Kayseri’nin önde gelen iş adamlarından, Boydak Holding ve Kayseri Sanayi Odası Eski Yönetim Kurulu Başkanı İş Adamı Mustafa Boydak, ailece yaşadıklarını paylaştı. Kayseri halkına kırgın olmadığını kaydeden Boydak, Erdoğan’la ilişkisinden, hapishanedeki kardeşlerine kadar pek çok detayı anlattı.
KRONOS -28 Mart 2020
ANKARA – Boydaklar Kayseri’nin öne çıkan en büyük ailelerinden biri, yarattıkları uluslararası markalarla ucu yüzlerce ülkeye kadar ulaşan devasa bir ekonomik gücün adıydı. Türkiye’de hukuk rafa kaldırılıp, şirketlerine kayyum atanınca Boydakların ellerinde ne var ne yok alındı. Kayseri Sanayi Odası Başkanı Mustafa Boydak, kendi ifadesiyle “bir kamyon polisle kapıya dayananlara” holdingin anahtarını teslim edip ayrıldı. İlerleyen süreçte Gülen Cemaati’ne yardım etme suçlamasıyla Memduh, Hacı ve Şükrü Boydak tutuklandı. Yıllardır hapisteler. Mustafa Boydak ise kardeşlerini bulundukları Sincan Cezaevi’nde ziyaret ediyor, onlara mektuplar yazıyor.
“ERDOĞAN ‘ŞUNU HALLEDELİM’ DER, BİZ DE YAPARDIK”
Mustafa Boydak, yaşadıklarını, başlarına gelenleri KHK mağdurlarının kurduğu KHK TV’ye anlattı. Röportajı bu televizyona vermesinin gerekçesini de “Ben de KHK’lıyım” diyerek açıklıyor Boydak. Boydakların mallarına ve mülklerine 667 Sayılı KHK ile el konulduğunu hatırlatıyor. Kayseri halkına kırgın olmadığını kaydeden Mustafa Boydak, bugünlerin geçeceğine inanıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la ilişkisi sorulan Mustafa Boydak, “12 yıl boyunca Kayseri Sanayi Odasının başkanlığını yaptım. Zaman zaman bölgemizde bizim çözmemiz gereken, işle alakalı konular olduğunda, o zamanın Başbakanı Sayın Erdoğan arardı, ‘Başkanım şöyle bir konu var şunu halledelim’ der biz de yapardık. Tabi bu ilişkimizi farklı alanlara çekmek durumu söz konusu olamaz, onlar büyüğümüz hala da büyüklerimiz. İcap ettiğinde yine temasımız olacaktır” cevabını veriyor.
“İÇİMİZDE NE CANAVARLAR VARMIŞ…”
Yedi yılda çok büyük değişiklikler yaşandığını kaydeden Mustafa Boydak, “7 yılda Türkiye nerelerden nerelere savruldu, insanlar nerelere savruldu. İçimizde ne canavarlar varmış, içimizde ne güzel insanlar varmış onu gördük. Mağdurların hepsinin ayrı ayrı hikâyesi var. KHK’lıların en yakınları tarafından, “zararlı insanlar” gibi terk edildiğini gördük. Bir yandan üzülüyorum bir yandan da insanların azmi, kararlılığı, hayata tutunması, birbirleriyle dayanışması beni mutlu ediyor” diyor.
“MAĞDURİYETLER GİDERİLİRSE, DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ OLURSA TÜRKİYE ESKİ GÜNLERİNE DÖNEBİLİR”
Türkiye’deki mevcut karamsar tablonun değişmesi ve ekonominin yeniden düzelmesi konusunda da “Esasen bu tablonun değişmesi için, öncelikle güven sorununun aşılarak; mağduriyetler giderilirse, düşünce özgürlüğüne saygı duyulursa Türkiye eski parlak günlerine kısa vadede dönebilir” şeklinde konuşuyor. Gerekçesini de şöyle açıklıyor Boydak: “İnsanlar yatırımını serbestçe yapabilmeli, tasarrufunu bankaya götürebilmelidir. Bankaya yatırdığım parama el konabilir mi? Kurduğum işletmeye (siyasi-dünya görüşümden dolayı) el konulabilir mi gibi şeyler insanın aklına asla gelmemeli! Baktığınızda bizim süreçte; 1. Sulh Ceza Hâkiminin kararıyla malınıza, mülkünüze, şirketinize bindiğiniz arabaya kadar her şeyinize el konabiliyor! Ben böyle değilim demeniz yıllar sürüyor. Nitekim bizim mahkeme sürecimiz 6 yıldır devam ediyor. Adaletin sağlanmasının gecikmesi dahi inanılmaz mağduriyettir. ‘Devletin dini adalettir.’ Adalet olursa devletin en önemli ekonomik parametrelerinden biri olan güven sorunu aşılır. Bu da Türkiye’nin önünü kısa sürede açacaktır.”
Kayserili işadamı Mustafa Boydak’ın KHK TV’nin sorularına verdiği diğer cevaplar şöyle:
Kayserili bir işadamı olarak Boydak ailesini, milliyetçi, muhafazakâr olarak tanıdık. Şu an İslami referanslı siyasi partiler ile laikliği nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şahsım olarak, bakış açım laik kesime hep daha yakındı. Laiklik ilkesinin ne kadar önemli olduğunu hep birlikte gördük. Bu süreçten sadece muhafazakâr cenah değil, herkes bir şekilde zarar gördü ve görecek, öyle görünüyor. Bizim arzumuz ülkemizin çocukları öncelikle iyi eğitim alsın, bilim ve akla inansın, yönümüz batıya dönük olsun. AB standartlarını yakaladığımızda yönetim öyle mi olsun, İslamcı mı olsun gibi bir problem kalmaz; sadece insanların düşüncesinde özgür olabileceği alan yaratılması gerekir.
“İCAP ETTİĞİNDE YİNE TEMASIMZI OLACAKTIR”
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan ve eski Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ile geçmişte ilişkiniz var mıydı?
Elbette ki. Türkiye’de siyasi partilerin çoğunu, partilerin liderleri de dâhil tanımadığım kimse yoktur. 12 yıl boyunca Kayseri Sanayi Odasının başkanlığını yaptım. Zaman zaman bölgemizde bizim çözmemiz gereken, işle alakalı konular olduğunda, o zamanın Başbakanı Sayın Erdoğan arardı; “Başkanım şöyle bir konu var şunu halledelim” der biz de yapardık. Tabi bu ilişkimizi farklı alanlara çekmek durumu söz konusu olamaz, onlar büyüğümüz hala da büyüklerimiz. İcap ettiğinde yine temasımız olacaktır.
Kayseri halkına kırgın mısınız?
Kayseri’nin üzerimizde emeği çok, kimseye kırgın olamam. Benim kırgınlığım bizimle ilgili gerçek olmayan bilgileri, doğru olmayan hususları, yalan İfade vermek suretiyle yapan kişi; gizli tanık ve kurumlaradır. Zaten birçoğu da ifşa oldu. Yargılama sürecinde, mahkemede, birçok insan ifadelerinin yanlış yazıldığını söyleyerek düzeltmek istedi. Fakat çok ilginç bir şekilde, Kayseri ikinci Ağır Ceza Mahkemesi, bu kişilere: “Biz sizin poliste verilen ifadelerinizi kabul ediyoruz, mahkemedeki ifadenizi etki altında verdiniz, kabul etmiyoruz!” dedi. Böyle bir hukuksuzlukla hakkımızda ceza verdi.
Boydak Holding davası ne aşamada AİHM’den ne bekliyorsunuz?
Yerel mahkemedeki cezalarımız geçtiğimiz günlerde istinafta onandı. Şu an Yargıtay aşamasında itirazımızı yapacağız. İnancım o ki Türkiye’de hukukun kırıntısı dahi varsa, AİHM’e gerek kalmadan yargılamalar ile ilgili hatalardan Yargıtay da dönülecektir. Ancak o dönemde şirketlere Kayseri Sulh Ceza Mahkemesi tarafından Kayyum atanması kararını, AİHM’e götürdük. Ve bugünlerde “hak ihlali kararı vardır” deneceğini düşünüyorum.
“7 YILDIR CEMAATİN PARASI VAR MI DİYE BAKIYORLAR”
Medya ve basında hakkınızda nasıl bir algı yürütülüyor?
7 yıldır denetimler yapılıyor acaba cemaatin parası var mı diye. Maalesef ana medya, basın, bizzat tanıştığımız, her zorlukta yardımcı olduğumuz kişiler ve ekipleri, bizim şirketleri cemaatin adamları kurmuş gibi algı yaptılar. Oysaki şirketlerimiz 1957’de beri var, alın teri ile babalarımız kurdu, sonra da bizler bugüne getirdik.
Boydak Holding, Bellona, İstikbal, sizin için ne ifade ediyor, o dönem kaç kişi çalışıyordu? Devrederken ne hissettiniz?
Yönetim Kurulu Başkanı olduğum şirketten Ağustos 2016’da kapı dışarı edildim. Kayyum ve bir kamyon polis şirkete geldiler, hoş geldiniz dedim teslim ettim ve çıktım. İnanıyorum ki bir gün döneceğiz. Babamızdan kalan küçük bir işti, kardeşlerimizle beraber çocuğumuz gibi büyüttük, tırnaklarımızla kazıdık. Ardından “Anadolu Finans” bünyemize girdi. Türkiye Finans Katılım Bankası’ndaki hissemize dokunmadılar. Markalarımız geride kaldı, birçok rakip bizi geçti, şu anki manzara iç açıcı değil. 13 bin çalışanımız, bankada ise 4500 çalışanımız, kardeşimiz vardı. Biz kısa zamanda gelip, şirketlerimizi hak ettiği yere getireceğiz.
Türkiye’de son zamanlarda siyasi arayışlar gündemde, yeni partiler kuruluyor bu partileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim siyasetim mağduriyetlerin önlenmesi, siyasetin içerisinde asla olmadık. Türkiye uluslararası toplumun bir mensubu olduğunu, kurum ve kurallarıyla ispatlamak zorundadır. Türkiye önemli siyasi gelişmelere gebe görünüyor.
Mağduriyetlerin tek çözüm merkezi siyasi partiler midir? Bir toplum bilinci de gerekiyor mu?
Yasama, yürütme ve yargı organlarının daha keskin çizgilerle ayrılması lazım. Toplumsal barışa ihtiyacımız var. Dini inancımız, görüşlerimiz, entelektüel anlayışımız farklı olsa da ortak noktamız Türkiye’mizdir. İnsanımızın sağduyusu, aklı, fikri ile problemleri aşacağız. Gelişime daha açık, eğitim seviyesi daha yüksek bir Türkiye olarak kendi bölgemizde medeniyetimizi tekrar yaygınlaştıracağız.
Kardeşlerinizi özlüyor musunuz, görüşlerde neler konuşuyorsunuz?
Ankara Sincan’a 3 haftayı geçirmemek kaydıyla görüşe gidiyorum. Mektuplaşıyoruz. Kardeşlerimi çok özlüyorum. Gittiğimde aynı havayı solumak için bir gece kalıyorum. Onlar, Türkiye’nin en girişimci insanlarından bir kaçı. Onlar gibi birçok insan atıl vaziyette, hapiste, işinden edilmiş, zorluklarla mücadele ediyor. Türkiye’nin özellikle siyasi iktidarın bunları görüp, süratle tedbir almasını canı gönülden diliyorum.
Anadolu sermayesini temsil eden bir işadamı olarak, bu girişimci kültürü, bu yönetim gücünü nasıl elde ettiniz?
Girişimcilik ruhumuz Kayserili olmamızdan da kaynaklanıyor. Rahmetli Özal Başbakan olunca, Anadolu insanının önü açıldı. 2002 yılında bugünkü iktidar olan AK Partinin iktidara gelmesiyle Anadolu sermayesinin önü daha da açıldı. Bunu söylememiz lazım. Biz 2013 sonuna kadar Anadolu’da yatırımlar yaptık, girişimcilik ruhunuzu geliştirdik, bundan sonraki süreçte de ülkemizi kalkındırmak için var gücümüzle çalışacağız.
“KAYSERİ’DEKİ ÇEVREMİZİN YÜZDE 95’İ KAYBOLDU”
Süreç sona ererse nasıl bir duruş sergileyeceksiniz?
Benim duruşum hiçbir zaman değişmedi. Alnımız açık, suçumuz memleketimizi çok sevmek. Süreç biterse yine aynı olacağım. Kayseri’de ciddi çevremiz vardı ,%95’i kayboldu, yepyeni bir çevre yaptım. Firmaların mali rehberliğini yaptım, insanlarda öyle sevgi var ki anahtarlarını, fabrikalarını veriyorlar. Bugün Boydak Holdingden daha büyük yapıların işini yapacak durumdayız; fakat önceliğimiz şu anda kardeşlerimizin hapisten çıkması, suçsuzluğumuzun ispatlanmasıdır.
KHK’larla mağduriyet yaşamış insanlar için gerçekten bir ümit var mı? Sizin Ümidiniz var mı?
Kesinlikle ümidim var. Hakkında beraat- takipsizlik verilmiş on binlerce KHK’lı var. Acilen yarın sabah görevlerine döndürülmesi lazım! Diğer KHK’lı kardeşlerimizin yüzde 99’unun herhangi bir suçu yok. Eline silah almamışsa, irtibat-iltisak diyerek, oturmaya gitti, çocuğunu okula gönderdi diyerek ceza vermek ülkemize yakışmıyor. Bir kararname ile bütün mağduriyetler giderilebilir. O günkü şartlarda devlet refleksi bu yanlışları yaptı ama bugünün şartlarında düzeltmesi lazım, düzeltileceğini ümit ediyorum. Moralimi hiç bozmuyorum. Bu yaşadığımız geçici bir durumdur. Anadolu insanının iş hayatına geri dönmesi lazım, hapishanedeki çok sayıda insanımızın artık aramıza katılması gerekiyor. Türkiye yaşadığı bu zorlukları aşarken, bizim tekrar ülkemize hizmet etmemiz gerekecek ki bunu da seve seve yapacağız. Barışçıl, aydınlık yarınları olan ekonomisi güçlü, güzel bir Türkiye hayal ediyorum.
[BoldMedya] 28.3.2020
Çin medyası: Çin’de koronavirüs ölümlerinin açıklananın çok üstünde
Çin medyası ülkede açıklanan koronavirüs ölü sayısının gerçeğin çok altında olduğu iddialarını dile getirmeye başladı.
KRONOS -28 Mart 2020
Çin medyası, koronavirüs ile ilgili hükümetin açıkladığı resmi rakamları sorgulamaya başladı.
Bugün yayımlanan bir habere göre koronavirüsünün ana merkezi olan Wuhan kentindeki bazı yerel morg yetkilileri yakılan ceset sayısının söylenenden iki kat olduğunu belirtiyor.
Çin resmi makamlarına göre Wuhan kenti ve bağlı olduğu Hubei eyaletinde yaklaşık 50 bin koronavirüs vakası ve iki bin 535 ölüm gerçekleşti.
Tayvan Times’taki habere göre hükümet 23 Mart’tan itibaren halktan morglara giderek akrabalarının küllerini almalarına izin verdi. Habere göre sadece Wuhan’daki Hankou Morgu’nun önünde en az 200 metrelik bir kuyruk oluştu ve bunun gibi pek çok morg ve mezarlığın önünde benzer manzaralar meydana geldi.
Tayvan Times’ın yerel kaynaklara dayandırdığı haberlere göre bir sürücü iki bin 500 kül kabı taşıdığını belirtti ve morgdaki bir odada her biri 500 kaplık yedi yığın olduğunu söyledi.
Habere göre gelecek haftaki Mezar Temizleme Tatili öncesi kentteki sekiz morgda günlük 500’er kap dağıtıldı. Bu da sadece Wuhan kentinde en az 40 bin kişinin bu hastalıktan dolayı hayatını kaybettiğini gösteriyor.
Voice of Amerika’daki bir habere göre de yerel bir kaynak tatil öncesi hükümet, aileleri koronavirüsünden dolayı hayatını kaybedenlere sus payı olarak yaklaşık 423 dolar para ödüyor.
[Kronos.News] 28.3.2020
KRONOS -28 Mart 2020
Çin medyası, koronavirüs ile ilgili hükümetin açıkladığı resmi rakamları sorgulamaya başladı.
Bugün yayımlanan bir habere göre koronavirüsünün ana merkezi olan Wuhan kentindeki bazı yerel morg yetkilileri yakılan ceset sayısının söylenenden iki kat olduğunu belirtiyor.
Çin resmi makamlarına göre Wuhan kenti ve bağlı olduğu Hubei eyaletinde yaklaşık 50 bin koronavirüs vakası ve iki bin 535 ölüm gerçekleşti.
Tayvan Times’taki habere göre hükümet 23 Mart’tan itibaren halktan morglara giderek akrabalarının küllerini almalarına izin verdi. Habere göre sadece Wuhan’daki Hankou Morgu’nun önünde en az 200 metrelik bir kuyruk oluştu ve bunun gibi pek çok morg ve mezarlığın önünde benzer manzaralar meydana geldi.
Tayvan Times’ın yerel kaynaklara dayandırdığı haberlere göre bir sürücü iki bin 500 kül kabı taşıdığını belirtti ve morgdaki bir odada her biri 500 kaplık yedi yığın olduğunu söyledi.
Habere göre gelecek haftaki Mezar Temizleme Tatili öncesi kentteki sekiz morgda günlük 500’er kap dağıtıldı. Bu da sadece Wuhan kentinde en az 40 bin kişinin bu hastalıktan dolayı hayatını kaybettiğini gösteriyor.
Voice of Amerika’daki bir habere göre de yerel bir kaynak tatil öncesi hükümet, aileleri koronavirüsünden dolayı hayatını kaybedenlere sus payı olarak yaklaşık 423 dolar para ödüyor.
[Kronos.News] 28.3.2020
Emniyet Teşkilatı’nda 15 poliste koronavirüs görüldü
Emniyet Teşkilatı'nda şu ana kadar tüm ülke çapında aralarında 2 emniyet müdürünün de bulunduğu 15 koronavirüs vakası tespit edildiği öne sürüldü. Bunlardan 10'unun İstanbul'da görevli olduğu belirtiliyor.
KRONOS -28 Mart 2020
Emniyet Teşkilatı’nda da koronavirüs vakaları tespit edildiği ileri sürüldü. Hürriyet gazetesinden Toygun Atilla’nın haberine göre, şu ana kadar 15 polise virüs bulaştı.
Haberde, Sakarya’da iki polis memuru, İzmir ve Samsun’da birer polis memuru ile Rize’de bir bekçiye koronavirüs tanısı koyulduğu belirtildi.
Habere göre, İstanbul’da ise 2 emniyet müdürü, 7 polis memuru ve bir bekçinin koronavirüse yakalandığı detayları yer aldı. Halsizlik, öksürük, ateş tanıları ile hastaneye kaldırılan polislerin tedavilerine devam edildiği belirtildi.
Zeytinburnu İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün virüsten en fazla etkilenen ilçe olduğu vurgulanan haberde, Zeytinburnu İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden sorumlu 2. Sınıf Emniyet Müdürü Cenk Özmen ile İlçe Emniyet Müdür Yardımcısı 4. Sınıf Emniyet Müdürü Süleyman Gökdemir’in virüs tanısı ile hastaneye kaldırıldığı, İlçe Emniyet Müdürü Burak Bodur’un sağlık durumunun ise iyi olduğu kaydedildi.
[Kronos.News] 28.3.2020
KRONOS -28 Mart 2020
Emniyet Teşkilatı’nda da koronavirüs vakaları tespit edildiği ileri sürüldü. Hürriyet gazetesinden Toygun Atilla’nın haberine göre, şu ana kadar 15 polise virüs bulaştı.
Haberde, Sakarya’da iki polis memuru, İzmir ve Samsun’da birer polis memuru ile Rize’de bir bekçiye koronavirüs tanısı koyulduğu belirtildi.
Habere göre, İstanbul’da ise 2 emniyet müdürü, 7 polis memuru ve bir bekçinin koronavirüse yakalandığı detayları yer aldı. Halsizlik, öksürük, ateş tanıları ile hastaneye kaldırılan polislerin tedavilerine devam edildiği belirtildi.
Zeytinburnu İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün virüsten en fazla etkilenen ilçe olduğu vurgulanan haberde, Zeytinburnu İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden sorumlu 2. Sınıf Emniyet Müdürü Cenk Özmen ile İlçe Emniyet Müdür Yardımcısı 4. Sınıf Emniyet Müdürü Süleyman Gökdemir’in virüs tanısı ile hastaneye kaldırıldığı, İlçe Emniyet Müdürü Burak Bodur’un sağlık durumunun ise iyi olduğu kaydedildi.
[Kronos.News] 28.3.2020
1 dolarlık korona testi geliştirildi
Britanyalı bir şirket, 1 dolar maliyetli ve 10 dakikada sonuç veren koronavirüs antikor testinin prototipini, denenip onaylanması için laboratuvarlara gönderdi.
BOLD – Dünyanın koronavirüse (Kovid-19) karşı savaşı devam ederken Britanyalı bir şirket, hastalığa karşı bir test geliştirdi.
Maliyeti sadece 1 dolar olan ve 10 dakikada sonuç veren koronavirüs antikor testinin prototipi denenip onay almak üzere laboratuvarlara gönderildi.
HAZİRAN’DA PİYASAYA SÜRÜLMESİ PLANLANIYOR
Reuters’ın aktardığına göre ilk hamilelik testini de geliştiren sağlık teknolojisi şirketi Mologic, denemeler başarılı olursa testi Haziran’da piyasaya sürmeyi planlıyor.
Şu an kullanılan antijen testlerinin aksine antikor testleri, kişinin hasta olup olmadığını değil, Kovid-19’u daha önce geçirip geçirmediğini tespit ediyor.
DENEMELERE BU HAFTA İTİBARIYLA BAŞLANDI
Şirket, denemelere bu hafa Liverpool Tropik Eczacılık Okulu ve Sr. George’s hastanesinde başlandığını duyurdu. Ayrıca şirket, global partnerlerinin de testi inceleyeceğini bildirdi.
[BoldMedya] 28.3.2020
BOLD – Dünyanın koronavirüse (Kovid-19) karşı savaşı devam ederken Britanyalı bir şirket, hastalığa karşı bir test geliştirdi.
Maliyeti sadece 1 dolar olan ve 10 dakikada sonuç veren koronavirüs antikor testinin prototipi denenip onay almak üzere laboratuvarlara gönderildi.
HAZİRAN’DA PİYASAYA SÜRÜLMESİ PLANLANIYOR
Reuters’ın aktardığına göre ilk hamilelik testini de geliştiren sağlık teknolojisi şirketi Mologic, denemeler başarılı olursa testi Haziran’da piyasaya sürmeyi planlıyor.
Şu an kullanılan antijen testlerinin aksine antikor testleri, kişinin hasta olup olmadığını değil, Kovid-19’u daha önce geçirip geçirmediğini tespit ediyor.
DENEMELERE BU HAFTA İTİBARIYLA BAŞLANDI
Şirket, denemelere bu hafa Liverpool Tropik Eczacılık Okulu ve Sr. George’s hastanesinde başlandığını duyurdu. Ayrıca şirket, global partnerlerinin de testi inceleyeceğini bildirdi.
[BoldMedya] 28.3.2020
Koronavirüs içme sularını tehdit ediyor
Koronavirüsün içme suyu sağlanan baraj ve göllere bulaşmasından endişe ediliyor. Uzmanlar, koronavirüsün suya bulaşıp bulaşmadığının belirlenmesi konusunda belediyelere önemli görevler düştüğüne dikkat çekti.
BOLD – Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Başkanı Dr. Baran Bozoğlu, Hollanda’nın arıtma tesisine giren suda koronavirüs görülmesinin dünya genelinde paniğe neden olmasına ilişkin, “Virüslerin, bakterilerin, patojenlerin atık suda ve kanalizasyonda bulunması çok normal. Önemli olan virüsün derelere ve göllere bulaşmaması” dedi.
VATANDAŞLAR ENDİŞE DUYUYOR
Cumhuriyet’ten Sena Yaşar’a konuşan Bozoğlu, Türkiye’de de “arıtma tesislerinden koronavirüs bulaşır mı” endişesinin vatandaşlar arasında yoğun olduğuna dikkat çekti. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Bozoğlu, Hollanda’daki testlerde atık su girişinde koronavirüs tespit edildiğini fakat atık su çıkışında virüse rastlanmadığını belirtti.
BELEDİYELERE ÖNEMLİ GÖREVLER DÜŞÜYOR
Arıtma tesisine giden atıkların içinde halihazırda virüs ve bakteri bulunduğunu söyleyen Bozoğlu, “Atık suların içinde koronavirüsün olması oldukça normal bir şeydir. Bu, bizlere koronavirüsün vücuttan dışkı yoluyla atılabildiğini gösteriyor. Buradaki asıl mevzu, suyun arıtma tesisinden çıktıktan sonra herhangi bir virüse rastlanıp rastlanmamasıdır. Bu konuda belediyelere önemli görevler düşüyor” dedi.
[BoldMedya] 28.3.2020
BOLD – Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Başkanı Dr. Baran Bozoğlu, Hollanda’nın arıtma tesisine giren suda koronavirüs görülmesinin dünya genelinde paniğe neden olmasına ilişkin, “Virüslerin, bakterilerin, patojenlerin atık suda ve kanalizasyonda bulunması çok normal. Önemli olan virüsün derelere ve göllere bulaşmaması” dedi.
VATANDAŞLAR ENDİŞE DUYUYOR
Cumhuriyet’ten Sena Yaşar’a konuşan Bozoğlu, Türkiye’de de “arıtma tesislerinden koronavirüs bulaşır mı” endişesinin vatandaşlar arasında yoğun olduğuna dikkat çekti. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Bozoğlu, Hollanda’daki testlerde atık su girişinde koronavirüs tespit edildiğini fakat atık su çıkışında virüse rastlanmadığını belirtti.
BELEDİYELERE ÖNEMLİ GÖREVLER DÜŞÜYOR
Arıtma tesisine giden atıkların içinde halihazırda virüs ve bakteri bulunduğunu söyleyen Bozoğlu, “Atık suların içinde koronavirüsün olması oldukça normal bir şeydir. Bu, bizlere koronavirüsün vücuttan dışkı yoluyla atılabildiğini gösteriyor. Buradaki asıl mevzu, suyun arıtma tesisinden çıktıktan sonra herhangi bir virüse rastlanıp rastlanmamasıdır. Bu konuda belediyelere önemli görevler düşüyor” dedi.
[BoldMedya] 28.3.2020
Kredi kartı faizleri ve asgari ödeme tutarına korona ayarı
Merkez Bankası aylık kredi kartı faizlerini indirdi. Yüzde 1,40 olan aylık kredi kartı faizi yüzde 1,25 oldu. BDDK da kredi kartı asgari borç ödeme tutarında en alt limiti, borcun yüzde 30’undan yüzde 20’sine düşürdü.
BOLD – Resmi Gazete’de yayımlanan düzenlemeye göre Türk Lirası cinsinden kredi kartı işlemlerinde uygulanacak aylık azami akdi faiz oranı yüzde 1,25 oldu. Yabancı para cinsinden kredi kartı işlemlerinde uygulanacak aylık azami akdi faiz oranı ise yüzde 1,00 olarak belirlendi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) da kredi kartlarında asgari tutarı dönem borcunun yüzde 20-40 arasında olacak şekilde belirleyebilecek ve kredi kartı limitine ilişkin sınırlamaları değiştirebilecek.
Daha önceden kredi kartı asgari borç yatırma tutarının en alt limiti borcun yüzde 30’uydu. Şimdi en alt limit yüzde 20’ye çekildi. Banka isterse limiti üst seviye olan yüzde 40’tan belirleyebilir.
Yönetmelikte başlığı, “Kredi kartı limiti ve asgari tutar” olarak değiştirilen 22. maddesine de şu fıkra eklendi:
“Kurul, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının görüşünü alarak, kredi kartlarında asgari tutarı dönem borcunun yüzde yirmisi ile yüzde kırkı arasında olacak şekilde belirlemeye ve Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığının görüşünü alarak kredi kartı limitine ilişkin bu maddede yer alan sınırlamaları değiştirmeye yetkilidir.”
[BoldMedya] 28.3.2020
BOLD – Resmi Gazete’de yayımlanan düzenlemeye göre Türk Lirası cinsinden kredi kartı işlemlerinde uygulanacak aylık azami akdi faiz oranı yüzde 1,25 oldu. Yabancı para cinsinden kredi kartı işlemlerinde uygulanacak aylık azami akdi faiz oranı ise yüzde 1,00 olarak belirlendi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) da kredi kartlarında asgari tutarı dönem borcunun yüzde 20-40 arasında olacak şekilde belirleyebilecek ve kredi kartı limitine ilişkin sınırlamaları değiştirebilecek.
Daha önceden kredi kartı asgari borç yatırma tutarının en alt limiti borcun yüzde 30’uydu. Şimdi en alt limit yüzde 20’ye çekildi. Banka isterse limiti üst seviye olan yüzde 40’tan belirleyebilir.
Yönetmelikte başlığı, “Kredi kartı limiti ve asgari tutar” olarak değiştirilen 22. maddesine de şu fıkra eklendi:
“Kurul, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının görüşünü alarak, kredi kartlarında asgari tutarı dönem borcunun yüzde yirmisi ile yüzde kırkı arasında olacak şekilde belirlemeye ve Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığının görüşünü alarak kredi kartı limitine ilişkin bu maddede yer alan sınırlamaları değiştirmeye yetkilidir.”
[BoldMedya] 28.3.2020
Saray kabinesinde şok!
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2018 yılı temmuz ayında Başkanlık sisteminin ilk kabinesinde Ulaştırma Bakanı olarak görev verdiği Mehmet Cahit Turhan'ı gece yarısı azletti.
SAMANYOLUHABER- Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan sürpriz bir şekilde görevden alındı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasının taşıyan ve Resmi Gazete'de yayımlanan karara göre Turhan'ın yerine yardımcısı Adil Karaismailoğlu tayin edildi.
Cahit Turhan gece yarısı kararnamesi ile azledildi.
Turhan, Kanal İstanbul'un 1'inci etap ihalesinin yapılmasına yönelik itirazlara, "Devletimiz bu tür projeleri yapabilecek güçtedir." diyerek cevap vermişti.
ADİL KARAİSMAİLOĞLU KİMDİR?
1969 yılında Trabzon'da doğdu.
Trabzon Lisesi'ni bitirdikten sonra Karadeniz Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesinden Makina Mühendisi olarak mezun oldu.
1995 yılı mayış ayında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü'nde ilk görevine başladı.
1998 yılında İETT Genel Müdürlüğü'ne geçti.
İETT’nin çeşitli birimlerinde mühendis ve yönetici olarak görev yaptı.
2002 yılından itibaren İstanbul Büyükşehir Belediyesi Trafik Müdürlüğü'nde trafik kontrol merkezi, sinyalizasyon, akıllı trafik sistemlerinden sorumlu Müdür Yardımcısı olarak çalışmakta iken 16 Kasım 2009 tarihinde Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü'ne atandı.
23 Temmuz 2014 tarihinde Ulaşım Daire Başkanlığı görevine getirildi.
2016 yılı temmuz ayında Başbakanlık Toplu Konut İdaresi’nde (TOKİ) İstanbul Emlak Dairesi Başkanlığı görevine atandı.
26 Nisan 2018'de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Genel Sekreter Yardımcılığı görevine atanan Karaismailoğlu, 2018 yılı temmuz ayında ise Ulaştırma Bakan Yardımcısı olarak tayin edilmişti.
Karaismailoğlu evli ve iki çocuk babasıdır.
[Samanyolu Haber] 28.3.2020
SAMANYOLUHABER- Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan sürpriz bir şekilde görevden alındı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasının taşıyan ve Resmi Gazete'de yayımlanan karara göre Turhan'ın yerine yardımcısı Adil Karaismailoğlu tayin edildi.
Cahit Turhan gece yarısı kararnamesi ile azledildi.
Turhan, Kanal İstanbul'un 1'inci etap ihalesinin yapılmasına yönelik itirazlara, "Devletimiz bu tür projeleri yapabilecek güçtedir." diyerek cevap vermişti.
ADİL KARAİSMAİLOĞLU KİMDİR?
1969 yılında Trabzon'da doğdu.
Trabzon Lisesi'ni bitirdikten sonra Karadeniz Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesinden Makina Mühendisi olarak mezun oldu.
1995 yılı mayış ayında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü'nde ilk görevine başladı.
1998 yılında İETT Genel Müdürlüğü'ne geçti.
İETT’nin çeşitli birimlerinde mühendis ve yönetici olarak görev yaptı.
2002 yılından itibaren İstanbul Büyükşehir Belediyesi Trafik Müdürlüğü'nde trafik kontrol merkezi, sinyalizasyon, akıllı trafik sistemlerinden sorumlu Müdür Yardımcısı olarak çalışmakta iken 16 Kasım 2009 tarihinde Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü'ne atandı.
23 Temmuz 2014 tarihinde Ulaşım Daire Başkanlığı görevine getirildi.
2016 yılı temmuz ayında Başbakanlık Toplu Konut İdaresi’nde (TOKİ) İstanbul Emlak Dairesi Başkanlığı görevine atandı.
26 Nisan 2018'de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Genel Sekreter Yardımcılığı görevine atanan Karaismailoğlu, 2018 yılı temmuz ayında ise Ulaştırma Bakan Yardımcısı olarak tayin edilmişti.
Karaismailoğlu evli ve iki çocuk babasıdır.
[Samanyolu Haber] 28.3.2020
Almanya 100 bin kişinin kanına 'Bağışıklık ne kadar kazanıldı?' sorusu için bakacak
Avrupa'da koronavirüs salgını sebebiyle can kaybının en düşük olduğu ülkelerden olan Almanya'da, bilim insanları Covid 19'a karşı kaç kişinin bağışıklık kazandığını öğrenmek için 6 farklı kuruluş çatısı altında çalışma başlattı.
Yaklaşık 100 bin kişinin kan örneklerinin incelenmesini amaçlayan araştırmayla Covid 19'un kaç kişiye bulaştığı ve toplamda kaç kişiyi öldürdüğü bulunmaya çalışılacak. Bu sayede ülkedeki insanların bağışıklık sistemi mercek altına alınarak aşı geliştirilmesi işlemleri kolaylaşacak.
Bilim insanları bu çalışmanın sonuç vermesi durumunda okul ve fabrikaların açılıp, konser ve diğer toplu katılımlı etkinliklerin yeniden normale dönebilmesi ile ilgili kararların alınabileceğini belirtiyor. Araştırmalar planlandığı gibi giderse ilk sonuçlar nisan ayı sonunda elde edilecek.
6 büyük kuruluş projeye destek veriyor
Der Spiegel'in haberine göre dev projeye Helmholz Salgın Hastalıkları Merkezi, Almanya Salgın Araştırma Merkezi, NAKO Sağlık Araştırmaları Kurumu, Robert Koch Enstitüsü, Virüs Enstitüsü ve kan bağışı merkezleri destek verecek.
Ancak şimdiye kadar yapılan testlerin sonuçlarında toplumun yaklaşık yüzde 90'ının bağışıklık kazandığı, diğer tip koronavirüslerin de gözüktüğü belirtiliyor. Araştırmacıların daha sağlam veriler elde edebilmesinin yaklaşık 2-3 ayı bulabileceği ifade ediliyor.
Almanya'da 27 Mart 2020 itibariyle yeni tip koronavirüs (Covid-19) vakası sayısı 50 bini aşmış durumda. Ülkede bugüne kadar 342 kişi salgın kaynaklı yaşamını yitirdi. Almanya'da son 10 gün içerisinde görülen vaka sayısı ise 40 bin civarında oldu.
Yaklaşık 100 bin kişinin kan örneklerinin incelenmesini amaçlayan araştırmayla Covid 19'un kaç kişiye bulaştığı ve toplamda kaç kişiyi öldürdüğü bulunmaya çalışılacak. Bu sayede ülkedeki insanların bağışıklık sistemi mercek altına alınarak aşı geliştirilmesi işlemleri kolaylaşacak.
Bilim insanları bu çalışmanın sonuç vermesi durumunda okul ve fabrikaların açılıp, konser ve diğer toplu katılımlı etkinliklerin yeniden normale dönebilmesi ile ilgili kararların alınabileceğini belirtiyor. Araştırmalar planlandığı gibi giderse ilk sonuçlar nisan ayı sonunda elde edilecek.
6 büyük kuruluş projeye destek veriyor
Der Spiegel'in haberine göre dev projeye Helmholz Salgın Hastalıkları Merkezi, Almanya Salgın Araştırma Merkezi, NAKO Sağlık Araştırmaları Kurumu, Robert Koch Enstitüsü, Virüs Enstitüsü ve kan bağışı merkezleri destek verecek.
Ancak şimdiye kadar yapılan testlerin sonuçlarında toplumun yaklaşık yüzde 90'ının bağışıklık kazandığı, diğer tip koronavirüslerin de gözüktüğü belirtiliyor. Araştırmacıların daha sağlam veriler elde edebilmesinin yaklaşık 2-3 ayı bulabileceği ifade ediliyor.
Almanya'da 27 Mart 2020 itibariyle yeni tip koronavirüs (Covid-19) vakası sayısı 50 bini aşmış durumda. Ülkede bugüne kadar 342 kişi salgın kaynaklı yaşamını yitirdi. Almanya'da son 10 gün içerisinde görülen vaka sayısı ise 40 bin civarında oldu.
[Samanyolu Haber] 28.3.2020
Kıtlık tehlikesi: Böyle giderse gıda da karneye bağlanır
Önümüzdeki günlerde dünya genelinde gıda ürünlerinin karneye bağlanma durumunun bile konuşulduğunu belirten Dr. İlhami Özcan Aygun, tarımsal üretime dikkat çekti ve önlem alınması gerektiğini söyledi.
CHP Tekirdağ Milletvekili Dr. İlhami Özcan Aygun tarımsal üretimin devamlılığı için önlem alınması uyarısında bulundu.
Sözcü Gazetesi'nden Erdoğan Süzer'in haberine göre İtalya, İspanya, Hollanda, Mısır ve Fas'ta domates, biber, patlıcan, soğan, patates gibi birçok sebzenin ekiminde büyük sıkıntılar başladığına işaret eden Aygun, Türkiye'de de tarlada hijyenin, üretici ve işçinin sağlığının korunmasını sağlayacak tedbirlerin alınmaması halinde 2020 yaz aylarından itibaren büyük sıkıntılar yaşanabileceğini söyledi.
GIDA KURULU KURULMALI
Covid-19 salgınının uzun sürmesi halinde ekonomik krizin uluslararası ticarete etkisiyle karne ile gıda dağıtımına geri dönüşlerin yaşanabileceği tahminlerinin yapıldığına işaret eden Aygun, “En kötü senaryoya hazırlıklı olunmalıdır. Nisan-Mayıs itibarıyla başlayacak hasat da dikkate alınarak, gıda zincirinin ilk halkası olan tarlalarda üretim güvenceye alınmalıdır” dedi.
Yerli üretimin kayıtsız şartsız desteklenmesi ve tarım yapılabilecek tüm alanlarda hızlı kamulaştırmalara gidilmesini öneren Aygun, Tarım ve Orman Bakanı başkanlığında acilen üniversitelerin, sektör paydaşlarının, kooperatif ve birliklerin yer aldığı Gıda Güvenliği ve Stratejisi Kurulu oluşturulması gerektiğini bildirdi.
MEYVE SEBZEYİ TEZGAHLARDA BULAMAYIZ
Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB) Yönetim Kurulu Başkanı Savaş Akcan, Corona virüsü salgını etkilerinin daha da ağırlaşmaması için gıda üretiminin kesintiye uğramaması gerektiğini bildirdi.
Üretimin ve üreticinin bu dönemde çok daha fazla desteklenmesi gerektiğini belirten Akcan, “Salgın gösterdi ki artık daha çok yerli ve milli üretim yapmalıyız. İthalat yapacak paramız olsa bile sınırların kapalı olması ve diğer ülkelerin ihracatı yasaklaması nedeniyle tarımsal ürünlere ulaşmak her zamankinden daha zor, hatta imkânsız olacak. Fide üretilemezse sebzeyi, fidan üretilemezse meyveyi tezgâhlarda bulamayız” uyarısında bulundu.
[Samanyolu Haber] 28.3.2020
CHP Tekirdağ Milletvekili Dr. İlhami Özcan Aygun tarımsal üretimin devamlılığı için önlem alınması uyarısında bulundu.
Sözcü Gazetesi'nden Erdoğan Süzer'in haberine göre İtalya, İspanya, Hollanda, Mısır ve Fas'ta domates, biber, patlıcan, soğan, patates gibi birçok sebzenin ekiminde büyük sıkıntılar başladığına işaret eden Aygun, Türkiye'de de tarlada hijyenin, üretici ve işçinin sağlığının korunmasını sağlayacak tedbirlerin alınmaması halinde 2020 yaz aylarından itibaren büyük sıkıntılar yaşanabileceğini söyledi.
GIDA KURULU KURULMALI
Covid-19 salgınının uzun sürmesi halinde ekonomik krizin uluslararası ticarete etkisiyle karne ile gıda dağıtımına geri dönüşlerin yaşanabileceği tahminlerinin yapıldığına işaret eden Aygun, “En kötü senaryoya hazırlıklı olunmalıdır. Nisan-Mayıs itibarıyla başlayacak hasat da dikkate alınarak, gıda zincirinin ilk halkası olan tarlalarda üretim güvenceye alınmalıdır” dedi.
Yerli üretimin kayıtsız şartsız desteklenmesi ve tarım yapılabilecek tüm alanlarda hızlı kamulaştırmalara gidilmesini öneren Aygun, Tarım ve Orman Bakanı başkanlığında acilen üniversitelerin, sektör paydaşlarının, kooperatif ve birliklerin yer aldığı Gıda Güvenliği ve Stratejisi Kurulu oluşturulması gerektiğini bildirdi.
MEYVE SEBZEYİ TEZGAHLARDA BULAMAYIZ
Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB) Yönetim Kurulu Başkanı Savaş Akcan, Corona virüsü salgını etkilerinin daha da ağırlaşmaması için gıda üretiminin kesintiye uğramaması gerektiğini bildirdi.
Üretimin ve üreticinin bu dönemde çok daha fazla desteklenmesi gerektiğini belirten Akcan, “Salgın gösterdi ki artık daha çok yerli ve milli üretim yapmalıyız. İthalat yapacak paramız olsa bile sınırların kapalı olması ve diğer ülkelerin ihracatı yasaklaması nedeniyle tarımsal ürünlere ulaşmak her zamankinden daha zor, hatta imkânsız olacak. Fide üretilemezse sebzeyi, fidan üretilemezse meyveyi tezgâhlarda bulamayız” uyarısında bulundu.
[Samanyolu Haber] 28.3.2020
Korona virüsü en iyi bilen KHK'lı akademisyen Mustafa Ulaşlı hakkında soruşturma
Gaziantep Üniversitesinden ihraç edilen ve Türkiye'de Corona virüs konusunda çalışma yapan tek akademisyen olan Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı'nın göreve iade edilmeyi beklerken hakkında daha önce verilen "kovuşturmaya yer olmadığına" dair karar, yapılan itiraz üzerine nöbetçi sulh ceza hakimliğince kaldırıldı.
Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı, 13 Nisan 2017'de F... üyeliği iddiasıyla hakkında soruşturma yürütülen Mustafa Ulaşlı için verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın, "yeni delil durumunun ortaya çıkması ve şüpheli hakkında eksik incelemeyle karar verilmiş olduğu" gerekçesiyle kaldırılmasını talep etti.
kamudanhaber.net sitesinde yer alan habere göre talebi değerlendiren nöbetçi 2. Sulh Ceza Hakimliği "hatalı değerlendirmelerin" yapıldığı iddiasıyla takipsizlik kararını kaldırarak soruşturmanın devamına karar verdi. Dosya yeniden incelenmek üzere Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi.
Kararda, bir itirafçının verdiği ifade doğrultusunda Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı hakkında işlem yapılması isteniyor.
AKP yanlısı isimler özellikle dün, Doç. Dr. Ulaşlı hakkında medyada karalama kampanyası başlatmıştı.
Princeton Üniversitesi diplomalı, genetik alanında çalışmaları bulunan akademisyen Ulaşlı Türkiye'nin aşı çalışmalarına başlaması için karşılık beklemeksizin göreve hazır olduğunu sosyal medyadan duyurmuştu.
[Samanyolu Haber] 28.3.2020
Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı, 13 Nisan 2017'de F... üyeliği iddiasıyla hakkında soruşturma yürütülen Mustafa Ulaşlı için verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın, "yeni delil durumunun ortaya çıkması ve şüpheli hakkında eksik incelemeyle karar verilmiş olduğu" gerekçesiyle kaldırılmasını talep etti.
kamudanhaber.net sitesinde yer alan habere göre talebi değerlendiren nöbetçi 2. Sulh Ceza Hakimliği "hatalı değerlendirmelerin" yapıldığı iddiasıyla takipsizlik kararını kaldırarak soruşturmanın devamına karar verdi. Dosya yeniden incelenmek üzere Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi.
Kararda, bir itirafçının verdiği ifade doğrultusunda Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı hakkında işlem yapılması isteniyor.
AKP yanlısı isimler özellikle dün, Doç. Dr. Ulaşlı hakkında medyada karalama kampanyası başlatmıştı.
Princeton Üniversitesi diplomalı, genetik alanında çalışmaları bulunan akademisyen Ulaşlı Türkiye'nin aşı çalışmalarına başlaması için karşılık beklemeksizin göreve hazır olduğunu sosyal medyadan duyurmuştu.
[Samanyolu Haber] 28.3.2020
IMF Başkanı: 2009'dakinden daha kötü bir döneme girdiğimiz belirginleşti
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle küresel ekonominin bu yıl resesyona girdiğini ve 2021'de ekonomik toparlanmanın beklendiğini bildirdi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, Uluslararası Para ve Finans Komitesi (IMFC) ile gerçekleştirdiği video-konferans toplantısının ardından çevrimiçi basın toplantısı düzenledi.
Bu yıl ve 2021'e ilişkin küresel büyüme beklentisini yeniden değerlendirdiklerini belirten Georgieva, "2009'da olduğu gibi belki de ondan daha kötü bir resesyona girdiğimiz belirginleşti. 2021'de bir toparlanma bekliyoruz. Aslında, virüsün her yerde kontrol altına alınmasında ve likidite sorunlarının ödeme gücü sorunu olmasını önlemede başarılı olursak, büyük ölçüde bir toparlanma olabilir" değerlendirmesinde bulundu.
'80'den fazla ülke acil durum finansmanı talep etti'
Georgieva, ekonomik faaliyetlerde, Covid-19 kaynaklı ani durmaya ilişkin en önemli endişenin iflas ve işten çıkarma dalgaları olduğunu ve bu riskin hem toparlanmayı zayıflatacağını hem de toplumlara zarar vereceğini söyledi.
Birçok ülkenin bu sağlık krizi ve ekonomik etkilerine karşı önlemler aldığını anımsatan Georgieva, "G20, yaklaşık 5 trilyon dolarlık mali önlemler aldığını dün bildirdi, bu küresel ekonominin yüzde 6'dan fazlasına denk geliyor" diye konuştu.
Georgieva, IMF'nin acil durum finansmanlarına olan talepte olağanüstü bir artış gördüklerine dikkati çekerek, 80'den fazla ülkenin istekte bulunduğunu bildirdi.
'Gelişmekte olan piyasaların çoğu önlemler nedeniyle küçülecek'
Gelişmekte olan ülkelerde çok çeşitli sorunların görüldüğünü vurgulayan Georgieva, şunları kaydetti:
"Gelişmekte olan piyasaların çoğu, salgının kontrol alınmasına yönelik önlemler nedeniyle küçülecek. Turizm, emtialar ve imalat ürünleri gibi önemli döviz akışı sağlayan ihracatlarına olan küresel talebin düşmesiyle şok yaşayacaklar. Gelişmekte olan piyasaların finansman ihtiyaçlarının 2.5 trilyon dolar olduğunu tahmin ediyoruz. Bu ülkelerin kendi rezervlerinin ve kaynaklarının yeterli olmayacağını biliyoruz."
[Samanyolu Haber] 28.3.2020
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, Uluslararası Para ve Finans Komitesi (IMFC) ile gerçekleştirdiği video-konferans toplantısının ardından çevrimiçi basın toplantısı düzenledi.
Bu yıl ve 2021'e ilişkin küresel büyüme beklentisini yeniden değerlendirdiklerini belirten Georgieva, "2009'da olduğu gibi belki de ondan daha kötü bir resesyona girdiğimiz belirginleşti. 2021'de bir toparlanma bekliyoruz. Aslında, virüsün her yerde kontrol altına alınmasında ve likidite sorunlarının ödeme gücü sorunu olmasını önlemede başarılı olursak, büyük ölçüde bir toparlanma olabilir" değerlendirmesinde bulundu.
'80'den fazla ülke acil durum finansmanı talep etti'
Georgieva, ekonomik faaliyetlerde, Covid-19 kaynaklı ani durmaya ilişkin en önemli endişenin iflas ve işten çıkarma dalgaları olduğunu ve bu riskin hem toparlanmayı zayıflatacağını hem de toplumlara zarar vereceğini söyledi.
Birçok ülkenin bu sağlık krizi ve ekonomik etkilerine karşı önlemler aldığını anımsatan Georgieva, "G20, yaklaşık 5 trilyon dolarlık mali önlemler aldığını dün bildirdi, bu küresel ekonominin yüzde 6'dan fazlasına denk geliyor" diye konuştu.
Georgieva, IMF'nin acil durum finansmanlarına olan talepte olağanüstü bir artış gördüklerine dikkati çekerek, 80'den fazla ülkenin istekte bulunduğunu bildirdi.
'Gelişmekte olan piyasaların çoğu önlemler nedeniyle küçülecek'
Gelişmekte olan ülkelerde çok çeşitli sorunların görüldüğünü vurgulayan Georgieva, şunları kaydetti:
"Gelişmekte olan piyasaların çoğu, salgının kontrol alınmasına yönelik önlemler nedeniyle küçülecek. Turizm, emtialar ve imalat ürünleri gibi önemli döviz akışı sağlayan ihracatlarına olan küresel talebin düşmesiyle şok yaşayacaklar. Gelişmekte olan piyasaların finansman ihtiyaçlarının 2.5 trilyon dolar olduğunu tahmin ediyoruz. Bu ülkelerin kendi rezervlerinin ve kaynaklarının yeterli olmayacağını biliyoruz."
[Samanyolu Haber] 28.3.2020
Sağlık çalışanlarının istifa etmesi 3 ay boyunca yasaklandı!
Sağlık Bakanlığı, özel ya da kamu hastanelerinde çalışan sağlık çalışanlarının 3 ay boyunca görevden ayrılma istekleri karşılanmayacağını açıkladı.
Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan açıklama şu ifadeler kullanıldı:
‘‘Pandemi süreci kapsamında bu kararın alınmasını müteakip 3 ay boyunca, kamu ve özel sektöre ait tüm sağlık kurum ve kuruluşlarında görevli bulunan/çalışmakta olan hiçbir sağlık personelinin ikinci bir duyuruya kadar görevlerinden/işlerinden ayrılmasına izin verilmemesi kararlaştırılmıştır.’’
[TR724] 28.3.2020
Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan açıklama şu ifadeler kullanıldı:
‘‘Pandemi süreci kapsamında bu kararın alınmasını müteakip 3 ay boyunca, kamu ve özel sektöre ait tüm sağlık kurum ve kuruluşlarında görevli bulunan/çalışmakta olan hiçbir sağlık personelinin ikinci bir duyuruya kadar görevlerinden/işlerinden ayrılmasına izin verilmemesi kararlaştırılmıştır.’’
[TR724] 28.3.2020
ABD’deki vaka sayısı 100 bini geçti; Trump 2,2 trilyon dolarlık paketi onayladı
Vaka sayıları ile Çin’i geçerek Koronavirüs en çok görüldüğü ülke olan ve pandeminin yeni merkezi haline gelen ABD’de sayı her geçen gün artıyor.
Johns Hopkins Üniversitesi’nin verilerine göre ABD’de koronavirüs vakaları son üç günde iki katına çıkarak 101 bin 707 oldu.Şimdiye kadar virüs yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı ise 1.544 oldu.
2,2 trilyon dolarlık teşvik paketine Trump’tan onay
Diğer yandan ABD Başkanı Donald Trump, yeni tip korona virüs (covid-19) salgınıyla mücadele ile salgın nedeniyle zarara uğrayan kişi ve işletmelerin sübvanse edilmesini öngören 2,2 trilyon dolarlık ekonomik teşvik paketini onayladı.
ABD Senatosu’nda çarşamba, Temsilciler Meclisi’nde de cuma günü kabul edilen tasarı, en son Başkan Donald Trump’ın masasına geldi. Trump, Oval Ofis’te Başkan Yardımcısı Mike Pence, Hazine Bakanı Steven Mnuchin’in yanı sıra bazı kabine ve kongre üyelerinin katılımıyla düzenlenen törenle söz konusu yasa tasarısını onayladı.
Amerikalılara kredi imkanı sağlanacak, doğrudan ödeme yapılacak
ABD tarihinin en büyük ekonomik destek paketi, Kovid-19’la mücadele kapsamında toplum sağlık merkezleri, klinikler ve huzurevlerinin ihtiyaç duyduğu maske, solunum cihazları ve kişisel koruyucu ekipman tedarikinin yanı sıra ekonomik zarara uğrayan küçük işletmeler ve gelir kaybı yaşayan Amerikan vatandaşlarına kredi imkanı ve doğrudan ödeme yapılmasını öngörüyor.
Bu kapsamda, gelir konusunda belli kriterlerin altında kalan vatandaşlara bir defaya mahsus 1200’er dolar nakit yardım yapılması öngörülürken; küçük ve orta ölçekli işletmelere ise 377 milyar dolarlık teşvik fonu dağıtılması ve öğrencilerin okul borçlarının 30 Eylül’e kadar ertelenmesi isteniyor.
Tasarıda, büyük ölçekli firmalara işçi çıkarmamaları, çalışanların özlük haklarında geriye gitmemeleri veya üretimlerini başka ülkelere kaydırmamaları için 500 milyar dolarlık kaynak sağlanması da öngörülüyor.
[TR724] 28.3.2020
Johns Hopkins Üniversitesi’nin verilerine göre ABD’de koronavirüs vakaları son üç günde iki katına çıkarak 101 bin 707 oldu.Şimdiye kadar virüs yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı ise 1.544 oldu.
2,2 trilyon dolarlık teşvik paketine Trump’tan onay
Diğer yandan ABD Başkanı Donald Trump, yeni tip korona virüs (covid-19) salgınıyla mücadele ile salgın nedeniyle zarara uğrayan kişi ve işletmelerin sübvanse edilmesini öngören 2,2 trilyon dolarlık ekonomik teşvik paketini onayladı.
ABD Senatosu’nda çarşamba, Temsilciler Meclisi’nde de cuma günü kabul edilen tasarı, en son Başkan Donald Trump’ın masasına geldi. Trump, Oval Ofis’te Başkan Yardımcısı Mike Pence, Hazine Bakanı Steven Mnuchin’in yanı sıra bazı kabine ve kongre üyelerinin katılımıyla düzenlenen törenle söz konusu yasa tasarısını onayladı.
Amerikalılara kredi imkanı sağlanacak, doğrudan ödeme yapılacak
ABD tarihinin en büyük ekonomik destek paketi, Kovid-19’la mücadele kapsamında toplum sağlık merkezleri, klinikler ve huzurevlerinin ihtiyaç duyduğu maske, solunum cihazları ve kişisel koruyucu ekipman tedarikinin yanı sıra ekonomik zarara uğrayan küçük işletmeler ve gelir kaybı yaşayan Amerikan vatandaşlarına kredi imkanı ve doğrudan ödeme yapılmasını öngörüyor.
Bu kapsamda, gelir konusunda belli kriterlerin altında kalan vatandaşlara bir defaya mahsus 1200’er dolar nakit yardım yapılması öngörülürken; küçük ve orta ölçekli işletmelere ise 377 milyar dolarlık teşvik fonu dağıtılması ve öğrencilerin okul borçlarının 30 Eylül’e kadar ertelenmesi isteniyor.
Tasarıda, büyük ölçekli firmalara işçi çıkarmamaları, çalışanların özlük haklarında geriye gitmemeleri veya üretimlerini başka ülkelere kaydırmamaları için 500 milyar dolarlık kaynak sağlanması da öngörülüyor.
[TR724] 28.3.2020
Ahmet Burhan, 5 saatliğine babasına kavuştu: ”Allah’a emanet ol oğlum… Seni çok seviyorum…”
Ahmet Burhan Ataç’ın babasına oğlunu görmesi için 5 saatliğine izin verildi.
Tedaviye cevap verilmediği için Almanya’da Türkiye’ye geri dönen 9 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan, cezaevindeki babası ile hasret giderdi.
Bu sabah yaptığı telefon görüşmesinde ‘Baba gel’ diye yalvaran Ahmet Burhan’a, babası ‘Oğlum bırakmıyorlar’ demişti.
5 saatlik görüş süresi dolan Harun Ataç, Ahmet Burhan’a böyle veda etti: ”Allah’a emanet ol oğlum… Seni çok seviyorum…”
Cezaevine geri dönen acılı baba, 14 gün karantinada kalacak.
[TR724] 28.3.2020
Tedaviye cevap verilmediği için Almanya’da Türkiye’ye geri dönen 9 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan, cezaevindeki babası ile hasret giderdi.
Bu sabah yaptığı telefon görüşmesinde ‘Baba gel’ diye yalvaran Ahmet Burhan’a, babası ‘Oğlum bırakmıyorlar’ demişti.
5 saatlik görüş süresi dolan Harun Ataç, Ahmet Burhan’a böyle veda etti: ”Allah’a emanet ol oğlum… Seni çok seviyorum…”
Cezaevine geri dönen acılı baba, 14 gün karantinada kalacak.
[TR724] 28.3.2020
Babaları hapiste olan 3 kardeş böyle seslendi: Onu hep cezaevinde gördük; artık evde istiyoruz
Koronavirüs salgını cezaevlerini tehdit ederken, çıkarılması planlanan ‘İnfaz Yasası’nın siyasi tutukluları kapsamayacağı iddiaları binlerce aileyi tedirgin ediyor.
3.5 yıldır Manisa T Tipi Cezaevi’nden kalan Murat Özonur ailesi de bu mağduriyeti yaşıyor. Cezaevindeki Özonur’un 5, 6 ve 11 yaşındaki 3 oğlu da babalarıyla çok az zaman geçirdi. Bir video yayınlayan Özonur’un oğulları şunları söyledi:
“Benim adım Enis. Beş yaşındayım. Ben babamı hep cezaevinde gördüm. Biraz da evde görmek istiyorum.”
“Ben Mesut. 6 yaşındayım. 4 yıldır babası cezaevinde görüyorum. Biraz evde göreyim. Arkadaşlarım her gün okula babalarıyla giderken ben gidemiyorum. İnşaallah babam Koronavirüs bulaşmadan gelir. beni de arkadaşlarımın babası gibi okula götürür.”
“Merhaba ben Tarık 11 yaşındayım. Bir sürü doğum gününü babamsız geçirdim. Bir sonraki doğum günümü babamla geçirmek istiyorum. Babam virüse yakalanmasın, babam lütfen artık gelsin.” dedi.
[TR724] 28.3.2020
3.5 yıldır Manisa T Tipi Cezaevi’nden kalan Murat Özonur ailesi de bu mağduriyeti yaşıyor. Cezaevindeki Özonur’un 5, 6 ve 11 yaşındaki 3 oğlu da babalarıyla çok az zaman geçirdi. Bir video yayınlayan Özonur’un oğulları şunları söyledi:
“Benim adım Enis. Beş yaşındayım. Ben babamı hep cezaevinde gördüm. Biraz da evde görmek istiyorum.”
“Ben Mesut. 6 yaşındayım. 4 yıldır babası cezaevinde görüyorum. Biraz evde göreyim. Arkadaşlarım her gün okula babalarıyla giderken ben gidemiyorum. İnşaallah babam Koronavirüs bulaşmadan gelir. beni de arkadaşlarımın babası gibi okula götürür.”
“Merhaba ben Tarık 11 yaşındayım. Bir sürü doğum gününü babamsız geçirdim. Bir sonraki doğum günümü babamla geçirmek istiyorum. Babam virüse yakalanmasın, babam lütfen artık gelsin.” dedi.
[TR724] 28.3.2020
Sanders’ten tarihe geçecek konuşma: Bu nasıl bir değer sistemi?
ABD Senatosu’nda onaylanan 2.2 trilyon dolarlık yardım paketine yoksullar için 600 dolar ilave işsizlik yardımını dahil eden Sanders, yardıma itiraz eden Cumhuriyetçilere sert tepki gösterdi.
ABD’de başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti başkan aday adayı Bernie Sanders, koronavirüs tedbirleri için yapılacak para yardımına yönelik Cumhuriyetçilerden gelen itirazlara “Milyarderlere ve büyük kârlı şirketlere bir trilyon dolarlık vergi indirimini oylarken sorun yoktu.” diyerek tepki gösterdi.
“Görüyorum ki bazı Cumhuriyetçi meslektaşlarımdan bazıları çok rahatsız. Saatte 10 veya 12 dolar kazanan birinin gelecek dört ay boyunca geçen haftaki maaşlarından daha fazla para alabilecek olmasından dolayı üzgünler.” diyen Sanders, “Aman tanrım! Dünyanın sonu geldi! Böyle bir şey olabilir mi? Saatte 12 dolar alan ve hepimizin eşi görülmemiş bir ekonomik krizle karşı karşıya olan biri normal, düzenli olarak aldığı işsizlik parasına ek olarak 600 dolar alınca dört ay boyunca birkaç kuruş daha fazla kazanmış olacak. Eyvahlar olsun! bunlar da mı başımıza gelecekti? Böyle saçma ve yanlış bir şey olabilir mi? Bu nasıl bir değer sistemi?” ifadelerini kullandı.
“MİLYARDERLERE VERGİ İNDİRİMİNİ OYLARKEN SORUN YOKTU”
Çevirmen Sebla Küçük tarafından yayınlanan videoda Sanders, konuşmasına şöyle devam etti: “Bu arada buna itiraz eden aynı kişiler birkaç yıl önce milyarderlere ve büyük kârlı şirketlere bir trilyon dolarlık vergi indirimini oylarken sorun yoktu. Ama korkunç bir krizin ortasında kalmış az gelirli emekçiler olunca, onlardan bazıları eskisinden daha fazla para kazanabilecekse sorun oluyor. Eyvahlar olsun! Bunu metinden çıkarmamız lazım.”
“ASGARİ ÜCRETE 10 YILDIR ZAM YAPMADINIZ”
Cumhuriyçilere tepki gösterirken ironi de yapan Sanders, şu ifadeleri kullandı: “O yoksul insanları, bu arada bu McConell tasarısı ilk getirildiğinde birçok Cumhuriyetçi buna karşı çıkmıştı gerçi ama ‘Tamam, 1000 veya 1200 dolar verelim ama yoksullar daha az alsın’ diyorlardı. Çünkü ‘yoksullar aşağıdadır, onların hakkı yok; onlar yemek yemez, onlar kira ödemez, doktora gitmezler… Onlar bizden aşağıda çünkü yoksullar, o yüzden onlara daha fazla para vermeliyiz’. O sorunu çözdük, artık herkes 1200 dolar alacak. Ama bazı Cumhuriyetçi arkadaşlar hala vazgeçmiyor. Yoksulları ve emekçileri cezalandırmak istiyorlar. Asgari ücrete 10 yıldır zam yapmadınız. Asgari ücret saat başına en az 15 dolar olmalı. Bunu yapmadınız. O programı durdurdunuz, bu programı durdurdunuz ve şimdi, aman ne büyük dehşet! Dört aylığına emekçiler normalden birkaç dolar daha fazla para alacak.”
[TR724] 28.3.2020
ABD’de başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti başkan aday adayı Bernie Sanders, koronavirüs tedbirleri için yapılacak para yardımına yönelik Cumhuriyetçilerden gelen itirazlara “Milyarderlere ve büyük kârlı şirketlere bir trilyon dolarlık vergi indirimini oylarken sorun yoktu.” diyerek tepki gösterdi.
“Görüyorum ki bazı Cumhuriyetçi meslektaşlarımdan bazıları çok rahatsız. Saatte 10 veya 12 dolar kazanan birinin gelecek dört ay boyunca geçen haftaki maaşlarından daha fazla para alabilecek olmasından dolayı üzgünler.” diyen Sanders, “Aman tanrım! Dünyanın sonu geldi! Böyle bir şey olabilir mi? Saatte 12 dolar alan ve hepimizin eşi görülmemiş bir ekonomik krizle karşı karşıya olan biri normal, düzenli olarak aldığı işsizlik parasına ek olarak 600 dolar alınca dört ay boyunca birkaç kuruş daha fazla kazanmış olacak. Eyvahlar olsun! bunlar da mı başımıza gelecekti? Böyle saçma ve yanlış bir şey olabilir mi? Bu nasıl bir değer sistemi?” ifadelerini kullandı.
“MİLYARDERLERE VERGİ İNDİRİMİNİ OYLARKEN SORUN YOKTU”
Çevirmen Sebla Küçük tarafından yayınlanan videoda Sanders, konuşmasına şöyle devam etti: “Bu arada buna itiraz eden aynı kişiler birkaç yıl önce milyarderlere ve büyük kârlı şirketlere bir trilyon dolarlık vergi indirimini oylarken sorun yoktu. Ama korkunç bir krizin ortasında kalmış az gelirli emekçiler olunca, onlardan bazıları eskisinden daha fazla para kazanabilecekse sorun oluyor. Eyvahlar olsun! Bunu metinden çıkarmamız lazım.”
“ASGARİ ÜCRETE 10 YILDIR ZAM YAPMADINIZ”
Cumhuriyçilere tepki gösterirken ironi de yapan Sanders, şu ifadeleri kullandı: “O yoksul insanları, bu arada bu McConell tasarısı ilk getirildiğinde birçok Cumhuriyetçi buna karşı çıkmıştı gerçi ama ‘Tamam, 1000 veya 1200 dolar verelim ama yoksullar daha az alsın’ diyorlardı. Çünkü ‘yoksullar aşağıdadır, onların hakkı yok; onlar yemek yemez, onlar kira ödemez, doktora gitmezler… Onlar bizden aşağıda çünkü yoksullar, o yüzden onlara daha fazla para vermeliyiz’. O sorunu çözdük, artık herkes 1200 dolar alacak. Ama bazı Cumhuriyetçi arkadaşlar hala vazgeçmiyor. Yoksulları ve emekçileri cezalandırmak istiyorlar. Asgari ücrete 10 yıldır zam yapmadınız. Asgari ücret saat başına en az 15 dolar olmalı. Bunu yapmadınız. O programı durdurdunuz, bu programı durdurdunuz ve şimdi, aman ne büyük dehşet! Dört aylığına emekçiler normalden birkaç dolar daha fazla para alacak.”
[TR724] 28.3.2020
Tren seferleri de durduruldu!
Koronavirüs salgınına karşı alınan önlemler kapsamında, Başkentray ve Marmaray dışındaki Yüksek Hızlı, Anahat ve Bölgesel Trenler’in geçici olarak durduruldu.
TCDD tarafından yapılan açıklamada, şehirler arası yolculukların kısıtlanması nedeniyle 28 Mart 2020 tarihinden itibaren Yüksek Hızlı, Anahat ve Bölgesel Trenlerin geçici olarak işletilmeyeceği belirtildi.
BAŞKENTRAY VE MARMARAY VE SEFERLERİ DEVAM EDECEK
Ankara’da Başkentray, İstanbul’da Marmaray seferleri devam edeceği, işletilmeyecek trenlere bileti olan yolcuların istedikleri takdirde biletlerini kesintisiz olarak iade edebilecekleri veya ileri bir tarihte kullanmak üzere açığa aldırabilecekleri ifade edildi.
[TR724] 28.3.2020
TCDD tarafından yapılan açıklamada, şehirler arası yolculukların kısıtlanması nedeniyle 28 Mart 2020 tarihinden itibaren Yüksek Hızlı, Anahat ve Bölgesel Trenlerin geçici olarak işletilmeyeceği belirtildi.
BAŞKENTRAY VE MARMARAY VE SEFERLERİ DEVAM EDECEK
Ankara’da Başkentray, İstanbul’da Marmaray seferleri devam edeceği, işletilmeyecek trenlere bileti olan yolcuların istedikleri takdirde biletlerini kesintisiz olarak iade edebilecekleri veya ileri bir tarihte kullanmak üzere açığa aldırabilecekleri ifade edildi.
[TR724] 28.3.2020
Cezaevlerinde tüm görüşler ve nakiller ertelendi!
Cezaevlerindeki tüm görüşler, cezaevleri arası nakiller ve aile görüşme odalarının kullanımı iki hafta daha ertelendi.
Adalet Bakanlığı, koronavirüsle mücadele kapsamında daha önce cezaevlerinde alınan tedbirlerin süresini Bilim Kurulu’nun önerisiyle 2 hafta uzatıldığını açıkladı. Cezaevlerindeki tüm görüşler, nakiller ve oda görüşmeleri 2 hafta daha ertelendi.
[TR724] 28.3.2020
Adalet Bakanlığı, koronavirüsle mücadele kapsamında daha önce cezaevlerinde alınan tedbirlerin süresini Bilim Kurulu’nun önerisiyle 2 hafta uzatıldığını açıkladı. Cezaevlerindeki tüm görüşler, nakiller ve oda görüşmeleri 2 hafta daha ertelendi.
[TR724] 28.3.2020
Adalet Yürüyüşü’ne katılan üniversiteli gençlerin öğrenim kredileri kesildi
Müebbet hapis cezasına çarptırılan Harbiyeli Taha Furkan Çetinkaya annesi Melek Çetinkaya’nın oğlu ve 265 askeri öğrenci için başlattığı Adalet Yürüyüşüne katılan iki üniversiteli gencin öğrenim kredisi Kredi Yurtlar Kurum (KYK) Genel Müdürlüğü tarafından kesildi. Bu işlem yapılırken hiçbir gerekçe sunulmadı.
Öğrencileri gönderilen tebligatlarda, “Ankara Emniyet’inden gelen yazıyla öğrenim krediniz Nisan 2020 itibariyle kesilecektir.” ifadelerine yer verildi.
Gelen yazıda herhangi bir gerekçenin açıklanmadığını söyleyen KHK ile ihraç İdarî Hâkim Büşra Taşkıran belgeleri yayınlayarak, “Hukuk devletinde, barışçıl eylemlere katılan öğrencileri bu şekilde mi cezalandırıyoruz?” diye sordu.
Annelere terör operasyonu yapılmıştı
Diğer yandan Melek Çetinkaya ve onun gibi 265 askeri öğrenci için ‘Adalet Yürüyüşü’ yapmak isteyen Melek Çetinkaya’ya destek veren anneler Konya, İstanbul ve Ankara’da TEM ekipleri tarafından gözaltına alınmıştı.
[TR724] 28.3.2020
Öğrencileri gönderilen tebligatlarda, “Ankara Emniyet’inden gelen yazıyla öğrenim krediniz Nisan 2020 itibariyle kesilecektir.” ifadelerine yer verildi.
Gelen yazıda herhangi bir gerekçenin açıklanmadığını söyleyen KHK ile ihraç İdarî Hâkim Büşra Taşkıran belgeleri yayınlayarak, “Hukuk devletinde, barışçıl eylemlere katılan öğrencileri bu şekilde mi cezalandırıyoruz?” diye sordu.
Annelere terör operasyonu yapılmıştı
Diğer yandan Melek Çetinkaya ve onun gibi 265 askeri öğrenci için ‘Adalet Yürüyüşü’ yapmak isteyen Melek Çetinkaya’ya destek veren anneler Konya, İstanbul ve Ankara’da TEM ekipleri tarafından gözaltına alınmıştı.
[TR724] 28.3.2020
Küresel salgın, küresel iltica [Dr. Reşit Haylamaz]
Şüphe yok ki her şey, Allah’ın ilmi ve iradesi dahilinde cereyan ediyor.
O (celle celâlühû), okyanusların en derin ve kuytu noktalarında olanı da biliyor, atmosferin enginliklerinde olup bitenden de haberdar!
Kur’ân’ın ifadesiyle, ağaçtan düşen bir yaprak bile O’ndan habersiz değil!
Şüphesiz, musibetler de öyle.
Öyleyse, gelen sıkıntının dilini okumak ve dûçâr olduğumuz musibetteki murâd-ı ilâhiyi anlamak gibi bir vazifemiz var.
Bu bir.
Diğer yandan, İlâhi Beyan’ın tekrarla ifade ettiği gibi başımıza gelen olumsuzluklar, kendi el emeğimizin karşılığı, ihmal ettiklerimizin acı bir faturası veya haddi aşmışlığımızın ağır bir bedelidir.
Demek ki bize, buradan da bir vazife düşüyor.
Sıkıntıyı aşmanın yolu, “muhasebe”den geçiyor!
Ne yaptık ne ettik de bu sıkıntılar başımıza geldi?
Veya neleri ihmal ettik, es geçtik ve yapmadık da insanlık çapında bir bedel ödüyoruz?
Görüldüğü gibi ayırım yapmadı Allah (celle celâlühû); bu ölçüde ve ilk defa yeryüzündeki bütün mabetlerin kapıları sürgülü, bugün!
Renk, dil ve din farkı da olmadı; küçücük bir mikrop, en kudretlilerimizi bile esir aldı!
Fizikin kurallarında olduğu gibi tedavideki muvaffakıyet, teşhisin isabetine bağlı!
Ebrehe’nin “mabed” diye diktiği binanın görkemli olması yetmiyor; şer yuvasına İbn-i Selûl’ün “mabed” demesi, vaziyeti kurtarmadığı gibi!
Mabedin hakkını verememişiz ki Allah (celle celâlühû), elimizden alıyor!
Dahası, “mabed” dediğimiz mekanları, sakîm ve süfli hevesatımızın payandası görmüşüz; yürekten Allah’a yönelmemiz gereken mekanları, minnacık hedeflerimizin basamağı yapmışız!
Yüksek perdeden “Allah” derken, herkesin gördüğü yerde “Peygamber” diye höykürürken veya her vesileyi değerlendirip “Kur’ân” bayraktarlığı yaparken muradımız, en mukaddes değerlerimizi en alçak arzularımızın atlama taşına çevirmekmiş!
Kıbleye dönerken bile niyetimiz, herkesin bizi “kıble” bilmesine bir davetiyeymiş, meğer!
Dahası, cehâlet yüklü kitleleri uyutmanın bir yolu görmüşüz, mabetleri; “kutsal” görünümlü bir ambalajın, ne melanetleri kapattığını keşfetmişiz ve onunla perdelemişiz ayyuka çıkmış zulümlerimizi!
Samimi üç-beş insanın cılız sesini, cühelanın avuç patlatan anlamsız alkışları bastırmış ve “hayır” üretme misyonu sönmüş, demek ki bitmiş mabedin misyonu!
Gelin, “Peygamberlerin kıssalarında elbette tam akıl sahipleri için alacak dersler vardır!” diyen Kur’ân’a bir daha kulak verelim:
“O müşrikler, kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar. Daha öncekilere de böyle fırsat verilmişti. Ne zaman ki peygamberler, toplumlarının imana gelmelerinden ümitlerini kesecek raddeye gelir ve toplumları da peygamberlerinin kendilerini aldattığı zannına kapılırlar, işte o zaman onlara yardımımız ulaşır, inkârcılar helâk olur ve dilediğimiz kimseler kurtulur. Çünkü (uzun vadede) cezamız, suçlu toplumlardan hiçbir surette geri çevrilmez.”
Demek ki “umut” olması gereken mabedde ümit yok, bugün!
İsterseniz, manzaray-ı hâle bir bakalım:
Murâd-ı ilâhiyi hayata taşıma adına gayret göstermesi gerekenlerin nefesi kesik, bugün!
Baksanıza, zulme karşı duyarlılık göstermesi gerekenler, zâlimlerin ateşine odun taşıma telaşında.
Hukuksuzluğa karşı kitleler duyarsız ve saraydan simit kapma derdinde!
Zaten musibete kapı aralayan da böyle bir bitiş değil mi?
Öyle ya, musibet umumiyet kesp etmişse, adaletin terazisi şaşmış ve zulüm de haddi aşmış demektir.
Önceki olayları anlatırken bize Kur’ân, perdeyi yırtıp pervasızlaşan, hak ve hakikate baş kaldırıp arsızlaşan, sefil ve sefih algılarına, dünyanın en yalın gerçeğiymiş gibi sarılıp küstahlaşan bu insanların, en temel helâk sebeplerinin, her çeşidiyle bir “zulüm” olduğunu anlatıyor.
Musibet umumi geldiğine göre demek ki dünyada, dünya kadar ve haddi aşmış bir zulüm var.
Akla gelebilir; herkes mi zalim?
Zulme rıza da bir “zulüm” değil mi?
Hem, “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şâmil olur!” demiyor mu Kur’ân?
Demek ki “Sakın ha, zalimlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur!” kudsî beyanını ser-levha yapıp evire çevire okumak başka, ayyuka çıkan zalimliklerine rağmen zalime payanda olmak bambaşka şeylermiş!
İşin ayyuka çıktığı çok yer var, hemen aklımıza gelen. Ancak başkasının muhasebesini yapmak, netice vermiyor.
Böylesi dönemlerde herkes, kendi muhasebesine odaklanmalı.
Evet, musibetin huyu bu; yaşın yanında kuru da yanar!
Ancak, Allah (celle celâlühû) zulmetmez ve ötedeki diriliş, buradaki niyetlere göredir.
Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kırıp geçiren “tâun”u sorunca şöyle cevaplamış, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri:
“Bu, dilediği kimselere Allah’ın gönderdiği bir azaptır. Fakat bunu, mü’minler için rahmete çevirmiştir. Bu salgına yakalanan hiçbir mü’min yoktur ki karşılığını Allah’tan bekleyerek, sabırla ve Allah’ın ona yazdığından başka hiçbir şeyin başına gelmeyeceğini bilip inanarak evinde oturursa, şehîd ecri alır.”
Bugün, herkes evinde oturuyor; mü’mine düşen, bunu da rahmete çevirmektir.
Bunun artçıları da olacak, şüphesiz. Baksanıza devletler, ekonomilerinde yaşanacak sarsıntıları sınırlı tutabilmek için kesenin ağzını açmış durumda.
Hayata musallat olduğu gibi cepleri de kemiriyor, bu virüs.
Ardından, sosyal hareketler sökün edip gelecek, dalga dalga.
Âdetullah değişmiyor; cirmi küçük bir mahluk ile cürmü büyük nice Nemrut devrilecek, ardı ardınca ve kurulu koltuklarında ebediyet hayalleriyle avunan insan görünümlü nice tiranın tahtı kayacak altından!
O gün aklı başına gelecek bazılarının ve “Ne yaptık da başımıza bunlar geldi?” sorusuna cevap olacak ne melanetleri dökülecek, medyanın kirli sayfalarına.
Baş görünümlü ne kirli ayaklar ortaya çıkacak, bütün yalınlığıyla.
Ve ömrü olan, kim bilir ne baharlar görecek, hem de ardı ardına.
Elindeki imkanlarla şahsi ikbal peşinde koşanların iflas ettiği, her şeyini kaybetme pahasına da olsa dik durabilenlerin yıldızlaştığı bir döneme girdik.
Kelebek etkisi diye bir olgu var ya, dünyanın en ücra köşesinde ve kuytu bir koyunda birisinin yediği, herkesin başını ağrıtabiliyor!
Mağribde hapşırmak, maşrıktakini yatağa düşürüyor, artık!
Bir mazlumun iniltisini yüreğimizde hissedip derdini paylaşmadık, her mazlum yüreğe düşen ateşi, yangın yeri gibi yüreğimizde hissetmedik ya, adını-sanını bilmediğimiz birisinin başlattığı bir salgınla Allah (celle celâlühû), milyarları aynı derde ortak etti.
Öyleyse, sadece kendi penceremizden bakarak çözüm üretemeyiz, bugün.
Belki de Allah’ın muradı, dünya çapında bir “kenetlenme” düşüncesini mayalamak; ortak değerler üreterek onların etrafında yeni bir dünya kurgulamak ve her şeyin sebebi olarak kendisini görüp Allah’a yürekten iltica edenlerin yoluna su serpmek ve sadece adanmışları gün yüzüne çıkarmak.
Zaman, her yönüyle bir temizlik zamanı!
Gelin, bu küresel dili hayra çevirebilmek için bir adım atalım.
Kur’ân, değişik sıkıntılara dûçâr olup da nâçâr kalanların, yürekten yönelişlerine cevâb-ı sevâb verildiğinin örneklerini anlatıyor, defaatle.
Demek ki musibet, umûmiyet kesbetmiş bir ilticanın da vaktidir.
“Ey Rabbim! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Ben nefsine zulmedenlerden oldum.” diyen Hazreti Yûnus gibi, eğip bükmeden!
Yalnız, nazara verilen örnekler, sıkışınca verilen tumturaklı sözlerin unutulduğunu da hatırlatıyor, sonrasında sözümüzü unutmamak için bize.
Her defasında, bu yönelme ve ilticanın, samimi ve yürekten olması gerektiğini nazara veriyor Kur’ân, sahil-i selamete erdiğimizde yeniden eskiye dönmemek için.
Ancak, şu da bir gerçek ki muzdar kalanın yürekten duası karşılıksız kalmıyor!
Öyleyse, nankör tarafımızı bir kenara bırakarak ve uzun soluklu bir tevbe-i nasûha ihtiyaç var.
Bedihi ve ayân olmuş bir musibet, kulun ilticasıyla söner mi?
Her şey O’nun (celle celâlühû) elinde; isterse, söner!
Bunun bir emsalini anlatıyor Kur’ân:
“Yûnus’un kavmi müstesna (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yûnus’un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rezillik azabını kaldırdık ve onları bir süre daha (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.”
Demek ki olmuş; musibet görünür olduğunda yürekten iltica eden Hazreti Yûnus’un (aleyhisselâm) kavminden musibet kaldırılmış!
Helâk olacakken, olmamışlar!
Ne yapmışlar?
Yaptıkları zulmün farkına varmışlar.
Dua dua yalvararak Allah’tan af dilenmişler.
Bununla ilgili söylenen çok şey var ve neticede Ninova halkının samimi ve yürekten sesi, gelen musibeti geri çevirmiş!
Dedik ya, musibetler, aynı zamanda Allah’a toptan iltica zamanlarıdır.
Nerede olursak olalım.
Kapanan mabetlere bedel, Hazreti Mûsâ (aleyhisselâm) zamanındaki Mısır halkı gibi evlerimizi “kıblegâh” yapalım.
Gönüllerimizi birleştirelim.
Etrafımızda hangi inançtan insan varsa onları da işin içine alalım ve küresel bir yönelişle içimizi ve işimizi Allah’a açalım.
Sadece O’ndan isteyelim.
Ortak paydalarımızı çıkaralım dünya pazarına. Görüntüde olana takılanlar için kapaklar arasında ve kütüphanelere hapsettiklerimizi açalım, sayfa sayfa.
Bugün ütopya gibi duran realitenin, dün nelere vesile olduğunu yâd edelim, tarihin sayfalarında.
Dün yaşanmışsa, bugün de mukadderdir.
Her fırsatı değerlendirip herkes ile bir diyalog köprüsü kurma sevdasında olanlara Allah (celle celâlühû), yeni bir kapı daha araladı.
Öyle ya, samimiyet soluklayan gönüllere girmenin bir yolu da samimiyet pazarına tezgâh açmaktır!
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmış; insanlığın cehâlete körük çektiği demlerde bir avuç Mekkeli ile bir araya gelmiş ve eski çehreye yeni bir maya çalmış.
Kim bilir, belki bu ilticalarla oluşan bir sinerji, gidişin yönünü değiştirir ve köhne dünyaya, yeni bir “fazilet” mayasının çalınmasına vesile olur!
[Dr. Reşit Haylamaz] 28.3.2020 [TR724]
O (celle celâlühû), okyanusların en derin ve kuytu noktalarında olanı da biliyor, atmosferin enginliklerinde olup bitenden de haberdar!
Kur’ân’ın ifadesiyle, ağaçtan düşen bir yaprak bile O’ndan habersiz değil!
Şüphesiz, musibetler de öyle.
Öyleyse, gelen sıkıntının dilini okumak ve dûçâr olduğumuz musibetteki murâd-ı ilâhiyi anlamak gibi bir vazifemiz var.
Bu bir.
Diğer yandan, İlâhi Beyan’ın tekrarla ifade ettiği gibi başımıza gelen olumsuzluklar, kendi el emeğimizin karşılığı, ihmal ettiklerimizin acı bir faturası veya haddi aşmışlığımızın ağır bir bedelidir.
Demek ki bize, buradan da bir vazife düşüyor.
Sıkıntıyı aşmanın yolu, “muhasebe”den geçiyor!
Ne yaptık ne ettik de bu sıkıntılar başımıza geldi?
Veya neleri ihmal ettik, es geçtik ve yapmadık da insanlık çapında bir bedel ödüyoruz?
Görüldüğü gibi ayırım yapmadı Allah (celle celâlühû); bu ölçüde ve ilk defa yeryüzündeki bütün mabetlerin kapıları sürgülü, bugün!
Renk, dil ve din farkı da olmadı; küçücük bir mikrop, en kudretlilerimizi bile esir aldı!
Fizikin kurallarında olduğu gibi tedavideki muvaffakıyet, teşhisin isabetine bağlı!
Ebrehe’nin “mabed” diye diktiği binanın görkemli olması yetmiyor; şer yuvasına İbn-i Selûl’ün “mabed” demesi, vaziyeti kurtarmadığı gibi!
Mabedin hakkını verememişiz ki Allah (celle celâlühû), elimizden alıyor!
Dahası, “mabed” dediğimiz mekanları, sakîm ve süfli hevesatımızın payandası görmüşüz; yürekten Allah’a yönelmemiz gereken mekanları, minnacık hedeflerimizin basamağı yapmışız!
Yüksek perdeden “Allah” derken, herkesin gördüğü yerde “Peygamber” diye höykürürken veya her vesileyi değerlendirip “Kur’ân” bayraktarlığı yaparken muradımız, en mukaddes değerlerimizi en alçak arzularımızın atlama taşına çevirmekmiş!
Kıbleye dönerken bile niyetimiz, herkesin bizi “kıble” bilmesine bir davetiyeymiş, meğer!
Dahası, cehâlet yüklü kitleleri uyutmanın bir yolu görmüşüz, mabetleri; “kutsal” görünümlü bir ambalajın, ne melanetleri kapattığını keşfetmişiz ve onunla perdelemişiz ayyuka çıkmış zulümlerimizi!
Samimi üç-beş insanın cılız sesini, cühelanın avuç patlatan anlamsız alkışları bastırmış ve “hayır” üretme misyonu sönmüş, demek ki bitmiş mabedin misyonu!
Gelin, “Peygamberlerin kıssalarında elbette tam akıl sahipleri için alacak dersler vardır!” diyen Kur’ân’a bir daha kulak verelim:
“O müşrikler, kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar. Daha öncekilere de böyle fırsat verilmişti. Ne zaman ki peygamberler, toplumlarının imana gelmelerinden ümitlerini kesecek raddeye gelir ve toplumları da peygamberlerinin kendilerini aldattığı zannına kapılırlar, işte o zaman onlara yardımımız ulaşır, inkârcılar helâk olur ve dilediğimiz kimseler kurtulur. Çünkü (uzun vadede) cezamız, suçlu toplumlardan hiçbir surette geri çevrilmez.”
Demek ki “umut” olması gereken mabedde ümit yok, bugün!
İsterseniz, manzaray-ı hâle bir bakalım:
Murâd-ı ilâhiyi hayata taşıma adına gayret göstermesi gerekenlerin nefesi kesik, bugün!
Baksanıza, zulme karşı duyarlılık göstermesi gerekenler, zâlimlerin ateşine odun taşıma telaşında.
Hukuksuzluğa karşı kitleler duyarsız ve saraydan simit kapma derdinde!
Zaten musibete kapı aralayan da böyle bir bitiş değil mi?
Öyle ya, musibet umumiyet kesp etmişse, adaletin terazisi şaşmış ve zulüm de haddi aşmış demektir.
Önceki olayları anlatırken bize Kur’ân, perdeyi yırtıp pervasızlaşan, hak ve hakikate baş kaldırıp arsızlaşan, sefil ve sefih algılarına, dünyanın en yalın gerçeğiymiş gibi sarılıp küstahlaşan bu insanların, en temel helâk sebeplerinin, her çeşidiyle bir “zulüm” olduğunu anlatıyor.
Musibet umumi geldiğine göre demek ki dünyada, dünya kadar ve haddi aşmış bir zulüm var.
Akla gelebilir; herkes mi zalim?
Zulme rıza da bir “zulüm” değil mi?
Hem, “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şâmil olur!” demiyor mu Kur’ân?
Demek ki “Sakın ha, zalimlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur!” kudsî beyanını ser-levha yapıp evire çevire okumak başka, ayyuka çıkan zalimliklerine rağmen zalime payanda olmak bambaşka şeylermiş!
İşin ayyuka çıktığı çok yer var, hemen aklımıza gelen. Ancak başkasının muhasebesini yapmak, netice vermiyor.
Böylesi dönemlerde herkes, kendi muhasebesine odaklanmalı.
Evet, musibetin huyu bu; yaşın yanında kuru da yanar!
Ancak, Allah (celle celâlühû) zulmetmez ve ötedeki diriliş, buradaki niyetlere göredir.
Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kırıp geçiren “tâun”u sorunca şöyle cevaplamış, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri:
“Bu, dilediği kimselere Allah’ın gönderdiği bir azaptır. Fakat bunu, mü’minler için rahmete çevirmiştir. Bu salgına yakalanan hiçbir mü’min yoktur ki karşılığını Allah’tan bekleyerek, sabırla ve Allah’ın ona yazdığından başka hiçbir şeyin başına gelmeyeceğini bilip inanarak evinde oturursa, şehîd ecri alır.”
Bugün, herkes evinde oturuyor; mü’mine düşen, bunu da rahmete çevirmektir.
Bunun artçıları da olacak, şüphesiz. Baksanıza devletler, ekonomilerinde yaşanacak sarsıntıları sınırlı tutabilmek için kesenin ağzını açmış durumda.
Hayata musallat olduğu gibi cepleri de kemiriyor, bu virüs.
Ardından, sosyal hareketler sökün edip gelecek, dalga dalga.
Âdetullah değişmiyor; cirmi küçük bir mahluk ile cürmü büyük nice Nemrut devrilecek, ardı ardınca ve kurulu koltuklarında ebediyet hayalleriyle avunan insan görünümlü nice tiranın tahtı kayacak altından!
O gün aklı başına gelecek bazılarının ve “Ne yaptık da başımıza bunlar geldi?” sorusuna cevap olacak ne melanetleri dökülecek, medyanın kirli sayfalarına.
Baş görünümlü ne kirli ayaklar ortaya çıkacak, bütün yalınlığıyla.
Ve ömrü olan, kim bilir ne baharlar görecek, hem de ardı ardına.
Elindeki imkanlarla şahsi ikbal peşinde koşanların iflas ettiği, her şeyini kaybetme pahasına da olsa dik durabilenlerin yıldızlaştığı bir döneme girdik.
Kelebek etkisi diye bir olgu var ya, dünyanın en ücra köşesinde ve kuytu bir koyunda birisinin yediği, herkesin başını ağrıtabiliyor!
Mağribde hapşırmak, maşrıktakini yatağa düşürüyor, artık!
Bir mazlumun iniltisini yüreğimizde hissedip derdini paylaşmadık, her mazlum yüreğe düşen ateşi, yangın yeri gibi yüreğimizde hissetmedik ya, adını-sanını bilmediğimiz birisinin başlattığı bir salgınla Allah (celle celâlühû), milyarları aynı derde ortak etti.
Öyleyse, sadece kendi penceremizden bakarak çözüm üretemeyiz, bugün.
Belki de Allah’ın muradı, dünya çapında bir “kenetlenme” düşüncesini mayalamak; ortak değerler üreterek onların etrafında yeni bir dünya kurgulamak ve her şeyin sebebi olarak kendisini görüp Allah’a yürekten iltica edenlerin yoluna su serpmek ve sadece adanmışları gün yüzüne çıkarmak.
Zaman, her yönüyle bir temizlik zamanı!
Gelin, bu küresel dili hayra çevirebilmek için bir adım atalım.
Kur’ân, değişik sıkıntılara dûçâr olup da nâçâr kalanların, yürekten yönelişlerine cevâb-ı sevâb verildiğinin örneklerini anlatıyor, defaatle.
Demek ki musibet, umûmiyet kesbetmiş bir ilticanın da vaktidir.
“Ey Rabbim! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Ben nefsine zulmedenlerden oldum.” diyen Hazreti Yûnus gibi, eğip bükmeden!
Yalnız, nazara verilen örnekler, sıkışınca verilen tumturaklı sözlerin unutulduğunu da hatırlatıyor, sonrasında sözümüzü unutmamak için bize.
Her defasında, bu yönelme ve ilticanın, samimi ve yürekten olması gerektiğini nazara veriyor Kur’ân, sahil-i selamete erdiğimizde yeniden eskiye dönmemek için.
Ancak, şu da bir gerçek ki muzdar kalanın yürekten duası karşılıksız kalmıyor!
Öyleyse, nankör tarafımızı bir kenara bırakarak ve uzun soluklu bir tevbe-i nasûha ihtiyaç var.
Bedihi ve ayân olmuş bir musibet, kulun ilticasıyla söner mi?
Her şey O’nun (celle celâlühû) elinde; isterse, söner!
Bunun bir emsalini anlatıyor Kur’ân:
“Yûnus’un kavmi müstesna (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yûnus’un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rezillik azabını kaldırdık ve onları bir süre daha (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.”
Demek ki olmuş; musibet görünür olduğunda yürekten iltica eden Hazreti Yûnus’un (aleyhisselâm) kavminden musibet kaldırılmış!
Helâk olacakken, olmamışlar!
Ne yapmışlar?
Yaptıkları zulmün farkına varmışlar.
Dua dua yalvararak Allah’tan af dilenmişler.
Bununla ilgili söylenen çok şey var ve neticede Ninova halkının samimi ve yürekten sesi, gelen musibeti geri çevirmiş!
Dedik ya, musibetler, aynı zamanda Allah’a toptan iltica zamanlarıdır.
Nerede olursak olalım.
Kapanan mabetlere bedel, Hazreti Mûsâ (aleyhisselâm) zamanındaki Mısır halkı gibi evlerimizi “kıblegâh” yapalım.
Gönüllerimizi birleştirelim.
Etrafımızda hangi inançtan insan varsa onları da işin içine alalım ve küresel bir yönelişle içimizi ve işimizi Allah’a açalım.
Sadece O’ndan isteyelim.
Ortak paydalarımızı çıkaralım dünya pazarına. Görüntüde olana takılanlar için kapaklar arasında ve kütüphanelere hapsettiklerimizi açalım, sayfa sayfa.
Bugün ütopya gibi duran realitenin, dün nelere vesile olduğunu yâd edelim, tarihin sayfalarında.
Dün yaşanmışsa, bugün de mukadderdir.
Her fırsatı değerlendirip herkes ile bir diyalog köprüsü kurma sevdasında olanlara Allah (celle celâlühû), yeni bir kapı daha araladı.
Öyle ya, samimiyet soluklayan gönüllere girmenin bir yolu da samimiyet pazarına tezgâh açmaktır!
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmış; insanlığın cehâlete körük çektiği demlerde bir avuç Mekkeli ile bir araya gelmiş ve eski çehreye yeni bir maya çalmış.
Kim bilir, belki bu ilticalarla oluşan bir sinerji, gidişin yönünü değiştirir ve köhne dünyaya, yeni bir “fazilet” mayasının çalınmasına vesile olur!
[Dr. Reşit Haylamaz] 28.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Hayat eve nasıl sığar? [Hakan Taner]
“Hayat eve sığar” elbette. Çalışan herkesin hayalidir, evinde ayaklarını uzatıp istediği saatte kalkmak ve yatmak.
Her işi algı ve oy hesabı üzerinden yürüten iktidar, Korona salgınında da çok bilinen yöntemini sahaya sürdü.
Virüs salgını henüz Asya’dan Avrupa’ya ulaşmamış ve test yapılmadığı zamanlarda bu durumdan cesaret bulan iktidar PR’cıları ve sosyal medya trolleri, Pelikan uşakları işi bir hayli azıtarak bu virüsün Türk genine etki etmeyeceğine varıncaya kadar saçmaladılar.
Tıpkı her hadisede yaptıkları gibi.
Test yapılmadan önce insanlar çoktan ölmeye başlamıştı, fakat bu ölümler genellikle bronşit, zatürre vb. olarak adlandırılıyordu. Bir kısmı hâlâ öyle.
Kamuoyu şeffaflık beklerken, ilerleyen her gün, bugüne kadar bu tür işlerin tamamını eline yüzüne bulaştıran iktidarın beceriksizliğini tekrar açığa çıkarmaya yetti.
İktidar bu ölüm-kalım işini de kendi ölüm kalım mücadelesi haline dönüştürünce, seçim kampanyası esintileri içeren lakin pek de gerçeklik içermeyen kampanyalar peş peşe gelmeye devam etti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kamuoyu İtalya, Almanya ve Fransa örneklerinden yola çıkarak sokağa çıkmanın devlet kontrolünde olmasını talep etti.
Hükümet biz de size evde kalmanız söylüyoruz zaten “evde kalın” dedi.
Toplum, “Tamam evde kalalım da bu evi döndüren, çekip çeviren bir gelir gider hesabı var. Ona da bir çözüm bul” dediğinde iktidar ilginç bir cevap verdi.
İktidar cevaben “Herkes kendi olağanüstü hâlini ilan etsin” diye bir çözüm paketini her birinin malikânede, hizmetçi, bahçıvan ve bakıcılarıyla birlikte ultra lüx bir hayat sürdürdüğü, örneğin TRT’de dizi başına 300 bin TL alan, İstikbal mobilyadan kendisine reklam karşılığı olarak tam 5 milyon TL takdim edilen Mazhar Alanson ile süsleyip “Hayat eve sığar” deyip kestirip attı.
HAYAT EVE NASIL SIĞAR?
Devlet tarih boyunca milletten hep alan oldu. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) zamanında almanın ötesine geçildi, özel mülkiyet hakları ihlal edildi, verginin vergisinin vergisi icat edildi.
Olağanüstü durumlarda devlet aldıklarının bir kısmını milletine aktarmakla mükelleftir.
Evet iktidar bir paketten söz ediyor 100 milyar TL tutarında bir paket.
Paketi açtığınızda kendisine seçim kazandıracak bir eylem planı içerisinde kendine yakın kişilere dağıtılacak bir bohça hazırladığını anlıyorsunuz.
Kamuoyu devletten en azından şunu bekliyor.
“İşimi kaybetmek istemiyorum. Ödemelerimi yapamıyorum. Evde kalırsam hiç yapamayacağım. Kredi ve borçlarımı zaten ödeyemiyordum. Bir de hacizlerle boğuşmak istemiyorum.
Gıda, doğalgaz, iletişim, internet, elektrik su gibi temel ihtiyaçlarımın bedellerini ödeyemiyorum. Evet, evde kalmalıyım, fakat tüm modern ve çağdaş ülkelerin yaptığı ve aldığı tedbirleri sen de al ve beni koru.”
Devlet bu taleplere, evde kalmaları kendileri için bir lütuf olan kişilere çevirttiği ve insanların her gördüğünde küfür ettiği bir reklam filmi ile “Hayat eve sığar” diyerek cevap verince halk da “Evet hayat eve sığıyor da gerçekler uyutmuyor, faturalar da hiçbir yere sığmıyor” diye cevap veriyor.
[Hakan Taner] 28.3.2020 [TR724]
Her işi algı ve oy hesabı üzerinden yürüten iktidar, Korona salgınında da çok bilinen yöntemini sahaya sürdü.
Virüs salgını henüz Asya’dan Avrupa’ya ulaşmamış ve test yapılmadığı zamanlarda bu durumdan cesaret bulan iktidar PR’cıları ve sosyal medya trolleri, Pelikan uşakları işi bir hayli azıtarak bu virüsün Türk genine etki etmeyeceğine varıncaya kadar saçmaladılar.
Tıpkı her hadisede yaptıkları gibi.
Test yapılmadan önce insanlar çoktan ölmeye başlamıştı, fakat bu ölümler genellikle bronşit, zatürre vb. olarak adlandırılıyordu. Bir kısmı hâlâ öyle.
Kamuoyu şeffaflık beklerken, ilerleyen her gün, bugüne kadar bu tür işlerin tamamını eline yüzüne bulaştıran iktidarın beceriksizliğini tekrar açığa çıkarmaya yetti.
İktidar bu ölüm-kalım işini de kendi ölüm kalım mücadelesi haline dönüştürünce, seçim kampanyası esintileri içeren lakin pek de gerçeklik içermeyen kampanyalar peş peşe gelmeye devam etti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kamuoyu İtalya, Almanya ve Fransa örneklerinden yola çıkarak sokağa çıkmanın devlet kontrolünde olmasını talep etti.
Hükümet biz de size evde kalmanız söylüyoruz zaten “evde kalın” dedi.
Toplum, “Tamam evde kalalım da bu evi döndüren, çekip çeviren bir gelir gider hesabı var. Ona da bir çözüm bul” dediğinde iktidar ilginç bir cevap verdi.
İktidar cevaben “Herkes kendi olağanüstü hâlini ilan etsin” diye bir çözüm paketini her birinin malikânede, hizmetçi, bahçıvan ve bakıcılarıyla birlikte ultra lüx bir hayat sürdürdüğü, örneğin TRT’de dizi başına 300 bin TL alan, İstikbal mobilyadan kendisine reklam karşılığı olarak tam 5 milyon TL takdim edilen Mazhar Alanson ile süsleyip “Hayat eve sığar” deyip kestirip attı.
HAYAT EVE NASIL SIĞAR?
Devlet tarih boyunca milletten hep alan oldu. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) zamanında almanın ötesine geçildi, özel mülkiyet hakları ihlal edildi, verginin vergisinin vergisi icat edildi.
Olağanüstü durumlarda devlet aldıklarının bir kısmını milletine aktarmakla mükelleftir.
Evet iktidar bir paketten söz ediyor 100 milyar TL tutarında bir paket.
Paketi açtığınızda kendisine seçim kazandıracak bir eylem planı içerisinde kendine yakın kişilere dağıtılacak bir bohça hazırladığını anlıyorsunuz.
Kamuoyu devletten en azından şunu bekliyor.
“İşimi kaybetmek istemiyorum. Ödemelerimi yapamıyorum. Evde kalırsam hiç yapamayacağım. Kredi ve borçlarımı zaten ödeyemiyordum. Bir de hacizlerle boğuşmak istemiyorum.
Gıda, doğalgaz, iletişim, internet, elektrik su gibi temel ihtiyaçlarımın bedellerini ödeyemiyorum. Evet, evde kalmalıyım, fakat tüm modern ve çağdaş ülkelerin yaptığı ve aldığı tedbirleri sen de al ve beni koru.”
Devlet bu taleplere, evde kalmaları kendileri için bir lütuf olan kişilere çevirttiği ve insanların her gördüğünde küfür ettiği bir reklam filmi ile “Hayat eve sığar” diyerek cevap verince halk da “Evet hayat eve sığıyor da gerçekler uyutmuyor, faturalar da hiçbir yere sığmıyor” diye cevap veriyor.
[Hakan Taner] 28.3.2020 [TR724]
Kendi ölümünü bilemeyen kahin: Nostradamus! [M.Nedim Hazar]
Melâhim Çağı! (10)
“Fırla! Uç derelerden tepelerden!
Nostradamus’un kendi kaleminde,
Çıkan bu karanlık ve esrarlı kitap,
Rehberlik etsin sana uçarken.”
Goethe (Faust)
Çıkan kısmın özeti: Gelecekten haber vermenin dini açıdan mümkün olmadığını, ancak Allah (CC)’nun istisna tuttuğu kulları dışında kimsenin gelecekten haber vermesinin mümkün olmadığını net şekilde gördük. Ancak profesyonel kahinleri meselenin neresine koyacaktık. Bunun için en sağlıklı yöntem bir-iki örnek ismi yakından tanımak olacaktı… Örneğin, Nostradamus kendi ölüm tarihini bilemedi ama mezarının 150 yıl sonra açılacağını bilerek hazırladı mezarını!
Michel de Nostredame ya da bilinen ismiyle Nostradamus, o dönemin pek bir meşhur rahatsızlığı olan gut romatizması ve su toplaması nedeniyle iyice ağırlaşmıştı. Kendisini hasta yatağında ziyaret eden sekreteri ve sırdaşı Jean-Aim de Chavigny ayrılırken “iyi geceler” dedi. Tarih 1 Haziran 1566 idi.
Cevabı şu oldu kâhinin: “Bu son gecem. Sabaha ölmüş olacağım.” Hani afedersiniz sen ben değildik bu lafı eden, koca kahin nostradamus’tu. Sabah endişeyle kapıyı açtı sekreteri, sapasağlam olmasa da yatağında boylu boyunca horlayarak uyuyordu ünlü kahin. Ölmüş filan değildi. Enteresan olan nokta ise, o gün yani 2 Haziran günü değil de, bundan bir ay sonra 2 Temmuz sabahı 62 yaşındayken odasında ölü bulundu!
Bu olay onun ölümünden sonra da tartışmaların devam etmesini sağladı. Kimilerine göre ünlü kâhin bilerek tarihi farklı söylemişti, kimine göre ise daha önce de başta sekreteri olmak üzere, onlarca kişiye aynı cümleyi kurmuştu! Elbet biri tutacaktı nasılsa!
Şöyle ya da böyle, bizim bu yazı serimizin muhtevası için netice değişmiyor. Bizim Nostradamus ile bu yazı sebebiyle duyduğumuz ilgi onun kehanetlerinin çıkıp çıkmaması değil. Kehanetleri bildirirken kullandığı enteresan dil ve nasıl anlaşılacağına dair zekice kurgusu.
Ancak üslup kadar elbette bu isimlerin verdiği eserlerin ve bizatihi hayatlarının enteresan olduğunu unutmayalım.
Örneğin 1566’da ölen Nostradamus defnedildikten 150 yıl sonra mezarının taşınması gündeme geldi. Mezarı kazıp kemiklerini toplamak için aşağı inenler boynunda üzerinde 1700 yazılı bir madalyon gördüler. Mezarın kazıldığı tarihti bu!
Dahası vardı: içinde bir de o meşhur dörtlüklerinden bir tane vardı:
“Kim ki bulduğunda mezarı açacak,
ve kim ki açtığı bu mezarı hemen kapamayacak,
lanet onu bulacak,
ve kimse nedenini bilmeyecek.”
Mezarı taşıyanlar korku ile hemen kapattılar ve başlarına bir şey gelmedi. Ancak bu tarihten tam 91 yıl yani Fransız İhtilali’den hemen sonra, 1791’de zil zurna sarhoş sarhoş Fransız askerleri Nostradamus’un mezarını açtı… Üzerine küçük büyük abdestlerini yapıp mezarı kapamadan kaçtılar. Rivayete bu askerler daha sonra Marsilya’daki üslerine geri dönerken kral taraftarları tarafından pusuya düşürülüp ve vahşice öldürüldüler.
Nostradamus’un hayatını inceleyen tarihçiler onun eğitiminde babasının büyük etkisi olduğunu yazarlar. Kâhinimiz henüz konuşmayı yeni öğrendiğinde, Yunanca, Latince, İbranice ve matematik öğreniyor. Eh ana dili zaten Fransızca… Yaşadığı dönemde kolay elde edilemeyecek bir formasyon bu. 14 yaşında tıp okuluna yazılıyor. Tam fakülte yıllarına denk gelen büyük bir veba salgını yaşandı. Genç Nostradamus eğitimini yarıda bırakıp bitkisel tıp alanına yöneldi. Enteresandır, tıp fakültesini bırakmasına rağmen sonraki birkaç yıl özellikle veba hastalığının en önemli otoritesi oldu, binlerce hasta tedavi etti.
O dönem hastalara verdiği tavsiyeler hala geleneksel tıbbın köşe taşı levhasıdır: Temizlik, yağsız gıda, temiz hava… Farmakolog seviyesinde ilaç alanında da söz sahibi olduğunu, henüz 17 yaşındayken yaptığı, C vitamini içeren gül haplarından biliyoruz.
Herkese şifa dağıtan bu adam kendi eşini tedavi edememişti. Karısının ölümü üzerine tıp bilimine oldukça öfkelendi. Ancak kaderi bir türlü ona gülmüyordu, ev sahibi onu evinden attı, karısının ailesi ölümünden onu sorumlu tuttu, karısı ve çocuklarını mezarını bile ziyaret edemiyordu, üstüne üstlük bir de Engizisyon onu “Halkı kin ve tahrikle isyana teşebbüs, dini küçük düşürmek” gibi maddelerden yargılamak isteyince terk-i diyar eyledi ve Fransa’da amaçsızca dolanmaya başladı. Tarihçiler psişik özelliklerinin bu seyahat esnasında geliştiğini yazar. 6 yıl boyunca Paris, Venedik, Lorraine gibi şehirlerde görüldü. Aktarlardan sürekli bir takım otlar topladığı söyleniyordu.
Nostradamus’un hayatındaki bu bilinmeyen altı yıl sonraki takipçileri tarafından kafalarına göre doldurulacaktı. Kim aklına ne geliyorsa yazıp, bu dönemde üstatlarının yazdığını ileri sürecekti.
1544 kışı Marsilya’da inanılmaz sert geçmişti. Nostradamus bu kente geldiğinde yuvalarında yaşayamayan farelerin şehri istila ettiğini gördü. Veba tekrar yaygınlaşmıştı.
Hijyen ve sağlıklı beslenme… Ünlü doktorun sırı buydu ve kısa sürede Marsilya’nın en gözde doktoru olmuştu. 1550 yılında kendisinde farklı bir takım özellikler olduğunu kendisi de farketmişti. Bu özelliğini fark eden Marsilyalı zengin dul Anne Gemelle ile evlenip onun evine yerleşince doktorluğu tamamen bırakıp kendini yazıya ve kehanetlere verdi. Yayınladığı yıllık almanaklar büyük ses getiriyordu ve ilk kitabı olan Prognostications (Kehanetler)’i yazdı.
Enteresan bir çalışma tekniği vardı: Bir bakıp sehpa üzerine su dolu bir kap koyuyor ve şiirlerini buraya bakarak yazıyordu. Yazmadan hemen önce bastonunun ucunu suya batırıp eteğini ıslatıyordu!
Ancak Engizisyon peşini bırakmıyordu. Şöyle bir açmazı vardı; bir yanda yazma hissini engelleyemiyor, diğer yandan yazdıklarını gizlemeye çabalıyordu.
Bir yazma sistematiği vardı, yaratılış ve İncil kronolojisine uyarak kaleme alıyordu dörtlüklerini. Bu durum daha sonraki devirlerde inanç açısından onunla ters düşen yayıncı ve takipçilerini rahatsız ettiği için, bulandırılarak başka hale dönüştürüldü.
Kehanetlerinin tarihi bazı hesaplamalara göre 3 bininci yıla kadar uzanıyordu ama dikkatli takipçileri onun özellikle 20 yüzyıl ve 21 yüzyıl başı konusunda uzman olduğunu söyleyegeldiler. Kitabını tamamlayamayacağını anlayınca 1555 yılında üç Centuries’ten oluşan ilk kitabını yayınladı. Kitabı bugünkü tabirle tam anlamıyla patladı. Kraliçe onu saraya çağırıp soruya boğdu ve danışmanı yaptı. Soylular özel şeyleri sorup gelecek hakkında tüyo istemeye başladılar.
Fransız sarayı hakkında söylediği kehanetlerin gerçekleşip gerçekleşmediğini görmeden Kilise tekrar peşine düşünce yine ortalıktan kayboldu. Kral 4. Henri’yi bilen kehaneti dolayısıyla Kralice Catherine onu 300 altınla ödüllendirdi. Ama artık yaşlanmıştı.
Ve meşhur 141. Kehanetini yazdıktan sonra öldü:
“Kralın armağanını aldıktan sonra
Bir saray dönüşü, verecek son soluğunu.
En sevgili dostları, yakınları yatağının
Ve sedirin başında: ölmüş bulacaklar onu.”
Aslında kendi metinleri gibi hayatına da bilerek bir gizem katmıştı Nostradamus. İnsanların kendisine yakınlaşmasına izin vermiyor, eserlerinin sunuş yazılarında okurlarını “emin misiniz?” tedirginliğine itiyordu. Kahin Nostradamus, ilk kehanet kitabının ilk dörtlüğünde okurlarını şöyle uyarıyordu:
“Düşün bunu okur, aklının erdiğince
Ama siz sığ düşünceliler, falcılar.
Aptallar uzak durun dizelerimden.
Daha saygın olanlar kutsasınlar odamı.”
Nostradamus’un metinlerine baktığımızda şaşırtıcı derecede karışık ve edebi açıdan başarısız metinler görürüz. Çoğunlukla anlamsız gibi görünürler. Bu yöntemin Engizisyon’dan “yırtma” çabası olduğu aşikârdır. Nostradamus’un gramer kuralları konusunda aşırı titiz olmasına karşın dörtlüklerinin normal Fransızca ile uyumlu sayılmaları bile neredeyse imkânsızdır. Kâhinin kullandığı sözcükler de gramerden daha iyi değildir. Sadece çoğunlukla Yunanca ve Latinceden alınmış değiller, aynı zamanda demodedirler de. İmlaları (ki yaşadığı dönem için bile olağanüstü değildir) tutarsız ve karışıktır. Hatta dikkatli bir okur çoğu zaman bu metinlerin sırf okuru şaşırtmak için çarpıtılıp, karıştırıldığını fark edebilirdi. Örneğin ünlü kâhin metinlerinde çok uygulanan bir hile olan eşseslilikten sıklıkla yararlanılmıştı. Misal “son oeil – gözü” önce birleştirilmiş sonra “seul (‘yalnız’ -1,1) yazılmıştır; tres (‘çok’) trois (‘üç’ -VII!.77); sang humain (‘insankanı’) cent. main (‘yüz, el’ -11.62) olmuştur vesaire.
BU zihin mikserliği sadece bu kadarla da kalmamış. Metinlerdeki yer adları da sık sık eski ve bilinmeyen eşleriyle yer değiştirmiştir. (Bu tekniği daha sonra Dean Koontz gibi yazarların kullandığını ilerleyen bölümlerde göreceğiz) İnsan adları çoğunlukla anlaşılmaz efsane ya da kutsal kitap adları altında saklanmıştır. Ve en ilginci yazar ana dili olan Fransızca yerine sanki Latince düşünüyormuş gibi bir hava verilmiştir. Ve kâhinin fikirleri de kendisi sanki Romalı şairler Vergilius veya Ovidius’muş gibi, o kalıplar içinde sunmuştur.
Böylelikle metinlerin çoklu anlaşılabilecek elastikiyete sahip olması sağlanmış ve bizzat Nostradamus oğlu Cesar’a yazdığı mektupta durumun idrakinde olduğunu belirtir:
“Edebiyatçıların yorumlama biçimime gösterişli ve çoğunlukla da abartmalı iddialarda bulunacakları gerçeğini aklından çıkarma.”
Ünlü kâhin elbette büyük bir dehadır ve yazdığı metinlerin işin uzmanları tarafından didik didik edileceğinin farkındadır. Bunu engellemenin yolu olmadığı için, hitap ettiği kitle ile bu kesim arasına bir set örmeye çabalamaktadır.
Böylece okur kim olursa olsun, örneğin Fransız, okuduğu olayları Fransa’ya, Amerikalılar aynı rahatlıkla Amerika’ya ve İngilizler de ikisi arasında bir yere yerleştirebilmelidir.
Bu kadar da değil elbette; muhataplardan dini yanı ağır basanlar kehanetleri öteki dünya terimleriyle, bilimsel yanı ağır basanlar ileri teknoloji terminolojisiyle, söz gelimi Ufocular ise uzaydan gelen ziyaretçilerle yorumlayabilmelidir. Zaten Nostradamus metinlerinin en önemli özelliklerinden biri de bu değil midir?
Tam da bu noktada enteresan bir sonuç çıkarmak mümkün. Bu tür haberlere, verilere, metinlere meyilli olan insanlar sınır tanımaz bir hayal gücü ve yorumlama kabiliyetine sahiptir. Dolayısıyla çoğu zaman kâhini aşan bir ileri görü ile geleceği yorumlayabilirler.
Arthur C, Clarke’in şöyle bir cümlesi vardır: “Gelecek konusunda emin olacağımız tek gerçek onun müthiş olacağıdır!”
Bu kadar, gerisi bizim hayal gücümüz, inancımız, beklentimiz ve kaderimizle ilgilidir.
“Neden kehanetlerde orada olmayan şeyler görülmeye çalışılmaktadır?” sorusunun cevabı da tam olarak burada gizlidir: Çünkü bilinmeyen bir şeyden bir anlam çıkarmaya çalıştığımızda, ondan kendi istediğimiz anlamı çıkarmaya çalışıyoruzdur. Diğer bir deyişle, onu bizim bildiğimiz bir şeyle ilişkilendirmeye çalışıyoruzdur. Ve böylece, eğer günümüz dünya sahnesinin iyi bir gözlemcisiysek, gelecekteki olayları -ne kadar olası değilse de- şimdiki olayların uzantıları olarak görme eğilimindeyiz ve bunların arasında hiçbir gözle görülebilir bağ olmadığını unutmayı başarırız.
Çok basit bir güncel örnek. Bir zalim totaliter rejimin altında inim inim inlemektesinizdir. Sesinizi duyuracağınız kimse kalmamış, zalime gücünüz yetmemektedir. Yaşanan her felaket olayını kendi kaderinizle bütünleştirme eğiliminde oluyorsunuz ve sadece kâhinlerden, büyücülerden, kehanet kitaplarından değil, kutsal metinlerden, peygamber sözlerinden, ayet ve hadislerden de benzeri anlamlar üretmek en azından sabır ve direncinizi artırıyor, umudunuzu tazeliyordur. Enteresan olan madalyonun her iki kısmının da aynı kaynağa birbirine zıt iki simetrik açıyla bakıyor olabileceğidir. Örneğin yaşanan olaylara bakıp bunu eski metinlerle birleştiren zalim kendini ahir zamanda gelecek kahraman gibi görürken, mazlum ise onu Allah’ın yeryüzüne yolladığı son süfyan olarak görebilmektedir. Olaylar aynı, kaynak aynı, kahramanlar aynı ama sonuçlar birbirinin tamamen zıddıdır!
Dinlerine (Hıristiyanlar için söylüyorum) geleneksel bağlılık içinde olanlar Nostradamus’un gelecek kehanetlerini Aziz Yuhanna’nın Vahiyler Kitabında olduğu gibi alınmış olabileceğini söylemiş ve salgın hastalıklar, Deccal, Kıyamet gibi ahir zaman alametleri olarak yorumlamışlardır.
Kendisi de dindar bir Katolik olan Nostradamus da muhtemelen öyle görüyordu. Dünya ile alakası olmayan, iyi niyetli ve ahireti düşünen Hıristiyanlar sözü edilen olayların günümüz devlet ve ittifaklarına ilişik olduğuna inanıp, o şekilde yorumlarlar. Eski Soğuk Savaş’ın kesinliği içinde Komünizm ile Kapitalizm arasında böylesine ölümcül beklentiler elbette mantıklı olabilirdi. Ama şimdi her şey, iyi ya da kötüye doğru değişmiş durumda. Dünya haritasının neredeyse günü birlik değiştiği günümüzde olaylar ve kavramlara yüklenecek anlamların günü birlik değişmesi gayet olağandır. Şimdi bir kehaneti kesin dille bir anlam rafına yerleştirirken kısa süre sonra tam tersi durum ortaya çıktığında mazeret cümlesini duymak mümkündür: “Demek ki yanılmışız ama şimdi doğruyuz!”
İngiliz yazar ve Oxford’da akademisyenlik yapmış olan Erika Cheetam kelimenin tam anlamıyla bir kâhin uzmanıydı. Özellikle Nostradamus’un hayatı ve eserleriyle haşir neşir olmuş şüpheci bir düşünce kadınıydı. Ona göre iyi bir astrolog olan Nostradamus, dini metinlerdekiler de dahil, eski genellikle dini metin kaynaklı olan kehanetleri alıp onları astroloji ile ilişkilendirerek kendine göre bir gelecek tahayyülü kurmuştu.
Amerikalı bilim yazarı, bilim tarihçisi, bin üyeli The Skeptics Society’nin kurucusu ve Skeptic dergisinin genel yayın yönetmeni Michael Brant Shermer’e göre, insan beyni zamanla öylesine gelişti ki, gizli anlamlar ve kalıplar aramak artık onun doğasının bir parçasına dönüşmüş durumda. İnsan beyni farklı noktaları birbirine bağlamak üzere evrimleşmiştir. Nostradamus’un bitmeyen popülaritesinin sebebi re budur.
Şüphesiz herkes istediğine inanmakta ve onu doğru olarak kabul edip paylaşmakta özgürdür ve yeryüzünde saçmalamak suç olmadığı gibi cezası da yoktur! Bu tür kişi ve metinlerin muhatapları, okudukları şey ile yorumlar arasında bağ kurmakta inanılmaz bir gelişmişlik gösterebilmektedir.
Ünlü kâhinin 1999 yılında kıyametin kopacağını söylediğine dair sayısız yorum vardır. Hatta buna inanan tarikatlar bile oluşmuştur. Pek çok kişi onu referans göstererek dünyaya bir kuyruklu yıldızın çarpacağı iddiasında bulunmuş ve sanki Nostradamus bunu açıkça söylemiş gibi rivayet etmişlerdir. Elbette öyle bir şey olmayınca bu kez farklı yorumlarla aslında Nostradamus’un bunu da bilgi söylenmiştir.
Oysa Nostradamus’un bu konuda yazdığı şey sadece şudur:
“1999 yılının yedinci ayı gelince,
Göklerden büyük bir paralı efendi gelecek.
Moğolların güçlü liderini canlandırmak için.
Savaş vardı eskiden ve yeniden savaş olacak.”
Kuyruklu yıldız bunun neresinde, kıyamet nasıl var bunun içinde, Nostradamus takipçilerine sorarsanız emin olun mantıklı bir cevap vereceklerdir!
Bugünlerde şu dörtlüğü ortamlarda çok modadır:
“İkizler yılında doğudan bir kraliçe yükselecek,
gece yaratıklarından vebasını 7 tepeli diyara yayacak
ve dünyayı yok etmek ve mahvetmek için
alacakaranlıklarında olan insanları toza dönüştürecek.”
Görüldüğü üzere ne net bir tarih, ne mekan ne da kahraman ismi var.
Ama bakın şu şekilde olunca olay neye dönüşüyor:
“İkizler yılında (“20-20”) doğudan (“Çin’den”) bir kraliçe (“Korona”) yükselecek,
Gece yaratıklarından (“yarasalardan“) vebasını (“virüsü“), 7 tepeli diyara (“İtalya-Roma“) yayacak
Ve dünyayı yok etmek ve mahvetmek için
Alacakaranlıklarında olan insanları (“yaşlıları“) toza dönüştürecek (ölüm).”
Hani bana sorarsanız 7 Tepeli diyarlar için daha uygun başka bir şehir ismi de var aklımda ama ne yazık ki ben kahin ya da kehanet yorumcusu değilim!
[M.Nedim Hazar] 28.3.2020 [TR724]
“Fırla! Uç derelerden tepelerden!
Nostradamus’un kendi kaleminde,
Çıkan bu karanlık ve esrarlı kitap,
Rehberlik etsin sana uçarken.”
Goethe (Faust)
Çıkan kısmın özeti: Gelecekten haber vermenin dini açıdan mümkün olmadığını, ancak Allah (CC)’nun istisna tuttuğu kulları dışında kimsenin gelecekten haber vermesinin mümkün olmadığını net şekilde gördük. Ancak profesyonel kahinleri meselenin neresine koyacaktık. Bunun için en sağlıklı yöntem bir-iki örnek ismi yakından tanımak olacaktı… Örneğin, Nostradamus kendi ölüm tarihini bilemedi ama mezarının 150 yıl sonra açılacağını bilerek hazırladı mezarını!
Michel de Nostredame ya da bilinen ismiyle Nostradamus, o dönemin pek bir meşhur rahatsızlığı olan gut romatizması ve su toplaması nedeniyle iyice ağırlaşmıştı. Kendisini hasta yatağında ziyaret eden sekreteri ve sırdaşı Jean-Aim de Chavigny ayrılırken “iyi geceler” dedi. Tarih 1 Haziran 1566 idi.
Cevabı şu oldu kâhinin: “Bu son gecem. Sabaha ölmüş olacağım.” Hani afedersiniz sen ben değildik bu lafı eden, koca kahin nostradamus’tu. Sabah endişeyle kapıyı açtı sekreteri, sapasağlam olmasa da yatağında boylu boyunca horlayarak uyuyordu ünlü kahin. Ölmüş filan değildi. Enteresan olan nokta ise, o gün yani 2 Haziran günü değil de, bundan bir ay sonra 2 Temmuz sabahı 62 yaşındayken odasında ölü bulundu!
Bu olay onun ölümünden sonra da tartışmaların devam etmesini sağladı. Kimilerine göre ünlü kâhin bilerek tarihi farklı söylemişti, kimine göre ise daha önce de başta sekreteri olmak üzere, onlarca kişiye aynı cümleyi kurmuştu! Elbet biri tutacaktı nasılsa!
Şöyle ya da böyle, bizim bu yazı serimizin muhtevası için netice değişmiyor. Bizim Nostradamus ile bu yazı sebebiyle duyduğumuz ilgi onun kehanetlerinin çıkıp çıkmaması değil. Kehanetleri bildirirken kullandığı enteresan dil ve nasıl anlaşılacağına dair zekice kurgusu.
Ancak üslup kadar elbette bu isimlerin verdiği eserlerin ve bizatihi hayatlarının enteresan olduğunu unutmayalım.
Örneğin 1566’da ölen Nostradamus defnedildikten 150 yıl sonra mezarının taşınması gündeme geldi. Mezarı kazıp kemiklerini toplamak için aşağı inenler boynunda üzerinde 1700 yazılı bir madalyon gördüler. Mezarın kazıldığı tarihti bu!
Dahası vardı: içinde bir de o meşhur dörtlüklerinden bir tane vardı:
“Kim ki bulduğunda mezarı açacak,
ve kim ki açtığı bu mezarı hemen kapamayacak,
lanet onu bulacak,
ve kimse nedenini bilmeyecek.”
Mezarı taşıyanlar korku ile hemen kapattılar ve başlarına bir şey gelmedi. Ancak bu tarihten tam 91 yıl yani Fransız İhtilali’den hemen sonra, 1791’de zil zurna sarhoş sarhoş Fransız askerleri Nostradamus’un mezarını açtı… Üzerine küçük büyük abdestlerini yapıp mezarı kapamadan kaçtılar. Rivayete bu askerler daha sonra Marsilya’daki üslerine geri dönerken kral taraftarları tarafından pusuya düşürülüp ve vahşice öldürüldüler.
Nostradamus’un hayatını inceleyen tarihçiler onun eğitiminde babasının büyük etkisi olduğunu yazarlar. Kâhinimiz henüz konuşmayı yeni öğrendiğinde, Yunanca, Latince, İbranice ve matematik öğreniyor. Eh ana dili zaten Fransızca… Yaşadığı dönemde kolay elde edilemeyecek bir formasyon bu. 14 yaşında tıp okuluna yazılıyor. Tam fakülte yıllarına denk gelen büyük bir veba salgını yaşandı. Genç Nostradamus eğitimini yarıda bırakıp bitkisel tıp alanına yöneldi. Enteresandır, tıp fakültesini bırakmasına rağmen sonraki birkaç yıl özellikle veba hastalığının en önemli otoritesi oldu, binlerce hasta tedavi etti.
O dönem hastalara verdiği tavsiyeler hala geleneksel tıbbın köşe taşı levhasıdır: Temizlik, yağsız gıda, temiz hava… Farmakolog seviyesinde ilaç alanında da söz sahibi olduğunu, henüz 17 yaşındayken yaptığı, C vitamini içeren gül haplarından biliyoruz.
Herkese şifa dağıtan bu adam kendi eşini tedavi edememişti. Karısının ölümü üzerine tıp bilimine oldukça öfkelendi. Ancak kaderi bir türlü ona gülmüyordu, ev sahibi onu evinden attı, karısının ailesi ölümünden onu sorumlu tuttu, karısı ve çocuklarını mezarını bile ziyaret edemiyordu, üstüne üstlük bir de Engizisyon onu “Halkı kin ve tahrikle isyana teşebbüs, dini küçük düşürmek” gibi maddelerden yargılamak isteyince terk-i diyar eyledi ve Fransa’da amaçsızca dolanmaya başladı. Tarihçiler psişik özelliklerinin bu seyahat esnasında geliştiğini yazar. 6 yıl boyunca Paris, Venedik, Lorraine gibi şehirlerde görüldü. Aktarlardan sürekli bir takım otlar topladığı söyleniyordu.
Nostradamus’un hayatındaki bu bilinmeyen altı yıl sonraki takipçileri tarafından kafalarına göre doldurulacaktı. Kim aklına ne geliyorsa yazıp, bu dönemde üstatlarının yazdığını ileri sürecekti.
1544 kışı Marsilya’da inanılmaz sert geçmişti. Nostradamus bu kente geldiğinde yuvalarında yaşayamayan farelerin şehri istila ettiğini gördü. Veba tekrar yaygınlaşmıştı.
Hijyen ve sağlıklı beslenme… Ünlü doktorun sırı buydu ve kısa sürede Marsilya’nın en gözde doktoru olmuştu. 1550 yılında kendisinde farklı bir takım özellikler olduğunu kendisi de farketmişti. Bu özelliğini fark eden Marsilyalı zengin dul Anne Gemelle ile evlenip onun evine yerleşince doktorluğu tamamen bırakıp kendini yazıya ve kehanetlere verdi. Yayınladığı yıllık almanaklar büyük ses getiriyordu ve ilk kitabı olan Prognostications (Kehanetler)’i yazdı.
Enteresan bir çalışma tekniği vardı: Bir bakıp sehpa üzerine su dolu bir kap koyuyor ve şiirlerini buraya bakarak yazıyordu. Yazmadan hemen önce bastonunun ucunu suya batırıp eteğini ıslatıyordu!
Ancak Engizisyon peşini bırakmıyordu. Şöyle bir açmazı vardı; bir yanda yazma hissini engelleyemiyor, diğer yandan yazdıklarını gizlemeye çabalıyordu.
Bir yazma sistematiği vardı, yaratılış ve İncil kronolojisine uyarak kaleme alıyordu dörtlüklerini. Bu durum daha sonraki devirlerde inanç açısından onunla ters düşen yayıncı ve takipçilerini rahatsız ettiği için, bulandırılarak başka hale dönüştürüldü.
Kehanetlerinin tarihi bazı hesaplamalara göre 3 bininci yıla kadar uzanıyordu ama dikkatli takipçileri onun özellikle 20 yüzyıl ve 21 yüzyıl başı konusunda uzman olduğunu söyleyegeldiler. Kitabını tamamlayamayacağını anlayınca 1555 yılında üç Centuries’ten oluşan ilk kitabını yayınladı. Kitabı bugünkü tabirle tam anlamıyla patladı. Kraliçe onu saraya çağırıp soruya boğdu ve danışmanı yaptı. Soylular özel şeyleri sorup gelecek hakkında tüyo istemeye başladılar.
Fransız sarayı hakkında söylediği kehanetlerin gerçekleşip gerçekleşmediğini görmeden Kilise tekrar peşine düşünce yine ortalıktan kayboldu. Kral 4. Henri’yi bilen kehaneti dolayısıyla Kralice Catherine onu 300 altınla ödüllendirdi. Ama artık yaşlanmıştı.
Ve meşhur 141. Kehanetini yazdıktan sonra öldü:
“Kralın armağanını aldıktan sonra
Bir saray dönüşü, verecek son soluğunu.
En sevgili dostları, yakınları yatağının
Ve sedirin başında: ölmüş bulacaklar onu.”
Aslında kendi metinleri gibi hayatına da bilerek bir gizem katmıştı Nostradamus. İnsanların kendisine yakınlaşmasına izin vermiyor, eserlerinin sunuş yazılarında okurlarını “emin misiniz?” tedirginliğine itiyordu. Kahin Nostradamus, ilk kehanet kitabının ilk dörtlüğünde okurlarını şöyle uyarıyordu:
“Düşün bunu okur, aklının erdiğince
Ama siz sığ düşünceliler, falcılar.
Aptallar uzak durun dizelerimden.
Daha saygın olanlar kutsasınlar odamı.”
Nostradamus’un metinlerine baktığımızda şaşırtıcı derecede karışık ve edebi açıdan başarısız metinler görürüz. Çoğunlukla anlamsız gibi görünürler. Bu yöntemin Engizisyon’dan “yırtma” çabası olduğu aşikârdır. Nostradamus’un gramer kuralları konusunda aşırı titiz olmasına karşın dörtlüklerinin normal Fransızca ile uyumlu sayılmaları bile neredeyse imkânsızdır. Kâhinin kullandığı sözcükler de gramerden daha iyi değildir. Sadece çoğunlukla Yunanca ve Latinceden alınmış değiller, aynı zamanda demodedirler de. İmlaları (ki yaşadığı dönem için bile olağanüstü değildir) tutarsız ve karışıktır. Hatta dikkatli bir okur çoğu zaman bu metinlerin sırf okuru şaşırtmak için çarpıtılıp, karıştırıldığını fark edebilirdi. Örneğin ünlü kâhin metinlerinde çok uygulanan bir hile olan eşseslilikten sıklıkla yararlanılmıştı. Misal “son oeil – gözü” önce birleştirilmiş sonra “seul (‘yalnız’ -1,1) yazılmıştır; tres (‘çok’) trois (‘üç’ -VII!.77); sang humain (‘insankanı’) cent. main (‘yüz, el’ -11.62) olmuştur vesaire.
BU zihin mikserliği sadece bu kadarla da kalmamış. Metinlerdeki yer adları da sık sık eski ve bilinmeyen eşleriyle yer değiştirmiştir. (Bu tekniği daha sonra Dean Koontz gibi yazarların kullandığını ilerleyen bölümlerde göreceğiz) İnsan adları çoğunlukla anlaşılmaz efsane ya da kutsal kitap adları altında saklanmıştır. Ve en ilginci yazar ana dili olan Fransızca yerine sanki Latince düşünüyormuş gibi bir hava verilmiştir. Ve kâhinin fikirleri de kendisi sanki Romalı şairler Vergilius veya Ovidius’muş gibi, o kalıplar içinde sunmuştur.
Böylelikle metinlerin çoklu anlaşılabilecek elastikiyete sahip olması sağlanmış ve bizzat Nostradamus oğlu Cesar’a yazdığı mektupta durumun idrakinde olduğunu belirtir:
“Edebiyatçıların yorumlama biçimime gösterişli ve çoğunlukla da abartmalı iddialarda bulunacakları gerçeğini aklından çıkarma.”
Ünlü kâhin elbette büyük bir dehadır ve yazdığı metinlerin işin uzmanları tarafından didik didik edileceğinin farkındadır. Bunu engellemenin yolu olmadığı için, hitap ettiği kitle ile bu kesim arasına bir set örmeye çabalamaktadır.
Böylece okur kim olursa olsun, örneğin Fransız, okuduğu olayları Fransa’ya, Amerikalılar aynı rahatlıkla Amerika’ya ve İngilizler de ikisi arasında bir yere yerleştirebilmelidir.
Bu kadar da değil elbette; muhataplardan dini yanı ağır basanlar kehanetleri öteki dünya terimleriyle, bilimsel yanı ağır basanlar ileri teknoloji terminolojisiyle, söz gelimi Ufocular ise uzaydan gelen ziyaretçilerle yorumlayabilmelidir. Zaten Nostradamus metinlerinin en önemli özelliklerinden biri de bu değil midir?
Tam da bu noktada enteresan bir sonuç çıkarmak mümkün. Bu tür haberlere, verilere, metinlere meyilli olan insanlar sınır tanımaz bir hayal gücü ve yorumlama kabiliyetine sahiptir. Dolayısıyla çoğu zaman kâhini aşan bir ileri görü ile geleceği yorumlayabilirler.
Arthur C, Clarke’in şöyle bir cümlesi vardır: “Gelecek konusunda emin olacağımız tek gerçek onun müthiş olacağıdır!”
Bu kadar, gerisi bizim hayal gücümüz, inancımız, beklentimiz ve kaderimizle ilgilidir.
“Neden kehanetlerde orada olmayan şeyler görülmeye çalışılmaktadır?” sorusunun cevabı da tam olarak burada gizlidir: Çünkü bilinmeyen bir şeyden bir anlam çıkarmaya çalıştığımızda, ondan kendi istediğimiz anlamı çıkarmaya çalışıyoruzdur. Diğer bir deyişle, onu bizim bildiğimiz bir şeyle ilişkilendirmeye çalışıyoruzdur. Ve böylece, eğer günümüz dünya sahnesinin iyi bir gözlemcisiysek, gelecekteki olayları -ne kadar olası değilse de- şimdiki olayların uzantıları olarak görme eğilimindeyiz ve bunların arasında hiçbir gözle görülebilir bağ olmadığını unutmayı başarırız.
Çok basit bir güncel örnek. Bir zalim totaliter rejimin altında inim inim inlemektesinizdir. Sesinizi duyuracağınız kimse kalmamış, zalime gücünüz yetmemektedir. Yaşanan her felaket olayını kendi kaderinizle bütünleştirme eğiliminde oluyorsunuz ve sadece kâhinlerden, büyücülerden, kehanet kitaplarından değil, kutsal metinlerden, peygamber sözlerinden, ayet ve hadislerden de benzeri anlamlar üretmek en azından sabır ve direncinizi artırıyor, umudunuzu tazeliyordur. Enteresan olan madalyonun her iki kısmının da aynı kaynağa birbirine zıt iki simetrik açıyla bakıyor olabileceğidir. Örneğin yaşanan olaylara bakıp bunu eski metinlerle birleştiren zalim kendini ahir zamanda gelecek kahraman gibi görürken, mazlum ise onu Allah’ın yeryüzüne yolladığı son süfyan olarak görebilmektedir. Olaylar aynı, kaynak aynı, kahramanlar aynı ama sonuçlar birbirinin tamamen zıddıdır!
Dinlerine (Hıristiyanlar için söylüyorum) geleneksel bağlılık içinde olanlar Nostradamus’un gelecek kehanetlerini Aziz Yuhanna’nın Vahiyler Kitabında olduğu gibi alınmış olabileceğini söylemiş ve salgın hastalıklar, Deccal, Kıyamet gibi ahir zaman alametleri olarak yorumlamışlardır.
Kendisi de dindar bir Katolik olan Nostradamus da muhtemelen öyle görüyordu. Dünya ile alakası olmayan, iyi niyetli ve ahireti düşünen Hıristiyanlar sözü edilen olayların günümüz devlet ve ittifaklarına ilişik olduğuna inanıp, o şekilde yorumlarlar. Eski Soğuk Savaş’ın kesinliği içinde Komünizm ile Kapitalizm arasında böylesine ölümcül beklentiler elbette mantıklı olabilirdi. Ama şimdi her şey, iyi ya da kötüye doğru değişmiş durumda. Dünya haritasının neredeyse günü birlik değiştiği günümüzde olaylar ve kavramlara yüklenecek anlamların günü birlik değişmesi gayet olağandır. Şimdi bir kehaneti kesin dille bir anlam rafına yerleştirirken kısa süre sonra tam tersi durum ortaya çıktığında mazeret cümlesini duymak mümkündür: “Demek ki yanılmışız ama şimdi doğruyuz!”
İngiliz yazar ve Oxford’da akademisyenlik yapmış olan Erika Cheetam kelimenin tam anlamıyla bir kâhin uzmanıydı. Özellikle Nostradamus’un hayatı ve eserleriyle haşir neşir olmuş şüpheci bir düşünce kadınıydı. Ona göre iyi bir astrolog olan Nostradamus, dini metinlerdekiler de dahil, eski genellikle dini metin kaynaklı olan kehanetleri alıp onları astroloji ile ilişkilendirerek kendine göre bir gelecek tahayyülü kurmuştu.
Amerikalı bilim yazarı, bilim tarihçisi, bin üyeli The Skeptics Society’nin kurucusu ve Skeptic dergisinin genel yayın yönetmeni Michael Brant Shermer’e göre, insan beyni zamanla öylesine gelişti ki, gizli anlamlar ve kalıplar aramak artık onun doğasının bir parçasına dönüşmüş durumda. İnsan beyni farklı noktaları birbirine bağlamak üzere evrimleşmiştir. Nostradamus’un bitmeyen popülaritesinin sebebi re budur.
Şüphesiz herkes istediğine inanmakta ve onu doğru olarak kabul edip paylaşmakta özgürdür ve yeryüzünde saçmalamak suç olmadığı gibi cezası da yoktur! Bu tür kişi ve metinlerin muhatapları, okudukları şey ile yorumlar arasında bağ kurmakta inanılmaz bir gelişmişlik gösterebilmektedir.
Ünlü kâhinin 1999 yılında kıyametin kopacağını söylediğine dair sayısız yorum vardır. Hatta buna inanan tarikatlar bile oluşmuştur. Pek çok kişi onu referans göstererek dünyaya bir kuyruklu yıldızın çarpacağı iddiasında bulunmuş ve sanki Nostradamus bunu açıkça söylemiş gibi rivayet etmişlerdir. Elbette öyle bir şey olmayınca bu kez farklı yorumlarla aslında Nostradamus’un bunu da bilgi söylenmiştir.
Oysa Nostradamus’un bu konuda yazdığı şey sadece şudur:
“1999 yılının yedinci ayı gelince,
Göklerden büyük bir paralı efendi gelecek.
Moğolların güçlü liderini canlandırmak için.
Savaş vardı eskiden ve yeniden savaş olacak.”
Kuyruklu yıldız bunun neresinde, kıyamet nasıl var bunun içinde, Nostradamus takipçilerine sorarsanız emin olun mantıklı bir cevap vereceklerdir!
Bugünlerde şu dörtlüğü ortamlarda çok modadır:
“İkizler yılında doğudan bir kraliçe yükselecek,
gece yaratıklarından vebasını 7 tepeli diyara yayacak
ve dünyayı yok etmek ve mahvetmek için
alacakaranlıklarında olan insanları toza dönüştürecek.”
Görüldüğü üzere ne net bir tarih, ne mekan ne da kahraman ismi var.
Ama bakın şu şekilde olunca olay neye dönüşüyor:
“İkizler yılında (“20-20”) doğudan (“Çin’den”) bir kraliçe (“Korona”) yükselecek,
Gece yaratıklarından (“yarasalardan“) vebasını (“virüsü“), 7 tepeli diyara (“İtalya-Roma“) yayacak
Ve dünyayı yok etmek ve mahvetmek için
Alacakaranlıklarında olan insanları (“yaşlıları“) toza dönüştürecek (ölüm).”
Hani bana sorarsanız 7 Tepeli diyarlar için daha uygun başka bir şehir ismi de var aklımda ama ne yazık ki ben kahin ya da kehanet yorumcusu değilim!
[M.Nedim Hazar] 28.3.2020 [TR724]
Halk can derdinde, iktidar koltuk ve ihale… [Erhan Başyurt]
Koronavirüs salgını tüm dünyayı esir almış durumda.
İnsanlar ya tedbir amaçlı evlerinde kalıyor ya da kalmaya zorlanıyor.
Ekonomiler durma noktasında.
Gelişmiş ülkeler için de geri kalmış ülkeler için de değişen bir şey yok.
***
ABD de Hindistan da aynı etkiye maruz.
Demokrasiler de diktatörlükle yönetilen rejimler de…
Fark, yönetim tarzlarında.
Demokrat liderler, bu zorlu günlerde halklarına önderlik etmeye ve ekonomik kaygılarını gidermeye çabalıyor.
Otoriter liderler ise, önce bir şey yok gibi davranıp, sonra bunun ‘biyolojik silah’ olduğu yalanını yayıp, sonra da daha fazla otoriterleşme için fırsat kovalama peşindeler.
Küreselleşme ve serbest dolaşım artık eskisi olmayacak mı?
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ülkeler artık içlerine mi kapanacak?
Koronavirüsün bu şekilde tüm dünyaya yayılmasında, ticari ve turizm amaçlı seyahat özgürlüğünün rol oynadığından şüphe yok.
Kanaatim aksi yönde… Yani küresel köyleşme daha da hızlanacak.
Daha önceki tüm küresel salgınlar/pandemiler aynı şekilde seyahat yoluyla yayılmasına rağmen, özgürlükler büyüme trendini artırarak sürdürdü.
İletişim ağları ve ulaşım hızı nedeniyle, dünyanın artık küresel köy olma yolundan dönme ihtimali çok zayıf. Bu geri çevrilemez bir süreç gibi gözüküyor.
Belki bu tarz salgınlara karşı uluslararası dayanışma ve denetim artacaktır.
Şayet koronavirüs Çin’de tespit edildiğinde, küresel dayanışma ile tedbir alınabilse ve tedavi uygulansaydı virüs bu şekilde her ülkeye yayılmadan önlenebilirdi.
Belki, uluslararası yaptırım gücü olan bir üst örgütlenme ya da BM Dünya Sağlık Örgütü’ne bazı yetkiler verme durumu söz konusu olabilir.
Dikta rejimleri ve lakayt yönetimlerin, pandemiler karşısında lakayt tavırlarına bu şekilde bir denetim ve sınırlama getirilebilir.
Şüphe yok ki, liderler şeffaf davranıp zamanında tedbir alsaydı, ülkeler arasında büyük vaka farkları olmadan da üstesinden gelinmesi mümkün olabilirdi.
***
Daha önce yine bu köşede “Mücadele ediyormuş gibi yapan ülkeler…” olduğuna dikkat çekmiştim.
İtalya, İran, İspanya ve maalesef Türkiye bu kategorideki ülkeler.
Çin’deki salgının tehdit boyutunu zamanında görüp ciddi tedbir almadılar.
Virüsün ülkelerine girmesini önleyemedikleri gibi, salgının yayılmasını yavaşlatacak radikal tedbirleri de erkenden alma cesareti gösteremediler.
Vakaları başlangıçta toplumdan sakladılar, yeterince test yapıp şeffaf davranmadılar.
Maçları, toplu programları iptal etmediler ve okulları erkenden kapatmadılar, sınır kapıları ve limanlarda yeterli etkin tedbirleri zamanında uygulamadılar.
Halkını aldatan liderler aslında kendilerini aldattılar ve ülkelerine en büyük zararı verdiler…
***
Türkiye’de iktidar, koronavirüs salgınında inanılmaz kötü bir performans sergiledi.
Yurtdışından gelenlere karantina uygulamadı.
Vakaları halktan sakladı halen de saklamaya devam ediyor.
Tek Adam, Sarayı’na kapandı. 15 gündür çıkmıyor ancak halkı evlerine kapanmaya zamanında çağırmadılar.
Salgın görece Türkiye’ye çok geç sıçramasına rağmen, dezenfektan ve maske, solunum cihazları gibi en temel ihtiyaç ürünlerini bile temin etmemişler.
Hatta mevcutları ihraç etmiş ya da ‘yardım’ olarak göndermişler.
Düşünün Türkiye’nin 3 haftada yapamadığı kadar toplam testi, Almanya, Güney Kore ve İngiltere gibi ülkeler bir günde gerçekleştiriyor.
***
Türkiye, salgınla mücadelede ekonomik olarak da çok kötü bir karneye sahip.
Küresel salgın küresel ekonomiyi de yerel ekonomilerini de çok kötü vuruyor.
Büyüklerden büyük, küçüklerden küçük götürecek gibi…
Türkiye, ‘küçükler’ kategorisinde.
Ancak ekonomisi zayıf olduğu için, toparlanması daha zorlu olacak ülkeler grubunda.
Almanya 650 milyar Euro, İngiltere 330 milyar Sterlin, Fransa 340 milyar Euro, ABD ise 1.2 trilyon dolarlık tedbir paketi açıkladı.
Türkiye’nin açıkladığı tedbir paketi ise 15 milyar dolarlık.
Üstelik çoğu işverene yönelik. Vatandaşın eve kapanma sürecinde emniyette hissettirecek pek bir şey yok!
“Elektrik faturalarına 3 ay zam yapmayacağız” açıklaması tarihe geçecek bir ekonomik tedbir (!)
Akaryakıt ve bazı ürünlere yönelik zamlar ise olunca hızıyla sürüyor.
Türkiye’nin en büyük eksisi, hazine garantili ihaleler.
Devlet, hiç kullanılmayan köprüler, uçulmayan havalimanları için ‘yandaş’ işadamlarına milyarlar ödemeye devam edecek.
Vergi gelirlerinin kaçınılmaz olarak düşeceği ülkede, altından kalkılmaz bir kambur oluşturacak bu garantiler!
İktidarı yeniden dış borç aramaya, belki IMF kapasına dayanmaya mecbur edecek.
***
Türkiye işsiz kalan vatandaşına para bulamazken, maske ve dezenfektan alamazken, bilin bakalım ne yapıyor?
Doğuda HDP’li belediyelere kayyım atamaya devam ediyor.
Kanal İstanbul için maskeli ihale yapıyor.
Maalesef filmlerdeki gibi kravatlı-maskeli soygunu andırıyor bu ihale…
Koronavirüs konusunda farklı bilgi paylaşanları hapse gözaltına alıyor.
Ve yeni bir Yargı Paketi hazırlanıyor.
Hırsızlar, sapıklar, dolandırıcılar, uyuşturucu satıcıları, karşılıksız çek verenler, organize suç çeteleri, adi suçlular serbest kalacak; hiçbir delile dayanmadan ‘terör’ suçlaması ile siyasi talimatla tutuklanan hakimler, savcılar, gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler, akademisyenler, öğretmenler, öğrenciler ve hayırsever iş adamları hapiste tutulacaklar…
Türkiye, acı bir felaketin eşiğinde…
Uzmanlar vaka artış hızı ve yeterli tedbir alınmaması nedeniyle, can kayıplarının 20 bin ile 100 bin arasında değişebileceği kaygısı taşıyorlar.
İktidar ise, halkı kontrollü bilgi ve sala ile uyutup, otoriterleşme yönünde keyfi ve denetimsiz uygulamalarını artırma peşinde.
Halk can derdinde, onlar ise koltuk ve ihale…
Türkiye, bir felaketin eşiğinde ancak sadece salgın değil siyaseten de…
[Erhan Başyurt] 28.3.2020 [TR724]
İnsanlar ya tedbir amaçlı evlerinde kalıyor ya da kalmaya zorlanıyor.
Ekonomiler durma noktasında.
Gelişmiş ülkeler için de geri kalmış ülkeler için de değişen bir şey yok.
***
ABD de Hindistan da aynı etkiye maruz.
Demokrasiler de diktatörlükle yönetilen rejimler de…
Fark, yönetim tarzlarında.
Demokrat liderler, bu zorlu günlerde halklarına önderlik etmeye ve ekonomik kaygılarını gidermeye çabalıyor.
Otoriter liderler ise, önce bir şey yok gibi davranıp, sonra bunun ‘biyolojik silah’ olduğu yalanını yayıp, sonra da daha fazla otoriterleşme için fırsat kovalama peşindeler.
Küreselleşme ve serbest dolaşım artık eskisi olmayacak mı?
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ülkeler artık içlerine mi kapanacak?
Koronavirüsün bu şekilde tüm dünyaya yayılmasında, ticari ve turizm amaçlı seyahat özgürlüğünün rol oynadığından şüphe yok.
Kanaatim aksi yönde… Yani küresel köyleşme daha da hızlanacak.
Daha önceki tüm küresel salgınlar/pandemiler aynı şekilde seyahat yoluyla yayılmasına rağmen, özgürlükler büyüme trendini artırarak sürdürdü.
İletişim ağları ve ulaşım hızı nedeniyle, dünyanın artık küresel köy olma yolundan dönme ihtimali çok zayıf. Bu geri çevrilemez bir süreç gibi gözüküyor.
Belki bu tarz salgınlara karşı uluslararası dayanışma ve denetim artacaktır.
Şayet koronavirüs Çin’de tespit edildiğinde, küresel dayanışma ile tedbir alınabilse ve tedavi uygulansaydı virüs bu şekilde her ülkeye yayılmadan önlenebilirdi.
Belki, uluslararası yaptırım gücü olan bir üst örgütlenme ya da BM Dünya Sağlık Örgütü’ne bazı yetkiler verme durumu söz konusu olabilir.
Dikta rejimleri ve lakayt yönetimlerin, pandemiler karşısında lakayt tavırlarına bu şekilde bir denetim ve sınırlama getirilebilir.
Şüphe yok ki, liderler şeffaf davranıp zamanında tedbir alsaydı, ülkeler arasında büyük vaka farkları olmadan da üstesinden gelinmesi mümkün olabilirdi.
***
Daha önce yine bu köşede “Mücadele ediyormuş gibi yapan ülkeler…” olduğuna dikkat çekmiştim.
İtalya, İran, İspanya ve maalesef Türkiye bu kategorideki ülkeler.
Çin’deki salgının tehdit boyutunu zamanında görüp ciddi tedbir almadılar.
Virüsün ülkelerine girmesini önleyemedikleri gibi, salgının yayılmasını yavaşlatacak radikal tedbirleri de erkenden alma cesareti gösteremediler.
Vakaları başlangıçta toplumdan sakladılar, yeterince test yapıp şeffaf davranmadılar.
Maçları, toplu programları iptal etmediler ve okulları erkenden kapatmadılar, sınır kapıları ve limanlarda yeterli etkin tedbirleri zamanında uygulamadılar.
Halkını aldatan liderler aslında kendilerini aldattılar ve ülkelerine en büyük zararı verdiler…
***
Türkiye’de iktidar, koronavirüs salgınında inanılmaz kötü bir performans sergiledi.
Yurtdışından gelenlere karantina uygulamadı.
Vakaları halktan sakladı halen de saklamaya devam ediyor.
Tek Adam, Sarayı’na kapandı. 15 gündür çıkmıyor ancak halkı evlerine kapanmaya zamanında çağırmadılar.
Salgın görece Türkiye’ye çok geç sıçramasına rağmen, dezenfektan ve maske, solunum cihazları gibi en temel ihtiyaç ürünlerini bile temin etmemişler.
Hatta mevcutları ihraç etmiş ya da ‘yardım’ olarak göndermişler.
Düşünün Türkiye’nin 3 haftada yapamadığı kadar toplam testi, Almanya, Güney Kore ve İngiltere gibi ülkeler bir günde gerçekleştiriyor.
***
Türkiye, salgınla mücadelede ekonomik olarak da çok kötü bir karneye sahip.
Küresel salgın küresel ekonomiyi de yerel ekonomilerini de çok kötü vuruyor.
Büyüklerden büyük, küçüklerden küçük götürecek gibi…
Türkiye, ‘küçükler’ kategorisinde.
Ancak ekonomisi zayıf olduğu için, toparlanması daha zorlu olacak ülkeler grubunda.
Almanya 650 milyar Euro, İngiltere 330 milyar Sterlin, Fransa 340 milyar Euro, ABD ise 1.2 trilyon dolarlık tedbir paketi açıkladı.
Türkiye’nin açıkladığı tedbir paketi ise 15 milyar dolarlık.
Üstelik çoğu işverene yönelik. Vatandaşın eve kapanma sürecinde emniyette hissettirecek pek bir şey yok!
“Elektrik faturalarına 3 ay zam yapmayacağız” açıklaması tarihe geçecek bir ekonomik tedbir (!)
Akaryakıt ve bazı ürünlere yönelik zamlar ise olunca hızıyla sürüyor.
Türkiye’nin en büyük eksisi, hazine garantili ihaleler.
Devlet, hiç kullanılmayan köprüler, uçulmayan havalimanları için ‘yandaş’ işadamlarına milyarlar ödemeye devam edecek.
Vergi gelirlerinin kaçınılmaz olarak düşeceği ülkede, altından kalkılmaz bir kambur oluşturacak bu garantiler!
İktidarı yeniden dış borç aramaya, belki IMF kapasına dayanmaya mecbur edecek.
***
Türkiye işsiz kalan vatandaşına para bulamazken, maske ve dezenfektan alamazken, bilin bakalım ne yapıyor?
Doğuda HDP’li belediyelere kayyım atamaya devam ediyor.
Kanal İstanbul için maskeli ihale yapıyor.
Maalesef filmlerdeki gibi kravatlı-maskeli soygunu andırıyor bu ihale…
Koronavirüs konusunda farklı bilgi paylaşanları hapse gözaltına alıyor.
Ve yeni bir Yargı Paketi hazırlanıyor.
Hırsızlar, sapıklar, dolandırıcılar, uyuşturucu satıcıları, karşılıksız çek verenler, organize suç çeteleri, adi suçlular serbest kalacak; hiçbir delile dayanmadan ‘terör’ suçlaması ile siyasi talimatla tutuklanan hakimler, savcılar, gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler, akademisyenler, öğretmenler, öğrenciler ve hayırsever iş adamları hapiste tutulacaklar…
Türkiye, acı bir felaketin eşiğinde…
Uzmanlar vaka artış hızı ve yeterli tedbir alınmaması nedeniyle, can kayıplarının 20 bin ile 100 bin arasında değişebileceği kaygısı taşıyorlar.
İktidar ise, halkı kontrollü bilgi ve sala ile uyutup, otoriterleşme yönünde keyfi ve denetimsiz uygulamalarını artırma peşinde.
Halk can derdinde, onlar ise koltuk ve ihale…
Türkiye, bir felaketin eşiğinde ancak sadece salgın değil siyaseten de…
[Erhan Başyurt] 28.3.2020 [TR724]
Saray’da halay çeken timsahlar [Veysel Ayhan]
Eskiden aktardığım bir masaldı.
Homeros’un ünlü destanı Odesa’da geçer.
Aiaie adasında yaşayan Sirse isimli sihirli bir tanrıça varmış.
Adasına ayak basanları binbir ihtimamla karşılarmış.
Misafirlere aslanlar eşlik edermiş.
Onları sahilden fillerin sırtında sarayına getirirmiş.
Saray eşsiz benzersiz güzellikteymiş.
Gündüz parıl parıl, gece ise bin bir meşale ile ışıl ışılmış.
Misafirler sofraya vardıklarında kendilerinden geçermiş.
Altın kâselerde sunulan içecekler, birbirinden usta aşçıların yaptığı yemekler yiyenleri başka alemlere götürürmüş.
Yemek bittiğinde Sirse sözleriyle misafirleri büyülemeye başlarmış.
O konuştukça dinleyenler alkışlar, mest olurlarmış.
Gece hazların her türlüsüyle sona erdiğinde Sirse tahtından yavaşça kalkarmış.
Asâsını eline alır teker teker misafirlerini ‘takdis’ edermiş.
O, asâsı ile takdis ettikçe misafirlerin her biri goril olurmuş, domuz olurmuş, eşek olurmuş, köstebek olurmuş.
Sonra hepsi Sirse’nin Saray’ının arkasındaki dev ahıra götürülürmüş.
Bir gece bu hazin akıbetten bir kişi kurtulmuş. Adı Ulis imiş.
Avucuna aldığı moli otunu kokladığı için sihir ona dokunmamış, insan olarak kalmış.
Ve kılıcını çekip Sirse’yi tehdit etmiş:
“Derhal arkadaşlarımı eski hallerine döndür.” demiş.
Sirse, kendinden emin bir halde:
“Yalnız bakalım onlar tekrar insan olmak isteyecek mi?” diye sormuş.
Beraber ahıra gitmişler.
Ulis hayvana dönüşmüş arkadaşlarına sormuş:
“İnsana dönüşmek ister misin?”
Aslan, “alay mı ediyorsun”, diye gürlemiş. “Şimdi ben de bir kralım, hem de çok daha güçlü bir kral.”
Kurt, “Ne münasebet, insanken böyle güçlü dişlerim yoktu, şimdi dilediğimi yiyebiliyorum.” demiş ve mutlulukla ulumuş.
Gorilden maymuna, ondan köstebeğe bütün hayvanlar yani bir gece önceki arkadaşları Ulis’i hakaretler ederek kovmuş.
İnsana dönmek istememişler.
Masal bu kadar.
Anlatılanlar mitolojiden ve tabii ki aslı yok.
Ama içerik çok tanıdık.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
‘AŞAĞILIK MAYMUN OLUN!’
Maymuna veya gorile dönüşme sosyolojik bir gerçeklik.
Kur’an-ı Kerim bunu teyid ediyor:
“Biz böyle yapanlara ‘aşağılık maymun olun!’ dedik.” Bakara, 65)
Maide suresinde:
“…Ben size Allah katında müstahak oldukları ceza itibariyle beterin beteri bir durumu bildireyim mi? Onlar, Allah’ın lanetledikleridir; onlar Allah’ın gazap ettikleridir ve şeytani güçlerin peşinde oldukları için Allah’ın maymuna ve domuza çevirdikleridir.” (Maide, 60)
Haşa, abartı olabilir mi? Tabii ki hayır. Kur’an mübalağa değil, tespit yapıyor.
Bir sonraki ayet onların bu zulümlerde yarışmalarına işaret ediyor:
“Onlardan birçoğunun yarışırcasına; günaha, başkasının hakkına tecavüz etmeye ve haram yemeye koştuklarını görürsün…” (Maide , 62)
İnsan yeryüzüne insan olarak geliyor ama davranışlarıyla rahatça hayvana dönüşebiliyor.
“Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta hayvanlardan bile daha sapık yoldadırlar. (Furkan, 44)
İnsanca yaşamak, insanca davranmak, diğer insanların yardımına koşmak; insanı, “insan” yapıyor.
Zulmetmek, saldırmak, tuzak kurmak, başkasının mal ve mülküne tecavüz etmek gibi hayvani davranışlar ise insanı, hayvanlığa götürüyor.
Halkın parasıyla Sirse gibi saraylar kurmak, altından tahtlara kurulmak, “Kırk haramilik”, gasp, rüşvet…
Bizzat yapmasa bile “Nemelazım konforumu bozmayayım”, “ya makamımı kaybedersem” gibi endişelerle zulme seyirci kalma, ezilenleri sessizce seyretme…
Bu davranışların her biri tıpkı Sirse gibi insanı domuz, goril ve ‘aşağılık maymun’a çeviriyor.
“O KADAR GADDAR DEĞİLLERDİR.”
Böylece onlar ayrı bir boyuta geçmiş oluyorlar ama biz onları hâlâ “insan” sanıyoruz.
“Sirse”nin büyüsünden habersizce soruyoruz, soruyorsunuz:
“8 yaşındaki kanser hastası çocuğa aylardır niye böyle davranıyorlar, neden acımıyorlar?
Benim diyesim geliyor. “Siz hiç, bir sırtlanların avına merhamet edip yemekten vazgeçtiğini gördünüz mü?”
Habere bakıp diyorsunuz “Korona günlerinde mağdur ailelere yardım edenleri nasıl tutuklarlar?”
Benim diyesim geliyor. “Vampirler kan içmeden sabahı nasıl etsin? Gündüz nasıl boş dursun?”
Diyorsunuz: “Bunlar hapishanedeki bebekleri niye serbest bırakmıyor?”
Peki siz hiç duydunuz mu, tilkinin civcivlere acıdığını, tavuğa dokunmadığını?
Aklınıza geliyor: “Herhalde virüsten dolayı hapishanedekileri ölüme mahkûm etmezler, tahliye ederler, o kadar gaddar değillerdir?”
Soruyorum yine: “Siz kurtların, koyunların can güvenliğinden kaygılandığını hiç duydunuz mu?”
CANAVAR, NE ZAMAN CANAVARLIĞI BIRAKIR?
Timsah dişinin kırılacağından korkarsa ısırmaktan vazgeçer.
Çakal, aslanın soluğunu ensesinde hissederse avı terk eder.
Yılan belinin kırılacağından ürkerse yutmayı bırakır.
Yani canavar, canavarlığını kaybedeceğinden korkarsa canavarlığa ara verir.
Yoksa merhametten değil.
Unutmamak lazım hırsızın merhameti hırsızadır.
Tecavüzcünün merhameti tecavüzcüyedir.
Canavarlığın sözlük karşılığı “Acırsanız acınacak hale gelirsiniz” cümlesidir.
Bu nedenle ancak Sûr sesinin akıllarını başlarına getireceği mahlûklardan insanlık beklemek naifliktir.
Kur’an onların çözümsüz durumlarını şöyle resmediyor:
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir…” (2/7)
Perde üstüne perde gözleri bağlı bu zavallılar onları bekleyen âkibetten habersiz Sirse’nin saray bahçesinde gayet mutlular, eğleniyorlar.
Goril düğününü yapıyor, yılanlar zehirlerini ikmal ediyor. Timsahlar ise kol kola sevinçle halay çekiyor.
Cehenneme gelince o, şimdilerde meclis meclis gezip odun topluyor.
Yasal gerekliliklerin peşinde olmak, hakkını aramak, kan ter içinde koşmak ve çalışmak önemli bir sorumluluk. Fakat bu, zulmü bitirecek asıl kapının neresi olduğunun şuurunda olmaya mâni değil.
Önemli olan, ‘esbâbı, çözüm kapısı sanma’ yanlışına düşmemek.
Şefkat bekleyecek, merhamet dileneceksek “Rahman ve Rahim” sadece O’dur.
[Veysel Ayhan] 28.3.2020 [TR724]
Homeros’un ünlü destanı Odesa’da geçer.
Aiaie adasında yaşayan Sirse isimli sihirli bir tanrıça varmış.
Adasına ayak basanları binbir ihtimamla karşılarmış.
Misafirlere aslanlar eşlik edermiş.
Onları sahilden fillerin sırtında sarayına getirirmiş.
Saray eşsiz benzersiz güzellikteymiş.
Gündüz parıl parıl, gece ise bin bir meşale ile ışıl ışılmış.
Misafirler sofraya vardıklarında kendilerinden geçermiş.
Altın kâselerde sunulan içecekler, birbirinden usta aşçıların yaptığı yemekler yiyenleri başka alemlere götürürmüş.
Yemek bittiğinde Sirse sözleriyle misafirleri büyülemeye başlarmış.
O konuştukça dinleyenler alkışlar, mest olurlarmış.
Gece hazların her türlüsüyle sona erdiğinde Sirse tahtından yavaşça kalkarmış.
Asâsını eline alır teker teker misafirlerini ‘takdis’ edermiş.
O, asâsı ile takdis ettikçe misafirlerin her biri goril olurmuş, domuz olurmuş, eşek olurmuş, köstebek olurmuş.
Sonra hepsi Sirse’nin Saray’ının arkasındaki dev ahıra götürülürmüş.
Bir gece bu hazin akıbetten bir kişi kurtulmuş. Adı Ulis imiş.
Avucuna aldığı moli otunu kokladığı için sihir ona dokunmamış, insan olarak kalmış.
Ve kılıcını çekip Sirse’yi tehdit etmiş:
“Derhal arkadaşlarımı eski hallerine döndür.” demiş.
Sirse, kendinden emin bir halde:
“Yalnız bakalım onlar tekrar insan olmak isteyecek mi?” diye sormuş.
Beraber ahıra gitmişler.
Ulis hayvana dönüşmüş arkadaşlarına sormuş:
“İnsana dönüşmek ister misin?”
Aslan, “alay mı ediyorsun”, diye gürlemiş. “Şimdi ben de bir kralım, hem de çok daha güçlü bir kral.”
Kurt, “Ne münasebet, insanken böyle güçlü dişlerim yoktu, şimdi dilediğimi yiyebiliyorum.” demiş ve mutlulukla ulumuş.
Gorilden maymuna, ondan köstebeğe bütün hayvanlar yani bir gece önceki arkadaşları Ulis’i hakaretler ederek kovmuş.
İnsana dönmek istememişler.
Masal bu kadar.
Anlatılanlar mitolojiden ve tabii ki aslı yok.
Ama içerik çok tanıdık.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
‘AŞAĞILIK MAYMUN OLUN!’
Maymuna veya gorile dönüşme sosyolojik bir gerçeklik.
Kur’an-ı Kerim bunu teyid ediyor:
“Biz böyle yapanlara ‘aşağılık maymun olun!’ dedik.” Bakara, 65)
Maide suresinde:
“…Ben size Allah katında müstahak oldukları ceza itibariyle beterin beteri bir durumu bildireyim mi? Onlar, Allah’ın lanetledikleridir; onlar Allah’ın gazap ettikleridir ve şeytani güçlerin peşinde oldukları için Allah’ın maymuna ve domuza çevirdikleridir.” (Maide, 60)
Haşa, abartı olabilir mi? Tabii ki hayır. Kur’an mübalağa değil, tespit yapıyor.
Bir sonraki ayet onların bu zulümlerde yarışmalarına işaret ediyor:
“Onlardan birçoğunun yarışırcasına; günaha, başkasının hakkına tecavüz etmeye ve haram yemeye koştuklarını görürsün…” (Maide , 62)
İnsan yeryüzüne insan olarak geliyor ama davranışlarıyla rahatça hayvana dönüşebiliyor.
“Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta hayvanlardan bile daha sapık yoldadırlar. (Furkan, 44)
İnsanca yaşamak, insanca davranmak, diğer insanların yardımına koşmak; insanı, “insan” yapıyor.
Zulmetmek, saldırmak, tuzak kurmak, başkasının mal ve mülküne tecavüz etmek gibi hayvani davranışlar ise insanı, hayvanlığa götürüyor.
Halkın parasıyla Sirse gibi saraylar kurmak, altından tahtlara kurulmak, “Kırk haramilik”, gasp, rüşvet…
Bizzat yapmasa bile “Nemelazım konforumu bozmayayım”, “ya makamımı kaybedersem” gibi endişelerle zulme seyirci kalma, ezilenleri sessizce seyretme…
Bu davranışların her biri tıpkı Sirse gibi insanı domuz, goril ve ‘aşağılık maymun’a çeviriyor.
“O KADAR GADDAR DEĞİLLERDİR.”
Böylece onlar ayrı bir boyuta geçmiş oluyorlar ama biz onları hâlâ “insan” sanıyoruz.
“Sirse”nin büyüsünden habersizce soruyoruz, soruyorsunuz:
“8 yaşındaki kanser hastası çocuğa aylardır niye böyle davranıyorlar, neden acımıyorlar?
Benim diyesim geliyor. “Siz hiç, bir sırtlanların avına merhamet edip yemekten vazgeçtiğini gördünüz mü?”
Habere bakıp diyorsunuz “Korona günlerinde mağdur ailelere yardım edenleri nasıl tutuklarlar?”
Benim diyesim geliyor. “Vampirler kan içmeden sabahı nasıl etsin? Gündüz nasıl boş dursun?”
Diyorsunuz: “Bunlar hapishanedeki bebekleri niye serbest bırakmıyor?”
Peki siz hiç duydunuz mu, tilkinin civcivlere acıdığını, tavuğa dokunmadığını?
Aklınıza geliyor: “Herhalde virüsten dolayı hapishanedekileri ölüme mahkûm etmezler, tahliye ederler, o kadar gaddar değillerdir?”
Soruyorum yine: “Siz kurtların, koyunların can güvenliğinden kaygılandığını hiç duydunuz mu?”
CANAVAR, NE ZAMAN CANAVARLIĞI BIRAKIR?
Timsah dişinin kırılacağından korkarsa ısırmaktan vazgeçer.
Çakal, aslanın soluğunu ensesinde hissederse avı terk eder.
Yılan belinin kırılacağından ürkerse yutmayı bırakır.
Yani canavar, canavarlığını kaybedeceğinden korkarsa canavarlığa ara verir.
Yoksa merhametten değil.
Unutmamak lazım hırsızın merhameti hırsızadır.
Tecavüzcünün merhameti tecavüzcüyedir.
Canavarlığın sözlük karşılığı “Acırsanız acınacak hale gelirsiniz” cümlesidir.
Bu nedenle ancak Sûr sesinin akıllarını başlarına getireceği mahlûklardan insanlık beklemek naifliktir.
Kur’an onların çözümsüz durumlarını şöyle resmediyor:
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir…” (2/7)
Perde üstüne perde gözleri bağlı bu zavallılar onları bekleyen âkibetten habersiz Sirse’nin saray bahçesinde gayet mutlular, eğleniyorlar.
Goril düğününü yapıyor, yılanlar zehirlerini ikmal ediyor. Timsahlar ise kol kola sevinçle halay çekiyor.
Cehenneme gelince o, şimdilerde meclis meclis gezip odun topluyor.
Yasal gerekliliklerin peşinde olmak, hakkını aramak, kan ter içinde koşmak ve çalışmak önemli bir sorumluluk. Fakat bu, zulmü bitirecek asıl kapının neresi olduğunun şuurunda olmaya mâni değil.
Önemli olan, ‘esbâbı, çözüm kapısı sanma’ yanlışına düşmemek.
Şefkat bekleyecek, merhamet dileneceksek “Rahman ve Rahim” sadece O’dur.
[Veysel Ayhan] 28.3.2020 [TR724]
KOVID19 dünyayı ve Türkiye’yi nasıl etkileyecek? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Her şeyden önce şundan başlamak gerektiği kanısındayım. KOVID19 sonrası dünya, artık bambaşka bir yer olacak. Teritoryal ulus devletler, küreselleşme, global ekonomik düzen, diplomatik ve askeri ilişkiler, ulusal çıkarlar gibi birçok önemli konuda kökten değişimler yaşanması kaçınılmaz görünüyor. Fakir-zengin ülkeler arasındaki farklılıklar, gelişmişlik-gelişmemişlik ölçütleri, hatta iç politika ve siyasal sistemler, bu pandemi sonrası değişime uğrayacak. Nüfusu yedi milyarı geçen, yakında on milyar sınırına dayanacak olan dünyada, yepyeni bir güvenlik alanı doğdu. Esasında bu yeni güvenlik alanının ortaya çıkacağı belliydi. Özellikle salgınlar konusunda yazılan raporlar, kitaplar ve makaleler vardı. Ama birkaç marjinal gelecek bilimci dışında kimse bu senaryolara itibar etmedi. Sonunda senaryolar gerçek oldu ve insanlık ilk kez bu ölçekte bir küresel tehditle karşılaştı.
Bugünün dünyası, 1648 Westfalya Barışı’ndan bu yana belli bir ülkeyi – kara, deniz ve hava ülkesini – kontrol eden teritoryal (bir alanı kendi egemenliği, kontrolü ve hâkimiyeti altında tutmak üzerine kurulu) devletlerden oluşuyor. Aralarındaki rejim farklılıklarına bakmaksızın, bugün dünya üzerinde 200’e yakın bağımsız ulus devlet, aynı alan egemenliği konsepti üzerine bina edilmiş bir dünya sisteminde yer alıyor. Bu dünya düzeninde devletlerden daha güçlü “devlet üstü” bir otorite yok. Devletlerarası ilişkilerde ortaya çıkan anlaşmazlıklarda devletlere yaptırım uygulayarak uluslararası hukuku zorlayacak bir mecra bulunmuyor. Yani B devleti tarafından saldırıya uğrayan A devleti dünya polisini arayıp yardım isteyemiyor. Çünkü devletleri zorlayıcı bir üst irade veya otorite yok. Bu nedenle, mevcut uluslararası sisteme anarşik diyoruz. Anarşi burada kullanıldığı anlamıyla kaos demek değil. Elbette devletlerarası düzlemde işbirlikleri, düzenlilikler, normlar ve davranış örüntüleri mevcut. Fakat anlaşmazlık ve çatışma (savaş) ortamında, devletlerin iç alanında bulunan bir merkezi hükümet, zorlayıcı bir hukuk ve bu hukuku zorlayarak veya yaptırım getirerek uygulayacak bir kolluk gücü bulunmuyor.
KOVID19 salgını, işte bu dünyanın tüm zaaflarını ortaya çıkardı. Virüsün yayılmasına engel olmak küresel işbirliği yeteli olmadığı için sağlanamadı. Virüsün kontrolden çıkması ve pandemi haline dönüşmesi, teritoryal ulus devletlerin miyop (uzağı göremeyen) bencil anlayışlarından dolayı meydana geldi. Küresel bir dünya devleti yok. Olan, küresel yönetişim dediğimiz geniş ve zayıf bağlarla oluşturulmuş bir ağ veya platform. Bu dünya, belki küresel ekonomiyi idare etmeye yetecek işbirliği ortamını sağlıyordu. Ama KOVID19 ölçeğinde bir pandemi ile başa çıkmak için bundan çok daha fazlası gerekiyor. Çözümün kökten ve kalıcı olabilmesi için mutlaka ulusüstü (supranasyonal) kurumlar inşa edilmeli. Bu, devletlerin belli egemenlik yetkilerini küresel bir otoriteye devretmeleri anlamına geliyor. Avrupa Birliği’nin (AB) federal düzeylere yaklaşan bazı işbirliği alanları, mesela Avro-alanı veya ortak Pazar, böyle bir şey. Bu alanlarda ulus devletler yetkilerini Brüksel’e (AB kurumsal bürokrasisine) devretmiş durumundalar. Mesela Almanya’nın ve Fransa’nın eski para birimleri olan Mark ve Frank ortadan kalktı. Bugün Alman veya Fransız Merkez Bankaları yerine, para basan bir AB Merkez Bankası var. Bu, ulus üstü bir kurum – yani devletlerin üzerinde bir otorite. İşte bu modelin KOVID19 sonrasındaki dünyada özellikle yeni güvenlik alanı olacak olan pandemi mücadelesinde ortaya çıkacağını düşünüyorum. Rasyonel olan, pandemi güvenliğinin ulusüstü bir alan olması ve bu alanda efektif bir mücadele yürütülebilmesi için Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi bir uluslararası otoritenin ulusüstü yetkilerle donatılması. Elbette biraz bilim kurgu bir alana yelken açtığımın farkındayım. Ama olması gerekeni yazıyorum.
Tabi bu olacak diye bir şey yok. Çünkü insanlar her zaman rasyonel hareket etmez. Bir ikinci senaryo, küreselleşmenin bu yediği ciddi darbeden sonra daha değişik bir biçime evrilmesi olabilir. Buna göre ulusüstü pandemi mücadelesi yapılamayacaksa, teritoryal ulus devletler kendi pandemi güvenliklerini sağlamaya yönelik adımlar atacaklardır. Bunun işaretlerini görmeye başladık bile. Mesela önlem olarak hemen tüm devletlerin yabancı ülkelerden gelen insan sayısını kısıtlaması, bazılarının tümden öz izolasyona geçmesi ve sınırlarını kapatması, tam da burada bahsettiğim şey. Eğer küresel yönetişim pandemi alanında küresel federalimsi ulusüstü yapıları yaratamazsa, devletler içe kapanacak. Pandemi mücadele birimleri, silahlı kuvvetlerin yeni bir ordusu olabilir. Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetlerinin yanında, Pandemi Mücadele Kuvvetleri oluşturulabilir.
A map showing the distribution of coronavirus (COVID-2019) cases all around the world as of 22 February 2020 is displayed on a TV during a World Health Organization (WHO) news conference on the situation of the coronavirus (COVID-2019) in Geneva, Switzerland, February 28, 2020. REUTERS/Denis Balibouse
Küresel ekonomide, eğer bu senaryo gerçekleşirse, daha içe kapanıcı bir döneme gireceğiz. Bu durumda ABD ve diğer gelişmiş ekonomiler kendi üretimlerinin payını arttırmayı seçmek durumunda kalacaktır. Çin, Tayvan, Singapur, Hindistan, Bangladeş gibi ucuz işgücü olan üretim merkezleri bu durumda büyük bir sermaye kaçışına tanık olacak. Uluslararası ticaret aynen devam eder, ama sermaye dolaşımı ve küresel yaygınlaşmış üretim gibi tipik küreselleşme emarelerinde ciddi farklılaşmalar oluşur. Malların serbest dolaşımı devam etse de, sermayenin ve işgücünün serbest dolaşımı konusunda ciddi geri adımlar beklenebilir. Sektörel etkiler de cabası! Aynı şekilde, turizm alanı gibi sahalarda önemli zorluklar oryaya çıkacaktır. Ülkeler tarımsal üretimlerini arttırmaya yönelik adımlar atacaklardır. Kara sınırlarının sıkı denetimi gibi faktörler, AB sürecini daha fazla ekonomik entegrasyona yönlendirecek, ama siyasal bütünleşmeyi frenleyecektir.
Türkiye bu konularda acaba kafa yoruyor mu? Ben KOVID19 sonrasında Türkiye’nin kaybedenler liginde olacağını öngörüyorum. Sağlık ve güvenlik standartlarında ciddi açıklar veren yarı otoriter, ekonomikman güçsüz, üretim bakımından ikincil ve üçüncül teknolojilerde üretim yapabilen, rekabet etmekte ciddi zorluklar yaşayan bir ülke olarak, Türkiye bu yeni uluslararası ortamda fayda elde edemez. Gelişmiş ülkelerle arasındaki uçurumu kapatmak bir kenara, makasın daha da açılmasına engel olamaz. Tarım sektörünü öldüren, sanayide teknoloji devrimi yapamayan, beton sektörüne ekonomik birikimlerini gömen, altyapısı yarım kalmış, iyi eğitim almaktan çok uzak toplumuyla Türkiye KOVID19 sonrası dünyada Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerle beraber yalnızlar liginde yer alacak. Dahası, paradigma değişeceğinden, güvenlik alanındaki jeopolitik avantajları kaybolacak. Rusya, Türkiye üzerinde daha güçlü bir belirleyici olacak. Kapanan sınırlar, Türkiye’yi daha fazla bölgesel istikrarsızlıklara sürükleyecek.
Bunların olmaması için Türkiye’de önce anayasal bir sistem kurulması ve liberal demokratik müesseselerin ve kurumların yeniden inşası lazım. Çünkü iyi bir pandemi yönetiminde şeffaflığın önemini sanırım herkes artık gördü ve anladı. Bu yeni güvenlik alanında eğer adım atmazsa, Türkiye pandemi ile mücadelede başarı elde edemeyecek. 2020 KOVID19 salgınında bir ila bir buçuk milyon insanını kaybedebilecek olan Türkiye, sonrasında her altı ayda bir gelecek olan yeni KOVID19 dalgalarından da kendisini koruyamayacak. Dahası, bu durumu gören üst düzey eğitimli insanların beyin göçü devam edecek. Buna ek olarak, sermaye de sermaye sahipleriyle beraber ülke dışına çıkacak ve güvenli ülkelere demir atacak. Bu durum aynen Rusya, Çin ve İran gibi aktörler için de geçerli olacak. Çin eğer komünist tek parti diktatörlüğü sayesinde pandemi güvenliğinde daha başarılı olursa, bir ara ligde yer alabilir. Fakat Rusya kesinlikle bu dökülen köhne ve başarısız ligde yer alacak. İran da öyle! Bu ülkeler kendi içlerine dönerek daha ceberut ve daha eşitliklerden-hukuktan uzak rejimler tarafından yönetilecek.
Bugün yaşadığımız KOVID19 krizini tüm kuşaklar hatırlayacak. Bu, büyük depresyondan da, İkinci Dünya Savaşı’ndan da, Soğuk Savaş’tan da, 11 Eylül terörist saldırılarından da daha geniş etkileri olacak bir kriz. Bu krizden sonra yaşadığımız gezegen artık aynı yer değil! Türkiye de mutlaka bu yeni gerçekliğin farkına varacak. Şu an halen çok geç değil. Açıkçası ben bu son 200 yılın en büyük felaketinden dolayı bu yolsuzluklara batmış İslamofaşist rejimin tökezleyeceğini düşünüyorum. Fakat öyle anlaşılıyor ki, rejim KOVID19 salgınını bahane ederek OHAL ilan etmek istiyor. Ancak bu sayede sıkıyönetim tedbirleriyle halkı kontrol edebileceğini hesaplıyor. İki ila dört hafta sonra salgın korkunç boyutlara tırmanacağından, otoriter önlemler dışında salgını kontrol altına almak mümkün olmayacak zaten. Bu arada siyasi mahkûmların topluca ortadan kaldırılması gibi KOVID19 arkasına saklanan korkunç planlar da daha rahat yürütülebilir.
Kısaca dünya bir yol ayrımında. Ne olursa olsun Türkiye bu yeni kurulan uluslararası sistemin belirleyici bir aktörü olamayacak. Yaşanan sorun o denli hayati ki. Türkiye’de insanların halen bu sorunu tam kavrayamamış olmaları çok üzücü.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.3.2020 [TR724]
Bugünün dünyası, 1648 Westfalya Barışı’ndan bu yana belli bir ülkeyi – kara, deniz ve hava ülkesini – kontrol eden teritoryal (bir alanı kendi egemenliği, kontrolü ve hâkimiyeti altında tutmak üzerine kurulu) devletlerden oluşuyor. Aralarındaki rejim farklılıklarına bakmaksızın, bugün dünya üzerinde 200’e yakın bağımsız ulus devlet, aynı alan egemenliği konsepti üzerine bina edilmiş bir dünya sisteminde yer alıyor. Bu dünya düzeninde devletlerden daha güçlü “devlet üstü” bir otorite yok. Devletlerarası ilişkilerde ortaya çıkan anlaşmazlıklarda devletlere yaptırım uygulayarak uluslararası hukuku zorlayacak bir mecra bulunmuyor. Yani B devleti tarafından saldırıya uğrayan A devleti dünya polisini arayıp yardım isteyemiyor. Çünkü devletleri zorlayıcı bir üst irade veya otorite yok. Bu nedenle, mevcut uluslararası sisteme anarşik diyoruz. Anarşi burada kullanıldığı anlamıyla kaos demek değil. Elbette devletlerarası düzlemde işbirlikleri, düzenlilikler, normlar ve davranış örüntüleri mevcut. Fakat anlaşmazlık ve çatışma (savaş) ortamında, devletlerin iç alanında bulunan bir merkezi hükümet, zorlayıcı bir hukuk ve bu hukuku zorlayarak veya yaptırım getirerek uygulayacak bir kolluk gücü bulunmuyor.
KOVID19 salgını, işte bu dünyanın tüm zaaflarını ortaya çıkardı. Virüsün yayılmasına engel olmak küresel işbirliği yeteli olmadığı için sağlanamadı. Virüsün kontrolden çıkması ve pandemi haline dönüşmesi, teritoryal ulus devletlerin miyop (uzağı göremeyen) bencil anlayışlarından dolayı meydana geldi. Küresel bir dünya devleti yok. Olan, küresel yönetişim dediğimiz geniş ve zayıf bağlarla oluşturulmuş bir ağ veya platform. Bu dünya, belki küresel ekonomiyi idare etmeye yetecek işbirliği ortamını sağlıyordu. Ama KOVID19 ölçeğinde bir pandemi ile başa çıkmak için bundan çok daha fazlası gerekiyor. Çözümün kökten ve kalıcı olabilmesi için mutlaka ulusüstü (supranasyonal) kurumlar inşa edilmeli. Bu, devletlerin belli egemenlik yetkilerini küresel bir otoriteye devretmeleri anlamına geliyor. Avrupa Birliği’nin (AB) federal düzeylere yaklaşan bazı işbirliği alanları, mesela Avro-alanı veya ortak Pazar, böyle bir şey. Bu alanlarda ulus devletler yetkilerini Brüksel’e (AB kurumsal bürokrasisine) devretmiş durumundalar. Mesela Almanya’nın ve Fransa’nın eski para birimleri olan Mark ve Frank ortadan kalktı. Bugün Alman veya Fransız Merkez Bankaları yerine, para basan bir AB Merkez Bankası var. Bu, ulus üstü bir kurum – yani devletlerin üzerinde bir otorite. İşte bu modelin KOVID19 sonrasındaki dünyada özellikle yeni güvenlik alanı olacak olan pandemi mücadelesinde ortaya çıkacağını düşünüyorum. Rasyonel olan, pandemi güvenliğinin ulusüstü bir alan olması ve bu alanda efektif bir mücadele yürütülebilmesi için Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi bir uluslararası otoritenin ulusüstü yetkilerle donatılması. Elbette biraz bilim kurgu bir alana yelken açtığımın farkındayım. Ama olması gerekeni yazıyorum.
Tabi bu olacak diye bir şey yok. Çünkü insanlar her zaman rasyonel hareket etmez. Bir ikinci senaryo, küreselleşmenin bu yediği ciddi darbeden sonra daha değişik bir biçime evrilmesi olabilir. Buna göre ulusüstü pandemi mücadelesi yapılamayacaksa, teritoryal ulus devletler kendi pandemi güvenliklerini sağlamaya yönelik adımlar atacaklardır. Bunun işaretlerini görmeye başladık bile. Mesela önlem olarak hemen tüm devletlerin yabancı ülkelerden gelen insan sayısını kısıtlaması, bazılarının tümden öz izolasyona geçmesi ve sınırlarını kapatması, tam da burada bahsettiğim şey. Eğer küresel yönetişim pandemi alanında küresel federalimsi ulusüstü yapıları yaratamazsa, devletler içe kapanacak. Pandemi mücadele birimleri, silahlı kuvvetlerin yeni bir ordusu olabilir. Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetlerinin yanında, Pandemi Mücadele Kuvvetleri oluşturulabilir.
A map showing the distribution of coronavirus (COVID-2019) cases all around the world as of 22 February 2020 is displayed on a TV during a World Health Organization (WHO) news conference on the situation of the coronavirus (COVID-2019) in Geneva, Switzerland, February 28, 2020. REUTERS/Denis Balibouse
Küresel ekonomide, eğer bu senaryo gerçekleşirse, daha içe kapanıcı bir döneme gireceğiz. Bu durumda ABD ve diğer gelişmiş ekonomiler kendi üretimlerinin payını arttırmayı seçmek durumunda kalacaktır. Çin, Tayvan, Singapur, Hindistan, Bangladeş gibi ucuz işgücü olan üretim merkezleri bu durumda büyük bir sermaye kaçışına tanık olacak. Uluslararası ticaret aynen devam eder, ama sermaye dolaşımı ve küresel yaygınlaşmış üretim gibi tipik küreselleşme emarelerinde ciddi farklılaşmalar oluşur. Malların serbest dolaşımı devam etse de, sermayenin ve işgücünün serbest dolaşımı konusunda ciddi geri adımlar beklenebilir. Sektörel etkiler de cabası! Aynı şekilde, turizm alanı gibi sahalarda önemli zorluklar oryaya çıkacaktır. Ülkeler tarımsal üretimlerini arttırmaya yönelik adımlar atacaklardır. Kara sınırlarının sıkı denetimi gibi faktörler, AB sürecini daha fazla ekonomik entegrasyona yönlendirecek, ama siyasal bütünleşmeyi frenleyecektir.
Türkiye bu konularda acaba kafa yoruyor mu? Ben KOVID19 sonrasında Türkiye’nin kaybedenler liginde olacağını öngörüyorum. Sağlık ve güvenlik standartlarında ciddi açıklar veren yarı otoriter, ekonomikman güçsüz, üretim bakımından ikincil ve üçüncül teknolojilerde üretim yapabilen, rekabet etmekte ciddi zorluklar yaşayan bir ülke olarak, Türkiye bu yeni uluslararası ortamda fayda elde edemez. Gelişmiş ülkelerle arasındaki uçurumu kapatmak bir kenara, makasın daha da açılmasına engel olamaz. Tarım sektörünü öldüren, sanayide teknoloji devrimi yapamayan, beton sektörüne ekonomik birikimlerini gömen, altyapısı yarım kalmış, iyi eğitim almaktan çok uzak toplumuyla Türkiye KOVID19 sonrası dünyada Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerle beraber yalnızlar liginde yer alacak. Dahası, paradigma değişeceğinden, güvenlik alanındaki jeopolitik avantajları kaybolacak. Rusya, Türkiye üzerinde daha güçlü bir belirleyici olacak. Kapanan sınırlar, Türkiye’yi daha fazla bölgesel istikrarsızlıklara sürükleyecek.
Bunların olmaması için Türkiye’de önce anayasal bir sistem kurulması ve liberal demokratik müesseselerin ve kurumların yeniden inşası lazım. Çünkü iyi bir pandemi yönetiminde şeffaflığın önemini sanırım herkes artık gördü ve anladı. Bu yeni güvenlik alanında eğer adım atmazsa, Türkiye pandemi ile mücadelede başarı elde edemeyecek. 2020 KOVID19 salgınında bir ila bir buçuk milyon insanını kaybedebilecek olan Türkiye, sonrasında her altı ayda bir gelecek olan yeni KOVID19 dalgalarından da kendisini koruyamayacak. Dahası, bu durumu gören üst düzey eğitimli insanların beyin göçü devam edecek. Buna ek olarak, sermaye de sermaye sahipleriyle beraber ülke dışına çıkacak ve güvenli ülkelere demir atacak. Bu durum aynen Rusya, Çin ve İran gibi aktörler için de geçerli olacak. Çin eğer komünist tek parti diktatörlüğü sayesinde pandemi güvenliğinde daha başarılı olursa, bir ara ligde yer alabilir. Fakat Rusya kesinlikle bu dökülen köhne ve başarısız ligde yer alacak. İran da öyle! Bu ülkeler kendi içlerine dönerek daha ceberut ve daha eşitliklerden-hukuktan uzak rejimler tarafından yönetilecek.
Bugün yaşadığımız KOVID19 krizini tüm kuşaklar hatırlayacak. Bu, büyük depresyondan da, İkinci Dünya Savaşı’ndan da, Soğuk Savaş’tan da, 11 Eylül terörist saldırılarından da daha geniş etkileri olacak bir kriz. Bu krizden sonra yaşadığımız gezegen artık aynı yer değil! Türkiye de mutlaka bu yeni gerçekliğin farkına varacak. Şu an halen çok geç değil. Açıkçası ben bu son 200 yılın en büyük felaketinden dolayı bu yolsuzluklara batmış İslamofaşist rejimin tökezleyeceğini düşünüyorum. Fakat öyle anlaşılıyor ki, rejim KOVID19 salgınını bahane ederek OHAL ilan etmek istiyor. Ancak bu sayede sıkıyönetim tedbirleriyle halkı kontrol edebileceğini hesaplıyor. İki ila dört hafta sonra salgın korkunç boyutlara tırmanacağından, otoriter önlemler dışında salgını kontrol altına almak mümkün olmayacak zaten. Bu arada siyasi mahkûmların topluca ortadan kaldırılması gibi KOVID19 arkasına saklanan korkunç planlar da daha rahat yürütülebilir.
Kısaca dünya bir yol ayrımında. Ne olursa olsun Türkiye bu yeni kurulan uluslararası sistemin belirleyici bir aktörü olamayacak. Yaşanan sorun o denli hayati ki. Türkiye’de insanların halen bu sorunu tam kavrayamamış olmaları çok üzücü.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kimse tarih veremiyor… | İşte gizli FİFA raporu [Hasan Cücük]
‘2. Dünya Savaşı sonrası sporun en büyük krizi’
ÖZEL HABER | HASAN CÜCÜK
Dünya futbolunun patronu FIFA, koronavirüs salgınından çıkış yolu bulmak için bir rapor hazırlattı. FIFA Başkanı Gianni Infantino ve başkan yardımcısı Alejandro Dominguez’ın talimatıyla 18 Mart’ta bir çalışma grubu oluşturuldu. Amaç, koronavirüsten dolayı duran futbolun geleceğinin nasıl olacağı üzerine senaryolar ve tekliflerdi. Çalışma grubunun hazırladığı 11 sayfalık ‘gizli rapor’ FIFA yönetimine sunuldu. Raporda radikal öneriler yer alıyor. Önümüzdeki hafta FIFA yönetim kurulunun raporu görüşüp oylaması bekleniyor.
Tr724’ün ulaştığı rapordan öne çıkanlar şöyle: Dünya haritasını önümüze koyduğumuzda liglerin oynanmaya devam ettiği ülke sayısı 10. Bunlar Avustralya, Belarus, Angola, Burundi, Burma, Bhutan, Nikaragua, Hong Kong, Singapur ve Türkmenistan. Bu ülkelere ilaveten İsveç ve Rusya’da ise sadece hazırlık maçlarına izin veriliyor. FIFA başkanı ve yardımcısı, koronavirüs salgınının vurduğu futbolun geleceğinin ne olacağı konusunda bir çalışma grubu kurarak, rapor hazırlamasını istedi. 18 Mart’ta oluşturulan çalışma grubu raporunu hazırladı. Raporun giriş cümlesi içinden geçtiğimiz durumu anlatmaya yetiyor: ‘’2.Dünya Savaşı’ndan sonra benzer bir durum görmedik. Neredeyse tüm spor aktiviteleri durduruldu.’’
Raporda önerilen bazı uygulamaların hayata geçirilmesi oldukça zor gözüküyor. Ancak kulüplerin, oyuncuların, federasyonların ve menajerlerin dayanışma içinde olması, kriz sonrası için olumlu gelişme olarak görülüyor. Hemen not edelim; hiç kimse liglerin ne zaman başlayacağı konusunda tarih veremiyor. Öneriler daha çok ihtimaller üzerine oluyor. En iyimser tahmin, mayısta tekrar meşin yuvarlağın hareket edeceği yönünde.
FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Tedros Adhanom
Mayıs ayında liglerin bitmesiyle birçok oyuncununda sözleşmeleri sona eriyordu. Koronavirüs molasından dolayı liglerin bitiş tarihi uzarsa, bu oyuncuların durumu ne olacak? Rapor, sözleşmesi biten oyuncuların sözleşmelerinin otomatikman olarak, liglerin bitimine kadar uzatılmasını öneriyor. Çünkü karamsar tabloda, liglerin bitiminin temmuz sonunu bulması bekleniyor. Hatta, bazı liglerde sezon bitmeden, bazılarında yeni sezon başlamış bile olabilecek. Bitmemiş liglerden oyuncu transfer edenler ise sezonun sona ermesini bekleyecek. Bunun gerekçesi olarak ise raporda; takımların eşit şartlarda mücadele etmesi gerektiği gösteriliyor.
Liglerin koronavirüsten dolayı geç bitmesi beraberinde sorunları da getiriyor. Liglerin bitmesiyle 1 Temmuz’da yaz transfer dönemi başlıyordu. Gecikme doğal olarak transfer dönemini de etkileyecek. Rapor bunun için, yaz transfer döneminin ara transfer (kış) dönemine kadar uzaltılmasını teklif ediyor. Transfer sezonunun uzamasıyla, sözleşmesi biten oyunculara daha fazla takım alternatifi sunacak.
Futbolun tatile girmesi kulüpler için ciddi ekonomik kayıp demek. Gelir kaybına uğrayan kulüpler bir taraftan oyuncularının maaşlarını ödemeye çalışırken, diğer taraftan kadroyu güçlendirme adına yeni oyuncular için kaynak ayırması gerekiyor. Transferde kısmi çözüm sözleşmesi biten oyuncuları kadroya katmakla olur ama ya oyuncuların maaşları? Rapor işte bu noktada, kulüplere, oyunculara ve menajerlere seslenerek, yeni bir maaş görüşmesi yapılmasını öneriyor. Zira, futbolun tatili daha da uzarsa kulüplerin iflası gündeme gelecek. Bir diğer alternatif teklif ise, futbolun tatil olduğu dönemde kulüplerin maaşları dondurması. Son bir teklif ise, FIFA’nın profesyonel futbolcular için oluşturduğu fondan ödeme yapması. Çalışma grubu raporunda bir noktanın altını çiziyor, ‘futbolun ekosistemi olan kulüplerin yaşatılması için herşey yapılmalıdır.’
Koronavirüs sadece ligleri tatil ettirmedi. EURO 2020 önümüzdeki yıla ertelendi. Çalışma grubu raporunda milli takımlarla da ilgili bir teklif var. Milli takım davetini kabul etmeyen oyunculara ceza veriliyordu. Rapor, oyuncular için kulüplerin daha önemli olduğunu çizip, milli takımın davetine gitmeyenlerin cezalandırılmamasını istiyor. 11 sayfalık rapor, önümüzdeki hafta FIFA yönetim kurulunda görüşülecek. Bakalım hangi kararlar çıkacak.
[Hasan Cücük] 28.3.2020 [TR724]
ÖZEL HABER | HASAN CÜCÜK
Dünya futbolunun patronu FIFA, koronavirüs salgınından çıkış yolu bulmak için bir rapor hazırlattı. FIFA Başkanı Gianni Infantino ve başkan yardımcısı Alejandro Dominguez’ın talimatıyla 18 Mart’ta bir çalışma grubu oluşturuldu. Amaç, koronavirüsten dolayı duran futbolun geleceğinin nasıl olacağı üzerine senaryolar ve tekliflerdi. Çalışma grubunun hazırladığı 11 sayfalık ‘gizli rapor’ FIFA yönetimine sunuldu. Raporda radikal öneriler yer alıyor. Önümüzdeki hafta FIFA yönetim kurulunun raporu görüşüp oylaması bekleniyor.
Tr724’ün ulaştığı rapordan öne çıkanlar şöyle: Dünya haritasını önümüze koyduğumuzda liglerin oynanmaya devam ettiği ülke sayısı 10. Bunlar Avustralya, Belarus, Angola, Burundi, Burma, Bhutan, Nikaragua, Hong Kong, Singapur ve Türkmenistan. Bu ülkelere ilaveten İsveç ve Rusya’da ise sadece hazırlık maçlarına izin veriliyor. FIFA başkanı ve yardımcısı, koronavirüs salgınının vurduğu futbolun geleceğinin ne olacağı konusunda bir çalışma grubu kurarak, rapor hazırlamasını istedi. 18 Mart’ta oluşturulan çalışma grubu raporunu hazırladı. Raporun giriş cümlesi içinden geçtiğimiz durumu anlatmaya yetiyor: ‘’2.Dünya Savaşı’ndan sonra benzer bir durum görmedik. Neredeyse tüm spor aktiviteleri durduruldu.’’
Raporda önerilen bazı uygulamaların hayata geçirilmesi oldukça zor gözüküyor. Ancak kulüplerin, oyuncuların, federasyonların ve menajerlerin dayanışma içinde olması, kriz sonrası için olumlu gelişme olarak görülüyor. Hemen not edelim; hiç kimse liglerin ne zaman başlayacağı konusunda tarih veremiyor. Öneriler daha çok ihtimaller üzerine oluyor. En iyimser tahmin, mayısta tekrar meşin yuvarlağın hareket edeceği yönünde.
FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Tedros Adhanom
Mayıs ayında liglerin bitmesiyle birçok oyuncununda sözleşmeleri sona eriyordu. Koronavirüs molasından dolayı liglerin bitiş tarihi uzarsa, bu oyuncuların durumu ne olacak? Rapor, sözleşmesi biten oyuncuların sözleşmelerinin otomatikman olarak, liglerin bitimine kadar uzatılmasını öneriyor. Çünkü karamsar tabloda, liglerin bitiminin temmuz sonunu bulması bekleniyor. Hatta, bazı liglerde sezon bitmeden, bazılarında yeni sezon başlamış bile olabilecek. Bitmemiş liglerden oyuncu transfer edenler ise sezonun sona ermesini bekleyecek. Bunun gerekçesi olarak ise raporda; takımların eşit şartlarda mücadele etmesi gerektiği gösteriliyor.
Liglerin koronavirüsten dolayı geç bitmesi beraberinde sorunları da getiriyor. Liglerin bitmesiyle 1 Temmuz’da yaz transfer dönemi başlıyordu. Gecikme doğal olarak transfer dönemini de etkileyecek. Rapor bunun için, yaz transfer döneminin ara transfer (kış) dönemine kadar uzaltılmasını teklif ediyor. Transfer sezonunun uzamasıyla, sözleşmesi biten oyunculara daha fazla takım alternatifi sunacak.
Futbolun tatile girmesi kulüpler için ciddi ekonomik kayıp demek. Gelir kaybına uğrayan kulüpler bir taraftan oyuncularının maaşlarını ödemeye çalışırken, diğer taraftan kadroyu güçlendirme adına yeni oyuncular için kaynak ayırması gerekiyor. Transferde kısmi çözüm sözleşmesi biten oyuncuları kadroya katmakla olur ama ya oyuncuların maaşları? Rapor işte bu noktada, kulüplere, oyunculara ve menajerlere seslenerek, yeni bir maaş görüşmesi yapılmasını öneriyor. Zira, futbolun tatili daha da uzarsa kulüplerin iflası gündeme gelecek. Bir diğer alternatif teklif ise, futbolun tatil olduğu dönemde kulüplerin maaşları dondurması. Son bir teklif ise, FIFA’nın profesyonel futbolcular için oluşturduğu fondan ödeme yapması. Çalışma grubu raporunda bir noktanın altını çiziyor, ‘futbolun ekosistemi olan kulüplerin yaşatılması için herşey yapılmalıdır.’
Koronavirüs sadece ligleri tatil ettirmedi. EURO 2020 önümüzdeki yıla ertelendi. Çalışma grubu raporunda milli takımlarla da ilgili bir teklif var. Milli takım davetini kabul etmeyen oyunculara ceza veriliyordu. Rapor, oyuncular için kulüplerin daha önemli olduğunu çizip, milli takımın davetine gitmeyenlerin cezalandırılmamasını istiyor. 11 sayfalık rapor, önümüzdeki hafta FIFA yönetim kurulunda görüşülecek. Bakalım hangi kararlar çıkacak.
[Hasan Cücük] 28.3.2020 [TR724]
Hayat durdu, zulüm durmadı [Fatma Betül Meriç]
Şimdilerde herkesin gündemi Koronavirüs öyle değil mi? Kovid-19 ile başa çıkmak, hayatta kalmak için neler yapmalıyız, ezberledik hepimiz. Her birimiz en güvenli sığınağımız olan, mahremiyetimizin kalesi evlerimizde niçin kalmalıyıza ikna edildik. Stoklar yaptık, gıda stokları hiç ölmeyecekmiş gibi. Sonra ya bulamazsak diye, hijyen birinci şart diye, bilumum temizlik malzemesi stokladık. Tuvalet kağıdı rulolarından dağlar inşaa ettik. Maske ve dezenfektanlardan oluşan askerler edindik. Gözümüzle göremediğimiz mikroskobik bir virüse savaş ilan ettik. Yılların kenara itilmiş kolonyalarını baş tacı ettik. Üstümüze boca ettik.
Sıcak evlerimizde, ağzına kadar doldurduğumuz dolaplarımızda, elimizin altındaki onlarca teknolojiyle, sıkılmamak için ne yapacağımızı şaşırdık. Kimimiz sosyal medyadan çıkmaz oldu, kimimiz mutfağa kamp kurdu, ev halkını doyurmak için.
Çocuklar okulsuz bir hayatı, uzun tatiller dışında, ilk kez deneyimledi belki de. Aileler belki uzun zaman sonra ilk kez tüm yemeklerde bir araya gelebildi. Hasılı sokağa çıkmak bir lüks artık.
Tüm dünyada hayat durdu, hiç durmaz/durmayacak denilen çarklar bile durdu. Karayollarında taşıtlar durdu. Havayollarında uçak seferleri iptal edildi. Bir ülkeden bir başka ülkeye, bir şehirden başka şehre geçişler durdu. Üretim durdu kısmen. Eğitim durdu. Kapı önü oturmaları, komşuya bir tas çorba ikramı, anne babayla sarılmalı kucaklaşmalı ziyaretler durdu. Perdeler kapandı tiyatrolarda. Sinemalarda film izleme heyecanları askıya alındı. Vapur seferleri durdu. Oysa martılar simit bekliyorlar hala. Piknik alanlarında, parklarda, caddelerde banklar kaldırıldı. Artık masmavi denizi izlemek yok, yorulunca bir sahil kenarı bankına ilişmek anılarda kaldı. Sevdiklerinizle görüşmeler telefon ekranına sığmak zorunda. Kokuları burnunuzun ucunda bir sızı hala…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kısacası bir bir durdu dünya, durdu insan, durdu hayatın koşuşturması. Çünkü “öyle hızlı gitmiştik ki, ruhlarımız geride kalmıştı..”
Her şey durdu dediğime bakmayın siz. Zaman mesela, o durmadı akıp gidiyor hala ömrümüzden. Durmayan bir şey daha var. Devam eden, kısır bir döngüye dönüşüp insanları öğüten bir şey: Zulüm..
Bana bu satırları yazdıran işte o iki hece. Zalimin en iyi bildiği şey.
Bir virüs dahi -elbette Yaratıcı’nın emriyle çocuklara dokunmazken, zalim en çok da çocuklara gözyaşı döktürdü. Zulmüne devam ediyor hız kesmeden.
Sizi bilmem ama, yüreğim kaldırmıyor benim. Parça parça olmuş kalbim, her gün o gül yüzlü Ahmet’e ağlıyor. Gözyaşlarım akıp giderken, parmaklarım klavyeye dokunuyor, yazmak istiyorum. Sonra yazmak da yetmiyor, haykırmak istiyorum.
“Ben, böyle zulüm görmedim. Beni alın. Babasız büyüttüğüm iki küçük çocuğuma büyükanneleri bakar nasılsa. Beni alın ne olur. Yeter ki Ahmet’in babasını bırakın. Korkmuyorum. Korkmuyorum sizden ve zulmünüzden. Çocuklar ölüyor anlıyor musunuz? Hani o saçlarının tek bir teline zarar gelmesin istediğiniz kendi yavrularınız var ya, aynı onun gibi bir cennet güzeli bir yavru acılar içinde ‘Baba ne olur gel, ben sensiz ne yapacağım’ diye ağlıyor. Dayanmıyorum diyor, artık sensizliğe…”
Ciğerlerim dağlandı benim. Ahmet’in ağlamasına, babası Harun Bey’in “Gelmek istiyorum oğlum ama gelemiyorum” deyişindeki çaresizlik karşısında dağlandı ciğerlerim..
Sözlerim tükendi benim. Gözyaşlarımı tutamıyorum günlerdir.
Dün beş saatliğine görme izni vermişler babasına… Bakın ben çok ciddiyim ve çok samimiyim. Ahmet’i babasına kavuşturun, ben özgürlüğümden vazgeçtim. Beni alın. Ne olur o anne babayı daha fazla çaresiz bırakmayın.
Bin odalı saraylarınız, altın varaklı kalorifer petekleriniz, tüm ihaleleriniz kasalar dolusu paralarınız sizin olsun. Hatta bu dünya, dünya üzerindeki her şey sizin olsun. Varsın yönettiğiniz memleketin şantiyelerinde işçiler ekmek arası ıspanak yesin. Varsın anneler tek başlarına büyütsün çocuklarını. Çocuklar babaları hayattayken dahi bir zalim rüzgarla ayrı yönlere savrulsun. Parçalansın aileler. Parçalansın yürekler. Dağılsın. Ama bir tek sizin saltanatınız dağılmasın. Yel değmesin iktidarınıza. Kimse bir şey demesin. Konuşan valizini hazırda bekletsin. Çünkü o memlekette konuşmanın bedeli 6 yıl 3 aydan başlıyor değil mi? Nasıl da unutmuşum(!)
Ben unuturum. Biz unuturuz belki. Ama tarih asla unutmasın sizi. Adınız zalimler listesinin en başında yazılsın. Minicik yüreklere reva gördüğünüz eziyetleriniz gecelerinizi karartsın, kararmış kalpleriniz gibi.
Ben unuturum. Biz unuturuz belki. Ama ömürlerinden ömür çaldığınız masum yavrular unutmasın sizi. Her nefes alışlarında ahları ulaşsın göklere. İki elleri iki yakanızda olsun hem dünyada hem ahirettte.
… Ve sen küçük kahramanım, sevgili Natali teyzenin deyimiyle, Küçük Kara Efe!
Sen benim boğazımda düğüm, ömrümde kördüğüm oldun. Uykudan ağlayarak uyandım senin için ben de kaç gece. Ağlamaktan şişen gözlerimi sakladım kendi yavrularımdan. İsmini dualarımın en başına yazdım. Annene baktım, ondan güç aldım. Keşke yakın olabilseydim, kokunu da içime çekebilirdim, okşardım seni. Uzaktayım. Telefon ekranından sevebildim seni.
Kara efem, gül oğlum, güzel yavrum!
Bilsen hepimize neler öğrettin minicik yüreğinle… Bilsen, insanlığımızdan utandırdın bizi her seferinde.
Bilsen, kalbimizde en güzel yeri kaptın o üzüm gözlerinle.
Küçük kahramanım!
Bu dünya kirli, bu dünya geçici bu dünya kötülüklerle dolu.
Sen kirli dünyamızın tertemiz incisi, sen gelip geçen bu dünyanın en kıymetlisi, sen masumiyetin simgesi..
Bırakma annenin ellerini olur mu?
[Fatma Betül Meriç] 28.3.2020 [TR724]
Sıcak evlerimizde, ağzına kadar doldurduğumuz dolaplarımızda, elimizin altındaki onlarca teknolojiyle, sıkılmamak için ne yapacağımızı şaşırdık. Kimimiz sosyal medyadan çıkmaz oldu, kimimiz mutfağa kamp kurdu, ev halkını doyurmak için.
Çocuklar okulsuz bir hayatı, uzun tatiller dışında, ilk kez deneyimledi belki de. Aileler belki uzun zaman sonra ilk kez tüm yemeklerde bir araya gelebildi. Hasılı sokağa çıkmak bir lüks artık.
Tüm dünyada hayat durdu, hiç durmaz/durmayacak denilen çarklar bile durdu. Karayollarında taşıtlar durdu. Havayollarında uçak seferleri iptal edildi. Bir ülkeden bir başka ülkeye, bir şehirden başka şehre geçişler durdu. Üretim durdu kısmen. Eğitim durdu. Kapı önü oturmaları, komşuya bir tas çorba ikramı, anne babayla sarılmalı kucaklaşmalı ziyaretler durdu. Perdeler kapandı tiyatrolarda. Sinemalarda film izleme heyecanları askıya alındı. Vapur seferleri durdu. Oysa martılar simit bekliyorlar hala. Piknik alanlarında, parklarda, caddelerde banklar kaldırıldı. Artık masmavi denizi izlemek yok, yorulunca bir sahil kenarı bankına ilişmek anılarda kaldı. Sevdiklerinizle görüşmeler telefon ekranına sığmak zorunda. Kokuları burnunuzun ucunda bir sızı hala…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kısacası bir bir durdu dünya, durdu insan, durdu hayatın koşuşturması. Çünkü “öyle hızlı gitmiştik ki, ruhlarımız geride kalmıştı..”
Her şey durdu dediğime bakmayın siz. Zaman mesela, o durmadı akıp gidiyor hala ömrümüzden. Durmayan bir şey daha var. Devam eden, kısır bir döngüye dönüşüp insanları öğüten bir şey: Zulüm..
Bana bu satırları yazdıran işte o iki hece. Zalimin en iyi bildiği şey.
Bir virüs dahi -elbette Yaratıcı’nın emriyle çocuklara dokunmazken, zalim en çok da çocuklara gözyaşı döktürdü. Zulmüne devam ediyor hız kesmeden.
Sizi bilmem ama, yüreğim kaldırmıyor benim. Parça parça olmuş kalbim, her gün o gül yüzlü Ahmet’e ağlıyor. Gözyaşlarım akıp giderken, parmaklarım klavyeye dokunuyor, yazmak istiyorum. Sonra yazmak da yetmiyor, haykırmak istiyorum.
“Ben, böyle zulüm görmedim. Beni alın. Babasız büyüttüğüm iki küçük çocuğuma büyükanneleri bakar nasılsa. Beni alın ne olur. Yeter ki Ahmet’in babasını bırakın. Korkmuyorum. Korkmuyorum sizden ve zulmünüzden. Çocuklar ölüyor anlıyor musunuz? Hani o saçlarının tek bir teline zarar gelmesin istediğiniz kendi yavrularınız var ya, aynı onun gibi bir cennet güzeli bir yavru acılar içinde ‘Baba ne olur gel, ben sensiz ne yapacağım’ diye ağlıyor. Dayanmıyorum diyor, artık sensizliğe…”
Ciğerlerim dağlandı benim. Ahmet’in ağlamasına, babası Harun Bey’in “Gelmek istiyorum oğlum ama gelemiyorum” deyişindeki çaresizlik karşısında dağlandı ciğerlerim..
Sözlerim tükendi benim. Gözyaşlarımı tutamıyorum günlerdir.
Dün beş saatliğine görme izni vermişler babasına… Bakın ben çok ciddiyim ve çok samimiyim. Ahmet’i babasına kavuşturun, ben özgürlüğümden vazgeçtim. Beni alın. Ne olur o anne babayı daha fazla çaresiz bırakmayın.
Bin odalı saraylarınız, altın varaklı kalorifer petekleriniz, tüm ihaleleriniz kasalar dolusu paralarınız sizin olsun. Hatta bu dünya, dünya üzerindeki her şey sizin olsun. Varsın yönettiğiniz memleketin şantiyelerinde işçiler ekmek arası ıspanak yesin. Varsın anneler tek başlarına büyütsün çocuklarını. Çocuklar babaları hayattayken dahi bir zalim rüzgarla ayrı yönlere savrulsun. Parçalansın aileler. Parçalansın yürekler. Dağılsın. Ama bir tek sizin saltanatınız dağılmasın. Yel değmesin iktidarınıza. Kimse bir şey demesin. Konuşan valizini hazırda bekletsin. Çünkü o memlekette konuşmanın bedeli 6 yıl 3 aydan başlıyor değil mi? Nasıl da unutmuşum(!)
Ben unuturum. Biz unuturuz belki. Ama tarih asla unutmasın sizi. Adınız zalimler listesinin en başında yazılsın. Minicik yüreklere reva gördüğünüz eziyetleriniz gecelerinizi karartsın, kararmış kalpleriniz gibi.
Ben unuturum. Biz unuturuz belki. Ama ömürlerinden ömür çaldığınız masum yavrular unutmasın sizi. Her nefes alışlarında ahları ulaşsın göklere. İki elleri iki yakanızda olsun hem dünyada hem ahirettte.
… Ve sen küçük kahramanım, sevgili Natali teyzenin deyimiyle, Küçük Kara Efe!
Sen benim boğazımda düğüm, ömrümde kördüğüm oldun. Uykudan ağlayarak uyandım senin için ben de kaç gece. Ağlamaktan şişen gözlerimi sakladım kendi yavrularımdan. İsmini dualarımın en başına yazdım. Annene baktım, ondan güç aldım. Keşke yakın olabilseydim, kokunu da içime çekebilirdim, okşardım seni. Uzaktayım. Telefon ekranından sevebildim seni.
Kara efem, gül oğlum, güzel yavrum!
Bilsen hepimize neler öğrettin minicik yüreğinle… Bilsen, insanlığımızdan utandırdın bizi her seferinde.
Bilsen, kalbimizde en güzel yeri kaptın o üzüm gözlerinle.
Küçük kahramanım!
Bu dünya kirli, bu dünya geçici bu dünya kötülüklerle dolu.
Sen kirli dünyamızın tertemiz incisi, sen gelip geçen bu dünyanın en kıymetlisi, sen masumiyetin simgesi..
Bırakma annenin ellerini olur mu?
[Fatma Betül Meriç] 28.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Fatma Betül Meriç
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
