayıp fiyat teklifi olan Malika Bayan, altıncı kuaförde hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı.

47 yaşındaki kuaför Merete Hodne, başörtülü Malika Bayan’a çıkışıp daha cümlesini bitirmeden “Başörtüsü benim için IŞİD bayrağı gibidir. Dükkânımın içinde kötülük istemiyorum” dedi. Amacı sadece fiyat teklifi almak olan Malika Bayan, gösterilen tepkiye bir anlam veremediği gibi, Hodne’nin hakaretlerine devam etmesiyle daha fazla tatsızlık çıkmasın diye yoluna devam etti. Ancak Malika Bayan, Norveç’te çok nadir de olsa yaşadığı böyle bir ayrımcılığı, mahkemeye taşıdı. Yerel mahkeme geçtiğimiz Eylül ayında verdiği kararla Hodne’nin ayrımcılık yapıp, suç işlediğine karar verdi.

Hodne, mahkemede yaptığı savunmada suçsuz olduğunu söylerken, başörtüsünü IŞİD bayrağı gibi gördüğünü yineledi. Suçsuz olduğunu söylerken bile suç işlemeye devam eden Hodne, “Başörtüsü gördüğümde provoke oluyorum. Tüm başörtülüler potansiyel militan” sözleriyle suçsuz olduğunu iddia etti.

Davacı Malika Bayan ise, niyetinin kimseyi provoke etmek olmadığını amacının sadece saç boyatmanın ücretini öğrenmek olduğunu söyledi. Bayan, gördüğü aşırı ve ayrımcı tepkiyi hak etmediğini ifade ederken, mahkeme kuaförün ayrımcılık suçu işlediğine karar verip para cezasına çarptırdı. Hodne, Malika Bayan’a 1,080 Euro tazminat, mahkeme masrafları için ise 530 Euro ödemeye mahkûm edildi.

Kararı bir üst mahkemede temyize götüren Merete Hodne, burada da aradığını bulamadı. Başörtüsünün kamu ve eğitim kurumlarında serbest olduğu Norveç’te, kuaför Merete Hodne’nin ayrımcı tutumu ülkede gündem olmuştu.

[Hasan Cücük] 5.1.2017 [TR724]

Ortada ele geçirilecek bir ülke kaldı mı gerçekten? [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

Sabah gazetesi, önceki günkü büyük tepki çeken ‘iç savaş’ manşetinde, “Üst akıl, yani derin NATO, ABD ve Avrupa Birliği’nin bazı ülkeleri, Türkiye’yi ele geçirecek yeni bir kaos planını devreye soktular” dedi. Bu ‘Türkiye’yi ele geçirecekler’ sanrısı, eskiden de kullanışlı bir aparattı ama AKP için artık vazgeçilmez bir hegemonya aracı. AKP, uzunca bir süredir bu algıyı pompalayarak tabanını zinde tutuyor. Suça batmak ile gerçeklerden kopmak arasındaki korelasyonda kitlelerin bir şekilde müteyakkız tutulması, yanlışları sorgulamaması ve ‘kıskanılan ülke’ öforisi ile kendinden geçirilmesi için bu söylem şart. Peki, ortada ele geçirilecek bir ülke var mı gerçekten?

AKP yönetiminde Türkiye, tutarlı hiçbir politikası olmayan, dış politikada bütün kırmızıçizgilerini çiğnemiş, megalomani hezeyanı ile konuşup mikro-manik davranışlar sergileyen, neredeyse bütün süper güçler tarafından dinlendiği ortaya çıktığında “Büyük devletler dinler” diye geçiştiren, askerlerini hangi ülke uçağının bombaladığını bildiği halde ölü taklidi yapan, askerleri diri diri yakılırken ayran içen, ülkesinde olacak terör eylemlerini yabancı ülke istihbarat teşkilatlarından öğrenen, 20 milyon dolar karşılığında egemenlik haklarından feragat eden, kendi ülkesinde işlenen bir cinayet için başka bir ülkenin soruşturma komisyonu kurmasına müsaade eden, sınırları delik deşik olmuş bir ülke artık Türkiye.

‘TÜRKİYE SADECE TEHDİT EDER, BİZ YAPARIZ’

2011 yılında Türkiye ile Güney Kıbrıs Rum Kesimi arasında doğalgaz arama krizi çıkmıştı. Dönemin Kıbrıs Rum Kesimi Dışişleri Bakanı Erato Kozaku Markulli, “Türkiye sadece tehdit eder, bağırır çağırır. Biz bildiğimizi yapmaya devam ederiz” minvalinde konuştuğunda hemen hiç kimse bunu Rum bakanın patavatsızlığından ibaret görmedi. Kıbrıs Rum yönetimi, Amerikan Noble Energy şirketi ile ortaklık yapmıştı. Türkiye, karasuları tartışmasından dolayı girişime itiraz ediyordu. Markulli ise “Türkiye kabadayılık yapıyor. Misilleme olarak KKTC tarafında sondaj yapmak istediğini beyan ediyor. Ama bunlar sadece laf. Türkiye bu işi yapabilecek donanıma sahip değil” dediğinde verilen cevap dramatikti. Türkiye misilleme olarak Piri Reis sismik gemisini Akdeniz’e indirmişti. 33 yıllık gemi bir ‘laz takası’ görünümündeydi. ‘Sahte Tosun Paşa’ mindere çıkmış gibiydi. Daha da kötüsü, Türkiye’nin bundan başka sismik arama gemisi yoktu. Olay, Türkiye’de bile dalga konusu olmuştu.

Türkiye, kırmızıçizgi ilan etmesine rağmen Rumlar 12. parsele kadar aramayı genişlettiğinde Rum bakanın, “Türkiye tepki gösteremedi. Boşa kükrüyor. Aslanlıklarının içi boş olduğu kanıtlandı” şeklindeki kışkırtıcı sözleri de karşılıksız kaldı.

‘ANKARA BİRKAÇ GÜN KONUŞUR, SONRA UNUTUR’

2006 yılında Fransa Parlamentosu Ermeni Soykırımı’nın inkârını cezalandıran yasa tasarısını kabul ettiğinde de böyle olmuştu. Birkaç “Sabrımızı test etmesinler” çıkışından sonra konu unutulmuştu. 1 yıl sonra,  11 Ekim 2007’de, Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Ermeni soykırımı tasarısını görüşürken Brad Sherman isimli komite üyesi, “Bu tasarıyı kabul edersek Ankara birkaç gün bir şeyler söyleyecektir. Sonra tepkisi azalacaktır. Fransa’ya da kızdılar. Ama şimdi iki ülke arasındaki ticarete bakın. Ticaret hacmi tavan yaptı” dedi.

Tıpkı İsrail’le Mavi Marmara krizi sonrası ticaret hacminin iki katına çıkacağı gibi.

‘DİNLEMEYEN BİR SAN MARİNO KALMIŞTI’ AMA ÖLÜ TAKLİDİ YAPILDI

2014 yılında Almanya hükümeti, istihbarat teşkilatı BND’nin 5 yıldır Türkiye’yi dinlediğini kabul etti. Türkiye sessizliğe gömüldü. Konu Bakanlar Kurulu gündemine dahi gelmedi. Sadece iki ülke içişleri bakanlarının içinde yer aldığı bir komisyon kuruldu ve konu unutturuldu. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, Almanya’ya tek kelime etmedi. Türk Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Başkanı Prof. Dr. Faruk Şen, bu sessizliğe gerekçe olarak Almanya’nın her türlü mahrem bilgiye sahip olmasını gösterdi. Şen, İsviçre’deki banka hesaplarının da Almanya tarafından bilindiğini iddia etti.

Yöneticilerinin bütün mahrem bilgilerinin başka bir ülkenin elinde olduğu ülke, aslında ‘ele geçirilmiş’ bir ülke değil midir? Hele hele bu mahrem bilgiler dinleme ile elde edilmişse ve o ülke “Dinledim, evet” dediği halde siz üç maymunu oynuyorsanız ele geçirilecek neyiniz kalmıştır ki?

Skandalı ortaya çıkaran Der Spiegel, İngiltere ve ABD’nin de Türkiye’yi dinlediğini yazdı. Ankara yine ölü taklidi yaptı. Eski CIA ajanı Snowden’dan ele geçirilen belgelere göre ABD Güvenlik Ajansı (NSA), Türkiye’deki en kritik isimleri ve kurumları yıllardır dinliyordu. Birgün gazetesi skandalı “Dinlemeyen bir San Marino kalmış” başlığıyla verdi. Erdoğan’ın tepkisi ise ilginçti: “Güçlü devletler dinler!”

Alman Focus dergisi, Temmuz 2015’te, “Türkiye Dışişleri’ndeki Suriye toplantısını ABD dinledi” haberine imza attı. Aylarca toplantıyı cemaatin dinleyip servis ettiğini söyleyen Erdoğan, AKP yöneticileri ve havuz medyası tek kelime etmedi.

IŞİD TEHDİT ETTİ, DIŞARIDAKİ TEK TÜRK TOPRAĞI TAŞINDI

Türkiye, kendi sınırları dışındaki tek Türk toprağı sayılan Süleyman Şah türbesini koruyamayıp tehditler nedeniyle taşıdı. IŞİD, 20 Mart 2014 tarihinde Süleyman Şah Türbesi’nin üç gün içerisinde boşaltılıp Türk bayrağı indirilmediği takdirde türbeyi yerle bir edecekleri tehdidinde bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu topraklar bizim toprağımızdır. Böyle bir yanlışlık olacak olursa gereği neyse yapılacaktır” dedi. Gereği yapıldı. Türkiye, 22 Şubat 2015 tarihli Şah Fırat operasyonu ile koskoca Süleyman Şah türbesini bir gecede taşıdı. Yandaş medya bunu büyük bir zafer olarak sundu ve “Dünya kıskandı” manşetleri attı.

EGEMENLİK HAKLARI 20 MİLYON DOLARA SATILDI

İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Mavi Marmara davası, İsrail’le yapılan anlaşma gereği 9 Aralık 2016 tarihinde düşürüldü. Ambargo şartından vazgeçen Türkiye, İsrail’den gelecek 20 milyon dolarlık ‘bağış’ karşılığında Mavi Marmara davasını düşürmeyi kabul etmişti. Davanın savcısı Hüseyin Arslan, “Türkiye egemenlik haklarından feragat etti” dedi.

Türkiye-Rusya ilişkileri de benzer dramatik sahnelere konu oldu. 24 Kasım 2015’de Rus uçağının düşürülmesi ile “Emri ben verdim” yarışına giren AKP yönetimi, önce hamasi nutuklar çekti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Aynı ihlal bugün yapılsa Türkiye yine bu karşılığı vermek durumundadır” dedi. Fakat birkaç ay sonra çark etti. Mayıs ayındaki bir konuşmasında faturayı pilota kesme utancına imza attı. Rusya’ya, “Bir pilotun hatasıyla Türkiye’nin feda edilmesi düşündürücüdür” mesajı gönderdi. Nitekim özür de gecikmedi. 1 ay sonra Putin’e mektup yazan Erdoğan, resmen özür diledi.

EGEMENLİK HAKLARI RUSYA’YA DEVREDİLDİ

Arkasından Türkiye’nin egemenlik haklarını ihlal eden hiç bir gelişmeye ses çıkaramaz oldu. Örneğin tam da Rus uçağının düşürülmesinin yıl dönümünde, 24 Kasım 2016’da, 3 Türk askeri El Bab’da savaş uçaklarının hava saldırısında şehit oldu. İki ihtimal vardı; ya Rusya doğrudan vurmuştu ya da Rusya’nın kontrolü altında bulunan Suriye rejimi vurmuştu. Her iki ihtimalde de adres belliydi. Ancak Ankara yine ölü taklidi yapmayı tercih etti.

Türkiye, Rus Büyükelçi Karlov suikastından sonra da egemenlik haklarından feragat etti. Rusya ile ilişkilerin tekrar bozulacağı korkusu, Ankara’yı iyiden iyi pasifleştirdi. Rusya, olayı soruşturmak için ortak komisyon kurulmasını teklif etti. Normalde egemen hiç bir ülkenin böyle bir teklifi kabul etmemesi gerekirdi. Fakat Ankara anında olumlu karşılık verdi. Sonrasında Rus ajanlar ve uzmanlarından oluşan heyet, olay yerinde incelemeler yaptı. Katile ait cep telefonunu dahi Rus komisyon heyeti incelemeye aldı. Bu, Türkiye’ye büyük bir hakaret olmasına rağmen kimsenin ağzını bıçak açmadı.

Erdoğan’ın, Esad’ı devirmek için Suriye’ye girdiklerini söyleyip Rusya’dan gelen “İzahat bekliyoruz” açıklaması sonrası çark etmesini de buraya ekleyebiliriz.

İBADÎ’YE GÜRLEDİ AMA BAŞİKA KAMPINI TAŞIMA KARARI ALDI

Geçtiğimiz Kasım ayında Türkiye ile Irak, Başika kampı nedeniyle karşı karşıya geldi. Bağdat yönetimi, Türk askerinin bulunduğu kampın boşaltılmasını istiyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak Başbakanı İbadî’ye, “Sen benim zaten muhatabım değilsin, seviyemde değilsin, kıratımda değilsin, kalitemde değilsin.” dedi. İbadî, “Topraklarımızı kendi adamlarımızın kararlılığıyla kurtaracağız, video çağrısıyla değil” imasıyla cevapladı. Netice ne oldu? Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, 3 Kasım’da yaptığı açıklama ile Türkiye’nin Başika kampını taşıyacağını duyurdu. Tıpkı Rum bakanın yıllar önce dediği gibi Erdoğan o kadar esmiş gürlemiş ama sonuçta Bağdat’ın dediği olmuştu.

YUNAN BAKAN’DAN ERDOĞAN’A: SALAKÇA

Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos’un, Aralık ayı başında Erdoğan’ın Lozan çıkışını, “Salakça” şeklinde yorumlamasını da unutmamak gerek.

Bu liste uzar gider. Erdoğan’ın bir büyük devlete yakışmayacak bütün zikzaklarını, ‘tükürdüğünü yalamak’ şeklinde yorumlanan bütün geri adımlarını, diz çöküşlerini yazmak için sayfalar lazım. Türkiye’yi düşürdüğü nokta maalesef fiili bir işgali gerektirmeyecek kadar kötü. Sınırları kalbura dönmüş, teröristlerin sabah akşam elini kolunu sallayarak giriş çıkış yaptığı, Ankara’nın kalbi Devlet Mahallesi dâhil her yerinde bombalar patlatılan, terör eylemi istihbaratlarının MİT veya Emniyet’ten değil yabancı ülke gizli servislerinden alındığı, askeri darbe girişiminin dahi istihbarat teşkilatından değil bir rivayete göre enişteden, bir diğer rivayete göre de Putin’in danışmanından alındığı bir ülke…

Ortada ele geçirilecek bir ülke kalmış mı gerçekten?

[Ahmet Dönmez] 5.1.2017 [TR724]

Siyasetnameler ışığında ideal devlet yönetimi [Konuk Yazar: Dr. Serdar Efeoğlu]

Devleti yönetenler her türlü yetkiyi elinde bulundurmanın verdiği güçle zaman içinde hukuk sistemini bir kenara bırakarak keyfi uygulamalara girişmekte ve iktidarı bir zulüm aracı haline getirmektedir. Müslüman düşünürler Emevîlerin istibdada dayanan yönetim tecrübesini yaşadıktan sonra değişik eserlerle çözümler teklif ederek Hükümdarın “despot ve zalim” bir kişilik haline gelmemesi için uyarılarda bulunmaya ve devletin nasıl olması gerektiğini anlatmaya çalıştılar. Mesela İmam Ebu Yusuf, Harun Reşid’in isteğiyle yazdığı Kitabü’l Harac’ın girişinde hükümdara Allah’ın büyük bir saltanat ihsan ettiğini, ancak adaletle hükmetmediği takdirde ahirette hesabının zor olacağını belirtti.

‘Cahil Şehir’, ‘Fâsık Şehir’, ‘Karakteri Değişmiş Şehir’

İslam tarihinde hükümdarlara tavsiyelerde bulunmak amacıyla bilge kişiler veya devlet adamları tarafından yazılan eserlere “siyasetname” adı verilmiştir. Bu eserlerin en çok bilineni Nizamülmülk tarafından Sultan Melikşah’a sunulan Siyasetnamedir. İmam Gazali, Maverdi, Farabî ve İbn-i Teymiye gibi kişiler yazdıkları eserlerde yaşadıkları dönemin özeliklerine göre ideal yönetim ilkelerini belirlemeye çalıştılar. Devlet yönetimi alanında önemli eserler veren Farabî, Medinetü’l Fazıla’da, ancak erdemli insanların erdemli bir devlet kurabileceklerini ileri sürdü. Farabî’ye göre erdemli şehrin en önemli özelliği insanların birbirleriyle yardımlaşması ve uyumlu bir şekilde yaşamasıdır. Fakat ideal devlet çoğu zaman oluşmadığından “Cahil Şehir, Fâsık Şehir, Karakteri Değişmiş Şehir, Doğru Yolu Bulamamış Şehir” gibi eksik yapılar söz konusu olur.

Farabî devleti yönetecek hükümdarın sahip olması gereken on iki özellik belirlemiş, bunların tamamının sadece peygamberlerde olabileceğini, bu nedenle beş veya altı şartı sağlayan kişinin yöneticilik için yeterli olacağını belirtmiştir. Bu vasıflar; bedeninin mükemmel olması, büyük bir anlayış ve söylenen her şeyi anlama, mükemmel bir hafıza, asgari delille kavrama gücü, başkalarına derin bir bilgi aşılama kabiliyeti, ciddiyetsizlikten sakınma, altın ve gümüşe düşkün olmama, yeme, içme ve şehvette aşırı olmama, yalan söylememe ve yalandan nefret, âlicenaplık ve iyilikseverlik, adalet sevgisi, şiddet ve istibdattan nefret, adaleti kolaylıkla dağıtma gücü, yapılması gerekenleri yapmaktan korkmama, yeteri derecede servet sahibi olmadır.

Devletin işleyişine dair kriterler

Siyasetname geleneği Osmanlılarda da devam etmiş; bu eserlerde Farabî gibi ütopyalar yerine hayatın içinden tespit ve öneriler yer almıştır. Osmanlı Klasik Dönemine (1300-1600) dair eserlerde devlet yönetiminin temel prensipleri öne çıkarken, 17. yüzyılda ülkede yaşanan aksaklıklar tespit edilerek çözüm önerileri getirilmiş, 18. yüzyıldan itibaren de Avrupa örnek alınarak yapılması gereken yenilikleri içeren eserler yazılmıştır. Klasik Dönem yazarlarından Tursun Bey, Kınalızade, Gelibolulu Mustafa Âli ile 17. yüzyılın meşhur bilgini Kâtip Çelebi devlet işleyişine dair bazı temel kriterleri öne çıkarmışlardır. Bunların başında “devletin gerekliliği” ilkesi gelmektedir. İslamiyet’in temel prensiplerinin uygulanabilmesi için devlete ve otoriteye ihtiyaç vardır. Bu otoritenin merkezinde yer alan Padişahın işleri ehil olanlara vermesi ve halkın halinden haberdar olması gereklidir. “Âlemin kalbi” olan Padişah, toplumsal düzeni korumalı, ülkede adaleti temin etmelidir.

Siyasetname yazarlarının ortaya koyduğu ikinci kriter olan “nizâm-ı âlem” ise kamu düzeninin korunması düşüncesidir. Yazarlar 17. Yüzyılda yaşanan kargaşayı ve problemleri “nizâm-ı âleme ihtilal ve reaya ve berayaya infial” şeklinde değerlendirerek “Bir kavim kendi halet-i ruhiyesini değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirip bozmaz (Ra’d, 13/11)” ayetini öne çıkarmışlardır.

Siyasetnamelerde ‘adalet’

Osmanlı yönetim anlayışının en önemli prensibi “adalet” kavramıdır. “Adalet mülkün temelidir” şeklinde ifade edilen bu ilke, bütün siyasetname yazarlarının vurguladığı bir kavramdır. Birçok yazar hadis olduğu da rivayet edilen “Küfür ile dünya durur, zulüm ile durmaz” vecizesine yer vererek adaletin sağlanmasının önemini belirtmiştir. Yani kâfirlerin yönettiği bir devlet bile adaletli yönetimle varlığını sürdürebilir, ancak zalim bir devlet Müslümanların yönetiminde bile olsa yaşayamaz. Osmanlı dönemindeki isyanlarda hep adalet vurgulanmış; isyan eden yeniçeriler, sipahiler, medrese öğrencileri ve halk “adalet isteriz” diyerek ayaklanmışlardır.

Yazarların sürekli vurguladığı kavramlardan birisi de “kanun-i kadim” kavramıdır. Bu ifadeyle bir taraftan “şer-î hukuk”, diğer taraftan da “örfî hukuk” anlaşılıyor, padişahın icraatının kanunlara uygun olması amaçlanıyordu. Hükümdar, Fatih Kanunnamesi’nde görüldüğü gibi örfî hukuk alanında düzenlemeler yaparak “yasama” yetkisini kullanıyordu. Siyasetname yazarları ayrıca “emanetlerin ehline verilmesi” prensibini vurgulamış ve “Gerçekten Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder (Nisa, 4/58)” ayetinden hareketle tayin edilecek kişilerin gerekli vasıfları taşıması gerektiğini ifade etmiş, hak etmeyen kişinin yüksek makamlara getirilmemesi gerektiğini belirtmişlerdir. Tayinlerde liyakat ve ehliyet esas alınmalı, rüşvet ve kayırma ile görevlendirme yapılmamalı, özellikle “maraz-ı bî-ilac (ilacı olmayan hastalık)” olan rüşvete bulaşmış kişilere görev verilmemelidir. Ayrıca reayaya sahip çıkılmalı, halk Padişaha Allah tarafından emanet olarak verildiğinden kaldıramayacağından fazla yük yüklenmemeli, huzur ve güven içinde yaşaması sağlanmalıdır.

Uygulamada yapılan yanlışlar

Siyasetname yazarları ideal şartları ortaya koymaya çalışarak eserlerini kaleme alsalar da Osmanlı tarihine baktığımızda bu kriterlere uyan padişahlar olduğu gibi bazen de dikkate alınmadığı görülmektedir. Örneğin Kanuni has odabaşısı İbrahim Ağa’yı sadrazam tayin ederek hiyerarşiyi alt üst etmiş, 3. Murat oğullarının sünnet merasiminde halkı eğlendiren hokkabaz, cambaz vs. kişileri Yeniçeri Ocağı’na kaydettirerek kanun-ı kadim’e uymamış, bazen de makamlar rüşvetle satılmıştır. Bazı hükümdarlar ise geçen yazımızda söz ettiğimiz gibi keyfi olarak muhaliflerin mallarını müsadere ettirmiştir. Geçmişten bugüne bu tür yanlışlıklar karşısında yöneticileri uyaran bilge kişiler ise birçok zulme maruz kalmış, sürgün veya hapisle cezalandırılan âlimler ve tasavvuf büyükleri olmuştur.

Yöneticilerin adaletle hükmetmesi ve devletlerin varlığını sürdürebilmesi için gerekli ilkelerin birçoğu elbette günümüzde de geçerlidir. Bugün siyasetname yazarlarının vurguladığı kriterler itibarı ile bakıldığında ülkemizde adaletle hareket etme endişesinin olmadığı, emanetlerin ehline verilmediği, tayinlerin liyakate göre değil, “düşük profil” ve adam kayırma ile yapıldığı, rüşvetin devleti zarara uğratmadığı gerekçesiyle suç olarak bile değerlendirilmediği, insanların hiçbir delil olmadan hapse atıldığı bir dönem yaşanmaktadır. Bu yanlışlıklar karşısında yöneticileri uyarmanın, cahilliğin alkışlandığı bir ortamda mümkün olmadığı çok açıktır. Devleti yönetenlerin vasıflarının Farabî’nin tanımladığı on iki özelliğe uygun olup olmadığının değerlendirmesini ise değerli okuyuculara bırakıyorum.

Kaynaklar: Hüseyin G. Yurdaydın (Çev.), “Farabî’nin Siyasi Nazariyeleri”, AÜDTCF Dergisi, S. VIII; Mehmet Öz, Osmanlı Siyaset Düşüncesi, İslami Araştırmalar, S. XII; Demokaan Demirel, “Farabî’nin İdeal Devleti: Erdemli Şehir”, NÜ İİBF Dergisi, C. 7, S. 1.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 5.1.2017 [TR724]

Karanlıktayız, hangi ‘aydınlatma’ya zam yapıyorsunuz? [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Millet karanlıkta, soğukta titrerken hükümet, yandaş elektrik dağıtım şirketlerine kıyak geçti. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) 1 Ocak-31 Mart arasında uygulanacak elektrik tarifesinde dikkat çeken bir değişiklik yaptı. Buna göre genel aydınlatma fiyatı yüzde 21,3 zamlandı.

Ticarethaneler, meskenler ile tarımsal sulamadan kesilen dağıtım bedeli de zamdan etkilenecek. Böylece bu tarife gruplarında yapılan yüzde 3 indirim de ortadan kalktı. Zammın ne kadarının dağıtım şirketlerine, ne kadarının iletim hizmeti için TEİAŞ’a, ne kadarının kayıp ve kaçak kullanımına gideceği de tespit edilemeyecek. Zira EPDK ‘sadeleştirme’ adı altında faturalarda tam bir karartma uyguluyor. Neyin parasını ödediğimizi bilmemek de bir ayrıcalık!

TETAŞ, KÖMÜR SANTRALLERİNDEN NİÇİN PAHALI ELEKTRİK ALIYOR?

Elektrik faturalarında görülmeyen ‘genel aydınlatma’ ücretindeki artış, vatandaşı etkilemeyecek gibi görünse de hakikat öyle değil. Girift mevzuu Bilal’e anlatır gibi sadeleştireyim.

Kamu adına toptan elektrik alım-satım işlemlerini Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) yürütüyor. Yerli kömür santrallarından yüksek fiyatlı elektrik satın alan TETAŞ piyasa fiyatlarına göre 660 milyon TL fazladan ödeme yapacak. 2016’da 246 milyon TL bu şekilde kömür santralleri işleten yandaş şirketlere aktarıldı.

Artan zararın karşılanabilmesi için elektrik fiyatının artırılması lazım. Amma velâkin TETAŞ’ın fiyat artırması halinde elektrik faturaları daha da kabaracak. Zam yapılmazsa döviz borçları yüzünden zor günler geçiren ve hükümetin kapısından ayrılmayan dağıtım şirketleri cebinden fark ödeyecek.

REFERANDUM ÖNCESİ ALENİ ZAM OLMAZ

Dağıtım şirketlerine yük bindirmeyecek vatandaşa da hissettirmeyecek bir formüle ihtiyaç vardı. Zira baharda referanduma gitmeyi düşünen hükümetin yapacağı en son zam elektrik zammı olacaktır. Bir rey bile Saray’da mukîm zâtın tek adamlığının tescili açısından altından daha kıymetli.

Doğrudan elektriğin perakende satış fiyatına zam yapmak yerine TETAŞ üzerinde zımnen ‘görev zararı’ oluşturuluyor. Ardından bu görev zararı ‘genel aydınlatma’ adı altında bakanlık, ilgili kurumlar ve belediyeler tarafından TETAŞ’ın hesaplarına aktarılan paralarla karşılanıyor. Yani para yine vatandaşın cebinden çıkıyor.

VATANDAŞ FAZLADAN 192,5 MİLYON TL ÖDEYECEK

37 milyon abone ay sonunda kendi hesabından ödemediği için TETAŞ’ın zararını (2015 zararı 559 milyon TL) sübvanse ettiğinin farkına bile varmıyor. Bunun verdiği pervasızlıktan olmalı ki EPDK 31 Aralık 2016’da bu çetrefilli formülle birilerinin cebine milyonlarca lira girmesini sağlayacak kılıfı ‘elektriğe zam yok’ müjdesi ile duyurdu.

Üstelik zam Resmî Gazete’de yayımlandığı gibi yüzde 21,3 ile mahdut kalmadı. TETAŞ’ın kalem oyunları zammı genel aydınlatma tarifesini toplamda yüzde 29,4 yükseltti. EPDK’nın yeni tarifesiyle ilgili bakanlık ve belediyelerin yani kamunun ödediği genel aydınlatma bedeli kilovat saat başına 25,7 kuruştan 31,2 kuruşa çıktı.

Genel aydınlatmanın önümüzdeki 1 yıl için de en azından 2015 yılı seviyesinde olacağı dikkate alındığında kilovat saat başına yapılan 5,5 kuruşluk zam sebebiyle vatandaşın cebinden 2016’da 192,5 milyon lira fazladan para çıkacak.

SOKAK LAMBASININ SAYACI EVLERİMİZDE

Elektrik Mühendisleri Odası’nın feryadını ne duyan var ne yazan. Hükümet enerjide de Türkiye’yi duvara toslattı. Hem yandaş şirketlere ‘alım garantisi’ verdiği için pahalı elektrik almaya devam ediyorlar. TETAŞ’ın devasa zararını da vatandaşın üzerine yıkıyorlar.

Genel aydınlatma’ deyip geçmeyin, elektrikler kesik olduğu günlerde bile sokak lambaları yanıyor. Evinde karanlıkta, doğalgaz olmadığı için üşüyen vatandaş sokak lambalarının parasını zamlı ödediğinin farkında bile değil.

ALGI ÜSTADI DAMAT FIRÇA ATARKEN…

Sanayide imalat elektrik olmadığı için durmuş. Zarar milyar TL’yi aşmış. Kimin umurunda? Wikileaks’in açıkladığı e-postalar gösterdi ki Enerji Bakanı Damat Berat Albayrak tam bir algı üstadı. Kabiliyetini yine konuşturdu. Bürokratı aldı karşısına bastı fırçayı. Günlerdir karanlığa gark olan halkın öfkesini dindirmiş oldu

Elektrik krizine çare bulamasa da halkla ilişkiler faaliyeti mutlu sonla bitsin diye eliyle baklava ikram etti çalışanlara.

‘Arıza’ diyorlarsa arızadır, kurcalamaya gelmez. Arıza yahut ‘planlı kesinti’ altında kesintileri semt semt gezdirmek de bir zekânın eseri. Haksızlık etmeyelim. Bu kadar dolambaçlı yollar ve Twitter fotoğrafları için gece yarılarına kadar sancı çekiyorlar.

Karanlığa küfretmek yerine en yakın bakkaldan kâfi sayıda mum alalım. Mum yoksa ısrarlı isteyelim bakkalımızdan. Mum ışığında romantik ortamı kış ortasında bizler için hazırlayan Damat ve ekibine şükran borcumuzu da sokakta yanan lambaların zamlı faturalarını can u gönülden ‘aldım, kabul ettim’ diyerek ödeyelim.

Kimse vatan haini olmak istemez herhalde!

***

SANAYİDE ÇARKLAR DURDU, ZARAR 2 MİLYAR TL

-İstanbul ve çevresinde geçen hafta başlayan elektrik kesintileri devam ediyor. Cuma günü de İstanbul’un ekseriyetine elektrik verilmeyecek.

-Elektrik kesintisi sebebiyle evlere, okullara doğalgaz ve su verilemedi. Kombi ve kaloriferler çalışmadığı için hane sakinleri battaniyelere sarılarak ısınmaya çalıştı. İstanbul’da mum bulunamıyor.

-Jenaratörü olan iş yerlerinin mazot ve benzin talebi artırınca akaryakıt istasyonlarında kuyruklar oluştu.

-15 milyonluk İstanbul’da akşam saatlerinde sokak lambaları ve araba farları haricinde aydınlatma olmayınca ‘karanlık bir şehir’ görüntüsü oluştu.

-Elektrik olmadığı için birçok fabrikada üretim durdu. Özellikle İkitelli, Dudullu, Gebze ve Çerkezköy gibi organize sanayi bölgelerinde (OSB) kriz büyüyor.

-Elektrik tüm gün gelmediği için birçok şirket sabah işe gelen personeli evlerine geri gönderiyor.

-Sadece İkitelli OSB’de 30 binden fazla işletme ve 300 bine yakın çalışan kesintilerden etkilendi.

-Doğalgaz yetmediği için doğalgaz santrallerinin elektriği kesildi ve elektrik ihtiyacına cevap veremeyen Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ), demir-çelik fabrikalarına, çimento fabrikalarına ve OSB’lere elektrik vermiyor.

-Türkiye’de OSB’lerin yüzde 90’ında elektrik yok. Elektrik olmadığı için bilgisayarlar bile açılamadı. PTT, noter, kargo şirketleri gibi hizmet sektörüne ait şirketler bile hizmet veremiyor.

-Otomotiv fabrikalarında mecburi paydos verilmesi günlük 300 milyon Euro zarara yol açtı. Kesintilerden ötürü sanayide iş günü kayıpları oldu ve zarar 2 milyar TL’yi buldu.

[Semih Ardıç] 5.1.2017 [TR724]

Asıl korkmanız gereken şu [Tarık Toros]

Attığı tweet yüzünden hışma uğrayan son kişi Barbaros Şansal. Yalnız onun durumu biraz özel. Kuzey Kıbrıs’taydı, yaka paça sınır dışı edildi. Gerçi, Kıbrıs polisi bunu gönülsüz yaptı ama ada yönetiminin siciline işledi bir kere. KKTC Cumhurbaşkanı düşünsün.

Şansal, İstanbul uçağına bindirildiği anda yolcuların saldırısına uğradı. İner inmez uçağın merdivenlerinde ise hava meydanı çalışanları az kalsın linç ediyordu. Niye? Paylaştığı video mesajında “Bokunda boğul Türkiye” dediği için. (Artık alenileşen bir ifade için yazıda biplemeye gerek duymadım).

TUTUKLANMA NEDENİ BAŞKA

Video mesajını o gece eş zamanlı gördüm. Reina saldırısı olmamıştı henüz. Saldırı ile birlikte hızla paylaşılmaya başlandı. Başka gece olsa başını ağrıtmazdı, zamanlaması kötüydü.

Sonra… Türkiye’ye özgü bir şey oldu. Hışma uğradığı bu laftan değil Reina katliamının ardından attığı tweet yüzünden tutuklandı:

“İşletmecisi ve tüm çalışanları Alevi olduğu için, Noel baba kılığındaki sünni müslümanlar İstanbul’da silahla insanları taradı. Özeti budur.”

Şansal, bunun kendisine ait olmadığını, fotoşopla dolaşıma sokulduğunu söylüyor. Şahsen o gece, bu tweet’in caps’ini yani ekrandan çekilmiş resmini gördüm. Teyit etmek için hızla Şansal’ın hesabına baktım. Yoktu (belki de yazıp sildi, bilmiyorum). Ama şunu gördüm:

“Mal sahibi Musevi (Alarko), davacı Sünni (Doğuş Holding), işletmeci Alevi… Noel baba ha. HS!!!”

Mahkeme bakacak, itirazları değerlendirecektir.

MESAJA BAKALIM

Şansal’ın önce lafla tacize uğradığı sonra fiziki lince maruz kaldığı video mesajına bakalım:

“Bu kadar gazeteci tutukluyken…

Bu kadar çocuk taciz ve tecavüz görürken…

Bu kadar yolsuzluk, rüşvet almış başını giderken…

Bağnazlar, sokakta tebliğcilerle pislik dağıtırken…

Siz hala yeni yılı mı kutluyorsunuz.

Yok yok ben kutlamıyorum.

Hadi siz kutlamaya devam edin.

Bu kadar pisliğin, rezaletin, sefaletin içinde.

Bokunda boğul Türkiye!” 

DÜŞÜNENLERİN DÜŞÜNCESİ

İşitiyorum ve takip ediyorum. Barbaros Şansal, azımsanmayacak bir kitlenin duygularına tercüman olmuş. Üslubu böyle, itirazı olan aynı sertlikte cevap verebilir. Robert de Niro’nun, ABD’nin seçilmiş başkanı Trump’a, “O bir domuz, yüzüne yumruk atmak istiyorum” dediği bir dünyada yaşıyoruz. Ne bir linç girişimi oldu, ne de tutuklama. Herkes işinde gücünde.

HADDİNİ BİL..!

Acaba neden azımsanmayacak bir kitle “Türkiye boğulursa boğulsun, çökerse çöksün, bunu hak ediyor” diye düşünüyor? Şansal’ın mesajı değil mühim olan… Üzerinde durulması gereken, bu fikrin destek bulması. Tıpkı, Cübbeli’nin “Satranç oynayan lanetlenmiştir. Oynayana bakan da domuz eti yiyen gibidir” mesajının destek bulması gibi. Tıpkı, “Barbaros Şansal’a haddini bildirin” düşüncesinin eyleme dönüşmesi gibi. Üstelik “haddini bildirin” diyen kişi bir haber spikeri. Daha geçen sene çalıştığı binayı benzer biçimde tahrik edilen kişiler basmış, yine aynı binada program yapan Ahmet Hakan, takip eden günlerde saldırıya uğramıştı.

BİNDİRİLMİŞ ŞUBELER

Ne ara böyle vahşileştik bilmiyorum. Hadi diyelim ki, geçen sene Hürriyet binasına “bindirilmiş kıtalar” sevk edildi, kapı çerçeveyi indirdiler. Barbaros Şansal olayında, “haddini bildirin” diyen CNN Türk spikeri… Onu linç etmeye çalışanlar ise bindiği uçağın yolcuları ve hava meydanı çalışanları. Demek ki artık bindirilmiş kıtalara ihtiyaç kalmamış, hemen her yerde birer şubesi var! Ve demek ki, kutuplaştırma çalışmaları olgunlaşmış, meyve vermeye başlamış. Asıl korkmamız gereken de bu işte.

Barbaros Şansal’a geçmiş olsun. İçi rahat olsun, içerisi dışarıdan daha güvenli. İnşallah tez zamanda hürriyetine kavuşur.

[Tarık Toros] 5.1.2017 [TR724]

‘Terörle yaşamaya alışma’ Türkiye! [Berk Uluç]

Türkiye, üyesi olduğu NATO, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi özgür dünyayı (free world) temsil eden kurumlar ve bu kurumlara üye devletler göz önüne alındığında, sistematik teröre bu denli yenik düşmüş tek ülke. 2017 yılının ilk dakikaları bahsi geçen özgür dünya başkentlerinde coşkulu kutlamalar yaşanırken, Türkiye yeni yılın ilk saatlerine malesef terör ile uyandı. İstanbul’da Reina gece kulübüne giren ve eşgali henüz tam olarak aydınlatılamayan IŞID terör ürgütü üyesi, 39 kişiyi öldürürken, onlarcasını da yaraladı.

Şüphesiz buna benzer terör saldırıları dünyanın farklı coğrafyalarında da vuku bulmakta. Paris’te yaşanan Charlie Hebdo, Brüksel hava alanında geçtiğimiz yıl meydana gelen terör saldırısı, Tunus’lu bir selefinin Berlin Noel Meydanı’nda bulunan binlerce insanın arasına tır ile dalması hadisesi ve benzerleri. Ancak, tüm bu terör saldırıları göz önüne alındığında Türkiye’nin terör ile imtihanının farklı nitelikler ve hususiyetler taşıdığı ortada.

Örneğin, 2016 yılında Fransa’da meydana gelen terör saldırısı sayısı üç (bıçaklama hadiseleri hariç). Aynı yıl Almanya’da yaşanan terör ve bağlantılı saldırıların sayısı dört. 2016 yılında İngiltere’de kayıtlara geçen ciddi bir terör saldırısı olmazken, Belçika’da gerçekleşen terör eylemi sayısı iki. Bu saldırı sıklığının Türkiye’de tekabül ettiği rakamlara baktığımızda malesef son derece kaygı verici bir durumla karşılaşmaktayız. New York Times’in yayınladığı rakamları incelediğimizde, son bir yılda Türkiye’de 19 kez büyük çaplı terör hadisesi yaşandığı ve yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği anlaşılmakta.

Terörle mücadele stratejisi iflas etti

Türkiye’nin terör ile mücadele stratejisinin iç ve dış politik bir takım sebepler neticesinde son iki yıldır tamamiyle iflas ettiğini ve bu nedenle Türkiye’nin terör ile mücadele edemeyen ülkeler ligine girdiğini de belirtmek durumundayız. Terör ile mücadeleyi iflas noktasına getiren en önemli iç siyasal gelişmelere baktığımızda karşımıza iki kritik husus çıkmakta. İlk olarak, 7 Haziran 2015’ten bu güne doğu ve güneydoğu bölgelerinde sivil-terörist ayrımı gözetmeksizin devam etmekte olan askeri operasyonların Türkiye’ye bilançosu çok ağır oldu. AK Parti hükümetinin para-militer (SADAT, Hizbullah) unsurları da devreye sokarak sürdürmekte olduğu operasyonlar, yüzlerce sivilin ölmesi ve yarım milyondan fazla insanın bölgeden cebren ayrılmak durumunda kalması sonucunu doğurdu. Aynı dönemde, PKK sivilleri de hedef alan dokuz terör saldırısı gerçekleştirerek, yüzlerce vatandaşımızın hayatını kaybetmesine sebep oldu.

Yetişmiş kadroların tasviyesi teröre karşı caydırıcılığı akamate uğrattı

Türkiye’nin teröre karşı caydırıcılığını akamate uğratan ikinci ve belkide en önemli iç siyasal gelişmeye baktığımızda, 2013 yılından bugüne ‘paralel devletle mücadele’ bahanesi ile binlerce yetişmiş istihbarat, emniyet ve askeri personelin görevlerinden alınması durumu karşımıza çıkmakta. Bu yetişmiş kadroların yerlerini dolduran son derece tecrübesiz personel ise, gerçekten milli güvenliğimizi tehdit eden unsurlarla ilgilenmek yerine, 2015 yılında son derece keyfi ve siyasal saiklerle yenilenen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni jakoben bir tavırla yorumlayarak, terör ile mücadelenin etkinliğini minimize ettiler.

16 askerimiz El-Bab’ta şehit edildi, iki askerimiz canlı canlı yakıldı, ama..

Diğer taraftan, Türkiye’nin muhtelif şehirlerinde son bir buçuk yılda IŞID tarafından organize edilen 6 farklı terör eyleminin AK Parti hükümetinin özellikle Suriye özelinde aldığı dış politik kararlarla da son derece yakın bir iltisakı var. Türkiye an itibariyle Suriye’de son üç yıldır ‘’öfkeli Sunni gençler bunlar’’ dediği, yer yer müsamaha gösterdiği, ve Can Dündar gibi isimlere göre daha önce beraber çalıştığı IŞID ile mücadele etmekte. Geçtiğimiz haftalarda bu mücadele devam ederken 16 askerimiz El-Bab’ta şehit edildi ve IŞID tarafından yakalanan iki askerimiz canlı canlı ateşe verilerek yakıldı. Daha kaygı verici olan durum ise şu ki, 3 Ocak’ta İngiliz Independent gazetesine konuşan IŞID’a yakın bir kaynak, yılbaşı gecesi Istanbul Reina’da meydana gelen terör saldırısına benzer saldırıların artarak devam edeceğini, ve IŞID kadrolarının Suriye’de yaşananlardan ötürü Türkiye’ye karşı son derece kin ve nefretle dolu olduklarını belirtti.

Tüm bu gelişmeler ışığında şunu söylemek mümkün; 2015 Haziran’ında AK Parti hükümeti tarafından ortaya konan terörle mücadele strateji belgesi özellikle PKK ve IŞID gibi terör örgütlerine karşı iflas etmiş ve sürdürülebilir bir caydırıcılık ortaya koyamamıştır. AK Parti hükümetinin Kürt siyaseti ve Suriye’ye dair angajmanları göz önüne alındığında, önümüzdeki günlerde Abdulkadir Selvi’nin de ifade ettiği gibi ‘’terörle yaşamaya alışmak’’ zorunda kalabileceğimiz son derece muhtemel.

[Berk Uluç] 5.1.2017 [TR724] BerkUluc@Tr724.com

2017’ye girerken ışıltılı kostümler ve Rıza-yı ilahî ekseni [Veysel Ayhan]

Bazı sözleri, kimi cümleleri insan, hayatının her diliminde tekrar etmeli. Tıpkı İhlâs Risalesini 15 günde bir tekrar etmek gibi. Bu tekrar yapılmazsa, düsturlar tekrarlanarak içselleştirilmezse dünyanın ve hizmetin vasıta ve araç olduğu unutulur. İnsan ya kendine baka baka kendinde kaybolur veya mesleğini putlaştırıp onda boğulur. Sonra kader bir çekiç darbesiyle sırça köşkünü tuz buz ettiğinde atfı cürümlere girer, kadere taş atar… İki yıl önceden bir alıntı:

“Çok güzel futbol oynuyorsunuz. Art arda goller de atmışsınız. Maçın bitmesine yarım saat var. Teknik direktör beklemediğiniz anda sizi kenara alır. Canınız sıkılır. Çünkü maça daha yeni ısınmışsınızdır. Atacağınız goller vardır. Yaptığı size göre yanlıştır. Ama sonuçta teknik direktör bir insandır. Tabii olarak yaptığı yanlış olabilir. Bu, zor bir sınavdır. Hırçınlık yaparsanız, kaybedersiniz. Öfkelenirseniz, takım disiplinini bozarsınız. Hem teknik direktöre, hem takım arkadaşlarınıza, hem de taraftarınıza saygısızlık yapmış olursunuz.”

ÖNEMLİ OLAN ALLAH’IN MURADI

Konuyu futboldan ‘hizmet’e getirip teşbihe devam edelim. Sahada gol atarken mi, yedek kulübesinde otururken mi, maçta haksızca kırmızı kart görüp atılınca mı, yoksa daha ötesi ihraç edilmiş seyircilerin arasında otururken mi ‘Allah nazarında daha değerliyim’ bilemem.

Yapılan amellere değer takdir edecek olan Allah’tır. Benim beğenmem ve takdir etmemin önemi yok. Belki de büyük bir tevazu ile başım önümde yedek kulübesine doğru gidişim ‘attığım goller’den daha fazla kabule karin olur.

DÜŞERKEN TEVECCÜH EDEBİLMEK

Asıl olan ülkeler fethetmek, memleketi kurtarmak değil. Büyük işlere imza atmak da değil. Önemli olan Allah’ın takdirine razı olup Rıza makamını avlamaya çalışmak ve sadakatin sınandığı zor ‘hallerde’ O’na teveccühten vazgeçmemektir. Aşkla şevkle hizmet edip koşarken Allah’a teveccüh nisbî olarak kolaydır. Zor olan, sendelerken teveccüh edebilmek… Düşerken teveccüh edebilmek… İtilip kakıldığında, memleket memleket sürüldüğünde teveccüh edebilmek…

Fevkalade büyük bir doktorum, Lokman Hekim’i aratmıyorum. İyi bir akademisyenim, orijinal te’liflerim mebzul ve emsalsiz. Efsanevî bir polisim, en zor vak’aları ben çözüyorum. Müdakkik bir savcı, hassas bir hâkimim adalet dağıtıyorum. Alabildiğine zenginim, himmet üstüne himmet veriyorum. Bilmiyorum bu haldeyken mi; yoksa cerrahken neşterim elimden alındığında, akademisyenken kürsüm gittiğinde, polisken yaldızım söküldüğünde,  savcıyken dosyam alındığında, hâkimken tokmağım kırıldığında, zenginliğimi kaybedip ‘olmayanı vermeye’ çalışırken mi daha fazla ‘Hak’ yörüngeli ve ‘Rıza’ eksenliyim? Bilmiyorum hizmetim elimden alınmış -ki elimden alanın gerçekte Allah olduğunu bilecek kadar muvahhidim- bir kenarda boynu bükük sabırla ve Allah’ın takdirine eşsiz bir saygıyla iki büklüm beklerken gök kapıları ihtizaza gelip de daha kolay açılıyor olmasın?

ZİNDAN KIYAFETİ Mİ, PADİŞAH KAFTANI MI?

Kader bir gün bana vali kostümü giydirir. Ertesi gün kaymakam. Bir başka gün tapu kadastro memuru. Günü gelir mahkemede mübaşir. Kaderin ‘artık bunu giy’ dediği her üniforma -velev ki zindan kıyafeti olsun- Allah’tan gelmiştir. Zulmün talihsiz ve zavallı esbapçıklarına değer atfetmeye gerek yok. Allah’tan gelen bir zindan kıyafeti Allah’tan gelmeyen padişah kaftanına yeğdir. Hazreti Yusuf (as) gibi kuyudan saraya veya Hazreti İbrahim (as)  gibi saraydan ateşe… bir farkı yok. İki farklı salih döngü.

Biz böyle bir kabûl ve teslimiyetteyken Allah belki de bizi gök ehline misal gösterir. Melekler gıptayla çevremize doluşur. Gök ehli kafile kafile ziyaretimize gelir. Ama önemli olan bu da değil, Allah’ın ‘Ben sizden razıyım’ ünsünü daha dünyadayken bu ‘ilahi ve kudsi düşüş’ler vesilesiyle duyabilmektir.

[Veysel Ayhan] 5.1.2017 [TR724]

‘Bir halt ettiği yok’ [Vehbi Şahin]

Akıl tutulması yaşıyor AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan…

Türkiye’nin sorunlarını unutmuş durumdalar.

Bir an önce içine düştükleri kurt kapanından kurtulmaya çalışıyorlar.

Buldukları sihirli formül ise Erdoğan’ı ‘Başkan’ yapmak…

Tüm mesailerini buna ayırıyorlar.

Ülke yas evine dönmüş, ocaklara ateş düşmüş umurlarında değil.

Onca saldırı, suikast ve terör eylemi olduğu halde kendilerini hiç ama hiç sorumlu tutmamaları, üzerinde doktora tezi yazılacak kadar önemli bir psiko-sosyal vaka bence…

Sanki ülkeyi 15 yıldır onlar yönetmiyor.

Her elim olaydan sonra suçu üzerlerine atacak bir ‘düşman’ bulmaları utanma, sorumluluk duyma ve yönetme kabiliyetlerini yitirdiklerinin en net göstergesi…

TÜNEL AÇMAK DAHA ÖNEMLİ

Beşiktaş ve Kayseri’de onlarca insan teröre kurban gitti.

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve AKP üyeleri ne yaptı?

Maraş’ta yol, Boğaz’da tünel açtı.

Ankara’da Rus Büyükelçi bir polis tarafından katledildi.

Erdoğan ve AKP, el birliğiyle katili hemen Cemaat’le ilişkilendirmeye kalktı.

Yalanları kısa zamanda ortaya çıkınca konuyu gündemden düşürdüler ve meselenin unutulmasını beklemeye başladılar.

En son yılbaşı gecesi İstanbul Reina’da 39 kişi katliama uğradı.

Katil, elini kolunu sallayarak sırra kadem bastı. Beş gündür aranıyor ama bulunamıyor.

Hükümet ise sapasağlam ayakta. Ne istifa eden ne de sorumluluğu üzerine alan var.

IŞİD’E DOKUNMAK YASAK

Cumhurbaşkanı, Saray’da Bakanlar Kurulu’nu toplayıp “Yürütmenin başı benim” diyor ama “Eylemi ben yaptım” diyen IŞİD’e tek laf etmiyor.

AKP hükümeti de aynı durumda.

Sadece hamaset yapıyorlar.

Kamuoyunun merakını giderecek net bilgi vermiyorlar.

Daha katilin kim olduğu bile belli değil.

Medyaya “İşte katil” denilerek fotoğraflar servis ediliyor.

Kısa süre sonra hedef gösterilen kişiler, ortaya çıkıp terör eylemiyle bir ilgilerinin olmadığını açıklamak zorunda kalıyorlar.

Daha ilginç olanı ne biliyor musunuz?

IŞİD, eylemi açıktan üstlenmesine rağmen sorumluluğu iktidarın ve havuz medyasının ABD’ye fatura etmeye çalışması…

HAVUZA GÖRE SORUMLU ABD

Aydınlık ve Akit’e göre “Baş şüpheli Amerika…”

Star gazetesi yazarları Ersoy Dede ve Yakup Köse failin ABD olduğundan o kadar eminler ki…

Başka delil aramaya gerek olmadığını düşünüyorlar.

Güvenlik uzmanı Mete Yarar, daha akıllı davranıp Reina katliamının, yapılış tarzı olarak IŞİD modellemesine pek uygun düşmediğini söylüyor.

Bu gibi yazarlar meseleyi bodoslama ABD’ye bağlamıyor.

Bunlar gazetecidir yazar söyler. Analiz yaparken varsa elinde bir delil ABD’yi de başka ülkeyi de sorumlu tutabilir.

Peki hükümetin bu konuda Washington’a işaret eder tarzda konuşmasına ne demeli?

Salı günü Başbakan Binali Yıldırım Meclis’te konuştu.

Ne beklersiniz?

Reina saldırısıyla ilgili merak edilen konularda açıklama yapmasını değil mi?

Bunu yapmadı Başbakan…

Katliamla ilgili detay vermek yerine açıktan ABD’ye suçlama yöneltmeyi tercih etti.

“Dünya, DEAŞ diyor; DEAŞ yatıyor, DEAŞ kalkıyor… Onlar yalandan mücadele ediyor. Mücadeleyi yapan sadece Türkiye. Amerika’nın da bir halt ettiği yok, diğerlerinin de bir şey yaptığı yok” dedi.

NEDEN TOZ KONDURMUYORLAR?

Hükümetin de Saray’ın da havuzun da Büyükelçi  suikastında El Nusra’ya, Reina katliamında da IŞİD’e tek laf etmemesini nasıl izah etmek lâzım bilemiyorum.

Ama ortada da bir realite var.

Tüm dünyayı karşılarına alma pahasına neden bu iki terör örgütüne toz kondurmaktan özenle kaçınıyorlar?

Tarafgir oldukları o kadar belli oluyor ki…

Saldırı olmuş, katil kaçmış, IŞİD eylemi üstlenmiş.

Hükümetin ne yapmasını beklersiniz?

Türkiye’de bu örgüte yönelik geniş çaplı bir operasyon yapmasını değil mi?

Bu yapılmadı mesela…

Sadece İstanbul ve Konya’da 16 kişinin gözaltına alındığı bilgisi kamuoyuyla paylaşıldı.

Bir de olaydan 4 gün sonra yani çarşamba günü İzmir’de örgüte operasyon yapıldığına dair bir haber servis edildi.

Doğan Haber Ajansı ise bunların Kırgız ve Uygur Türk’ü üç aile olduğu bilgisini paylaştı.

Hepsi bu…

CADI AVI DURMUYOR

Ama hükümet boş duruyor mu?

Tabii ki durmuyor.

Cemaate yönelik cadı avı tam gaz devam ediyor.

Anadolu Ajansı ile Doğan Haber Ajansı’nın servis ettiği haberlere göre 2017’in ilk 4 gününde Cemaat’e yönelik Türkiye’nin hemen her köşesinde yüzlerce operasyon yapıldı.

Kadın erkek yaklaşık 223 kişi gözaltına alındı.

Malatya’da 6, Balıkesir’de 11 kişi tutuklandı.

Hava Kuvvetleri’ne yönelik Konya merkezli 26 ilde eş zamanlı düzenlenen operasyonda 84 kişi hakkında yakalama kararı çıkartıldı.

Ayrıca İstanbul’da Bylock kullandıkları iddiasıyla 26 rütbeli asker daha tutuklandı.

Bunlar büyük illerde gerçekleştirilen ve iki ajansın haber yaptığı operasyonlar…

Haber yapılmayanları ise bilmiyoruz.

41.326 KİŞİ CEZAEVİNDE

Bildiğimiz tek veri Adalet Bakanlığı’nın birkaç gün önce yayınladığı rakamlar…

Buna göre 15 Temmuz’dan bu yana Cemaat’e yönelik operasyonlarda 103 bin 850 şüpheli hakkında işlem yapıldı.

Bunlardan 41 bin 326’sı tutuklanarak cezaevine konuldu.

İşlemleri devam eden 902 kişi de halen gözaltında bulunuyor.

Gördüğünüz gibi Erdoğan ve onun güdümündeki AKP iktidarı, şimdiye kadar görülmemiş bir cadı avını Cemaat’e karşı uyguluyorlar.

Sırf Cemaat’e gönül bağı var diye kadın-erkek, genç-ihtiyar ayrımı yapmadan şiddete bulaşmamış yüz binlerce masum insana aylardır zulmedip “terörist” muamelesini reva görüyorlar.

Öte yandan…

İnsanları katleden teröristleri, bu terör örgütlerine maddi-manevi destek verenleri ise görmezden geliyorlar.

Hem de bunu herkesin gözünün içine baka baka aleni yapıyorlar.

Sonra da çıkıp kendi hatalarıyla yüzleşmek yerine suçu başkalarının üzerine atmaya çalışıyor.

YÜZDE 1’İNİ YAPMADILAR

Başbakan Yıldırım, terör örgütü IŞİD ile gerçek kavgayı kendilerinin verdiğini, ABD’nin yalandan mücadele ettiğini iddia edip “Amerika’nın da bir halt ettiği yok, diğerlerinin de bir şey yaptığı yok.” diyor.

Kuldan utanmıyorsunuz bari Allah’tan korkun.

Sadece 2017’in ilk 4 gününde ne yaptığınız rakamlarla ortada…

Cemaat’e yaptığınız operasyonların yüzde 1’ini IŞİD’e yapmış olsanız hayatını kaybeden onlarca insan bugün yaşıyor olurdu.

Yarın birileri de çıkıp siz ne halt ettiniz derse ne diyeceksiniz hiç düşündünüz mü?

İŞTE 2017’NİN İLK 4 GÜNÜNDE CEMAAT’E YÖNELİK OPERASYONLARIN BİLANÇOSU…

1) Balıkesir merkezli 17 ilde ByLock operasyonu yapıldı. Gözaltına alınan 12 şüpheliden 11’i tutuklandı. 28 şüphelinin yakalanması için çalışma başlatıldı. Bir kişinin emniyetteki işlemleri sürüyor.

2) Antalya’da aralarında ilçe milli eğitim müdürü ve AK Parti eski ilçe başkanının da bulunduğu 4’ü kadın 19 şüpheli gözaltına alındı. Bir kişi ise aranıyor.

3) Hatay merkezli 13 ilde düzenlenen operasyonda muvazzaf astsubay, öğretmen, gardiyan ve zabıt katiplerinin bulunduğu 69 kişi gözaltına alındı.

4) Konya merkezli 26 ilde eş zamanlı düzenlenen operasyonda 84 kişi hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Hava Kuvvetleri’ne yönelik gözaltı çalışmalarının sürdüğü öğrenildi.

5) İzmir merkezli soruşturma kapsamında 10’u kadın 17 şüpheli gözaltına alındı. Bergama Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturmada haklarında gözaltı kararı bulunan 3 şüphelinin ise arandığı bildirildi.

6) Kahramanmaraş’ta 10 zanlı gözaltına alındı.

7) Rize’deki operasyonda 18’i emniyet mensubu 25 şüpheli gözaltına alındı.

8) Batman merkezli 30 kişinin yakalanmasına yönelik 16 ilde düzenlenen eş zamanlı operasyonda 21 kişi gözaltına alındı. Polis 9 kişiyi arıyor.

9) Malatya’da aralarında öğretmen ve rütbeli polislerin de bulunduğu 17 kişiden 6’sı tutuklandı.

10) Manisa merkezli 7 ilde düzenlenen operasyonda 12 kişi gözaltına alındı.

11) İzmir merkezli 16 ildeki operasyonda akademisyenler, asker ve bazı bakanlık görevlilerinin de aralarında bulunduğu 40 şüpheli gözaltına alındı.

12) Bursa merkezli 27 ilde düzenlenen operasyonlarda, 22 muvazzaf asker gözaltına alındı. 46 muvazzaf asker için de yakalama kararı çıkartıldı.

13) Elazığ’da asayiş uygulaması sırasında  Ankara Adliyesinde görevli iken meslekten ihraç edilen ve daha sonra hakkında yakalama kararı verilen bir Hakim gözaltına alındı.

14) Kayseri’de yılbaşı gecesi evinin çatı katında yakalanan Battalgazi Eğitim Kurumları Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Setenci tutuklandı.

15) İstanbul’da Bylock kullandıkları iddiasıyla 26 rütbeli asker daha tutuklandı.

[Vehbi Şahin] 5.1.2017 [TR724]

Orta Asyalı gençler Suriye'nin yolunu nasıl buldu [Faruk Mercan]

Orta Asyalı gençler Suriye'nin yolunu nasıl buldu, dönüp Türkiye'yi nasıl vuruyorlar?

Bu yazıyı yazmak için bilgisayar başına oturduğum dakikalarda, Suriye'den yine şehit haberleri vardı.

Suriye'deki son saldırıda şehit olan asker sayısıyla ilgili yabancı medyadaki rakamlar çok vahimdi:

IŞİD'in TSK'nın 20'ye yakın tankını ele geçirdiği, tanklar IŞİD'in elinde kalmasın diye TSK tarafından bombalandığı, şehit sayısının 50-100 arasında olduğuna dair haaberler bunlar...

Suriye, giderek Türkiye'yi yutan bir kara deliğe dönüşüyor.

Son yıllarda meydana gelen silahlı, bombalı saldırılara bakın, herbirinde mutlaka bir Suriye izi var... Beşiktaş, Atatürk Havalimanı, Sultan Ahmed, Ankara saldırıları ve son olarak Reina'daki olay...

Ya Suriye'den gelen PYD'liler ya da IŞİD elemanları yapıyor bu saldırıları...

Son saldırılarda çok dikkat çekici bir şey daha var: Sultan Ahmed meydanında kendisini patlatan canlı bomba, Atatürk havalimanı saldırısını yapanlar ve Reine katliamcıları Orta Asya kökenli...

Atatürk Havalimanı saldırısı yaşandığında Rusya'dan çok önemli bir açıklama gelmişti. Rusya, “Bu saldırıyı yapanları Türkiye'ye bildirdik, ama yakalanmaları gerekirken korundular” diyordu.  

Meselenin vehameti İstanbul'daki son katliamla daha da belirginleşti. Son saldırgan, Atatürk havalimanı saldırısını yapan grupla ilişkiliymiş. Hatta kod adı “Horasan” imiş...

Peki Orta Asya'dan binlerce genç, Suriye'nin yolunu nasıl buldu? IŞİD'e nasıl katıldılar ve sonra dönüp neden Türkiye'yi vuruyorlar?

Geçtiğimiz yılın nisan ayında Kazakistan'ın Almata şehrinde bir toplantıya katıldım. Bu toplantıda, eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış da vardı. Toplantıda, Rus uçağının düşürülmesinden sonra yaşanan Türkiye-Rusya gerginliği ve Suriye konuşuluyordu.

Bu toplantıda, Kazakistan Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Yerlan Karin çok önemli bilgiler anlattı. Türkiyeye gelip Hatay bölgesinde araştırmalar yapan, “Halife'nin Askerleri” ismiyle bir de kitap yazan Karin, Orta Asya ülkelerinden IŞİD'e katılımları şöyle anlattı:

“Afganistan’a gidebilmek için bizim vatandaşlar Kafkasya, İran, Pakistan üzerinden gidiyorlardı. Bu çok zaman alıyordu. Suriye’deki savaş ortaya çıkınca bu yolun kısa olması çok önemli oldu. İstanbul’a gidiyorlar ve oradan Suriye’ye... Orta Asya‘dan Suriye'ye giden gençler artık kendi ordu ve birliklerini oluşturuyor. Türkistan İslam Partisi var mesela. IŞİD'den Nusra'ya, bir çok gruplara geçiyorlar. Bunların ileride terörizmde elit yeni bir kuşak oluşturması tehlikesi var. Çin'in Sincan bölgesinden Kazak uyruklu bir lider var. Türkistan İslam Partisi'nin başkan yardımcısı, bir çok dili konuşabilen bir adam. Orta Asya’dan, Kafkasya’dan, eski Sovyet alanlarından Suriye'ye gidenler bu hareketleri kendi ana ülkelerine çekince, bu durum ülkelerimiz için çok tehlikeli bir trend ortaya çıkaracak.”

Kazakistan Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Yerlan Karin, bunları biliyor da Türkiye'nin güvenlik ve istihbarat elemanları bunları bilmiyor mu? Bal gibi biliyorlar... Eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, başından itibaren Türkiye'nin Suriye politikasının nasıl yanlış olduğunu  anlattı o gün Almata'da... Bir Dışişleri elemanı da hepimizin konuşmalarından notlar alıyordu Ankara'ya bildirmek üzere... 

Rusya'nın o zaman açıkladığı gibi, Orta Asya'dan Suriye'ye giden binlerce genç bilerek yakalanmadı. Suriye'ye gitmeleri sağlandı. İstanbul-Hatay uçaklarında böyle yüzlerce Orta Asyalı genç yolculuk yaptı. Sınır geçmelerine göz yumuldu. Yakalanmadılar. 

Ne uğruna?...

Türk askeri neden Suriye'ye girdi? Niçin?...

Esad'ı devirip, İslam dünyasının lideri olma uğruna... 

Ama bu hayalin de sonuna gelindi işte...

Ne yazık ki ağır faturayı Suriye'de şehit düşen gariban askerler ve Türkiye'deki katliamlarda silahlara, bombalara hedef olan masum siviller ödüyor.

[Faruk Mercan] 4.1.2017 [Samanyolu Haber]