Bir insanlık cinayeti: Hakim Mustafa Erdoğan’ın yazılmayan öyküsü [Meral Aslan]

Bir hukukçuydu o…Liberal, yani geniş anlamda özgürlükleri savunuyordu. 

Bu minvalde AK Parti’nin üzerine gidildiği dönemde özgürlüğün bizim gibi ülkelerde gücün dar kalıplarına göre değil, prensip ve tanımlara göre yaptığı için ideolojisine bakmadan savundu. Onun için konunun öznesi ile vereceği karar arasındaki ideolojik yakınlık/uzaklık önemli değildi. 

Yargıtay’ta 15 ve 23. Daire üyesiydi. Her hukukçunun hayalinde olan bir kariyeri vardı. 

Son aylarda şiddetli baş ağrısı çekiyordu ama işini ihmal edeceği düşüncesiyle doktora gitmeyi hep erteliyordu. Niyeti adli tatil sonrasında tam olarak kontrole gitmekti…

Ancak, o menfur darbe oldu...

Ve bir anda ülkenin altı üstüne geldi. 

Ne olduğunu tam olarak anlayamadan artık dayanacak gücü kalmamış, ağrıları dayanılmaz olmuştu. 

Hemen bir hastaneye götürdüler ve teşhis ürkütücüydü. 

Tümör vardı, hem de beyninde. 

Üstelik acilen alınması gerekiyordu. 

Çok ciddi bir hayati risk taşıyordu. 

Çaresizce ameliyatı kabul etti. 

Ameliyata alındı. 

Çok ağır bir ameliyattı ve bilinci kapalı yatacaktı uzun süre. Bir süre sonra hastaneye polisler geldi. Yakınları anlam verememişti ama geçmiş olsuna değil, tutuklamaya gelmişlerdi. 

Evet, bu özgürlükçü liberal hukukçuyu hapse attı birileri. 

Antalya 3. Sulh Ceza hakiminin çıkardığı karar ile hiçbir gerekçe göstermeden tutukladılar hakim Mustafa Erdoğan’ı. Daha 49 yaşındaydı...

Çok ağır bir ameliyat geçirmiş ve yoğun bakımda tedavi olması gerekiyordu ama birilerinin özel baskısıyla tutuklu koğuşuna nakledildi. Ailesinin yalvarmalarına karşılık değiştirmedi birileri bu kararı. 

Tutuklu koğuşunda o halde; yani beyin ameliyatı olmuş, ciddi bakıma ihtiyacı varken, steril bir ortamda bakımının hassasiyetle yapılması gerekirken 6 ay tutuldu. 

Bir hukukçunun ne kadar zor yetiştiğini ailemden biliyorum. 

Kütüphanedeki en kalın kitaplar hep dayımındı çünkü. Masa lambasını en çok o kullanırdı ve bundan dolayı zılgıt da yerdi.

Yıllar boyu hep dayımı bir şeyler okurken gördüm. Hep okudu okudu..

Mustafa Erdoğan da böyle yapmıştı mutlaka. 

İşin acısı kendisine zulüm derecesinde bu muameleyi yapanlar da aynı süreci yaşamış olmaları lazımdı. 

Bir hukukçunun başka bir hukukçuya zulmetmesi kadar korkunç bir şey yoktur sanırım. 

Üstelik sizden daha deneyimli ve de masum ise zulmettiğiniz, çok körelmiş ve katılaşmış bir vicdanınız olması lazım. 

Altı ay felç şekilde burada tutuluyor. 

Tedavi almamış için ise sanki her şey yapılıyor. Mal varlığına el konuluyor, tüm banka hesapları bloke ediliyor. Ölmeden mezara koymaya çalışıyor birileri bir hukuk değerini. 

Suçu?

Kimse bilmiyor...

Neyle suçlandığını bilmiyor, hakkında iddianame bile yok. Kaçma ihtimalini bırakın ayağa kalkma ihtimali yok, çünkü felç olmuş artık!

Bu kısım çok can yakıcı sevgili okuyucularım. Erdoğan’ın ailesi feryat ediyor, durumu anlatıyor. Ancak tüm tahliye talepleri reddedildiği gibi, hastaneden cezaevine yollanıyor. 

Bunu yapan da karı koca hukukçu. Savcı koca itiraz ediyor, hakim eşi hapse yolluyor. 

Akıl alır gibi değil biliyorum ama son bir yıl içinde yaşandı tüm bunlar. 

Avukatları çaresizce Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyor. Gelen cevap ise tarihimizde bir hukuk utancı olarak kalacak: “Tutuklunun herhangi bir tehlikede olmadığı için tutukluluğunun devamına…” 

Hastane doktorları insaflı. Rapor hazırlıyorlar…

Ancak bu raporu da kimse ciddiye almıyor.

Bilinci kapanıyor hakim Erdoğan’ın…

Ailesi perişan yalvarıyor artık…

Belki de beyin ölümü gerçekleştikten sonra ‘lütfen’ bir tahliye kararı veriyor vicdanına diyecek söz bulamadığım hakim..

Birkaç gün sonra maalesef vefat ediyor bu değerli hukuk insanı. 

Ölümü bile haber değeri taşımıyor. 

Sadece iki gazete, vefatından üç gün sonra haberi yayınlıyor. O kadar…

Bir hukuk insanını, bir insanı, bir canı ideolojik kin ve nefret böyle ölüme götürüyor. Çok değil birkaç gün öncenin öyküsü bu…

Peki neydi bir insanı ölüme götürebilecek kadar nefret dolu bir intikama sevk eden suç. 

Kim bilmiyor…

Hiç kimse…

PTT’den Tenis Federasyonu’na transfer olan eğlenceli bürokratı atıyor Danıştay’a hakim olarak Cumhurbaşkanı…

Ölen hukukçularımızın yeri dolduruluyor böylece!

[Meral Aslan] 24.8.2017 [Samanyolu Haber]
pedmrlaslan@gmail.com

Böyyük liderler robdöşambr giyer! [Seyfi Mert]

“Gösteriş ve kibir, alçakların ahlakındandır.”
(Umberto Eco)

“Papa’nın yeni makam arabası şaşırttı!”
Evet bu başlıkla verdi haberi havuz medyası. Şaşırmışlardı ve gayet doğaldı bu şaşkınlık. 
İstanbul gezisinde hükumetin kendisine teklif ettiği trilyonluk zırhlı araçları reddeden Papa Renault Symbol'ü tercih etmişti ve bu duruma akıl sır erdirememişti havuzcular.  Şaşırmaları tabiiydi çünkü Papa kendi memleketinde de bizim dini liderler gibi trilyonluk Mercedes değil Fiat Albea'yı makam aracı olarak kullandığından habersizdiler. Bizim Diyanet Reisi Mercedes’e biniyorsa Papa altın kaplama Royce Royce kullansa yadırganmazdı yani! 
Milyarlarca insanın dini lideri 30 bin TL’lik mütevazı araç kullanırken, bizim bilmem kaç milyonluk Türk vatandaşlarının atanan Diyanet Reisi trilyonluk zırhlı araca binmeyi dindarlığın gereği sanması da bu devrin tipik özelliklerinden. 

Şimdi sizinle bir fotoğraf daha paylaşacağım. Lütfen aşağıdaki görseli iyi inceleyin. 
Bu şahıs herhangi bir lojistik firmasında çalışan hamal değil. İngiltere’nin Başbakanı… Görevinden sonra lojmanını boşaltırken kendi evini kendi taşıyor. Ve başka bir görsel. 

Evet, aslında gayet sıradan bir siyaset genel toplantısı gibi görünen bu görselde tuhaflık şurada. Ayakta huşu içinde duranlar saygı ecdada saygı duruşunda bulunmuyor. İstiklal Marşı da okunmuyor bu esnada. AKP’nin 2. Olağanüstü Kongre'sinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın mesajının ayakta dinliyorlar. İngiltere gibi koca bir devleti yönetmiş adam kendi evinin kolisini kendi taşıyor, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı yokluğunda mesajı ayakta dinleniyor!
Şimdi biraz geriye İslam tarihine dönelim ve Kainat’ın Efendisi’nin (ASM) hayatından üç tablo nakledelim. 

Kütüb-i Sitte’den 5391 numaralı Hadis-i şerif: “Beni Amir heyetiyle Allah’ın Resulünün yanına gitmiştik. ‘Sen bizim efendimizsin!’ diye hitap ettik. ‘Efendi, Allah`tır!’ buyurdular. Biz: ‘Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!’ dedik. Bize: ‘Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi uçurmasın’ buyurdular.”
Aclûnî’nin, Keşfü’l-Hafâ’sından: “Peygamberimiz bir gün sahabelere verdiği bir ziyafet sırasında, onlara hizmet ederken, uzaklardan geldiği anlaşılan bir atlı, Peygamberimizin meclisine yaklaşıp: ‘Bu kavmin efendisi kimdir?’ diye sordu. ‘Bu kavmin efendisini arıyorum’ dedi. Allah’ın Resulü ‘Benim’ demedi. O sırada sahabelerine su dağıtmakta olduğundan, atlıya şöyle cevap verdi: ‘Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir!”

Ve son olarak İmam Buhari’nin Kitabu’l-ilm’inden: “Peygamberimiz ile birlikte oturduğumuz sırada biri gelip ‘Hanginiz Muhammed`dir?’ diye sordu. Allah’ın Resulü ashabı arasında dayanmış oturuyordu. ‘İşte dayanmış olan şu beyaz kimsedir.’ dedik. Adam ‘Ey Abdü`l-Muttalib`in oğlu!’ diye hitap etti. Peygamberimiz ‘Seni dinliyorum.’ buyurdu. ‘Ben sana bazı şeyler soracağım. Amma soracaklarım (pek) ağırdır. Gönlün benden incinmesin.’ dedi. Peygamberimiz ‘Aklına geleni sor.’ buyurdu. ‘Senin ve senden evvelkilerin Rabbi aşkına (söyle) bütün halka seni Allah mı gönderdi?’ dedi. ‘Evet.’ buyurdu. ‘Allah aşkına (söyle) namaz kılmayı sana Allah mı emretti?’ dedi. ‘Evet.’ buyurdu. ‘Allah aşkına (söyle) oruç tutmayı sana Allah mı emretti?’ dedi, ‘Evet.’ buyurdu. (yine): ‘Allah aşkına (söyle) zenginlerimizden alıp yoksullarımıza dağıtmayı sana Allah mı emretti?’ dedi. Peygamberimiz (buna da) ‘Evet.’ buyurunca adamcağız: ‘Sen ne getirdin ise ben ona iman ettim. Kavmimin geride kalanlarına da elçi benim. Ben, Bekr kabîlesinden Dımâm b. Sa`lebe`yim.’ dedi.”

Allah (CC) “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” dediği bir insandan ve Allah’ın sevgilisinden bahsediyoruz. Allah indinde, yaşamış en değerli insan. Ve bu kişi arkadaşlarıyla beraberken ortama giren bir yabancı, hangisi olduğunu bilmiyor. 

O kadar mütevazi, o kadar halktan biri yani…

Şimdi şu iki görseli değerlendirelim:

Yan tarafındaki gazeteci teybine konuşan şahıs Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö. Yanındaki de eşi, yani ‘först leydi’.  Türkiye’yi ziyarete geliyor. Bildiğiniz tarifeli uçakla, Ankara’ya aktarmalı hem de. Hani “ben reisim ulen, ne aktarması doğrudan Esenboğa’ya ineceksiniz”, filan atarı yapmadan.  

Şu fotoya ise açıklama yazmaya gerek yok sanırım.

Şimdi yolcularına, sınıflarına ve koltuk kalınlıklarına (İbrahim nasıl rahat mısın annem?) bakarak Finlandiya’yı beşinci sınıf bir memleket zannedenlerimiz çıkabilir. 

Bu da dönemin başbakanı, Pelikan mağduru Davutoğlu’nun sofrası:

Reis’in sofrası bundan geri kalır mı?

Nereden nereye demek için şuna da bir bakmanızı isterim:

Öyle ya, imkânları yok demek ki, cumhur reisleri THY’nin tabldot yemeğini yiyerek gelirken, bizim yazdıklarını kendisi bile okumayan boş beleş, adamın olmadığı yerde adam yerine konulan İbrahim ceylan derisinden koltuğunda buzlu sıkma portakal suyunu lıkırdıyor. Dev ekranda da milli maç açık, böyle de vatansever büyüklerimiz var!

Şu kadarını söyleyeyim; kişi başı yıllık gelirleri bizim dört katımız olan bu memleketin sadece bugün ölü haldeki Nokia’sı bile bilinen tüm markalarından daha değerli. İki ülkenin karşılıklı ticaretini ele aldığımızda biz her sene Finlandiya memleketine yaklaşık 950 milyon Avro fazladan para ödüyoruz. 

Yani adamların lideri parasız olduğu için değil, mütevazı olduğu için ve büyüklüğü başka şeylerle ölçtüğü için gocunmak tarifeli uçakla geliyor. 

Bugünlerde Kemal Kılıçdaroğlu’nun askılı atletinden rant elde etmek isteyen iktidar ve medyası, sallayıp duruyor. Saray’ı da aynı mantıkla inşa etmişlerdi. Neymiş efendim, devletin gücünün tevazuu olmazmış, bakın Osmanlı’ya, filan…

Osmanlı’yı örnek alanların neden kuruluş, yükselme dönemini değil de yıkılma devrini örnek alıp, hatta bu yıkılmaya sebep olan gösterişe takılmaları aptallık değilse hainliktir. 

Gidin Topkapı sarayına bir bakın. Yan yana yapılmış mütevazi tek katlı evler göreceksiniz. Osmanlı budur, Dolmabahçe, yıldız Sarayı değildir Topkapı’dır, tevazudur Osmanlı. Cihan devleti böyle olunur. Dolmabahçe bir cihan devletinin çöküş sebebi ve simgesidir! Bizzat yaptıran padişaha bile bir yıl dahi oturmak nasip olmamıştır!

Şimdi şu fotoğrafa bakın:

Evet İngiliz kraliyet ailesinin iki veliaht prensi bu delikanlılar. Yaz aylarında inşaatlarda işçi olarak çalışıyorlar. Ya şu foto:

Evet yabancı değil, gözünüz bir yerden ısırıyor değil mi? Obama’nın kızı Sasha… Babası Beyaz saray’da dünyayı yönetirken kendisi bir restoranda kasiyerlik yapıyordu. 

Bu da bizim Başbakanın mahdumu efendim: 

Anadolu insanı seçim meydanlarında Allah-Kitap-Din üçgeniyle efsunlanırken Başbakan’ın mahdumu uzak doğu kumarhanesinde milyonları eziyor. Yurt dışındaki milyonlarca dolarlık varlığı soracak medya ise Reis’in uçağında kalın derili koltuklarda maç seyrediyor. 

Daha onlarca örnek sıralayabilirim. 

İşe trenle giden bakan mı ararsınız, bisikletle giden başkan mı, tatilde karavanla gezen başbakan mı?

Emekli olunca bisiklet tamirciliği yapan ABD başkanı mı ararsınız, maaşı çok bulup, 400 Avro bana yeter gerisini bütçeye koyun dedikten sonra, küçük bir evde yaşayıp, başkanlık konutunu fakirlere lojman yapan Latin Amerikalı başkanı mı yazayım size?

Bunların hepsi bizi kıskandığı için böyle oluyor biliyorum. 

Osmanlının çöküş devrine öyküneceğimize, yükseliş çağına öykünsek. Biliyor musunuz bütün veliahtlar çok küçük yaşta bir esnafa mutlaka çırak olarak verilirlerdi Osmanlı’da. Bu sebeple her padişahın mutlaka bir zanaatı vardır. Kimi marangozdur, kimi inşaat ustası, kimi bestekar, kimi ressam. Romancı padişah bile vardır. Oğullarını kumar oynamaya uzak doğuya yollayan günümüz başbakanları ise tahtaya adını bile yazamıyor maalesef!

Sonra da kalkıp siyasi rakibimizi aşağılamak için bahane bulamayınca sofrasına laf ediyoruz, pijama, atlet, terlik eleştirisine giriyoruz. Zannediyoruz ki, büyüklük binadadır, koltuktadır, uçaktadır…

Yanılıyoruz elbette. 

Tıpkı batının ahlaksızlığı konusunda yanıldığımız gibi. 

Sadece şu son birkaç aylık ülkemizde yaşanan sapıklıklara bakınca, Avrupa’nın toplamında elli senelik bir rezilliği yaşadık ama buna kimsenin gıkı çıkmıyor. 

Niye çıksın ki, Alman’a atarlan, Kılıçdaroğlu’na şamar at, al sana siyaset…

Yiyen var azizim yiyen. Bize bu az bile!

[Seyfi Mert] 24.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Bütün davamız Gül-i Muhammedi [Safvet Senih]

Yunus Emremiz gibi güzel ve hikmetli şiirler söyleyen Ümmî Sinan Hazretleri 'Gül üzerine teşbihli, temsilli' güzel söz cevherleri sergilemiş. Onlardan bir parçasını sizlere arz edelim:

Seyrimde bir şehre vardım
Gördüm sarayı güldür gül
Sultanının tâcı tahtı
Bağı duvarı güldür gül
Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazar güldür gül
Toprağı güldür, taşı gül
Kurusu güldür, yaşı gül
Has bahçenin içinde
Servi çınarı güldür gül
Gülden değirmeni döner
Onun ile gül öğünür
Akar suyu döner çarkı
Bendi pınarı güldür gül
Al gül ile kırmızı gül
Çift yetişmiş bin bahçede
Bakışırlar hâre karşı
Hârı ezharı güldür gül
Ümmi Sinan gel vasfeyle
Gül ile bülbül derdini
Yine bu garip bülbülün
Ah u figanı güldür gül”

Malumdur ki, bizde “Gül”, Muhammed Aleyhisselamın remzidir. Onun ve O’nun davasını anlatmak için hep “Gül” kelimesi kullanılır… Geçmişteki söz Sultanlarımız da şimdi usta şairlerimiz de bu güzel geleneği devam ettirmişlerdir. İşte  Üstad Sezai Karakoç’un yazdığı  “Gül Muştusu” ndaki gül gibi güzel ifadeler:

“Son insan ölmeden önce
Bir ülkü inecek bahçelere
Beton ölümler arasına sıkışmış
Ay verimi küçük parklara
Gül tarhları gelecek
Küçük parklara büyük kentlere yeniden
Doğduğum kasabadan
Size bir mutluluk haberi gibi
Gül gelecek
Kıyamet demek gülün geri gelişi demek

GÜL  PEYGAMBER  MUŞTUSU  PEYGAMBER  SESİ…
Doğunun açılan alınyazısı
Yırtılan kalbimin çile çiçeği

“Sen engel olamazsın kış atlısı
Bahar gelince gülün açılışına
Karanlık kılıçların kırılır bir aydınlıkta
Dua gibi loş bir sabah aydınlığında

Bu gelen diriliştir kuşta ses
Menekşede koku gür çayırlarda yeşillik
Ölümden sonra gelen yeşillik
Varlık üstüne meleklerden saçılan dökülen

Gül yaprağından kubbe
Gül fidanından çatı
Gül kokusundan anne
Gül şurubundan aşk sanatı

Ölülerin üstüne dikilen güller
Onları diriltmeye yeter
Yeter ki, insanın canını yeşertecek
Yaradılış baharının soluğu üfürülsün yüceden

“İşte uyandık kınama bizi güneş adamı
Uyandık Ashab-ı kehf gibi
Güllerin açılma vakti
Ağacağız kente şimdi

Gül uygarlığı
Gül şarabının uygarlığı
Gül kokusundan mest olup
Ölüyken dirilenler gibi
Ağacağız kendi şimdi…”

Bu güzel  ifadelerden  sonra biz de şöyle diyelim:
Evet çoktan indi
Yemlihalar şehirlere
Anlatıyorlar insanlığa
Dert ve davalarını şimdi…

[Safvet Senih] 24.8.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

İmtihan çalışmadığınız yerden gelir [İskender Derviş]

İnsan bilmediğinden mesul değildir. Ancak biliyorsa, işin içine başka şartlar girer. Belki biliyordur fakat cesaret edememiştir. Belki biliyordur fakat imkân bulamamıştır. Belki biliyordur fakat tembellik, tenperverlik etmiştir. Muhasebe, bildiklerimiz üzerinden yapılır. Bilmek imkânı varken araştırmamak, verili olanla yetinmek muhasebenin bir başka boyutu. Kusurla günah biraz da böyle ayrışıyor: Bilmeden yapılanlar kusur, bilindiği halde yapılanlar günah. Bilmek için çaba harcamamaktan da hesaba çekilme ihtimali yüksek.

‘Ve insan aldandı…’ ifadesindeki incelik de burada. İnsan bazen bildiği hâlde, farklı beklentiler içine girerek o günaha sarılıyor. Hüküm açık olduğu hâlde başka yollar arıyor. Bazı hikmetler bu türlü hataların, günahların içine gizlenmiştir amenna. Mesela insanlığın ve o insanlığın içinde zirveleşen Hz. Muhammed’in (sav) bedenî varlığı Hz. Âdem’in (as) yasak meyveye meyletmesine bağlanmıştı. Fakat bu ilahi hikmetler içerisinde insanın ‘sorumluluğu’ asla kaybolmaz. Âdem Aleyhisselam bütün bu hikmetlere rağmen tövbe etmekle mesul olduğunun idrakindeydi. Hatanın neticesinde hayra ulaşmak mümkün ama bu hata sahibinin mesuliyetini üzerinden almaz.

İMTİHANI ÇETİN KILAN MESAJ

Bilhassa peygamberlerin gönderildiği dönemler mesajların açık ve keskin oluşuyla diğerlerinden ayrılıyor. Sözgelimi İsa Mesih’le (as) Muhammed Mustafa (sav) arasında yaklaşık 600 sene var. Bu sürede insanlar ‘unutmuş’ olabilir, mesajın kendisi farklılaşmış olabilir. Kala kala elde sadece bir Allah’a olan iman meselesi kalmış olabilir. Ancak onlar hayatta iken, insanları canlı birer ayet olarak uyarırlarken, Allah’a bütün mucizeleriyle birlikte çağırırlarken onlara uymamak, onların sözünden uzakta hakikati aramak abes. Bu sebeple Kur’an’daki peygamber kıssalarının akışı çok belirgindir: Peygamber bir mesajla gelir ve kavmini uyarır, eğer kavmi bu mesaja uymazsa bir azap beklenmektedir.

Peygamberin mesajı o kadar keskindir ki, ona bilerek, isteyerek karşı gelmek çoğu zaman dünyada da zarara girmeyi beraberinde getirir. Allah’ın kelamı diyebileceğimiz peygamberler aramızdayken ve onların mesajı dinlendikten, anlaşıldıktan sonra onlara rağmen bir yol tutturmak, hakikatten uzaklaşmaktır çünkü. Onların çizdiği varlık sahasının dışında bir hayat yoktur zira o sınırları bizatihi vahyeden Allah’tır.

İmtihan, bu sınırların içinde var olma mücadelesidir. Başka türlü bir varlık imkânı yoktur çünkü. Mülk, O’nundur. Ancak O, insanın özgür iradesiyle bu seçimi yapmasını ister. İnsana öyle bir ‘akıl’ vermiştir ki, peygamberlerin mucizelerini görse dâhi inanmamak elindedir. Hiç kimse, zorla iman ettirilmez ve zaten iman aslında insanın mücadele ederek elde etmesi gereken bir payedir. Ancak iman etmek de yine onun lütfundandır çünkü dediğim gibi ‘akıl’ kolayca aldanabilir, en bariz hakikatlere dâhi kapanabilir. Hakikat iki ayağı üzerinde doğrulup ‘Kardeşlerim…’ dediğinde ona bigâne kalmak ise, imtihanı kaybetmek demektir.

‘RAHMET’ UCUZ DEĞİL

Peygamberlerin varlığı, inananlar için rahmettir. Çünkü ilahi mesajın taşıyıcıları, sıradan insanları alıp yüce mertebelere çıkarırlar. Ancak o mesajı kabullenmek ne kadar yüceltici bir eylemse, o mesaja sırt çevirmek de o kadar büyük bir kayba işaret eder. Bu da aslında peygamberler çağında iman etmenin ‘kolay olmadığına’ delalettir. ‘Ne var ki canım, peşinden yürüyüp gitmişler işte!’ diyemeyeceğimiz bir çaba olmalı orada. Nitekim başta peygamberlerin kendileri olmak üzere onlara inananların çektikleri çileler her zaman buna işaret eder. ‘Bu iş kolay değil’ diye seslenir hadiseler.

Üstelik sadece ‘çile’ ile ifade edilmez bu zorluk. Kimi zaman, mesela Tağut’la savaşmaya gidilirken olduğu gibi, imtihan karşımıza çıkan ırmaktan su içmemektir. Görünüşte basittir. Yahut Salih Aleyhisselam’ın kavminde olduğu gibi hamile bir deveye dokunmamaktır imtihan. Nuh Aleyhisselam’ın kavminde olduğu gibi felaket zamanında o gemiye adım atabilmektir. Birazcık sabırlı bir çocuğun bile kavrayabileceği kadar basittir. Gelgelelim insanın aklı her an aldanmaya hazırdır. ‘Ne olacak ki?’ diye düşünür. Peygamberin getirdiği mesajı, Allah’ın kullarından talebini, üstelik bu talep bazen sadece belli bir süreye bağlanmıştır ve geçicidir, ‘anlamsız’ bulur. Anlamaya çalışmaz. Önünde bir engel varmış gibi davranır. Onu idrak etmek yerine onunla mücadeleyi tercih eder.

Peygamberin mesajı, onunla mücadele edenler için bir azaba dönüşür. Nasıl ki normalde şifa olan süt, hastalıklı bir bünyede ölüme dâhi sebebiyet verebilir, öyle de dupduru bir mesaj, hani Ebu Talip’in ‘dinlemediler’ diyerek ah-u vah ettiği o mesaj, bir insanın baştan çıkmasına, aklını yitirip tamamen gayz kesilmesine, tıpkı Ebu Cehil gibi, yol açabilir. İmtihanı kazanma ihtimali bile kaybedilmiştir. Çünkü artık ‘kurtuluş yolu’ o insana sanki cehenneme giden bir yolmuş gibi görünür.

MESAJI TEMSİL EDENLER

Biz Müslümanlar, Son Peygamber’in (sav) mesajını tasdik edenleriz. Asırlar öncesinden gelen bir sese yani. Vahiy yoluyla bize indirildiğine inandığımız kitaba uygun yaşadığımızı düşünüyoruz. Öyle zannediyoruz belki de. Zira bilhassa ulu’l azm peygamberlerden sonra daha küçük topluluklara gelen peygamberler, kendilerinden önceki şeriatın tatbikiyle meşgul olurlarmış. Bir nevi ‘imtihan içindeki imtihan’. İnananların gerçekten inanıp inanmadıklarının muhasebesi bir nevi. İslam en son din olarak ve bütün insanlığa indirildiği için artık bir peygamber mesajını, bizzat onun ağzından dinleme fırsatımız yok. Ancak o mesajı hayatları hâline getirerek adeta ‘cızırtılı da olsa’ (muhtemelen bizim duyuş kabiliyetimizle ilgili bir durum) bir plağa kaydetmiş gibi bize dinletmeye çalışan âlimler var olmuş hep.

Yani bir bakıma peygamberler çağı kapandı fakat mesaj hâlen ortada. Zira imtihan hâlen sürüyor. Allah’a inanma ve bu imanın gereği neyse ona göre yaşama imtihanı. Kullarına özgür iradeyi bahşeden Allah, onlara olan merhametinin bir nişanesi olarak peygamber mesajını dert edinen, o sesin hiç dinmemesi için çalışan insanların varlığını mümkün kılmış olmalı. Hani Ka’be’de namaz kılarken imamın ‘Allah-u Ekber’ nidasının ardından arka saflarda duymayanların da duyması için o nidayı tekrar edenler olur ya, onun gibi.

Eğer hayatı boyunca o mesajı yaşamış, o sesi duyurmaya çalışmış bir âlim, dünyadan artık hiçbir beklentisi kalmamış bir pîr-i fani, gözünü yalnızca Allah’ın rızasına ve insanların kurtuluşuna dikmiş bir zât-ı muhterem size Allah’ın çizdiği o sınırları hatırlatıyorsa, düşünmek gerekir. İmtihan hep çalıştığınız yerden, beklediğiniz kişiden gelmez. Allah’ın imtihanı, hiçbir şeye takılmadan mesajın kendisine odaklanmanızı gerektirir ki, hakikat ancak o zaman zuhur edecektir. Ancak o mesaja giydirilen dünyalık elbiselere takılıp mesajdan yüz çevirenlerin nereye varacağını kestirmek zor.

[İskender Derviş] 24.8.2017 [TR724]

Erdoğan Yavuz Sultan Selim’in Kürt mirasına ihanet ediyor [Deniz Ayhan]

İçinden geçtiğimiz bugünlerde Türkiye-İran yakınlaşmasının nabzını Ankara’ya gelen üst düzey İranlı yetkililerin verdikleri demeçlerden takip etmeye çalışıyoruz. Keza bu görüşmelerin neden yapıldığı, hangi amaca hizmet için İran genelkurmay başkanının ve İran devrim muhafızları komutanının (kara kuvvetleri komutanı) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaret ettiği hükümet yetkilileri tarafından maalesef ikna edici bir hüviyette açıklanmadı. Fakat, tarafların ele aldığı konu başlıklarına ve İran’dan gelen son derece üst düzey heyetin üyelerine baktığımızda özellikle Suriye ve Iraklı Kürtlerle ilintili bazı hususlarda Türkiye-İran yakınlaşmasının sinyallerini görmek mümkün.

KÜRT KAYGISININ BİRLEŞTİRDİĞİ İKİ ÜLKE

Öncellikle ifade etmek gerekir ki, son dönem vuku bulmakta olan Türkiye-İran yakınlaşması iki tarafın çıkarlarının örtüşmesinden öte, özellikle Ankara-Tahran hattında Kürtlerle alakalı bir takım kaygıların ortaklaşmasından kaynaklanmakta. Bu kaygılardan Türkiye’ye düşen paya baktığımızda Suriye’nin kuzeyinde PKK ile son derece yakın kurumsal ve ideolojik ilişkisi olan PYD etkisini ve toprak bütünlüğünü genişletirken, diğer tarafta güney doğu sınırında bulunan Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KRG) 25 Eylül’de bağımsızlık referandumu yapacağını uluslararası kamuoyuna deklare etmiş durumda. Güneyinden ve güney doğusundan iki farklı Kürt yönetimi tarafından çevrelenmenin verdiği ideolojik ve güvenlik tandanslı rahatsızlıklar dikkate alındığında, Türkiye’nin bölgede ‘Kürt uyanışını’ zayıflatacak bir müttefik olarak İran’ı tercih etmesi son derece olumsuz bir durum.

İran için ise benzer PYD ve KRG menşeili kaygılar söz konusu olsa da, Tahran özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’da IŞİD karşıtı bir güvenlik siyasetinden İran karşıtı bir güvenlik anlayışına geçmesi durumunda (ki buna dair bir çok emare var), bunun özellikle PYD, PKK ve İran’da ki PJAK üzerinde önemli tesirlerinin olacağının farkında. Bu bağlamdan hareketle, İran’ın Türkiye yakınlaşmasını zaten Suriye ve Irak’ın önemli bölgelerinde ‘Kürt uyanışını’ olabildiğince mütevazı seviyelerde tutmak istemesinin yanında özellikle yakın gelecekte ABD üzerinden gelebilecek bir güvenlik tehdidini de hesaba katarak gerçekleştirmek istediğini belirtmekte yarar var.

TÜRKİYE İÇİN TALİHSİZ BİR DURUM

Bu yakınlaşmanın en azından Türkiye için son derece talihsiz bir gelişme olduğunu gözler önüne sermek için özellikle Arap Baharı öncesi ve sonrası Türkiye’nin ve İran’ın bölgedeki etki sahalarında olan değişikliğe bakmak yeterli olacaktır. Arap Baharı öncesi bölgedeki imajı son derece müspet olan ve birçok Müslüman yoğun toplum tarafından demokratik hak ve hürriyetler mevzu bahis olduğunda adeta bir model olarak imrenilen Türkiye, özellikle Arap Baharı sonrası Suriye’den gelen üç milyonun üzerinde bir mülteci yükü, güney sınırında etkisini sürekli genişleten bir PYD, Suriye’de Esad’ı devirmek üzerine kurulu bir dış politikanın iflasından kaynaklanan bir sürü komplikasyon ve Irak Federe Kürt yönetiminin adım adım bağımsızlığa yürümesinin maliyeti altında kıvrandığına şahit olmaktayız.

Diğer taraftan, Arap Baharı öncesi durumundan farklı olarak özellikle Rusya ile son derece etkili bir ittifak marifetiyle İran, Suriye’de Esad yönetiminin devam etmesini sağlamayı başarırken, Irak’ta merkezi hükümetin üzerinde hemen hemen her kademede etkisini arttıran ve bununla beraber IŞİD’den boşalan Suriye ve Irak’ta birçok bölgeye fiili olarak yerleşen önemli bölgesel bir güç olarak karşımıza çıkmakta.

İran lehine ve Türkiye aleyhine değişmekte olan bu bölgesel güç dengesinin iki ülkeyi tam da ‘Kürt uyanışının’ hız kazandığı bu günlerde ‘Kürt kaygısı’ etrafında birleştirdiğini görmekteyiz. Fakat bir takım önemli tarihi referanslara baktığımızda Kürtlerin tekerrür edecek biçimde İranlılar ve Türkler arasında bir denge unsuru olduğu ve Kürtlerin desteğini alan gücün genelde diğer tarafın etkinliğini önemli ölçüde sınırladığına şahit olmaktayız. Türkiye’nin sadece Suriye’deki Kürtleri değil Irak ve hatta İran’daki Kürtleri de karşısına alarak böylesine bir ittifaka yeltenmesi Türk dış politikasını kurgulayanların tarihi gerçeklerden son derece kopuk bir halde olduklarını göstermekte.

TARİHTE TÜRK-İRAN İLİŞKİLERİ VE KÜRTLER

Bu önermeye verilebilecek en önemli örneklerden biri şüphesiz Yavuz Sultan Selim önderliğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun 1514 yılında İranlılara karşı yaptığı Çaldıran savaşı gösterilebilir. Yavuz Sultan Selim coğrafi olarak da o dönem Fars coğrafyası ve Anadolu arasında yaşayan Kürt boylarını İdris-i Bitlisi’nin yardımı ile bir araya getirerek Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu sınırlarını güvenceye almış, diğer taraftan o dönemki adıyla Safevilerle karşı başlattığı savaşı Kürtlerin dengeyi Osmanlı lehine değiştirmesi ile büyük bir zafere imza atmıştı.

Bu kritik tarihi referans ışığında şunu ifade etmek mümkün: Arap Baharı sonrası Irak ve Suriye’de etkinliğini olabildiğine arttıran İran karşısında Türkiye an itibariyle yalnızca sınır güvenliği üzerinden bir takım pozisyonlar ortaya koyabilmekte. Türkiye’nin Tahran ile Kürtler aleyhine bir ittifakta yer alması Türkiye’yi bölgede daha da zayıf bir konuma gerileteceği kuvvetle muhtemel görünmekle beraber, özellikle iç siyasette Türkiye Kürtleri’nin Erdoğan ile yeni bir kriz yaşamasına sebep olacaktır. Tüm bu veriler ışığında söylenecek en uygun ifade, aslında Erdoğan gibi İslamcılığı ile övünen bir liderin üçüncü köprüye dahi ismini vermekle övündüğü Yavuz Sultan Selim’in Kürt mirasına ihanet ettiği gerçeğidir.

[Deniz Ayhan] 24.8.2017 [TR724]

Havuz medyasından Damat Berat’a ‘racon’ boykotu mu? [Mehmet Yıldız]

Son günlerde Sabah gazetesinde ilginç bir gelişme yaşanıyor. İlk gün herhalde unuttular dedim. İki gün, üç gün geçti, hâlâ yok! 18 Ağustos’tan bu yana Damat Beray Albayrak Sabah gazetesinin 1. sayfasında görünmüyor. Halbuki teamül şöyleydi: Manşet ikiye bölünür, büyük kısımda Cumhurbaşkanı Erdoğan, küçük kısımda Damat Berat Paşa yer alırdı. Ama dediğim gibi 18 Ağustos’tan bu yana Berat kayıp. Üstelik biraderi Serhat Albayrak’ın gazetesinde!

20 Ağustos günü AKP İstanbul İl Danışma Meclisi Toplantısı’nda konuşan Kasımpaşalı Erdoğan, “… birilerinin şahsımın adına adeta racon kestiği, herkese ayar vermeye çalıştığı anlaşılıyor. Kimsenin racon kesmesine de ihtiyacım yoktur. Eğer bir racon kesilecekse, bu raconu bizzat kendim keserim” buyurmuş.

Bu konuşmadan sonra bütün gözler, başta Cem Küçük olmak üzere sosyal medyada her gün birilerine ayar veren tiplere döndü. Nedense hiçbiri üzerine alınmamış gibi ‘Reis doğru söylüyor’ diyerek bildiklerini okumaya devam ettiler. Bir tanesi istisna.

Mafya usulü talimat: Gördüğünüz yerde boğazlayın!

Malum konuşmadan iki gün önce Enerji Bakanı Damat Berat Albayrak, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından İstanbul´da düzenlenen bir toplantıya katıldı. Toplantıda yurtdışına burslu olarak gönderilen öğrencilere konuşan Albayrak’ın şu sözleri ertesi günün gazetelerinin çoğunun birinci sayfalarında yer aldı:

“Bu ülkeyi, bu milleti, bu dini karalamak için, ihanet etmek için, iğrenç bir diaspora network’ü ile her gün zehrini ve ihanetini yurtdışında da akıtıyor. Gittiğiniz ülkelerde görüyorsunuz. Valla yerinizde olsam ben zor sabrederdim. Gördüğüm yerde boğazlarım yani.”

Evet aynen böyle dedi. Koskoca devletin bakanı, devlet bursuyla yurtdışına gönderilen öğrencilere, yerinizde olsam ben zor sabrederdim diyerek gördüğü yerde cemaat mensuplarını boğazlama hedefi verdi. Yani bir nevi racon kesti.

Bunları söyleyen sıradan biri değil, koskoca Cumhurbaşkanının damadı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Enerji bakanı, Erdoğan’dan sonra yerine geçecek en kuvvetli aday olarak konuşulan Berat Albayrak!..

Peki ortada bir suç varsa bunun cezasının yasalar çerçevesinde yargı tarafından cezalandırılması gerekmiyor mu? Gördüğü yerde boğazlama işi nereden çıktı? Anayasasında hukuk devleti olduğu yazılı bir ülkenin bakanı bunu bilmiyor olabilir mi?

Biliyor elbette ama sanırım bu cesareti uzun süredir demokrasiyi, hukuku ve anayasayı paspas eden kayınpederinden alıyor. Öyle olmasa ondan aldığı enerjiyle yanına Dışişleri Bakanını da alarak  taa Amerikalara gidip adam kaçırma planları yapmaya cesaret edebilir mi?

Anayasa değişmezse başları çok ağrıyacak

Benim tavsiyem acilen bir anayasa değişikliğine gidilerek, uzun zamandır üzeri çizilmiş kavramların anayasadan çıkarılıp fiili durumun resmileştirilmesi. Zira bu anayasayı çiğneme konusu ileride ciddi bir biçimde başlarını ağrıtabilir.

Gelelim racon kesme konusuna… Damadın kardeşinin yönettiği ama Berat’s Box’tan öğrendiğimize göre aslında fiilen damadın kontrolünde olan Sabah grubu gazetelerinde birkaç gündür Berat haberi göremiyoruz. Halbuki Sabah’ın web sayfasının otuzsekiz manşetinin en az ikisi Damat Berat Paşa’ya ayrılmıştır. Her biri kendi çapında yakışıklı ve karizmatik sayılabilecek fotoğraflar eşliğinde her an her dakika manşetlerin arasından fırlayıp gözümüze sokuluyordu.

Mesela, bizlere her gün yeni bir müjde veriyor Bakan bey. Biz enerjide destan yazarken dünya tepetaklak gidiyor, kıskançlıktan çatladığını öğreniyoruz. Bir bakıyorsunuz sırtında yağmurluk ayağında çizmelerle sahada koşturuyor. Bir bakıyorsunuz fakir fukara, garip gurebanın yanında, o kadar da alçakgönüllü. Nereden biliyorsun derseniz, devletimizin resmi gazetesi Sabah’ta çıkan haberlerden tabii ki. İnanır mısınız bunca yorgunluğu atabilmek için Tayland ya da Miami’ye gitmeye bile vakti yok.

Havuz Berat’ın kalemini kırdı

İşte Damat ne zaman bu boğazlama konuşmasını yaparak racon kesti, o gün bugündür Sabah’ta tek bir haber yok! Halbuki o kadar alışmıştık ki Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Dr. Berat Albayrak (şöyle bir isim için neler verilmez) haberlerine… Son bir haftayı taradım, 18 Ağustos günü yaptığı boğazlama konuşmasından sonra Berat Albayrak adeta yer yarıldı da içine girdi. Enerjide işler mi durdu? Başta Almanya olmak üzere ayar verilecek dünya devletleri tövbekar olup kapımıza mı dayandı? Verilecek başka sosyal mesaj mı kalmadı? Hayır.

Benim tahminim Erdoğan’ın “Benim adıma kimse racon kesmesin. Eğer bir racon kesilecekse, bu raconu bizzat kendim keserim” sözlerinin muhatabı Berat Albayrak’tı. Ve başında sevgili kardeşi Medya İmamı Serhat Albayrak’ın olduğu medya grubunda bile esamesinin okunmaması da bu yüzden.

Yazık oldu. Kendini fazla kaptırıp daha büyük koltuklara gözünü dikmeyecekti. İngilizceyi sular seller gibi konuşuyor, dünyayı biliyor, ağzı laf yapıyor, siyasetten anlıyor, üstelik azıcık tartışmalı da olsa doktora yapmış, (en azından üniversite diploması var) bu da yetmemiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin gelmiş geçmiş en kudretli siyasetçisine damat olmuş birine Enerji Bakanlığı yetmez diye düşünmüş olabilir. İşte en zayıf noktası da sonuncusu. Tarihimiz Saray’a damat olan nice kabiliyetlerin hazin akıbetlerinin hikayeleriyle dolu. Dileriz sonuncusu Damat Berat Paşa olmaz…

[Mehmet Yıldız] 24.8.2017 [TR724]

Karanlıklar Zekai’si [Ahmet Dönmez]

“Şerefsizler durun geliyorum dedim, onlar da durur gibi oldular”, veya “Arabanın kapısını açtım, inecek gibi yaptım. Birinin ayağına bir tekme attım, ikisi birden sendeledi…”

Hayır, Neşeli Günler’in Palavracı Ziya’sı değil…

Dünyayı Kurtaran Adam Reloaded da değil.

Çiçeği burnunda 2. Kolordu Komutanı Zekai Aksakallı’nın 15 Temmuz akşamı ‘kuşatmayı yarıp darbecilerden nasıl kurtulduğuna’ dair anlatısından bir bukle…

Zekai Aksakallı’nın hikayesinde paçavraya dönmemiş tek bir yer kalmıştı. O da bu esatiri sahneydi. Kendisine ‘kahramanlık’ hikayesi devşirdiği, en önemli anlardan biri… “Amma da atmış. Kesin bir yerlerden bir falso verecek” diye okuduğumuz bu ifadelere nihayet sıra geldi. Gecenin en önemli tanığı eski Kurmay Albay Fatih Yarımbaş, Akıncı davasında savunma yaptı da önemli bir boşluk daha doldu.

Şöyle ki…

15 Temmuz akşamı Zekai Aksakallı, eşi ile beraber Beştepe’deki Gazi Orduevi’nde bir düğüne katıldı. Saat 21.30 sularında düğünü terk ettiler. Özellikle ‘terk ettiler’ diyorum. Düğün bitince ayrılmadılar yani. Buraya sonra geleceğiz.

Gerisini Aksakallı’nın ağzından dinleyelim:

“Sivil makam aracımla yola çıktık. Orduevi’nden anayola çıkışa yaklaşık 30-40 metre kala, yamaç olan yolda siyah renkli Mercedes Vito marka bir minibüs hızla yanımızdan geçerek ani frenle önümüzde durdu. Biz de ani fren yaparak Vito’nun arkasında tampon tampona sarsıntılı bir şekilde durduk. Aynı zamanda arabanın soluna gri renkli bir binek aracın yaklaştı. Vito’dan inen sivil giyimli iki kişi, benim oturduğum sağ arka kapıya yaklaşarak camdan ‘Bizimle geleceksiniz’ dediler. Bu iki kişinin birinin elinde silah vardı. Tabancayı bana değil yere doğru tutuyordu. Bu arada kapıyı açıp araçtan inmeye çalışan şoförüme ‘Araçtan inme, kapıları kilitle’ talimatı verdim. Camdan onlarla konuşurken kolumu çekiştirdiler. Yan tarafımda oturan eşim önüme atlayınca sol kolundan yaralandı. Bunun üzerine ‘Şerefsizler durun geliyorum’ dedim, bu arada onlar durur gibi oldular. Sağ arka kapıyı açtım, inecek gibi yaptım, sağ ayağımla öndekine tekme atınca ikisi birden sendeledi. Bu arada geri viteste bekleyen şoförüm hızlı hareket ile kıskaçtan kurtuldu. İleride kavşakta bekleyen üçüncü bir araç vardı ve yolu kapattığını fark ettik. O araçtan da sıyrılarak Çukurambar istikametine doğru ilerlerken kırmızı ışıklar yanıyordu ve gerimizde birçok araç vardı. Yan yola atlayarak kırmızı ışığı By-Pass yaptık. Ortam karanlık olduğu için beni kaçırmaya çalışan bu araçların plakalarını alamadım.”

KAÇIRMAYA NİYE SİLAHLI TİMLER GELMEDİ?

Yolunu kesen o iki kişiden silahlı olanın Fatih Yarımbaş olduğunu ise kendisinin değil eşinin teşhis ettiğini, kendisinin de benzettiğini anlatıyor.

Önce şuradan başlayalım: Darbeciler Zekai Aksakallı’yı kaçırmaya düğüne gelmişler. Ama İstanbul Moda’daki gibi 3 helikopter dolusu silahlı, teçhizatlı MAK timleri ile değil. Sadece birinde tabanca olan 2 kişi ve Mercedes Vito araçla.

Acaba bu kaçırma timinin planı neymiş? Çünkü Aksakallı’nın düğünden erken ayrılacağını bilmiyorlar. Çıkışta yüzlerce araba ve askerin içerisinden Aksakallı ailesini nasıl derdest edeceklermiş, belli değil.

Peki 20.15’te Orduevi’ne gelen Aksakallı niye 1 saat sonra düğünden ayrılıyor? Gerekçesini şöyle izah ediyor: “Teamüllere aykırı bir şekilde en arka masada ve sırtım sahneye dönük şekilde yer ayrıldığı için.”

Niye böyle bir oturma planı yaptıklarını daha sonra düğün sahibine de sormuş. Aldığı cevap, “Ben sizi arkadaşlarınızın olduğu uygun bir masada planladığımı biliyorum. Fakat sonradan değiştirilmiş, bilmiyorum.”

Yani darbeciler, oturma düzenini Zekai Paşa’nın sinirlenip düğünü terk etmesini sağlayacak şekilde değiştirmişler diyelim. Bu kadar ince plan yapmışlar ama komutanı kaçırmak üzere “Salak ile Avanak”ı görevlendirmişler. Aksakallı’nın bir tekmesi, muhterem eşlerinin bir çemkirmesi ile savrulup gidecek kadar beceriksiz, var olan tabancayı kullanmaktan aciz adamlar ve takip yeteneği olmayan 3 araç ile koca Özel Kuvvetler Komutanı’nı kaçırmayı denemişler.

SENARYODA BOŞLUKLAR VAR

Paşa keşke bu macera filmini biraz daha detaylı anlatsaydı. Senaryoda boşluklar var. Mesela kaçırmaya gelenler neden 2 kişi? Neden sadece birinde tabanca var ve neden kendisine doğrultmuyor? Kaçma teşebbüsünde bulunduğunda neden hiç ateş etmiyor? ‘Araçtan inme, kapıları kilitle’ diye talimat verdiği şoförü neden geri viteste bekliyor? Sahibini tanıyan atlar gibi, Aksakallı’nın bir tekme ile 2 kişiyi birden etkisiz hale getirip hızla arabaya atlayacağını biliyor muymuş yani? Bu arada sol taraflarına yanaşan gri renkli binek aracında bulunanlar ne yapıyormuş? Sadece seyir mi etmişler? “İleride kavşakta bekleyen üçüncü bir araç vardı ve yolu kapattığını fark ettik. O araçtan da sıyrılarak Çukurambar istikametine doğru ilerledik” diye anlattığı o üçüncü aracı nasıl atlatmışlar? Böyle bir nefeste, kısacık geçivermese keşke… Heyecanlı oluyordu!

Neyse, filmi bir de öteki gözden izleyelim. Fransız yönetmen Laetitia Colombani’nin ‘Seviyor Sevmiyor’ filmindeki gibi ters köşe bir durumla karşılaşabiliriz ama… Bakalım senaryonun matematiğine kim daha fazla riayet ediyor. Fatih Yarımbaş mahkemede olayı şöyle anlattı:

“12 Temmuz’da Kıbrıs’tan Zekai Aksakallı’nın özel görevi nedeniyle çağrıldım. ‘Vatan, millet’ hassasiyeti dendi. 15 Temmuz günü akşam saatlerinde Orduevi’nde odamda bulunurken, odamdaki askeri hattan özel kuvvetler harekât birliğinden arandım. Bana ÖKK komutanı Zekai Aksakallı’nın Gazi Orduevi’nde düğünde olduğu, güvenliği ile ciddi bir sorun olduğu ve komutanın acil olarak beni yanına çağırdığı, beklediği bildirildi. Tehdidin ne olduğunu sorduğumda, beni arayan personel kendisinin de tam olarak bilmediğini ancak, Genelkurmay’dan aldıkları bilgiye göre, MİT’ten normal olarak değerlendirilemeyecek yakın bir tehdit istihbaratın alındığını, bu kapsamda komutanlara yönelik açık bir tehdidin olduğu bilgisinin ve ÖKK’da da bir karışıklığın olduğunu bildirdi. Yıllarca ÖKK’da bu tür acil emirler alan bir subay olarak bu emri hiç sorgulamadım. Daha önce de komutan bu şekilde emniyeti için beni bu şekilde acil olarak çağırmıştı. 15 Temmuz akşamı da aynı hassasiyetle hareket ederek, emri yerine getirdim. Bu emri yerine getirmek için yeterli personelim yoktu. Ancak durum acildi. Bu nedenle Cengiz Başçavuşu arayıp müsait personeli var ise orduevine göndermesini istedim. O da birkaç kişi hariç kimseye ulaşamadı. Onlar da bir süre sonra orduevine geldiler. Bu personelle komutanın emniyetini sağlayabileceğimi düşündüm. Komutan anlayamadığım bir şekilde personele küfür edip, tekme attı. Araca personeli tehlikeye düşürecek bir şekilde manevra yaptırarak, hiçbir engelle karşılaşmadan bölgeden uzaklaştı. Kendisine ‘komutanım’ diye bağırdım ancak beni dikkate almadı. Hiç beklemediğimiz şekilde bir davranışla karşılaştığımız için hepimiz şok olduk. Ne olduğunu anlayamadık ve moralimiz bozuldu. Normal olmayan bir şeyler vardı. Yaptığımız değerlendirme sonucunda en iyi davranışın kendi birliğimiz olan ÖKK’ya gitmek olduğuna karar verdik. Komutanımız kendi ifadesinde anlayamadığım bir şekilde kaçırılmak istendiğini ifade etmektedir. Oysa 15 Temmuz günü verilen emir gereği kendi güvenliği için oraya gittik. Koruma olarak gittiğimiz ekip, durumun aciliyeti nedeniyle o gün rast gele irtibat kurulan personeldir. Silahları ve teçhizatları yoktur ve kaçırma görevi için vasıfları uygun değildir. Eğer kaçırma planı olsaydı silah ve teçhizatı olan daha kalabalık bir ekibin seçilmiş olması gerekirdi. Kaçırma teşebbüsü olsaydı, herkesin çok iyi bildiği nizamiye kameralarının gördüğü yer tercih edilmezdi. Olayda hiçbir şekilde kullanılmadığı gibi komutanı yönelik kötü bir söz, şoförün tehdit edilip araç dışına çıkarılması ve darp gibi olaylar olmamıştır. Kaçırma olsaydı bunların hepsi olur ve komutan aracıyla manevra yaparak, oradan kolayca uzaklaşamazdı. Yanına giden karargâh personeline küfür eden, onları darp ederek bölgeden rahatça giden komutanın kendisidir. Eğer kaçırma niyetimiz olsaydı kendisini takip eder ve rahatça yetişirdik. Kendi ifadesinde evinin etrafının darbeciler tarafından çevrildiğini söylüyor. Eğer biz darbeci olsaydık, kendisinin ifade ettiği gibi nizamiyeyi kapatan darbecilerin arasından geçip kolayca evine gidemezdi. Durum bu kadar açıkken komutanın bizi kendisini kaçırmaya çalıştığımızı hangi psikolojiyle söylediğini anlamakta güçlük çekiyorum.”

KARANLIKTA KAHRAMAN, AYDINLIKTA KÂĞITTAN KAPLAN

Hangisinin daha mantıklı olduğunu takdirlerinize bırakıyorum.

Ama benim ilgilendiğim bir başka ayrıntı daha var. Zekai Aksakallı o gece karargahına gitmeyip sabah 10.00’a kadar bilinmeyen bir yerden MİT’le telefon trafiği yürüttü. Ertesi sabah ÖKK’ya gidip işkencelere başlayıncaya kadar sivillerin sokağa çıkarılması dahil ilgililerle birçok konuyu görüştü.

Aradıklarından biri de dönemin Van Asayiş Kolordu Komutanı İsmail Metin Temel’di. Temel, aralarındaki diyalogu şöyle aktarıyor: “Zekai Aksakallı beni aradı, ‘Karargâh işgal edildi, ben evdeyim’ dedi. Ben, ‘Karargâha dön’ deyince de ‘Karımı teskin ediyorum’ cevabını verdi.”

Nasıl yani, karanlıkta o tozlu yamaç yolda bir tekme ile bir tümen Bizans askerini savuran Malkoçoğlu Zekai Bey, geceyi karısını teskin ederek mi geçirmiş? Hadiseler bunu doğruluyor. Çünkü sabah 10.00’a kadar başını dışarı çıkarmadı.

Karanlıkta kahramandı ama aydınlıkta kâğıttan kaplana döndü…

Majestelerinin ajansı AA, onu ‘karanlık gecenin gizli kahramanları’ arasına yazmıştı. Gerçekte ise ‘karanlık gecenin en karanlık sahte kahramanları’ listesinin tepesindekilerden biri. Hem de gizli değil, aleni.

Malum, bugünlerde “Tankları durduran, sahte kahraman çıktı” nev’inden haberler okur olduk. Boşuna sokaktaki sahtekâr vatandaşla uğraşmaya gerek yok. Asıl yukarıdaki Aksakallı’lara bakmak gerek. O geceden geriye kaç ‘kahraman’ kaldı ki zaten? Birer birer hepsinin yaldızları dökülüyor. En büyük sahte kahramana sıra gelmedi daha.

[Ahmet Dönmez] 24.8.2017 [TR724]

Ne insanidir ne de hayvani… [Tarık Toros]

Gizli faşizmin testi kolaydır.

Kendine istediği hakkı hukuku başkasından esirgeyen faşisttir.

Evirip çevirmeye, telif etmeye gerek yoktur. Faşisttir.

AKP’liler ve Milli Görüş’ün, 28 Şubat sürecinde kendileri için talep ettikleri haklar neydi?

Özgürlük, demokrasi, fikir hürriyeti, hukuk devleti, insan haklarına saygı.

“Başörtüsü” demiyorum.

O hak, zaten insan haklarının içinde var.

Açıyı doğru koyacaksınız.

Konmadığı için bugün başörtüsü serbest, başörtülüler içeride!

***

Ergenekon Balyoz davalarında ulusalcıların talep ettikleri haklar neydi?

Hukuk, adil yargılama, düşünce özgürlüğü, suçun şahsiliği, basın hürriyeti, insan hakları.

Bugün, bunlarda sıkıntı var mı?

Sıkıntı ne kelime, yerlerde sürüyor!

Peki nerede dünkü şikayetçi avukatlar, gazeteciler, barolar, akademisyenler, askerler, siyasetçiler, tutuklular ve tutuklu yakınları?

Kınadıkları ateşe odun taşıyorlar!

Maruz kaldıkları tutumun bin mislini yapıyorlar, gözlerini kırpmadan!

Faşisti ve faşizmi uzaklarda aramaya lüzum yok.

Hep kullandıkları cümle şuydu:

“Sizin adil yargılanmanızın takipçisi olacağız.”

Keşke olsalarmış 🙂

Bir darağacı kapağı yapmadıkları kaldı, o da yakındır.

***

Kuddusi Okkır.

2007’de başlayan Ergenekon soruşturmasında tutuklandı.

İçeride kanser teşhisi kondu.

Eriyip aktı.

Onca habere, tepkiye karşın tahliye edilmedi.

Bir deri bir kemik kaldığı son fotoğrafı, o kadar çok basıldı ki, hafızalardadır.

2008’de tahliyesinden 5 gün sonra son nefesini verdi.

Tek kelimeyle zulümdür.

O gün de öyleydi, bugün de öyledir. Değişmez.

Savcısı, hâkimi, mahkemesi, Adalet Bakanlığı, cezaevi yönetimi, doktoru, gardiyanı…

Payı olanlar sorumludur, görev suçu işlemişlerdir, hesap vermeleri icap eder.

***

Mustafa Erdoğan.

Yargıtay 23. Ceza Dairesi Üyesi.

16 Temmuz 2016 günü evi basıldı.

Evde yoktu.

Epeydir baş ağrısı çekiyordu.

Dairedeki iş yoğunluğu nedeniyle tedaviyi hep erteledi.

Beyninde büyüyen tümörün farkındaydı.

Gözaltına alınırsa sağlığının bozulacağını düşündü, teslim olmadı.

Banka hesapları dahil her şeyine tedbir konmuştu.

Ailesini maddi manevi garantiye almak için birkaç aya ihtiyacı vardı.

Son kontrolde hastalığın üçüncü evrede olduğu tespit edildi.

Ameliyat kaçınılmazdı.

21 Aralık’ta ameliyat oldu.

Sol tarafına felç indi.

Polisler, yoğun bakımın kapısındaydı.

Tutuklandı.

İki kat demir parmaklıklar ardına, penceresi dahi olmayan tutuklu odasına nakledildi.

Şubat ayına kadar ifadesi alınmadı.

Sağlık koşullarına bakan mahkeme, “tahliye” etti.

Bir gün sonra savcı itiraz etti, yine tutuklandı.

Çocukları ile dahi görüştürmediler.

Hayati ihtiyaçları karşılanmadı, tedavi süreci baş aşağı gitti.

Anayasa Mahkemesi başvuruları reddetti.

Doktorları, en iyi ihtimalle “iki yıl ömür” öngörüyordu.

Bu, çok iyimser bir tahmindi.

Nitekim, 14 Ağustos’ta bilinci tamamen kapandı, yoğun bakıma alındı.

Mahkeme “gittiğine” ikna olunca, tahliye etti.

Hücredeki yaşam savaşı, tahliyesinden 2 gün sonra, 22 Ağustos’ta son buldu.

***

Henüz yargılanmamıştı.

Masumiyet karinesi vardı.

Hasta hakları, filan…

İçeride kendi, dışarıda ailesi olmadık fenalık gördü, görüyor.

Lojmandan attılar, taşındıkları ilk evden de “terörist” diye çıkartıldılar.

Tutuklu baba içeride ölüme mahkumdu, ailesi de dışarıda yaşam savaşı verdi, veriyor.

Ne Türkiye’de ne de dünyada haber oldu bu.

Kimse bilmiyor, merak etmiyor, araştırmıyor.

Twitter’da 3-5 dertli insan sadece.

***

Mehmet Tosun.

Danıştay tetkik hâkimi.

29 yaşında.

15 Temmuz sonrası gözaltına alındı.

Kötü muamele gördü.

Adli kontrolle serbest kaldı.

HSYK kararıyla meslekten atıldı.

Süreç, rahatsızlıklarını artırdı.

6 Mart 2017’de vefat etti.

***

İçeride başka Mustafa Erdoğan’lar, Mehmet Tosun’lar da var:

Coşkun Halitoğlu, Yargıtay hâkimi, nezarette kalp krizi geçirdi, tahliye edildi, tekrar tutuklandı.

Tuğruş Keçeci, hâkim, iki böbreği bitme noktasında, tahliye edilmiyor.

İlhan Ocak, eski başsavcı, kemik erimesi ve mide kanaması var, tahliye edilmiyor.

Bahadır Yalçınöz, Anayasa Mahkemesi raportörü, organ kaybı ve hayati riski var, 12 kilo verdi, tahliye edilmiyor.

Şükrü Durmuş, Anayasa Mahkemesi raportörü, kanser şüphesiyle tedavi altında, halen tutuklu.

Zeki Yalçın, Şanlıurfa başsavcı vekili, kanser, tutuklu.

Mithat Özcan, hâkim, kanser hastası, tutuklu.

Ömer Sevgiliocak, hâkim, kanser hastası, tutuklu.

Mustafa Babayiğit, hâkim, tiroit kanseri, tutuklu. Hâkim eşi de tutuklu.

***

Bu bir kesit sadece.

Onca imkânsızlığa, iletişim sıkıntılarına karşın, ulaşılabilen birkaç hayati vaka.

İçeride, sadece hâkim savcı değil, yüzlerce bu durumda insan var, emniyet müdürü, polis, öğretmen, avukat, mühendis, iş adamı, öğrenci, memur, çiftçi, köylü, esnaf, dede, nine, adam, kadın, vatandaş…

Onun için, kimse ideolojiler, dinler, öğretiler üzerinden…

Evrensel haklar yönünden filan ahkâm kesmesin.

Yapılan ne insanîdir ne de hayvanî.

Şeytanî bir eylemdir bu.

[Tarık Toros] 24.8.2017 [TR724]

Zemin müsait ancak Meral Akşener ne vaat ediyor? [Celal Sakallıoğlu]

Hiçbir parti, hiçbir sorunu herkesi memnun edecek şekilde çözemez. Çözülemeyen sorunlar zamanla kronikleşir ve muhalefet için fırsat alanlarına döner. Muhalefet de bu fırsatları ideolojisi yahut kapasitesi gereği kullanamazsa yeni partilere alan açılmış demektir. Bir benzetme ile söyleyecek olursak bu alanlar yeni partilerin kuluçka alanlarıdır; bu alanlarda doğar ve gösterdikleri performansla büyürler.

AKP’nin 2002’de gösterdiği seçim başarısı, bu alanları doğru okumasının bir sonucuydu. Tamam, zemin, yeni bir siyaset için gayet uygundu ancak AKP liderliğinin de bunları görüp arkasına irade koyduklarını teslim etmek gerekir. Devam eden yıllarda ise iktidar gücüyle sistemi sık sık manipüle eden ve kendi lehine fırsat alanları oluşturarak iktidarda kalmayı başaran bir parti gördük. Ancak sürekli sertleştirdikleri sistem artık esnekliğini kaybetti ve geldiğimiz noktada her manipülasyonun bir maliyeti var.

Devletle iç içe geçmiş olması, değer üretmesini ve hamle yapmasını zorlaştırıyor. Hukuku hiçe sayıyor olması zannedilenin aksine bir dezavantaj. Her istediğini yapar gibi gözükse de, yaptığı her hamle toplumda, siyasette ve bürokraside travmalar oluşturuyor ve icra makamı olarak bu travmaları yine kendisi çözmek zorunda. Memleket bir yıldan fazla zamandır fermanlarla yönetiliyor ve AKP normal, demokratik siyaseti adeta unuttu. Devlet merkezli ve iktidarı kutsayan söylemi, bunun da ötesinde mevcut tek adam yönetimi bu yolun geri dönüşünün olmadığını gösteriyor. Medya destekli kahramanlık edebiyatı dışında bir şey üretilemiyor ve bu durum, mevcut ve muhtemel rakipleri için fırsat alanları oluşturuyor.

Bu fırsat alanlarını, yani AKP’nin artık çözüm değil problem ürettiği alanları dört ana başlıkta toplamak mümkün: Birincisi, merkez sağ seçmen olarak devraldığı taraftar kitlesini aşırı sağa taşıma çabası. Din telakkisinin radikalleşerek neredeyse selefi-cihatçı bir noktaya evrilmesi ve Diyanet’in eşi görülmemiş bir şekilde siyasallaşması bu cümleden akla ilk gelenler. İkincisi, Erdoğan’ın, sonradan adapte olduğu milliyetçiliği her geçen gün daha izolasyoncu bir noktaya taşıması. Bu, şu an seçmene anlatılan hikâye ile uyumlu gözükse de oldukça maliyetli bir strateji. Hane halkının hain, komşuların düşman olduğu savına dayanan bu neo-milliyetçilik içeride bölücü dışarıda ise izolasyoncu bir yapıya sahip. Memleketin çocukları her gün terörist, hain vs. ilan edilerek baskılanıyor. Bu kutuplaştıran ve bölen milliyetçiliğin (!) barış üretme kapasitesi çok düşük. Oysa şu an en çok buna ihtiyacımız var. Birileri bizi barıştırmalı ve bu açıkça Erdoğan değil. Dolayısıyla AKP’nin sağduyusunu henüz kaybetmemiş seçmeni dahil, toplum bu gerginlikten rahatsız ve bizi barıştıracak, bir arada yaşamamızı olanaklı kılacak bir lider arayışında.

Üçüncüsü, öngörüden mahrum, ilkesiz dış politika. Erdoğan, barışçıl bir dış politika ve onun getirdiği ekonomik fırsatlarla büyüdüğünü unutmuşa benziyor. Takip ettiği politika, dostlarımızı, ortaklarımızı azaltırken düşmanlarımızı çoğaltıyor. Koalisyon kurma kapasitemizin sıfıra inmiş vaziyette. Doğu-Batı demeden herkesle kavga ediyor ve bunu bir çeşit milli mücadele gibi sunuyor. Oysaki bu kavgaların çoğu mecburiyet değil, tercih. Üstelik zararlı, maliyeti yüksek tercihler. Mesela Suriye politikası: Yumuşak gücümüz kalmadı, tek taraflı askeri müdahalelerle ise herhangi bir şeyi çözemeyeceğimiz açık. Çoğu zaman masaya bile çağrılmıyoruz. Bu krizi biz oluşturduk ve şu an güney sınırımız tehlikede. Sonra Katar krizi: Küçücük bir ülke için tüm bölgeyi karşımıza aldık, aşırı angaje olduk. Ancak bu angajmanın kimin çıkarına olduğu meçhul. Günün sonunda bölgeyi kendimize iyice düşman ettik. Onun dışında iktidar ve medyadaki lejyonerleri, Batıya ve Batılı değerlere hakaret etme yarışında. En sağduyulusu Batı’nın çöktüğünü falan zannediyor. Almanya’nın liderlerini açıkça ‘Türk düşmanı’ ilan ediyor, dur durak bilmiyorlar. Amerika her suçun olağan şüphelisi haline geldi. Devletin zirvesi itidal değil düşmanlık ve radikalizm telkin ediyor. Diplomatik nezaketi elden bıraktık, ancak muhataplarımız söylenen her şeyi sakince not ediyor. Manevra alanımız iyiden iyiye daraldı ve yanar döner dostumuz Rusya ile nefes almaya çalışıyoruz.

Dördüncüsü ise, AKP’nin toplumsal desteğinin dinamosu olan, ekonomi. Ekonomi yönetiminin epey zamandır önceliği, iktidarı konsolide edecek bir zenginler grubu oluşturmak. Geleneksel Türk burjuvasına sürekli sopa gösteriliyor, Cemaat burjuvasının malları müsadere edilmiş durumda ve ne hikmetse hep inşaatçılar kazanıyor. Yatırımcı, demokratik performansı çok hesaba katmasa da hukukun üstünlüğünü fazlasıyla önemser. Mülkiyet hakkının her gün ihlal edildiği bir ülkede bırakın yabancı sermaye girişini, yerli sermaye bile kaçmanın yollarını arar ve zaten öyle olduğuna dair fısıltılar var. Piyasa daralmış vaziyette, iş yerleri kapanıyor, büyüme yavaş ve borsa, kaynağı belirsiz sıcak para ile yürüyor. Piyasanın reel aktörleri de ekonomi uzmanları da aynı şeyi söylüyor; bunlar daha iyi günlerimiz. AKP, en başarılı olduğu alanda artık güven vermiyor.

Peki, bu fırsat alanlarını kim dolduracak? HDP’nin liderleri zaten hapiste. Vekilleri keyfe keder tutuklanıp bırakılıyor. Müesses nizam nezdinde ciddi bir meşruiyet sorunu var. Üstelik merkez sağ seçmene hitap etmeye niyeti de kapasitesi de yok. CHP’ye gelince, Cumhuriyet’in bu en köklü partisi ya bu fırsatları görmüyor ya da görüyor fakat ideolojik katılığından dolayı o tarafa hareketlenemiyor. Biraz merkeze doğru hareketlense, 1930’lardan çıkıp zamanının partisi olsa kısmen de olsa şansı var. Ancak şu an için bu yönde bir emare yok. MHP? MHP, siyasi varlığını AKP’nin kararlarını etkilemeye indirgemiş durumda. Hiçbir zaman merkez sağa oynamamış bir parti olduğu için de o boşluk onun boşluğu değil. Stratejisinin sırrına akıl erdirmek zor da olsa Abdullah Gül ve arkadaşlarının da hesaplarını merkez sağa doğru yaptıkları açık. Orada iştah kabartan bir boşluk var ve Gül bir örümcek sabrı ile bekliyor. Ancak ilkeli siyaset, risk alma ve liderlik konularında ortaya koyduğu, daha doğrusu koyamadığı performans Gül’ün bu alanı doldurmasını güçleştiriyor. Memleket krizlerden krizlere girerken, “hayret etmekten” başka ne yaptı ki Gül?

Peki ne olacak? Siyaset, bu boşluk alanları ile mi yoluna devam edecek? Elbette hayır! Tabiat boşluk kabul etmez. AKP, bu alanları bir yere kadar muhalefete kapalı tutabilir. Büyük resim, Meral Akşener’in siyaset yapma biçimi için son derece uygun. Büyük hatalar yapmazsa zaman onun lehine işliyor. Üstelik merkezin boşaldığının farkında ve siyasetini de orada konumlandırmaya hazırlanıyor. MHP’ye değil AKP’ye alternatif olma hesabında ve bu haliyle merkezin en güçlü adayı. Merkez sağ tecrübesi var ve buna uygun kişilerle temas kuruyor. Ancak henüz ortada bir parti ve programı olmadığı için yukarıda zikrettiğimiz fırsat alanlarıyla ilgili ne düşündüğünü bilemiyoruz. Eğer kuracağı parti söylem ve program olarak, ılımlı bir muhafazakarlığa alan açar ve bunu yaparken laikliği koruma altına alırsa, milliyetçiliğin daha makul, daha açık, daha kucaklayıcı bir versiyonunu önerir ve bunu yaparken birleştirici olursa, dış politikada kavgacı, izolasyoncu bir duruş yerine, işbirliğine açık, entegrasyoncu bir politikayla Türkiye’yi çok yönlü olarak dünyaya açarsa, ekonomide piyasayı öne çıkarır, rekabeti önemser ve hukukun üstünlüğünü yeniden sağlarsa, bu alanları doldurmuş demektir. Bizi, kendimizle ve dünya ile barıştıracak bir lidere ihtiyaç var. Bunu yapacak bir Meral Akşener’in de önünde, kusura bakmayın, kimse duramaz.

[Celal Sakallıoğlu] 24.8.2017 [TR724]