Erdoğan bankalara niye sopa gösterdi? [Tarık Ziya]

Sanayi ve tarımın hali ortada. Sanayici fabrikaları kapatıp yerine AVM ya da konut inşa ediyor. Canlı hayvan, kemikli et, kemiksiz (lop) et ithalatı bir taraftan samandan sonra 150 bin ton buğday ithalatı diğer taraftan.

Gıdada kendi kendine yeten Türkiye’den muhtaç Türkiye’ye... Hayaldi hakikat oldu.

En iddialı olduğumuz hayvancılıkta bile her sene Bulgaristan, Sırbistan, Arjantin gibi memleketlere milyarlarca dolar döviz ödüyoruz. Konya kadar toprağı olmayan Hollanda’dan tarım ürünleri ismi altında neler neler ithal ediyoruz.

Hasıl-ı kelam ne layıkı veçhiyle sanayici olabildik (montajcılık, sanayinin bir asır evvelki safahatıdır) ne de ziraatçı bir memleket unvanını muhafaza edebildik.

200 BİNDEN FAZLA İNŞAAT ŞİRKETİ FAAL

O halde geriye ne kaldı? Varsa yoksa inşaat. 200 binden fazla firmanın ticari unvanında ‘inşaat, emlak, taahhüt şirketi’ ibareleri mevcut ki bu da faal her dört şirketten biri inşaatçı demektir.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında imar ve arsa rantlarıyla servetine servet katan müteahhitleri gören genç müteşebbislerin aklı başka bir sektöre de ermiyor zaten.

Her gencin hayalini lüks arabalarıyla meşhur müteahhit Ali Ağaoğlu süslüyor. Onlar da bir gün televizyonda cebinden çıkardıkları para destelerini cümle âleme gösterecekleri günü hayal ediyor. 

PARASI İLE DEĞİL Mİ KARDEŞİM?

İyi bir üniversiteden mezun olmak, yurt dışında yüksek lisans veya doktora yapıp Apple’den Samsung’a Mercedes’ten Tesla’ya sektörlerinde dünya devi olanların başarı sırrına vakıf olmak için göz nuru dökmek, emek vermek Yeni Türkiye’de hayli romantik kalıyor.

Parası ile değil mi? iPhone ya da Samsung’un en son modelini fiyatı kaç dolar ise ödeyip almaktan kolay ne var.

Almanlar’ın Mercedes’i var da ne oldu? Onlar bisikletle işe gelip gidiyor bizde yeni yetme müteahhit bile milyonluk Mercedes’e biniyor. Teknolojiymiş... ARGE faaliyetiymiş... Ceremesini Almanlar çekiyor, safasını Türkiye’deki müteahhit ve bürokratlar sürüyor.

MEHMET CENGİZ OLMAK VARKEN!

Ağaoğlu’nun bir basamak gerisinde bir profil daha var ki o da çok revaçta. Yeni işadamı profili Mehmet Cengiz artık. Taş atıp kolunu yormaya lüzum yok.

İhale zaten adrese teslim. Arsa Hazine’den bedava tahsisli. Kredi kamu bankalarından. Müşteri, satış, ciro, maliyet, kâr/zarar gibi işletme için hayati kıymeti haiz kalemlerde kafa yormaya lüzum yok.

Hazine hepsine kefil. Müşteri gelse de gelmese de para garanti. Kasada ne kadar açık varsa Hazine ay sonunda banka hesabına yatırıyor...

BATIK FİRMALARA KREDİ VERECEKLER

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, bankaların yeni kredi vermek istemediğini, buna mukabil çalışmaları tamamladıklarını belirtiyor. Belediyelerde kelle alma faslı devam ederken Erdoğan’ın mevzuyu bankalara getirmesi sebepsiz değil. Para lazım para. Hem de acilen...

Bankalar 2017’de 200 milyar lira krediyi müteahhit lobisine aktardı. Ekseriyeti batık şirketlere bile bile kredi verildi. Şimdi kredilerin tahsilatı aksıyor. Yine de bankalar musluğu kısmayacak. Batma pahasına kredi vermeye devam edecekler.

Başkanlık seçimine kadar her şey toz pembe görünmeli. Varsın bankalar ateşe atılsın.

Batıklara rağmen kredi verecekler. Aksi takdirde istifa etmeye direnen belediye başkanlarına gösterilen sopalardan birini de bankalar için hazırlamak zor değil.

Okkalı para cezaları, patronların savcılığa ifadeye çağrılması, diğer şirketlerin üzerine Maliye’nin gitmesi, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devir bankalara gösterilecek sopalardan birkaçı... Hangi banka böyle bir riski göze alabilir? Bank Asya’nın, binden fazla devasa şirketin başına gelenler ortada...

TÜRKİYE, KALİTELİ İNSANDAN MAHRUM

‘Toplam kalite’ sadece endüstrinin ihtiyaç duyduğu bir kavram değil. İnsanlara da lazım. Türkiye hemen her sahada kaliteli insan açığı ile karşı karşıya. On binlerce kaliteli insan son iki-üç senede hapse atıldı.

Zulümden kurtulabilenler bir şekilde kendisini Türkiye hudutlarının ötesine attı. Eşinden, çocuklarından, ailesinden ve de arkadaşlarından mahrum kalma pahasına bilgi ve tecrübesiyle başka diyarlarda mesleğini icra ediyorlar.

İnsan bahsinde toplam kaliteden mahrum kalmış bir devlet günü birlik yaşamaya mahkumdur. Pilot koltuğu boş bir devlet er ya da geç duvara toslayacaktır.

Türkiye’nin maruz kaldığı tefessühün temelinde de bu büyük mahrumiyet, bir başka ifadeyle kaliteli insan kıtlığı yatmaktadır.

Başkalarının malını, mülkünü gasp ederek gününü gün edenler bugünü de kurtardıklarına sevinebilir.

Teessürle ifade etmeliyim ki yarın ve ötesi onlar yüzünden 81 milyon namına çok karanlık..

[Tarık Ziya] 24.10.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Tükenmez hazinelerin sırlı anahtarı [Abdullah Aymaz]

M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “Sebeplere tevessül-Allah’a tevekkül –Dua ve takdire rıza” konuları üzerine yazılarına şöyle bir baktığımızda bilhassa şu ifadeler hemen dikkatlerimizi çekiyor:

“Sebeplere  riayetle tevekkül, bir vahidin iki yüzünden birbirini tamamlayan iki unsurdan ibarettir. Çünkü tevekkül hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde sebeplere riayet edip sonra da Kudreti Sonsuz’un üzerimizdeki tasarruf  ve hükmünü beklemek demektir. Yani biz, bir işe teşebbüs ederken, bir taraftan sebepleri, mukaddimeleri, Allah’ın emri olarak tam bir dikkatle yerine getirecek, diğer taraftan sebeplere hakîki tesir vermeden, herşeyin Cenab-ı Hakkın dilemesine ve iradesine bağlı olduğu şuuru içerisinde, O’nun lütuf ve inayetine sığınıp neticeyi sadece ve sadece Allah’tan bekleyeceğiz. Sebeplere riayet hususunda gösterilen hassasiyet çok önemlidir. Hatta denilebilir ki,  sebeplere riayet mevzuunda emre itaatteki inceliği kavrayıp ona göre hareket eden bir insan, onları Cenab-ı Hakk'ın rızasına erme adına bir helezonun basamakları veya Allah’a amudî (dikey) olarak yükselebileceği bir rampa haline getirebilir. Fakat onları her şeyi görme ve her şeyi getirip sebeplere bağlama bir yönüyle Müsebbibü’l-Esbab’ı (sebepleri Yaradanı) görmemeye müncer olacağından böyle bir durum da –hâşâ ve kellâ- sebeplerin Allah’a eş ve ortak koşulması demektir.”

Dua meselesinde de şunlar dikkati çekiyor:

“Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semâlar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir İÇ DÖKME’dir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevâzu içinde ve isteklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semâvileşir ve kendini ruhanîlerin ‘hayhuyu’ içinde bulur. Böyle bir yönelişle mümin, ümit ve arzu ettiği şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur. (…)  Ne var ki, duada Hakka teveccühü kendi isteklerimize  bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru değildir. Doğru olan, kulluk şuuruyla Hakka yönelip tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arz-ı halde bulunmaktır…”

Yoksa illâ benim isteğim ve arzum olacak anlayış ve ısrarı doğru değildir. “Allah'ım, en iyi en doğru Sen bilirsin; hikmetin neyi iktiza ediyorsa, hakkımda hayırlı olanı istiyorum… Benim değil, Senin dediğin, Senin istediğin olsun.” diye yalvarmak kulluğu daha uygun olan ve kula yakışandır… Aksi takdirde “İnsan bazen şerri, tıpkı hayır istercesine ve hayır için dua edercesine ister…” (İsrâ Suresi, 17/11) âyetinin tokadını yiyebiliriz.

“Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah’a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden (yalnızlığından) kurtulmuş olur. Cenab-ı Hak da ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir, söylemesi icap eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de yapmaya muvaffak kılar. Bu pâye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususî bir yakınlık (kurb) payesidir ki, artık böyle bir mazhariyetle şereflendirilen ‘kurb’ kahramanının görmesi, gözler ötesi bir gözle, işitmesi kulaklar ötesi bir kulakla, diğer aktiviteleri de kendi benliğinin  üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma seviyesine yükselir; derken her fırsatta Rabbi’yle dua ve icabet alışverişinde bulunur, yalvarış ve yakarışa O’nun sonsuz kudretine itimadın ifade olarak sımsıkı sarılır ve sırtını  sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle, dilinde dua yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.

“Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, katiyen duada kusur etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya da fevkalade önem verirler… maddi-mânevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rabbilerine açıp yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler…”

Sebepler dünyasının içinde olmamız itibariyle üzerimize düşenleri yerine getirmemizin yanında hazinelerin anahtarı duadan da asla dûr olmamamız gerekir…
 
[Abdullah Aymaz] 24.10.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Ben derbiye derbi demem derbi vukuatsız olursa! [Efe Yiğit]

Bir Galatasaray-Fenerbahçe derbisi daha geride kaldı. 90 dakikalık futbol günlerce konuşulmaya devam edecek. Artık klasikleşen bir durum. Derbilerdeki olaylar futbolun daima önüne geçiyor. Maç öncesi verilen dostluk ve centilmenlik mesajları, maçtan sonra unutuluyor.

Dünyanın değişik ülkelerinde oynanan derbilerin kendine göre bir hikayesi vardır. Takımlar sadece futbolu temsil etmez. Sınıfsal, etnik ya da dinî motifler futbolla birlikte sahaya çıkar. Örneğin İskoçya derbisi Celtic- Rangers kapışması bir anlamda Katolikler-Protestanlar mücadelesidir. Bu yüzden Türkiye oldukça şanslı. Bizdeki derbilerde sadece futbol vardır. Ne Galatasaray ne Beşiktaş ne de Fenerbahçe herhangi bir etnisiteyi veya ideolojiyi temsil etmez. Bir zamanların klasik söylemiyle ‘Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu’ sloganı derbilere damga vurur. Ancak herkesin susup futbolun konuşması sadece 90 dakika oluyor. Bazen o da olmuyor. Daha maç oynanırken işler çığırından çıkıyor.

FUTBOL UZUN SÜREDİR OKSİJEN TÜPÜNE BAĞLI

Türk futbolu aslında uzun süredir hasta. Ülkedeki kokuşmadan futbol da doğal olarak nasibini alıyor. Kulüp başkanları iktidara yaranma yarışında. Devlet, yaptırdığı statlarla kulüpleri adeta kendine kapıkulu hâle getirmiş. En son, Ampute Milli Takımı’nın Avrupa şampiyonu olduğu turnuva sonrası AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Spor Bakanı Osman Aşkın Bak’la canlı yayında yaptığı telefon konuşmasında Vodafone Arena için sarf ettiği şu sözler, bunun en somut kanıtıydı: ‘Saha Beşiktaş’ın mı ya? Ulan bizim verdiğimiz paralarla yaptılar!’

Zaten daha önce Federasyon’a satın aldığı gazeteleri ihaleler karşılığında Erdoğan’ın emrine veren Demirören ailesinin varisi Yıldırım Demirören’in ‘atanması’ futbolun tabutuna yeterince çivi çakmıştı! Popülist yöntemleriyle Beşiktaş’ı iflasın eşiğine getiren Demirören, ülke futbolunu da aynı savruklukla katletmeyi sürdürüyor.

KÂĞIT ÜSTÜNDE AVRUPA’NIN 6. LİGİ

Türkiye, Avrupa’nın en gelişmiş 6. ligi olarak anılıyor. Ancak bütün bunlar kâğıt üstünde. Türkiye’den ‘kalitesiz’ lige sahip nice ülkeler, hem ulusal hem de yerel futbolda başarılı olurken biz sadece takımların ekonomik hacmi ve yaptıkları transferlerle caka satmayı sürdürüyoruz. 2002’den bu yana Dünya Kupası’na katılamayan, hasbelkader katıldığı Euro 2016’da gruptan çıkamayan bir ülke Türkiye. Kulüplerimizin Avrupa macerası ortada. Ligde fırtına gibi esen Galatasaray’ın, isimsiz Östersunds takımına elendiğini, Fenerbahçe’nin 10’da biri değerindeki Vardar’a iki maçta da yenildiğini hatırlayalım. Beşiktaş’ın başarısında ise Şenol Güneş faktörü önemli rol oynuyor. Şenol Hoca olmasa bugün kaç kişi Beşiktaş’ın aynı başarıyı göstereceğine inanır?

CÜNEYT ÇAKIR, MAÇA DAMGASINI VURDU

Gelelim derbiye. Sahadaki mücadeleye hakemler pek ayak uyduramadı. Futbol hakemliğini dünyada başarılı şekilde temsil eden Cüneyt Çakır, nedense Türkiye’de farklı bir havada maç yönetiyor. Avrupa’da cesur kararlar veren Çakır, Türkiye’ye dönünce korkak davranıyor. Dile kolay, Süper Lig’de 283 maç yönetmiş bir isim. Avrupa ve Dünya Kupaları’nda düdük çalan Çakır, Avrupa’daki turnuvaların kadrolu hakemlerinden. Maçta en çok konuşulan pozisyon, Hasan Ali Kaldırım’ın penaltı pozisyonuydu fakat Çakır, göstermediği kartlarla maçın sonucuna daha fazla etki etti.

Maçın hakemler açısından dönüm noktası ise yan hakem Tarık Ongun’un başına atılan cisimdi (muhtemelen pet şişe). Ongun yere yığılırken, Çakır maça devam kararı verdi ve bundan sonra da olacak olaylara yeşil ışık yakmış oldu. Şayet Çakır maçı tatil etseydi, karşılaşma Fenerbahçe lehine hükmen tescil edilmekle kalmayıp sarı-kırmızılı ekibe saha kapatma ve para cezası da gelecekti. Bir musibet, bin nasihatten etkilidir ancak Çakır, bu konuda çekimser davrandı.

GENE ŞÜKREDELİM AZ VUKUATLA ATLATTIK

Derbideki tribün manzaralarını hiç şüpheniz olmasın, bundan sonra da görmeye devam edeceğiz. Yine birkaç beylik laf edilecek. Sonra kapalı kapılar arkasında iş tatlıya bağlanacak. Hastalıklı futbolumuz suni teneffüsle yaşamaya devam edecek.

Galatasaray taraftarının maçtan önceki Rocky’li ‘ayağa kalk’ koreografisine terör soruşturması açıldığı bir ülkeden bahsediyoruz. Aynı cümleyi Fethullah Gülen’in kullanmış olması en büyük suç delili sayılıyor! Ha bir de Rocky heykelinin Pensilvanya’da olması suçun bir başka önemli deliliymiş! Cinnet halindeki bir ülkenin futbolu ve derbisi ancak bu kadar iyi olur. Biz yine şükredelim bu kadar az vukuatla bir derbiyi geride bıraktık.

[Efe Yiğit] 24.10.2017 [TR724]

Erbakan, herkesin mi hocasıydı? [Türk Sağı’nın hikâyesi-19] [Kemal Ay]

‘28 Şubat postmodern darbesi kimleri etkiledi?’ sorusu, ‘Refah Partisi’ni kimler destekliyor?’ sorusundan bir hayli farklı. Bu iki soruya verilecek cevaplar arasında bir eşitlik kurmak olanaksız. Refah Partisi, sadece bir tarikat-cemaat partisi miydi, peki? Ya da gerçekten de imam hatipler, Kur’an kursları ya da camiler, o dönem Erbakan’ın bir sözünden ilhamla çokça tartışıldığı gibi, ‘arka bahçe’ miydi? Türkiye’de dindar olduğunu savunanlar, gerçekten de siyasette tek adres olarak Refah Partisi’ni ve Necmettin Erbakan’ı mı görüyorlardı? Bu soruların cevabı büyük oranda ‘hayır’. Gelgelelim, 28 Şubat’ta MGK Devleti’nin yaptığı hamle, laik-dindar yarılmasını görünür hâle getirerek, Türk sağını ‘muhafazakâr-dindar’ çizgiye hapsedecekti.

SİYASAL İSLAMCILAR BİR BAYRAK ALTINDA

1950’lerde ve 60’larda merkez sağ partilerde siyaset yapmaya çalışan tarikat-cemaat kökenli dindar kesim, 1970’te Konya’dan bağımsız seçilecek kadar çevre edinebilmiş Necmettin Erbakan’ın liderliğinde Milli Nizam Partisi’ni (MNP) kurmuştu. Ekonomide faiz sistemine, dış politikada Avrupa Ekonomi Topluluğu’na (AET) karşıydı ve iç siyasette ‘öze dönüş’ hedefi vardı. Bu öz, Erbakan ve çevresinin gözünde ‘ahlak ve fazilet’ yoluydu ve dindarlaşmayı öngörüyordu. Siyasal İslamcı hareket, Arap dünyasındaki Müslüman Kardeşler pratiğinden etkileniyor, oradaki gibi ticarette ve eğitim, sağlık gibi hizmetlerde etkinleşmeyi, böylece halka ulaşabilmeyi hedefliyordu. Ancak Erbakan’cı çizginin ‘etki dairesi’ yıllar süren devamlılıkların da eseriydi: Cami cemaatinin kazanılması, haftalık ev sohbetlerinde gündemi siyasetin belirlemesi, konferanslar ve süreli yayınlar ile gençlerin etkilenmesi.

İKTİDARDA YER ALMAK

MNP, kısa süre içinde ‘laikliğe aykırı’ olduğu gerekçesiyle kapatılacaktı. 12 Mart muhtırasından bir hafta önce dava açılmış, 20 Mayıs’ta da kapatma kararı çıkmıştı. Bunun üzerine Necmettin Erbakan, bir süre İsviçre’de ikâmet etti. Ardından Milli Selamet Partisi (MSP) kurulacaktı. Erbakan’ın bir süre dışarıdan yönlendirdiği fakat daha sonra Türkiye’ye gelerek başına geçtiği parti 1973’teki seçimlerde yüzde 11 oy alarak, Meclis’e bile girdi. 1974’te Ecevit’in lideri olduğu CHP ile koalisyon kurdu ve bazı bakanlıkları aldı. Bu süreç, Erbakan hareketinin ‘toplumsallaşması’ adına önemliydi. Zira bir siyasî ya da fikrî hareket sadece insanlarla tanışma ve sempatilerini kazanma yolunda ise, bu yatay bir hareketliliktir. Eğer bu hareket, bu insanlara ‘imkân’ sunmaya başlamışsa, hareketlilik dikey bir eksen de kazanır. Türk siyasetinde ‘iktidar’ demek, kadro demektir. Erbakan, ‘imkânsız koalisyonlar’ kurarak, biraz da bunu sağlamaya çalışmıştır.

Nitekim 1970’lerin ikinci yarısında MSP, ‘Milli Cephe’ hükümetlerinde, sağ partilerle birlikte yer alacaktı (1990’ların başında Türkeş’le, ortalarında Çiller’le ve sonrasında Kürtlerle ittifak kuran veya yakınlaşan da Erbakan’ın siyasî aklıydı). Bu süreçte toplumsal hayatı etkilemede Ülkücüler daha ön plandaydı. Manevi değerler konusunda da Ülkücü camianın çalışmaları vardı. Erbakan’ın siyasal İslamcılığı, milliyetçi-mukaddesatçı sağ orta sınıf seçmen için biraz ‘radikal’ görünüyordu. 12 Eylül darbesinde Erbakan da diğer siyasetçilerle aynı kaderi paylaşınca, siyasal İslam bir kez daha rotasını ‘merkez sağ’ partilere kırdı. Daha sonra Erbakan’la ve hatta AKP ile yolları kesişecek isimler, Turgut Özal’ın ANAP’ında siyaset yapacaktı. Özal da, tarikat-cemaat kökenli dindar kesimi temsil edebilecek background’a sahipti. Biraz da bu sebeple 1987’de Erbakan’ın kurduğu Refah Partisi, yüzde 7 oy alabilmişti.

‘BİZE YÜZDE 6 DERLER’…

O günlerde partinin yayın organı Milli Gazete’de şair İsmet Özel’in meşhur, ‘Bize yüzde 6 derler’ (parti yüzde 7 oy almasına rağmen, İsmet Özel, yüzde 6 demişti) başlıklı bir yazısı yayınlandı. Özel’e göre bu yüzde 6, yüzde 98’i Müslüman olan bir ülkede, ‘bilinçli’ olan Müslümanları temsil ediyordu ve zamanla yüzde 98’e doğru genişleyecek bir iradenin habercisiydi: ‘Yüzde 6 dedikleri, bağımsız karar verme mevkine sahip ve tercihleri Türkiye’de İslamiyetin en belirleyici sosyal ve siyasi unsur olması gerektiğini inanan insanlardan oluşur.’ Yine İsmet Özel, yüzde 6’dan yola çıkarak yaklaşık 10 milyon insanın, Türkiye’de İslam’ı sosyal, siyasal ve iktisadî hayatlarının bir parçası hâline getirdiğini savunur.

Bu cümleler, siyasal İslam’ın toplum ve siyaset anlayışının da yansımasıdır aslında. Bu durum biraz, Marksizm’den Leninizm’e geçişe benzer. Marks’a göre işçi sınıfı, herhangi bir çabaya gerek duyulmadan, kendiliğinden oluşacak, bilinçlenecek ve içinde bulunduğu duruma isyan edecektir. Bunun örneklerini geçmişte bulmak mümkündür: Köleliğe başkaldırılmıştır, tarlada mecburî çalışmaya başkaldırılmıştır. Bu isyan, elbette, sanayileşmiş toplumlarda görülecektir. Haliyle Rusya gibi ağırlıklı olarak tarım toplumu denebilecek bir yerde işçi sınıfının kendiliğinden o bilince ulaşması beklenmemektedir. Lenin ve Bolşevikler, bu sebeple işçileri örgütleyecek, onları hızlı şekilde ‘bilinçlendirecek’ bir ‘profesyonel devrimciler’ grubu kurar. Bu kişiler, tarihin akışını hızlandıracak ‘kabiliyette’ kimselerdir. Yani aslında 1 milyon işçi varsa, bunların hepsi potansiyel olarak devrimcidir fakat farkında değildir. Eğer bunların arasında 100 tane ‘profesyonel devrimci’ olursa, 1 milyon işçi devrimciliğini hatırlayacaktır.

ŞUURLU MÜSLÜMAN TARTIŞMASI

1940’larda Arap dünyasındaki siyasal İslamcı hareketler de, sosyalizmle ilişkileri nispetinde buna benzer düşünceleri kendi eserlerine enjekte ettiler. İsmet Özel’in söyledikleri, sadece ona mahsus bir görüş değildi. İslamcılık, zaten ‘bilinçlenme’ hareketiydi. Bütün sorunların kaynağı, buradaydı. Müslümanlar bilinçlenip siyasal İslam’ın projesine destek olursa, her şey mümkündü. Nitekim Saadet Partisi yıllarında Necmettin Erbakan da, partisini bir ‘fabrikaya’ benzetecekti: “Müslüman’i alır şuurlu Müslüman yapar. Nasıl şuurlu Müslüman yapıyor? Alıyor Müslüman’ı başına üç tane çivi çakıyor. Bir tanesi cihat çivisi, ikincisi haftalık toplantı çivisi, üçüncüsü de Milli Gazete çivisi. Bir insanın başına cihat çivisi, haftalık toplantı çivisi, Milli Gazete çivisi çakılmışsa bu insan artık şuurlu Müslüman olmuştur.”

1994 BELEDİYE SEÇİMLERİ

Refah Partisi’nin ‘bilinçli Müslümanlar’ çemberini kırarak, toplumda yeni bir tabakaya daha açılması, yoksullara yönelik hamlelerle mümkün olacaktı. Erbakan’ın ‘adil düzen’ diyerek formüle ettiği ‘sosyal devlet’ yaklaşımı ve belediyecilikte geniş halk kesimlerine yönelik tavrı, partinin ve hareketin popülaritesini arttırdı. Millî Gazete dışında pek medya desteği olmayan, seküler çevreler tarafından şüpheyle yaklaşılan RP’nin 1994 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara’da belediye başkanlıklarını kazanması, beklenmedik bir gelişmeydi. Ankara’da daha önce belediye başkanlığı yapmış ve ANAP geçmişi olan Melih Gökçek vardı fakat İstanbul’da Recep Tayyip Erdoğan’ın seçilmesi, Refah Partisi’ne ciddi bir ivme kazandırdı. Nitekim 1995’te partinin genel seçimlerde birinci parti olmasının da önü açıldı. Merkez siyasetin seslerini duyamadığı, ekonomik çalkantıda en çok etkilenen orta-alt sınıf, Refah Partisi’nin bir umut olabileceğini düşünmüştü. Bunun yanı sıra RP, giderek tarikat-cemaat kökenli dindar kesimin sempatisini kazanıyordu. Siyasette dindarlığın ‘geçer akçe’ olması, Demirel’den Özal’a sağ partilerin şiarıydı, Erbakan bunu birkaç adım ileri taşımıştı.

MİLLİ GÖRÜŞ HAREKETİ YOL AYRIMINDA

28 Şubat’ta tırmandırılan başörtüsü krizi, sakallı erkeklerin orduevlerine alınmaması, devlet dairelerinde ‘temizlik’ yapılması, üniversitelerde karışıklıkların çıkması, bu arada Kürt meselesindeki gerilimin artması, toplumda bir çeşit ‘kırgınlık’ oluşturdu. Asker politikaya yine müdahale etmiş ve bu müdahaleden sonra yine ‘merkez siyaset’ hiçbir şey olmamış gibi iş başına geçmeye çalışmıştı. 1999’da Öcalan’ın yakalanması, o sırada başbakanlık yapan Bülent Ecevit’in ve milliyetçi parti MHP’nin oylarını yükseltti. İki ay sonra yapılan seçimlerde DSP ve MHP’nin yanı sıra ANAP ve DYP de Meclis’e girmiş, RP’nin devamı olan Fazilet Partisi de, yüzde 15’e yakın oy oranıyla Meclis’teki yerini almıştı. Erbakan, siyasî yasaklıydı fakat ‘babasız çocuklar’ olarak Meclis’te çalışan Fazilet Partili vekiller, ‘büyüyecekti’. Nazlı Ilıcak gibi isimler artık Milli Görüş hareketine destek veriyordu. Avrupa ve ABD’den de bu harekete ilgi büyüktü. Merve Kavakçı’nın Meclis’ten kovulması, bir kez daha merkez siyasetin kaybetmesine yol açtı.

Bu noktada, Erbakan’ın liderliğindeki siyasal İslam’ın iki seçeneği vardı: Ya önündeki ‘Batı ile koalisyon’ imkânını değerlendirecek ve daha geniş kitlelere açılarak tek başına iktidar kovalayacaktı. Ya da ‘çelik çekirdek’ olarak kalıp, koalisyonlar aracılığı ile Türkiye’de siyaseti etkilemeyi hedefleyecekti. Fazilet Partisi’nde Genel Başkan Recai Kutan’a bayrak açarak ‘yenilikçiler’ olarak ünlenen Bülent Arınç ve Abdullah Gül gibi isimlerin tercihi ilkinden yanaydı. Fakat bu sefer de, Erbakan’ın geçmişte zikrettiği demokrasi, Batılı değerler ve laiklik konusundaki sözlerine karşı bir redd-i miras gerekliydi.

SİYASETE ASKER DEĞİL EKONOMİ DARBESİ

Biraz iddialı olacak fakat eğer Türkiye, 17 Ağustos 1999 depremini ve 2001 ekonomik krizini yaşamasaydı, siyasal İslam’daki bölünme yüzde 20 civarındaki oy oranı içerisinde kalabilirdi. Bu iki büyük hadiseden sağ çıkamayan Meclis, toplumu ‘arayışlara’ itti. Yani aslında 28 Şubat’ın mağduriyetinin değil, bu arayışların neticesi olarak 2002 genel seçimlerinde AKP yüzde 34,5 oy oranına ulaşabildi. Meclis’in iki partili olması ve AKP’nin tek parti iktidarı kurabilmesi de, kaderin bir lütfuydu. Ancak 28 Şubat’ın laik-dindar gerilimini hortlatması, askerî müdahaleden sonra da medyada, siyasette ve ekonomide askerlerin bir şekilde ellerinin olması, 1990’larda akamete uğrayan ‘sivil toplum’ hareketlerini, 2000’lerde sistem dışındaki güçlerle ittifaka zorlayacaktı. AKP’yi iktidara taşıyan rüzgâr, Türk siyasetindeki bu tükenmişlikti. Bunda Türk sağı kadar, Türk solunun da etkisi vardı.

[Kemal Ay] 24.10.2017 [TR724]

Mutfakta biri mi var? [Bülent Keneş]

Olup bitenlere bakınca eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dediği gibi “İnsan gerçekten hayret ediyor!” Yaşananların akılla, mantıkla, izanla, hesapla, kitapla alakası kalmadığı için perde önünde cereyan eden hadiseler, perde gerisinde varlığı hissedilen ama elle dokunulup, gözle görülemediği için tarifi tam olarak yapılamayan gizemli aktörlere hamlediliyor. Böyle durumlarda ister istemez, yıllar önce bir reklamda ev sahibi gencin şaşırtıcı çay demleme performansı karşısında misafirlerinin hayret içerisinde söylediği o replik imdadımıza yetişiyor: Mutfakta biri mi var?..

Türkiye’nin dümende bulunan ve üstelik de oldukça kudretli görünen aktörler tarafından değil de bir başka irade tarafından evirilip çevrildiğini söylemenin komplo teorilerinden geçilmeyen bir coğrafyada ciddiye alınmama gibi büyük bir risk taşıdığının farkındayım. Ancak, paranoyak olmanız izlenmediğiniz anlamına gelmeyeceği gibi, her haliyle itici gücünün perde gerisinde olduğunu hissettiren tuhaflıklara ve çelişkilere bir izah getirmeye çalışan analizlerin doğru olmadığı da peşinen söylenemez. Bu tür analizlerin yer yer komplo teorilerinin puslu alanıyla kesişmesi, ileri sürdüğü tespit ve değerlendirmelerin değerinden bir şey kaybettirmez.

İPLERİNDEN ÇEKİLDİKÇE TUTARSIZ HAREKETLER YAPAN BİR KUKLA

10 yıl süren demokratikleştirici ve başarılı bir siyaset ile kitleler nezdinde güven objesi haline gelen/getirilen Erdoğan’ın hırslarından ve zaaflarından yakalanarak son beş yıldır o güne kadar söyleyip yapageldiklerinin tam tersi bir istikamete yönelmesinin gönüllü ve tamamen kendi iradesiyle olabileceğini söylemek kolay değil. Çünkü, 10 yıl boyunca yapılanların ve kendini inkâr anlamına gelen bu tuhaf yönelimin mantıki bir açıklaması bulunmuyor. Siyasal İslamcı fabrika ayarlarına dönmüş olması, Milli Görüşçülüğü aşan bir fanatizmle radikal İslamcılığa dümen kırmasının açıklayıcılığı ise, ancak bir yere kadar işe yarıyor. Erdoğan, kimler tarafından oluşturulduğu az çok tahmin edilen bir gündemin sadece kamuflajı, yer yer dökülen makyajı olmakla kalmıyor, icracı figüranı, iplerinden çekildikçe tutarsız hareketler sergileyen iradeden yoksun bir kuklası olma rolünü de oynuyor.

Geçmişten daha yakın zamana kadar ittifak yaptığı, birlikte yol aldığı tüm iç ve dış aktörlere sırtını dönüp, geçmişten yakın zamana kadar karşı olduğu tüm iç ve dış aktörlerle yol alır hale gelmesinin mantıklı bir açıklaması yapılamayınca, binde küsurluk bir siyasi cirmi olan Doğu Perinçek’in “Erdoğan’ı teslim aldık,” “Erdoğan bizim çizgimize geldi,” “Erdoğan’ı teslim aldığımız şurdan belli,” deyip birbiri ardına sıraladığı gerekçelerini anlamlı kılıyor. Siyasi cirminden ziyade devletin derin ve karanlık dehlizlerinde birbirleriyle iş tutan kirli güç odaklarından oluşan bir konsorsiyumun kamuoyu önündeki temsilini üstlenmenin sağladığı bir ağırlıkla konuşan Perinçek’in kendinden menkul olmayan sözlerinin bu anlamda bir kıymeti bulunuyor.

PERİNÇEK’İN ADINA KONUŞTUĞU DERİN DEVLET KONSORSİYUMUNUN GÜCÜ

Hatta, bizim tahmin etmekte güçlük çektiğimiz ama Erdoğan ve çevresindekilerin neye tekabül ettiğini çok iyi bildiklerini sandığım Perinçek’e cüret pompalamakla kalmayıp muazzam bir dokunulmazlık zırhı da sağlayan söz konusu derin dinamik sandığımızdan çok daha güçlü olabilir. Bu yüzdendir ki, kendisini la-yüsel makamında gördüğü için havadan nem kapıp en ufak eleştiri karşısında aslan kesilen, neredeyse kundaktaki bebeklere kadar hakaret davası açan Erdoğan’ın, mevzu Perinçek ve adamlarının hakaretleri ve aşağılamaları olduğundan süt dökmüş kediye dönmesinin henüz çözemediğimiz bir anlamı olsa gerektir.

Geçtiğimiz günlerde İran’ın Tesnim ajansına konuşan Perinçek, Erdoğan’ın nereden nereye savrulduğunu şu ifadelerle dile getiriyordu: “Dış politika, Batı Asya politikaları, teröre karşı mücadele, güvenlik siyasetleri buralarda bizim çizgimize geldi. Her adımda geliyor. Bir zamanlar onlar FETÖ ile beraberdiler, FETÖ’yle savaştılar. PKK ile açılım yaptılar, PKK ile savaştılar. Rusya’yı düşman gördüler, dost oldular. İran’a karşı Pers milliyetçisi diyerek saldırıyorlardı, ama şimdi el uzatıyorlar. Bunların hepsi Vatan Partisi’nin siyaseti. Oraya geldiler, gelmeye devam ediyorlar…”

Erdoğan ve avenelerinin 15 Temmuz kanlı tiyatrosu hakkında pazarladıkları tutarsızlıklarla dolu senaryo gibi hayati bir konuda bile, o senaryoyu yerle bir edecek “darbe girişiminden Erdoğan, MİT ve hükümetin önceden haberi olduğu”na dair sözleriyle gedik açmasına dahi bile tek kelime edilemeyen bir Perinçek’in sözcülüğünü üstlendiği ama tanımını tam olarak yapamadığımız bir güçle karşı karşıya olduğumuz aşikar. Cem TV’ye verdiği bir söyleşide de benzer sözleri tekrarlayan Perinçek, “Erdoğan’ı teslim aldığımız şuradan belli: Erdoğan FETÖ taraftarıydı, şimdi FETÖ’cülerle mücadele ediyor. Erdoğan BOB eş-başkanıydı. Şimdi ABD onu devirmeye çalışıyor.”

Perinçek’in yargı ile ilgili söyledikleri sözlerin yanısıra kendisini yargı adına konuşarak CHP Genel Başkanı’na garantiler verecek konumda görmesi kayda değer bir duruma işaret ediyor: “Türk yargısı altın çağını yaşıyor… Danıştay Başkanı’nın Kılıçdaroğlu ile polemiğe girmesini doğru bulmuyorum. Ayrıca Kılıçdaroğlu’nu tutuklayacak bir yargı Türkiye’de yoktur.”

ERDOĞAN’IN İHANETİ DERİN ŞER ODAKLARINA HAYAT BAHŞETTİ

Yargıya hükmeden, içerideki sosyolojik aktörlere karşı iplerini ele geçirdikleri Erdoğan’ı istedikleri çizgiye çekebilen, dış politikada dün ak dediklerine bugün kara dedirtebilen bir dinamiğin faaliyette olduğunu söylemek sanırım aşırı iddialı bir tespit olmayacaktır. Devletin ve toplumun kılcallarına kadar nüfuz etme kabiliyeti olan o dinamik birdenbire türeyemeyeceğine göre, geçmişten beri var olan, Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları ile beli kırılmaya çalışılsa da Erdoğan’ın ihaneti sonucu yeniden hayat bulan karanlık yapıların hiç olmadıkları kadar güçlü hale geldiklerini ve kafalarındaki Türkiye’yi kurmak için daha gözü kara bir şekilde hareketlendiklerini söyleyebiliriz.

Balyoz Harekat Planı, AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı gibi türlü planları deşifre edilmiş olan, Dink’in öldürülmesinden Malatya Zirve Katliamı’na varıncaya kadar pek çok ters köşe hamlesiyle psikolojik harekatın şahikalarına çıkmayı başarmış bir yapılanmanın, bu konulardaki eşsiz bilgi, beceri ve tecrübesiyle kirli yakasından yakaladığı Erdoğan’ı avucunun içine alıp tepe tepe kullanması hiç de olmayacak bir şey değil. Zaaflarından yakalanmış Erdoğan’ı çöpe atmak ya da Cüneyt Zapsu’nun ifadesiyle üzerine “sifonu çekmek” yerine, geçmişte halk nezdinde oluşturduğu güveni medyatik operasyonlarla sürdürmesi sağlanarak, “28 Şubat’ın bin yıl sürecek planları”na kamuflaj ve makyaj olarak kullanmak, o işlerin erbabı olan derin dinamikler için uygulamada hiç de güçlük çekmeyecekleri fena olmayan bir fikir gibi duruyor.

Vardığı yer itibariyle Erdoğan’ın, Anadolu’nun yetenekli evlatlarının son 50-100 yıl boyunca giriştikleri varolma mücadelesinin tüm semerelerini tek hamlede yok edecek bir yıkımda koçbaşı olmaktan başka bir vazifesi de görülmüyor. Erdoğan kamuflajı ve makyajı üzerinden oligarşik devlete, belirli ailelerin elindeki tekelci ekonomik, kültürel ve siyasi güce alternatif olabilecek Anadolu’nun on yıllar boyunca ilmek ilmek dokuduğu birikimle büyük bir hesaplaşmaya girişildiği görülüyor. Bu birikimin en önemli kanallarından biri olan Hizmet Hareketi’ne yapılanlar ortada. Bu tecrübe, ülkeye ve dünyaya bir zamanlar umut veren AKP’den geriye kalan siyasi, ahlaki ve insani enkazın ne tür bir yöntemle bitirilebileceğine dair çok şeyler anlatıyor.

ERDOĞAN, AKP’Yİ BİTİRMEDE VEREN, ÖZDEMİR, GÜLERCE’NİN ROLÜNDE

Hizmet Hareketi’nin bitirilmesinde kritik roller üstlenen Nurettin Veren, Kemalettin Özdemir, Latif Erdoğan, Ahmet Keleş, Hüseyin Gülerce, Hayati Küçük gibi bazı karakter artıklarının bir zamanlar bu hareketin en üst noktalarında yer alanlar arasından devşirilmiş isimler olduğuna dair tecrübemiz, AKP’nin ruhu çekilerek moloza dönüşmüş enkazının da ancak benzer figürlerle silinip süpürüleceğine dair bize bir şeyler anlatıyor olmalı.

Şunu da ilave etmeliyiz ki, en önemli varlığı özgün ve makul fikriyatı ve köşeli olmayan bu fikriyat çerçevesinde yetişmiş insan sermayesi olan Hizmet Hareketi’nin her türden alçakça hamleye rağmen varlığını sürdürme şansı var. Kendisini hedef alan operasyon sonlandığında, varlığı menfaate, çıkara, ikbale indirgenmiş AKP’den ise geriye nesiller boyunca ibretle anılacak büyük bir utançtan başka bir şey kalmayacak. Gülen’i ve AKP’yi bitirme planında Hizmet Hareketi’ni bitirmede bizzat Fethullah Gülen Hocaefendi’yi kullanmaları mümkün olmayan dinamikler, yukarıda bahsini ettiğimiz ahlaksızları kullanmaya yönelmişti. AKP’yi bitirmekte ise, 5-6 yıl öncesine kadar ümit veren bu partiyi bir moloz yığınına çevirmekte kullandıkları Recep Tayyip Erdoğan’ı hala rahatlıkla kullanabildikleri görülüyor.

“ERDOĞAN İŞGAL EDİLMİŞ BİR ADAM” TESPİTİ TEYİD EDİLDİ

Hizmet Hareketi’ni bitirme operasyonu bağlamında Veren’in, Özdemir’in, Erdoğan’ın, Keleş’in, Gülerce’nin, Küçük ve benzeri şahsiyetsizlerin oynadığı rolü AKP’nin bitirilmesinde en başat rolü bizzat Erdoğan’ın kendisi oynuyor. Yıllar boyunca Erdoğan’ın yakınında yer aldıktan sonra, yolsuzluk ve rüşvetlerine tahammül edemeyerek arasına mesafe koymuş, Erdoğan’ın sönmeyen intikam ateşi yüzünden şu an cezaevinde bulunan bilindik bir yazar, yıllar önce “Erdoğan işgal edilmiş bir adam,” dediğinde itiraf etmeliyim ki hepimiz çok şaşırmıştık. Bugün o tespitin haklılığını daha iyi anlamakla kalmıyor aynı zamanda nasıl bir güç tarafından işgal edildiğini de az çok tahmin edebiliyoruz artık. Eminim ki, bu işgalde dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’la yaptığı Dolmabahçe görüşmesinin rolü de bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır.

Bu yazılanları Erdoğan’ın son yıllarda nereden nereye geldiğini, neyden neye dönüştüğüne bakarak bile teyid etmek mümkünken, elimizde çok daha fazla teyid imkânı bulunuyor. Erdoğan’ın çevresine üşüşen tiplerin kimler olduğu ya da Erdoğan’ın iş tuttuğu kirli derin devlet aktörlerinin bu dönemde nasıl yeniden aktörleşebildiği anlamak isteyene çok şeyler anlatıyor olmalı. Bahçeli’nin partisini harcama pahasına bir siyasi parti lideri olma iddiasından vazgeçmesine, Efkan Ala gibi bir Erdoğan fanatiğinin harcanması pahasına Mehmet Ağar’ın mirasçısı Süleyman Soylu’nun en operasyonel aktör haline getirilmesine, Numan Kurtulmuş’un kişiliğini paspas edip Erdoğan’ın kaçak sarayına kapılanmasına, jölelisinden yalakasına, hırsızından mafyasına kadar geçmişin tüm derin devlet aktörlerinin bugün Erdoğancı kılığında sahne almış olmasının ne anlama geldiğini anlamamak için sanırım ahmak olmak lazım.

Özellikle Hizmet Hareketi mensuplarına yapılan zulümlerdeki rolleriyle ve dillere destan hırsızlıkları, yolsuzlukları ile herbiri bir diğerinden daha kirli aktörler haline gelen belediye başkanlarının görevden cebren el çektirilmelerine yönelik girişimleri bir de bu gözle okuyun derim. Şayet Abdurrahim Karslı, Ali Bulaç ve Abdurrahman Dilipak’ın daha önce ifşa ettiği gibi taa en başından bir proje değilse, süreç içerisinde zaaflarından, pisliklerinden yakalanarak devşirilen Erdoğan’ın bugün AKP’yi bitirme bağlamında oynadığı rolün, içinde bulundukları Hizmet Hareketi’ne ve en az 30 yıllık dostlarına ihanet etmiş satılık alçakların oynadığı rolden farkı bulunmuyor.

AKP’LİLER ERDOĞAN MAŞALIĞINDAKİ MUAZZAM YIKIMI HAK ETTİ

Yalnız arada çok önemli bir fark bulunuyor. Bütün iftiralara rağmen masumiyetini korumayı başaran Hizmet Hareketi böyle bir ihaneti hakedecek bir şey yapmamıştı. Erdoğan ise, tüm insanlık ve ahlak dışı zulümlerine, hukuksuzluklarına, yalan ve iftiralarına rağmen kendisine tapınanlara sadece hak ettikleri o ibretlik sonu fazlasıyla yaşatacak. Efsunuyla kör oldukları Erdoğan’la özdeşleştirdikleri hem paralarıyla, hem de huzurlarıyla sınanacaklar. Bu feci gidişat engellenemezse malları, mülkleri, huzurları ve evlatları üzerinden çok ağır bedeller ödemek zorunda kalacaklar.

“İhanet ettik” sözünü bile ayakta alkışlayacak kadar Erdoğan hayranlığıyla aklı alınıp ahmaklaştırılmış dindar kitleler başörtülü askeri öğrenci, polis memuru, hâkim; imamın kıyacağı resmi nikah ve benzeri göstermelik şovlarla oyalanadursun filmin sonuna gelindiğinde geriye 1930’ların, 1940’ların Türkiye’sinden de beter bir ülke kalacak. Öyle bir Türkiye ki, din adına ne varsa toplum nefret ettirilecek. Belki camiler de dahil olmak üzere din adına var olan tüm kurumların üzerinden resmen silindir gibi geçilecek.

Erdoğan’ın olsa olsa ancak Tuzsuz Bekir’inki kadar rolü olan senaryosu başka yerde yazılmış, yönetmeni perde gerisinde olan bu muvakkat gölge oyunu bittiğinde, perdeler inip ışıklar açıldığında ortaya çıkacak manzara, milyonların el birliğiyle alkış kıyamet oluşmasına katkı verdikleri korkunç bir yıkımın enkazı olacak. Gidişat böyle devam ederse bu korkunç enkazı yaşayan görecek… Bekleyin…

[Bülent Keneş] 24.10.2017 [TR724]

Amuda kalk Sakarya! [Sefer Can]

‘Yol onun varlık onun gerisi hep angarya,
Yüzüstü çok süründün ayağa kalk Sakarya!’

Fethullah Gülen geçen haftaki sohbetini bu mısralarla bitirmişti. Türkiye’de Hizmet Hareketi gönüllüleri sohbetlere ulaşmakta zorlanıyor. Hatta internet kafede dinleyen bir karı koca ihbar üzerine gözaltına alınmıştı. AKP medyasındaki kriptolar bu eksikliği gidermek için sohbetleri sıkı takip edip haber yapıyor. Onlar da güya yandaş medya seyrediyor ayağına Gülen’le hasret gideriyor. Yandaş medyadaki kriptoların saldırıyormuş gibi yapıp şifreli mesajların muhatabına ulaşmasını sağladığından şüphelenmek için yeterince sebep var.

OTOBÜSTE AYAKTA DURANLARI POLİS TESPİT ETMELİ!

Cemaat en büyük mesaj operasyonunu Galatasaray-Fenerbahçe derbi maçında yaptı. On binlerce şakirt maç seyrederken gizli mesajlarla donandı. Bakmayın siz Galatasaray kulübünün, “Bu koreografi için haftalardır hazırlanıyorduk” savunmasına. Derbinin haftası belli değil miydi? ‘Biz hazırız’ dediniz, tam o hafta sohbet bu sözlerle bitti. Yer mi Anadolu çocuğu? Suç üstü yakalandınız! Tiz kulübe kayyım atansın ve tesisler Ensar’a devredilsin. Kayyım demişken; sakın gedikli kayyım Hasan Ölçer’i atamayın. Adamın sosyal medya hesabında bio olarak bu mısra yazıyor. Koynunuzda, pardon Akın İpek’in şirketlerinde ve Fatih Üniversitesinde yılan beslemişsiniz haberiniz yok. Galatasaray’a soruşturma için talimat veren Başbakan Binali Yıldırım bu işe de el atmalı. Ben şahsen vatandaşlık görevini yerine getirip @EmniyetGM’ye şikayet ettim. HERO tişörtlülere göz açtırmayan polis ve savcılarımız, sadece bu şiiri paylaşanları değil olur olmaz yerde ayağa kalkan, otobüste yer varken oturmayıp ayakta durmakta direnenleri de toplamalı.

BAŞKA HANGİ ŞİFRELER VAR?

Hazır hızımı alamamışken sohbetteki diğer subliminal mesajları da deşifre edeyim. (Biraz Ahmet Bozkuş özentisi gibi olacak ama..) Neden Sakarya? Sakarya diyince akla kim geliyor? Tabii ki Şaban Dişli. Şaban Dişli kimin abisi? 15 Temmuz’un liderlerinden tümgeneral Mehmet Dişli’nin. Yani Mehmet Dişli üzerinden bütün darbecilere ayağa kalkın haberi ulaştırıldı. Ama Reis kaçın kurası! Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tam da bu hafta Şaban Dişli’yi istifa ettirmesi tesadüf diyorsanız, hiçbir şey bilmiyorsunuz. Peki Reis, Melih Gökçek’in istifasında neden bu kadar ısrarlı? Şiirde geçen angarya kelimesini iç Anadolu ağzıyla ve hızlıca söyleyin: Angara. Bingo! Gülen, Melih Gökçek’e “biraz daha dayan, az daha oyala imdada yetişiyoruz” demiş olmasın sakın!

TABİ BALIK BAŞTAN KOKUYOR…

Yukarıda yazdıklarım elbette ironi ama AKP medyasında rahatlıkla manşet olabilirdi. Daha önceki bir sohbette geçen ‘Surda bir gedik açtık’ mısrasını Diyarbakır’daki hendekler olarak dakikalarca canlı yayında tartışmışlardı. Sur, yani Diyarbakır Sur; gedik ise Hendek. ‘Alın size PKK cemaat işbirliği’ dememişler miydi? Paranoyaları mı daha ileride, yalancılıkta mı çok mahirler? Bilemiyorum. Ancak elini başına götürdüğünde bir yorum, cübbesinin renginden mesaj, gömleğinin deseninden talimat çıkarıyorlar. Konya’daki Süper Kupa maçında çıkan olaylar haftasında beyaz gömlek ve siyah cübbe giymişti. Fon sarı, kitaplar kırmızıymış. Ve bunlar hep mesajmış. Daha ileri gidip aslında Gülen’in hayatta olmadığını, sohbetlerde konuşanın CIA tarafında üretilmiş bir hologram olduğunu bile iddia eden ve bunun üzerine televizyon programı yapan dahi çıkmıştı.

Tabii balık baştan kokuyor. Gülen’in kaldığı yerin üzerinde helikopter uçurarak taciz edenleri kayda geçirmek için söylediği cümleler, AKP Genel Başkanı Erdoğan tarafından bize helikopterlerle saldırı talimatı verdi diye sunuldu.

Hukuk ve vicdanın yok olduğu ortamda aklın yaşaması sürpriz olurdu zaten. Eskiden mahallenin delileri vardı, şimdi akıllıları parmakla gösteriyoruz.

[Sefer Can] 24.10.2017 [TR724]

İlerleyen tarih değil takvim [Tarık Toros]

Hayko Bağdat geçen gün Erkam Tufan Aytav’ın YouTube yayınına bağlandı.

Dört mühim şey not aldım ve hafızama nakşettim:

BİRİNCİSİ: Gezi Olayları sanıklarından biri, duruşmada yargıçlara şöyle sormuş, “Örgütü biz mi seçiyoruz, siz mi belirliyorsunuz?”

İKİNCİSİ: Devletin yanında olanlar devletin yapabileceğini bilemez. Ancak karşısına geçince anlar bunu (veya devlet kendisini hedef alınca).

ÜÇÜNCÜSÜ: Soykırımı yaşadım diyen ilk kuşak Ermeniler, ilk sıraya kendilerine yardım eden Müslümanları, ikinci sıraya kendilerine ihanet eden Ermenileri, üçüncü sıraya da yaşadıkları vahşeti koyuyorlar.

DÖRDÜNCÜ VE SONUNCUSU İSE BİR SORU: Bugünler biter yeni Türkiye kurulursa nasıl beraber yaşayacağız?

***

Ülkenin meseleleri alt alta konsa, “müftü nikâhı” ilk 50’ye dahi girmez.

25 milyon bireysel silahın yüzde 85’inin ruhsatsız olduğu gerçeği orada dururken…

Resmi nikâhı kimin kıydığının ne ehemmiyeti vardır Allah aşkına.

“Silah kaçakçılığı altın yıllarını, genel asayişimiz ise karanlık dönemlerinden birini yaşıyor” diye yazan ben değilim, Akif Beki.

Herkes her şeyi biliyor ve farkında, derken boşuna konuşmadık.

Sırası gelmediği için söylemedi kimse.

Devran döndü.

Damarına basılanlar, bizimkilerden daha ağır yazmaya başladı.

Lakin bunu da keyifle paylaşıyor değilim.

Hiçbir manevranın gidişatın yönünü çevirebileceğini sanmıyorum artık.

***

Bu umutsuzluk değil.

Açıktan itirafların dahi toplumu sarsmadığını görüyor, izliyoruz.

Doğu Perinçek bilmem kaçıncı kere, “Darbeyi biliyordum, biliyordu, biliyordular. Filanca haber verdi, biz de filan yere ilettik” diye konuştu, tık yok.

Oysa…

Subliminal darbe mesajı verdi diye gazeteciler tutuklu, 400 günü geçti.

Açıktan “biliyordum” diyeni çağıran savcı yok!

Yine…

Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, son kitabında diyor ki:

“Kişisel düşünceme göre, askeri okullarla ilgili kapatılma kararı 15 Temmuz öncesinde alındı.”

Geçelim…

15-16 Temmuz 2016 günlerinde, yani “darbe girişimi”nin sıcak saatlerinde…

İkisi de orgeneral olan, kıdemleri de aynı…

Abidin Ünal ile Akın Öztürk’ün kol kola görüntüleri ortaya çıktı.

Biri Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan iki ay önce emekli oldu, öbürü darbecilikten tutuklu.

Aynı görüntülerde…

Genelkurmay Başkanı’nın dimdik yürüdüğü, gözünün veya ellerinin bağlı olmadığı, kendisini gören askerin “hazır ol” pozisyonunda selam verdiği filan görünüyor.

Ama dedim ya…

Toplum bir şeye inandı ve bunu değiştirmek istemiyor.

Cumhurbaşkanı, “Ben de İstanbul’a ihanet ettim” diye konuşuyor, bu lafı dahi alkışlanıyor. O derece…

***

15 Temmuz’u aydınlatmak, düşünen her bireyin vazifesidir.

20 Temmuz’da ilan edilen OHAL ise, şu gün yaşanan bütün kötülüklerin kaynağıdır.

OHAL kalkmadan normalleşme olmaz.

15 Temmuz aydınlanmadan da Türkiye önünü göremez.

Bugünlerin bitmesi, yeni Türkiye’nin kurulması için bunlar olmazsa olmazdır.

Beraber yaşama meselesine sırası gelince bakılır.

Beyaz sayfa mı açılır, geçmişe çizgi mi çekilir, sıfırdan mı başlanır, her neyse…

Demokrasiyi ve hukuku tesis edelim, güçler ayrılığını hâkim kılalım, bizden sonraki nesillere kimsenin eğip bükemeyeceği bir sistem bırakalım da…

Varsın kucaklaşmayalım, tokalaşmakla yetinelim.

Farklılıklara saygı duyalım.

Yan yana dursak bile yeter.

***

Geçenlerde haber olmuştu.

Zonguldak Kilimli’de maden işçileri…

Kömür karası iş elbiseleriyle bindikleri halk otobüsünde…

“Koltuklar kirlenmesin” diye ayakta yolculuk etmişti de ülke gündemine oturmuşlardı.

Halbuki haber olmaya değmeyecek kadar basit bir şeydi bu.

Haber olmasının nedeni biraz da şuydu:

O işçilerin “kirletmeyelim” diye oturmadıkları koltuklar bir simgeydi esasen.

Bugün ülkede bazıları…

Altlarını fena halde kirlettikleri için…

Bazı koltuklardan kalkamıyorlar!

Temizliği ve safveti temsilen o maden işçileri göklere çıkarıldı.

Ortalığı eracif götürürken, umut veren bir haber olarak öne çıktılar.

***

Mehmet Akif, Kıssadan Hisse’de der ki:

“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarihi ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

***

Başlık benim değil.

Erdem Gül’ün tweet’inde gördüm.

Dört satırlık şiiri tek satırda özetliyor:

İlerleyen tarih değil takvim.

[Tarık Toros] 24.10.2017 [TR724]

Erdoğan’ın son kalesi [Semih Ardıç]

Makaleyi kaleme aldığım saatlerde ABD Doları 3,71 TL eşiğini de aşmıştı. Euro da 4,37 civarına yükseldi. İki ileri bir geri hareketiyle dolar ve Euro’nun geldiği seviye motorun çoktan hararet yaptığını gösteriyor. Hararete yüksek faiz bile çare olmuyor. Muadili piyasalar içinde en fazla reel faiz ödemek bile döviz talebini durduramıyor. Fırsatını bulan döviz topluyor.

Hazine aynı saatlerde piyasaya 8,2 milyar TL borçlandı. Bir ay evveline göre neredeyse yüzde 1 puan fazladan faiz ödeyerek borç bulabildi. Hem faiz artıyor hem dolar, Euro basamak basamak kıymetli hale geliyorsa piyasanın sıhhatli olduğu iddia edilemez.

3,70 TL TAHMİNİ ŞİMDİDEN HÜKÜMSÜZ

Dövizde hafif gerilemeyi dolar alma fırsatı olarak değerlendiren yatırımcıda TL’nin mukavemetinin giderek zayıfladığı kanaati hâkim. Merkez Bankası’nın dolar/TL’de sene sonu için ilan ettiği 3,70 hedefi 23 Ekim itibarıyla hükümsüz. Doların son bir ayda 30 kuruşa yakın daha pahalı hale gelmesi Kasım ve Aralık enflasyonunu tırmandıracak, zamlar peşi sıra gelecek.

PARALEL HAZİNE ‘ÇULSUZ’ ÇIKTI

Döviz kuru ve faiz yükseliyor. Güya hisseleri kapış kapış gidecek diye kurulan Varlık Fonu, nam-ı diğer Paralel Hazine yüksek faizle Çin’den 5 milyar dolar borç istiyor. Güya varlıklı bir fondu, çulsuz çıktı. Türk Telekom’da fiilî kayyım devri başladı başlayacak. Canlı hayvan, karkas et, kemiksiz (lop) et derken saman ve buğday ithalatı için gümrük vergileri sıfırlanıyor.

Gençler arasında işsizlik yüzde 22 oldu. 20 milyon kişinin senelik geliri 7 bin lirayı bile bulmuyor ve bu insanlar yoksulluğun pençesinde kıvranıyor. Geçim derdi yetmezmiş gibi vergi zamları vatandaşın belini iki büklüm edecek. Bütçe açığı bu sene 40 milyar lirayı, 2018’de 70 milyar lirayı aşacak.

GEÇİLMEYEN KÖPRÜ VE OTOYOLA 1,5 MİLYAR TL

Geçilmeyen köprü, tünel ve otoyollar için işletmeci firmalara 1,5 milyar lira vatandaşın cebinden ödenecek. Zira Hazine ödeme garantisi vermişti. Aynı ballı ödemeler kamu-özel hastaneleri ve yeni havalimanları için de cari olacak.

Vatandaş fakirleşirken Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) etrafına çöreklenmiş şirket, holding ve aileler servetine servet katacak. Dış borç 431 milyar dolara çıkmış. OHAL sopasıyla sindirilmiş iş âlemi dut yemiş bülbül misali bu mevzulara hiç temas etmese de Türkiye için deniz bitti.

BORSA’DA BANKACILIK DEPREMİ

ABD’de devam eden Reza Zarrab davasında Halkbank başta olmak üzere Garanti Bankası, Ziraat Bankası, Aktifbank, Türkiye Sınaî ve Kalkınma Bankası (TSKB), Denizbank ve Finansbank’a milyarlarca dolar para cezası kesilebileceğinin şüyuu vukuundan beter oldu.

BDDK ve SPK’nın Habertürk’ün ‘bankalara kara para cezası’ haberini tekzip etmesi bile haftanın ilk işlem gününde Borsa İstanbul’da Bankacılık Endeksi’nde sert düşüşe mâni olamadı. Bankacılarda başka teferruat bilgiler de varken mızrak çuvala sığmıyor haliyle.  Bankacılık Endeksi yüzde 3’e yakın eridi.

HALKBANK YÜZDE 4 ERİDİ

En fazla kayıp (yüzde 4) Halkbank’ta görüldü. Garanti Bankası hisse fiyatı yüzde 3,85 düştü. Haberlerde ismi geçen diğer bankalardan Vakıfbank yüzde 2,95, TSKB yüzde 2,82, Denizbank yüzde 1,21 ve Finansbank yüzde 0,99 geriledi. Ortada ceza yokken bu kadar kayıp veriliyorsa New York Eyalet Mahkemesi’nin cezayı ilan ettiği gün neler olabileceğini varın siz tahmin edin.

Bütün bunlar olup biterken Borsa İstanbul’un harikalar dünyasında seyahat ederek kendini avutanlara aldanmayın. Zira oradaki işlemlere akıl sır ermiyor. Bir piyasa düşünün her zaviyeden geriliyor, riskleri alarm seviyesini de geçmiş. Mamafih o piyasada Borsa her gün rekor kırıyor. Yatırımcının getirdiği doları suâl eden varsa nafile cevap beklemesin.

BORSA’DA KARANLIK İŞLER

Bilvesile ifade etmek isterim… Çok merak ediliyor. Bu kadar menfi veriye rağmen nasıl olur da Borsa rekor kırar? Devletin çivisi çıkmışsa her şey olur.

Borsa’da iki çeşit yatırımcı var. Birinci gruptakiler banka şubelerinde, kahvehanede, ganyan bayiinde, pazarda ve taksi durağında en fazla konuşulan başlıkta ‘işler yolunda gidiyor’ havası vermek için Borsa’da bulunuyor. Bunlar daha ziyade Saray’ın talimatlarını tatbik ediyor, algının bozulmaması için dahilî ve haricî imkânları seferber ediyor. Borsa’yı yüksek göstermek uğruna manipülasyon, keriz silkeleme ve bilumum karanlık işler mubah sayılıyor.

Algoritma değiştiriliyor, hisseleri işlem gören şirketlerin zarar etmesi ya da mevzuatı ihlal etmesi bile kale alınmıyor artık. Usûlsüzlükleri Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) bizzat himaye ediyor. Cambazlıkları gören bazı büyük gruplar Borsa’ya girdiklerine de gireceklerine de bin pişman. Aksi halde bu kadar rekor kıran bir Borsa’ya girmek için şirketler ‘halka arz’ kuyruğunda birbirini ezerdi. Öyle bir tablo yok.

REFORMLARA ALDANAN YATIRIMCILAR

İkinci gruba dahil yatırımcılar ise mazide, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) reformlarını görüp gelenlerden müteşekkil. Bir bakıma reform rüzgârına kapılanlar. Bugün için kendilerini aldatılmış hissediyorlar.

Onlar adına karar vermek çok müşkül. Pişmanlıklarına rağmen yatırımlarını satıp çıksalar zarar edecekler. Zira Borsa’nın dolar nevinden piyasa kıymeti 2013 senesindeki kıymetin yarısı bile etmiyor. Doların yükselmesinin tek faydası da bu kısımda sanki.

Borsa’daki kayıplarına bir de yüksek döviz maliyeti eklenince bavulunu toplamak isteyenler fazla hareket imkânı bulamıyorlar. Mamafih yabancı yatırımcının vücudu kaybetme tehlikesine mukabil elini, kolunu feda edip çıkacağı ihtimali de unutulmamalı.

LONDRA’DA YATIRIMCILAR ENDİŞELİ

AB ile müzakerelerin fiilen durduğu, malî yardımların askıya alındığı iklimde ABD’nin getirdiği vize yasağı Türkiye imajını daha da menfi hale getirdi. New York, Londra ve Frankfurt gibi dünyanın önde gelen finans merkezlerinde yüksek faizin bile Türkiye’de kalmak için kâfi gelmeyeceği kanaati yüksek sesle telaffuz ediliyor.

Finans devi Citi’nin analistleri İlker Domaç ve Gültekin Işıklar, 11–13 Ekim tarihleri arasında Londra’da büyük fonların idarecileri ile fikir teatisinde bulundu. Londra turunda Türkiye’de yatırım yapmanın riskli hale geldiği müşahede edildi. İki analist daha evvel ABD ve Londra’da yaptıkları yatırımcı turlarına kıyasla yabancı yatırımcıları bu defa Türk varlıklarını tercih etmek hususunda daha temkinli gördüklerini belirtiyor.

Zira yatırımcılar, enflasyon verileri ile hayal kırıklığına uğradıklarını ve ABD ile yaşanan diplomatik gerilim dolayısıyla Türkiye’ye dair yatırım hikâyesini sorguladıklarını ifade etmiş. Yatırımcılar bütün dikkatini vize krizinin iktisadî ve ticarî neticelerine teksif etmiş.

DEMOKRASİ VE HUKUK DEVLETİ AKP’NİN UMURUNDA DEĞİL

AKP’nin bugün en fazla zorlandığı konu başlığı ekonomideki alarm zilleridir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun yaptığı kalın makyaja rağmen halkta kriz endişesi bertaraf edilemiyor. Dolayısıyla OHAL zorbalıkları, 700’e yakın bebeğin demir parmaklıkların ardında büyümeye mahkûm edilmesi, şirketlerin gasp edilmesi, gazetecilerin hapse atılması ve ağır hukuk ihlalleri sebebiyle batıdan gelen tenkitler ne Saray’ın ne de hükûmetin umurunda.

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, para olduğu müddetçe seçmeni avucunun içinde tutacağını gayet iyi biliyor. Tesis ettiği yolsuzluk ve zulüm imparatorluğunun temelini halktan çalınanlarla doldurdu. Para kalesi düştüğünde bütün kaleleri düşecek. Gemiyi evvela etrafındaki dalkavuklar terk edecek. Menfaate dayalı kurduğu ittifaklar dağılacak.

PARA KALESİ DÜŞERSE…

Borsa’dan döviz piyasasına, Hazine’den Varlık Fonu’na, Zarrab davasından vize krizine kadar hemen her ipte yapılan cambazlıkların yegâne sebebi var. O da para kalesini müdafaa etmektir. Son kalesini müdafaa ederken Erdoğan’ın daha irrasyonel icraatlara imza atması hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu saatten sonra kaleyi elinde tutabilmesi ne kadar mümkün? Kestirip atmak ve net cevap vermek için henüz erken. Zarrab davası, Katar’a abluka derken bir şeyler değişiyor…

Birleşik Krallık’ın (İngiltere) başşehri Londra’da Erdoğan’ın son kaleyi kurtarma teşebbüslerine verilen desteğin azalmaya başlaması şayan-ı dikkat.

Ezcümle son kaleyi elinde tutabilmesi için Erdoğan’a acilen para lazım.

[Semih Ardıç] 24.10.2017 [TR724]

Belediye başkanları ve Erdoğan [Mehmet Efe Çaman]


Hayır, kolayına kaçarak, ‘Canım fiilen anayasasız yönetilen ülkede belediye başkanının görevden alınması de konu mu olurmuş ki!’ türünden bir yazı olmayacak bu. Ya da, ‘Kürtlerin belediye başkanlarını birbiri ardından hukuksuzca azledilirken ve yerlerine Erdoğan’ın kayyumları atanırken neredeydiniz?’ diye de sormayacağım, korkmayın! Veya, ‘HDP’li Selahattin Demirtaş gibi Cumhurbaşkanlığı adayı olmuş, partisi yüzde on barajını aşmış bir bölgesel partinin eş başkanı aylardır hapiste kardeşim, neredeydiniz aylardır?’ da demeyeceğim! Yine, ‘Onlarca HDP’li milletvekili ve CHP’li vekil Enis Berberoğlu’nun hapiste olduğu bir diktatörlükte olur kardeşim böyle şeyler, canınızı sıkmayın,’ türünden bir kinayeyle de karşınıza dikilmeyeceğim. Kadir Topbaş’ın, Melih Gökçek’in ve daha birçok belediye başkanının Erdoğan ile yaşadığı sorunu tekil olaylar ve örnekler ekseninde açıklamaya çalışmanın hiçbir yararı olmadığı kanısındayım çünkü.

HERKESİ KENDİ GİBİ BİLDİĞİ İÇİN KORKUYOR

Bakın, Erdoğan’ın AKP’deki ağır toplardan yalnızca biri olduğu yıllar çok gerilerde kaldı. AKP’nin demokratikleşme dinamiği olduğu dönem de çoktan kapandı. Bunların yerine, tek adamın kontrolüne geçen bir parti ve teşkilatı, demokratik teamüllerle arasındaki bağı kökünden kopartan bir tahakküm ve güç yoğunlaşması var. AKP içinde Erdoğan dışında hiçbir isim kalmayana kadar devam edecek bu gidiş. Kardeş hukuku bağıyla bağlı olduğunu söylediği kim varsa, onunla yola çıkan, zorluklara göğüs geren kimlerse, “dava” dedikleri ideale inanan ve onunla mücadele veren ne kadar dostu varsa, hepsinin ipini çekene dek durmayacaktır. Çünkü korkuyor. Herkesi kendi gibi bildiği için korkuyor. Partisinin iç dinamiklerine yön verebilecek, ileride bir şekilde karşısına dikilebilecek tüm isimleri siyasetten silmek istiyor.

AKP, Erdoğan’ın gazabına uğrayanlarla dolu bir siyasi mezarlık adeta. Abdüllatif Şener, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu, Kadir Topbaş, Melih Gökçek gibi aralarında cumhurbaşkanı, başbakan, mini-devlet İstanbul gibi bir metropolün büyük şehir belediye başkanı, başkent Ankara belediye başkanı gibi isimlerin bulunduğu liste uzun. Bu isimler Erdoğan’la eşitler arası bir ilişki seviyesinde yola çıkmışlardı. Sonra ikinci planda kaldılar. İtilip kakıldıkça durumu kabullendiler, ses çıkartmadılar. Garip bir kol kırılır yen içinde türü davranış sergilediler. Bir tanesi de çıkıp uğradığı haksızlığa ses çıkardı mı? Erdoğan’ın neden kendisine cephe aldığını, neden siyaset sahnesinden adını silmeye çalıştığını sorguladı mı? Beyler: Erdoğan’a bu gücü siz verdiniz! Erdoğan’ın partinizi eritmesine ve sizi yok etmesine göz yumdunuz. Dahası, Erdoğan’ın AKP’yi kendi emellerini meşrulaştırıcı bir araç haline getirmesine sesinizi çıkartmadınız. İstişare demokratik kültürü yerini yalancıktan “parti üst kurullarında çıkan teamül” adı altındaki lider sultasına bıraktığında, sus pus oturdunuz! Tek bir itiraz cümlesi çıktı mı ağzınızdan?

KENDİ DÜŞEN AĞLAMAZ

Erdoğan böylelikle tüm AKP’yi kontrolü altına aldı. Parti içi demokrasi kanalları tıkandı. Zaten her bir demokratik kurumda – buna siyasi partiler de dâhil – demokratik sürecin sürdürülebilir olması, beşeri sermayeye, yani partililerin davranışlarına bağlıdır. Sizler Erdoğan’a ipinizi çekmesi için gerek duyduğu gücü verenlersiniz, o yüzden ağlamayın! Kendi düşen ağlamaz!

Erdoğan’ı AKP’nin insani bir bedende vücut bulmuş yek ve tek liderine dönüştürürken, sadece AKP’yi siyasi bir cesede çevirmekle kalmadınız, ya da sadece kendi politik kariyerlerinizi bitirmediniz. Aynı zamanda bugün Türkiye siyasetinin içine düştüğü otoriterlik, diktatörlük, İslamo-faşizm, anayasasızlık, güçler birliği, insan hak ve özgürlüklerinin fiilen sona ermesi gibi tüm olumsuzlukların da önünü açtınız. Sizler, beyler, arabanın frenlerini sabote edenlersiniz. O yüzden, kimse arabanın frenlerinin bir kaza sonucu boşaldığına inanmıyor, inanmayacak! Sizin siyasi sorumluluğunuz vardı. Şahsiyetsizliğiniz, sizleri aklamaya yetmez. Tarih, sizi Erdoğan’a boyun eğen zayıf çapsızlar olarak yazacak.

TÜRKİYE’DE HUKUKUN SEVİYESİ BU!

Bakın, şu anda tartışma dosyalar üzerinden yürüyor. En saf, en masum, en idealist yorumlarda bile, ortada sistemsel düzeyde bir mücadele olduğundan kimse söz edemiyor. Oyunun kuralları yok. Kimse Cumhurbaşkanı’nın ya da bir siyasi partinin görev süreleri devam eden belediye başkanlarını görevden alıp almama hakkı olup olmadığını tartışmıyor. Hiç kimse yapılan siyasi baskının ve şantajın anayasa ve yasalara göre suç olduğundan dem vurmuyor. Hiç kimse Erdoğan’ın “Neticesi ağır olur!” cümlesinin arka planını, hukukiliğini, ahlakiliğini, siyasi teamüllere uygunluğunu falan konu etmiyor. O günler geride kaldı, uyanın! Konu edilen tek şey, Gökçek’in elinde olan dosyalar sayesinde gücü dengeleyip dengeleyemeyeceği. Ya da Erdoğan’ın fiili dikta rejiminin enstrümanları sayesinde Gökçek’i nasıl alaşağı edeceği. Herkes hukuk olmadığını, Erdoğan’ın bir işaretine bakan “yargı” erkinin tut komutunu beklediğini konuşuyor. Kimin kaseti var, kimin dosyası güçlü? Efendim, siz ki 17/25 Aralık sürecini dahi kontrol edebildiniz, Gökçek’in dosyaları da ne ki, icabında “Fetö’cü” der geçersiniz! Türkiye’de hukukun, siyasetin, ahlakın seviyesi bu!

CHP DE, MHP DE GİDİŞATTAN MEMNUN HERHALDE

Bu tabloda, Kılıçdaroğlu’nun çıkıp Gökçek’i savunur bir pozisyon alması ve hukuktan, demokratik teamüllerden falan bahsetmesinin iki olasılığı var: Ya siyasi zekâ eksikliği temelinde değerlendireceğiz bu söylemi, ya da Erdoğan’ın AKP’nin içini boşaltmasını ve AKP içi figürleri ekarte etmesini kendi mahallesinin beklentileri bakımından çok olumlu görmesi ile ilintilendireceğiz. Birincisi ile ilgili çok yaygın bir kanı mevcut – CHP tabanı da dâhil olmak üzere. İkincisi ile ilgili olarak bu satırların yazarı Türk toplumunda ilk kez Avrasyacı ulusalcı derin yapıyı gündeme getiren kişi biliyorsunuz, bu noktada yine Avrasyacı derin yapının Erdoğan’ın tek kalana dek AKP ve İslamcı siyaseti tarumar etmesi üzerine plan yaptığı varsayımımızı yineleyeceğiz ve Kılıçdaroğlu’nun bu plandaki olası rolüne işaret etmekle yetineceğiz. Her halükârda, CHP de MHP de bu gidişattan memnun. Herkes “metal yorgunluğu” söyleminin, aslında Erdoğan’ın işini topluma kabul ettirmek için kullandığı bir bahane olduğunun farkında.

Aslında AKP için denklem o kadar basit ki! Çoğunluğu yolsuzluklara bulaşmamış isimlerin, yolsuzlukların merkezi bir güç odağının güdümüne girmeyi kabullendikleri bir mekanizma var. Bir kişi çıkıp gerçekleri açıklasa, gerisi çorap söküğü gibi gelir! Fakat mesele de burada. Diktatörlük kritik momentumu geride bıraktı. Bu nokradan sonra kim ortaya çıkarsa ve konuşursa, karşısında Saray’ın “yargısını”, Saray’ın “polisini” bulacak. On binlerce masumun terörist ilan edildiği bir haydut devletin ve onun başındaki diktatörün karşısına dikilmek için şahsiyet ve cesaret lazım. Eğer bu olsaydı, Gökçek’in elinde olan dosyalar üzerinden mi tartışılırdı bugün olan biten yüz karası tablo?

DEVLET, ORGANİZE SUÇ ÖRGÜTÜ GİBİ İŞLİYOR

Türkiye’de devlet organize suç örgütü gibi işliyor. Şantaj, çıkar ilişkileri, ahlaksızlık, hukuksuzluk, gayrı meşru güç kullanımı, gayrihukuki ve artık sıradanlaşmış olan uygulamalar, işkence ve adam kaçırma gibi “siyaset enstrümanları” (!) Türkiye’de olağan kabul ediliyor. Hiçbir yolsuzluk artık gazetelere haber dahi olmuyor. Toplumun büyük çoğunluğu siyaseti pislikle, üçkâğıtla, abrakadabra ve çirkeflikle özdeşleştiriyor. Buna bir de korkuyu ekleyin.

Ben belediye başkanlarının harcanmasına hayret etmiyorum, çünkü gerçekçiyim, çünkü yaşanan sürecin bir istisnai durum olmadığının ayırtındayım ve bu sistemin normalinin bu olduğunu biliyorum. Demokrasi ve hukuk yoksa normal budur beyler! Ortadaki utanılası durum, Türkiye’nin arınmaya ne kadar gereksinimi olduğunu ortaya koyuyor sadece.

[Mehmet Efe Çaman] 24.10.2017 [TR724]

İsimsiz kahramanlar [Mehmet Yıldız]


Havuz medyası, Cemaat’e yapılan operasyonları hava durumu haberi gibi veriyor artık. Hatta bazıları özel köşe ayırmış bunun için. “Filan kurum çalışanlarına operasyon yapıldı, şu kadar kişi gözaltına alındı.” Eskiden nerede kim gözaltına alınmış bunları da yazarlardı. Şimdilerde isimlerini bile bilmemize izin vermiyorlar. Artık gözaltına alınanlar insan değil, anne, baba, evlat değil, sadece bir sayıdan ibaret.

Okul değil cezaevi yapmakla övünüyorlar

Bir zamanlar bir savcının “gerekirse 500 bin kişiyi gözaltına alırız” diye açık ettiği hedefe ulaşmak için her gün yüzlerce isim listeye ekleniyor, hayatlar karartılıyor. Ne için? Konuştu, yazdı, tweet attı, dini sohbet yaptı, sohbete gitti, cemaat okuluna gitti, cemaat şirketlerinde çalıştı, sendikaya üye oldu, Bylock kullandı, Bankasya’ya para yatırdı, zekât verdi, kurban bağışladı, kendi cebinden para yardımı yaptı, Digiturk aboneliğini iptal ettirdi, gazete ve dergiye abone oldu vs… Şaka değil bunların hepsi iddianamelerde yer alan ve her biri 7,5 yıldan başlayıp müebbete varan cezalar istenen “suç” delilleri!

Adam öldürenlerin bile bir yolunu bulup birkaç ayda serbest kaldığı Türk ceza hukukunda, yukarıdaki fiillerden herhangi birini işleyenler en az 15 aydan beri cezaevinde çok kötü şartlarda hapis tutuluyorlar. Birçoğunun iddianamesi dahi hazırlanmamış, daha ne kadar içeride tutulacaklarını ne kendileri ne avukatları ne de onları içeride tutan yargıçlar biliyor. Her şey Saray’ın iradesine bağlı!

Hükümet yetkilileri marifetmiş gibi 50 bin kişi kapasiteli yeni cezaevlerinin müjdesini veriyor. İktidar vekilleri bu yatırımın kendi seçim bölgesinde olması için çırpınıyor, seçmenine bunu iftiharla anlatıyorlar.

Bu hafta gazetecilerin yargılanmaya devam edildiği hafta. Pek çok gazeteci sırf iktidar muhalifi oldukları, Erdoğan rejimi önünde diz çökmedikleri için, ortada hiçbir delil olmaksızın darbecilikle suçlanıyor, birçoğu müebbet hapis talebiyle yargılanıyor. Önceki duruşmalardan biliyoruz, bir davada yargılanan 30 kişi varsa, bunlardan birkaçı dışında gündeme dahi gelmiyor, sanki suçluymuş ve hapsedilmeyi hak etmiş gibi muamele görüyor.

Herkes kendi mahallesinin mağduruna sahip çıkıyor

Kendilerine yakın gördüklerine referans oluyor, diğerlerini sanki başlarına geleni hak etmişler gibi adlarını dahi anmaya gerek duymuyorlar. 15 aydır Silivri Cezaevinde tutuklu olan gazeteci Emre Soncan, geçenlerde gönderdiği mektupta tutuklu gazetecilere yapılan ayrımcılığa isyan etmiş, “Muhalefet ayrımsız bir şekilde denetim ve gözetim, cemiyet de ayrımsız bir şekilde dayanışma ve sahip çıkma görevlerini yerine getirmiyor. Bu mu sizin demokratlığınız bu mu sizin basın özgürlüğü anlayışınız? Uğruna hapis yattığım mesleğim ve bedel ödediğim demokrasi adına bu ilkel ayrımcılıktan utanç duyuyorum!” demişti.

Birçoğu 1 yılı aşkın bir zamandır ne ile suçlandığını dahi bilmeden cezaevinde tutulan insanların direnci kırılmış. Kendini Saray cellatlarının elinden kurtarabilmek için her türlü yolu deniyor, çaresizce yaptıkları savunmalarında kendisinin cemaatçi olmadığını ispatlamaya çalışıyor. Malum medya tarafından bu savunmalar içinden cımbızlanarak servis edilen cümleler de aslında cemaat gazetecilerinin cemaati çoktan terk ettiğini ima ediyor.

Örnekler üzerinden gidelim:

Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a göre sadece üç isim masum… “Ali Bulaç, Ahmet T. Alkan, Şahin Alpay. Bu üç yazarın bilerek ve isteyerek darbeci bir yapının destekçisi olabileceklerine…FETÖ yapılanmasının hiyerarşik yapısı içinde yer alabileceklerine…15 Temmuz gibi bir kalkışmaya destek verebileceklerine… Asla ve kat’a inanmıyorum.” diyor Ahmet Hakan.

Taha Akyol çerçeveyi biraz daha geniş tutmuş: “F…’nün zamanında legal olan ve iktidar sözcülerinin de bol bol görüldüğü yayın organlarında profesyonel yazarlık yapmış, görüş açıklamış meslektaşlarımız; Ahmet ve Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mümtazer Türköne gibi isimler hâlâ tutuklu…Hoşa gitmeyen yazı ve haberleri toplayıp, ‘örgüte yardım darbeye destek’ falan gibi niyetler okuyarak müebbet hapislik suçlar çıkarılabilir mi?..”

Etyen Mahçupyan Karar’da kaleme aldığı yazısında İhsan Dağı ne yapmıştı? diye sormuş ve İhsan Hoca’nın tek suçunun Zaman’da yazmak olduğunu belirtmiş. Ayrıca telefonunda ByLock programı ve Bank Asya hesabının da olmadığını ilave etmiş. İhsan Hoca dışındaki gazetecilerin Mahçupyan nezdinde bir kıymeti yok.

Ertuğrul Özkök 19 Eylül günü yazdığı yazıda Ali Bulaç, Şahin Alpay, Mümtazer Türköne, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak niye hâlâ içeride diye soruyor. Sonra da gazetecilerle ilgili yazılan iddianameleri okuyup nasıl utandığını söyleyerek meslektaşı Sedat Ergin’e pas atıyor.

Sedat Ergin 15 Temmuz yazılarına bir gün ara vererek ertesi gün bu konuyu yazdı. Şahin Alpay’dan darbeci çıkar mı başlıklı yazısında ceza hukukçusu Köksal Bayraktar’ın görüşlerine yer veriyor: “Bugüne kadar okuduğum en vahim iddianamelerde bile böyle bir niteleme görmedim. Savcı delilin olmadığını açıkça söylüyor. Ceza hukukunda suç olmayan şey delil olmaz. Bu kadar açıktır. Bu, tamamen belirsizliğin hâkim olduğu son derece müphem bir suçlamadır. Bir amaca hizmet etmekten söz edilirken, bu amaca nasıl hizmet ettiği gerekçelendirilmeyerek bu belirsizlik adeta delil yokluğu seviyesine indiriliyor. Dolayısıyla delil yokluğu ikinci kez suçun olmadığını ortaya koyuyor.”

Bütün bu yazıların hiçbirinde, Ankara’da herkesin saygı duyduğu isimlerin başında gelen 26 yıllık gazeteci Mustafa Ünal yok mesela. Ona isnad edilen suçlama da yazdığı 9 yazı ve 1 röportajdan ibaret.

Bu dönemin en değerli alimlerden biri diyebileceğimiz Ali Ünal, 11 Ağustos 2016’da göz altına alınarak tutuklanmış, kendisinden 5 yaş küçük kardeşiyle beraber tam 440 gündür cezaevinde yatıyor. Tam 14 ay sonra hakkında düzenlenen iddianamede suç delili olarak yazdığı yazılar ve yaptığı konuşmalar dışında hiçbir şey yok. Tutuklu gazeteciler diye yeri göğü inleten çakma demokrat aydınlarımızın bir defa bile Ali Ünal’ın adını zikrettiklerine şahit olmadık.

Yine 18 Temmuz günü gözaltına alınarak ağır işkenceye maruz bırakılan, 8 ay hücrede tek başına tutulan, iddianamede hangi yazısında hangi suçu işlediğine dair tek cümle dahi olmayan İbrahim Karayeğen’in adı geçmiyor. Zaman gazetesinde sorumlu yazı işleri müdürlüğü görevini yapmaktan başka bir suçu (!) olmayan Mehmet Özdemir 14 ay tutuklu kalacak ne yapmış olabilir? Henüz 3 ay önce Moskova’dan dönmüş, daha koltuğuna ısınmadan kayyım gaspına uğrayarak işini kaybetmiş Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü Faruk Akkan hangi haberleri servis ederek darbeye zemin hazırlamış olabilir? Türkiye’nin en iyi gazete tasarımcısı diyebileceğim Fevzi Yazıcı neden 14 aydır tutuklu?

Abdullah Kılıç, Bayram Kaya, Cemal Kalyoncu, Habip Güler, İbrahim Balta, Büşra Erdal, Erkan Acar, Yakup Çetin, Aziz İstegün, Nurullah Kaya, Şirin Kabakçı, Vahit Yazgan ne yapmış olabilir? İddianamelerde bu arkadaşlarla ilgili yazıları ve twitter mesajları dışında hangi deliller var?

Sözcü ve Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının tutuklanması üzerine yeri göğü inletenler aynı şekilde Zaman çalışanlarının tutuklanmasını normal gördüler. Hatta kendisi de Zaman’ın kurucularından olan eski bakan Nabi Avcı, Cumhuriyetçilerin tutuksuz yargılanmasını isteyerek Zaman çalışanlarının durumunun farklı olduğunu söyleyecek kadar ileri gitti.

Avukat bulamayan gazeteciler

Geçtiğimiz günlerde haber oldu. Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının yine aynı saçmalıkla yargılandığı davaya 1100 avukat vekalet vermiş. Kavga gürültü salona 130 avukat alınabilmiş. İşin doğrusu kıskandım bu durumu. Bu avukatların para kazanma saikiyle salona doluştukları söylenemez.

Yukarıda adını saydığım gazetecilerin bir kısmı kendisini savunacak avukat bulamadı. Bir kısmının avukatları tutuklandı. Yeni avukat buldular o da tutuklandı. Astronomik ücretlerle gazetecilerin vekaletini alan avukatların bir kısmı tutuklama kararlarına itiraz dahi etmiyorlar. En büyük korkuları kendilerinin de tutuklanması ihtimali. Haksızlar diyemiyorum. 600’den fazla avukatın sırf cemaate yakın kişileri savunduğu için tutuklanması, bu rakamın iki katının da yurtdışına çıkmak zorunda bırakılması vahametin boyutunu yeterince anlatıyor zaten.


Not: Tutuklu gazetecilerin güncel listesi için tıklayınız.

[Mehmet Yıldız] 24.10.2017 [TR724]