Magna Carta'da Haçlı Seferleri ve İslam'ın Etkisi [Eyüp Ensar Uğur]

Avrupa'daki güçler ayrılığının, dolayısıyla demokrasinin İlk aşaması görülen 1215'te Magna Carta sözleşmesinin İslam Dünyası ile etkileşimi gözardı edilmemeli diye düşünüyorum. Zira Avrupa'da uzun zamandır yürürlükte olan kralların sınırsız yetkilerine ilk kez kısıtlama talep eden soylular, İngiltere kralı Aslan Yürekli Richard ile Kudüs seferine çıkmış kimselerdi. 

Haçlılar Müslüman yönetimlerine, İslam hukukunun uygulanışına ve özellikle de Sultan Selahaddin Eyyubi'nin ekibi ve tebasıyla olan ilişkilerine İslam topraklarında geçirdikleri uzun dönemde şahit olmuşlardı. Sultanın Batı insanın belleğine ne derece tesir ettiği bugün yazılı ve görsel devasa literatür göstermekte. 

Mülkiyet hakkı İslam'da en önemli kul haklarındandır. Devlet dahil hiçbir otorite asla hukuksuzca, keyfince vatandaşlarının malını, mülkünü gasp edemez. İslam peygamberi (as) son en büyük manifestosunda yani veda hutbesinde bunun altını keskin bir şekilde bir kez daha çizmişti. 

Bu nedenle İslam tarihinde hem Müslümanların hem de teba olan gayri müslimlerin can, mal, namuslarının koruma altına alındığı sayısız örnekler vardır.

Evet, Magna Carta'nın, Dünyanın "ilk bireysel hakların güvenceye alınması" anlaşması gibi sunulması tarihi realitelerle çelişmekte.  Bunun "ilk olması" meselesi Avrupa için ancak geçerli bir iddiadır.

Hasılı, Magna Carta da asillerin asıl meram olarak Kral'a kabul ettirdiği bu mülkiyet garantisi maddesinin teşekkülünde, İslam dünyası ile etkileşiminin etkisi olduğunu söylemek mübalağa olmaz.

Hem Magna Carta'da asillerin asıl meramı Kral'a mülkiyetlerini garantiye almak idi.

Haçlı seferlerindeki ölümler ve kayıplarla yıpranan feodalitenin (yerel asillerin), güçlenmiş Krallık otoritesi karşısında eski imkan ve topraklarını koruma gayreti olduğu da iddia edilebilir. Çünkü demokrasinin temeli sayılan bu Magna Carta sözleşmesi, soylu ve güçlüler için imtiyazlar barındırıyor. 

Fransızlara savaşta yenilmesiyle, köklerinin geldiği Normandiya'yı ve tahtı kaybettiğinden dolayı "yurtsuz John" lakabı takılan, Arslan yürekli Richard'ın halefi ve kardeşi olan kralın bu zor durumundan istifade etmek niyetiyle, sabık kralın tekrar tahta gelebilmesinin bir şartı olarak önüne konan bu sözleşme, tarih içerisinde hem aynı kral ve sonrasında gelen bir çok İngiliz kralları tarafından askıya alınıp, tekrar yürürlüğe sokulduğu bir gel-git evrimi yaşamıştır. 

Daha geniş kitleleri de kapsayan mülkiyet ve bireysel özgürlüklerin hukuk tarafından güvenceye alınması, İngiltere'de Magna Carta'dan ancak 400 yıl kadar sonra gerçekleşebildi. 

Elbette insanca yaşama ulaşmada Batılı insan için bir milattır Magna Carta. 

Latin ve Germen kökenli Batı Dünyasının içinde bulundukları koyu karanlık ve cehaletten silkelenmesinin bu ilk kıvılcımları, Avrupa'nın her yöresinden gelen insanların İslam dünyası ile karşılaşmaları sonrası başladı. 

Korkunç seviyede bir sosyal hayatı bulunan Avrupalıların, İslam Dünyasının toplum ve siyasi düzenine şahit olmaları, Mevlana'nın ifadesiyle; "acı su dışında su içmeyen acı suya acı demez, hakikat budur der, Ta ki tatlı suya vâkıf olana kadar" önermesini tasdikleyen bir değişim dönemini tetiklemiştir.

[Eyüp Ensar Uğur] 20.10.2017 [Samanyolu Haber]

Aşk-u iştiyak-ı likaullah [Bârân]


ÂŞIKIN TEK HEDEFİ, MÂŞUKUNA KAVUŞMAK.
KULUN ASIL GAYESİ,  RIZAYA NAİL OLMAK.

BU DÜNYA GURBETİNDEN,  KURBİYETE AÇILMAK.
FÂNİLİK DERYASINDAN, BEKÂYA YELKEN AÇMAK.

GERÇEK HAYATA VARIP,  GÖLGELERDEN  KURTULMAK.
BU MİHNET DOLU YURTTAN,  FİRDEVSLERE YOL BULMAK.

KUL ŞEVK DUYAR DA İÇTEN, RAHMETLE  KUCAKLAŞMAK.
MEVLÂ’SI ŞEVK DUYMAZ MI, KULUNU KARŞILAMAK.

NE BÜYÜK BİR GAFLETTİR,  LİKAYA ŞEVK DUYMAMAK.
 ALLAH DİLEMEZ  ASLA, O  KULLA  KARŞILAŞMAK.

DÜNYA DAĞDAĞASINDAN, EBEDΠ UZAKLAŞMAK.
DOSTLARIN MECLİSİNDE, BİR AN ÖNCE BULUNMAK.

AYRILIK ZOR GELSE DE, SEVİNDİREN KAVUŞMAK.
EBEDÎ CENNETLERDE,  BİR DAHA AYRILMAMAK.

NE GÜZEL BİR DUYGUDUR, ÖLÜNCE DE VAR OLMAK.
SONSUZ  ÂLEMLER İÇİN, BİRAZ  BERZAHTA  KALMAK.

FÂNİLİK MÜHRÜ OLAN, HER ŞEYDEN UZAK  DURMAK.
BEKAYA NAMZET İSE, RABB’E İŞTİYAK  DUYMAK. 
REFİK-İ ALÂ DEYİP, GİDEN  HABÎB’E BAKMAK.
AŞK BUNU GEREKTİRİR, NEBİ’YE ÜMMET OLMAK.

RUHUMUZA BIR ŞEVK VER, LİKÂULLAH’I DUYMAK.
KULLARINA  SAHİP  ÇIK, YÜZLERİNE DE BİR BAK. 

[BÂRÂN] 20.10.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Güzellikler mütevazi ve gürültüsüzdür [Safvet Senih]

Fıtratta, fıtrî olan şeylerde bir uyum, bir âhenk ve düzen vardır... Sivri ve dik şeyler yoktur. Kâinat  yuvarlaktır. Muhyiddin-i Arabî’nin tesbitiyle, “Allah kemâl sıfatlarla muttasıflar. Onun için, kemal sıfatları ve isimleriyle kâinata tecelli edince, kainatı en kâmil ve en mükemmel şekil olan küre şeklinde yaratmıştır. Kainata bağlı olarak da bütün sistemleri güneşleri, ayları, yıldızları da kürevî olarak yaratmıştır.” diyor. Gerçekten hiçbir şey göz tırmalayıcı değildir.

François Reni de Chateubriand, bir hatırasını anlatırken şunları söylüyor:

“Bir akşam Niagara Şelalesi’nden biraz uzakta bir orman içinde yolumu şaşırmıştım; az sonra etrafımda günün söndüğünü gördüm ve Yeni Dünya çöllerinde güzel bir gece manzarasını, bütün yalnızlığı içinde tattım. Güneş battıktan bir saat sonra, Ay karşı ufukta ağaçların üstünde kendini gösterdi. Bu GECELER  KRALİÇESİNİN  kendisiyle beraber doğudan getirdiği güzel kokulu bir rüzgar, ormanlar içinde serin bir nefes gibi önünde koşuyor sanılırdı. Bu menzevî yıldız yavaş yavaş gökte yükseldi. Bazen sükunetle LÂCİVERT YÜRÜŞÜNE devam ediyor, bazen karla taçlanmış yüksek dağların tepesine benzeyen bulut yığınları üstünde dinleniyordu. Bu bulutlar mütemadiyen duvaklarını açıp kapayarak gidiyorlar, yahut hafif köpükleri gibi dağılıyorlar, yahut göklerde göz kamaştırıcı pamuk yığını kümeleri teşkil ediyorlardı. Göze o kadar tatlı görünen kümeler ki, insan âdeta yumuşaklıklarını, elastikiyetlerini hissediyor.

“Yeryüzündeki manzara bundan daha az güzel değildi. Ay’ın mavimsi ve kadifeli aydınlığı ağaçların arasından iniyor ve en koyu karanlıkların derinliği içinde ışık demetleri uzatıyordu. Ayaklarımın altında akan dere bazen ormanda kayboluyor, bazen aksetmiş yıldız kümeleriyle pırıl pırıl yanarak tekrar meydana çıkıyordu. Derenin öte tarafındaki otlakta AY IŞIĞI, hareketsiz duran çimenler üstünde uyuyordu. Hafif rüzgârlarla sallanan ve öteye beriye yayılan ağaçlar bu hareketsiz ışık denizi üstünde yüzücü gölge adaları teşkil ediyordu.

“Ara sıra birkaç yaprak düşmese, anî bir rüzgar geçmese, alaca baykuş inlemese, yakınımda herşey sükûnet ve uykudan ibaret olacaktı. Uzakta ara sıra Niyagara Şelâlesinin boğuk iniltileri işitiliyor, bu sesler gecenin sükuneti içinde, çölden çöle yayılıyor ve ıssız ormanlar arasında sönüp gidiyordu.

“Bu levhanın azametini, hayret veren hüznünü, insan dilleriyle anlatmak kâbil değildir; Avrupa’nın en güzel geceleri bile bunun hakkında bir fikir veremez. Bizim ekilmiş tarlalarımız da hayal boş yere genişlemeye, etrafa yayılmaya uğraşır; her yanda insanların yurtlarına rastlar. Fakat bu vahşi yerlerde, ruh bir orman okyanusuna gömülmekten, şelâlerin uçurumları üstünde uçmaktan, göller ve nehir kenarında düşünmekten, bir kelime ile kendini Allah’ın önünde yalnız bulmaktan derin bir zevk duyar…”

İşte, hissedebilene, fıtrattaki sâde, mütevazi ihtişamlı sakinlik; sükunet ve huzur veren güzellik…

Gürültüsüz güzellikler konusunda Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan şu güzel düşüncelerini serdediyor:

“Renk, pembelerin en güzeli… ufacık yaprakları zevk ve âhenk ile dizilmiş bir minyatür çiçek!.. Altındaki yapraklar bu güzel eseri teşhir eden eller…

“Dikkat  ettim, ne çiçekte sizi baştan ayağa istihfaf eden mağrur, şeytanca gülümseme, ne yapraklarda sun’î bir edâ…  herşey o kadar tabiî ki!...

“Bu çiçek sanki toprağın nazlı, ince mânâlı bir tebessümü… neler söylemiyor ki… ince fakat güzel bir yüze ve göze kendi kendine yerleşen ve sinen bir tebessüm; insana ferah veren, iç açan bir melek gülümsemesi.

“Güneş sessiz sessiz, yükseliyor; ay gürültüsüz bir gökyüzü seyahati yapıyor; yıldızlar sükun içinde pırıldıyor.

“Dağlar sakin, sessiz, azametinden utanmış gibi sise bürünmüş.

“Bütün hayat veren büyüklükler, güzellikler ne kadar mütevazi, ne kadar gürültüsüz. Ağaçlar gürültüsüz boy atmış; toprak, bu güzellikleri bize veren hazine, belki insan ruhunda bir minnet ızdırabı oluştururum diye bir an başını kaldırıp mağrur ve şeytanca gülümsemiyor.

“Onda evlâdının üzerine eğilen ve bütün saadetini ona hizmette bulan bir ananın şefkatli bahtiyar tebessümünü görmemek kâbil değil.

“Bu pembe çiçek işte onun bu tebessümü idi.”

Bediüzzaman Hazretleri bu hususta ağaçların ve çiçeklerin ifade tarzlarına şöyle kulak verir:

“Evet her bir nebat, her bir ağaç, pek çok lisan ile Yaradanlarını öyle gösteriyorlar ki; ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara, ‘Sübhanallah! Ne kadar güzel şehâdet ediyor!’ dedirtirler. Evet, herbir nebatın çiçek açması zamanında ve sünbül vermesi anında, tebessümkârâne, mânevî konuşmaları hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zâhirdir. Çünkü her bir çiçeğin güzel ağzı ile ve muntazam sünbülün lisanı ile, mevzun (ölçülü, biçimli) tohumların ve muntazam habbelerin kelimeleriyle HİKMET  gösteren o NİZAM, müşahede ile, gösteren bir MİZAN  içindedir. O  MİZAN ise, maharet-i sanatı gösteren bir SANAT  NAKŞI  içindedir. O SANAT  NAKŞI,  LÜTUF  ve KEREMİ  gösteren bir ZİYNET  içindedir. O ZİYNET  de RAHMET  ve İHSANI gösteren LÂTİF  KOKULAR  içindedir. Birbiri içinde bulunan şu mânidar keyfiyetler, öyle şehâdet dilidir ki, hem Yaradanı GÜZEL  İSİMLERİ  ile tarif eder, hem SIFATLARI  ile vasıflandırır, hem İSİMLERİNİN  TECELLİLERİNİ tefsir eder, hem sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder.

“İşte bir tek ÇİÇEK’ten böyle bir şehadet işitsen acaba  zemin yüzündeki Rabbânî bağlarda bütün çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Cenab-ı Hakkın varlığının ve birliğinin  zarurî olduğunu ilan ettiklerini işitsen, hiç şüphen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa, sana insan ve şuur sahibi bir varlık denilebilir mi?”  (On Dokuzuncu Pencere)

Kainatın bu sessiz ama ihtişamlı bir şekilde Cenab-ı Hak hakkındaki şehadet ve şahitliğini, derin bir tefekkürle bilhassa Risale-i Nurlar gibi eserleri, mütâlaa ve müzakere etmekle çok daha iyi idrak edebiliriz. 

[Safvet  Senih] 20.10.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Kur’an’da İfade Edilen Takva [Mehmet Ali Şengül]

Takva, vikaye kökünden gelir. Vikaye de, korunma ve sakınma manasını ifade eder. Dini ıstılahta takva, Allah'ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınmak suretiyle, O'nun azabından korunma gayretidir.

Bazen korkuyu takva manasında, bazen de takvayı korku manasında kullananlar olmuştur. Gerçekten Allah'dan korkan bir mü'min, takvayı esas alır, hayatını O'na hesap vereceği güne göre tanzim eder.

Aynı zamanda takva, Cehennemi netice veren davranışlardan kaçınmak, Cenneti kazandıracak güzelliklere talip olmak manasını da ifade eder.

Takva, bir manada edeptir, ahlaktır, hak ve hukuka riayettir. Haram ve helale dikkat, Allah'a Peygamber'e saygıdır.

Bakara suresi 197. ayette, "....Siz hayır olarak ne yaparsanız Allah onu bilir. (Öyleyse ahiret için) azık toplayın. Şüphesiz azığın en hayırlısı takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) dır. Öyleyse Bana karşı gelmekten korunun ey akıl sahipleri!”

Maide Suresi 2. ayette, "...Siz iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir."

8. ayette ise, " Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet nümûnesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvaya en uygun hareket budur..." buyurulmaktadır.

Takva, elbette ‘inandım’ diyen herkesi ilgilendirir. Toplumun huzuru buna bağlıdır. İmanın derinliği, kulun Allah'a yakınlığı ölçüsünde takva gelişir.

Hucurat suresi 13. Ayette; " Sizin Allah indinde en asil, en şerefliniz takvada en derin olanınızdır."buyurulmuştur.

İslâmın dışında hiç bir ahlak ve terbiye sisteminde, ahiret meyvesi verecek böyle bir kelime yoktur.

Hiçbir kimsenin, Kur'an’ı Müciz-ül Beyan’ı rehber ittihaz etmeden, Kur'an'ın ruhuna uygun hareket etmeden, Kur'an’a bütüncül olarak bakmadan, bir nevi canlı Kur’an olan Resulullah’ı (sav) ve rahle-i tedrisinde yetişen Sahabe-i Kiram (R.anhüm) Hazeratı’nı model ve örnek almadan gerçek takvaya ulaşması mümkün değildir.

Cenab-ı Hak Bakara suresi 2.ayette," (Bu Kur'an) Müttakîler için bir hidayet kaynağıdır." 3. ayetinde," Kur'an rehberdir, hidayettir müttakilere! O müttakîler ki, gayba inanırlar, namazlarını ihsan şuuru ile eda ederler, kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden hayır yolunda harcarlar." Buyurmaktadır.

Mü'min, sürekli Kur'an’la beslenmeli, Resulüllah’ı (sav) rehber ittihaz etmelidir. Mü'min her an Allah'ın kontrolü altında olduğunu, sürekli gözetildiğini unutmadan, takvası ölçüsünde ‘â'lâ-yı illiyyîn’-en yüksek mertebe- yolcusu olmaya dikkat etmelidir. Yoksa,  ‘esfel-i sâfiline’-en aşağı mertebe’ye- sürüklenmekten kendini kurtaramaz.
    
Al-i İmran Suresi 102. ayette Rabbimiz, "Allah'a karşı olabildiğince takva dairesinde olun!" buyurmaktadır.

Takva, madde ile ölçülemeyen, para ile alınıp satılamayan ve bütün hayır kapılarını açan sırlı bir anahtardır.

Takva, dinin emir ve yasaklarına karşı  kulun fevkalâde duyarlı, cezayı gerektiren hususlara karşı da fevkalâde hassas olmasıdır.
     
Al-i İmran suresi;

133. Ayette, “Rabbiniz tarafından bir mağfirete, genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakiler için hazırlanmış olan bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun!”

134 –“O müttakîler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.Allah da böyle iyi davrananları sever.”

135 – “O müttakiler ki, çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler.Zaten günahları Allah’tan başka kim affeder ki? Bir de onlar bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.”

136 – “İşte onların mükâfatları, Rab’leri tarafından büyük bir af ile, kendilerinin ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler olacaktır. Güzel iş yapanların mükâfatı ne de güzel!” buyrulmaktadır.
      
Cenab-ı Hak Nahl suresi 30.ayette, “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara ise: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde: “Hayır indirdi” derler. Bu dünyada güzel işler yapanlara güzel bir mükâfat var. Âhiret yurdu cennet, dünyadan ve içindeki her şeyden elbette daha hayırlıdır.

Takvâ sahiplerinin yurdu ne güzel yurttur!”

31.ayette de, “Adn cennetleri, oraya girecek onlar... Zemininden ırmaklar akar. Onlara orada ne isterlerse var... İşte Allah müttakileri böyle ödüllendirir!” buyurmaktadır.
       
Mü'min günahın küçüğüne bulaşma değil, şüpheli şeyleri bile terk etmedikçe takvaya ulaşamaz.
      
Efendimiz (sav), buyuruyor ki: " Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah'ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası vardır, o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur; o bozulunca beden de bozulur. İşte o kalb’dir!" (Tirmizi)
      
Fatır suresi 28. ayette, "...Kulları içinde Allah'dan hakkıyla ancak (gerçek) âlimler korkar." Buyrulmaktadır. Gerçek âlim, Allah'ın kudret ve iradesi ile yarattığı kainat kitabı ile, kelam sıfatının tecellisi bulunan ve kainatı şerh ve tefsir eden Kur'an-ı Müciz-ül Beyan’ı beraber mütalaa edip; ihlas, samimiyet, vefâ ve sadâkat duygusuyla hakka model ve örnek olan insandır.
      
Efendimiz (sav), “Gerçek âlimler, yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin vekilleri, Benim ve diğer Peygamberler’in de ilim mirascılarıdır.” Buyurmuştur. Nice Allah kulları, onları örnek alarak istikamet bulmuş ve bulacaklardır..
    
Hz.Üstad ne güzel özetlemiş; "İlim iz'an (kalbin tasdiki) ile olmazsa cehildir. İltizam (taraf tutup sarılma) başka, itikad (samimi inanma) başkadır." (Hakikat Çekirdekleri, Mektubat)

İnanan her mü'min, takva dairesi içinde bulunmak suretiyle, Allah'ın görüşü altında olduğu inancı ve zerre kadar hayır ve şerrin hesabının sorulacağı şuuru ile hareket etmelidir ki, dünya ve ahiret mutluluğunu ve huzurunu elde etmiş olsun.
    
Yeryüzünde takvadan mahrum nice inanmış göründüğü halde, nifak içinde bulunan, nefisleri adına dünya cennetini tercih edenler; kuvveti arkalarına alarak gerçek manada Allah’a gönül vermiş masum ve mazlum, günahsız insanlara zulmeden, onların dünya hayatlarını cehenneme çevirmişlerdir.
    
Şefkatten, merhametten mahrum, şeytana ve nefse esir olmuş firavun, nemrut ve deccaliyeti temsil eden tiranlar ve avaneleri, gizli- açık, dâhili ve hârici ihanet şebekeleri; Allah’a baş kaldırıp ihanet ederek, yeryüzünde fitne ve fesat çıkarmak suretiyle, aileleri parçalayıp birbirine düşman haline getirmekte, alın teriyle kazandıkları servetlerini gasp edip ellerinden almaktadırlar.
    
Ecdadının cephelerde kanları ve canlarıyla kendilerine emanet ettikleri vatanlarında, yaşama hakkından mahrum edilen vatan evlatları, ülkelerinden sürgün edilerek hürriyetleri ellerinden alınmakta, inançları, namusları, haysiyet ve şerefleriyle oynanmaktadır. 

Adil-i mutlak olan Allah (cc), bir gün mutlaka mazlumun hakkını zâlimden alacak ve zâlime de hak ettiği cezayı verecektir.

[Mehmet Ali Şengül] 20.10.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Bana mazeretin resmini çizme Lucescu! [Efe Yiğit]

Türkiye, makus talihini yenemedi ve bir Dünya Kupası’nı daha televizyondan seyredecek. Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi’ndeki başarısından dolayı milli hezimet çabuk unutuldu. Hem Federasyon Başkanı Yıldırım Demirören hem de teknik patron Mircea Lucescu, muhtemelen Beşiktaş’ın başarısına en çok sevinen isimler. Yoksa gündemde en başta bu ikilinin adı olacaktı. Yine de, futbolseverleri en çok şaşırtan durum, efsane Rumen Hoca Mircea Lucescu’nun daha yolun başında mazeretlere sığınması.

RUMEN BASININA BOL BOL DEMEÇ VERİYOR

Mircea Lucescu, Türk futbolseverler nezdinde, uzun yıllar boyunca oluşturduğu kredisini sadece 4 maçta tüketmeyi başardı. Milli Takım ile çıktığı Ukrayna ve İzlanda maçlarından mağlup ayrılan Lucescu, Hırvatları yenerken, Finlandiya’ya ile berabere kaldı. Kadro seçimi ve sahaya yansıyan oyun anlayışından dolayı tepkilerin adresi oldu. Mazeret olarak liglerdeki yabancı sayısına sarılan Rumen Hoca, aynı takımdan alacağım 2-3 oyuncu yok diyerek İzlanda maçında sahaya sürdüğü Cenk, Caner ve Oğuzhan’ın Beşiktaş’ta top koşturduğunu unutma gafında bulunmuştu. Artık Dünya Kupası maceramız geride kaldı. Tren kaçtı. Şimdi olması gereken Euro 2020 finallerine katılacak takımın temelini atmak. Peki, Lucescu ne yapıyor dersiniz?

Rumen hoca bol bol ülkesinin basınına konuşuyor. Mevzu ise hep aynı. Ligdeki yabancı sayısı. Lucescu, Dünya Kupası’na gidemeyişimizi iki nedene bağlamış. İlki her zaman olduğu gibi yabancı oyuncu sayısı. Şunları söylemiş:

‘Türkiye ligindeki en büyük problem, yabancı istilası. Türk oyuncuların önü tıkanıyor. Birçoğu kayboluyor. Türkiye’de olağanüstü genç potansiyeli var. Romanya’daki milli oyuncular gibi Türkler de artık Avrupa kulüplerinde fazla şans bulamıyor. Dortmund, Wolfsburg ve Freiburg’ta oynayanlar var, gerisi Almanya 2. liginde oynuyor.’

İkinci mazereti ise fikstür olmuş. Lucescu bu konuda da, ‘Önce Finlandiya sonra İzlanda ile oynasak gruptan çıkardık’ demiş. Bu saçma mazerete yorum yapmak bile abes! Biz şu yabancı meselesine dönelim.

BÜTÜN DÜNYADA YABANCI OYUNCU ORANI YÜKSEK

Verilere göre ligimizde top koşturan oyuncuların yüzde 52’si yabancı. Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’da kadronun ağırlığı yabancılardan oluşurken, Galatasaray’da ilk 11 tamamen yabancılardan kurulu. İyi de bu durum sadece bize has değil ki! 1996’da ortaya çıkan Bosman Kuralı’ndan sonra artık kulüplerde yerli oyuncu bulmak imkânsız. Bugün Avrupa’nın önde gelen takımlarının tamamı yabancı ağırlıklı oyuncularla sahaya çıkıyor. Rusya biletini direk alan ülkelerin ligine baktığımızda bizden kalır yanları hiç yok.

İngiltere Premier Lig’in yüzde 67’si, Almanya Bundesliga’nın yüzde 53’ü, İtalya Serie A’nın yüzde 54’ü, Fransa Ligue 1’in yüzde 50’si, Portekiz liginin yüzde 57’si, Belçika liginin yüzde 58’i ve İspanya La Liga’nın yüzde 47’si yabancı oyunculardan oluşuyor. Bu ülkelerin milli takım hocaları çıkıp mazeretlere sığınmıyor. 18 veya 20 takımlı bir ligden 20 kişilik bir milli kadro çıkarmak zor olmasa gerek. Ayrıca bu oyunculara ilave olarak yurtdışında top koşturanları da eklemek gerekiyor. Daha önce de yazdım tekrar yazmakta fayda var. Grubumuzdan lider çıkan İzlanda’da da aynı takımda oynayan iki milli oyuncu bulunmuyor.

EURO 2020 HAYAL OLMASIN…

Lucescu akıllı biri. İyi mazeretlere sığınıyor. Yabancı sayısı bugünden yarına çözülecek bir konu değil. Dolayısıyla Euro 2020 bileti kaçarsa ben zaten demiştim diyecektir. Ancak Lucescu mazeret üretme değil, çözüm bulma makamında bulunuyor. Milli takımın başına geçerken ligdeki yabancı sayısını biliyor olmalıydı. Şartlar ortadaydı yani. Bu görevi kabul ediyorsan ya başarılı olursun ya da başarısız olduğunda da mazerete sığınmadan sorumluluk alıp gereğini yaparsın.

Lucescu ilk şansını kötü kullandı. 4 maçlık performansı 2 yıllık sözleşmeyi gerektirecek en ufak bir başarıyı barındırmıyor. Federasyon, Rumen Hoca ile yola devam etme kararı aldığına göre Lucescu’nun şimdi bir yol haritası çıkarması lazım. Şartlar belli. Yabancı sayısı belli. Oyuncularımızın durumu belli. Şimdi bu şartlarda en iyi helvayı yapmak için iş ustaya düşüyor. Lucescu, ‘yerim dar, yenim dar’ diyerek aslında milli takım için pek de istekli olmadığını ortaya koyuyor. Umarım yanılan biz oluruz ama böyle giderse Euro 2020 de hayal olur.

[Efe Yiğit] 20.10.2017 [TR724]

Kalp nasıl mühürlenir? [Faik Can]

Kur’an gerek kâfirleri gerekse münafıkları anlatırken “Kalplerinin mühürlü olmasından” ya da “kalblerindeki hastalıktan” bahseder. Bu, cebrî bir mühür değil, bilakis insanların kendi kötü tercihleri neticesinde kalblerine basılan mühürdür. Kalb, yürek ve gönül mânâlarına gelir ve iki mânâda kullanılır. Birisi göğsün sol tarafında, sol memenin altına doğru konulmuş bir çeşit çam kozalağı şeklinde bir organdır. Bedendeki azaların hiçbirine benzemez. Hem sinir hem kas dokularının esaslarını toplayan bir et parçasıdır. Atar ve toplar bütün damarların köküdür. İçinde karıncıkları ve kulakçıkları vardır. İnsanın aza ve organları içinde kendi kendine hareket eden sadece odur.

Bu, motoru kendinden, kendi kendine açılıp kapanan bir tulumbadır. Kan dolaşımı buna bağlıdır. Ve bununla beraber bu hareketin solunum ve akciğer hareketi ile de bir ilgisi ve paralelliği vardır. Bu kalp, tıp ilminin ve doktorların meşgul olduğu bedene ait ve yeri belli olan kalptir. Buna biz dilimizde “yürek” deriz.

İkincisi, ruhanî, ilahî bir lütuf olan ve bütün şuur, vicdan, duygu ve sezgilerimizin, düşünme kuvvetimizin kaynağı yani manevî âlemimizin merkezi bulunan, yeri belli olmayan kalptir (latife-i Rabbâniyye). İnsanın asıl hakikati ve insanı insan yapan, onu Hak nezdinde değerli kılan budur. İnsanın anlayışlı, âlim ve arif olan bölünmez kısmı bu kalptir. Allah tarafından muhatap alınan, övülen, konuşulan, azarlanan, talepte bulunulan ve sorumlu tutulan özü budur. İbadetten lezzet alan veya günahtan rahatsız olan bu kalptir. Mekândan münezzeh ve arz u semaya sığmayan Hakk, bu gönül madeninde bilinir. Bu kalp sanki ruhumuzun bir gözüdür. Sezgi bunun bakışı, akıl bunun ruhu, irade bunun kuvvetidir. Bunu, ruhumuzun kendisi olarak anlayanlar da çoktur.

Dilimizde buna da “kalb” diyoruz. Aynı şekilde “gönül” tabirini de kullanırız. Çünkü “gönlümden geçti”, “kalbimden geçti”, “zihnimden geçti”, “aklımdan geçti” dediğimiz zaman hepsinde aynı mânâyı kastederiz. Bununla beraber kalp ile gönlü ayırdığımız noktalar da vardır. Mesela “kalbin çürük” deriz de, aynı mânâda “gönlün çürük” demeyiz. Bazen yürek kelimesini de bu mânâda kullandığımız olur ki, “yürekli adam”, şecaatli ve kuvvetli kalbe sahip adam demektir.

İki kalb arasında nasıl bir ilişki vardır?

Şüphesiz mekansız olan ve manevî bünyemizin merkezini oluşturan bu ruhanî kalbin bütün beden ve cismin merkezi et parçası kalp ile bir ilişkisi vardır. Fakat âlimler ve muhakkikler bu ilginin şeklini, nasıllığını önceden ve bizzat bedenin hangi noktasıyla ilgilendiğini tayin etmede hayrete düşmüşlerdir. Ancak önceden olsun, sonradan olsun, önceden ve bizzat olsun, ikinci ve vasıtalı olsun, yapıcılık yönünden olsun, kabiliyet cihetinden olsun, her halde bunun cisim olan kalp ile de bir ilgisi olduğu açıktır.

Bedenimizde, dışa ait hareketlerden etkilenen ve onları alan aletlerimiz, açık duygularımız, sinirlerimiz, beynimiz vardır. Ama en çok etkilenen kalbimizdir. Kalbin hastalanmasında hissî üzüntülerin, gizli kederlerin ilgisi de açıkça görülmektedir. Bundan dolayı ruhanî kalbin ilk ilgisini de cisim olan kalbe bağlamak normaldir. Hemen her dilde ikisinin de aynı isim ile anılagelmiş bulunması da bu gerçeği işaret etmektedir.

Kur’ân’da, Kur’ân ilimlerinde, din ilminde, ahlâk ilminde, edebiyatta kalp denilince bu ikinci mânâ kastedilir. “Temiz kalpli adam”, “kör kalpli adam”, “kalbi bozuk”, “kalpsiz” gibi ifadelerde kalpten ne anlıyorsak, burada onu anlamalıyız. Gaybe imanda, Allah’ı bilmede, marifette, muhabbette, zevk-i ruhanide bu kalbi sezmenin, tanımanın büyük önemi vardır. Her şeyi bu kalp ile duyup da varlığının şeklinden habersiz olanlar, bunu düşünemeyenler, pozitivizmden, puta tapıcılıktan, göz önündeki cisimlere tapmaktan ileri geçemezler. Kur’an’ın bahsettiği “mühürlü kalpler” işte onlardır.

Kalbi mühürlülerin gerçeği kendiliklerinden sezmeye, düşünüp bulmaya, dinleyip işitmeye ve hüsnü kabule kabiliyetleri kalmamıştır. Aslî kalpleri vardır fakat ilk yaratılıştaki sağlamlığını yitirmiştir. Onlar kötü alışkanlıklarıyla onu örten ikinci bir huy ve fıtrat kazanmışlardır. Bunun neticesinde de Allah Teâlâ kalblerini mühürlemiştir. Artık onlar kendilerinden; kendi istek ve arzularından, şahsî ve nefsî gayelerinden başka hiçbir şeye dönüp bakmazlar. Gerçeği anlamak için yaratılmış olan o kalplerin bütün faaliyet ve yetenekleri nefse ait arzularla boğulmuştur. Onlar “Öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre sizi yaşatmadık mı?” (Fâtır, 35/37) âyeti gereğince Allah Teâlâ’nın verdiği düşünme devresini tamamlamışlar ve artık küfür, onların yegâne kazançları, huyları ve ikinci fıtratları olmuştur.

Onlar ne hakikati ve ona ait delilleri, ne de Kur’ân gibi daima açık manevî ve aklî bir mucizeyi düşünürler ve hatta ne dinlerler, ne dinlemek isterler. Bilmek işlerine gelmez, bilseler de kabul etmezler. Bunlardan başka gözlerinin üzerinde de bir perde vardır… Görülen âlemde, âlemin şekli, madenlerin oluşumu, bitkilerin ve hayvanların durumu, anatomi gibi gözle görülebilen doğru delilleri (âyat-ı tekîniyye) bakmak isteseler bile göremezler, çünkü o gözler perdelidir. Onları gaflet, şehvetler, kötülükler, bencillik ve kibir perdesi bürümüştür. Böylece onlar, gerçeği anlamak için şart olan kalp ve akıl, sağlam duyular, haberi duyma denilen üç ilim sebebinin üçünden de mahrum kalırlar.

Alışkanlıklar insanı saadete de felakete de götürür

Peki, kalp nasıl mühürlenir? Malum ya üzeri mühürlenmek; zarf, kap, örtü ve kapı gibi şeylerde olur. İnsanların kalpleri de, ilimlerin ve bilgilerin zarfları ve kapları gibidir. Bütün his, idrak ve anlayışlarımız orada saklıdır. Kulak da bir kapı gibidir, duyulan şeyler oradan girer. Şu hâlde kalbin mühürlenmesi, zarfın mühürlenmesine; kulağın mühürlenmesi de kapının mühürlenmesine benzer. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Günah ilk defa yapıldığı zaman kalpte bir siyah nokta yani kara bir leke olur. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar ederse kalp yine parlar. Etmez de günah tekrarlanırsa, o leke de artar, sonra arta arta bir dereceye gelir ki, leke bir kılıf gibi bütün kalbi kaplar. Mutaffifîn sûresinde “Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine pas tutmuştur.” (Mutaffifîn, 83/14) âyetindeki “rayn” da budur.” Bu hadis gösteriyor ki, günahlar devam ettikçe onların isi, pası kalpleri bir kılıf gibi kaplar. İşte o zaman kalbe Allah tarafından mühür ve baskı yapılır. O salgın leke o kalbe basılıp tabedilir.

Başlangıçta âharlı parlak bir yazı kâğıdı üzerine dökülmüş, silinmesi mümkün olan bir mürekkep gibiyken, bundan sonra matbû ve silinmez bir hale gelir. Diğer bir deyişle, alışkanlıkla bir ikinci huya dönüşür. Ne silinir, ne çıkar ve o zaman ne iman yolu kalır, ne de küfürden kurtulmaya çare. Bu mühürleme ve baskının kazanılması (kesb) kuldan, yaratılması Allah’tandır. Şu hâlde burada hatm (mühürleme)in Allah’a isnadı mecaz değil, Ehl-i sünnet’in anladığı gibi hakikattir ve cebir (zorlama) yoktur.

Bu hadis ve âyet ahlâkta alışkanlık meselesini ne güzel açıklar. Ahlâkın ve dinin kıymetinin, devam ve alışkanlıkta olduğunu ne güzel anlatır. Bu nokta eğitimin en önemli sırlarındandır. Dinî bakımdan bir günahta ısrar etmekle etmemenin farkı da buradadır. O yüzden ”Israr edilen hiçbir günah küçük değildir.” Günahı helal saymanın, haramı helal saymanın küfür olması da bununla ilgilidir. İman meselesinde kâfirler için bu alışkanlığın sonucu, bu ikinci fıtrat ne ise, amel konusunda müminler için de böyledir. Sohbetlerde üzerinde çokça durulan, “kulluğu fıtratın bir derinliği haline getirmek” bunu anlatmaktadır.

İyiliklere âdet edinmekle alışılır. Kötülükler de alışkanlık ile içinden çıkılmaz bir ikinci huya dönüşür. Hayatın akışı bu alışkanlığın kazanılması demektir. İlk yaratılışta beşer iradesinin ilgisi yoktur. Fakat alışkanlıkta ilk hisse insana aittir. Bununla beraber sonuç olarak yaratma yine Allah’ındır. Şu hâlde bu meselelerde ilk yaratılış gibi zorlama yoktur. İnsan asıl değil, vekildir. Allah Teâlâ onlara başlangıçta kalp vermeseydi veyahut kendiliğinden mühürlü olarak verseydi, o zaman zorlama olurdu. Hâlbuki Kur’an öyle demiyor. Allah Teâlâ kalbe mührü, ikinci huyu kulun istemesinden (irade) ve o istikamette sarf ettiği güçten sonra basmıştır.

[Faik Can] 20.10.2017 [TR724]

Günlük evrad manevi bir zırhtır [Cemil Tokpınar]

“Duadan başka silâhımız yok” yazısıyla başlattığımız dua yazılarının bugünkü bölümünde “günlük evrad ve ezkârın önemi”ni işleyeceğiz.

Evrad, Rabbimizi düzenli zikretmek için tertip edilen zikir ve dualardır. Başta Kur’an ve hadisteki dua ve zikirler olmak üzere maneviyat büyüklerinin tertip ettiği birçok evrad vardır.

Kur’an’da Allah’ı zikretmekle ilgili yüzlerce ayette dikkat çeken önemli bir husus da, bu zikrin çok yapılmasıdır. “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, O’nu sık sık anın. Sabah akşam O’nu takdis ve tenzih edin” mealindeki ayet bunlardan sadece biridir. (Ahzab Suresi: 41-42)

Rabbimiz kendisini zikretme konusu üzerinde o kadar çok durmuştur ve “Ey iman edenler! Cuma namazına ezan ile çağrıldığınız zaman derhal Allah’ı zikretmeye gidin, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır” (Cuma Suresi: 9) ayetinden hemen sonra şöyle buyurmuştur:

“Namaz tamamlanınca yeryüzüne yayılın, işinize gücünüze gidin, Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Felaha ermenizi ümit ederek Allah’ı çok zikredin.” (Cuma Suresi: 10)

Herkesin aklına şu gelebilir: Daha az önce namaz kılmak için camileri doldurduk ve Rabbimizi andık. Hemen peşinden rızık için çalışmanın yanı sıra Allah’ı çokça zikretmenin emredilmesinin hikmeti nedir? Demek ki zikir öyle bir ibadettir ki, günün her saatinde, hatta en yoğun çalışma ortamında bile ihmal edilmemelidir.

Hatta Allah için cihat bile zikre engel olamaz. Müslümanların ilk büyük savaşı olan Bedir harbinde namazı iki grup hâlinde ama tek imam arkasında cemaatle kılan sahabe efendilerimiz Rabbimizin şu emrine muhatap olmuşlardır:

“Namazı tamamladıktan sonra gerek ayakta durarak, gerek oturarak ve gerek yanlarınız üzerinde uzanarak hep Allah’ı zikredin. Derken, korkudan güvene kavuştunuz mu, o vakit namazı tam erkânıyla eda edin. Çünkü namaz belirli vakitlerde müminlere farz kılınmıştır.” (Nisa Suresi: 103)

Peki, Cuma namazından sonra, yoğun iş ortamında, savaşta ve savaştan sonra bile “Allah’ı çokça zikretmek” emredilirse bizim rahat ve müsait zamanlarımızda bile zikri ihmal etmemiz uygun olabilir mi?

Hizmet ediyorum diye evrad ihmal edilir mi?

Hayatının her safhasında evrada büyük ehemmiyet veren Fethullah Gülen Hocaefendi, evradın önemi hakkında şöyle diyor:

“Evrâd u ezkârla meşgul olma, insanın günlük yaşantısının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. İnsan, kendisini zorlamalı ve gününün iki-üç saatini evrâd u ezkârla donatmalı ve zenginleştirmelidir.

“Evrâd u ezkârın dağıtılarak okunması ‘iştirak-i a’mal-i uhreviye’ açısından çok bereketli bir davranış olsa gerek. Bazı yakın arkadaşlarım, okudukları dualardan bana da birer küçük dilim takdir etmişler. Ben de onların duaları arasında benimki de kabul görür mülâhazasıyla, böyle bir virdi aksatmamaya çalışıyorum. Esasen bu şekilde verilen bir evrâd u ezkârı okumak, nezir ölçüsünde bir taahhüt olduğundan dolayı gereklidir de. Onu terk etmek uygun olmaz. Böyle bir organize içine dâhil olan herkes, bu umum yekûna hissedar olabilmek için iştirak-i a’mal-i uhreviye vadisinde nasiplerini tastamam alacaklardır.

“Her bir mü’min, hayat-ı içtimaiyede konumu itibarıyla durumu neye tekabül ediyorsa, temsil seviyesine göre evrâd u ezkâr okumalıdır. Meselâ hayatın herhangi bir basamağında sorumluluk yüklenen biri temsil ve idare alanının genişliğine göre Rabbine karşı şükür ve zikirde de daha hassas olmalı, en az beş-on insanın okuyabileceği kadar evrâd u ezkâr okumalıdır. Evet, bazılarımız, kaderin bir cilvesi olarak liyakati olmadığı hâlde böyle bir konuma getirilmiş ise, en az on insan kadar evrâd u ezkâr okumalıdır.” (Prizma Serisi: Yol Mülâhazaları)

Üstad Hazretlerinin evrad hassasiyeti

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, onca yoğun hizmetleri yanında evradını asla terk etmemiştir. Yakın talebeleri Üstadın her gün Büyük Cevşen’in tamamını okuduğunu, Mecmûatu’l-Ahzâb’ı on beş günde bir hatmettiğini belirtmektedirler.

Hocaefendi Üstadın evrad hassasiyetini anlatırken şu bilgileri vermektedir:

“Fakat maalesef, evrâd u ezkâr mevzuundaki farklı düşüncelerde bir çarpıklık görüyorum. ‘Biz milletimize hizmet ediyoruz, insanlara Allah’ı (celle celâluhû) anlatıyoruz, yol kaçkınlarını hidayete çağırıyoruz… Evrâd u ezkârda kusur etsek de, bazen okumasak da olur” şeklindeki mülâhazaların bir kuruntu ve şeytan fısıltısı olduğunu düşünüyorum. Hayır, yapıp ettiklerinize güvenip evrâd u ezkârınızda kusur ederseniz, işte o zaman en büyük kusuru yapmış olursunuz. Eğer çağırdığınız davaya yürekten bağlıysanız, o dava sizin içinizde magmalar gibi köpürmeli ve size, güle âşık bülbül gibi aşk besteleri söyletmeli değil midir? Seherler sizin Cenâb-ı Hakk’a karşı muhabbet türkülerinizi dinlemeli değil midir?

“Hiçbirimiz Üstad’dan daha ileri bir seviyede hak ve hakikati anlatma, i’lâ-yı kelimetullahta bulunma gayreti içinde olamayız. Hiçbirimiz dine ve ülkeye hizmette onun kadar cehd, himmet ve meşguliyete sahip değiliz. O, bizim altından kalkamayacağımız hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiştir. En ağır şartlar altında Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehl-i dünya ile yaka paça olmuş, hapishanelerde gezmiş dolaşmış, fakat evrâd u ezkârını hiç aksatmamıştır. Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubûdiyette bulunmuş; yaz kış bu âdetini değiştirmemiş; teheccüd, münâcat ve evrâdlarını asla terk etmemiştir. Hatta bir ramazan-ı şerifte pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden savm-ı visal tutmuş; ama ubûdiyetteki mücahedesinden vazgeçmemiştir. Komşuları her zaman derlermiş ki: ‘Biz, sizin Üstad’ınızı sekiz sene boyunca yaz ve kış gecelerinde hep aynı vakitlerde kalkıp sabaha kadar hazin ve muhrik sadasiyle münâcat okuyorken görür, onun mahzun sesini dinler; böyle fasılasız ve devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.’ (Kırık Testi-1)

Evrad düzenli olarak nasıl okunur?

Bu zamanda evradı düzenli okumanın önünde bazı engeller vardır. Bunlar güncel haberlerle ve yorumlarla çok fazla ilgilenmek, sosyal medyaya fazla zaman ayırmak, dünya işlerini öncelemek, misafirlik ve arkadaş muhabbetlerinde boşa zaman harcamak gibi hususlardır. Ne yazık ki, sosyal medyaya 8-10 saatini ayıran kimseler var.

Aktüel konuları fazla takip ederek bu konulara yön veremeyiz. Tam tersine fiilen üstümüze düşen vazifeleri de yaptıktan sonra günlük evrada önem verirsek, asla ihmal etmezsek müjdeli haberleri bekleyebiliriz. Başta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere bütün İslam büyükleri dua, evrad ve ezkara büyük ehemmiyet verdikleri için başarılı olmuşlardır.

Günlük evradı düzenli hale getirmek için şunları yapabiliriz:

  1. Kendimize günlük evrad programı oluşturmalıyız. Okuyacaklarımız Kur’an, Efendimizin (s.a.v.) evradları, Büyük Cevşen ve Kulûbü’d-Dâria’dan seçilebilir. Böyle bir seçim bizi programlı bir şekilde uygulamaya zorlayacaktır.
  2. Evradımızı gece yatmadan önceye sıkıştırmadan 24 saatin her yanına yaymalıyız. Şüphesiz en faziletli vakit gece ve bilhassa teheccüd vaktidir. Ama o vakitte evradını bitiremeyenler gün içindeki müsait vakitlerinde okuyabilirler.
  3. Evradımızı her müsait vakitte okuyabilmek için başta Kur’an olmak üzere tüm evradlarımızı cep telefonumuza indirerek birkaç dakikalık boş zamanları bile değerlendirebiliriz.
  4. Mümkün mertebe evradlarımızı abdestli okumak daha güzeldir. Ancak abdest almak için müsait bir zaman ve ortam yoksa evradlar abdestsiz de okunabilir. Hanefî mezhebinde Kur’an’a dokunmak için abdestli olmak gerekir. Ama dokunmadan veya ezberden okumak için böyle bir şart yoktur.
  5. Mümkün mertebe evradlarımızı çok yavaş okumaktan kurtulmalı ve makul bir hıza ulaşmalıyız. Çünkü yavaş okuduğu gerekçesiyle maalesef evrad okumayanlar var. Oysa az da olsa her gün düzenli okundukça insan hızlı okumaya başlar. Ama hiç okumayan ölünceye kadar öyle kalır.
  6. Evrad hafızamızı güçlendirirsek bazen yürürken, yolculuk yaparken, eşya taşırken, elimizle bir iş görürken hatta uykuya dalarken bile evrad okuyabiliriz. Ezberleyeceğimiz evradlar, kısa ayetler, küçük dualar, bazı salavatlar olabilir. Ama isteyen Cevşen’i bile kolaylıkla ezberleyebilir.
  7. Evrad okumayı arkadaş çevremizle düzenli bir paylaşım şeklinde programlarsak, kendimizi mecburiyet altına sokmuş oluruz. Bu durum nefsimizi ikna etmeyi kolaylaştırır.

Özellikle içinde bulunduğumuz şu süreçte evrad ve ezkara sarılmak daha çok önem kazanmakta ve sorumluluğumuzu arttırmaktadır. Nefsimiz evrad okumaya karşı bahaneler üretirken, bütün dünyada ve ülkemizde zulüm gören kardeşlerimizi, hanımları, çocukları, hastaları düşünerek aşk ve şevkle evrada ve duaya sarılalım. Aksi takdirde dünyada ve ahirette hesabını veremeyeceğimiz bir vebal altında kalırız.

[Cemil Tokpınar] 20.10.2017 [TR724]

Kültürel iktidar meselesi ve Osman Kavala [İskender Derviş]

Önceki akşam havaalanında gözaltına alınan iş adamı Osman Kavala, AKP medyasının çok seveceği bir profil. Sevan Nişanyan, onu şöyle tanımlamış dün blog sayfasına koyduğu yazıda:

‘Orijinal ve zor bir adamdır. Gençliğinde, benden çok daha radikal bir şekilde devrimciydi. Türkiye’nin en büyük iş imparatorluklarından birinin başına geçtikten sonra da solculuğunu ve devrimciliğini korudu. 1983’ten bu yana Türkiye’de akıl ve özgürlük yolunda yapılmış olan her güzel işin (ve bir sürü saçma işin) arkasında, açık veya kapalı, mutlaka Osman Kavala’nın imzası vardır. İletişim Yayınları. Yeni Gündem dergisi. BirGün gazetesi. TESEV. Anadolu Kültür. Daha bildiğim ve bilmediğim neler neler.’

Şimdilerde AKP medyası ‘her işin arkasında’ diyerek, Türkiye’deki muhalefetin Soros’u olarak Osman Kavala’yı işaret etmeye çalışıyor. Zira bu topraklarda ‘Soros komplosu’ her zaman tutar. 2000’lerin başında AKP’nin kuruluşu için de George Soros’un projesi diyenler olmuştu. Zira Soros’un Açık Toplum Vakfı’nın Türkiye ayağının yönetimini Can Paker yapıyor ve 2013’te Can Paker’in AKP’ye ‘yandaş’ olduğu gerekçesiyle yönetimden uzaklaştırıldığı ortaya çıkmıştı. Yani 2013’e kadar AKP’ye ‘Soros projesi’ diyenler, haklıymış!

Tabi komplocu mantık böyle işlemiyor. Her daim onlar haklı çıkmak zorunda. Soros’un AKP’ye desteği ‘laf olsun diye’ olmuş olabilir, fakat bugün Osman Kavala’nın Soros eliyle ülkeyi karıştırmak istemesi ‘hakikat’tir!

TUTUKLANACAĞI BELLİYDİ

Osman Kavala’nın ismi son dönemde Hilal Kaplan ve arkadaşları (bazıları onlara Pelikan’cılar diyor) tarafından sıklıkla ağza alınıyordu. Belliydi yani tutuklanacağı bir nevi. Dedim ya, AKP yandaşının çok seveceği bir profil Kavala. Uluslararası vakıflar ve insan hakları örgütleriyle içli dışlı, zengin ve parasını yukarı Nişanyan’ın saydığı projelere dağıtıyor. AKP çevresinin bir türlü aşamadığı için ezikliğini yaşadığı ‘kültürel iktidar’ meselesinin göbeğinde duruyor.

AKP’li iş adamları medya patronu olurken, ‘kültürel faaliyetler’ içine girerken çoğunlukla Erdoğan’a yaranmak ve kazançlarını arttırmak hedefindeler. Gençliğinde az çok konferans takip etmiş, dergi okumuş ve sonradan ticarete girmişler içinden üç beş ‘dava adamı’ çıkıyordur belki ama çoğunluğun hedefi ortak. Bunun yanı sıra Kültür Bakanlığı, ‘yandaş kültür sanat faaliyetleri’ için bir arpalık yeri; belediyeler, yandaş kalemlerin kitapları için bir vitrin hâlini aldı. AKP’liler, ‘kültürel iktidar’ derken, kendilerine teveccüh edilmemesini eleştiriyor. Oysa teveccüh edilecek bir şeyleri var mı? Kimse orasını konuşmuyor.

KÜLTÜR SANAT VARSA, BİRAZ DA ONLAR SAYESİNDE

Oysa her türlü entelektüel faaliyetin arkasında iş dünyasının desteği var. Sabancı ailesinin, Eczacıbaşı ailesinin, Koç ailesinin Türkiye’de kültür ve sanat alanına yapmış oldukları katkı, istihdam ve vergi kadar önemli bir kalem. Bugün Türkiye’de uluslararası niteliği olan işler yapılıyorsa, bu ailelerin desteği yadsınamaz. Osman Kavala’nın, beğenirsiniz beğenmezsiniz, ülkeye hizmeti de en az yukarıdaki aileler kadardır. Sadece İletişim Yayınları, Birikim Dergisi gibi nitelikli ‘entelektüel üretim merkezleri’ bile, belki yüz binlerce insanın akademik çalışmalarında, ufuklarının genişlemesinde faydalı olmuştur.

Tüccarların açık desteği olmadan hiçbir fikirsel mücadelenin verilemeyeceğini, tarihten örneklerle anlamak mümkün. Rönesans’tan bugüne ulaşan sanat eserlerinin hemen hepsinin bir ‘patronu’ bulunuyor. Zengin aileler, ressamları ve heykeltıraşları fonluyor. Avrupa’da resim sanatının gelişmesinde, matbaanın yaygınlaşmasında Kilise’nin para aktarmasının büyük önemi var. Bunun yanı sıra matbaa işini yapan insanlar da dönemin en zengin iş adamları arasında yerlerini alıyorlar. Elbette bir karşılıklılık bahis mevzu, iki taraf da kazanıyor. Ancak tüccarların desteği olmadan, kültür sanat etkinliklerinin sürmesi mümkün değil. Bugün Hollywood’un arkasında yapımcı şirketler ve dağıtımcıların büyük işgücünü görebilirsiniz. Netflix’in piyasaya girmesi, Amazon’un film işlerine yatırım yapması, her yıl daha fazla filmin seyirciyle buluşmasını sağlıyor.

YERLİ MİLLİ MASALININ UYUTTUĞU…

Bütün bunları şunun için anlatıyorum: AKP, ‘yerli milli’ masalıyla, uluslararası bağlantıları olan, ülke insanını farklı ufuklara taşıyabilecek, dünyayı sadece Türkiye’den ibaret görmeyecek nesiller yetişmesine katkı verebilecek her kesimi sindirmeye çalışıyor. Ülkeyi tamamen (Batı’nın liderlik ettiği) küresel dünyadan kopararak, ikinci sınıf bir entelektüel havzaya hapsediyor. ‘Aman Batı’yı takip etmeyin’ diye feryat etmesi aslında, dünyayı anlamaktan vazgeçin ve bu küçük ülkemizde sadece bizim iktidarımız için var olun, demek.

Oysa 2013’ten önce, Avrupa Birliği ile alakalı toplantılarda Osman Kavala ile dönemin AB Bakanı Egemen Bağış yan yana oturur, kahve molalarında oturup konuşurlardı. AB’yle ilişkileri geliştirmek adına Kavala’yla nasıl bir gayriresmi danışmanlık ilişkisi yürütüldüğünü, o döneme şahit insanlar anlatabilirler. Şimdi hedef, Batı’dan topyekûn koparken, Türkiye’yi kendi karanlığına hapsetmek. Osmanlı’nın çöküşünü işleyen romanlarda genelde ‘konak’ metaforu kullanılır. İmparatorluk nasıl dağılmışsa, o konakta yaşayan aile de çeşitli sebeplerle dağılır gider ve konak satılığa çıkarılır. Artık konak hayatının debdebesi kalmamıştır. Hayat standardı düşmüştür. Şimdi de Türkiye Cumhuriyeti, AKP idaresinde konaktan çıktığı apartman dairesini de terk edip köyüne dönmeye heves ediyor. Gençlere yazık!

[İskender Derviş] 20.10.2017 [TR724]

Ne vakitten beri israfa ‘tasarruf’ diyorsunuz [Semih Ardıç]

Bütçe için para lazım. Halkın sırtına 50 milyar liralık ilave yük bindiriliyor. Halkı teskin etmek için biraz tasarruftan bahsetmekte fayda var. Hiç tutulmayan sözleri tekrar etmekte beis yok. Nasıl olsa herkes iki gün evvel ne konuştuğunu bile hatırlamayacak kadar günü birlik yaşıyor.

Hep aynı taktik, aynı iki yüzlü siyaset… 2017 bütçesi hazırlanırken neler söylenmişti?  Mesela Başbakan Yıldırım vatandaşa hangi taahhütte bulunmuştu? 8 Aralık 2016’da Çankaya Köşkü’nde Bakanlar Kurulu’nda 2017’nin kamuda ‘kemer sıkma ve tasarruf senesi’ olacağını ilan etmişti: “Son söyleyeceğim şey, önce milletten bir şey isterken kendimiz ne yapıyoruz ona bakmamız lazım. Devlet olarak 2017’de muazzam bir tasarruf yılı olacak. Çok ciddi tasarruflar yapacağız.”

BAŞBAKAN’DAN İSRAF İTİRAFI

Başbakan tasarruf derken neyi kast ettiğini de vuzuha kavuşturmuş. Aciliyet ve ehemmiyet arz etmeyen harcamalar yapılmayacak. Yeni bina ve araba alınmayacak. Aynı şekilde makam arabası, özel jet, helikopter ve tekne kiralanmayacak. Fuzulî seyahate çıkılmayacak.

Demek oluyor ki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında 2017’ye kadar bütün bu kalemlerde kaynaklar heba edilmiş. Harcamalar şirazeden çıkmış. Başbakan bunların hesabını sormak yerine kendince vaziyeti toparlamaya, halkı ikna etmeye çalışıyor. “Bir anlamda vatandaşlarımızdan bir şey isterken, ‘hadi dövizini bozdur ülkene omuz ver’ derken, önce devlet kurumları olarak bizler elimizi taşın altına koymamız lazım.” sözleriyle biten o konuşmada vaat edilenlerle tahakkuk edenler arasında dağlar kadar fark var.

BEYANLA FİİL ARASINDA TEZAT VARSA

Yıldırım’ın tasarruf paketinin akıbeti daha evvel Recep Tayyip Erdoğan ile Ahmet Davutoğlu’nun ‘Başbakan’ olarak vaat ettikleri tasarruf paketlerinin akıbetinden farklı olmadı. Kamuda taşıt saltanatına 2017’de son verilemediği gibi kiralık araba sayısı katlandı. Hal-i hazırda kamu idarelerine toplam 17 bin 768 kiralık taşıt tahsis edildi.

Daha vahim kısmı da şu ki, kiralık arabalardan yüzde 99’u makam arabası. İtfaiye taşıtı, ambulans vs. olarak kullanılmıyor bu kadar taşıt. Hepsi ile A bakanlığının B dairesinde C isimli şefin ve ailesinin bilumum işlerini görülüyor. Bu taşıtların bir de şoförü var. Bazı hallerde ilave koruma eskortu da tahsis ediliyor. Onların maaşları taşıt giderleri cetvelinde değil personel giderleri altında gösterildiğinden taşıt kirasına harcanan tutar ilan edilen tutarın fevkinde.

HOLLANDA’DA BAŞBAKAN’IN BİSİKLETİ

Hollanda’da Başbakan kral ile görüşmeye bisikletle gidiyor Türkiye’de kamu envanterinde kayıtlı 120 bine yakın otomobil kâfi gelmiyor, şirketlerden kiralama yoluna gidiliyor. Vatandaştan tahsil edilen vergilerin nasıl çarçur edildiğini görmek için uzun uzun tahkikat yapmaya lüzum yok. Arabaların ekseriyetinin idarecilere, korumalarına tahsis edilmesi ‘makam saltanatı’ uğruna milyonlarca liranın heba edilebildiğin ispat ediyor.

Makam taşıtı furyası öyle bir noktaya geldi ki kiralık araba sayısı bir ayda 4 bin 97 adet arttı. 29 Haziran’da 13 bin 671 olan kiralık araba adedi 2 Ağustos’ta 17 bin 768 oldu. Başbakan’ın ‘araba ve bina kiralanmayacak’ talimatına rağmen kiralık taşıtlara 540,8 milyon lira ödendi. Personel giderleri hariç…

DEVLET KİRACI OLDU

Yine hizmet binalarına da 696,9 milyon lira kira ödendi. Lojman ve tesis zengini devlet, kiralık bina tutuyor! Güleriz ağlanacak halimize. Bakanlıkların Ankara ve İstanbul başta olmak üzere şehirlerde AKP’li müteahhitlere ait binalarda kiracı olması manidar. Binaların ne kadarının ihtiyaçları karşıladığı ayrı bir mevzu. Teferruatlı malumat için Maliye Bakanlığı Harcırah ve Taşıt Dairesi Başkanlığı kayıtlarına bakılabilir.

SARAY’A 10 ZIRHLI TAŞIT DAHA ALINACAK

2017’de taşıt alımı da kiralama işlemi de hız kesmediği gibi bu kalemlerin 2018 Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nda küçülmediği müşahede ediliyor. Kiralama bir yandan satın alma diğer taraftan vatandaşın vergileri yine çarçur edilecek.

Bin küsur odalı Saray’ın günlük harcaması 15 milyon lirayı aşacak ve taşıt filosuna 38 yeni taşıt dahil edilecek. Yeni arabalardan 10’u özel zırhla donatılacak. Bunlardan 8’i bütçedeki azamî fiyat tahdidinden muaf tutulacak. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan hangi zırhlı arabayı beğenirse fiyatına bakılmadan alınacak.

SARAY’IN KAMYONLARI NE TAŞIYACAK?

Saray zırhlı arabaların haricinde 14 binek otomobil, 4 minibüs, 2 panelvan, 6 otobüs ile biri 12 tonluk, diğeri 17 tonluk 2 kamyon satın alacak. Saray’da niye kamyona ihtiyaç duyduğunu hep merak etmişimdir. Lazım olduğunda en yakın belediyeden, DSİ’den rica edilse Saray’a ‘hayır’ diyecek halleri yok herhalde.

Köprü açılışında Cumhurbaşkanlığı forsu olmayan bareti bile kullanmayan Erdoğan, forstan mahrum kamyonu ne yapsın! Ne de olsa itibardan tasarruf olmaz. Saray’ın mevcut araç filosunda 2 limuzin, 14 zırhlı araç, 28 adet 4×4 cip, 6 ambulans, 2 itfaiye, 83 Volkswagen, 33 Mercedes ve 10 Audi marka araçlar da bulunuyor. Saray’ın filosundaki taşıt sayısı 2018’de 268’den 306’ya çıkacak.

3 BİNE YAKIN YENİ MAKAM ARABASI

Satın alma furyası Saray ile mahdut kalmayacak. Genel bütçeye tabi kamu kuruluşları 2018’de toplam 4 bin 500 yeni araba alacak. Hadi bin 600 ambulansı bu rakamdan düşelim. Ambulansların vatandaşa verilecek sağlık hizmetlerinin kalitesini artırma yolunda ciddi katkıları olacaktır. Mamafih geride kalan 2 bin 900 taşıt ne maksatla kullanılacak? Maalesef ekseriyeti yine makam arabası olarak tahsis edilecek.

Başbakan Binali Yıldırım’ın sözlerine rücu edecek olursak vatandaştan 50 milyar liralık ilave vergi fedakârlığı beklemeden evvel kamudaki bu israfa son verilmeliydi. Ne öyle bir adım atıldı ne de kimsenin böyle bir derdi var.

ABDULLAH GÜL’E 18 ARABA YETMİYOR

Erdoğan’ın selefi 11. Reis-i Cumhur Abdullah Gül’e emeklilik günlerinde kullanmak üzere 18 araba tahsis edilmesi, hatta Gül’ün sözcülerinin bu sayının bile kâfi gelmediğini kaydetmesi, belediye başkanlarından valilere, Diyanet İşleri Reisi’nden TBMM Başkanı’na kadar herkesin milyonluk Mercedes yarışına girmesi de gösteriyor ki israf sari (bulaşıcı) bir hastalıktır.

İktidara yakın olanlar o hastalığın pençesinde kıvranıyor, vatandaşa hizmet için çıktıkları yolda bambaşka bir şahsiyete dönüşüyorlar.

İtibar ile gösterişi birbirinden tefrik edemeyecek kadar sonradan görmelerin, nam-ı diğer kifayetsiz muhterislerin işgal ettiği devlet kademelerinde ‘tasarruf’ denildikçe israfın yaygınlaşmasına niye şaşırıyoruz ki!

Ezcümle bütçeyi TBMM’den geçirene dek iktidar mümessillerinden duyduğum her ‘tasarruf’ kelimesini ben ‘israf’ diye anlayacağım.


[Semih Ardıç] 20.10.2017 [TR724]

Gerçeğin hatırlatıcısı olarak Hizmet Hareketi [Emine Eroğlu]

“Karşınızda duran şu koca çınar ağacını fil mi yıkar, karınca mı?” diye sordu gençlere, yaşlanmayan bilge.

Soruyu “Fil mi kuvvetlidir, karınca mı?” tartışmasına dönüştüren gençleri seyretti sonra. Muhataplarının çoğu cevapta bir sürpriz saklı olduğuna kanaat getirdikleri için karıncayı daha şanslı görüyorlardı.

Doğru cevabı öğrenmek için kendisine çevrilmiş bakışlar karşısında gülümsedi.

“Allah kimi vazifelendirdiyse o!” dedi.


ALLAH KİMİ VAZİFELENDİRDİYSE…

Yaşlanmayan Bilge’nin sorusunu “Kim asrın gerektirdiği metotlarla soluklarını dünyanın her tarafına duyurabilir?” diye de sorabilirsiniz.

Kim Yunus Emrelerin, Mevlânâların, Ahmed Yesevîlerin, Bediüzzamanların sahip olduğu engin duygunun peşinde 170 ülkeye hicret edip eğitim müesseseleri açabilir?

Dünyanın büyük devletleri mi?

Yeni Osmanlılar mı?

Bu iş için eğitilmiş deha seviyesinde donanımlı seçkinler mi?

Din düşmanlıklarını aşamayan solcular mı?

Söylemleri ile eylemleri arasındaki tutarsızlıkta yitip gitmiş İslamcılar mı?

Risale-i Nur’u mülk edindikleri için onu insanlığa açamayan Nurcular mı?

Zamanının çocuğu olmayı başaramayan ehl-i tasavvuf mu?

Yoksa aczinden ve fakrından başka sermayesi olmayan adanmış bir avuç insan mı?

Cevap yine aynı:

“Allah kimi vazifelendirdiyse o!”


CİNNET HALİ

Öyle zannediyorum, Türkiye’de Hizmet Hareketine yönelen nefretin kökeni de bu sırlı “vazifelendirme” kelimesinde saklı.

Kendilerini çok beğenen, ama evrensel değerler ölçeğinde beş para etmeyen muhterisler,  beğenmedikleri Hizmet insanının ameline Cenab-ı Hakk’ın taktığı semerelerin azametini görünce kaderi tenkit ediyor, çamur atarak ve tahrip ederek haset ateşlerini körüklüyorlar.

Ellerini neye atsalar kuruyor. Yol gösterdikleri yolsuz, çare götürdükleri çaresiz kalıyor. Yine de, “Allah, dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.”(Al-i İmran 37, Nur 28) ayeti karşısında, “Biz varken mi?” diye soruyorlar.

Rabbimizin sonsuz rahmeti ile o adanmışlara teşvik ve teselli mahiyetinde gösterdiği rüyalara bile katlanamıyorlar.

O kadar ki, örneklerini tarihin sayfalarında okuyup alkışladıkları fedakârlık ve yiğitlik öykülerini yaşanırken görünce kusacak gibi oluyorlar.

Hiç kimsenin, en azından işlerken görüntülenmek istemeyeceği, şenaat fotoğraflarının içerisinde tarihe ve insanlığa poz veriyor, kötülüğün motivasyonu ile durup bunun nasıl bir hezeyan görüntüsü olduğuna bile bakamıyorlar.

Tesbih çeker gibi FETÖ çekiyor, ondan başka hiçbir şey düşünemiyor, konuşamıyorlar.

Kan döküyor, can yakıyor, yine de içlerindeki zehri akıtamıyorlar.

Pakistan’daki eğitim gönüllüleri onlar için, genç kızları ile birlikte başlarına çuval geçirilerek kaçırılabilecek kadar büyük bir cürmün failleri.

Rızkından artırıp burs veren herkes işkence ile ölümü hak eden iflah olmaz mücrimler.

Kelepçelenmiş götürülen kadınları seyrederken, arenada aslanların önüne atılan savunmasız insanların parçalanışını seyreden Romalıların duyduğu hazzı duyuyor, zulme coşkun alkışlarla mukabele ediyorlar.

Tevhid akidesine bir tek konuda riayet ediyorlar: “Düşmanlıkta tevhid”

Fakat farkında değiller ki takdir eden ve yaratan O olduğu için, sadece ve sadece Allah’a düşmanlık ediyor, Allah’la savaşıyorlar.


ALLAH ANCAK MÜTTAKİLERDEN KABUL BUYURUR

İnsanı bir canavara dönüştüren şeyin kendi mizacında besleyip büyüttüğü “haset duygusu” olduğu göz ardı edilmemeli. “Hasetle iman bir kalpte beraber bulunmaz.” diye buyuruyor Allah Resulü (Nesâî, Cihad 8).

Yeryüzünün ilk kanını akıtan Kabil’in temel sorunu, kendi kurbanının kabul edilmeyişi değil, kardeşinin kurbanının kabul edilişiydi.

Habil’in kurbanı da kabul edilmese, Kabil kardeşi ile el ele verip hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi. Kabul edilmeyen amelini unutabilir, kibrini sürdürebilir, aynalara bakıp “Benden güçlü kim var?” diye sorabilir, benliğinin sırça sarayında rahatsız edilmeden yaşayabilirdi.

Kurban sınavı, küçümsediği kardeşi ile çok beğendiği kendi kimliği arasındaki farkı ortaya çıkardı Kabil’in. Gururu yara aldı, benlik sarayı yıkıldı. Artık Habil, kardeşi değil, gerçeğin hatırlatıcısıydı onun için.

Bugün, “gerçeğin hatırlatıcısı” Hizmet Hareketi olduğu gibi…

Habil’in, kardeşinin öfkesi karşısında sarf ettiği cümle hakikate ne güzel tercümanlık eder:

“Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur” (Maide, 27).


BİR DİRHEM ZAHMET, BİR BATMAN RAHMET   

Peki, karınca kendini filden, vazifeli, ehl-i haset ve zulümden nasıl koruyacaktır?

Bediüzzaman, hapiste ve üstelik diğer mahpuslarla selamlaşmasın diye hücre penceresinin kapatıldığı bir tecrid ikliminde:

“Şimdi vaziyetimiz şaka kaldırmıyor. Bununla beraber, hiç endişe etmeyiniz,” diye cevap veriyor bu soruya.  “Biz inâyet-i İlâhiye altındayız ve bütün meşakkatlere karşı kemâl-i sabırla, belki şükürle mukabele etmeye azmetmişiz. Bir dirhem zahmet, bir batman rahmet ve sevabı netice verdiğinden, şükür etmeye mükellefiz” (14. Şua).

Madem bir karınca bir Firavun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbarı Allah’a intisabın kuvvetiyle mağlûp edebiliyor, öyleyse asrın cebbarlarından da sebeplerin aleyhimize ittifakından da korkmamalı.

“Bir dirhem zahmet, bir batman rahmet!” deyip sabırla, belki şükürle mukabele etmeli

[Emine Eroğlu] 20.10.2017 [TR724]