Henüz 6. sınıfta iken karar vermiştim öğretmen olmaya. Yıllar sonra gerçekten öğretmen oldum ve sevdiğim mesleği yapmaya başladım. Ama okul idaresi, öğretmen odası davranışları, öğretmen arkadaşların sığ ve gereksiz konuşmaları beni üniversitede öğretim elemanı olmaya yönlendirdi. Önceleri doktoram bitse bile lise'yi bırakmayı düşünmüyordum ama şartlar beni zorluyordu, belki daha 'entelektüel' insanlar bulurum diye üniversiteye geçmeyi düşünüyordum. Nitekim, bu hedefime öğretmenliğe başladıktan 4 sene sonra ulaştım. Anlayacağınız ortaöğretimdeki öğretmenliğe en fazla 4 yıl dayanabildim.
Üniversitede göreve başlayınca şartların değişmesinden dolayı bazı şeylerin değişeceğini bekliyordum ama nafile beklemişim. Çalıştığım kurum tam bir 'şişman lise' imiş meğer. Öyle ki bir gün odamda telefonum çaldı, arayan bir 'öğrenci annesi' idi. Bana çocuğunun ortaokul ve lise yıllarında matematiğinin çok iyi olduğunu anlattı, vize sınavından düşük almış ve final sınavından da düşük alırsa dersten kalacakmış ve tatile gidecekleri için bütünlemeye gelmelerinin imkanı yokmuş. Neler yapılabileceğini sordu... Ben de öğrencinin çok çalışması gerektiğini söyledim. Bir de aradığı yerin bir üniversite olduğunu ve öğrencinin yeteri kadar büyümüş olduğunu ve lise öğrencisi muamelesi yapılmaması gerektiğini anlattım kendisine. Sinirlendiğini belli etti ve telefonu kapattı. İkinci dönem bu 'annemiz' okulda bizatihi oğlunun dersine giren bütün hocaları ben de dahil ziyaret etmişti. Yani anlayacağınız ülkemizde üniversitelerimiz büyük çoğunluk ile 'şişman lise' imiş.
Bu yazının asıl konusu bu değil, asıl konumuz 'ödev vermek' ve 'öğrencilerin ödev yapma saçmalığı' ve sonuçta 'kes yapıştır anlayışı'dır. Baktık ki öğrenciler sınavlardan dökülüyorlar ve dersi geçme oranı sıfıra yakın, o zaman dekanlığımız dahiyane bir çözüm ile öğrencilerin geçme notuna %15 etki edecek şekilde ödev verilmesine karar verdi. Uzun yıllar yurtdışında öğrencilere ödevler vermiş ve gelen ödevlerden çok şeyler öğrenmiş birisi olarak bu durum benim de hoşuma gitti doğrusu. Sonuçta, farklı konularda değişik fikirlerin yazılacağı güzel ödevler okumayı hayal etmiştim. Hemen 15 kadar orijinal ödev konusu tespit ettim, tespit ettiklerim arasında mesela "Savaş geometrisi" hakkında sorular da vardı, daha bilindik "Taylor serileri" de vardı. Uzun lafın kısası ödevler için 6 hafta süre verdim, her öğrencinin benimle görüşmesi için görüşme saatlerini bildirdim ve beklemeye başladım.
Ödevlerin yarısından fazlası 6 hafta sonunda gelmedi, okul kapanmadan bir gün evvel ödevini getiren öğrenci bile oldu. Gelen ödevlerin hepsi -bakın istinasız hepsi- kes yapıştır usulü ile internetten apartılmış ödevlerdi; intihal yani. Sadece üç öğrenci ödevin başına kendi cümleleriyle bir giriş yazmışlardı. Hiçbir ödevde basit araştırma yöntemleri dahi takip edilmemişti. Ödevlerin referans kısımları herhangi bir kurala göre yazılmamış hatta bazı öğrenciler kopya çektikleri kaynağı bile referansa yazmamışlardı. Üç dört ödevde aşırı derecede imla hatası vardı. Mesela üç kelime bitişik yazılmıştı. Sonuç olarak, ödev vermeyi ve okumayı seven biri olarak "ödev vermekten nefret ettim" ve bir daha öğrencilere ödev vermedim.
Ödev vermekten nefret ettim, çünkü:
1. Zamanında Teslim: Öğrenciler ödevlerini zamanında getirmeyerek benim iş yükümü arttırdılar ve çalışma senkronizasyonumu bozdular. Zamanında gelmeyen ödevlerden puan kırmış olsanız bile zaten zahmet çekilmeden yapılan ödev olduğu için bu öğrencilerin pek umurlarında olmadı. Öğrencileri ayırdığım görüşme saatlerini sadece 4 öğrenci kullandı.
2. İntihal-Kopya: Akademinin düşmanı olan intihal bu tür öğrenci ödevlerinde sıkça karşıma çıktı. Zaten hoca kontrol etmez mantığından hareket ettikleri için internetten buldukları metinleri hiç çekinmeden önüme getirebildiler. Hatta aynı metni farklı sınıftaki iki öğrenci ödev diye verdi ve savunmalarında beraber çalıştıklarını söylediler. Ben de çaldıkları metnin orijinal kaynağını gösterince diyecek bir şeyleri kalmadı ama kıymeti yok tabii ki.
3. Özgüven Sorunu: Öğrencilerde özgüven sorunu olduğu kanaatine vardım. Birkaç ödev konusunu araştırınca aynı başlıkta makaleler internette çıkmıyordu. O öğrenciler panik yapmışlar ve ders çıkışı bana ne yapacaklarını sormuşlardı. Bende 10 tane benzer makale okuyun, ve ödev konusuna göre yorumlayın demiştim. O kadar kendilerine güvenmemiş olacaklar ki yorum yapmak yerine internetten buldukları ve ödev konusuna yakın olduğunu düşündükleri birer makalenin çıktısını almışlar, yazarın ismi yerine kendi isimlerini yazmışlar ve bana getirmişlerdi.
4. Öğrendiklerini Uygulamama: Bu öğrencilerin büyük çoğunluğu bir yıl hazırlık okudukları sırada 'nasıl araştırma yapılır' konulu ders almışlardı. Orada araştırma yapma ve yazım kurallarını öğrenmişler, fakat önüme gelen ödevlerde bu kuralların hiçbirini uygulamamışlardı. Zaten ödevler kopya çekilmiş olmasına rağmen ufak tefek mizanpaj değişikliklerini bile yapmamışlardı. Bir öğrenciye, ''dersi aldınız niye kuralları uygulamadınız'' diye sordum, o da "Hocam, biz o kuralların böyle ödevler için uygulanması gerektiğini öğrenmedik ki, o dersti aldık, geçtik, bitti" demişti. Aslında bu cümlesi ile koskoca bir eğitim sisteminin en büyük problemini dile getirdi ama bundan maalesef kendisinin bile haberi yoktu.
5. Dikkatsizlik ve Özensizlik: Gelen birkaç ödev o kadar özensiz hazırlanmıştı ki şaşarsınız. Öğrenci pdf formatındaki dökümanı docx formatına nasıl çevirmesi gerektiğini bilmiyor olacak ki pdf'den doğrudan kopyala-yapıştır yapmış. Bilenler bilir, bu durumda bazı kelimeler bitişik çıkar, bazı karakterlerse -özellikle matematik karakterleri- tam çıkmaz vs. Yani böyle yaparsanız kopyaladığınız dokümanı baştan sona tekrar satır satır gözden geçirmeniz ve düzeltme yapmanız gerekir. Öğrencimiz yaklaşık olarak 15 sayfalık böyle bir dokümanı pek de önemsemediği için aynen bana getirmiş. Ben ödevi görünce durumu anladım ve öğrenciye 'en azından birinci sayfasını düzeltseydin' dedim.
Daha başkaca önemli problemlerde vardı ama şimdilik bu kadar yeterli. Durum bu olunca benim canım sıkıldı ve soluğu dekanlıkta aldım. Durumu izah ettim ve bu öğrencilerin yönetmelik gereği disipline verilmesi gerektiğini söyledim. Yetkili kişi bütün sınıfın disiplinlik olduğunu öğrenince önce yan çizmek istedi, ısrar edince 'dilekçe yazın' dedi. Yazdım verdim dilekçeyi. Üzerinden iki seneden fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen ne bana bilgi verildi, ne de öğrencilerin bir disiplin cezası aldığını duydum. Dilekçenin akıbetini sorduğum zaman yönetim kurulunun gündeminde olduğu söyleniyor şu sıralar. Aslında yönetmelik bu konuda çok açık ama yapacak bir şey yok. Beni esas üzen yetkili kişilerin bu tür hırsızlıklara duyarsız kalmaları.
İşte yukarıda açıkladığım ve açıklamadığım birkaç sebepten dolayı ve en kötüsü, akademik namusu korumaları gereken yetkililerin umursamaz tavırlarından dolayı ben öğrencilere ödev vermekten nefret ettim.
Sonuç olarak bu sene mezun olacak makine mühendisliği öğrencilerinin sanayide tamirci bile olabileceklerini düşünmüyorum doğrusu. Benim arabamı onlar tamir etmesinler, güvenmiyorum. Yapacakları ve tasarlayacakları makineler insanı yolda bırakır diye düşünüyorum. Mimarlık mezunlarının da yapacakları evler Allah korusun ufak bir sarsıntıda yıkılır, malzemeden çalma ihtimali var. Onların planını çizdiği bir evde oturmak bana nasip olmasın. Ben bunları öğrencilere de söylemiş olduğum için burada yazmakta bir beis görmedim. Her iki grup öğrencinin karşılarına çıkabilecek bir probleme akılcı ve orijinal bir çözüm bulabileceklerine yönelik kanaatim maalesef zayıf. (Not: Bu iki grup öğrenci toplamda 150 kişi kadarlar, içlerinde 3-4 öğrenciyi tenzih ederim.) Bu öğrencilerden kaynaklı mezuniyet sonrası çıkabilecek problemlerde zamanında ilgili disiplin maddesini işletmeyip gerekli cezayı vermeyen yetkili şahısların da payı vardır. Sorumluluğun diğer tarafı da üniversitede olsa bile sanki lisedeymiş gibi çocuklarına davranan ailelerde. Hocalarımızı arayıp iltimas istemek yerine çocuklarına özgüven öğretmiş olsalardı öğretmenlerimiz üzerindeki yükü hafifletmiş olacaklardı.
[Mehmet Yekta Eraltay] 21.2.2018 [Samanyolu Haber]
myeraltay@samanyoluhaber.com
İlahi Musıki ve Kur'an-ı Kerim [Safvet Senih]
İnsan fıtratı, yapısına uygun fıtrî seslerden mânevî zevk alır, haz duyar… Su şırıltısı, kuş nağmeleri, rüzgarın teması ile yaprakların çıkardığı sesler, yağmurun yağış anındaki zemzeme, insanların iç dünyalarına pek çok mânâlar üfler. Kur’an’ın gönlü coşturan, gözü yaşla dolduran, içimize ferah veren kalbimize lezzet atan bir yönü de vardır. Ve o, dertlere devâdır; maddî, mânevî… “Biz Kur’an’dan, müminlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz.” (İsra Suresi, 17/82) “Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olan (sıkıntılara) bir ŞİFA ve iman edenlere bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir.” (Yunus Suresi, 57). “De ki; Kur’an, iman edenler için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve ŞİFA’dır.” (Fussilet Suresi, 44)
İctimaî ve mânevî hastalıkların tedavisi bir tarafa, Kur’an’ın maddî hastalıklar üzerinde bile deva ve ŞİFA olduğu bir gerçektir. Kur’an harfleri ile insanların duygu ve cihazları arasında sıkı münasebetler, âdeta cıvıldaşma ve kaynaşmalar vardır. Bu da elbetteki Yaratan’ın yarattığını en iyi bildiğine apaçık delillerdendir. Evet, hiç mümkün müdür ki, ihsan ettiği yemekleri insanın midesine göre hazma uygun şekilde ayarlamış, hatta göz, burun ve dil gibi bütün cihazların hoşlanacağı güzellikte, o nimetleri birer sanat şâhikası derecesinde yaratmış olsun da; gönderdiği hârika Kur’an ile kudret mucizesi insanın ince ve derin hisleri arasında münasebet nakışları dokumuş olmasın, imkân var mıdır?
Nasıl ki, fizikte diyapazon ele alınıp birisi titreştiği zaman öbürünün de ihtizaza geldiği, titreştiği görülür, yanı aynı frekansta oldukları içim “rezonans” hadisesi meydana gelir. Aynen bunun gibi âyetlerin de muayyen tekrarları konsantre olmuş bir müminde de “rûhî rezonans”lar meydana getirir, artık âyetlerin tekrarı apayrı bir zevk ve lezzet olur. Normal olarak tekrardan bıkıp usanan insanın iç âleminde bu sefer yeni yeni âlemler keşfolunur; benliğinde başka başka iklimler, çeşit çeşit esintiler kendini gösterir.
Nasıl ki, insan vücudunda sinir ve kasların (düz ve çizgili olarak) vazifeleri ayrı ayrıdır, kontrol mekanizmaları başka başkadır. Elimi irademle uzatırım ama, kalbimin atışları ve reflekslerim irade ve muhakememe bağlı değildir. Hatta başı kesilmiş bazı canlıların ayağına iğne batırılsa, ani bir hareketle ayak hemen çekilir, denilmektedir. Yani bu hareketin şuur ile alâkası yoktur. Buna benzer şekilde insanın bazı hislerinin idrak, şuur ve irade ile alâkası yoktur. Bu bakımdan İlâhî kelâm Kur’an âyetlerinin insanları feyizlendirmesi ve nurlandırması için mânâlarının anlaşılması şart değildir. bilmediğimiz ve keşfetmediğimiz bazı hislerimiz, onlardan gıdalarını, o Arabî kisveler içinde, harflerinin dizilişindeki âhengin İlahî sırları ile alırlar.
İnsan ruhundan kopan nağmelerin de ayrı bir yeri olduğu gibi, kâinatta cereyan eden ince ritme uygun musiki nağmelerinin de insan üzerinde hatta bitkiler üzerinde iyi tesiri vardır. Âhenksizlik ve ses anarşisi diyeceğimiz gürültülerin de ters yönde hem insanlara hem bitkilere kötü tesiri vardır…
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hususta şöyle diyor:
“Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hali çok defa tetkik ettim, gördüm ki, o hâl hakikattır. O hâl şudur ki, İhlas Suresini Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur ve kuvve-i müfekkire (düşünme gücü) gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına yönelir, hissesini alır, o da durur. Kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke vesiler bazu mefhumlar (ifadeler) cihetinde hissesini alır, o da sukût eder ve böylece devam eder. Git gide, o tekrarda yalnız bir kısım lâtifeler (ince, hassas duygular) kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikâta hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Lâfız ve doyurucu lâfız olduğu icmâlî (güzel özetlenmiş) bir meâl ile, isim ve alem (özel isim) bulundukları örfî mânâ (toplumun bilip kullandığı mânâ) onlara kâfi geliyor. Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden lâtifeler, taallüme (öğrenmeye) ve tefehhüme (anlamaya) muhtaç değiller; belki hatırlamaya yönelmeye ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cilt hükmündeki lâfızları, onlara kâfi geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Bilhassa o Arabî lâfızlar ile, Allah kelâmı, Cenab-ı Hakkın konuşması olduğunu hatırlamak, dâîmî bir feyze vesiledir. İşte kendim tecrübe ettiğim şu hâl gösteriyor ki; ezan gibi ve namazın tesbihatı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve İhlas Suresi gibi hakikatları, başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır. Çünkü daimî memba olan İlahî lâfızlar ve Resulullaha ait lâfızlar kaybolduktan sonra, o daimî letâifin (ince, hassas duyguların) daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin en az on sevabı zâyi olması… ve huzur-u dâimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tâbirleri ruha zulmet vermesi gibi zararlı olur.” (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas)
Kur’an-ı Kerimin kelimelerinin musikisi ve insan ruhunu okşaması ve şifâyap olması ilmen ve tecrübeten sâbit bir gerçektir. Yeter ki, biz onlara yönelelim…
[Safvet Senih] 21.2.20188 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
İctimaî ve mânevî hastalıkların tedavisi bir tarafa, Kur’an’ın maddî hastalıklar üzerinde bile deva ve ŞİFA olduğu bir gerçektir. Kur’an harfleri ile insanların duygu ve cihazları arasında sıkı münasebetler, âdeta cıvıldaşma ve kaynaşmalar vardır. Bu da elbetteki Yaratan’ın yarattığını en iyi bildiğine apaçık delillerdendir. Evet, hiç mümkün müdür ki, ihsan ettiği yemekleri insanın midesine göre hazma uygun şekilde ayarlamış, hatta göz, burun ve dil gibi bütün cihazların hoşlanacağı güzellikte, o nimetleri birer sanat şâhikası derecesinde yaratmış olsun da; gönderdiği hârika Kur’an ile kudret mucizesi insanın ince ve derin hisleri arasında münasebet nakışları dokumuş olmasın, imkân var mıdır?
Nasıl ki, fizikte diyapazon ele alınıp birisi titreştiği zaman öbürünün de ihtizaza geldiği, titreştiği görülür, yanı aynı frekansta oldukları içim “rezonans” hadisesi meydana gelir. Aynen bunun gibi âyetlerin de muayyen tekrarları konsantre olmuş bir müminde de “rûhî rezonans”lar meydana getirir, artık âyetlerin tekrarı apayrı bir zevk ve lezzet olur. Normal olarak tekrardan bıkıp usanan insanın iç âleminde bu sefer yeni yeni âlemler keşfolunur; benliğinde başka başka iklimler, çeşit çeşit esintiler kendini gösterir.
Nasıl ki, insan vücudunda sinir ve kasların (düz ve çizgili olarak) vazifeleri ayrı ayrıdır, kontrol mekanizmaları başka başkadır. Elimi irademle uzatırım ama, kalbimin atışları ve reflekslerim irade ve muhakememe bağlı değildir. Hatta başı kesilmiş bazı canlıların ayağına iğne batırılsa, ani bir hareketle ayak hemen çekilir, denilmektedir. Yani bu hareketin şuur ile alâkası yoktur. Buna benzer şekilde insanın bazı hislerinin idrak, şuur ve irade ile alâkası yoktur. Bu bakımdan İlâhî kelâm Kur’an âyetlerinin insanları feyizlendirmesi ve nurlandırması için mânâlarının anlaşılması şart değildir. bilmediğimiz ve keşfetmediğimiz bazı hislerimiz, onlardan gıdalarını, o Arabî kisveler içinde, harflerinin dizilişindeki âhengin İlahî sırları ile alırlar.
İnsan ruhundan kopan nağmelerin de ayrı bir yeri olduğu gibi, kâinatta cereyan eden ince ritme uygun musiki nağmelerinin de insan üzerinde hatta bitkiler üzerinde iyi tesiri vardır. Âhenksizlik ve ses anarşisi diyeceğimiz gürültülerin de ters yönde hem insanlara hem bitkilere kötü tesiri vardır…
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hususta şöyle diyor:
“Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hali çok defa tetkik ettim, gördüm ki, o hâl hakikattır. O hâl şudur ki, İhlas Suresini Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur ve kuvve-i müfekkire (düşünme gücü) gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına yönelir, hissesini alır, o da durur. Kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke vesiler bazu mefhumlar (ifadeler) cihetinde hissesini alır, o da sukût eder ve böylece devam eder. Git gide, o tekrarda yalnız bir kısım lâtifeler (ince, hassas duygular) kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikâta hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Lâfız ve doyurucu lâfız olduğu icmâlî (güzel özetlenmiş) bir meâl ile, isim ve alem (özel isim) bulundukları örfî mânâ (toplumun bilip kullandığı mânâ) onlara kâfi geliyor. Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden lâtifeler, taallüme (öğrenmeye) ve tefehhüme (anlamaya) muhtaç değiller; belki hatırlamaya yönelmeye ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cilt hükmündeki lâfızları, onlara kâfi geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Bilhassa o Arabî lâfızlar ile, Allah kelâmı, Cenab-ı Hakkın konuşması olduğunu hatırlamak, dâîmî bir feyze vesiledir. İşte kendim tecrübe ettiğim şu hâl gösteriyor ki; ezan gibi ve namazın tesbihatı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve İhlas Suresi gibi hakikatları, başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır. Çünkü daimî memba olan İlahî lâfızlar ve Resulullaha ait lâfızlar kaybolduktan sonra, o daimî letâifin (ince, hassas duyguların) daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin en az on sevabı zâyi olması… ve huzur-u dâimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tâbirleri ruha zulmet vermesi gibi zararlı olur.” (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas)
Kur’an-ı Kerimin kelimelerinin musikisi ve insan ruhunu okşaması ve şifâyap olması ilmen ve tecrübeten sâbit bir gerçektir. Yeter ki, biz onlara yönelelim…
[Safvet Senih] 21.2.20188 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Demirtaş’ın söylemedikleri… [Adem Yavuz Arslan]
2008 Mart başında Bugün Gazetesi Ankara Temsilcisi olduğumda ilk yaptığım şey Zaman Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal’ı ziyaret edip tavsiyelerini almak olmuştu.
Yılların saygın gazetecisi Mustafa Ünal, Başkent’e dair tecrübelerini anlattıktan sonra “Ayak oyunları bakımından İstanbul’a ‘Bizans’ derler ama unutma İstanbul Bizans ise Ankara ‘Kahpe Bizans’tır” demişti.
Gerçekten de Ankara Temsilciliği yaptığım 7 yıl boyunca Mustafa Ünal’ın tarif ettiği ‘Kahpe Bizans’ın envai çeşit örneğini gördüm, yaşadım, duydum.
En başta bana bu tavsiyeleri yapan Mustafa Ünal’ın ‘terörist’ suçlaması ile şu anda Silivri zindanlarında olması bu ‘kahpeliği’ teyit etmeye yeter de artar.
Düşünsenize: Erdoğan ve Gül’ün en zor zamanlarında yanında olan, 30 küsur yıllık gazetecilik hayatını tertemiz geçirmiş Mustafa Ünal zindanda, AKP’ye kapatma davası açılında kadeh tokuşturup ‘çak’ yapanlar şimdi Erdoğan’ın uçağında!
DEMİRATAŞ PERDEYİ ARALADI
Bana bugün Ankara’nın ‘kahpe Bizans’lığını hatırlatan olay ise Selahattin Demirtaş’ın ifadeleri.
Demirtaş’ın savunması perde gerisinde başka işler yapıp mikrofonlara tam tersi demeçler veren siyasileri deşifre etmiş oldu.
Türkiye’nin en büyük üçüncü partisinin yakın zamana kadar eş genel başkanlığını yapmış bir ismin her biri manşetlik ifadelerinin ortalığı karıştırması gerekirdi fakat medya tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için Demirtaş’ın ifadelerini çok az kişi duyabildi.
HDP eş başkanı iken bir türlü mahkemeye ‘getirilemeyen’ Demirtaş, başkanlıktan indikten sonra hakim önüne çıkabildi. 15 aydır tutuklu olan Demirtaş’ın savunmasında verdiği detaylar en yalın ifadesiyle ‘AKP iktidarının, Kürt sorununu kendi çıkarları için nasıl istismar ettiğini’ gözler önüne serdi.
Demirtaş’ın savunmasından üç başlığa özellikle dikkat çekmek istiyorum:
1- “2010 referandumunda partim boykot kararı aldı. Bizim üzerimizde ‘evet’ oyu verilmesi için baskı oluşturuldu. Ne yaptılar biliyor musunuz? ‘Bunlar İmralı’dan talimat alıyor’ diyorlardı ya. Abdullah Öcalan’ın el yazısıyla Bakanın kendisi İmralı’dan yazı getirdi. Bana getirdi. Niye, referandumda hem parlamentoda hem dışarıda ‘evet’ oyu vermemiz için. İnkar ederlerse tanıkları burada dinleteceğim.”
2-“2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi. 2014’te de İmralı çözüm süreci vardı. Hiçbir şekilde Cumhurbaşkanı adayı olma talebim yoktu. Ama partim beni aday gösterme kararı aldı. Onur duydum. Ne yaptı, İmralı üzerinde adaylığımı geri çekme baskısı yaptı. Tanıkları var. Devlet adına görüşmeyi yürüten heyet, ‘Beyefendi (Erdoğan) çok rahatsız oldu adaylığınızdan, hem çözüm süreci yürütüyor hem niye aday oldunuz’ dedi.”
3- “7 Haziran seçiminde parti olarak seçime girmeyelim diye İmralı üzerinden bize baskı yapmaya kalkıştılar. Devlet, İmralı Heyeti; ‘Çözüm sürecine aykırıdır’ dedi. ‘20-25 milletvekili neyinize yetmiyor, bağımsız girersiniz’ dedi.”
Demirtaş’ın ifadelerinde Çözüm Süreci ve İmralı-Kandil hattına dair başka çarpıcı detaylar da var.
Normal şartlarda bu ifadelerin siyaseti alt üst etmesi gerekirdi.
Fakat iktidar cephesi sanki bu ifadeler yokmuş gibi davranıyor. Bağımsız medya kalmadığı içinde kimse iktidar partisinden bir isme ‘Öcalan’dan talimat getirdiniz mi?’ ya da ‘Seçimlere müdahale etmek için PKK ile pazarlık yaptınız mı?’ diye soramıyor.
Demirtaş önümüzdeki duruşmalarda Çözüm Süreci’ne dair bilinmeyen detayları açıklar mı bilemiyorum.
Temennim açıklaması yönünde.
Böylece Kürt sorunu gibi hayati bir meselenin iktidar cephesinde nasıl istismar edildiğini herkes daha iyi görmüş olur.
Zira o döneme dair bilinenler, bilinmeyenlerin yanında bir şey ifade etmiyor. Mesela PKK ile görüşmeler aslında 2007’de bizzat Erdoğan’ın talimatı ile dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner tarafından başlatılmıştı.
Bir devletin terör örgütü ile görüşmesinde bir anormallik yok. Terör örgütleriyle mücadelenin bir parçası da müzakere yürütmektir.
Ancak Erdoğan’ın Çözüm Süreci’nin çok temel bir sorunu vardı.
Derdi terörü bitirmek, Kürt sorununu çözmek falan değildi.
Selahattin Demirtaş’ın ifadelerinde açıkça görülebileceği gibi her şeyi tamamen siyaseti maniple etmek, kendi iktidarını korumak için yaptı.
Bunun içinde özellikle MİT’i aktif olarak kullandı.
Ankara Temsilcisi olduğum dönemde bu konuda MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile uzun konuşmalarım olmuştu. Konuşmalarımız ‘off the record’ yani yazılmamak kaydıyla olduğu için meslek ahlakı gereği detaylarını yazmayacağım.
Fakat Fidan’ın anlatımları ile Demirtaş’ın ifadelerinin örtüştüğünü söyleyebilirim.
Bu noktada şöyle bir savunma olabilir: “Her iktidar, iktidarının devamını ister ve bunun için politik manevralar yapabilir. Hükümetin de seçimleri kazanmak için PKK’yı oyalama ve kafa karıştırma taktikleri uygulaması normaldir.”
Ortada yitirilen canlar olmasa pekala bu argüman tartışılabilirdi. Fakat bu politikanın ‘maliyeti’ çok ağır oldu. O dönem uygulanan politikaların ‘gelecekteki maliyetleri’ ise tahmin bile edilemiyor.
Bu argümanın ne kadar sağlıklı olduğuna dair yorumu okuyucuya bırakıp ‘Çözüm Süreci’ne dair bazı anekdotlara gelmek istiyorum.
Öcalan ile AKP hükümeti arasındaki müzakereler çok sıkı yürütülüyordu. Sayısız görüşme yapılmıştı. Hatta Öcalan’ın açıklamaları iktidara mensup kalemlerce ‘edit’ edilir olmuştu.
Mesela meşhur 21 Mart 2013 tarihli Nevruz mektubu böyleydi.
İmralı’dan gelen mektubun AKP’li Yalçın Akdoğan tarafından ‘edit’ edildikten sonra tekrar İmralı’ya gönderildiği ve Öcalan’ın da ‘olur’ verdiği Ankara’da ‘herkesin bildiği sırlardan’dı.
Yine aynı dönemlerde kapalı kapılar ardında güvenlik bürokrasisine ‘hepsini tutuklayın, KCK operasyonlarını çok önemsiyorum’ diyen Erdoğan ve AKP’li bakanların mikrofonlara gelince ‘operasyonlara karşıyım’ dediğine şahit olmuş çok kişi var.
Mesela herkesin kafasına kazınan ‘elleri kelepçeli HDP’li siyasiler’ görüntüsünün failinin AKP’li bir bakan olduğu da güvenlik bürokrasisinde çok konuşulmuştu.
‘Dolmabahçe Mutabakatı’ açıklaması ‘kimin hangi koltuğa oturacağına’ kadar Erdoğan’ın belirlediği, yönettiği bir süreçti. İktidar medyası manşetlere taşıyıp ‘büyük müjde’ olarak vermişti. Fakat ‘kimin hangi koltuğa oturacağına’ dahi karar veren Erdoğan, buradaki rolünü de inkar etti.
Oysa ki Demirtaş’ın mahkeme salonunda anlattığı gibi İmralı ile AKP arasında süren müzakerelerde HDP’li siyasiler ‘aracı’ydı. Bir nevi posta güvercini oldular. Erdoğan’ın bilgisi ve onayı ile Kandil’e gittiler. İmralı’dan ve Kandil’den servis edilen fotoğraflar da bizzat iktidarın onayı ile gerçekleşti.
Ancak ne zaman ki Demirtaş ‘seni başkan yaptırmayacağız’ dedi o zaman işin rengi değişti.
‘SENİ BAŞKAN YAPTIRMAYACAĞIZ SONRASI HER ŞEY DEĞİŞTİ’
KCK operasyonlarında talimatları verip daha sonra tüm suçu Cemaat’ten olduğu iddia edilen bürokratlara kesen Erdoğan, bu kez de suçu HDP’li vekillere yıktı ve ‘Kandil’den talimat alıyorlar’ suçlamasını yaptı.
Yani Erdoğan tarafından kullanılanlar listesine HDP’li siyasiler de eklenmiş oldu. 15 Temmuz olmasaydı belki de Güneydoğu’da yaşanan olaylar, düz edilen şehirlerden dolayı bazı generaller, polis şefleri ‘Erdoğan’ı aldatanlar’ listesine eklenecekti.
‘Aldatıldım’ bahanesinin ardına sığınan ama aslında herkesi ‘aldatan’ Erdoğan çok sayıda HDP’li siyasetçi ve belediye başkanının hapse girmesine yol verdi.
Özetlemek gerekirse…
Demirtaş’ın mahkemede söyledikleri tarihi öneme sahip.
Keşke başlamışken ‘diğer detayları’ da anlatsa. Mesela Öcalan’la kim neyin pazarlıklarını yaptı, hangi şartlarda ve ne zaman serbest kalacağı sözü verildi?
Paris Suikastları kimin talimatıyla oldu?
O döneme dair sorulacak çok soru var.
Fakat Demirtaş’ın şu ana kadar söyledikleri bile Türkiye’nin beka sorunu olan Kürt meselesinin Erdoğan’ın siyasi hedefleri uğruna nasıl istismar edildiğini teyit ediyor.
Erdoğan’ın aslında ‘Çözüm Süreci’ne hiçbir zaman inanmadığı, tek hedefinin seçimler olduğunu yakın halkasında olan herkes biliyordu. Hatta o dönemde ‘seçimden sonra süreci Cemaat sabote etti deriz’ diyen ‘danışmanlar’ da vardı.
Erdoğan PKK ile kavga ederken de müzakere ederken de aldanmadı, bilerek ve iradi olarak yaptı.
Tek önceliği sandık-koltuk denklemiydi. Bu ‘politika’nın risklerine dair uyarı yapanlar ise ‘hain’ ilan edildi.
Demirtaş’ın anlatımları ‘Çözüm Süreci’nin bilinmeyenlerini öğrenmemiz için fırsat olabilir. Şahitlerin çoğu hala Ankara’da. Bir kısmı cezaevinde ama yaşıyorlar. Türk halkının o dönemde ne olduğunu öğrenmeye hakkı var.
O dönem Ankara’da olan birisi olarak şu kadarını söyleyebilirim: İmralı-AKP hattında yaşananlar Bizans oyunlarını aratacak türden.
[Adem Yavuz Arslan] 21.2.2018 [TR724]
Yılların saygın gazetecisi Mustafa Ünal, Başkent’e dair tecrübelerini anlattıktan sonra “Ayak oyunları bakımından İstanbul’a ‘Bizans’ derler ama unutma İstanbul Bizans ise Ankara ‘Kahpe Bizans’tır” demişti.
Gerçekten de Ankara Temsilciliği yaptığım 7 yıl boyunca Mustafa Ünal’ın tarif ettiği ‘Kahpe Bizans’ın envai çeşit örneğini gördüm, yaşadım, duydum.
En başta bana bu tavsiyeleri yapan Mustafa Ünal’ın ‘terörist’ suçlaması ile şu anda Silivri zindanlarında olması bu ‘kahpeliği’ teyit etmeye yeter de artar.
Düşünsenize: Erdoğan ve Gül’ün en zor zamanlarında yanında olan, 30 küsur yıllık gazetecilik hayatını tertemiz geçirmiş Mustafa Ünal zindanda, AKP’ye kapatma davası açılında kadeh tokuşturup ‘çak’ yapanlar şimdi Erdoğan’ın uçağında!
DEMİRATAŞ PERDEYİ ARALADI
Bana bugün Ankara’nın ‘kahpe Bizans’lığını hatırlatan olay ise Selahattin Demirtaş’ın ifadeleri.
Demirtaş’ın savunması perde gerisinde başka işler yapıp mikrofonlara tam tersi demeçler veren siyasileri deşifre etmiş oldu.
Türkiye’nin en büyük üçüncü partisinin yakın zamana kadar eş genel başkanlığını yapmış bir ismin her biri manşetlik ifadelerinin ortalığı karıştırması gerekirdi fakat medya tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için Demirtaş’ın ifadelerini çok az kişi duyabildi.
HDP eş başkanı iken bir türlü mahkemeye ‘getirilemeyen’ Demirtaş, başkanlıktan indikten sonra hakim önüne çıkabildi. 15 aydır tutuklu olan Demirtaş’ın savunmasında verdiği detaylar en yalın ifadesiyle ‘AKP iktidarının, Kürt sorununu kendi çıkarları için nasıl istismar ettiğini’ gözler önüne serdi.
Demirtaş’ın savunmasından üç başlığa özellikle dikkat çekmek istiyorum:
1- “2010 referandumunda partim boykot kararı aldı. Bizim üzerimizde ‘evet’ oyu verilmesi için baskı oluşturuldu. Ne yaptılar biliyor musunuz? ‘Bunlar İmralı’dan talimat alıyor’ diyorlardı ya. Abdullah Öcalan’ın el yazısıyla Bakanın kendisi İmralı’dan yazı getirdi. Bana getirdi. Niye, referandumda hem parlamentoda hem dışarıda ‘evet’ oyu vermemiz için. İnkar ederlerse tanıkları burada dinleteceğim.”
2-“2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi. 2014’te de İmralı çözüm süreci vardı. Hiçbir şekilde Cumhurbaşkanı adayı olma talebim yoktu. Ama partim beni aday gösterme kararı aldı. Onur duydum. Ne yaptı, İmralı üzerinde adaylığımı geri çekme baskısı yaptı. Tanıkları var. Devlet adına görüşmeyi yürüten heyet, ‘Beyefendi (Erdoğan) çok rahatsız oldu adaylığınızdan, hem çözüm süreci yürütüyor hem niye aday oldunuz’ dedi.”
3- “7 Haziran seçiminde parti olarak seçime girmeyelim diye İmralı üzerinden bize baskı yapmaya kalkıştılar. Devlet, İmralı Heyeti; ‘Çözüm sürecine aykırıdır’ dedi. ‘20-25 milletvekili neyinize yetmiyor, bağımsız girersiniz’ dedi.”
Demirtaş’ın ifadelerinde Çözüm Süreci ve İmralı-Kandil hattına dair başka çarpıcı detaylar da var.
Normal şartlarda bu ifadelerin siyaseti alt üst etmesi gerekirdi.
Fakat iktidar cephesi sanki bu ifadeler yokmuş gibi davranıyor. Bağımsız medya kalmadığı içinde kimse iktidar partisinden bir isme ‘Öcalan’dan talimat getirdiniz mi?’ ya da ‘Seçimlere müdahale etmek için PKK ile pazarlık yaptınız mı?’ diye soramıyor.
Demirtaş önümüzdeki duruşmalarda Çözüm Süreci’ne dair bilinmeyen detayları açıklar mı bilemiyorum.
Temennim açıklaması yönünde.
Böylece Kürt sorunu gibi hayati bir meselenin iktidar cephesinde nasıl istismar edildiğini herkes daha iyi görmüş olur.
Zira o döneme dair bilinenler, bilinmeyenlerin yanında bir şey ifade etmiyor. Mesela PKK ile görüşmeler aslında 2007’de bizzat Erdoğan’ın talimatı ile dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner tarafından başlatılmıştı.
Bir devletin terör örgütü ile görüşmesinde bir anormallik yok. Terör örgütleriyle mücadelenin bir parçası da müzakere yürütmektir.
Ancak Erdoğan’ın Çözüm Süreci’nin çok temel bir sorunu vardı.
Derdi terörü bitirmek, Kürt sorununu çözmek falan değildi.
Selahattin Demirtaş’ın ifadelerinde açıkça görülebileceği gibi her şeyi tamamen siyaseti maniple etmek, kendi iktidarını korumak için yaptı.
Bunun içinde özellikle MİT’i aktif olarak kullandı.
Ankara Temsilcisi olduğum dönemde bu konuda MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile uzun konuşmalarım olmuştu. Konuşmalarımız ‘off the record’ yani yazılmamak kaydıyla olduğu için meslek ahlakı gereği detaylarını yazmayacağım.
Fakat Fidan’ın anlatımları ile Demirtaş’ın ifadelerinin örtüştüğünü söyleyebilirim.
Bu noktada şöyle bir savunma olabilir: “Her iktidar, iktidarının devamını ister ve bunun için politik manevralar yapabilir. Hükümetin de seçimleri kazanmak için PKK’yı oyalama ve kafa karıştırma taktikleri uygulaması normaldir.”
Ortada yitirilen canlar olmasa pekala bu argüman tartışılabilirdi. Fakat bu politikanın ‘maliyeti’ çok ağır oldu. O dönem uygulanan politikaların ‘gelecekteki maliyetleri’ ise tahmin bile edilemiyor.
Bu argümanın ne kadar sağlıklı olduğuna dair yorumu okuyucuya bırakıp ‘Çözüm Süreci’ne dair bazı anekdotlara gelmek istiyorum.
Öcalan ile AKP hükümeti arasındaki müzakereler çok sıkı yürütülüyordu. Sayısız görüşme yapılmıştı. Hatta Öcalan’ın açıklamaları iktidara mensup kalemlerce ‘edit’ edilir olmuştu.
Mesela meşhur 21 Mart 2013 tarihli Nevruz mektubu böyleydi.
İmralı’dan gelen mektubun AKP’li Yalçın Akdoğan tarafından ‘edit’ edildikten sonra tekrar İmralı’ya gönderildiği ve Öcalan’ın da ‘olur’ verdiği Ankara’da ‘herkesin bildiği sırlardan’dı.
Yine aynı dönemlerde kapalı kapılar ardında güvenlik bürokrasisine ‘hepsini tutuklayın, KCK operasyonlarını çok önemsiyorum’ diyen Erdoğan ve AKP’li bakanların mikrofonlara gelince ‘operasyonlara karşıyım’ dediğine şahit olmuş çok kişi var.
Mesela herkesin kafasına kazınan ‘elleri kelepçeli HDP’li siyasiler’ görüntüsünün failinin AKP’li bir bakan olduğu da güvenlik bürokrasisinde çok konuşulmuştu.
‘Dolmabahçe Mutabakatı’ açıklaması ‘kimin hangi koltuğa oturacağına’ kadar Erdoğan’ın belirlediği, yönettiği bir süreçti. İktidar medyası manşetlere taşıyıp ‘büyük müjde’ olarak vermişti. Fakat ‘kimin hangi koltuğa oturacağına’ dahi karar veren Erdoğan, buradaki rolünü de inkar etti.
Oysa ki Demirtaş’ın mahkeme salonunda anlattığı gibi İmralı ile AKP arasında süren müzakerelerde HDP’li siyasiler ‘aracı’ydı. Bir nevi posta güvercini oldular. Erdoğan’ın bilgisi ve onayı ile Kandil’e gittiler. İmralı’dan ve Kandil’den servis edilen fotoğraflar da bizzat iktidarın onayı ile gerçekleşti.
Ancak ne zaman ki Demirtaş ‘seni başkan yaptırmayacağız’ dedi o zaman işin rengi değişti.
‘SENİ BAŞKAN YAPTIRMAYACAĞIZ SONRASI HER ŞEY DEĞİŞTİ’
KCK operasyonlarında talimatları verip daha sonra tüm suçu Cemaat’ten olduğu iddia edilen bürokratlara kesen Erdoğan, bu kez de suçu HDP’li vekillere yıktı ve ‘Kandil’den talimat alıyorlar’ suçlamasını yaptı.
Yani Erdoğan tarafından kullanılanlar listesine HDP’li siyasiler de eklenmiş oldu. 15 Temmuz olmasaydı belki de Güneydoğu’da yaşanan olaylar, düz edilen şehirlerden dolayı bazı generaller, polis şefleri ‘Erdoğan’ı aldatanlar’ listesine eklenecekti.
‘Aldatıldım’ bahanesinin ardına sığınan ama aslında herkesi ‘aldatan’ Erdoğan çok sayıda HDP’li siyasetçi ve belediye başkanının hapse girmesine yol verdi.
Özetlemek gerekirse…
Demirtaş’ın mahkemede söyledikleri tarihi öneme sahip.
Keşke başlamışken ‘diğer detayları’ da anlatsa. Mesela Öcalan’la kim neyin pazarlıklarını yaptı, hangi şartlarda ve ne zaman serbest kalacağı sözü verildi?
Paris Suikastları kimin talimatıyla oldu?
O döneme dair sorulacak çok soru var.
Fakat Demirtaş’ın şu ana kadar söyledikleri bile Türkiye’nin beka sorunu olan Kürt meselesinin Erdoğan’ın siyasi hedefleri uğruna nasıl istismar edildiğini teyit ediyor.
Erdoğan’ın aslında ‘Çözüm Süreci’ne hiçbir zaman inanmadığı, tek hedefinin seçimler olduğunu yakın halkasında olan herkes biliyordu. Hatta o dönemde ‘seçimden sonra süreci Cemaat sabote etti deriz’ diyen ‘danışmanlar’ da vardı.
Erdoğan PKK ile kavga ederken de müzakere ederken de aldanmadı, bilerek ve iradi olarak yaptı.
Tek önceliği sandık-koltuk denklemiydi. Bu ‘politika’nın risklerine dair uyarı yapanlar ise ‘hain’ ilan edildi.
Demirtaş’ın anlatımları ‘Çözüm Süreci’nin bilinmeyenlerini öğrenmemiz için fırsat olabilir. Şahitlerin çoğu hala Ankara’da. Bir kısmı cezaevinde ama yaşıyorlar. Türk halkının o dönemde ne olduğunu öğrenmeye hakkı var.
O dönem Ankara’da olan birisi olarak şu kadarını söyleyebilirim: İmralı-AKP hattında yaşananlar Bizans oyunlarını aratacak türden.
[Adem Yavuz Arslan] 21.2.2018 [TR724]
Faili meçhul çetesinin ardında bıraktığı izler [Erdoğan'ın Kirli Türkiye'si -7] [Erman Yalaz]
“Eli silahlı kişilerin benim kuzumu kaçırmaya ne hakkı var. Kolumuz kanadımız kırıldı. Ölü mü, sağ mı, diri mi vicdan sahibi yetkililere sesleniyorum, yalvarıyorum, kanser hastası bir insanım, sağımda solumda kimsem yok. Dayanamadım, dayanacak gücüm kalmadı…” Kanser tedavisi gören yüreği yanan bir ananın, Transporter çetesinin son mağduru Ümit Horzum’un annesinin sözleri bunlar.
YÜREĞİ YANAN BİR ANA, EŞ VE ÇOCUKLARI….
“Her geçen gün eşimin hayatından endişem artarken çocuklarıma karşı gücüm tükeniyor… Ben ihraç olmuş bir elektrik elektronik mühendisiyim. Bugüne kadar kimsenin beni hor görmesine ve ezmesine izin vermedim. Onurumla yaşadım. Şimdi bir polis memuru ya da bir başçavuş ya da bir zabıt katibi tarafından acımın alay konusu edilerek beni adeta kapı dışarı etmelerinden müthiş rahatsız oluyor ve kendimi zor tutuyorum. Bir gün çıldırıp ortalığı ayağa kaldıracağım diye korkuyorum. Gördüğüm muameleler inanın çok saygısızca ve acıları körükler nitelikte. Çocuklarımın başında olmak için alttan alıyor Rabbime havale ediyorum. Tek gayretim var eşimi sağ salim bulmak.”
Bu cümleler de 6 Aralık’tan bu yana jandarma, polis, savcılık uğramadık yer bırakmayan, sokak sokak gezerek eşinin kayboluşuna dair delilleri toplamaya çalışan iki çocuk annesi Horzum’un eşine ait. Türkiye Akreditasyon Kurumu’nda Uzman Yardımcısı olarak çalışan Ümit Horzum, 672 sayılı KHK ile ihraç edilen binlerce memurdan biriydi.
YENİMAHALLE’DEKİ SON KAÇIRMA OLAYI
15 Temmuz’dan sonra asılsız ihbarlarla birçok arkadaşı gözaltına alınmıştı. Ümit Bey eşine ve çocuklarına zarar gelmemesi adına kenara çekilmişti. Nitekim 17 Ağustos 2016 günü, bir ihbar üzerine Ümit Horzum’u gözaltına almak için evine Jandarma tarafından baskın yapıldı. Ümit Bey evde yoktu. O günden sonra da tamamen ortadan kaybolmak zorunda kaldı. Ailesini zaman zaman görebiliyordu. Ta ki 6 Aralık 2017 Çarşamba günü akşamına kadar. O akşam saat 18:00’de Ankara Yenimahalle A City Alışveriş merkezinin yanıbaşından Transporter çetesi tarafından kaçırıldı.
Aynur Hanım o günden sonra eşinin bulunabileceği yerleri taradı: hastaneler, karakollar, jandarma, savcılıklar… Yüzüne kapanan kapılar. ‘Eşin F..ö suçlamasıyla aranıyormuş’ diye başlayıp, saklanmıştır, yurtdışına kaçmıştır senaryoları yazılıyordu. Yenimahalle İlçe Jandarma Komutanlığı’ndaki bir görevli, görevini yapıp araştırmak soruşturmak açmak yerine, “eşinin peşini bırak, bu adam müebbetlik örgüt yöneticisi bundan sana hayır gelmez” ifadelerini bile kullanmıştı. Kaçırma yerine kayıp diye geçirebilmişti olayı kayıtlara. Evrakın üstünde ‘soruşturma/müracaat tarihi ve sayısı’ gibi olmazsa olmazlar bile işlenmemişti.
Ankara Cumhuriyet Savcılığında ise bir savcı günlerce eşini arayan çocukları ve kanserli bir hastayı da ikna ve teskin etmeye çalışan Aynur Horzum’a “örgüt kaçırmıştır veya infaz etmiştir” diyecek kadar duyarsızlaşmıştı. “Eşimi örgüt kaçırdı ise bulmak sizin vazifeniz değil mi?” diyebilmişti sadece. Müracaat savcısına alınan bir evrak numarası ile dosya açılmıştı, ‘soruşturma numarası vermem, peşine düşmem’ diyecekti aynı kişiler.
GÜNLER SONRA PETROL İSTASYONUNDA BULUNAN İZLER
Aynur Horzum, plaka tanıma sistemleri ve MOBESE’lerle donanmış başkentte eşinin izine en son bir petrol istasyonundaki görgü tanıkları sayesinde ulaştı. Ümit Horzum, Samsun yolu Turgut Özal Bulvarındaki Opet’e ait petrol istasyonundan kaçırılmadan bir gün önce aracına benzin almıştı. Ankara’da polisin tespit edemediği bir veriye kendi imkanlarıyla ulaşan Aynur Hanım, “Yakıt bilgileri şu şekildedir; Tarih: 05.12.2017 saat 20.15 Fiş No: 639004 Yakıt Cinsi: motorin Miktar: 53.73 lt Tutar: 274.02 TL Araç Plakası: 20 H 1931” şeklinde sıraladığı bilgileri savcılık ve soruşturma dosyasına aldırmak için uğraştı günlerce. Sonra Ankara Valiliği ve emniyet yetkililerine duyurabilmek için onları etiketleyerek Twitter’dan paylaşmak zorunda kaldı. Emniyet istese eliyle koymuş gibi bulabileceği failleri araştırma gereği duymuyordu. Bu duyarsızlık 2.5 aydır sürüyor…
GÜLTEKİN’İ TAKİP EDEN SİLÜETLER VE KAMERA KAYITLARI
Bu duyarsızlık açık delilleri ortaya çıkmış dosyalarda da devam ediyor. Örneğin Mustafa Özgür Gültekin dosyasında apaçık ve çok güçlü deliller var. Horzum gibi devlet memuru olan bir başka isim Mustafa Özgür Gültekin de tam bir yılı aşkındır aranıyor. Rekabet Kurumu çalışanı Gültekin, 21 Aralık 2016 günü saat 18.15 sularında Ankara Beytepe mevkinde işyerine yakın bir marketin önünden arabasına bineceği sırada 4 araçlı bir grup tarafından siyah bir Volkswagen Transporter model bir araca zorla bindirilerek kaçırıldı. Soğuk kış gününde karanlık çete yine işbaşındaydı. Gültekin’in izlenme ve neredeyse kaçırılma görüntülerinin birebir dökümü ve kayıtları bulundu.
EMNİYETTEN GELEN TEHDİTLER
Ailelerin ve avukatları gayretiyle Gültekin’in kaçırılmasına dair güvenlik kamerası kayıtları bulundu. Kayıtlarda kaçıran kişilerin silüetleri, araçları hatta plakaları açık şekilde belli oluyordu. Polis Gültekin’in kimlerce kaçırıldığına ilişkin soruşturma yürütmedi. O dönemde Gültekin’in ortadan kaybolmasıyla ilgili Rekabet Kurumu da girişimlerde bulundu. Ancak Emniyet Kaçakçılık ve Organize Şube’den bir ekibin kurumu ziyaret ederek, “bu işle biz ilgileniyoruz, sizin ilgilenmenize gerek yok” diyerek kurumdaki arkadaşlarını ve çalışanları uyarmıştı.
Yine bir yıl önce Batıkent Metro İstasyonu’ndan kaçırılan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu çalışanı Hüseyin Kötüce’den de haber alınamıyor. Kötüce, 28 Şubat 2017 günü Ankara Batıkent metro istasyonu otoparkından saat 19:00 civarında kaçırıldı. Kötüce’nin aracında arka koltukta pardösüsü ve bir yaş pasta bulunmuştu. Bir kış günü onun dalgınlığından yararlananların tuzak kurmak için beklediklerini bilmiyordu. Evine ya da bir ziyarete hazırlanıyordu belki de. Ama herkesin gözü önünde kaçırılmıştı.
DELİL KARARTIYORLAR
MİT’ten ihraç edilen Mesut Geçer de geçen sene Mart ayında Yenimahalle Çakırlar semtinden kaçırıldı. 26 Mart 2017 günü arabası durdurulan Geçer’den o günden sonra haber alınamadı. Ailesinin, eski bir MİT çalışanı olması nedeni ile teşkilata başvuruları tıpkı Ayhan Oran dosyasında olduğu gibi duvara çarpmıştı. Emniyet, Savcılık ve Jandarmaya müracaatta bulunulmasına rağmen bugün Mesut Geçer’in hayatta olup olmadığı bile bilinmiyor.
ÇETENİN ARDINDA BIRAKTIĞI İZLER NELER?
Yazı dizimizin başından beri vurguladığımız ve yukarıda son üç mağdurun ve ailelerinin yaşadıklarını sıraladığımız örneklerde olduğu gibi bir çok ortak ihmal ve delil karartma süreci bulunuyor.
İlk ortaklık hazırlık süreci. Bütün kaçırılma olaylarının öncesinde bir ekibin takip ve hazırlığı vardı. Kaçırılan ve sadece resmi kayıtlarda 13 kişi olarak zikredilen bu isimlerin ev ya da meşhur tanımıyla ‘gaybubet’ adreslerinin belirlenmesi ancak istihbari bilgiler, teknik takip ve izlemeyle yapılabilecek şeyler. Eldeki verilere göre, hiçbir olay tesadüflerle meydana gelmemiş. Örneğin Önder Asan, Ümit Horzum evleri dışında başka bir adresteyken bile tespit edilmiş. Siyah minibüs çetesinin kaçırma olayları esnasında, görgü şahitleri ya da herhangi terslikle karşılaştıklarında söyledikleri ilk şey ‘polis’ olduklarıydı. Bir başka ortaklık ise şahitlerden dahi çekinmeden kaçırma eylemleri yapılmasıydı. Bir okulun bahçesinin yanıbaşında, oğlunun veya mahalle sakinlerinin gözü önünde ‘polis ve güvenlikçi’ kimliğine sığınılarak yapılan bu illegal işler 155 kayıtları gibi hukukta kaçışı olmayan; kesin delillere rağmen soruşturmaya konu edilmiyor.
İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELEDE HİZBULVAHŞETİ BİLE GEÇTİLER
Etkin soruşturma yürütülmezken, emniyet ve adli mekanizmanın soruşturma için delil, ifade, kamera görüntüsü toplamaması, görgü tanıklarını kayda almaması; ailelerin gayreti dışında kolluk ve koğuşturma makamlarının parmağını dahi kımıldatmaması en hafif ve hukuki tabiriyle görevi ihmal suçu demek. Bu aynı zamanda işlenen tüm insanlık suçlarının ortağı olmak anlamına da geliyor.
Olayın bir de ailelere baskıya, hatta susturmaya dönük yönü var. Görünürde soruşturmalarla aileler ve yaşanan kaçırılma hadiselerinin görmezlikten gelinmesi, soruşturulmaması, tam tersine ailelerin, eşlerin, ana babaların soruşturulması ve tehdit edilmesi bir başka hukuksuzluk. Turgut Çapan’ın eşi Ülkü Çapan’ın 10, 23 ve 26 Nisan 2017’de üç ayrı zaman dilimiinde polis aramaları ve sorgularından geçirilmesi örneklerden sadece biri. Ailelerin sosyal medya, konuya ilgili siyasiler ve medya kuruluşları dışında müracaat noktası bulamaması; demokrasi ve özgürlüklerin linç edilip yok edildiği Türkiye’yi uluslararası alanda da tam bir ‘karanlık ülke’ konumuna getiriyor.
Önder Asan’ın yaşadığı 42 günlük işkence süreci, 1.5 metrekarelik hücrede tutulma işkencesi, ayakları ve elleri arkasından bağlı ve diz çökmüş vaziyette günlerce bekletilmek suretiyle (Hizbullah’ın bir dönem vahşice domuz bağı diye tabir edilen işkencesinin aynısı) işkence edilmesi, dayak, elektrik, suyla boğma, küfür ve psikolojik hakaret ve ilaç kullanımı gibi kanun dışı sorgu yöntemlerinin bırakın hukuk devletini, üçüncü dünya ülkelerinde bile artık yeri yok. Aileler gibi mağdurların veya mağdur yakınlarının avukatlarının da benzer baskıya uğraması hukuka ve adalete erişim açısından tartışmasız hukuk ihlalleriyle dolu. Asan’ın avukatı Burak Çolak’ın gözaltına alınıp, kamuoyu tepkisi üzerine serbest bırakılması bu örneklerden sadece biri.
AKP’NİN KORUMA KALKANI KANUNLARI
MİT ve Emniyet ile irtibatlı bu çetenin AKP hükümetinin 15 Temmuz öncesi ve sonrası yaptığı bir dizi düzenlemeden güç aldığı apaçık ortada. Hatırlanacağı üzere illegal faaliyetler yürüttüğü ortaya çıkan MİT’e yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 7 Şubat 2012 tarihinde yapılan operasyon sonrası Erdoğan ve AKP hükümeti bir dizi yasal düzenleme yaparak MİT’e sınırsız yetkiler tanımış,dokunulmazlık yetkisi vermişti. Kamuoyunda 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri Ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun “Soruşturma izni ve yargılama” başlıklı 26’ıncı maddesiyle MİT’e suç işleme özgürlüğü getirildi.
İLLEGAL SORGULAMA İTİRAFI VE MEDYA TETİKÇİLERİ
Savcı, emniyet, jandarma gibi insanların can ve mal güvenliğinden mesul yapı ve kişilerin duyarsızlıklarını örten büyük operasyonlar ise kamuoyunu yönlendiren isimlerce, çoğunlukla gazeteci görünümlü, medya silahşörleri eliyle yapıldı/yapılıyor. Çetenin medya ve parti ayağındaki destekçileri az çok kamuoyunca da biliniyor. Onlardan biri MİT ile irtibatlı olarak çalıştığı bilinen Sabah gazetesi çalışanı Abdurrahman Şimşek. A Haber TV’deki canlı yayında kaçırılma olaylarıyla ilgili 28 Temmuz 2017 tarihli programda Şimşek açıkça illegaliteyi savunup deşifre etmişti. Şimşek, “Aslında Milli İstihbarat Teşkilatı bu şahsı yakalıyor, illegal sorguluyor daha sonra devletin Emniyet Teşkilatına devrediyor” diyordu. Ama ortada 2 yıldır haber alınamayan insanlar vardı; haklarında soruşturma ya da dava varsa gitmeleri gereken yer adliye koridorlarıydı, işkence merkezleri değil. İllegal sorguyu, kaçırılmayı savunan bir gazeteci hangi devletten bahsediyordu?
Aynur Horzum, kaçırılan eşi ile ilgili müracaatları yaparken, AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Cem Küçük, bir televizyon kanalında Gülen Cemaati mensuplarına yönelik açıklamalarından bahisle “devlet almıştır” ifadelerini kullanıyordu. Hatırlanacağı üzere Küçük, ayrıca Gülen Cemaati mensuplarının konuşturulması için her türlü işkence yöntemlerinin uygulanması gerektiğini de savunmuştu. Adam kaldırmak, gerekirse öldürmekten bahsediyordu.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen ve konuşmalarının metin yazarlığını yapan AKP Milletvekili Aydın Ünal da “yargısız infaz” ifadeleri kullanarak işkenceleri, suçu meşrulaştırma, cemaati ve aileleri açıkça tehdit etme peşindeydi. Çetenin bir kanadında siyaset ve medya vardı. Saray’a sırtını yaslamış Çiftlik’lerde işkence yapan, zorla adam kaçırarak insanlık onurunu çiğneme görevi çetenin diğer kanadına düşüyordu.
YARIN: ÇETE GÜCÜNÜ KİMDEN ALIYOR?
[Erman Yalaz] 21.2.2018 [TR724]
YÜREĞİ YANAN BİR ANA, EŞ VE ÇOCUKLARI….
“Her geçen gün eşimin hayatından endişem artarken çocuklarıma karşı gücüm tükeniyor… Ben ihraç olmuş bir elektrik elektronik mühendisiyim. Bugüne kadar kimsenin beni hor görmesine ve ezmesine izin vermedim. Onurumla yaşadım. Şimdi bir polis memuru ya da bir başçavuş ya da bir zabıt katibi tarafından acımın alay konusu edilerek beni adeta kapı dışarı etmelerinden müthiş rahatsız oluyor ve kendimi zor tutuyorum. Bir gün çıldırıp ortalığı ayağa kaldıracağım diye korkuyorum. Gördüğüm muameleler inanın çok saygısızca ve acıları körükler nitelikte. Çocuklarımın başında olmak için alttan alıyor Rabbime havale ediyorum. Tek gayretim var eşimi sağ salim bulmak.”
Bu cümleler de 6 Aralık’tan bu yana jandarma, polis, savcılık uğramadık yer bırakmayan, sokak sokak gezerek eşinin kayboluşuna dair delilleri toplamaya çalışan iki çocuk annesi Horzum’un eşine ait. Türkiye Akreditasyon Kurumu’nda Uzman Yardımcısı olarak çalışan Ümit Horzum, 672 sayılı KHK ile ihraç edilen binlerce memurdan biriydi.
YENİMAHALLE’DEKİ SON KAÇIRMA OLAYI
15 Temmuz’dan sonra asılsız ihbarlarla birçok arkadaşı gözaltına alınmıştı. Ümit Bey eşine ve çocuklarına zarar gelmemesi adına kenara çekilmişti. Nitekim 17 Ağustos 2016 günü, bir ihbar üzerine Ümit Horzum’u gözaltına almak için evine Jandarma tarafından baskın yapıldı. Ümit Bey evde yoktu. O günden sonra da tamamen ortadan kaybolmak zorunda kaldı. Ailesini zaman zaman görebiliyordu. Ta ki 6 Aralık 2017 Çarşamba günü akşamına kadar. O akşam saat 18:00’de Ankara Yenimahalle A City Alışveriş merkezinin yanıbaşından Transporter çetesi tarafından kaçırıldı.
Aynur Hanım o günden sonra eşinin bulunabileceği yerleri taradı: hastaneler, karakollar, jandarma, savcılıklar… Yüzüne kapanan kapılar. ‘Eşin F..ö suçlamasıyla aranıyormuş’ diye başlayıp, saklanmıştır, yurtdışına kaçmıştır senaryoları yazılıyordu. Yenimahalle İlçe Jandarma Komutanlığı’ndaki bir görevli, görevini yapıp araştırmak soruşturmak açmak yerine, “eşinin peşini bırak, bu adam müebbetlik örgüt yöneticisi bundan sana hayır gelmez” ifadelerini bile kullanmıştı. Kaçırma yerine kayıp diye geçirebilmişti olayı kayıtlara. Evrakın üstünde ‘soruşturma/müracaat tarihi ve sayısı’ gibi olmazsa olmazlar bile işlenmemişti.
Ankara Cumhuriyet Savcılığında ise bir savcı günlerce eşini arayan çocukları ve kanserli bir hastayı da ikna ve teskin etmeye çalışan Aynur Horzum’a “örgüt kaçırmıştır veya infaz etmiştir” diyecek kadar duyarsızlaşmıştı. “Eşimi örgüt kaçırdı ise bulmak sizin vazifeniz değil mi?” diyebilmişti sadece. Müracaat savcısına alınan bir evrak numarası ile dosya açılmıştı, ‘soruşturma numarası vermem, peşine düşmem’ diyecekti aynı kişiler.
GÜNLER SONRA PETROL İSTASYONUNDA BULUNAN İZLER
Aynur Horzum, plaka tanıma sistemleri ve MOBESE’lerle donanmış başkentte eşinin izine en son bir petrol istasyonundaki görgü tanıkları sayesinde ulaştı. Ümit Horzum, Samsun yolu Turgut Özal Bulvarındaki Opet’e ait petrol istasyonundan kaçırılmadan bir gün önce aracına benzin almıştı. Ankara’da polisin tespit edemediği bir veriye kendi imkanlarıyla ulaşan Aynur Hanım, “Yakıt bilgileri şu şekildedir; Tarih: 05.12.2017 saat 20.15 Fiş No: 639004 Yakıt Cinsi: motorin Miktar: 53.73 lt Tutar: 274.02 TL Araç Plakası: 20 H 1931” şeklinde sıraladığı bilgileri savcılık ve soruşturma dosyasına aldırmak için uğraştı günlerce. Sonra Ankara Valiliği ve emniyet yetkililerine duyurabilmek için onları etiketleyerek Twitter’dan paylaşmak zorunda kaldı. Emniyet istese eliyle koymuş gibi bulabileceği failleri araştırma gereği duymuyordu. Bu duyarsızlık 2.5 aydır sürüyor…
GÜLTEKİN’İ TAKİP EDEN SİLÜETLER VE KAMERA KAYITLARI
Bu duyarsızlık açık delilleri ortaya çıkmış dosyalarda da devam ediyor. Örneğin Mustafa Özgür Gültekin dosyasında apaçık ve çok güçlü deliller var. Horzum gibi devlet memuru olan bir başka isim Mustafa Özgür Gültekin de tam bir yılı aşkındır aranıyor. Rekabet Kurumu çalışanı Gültekin, 21 Aralık 2016 günü saat 18.15 sularında Ankara Beytepe mevkinde işyerine yakın bir marketin önünden arabasına bineceği sırada 4 araçlı bir grup tarafından siyah bir Volkswagen Transporter model bir araca zorla bindirilerek kaçırıldı. Soğuk kış gününde karanlık çete yine işbaşındaydı. Gültekin’in izlenme ve neredeyse kaçırılma görüntülerinin birebir dökümü ve kayıtları bulundu.
EMNİYETTEN GELEN TEHDİTLER
Ailelerin ve avukatları gayretiyle Gültekin’in kaçırılmasına dair güvenlik kamerası kayıtları bulundu. Kayıtlarda kaçıran kişilerin silüetleri, araçları hatta plakaları açık şekilde belli oluyordu. Polis Gültekin’in kimlerce kaçırıldığına ilişkin soruşturma yürütmedi. O dönemde Gültekin’in ortadan kaybolmasıyla ilgili Rekabet Kurumu da girişimlerde bulundu. Ancak Emniyet Kaçakçılık ve Organize Şube’den bir ekibin kurumu ziyaret ederek, “bu işle biz ilgileniyoruz, sizin ilgilenmenize gerek yok” diyerek kurumdaki arkadaşlarını ve çalışanları uyarmıştı.
Yine bir yıl önce Batıkent Metro İstasyonu’ndan kaçırılan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu çalışanı Hüseyin Kötüce’den de haber alınamıyor. Kötüce, 28 Şubat 2017 günü Ankara Batıkent metro istasyonu otoparkından saat 19:00 civarında kaçırıldı. Kötüce’nin aracında arka koltukta pardösüsü ve bir yaş pasta bulunmuştu. Bir kış günü onun dalgınlığından yararlananların tuzak kurmak için beklediklerini bilmiyordu. Evine ya da bir ziyarete hazırlanıyordu belki de. Ama herkesin gözü önünde kaçırılmıştı.
DELİL KARARTIYORLAR
MİT’ten ihraç edilen Mesut Geçer de geçen sene Mart ayında Yenimahalle Çakırlar semtinden kaçırıldı. 26 Mart 2017 günü arabası durdurulan Geçer’den o günden sonra haber alınamadı. Ailesinin, eski bir MİT çalışanı olması nedeni ile teşkilata başvuruları tıpkı Ayhan Oran dosyasında olduğu gibi duvara çarpmıştı. Emniyet, Savcılık ve Jandarmaya müracaatta bulunulmasına rağmen bugün Mesut Geçer’in hayatta olup olmadığı bile bilinmiyor.
ÇETENİN ARDINDA BIRAKTIĞI İZLER NELER?
Yazı dizimizin başından beri vurguladığımız ve yukarıda son üç mağdurun ve ailelerinin yaşadıklarını sıraladığımız örneklerde olduğu gibi bir çok ortak ihmal ve delil karartma süreci bulunuyor.
İlk ortaklık hazırlık süreci. Bütün kaçırılma olaylarının öncesinde bir ekibin takip ve hazırlığı vardı. Kaçırılan ve sadece resmi kayıtlarda 13 kişi olarak zikredilen bu isimlerin ev ya da meşhur tanımıyla ‘gaybubet’ adreslerinin belirlenmesi ancak istihbari bilgiler, teknik takip ve izlemeyle yapılabilecek şeyler. Eldeki verilere göre, hiçbir olay tesadüflerle meydana gelmemiş. Örneğin Önder Asan, Ümit Horzum evleri dışında başka bir adresteyken bile tespit edilmiş. Siyah minibüs çetesinin kaçırma olayları esnasında, görgü şahitleri ya da herhangi terslikle karşılaştıklarında söyledikleri ilk şey ‘polis’ olduklarıydı. Bir başka ortaklık ise şahitlerden dahi çekinmeden kaçırma eylemleri yapılmasıydı. Bir okulun bahçesinin yanıbaşında, oğlunun veya mahalle sakinlerinin gözü önünde ‘polis ve güvenlikçi’ kimliğine sığınılarak yapılan bu illegal işler 155 kayıtları gibi hukukta kaçışı olmayan; kesin delillere rağmen soruşturmaya konu edilmiyor.
İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELEDE HİZBULVAHŞETİ BİLE GEÇTİLER
Etkin soruşturma yürütülmezken, emniyet ve adli mekanizmanın soruşturma için delil, ifade, kamera görüntüsü toplamaması, görgü tanıklarını kayda almaması; ailelerin gayreti dışında kolluk ve koğuşturma makamlarının parmağını dahi kımıldatmaması en hafif ve hukuki tabiriyle görevi ihmal suçu demek. Bu aynı zamanda işlenen tüm insanlık suçlarının ortağı olmak anlamına da geliyor.
Olayın bir de ailelere baskıya, hatta susturmaya dönük yönü var. Görünürde soruşturmalarla aileler ve yaşanan kaçırılma hadiselerinin görmezlikten gelinmesi, soruşturulmaması, tam tersine ailelerin, eşlerin, ana babaların soruşturulması ve tehdit edilmesi bir başka hukuksuzluk. Turgut Çapan’ın eşi Ülkü Çapan’ın 10, 23 ve 26 Nisan 2017’de üç ayrı zaman dilimiinde polis aramaları ve sorgularından geçirilmesi örneklerden sadece biri. Ailelerin sosyal medya, konuya ilgili siyasiler ve medya kuruluşları dışında müracaat noktası bulamaması; demokrasi ve özgürlüklerin linç edilip yok edildiği Türkiye’yi uluslararası alanda da tam bir ‘karanlık ülke’ konumuna getiriyor.
Önder Asan’ın yaşadığı 42 günlük işkence süreci, 1.5 metrekarelik hücrede tutulma işkencesi, ayakları ve elleri arkasından bağlı ve diz çökmüş vaziyette günlerce bekletilmek suretiyle (Hizbullah’ın bir dönem vahşice domuz bağı diye tabir edilen işkencesinin aynısı) işkence edilmesi, dayak, elektrik, suyla boğma, küfür ve psikolojik hakaret ve ilaç kullanımı gibi kanun dışı sorgu yöntemlerinin bırakın hukuk devletini, üçüncü dünya ülkelerinde bile artık yeri yok. Aileler gibi mağdurların veya mağdur yakınlarının avukatlarının da benzer baskıya uğraması hukuka ve adalete erişim açısından tartışmasız hukuk ihlalleriyle dolu. Asan’ın avukatı Burak Çolak’ın gözaltına alınıp, kamuoyu tepkisi üzerine serbest bırakılması bu örneklerden sadece biri.
AKP’NİN KORUMA KALKANI KANUNLARI
MİT ve Emniyet ile irtibatlı bu çetenin AKP hükümetinin 15 Temmuz öncesi ve sonrası yaptığı bir dizi düzenlemeden güç aldığı apaçık ortada. Hatırlanacağı üzere illegal faaliyetler yürüttüğü ortaya çıkan MİT’e yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 7 Şubat 2012 tarihinde yapılan operasyon sonrası Erdoğan ve AKP hükümeti bir dizi yasal düzenleme yaparak MİT’e sınırsız yetkiler tanımış,dokunulmazlık yetkisi vermişti. Kamuoyunda 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri Ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun “Soruşturma izni ve yargılama” başlıklı 26’ıncı maddesiyle MİT’e suç işleme özgürlüğü getirildi.
İLLEGAL SORGULAMA İTİRAFI VE MEDYA TETİKÇİLERİ
Savcı, emniyet, jandarma gibi insanların can ve mal güvenliğinden mesul yapı ve kişilerin duyarsızlıklarını örten büyük operasyonlar ise kamuoyunu yönlendiren isimlerce, çoğunlukla gazeteci görünümlü, medya silahşörleri eliyle yapıldı/yapılıyor. Çetenin medya ve parti ayağındaki destekçileri az çok kamuoyunca da biliniyor. Onlardan biri MİT ile irtibatlı olarak çalıştığı bilinen Sabah gazetesi çalışanı Abdurrahman Şimşek. A Haber TV’deki canlı yayında kaçırılma olaylarıyla ilgili 28 Temmuz 2017 tarihli programda Şimşek açıkça illegaliteyi savunup deşifre etmişti. Şimşek, “Aslında Milli İstihbarat Teşkilatı bu şahsı yakalıyor, illegal sorguluyor daha sonra devletin Emniyet Teşkilatına devrediyor” diyordu. Ama ortada 2 yıldır haber alınamayan insanlar vardı; haklarında soruşturma ya da dava varsa gitmeleri gereken yer adliye koridorlarıydı, işkence merkezleri değil. İllegal sorguyu, kaçırılmayı savunan bir gazeteci hangi devletten bahsediyordu?
Aynur Horzum, kaçırılan eşi ile ilgili müracaatları yaparken, AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Cem Küçük, bir televizyon kanalında Gülen Cemaati mensuplarına yönelik açıklamalarından bahisle “devlet almıştır” ifadelerini kullanıyordu. Hatırlanacağı üzere Küçük, ayrıca Gülen Cemaati mensuplarının konuşturulması için her türlü işkence yöntemlerinin uygulanması gerektiğini de savunmuştu. Adam kaldırmak, gerekirse öldürmekten bahsediyordu.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen ve konuşmalarının metin yazarlığını yapan AKP Milletvekili Aydın Ünal da “yargısız infaz” ifadeleri kullanarak işkenceleri, suçu meşrulaştırma, cemaati ve aileleri açıkça tehdit etme peşindeydi. Çetenin bir kanadında siyaset ve medya vardı. Saray’a sırtını yaslamış Çiftlik’lerde işkence yapan, zorla adam kaçırarak insanlık onurunu çiğneme görevi çetenin diğer kanadına düşüyordu.
Eşim Ümit Horzum’un kaçırıldığını öğrenen annesi, tedavisi olumlu gitmesine rağmen, olay sonrası, üzüntü ile hastalığının seyrinde olumsuzluklar yaşanmaya başladı.— Horzum Ailesi (@Uhorzum09) 22 Aralık 2017
Aile olarak eşimin acısına bir de kayınvalidemin hastalığındaki kötü gidişat eklendi.@MSTanrikulu@TopacaErcan pic.twitter.com/FFr6Q0trRf
YARIN: ÇETE GÜCÜNÜ KİMDEN ALIYOR?
[Erman Yalaz] 21.2.2018 [TR724]
Muhafazakar Kürtler gerçekten rahatsız mı? [Ebubekir Işık]
Özellikle, son bir yıldır AK Parti’nin Kürt meselesinde tekrar 1990’ların devlet geleneğine geri dönmesi ve Milliyetçi Hareket Partisi ile kamuoyuna malum bir ittifaka girişmesi, bu yeni birlikteliğin AK Parti’yi destekleyen Kürt seçmenini rahatsız ettiği şeklinde bir çok görüşün sadır olması sonucunu doğurdu. Hatta, kimi uzmanlar AK Parti’nin bu yeni Kürt karşıtı yaklaşımının yalnızca Türkiye sathı ile sınırlı kalmadığını, 25 Eylül 2017’de Irak Kürdistan’ında yapılan bağımsızlık referandumu ve devam etmekte olan Zeytin Dalı Operasyonu ile de sınır-aşırı bir hal aldığını ifade etmekteler.
Bununla birlikte, Erdoğan-Bahçeli birlikteliğinin Kürt seçmenin yoğun olduğu bölgelerde en çok da AK Parti’nin elini zayıflatacağını ifade edenler, bu argümanı Refah Partisi’nin 1991 yılında MHP ile yaptığı koalisyonu hatırlatarak dile getirmekteler. Gerçekten, 90’ların başında Kürt yoğun bölgelerde son derece güçlü olan ve Kürt sorununa dair dini motiflere sıklıkla atıfta bulunan Refah Partisi, MHP ile 1991 yılında yaptığı koalisyonun bir neticesi olarak Kürt seçmen tarafından cezalandırılmış ve ciddi oy kaybı yaşamıştı.
Peki ama bugün Erdoğan’ı destekleyen muhafazakar Kürt seçmen AK Parti’nin Kürt meselesinde MHP’leştiği son bir yılı referans alarak Erdoğan’ı 2019 yılında ki seçimlerde cezalandırır mı derseniz? Bu soruya cevap vermeden önce gelin Barış Süreci’nin bittiği günlerden bu tarafa muhafazakar Kürtlerin Erdoğan’ın Kürt meselesine dair ortaya koyduğu yaklaşıma verdikleri reaksiyonlar üzerinden bir değerlendirmede bulunalım.
‘Her şeye Rağmen’ Muhafazakar Kürtler Erdoğan’ı Desteklemeye Devam Ettiler
7 Haziran 2015’te HDP’nin yüzde 13,1 gibi tarihi bir oy alması neticesinde AK Parti’nin tek başına hükümet kurmak için gerekli çoğunluğu elde edememesinden bu tarafa onlarca menfur hadise yaşandı.
2012’de kamuoyundan ‘PKK ile görüşen alçaktır, haindir. Bunu ispatlayamazlarsa müfteridirler’ ifadeleri ile sır gibi saklanan ve PKK’yı bütün Kürtlerin temsilcisi olarak kabul eden bir yaklaşımla da olsa başlayan barış süreci, maalesef 2015 yılında birbirini tamamlayan iki gelişme ile sona erdi. Bir tarafta, yalnızca sol tandanslı ve seküler Kürtlerin değil aynı zamanda milyonlarca muhafazakar Kürt’ün de gün geçtikçe Selahattin Demirtaş ismi etrafında kenetlenmesi ve bunu büyük bir tehdit unsuru olarak gören AK Parti, diğer tarafta silahlı mücadeleyi şehirlere hendekler vasıtasıyla getirmek isteyen PKK faktörü. Maalesef, Barış Süreci bu iki aktörün bir takım siyasal hesaplarına kurban gitti.
Erdoğan liderliğindeki AK Parti’nin 7 Haziran 2015 seçimlerinden 16 Nisan 2017 cumhurbaşkanlığı referandumuna kadar geçen süreçte güvenlik bürokrasisinde yaptığı bir dizi değişiklikle 90’ların aşırı milliyetçi/ulusalcı kadrolarını tekrar iş başına getirerek doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerinde Suriye’yi aratmayacak hadiselere imza atması ve yarım milyonun üzerinde Kürt nüfusun aynen 1925 Şark Islahat Fermanı sonrası olduğu gibi ülkenin batı bölgelerine zorla göç ettirilmesi, muhafazakar Kürtlerin Erdoğan’ı desteklemesini engellemedi.
Kürt muhafazakar seçmenin Erdoğan’a olan bu desteğini HDP-PKK etkileşimine havale etmekte şüphesiz rasyonel bir yaklaşım olacaktır. Bilindiği üzere, Selahattin Demirtaş isminin haklı bir ün yapması ve hatta yer yer Abdullah Öcalan ismini gölgelemesinden rahatsız olan PKK ve parti içinde şahin kanadı temsilen eden bazı HDP’liler barış sürecinin bitmesinde en az AK Parti kadar menfi bir çalışma yürüttüler.
PKK’nın hendek stratejisine ve HDP’nin bu yanlışa destek vermesine bir tepki olarak 16 Nisan 2017 cumhurbaşkanlığı referandumunda Erdoğan’a destek veren Kürtlerin sayısı hiç beklenmedik bir şekilde arttı ve kimi uzmanlar Erdoğan’ın yüzde 51,45’lik bir oranla kıl payı kazandığı bu zaferin arkasında muhafazakar Kürtlerin ortaya koyduğu desteğin olduğunu vurgulamaktalar. Bu konuda KONDA ve Gezici araştırma şirketlerinin 2017 Mayıs ayında paylaştığı verilere bakılırsa, Kürtlerin Erdoğan’a hayat öpücüğü verdiği daha da iyi anlaşılacaktır.
Erdoğan kendisine verilen bu desteği ‘HDP’ye vurmak daha çok oy getirir’ gibi bir denkleme endekslemiş olacak ki, onlarca HDP’li belediyeye kayyım atanması, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte yüzlerce Kürt siyasetçinin tutuklanması icraatlarına imza atarak, adeta muhafazakar Kürtlerin kendisine verdiği desteğe bir ‘Kürt Fobisi’ atmosferi tahsis ederek teşekkür etmiş oldu.
Bu süreçte, Erdoğan’ın öngördüğü gibi muhafazakar Kürtlerden çok fazla ses çıkmadı. Hatta, birçok örnekte olduğu gibi siyasi tutuklamaları protesto etmek için sokağa çıkmak isteyen Kürtlere polisten önce bölge de yaşayan muhafazakar Kürtler müdahale etti. Bununla birlikte Erdoğan’a destek veren muhafazakar Kürtler devam etmekte olan Zeytin Dalı Operasyonu’na dair de yaşamını yitiren masum/sivil Kürtler üzerinden bir iç sorgulama uğraşına da yeltenmediler. Hatta, Galip Ensarioğlu ve Mehmet Metiner gibi isimler Suriye’nin kuzeyinde yaşayan akrabalarının büyük bir kesiminin Erdoğan’ın öne sürdüğü gibi terörist olduğunu iddia etme basiretsizliğine dahi düştüler.
Peki ama Erdoğan’ın PKK üzerinden kurumsallaştırdığı bu ‘Kürt Fobisi’ne rağmen neden muhafazakar Kürtler Erdoğan’a desteğinde ısrar ediyorlar?
Muhafazakar Kürtleri Erdoğan’a Mahkum Eden Faktörler
Yıllardır muhafazakar Kürtlerin çoğunluk itibariyle sol gelenekten gelen Kürt siyasal hareketi, merkez sağ ve İslamcı partiler arasında oy tercihinde bulunduklarını bilmekteyiz. Muhafazakar Kürtlerin büyük bir kısmının 1980 darbesinden bu tarafa sırasıyla ANAP, Refah Partisi ve AK Parti hükümetlerine oy verdiğini, sağ ve merkez sağ partilere verdikleri bu destekte konjonktürel bir takım değişimler olsa da, muhafazakar Kürtlerin oy tercihinde ciddi bir değişmenin yaşanmadığını dönemin seçim sonuçlarından da takip edebiliriz. Fakat, AK Parti özelinde sağ ve merkez sağ partilerin özellikle devletçi ve Türk milliyetçiliğine dair söylemlerine rağmen muhafazakar Kürtlerin bu partileri desteklemesinin arkasında aslında üç temel faktör bulunmakta.
Bir, 1984 yılından itibaren özellikle Leninist ve din karşıttı bir çizgide terör faaliyetleri yürüten PKK bölgede bir takım muhafazakar Kürtlerden destek almış olsa da, muhafazakar Kürtlerin önemli bir kısmı seküler ve şiddeti araçsallaştıran PKK ile arasına ciddi mesafe koydu. Bu ayrışma muhafazakar Kürtlerin doğal olarak sağ ve merkez sağ partilere yönelimini daha da güçlendirdi.
İki, AK Parti özelinde konuşmak gerekirse sağ ve merkez sağ partiler özellikle bölgede yaşayan dini cemaatlere önemli maddi ve idari desteklerde bulunarak, muhafazakar Kürtlerin bölgede yaşayan seküler Kürtlere göre daha imtiyazlı konumlara gelmeleri için on yıllarca uğraşlar verdi. Bu destekler, muhafazakar Kürtlerin sağ ve merkez sağ partilere olan desteğini adeta bir gelenek haline getirdi.
Üç, HDP’de dahil olmak üzere sol tandanslı Kürt siyasal hareketi ve kurduğu siyasi partiler muhafazakar Kürtler gerçeğini ne söylemde ne de siyasal eylemde tam olarak yansıtabildi.
Şüphesiz, bu üç faktörün varlığı ve etkilerinin 2019 yılında devam edeceği düşünüldüğünde, muhafazakar Kürtlerin önemli bir kısmının Erdoğan’ı desteklemeye devam edeceği çıkarımını şimdiden yapabiliriz. Keza, 28 Aralık 2011’de vuku bulan Roboski hadisesine rağmen muhafazakar Kürtler Erdoğan’a olan desteklerini bugüne kadar devam ettirdiler.
[Ebubekir Işık] 21.2.2018 [TR724]
Bununla birlikte, Erdoğan-Bahçeli birlikteliğinin Kürt seçmenin yoğun olduğu bölgelerde en çok da AK Parti’nin elini zayıflatacağını ifade edenler, bu argümanı Refah Partisi’nin 1991 yılında MHP ile yaptığı koalisyonu hatırlatarak dile getirmekteler. Gerçekten, 90’ların başında Kürt yoğun bölgelerde son derece güçlü olan ve Kürt sorununa dair dini motiflere sıklıkla atıfta bulunan Refah Partisi, MHP ile 1991 yılında yaptığı koalisyonun bir neticesi olarak Kürt seçmen tarafından cezalandırılmış ve ciddi oy kaybı yaşamıştı.
Peki ama bugün Erdoğan’ı destekleyen muhafazakar Kürt seçmen AK Parti’nin Kürt meselesinde MHP’leştiği son bir yılı referans alarak Erdoğan’ı 2019 yılında ki seçimlerde cezalandırır mı derseniz? Bu soruya cevap vermeden önce gelin Barış Süreci’nin bittiği günlerden bu tarafa muhafazakar Kürtlerin Erdoğan’ın Kürt meselesine dair ortaya koyduğu yaklaşıma verdikleri reaksiyonlar üzerinden bir değerlendirmede bulunalım.
‘Her şeye Rağmen’ Muhafazakar Kürtler Erdoğan’ı Desteklemeye Devam Ettiler
7 Haziran 2015’te HDP’nin yüzde 13,1 gibi tarihi bir oy alması neticesinde AK Parti’nin tek başına hükümet kurmak için gerekli çoğunluğu elde edememesinden bu tarafa onlarca menfur hadise yaşandı.
2012’de kamuoyundan ‘PKK ile görüşen alçaktır, haindir. Bunu ispatlayamazlarsa müfteridirler’ ifadeleri ile sır gibi saklanan ve PKK’yı bütün Kürtlerin temsilcisi olarak kabul eden bir yaklaşımla da olsa başlayan barış süreci, maalesef 2015 yılında birbirini tamamlayan iki gelişme ile sona erdi. Bir tarafta, yalnızca sol tandanslı ve seküler Kürtlerin değil aynı zamanda milyonlarca muhafazakar Kürt’ün de gün geçtikçe Selahattin Demirtaş ismi etrafında kenetlenmesi ve bunu büyük bir tehdit unsuru olarak gören AK Parti, diğer tarafta silahlı mücadeleyi şehirlere hendekler vasıtasıyla getirmek isteyen PKK faktörü. Maalesef, Barış Süreci bu iki aktörün bir takım siyasal hesaplarına kurban gitti.
Erdoğan liderliğindeki AK Parti’nin 7 Haziran 2015 seçimlerinden 16 Nisan 2017 cumhurbaşkanlığı referandumuna kadar geçen süreçte güvenlik bürokrasisinde yaptığı bir dizi değişiklikle 90’ların aşırı milliyetçi/ulusalcı kadrolarını tekrar iş başına getirerek doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerinde Suriye’yi aratmayacak hadiselere imza atması ve yarım milyonun üzerinde Kürt nüfusun aynen 1925 Şark Islahat Fermanı sonrası olduğu gibi ülkenin batı bölgelerine zorla göç ettirilmesi, muhafazakar Kürtlerin Erdoğan’ı desteklemesini engellemedi.
Kürt muhafazakar seçmenin Erdoğan’a olan bu desteğini HDP-PKK etkileşimine havale etmekte şüphesiz rasyonel bir yaklaşım olacaktır. Bilindiği üzere, Selahattin Demirtaş isminin haklı bir ün yapması ve hatta yer yer Abdullah Öcalan ismini gölgelemesinden rahatsız olan PKK ve parti içinde şahin kanadı temsilen eden bazı HDP’liler barış sürecinin bitmesinde en az AK Parti kadar menfi bir çalışma yürüttüler.
PKK’nın hendek stratejisine ve HDP’nin bu yanlışa destek vermesine bir tepki olarak 16 Nisan 2017 cumhurbaşkanlığı referandumunda Erdoğan’a destek veren Kürtlerin sayısı hiç beklenmedik bir şekilde arttı ve kimi uzmanlar Erdoğan’ın yüzde 51,45’lik bir oranla kıl payı kazandığı bu zaferin arkasında muhafazakar Kürtlerin ortaya koyduğu desteğin olduğunu vurgulamaktalar. Bu konuda KONDA ve Gezici araştırma şirketlerinin 2017 Mayıs ayında paylaştığı verilere bakılırsa, Kürtlerin Erdoğan’a hayat öpücüğü verdiği daha da iyi anlaşılacaktır.
Erdoğan kendisine verilen bu desteği ‘HDP’ye vurmak daha çok oy getirir’ gibi bir denkleme endekslemiş olacak ki, onlarca HDP’li belediyeye kayyım atanması, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte yüzlerce Kürt siyasetçinin tutuklanması icraatlarına imza atarak, adeta muhafazakar Kürtlerin kendisine verdiği desteğe bir ‘Kürt Fobisi’ atmosferi tahsis ederek teşekkür etmiş oldu.
Bu süreçte, Erdoğan’ın öngördüğü gibi muhafazakar Kürtlerden çok fazla ses çıkmadı. Hatta, birçok örnekte olduğu gibi siyasi tutuklamaları protesto etmek için sokağa çıkmak isteyen Kürtlere polisten önce bölge de yaşayan muhafazakar Kürtler müdahale etti. Bununla birlikte Erdoğan’a destek veren muhafazakar Kürtler devam etmekte olan Zeytin Dalı Operasyonu’na dair de yaşamını yitiren masum/sivil Kürtler üzerinden bir iç sorgulama uğraşına da yeltenmediler. Hatta, Galip Ensarioğlu ve Mehmet Metiner gibi isimler Suriye’nin kuzeyinde yaşayan akrabalarının büyük bir kesiminin Erdoğan’ın öne sürdüğü gibi terörist olduğunu iddia etme basiretsizliğine dahi düştüler.
Peki ama Erdoğan’ın PKK üzerinden kurumsallaştırdığı bu ‘Kürt Fobisi’ne rağmen neden muhafazakar Kürtler Erdoğan’a desteğinde ısrar ediyorlar?
Muhafazakar Kürtleri Erdoğan’a Mahkum Eden Faktörler
Yıllardır muhafazakar Kürtlerin çoğunluk itibariyle sol gelenekten gelen Kürt siyasal hareketi, merkez sağ ve İslamcı partiler arasında oy tercihinde bulunduklarını bilmekteyiz. Muhafazakar Kürtlerin büyük bir kısmının 1980 darbesinden bu tarafa sırasıyla ANAP, Refah Partisi ve AK Parti hükümetlerine oy verdiğini, sağ ve merkez sağ partilere verdikleri bu destekte konjonktürel bir takım değişimler olsa da, muhafazakar Kürtlerin oy tercihinde ciddi bir değişmenin yaşanmadığını dönemin seçim sonuçlarından da takip edebiliriz. Fakat, AK Parti özelinde sağ ve merkez sağ partilerin özellikle devletçi ve Türk milliyetçiliğine dair söylemlerine rağmen muhafazakar Kürtlerin bu partileri desteklemesinin arkasında aslında üç temel faktör bulunmakta.
Bir, 1984 yılından itibaren özellikle Leninist ve din karşıttı bir çizgide terör faaliyetleri yürüten PKK bölgede bir takım muhafazakar Kürtlerden destek almış olsa da, muhafazakar Kürtlerin önemli bir kısmı seküler ve şiddeti araçsallaştıran PKK ile arasına ciddi mesafe koydu. Bu ayrışma muhafazakar Kürtlerin doğal olarak sağ ve merkez sağ partilere yönelimini daha da güçlendirdi.
İki, AK Parti özelinde konuşmak gerekirse sağ ve merkez sağ partiler özellikle bölgede yaşayan dini cemaatlere önemli maddi ve idari desteklerde bulunarak, muhafazakar Kürtlerin bölgede yaşayan seküler Kürtlere göre daha imtiyazlı konumlara gelmeleri için on yıllarca uğraşlar verdi. Bu destekler, muhafazakar Kürtlerin sağ ve merkez sağ partilere olan desteğini adeta bir gelenek haline getirdi.
Üç, HDP’de dahil olmak üzere sol tandanslı Kürt siyasal hareketi ve kurduğu siyasi partiler muhafazakar Kürtler gerçeğini ne söylemde ne de siyasal eylemde tam olarak yansıtabildi.
Şüphesiz, bu üç faktörün varlığı ve etkilerinin 2019 yılında devam edeceği düşünüldüğünde, muhafazakar Kürtlerin önemli bir kısmının Erdoğan’ı desteklemeye devam edeceği çıkarımını şimdiden yapabiliriz. Keza, 28 Aralık 2011’de vuku bulan Roboski hadisesine rağmen muhafazakar Kürtler Erdoğan’a olan desteklerini bugüne kadar devam ettirdiler.
[Ebubekir Işık] 21.2.2018 [TR724]
Arkadaşınızın değil doktorunuzun tavsiye ettiği antidepresanı kullanın!
Özellikle son yıllarda antidepresan kullanımında artış var. Ancak bunun sebebi doktor tavsiyesinden ziyade arkadaş tavsiyesi. İşin uzmanına danışmadan alınan bu ilaçlar, kaygı seviyesini azaltmak yerine daha da artırmakla kalmıyor ciddi sağlık sorunlarına yol açıyor.
İnsanlar üzerindeki etkisi 70’li yıllarda keşfedilen molekül şeklindeki antideprasanlar, beyindeki hormonları değiştirmek için kullanılıyor. Bu ilaçlar beyinde azalan ya da değişen hormonları, normal seviyesine düşürüyor veya yükseltiyor. Yapılan araştırmala, sadece depresyon için değil, kaygı bozukluğu olan hastalar üzerinde etkili olduklarını gösteriyor. Geçmişte yüksek oranda olan yan etkileri, günümüzde minimum düzeye indirilmiş durumda; tabiki uzman kontrolünde kullanılırsa.
Yan etkileri fazla
Türkiye’de her 10 kişiden biri, psikolojik sorunlar nedeniyle bir uzmana başvuruyor ve doktor önerisi ile antidepresan kullanıyor. Ama bilinçsiz antideprasan kullanımı son yıllarda artışa geçti. Uzman doktor önerisi olmadan eş, dost, arkadaş gibi kişilerin, ‘bana iyi geldi, sen de kullan’ önerisi ile alınan ilaçlar tedavi yerine daha büyüş sorunlara kapı aralıyor. Antidepresanlar farklı özelliğe sahip ve insan vücudundaki etkileri ağır seyreden ilaçlar olduğundan, hastanın şikayetleri doğrultusunda iyi değerlendirilip, uzman doktor tarafından yine kişiye özel ilaç uygun dozda verilmesi gerekiyor. Hasta yakınlarının ve hastanın belli bir zaman aralığındaki anlatımına bağlı kalarak yapılan değerlendirme sonucu, antidepresan grubundan uygun olan ilacın, uzman doktor tarafından önerilmesi şart.
Kaygı bozukluğu sebebiyle uygun ilacı kullanmayan bazı hastaların kaygı seviyelerinin arttığı, hatta çarpıntı ve uyku bozukluğu gibi fizyolojik sonuçların da ortaya çıktığı bilimsel bir gerçek. Psikolojik olarak kontrol edilemeyen heyecan ve huzursuzluk hissi, kişiyi duygusal bir sarmalın içine çekip, aşırı sinirlilik hali ve ağlama nöbetleriyle tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Kaygı seviyesinin yoğunlaşması, zamanla intihar düşüncesine dönüşme riski ni artırıyor.
Antidepresan kişiye özel olmalı
Her hastadaki kaygı ve duygu-durum bozukluğunun farklı şekilde kendini gösterdiğine işaret eden Psikiyatr Dr. Şaban Karayağız, hastaya özel tedavi planı çıkarılarak antidepresan kullanımının buna göre olması gerektiğini söylüyor. Karayağız, şu kritik bilgileri veriyor: ‘Antidepresan grubu ilaçların etkisi, bir iki gün içinde değil ilaç kullanılmaya başladıktan iki hafta sonra hissedilir ve 8’inci haftaya kadar aşamalı olarak devam eder. Örneğin kaygı bozukluğu ortaya çıktığı andan itibaren başlayan ve en az 6 ay süren ilaç tedavisi önerilmektedir. İlaçların etkisine göre tedavi süresi belirlenir. Bazı ilaçların etki süreleri hastaya göre de değişebilmektedir. İlaçların başlangıç ve bitiş sürelerinde doz ayarlamaları yapılmalıdır. Halk arasında, bu gruptaki ilaçların böbrek ve karaciğere zarar verdiği düşüncesi de doğru değildir. İlaçların bağımlılık yapıcı özelliği bulunmamaktadır.’
[TR724] 21.2.2018
İnsanlar üzerindeki etkisi 70’li yıllarda keşfedilen molekül şeklindeki antideprasanlar, beyindeki hormonları değiştirmek için kullanılıyor. Bu ilaçlar beyinde azalan ya da değişen hormonları, normal seviyesine düşürüyor veya yükseltiyor. Yapılan araştırmala, sadece depresyon için değil, kaygı bozukluğu olan hastalar üzerinde etkili olduklarını gösteriyor. Geçmişte yüksek oranda olan yan etkileri, günümüzde minimum düzeye indirilmiş durumda; tabiki uzman kontrolünde kullanılırsa.
Yan etkileri fazla
Türkiye’de her 10 kişiden biri, psikolojik sorunlar nedeniyle bir uzmana başvuruyor ve doktor önerisi ile antidepresan kullanıyor. Ama bilinçsiz antideprasan kullanımı son yıllarda artışa geçti. Uzman doktor önerisi olmadan eş, dost, arkadaş gibi kişilerin, ‘bana iyi geldi, sen de kullan’ önerisi ile alınan ilaçlar tedavi yerine daha büyüş sorunlara kapı aralıyor. Antidepresanlar farklı özelliğe sahip ve insan vücudundaki etkileri ağır seyreden ilaçlar olduğundan, hastanın şikayetleri doğrultusunda iyi değerlendirilip, uzman doktor tarafından yine kişiye özel ilaç uygun dozda verilmesi gerekiyor. Hasta yakınlarının ve hastanın belli bir zaman aralığındaki anlatımına bağlı kalarak yapılan değerlendirme sonucu, antidepresan grubundan uygun olan ilacın, uzman doktor tarafından önerilmesi şart.
Kaygı bozukluğu sebebiyle uygun ilacı kullanmayan bazı hastaların kaygı seviyelerinin arttığı, hatta çarpıntı ve uyku bozukluğu gibi fizyolojik sonuçların da ortaya çıktığı bilimsel bir gerçek. Psikolojik olarak kontrol edilemeyen heyecan ve huzursuzluk hissi, kişiyi duygusal bir sarmalın içine çekip, aşırı sinirlilik hali ve ağlama nöbetleriyle tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Kaygı seviyesinin yoğunlaşması, zamanla intihar düşüncesine dönüşme riski ni artırıyor.
Antidepresan kişiye özel olmalı
Her hastadaki kaygı ve duygu-durum bozukluğunun farklı şekilde kendini gösterdiğine işaret eden Psikiyatr Dr. Şaban Karayağız, hastaya özel tedavi planı çıkarılarak antidepresan kullanımının buna göre olması gerektiğini söylüyor. Karayağız, şu kritik bilgileri veriyor: ‘Antidepresan grubu ilaçların etkisi, bir iki gün içinde değil ilaç kullanılmaya başladıktan iki hafta sonra hissedilir ve 8’inci haftaya kadar aşamalı olarak devam eder. Örneğin kaygı bozukluğu ortaya çıktığı andan itibaren başlayan ve en az 6 ay süren ilaç tedavisi önerilmektedir. İlaçların etkisine göre tedavi süresi belirlenir. Bazı ilaçların etki süreleri hastaya göre de değişebilmektedir. İlaçların başlangıç ve bitiş sürelerinde doz ayarlamaları yapılmalıdır. Halk arasında, bu gruptaki ilaçların böbrek ve karaciğere zarar verdiği düşüncesi de doğru değildir. İlaçların bağımlılık yapıcı özelliği bulunmamaktadır.’
[TR724] 21.2.2018
Ege Adaları, Lozan’da mı kaybedildi? [Dr. Serdar Efeoğlu]
Türkiye’de en sık gündeme gelen konulardan birisi de Ege Adaları. Bazen ismini hiç duymadığımız bir adanın Yunanlılar tarafından işgal edildiğine dair bir haberle, bazen de Türkiye’ye çok yakın mesafedeki bir adanın nasıl Yunanlıların elinde olduğuna dair yorumlarla Türk kamuoyu adaları tartışmaya başlıyor.
Gündemin çok sık değiştiği Türkiye’de bu konular da çabucak unutuluyor. Ancak toplumu sürekli gerilimde tutmak isteyen politikacılar gündem sıkıntısı çektiklerinde hemen akıllarına Ege Adaları geliyor. Fatura Lozan’a ve bu adaları almayı başaramayan Türk Heyeti başkanı İsmet Paşa’ya kesiliyor.
EGE ADALARININ FETHİ
214.000 kilometre kare bir alana sahip olan Ege Denizi’nde yer alan 1.800 civarında irili ufaklı adadan sadece yirmi dört tanesinin yüzölçümü yüz kilometrekareden büyüktür.
Ege Adalarının Türk egemenliğine girme süreci Fatih devrinde başlamış ve Taşoz, Semadirek, Limni, Gökçeada, Bozcaada, Midilli, Eğriboz, Şeytan Adaları ve Sisam bu dönemde fethedilmişti.
İkinci büyük fetihler Kanuni devrinde gerçekleşmiş, 1566’ya kadar Rodos, Menteşe Adaları, Kiklad Adalarının tamamı ve Sakız alınmıştı. 1669’da Girit’in ve 1718’de İstendil’in fethiyle Ege Adalarının tamamı Türk egemenliğine girmişti. Ege Adalarındaki Osmanlı hâkimiyeti bu şekilde 1830’a kadar devam etti.
YUNANİSTAN’IN KURULUŞU
Osmanlı Devleti, 1829 yılındaki Edirne Antlaşmasıyla Yunan devletinin kurulmasını kabul etti. Yunanistan’a Mora ve Attika yarımadalarıyla beraber Eğriboz, Şeytan Adaları ve Kiklad Adaları bırakıldı. Diğer Ege Adalarında ise Osmanlı egemenliği devam etti.
İtalya’nın 1911’de Trablusgarp’a saldırmasıyla Ege’de de mücadeleler yaşandı. Libya’da ilerleyemeyen İtalyanlar Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için 1912’de önce Sisam’ı ardından Menteşe adalarını işgal ettiler.
Bu sırada Balkan Harbi başladığından Osmanlı Devleti, İtalyanlarla Ouchy (Uşi) Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşmayla Trablusgarp ve Bingazi İtalyanlara bırakılıyor, İtalya da işgal ettiği adalardan çekilmeyi kabul ediyordu.
Ancak İtalyanlar adaların Yunanlıların eline geçeceği bahanesiyle antlaşmaya uymadılar. Osmanlı Devleti de Balkan Harbinden dolayı sorunun çözümünü savaş sonrasına bıraktı.
BALKAN HARBİ’NDE ADALAR
Balkan Harbiyle birlikte Ege Denizi’ndeki adalara hâkim olmak isteyen Yunanistan’la Ege’de savaş başladı. Osmanlı donanması, Yunanlıların üstün donanması karşısında Rauf Bey’in (Orbay) kumandasındaki Hamidiye kruvazörüyle başarılar kazansa da işgallere engel olamadı.
Yunanlılar Ekim 1912’de Limni, Taşoz ve Gökçeada’yı; Kasım ayında da Semadirek ve Bozcaada’yı ele geçirerek Trakya ve Boğazönü’ndeki adalara hâkim oldular. Ardından Saruhan Adalarını ele geçirdiler.
3 Aralık 1912’deki Çatalca Ateşkesi sonrasında yapılan görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Yunanistan ateşkese rağmen işgallere devam ederek Mart ayında Meis ve Sisam’ı ele geçirdi.
30 Mayıs 1913’deki Londra Antlaşması savaşı sona erdirdi ve Osmanlı Devleti, Girit’te Yunan egemenliğini tanıdı. Ege Adalarının durumuna ise büyük devletlerin yani İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya ve İtalya’nın karar vermesi kabul edildi.
Altı büyük devlet 1914’de Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları haricindeki adaları Yunanistan’a bırakan bir karar aldılar. Osmanlı Devleti iade edilen adalarla ilgili kararı kabul ettiyse de diğer adaların Yunanlılara bırakılmasına karşı çıktı. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla adaları geri alma imkânı kalmadı.
LOZAN’DA ADALAR
Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı Devleti 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzalayarak Ege Adaları üzerindeki egemenlik haklarından tamamen vazgeçti. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması sonucunda Sevr’in yürürlüğe girmemesiyle 20 Kasım 1922’den 24 Temmuz 1923’e kadar devam eden Lozan Barış Konferansı’nda Ege Adaları da gündem oldu.
Adaların görüşüldüğü oturumda İngiltere, Fransa, İtalya, Romanya, ABD, Japonya, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı ve Yunanistan temsilcileriyle Türk heyeti yer aldı. İsmet Paşa Anadolu’nun bir parçası olan adaların Türkiye’ye verilmesinin bir zorunluluk olduğunu söyleyerek Gökçeada, Bozcaada ve Semadirek’in mutlaka iade edilmesini, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikerya adalarının da güvenlik yönüyle Türkiye’ye verilmesini talep etti.
Yunan temsilci Venizelos ise adalarda nüfusun çoğunluğunu Rumların oluşturduğunu; Rodos, İstanköy ve Bozcaada hariç Türk nüfus olmadığını ileri sürerek adaların Yunanistan’da kalması gerektiğini ifade etti.
İngiliz temsilci Lord Curzon da Osmanlı Devleti’nin adaların geleceğini Büyük Devletlere bıraktığını ve bu devletlerin de İtalya’ya verilenler hariç diğer adalarda Yunan egemenliğini kabul ettiğini ifade etti.
Türk tarafının bir teklifi de Gökçeada, Bozcaada ve Semadirek dışındaki adalarda özel bir rejim kurulması olduysa da bu teklif kabul görmedi. Türk heyeti ayrıca Türkiye’ye yakın adalar eğer Yunanistan’da kalacaksa bu adaların askerden arındırılmasını teklif etti.
İtilaf devletleri 30 Ocak 1923’de Gökçeada ve Bozcaada’yı Türkiye’ye bırakan, diğer adaları ise Yunanistan’a veren, fakat bazılarında asker bulundurmayı yasaklayan bir teklifte bulundular. Türk tarafı bu teklifi reddetti.
Adaların durumu Lozan’ın ikinci devresinde belirlendi. Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adaları Türkiye’ye, Doğu Akdeniz adaları ve Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya Yunanistan’a verildi.
Asya kıyısından üç milden daha az mesafede bulunan diğer adalar da Türk egemenliğinde kalacaktı. Ayrıca Yunanistan’a devredilen adalardan Türkiye’ye çok yakın olan Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adaları askeri amaçla kullanılamayacaktı.
Antlaşmada sadece adalara yer verilmiş, daha küçük adacık ve kayalıklarla ilgili hükümler yer almamıştı. Ayrıca Gökçeada ve Bozcaada’da yaşayan Rumların haklarıyla ilgili olarak da Türkiye’nin sorumlulukları belirlendi.
Türkiye, On iki Ada’nın ve ilave olarak Meis’in İtalyanlara ait olduğunu Lozan’da onayladı. Bu bölgedeki kayalıklar ise İtalya’ya devredilmediğinden Türkiye’de kaldı.
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE ADALAR
İkinci Dünya Savaşı’nda adalarla ilgili çeşitli pazarlıklar yapıldı. İtalyanların Yunanistan’ı işgalinde büyük bir direnişle karşılaşmaları üzerine Almanlar Ege Adalarını işgal ettiler. Almanlar da Sovyetlere saldırmadan önce Türkiye’nin tarafsızlığını sağlamak için bazı adaların Türkiye’ye verilebileceğini açıkladılar. Aynı dönemde Stalin de bazı adaların ve On iki Ada’nın Türkiye’ye verilebileceğini söyledi.
Savaşın son yılında ise Mihver devletlerinin yenilmesiyle Rodos ve On iki Ada, Türk tarafının tarafsızlık politikasının da bir sonucu olarak fiilen Yunanlıların eline geçti. Türk basınında bu adaların Türkiye’ye bırakılmasına dair birkaç yazı çıktıysa da resmi çevrelerde sessizlik yaşandı. 10 Şubat 1947 tarihli Paris Antlaşması ile de yirmi bir devletin onayıyla bu adaların tamamı Yunanistan’a verildi.
1970’lerde Demirel hükümetlerinin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, Bakanlık arşivi kayıtlarına göre Türkiye’nin İngiltere aracılığıyla konferansa önce katılımcı, ardından gözlemci olarak davet edilmesine rağmen olumlu cevap verilmediğini iddia etti.
Dönemin Dışişleri Bakanlığı bürokratlarından Feridun Cemal Erkin ise bu iddiaya 1976 ve 1982’de bir gazetedeki yazı ve hatıralarında cevap vererek Türkiye’nin kesinlikle konferansa davet edilmediğini yazdı.
PROVOKE YERİNE
Ege Adaları ilk defa Yunanistan’ın kurulmasıyla elden çıkmaya başlamış, Trablusgarp ve Balkan Savaşlarıyla bu kayıplar devam etmiştir. Sevr’de Osmanlı Devleti’nin Ege Adalarından tamamen vazgeçtiği dikkate alındığında Lozan’da en azından Tavşan Adaları, İmroz ve Bozcaada Türkiye’de kalmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonunda 1912’den bu yana İtalyanların elinde bulunan On iki Ada’nın Yunanlılara verildiği göz önüne alındığında Lozan’a taraf devletlerin Ege Denizi’nde Türkiye lehine bir düzenlemeye onay vermeyecekleri açıktır.
Bu şartlarda Türkiye’nin Ege’de uluslararası antlaşmalardan doğan haklarını sonuna kadar savunması temel amaç olmalıdır. Özellikle Lozan’da üç mil olarak belirlenen sınır ve askerden arındırılan adalar konusunun ısrarla takibi şarttır. Çünkü bunlar, Lozan’a iştirak eden devletlerin onayı ile yapılmış düzenlemelerdir.
Bu şartlarda Türk ve Yunan taraflarının yanlış bilgilerle kendi halklarını provoke etmekten vazgeçmeleri ve anlamsız gerginliklerden kaçınmaları, iki taraf için de temel strateji olmalıdır.
Kaynaklar: F. İnce, “Lozan Barış Antlaşması ve Ege Adaları”, AÜ Atatürk Yolu Dergisi, S. 53, 2013; N. Hayta, 2. Dünya Savaşı Yıllarında Ege Adaları Sorunu”, ATAM Dergisi, S. XII.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 21.2.2018 [TR724]
Gündemin çok sık değiştiği Türkiye’de bu konular da çabucak unutuluyor. Ancak toplumu sürekli gerilimde tutmak isteyen politikacılar gündem sıkıntısı çektiklerinde hemen akıllarına Ege Adaları geliyor. Fatura Lozan’a ve bu adaları almayı başaramayan Türk Heyeti başkanı İsmet Paşa’ya kesiliyor.
EGE ADALARININ FETHİ
214.000 kilometre kare bir alana sahip olan Ege Denizi’nde yer alan 1.800 civarında irili ufaklı adadan sadece yirmi dört tanesinin yüzölçümü yüz kilometrekareden büyüktür.
Ege Adalarının Türk egemenliğine girme süreci Fatih devrinde başlamış ve Taşoz, Semadirek, Limni, Gökçeada, Bozcaada, Midilli, Eğriboz, Şeytan Adaları ve Sisam bu dönemde fethedilmişti.
İkinci büyük fetihler Kanuni devrinde gerçekleşmiş, 1566’ya kadar Rodos, Menteşe Adaları, Kiklad Adalarının tamamı ve Sakız alınmıştı. 1669’da Girit’in ve 1718’de İstendil’in fethiyle Ege Adalarının tamamı Türk egemenliğine girmişti. Ege Adalarındaki Osmanlı hâkimiyeti bu şekilde 1830’a kadar devam etti.
YUNANİSTAN’IN KURULUŞU
Osmanlı Devleti, 1829 yılındaki Edirne Antlaşmasıyla Yunan devletinin kurulmasını kabul etti. Yunanistan’a Mora ve Attika yarımadalarıyla beraber Eğriboz, Şeytan Adaları ve Kiklad Adaları bırakıldı. Diğer Ege Adalarında ise Osmanlı egemenliği devam etti.
İtalya’nın 1911’de Trablusgarp’a saldırmasıyla Ege’de de mücadeleler yaşandı. Libya’da ilerleyemeyen İtalyanlar Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için 1912’de önce Sisam’ı ardından Menteşe adalarını işgal ettiler.
Bu sırada Balkan Harbi başladığından Osmanlı Devleti, İtalyanlarla Ouchy (Uşi) Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşmayla Trablusgarp ve Bingazi İtalyanlara bırakılıyor, İtalya da işgal ettiği adalardan çekilmeyi kabul ediyordu.
Ancak İtalyanlar adaların Yunanlıların eline geçeceği bahanesiyle antlaşmaya uymadılar. Osmanlı Devleti de Balkan Harbinden dolayı sorunun çözümünü savaş sonrasına bıraktı.
BALKAN HARBİ’NDE ADALAR
Balkan Harbiyle birlikte Ege Denizi’ndeki adalara hâkim olmak isteyen Yunanistan’la Ege’de savaş başladı. Osmanlı donanması, Yunanlıların üstün donanması karşısında Rauf Bey’in (Orbay) kumandasındaki Hamidiye kruvazörüyle başarılar kazansa da işgallere engel olamadı.
Yunanlılar Ekim 1912’de Limni, Taşoz ve Gökçeada’yı; Kasım ayında da Semadirek ve Bozcaada’yı ele geçirerek Trakya ve Boğazönü’ndeki adalara hâkim oldular. Ardından Saruhan Adalarını ele geçirdiler.
3 Aralık 1912’deki Çatalca Ateşkesi sonrasında yapılan görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Yunanistan ateşkese rağmen işgallere devam ederek Mart ayında Meis ve Sisam’ı ele geçirdi.
30 Mayıs 1913’deki Londra Antlaşması savaşı sona erdirdi ve Osmanlı Devleti, Girit’te Yunan egemenliğini tanıdı. Ege Adalarının durumuna ise büyük devletlerin yani İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya ve İtalya’nın karar vermesi kabul edildi.
Altı büyük devlet 1914’de Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları haricindeki adaları Yunanistan’a bırakan bir karar aldılar. Osmanlı Devleti iade edilen adalarla ilgili kararı kabul ettiyse de diğer adaların Yunanlılara bırakılmasına karşı çıktı. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla adaları geri alma imkânı kalmadı.
LOZAN’DA ADALAR
Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı Devleti 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzalayarak Ege Adaları üzerindeki egemenlik haklarından tamamen vazgeçti. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması sonucunda Sevr’in yürürlüğe girmemesiyle 20 Kasım 1922’den 24 Temmuz 1923’e kadar devam eden Lozan Barış Konferansı’nda Ege Adaları da gündem oldu.
Adaların görüşüldüğü oturumda İngiltere, Fransa, İtalya, Romanya, ABD, Japonya, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı ve Yunanistan temsilcileriyle Türk heyeti yer aldı. İsmet Paşa Anadolu’nun bir parçası olan adaların Türkiye’ye verilmesinin bir zorunluluk olduğunu söyleyerek Gökçeada, Bozcaada ve Semadirek’in mutlaka iade edilmesini, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikerya adalarının da güvenlik yönüyle Türkiye’ye verilmesini talep etti.
Yunan temsilci Venizelos ise adalarda nüfusun çoğunluğunu Rumların oluşturduğunu; Rodos, İstanköy ve Bozcaada hariç Türk nüfus olmadığını ileri sürerek adaların Yunanistan’da kalması gerektiğini ifade etti.
İngiliz temsilci Lord Curzon da Osmanlı Devleti’nin adaların geleceğini Büyük Devletlere bıraktığını ve bu devletlerin de İtalya’ya verilenler hariç diğer adalarda Yunan egemenliğini kabul ettiğini ifade etti.
Türk tarafının bir teklifi de Gökçeada, Bozcaada ve Semadirek dışındaki adalarda özel bir rejim kurulması olduysa da bu teklif kabul görmedi. Türk heyeti ayrıca Türkiye’ye yakın adalar eğer Yunanistan’da kalacaksa bu adaların askerden arındırılmasını teklif etti.
İtilaf devletleri 30 Ocak 1923’de Gökçeada ve Bozcaada’yı Türkiye’ye bırakan, diğer adaları ise Yunanistan’a veren, fakat bazılarında asker bulundurmayı yasaklayan bir teklifte bulundular. Türk tarafı bu teklifi reddetti.
Adaların durumu Lozan’ın ikinci devresinde belirlendi. Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adaları Türkiye’ye, Doğu Akdeniz adaları ve Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya Yunanistan’a verildi.
Asya kıyısından üç milden daha az mesafede bulunan diğer adalar da Türk egemenliğinde kalacaktı. Ayrıca Yunanistan’a devredilen adalardan Türkiye’ye çok yakın olan Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adaları askeri amaçla kullanılamayacaktı.
Antlaşmada sadece adalara yer verilmiş, daha küçük adacık ve kayalıklarla ilgili hükümler yer almamıştı. Ayrıca Gökçeada ve Bozcaada’da yaşayan Rumların haklarıyla ilgili olarak da Türkiye’nin sorumlulukları belirlendi.
Türkiye, On iki Ada’nın ve ilave olarak Meis’in İtalyanlara ait olduğunu Lozan’da onayladı. Bu bölgedeki kayalıklar ise İtalya’ya devredilmediğinden Türkiye’de kaldı.
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE ADALAR
İkinci Dünya Savaşı’nda adalarla ilgili çeşitli pazarlıklar yapıldı. İtalyanların Yunanistan’ı işgalinde büyük bir direnişle karşılaşmaları üzerine Almanlar Ege Adalarını işgal ettiler. Almanlar da Sovyetlere saldırmadan önce Türkiye’nin tarafsızlığını sağlamak için bazı adaların Türkiye’ye verilebileceğini açıkladılar. Aynı dönemde Stalin de bazı adaların ve On iki Ada’nın Türkiye’ye verilebileceğini söyledi.
Savaşın son yılında ise Mihver devletlerinin yenilmesiyle Rodos ve On iki Ada, Türk tarafının tarafsızlık politikasının da bir sonucu olarak fiilen Yunanlıların eline geçti. Türk basınında bu adaların Türkiye’ye bırakılmasına dair birkaç yazı çıktıysa da resmi çevrelerde sessizlik yaşandı. 10 Şubat 1947 tarihli Paris Antlaşması ile de yirmi bir devletin onayıyla bu adaların tamamı Yunanistan’a verildi.
1970’lerde Demirel hükümetlerinin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, Bakanlık arşivi kayıtlarına göre Türkiye’nin İngiltere aracılığıyla konferansa önce katılımcı, ardından gözlemci olarak davet edilmesine rağmen olumlu cevap verilmediğini iddia etti.
Dönemin Dışişleri Bakanlığı bürokratlarından Feridun Cemal Erkin ise bu iddiaya 1976 ve 1982’de bir gazetedeki yazı ve hatıralarında cevap vererek Türkiye’nin kesinlikle konferansa davet edilmediğini yazdı.
PROVOKE YERİNE
Ege Adaları ilk defa Yunanistan’ın kurulmasıyla elden çıkmaya başlamış, Trablusgarp ve Balkan Savaşlarıyla bu kayıplar devam etmiştir. Sevr’de Osmanlı Devleti’nin Ege Adalarından tamamen vazgeçtiği dikkate alındığında Lozan’da en azından Tavşan Adaları, İmroz ve Bozcaada Türkiye’de kalmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonunda 1912’den bu yana İtalyanların elinde bulunan On iki Ada’nın Yunanlılara verildiği göz önüne alındığında Lozan’a taraf devletlerin Ege Denizi’nde Türkiye lehine bir düzenlemeye onay vermeyecekleri açıktır.
Bu şartlarda Türkiye’nin Ege’de uluslararası antlaşmalardan doğan haklarını sonuna kadar savunması temel amaç olmalıdır. Özellikle Lozan’da üç mil olarak belirlenen sınır ve askerden arındırılan adalar konusunun ısrarla takibi şarttır. Çünkü bunlar, Lozan’a iştirak eden devletlerin onayı ile yapılmış düzenlemelerdir.
Bu şartlarda Türk ve Yunan taraflarının yanlış bilgilerle kendi halklarını provoke etmekten vazgeçmeleri ve anlamsız gerginliklerden kaçınmaları, iki taraf için de temel strateji olmalıdır.
Kaynaklar: F. İnce, “Lozan Barış Antlaşması ve Ege Adaları”, AÜ Atatürk Yolu Dergisi, S. 53, 2013; N. Hayta, 2. Dünya Savaşı Yıllarında Ege Adaları Sorunu”, ATAM Dergisi, S. XII.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 21.2.2018 [TR724]
Tarih tekerrür etti Wigan yine kazandı [Hasan Cücük]
Manchester City, tarihinin en başarılı dönemlerinden birini yaşıyor. Josep Guardiola’nın hedefi tüm kulvarlarda kupalar kazanmaktı. Nitekim o yolda emin adımlarla gidiyordu. Premier Lig’de en yakın rakibine çift haneli puan farkı açtı. Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final biletini ilk maçtan cebine koydu. Lig Kupası’nda ise finalde. Ancak Guardiola’nın bu hayallerine geçen akşam 2. Lig takımlarından Wigan Athletic, sürpriz bir şekilde ket vurdu!
YÜZDE 82 TOPLA OYNAMA ORANINA RAĞMEN!
Wigan Athletic kağıt üzerinde Manchester City’ye rakip olamayacak bir takım. Chelsea, Liverpool, Manchester United, Tottenham ve Arsenal gibi takımları ligde dize getiren bir City için 2. Lig’de mücadele eden bir takımın rakip olması söz konusu değildi. Sergio Agüero, İlkay Gündoğan, Leroy Sane, Fernandinho, John Stones, Kyle Walker, Kevin De Bruyne, David, Bernardo Silva ve yeni transfer Aymeric Laporte’yi Wigan karşısında sahaya süren Guardiola’nın skorla ilgili bir endişesi yoktu. Nitekim takımı, maçın başından itibaren oyunun mutlak hakimiydi. Maçın 45. dakikasında sol bek Fabian Delph’in kırmızı kart görmesiyle City bir devreyi 10 kişi oynadı. Ancak değişen bir şey yoktu. Sahanın hakimi yine City’di. Ancak maçın 79. dakikasında defans oyuncusu Kyle Walker’ın hatası ve Wigan’lı oyuncu Grigg’in golüyle 1-0 mağlup duruma düşecekti. 10 kişiyle yüzde 82 oranında topa sahip olmayla oynayan Manchester City, 90 dakika sonunda skoru çeviremeyince Wigan kupada yoluna devam eden takım oldu. Üstelik kaleyi bulan tek bir şutla!
2013’TE KUPAYA UZANMIŞTI
Wigan’ın City’yi 1-0 yenip FA Cup dışına itmesi bir nevi tarihin tekerrür etmesiydi. 2013 FA Cup finali City – Wigan kapışmasına sahne olmuştu. Wembley Stadı’ndaki finalin favorisi yine Manchester City’di. Bugün 2. Lig’de mücadele eden Wigan o dönemde Premier Lig’deydi. 88 bin futbolseverin tanıklık ettiği FA Cup finalinde Manchester City, 90 dakikayı Pablo Zabaleta’nın kırmızı kart görmesiyle 10 kişi tamamlarken, Wigan’a kupayı getiren golü 90+1’de oyuna sonradan giren Watson atıyordu. 2013’ün City’sinde bugün kadroda olan yıldızların çoğu yoktu ama yine sahaya Agüero, Tevez, David Silva, Kompany, James Milner ve Yaya Toure gibi isimler çıkmıştı.
4 yıl aradan sonra Wigan bir kez daha City’yi yenmenin gururunu yaşadı. Bu kez sonunda kupa olmayan bir galibiyet aldı. Ancak hem City’nin hem de Wigan’ın içinde bulunduğu şartları dikkate aldığımızda en az bir kupa kadar önemli bir galibiyet bu.
EN SEVİLEN KULÜP
1990’lı yıllarda alt liglerde mücadele eden Wigan’ı meşhur eden ne oynadığı futbol ne de kazandığı başarılardı. Wigan denince akıllara berbat bir zemine sahip olan Springfield Park Stadı gelirdi. Pis kokudan geçilmeyen, zemini berbat olan statta maç seyretmek bir işkenceydi. Gazeteciler kendi imkanlarıyla camekandan bir bölüm yaptırarak maçları seyrederken, kulüp binası olarak bir konteyner işlev görüyordu. Tüm bu olumsuz şartlara rağmen taraftarının gönülden bağlı olduğu bir takımdı Wigan. Nitekim 5 yıl önce yapılan bir araştırmada, 16 yaşından küçüklerde en çok seyirciye sahip olan takım Wigan çıkıyordu. Hem de Premier Lig’in devleri City, United, Everton, Liverpool ve Chelsea’yi geride bırakarak.
1993-94 sezonunda 12 maç üst üste kaybederek 4. lige düşen Wigan için artık tüm ümitler tükenmişti. Şubat 1995’te 350 Wigan taraftarı kulübün sahibi Dave Whalen ile yaptıkları toplantıda şu cümleleri duyuyorlardı: ‘Size söz veriyorum, 10 yıl içinde Premier Lig’de mücadele edecek bir takım kuracağım.’
FA CUP’I ALDI, LİGE VEDA ETTİ
2001’de takımın başına geçen Paul Jewell ile çıkışa geçen Wigan, 2005’te Premier Lig’e yükseliyordu. Kulüp başkanı Whalen’in tam 10 yıl önce 350 taraftara verdiği söz gerçeğe dönüşüyordu. Wigan, 2012’de son haftalarda Blackburn’u 1-0 yenerek Premier Lig’de kalıyordu. 2013’te Wigan 100 yıllık tarihinin en büyük başarısına imza atıp FA Cup’ı kazanırken, sezon sonunda Premier Lig’e veda ediyordu. Düşüşü devam eden Wigan geçen sezon sonunda Championship’e (1. Lig) de veda edip League One’a (2. Lig) düştü.
[Hasan Cücük] 21.2.2018 [TR724]
YÜZDE 82 TOPLA OYNAMA ORANINA RAĞMEN!
Wigan Athletic kağıt üzerinde Manchester City’ye rakip olamayacak bir takım. Chelsea, Liverpool, Manchester United, Tottenham ve Arsenal gibi takımları ligde dize getiren bir City için 2. Lig’de mücadele eden bir takımın rakip olması söz konusu değildi. Sergio Agüero, İlkay Gündoğan, Leroy Sane, Fernandinho, John Stones, Kyle Walker, Kevin De Bruyne, David, Bernardo Silva ve yeni transfer Aymeric Laporte’yi Wigan karşısında sahaya süren Guardiola’nın skorla ilgili bir endişesi yoktu. Nitekim takımı, maçın başından itibaren oyunun mutlak hakimiydi. Maçın 45. dakikasında sol bek Fabian Delph’in kırmızı kart görmesiyle City bir devreyi 10 kişi oynadı. Ancak değişen bir şey yoktu. Sahanın hakimi yine City’di. Ancak maçın 79. dakikasında defans oyuncusu Kyle Walker’ın hatası ve Wigan’lı oyuncu Grigg’in golüyle 1-0 mağlup duruma düşecekti. 10 kişiyle yüzde 82 oranında topa sahip olmayla oynayan Manchester City, 90 dakika sonunda skoru çeviremeyince Wigan kupada yoluna devam eden takım oldu. Üstelik kaleyi bulan tek bir şutla!
2013’TE KUPAYA UZANMIŞTI
Wigan’ın City’yi 1-0 yenip FA Cup dışına itmesi bir nevi tarihin tekerrür etmesiydi. 2013 FA Cup finali City – Wigan kapışmasına sahne olmuştu. Wembley Stadı’ndaki finalin favorisi yine Manchester City’di. Bugün 2. Lig’de mücadele eden Wigan o dönemde Premier Lig’deydi. 88 bin futbolseverin tanıklık ettiği FA Cup finalinde Manchester City, 90 dakikayı Pablo Zabaleta’nın kırmızı kart görmesiyle 10 kişi tamamlarken, Wigan’a kupayı getiren golü 90+1’de oyuna sonradan giren Watson atıyordu. 2013’ün City’sinde bugün kadroda olan yıldızların çoğu yoktu ama yine sahaya Agüero, Tevez, David Silva, Kompany, James Milner ve Yaya Toure gibi isimler çıkmıştı.
4 yıl aradan sonra Wigan bir kez daha City’yi yenmenin gururunu yaşadı. Bu kez sonunda kupa olmayan bir galibiyet aldı. Ancak hem City’nin hem de Wigan’ın içinde bulunduğu şartları dikkate aldığımızda en az bir kupa kadar önemli bir galibiyet bu.
EN SEVİLEN KULÜP
1990’lı yıllarda alt liglerde mücadele eden Wigan’ı meşhur eden ne oynadığı futbol ne de kazandığı başarılardı. Wigan denince akıllara berbat bir zemine sahip olan Springfield Park Stadı gelirdi. Pis kokudan geçilmeyen, zemini berbat olan statta maç seyretmek bir işkenceydi. Gazeteciler kendi imkanlarıyla camekandan bir bölüm yaptırarak maçları seyrederken, kulüp binası olarak bir konteyner işlev görüyordu. Tüm bu olumsuz şartlara rağmen taraftarının gönülden bağlı olduğu bir takımdı Wigan. Nitekim 5 yıl önce yapılan bir araştırmada, 16 yaşından küçüklerde en çok seyirciye sahip olan takım Wigan çıkıyordu. Hem de Premier Lig’in devleri City, United, Everton, Liverpool ve Chelsea’yi geride bırakarak.
1993-94 sezonunda 12 maç üst üste kaybederek 4. lige düşen Wigan için artık tüm ümitler tükenmişti. Şubat 1995’te 350 Wigan taraftarı kulübün sahibi Dave Whalen ile yaptıkları toplantıda şu cümleleri duyuyorlardı: ‘Size söz veriyorum, 10 yıl içinde Premier Lig’de mücadele edecek bir takım kuracağım.’
FA CUP’I ALDI, LİGE VEDA ETTİ
2001’de takımın başına geçen Paul Jewell ile çıkışa geçen Wigan, 2005’te Premier Lig’e yükseliyordu. Kulüp başkanı Whalen’in tam 10 yıl önce 350 taraftara verdiği söz gerçeğe dönüşüyordu. Wigan, 2012’de son haftalarda Blackburn’u 1-0 yenerek Premier Lig’de kalıyordu. 2013’te Wigan 100 yıllık tarihinin en büyük başarısına imza atıp FA Cup’ı kazanırken, sezon sonunda Premier Lig’e veda ediyordu. Düşüşü devam eden Wigan geçen sezon sonunda Championship’e (1. Lig) de veda edip League One’a (2. Lig) düştü.
[Hasan Cücük] 21.2.2018 [TR724]
Ebû Leheb [Süleyman Sargın]
Amcası olmasına rağmen, Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) düşmanlığın sembolleşmiş ismidir Ebû Leheb… “Kazanma kuşağında kaybetmek nedir” diye sorulsa, herhalde Ebû Leheb maksadın anlaşılması için yeterli olacaktır. Esas adı Abdüluzza’dır (Uzza putunun kölesi). İsmi tecelli etmiş olacak ki hayatının sonuna kadar Uzza’nın kölesi olarak yaşadı ve öyle öldü. Nur hanesine yakın bir yerdeydi ama o nurdan istifade edemeyecek kadar tali’siz ve inatçıydı.
Kur’an kafirlerden, münafıklardan, müşriklerden, ehl-i kitaptan vs bahsederken isim tasrih etmez. Ne baş münafık İbn Selûl’ün, ne Ebû Cehil’in, ne de Âd, Semûd kavimleri gibi helak olan kavimlerin önde gelenlerinin isimleri Kur’an’da yer almaz. Firavun bile bir isim değil, o dönemin krallarına verilen bir unvandır. Hazreti Musa’ya düşmanlık eden Firavun’un açık ismi Kur’an’da yoktur. Zira önemli olan isimler değil, sıfatlardır. Bunun birkaç istisnasından biri Ebû Leheb’dir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş binlerce kafir, münafık ve müşrik varken Ebû Leheb’in adının açıktan zikredilmesinin sebebi ne olabilir?
Desteğe, yardıma, sahip çıkılmaya en çok ihtiyacı olduğu zorlu bir dönemde O’na en yakın isimlerden “baba yarısı” olarak kabul edilen amcasının açıktan düşmanlığı Nebiler Serveri’ni çok yaralıyordu. Kol kanat germesini beklediği, getirdiği mesaja inanmasa bile düşmanlarına karşı yanı başında görmek istediği birinin karşı cepheden saldırması başkalarının düşmanlığından daha ağır geliyordu. Allah Resûlü “Vefa umarken candan, Doldu gözü hicrandan” ve adeta “Kalmıştı yaya dermandan…” Bu durum gayretullaha da o denli dokunmuş olmalı ki Ebû Leheb’e beddua ihtiva eden bir sûre nazil oldu: “Elleri kurusun Ebû Leheb’in ve kurudu da. Ne malı ne de kazandıkları hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak. Karısı da. Hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde.” (Kur’an’da ismi açıkça zikredilenlerden biri olan Âzer de Hazreti İbrahim’in babası veya amcasıydı. O da Hazreti İbrahim’e inanmadı ve karşı cephede ona savaş açtı.)
Ebû Leheb, iradesini ve imkanlarını hep kötüye kullandı. Allah Resûlü’nün geçeceği yollara dikenler serpti ve Kâbe’ye giden yollarda ateşler yaktı. Tabii cezası da amelinin cinsinden oldu ve sonunda gidip ateşe yaslandı. İsmi ateşin babası manasına gelen “Ebû Leheb”, Hazreti Hamza ve Hazreti Abbas gibi Efendimiz’in yanında yer almak yerine O’nun karşısına dikildi. Hayatı boyunca türlü oyunlar ve düzenler kurdu. Ama yaptığı her şey akîm kaldı. Benî Ümeyye’nin bütün serveti ona akmasına ve Ümmü Cemil denen karısı da çok zengin olmasına rağmen kazandıklarının ona zerre kadar faydası olmadı. Evlatları da onu kurtaramadı. Hâlbuki o onlarla çok övünürdü…
Karısı da aynı yolun yolcusu
Ebû Leheb, Bedir’e katılamamıştı. Müslümanların zaferi Mekke’ye ulaşınca, sinir krizleri geçirmeye başladı. Gelen haberci, hiç beklenmedik bir hadiseden, Müslümanlara yardım eden sarıklı askerlerden bahsediyordu. O güne kadar imanını gizlemiş olan Ebû Râfi de denilenleri dinleyenler arasındaydı. Bu sözü duyunca dayanamadı ve “Vallahi bunlar melekler!” dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb çıldıracak hale geldi. Ebû Râfi’in üzerine yürüyerek onu ayaklarının altına aldı ve çiğnemeye başladı. Ebû Râfi, Hz. Abbas’ın kölesiydi. Hz. Abbas’ın hanımı Ümmü Fadl, koşarak geldi ve Ebû Leheb’in başına elindeki sopayı indiriverdi. “Efendisi yok diye bir köleyi dövüyorsun değil mi?” dedi. Ebû Leheb kardeşinin karısına seslenmedi. Başından akan kanla evine gitti ve bir daha dışarıya çıkamadı. Bu darbenin tesiri veya başka bir sebeple “Adese” denilen bir hastalığa yakalandı. Bu hastalık o gün vebadan daha tehlikeli kabul ediliyordu. Malı vardı, evlâtları vardı; fakat hiçbirinin Ebû Leheb’e faydası olmuyordu. Tarifsiz acılar içinde tam yedi gün kıvrandı durdu. Hastalığı etrafa pis koku yaydığı için kibirli karısı da onu terk etti. Tek başına kaldı. Öldüğü zaman başucunda kimsecikler yoktu. Ölüsünü almaya dahi giren olmuyordu. Nihayet Mekke uluları utandılar. Çölden birkaç bedevî tuttular ve kokuşmuş cesedi bir çukura atarak üzerine taş yığdılar.
Karısı ise Benî Ümeyye’ye mensup soylu ve zengin bir kadındı. Allah Resûlü’ne düşmanlık ona sadistçe bir zevk veriyordu. İki Cihan Serveri’ne karşı yapılan edepsizce muamelelerin pek çoğuna iştirak eder ve bundan derin bir zevk duyardı. Allah Resûlü’nün geçeceği yollara dökmek üzere diken taşıyor, aynı yollarda yakılsın diye odunları yüklenip getiriyordu. Aslında pek çok hizmetçi kullanacak kadar şatafata da düşkündü. Ama, İki Cihan Serveri’ne olan gayzı onu öyle tahrik ediyordu ki, bu mağrur kadın bütün gururunu ayaklar altına alıp o güne göre hizmetçi ve cariyelerin yapacağı bir işi yapıyordu. Her gerdanı boynuna takmaya tenezzül etmezken şimdi boynunda odun taşımaya yarayan bir ip vardı. Dünyada yaptığı bu işlerin cezasını da ahirette aynı cinsten çekecekti, zira Kur’ân böyle söylüyordu.
Ebû Leheb Allah Resûlü’ne bir gün bile iyilik yapmayı, O’na yardım etmeyi düşünmedi. Aksine, hep kötülük yaptı. Dünya durdukça o da dursaydı, niyeti yine aynı şeyi yapmaktı. İnananlara yapılan ve tatbiki üç sene gibi uzun bir müddet süren boykotu hazırlayan ve bu işin öncüsü olan Ebû Cehillerle beraber oldu. Müslümanlar bu üç seneyi ölümle pençeleşerek geçirdiler. Nice kadın, yaşlı ve çocuk bu boykotta hayatını kaybetti. Fakat bütün bu olanlar Ebû Leheb’in vicdanında zerre kadar acıma hissi uyarmadı. O, böyle vicdandan nasipsiz bir insandı. Hz. Hatice Validemiz de bu devrede psikolojik olarak iyice yıpranmış, inananlara yapılan bu haksızlığa ve zulme daha fazla dayanamamış ve Hüzün Senesi adını ebedîleştirmek ister gibi vefat etmişti. Ebû Talip de aynı sene vefat edince Efendimiz iki kanadı kırılmış gibi yalnız kaldı. Bunu fırsat bilen Mekke müşrikleri zulmün ve aleyhteki propagandanın dozunu iyice artırdılar.
Ebû Leheb burada da başı çekti. Bu kızıl saçlı ve kızıl suratlı adam her yerde Allah Resûlü’nü bir gölge gibi takip edip durmadan O’nu yalanlamaya çalıştı. Bugün ülke ülke gezip fedakar insanlara ve açtıkları okullara türlü iftiralar açanlar gibi Ebu Leheb de, Efendimiz ve mesajı hangi kabilenin çadırına ulaşsa hemen arkalarından girip mesajın tesirini kıracak yalan ve iftiralara başvurdu. Kabile ve soy olarak O’na en uzaklar en erken gelip Allah Resûlü’ne yakınlık kurmaya gayret ederken, o aksi yönde süratle uzaklaştı.
Tebbet Sûresi, Mekke’de nazil oldu. Ebû Leheb ise Bedir Muharebesinin hemen ardından öldü. Bu kısa sûre istikbalden haber vermişti: Ebû Leheb ve karısı kâfir olarak gidecekti. Ebû Leheb’in o şekilde ölmesi inananların kuvve-i mâneviyelerini takviye etmişti. Çünkü Kur’ân’ın vaad ettiği şey oluyordu. Demek ki Nasr Sûresi’nde verilen müjdeler de aynen tahakkuk edecekti. Mü’minlere düşen ise muvakkat bela ve musibetlere takılmadan aktif sabırla hizmetlerine devam etmekti…
[Süleyman Sargın] 21.2.2018 [TR724]
Kur’an kafirlerden, münafıklardan, müşriklerden, ehl-i kitaptan vs bahsederken isim tasrih etmez. Ne baş münafık İbn Selûl’ün, ne Ebû Cehil’in, ne de Âd, Semûd kavimleri gibi helak olan kavimlerin önde gelenlerinin isimleri Kur’an’da yer almaz. Firavun bile bir isim değil, o dönemin krallarına verilen bir unvandır. Hazreti Musa’ya düşmanlık eden Firavun’un açık ismi Kur’an’da yoktur. Zira önemli olan isimler değil, sıfatlardır. Bunun birkaç istisnasından biri Ebû Leheb’dir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş binlerce kafir, münafık ve müşrik varken Ebû Leheb’in adının açıktan zikredilmesinin sebebi ne olabilir?
Desteğe, yardıma, sahip çıkılmaya en çok ihtiyacı olduğu zorlu bir dönemde O’na en yakın isimlerden “baba yarısı” olarak kabul edilen amcasının açıktan düşmanlığı Nebiler Serveri’ni çok yaralıyordu. Kol kanat germesini beklediği, getirdiği mesaja inanmasa bile düşmanlarına karşı yanı başında görmek istediği birinin karşı cepheden saldırması başkalarının düşmanlığından daha ağır geliyordu. Allah Resûlü “Vefa umarken candan, Doldu gözü hicrandan” ve adeta “Kalmıştı yaya dermandan…” Bu durum gayretullaha da o denli dokunmuş olmalı ki Ebû Leheb’e beddua ihtiva eden bir sûre nazil oldu: “Elleri kurusun Ebû Leheb’in ve kurudu da. Ne malı ne de kazandıkları hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak. Karısı da. Hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde.” (Kur’an’da ismi açıkça zikredilenlerden biri olan Âzer de Hazreti İbrahim’in babası veya amcasıydı. O da Hazreti İbrahim’e inanmadı ve karşı cephede ona savaş açtı.)
Ebû Leheb, iradesini ve imkanlarını hep kötüye kullandı. Allah Resûlü’nün geçeceği yollara dikenler serpti ve Kâbe’ye giden yollarda ateşler yaktı. Tabii cezası da amelinin cinsinden oldu ve sonunda gidip ateşe yaslandı. İsmi ateşin babası manasına gelen “Ebû Leheb”, Hazreti Hamza ve Hazreti Abbas gibi Efendimiz’in yanında yer almak yerine O’nun karşısına dikildi. Hayatı boyunca türlü oyunlar ve düzenler kurdu. Ama yaptığı her şey akîm kaldı. Benî Ümeyye’nin bütün serveti ona akmasına ve Ümmü Cemil denen karısı da çok zengin olmasına rağmen kazandıklarının ona zerre kadar faydası olmadı. Evlatları da onu kurtaramadı. Hâlbuki o onlarla çok övünürdü…
Karısı da aynı yolun yolcusu
Ebû Leheb, Bedir’e katılamamıştı. Müslümanların zaferi Mekke’ye ulaşınca, sinir krizleri geçirmeye başladı. Gelen haberci, hiç beklenmedik bir hadiseden, Müslümanlara yardım eden sarıklı askerlerden bahsediyordu. O güne kadar imanını gizlemiş olan Ebû Râfi de denilenleri dinleyenler arasındaydı. Bu sözü duyunca dayanamadı ve “Vallahi bunlar melekler!” dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb çıldıracak hale geldi. Ebû Râfi’in üzerine yürüyerek onu ayaklarının altına aldı ve çiğnemeye başladı. Ebû Râfi, Hz. Abbas’ın kölesiydi. Hz. Abbas’ın hanımı Ümmü Fadl, koşarak geldi ve Ebû Leheb’in başına elindeki sopayı indiriverdi. “Efendisi yok diye bir köleyi dövüyorsun değil mi?” dedi. Ebû Leheb kardeşinin karısına seslenmedi. Başından akan kanla evine gitti ve bir daha dışarıya çıkamadı. Bu darbenin tesiri veya başka bir sebeple “Adese” denilen bir hastalığa yakalandı. Bu hastalık o gün vebadan daha tehlikeli kabul ediliyordu. Malı vardı, evlâtları vardı; fakat hiçbirinin Ebû Leheb’e faydası olmuyordu. Tarifsiz acılar içinde tam yedi gün kıvrandı durdu. Hastalığı etrafa pis koku yaydığı için kibirli karısı da onu terk etti. Tek başına kaldı. Öldüğü zaman başucunda kimsecikler yoktu. Ölüsünü almaya dahi giren olmuyordu. Nihayet Mekke uluları utandılar. Çölden birkaç bedevî tuttular ve kokuşmuş cesedi bir çukura atarak üzerine taş yığdılar.
Karısı ise Benî Ümeyye’ye mensup soylu ve zengin bir kadındı. Allah Resûlü’ne düşmanlık ona sadistçe bir zevk veriyordu. İki Cihan Serveri’ne karşı yapılan edepsizce muamelelerin pek çoğuna iştirak eder ve bundan derin bir zevk duyardı. Allah Resûlü’nün geçeceği yollara dökmek üzere diken taşıyor, aynı yollarda yakılsın diye odunları yüklenip getiriyordu. Aslında pek çok hizmetçi kullanacak kadar şatafata da düşkündü. Ama, İki Cihan Serveri’ne olan gayzı onu öyle tahrik ediyordu ki, bu mağrur kadın bütün gururunu ayaklar altına alıp o güne göre hizmetçi ve cariyelerin yapacağı bir işi yapıyordu. Her gerdanı boynuna takmaya tenezzül etmezken şimdi boynunda odun taşımaya yarayan bir ip vardı. Dünyada yaptığı bu işlerin cezasını da ahirette aynı cinsten çekecekti, zira Kur’ân böyle söylüyordu.
Ebû Leheb Allah Resûlü’ne bir gün bile iyilik yapmayı, O’na yardım etmeyi düşünmedi. Aksine, hep kötülük yaptı. Dünya durdukça o da dursaydı, niyeti yine aynı şeyi yapmaktı. İnananlara yapılan ve tatbiki üç sene gibi uzun bir müddet süren boykotu hazırlayan ve bu işin öncüsü olan Ebû Cehillerle beraber oldu. Müslümanlar bu üç seneyi ölümle pençeleşerek geçirdiler. Nice kadın, yaşlı ve çocuk bu boykotta hayatını kaybetti. Fakat bütün bu olanlar Ebû Leheb’in vicdanında zerre kadar acıma hissi uyarmadı. O, böyle vicdandan nasipsiz bir insandı. Hz. Hatice Validemiz de bu devrede psikolojik olarak iyice yıpranmış, inananlara yapılan bu haksızlığa ve zulme daha fazla dayanamamış ve Hüzün Senesi adını ebedîleştirmek ister gibi vefat etmişti. Ebû Talip de aynı sene vefat edince Efendimiz iki kanadı kırılmış gibi yalnız kaldı. Bunu fırsat bilen Mekke müşrikleri zulmün ve aleyhteki propagandanın dozunu iyice artırdılar.
Ebû Leheb burada da başı çekti. Bu kızıl saçlı ve kızıl suratlı adam her yerde Allah Resûlü’nü bir gölge gibi takip edip durmadan O’nu yalanlamaya çalıştı. Bugün ülke ülke gezip fedakar insanlara ve açtıkları okullara türlü iftiralar açanlar gibi Ebu Leheb de, Efendimiz ve mesajı hangi kabilenin çadırına ulaşsa hemen arkalarından girip mesajın tesirini kıracak yalan ve iftiralara başvurdu. Kabile ve soy olarak O’na en uzaklar en erken gelip Allah Resûlü’ne yakınlık kurmaya gayret ederken, o aksi yönde süratle uzaklaştı.
Tebbet Sûresi, Mekke’de nazil oldu. Ebû Leheb ise Bedir Muharebesinin hemen ardından öldü. Bu kısa sûre istikbalden haber vermişti: Ebû Leheb ve karısı kâfir olarak gidecekti. Ebû Leheb’in o şekilde ölmesi inananların kuvve-i mâneviyelerini takviye etmişti. Çünkü Kur’ân’ın vaad ettiği şey oluyordu. Demek ki Nasr Sûresi’nde verilen müjdeler de aynen tahakkuk edecekti. Mü’minlere düşen ise muvakkat bela ve musibetlere takılmadan aktif sabırla hizmetlerine devam etmekti…
[Süleyman Sargın] 21.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)