Ekonomik kriz vatandaşın cebini yoklamaya başladı [Bahadır Polat]

Son dönemde halkın gündemi denilince, “ekonomik kriz” ilk sıraya yerleşti. AKP iktidarı ısrarla “kriz” kelimesini kullanmaktan kaçınsa da, mızrak artık çuvala sığmıyor. Elindeki dev medya gücüyle bile krizin ayak seslerini bastıramayacağını anlayan hükümet, bu kez karşı hamlelere başladı.

Her ne kadar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP Genel Başkanı sıfatıyla meydanlarda, “Domates patlıcan diyorlar, siz bir merminin fiyatını düşünün” diyerek, milliyetçi refleksleri tahrik suretiyle hayat pahalılığını gündemden düşürmeye çalışsa da, diğer yandan meseleyi “kabzımallık ve manavlık” yapmaya kadar götürdü.

Bir yandan kendi uçağımızı, füzemizi, otomobilimizi yaparken, diğer yandan seçim öncesi sebze fiyatlarından ürküp, belediye çadırlarında sebze satmaya başlamak, tam bir “Yeni Türkiye ironisi” olsa gerek!

Marketlere ayar vermeler, tehditler, sebze satışlarına başlamalar, İşkur’u devreye sokup, çığ gibi büyüyen işsizliği 6 aylığına da olsa, “kamu eliyle” geriletme çabaları, ekonomik krizin halkın cebine dokunmaya başladığının, “iktidarca” kanıtları aslında.

Ve son tahlilde, 16 yıldır tek başına iktidarda olan parti şunu çok iyi biliyor. Bu toplum her şeyi kabul edebilir. CHP’nin “şok belgeleri” falan vız gelir tırıs gider. Tek sorun, vatandaşın cebi boşalmasın! Cepte delik oluşmaya ve maazallah büyümeye başladı mı, görün siz o zaman çıkacak gümbürtüyü.

25 kuruşluk poşet parasına yönelik isyan, bu gümbürtünün öncü göstergesiydi sadece.

Velhasıl, dünya liderliği küresel güç falan hak getire, Saray ve dahi AKP kurmayları tekmili birden şu anda halkın cebindeki deliği dikme telaşında.

Yerel seçimin hikâyesi bundan ibaret…

Adaylar, kavgalar, itirazlar, anketler, mitingler, muhalefetin sızlanmaları falan sadece iktidarın siyasal meşruiyet ihtiyacını gideriyor, o kadar…


GÖZDEN KAÇMASIN

Varlık Fonu, neden yoklarda?

Geçen haftanın gözden kaçmaması gereken en dikkat çeken haberlerinden biri kuşkusuz, Türkiye Varlık Fonu’nun, yurt dışından borç arayışına çıkmasıydı.

Bu fon malum, 2016 ağustosunda kuruldu ve Türkiye’nin en büyük ve en önemli kamu şirketlerini bünyesinde topladı. Başkanlığına Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan kendini atadı, yardımcılığına da damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ı getirdi.

Türk Hava Yolları’ndan, üç kamu bankasına; Çaykur’dan, PTT’ye, Eti Maden’den Botaş’a, Türksat’tan Milli Piyango ve Devlet Demiryolları’na kadar aklınıza gelen bütün kamu ve kamu ortaklığı şirketleri bu fona devredilmişti.

Kurulduğu günlerde fon için “paralel Hazine” yorumları yapılmıştı. Ve AKP’nin bu dev ve kâr eden şirketleri rehin gösterip dışarıdan nakit para bulacağı iddiası ortaya atılmıştı. Nitekim, iddia geçen hafta gerçeğe dönüştü.

Esasında dünyada örneklerine çok rastlanan varlık fonları, adı üstünde epey “varlıklı” yapılardır. Borç aramak yerine eldeki birikimi borç vererek değerlendirme yoluna giderler. Biz de tam tersine bir gidişat var. Deve misali, neremiz doğru ki!

Mesela Norveç Varlık Fonu, elindeki 1 trilyon euroluk birikimi değerlendirebileceği güvenli ve yüksek faizli pazarlar arıyor. Bu haber de geçen haftadan bir haber…

Varlık fonunun borç arayışını duyuran Bloomberg’in haberinin orijinalin metnindeki cümle durumu özetliyordu aslında:

“Varlık fonlarının borçlanması görülen bir şey değildir, var olan serveti yönetirler.”


NOT DEFTERİ

İş Bankası neden bu kadar iştah kabartıyor?

Yerel seçim yaklaşırken, siyasetin gündemini ısıtan konulardan biri yine İş Bankası. Daha önce, İş Bankası’ndaki yüzde 28’lik CHP hissesinin Hazine’ye devredilmesi gerektiğini belirten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bu hafta konuyu yine gündeme taşıdı.

Erdoğan şunları söyledi: “Gazi Mustafa Kemal’in İş Bankası’nı CHP’ye değil Hazine’ye tahsisi vardır. Bu İş Bankası Hazine’nin malı olacaktır Allah’ın izniyle. Bu parlamento bu tarihi kararı da Allah’ın izniyle alacaktır. Milletin hazinesine İş Bankası oradaki hissesi ile yüzde 28 yine devredilecektir.”

Peki, neden İş Bankası iktidarın bu kadar iştahını kabartıyor? Erdoğan sadece CHP’ye zarar vermek için mi bunu yapıyor? Aslında sorunun cevabı İş Bankası’nın parasal büyüklüğünde saklı!

Seçim öncesi, gönlünce seçim ekonomisi uygulamak isteyen ancak nakit sıkıntısı yaşayan, bu sebeple Merkez Bankası’nın bile genel kurulunu 3 ay erkene çekip, kârı hemen Hazine’ye aktaran AKP’nin, İş Bankası fırsatını kaçırmasını beklemek zaten abesle iştigal olurdu.

Zira, Türkiye İş Bankası, 2018 yılını 6,8 milyar TL net kârla kapattı. En büyük kamu bankası Ziraat’in bile 2,3 milyar lira zarar ettiği bir yılda, bu kâr elbette iştah açıcı.

2018 yıl sonu itibarıyla, İş Bankası aktif büyüklüğünü 2017 yıl sonuna göre yüzde 15 artırarak, 416,4 milyar TL’ye yükseltti ve özel bankalar arasındaki lider konumunu sürdürdü.

Böylesine bir ekonomik büyüklük, hükümetin seçim için bütün kaynaklara göz diktiği bir ortamda elbette göz ardı edilemez.

Hele bir de bu kaynak, CHP’den koparılarak getirilecekse, zaten tadından yenmez!


EKONOMİ SÖZLÜĞÜ

Çekirdek Enflasyon nedir?

Çekirdek Enflasyon, diğer deyişle “Özel Kapsamlı TÜFE”, geçici etkilerden arındırılmış enflasyondur. Enflasyonun temel eğilimini gösterir. Hesaplanmasındaki amaç, fiyatlar genel seviyesindeki değişimi sürekli etkileyen unsurları tespit etmektir.

“Çekirdek Enflasyon”, enflasyonun geleceğini tahmin etme gücü yüksek, eğilimini belirleyen ve para politikasının oluşmasına yardımcı olan bir göstergedir. Bu sebeple, “çekirdek enflasyon” hesaplaması, TÜİK tarafından  Merkez Bankası için yapılır.

RAKAMLARIN DİLİ


200 TL ile pazardan ne alınabilir?

Tedavüldeki en büyük TL banknotu olan 200 TL’nin alım gücü son bir yılda yüzde 55 azaldı.

200 TL ile pazara çıktığınızda 2018 ocak ayında alabileceğimiz sebze miktarı

Patlıcan: 48 kg
Biber: 52 kg
Salatalık: 53 kg
Domates: 57 kg
Kabak: 58 kg
Karnabahar: 105 kg
Patates: 117 kg
Soğan: 136 kg

200 TL ile pazara çıktığınızda 2019 ocak ayında alabileceğiniz sebze miktarı

Patlıcan: 22 kg
Biber: 21 kg
Salatalık: 34 kg
Domates: 34 kg
Kabak: 32 kg
Karnabahar: 43 kg
Patates: 55 kg
Soğan: 41 kg

[Bahadır Polat] 10.2.2019 [Kronos.News]

Hedef gösterilen gazeteci Nur Ener Kılınç yazdı: Almanya'ya neden gittim?

Dün Oda tv sitesi tarafından hedef gösterilen ve yurtdışına çıkışı haberleştirilen gazeteci Ener Kılınç, ”Cezaevinde çıplak arama vb. insanlık dışı muamelelerden dolayı psikolojik olarak çok yıpranmıştım. Tahliye sonrasındaki bekleyişte de sürekli kâbuslar görüyordum… Adaletin tecelli etmesini beklerken bizimkine benzer dosyalarda cezaların peş peşe onandığını ve tahliye edilmiş olanların yeniden hapse alındıklarını duymaya başladık. Eşimle birlikte günler geceler boyu düşündük, tartıştık… Şimdi Almanya’da bir mülteci kampındayız.” dedi.

Ener’in desteği için teşekkür ettiği Kazım Güleçyüz de mektubu ‘Nur’dan mektup var’ diye sosyal medya hesabından duyurdu. İşte Gazeteci Nur Ener Kılınç’ın mektubu:

Sevgili Kâzım abi,

Bu satırları, ‘Kaçtı’ dedikleri Almanya’dan yazıyorum.

1 Mart 2017 gecesi bir iftira ile gözaltına alınıp tutuklanmıştım.

357 gün tutuklu kaldıktan sonra ev hapsi şartıyla tahliye edildim.

Sonrasında ‘itirafçı’ iftirasına uğradım.

Şimdi de ‘Kaçtı’ diyorlar.

Tutuklanmamın iki gerekçesi vardı: Biri bir muhbirin iftirası, diğeri Bylock…

Erzurum’da öğrenci iken telefonuma internetten indirilerek yüklenen programın bylock olduğunu ancak hapiste anladım.

Bir de muhbirin iftirasında, bana ait olmayan bir hat da benimmiş gibi ihbar edilmiş. Mahkemenin bu gerçeği anlaması tam dokuz ay sürdü.

BEN SAVUNMAMDA ”PROGRAMI NUR’UN telefonuna ben yükledim” diyen kişinin ifadesini doğruladım.

Son duruşmada 7.5 yıl hapse mahkûm edildim.

İtirafçı olsaydım bu cezayı alır mıydım?

İtirafçı olsaydım, yurtta yer bulamadığım için kalmak zorunda olduğum öğrenci evinde tanıştığım herkesin ismini verir ve hiç ceza almadan hapisten çıkardım.

Tahliye sonrasında yaşadıklarım da şöyle:

Geçen yıl ev hapsi şartı ile tahliye edildiğimde, cezaevinde evlendiğim eşimle birlikte ilgililerin gelip elektronik kelepçe takmasını bekledik, fakat ikamet adresimizde olmamıza rağmen gelen giden olmadı.

Bu konu için ilgili makamları defalarca aradığımız, mahkemeye de sunduğumuz belgeleriyle ortada. Durum öyle trajikomik bir hal aldı ki, her gün denetimli serbestlik bürosunu ve ağır ceza mahkemesinin kalemini arayıp “Bize kelepçe takılmadı” diye bilgi veriyor ve “Ne zaman geleceksiniz?” diye soruyorduk.

Ellerinde kelepçe olmadığını belirten yetkili “Bunun kaç bin dolar olduğunu biliyor musunuz?” gibi sözler sarf ederek bizi bir başka yetkiliye bağlıyordu.

Bu şekilde günler günleri kovalarken yoğun stres altında elektronik kelepçenin takılmasını ve 7 sene 6 ay hapis kararının bozulmasını bekledik.

Cezaevinde çıplak arama vb. insanlık dışı muamelelerden dolayı psikolojik olarak çok yıpranmıştım.

Tahliye sonrasındaki bekleyişte de sürekli kâbuslar görüyordum.

Doktora gitmek için bile izin alacağımız bir muhatap yoktu karşımızda. Aynı zamanda böbrek hastası olduğum için sıklıkla hastaneye gitmem gerekiyordu, ama yine –kelepçesiz ev hapsinde olduğum için– izin alacağım bir merci yoktu.

Yaşadığımız bu durum bile Türkiye’deki hukukun ve resmî işlerin ne halde olduğunu görmemize yetiyordu.

Adaletin tecelli etmesini beklerken bizimkine benzer dosyalarda cezaların peş peşe onandığını ve tahliye edilmiş olanların yeniden hapse alındıklarını duymaya başladık.

Siz bu süreçte, Allah razı olsun, bize hep moral ve ümit vermeye çalıştınız, sabır tavsiye ettiniz.

‘Hak yerini bulacak’ dediniz.

Ama biz giderek büyüyen endişelerimizi aşamadık.

Yeniden cezaevine girmeye razı olsam, sabredeyim desem bile orada yaşadıklarım zihnimden gitmiyordu. Yeniden o muamelelere maruz kalmayı göze alamadım.

Eşimle birlikte günler geceler boyu düşündük, tartıştık.

Sonunda yaşamla ölüm arasında bir karar verip Meriç yoluna koyulduk.

Bu zorlu yolculukta mucize eseri hayatta kaldık ve Meriç’i geçebildik.

Şimdi Almanya’da bir mülteci kampındayız.

Başta beni bir baba şefkatiyle sahiplenip savunan siz olmak üzere, tüm Yeni Asya ailesine tekrar tekrar teşekkür ediyor, “Allah razı olsun” diyorum.

Bana o haksızlık ve iftiraları yapanları da Allah’a havale ediyorum.

Ve herkese soruyorum:

Siz evlâdınızın veya eşinizin bu muamelelere maruz kalmasına razı olur ve hele tekrarına göz yumar mıydınız?

Keşke ülkemde güven veren bir hukuk ve adalet olsaydı da, bunları yaşamak ve yazmak zorunda kalmasaydım…

O hukuk ve adaletin hâkim olduğu günlere bir an önce erişmek duasıyla.

[Nur Ener Kılınç] 10.2.2019 [Samanyolu Haber]

“Sülün Osman yaşasaydı Ak Parti’nin bir neferi olurdu; hırsızımıza sahip çıkalım”

Ahmet Bozkuş’un You Tube kanalında yayımladığı UyurGezer programının son videosunun başlığı ‘Hırsız Bizim Hırsızımız’ oldu. Her programda Türkiye’de yaşanan olayları esprili bir dille anlatan Bozkuş, Mersin’de AKP’li ilçe başkanının belediye başkanı adayına oy istemi şeklini gündeme getirdi. İlçe başkanı aday için ‘Hırsız olabilir ama vatan haini değil.’ ifadelerini kullanmıştı. Bozkuş, “Yükselmenin formülü bulundu, ‘Hırsız bizim hırsızımız!’ Herkes kendi hırsızına sahip çıkarsa ülke zirveye çıkar.” diyerek bu konuya değindi.

Saadet Partisini yasaklanan ‘Sülün Osman reklamını da gündeme getiren Bozkuş, “Sülün Osman yaşasaydı Ak Parti’nin bir neferi olurdu.” dedi. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Sivas’ta yaptığı ‘Bir merminin fiyatı ne kadar?’ açıklamasını da gündeme getiren Bozkuş, “Artık haberlerde ekonominin durumun verirken domates, patlıcan, biber ve merminin fiyatları verilecek. Mermi bugün ne kadar? Bunu bilmiyorsanız yerli ve milli değilsiniz.” dedi.

Bozkuş’un videosunun tamamı ise şöyle;


[TR724] 10.2.2019