Hizmete taarruzlar ve neticeleri [Ebu Abdurrahman]

Hadis-i Şeriflerde âhir zamanda geleceği müjdelenen ve göğsü dövüldükçe davası genişleyen Salih genç gibi bu Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye de taarruz edildikçe büyüyor ve genişliyor. Üstad Hazretlerinin bu hususla ilgili Lâhika Mektuplarında şu ifadelerine rastlıyoruz:

“Aziz, sıddık, sarsılmaz, yılmaz, sebatkâr, fedakâr kardeşlerim!.. Böyle şiddetli taarruzlara karşı sizi teşvik ve cesaretlendirmeye lüzum görmüyorum. Sizin kuvvetli metanetiniz ve Risale-i Nur’a gelen her elîm hadisenin altında bir inâyet ve rahmet bulunduğuna itikadınız, teşvik için kâfidir, diye biliyoruz.”

“Risale-i Nur bir cephede dursa da başka cephelerde fütuhâtı o durmanın yerini tutar. Hatta burada da (Kastamonu’da), bu hadise münasebetiyle ihtiyata binâen bir derece durmaya niyet ettiğimiz halde, bilâkis Isparta’daki durgunluğa karşı, buralarda inkişaflarla tezahür etti. Elhamdülillahi hâzâ min fazlı Rabbi…”

“İman hizmeti, iman hakikatları, bu kainatta her şeyin üstündedir, hiçbir şeye tâbî ve âlet olamaz. Fakat, bu zamanda, ehl-i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâkî elmasları şişeye (cam parçasına) değiştiren gâfil insanlar nazarında o iman hizmetini hâriçteki kuvvetli cereyanlara tâbî veya âlet telakki etmek ve yüksek kıymetlerini umumun nazarında düşürmek endişesiyle, Kur’an-ı Hakîm’in hizmeti, bize kat’î bir surette siyaseti yasak etmiş.

Sizler, ey ehl-i siyaset ve hükümet, evham edip bizlerle uğraşmayınız. Bilakis kolaylık göstermeniz lâzımdır. Çünkü hizmetimiz, emniyet hürmet ve merhameti tesis etmekle hem asâyişi, hem inzibatı, hem ictimaî hayatı  anarşiden kurtarmaya çalışıp, sizin hakikî vazifenizin temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ve teyid ediyor.”

“Ehl-i dalâlet, siyasî memurları aldatıp, Risale-i Nur aleyhinde genişçe, buradan oraya kadar bir daire içinde taarruz edip, kuvvetinin derecesini anlamak istediler. Gördüler ki, sökülmeyecek, mağlup edilmeyecek bir kuvvette  gördüklerinden, ehemmiyetli, büyük resmî makamlarda, mâhiyetini bahse ve  dikkate vesile ettiklerinden, mecburiyetle, bir nevi sulh ve anlaşmaya yol hazırlamak ve şimdiye kadar hakikat ve hikmete muhalif  olarak, iyilikleri ölen reise ve fenalıkları millete, orduya vermek yerinde, o büyük hataya bedel, bütün fenalıkları ölene verip, kendilerini bir derece o dehşetli hatâlardan kurtarmak çâresini aramaya, bir zemin teşkil etmeye çalışmış ki, hem rüya, hem bu haberler haber veriyor.”

“Risale-i Nur’un erkânından birisi, kat’î bir surette haber veriyor ki, üç-dört adam, dünya servetinin hatırı için toplanıp münafıkçasına tedbir kurdukları hengâmda, üç gün sonra o üç-dört  adamın hâneleri ve birinin dükkanı yanıp, her biri binler lira zâyiatla tokat yediler.

“Hem bir dessâs casus adam, Risale-i Nur talebeleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün, serbest olarak ‘Ben, bir ipucu bulamadım ki, bunları hapse soksam. Eğer bir ipucu  bulsam onları hapse sokacağım.’ diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra bir iş yapıp, Risale-i Nur talebeleri yerinde o adam iki sene hapse girdi.

“Hem bedbaht, inatçı bir adam, Risale-i Nur aleyhinde, hem talebelerinin bir rüknü aleyhinde mütecâvizâne bulunduğu hengamda, bir-iki gün sonra meyhaneye gidip içe içe çatlamış, orada ölmüş. Bu neviden çok hâdisler var. Demek Risale-i Nur, dostlara ilaç olduğu gibi, düşmanlara da yıldırım oluyor.”

“Hatta hapis musibetimiz, gerçi zâhiri bir azap idi, fakat hakikat noktasında hizmetimiz hakkında büyük bir inâyet ve rahmete çevrildi.”

Mazdum ve mağdur bir ablamızın hapisten eşine gönderdiği mektupta şöyle diyordu:

“Rüyamda umreye gitmişiz. Efendimizin (S.A.S.) kabrini ziyaret edeceğiz. Tam ziyarete girdik. Efendimizle (S.A.S.) aramızda bir adam sığacak kadar boşluk var. O  kadar yakınız. Kokusu beynime gidiyor, çok etkileyici… Selâma durduk, epeyce ağladık. Biz secde ederken, Efendimiz (S.A.S.) başımızda bekledi. Sonra O (S.A.S.) bizi geziye çıkardı.  Cennetü’l-Bakıye gittik. Hanımlarının kabirlerini, Hz. Osman’ın kabrini ziyaret ettik. Oradan Uhud tepesine gittik. Okçular tepesine çıktık. Efendimiz  (S.A.S.) bembeyaz giyinmiş. Uhud şehidlerini gezdirdi bize. Hz. Hamza, Hz. Mus’ab, Hz. Abdullah b. Cahş, tebessüm içinde bize bakıyorlardı, biz sürekli dua ediyorduk. Hz. Hamza Efendimizin ‘Siz kendinizi sahipsiz mi zannettiniz?’   cümlesiyle ağlaya ağlaya Uhud mağarasına geldik!..”

Bize ne hatıralar geliyor da, biz ancak çok azını sizlere yansıtabiliyoruz!..   

[Ebu Abdurrahman] 1.4.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Ben gazeteciyim, beni niye sevmiyorsun ey tek adam! [Erman Yalaz]

Bu hafta darbe ile teröristlikle suçlanan gazeteci arkadaşlarımız 8 ay aradan sonra mahkeme karşısına çıkabildi. Şükürler olsun bir kısmı özgürlüklerine kavuştu. Tetikçilerin itirazlarıyla tahliye olanlara tekrar gözaltı kararları alındı.  Yüzlerce gazeteci hala hapishanelerde. Beni, bizi, tek adamlar, anti-demokratlar sevmedi. Hep böyleydi bu meslek; böyle gitmesin diye yazdı kalemlerimiz, çalıştı kameralarımız…

İktidarınız sürsün diye bizi mahpuslara attınız. Sağcı-solcu, Alevi-Sünni, Türk-Kürt , Cumhuriyet-Zaman ayırmadınız ilk defa. Hepimizi hapsettiniz. Sesim, soluğum, nefesim demokrasi için. Aşığım özgürlüğe ve hürriyete. Ben kimim, biz kimleriz peki?

Ben Ahmet Altan’ım. Romancıyım, yazarım. 11 romanım; deneme alanında 5 eserim var.  Savcılarınız benim 14 Temmuz günü televizyondan ‘sübliminal darbe mesajı’ verdiğimi iddia ediyor. Oysa aynı savcılar, Balyoz darbe planlarını ortaya çıkaran ve Taraf’ta yayımladığımız haberlerden dolayı demokrasi tarihine geçecek bir başka yargılamayı başlatmışlardı. 23 Eylül’den beri Silivri’de tutsağım.

Ben Ali Bulaç’ım. Sosyolog, ilahiyatçı, gazeteci ve yazarım. Biri Kur’an-ı Kerim tefsiri olmak üzere 30’dan fazla kitabın müellifiyim. İslam düşüncesi, din ve sivilleşme, İslamcılık, din-siyaset ilişkileri alanında yüzlerce yazı kaleme aldım. ‘İslam en çok özgürlük dinidir. Toplumda adaletsizlik, zulüm, haksızlık var. Yüzde 99’u Müslüman bir ülkede nasıl böyle bir adaletsizlik olur?’ dediğim için buradayım. 243 gündür Silivri’deyim.

Ben Ahmet Böken’im, 20 yıllık gazeteciyim. Başarılı bir televizyoncu olduğum için Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın isteği üzerine TRT Haber Dairesi Başkanlığı’na getirildim. Kısa sürede TRT Haber’i yeni kimliğine kavuşturduk. Başarılı yayıncılığına imza atan bir ekibimiz oluştu. Darbeden sonra, gözaltına alındım, kötü muamele gördüm. Ankara Sincan Cezaevi, aylardır iddianamenin yazılmasını, özgürlüğümün geri verilmesini bekliyorum.

Ben Ayşenur Parıldak’ım. Genç bir hukukçu olarak gazeteciliğe gönül verdim. Okulum ile birlikte büyüyen bir sevda oldu gazetecilik mesleği. Önce çalıştığım gazeteyi kapattınız. Herkes gibi benim de lanetlediğim bir darbe girişiminin ardından;  beni twitterda bir sosyal medya fenomeninin takip ettiği gerekçesiyle gözaltına aldınız. Yargı ve adliye haberlerinin ne olduğunu en iyi bilen gazetecilerden biriyim. Cinsel taciz, hakaret dahil her türlü kötülüğü yapabilecek insanları gördüm, yaşadım gözaltında. Yanı başımda kalan koğuş arkadaşlarımın çıplak arandığını, tecrit edildiğine şahit oldum. Hukuku da mesleğimle ilgili hayalleri de ayaklar altına alan bu sistemden yine de bir ışık ve adalet bekliyorum aylardır.

Ben Ahmet Şık’ım. ‘Darbe girişimini faili aranıyorsa Beştepe’ye gitmek gerek. AKP siyasi bir parti değil, bir mafyadır, bu kadar net!’ dediğim için hedef oldum. Cumhuriyet’teki arkadaşlarım tutuklandığında özgür basın dedim. İkinci kez hapsedildim. Yılbaşından beri Silivri’de özgürlüğümü ve hakkımdaki deli saçması iddiaların yer aldığını tahmin ettiğim iddianameyi bekliyorum

Ben Ayhan Karahan’ım. Aktivistim, yazarım, çevreciyim. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiğimi iddia ediyor savcılar. ‘Bodrum’da sit alanlarını imara açan ile HDP’li milletvekillerini tutuklayan aynı zihniyettir. Bu Ensar vakıflarında tecavüze uğrayan çocukları hapseden dünyalarını karartan zihniyetle aynıdır. Bunlar hırsızdır katildir tecavüzcüdür. Bunların en başı en tepede sarayda oturuyor,bütün ne kadar suç delili varsa o sarayda saklıdır, o kaçak saray surları ile birlikte yıkılacak. O sarayın saltanatı ve iktidarı yıkılacak. Korkuları bundandır, bu ülkede sabah akşam darbe oluyor. Yalan söylüyorlar bunlar darbe karşıt filan değil 12 eylül faşizminin katmerli devamcıları ve mirasçılarıdır” Sözlerim bundan ibaret. Kimseye hakaret etmedim.Çevre dedim, insan hakları, özgürlük dedim. Kasım’dan beri mahpustayım.

Ben Şerife Oruç’um. Darbeden önce DİHA’dan 11 muhabir arkadaşım gibi beni de tutukladılar. Örgüt üyesi olduğum iddia ediliyor. Gazetecilik dışında bir iş yapmadım. Halkın sesi olmak, gerçeklere mikrofon tutmak dışında bir kabahatim yok. Darbe oldu. Bütün gazeteciler tutuklandı. Ben de onlar gibi 9 aydır özgürlük bekliyorum.

Ben Kadri Gürsel’im. 30 yıllık gazetecilik hayatım, demokrasi ve özgürlükleri anlatarak geçti. İktidar yanlısı televizyonlar dahil, davet edildiğim her tv programında, toplantıda özgür basını, gazeteciliği, evrensel ilkeleri savundum. Şimdi terörist olmakla itham ediliyor, suçlanıyorum. ‘Türkiye’de AKP tarafından karşı darbe yapılıyor. Cadı avını geçti, histerik boyutlar aldı’ dedim. Hedef oldum. Kasım’dan beri Silivri’de adalet gelecek diye bekliyorum.

Ben Nizamettin Yılmaz’ım. Gazete dağıtıcısıyım. Muhabirlik de yaptım. 11 yıldır 4 çocuğumun rızkı için gazete dağıtıyorum. Özgür Gündem ve Azadiye Welat okuyan insanlara gazetelerini evlerine işyerlerine kadar götürmek dışında bir şey yapmadım. Önce ben hapsedildim. Eşim Yasemin gazeteleri dağıtmaya başladı. Sonra gazeteler kapatıldı. Silah değil, gazete dağıtmakla suçlanıyorum. Fikir işçilerinin emeklerini ulaştırmak dışında bir iş yapmadım.  Sekiz aydır, Mardin’de hapisteyim.

Ben Ahmet Turan Alkan’ım, Ayşe Nazlı Ilıcak’ım, Deniz Yücel’im, Ersin Şanlı’yım, Ferhat Çiftçi’yim, Hüseyin Turan’ım, İnan Kızılkaya’yım, Nur Ener’im, Murat Sabuncu’yum, Şahin Alpay’ım, Özkan Mayda’yım, Şirin Çoban’ım, Yener Dönmez’im, Ziya Ataman’ım… A’den Z’ye gazeteciyim… Tutukluyum.

Darbeler, tek adamlar, otoriter yönetimler, tek parti iktidarları benden hiç hazzetmedi. Batı ve modern demokrasiler hariç, dünyanın birçok yerinde güç bela yapabiliyoruz mesleğimizi. Avrupa Birliği, insan hakları savunucularını, aktivistleri, avukatları ve gazetecileri tek bir yapı olarak görüyor, ‘defenders’ yani savunucular diyor bize. Peki neyi savunuruz biz gazeteciler? Demokrasiyi, hukuk devletini, ifade özgürlüğünü, bağımsızlığı, tarafsızlığı, adaleti, özel hayata saygıyı, kamu haklarını, azınlıkların haklarını…

Gerçeği aramak ve bildirmek, hesap verebilir bir devlet olsun diye çalışmak; doğru bilgiyi herkese yaymak, kamu zararlarını en aza indirmek, her platformda hakları ve bağımsızlıkları savunmaktır işimiz.

‘Dördüncü güç’ denir, bu yüzden yaptığımız işe. Halka karşı bir devlet başkanı kadar bilgili ve dürüst, bir devlet başkanına karşı halk kadar cesur ve saf bir şekilde doğru bilginin peşindeyizdir. Sevmesiniz de bizim mesleğimiz, aşkımız, şiarımız, ülkümüz budur. Özgürlük istiyoruz. Yaşamak istiyoruz; bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…

[Erman Yalaz] 1.4.2017 [TR724]

Ver mehteri verrr!.. [Akif Umut Avaz]

Hacıyatmaz herkesin bildiği basit ama enteresan bir oyuncaktır. Üst yanı hokkabaz, kadın ya da bebek biçiminde olan, dibindeki ağırlık nedeniyle yere nasıl bırakılırsa bırakılsın hep dik durabilen bir oyuncak. Türkçemizdeki “kuyruğu hep dik tutmak” deyiminin oyuncaklar dünyasındaki fiili karşılığıdır adeta. Ne olursa olsun hacıyatmazların sırtı yere gelmez. Getiremezsiniz. Her durumda ayakta kalmak tek meziyeti olduğu için hacıyatmazlar hep bir yolunu bulup kuyruğu dikeltmeyi ve sonra da tümden dikleşmeyi iyi bilir.

Oyuncak olarak eğlenceli diyebileceğimiz hacıyatmaz, insan karakteri ve tipolojisi olarak ise pek bir ilginçtir. Pardon, iğrençtir. Mide bulandırıcıdır. En olmaz, en münasebetsiz durumlarda bile menfaatlerini koruyabilmek, ayakta kalabilmek ya da ayaktaymış gibi görünebilmek için her şeylerini bozuk para gibi harcamaktan çekinmez bu karakter(siz)ler. Normalde sırtı yerde olması gereken durumlarda bile hep komik ve acınası bir diklenme, trajikomik bir mağrurlanma halinde görürsünüz onları.

REZİLLİKLERİNDEN ONUR, KEPAZELİKLERİNDEN GURUR DUYAN…

Rezilliklerinden onur, kepazeliklerinden gurur, şerefsizliklerinden şeref, ahlaksızlıklarından fazilet, hezimetlerinden şaşalı zaferler; hırsızlıklarından, yolsuzluklarından, rüşvetçiliklerinden, yalancılıklarından, iftiracılıklarından, sahtekarlıklarından, mürailiklerinden erdem çıkarmayı çok iyi bilirler. Hacıyatmazlar, çığırından çıkardıkları işleri en olmadık şeylere sardıkça, burunları en olmadık şeylerden çıkamaz hale geldikçe yalana, hamasete abandıkça abanır, iyice kof propagandaya dadanırlar.

Hacıyatmazlar, her durumda ayakta kalabilmek ya da ayaktalarmış gibi görünebilmek için her türlü rezilliği göze alırlar. Ama asla kendilerini oldukları gibi, yani rezil, hissetmezler. Çünkü bilirler ki, Murathan Mungan’ın ifadesiyle, bu topraklarda her şey olunur ama bir türlü rezil olunmaz. Dışarıda rezil rüsvağ oldukça “ver mehteri verrr!” şaklabanlıklarını kuşanıp, içeride kahramanlık destanları düzmeye bayılırlar. Dışarıdaki hezimetleri büyüdükçe, ülkeyi gün be gün daha da rezil ettikçe içerideki hamasetlerinin, kof efelenmelerinin dozu yükselir. Sahte kahramanlık söylevleri arttıkça artar.

‘ONE MİNUTE’ İÇERİSİNDE 180 DERECE TORNİSTAN

Davos’ta ‘one minute’ içerisinde İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres’e onlarca hakaret lafzını sıraladıktan hemen sonra sert bir tornistan yaparak, kuyruğunu bacağının arasına kıstırıp “sözüm modaretöreydi” ezikliği sanki hiç yaşanmamış gibi Türkiye’de ve İslam ülkelerinde kahramanlık destanları düzüp hacıyatmazlığı ilk kez başarıyla tecrübe etmişlerdi. Ver mehteri verrr!.. “Sözüm modaretöreydi” aşkına verrr!..

İsrail zulmü altındaki Filistinlilere normal yollardan insani yardım mümkünken, diplomasinin imkanları ortada duruyorken, sırf bir şov olsun diye masum insanları dümenine radikal İslamcı yandaşlarını geçirdikleri bir gemiye doldurup İsrail’in üzerine sürmüşlerdi. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’ni tarihinde görmediği bir zillete mahkum etmiş, bir adım sonrasını hesap etmedikleri bir maceraya sürüklemişlerdi. İsrail, açık sularda 9 vatandaşımızı katlemiş ama gıklarını bile çıkaramamışlardı. İçeride ise kof siyasi hamasetin zirvelerine çıkmışlardı. Ver mehteri verrr!.. İsrail’in insafına terkedilen 9 can için verrr!..

VER MEHTERİ VER!… 20 MİLYON DOLARIN HER CENT’İ İÇİN VER!..

Günlerce meydanlarda, ekranlarda dolaşıp İslam’da ve insalıkta yeri olmayan ilkel ırkçılığın şahikalarında gezinerek Yahudi karşıtlığını ve barbar anti-Semitizmi abarttıkça abartmış, kendileri ve aile fertleri İsrail’le gizliden her türlü legal/illegal ticareti katlarken muhalif gördükleri herkesi “İsrail/MOSSAD ajanı” olmakla suçlayacak kadar ikiyüzlülüğün destanını yazmışlardı. Ver mehteri verrr!.. Mürailiğin daniskası için verrr!..

Kendini abarttıkça abartıp dev aynasında gördükçe yalnızlaşarak uluslararası siyasette iyice köşeye sıkışınca İsrail’e bile muhtaç hale gelmiş ve bu sayede İsrail “siyonist/terörist devlet”likten bir anda “dost devlet” statüsüne çıkarılmıştı. Ülkeye zillet üzerine zillet yaşatan müptezeller, sadece 9 canı 20 milyon dolar karşılığı İsrail’e satmakla kalmamış, Mavi Marmara gemisinin dümenindeki radikal İslamcı yandaşlarını bile “giderken bana mı sordunuz?” diyerek iki dakikada satmışlardı. Özür diletilemeyen İsrail, kendi şartlarında Türkiye’yi dize getirirken hamasetle ve gazla çalışan Erdoğan ve propaganda makinası bir kez bile İsrail’in adını ağzına alamaz hale gelmişti. Ver mehteri verrr!..20 milyon doların her cent’i için verrr!..

ESMA’YI, MURSİ’Yİ, RABİA’YI DA AĞIZLARINA ALAMAZ HALE GEDLİLER

Mısır’ın içişlerine müdahale edip, ilişkileri milletlerarası ilişkilerden çıkarmış ve Müslüman Kardeşler üzerinden hiziplerarası ilişkiler seviyesine düşürmüşlerdi. Kendi ihtiraslarına malzeme ettikleri Muhammed Mursi’yi yanlış yönlendirip darbecilerin kucağına itmişlerdi. Bir başka ülkenin içişlerine karışmanın ne büyük felaketlere yol açabileceğinin mükemmel bir ibret vesikası haline gelmişlerdi. Ama yine de hacıyatmazlar gibi kuyruğu dik tutmuş gaza getirdikleri binlerce insanın sokaklarda öldürülmesine sebep olmuşlardı. İslam dünyasının lideri olma fantazisi için dolduruşa getirdikleri masum insanlardan yeni kurbanlar vermişlerdi.

Meydan meydan, ekran ekran gezip yaşananları sömürdükçe sömürmüş, şehit düşen Esma için her fırsatta timsah gözyaşları dökmüş, “Rabia” için diyerek aylarca dört parmakları havada dolaşmışlardı. Nihayet, kendilerinin de hatırlarını kıramayacakları veya telkinlerini emir telakki ettikleri Sisi’nin hamilerinden zılgıtı yemiş ve o dört parmağı münasip bir şekilde saklamak zorunda kalmışlardı. Bir daha da  Rabia’yı, Esma’yı, Mursi’yi ve Mısır’ı ağızlarına alamaz hale gelmişlerdi. Ver mehteri verrr!.. Rabia aşkına verrr!..

Mısır’da yaptıklarının benzerini Irak ve Libya gibi ülkelerde de denemiş, ayyuka çıkmasa da oralarda da ülkeye zillet üzerine zillet yaşatmışlardı. Ama en büyük hezimete ve zillete Suriye’de yol açmışlardı. “Haftalar içinde değilse de, aylar içinde Esed ya gidecek ya gidecek” stratejik aklıyla “bir sonraki Cuma Şam’da namaz kılmak” üzere yola çıkmışlardı. Aradan geçen 6 yılın sonunda geride yıkılmış bir ülke, radikal İslamcı terör örgütleriyle anılan ve her türlü teröre açık itibarsız bir Türkiye, on milyonlarca evsiz barksız insan, yüzbinlerce ölü ve yaralıya yol açmışlardı. Esad hala orada duruyorken, utançtan yerin dibine geçmek yerine yüzsüzlüklerini sermaye yapıp hacıyatmazlar gibi ayaktalar hala. Ver mehteri verrr!.. Yüzsüzlüğün şahları için verrr!..

VER MEHTERİ VERRR!.. ATALARIMIZIN SIZLAYAN KEMİKLERİ İÇİN VER!

“Tanırım iyi çocuklardır” kıvamında “öfkeli gençler” denilerek sempati oluşturdukları, güçlendirmek için sırtlarını sıvazlayıp tırlar dolusu silah ve cephane taşıdıkları, uğurlarına Türkiye’yi radikal İslamcı teröristlerin ellerini kollarını sallayarak Suriye’ye geçtikleri bir otobana dönüştürdükleri, uzun süre “terörist” demeye bile dillerinin varmadığı, aralarında nasıl bir güven ilişkisi varsa artık kapısına dayandıkları Musul’daki Türk konsolosluğunu tahliye etmek yerine 49 personeliyle kucağına attıkları IŞİD’le işler umduğu gibi gitmeyince PKK/PYD desteğinde bir gece yarısı ansızın apar topar Süleyman Şah Türbesi’ni kaptıkları gibi kaçmışlardı. Ama bu kepazelikten bile büyük bir zafer ve kahramanlık destanı çıkarmışlardı. Türkiye’nin en zayıf olduğu Kurtuluş Savaşı yıllarında bile korunan atalarımızın kemiklerini sızlatırken, onursuz sırıtmalar eşliğinde kahramanlık palavraları anlatmışlardı. Ver mehteri verrr!.. Serok Ahmet’in maceraları için verrr!..

Doğu Akdeniz’de bir Türk askeri uçağı düşürülmüş, düşürülen uçak ve ölen pilotlar kimsenin umurunda olmamıştı. Ancak, aradan geçen yıllar içerisinde bu sefer Türk uçakları sınır ihlali yapan bir Rus uçağını düşürmüştü. Bu “kahramanlık” önce paylaşılamamış, hem hükümetten hem kaçak Saray’dan birbiri peşisıra “emri ben verdim” açıklamaları gelmişti. Rusya’nın bir iki höt zötü sonrası pabuçun pahalı olduğu görülünce süt dökmüş kediye dönmüş, her yoldan, her dilden özür üzerine özürler dilemişlerdi. Moskova’nın özürle tatmin olmayacağından duydukları endişeyle nihayet Rusya’nın kucağına oturmak zorunda kalmışlardı. Uçak düşürüldüğü dönemde “gerekirse yine düşürürüz” diyen şaklabanlar, bu sefer “ben yapmadım, miki yaptı” diyecek kadar şarlatanlaşmıştı. İki ülke arasındaki vakur ve medeni ilişkiler ile diplomasinin yerini Rusya’ya sınırsız bir yaltaklanma almıştı. Ver mehteri verrr!.. Kucağına oturulan Putin aşkına verrr!..

HEDEFSİZ BİR SAVAŞTA 73 MEHMETÇİĞİMİZ ŞEHİT VERİLDİ

IŞİD kontrolündeki Suriye topraklarının kurtarılarak Esed rejimine devri için Moskova’da bir anlaşmanın altına imza atılırken, halka yalan üzerine yalan söylenmiş, “Fırat Kalkanı” gibi afilli bir isimle Suriye’ye asker sokulmuştu. Mehmetçiğin canı nihai olarak Esed’e teslim edilecek topraklar için riske edilirken, kime karşı olduğu tam olarak bilinmeyen hedefsiz bir savaşta 73 askerimiz şehit verilmişti. Erdoğan ve avenelerinin Suriye’de hedef üzerine yeni bir hedef açıkladıkları bir vasatta bir gün aniden Fırat Kalkanı’nın sona erdiği duyuruldu. Böylece, muhteris ahmaklar yüzünden burnuna kadar Suriye bataklığına gömülen Türkiye, fiilen denklemin dışına itilmiş oldu. Erdoğan’ın hırsları sayesinde Rusya ve İran resmen Suriye’ye yerleşti. Ver mehteri verrr!.. Her türlü kof hamaseti yiyen yandaş ahmaklar için verrr!..

Avrupa Birliği üyeliği, serbest dolaşım hakkı için yola çıkıp kavga etmedik Avrupa ülkesi bırakmayan Erdoğan rejimi Türkiye’yi gün be gün dışa kapalı Kuzey Kore benzeri bir rejim haline getiriyor. Daha dün AB üyeliği yönünde atılan her adım için bayram şenlikleri düzenleyen aynı tayfa, bugün Avrupa ile atılan her köprüyü bir kahramanlık gibi sunuyor. Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük bir itibarsızlığa, itilip kakılmaya ve acze düçar olurken, hergün, ülkenin imajına yeni bir darbe indiren başka bir kepazelik yaşanıyor. Ver mehteri verrr!.. Berlin, Amsterdam, Viyana’da yenilen silleler aşkına verrr!..

YÜZLERİNE TÜKÜRÜLMEYİ HAK EDEN ‘AVRUPA FATİHLERİ’

Vatandaşlar için Avrupa’da serbest dolaşım vaadi ile oy toplayan AKP’nin bakanları ve Erdoğan’ın adamları artık Avrupa ülkelerine giremez hale geldi. Kapıdan kovulunca pencereden girme şirretliğine sapanlar ise yaka paça sınır dışı edildi. Yaşanan bu zilleti ve birbirinden feci kepazelikleri bile içeride birer kahramanlık olarak sunmaktan utanmadılar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Bakanlığı makamını Hollanda’da bir iki polisle muhatap etme, şirretleşme sonrası gözaltına alınıp sınırdışı edilme kepazeliğine bile destan yazıldı. Ülkeyi rezil edenlerin yüzlerine tükürüleceğine “Avrupa Fatihleri” olarak lanse edildiler. Utanç verici bir şirretliğe “Fatih” diyecek kadar zıvanadan çıkmışlar için ver mehteri verrr!..

Ülkenin imajı tüm dünyada yerlerde sürünürken, yolsuzlar, hırsızlar, rüşvetçiler saltanat sürerken, turizm çökerken, ekonomi can çekişirken, paramız pula dönmüşken, bürokratlar uluslararası yolsuzluklardan dolayı yurtdışına çıkamaz hale gelmişken, işsizlik zirve yapmışken, hukuk, yargı ve adaletin ırzına geçilmişken, medya yok edilmiş, her türlü hak ve özgürlük ayaklar altına alınmışken yer yarılıp da yerin dibine geçmek yerine hala dikelen yüzsüz hacıyatmazlara da zaten kof hamasetten başkası yakışmaz. Ülkede gerçekleri göremeyen, farkına varamayan cahil, palavraları afiyetle yiyen ahmak çok nasıl olsa… Ver mehteri verrr!.. Kepazeliklere ve kepazelere yaltaklanmaya mehteri alet eden ahlaksız şaklabanlar aşkına verrr!..

[Akif Umut Avaz] 1.4.2017 [TR724]

Kan tüccarları [Konuk Yazar: Alperen Fırat]

Mermilerin namluya sürülme sesi, O’nun bir hayli irkilmesine neden olmuştu. Arabanın içindeydi korumaları vardı, olayı bütün dünya canlı yayında izliyordu ama o ses bir hayli irkilmesine neden olmuştu. Silahın soğuk sesi Fatma Betül Sayan’ı bir hayli tedirgin etmişti.

Oysa başkalarını savaşmaya gönderirken, Sur’da, Cizre’de, Şırnak’ta küçücük bebelerin başına bomba yağdırırken öylesine rahatlardı ki. Gencecik Mehmetlerden can isterken şeker ister gibi huzur içindeydiler.

Uzatılan her mikrofona, buldukları her fırsatta ‘şehitler ölmez vatan bölünmez’ ile başlayan cümleler eden, toprağın şehide ihtiyacı olduğunu bangır bangır bağıran iktidarın bir üyesinin, silahla en fazla muhatap olduğu bu zaman dilimi onun için unutulmaz bir an olarak hafızasına yerleşmişti.

Oysa onlar şehitliği, ölmeyi, kanı hep başkaları için düşlemişlerdi. Bu dünyada sıvasız, kerpiçten evlere mahkum ettikleri ailelerin çocuklarının şehit olmasını sağlayarak en azından ahiretlerinin kurtulmasını, sonsuz cennete gitmelerini sağlıyorlardı. Kendilerinin hesap edemedikleri malları mülkleri, servetleri ve iktidarları olduğu için ölmek onlardan uzak durması gereken bir şeydi. Öyle ki o korkunç anın(!) yani silahın namluya sürülme sesini duyma anının ödülü olarak ona Avrupa’yı tir tir titreten kadın ödülü verilmişti.

Öyle ya yeryüzü cennetini yaşarken böyle bir şeyle muhatap olmanın bedeli olarak ne verseniz azdı. Ölmek, şehit olmak, toprağa düşmek, onların yeryüzü cenneti devam etsin diye başkalarının yapması gereken bir eylemdi.

Geçtiğimiz günlerde CHP’nin Eskişehir mitinginde Kılıçdaroğlu’nun kürsüye çıkardığı bir şehit babası vardı. Evlat ve kardeş yitirmiş bu baba tam konuşacaktı ki, mitingi canlı veren NTV, CNN Türk ve Habertürk apar topar canlı yayını kestiler. Öyle ya bir şehit babasının CHP mitinginde ne işi olabilirdi. Şehit babası dediğin evladını toprağa verdikten sonra, yumruk gibi uzatılan mikrofona açlıktan çıkaramadığı sesiyle ‘vatan sağ olsun, büyüklerimiz sağ olsun demeliydi. Öyle ya askerlik yan gelip yatma yeri değildi.

Bu konuda aykırı bir söze, bir imaya, bir farklı görüşe yer vermek, hele de evladını toprağa vermiş bir babayı konuşturup 7 Haziran seçimlerinden sonra binlerce vatan evladının kaybıyla sonuçlanmış ‘şehitler’ konseptini tartışmaya açmak kimin haddiydi. İktidar sahipleri; gencecik bedenlerin taze kanlarına ihtiyaç duymuşsa, açlıkla terbiye edilmiş anaların, babaların buna söyleyeceği bir şey olabilir miydi? Onların iktidara ihtiyaçları vardı, onların ve embesil çocuklarının yeryüzü cennetinde yaşayabilmesi için çok harama, çok hırsızlığa, ihaleye, rüşvete ihtiyaçları vardı.

Öyleyse bütün televizyonlarda, haber bültenlerinden, televizyon dizilerinde, gazete ve köşe yazılarında 7/24 ölümün kutsallığı anlatılmalıydı. Aykırı tek bir sesin çıkmasına bile müsaade edilmeden. Ne de olsa kendi çocukları yüzlerce korumayla gezebiliyor, hiçbir emek harcamadan aksırıncaya, tıksırıncaya kadar haram yiyebiliyorlardı.

Onların duyabileceği en tehlikeli şey ‘mermiyi namluya sürme sesiydi. Onlar binlerce vatan evladını toprağa göndermede hiç tereddüt etmezken merminin namluya sürülme sesini duymak onları bir anda Avrupa fatihi yapabiliyordu. Bu sayede 28 yaşındaki kız kardeşinin bir belediyeden milyonlarca liralık ihale kazanması sorgulanmaz hale gelebiliyordu.

Benim başörtülü bacıma namlu sesi dinlettiler…

Ver mehteri, ver mehteri, ver ver…

[Alperen Fırat] 1.4.2017 [TR724]

Âşık Garip ile Bekir Salim atışması [Bekir Salim]

Bana sürekli meydan okuyan Süleyman son zamanlarda ortalıkta gözükmüyor.

Gönlüm, doğaçlama atışabilecek, hele bir de bana muhalif fikirleri olan bir âşıkla atışmayı arzu ediyor ama Rahmetli Rasim Köroğlu ve Nuri Şahinoğlu’ndan sonra bugüne kadar böyle bir rakip çıkmadı. En son dörtlük tamamlama gönderen “Garip” mahlaslı bir kardeşim yazışarak atışma teklif etti. Bakalım ne demişiz:

GARİP:

Düştük gurbet ele üzülme Bekir,
Kalpten kalbe giden gizli yol vardır.
Ama yine vuslat bekler bu fakir,
Hasretle açılmış iki kol vardır.

BEKİR SALİM:

Muhacir dönüp de geriye bakmaz;
Onun gönlünde hep gurbet el vardır.
Yaradan garibi yalnız bırakmaz,
Başını okşayan bin bir el vardır. 

GARİP:

Gariplik rütbesi bizlere yeter.
Gurbete düşünce dilde gül biter.
“Din garip başladı, hem garip biter”
Diye müjdeleyen bir Resul vardır. 

BEKİR SALİM:

Dünya getiremez mümini dize,
“Rıza”dan ötesi ne lâzım bize?
Bir kere o “Yar”la gelse göz göze,
Canını verecek nice kul vardır. 

GARİP:

Verseler komayız biz bu davayı,
“Sağ ele güneşi sol ele ayı”…
Haince dadandı bir zalim ayı!
Demek heybemizde taze bal vardır. 

BEKİR SALİM:

İhtiyaç duyarım hep ihtiyata;
Yapmayayım diye teşbihte hata,
Benzetme! Yazıktır o mahlûkata,
Bunlarda çok daha beter hâl vardır. 

GARİP:

Hiddetim sözümü buğza gark etti.
Gerçi göz son anda sehvi fark etti.
Demesinler diye “şair çark etti”
Söyledik, kemiksiz bizde dil vardır. 

BEKİR SALİM:

Muhabbettir bizim bütün varımız,
Dünyada en büyük kisb ü kârımız,
Dua et kaymasın ayaklarımız;
Her zaman böyle bir ihtimal vardır. 

GARİP:

Duamız şudur, Hak eylesin kabul:
Bizleri hizmette kılsın sadık kul.
Haşirde şefaat etmezse Resul,
Neylerim? Sırtımda çok vebal vardır. 

BEKİR SALİM:

Günaha meyyaldir kulun yapısı;
Gam çekme, hep açık tövbe kapısı,
Hakkın elindedir kalbin tapusu,
Rahmânürrahîm-i Zülcemâl vardır. 

GARİP:

Ne güzel kelamlar söylersin dostum!
Sözünün nurundan gözümü kıstım.
Nağmeni duydum da sesimi kestim;
Sandım ki karşımda bir bülbül vardır. 

BEKİR SALİM:

Aşkın ateşiyle yanar hep gönül,
Bu ateşte yoktur ne duman ne kül…
Nasıl olmayayım ben şimdi bülbül,
Yüz yetmiş ülkede taze gül vardır. 

GARİP:

Garip şöyle gördü kendi düş’ünce:
Nur saçar bir yere şakirt düşünce.
Pir’imizden doğar kutlu düşünce:
Düşlerde baharlı bir hayal vardır. 

BEKİR SALİM:

Allah’ın rahmeti imdada yete;
Çekilen çileler o zaman bite…
Salim der ki, bahar hayalden öte…
Elbet karakışa bir zevâl vardır.

***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Çok güzel dörtlükler geldi ama bu hafta favorim ismini vermek istemeyen bir  hanımefendi…

Yüz yıldır milyonlar hizmet ediyor.
Bu kadar emek hiç boşa çıkar mı?
Kimisi canını himmet ediyor,
Zalim bu sevdayla başa çıkar mı?…

***

Yeni dörtlük tamamlamamızın ilk iki satırı: 

Ne kadar muhtacız bu asil ruha,
Dostuna öncelik vermektir îsâr.
……………..
……………..

[Bekir Salim] 1.4.2017 [TR724]

AKP’nin Türk azınlık siyaseti: Maliyetli bir fiyasko [Haber-Analiz: Onur Türkmen]

Türkiye’nin Arap Baharı’ndan bu yana hızlı bir çöküş yaşayan dış politikası birçok açıdan ele alındı. AKP’nin Türk azınlıklara ilişkin dış politika tercihleri nedeniyle yaşanan büyük fiyasko. Facialar aslında, son dönemde hem Irak-Suriye’de hem Avrupa’da yaşanan diplomatik krizlerin de temelinde bu sorun yatıyor.

AKP’nin iktidara geldikten sonra Türk azınlıklara ilişkin dış politika tercihleri cumhuriyetin başından bu yana devam eden geleneklerden köklü bir kopuşa işaret ediyor. ‘Eski Türkiye’de hariciyemiz Irak’ta Türkmenlerin Bulgaristan’da Türk azınlığın vs. haklarının korunmasını önceler, gerisine pek karışmazdı. Bugün ise Davutoğlu’nun arzuladığı gibi bölgesindeki bütün sorunlara taraf. Ancak, bu ülkelerdeki Türk azınlıklar hiç olmadığı kadar sahipsiz ve zayıf. Uygur Türkleri, Irak Türkmenleri, Kırım Türkleri, Bulgaristan Türkleri, Yunanistan’da Batı Trakya Türkleri, Batı Avrupa’da yaşayan Türk göçmenler… İstisnasız bütün Türk azınlıklar bugün kendi ülkelerinde ya 5. kol suçlamasına maruz kalıyor, ya da Kırım’da ve Irak’ta olduğu gibi Türkiye’nin ‘değerli yalnızlığının bedelini ödüyor. AKP Hükümetinin, Türkiye dışında yaşayan Türkiye kökenliler açısından kendisine başlıca hedef ilan ettiği “güçlü lobi ve diaspora” hedefi 5 yıllık bir zaman dilimi içinde Türk göçmenlerin 50 yıllık birikimlerini yok etti.

Ankara’nın hedefi Cumhuriyet dönemi boyunca bu Türk azınlıklarla ‘garantörlük’ ya da ‘hamilik’ seviyesinde olan ilişkisini lobi gücüne çevirmekti. 2012’de Hükümetin çıkarlarını koruyacak, stratejik hedeflerini yerine getirecek bir Türk diasporası kurma amacıyla dünyanın birçok ülkesinden 500’den fazla STK temsilcisini Ankara’da buluşturdu. Davutoğlu’nun ‘hayal dünyasında ‘ Türkiye artık kamu diplomasisi konusunda bölgenin lideri olmalıydı. Yunus Emre Enstitüsüyle kültür diplomasisi, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı (YTB) kurumuyla diaspora diplomasisi, TİKA ile dış yardım ve insani diplomasi yürütülecekti. Yunus Emre AKP’li belediyelerin şairlerine yurtdışı gezi kapısı, YTB Avrupa’da iktidarın paravan derneklerine para kapısı, TİKA’da Ankara’nın yurtdışındaki paramiliter faaliyetlerini koordinasyon merkezine dönüştü. Bugün geldiğimiz noktada Türk azınlıklar hiç olmadığı kadar zayıf. Eskiden Türkiye’nin kendilerini başıboş bıraktığından yakınan yurtdışındaki Türkler ‘artık Türkiye bizi rahat bıraksa’ demeye başladı. Kıta kıta Türk azınlıkların durumunu özetleyelim.

BATI AVRUPA TÜRKLERİ

Bugün Almanya’da Türk imamlar casusluk suçlamasıyla gözaltına alınıyor. MİT’in kendi eliyle teslim ettiği suç delili nedeniyle Türkiye aleyhine soruşturma açılıyor. İsveç’te AKP’nin paravan derneklerinin çok büyük suç olan mülteci casusluğu yaptığı ortaya çıkıyor. Ankara’dan gelen bir emirle Avrupa’nın tüm başkentlerinde mitingler düzenleyen UETD’nin tüm yöneticileri istihbari takip altında. Belki güzel sözlerle ve iyi niyetlerle çıkılan yolda AKP’nin Batı Avrupa’da yaşayan 5 milyon Türk vatandaşına verdiği zararın bilançosunu tam çıkarmak mümkün değil. Almanya’dan Fransa’ya İsveç’ten Avusturya’ya kadar tüm AB hükümetlerinin resmi işbirliği yaptığı, başka teşkilatlara örnek gösterdiği DİTİB camileri bugün casusluk ağına dönüştü. Böyle giderse Avrupa’da da uzun bir geleceği kalmadı. Avrupa’da İyi bir eğitim alarak Türk toplumu içinden azıcık sıyrılmış gençleri 5 yıldızlı otellerde ayartarak, makam ve parayla kandırarak Ankara’nın sözcüsü konumuna düşürdü ve geleceklerini yaktı. Aşırı sağcıların bile çekindiği için kısık sesle dile getirerek söylediği “Müslümanlar çok çocuk yaparak Avrupa’yı ele geçirecek” gibi söylemleri bizzat Erdoğan’ın dile getirmesi Türklerin canını yakacak. Avrupa’da yaşayan Türkler bir bir Türkiye dostu siyasetçileri ve entelektüelleri kaybederken, bizzat aşırı sağcı ve popülist siyasetçilerin önüne yemek olarak servis ediliyor.

BULGARİSTAN TÜRKLERİ

Türkiye’deki Bulgaristan Türklerinin oy kullanma hakları kısıtlandı. DOST yüzde 2.8 oranıyla yüzde 4 barajının altında kaldı. HÖH zayıflayıp dördüncü parti olabildi. Bulgaristan Türkleri ‘5. Kol’ pozisyonuna düşürüldü. Türkiye’deki göçmen dernekleri biçare arada sıkıştı. Ankara’ya da Sofya’yı ‘azınlıklarına baskı uygulamakla’ itham etmek kaldı. 1989’daki asimilasyon ve zorunlu göçten sonra büyük mücadeleler vermiş Bulgaristan Türkleri, Haklar ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) ile ülkelerinin siyasetinde etkili konuma gelmiş, hatta koalisyon ortağı olarak iktidara dahi gelmişlerdi. Ancak HÖH 2012’de AKP’nin girişimiyle bölündü. Ankara’yla daha uyumlu ikinci bir Türk partisi iki seçimde de hem başarısız oldu, hem de HÖH’ün oylarını böldü. Son seçimde ise DOST ismiyle AKP’nin yörüngesinde yeni bir parti kuruldu ve Bulgaristan Türklerinin onlarca yılda ettiği bütün hakların kaybedilmesine yol açtı. Türk bakanların ve büyükelçinin açıktan oy istediği parti büyük tepki topladı. Bulgaristan Ankara’nın ülkenin iç siyasetine müdahalesinden sıkılarak Türkiye’de yaşayan Bulgar vatandaşlarının oy haklarını kısıtladı. Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığın imajı hiç olmadığı kadar bozuldu ve halk nezdinde 5. kol konumuna düştü. Bulgaristan büyükelçisini geri çekti. Bakan Müezzinoğlu’na ülkeye giriş yasağı koydu. Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişkilerin can damarı olan Türkiye’deki Bulgar göçmenlerin dernekleri Bulgaristan devletiyle bütün bağlantılarını kaybetti.

Yunanistan’da Batı Trakya Türkleri, Makedonya ve Arnavutluk’taki Türk azınlıklar da AKP’nin Bulgaristan’daki benzer girişimleri nedeniyle büyük sorunlar yaşıyor.

TÜRKMENLER

‘Eski Türkiye’nin Irak politikası Kerkük, Musul, Telafer gibi şehirlerdeki Türkmen varlığının menfaatlerini koruma, siyasi oluşumlarını finanse etmekten öteye pek gitmezdi. AKP iktidara geldiği dönemde Türkiye’nin Ortadoğu politikasına burun kıvırmış, proaktif bir dış politikayla Türkiye’nin ‘tarihi mirası’na sahip çıkması gerektiği görüşleri sık dile getirilir olmuştu. AKP iktidarı döneminde Irak’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdaheleye varana kadar bir iç meselesinde söz sahibi olmaya çalıştı. Musul operasyonunda masada olmak için kendi milislerini eğitti. Ancak gelinen noktada Irak politikamız büyük bir enkaz. Daha da kötüsü, ‘monşer’ diye dalga geçilen hariciyenin kısmen başarılı olduğu Türkmen politikası da yerle bir oldu. Türkmenler bölge bir cehennem ateşinden geçerken yalnız bırakıldı, bizzat Ankara tarafından sünni-şii ayrıştırmasına maruz kaldı. 2005’te ABD ordusu Türkmen kenti Telafer’e girmek istediği zaman Ankara nota vermiş ve ABD geri çekilmişti. Bugün Telafer yerle bir olmuş, Musul İŞİD’in elinde ve Türkiye’nin kırmızı çizgisi olan Kerkük’te artık Kürtlerin öncülük ettiği anti-IŞİD koalisyonun bayrağı sallanıyor. Türkmenler ise Şii ve sünni kimliklerine göre bölünmüş halde. Şii Türkmenler İran destekli güçlere destek verirken, Sünni Türkmenlerden “cihatçı” örgütlere katılım önemli seviyede. Ortada ne Ankara’nın hamiliği kaldı, ne de Türkmen kimliği. Eskiden Türkmen şehirleri için ABD’ye rest çeken Ankara, bugün Kürt ordusunun Kerkük’te bayrağını asmasına yarım ağız ‘yadırgadık’ diyebiliyor.

UYGUR TÜRKLERİ

15 yıllık AKP iktidarının Uygur Türklerine ilişkin politikaları çelişkilerle dolu. 2009’da Uygur Türklerinin maruz kaldığı baskıları “soykırım” olarak niteleyen Erdoğan 6 yıl sonra Pekin ziyaretinde Doğu Türkistan’daki “terör eylemlerini” kınayan ilk yabancı lider oldu. ABD’de ve Avrupa’da rahatlıkla vize alabilen Uygur Türklerinin liderlerinden Rabia Kader 10 yıldır Türkiye’ye giriş yapamıyor. Ankara, Çin’in Şangay İşbirliği Örgütü’yle ilgili küçük bir jestinin ardından15 yıldır BM koruması altında Türkiye’de yaşayan Uygur Türklerinin önde gelen isimlerinden Abdulkadir Yapcan’ı Çin’e iade etti.

[Onur Türkmen] 1.4.2017 [TR724]

CC-2 Süleyman! Görüşme odasına… [Haber-Yorum: Ahmet Dönmez]

Halkbank Genel Müdür Yardımcısı M. Hakan Atilla’nın ABD’de tutuklanmasına yol açan 40 sayfalık FBI raporunda, yine esrarengiz kod isimler çıktı karşımıza. Bunlar CC-1 ve CC-2 olarak şifrelenmiş. Reza Zarrab’ın geçen yıl 21 Mart”ta tutuklanmasına neden olan raporda da aynı şekilde CC-1’den CC-6’ya kadar sıralanan 6 kod isim vardı. CC-1, Reza Zarrab’ın her şeyi; kasası, karakutusu, sağ kolu, yardımcısı Abdullah Happani.  ‘Co-conspirator’ yani ‘suç ortağı’ olarak zikrediliyor. FBI’ın Atilla raporunda yine ‘suç ortağı’ olarak işaretlenen CC-2 hakkındaki en önemli ipucu ise ‘Mehmet Hakan Atilla’nın amiri’ şeklinde tarif edilmesi. Adres gayet net. Bu isim, eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’dan başkası değil. Nitekim raporda, CC-2 ile Atilla arasında gecen telefon tapelerini okuyunca da bu ‘suç ortağı’nın Süleyman Aslan olduğuna hiç şüphe kalmıyor. Çünkü bu tapeler, zaten sansürsüz olarak 17 Aralık fezlekesinde yer alıyor. Karşılaştırdığınızda isim kolayca karşınıza çıkıyor. Eski New York Bölge Savcısı Preet Bharara, bu fezlekeyi tercüme ettirip boşuna dosyaya ekletmemiş demek ki.

Süleyman Aslan aslında zaafının kurbanı oldu. Çünkü aslında başına gelecekleri 2013 bahar aylarında görmüştü. Daha doğrusu görmüş olması gerekiyordu. Ancak o önemsemedi. Uzaktaki muğlak bir ihtimalden korkup kaçmaktansa yakındaki somut ‘mamayı’ yemeyi tercih etmişti. İnsanoğlunun psikolojik davranışları böyledir. Happani bir gün 500 bin dolarlık teslimat için Reza’ya, “Bu Süleyman’a çok para veriyorsun” diye şikâyet etmişti. Zarrab’ın bu konudaki yaklaşımı ise evvelden beri belliydi: “Bu işler mama vermeden olmaz!” O yüzden de kendisini, “Ben insan sarrafıyım, insan” diye öven Reza, 2 milyon dolarlık ilk para teslimatından sonra kuryenin “Süleyman Aslan sevinçten uçuyordu” şeklindeki mesajına, “Böyledir bu işler” şeklinde ‘cool’ tepkiler verebiliyordu.

HÜRRİYET’İN HABERİNE RAĞMEN UYANAMADI

Ne diyorduk? Süleyman Aslan’ın 2013 bahar aylarında başına gelecekleri görmüş olması gerekiyordu. Nasıl mı? 21 Nisan 2013 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nin İstanbul baskısında, “ABD’li vekiller Halkbank’a yaptırım istedi” başlıklı bir haber yayımlanmıştı. Tolga Tanış imzalı haberde, 47 Amerikalı vekilin, İran’la ticarete aracılık ettiği gerekçesiyle Halkbank’a yaptırım istediği belirtiliyordu. ABD’li parlamenterler, Türkiye’nin İran ambargosunu Halkbank üzerinden deldiğine dikkat çekmişti. Süleyman Aslan, gazeteyi arayıp haberin yanlış olduğunu öne sürerek düzeltme istedi. Hürriyet o zamanlar havuza dahil olmamıştı daha ve haberinin arkasında durabiliyordu. Haberi çıkarmadılar ama Aslan’dan gelen açıklamayı da girdiler. Buna rağmen dönemin Halkbank Genel Müdürü, acısını Hürriyet’e ilan vermeyi keserek çıkaracaktı. O sıralar yandaş medya, ilan parası adı altında, “Süleyman, gönder ordan 2 milyon” dediklerinde gönderebilecek kadar güçlü günlerindeydi.

Ama yine de bu durum Aslan’ın etrafı kolaçan etmeyeceği anlamına gelmiyordu. Mayıs ayında ABD ile çeşitli temaslarda bulundu. Ve oradaki rahatsızlığı farketti. Bir tedirginliği vardı ama yine de zaaflarına yenik düşecekti. 21 Mayıs 2013 günü saat 16.14’te Çağlayan ile Zarrab telefondaydı. Bakan, “Süleyman aramıştı, bir görüşelim diyordu. Yarın napıyosun, üçümüz görüşelim” dedi. Reza da Süleyman Aslan’ı kastederek, “Bu garibimin çekinceleri var, biraz sıkıntıları var.” deyince Çağlayan, “Bir konuşalım işte onu” sözleriyle yarınki randevunun konusunu belli etti. Halkbank Genel Müdürü’nün kastettiği, gelen paraların altın ihracatıyla çıkarılması ve İran’a ulaştırılmasıydı. Ancak yine de çok büyük bir korkusu yoktu. Görüşmenin ardından saat 16.51’de Aslan’ı arayan Zarrab, ‘Sayın Bakan’ın görüşme önerisini iletti. “Geçen gün bana bahsettiğiniz o tedirginlik filan vardı ya, onları ben konuşacam mesela” dedi.  Aslan, “Bana göre acil değil. Yani ben sonuçlarını değerlendirelim demiştim Sayın Bakan’a. Başka konularla ilgili sizinle özel değerlendirme yapmamız gerekiyor, o acelesi olmayan bir konu. Hani bir görüşme yaptım ya Amerika’yla. Oradaki kapsamla ilgili bir sorun yok. Aynen planladığımız gibi devam ediyor diyebiliriz.” ifadelerini kullandı. Aynen devam ettiler. İşte böylece Aslan, kendini kurtarabileceği son çıkışı gönüllü olarak kaçırmış oldu.

FBI RAPORU İLE FEZLEKE ÖRTÜŞÜYOR

Reza Zarrab, bir görüşmesinde Happani’ye Aslan’a verilen paralar için “Çöpe giden para değil bu. İstediği gibi top oynatabilir. ‘Yürüyün, gidin’ diyor. ‘Sen ne diyorsan öyle, öyle yap’ diyor.” demişti. Doğal olarak Reza da ona giden paralara acımıyordu. Bundan dolayı ABD’deki rapora ‘CC-2’ koduyla girmesi şaşırtıcı değil. FBI ajanı Jennifer A. McReynolds tarafından hazırlanan raporda ismi verilmiyor ama bu kod adıyla ‘suç ortağı’ olarak bahsediliyor.

Reza Zarrab 26 Mart 2013 tarihinde Süleyman Aslan’la banka genel müdürlük binasında bir görüşme gerçekleştirmişti. Reza çıkışta Happani’yi aramış ve yapılan görüşmenin içeriğinden bahsetmişti. FBI raporunda işte bu konuşmadan alıntı yapılmış. Süleyman Aslan için “CC-2, Mehmet Hakan Atilla’nın amiri” deniyor. CC-2’nin, 1.5 ay için altın sevkiyatının durdurulacağını, bu sürenin iki ya da üç aya kadar uzayabileceğini söylediği belirtiliyor. İşte bu dönem, altın yerine ‘transit gıda ve ilaç’ ticaretine ağırlık verecekleri dönemdi. 17 Aralık fezlekesinde de bu telefon tapesi var. Orada açıkça Süleyman Aslan’ın ismi zikrediliyor. Fezlekeye göre bu telefon konuşmasında Reza, şöyle konuşuyordu: “Görüşmeden çıktım. ‘Biraz gıda yapın’ diyor. ‘Bir buçuk ay sonra durduracaklar altını, gıda yap, bilemedin iki ay, üç ay uzatayım’ diyor. ‘Gıda yapın’ diyor hep.”

O ZAMAN İYİYDİ TABİİ, ŞİMDİ HESAP ZAMANI

FBI raporunda yine 2 Temmuz 2013 tarihli bir tapeye atıf var. Bu konuşma ise Hakan Atilla ile Süleyman Aslan arasında. Yine ‘CC-2’ olarak kodlanmış. Genel Müdür Yardımcısı Atilla, telefonda Reza Zarrab’ın hayali gıda ticareti için verdiği sahte evrakların tutarsızlığından şikâyet ediyordu. CC-2 ise kahkaha ile karşılık veriyordu. Bu konuşma da 17 Aralık fezlekesinde sansürsüz olarak yer alıyor. Meşhur ‘5 bin tonluk gemi ile 150 bin tonluk mal sevkiyatı’ belgeleri idi söz ettikleri.

Dediğimiz gibi, Süleyman Aslan artık çıkışı kaçırmıştı. Kendisine parti parti yeşil dolarcıklar akıyordu Reza’dan. O da kuryenin anlatımına göre ‘havalara uçuyordu’. Yeni lüks daireler alıyor, artanını da ayakkabı kutularına ve banyo liflerine istifliyordu. “Mama vermeden olmaz”dı. Bu 2 Temmuz 2013 tarihli, kahkaha attığı konuşmadan 8 gün sonra yine evine para teslimatı olmuştu. Kuryeler gittikten sonra eşini arayıp sevincini paylaştı. Eşi, “Nasıl?” diye sordu. “İyi iyi” cevabını verdi.

“Şeyler yeşil mi?” diye sordu karısı. O hala “İyidir iyidir” diyordu.

O zaman iyiydi tabi Sayın CC-2 Süleyman. Şimdi artık Amerika’dan bekleniyorsunuz. Hesap vakti. Ee, bıldır yediğin ‘mamalar’…

[Ahmet Dönmez] 1.4.2017 [TR724]

Yakışıyor mu Aziz Başkan? [Nazif Apak]

Fenerbahçe gibi köklü bir kulübümüzün 19 yıldır başkanlığını yapan -ve Allah ömür verirse bir o kadar daha başkanlık yapmaya ant içmiş- Aziz Yıldırım’ı bilmeyenimiz yok gibidir. Herkes bilse de onun yeterince tanındığını söyleyemem. Herkes onu ani çıkışları, aşırı tepkileri, sıra dışı öfkesi ile tanıdığını sanır ama bunun nereden kaynaklandığını, perde arkasında neler yaşandığını pek bilmez. Aradan geçen onca zamana rağmen Aziz Bey tartışmaların hep odağındadır. Olmaya da devam edeceğe benzer. Madem durum budur; biz de bir Aziz Başkan portresi yapalım. Ne dersiniz? Sonuna kadar okursanız bazı problemlerin neden yaşandığına dair bazı ip uçları bulacağınızı sanmaktayım.

AMELİYATI BİLE EN İYİ O BİLİR!

Bir kere duygulu, tutkulu, coşkulu bir adam. Şeker hastası olmanın da getirdiği heyecanla Başkan her şeye yetişmeye, her konuda bir şeyler yapmaya gayret eder; bunu yaparken de çoğu kez hem kendini helak eder hem etrafını.

Her şeyi ancak kendinin bildiğini, uzman kişilerin bile aslında çok şey bilmediğini düşünür; hatta buna yürekten inanır. Mesela takım otobüsünün şoförü ameliyat olacaktı Başkan devreye girdi. Doktorlarla açık ameliyat mı olsun kapalı ameliyat mı tartışmasına tutuştu. Aziz Yıldırım bu; her konuyu herkesten daha iyi bilmek zorunda. En azından öyle hissediyor kendisi. Ne mi oldu? Tabii ki doktorlar ameliyatın nasıl olacağını bilemediği için (!) Başkan’ın dediği yapıldı ve ameliyat Başkan’ın tavsiyesi doğrultusunda gerçekleşti.

Hele söz konusu futbol oldu mu; ondan daha iyi bilen yoktur vesselam. O yüzden teknik direktörlere ha bire müdahale eder, soyunma odalarına dalar, oyunculara akıl verir, seyirciyi hizaya getirir. Bunu art niyetinden mi yapıyor? Sanmam. Mizacı bu. Önce bir konuya kendi inanır sonra herkesin aynı inanca sahip olması için yüklenir. Bazen de (3 Temmuz soruşturmasında olduğu gibi) bazı gerçekleri hiç söylemez onların üstünü kapatır; bazı hayal mahsulü konuları da allayıp pullayarak anlatır…

TUTARSA, NE ALA…

Aziz Bey, her şeyi özellikle de futbolu yeryüzünde en iyi bilen insan gibi görür kendini. Onlarca örnek var, işte onlardan küçük bir misal:  Edu alışveriş yaparken Aziz Başkan çağırıverir. Hafta sonu Galatasaray’la oynanacak maç için önemli (!) bir taktik verir. Der ki: ‘Sen GS kalesine doğru çık.’ Halbuki Daum Edu’ya çıkmamasını, müdafaaya yardım etmesini söylemiştir. Maç başlar Edu alır başını gider, çünkü Başkan ha bire bağırıyor ve Edu’ya “Çık!’ diyor. Ne mi olur o gün? Edu o maçta gol atar ama Daum ve takım bir daha anlar ki taktikleri bir başkası veriyor. Tutarsa, ne ala. Tutmazsa kimsecikler gözükmez başkanın gözüne, kimseler hesap soramaz; yahu niye karıştın bu işlere, demek mümkün değil…

Hatırlarsınız; öfkesine mağlup olup hakem Bülent Yavuz’a müdahale etmişti de kendisine bu sorulduğunda ‘Ben tehdit etmedim, uyardım’ demişti. Muhabir ‘Efendim dünyayı başına yıkarım demediniz mi?’ diye sorunca da. ‘Hatırlamıyorum, demiş de olabilirim; dedimse sözlerimin arkasındayım’ gibi bir açıklama yapmıştı. Hem de canlı yayında. Huyu suyu budur bizim Başkan’ın. İşler kötü giderse ağzına geleni söyler; sonra çoğunu hatırlamaz; hatırlatıldığında da (niyeyse) arkasında durur lafların. Raconu bu herhalde…

İşler tıkırında gitmezse Fener’in tesislerinde çıt çıkmaz. Mağlup olmuşsa takım, Aziz Başkan’ın ağzını bıçak açmaz. Birileri fısıltılar halinde Başkan’ın kalelere döktürdüğü ‘büyülü su’yu hatırlar ama konuşamaz. Başkan’ın totem yaptığı ve uğur getirdiğini düşündüğü hiçbir konuya girilmez. Herkesin kafasında bir kenarında efsane kalecimiz Rüştü’nün yediği meydan dayağı vardır. O dayak bütün takıma atılmıştı aslında ve hiçbir başarı o despotik saldırıyı unutturmaya yetmemiştir.

‘TÜRK TİPİ BAŞKAN’

Aslında Aziz Bey, bu haliyle klasik bir ‘Türk tipi başkanlık’ örneğidir. Yani? Yaşadığı ve yaşattığı olaylara baktığımızda Başkan bir prototip olarak karşımıza dikilir. Bütün yetkileri bizzat kendinde barındıran, hoşlanmadığı kişilere meydan dayağı attıran, rakiplerini hiddet ve şiddetle bertaraf eden, kendisi hakkında bir hukuki süreç varsa onları ihanetle suçlayan…

Başarı elde edilmişse her şey değişir. Başkan stattan başlayıp tesislere kadar her yerde emir yağdırır, önüne gelen herkese bir şey söyler; bazen insanları tersler, ezer, bağırır çağırır. Öyle ya; başarı  varsa başkan sayesinde vardır.

Şu sıralar işler iyi gitmiyor ya: Başkan klasik bir refleksle hoca kovup duruyor. Biraz öne çıktığını görsün; yıldız oyuncuları da (Alex’i hatırlayın) kovar. Sonra o oyuncunun kovulmasını isteyen hocayı da kovar. Kendinde hiçbir sorumluluk arar mı peki? Haşa! Başkan ne yaptıysa doğru yapmıştır (!) gerçi doğru yaptığı (tesisleşme başta olmak üzere) işler de çoktur ama ortada da bir huzursuzluk, mutsuzluk, kutuplaşma vs. vardır. Bunu hiç üstüne almayan Başkan, tabana şirin geleceğini düşündüğü konularda hamle yapıp durur. Mesela bu sezon (2017) alt yapıdaki çocukların ailelerine biletler gönderiyor. İnanır mısınız, adamlar azar yeme korkusu ve gerginlik çıkar endişesi ile stada gelmiyor. Koskoca Fener Takımı 55 bin kişilik statta boş tribünlere oynuyor adeta.

SUÇU ‘CEMAAT’E ATMA KOLAYLIĞI

Hakkını teslim edelim; 19 yıl önce, bir oy farkla oturduğu Başkanlık koltuğunda daha fazla kalabilmek için çok çalıştı Aziz Bey. Yeni delege kaydıyla başkanlığını perçinledi. 3 Temmuz süreci ile başlayan olayların gerçek failini en iyi Aziz Bey biliyor ama topu Cemaat’e atmayı taktik icabı yararlı buluyor. Serbest bırakıldıktan sonra onun için tekrar tutuklama emrini kimin verdiğini Aziz Bey’den daha iyi bilen de yok. Tekrar tutuklanmamak için apar topar Azerbaycan’a giderken ve oradan da Fransa’ya geçerken ‘Cemaatten dostları’ onun kurtulması için az çırpınmamıştı. Azeri bir iş adamının yardımları sayesinde hangi badirelerden geçtiğini kulüpteki yöneticiler de bilmiyor mu dersiniz?

Fatih Altaylı nice zaman önce yazdı; Aziz Başkan’ın Fethullah Gülen ile telefonda görüştüğünü, görüşmenin çok olumlu geçtiğini. Kulüp yöneticilerinin pek çoğu da o görüşmenin ayrıntısından haberdar. Pek çoğundan duyduğuma göre Gülen ile görüşme iki kez yapılmış. Hocaefendi, Yıldırım ile ilgili yürütülen soruşturmada hiçbir etkilerinin olmadığını söylemiş. Aziz Bey de buna inandığını ifade etmiş.

Sıcak ve saygı içinde gerçekleştirilen bu görüşmeden sonra iki taraf da o kadar memnun olmuş ki Aziz Başkan evinde ziyaret edilmiş, yemekler yenmiş, çaylar içilmiş. Çok iyi Fenerli ve Aziz Başkan’ı çok seven birinden öğrendiğime göre Aziz Başkan ziyarete çok önem vermiş; hatta misafirlerine hapishane arkadaşı Cübbeli Ahmet Hoca’yı da davet etmesinde bir sakınca olup olmadığını sormuş. Gelenlerden biri Aziz Bey ile aynı soy ismi taşıyan önemli bir alim: Suat Yıldırım. O buluşmada Cübbeli, Suat Yıldırım Hoca’ya ne övgüler dizmiş ne övgüler. Aziz Bey şaşkınlığından kulüpteki yakın arkadaşlarına da bahsetmiş olmalı ki yaygınlık kazandı bu muhabbet. Suat Bey de her zamanki mütevazı ve bilge haliyle Aziz Bey’e kendisi ile ilgili soruşturmanın Cemaat ile ilgili olmadığını anlatmış.

BİRİLERİ DEVREYE Mİ GİRDİ?

Aziz Başkan o kadar ikna olmuş durumdaymış ki Cemaate de yakın bazı arkadaşlarına Gülen’i ziyaret edeceğini bile ifade etmiş. Mahmut Uslu, Hizmet’i zaten Türkmenistan’dan tanıdığını, oradaki bazı kişilerle çok yakın dostluğunun olduğunu anlatmaya başlamıştı sağda solda. Aslında yalan da değil; tıpkı yönetimdeki Nihat Bey gibi, Cihan Bey gibi ve pek çok insan gibi o da kendini Cemaate yakın görüyordu. Neyse… Ne oldu da Aziz Başkan Gülen’i ziyaretten vazgeçti? Acaba Hocaefendi ile yaptığı o telefon görüşmelerinin açığa çıkmasını kullanan birileri yüzünden mi Aziz Başkan’da bir duraksama yaşandı? Birileri Cemaat aleyhine çalışması için onu tehdit mi etti?

Seveni de nefret edeni de iyi bilir ki, Aziz Yıldırım kendine göre raconu olan bir adam. Tam da yadırgadığım nokta bu. Reis ve yakınlarının Mehmet Ali Aydınlar’ı Fener’in başına getirmek için neler yaptığını en iyi o biliyor. Başka hamleler de var. Reis’in Fener’i avucunun içine almak için Aziz Bey’in arkasından neler çevirdiğini bile bile niye Cemaati suçluyor? Cemaat, Fener’i niye ele geçirsin ki? Her takımdan taraftarı olan bir topluluk sadece bir takıma odaklandığı zaman kendi kendine zarar vermiş olmaz mı? Bunu bildiği halde saçma sapan iddialara Yıldırım’ın sessiz kalması raconuna yakışıyor mu? Kendi aleyhine mahkemede ifade veren bir cinayet mahkumuna “Bu meczubu mu dinleyeceğiz” diyerek tepki göstermişti. Şimdi aynı şahsın Hizmet’e iftira etmesine sessiz kalması ayıp değil mi? Bir sahtekar ‘gizli tanık’ Aziz Yıldırım’a operasyon için Zaman’da görüşme yapıldı demesini ve Suat Yıldırım’ın bile ismini vermesini Aziz Başkan nasıl içine sindirebiliyor? Ayıp değil mi, günah değil mi!

Benim anladığım Aziz Bey, Yargıtay 16. Daire’nin beraat kararını onamasını bekliyordu. Sonunda muradına erdi. Geçen hafta Yargıtay’dan bunun işareti verildi. Aziz Başkan yakayı kurtardı. Hazır paçayı yırtmışken artık gerçekleri konuşsa da tarihe geçse. ‘Yalanlar üzerine kurulan her hikaye’ ortaya çıkacak gerçekler ile çürüyüp gidecektir. Bir beraat kararı aldırabilmek için masum insanlara iftira atılmasına göz yummak yakışıyor mu koskoca Fenerbahçe’nin başkanına!

[Nazif Apak] 1.4.2017 [TR724]

Alaaddin’in sihirli lambası mı, TÜİK mi? [Haber-Yorum: Semih Ardıç]

Türkiye 2016’nın son üç ayında yüzde 3,5, senenin tamamında yüzde 2,9 büyümüş. Fert başına gelir de 10 bin 900 dolar olmuş. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) böyle söylüyor. Bundan böyle kimse ay ortası gelmeden cepte para kalmıyor diye dert yanmasın. Meğer her bir fert geçen sene 2 bin dolardan fazla zenginleşmiş.

İşsizliğin yüzde 10,9’a tırmandığı, turizm gelirlerinin çakıldığı, ihracatın 6 sene evvelki seviyeye indiği, enflasyon ve faizin çift haneye yükseldiği, doların 80 kuruş arttığı bir senede hem ekonomi büyümüş hem de cebimizdeki para artmış. TÜİK, Nobel ödüllü iktisatçıları bile şaşırtacak bir performans göstererek Türkiye’yi ekonomik krizin eşiğinden kurtardı. 2016’nın üçüncü çeyreğinde bütün göstergeler eksi iken son üç ayda hepsi artıya döndü. Çarşı pazar kavrulurken, her gün binlerce esnaf kepenk indirirken Türkiye yüzde 3,5 büyüdü!

KASIM 2016’DA FORMÜL DEĞİŞTİRİLDİ, EKONOMİ UÇTU

TÜİK’in Kasım 2016’da Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla’yı (milli gelir) hesaplarken kullandığı formülde ciddi değişikliklere gitmesinin altında hakikatte krize giren ekonomiyi masa başında şahlandırma teşebbüsü olduğunu belirtmiştim. (http://www.tr724.com/krizi-formul-degistirerek-asiyoruz-yasasin-tuik-haber-yorum-semih-ardic/)

Bu sinsi adımın ekonomiyi olduğundan daha parlak göstermekten başka bir maksadı yoktu. ‘İstatistikleri iyileştirme’ bahanesi ile milli gelirin 2002 sonrasındaki seviyesi ve büyüme eğilimi fazlasıyla yukarı çekildi. Sektör paylarında büyük değişiklikler yapıldı. Yatırım, tasarruf oranları yükseltildi. Böylece olmayan yatırımlar, azalan tasarruflar problemine kâğıt üzerinde çözüm bulundu.

AKP devr-i iktidarını ihtiva eden 2002-2015 arasında büyümeyi ortalama her sene için yüzde 1 yukarı çıkaran TÜİK, gece yarısı operasyonunda AKP’nin seleflerinin (1999-2002) açıkladığı büyüme rakamlarını aşağı çekmeyi de ihmal etmedi.

DÜNYA BU NUMARAYI YUTMADI

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, “Ekonominin gerçekleştirdiği bu performans Türk mucizesidir” dese de polit büro istatistikçiliğinin bu asırda dünyanın gözünden kaçtığı zannedilmesin. Commerzbank, TÜİK’in 2016’nın üçüncü çeyreğinde açıkladığı yüzde 1,9 küçülmeye karşılık ekonominin yüzde 4 civarında daraldığını hesaplamıştı. İşin farkında olanlar Türkiye’yi kendi rakamları ve bağımsız kurumların raporlarına göre takip ediyor. TÜİK’in açıkladığı rakamlar reel ekonomiyi birebir verseydi şu anda yabancıları yatırım için kuyruğa girmiş olurdu.

Hani nerede o yatırımcılar? Yenilerinden vazgeçtik daha evvel yatırımı olan yabancılarla mahdut kalmayan sermaye göçü yaşanıyor. Koç, Sabancı, Süzer, Eczacıbaşı ve Ülker gibi yerliler de yatırımlarını başka memleketlere kaydırıyor. İstikbali dışarıda görüyorlar.

MİLLÎ GELİR İDARÎ KAYITLARA GÖRE HESAPLANIYOR

Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (milli gelir), ekonomiyi oluşturan sektörlerde üretilen katma değerlerin toplamına eşittir. Temel verilere genellikle anketler yoluyla ulaşılır. Sektörlerin özelliklerinden kaynaklanan ölçüm güçlükleri ise yardımcı kaynaklarla giderilir. TÜİK’in elinde sanayi ve hizmet sektörlerini kapsayan üretim, iş, ciro istatistikleri ve bunları tamamlayan istihdam, ücret, maaş  serileri vardır. Hepsi uluslararası standartlara uyarlanmıştır. Önceki milli gelir hesaplarının veri tabanı bunlardan oluşmaktaydı.

Yeni hesaplamada ise veri tabanı tamamen Maliye (özellikle Gelir İdaresi Başkanlığı) ve İçişleri bakanlıkları ile Bankacılık Düzenleme Ve Denetleme Kurumu’ndan (BDDK) elde edilen idarî ve bürokratik kayıtlara kaydırılmıştır. Şaşırmayın, idarî kayıtlar ne diyorsa TÜİK de onu diyor. Ankete, hesaplamaya ne lüzum var! Siyasetten özerk olması icap eden TÜİK hükümet kendisine veri olarak ne takdim ederse onunla iktifa etmiştir. Gelinen noktanın Avrupa Birliği İstatistik İdaresi (EUROSTAT) kriterleri ile zerre kadar alakası yok. Siyasetin güdümünde hazırlanan istatistiklerin sıhhatinden bahsedilemez.

Artık üretim yerine muhasebe kaydı, vergi beyannamesi esas alınıyor. Bu tür kayıtların reel ekonomiyi ne kadar ifade edeceği netamelidir. Kanundaki tanımları esas alın kayıtlar kural, vergi ve tanım değiştikçe elde edilecek netice de değişmez mi?

DEĞİŞİKLİKTEN EVVEL, DEĞİŞİKLİKTEN SONRA

2010-2015’te sanayi üretim endeksi, ortalama yüzde 5,3 büyümüştür. Aynı dönemde TÜİK’in eski GSYH serisindeki sanayi sektörü katma değeri de yüzde 5,4 arttı. Yani birbirine yakın bir büyüme ile karşı karşıyayız. TÜİK’in masa üstü değişikliğinden sonra rakamlar bir anda havalanıyor. 2010-2015’te sanayi sektörü katma değeri ortalama büyüme hızı yüzde 8,3 oluveriyor. Bu ani sıçrama nasıl izah edilebilir? Yabancı girdi kullanımını aşağı çeken hızlı bir ithal ikamesi mi? Bütün girdi kullanımlarını düşüren ani bir teknolojik hamle mi? Rakamlarla oynayarak millî geliri de yukarı çıkarmayı başardılar!

İktisatçı Osman Aydoğmuş, sözü geçen revizyonları yapan OECD ülkeleri ile Türkiye’nin milli gelir düzeylerinin 2012’de hangi oranlarda değiştiğini karşılaştırmış. Buna göre OECD ülkelerinde milli gelir düzeyleri yüzde 3,8, Türkiye’de ise yüzde 10,8 yukarı çekilmiştir.

Yeni/eski farkı 2015’te daha da açılıyor, yüzde 19,7’ye ulaşıyor.

TÜRKİYE G20 LİGİNDEN DÜŞECEKTİ

TÜİK utanmasa Türkiye’yi millî gelirde 17 trilyon dolarlık ABD’nin yerine koyacak. Formülü değiştirirken AKP iktidarının arifesindeki bunalımlı dönemin (1999-2002’nin) ortalama büyüme hızını aşağı çekerken, AKP’li yılların (2003-2015’in) ortalama büyüme temposu eskisine göre 1 puan yükseltildi. Senelik büyüme temposunda bir puanlık artış, Türkiye’yi beyne’l-milel karşılaştırmalarda dinamik ekonomiler arasına taşıyor. Muhtemelen bu masa başı işlem yapılmasaydı Türkiye, bu sene G20 içinde kalamayacaktı.

Hâsılı zordaki AKP için formül değişikliği bütün dertlere deva oldu. Fert başına gelir 10 bin dolarda patinaj yapmıyor. Orta gelir tuzağı aşılıyor. Sermaye birikimi yüzde 30’lara çıktığı için tasarrufların oranı da yüzde 25’lere kanatlanıveriyor. Cari açığın millî gelire oranı da düşüyor. Zira millî gelir, hem TL hem de dolarlı nevinden yükseltildi.

Korkut Boratav’ın “Yıllardan beri Türkiye’yi inceleyen iktisatçıların ve (başta IMF) uluslararası kurumların ortak teşhisleri olan ‘düşük yatırım ve çok daha düşük tasarruf’ hastalığı, böylece (ve iyileştirilen yeni veriler sayesinde) yok olmaktadır.” tespiti yabana atılmamalı. Hükümetin çözemediği iktisadî meseleleri TÜİK tek kalemde hallediyor.

İNŞAAT VE RANT EKONOMİSİ

TÜİK’in yeni serisinde inşaatın katma değer büyümesinin yüzde 3,8’den yüzde 8,3’e çıkarılması ekonominin rantiyeye nasıl teslim edildiğini tescili adeta. Maliye verilerinde, şirket bilançolarında arsa rantı da var. Kâğıt üzerinde ‘kâr’ diye geçse de nakite dönüşmediği sürece bu kalem, millî gelir artışına dâhil edilebilir mi? Ancak servet artışı diye gösterilebilir bu veri. Yeni seriye bakılırsa inşaat sektörü üçüncü çeyrekte (önceden duyurulduğu gibi) yüzde 1,4 değil yüzde 4 büyüdü. TÜİK’in kendi açıkladığı verileri bile çöpe attığı bir hesaplama bu!

Üçüncü çeyreğin değiştirilmiş ve değiştirilmemiş rakamları arasında çok fark gözükmese bile asıl fark dördüncü çeyreğe gelince görülüyor. Mesela, hizmetler sektörünün büyümesi değişiklikten evvel yüzde 8,4 gerideydi. Amma velâkin formül değişikliğinin yapıldığı son çeyrekte pozitife geçip yüzde 1,8’e kadar yükseldi.

Yunanistan geçmişte Avrupa Birliği’nin hormonlu istatistiklerle aldatmıştı. Yunanistan 2008’den beri krizden çıkmaya çalışıyor. TÜİK’in manüplasyon kokan hormonlu millî gelir hesabına itimat ederek yatırım ve büyüme planları yapacak kadar aklını peynir ekmekle yemiş holding sahibi, banka genel müdürü olacağına ihtimal vermem.


2016’DA YÜZDE 2,9 BÜYÜDÜYSEK BU RAKAMLAR NEYİN NESİ?

–İşsizlik: Yüzde 10,9
–Enflasyon: Yüzde 10,1.
–Faiz*: 4 puan arttı (Yüzde 7,75’ten yüzde 11,75’e çıktı).
–Doğrudan yabancı yatırım: Yüzde 50 azaldı.
–İşsizlik maaşı müracaatları: Yüzde 33 arttı
–Turizm gelirleri: Yüzde 35 azaldı.
–İhracat gelirleri: Yüzde 1 azaldı.
–Dolar/TL: Yüzde 20 arttı.
–Dış borç: 404 milyar dolar.
–Karşılıksız çek tutarı: 27,4 milyar TL
–Protestolu senet tutarı: 13 milyar TL
–Kapanan iş yeri sayısı: 104 bin
–Merkez Bankası döviz rezervleri: 5 milyar dolar azaldı
–Yurt dışına giden doğrudan yatırım: 7 milyar dolar

(*) TCMB’nin bankalara uyguladığı fonlama maliyeti.

[Semih Ardıç] 1.4.2017 [TR724]

Nisan 1 şakası değil… Hukuk bitti! [Kemal Devran]

YARGILAYAN MAHKEME TAHLİYE VERDİ, ACİL TOPLANAN MAHKEME 21 GAZETECİYİ YENİDEN TUTUKLADI

İstanbul Adalet Sarayı’nda bir gece yarısı hukuk skandalı daha yaşandı. Daha önce Hidayet Karaca ve polisler hakkında verilen tahliye kararlarını yasadışı şekilde yok hükmünde kabul edip tahliyeleri engelleyen Başsavcılık bu kez de tahliye kararı verilen 21 gazeteci için benzer bir karara imza attı.

İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi, bir haftadır devam eden yargılama ve savunmalar ışığında 21 gazeteci hakkında tahliye kararı verirken, 5 kişinin tutukluluk hallerinin devamına hükmetti. Kararın açıklanmasının ardından sevinç gözyaşları döken aileler Silivri Cezaevi önüne koştu. Tahliye müzekkerelerinin cezaevine ulaşmasının ardından gazetecilerin serbest bırakılması beklenirken, sosyal medyada Ak troller ve AKP’ye yakın gazeteciler tarafından bir linç kampanyası başlatıldı. Gazetecilere yeniden tutuklama kararı çıkarılmasını isteyen troller, gerekirse gazetecilere cezayı kendilerinin vereceklerini ileri sürerek tehditler savurdu. Özellikle Cem Küçük, Ersoy Dede gibi iktidara yakın gazeteciler Bakanlığı ve başsavcılığı acilen göreve çağırdı.

LİNÇ KAMPANYASI ÜZERİNE ÜST MAHKEME ACİLEN TOPLANDI

Sosyal medya üzerinden hakim ve savcılara yönelik tehditkar açıklamaların ardından tahliye kararlarının durdurulacağı açıklandı. Söylendiği gibi 25. Ağır Ceza Mahkemesinin gazetecilerin savunmalarını dinleyip delilleri değerlendirerek 21 gazeteciye verilen tahliye kararını engelledi. Cumhuriyet Savcısı Göksel Turan, gazeteciler Ahmet Memiş, Bayram Kaya, Cemal Azmi Kalyoncu, Cuma Ulus, Habip Güler, Halil İbrahim Balta, Hanım Büşra Erdal, Muhammet Sait Kuloğlu’nun tahliye kararına itiraz etti. İtiraz üst mahkeme olan 26. Ağır Ceza Mahkemesine ulaştırıldı. Yargılamadan konunu delilleri görmeyen ve hiçbir savunmayı dinlemeyen mahkeme 8 gazeteci hakkındaki itirazı haklı bulup yeniden tutuklama kararı verdi. Silivri Cezaevi önünde evlatlarının, eşlerinin, kardeşlerinin, babalarının serbest bırakılmasını beklerken yeniden tutuklama kararı verildiğini öğrenen aileler şoke oldu. Tahliye sevinçleri acı feryatlara dönüştü.  

CEZAEVİNDEN ÇIKMADAN YENİ SORUŞTURMAYLA GÖZALTI KARARI

Tahliye kararına itirazın kabul edilmesiyle cezaevinden çıkması engellenen 8 gazeteci dışındaki 13 gazeteciye ise tarafların da ilk kez öğrendiği hükümete darbe soruşturması kapsamında gözaltı kararı çıkarıldı. Bu gazetecilerin İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Gazetecilerin bu soruşturma kapsamında da günlerce sorgu altında kalacağı öğrenildi. Sosyal medyada özellikle AKP’ye yakın gazeteciler tarafından tahliye kararını engellediklerine ve 25. Ağır Ceza Mahkemesi üyelerini de kripto örgüt üyesi ilan ettiklerine dair yazdıkları ifadeler dikkat çekti.

[Kemal Devran] 1.4.2017 [TR724]