İşte Erdoğan’ın başucu kitabı! [Selim Gündüz]

Gerçi Erdoğan kitap okumadığını söylemişti. “Kitap özeti” okuyorum, demişti.

Biz “acaba hangi kitabın özetini okuyor” diye bir bakalım dedik.

Halen Türkiye’de milyonlarca insanı etkileyen zulümleri acaba hangi kitap telkin ediyor diyerek bir literatür araştırması yaptık!

– Hamile kadınlara işkence,

– Doğum yapmış kadına yatakta kelepçe,

– Kadın ve erkeklere her türlü taciz,

– 80’lik ihtiyarlara ters kelepçe,

– Herkesi tahkir, bin bir yolla baskı,

– Yargısız meslekten atma,

– Cadı avı,

– Akrabaları cezalandırma,

– Muhalif medyayı bitirme, gazetecileri hapse atma,

– …

Kendini dindar olarak lanse eden Erdoğan’ın yaptırdığı ve göz yumduğu zulümlerin fetvası Kur’an’da yok. İncil’de yok. Zebur ve Tevrat’ta da yok!

Hiçbir kutsal kitap böyle bir mezalime izin vermiyor.

Erdoğan’ın yaptıklarına meşruiyet veren tek kitap var: Hükümdar (Prens)

Yazarı Niccolò Machiavelli (Makyavel). 5 asır önce yaşamış İtalyan bir siyaset felsefecisi.

Hükümdar (Prens) adlı eserinde sahtekârlığı, ikiyüzlülüğü ve zorbalığı bir siyaset biçimi olarak idealize ediyor.

Eser Bertrant Russell’a göre ‘gangsterlerin el kitabı’. Kitaptan en çok hoşlanan lider Mussolini. O kadar beğeniyor ki Hitler’e hediye olarak gönderiyor.

Makyavel şu herkesin ağzında olan “hedefler araçları meşrulaştırır” cümlesinin sahibi. Erdoğan vaktiyle demokrasiyi araç olarak gördüğünü ilan etmişti zaten. Peki, kitapta başka neler var?

ERDOĞAN’IN KİTABI DEMEK Kİ BU…

“İnsanlar ya elde edilmeli ya da onların kökü kazınmalıdır; hafif baskılara karşı intikam almaya kalkarlar, fakat ağır baskılara karşı direnemezler. Bir insana baskı yapıldığı zaman öyle davranmalı ki intikam almaya imkân bulamasın.” (III)

CEMAAT’E SALDIRMA GEREKÇESİ

“Ne istediler de vermedik” demişti. Cemaati elde etmek için elinden geleni yaptı. Türkçe Olimpiyatları’na katılıp “Bu hasret bitsin” dedi, Fethullah Gülen’i davet etti.  Tüm sözleri sahteydi. Danışmanı Aydın Ünal bu ikiyüzlülüğü “Bir siyasi dehanın manevrası” olarak niteledi ama Gülen, Türkiye’ye gelmeyerek bu “takiyye dehası”nı boşa çıkardı.

Cemaat ondan ne istese verecekti ama cemaat bir şey istemedi ve de ona istediğini vermedi. Cemaat diktatörlüğe ve otoriterliğe prim vermedi ve Erdoğan’la yollarını ayırdı.

DOĞUDA ŞEHİR VE KASABALARI YERLE BİR ETMENİN KURALI:

“Gerçekten, ele geçirilen bir şehri güvenli bir biçimde korumanın yolu orayı yakıp yıkmaktır. Özgürlüğe alışmış bir kenti ele geçiren kişi orayı yıkmazsa, o kentin kendisini yıkmasını beklemelidir.” (V)  

Erdoğan’ın bire bir uyguladığı bir prensip bu. Güneydoğu’da onlarca şehri kasabayı yerle bir etti. Düşman saldırsa bu denli yakıp yıkmazdı. Pire için yorgan değil evi yaktı. Şimdi yüz binlerce Kürt vatandaşı kışı nasıl geçirecek düşünen yok. İşsiz kaldılar, evleri yıkıldı hem de gidecekleri bir yer yok. Tahrik belediye başkanlıklarına kayyım atamalarıyla sürüyor. Seçmen iradesi yani “milli irade” güneydoğuda geçersiz. Kürtler’in seçtiği başkanlar vatan haini sayılıyor!

CADI AVI

“Hükümdar uygulamak zorunda olduğu sert yöntemleri her gün tekrarlamamak için, bunları tasarlamalı ve bir anda hepsini uygulamalıdır. Zalimce eylemlerin hepsinin bir arada yapılması gerekir.” (VIII)

“Varlığını sürdürmek isteyen bir hükümdarın iyi olmamayı öğrenmesi ve koşulların gereklerine göre davranmayı bilmesi gerekir.” (XV)

Önceleri yapacağı zulmü ifade ederken “gönlümden … (şunları) yapmak geçiyor ama hukuk falan izin vermiyor” diyordu. Şimdi OHAL gibi bir gerekçe buldu. Yüz binlerce insan cadı avı kurbanı. Tek bir suçu olmayan en az 50 bin insan suçsuz yere hapishanelerde. Yüz bin kamu çalışanı meslekten atıldı. Binlerce yargı mensubu ihraç edildi.

Belki de 100 subayın organize ettiği bir darbe girişimi bahane edilerek ordunun yarısı meslekten atıldı. Erdoğan propagandası yapmayan tüm TV’ler ve gazeteler kapatıldı. Binlerce esnafın iş yerine ve şirketine çöküldü.

HER SÖZÜNDEN DÖNEBİLİRSİN

“İhtiyatlı bir hükümdar, eğer kendisine zararlı olacaksa verdiği sözü tutmamalıdır ve bu sözün verilmesini gerektiren şartlar artık mevcut değilse sözünde durmasına yine gerek yoktur.

Mutlak bir biçimde gerekli olan, söz konusu tilki özelliğini gizlemeyi iyi bilmek, göz boyama ve renk vermeme sanatına mükemmelen sahip olmaktır.” (XVIII)

Dün ne dediğin bugün ne dediğin önemli değil. Sen siyaset için dilediğin kadar dön.

Önce Türkçe Olimpiyatları’na katılıp “Bu hasret bitsin” ; sonra “Terör örgütü, haşhaşi”

Önce: “Bu ülkede Kürt sorunu vardır.” Sonra: “Kardeşim ne Kürt sorunu ya?”

Önce “Ergenekon’un savcısıyım.” Sonra: “Hepsi kumpas”

Önce “Parası olmayana git askerlik yap diyemezsin.” Sonra: “Bedelli askerlik haftaya tamam.”

Önce “Benim milletimin dili tektir.” Sonra: “Ben ne tek dil dedim, ne tek din dedim”

Önce “AKP hiçbir terör örgütüyle masaya oturmaz. Görüşen şerefsiz ve namussuzdur.” Sonra: “İmralı’yla görüşme yaptırırız.”

Önce: “Lozan zaferi uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir.” Sonra “Birileri de bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı.”

ÇAL ÇIRP VE SAKIN KORKMA!

“İnsanların büyük bir bölümü onurları ve malları elinden alınmadıkça hoşnut yaşarlar.” (XIX)

Prens şunu telkin eder: İnsanların büyük bölümü kendi menfaatine dokunulmadıkça “Beni sokmayan yılan, bin yaşasın” der. Ve senin çalmandan çırpmandan rahatsız olmaz.

Bu sebeple korkma, kendi sesinden 10 milyon komisyon aldığını bile tapeden dinleyip işitseler mahzuru yok. Sen ne dersen halk ona inanır. Cebinde 1 dolar çıkana “terörist” dersin inanırlar; milyonlarca dolar rüşvet verene “hayırsever” dersin ona da inanırlar.

“Rüşvet hediyedir”, “Yolsuzluk hırsızlık değildir.”

AKP DIŞINDA HERKES DÜŞMAN

“Bilge bir hükümdar ona yönelik bir düşmanlığı ustaca beslemelidir ki o düşmanlığı bastırdığında bunun bir sonucu olarak büyüklüğü artsın.” (XX)

Cumhurbaşkanı olarak herkesi kucaklaması gerekir ama AKP’liler dışında saldırmadığı tek bir kesim veya fert yoktur.

“Eyy Kılıçdaroğlu!” “Biliyorsunuz kendisi Alevi”

“Eyy Pensilvanya, sana sesleniyorum!”

“Ey Tüsiad” “Eyy Nobel, sen nasıl barış ödülü dağıtıyorsun?”

“Ey savcı! Sen kimin için çalışıyorsun?” (TIR’lardaki silahları yakalayan savcılara)

“Eyy Geziciler bir tane ağaç diktiniz mi be!”

“Eyy Merkez Bankası daha neyi bekliyorsun?” (Dolar fırladı)

“Ey Baro Başkanı sen de teröristlerle görüştün”

“Afedersin Ermeni!” “İsrail dölü”


Makyavel 16. yüzyılda kilise tarafından şeytan ilan edildi. Eseri yakıldı, yasaklandı.

Ne yazık ki 5 asır sonra bir Müslüman ülkede yöneticilerin başucu kitabı oldu!

Evet, kimin asıl “kitab”ının ne olduğu en iyi davranışlarından anlaşılıyor.

Selim GÜNDÜZ, 3.11.2016 /TR724

Cumhuriyet’i bundan sonra ne bekliyor? [Erman Yalaz]

14 Aralık 2014 günü Zaman gazetesine ve Samanyolu yayın grubuna yapılan baskınlar basın tarihine kara bir leke olarak geçti. 28 Ekim 2015 günü ise Koza İpek Medya grubuna ait Kanaltürk TV ve Bugün TV ile Bugün ve Millet gazeteleri basıldı. Gazla, jopla, darpla bir gazete polis eliyle ele geçirildi resmen.

Yetmedi, 11 Kasım 2015’te bu gruptan ayrılan gazetecilerin çıkarttığı Özgür Bugün ismiyle çıkan gazetenin Feza AŞ matbaalarında basıldığı gerekçesiyle TOMA’lar ve helikopterlerle baskın yapıldı. İşten ayrılanlar nasıl gazete çıkarır diye düşünmüş olmalı ki iktidar, her alanı bu gazeteciler açısından yaşanmaz hale getirdi.

Bütün bunlar Sulh Ceza adı verilen proje mahkemeler eliyle ve tek hâkimin kararıyla yapıldı. Hukuki meşruiyet varmış gibi gösterilip medya linç edildi. 1 Kasım seçimlerinin getirdiği özgüvenle 4 Mart 2016 günü Zaman, Cihan Haber Ajansı, Today’s Zaman, Aksiyon başta olmak üzere Feza Gazetecilik AŞ bünyesindeki yayın organlarının tamamına kayyım atandı. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ise işsiz gazetecilerin kurduğu Yeni Hayat, Yarına Bakış, Özgür Düşünce başta olmak üzere 165 medya kuruluşu kapatıldı.

Yapılanlar, yapılacakların garantisi

Nereden geldik şimdi buraya? 29 Ekim gecesi çıkarılan KHK ile Kürt toplumuna hitap eden 15 yayın organı kapatıldı. Üç hafta önce de Alevi ve işçi kesimlerine, sosyal demokratlara hitap eden televizyonların yayını sonlandırılmıştı. Önceki gün Cumhuriyet gazetesinin 18 kişilik yönetici listesine operasyon gerçekleştirdi iktidar.

Bugüne kadar yaşanan acı tecrübeler gösterdi ki, iktidar el koyma, gözaltı ve sindirme operasyonlarından hep aynı taktikleri uyguladı. Cumhuriyet ve diğer yayın kuruluşlarındaki arkadaşlarımın affına sığınarak iktidarın medya ele geçirme ve susturma taktiklerini, son 3 yıllık tecrübeyle sıralayalım dilerseniz.

1- İlk iş havuz medyasında linç, daha sonra yöneticilere gözaltı:

Mahkemeler ve savcılarla karşılaşmayan gazeteci yoktur. Ancak son 3 yılda, gazeteciler önce kendi meslektaşları (!) ile karşı karşıya kaldı. Cem Küçük, Ersoy Dede, Abdurrahman Dilipak gibi ‘meslektaş görünümlü tetikçiler’ eliyle linç başlatıldı. Aynı zamanda troller eliyle sosyal medya kanallarından yıpratma yapıldı. İlaveten ‘havuz’ diye tabir edilen Sabah, Takvim, AHaber gibi yayın ve kanallarda hedef alındı gazeteciler. Sonra sulh ceza hâkimlikleri eliyle gözaltı, sorgu, tutuklama tehditleri devreye sokuldu. Buna, Erdoğan’ın meydanlardan bütün bu işlere sahip çıkmasını ve gazetecileri hedefe koymasını da ekleyelim.

2- Yine gelecekler korkutması:

Zaman ve Samanyolu’nun yöneticileri Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’yı iki haber bir dizi senaryosu üzerinden mahkûm etme hikâyesi yaşandı. Bu arada onlarca gazeteci destek olduğu için davalarla karşılaştı. Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Nazlı Ilıcak gibi duayen 40’a yakın gazeteciye, meslek dayanışması nedeniyle seri davalar geldi. Kapsamı farklı olsa da davalarda tek hedef, korkutma, ‘yine geleceğiz, size de geleceğiz’ taktiği ile sindirmekti. Gazete ve TV’ler günlerce ‘geleceklere’ karşı neler yapılabileceğini düşündü, taşındı. Elden bir şey gelmiyordu…

3- Kayyım atanması:

Toplumsal muhalefet, siyaset ve medya sahip çıkınca, maddi olarak kurumları bitirme taktiği uygulandı. Reklamların kesilmesi, kamu kurum ve kuruluşlarının medyaya gönderdiği ilan vb gelirlerin kısılması ilk aşamaydı. Kurumlar maddi olarak çökertilemeyince, vergi vb suçlar icat edilemeyince devreye yönetimi ele geçirme fikri sokuldu. İpek Medya’ya da Feza Grubuna da kayyım atanırken somut hiçbir delil yoktu. Kayyımlar AKP yandaşlarından seçildi. Yüksek meblağlı maaşlarla mahkeme kararı görünümlü yandaşlaşma operasyonları icra edildi. Hem Zaman hem İpek medya grubuna atanan kayyımların, teknik tercihleri de iktidar yanlısı isimlerin medya yöneticisi yapılmasıyla sonuçlandı.

4-Hafızayı silme, verileri yok etme, işsiz bırakma

Kayyım atamaları ve baskınların en önemli iki neticesi oldu. Birinci binlerce gazetecinin işsiz bırakılması. Bu ikna turları ile başladı. Personel ikna edilip ayrıştırılamayınca basın ve iş kanunundaki tüm hakları askıya alınarak işten uzaklaştırmalar gerçekleştirildi. Her baskından sonra gazete, TV’lerin yayınları ve arşivleri, internet hafızaları ortadan kaldırıldı, silindi. Bu iş için özel ekipler belirlenerek baskınlarda yer aldı. Polisle ve yandaş medya ile paralel hareket edip, iktidar aleyhine yazılmış metinler, alternatif düşünce ürünleri, internet arşivleri, fotoğraf ve gazetelerin basılı yayın arşivleri sıfırlandı.

4- Kayyım sonrası baskı (algı operasyonları):

İşyerlerinde çalışanlar arasında ayrıştırma, baskınlardan sonra suç delili üretme taktikleriyle algı operasyonları sürdü. Zaman’da, Bugün TV’de şu bulundu, işte paralelin arşivleri vb başlıklarla el koymanın ‘olmayan meşruiyetini’ topluma anlatmak için yine iktidar yanlısı medya ve internet siteleri devreye girdi.

5-Yeni yayınlara baskı:

İşsiz kalan gazetecilerin yeni medya mecraları daha ilk günden hedefe kondu. Çalışanlara ve yöneticilere davalar geldi önce, sonra internet adresleri sansürlendi. Reklam ve ilan kanalları tamamen kapatıldı, basın kartları iptal edilerek çalışanların mesleki olarak da itibarsızlaştırılması taktiği güdüldü.

6- Kötü yönetimle şirket batırma:

Bütün bu süreçlerin en önemli neticesi olarak milyonlara ulaşan gazete ve TV’lerin tiraj ve reytingleri düşürüldü. Satış rakamları yüz binlerden 3-5 binlere indi. Kötü yönetim sadece müşteri kaybında yaşanmadı, işe alınan liyakatsiz kişiler medya duayeni gibi satıldı. Yalan haberler ve iktidar yanlısı yayıncılık baştacı edildi. Objektiflik, demokrasi, özgürlükçü yayın anlayışı ortadan kaldırıldı.

Erman YALAZ, 3.11.2016 /TR724

Tek ve yalnız adamın ruh sağlığı [Nazif Apak]

Ankara gazetecilerinin bilip de bilmezden, duyup da duymazdan geldiği onlarca hadise yaşanıyor şimdilerde. Herkes ilerde yazılmak üzere arşivler oluşturuyor. Kimisi gerçekten ‘bomba haber’ niteliği taşıyor, kimisi de çerez tadında perde arkası bilgiler içeriyor. Mesela son dedikodulardan biri şöyle: Bülent Arınç ısrarlı bir şekilde Saray’dan randevu istiyor ama bir türlü olumlu cevap alamıyor.

Arınç’ın etrafında kim varsa ya memurluktan atıldı, ya göz altına alındı, ya hapse tıkıldı. Arınç da diğer AKP yetkilileri gibi hukuki sınırların tamamen aşıldığını, meselenin mafyatik bir düzene kaydığını gayet iyi biliyor. Neyse… Hemen her kanalı zorlayarak istediği randevu geçenlerde kabul ediliyor ve parti içinde ve hatta Türk siyasetinde ‘özgül ağırlığı’ olduğunu düşünen Bülent Bey nihayet Saray’a (tenezzülen ve lütfen) çağırılıyor.

Cevap ne? Hiç.

Başkent gazetecilerinin güç odaklarına yakın kaynaklardan öğrendiğine Arınç, ipin ucunun kaçtığını, insanların mağdur edildiğini nazik bir dille ve örnekleriyle anlatmaya çalışıyor. Cevap ne? Kocaman bir hiç! Dinliyor, dinliyor ama cevap vermiyor. Sonra? Özgül ağırlık, sıfıra sıfır elde var sıfır formülü gereğince terk ediyor Kaçak Saray’ı. Şimdilerde eşe dosta diyor ki “Eee ben yapacağımı yaptım, dilim döndüğünce yapılan haksız uygulamaları söyledim ama adam dinlemiyor; bir şey de demiyor. Sorumluluk benden gitti…”

Hakikaten öyle mi? Ikına sıkına söylenen üç beş kelam ‘zulme rıza zulümdür’ hükmünden insanı kurtarır mı? İşler bu noktaya gelmeden yapılması gereken yapılmadığında sonradan söylenecek pişmanlık cümlelerinin bir anlamı kalıyor mu?

Sustular, korktular, sindiler

Mesele Arınç meselesi değil. AKP yavaş yavaş kuruluş amacından uzaklaştırıldı, ortak akıl ve vicdanın yerini bir kişinin ihtirasları ve keyfi aldı; bunu en yakından görenler AK Parti’yi kuranlardı. Sustular, korktular, sindiler. Abdullah Gül’ün en az elli yerde, “Bizim kurduğumuz parti bu değil. Arkadaşlar dünyayı bilmiyor, Ortadoğu’yu hiç mi hiç tanımıyor; Türkiye’yi bir maceranın içine sürüklüyor”  dediğini Başkent’in nabzını tutan gazeteciler çok iyi biliyor. Ne yazık ki tek adam sistemine doğru kayılırken harekete geçip haklarını kullanamadılar, korkularının ve istikbal hesaplarının altında kaldılar.

Herkesten işkilleniyor

Geçenlerde Levent Gültekin çok önemli gerçeklerden bahsetti. Yapılan zulmün boyutlarını deşifre etti. Orada dikkatimi çeken bir ayrıntı vardı: Erdoğan’ın yalnızlığı ve hiç kimseye güvenemiyor olması. ‘Sık sık arkasını kollama’ gereği hissettiğini söylediği Erdoğan’ın Binali Yıldırım dahil herkesten ‘işkillendiğini’ ifade etmiş. Doğru bir tespit.

Gültekin’den naklediyorum: “Bakanlardan bir tanesi benim de arkadaşımın olduğu sohbete gidiyor. Bakan diyor ki iyice delirdi, biz de ulaşamıyoruz. Şarteli bize de indirdi, bizi de duymuyor… Bunları duyuyor Tayyip Erdoğan. Bunları duyduğu için, abi bunların sağı solu belli değil, benim etrafımda kim belli değil. O korku psikolojisi insanda herkesten şüphelenmeyi getirir beraberinde. Şizofrenik vaka dedikleri durumdur o. Bir tanımlama için söylüyorum, Erdoğan için değil de. O yüzden bunu sağlama almak istiyor. Başkanlığı alayım.”

Bir günde mi böyle oldu?

Peki, Erdoğan bu sağlıksız ruh haline bir günde mi geldi? Elbette hayır. En yakın ‘dava arkadaşları’ Erdoğan’ın sürüklendiği yalnızlık ve güvensizlik sendromuna yakından tanıklık etti; hatta bunu zaman zaman insanlarla paylaştı.

İşte bir yaşanmış örnek: Avrupa’dan bir heyet gelip bakanlıkları dolaşmaktadır. İçlerinde Türklerin de bulunduğu Ankaralı meslektaşlarımızın da katıldığı küçük buluşmalar da yaşanmaktadır bu arada. Daha ortada ne 17 Aralık vardır ne Gezi olayları… Bakanlardan biri sohbetin koyulaştığı bir esnada der ki: “Maalesef vaktiyle çok sevip saydığımız ve demokratik umutlarımızı bağladığımız Erdoğan’ı tanımakta zorluk çekiyoruz…”

Herkes en önemli bakanlıklardan birinin sorumluluğunu üstlenen ve partinin her aşamasında görev yapmış birinden duyduğu cümleler karşısında şaşkınlık içinde. Adeta duyduklarına inanamıyorlar. Sesini biraz kısarak devam eder Bakan Bey: “Adam git gide gücünü kendi şahsı için kullanıyor ve hiç kimseye acımıyor.” Bir de çarpıcı bir örnek verir. Onun anlattığına göre yolda bir adamı gören patron, o kişiden işkillenir ve arabasının camını açarak etrafındaki koruma ordusundan birine işaret eder. O kuşkulanan kişi yaka paça yakalanır. Korumaların has adamı arabaya doğru bakar. Zırhlı aracın simsiyah camı açılır, uzanan el baş parmağını aşağıya doğru çevirince adamı felç edecek kadar feci bir şekilde döverler.

Bakan bu tabloyu anlatırken baş parmağın yukarıya aşağıya hareket ettirilmesini arenada ölümcül kavgaları seyredip infaz emri veren Roma muktedirlerine benzetmişti liderini.

Bir gün herkes bildiklerini anlatacak

O günlerde demokratik reformalar devam ediyordu. Türkiye’nin AB yolunda ilerlediği sanılıyordu; o yüzden Erdoğan’a yakın bakanın anlattığı o olay inandırıcı bulunmadı ya da gelip geçici bir heves gibi göründü. Ne yazık ki o halet-i ruhiye ileri boyutlara ulaştı, derinleşti ve hem sahibine hem ülkesine zarar verecek hale geldi.

Gültekin’in açık bir dille ifade ettiği ‘psikoloji’yi televizyon programında söylediği ve ‘narsist kişilik bozukluğu teşhisi’ koyduğu için Mustafa Altıoklar  hakkında ‘hakaret’ davası açıldı. Ünlü yönetmen kendini savunurken Erdoğan için sarf ettiği sözlerden geri adım atmadı, hakaret etme amacı gütmediğini söyledi ve doktor teşhisinde bulunduğunun özellikle altını çizdi…

Erdoğan şimdi lüks ve şatafatın içinde yalnızlığa kendini mahkum etmiş bir insan. Her geçen gün daha da yalnızlaşıyor; çünkü icraatlarına ‘evet doğru yapıyor’ demek artık akıl işi sayılmıyor. Şimdilik herkes susuyor, korkuyor ama bir gün herkes bildiğini tek tek anlatacak. İşte o zaman kim akıllı kim deli daha iyi anlama imkanı bulacağız….

Nazif APAK, 3.11.2016 /TR724

Kürt Kapanı [Vehbi Şahin]

Türkiye nereye gidiyor diye hemen her kesimde bir endişe hakim. Dostlarımız da düşmanlarımız da durum tespiti yapmaya çalışıyor. Çok gizemli cümleler kurmadan son birkaç günde yayınlanan haberlere bakarak ülkemizin içeriye ve dışarıya nasıl bir fotoğraf verdiğini anlamaya çalışalım.

DOSTUM PUTİN’E DUYULAN İHTİYAÇ

HABER-1 Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Moskova’da Rus mevkidaşını ziyaret etti. Suriye ordusunun Türk hava unsurlarına karşı hava savunma sistemlerini devreye sokmasından sonra Türk savaş uçaklarının 22 Ekim’den bu yana IŞİD’e yönelik hava operasyonları gerçekleştirememesi görüşmenin ana gündem maddelerinden biri oldu.

ANALİZ-1 Türk Silahlı Kuvvetleri IŞİD’le mücadele için bir süredir Suriye’de “Fırtına Kalkanı” operasyonu gerçekleştiriyor. Bu operasyonu güneye doğru genişletebilmesi ve terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantısı kabul ettiği PYD/YPG’nin önünü kesebilmesi için Suriye derinliğinde hava ve kara harekatı yapabilmesi lazım. Suriye’nin son restini Ankara gördüm diyor ve mesajın asıl sahibinin Şam değil ‘Değerli dost Putin’in ülkesi olduğunu teyit ederek Moskova’dan yardım talebinde bulunuyor.

Rusya ise Türkiye’nin niyetinin farkında. “Suriye topraklarında IŞİD bahanesiyle Kürtlere yönelik bir emrivakiye izin vermem. Eğer mesajımı doğru okumazsan ben de PKK kartını açarım” diyor. Nitekim, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, geçenlerde PKK’yı terör örgütü olarak tanımadıklarını söyleyerek bu sinyali vermişti zaten. Biliyorsunuz bu yılın Şubat ayında da PYD, Moskova’da temsilcilik açmıştı.

PİLOT AÇIĞI 2 YILDA ZOR KAPANIR

HABER-2: 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda çok sayıda pilot tasfiye edildi. Orduda “savaş pilotu” sorunu yaşanıyor mu sorusunun cevabını Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, Vatan gazetesi Ankara Temsilcisi Murat Çelik’e verdi. Ünal “Bir savaş pilotunun nasıl yetiştiğini, onlara nasıl bir yatırım yapıldığını, bu arkadaşlarımızın nasıl bir eğitim sürecinden geçtiğini biliyorsunuz. Sırf eksik sayıyı tamamlayacağız diye alelacele bir iş yapamayız biz. Böyle baktığınızda da savaş pilotu açığımızı tamamlamamız ve ideal kadro yapımıza dönmemiz yaklaşık iki yıl gibi bir süre alacaktır.”

ANALİZ-2: Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 3,5 ayda tasfiye edilen asker sayısı 4 bini geçti. Tasfiyeden en çok Hava Kuvvetleri Komutanlığı etkilendi. Savaş pilotlarının ilk etapta yarıya yakını ordudan atıldı. Bu büyük tasfiyenin muhtemel bir savaşta ülke savunmasında zafiyete sebep olacağı endişesi ortaya çıktı. Hatta THY’de çalışan eski pilotları göreve çağırmaktan bile söz edildi.

Uzmanlara göre Hava Kuvvetleri, bir uçağa bir buçuk pilot düşecek şekilde yapılandırılmış durumda… Türkiye’nin elinde değişik tipte yaklaşık 450 savaş uçağı var. Bunlardan 300 kadarı F-16 ve F-4 model savaş uçakları… Bu rakamlara göre muharip uçaklar için 450, tüm uçaklar için de 675 savaş pilotunun istihdam edilmesi gerekiyor.

Abidin Ünal’ın verdiği zamanı dikkate alırsak, Türkiye’nin en az 2 yıl hiçbir savaşa girmemesi lazım. Hükümet ise hem Suriye’de hem de Irak’ta aynı anda iki cephe birden açmaya çalışıyor.

BAŞİKA KAMPI ARTIK GEREKSİZ

HABER-3: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Irak’ın Musul kenti yakınlarındaki Başika Askeri Kampı’nın amacının yerel güçleri eğitmek olduğunu ancak kampın artık gereksiz bir hale geldiğini söyledi. Çavuşoğlu, Bağdat yönetimi ile yaşanan krizin çözümü için diplomatik çabaların sürdüğünü belirtti. “Irak’ın toprak bütünlüğüne, bağımsızlığına verdiğimiz önemi en iyi Bağdat yönetimi bilir. Herkesten daha fazla güçlü destek veriyoruz. Başika kampı gereksiz bir gerginlik çıkardı. Olmaması gereken bir gerginlikti ama biz bunu yoluna koymak için diplomatik çabalarımızı sürdürüyoruz” dedi.

ANALİZ-3: Türkiye, ısrarla Musul’u IŞİD’den kurtarma harekatına katılacağını açıkladı. Irak yönetimi buna izin vermediği gibi “Başika kampını boşalt ve askerini toprağımdan çek” dedi. ABD’den, Irak Başbakanı İbadi’nin kulağını çekmesini istedik. Washington, meseleyi aranızda çözün diyerek Bağdat’ı adres gösterdi.

Bunun üzerine Türkiye gerilimi tırmandırdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İbadi de kim oluyor. Sen, benim kalitemde değilsin” diyerek rest çekti. Başbakan Yıldırım, “Biz bildiğimizi yaparız” sözüyle meydan okudu.

Gelinen noktada Başika kampı gereksizmiş meğer. Şimdi Türkiye yelkenleri suya indiriyor. AKP tabanına yönelik hamasi meydan okumayla dış politika yapılamayacağı bir kez daha anlaşılıyor böylece. Aslında olan ne peki?

ABD, “Ankara’yı çıkarlarını korumak istiyorsan IŞİD’le mücadele koalisyonu içinde yer almalısın. Buranın bir parçası olduğun müddetçe de Irak ve Suriye’de kafana göre takılamazsın. Ya bizim kurallarımıza uyacaksın ya da…” mesajını verince hükümet Dışişleri Bakanı seviyesinde bölgeyle ilgili yeniden pozisyon alıyor. Bakalım Ankara kendisine çizilen çerçeveye ne kadar uyacak.

DİYARBAKIR’A KAYYIM KIŞANAK’A HAPİS

HABER-4: Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla gözaltına alınan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak, eşbaşkan Fırat Anlı ve gözaltı kararını protesto eden eski BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata tutuklandı. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne de devlet kayyım atadı.

ANALİZ-4: Genel seçimlerin yapıldığı 7 Haziran 2015 tarihi sonrası AKP ile HDP arasındaki gerilim bu son gelişmeyle zirveye çıktı. Suriye ve Irak politikalarındaki başarısızlık, hükümeti içeride kendi vatandaşlarına baskıya yöneltiyor. “Musul bizim, tekrar bizim olacak” retoriğinin verdiği siyasi zararı telafi etmek ve gündemi değiştirmek için başta Cemaat olmak üzere Kürtler, Aleviler, liberaller, sosyal demokratlar ve sol kesim dahil Türkiye’deki tüm muhalifleri susturmaya çalışıyor.

Kışanak, Anlı ve Ata’nın tutuklandığı gecenin sabahında Cumhuriyet gazetesine operasyon yapılmasının milliyetçi kesime “Biz iktidardan gidersek bunlar gelir” mesajı verme amacı taşıdığı belli oluyor. AKP seçmenini bir arada tutmak için 14 yıldır başarıyla uygulanan mağduriyet edebiyatına dayalı bu ötekileştirme ve korkutma politikası seçim kazandırıyor ama Türkiye’nin diğer renklerini solduruyor.

BAŞKANLIK GELMEZSE TÜRKİYE BÖLÜNÜR

HABER-5: AK Parti İstanbul İl Başkanlığı Genişletilmiş Danışma Meclisi Toplantısı’na katılan Başbakan Binali Yıldırım başkanlık sistemine değindi. “Başkanlık sistemi gelirse Türkiye bölünür diyorlar. Asıl başkanlık gelmezse Türkiye’nin bölünme riski var” dedi.

ANALİZ-5: Türkiye’nin hemen yanı başında büyük devletler bir dünya savaşı hazırlığı yaparken ülkeyi yönetmekten sorumlu bir numaralı koltuğun sahibi, seçmene yine korku pompalayarak başkanlık sisteminin her derde deva olabileceğini savunuyor. Başbakan olduğu 24 Mayıs 2016 tarihinden bu yana KKTC ve Azerbaycan dışında henüz yurt dışı ziyaret yapmayan Yıldırım, bu konuşmasıyla emanetçi bir başbakan olduğu izlenimini bir kez daha pekiştirmiş oluyor.

AKSİYON BAŞLARSA ELDEKİNDEN DE OLABİLİRİZ

Sonuç olarak Türkiye’yi yönetenler sadece “kendilerini haklı başkalarını haksız görme” hastalığından kurtulmuş değiller. Onlara göre milliyetçi duygulara hitap eden dış politika hala oy kazandıran bir enstrüman çünkü. Halbuki Türkiye’de yaşayan Kürt vatandaşların aidiyet duygusunu törpüleyen siyasi söylemler, AKP’ye oy kazandırıyor ama görünen o ki iktidarı da aynı zamanda bir kurt kapanına hapsediyor…

2003’teki ABD işgali sonrası fiilen parçalanan Irak’tan sonra Suriye de benzer bir sürece girmiş bulunuyor. Ülke beka sorunu yaşarken AKP’nin başkanlık sistemini ölüm kalım meselesi haline getirmesi bir tür siyasi intihar aslında…

Hürriyet’e konuşan Türkiye’nin ilk Erbil Başkonsolosu Aydın Selcen’in Musul konusunda ABD ile yaşananlara dair şu tespiti çok önemli:

“En üst seviyeden siz bu kadar sert bir retoriğe saplanırsanız, diplomatik olarak nasıl ilişki kuracaksınız? Bir de sıkletiniz ne? Söylediklerinizi tek taraflı olarak yapmaya kalkarsanız o andan itibaren işler kontrolden çıkabilir. Bir anda hayat çok hızlı akmaya başlayabilir. Bu tip şeylerde aksiyon başladıktan sonra her şey çok hızlı gelişir. Allah korusun o halde eldekinden de olabiliriz”

Zor günler bizi bekliyor.

Vehbi ŞAHİN, 3.11.2016 /TR724

Kültürler arası diyalog [Ebu Abdurrahman]



Bir çiçekle bahar gelmiş olmaz. Mücevherler gibi türlü türlü çiçeklerin renk renk açmasıyla, biz baharın geldiğine hükmederiz.

Binlerce senedir, insan topluluklarının geliştire geliştire güzelleştirdikleri, binlerce gönlün ve emeğin mahsülü olan kültür güzelliklerinin kaynaşması ile de biz insanlar yepyeni ufuklara açılıyoruz.

Bu kaynaşmanın gerçekleşmesi için de mutlaka diyaloğa ihtiyacımız var. Diyalogsuzluk demek, içe kapanıklık, tek düzelik demektir. Kapalı, dar, tek boyutlu ve sığ, seviyesiz ve derinliği olmayan fakir görünümler, her zaman enginliğe açık insan ruhunu hiçbir zaman tatmin etmeyecektir. Büyük medeniyetler, çeşitli ve farklı ırkların, uyum içinde yaşayan ayrı ayrı kültürlerin kaynaşmasından meydana gelmiştir. Kültürler arası diyalog ve kaynaşmalar, engin ufuklara yelken açma ve birbirimizden alıp-vereceğimiz her şeyde zenginlik demektir. Buna düşünce, anlayış, teknik ve kelimeler de dahildir.

Toplumlar arasında ve içinde uyum için böyle bir diyaloğa ihtiyaç vardır. Birbirlerini dışlama, vücut içinde tehlikeli bir urun büyümesine imkân hazırlama demektir. Uyum sağlamak istenirken de hiçbir kültürün eriyip silinmesine izin verilmemelidir. Her kültür en parlak ve en güzel renkleriyle fakat uyum içinde bulunduğu mozayik içinde yerini almalıdır. İşte bunun insanlığa bir faydası vardır.

Bu gün artık, köy haline gelmiş ve problemleri de iç içe girmiş bir dünyada yaşıyoruz. Kıtalarımız farklı bile olsa, aynı apartmanın bitişik dairelerinde yaşayan komşular gibi her gün yüz yüzeyiz ve aynı problemlerle karşı karşıyayız. İletişim vasıtaları, ticari hayat, sağlık ve diğer ihtiyaç maddelerinin herkes tarafından tüketilmesi, dünya haberlerine olan merak bu yakınlığı biraz daha artırıyor. Bu durumda artık birimizin problemini hepimizin problemi haline getiriyor. Evet bu gelişmeler bizleri bir dünya insanı olmanın nimetlerini de, problemlerini de paylaşmaya götürüyor. Bundan kaçmak, herşeye ve herkese kapalı bir koloni halinde yaşamak artık mümkün değil. Öyleyse gerçekçi olalım ve insanlığın huzur ve güveni adına bunu kabul edelim.

Bundan sonra, insanlığın bütün problemlerini kendi öz problemleri gibi kabul eden ve insanlığın kültür adına, teknik ve teknoloji adına anlayış ve medeniyet adına geliştirdiği her güzelliği de bizzat kendi malı gibi alkışlayıp sahip çıkan ve bütün insanlık tarafından paylaşılması için çırpınan yüreklere ihtiyacımız var. çağımızın ve içinde yaşayanların kurtuluşunu da bu anlayışta görüyoruz. Herkesi kendi konumunda kabul edip birbirimize destek vererek, “birlikte yaşama sanatı”nı gerçekleştirmek hedefimiz olmalıdır.

Ebu Abdurrahman, 02.11.2016 /Zaman

Sonuçlarını gördükten sonra faili bulacağız [Tarık Toros]

Korkut Özal da gitti. Onu 2003’te tanıdım. 74 yaşındaydı. Ufuk Güldemir’in sahibi olduğu Habertürk televizyonunda bir sene sürecek haftalık bir program yaptık, Salı geceleri.

Müthiş disiplinli, titiz, dikkatli bir aydındı. Siyaset defterini dürüp duvara asalı çok olmuştu. Artık bir kanaat önderiydi, hayatının sonbaharında bütün derdi ülkesini daha ileride görmekti.

O yaşında dinçti. Biz gençlere parmak ısırtıyor, hemen her gün bir saat yüzüyordu. Aşağı yukarı her hafta seyahat ediyordu, Afrika’dan Asya’ya gitmediği ülke yoktu. TV programımız canlıydı ama seyahatleri yüzünden çok defa bant kayıt yaptık.

Yönü Batı’daydı

Her programa, yeni çıkan bir İngilizce kitapla gelir, altını çizdiği satırları analiz ederdi. Yönü Batı’daydı. Türk televizyonlarında kimse ABD seçimlerini konuşmazken, George W.Bush ile John Kerry arasındaki başkanlık yarışını yakından takip eder anlatırdı. Yine, Bill Clinton’ın “My Life” kitabı Türkiye’de yokken, yurt dışından buldurup getirtmiş, bir programı ona ayırmıştı.

Hayatımda gördüğüm ve şahadet ettiğim nadir dini bütün insanlardan biriydi. Aylarca üzerinde çalıştığı dua kitabını tamamladıktan sonra ilk baskısını nasıl heyecanla hediye ettiğini bugün gibi hatırlarım.

Sınamaktan korkmayın

Konuşmalarında Türkiye’ye, siyasi iktidara yol göstermeye gayret eder, çıkışları ve önerileriyle yer yer rahatsız ederdi. Ondan öğrendiğim ilk ders şuydu, mealen aktarıyorum: “Dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmelere hep sonrasıyla bakarım. Yani, herhangi bir mühim gelişmeden sonraki dönemde ne olmuş, hadiseler nasıl seyretmiş, takip ederim. Bunu dikkatli analiz ederseniz, baştaki olayı da çözersiniz. 11 Eylül 2001’de ABD’deki terör saldırıları böyledir. Ardından yaşanan gelişmelere bakın, büyük devletlerin ve istihbarat örgütlerinin bu terörde dahli olduğu sonucunu çıkarırsınız.”

Bunu 5 kelimeyle şöyle özetliyorum: Bildiklerinizi yüzleştirin hayatla ve sınamaktan korkmayın.

Korkut Bey, ağabeyi Turgut Özal’la çok yakındı. Aralarında sadece bir buçuk yaş vardı. Bir gün merakımdan sordum, “Turgut beyin öldürüldüğünü düşünüyor musunuz?”

Aynı mantıkla cevap vermişti: “Bu konuda elimde bir şey yok, fakat onun gidişinden sonra olanlara bakınca özellikle ortadan kaldırılmış olduğu neticesine varıyorum.”

Şu gün olan bitene bir de bu bakış açısıyla bakar mısınız?

Muhalefetin ve duyarlı sivil toplumun aklı, şimdilerde başına geliyor. “Karşı darbe” demeye başladılar. “Darbe olsa bundan daha kötü ne olabilirdi?” diye sorar oldular. “12 Eylül bile bunu yapmadı” diye söylenir oldular.

Geçmiş olsun.

Ülkede yaşanan her şey iki terör örgütü ve üst akıla indirgendi. Herkesin ama herkesin bu örgütlerle veya üst akılla irtibatlandırılması yakındır. Heybe geniş: Yardım, yataklık, destek, üyesi olmadan çalışmak, subliminal mesaj vermek, tweet atmak vs.

Her sabah bir hadiseyle uyanıyoruz. Tuhaf olan, insanların halen şaşkınlığa düşmesi ve olayı anlamaya, izah etmeye çalışması.

Cumhuriyet de tuzağa düştü

Son Cumhuriyet gazetesi operasyonu da böyle. Sayfa sayfa, gazetenin nasıl terör örgütü olamayacağı, ilişkilendirildiği gruba düşman olduğu filan anlatılmaya çalışılıyor. İşte tam da bu noktada tuzağa düşülüyor. Egemenler için harika bir yöntem bu ve müthiş işe yarıyor. Ne yazık ki yaramaya da devam edecek. Yarın öbür gün enkaza bakıp uyandığımızda elimizden pek bir şey gelmeyecek.

Karşınızda size operasyon çeken irade, normal sağlıklı bir bünye değil ki, kimi iknaya çalışıyorsunuz?

Sizi soruşturan savcının aynı “suçlamayla” yargılandığı bir ülkede, hangi hukuki mücadele?

Kardeşi darbenin “bir numarası” çıkan kişi, iktidar partisinde genel başkan yardımcılığına devam ediyor. Yine şu dönemin kudretli savcısının kardeşi “malum örgütten” açığa alınıyor. Hiçbir yerde devreye girmeyen “suçun şahsiliği” anca burada işe yarıyor. Onun dışında, soyadı tutan içeri atılıyor, yüz binler aç susuz kara kışa giriyor.

İhraç edilen şanslı öğretmenler pazarda sebze satıyor. “Şanslı” diyorum. Geçen işittim, açığa alınan bir öğretmen limon satıyormuş, oradan bile kovalamışlar. Bir başkası amele olarak girdiği inşaatta yedinci kattan düştü.

Öncekiler gibi olacak endişesi

Cumhuriyet gazetesine operasyonda günler geride kaldıkça endişe artıyor. Öncekiler gibi olacak, başladıkları işi yarım bırakmayacaklar, gazeteye çökecekler diye kaygılıyım. Fakat halen şöyle tweet’ler atılıyor ve anlı şanlı Cumhuriyetçiler bunu paylaşıyor: “Yaşadığım ilçede Fethullahçı olarak gezinen insanlar var. Ve 15 Temmuz’dan sonra alınanların yarısından fazlası solcu. Ne güzel di mi?”

Yani, şu cümlede bile 5 adet büyük kusur var; antidemokratik, hukuk dışı, rövanşist, peşin hükümcü ve faşizan bir bakış açısı.

Biz, başımıza ne geldiğini henüz anlamadık. Sonuçlarını gördükten sonra faile ulaşacağız. Allah Korkut Özal’a rahmet etsin, bunu bana öğrettiği için.

Tarık Toros, 3.11.2016 /TR724