Şubat 2001 ekonomik krizinden önce en ağır hükümet protestosu dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in önüne bir esnafın yazar kasa fırlatılması idi. AKP’nin doğumunu hızlandıran kriz bu eylemle hatırlanır. Esnaf Ahmet Çakmak’ın hayatı belgesel bile olmuştu. Gayet yerinde, ölçülü, demokratik ve sembol olmayı hak eden bir eylemdi.
Şu son bir ayda işsizlik ve borç sebebiyle iki kendini yakma eylemi yaşadık. 12 Ocak günü inşaat işçisi Sıtkı Aydın, “Geçinemiyorum.” diyerek Meclis Devlet Hastanesinin önünde kendini ateşe verirken birkaç gün önce de Balıkesir’de Mustafa Birgül, iş isteklerine olumlu cevap verilmediği için üzerine benzin dökmüştü. Gazeteci gözüyle eylemlerinin görseli ve teması çok güçlüydü. Avrupa’da gazetelerin manşetlerinden inmeyecek bir haberi Türkiye’de kimse üstüne alınmadı. Medyada doğru dürüst haber bile olmadı.
Ekonomik gerekçelerle intihara teşebbüs edenlerin sayısı çok daha fazla ama kendini yakarak intihar etmeyi diğerlerinden ayıran birkaç husus var. Bir insan kendisinin katili olmaya karar verdiyse onlarca yolunu bulabilir. İlaç içmekten tut bir uçurumdan atlamaya kadar. İntihar etmeye karar vermek kadar yöntemin tespiti de zordur. İntihar bir tükenmişlik psikolojisi olduğu kadar buna sebep olanlara da mesaj niteliği taşıyor. Üzerine benzin dökerek yapmak ise hem en zor hem de en mesaj yüklü olanlarından biri.
Açık alanda elinde benzin galonu bizzat TBMM önüne gidip hayatına son vermek istemesi, suçladığı kesimlere karşı çok travmatik bir saldırı niteliği taşıyor. Tam bir ‘beni anlamadınız, artık siz düşünün’ durumu. Bir insan sırf başka partiye sempati duyduğu için ya da başka bir görüşte olduğu için böyle bir teşebbüste bulunmaz. Zaten mağdurlardan bir tanesi son seçimde AKP’ye oy verdiğini söyledi. Yani konu politik bir duruş meselesi değil tamamen ekonomik.
Medya göstermese de toplumun alt kesiminden çok ciddi bir dalga geliyor. Birkaç ayda bir yol ya da köprü açarak, Borsa İstanbul endeksinin yüz binin üstünde olması ile övünerek sadece durum bir süre idare edilebilir. Göstergeler o kadar sınırdaki en ufak bir tökezleme zincirleme bir reaksiyona sebep olabilir. AKP hükümeti de ipin ucunu kaçırmamak için ha bire kamu ürünlerine zam yapıyor. Ancak alınan tedbirlerin hiçbiri yapısal bozukluğu tedavi amaçlı değil. Bu tabirden çok hoşlanmasalar da sadece pansuman tedbirleri.
Cumhuriyet tarihinin en ağır krizin yaşayabiliriz dedikçe uyarılarımızı güneşli havada yağmur yağacak diyen bir adamın hayalciliğine benzetenler var. Olsun, gocunmuyoruz, biz vazifemizi yapalım.
Söyler misiniz iyi giden ne var? Zam trafiği enflasyonu iki haneli rakamlara taşıdı. Benzin fiyatı dünya rekoru kırıyor. İhracat tıkandı, turizm can çekişiyor, savaşa girdik, AB sürecinden bahseden bile yok ve cari açık kontrolden çıktı.
Bu şartlarda büyüme rakamının yüksek çıkması bile sadece riski artırır. Nerden geldiği belli olmayan sıcak para ile bir saadet zinciri oluşturuldu. Bu hükümetin en büyük avantajı medya gücünü elinde tutuyor olması. Zamlara fiyat ayarlaması diyerek ekonominin psikolojik boyutunu ihmal etmeyecek kadar titizleniyorlar. Ama istatistikler ve işsizlik ne ferman dinliyor ne de KHK.
[Harun Odabaşı] 5.2.2018 [Kronos.News]
Türkçe ezan ve bu dönemi anlatan haberler! [Ali Emir Pakkan]
Zam haberlerini yandaş gazeteler nasıl veriyor? Bir kere “ zam” kelimesi neredeyse unutuldu. Kullanımı adeta yasak. En son, “Avrasya Tüneli geçiş ücretine fahiş zam geldi. Bu haberleri okurken, neredeyse, şöyle biteceği hissine kapıldım: “Tünel ücreti ayarlaması bütün yurtta sevinçle karşılandı.” Olabilir mi olur! Çünkü “bu zammı zenginden alıp fakire veriliyor” diye savunan beyinleri alınmış bir kitle de var!
Asıl buradan varmak istediğim yere geleyim. Demokrasilerde medya toplumun aynasıdır. Toplumsal sorunlar oraya yansır. Eğer medya ile toplum arasındaki gerçeklik bağı kopmuşsa yönetimde ciddi sorunlar var demektir. Otoriter ve totaliter rejimlerde medya, siyasi iktidara bağlı bir propaganda aracıdır. Türkiye bugün demokrasiden uzaklaşmış ve nerdeyse 90 yıl geriye gitmiştir.
Bunu 1930’lu yıllardan bir örnekle açıklayayım. Bakın tarihte kaldığını sandığımız tek parti döneminde medya, toplumsal olayları nasıl yansıtıyordu?
1932 yılı Ramazan ayında İstanbul'un birçok camiinde Kuran'ın Türkçesi okunmaya başlandı. 22 Ocak'ta Yerebatan, 27 Ocak'ta Süleymaniye ve 29 Ocak'ta Sultanahmet camiilerinde Türkçe Kur’an okundu. 30 Ocak’ta ise ilk defa Fatih camiinde ikindi ezanı Türkçe okundu.
‘‘Allah büyüktür.
Tanrı'dan başka tapacak yoktur.
Ben şahidim ki Tanrı büyüktür...’’
O günkü gazeteler, tek parti iktidarının dayatmalarını, "Halk, Türkçe Kur'an dinlemek istiyor” başlıkları ile duyurdu. Haberlere göre, din adamları da Türkçe Kur’an’dan ve ezandan yanaydı! 4 Şubat 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre, Ayasofya'da 40 bin kişi teravih namazı kılmış, 30 bin kişi de cami dışında kalmıştı. Haber şöyleydi:
‘‘Dün gece Ayasofya'da toplanan kırk bine yakın kadın, erkek, Türk Müslümanlar, on üç asırdan beri ilk defa olarak Tanrılarına kendi lisanlarile ibadet ettiler. Kalplerinden, vicdanlarından kopan en samimi, en sıcak muhabbet ve an'anelerile Tanrılarından mağfiret dilediler. Ulu Tanrı'nın Ulu adını, semaları titreten vecd ve huşu ile dolu olarak tekbir ederken her ağızdan çıkan bir tek ses vardı. Bu ses Türk dünyasının Tanrı'sına kendi bilgisi ile taptığını anlatıyordu.’’
Ama gerçekte ne sevinç vardı ne de gözyaşı! Bazı yerlerde Arapça ezan, cezai ehliyeti olmayan delilere veya çocuklara okutuluyordu. Nitekim toplumdaki bu direnci de kırmak için baskılar arttı. 18 Temmuz 1932’de bir genelge ile tüm yurtta Arapça ezan okunması yasaklandı. Arapça okumakta ısrar edenler yakalandı, haklarında soruşturma açıldı. Çıkarılan yasa ile Arapça ezan okuyanlara üç aya kadar hapis, on liradan iki yüz liraya kadar para cezası getirildi. (23 Mayıs 1941)
Ezan, 1950'ye kadar 18 yıl Türkçe okundu. DP'nin ilk icraatı bu yasağı kaldırmaktı.
Türk medyasındaki haberlere hep şüphe ile bakın. Zam haberleri gibi gülün geçin. Onlar yakında tek parti ve tek adam dönemini anlatan ibret vesikaları olacaktır!
[Ali Emir Pakkan] 5.2.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Asıl buradan varmak istediğim yere geleyim. Demokrasilerde medya toplumun aynasıdır. Toplumsal sorunlar oraya yansır. Eğer medya ile toplum arasındaki gerçeklik bağı kopmuşsa yönetimde ciddi sorunlar var demektir. Otoriter ve totaliter rejimlerde medya, siyasi iktidara bağlı bir propaganda aracıdır. Türkiye bugün demokrasiden uzaklaşmış ve nerdeyse 90 yıl geriye gitmiştir.
Bunu 1930’lu yıllardan bir örnekle açıklayayım. Bakın tarihte kaldığını sandığımız tek parti döneminde medya, toplumsal olayları nasıl yansıtıyordu?
1932 yılı Ramazan ayında İstanbul'un birçok camiinde Kuran'ın Türkçesi okunmaya başlandı. 22 Ocak'ta Yerebatan, 27 Ocak'ta Süleymaniye ve 29 Ocak'ta Sultanahmet camiilerinde Türkçe Kur’an okundu. 30 Ocak’ta ise ilk defa Fatih camiinde ikindi ezanı Türkçe okundu.
‘‘Allah büyüktür.
Tanrı'dan başka tapacak yoktur.
Ben şahidim ki Tanrı büyüktür...’’
O günkü gazeteler, tek parti iktidarının dayatmalarını, "Halk, Türkçe Kur'an dinlemek istiyor” başlıkları ile duyurdu. Haberlere göre, din adamları da Türkçe Kur’an’dan ve ezandan yanaydı! 4 Şubat 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre, Ayasofya'da 40 bin kişi teravih namazı kılmış, 30 bin kişi de cami dışında kalmıştı. Haber şöyleydi:
‘‘Dün gece Ayasofya'da toplanan kırk bine yakın kadın, erkek, Türk Müslümanlar, on üç asırdan beri ilk defa olarak Tanrılarına kendi lisanlarile ibadet ettiler. Kalplerinden, vicdanlarından kopan en samimi, en sıcak muhabbet ve an'anelerile Tanrılarından mağfiret dilediler. Ulu Tanrı'nın Ulu adını, semaları titreten vecd ve huşu ile dolu olarak tekbir ederken her ağızdan çıkan bir tek ses vardı. Bu ses Türk dünyasının Tanrı'sına kendi bilgisi ile taptığını anlatıyordu.’’
Ama gerçekte ne sevinç vardı ne de gözyaşı! Bazı yerlerde Arapça ezan, cezai ehliyeti olmayan delilere veya çocuklara okutuluyordu. Nitekim toplumdaki bu direnci de kırmak için baskılar arttı. 18 Temmuz 1932’de bir genelge ile tüm yurtta Arapça ezan okunması yasaklandı. Arapça okumakta ısrar edenler yakalandı, haklarında soruşturma açıldı. Çıkarılan yasa ile Arapça ezan okuyanlara üç aya kadar hapis, on liradan iki yüz liraya kadar para cezası getirildi. (23 Mayıs 1941)
Ezan, 1950'ye kadar 18 yıl Türkçe okundu. DP'nin ilk icraatı bu yasağı kaldırmaktı.
Türk medyasındaki haberlere hep şüphe ile bakın. Zam haberleri gibi gülün geçin. Onlar yakında tek parti ve tek adam dönemini anlatan ibret vesikaları olacaktır!
[Ali Emir Pakkan] 5.2.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku [Abdullah Aymaz]
Çağlayan dergisinin Şubat 2018 sayısı yayımlandı. Başyazı “Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku-1” Bir denmesinden anlıyoruz ki, aynı konunun arkası gelecek… Bu baş yazıda kendi iç muhasebemiz, murakabemiz ve durum muhakememiz adına yapmamız gerekenler noktasında, masumluk sıfatına mazhar peygamberlerin, masumiyetlerine rağmen Hak Kapısındaki durumları ve derin iç çekişleri ele alınarak bize ibretli dersler veriliyor. Efendimiz (S.A.S.) öne alınarak, en başta da O’nun sıfatları ve vasıfları sayıp dökülerek meseleye giriş yapılıyor, sonra da O’na hitaben “Ey Şeref-i nev-i insan ve ey Ferîd-i kevn ü zaman! Bizi bağışla’ Arkanda olduğumuz iddiasında bulunup durduk ama hal ve temsil keyfiyetiyle –maalesef- fersah fersah uzaklarda emeklemeyle ömür tükettik. Ebedî mihrabına teveccüh buyurduğunda bu perişan ve derbeder ruhlar için de hep inleyip iç döktüğün gibi bir kez daha inle ve Cenab-ı Hak’tan Sen’den uzak düşmüş bir sergerdanların da yürekten Müslüman olmalarını dile!.. Dile ki, Allah bizi de hakiki insan eylesin!..’ deniliyor.
Ayşe Nur Demir, “Tümör, Baskılayıcı Mekanizmalar Ve Kanser” başlıklı yazısında, ‘hücrelerin anarşizmi’ denilen kanserin sebeplerini anlatıyor, kanser tedavisinde genetik tedavi de ümit verici gelişmeleri müjdeliyor.
Tıp dalında “Denge Ve Önsezi Fonksiyonu” başlıklı yazısında Prof. Dr. Ömer Yıldız, iç kulakta dengede görev yapan ve birbirine dik olan üç yarım daire kanalı üzerinde durarak yaratılıştaki İlahî harika sanatlara dikkati çekiyor.
Prof. Dr. Şerif Ali Tekelan “Farklı Dillerin Anlamları” başlıklı yazısında, duvar tenisinden misal vererek, Raket Ve Topun Dili, Farklı Diller, Canlıların Dili, Sosyal Hadiselerin Dili, Dinlerin Dili ve Kainatın Dili başlıkları altında esas konuya geliyor ve alınacak ders ve ibretlere dikkat çekiyor.
Biyografi bölümünde Adem Arıkanlı “Kefenini Çantasında Taşıyan Avukat BEKİR BERK” başlıklı yazısıyla Yassıada cellatlarına, kefenini önlerine atarak bir cesaret ve yiğitlik dersi veren Bekir Berk’in hayatından kesitler veriyor.
Bu sayıda da M. Fethullah Gülen Hocaefendinin başyazıdan başka bir münacat ve naatı da var. Ayrıca üzerinde durmamız gereken, bir de “Kalbin Zümrüt Tepeleri” üzerine “İstidrak” olarak yazdığı “Âbid, Zâhid, Âşık” başlıklı yazısında da hülasa bölümünde şöyle diyor: “Cenab-ı Hakkın emirlerini yerine getiren ve mâsivâ mülâhazalarına açık bulunan kimseye ÂBİD; dünya ve mâfîhâdan el-etek çekip hep öteler tutkusuyla oturup kalkana ZÂHİD; dünya-ukbâ hiçbir şeye gönül bağlamayıp hep maiyyet yudumlayan, ‘Hû’ deyip duran âbide şahsa da ÂŞIK denir. Enbiya-i izâmın zühd edâlı aşk derinlikleri ve ‘Benim ecir ve ücretim sadece Allah üzerinedir.’ İkrarıyla dünyevî-uhrevî beklentilerini Allah’a havale etmeleri bu zirveyi işaretlemektedir.”
“Hayatın Dili Ve Bilgi Problemi” başlıklı yazısıyla Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, ilmî buluşlardaki bazı buluş ve araştırmalarla materyalist anlayışların nasıl paramparça olduklarına dikkati çekmektedir… Kur’an-ı Kerim de zaten şöyle buyurmaktadır: “Evet, Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz; tâ ki, Kur’an’ın, Allah tarafından gelen gerçeğin tâ kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak. Rabbinin herşeye şâhit olması yetmez mi?’ (Fussilet Suresi, 41/53)
1953’te DNA molekül zincirinin çift spiral yapısını açıklayan James D. Watson ve Francis Crick materyalist bir anlayışa hem de inkâra batmış olmalarına rağmen bu ilmi gerçeği “yazılmış bir kitap” tabiriyle ifade ettiler. Peki böyle harika bir kitap varsa, bunu kim yazmıştır? İşte herşey ortada.
Salih Gülen “Gurbet Cezası Sürgün” yazısında tarihi bir olayı hüzünlü biçimde ele alarak, içinde bulunduğumuz süreçle de münasebetler kuruyor. Yani ne zalimler ne mazlumlar bitmiyor; devirler değişiyor ama cevirler değişmiyor. Ama, bütün bunların üstünde kaderi yazan da bir KÂDİR var…
Prof. Dr. Ömer Serranur, sağlık konusunda her sayısında olduğu gibi “Hijyene Dair Farklı Yaklaşımlar” başlıklı bu sayıdaki yazısında da yine hayatından misal vererek konuyu popüler hale getiriyor ve bu ilmî meseleyi herkesin anlayacağı bir güzelliğe ulaştırıyor.
“Hem Fâtiha Hem Şâfiye” başlıklı yazıda, Fâtiha Suresinde harflerin neredeyse hepsi de hurufat-ı mukattadan yani surelerin başlarındaki Elif Lam Mim Ya Sîn… gibi harflerden örgülendiği isbat ediliyor. Böylece bu surenin çok ince sırları taşıdığı ve şifaya vesile olduğu da geniş geniş ifade ediliyor.
Biyografi bölümünde Kerem Umar, “Hüzün Seneleri Ve Bir Dertli Sine ALVARLI EFE HAZRETLERİ” başlıklı yazıda, ALVAR (Âlemvar) köyünde uzun hizmet etmiş olduğu için Alvarlı nisbetiyle anılan 1866 Pasinler Kındığ (Altınbaşak) köyünde dünyaya gelen Muhammed Lütfi Efendi Hazretleri hakkında bilgiler veriyor.
“Hicret Ve Ben” şiiri ile Cihangir Asyalı, Hizmet insanlarının hem şu andaki durumlarını hem de Hizmet prensiplerini şiir hissiyatiyle birleştirerek ifadeye çalışmış.
Numan Erciyes, “Kişiye Özel Termostat” yazısıyla canlıların vücut ısı ayarı işe ilgili İlahî harika sistemi anlatmış.
Tarih bölümünde Metin Topkanaoğlu “Selçuklularda Uluslararası Bir Fuar Yabanlu Pazarı” yazısı ile tarihte ilk uluslararası fuardan bahsediyor.
Yusuf Turan’ın da “Bahar Yağmuru” var…
İşte her çeşitten birer çeşni… Küçük birer tadımlık bilgi… İnşaallah tamamını, Çağlayan’ı elimize alarak mütalaa ederiz. Hem de başkalarına tavsiye ederiz.
[Abdullah Aymaz] 5.2.2018 [Samanyolu Haber]
Ayşe Nur Demir, “Tümör, Baskılayıcı Mekanizmalar Ve Kanser” başlıklı yazısında, ‘hücrelerin anarşizmi’ denilen kanserin sebeplerini anlatıyor, kanser tedavisinde genetik tedavi de ümit verici gelişmeleri müjdeliyor.
Tıp dalında “Denge Ve Önsezi Fonksiyonu” başlıklı yazısında Prof. Dr. Ömer Yıldız, iç kulakta dengede görev yapan ve birbirine dik olan üç yarım daire kanalı üzerinde durarak yaratılıştaki İlahî harika sanatlara dikkati çekiyor.
Prof. Dr. Şerif Ali Tekelan “Farklı Dillerin Anlamları” başlıklı yazısında, duvar tenisinden misal vererek, Raket Ve Topun Dili, Farklı Diller, Canlıların Dili, Sosyal Hadiselerin Dili, Dinlerin Dili ve Kainatın Dili başlıkları altında esas konuya geliyor ve alınacak ders ve ibretlere dikkat çekiyor.
Biyografi bölümünde Adem Arıkanlı “Kefenini Çantasında Taşıyan Avukat BEKİR BERK” başlıklı yazısıyla Yassıada cellatlarına, kefenini önlerine atarak bir cesaret ve yiğitlik dersi veren Bekir Berk’in hayatından kesitler veriyor.
Bu sayıda da M. Fethullah Gülen Hocaefendinin başyazıdan başka bir münacat ve naatı da var. Ayrıca üzerinde durmamız gereken, bir de “Kalbin Zümrüt Tepeleri” üzerine “İstidrak” olarak yazdığı “Âbid, Zâhid, Âşık” başlıklı yazısında da hülasa bölümünde şöyle diyor: “Cenab-ı Hakkın emirlerini yerine getiren ve mâsivâ mülâhazalarına açık bulunan kimseye ÂBİD; dünya ve mâfîhâdan el-etek çekip hep öteler tutkusuyla oturup kalkana ZÂHİD; dünya-ukbâ hiçbir şeye gönül bağlamayıp hep maiyyet yudumlayan, ‘Hû’ deyip duran âbide şahsa da ÂŞIK denir. Enbiya-i izâmın zühd edâlı aşk derinlikleri ve ‘Benim ecir ve ücretim sadece Allah üzerinedir.’ İkrarıyla dünyevî-uhrevî beklentilerini Allah’a havale etmeleri bu zirveyi işaretlemektedir.”
“Hayatın Dili Ve Bilgi Problemi” başlıklı yazısıyla Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, ilmî buluşlardaki bazı buluş ve araştırmalarla materyalist anlayışların nasıl paramparça olduklarına dikkati çekmektedir… Kur’an-ı Kerim de zaten şöyle buyurmaktadır: “Evet, Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz; tâ ki, Kur’an’ın, Allah tarafından gelen gerçeğin tâ kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak. Rabbinin herşeye şâhit olması yetmez mi?’ (Fussilet Suresi, 41/53)
1953’te DNA molekül zincirinin çift spiral yapısını açıklayan James D. Watson ve Francis Crick materyalist bir anlayışa hem de inkâra batmış olmalarına rağmen bu ilmi gerçeği “yazılmış bir kitap” tabiriyle ifade ettiler. Peki böyle harika bir kitap varsa, bunu kim yazmıştır? İşte herşey ortada.
Salih Gülen “Gurbet Cezası Sürgün” yazısında tarihi bir olayı hüzünlü biçimde ele alarak, içinde bulunduğumuz süreçle de münasebetler kuruyor. Yani ne zalimler ne mazlumlar bitmiyor; devirler değişiyor ama cevirler değişmiyor. Ama, bütün bunların üstünde kaderi yazan da bir KÂDİR var…
Prof. Dr. Ömer Serranur, sağlık konusunda her sayısında olduğu gibi “Hijyene Dair Farklı Yaklaşımlar” başlıklı bu sayıdaki yazısında da yine hayatından misal vererek konuyu popüler hale getiriyor ve bu ilmî meseleyi herkesin anlayacağı bir güzelliğe ulaştırıyor.
“Hem Fâtiha Hem Şâfiye” başlıklı yazıda, Fâtiha Suresinde harflerin neredeyse hepsi de hurufat-ı mukattadan yani surelerin başlarındaki Elif Lam Mim Ya Sîn… gibi harflerden örgülendiği isbat ediliyor. Böylece bu surenin çok ince sırları taşıdığı ve şifaya vesile olduğu da geniş geniş ifade ediliyor.
Biyografi bölümünde Kerem Umar, “Hüzün Seneleri Ve Bir Dertli Sine ALVARLI EFE HAZRETLERİ” başlıklı yazıda, ALVAR (Âlemvar) köyünde uzun hizmet etmiş olduğu için Alvarlı nisbetiyle anılan 1866 Pasinler Kındığ (Altınbaşak) köyünde dünyaya gelen Muhammed Lütfi Efendi Hazretleri hakkında bilgiler veriyor.
“Hicret Ve Ben” şiiri ile Cihangir Asyalı, Hizmet insanlarının hem şu andaki durumlarını hem de Hizmet prensiplerini şiir hissiyatiyle birleştirerek ifadeye çalışmış.
Numan Erciyes, “Kişiye Özel Termostat” yazısıyla canlıların vücut ısı ayarı işe ilgili İlahî harika sistemi anlatmış.
Tarih bölümünde Metin Topkanaoğlu “Selçuklularda Uluslararası Bir Fuar Yabanlu Pazarı” yazısı ile tarihte ilk uluslararası fuardan bahsediyor.
Yusuf Turan’ın da “Bahar Yağmuru” var…
İşte her çeşitten birer çeşni… Küçük birer tadımlık bilgi… İnşaallah tamamını, Çağlayan’ı elimize alarak mütalaa ederiz. Hem de başkalarına tavsiye ederiz.
[Abdullah Aymaz] 5.2.2018 [Samanyolu Haber]
Bugün ne giysek? Kamuflaj ve kefen olmasın da! [Kadir Gürcan]
Ha bugün ha yarın, eli kulağında, Sayın Cumhurbaşkanı’na ne zaman kamuflaj giydirecekler diye bekliyordum. Ege Bölgesinde yaygın, lüzumsuz ve alabildiğine israfa açık sünnet merasimlerinde, çocuklara giydirilen uyduruk kıyafetleri gibi, Ortadoğu’da savaşa giren liderlerin kamuflajlı resim çektirmeleri adettendir. Askerlik geçmişi olmayan liderlerde bu özenti kroniktir.
Şehit cenazelerinde, ağlamaklı kareleri yakalayan Saray fotoğrafçıları, çatışmaların merkezinden çok uzak hem de çok uzak karargahlarda “Operasyon yakından izleniyor!” hissi verecek pozları es geçerler mi?
Giyim-kuşam, üstüne yakışanı denk getirme, her giydiğine dikkat etme hususi bir beceri. Bir kaç gün önce Sayın Cumhurbaşkanı’nın üzerine giydirilen kamuflaj-kaban pek iyi durmamış. Hatta takma-sakal gibi iğreti durduğu bile söylenebilir. Hepimiz askerlik yaptık. O kamuflaj adamının üzerine zımba gibi oturmalı, değil mi?
Dış dünyada mizah malzemesi olma dışında pek iş beceremeyen Dışişleri Bakanı da, fırsat bu fırsat deyip, yıllar öncesinin askerlik fotoğraflarını bulmuş çıkarmış. Boş vakti çok herhalde. Havuz medyası da “Resimdekini tanıdınız mı?” şirinlikleriyle, Bakan’ı parlatmaya çalışıyor. Sayın Bakan’ın şu an meşgul olduğu işteki iş bilmezliği ta askerlik yıllarına dayanıyor olmalı. Hangi türden askerlik yaptığını bilmiyoruz-paralı, kısa dönem, bakaya v.s- ama, çarşı izni kıyafeti ile kamuflaj arasındaki farkı anlamayacak kadar işi aceleye getirdiği belli.
Yerimiz müsait değil ki, otuz sene öncesine ait bir kaç kareyi şuralara serpiştirsek! Analar ne yiğitler doğururmuş, herkes bir görse! Bu satırların yazarı da bir kaç kamuflaj eskitecek kadar askerlik hatırasına sahip bulunuyor. Yabana atılmasın!
Operasyon başlayalı epey bir zaman oldu. Şimdiye kadar, Hazret’in üzerine -Cumhurbaşkanını kastediyoruz, Bakan, ciddiye alınmayı hak etmiyor- kalıp gibi oturacak, sevenlerini, tabilerini, müritlerini, beslemelerini “Duruşuna, yürüyüşüne kurban olayım. Doğuştan, Başkumandan be birader!” cezbelerine uçuracak bir sipariş neden ihmal edilir ki?
Önce Kudüs, ardından Afrin patlak verince bu hızlı değişim siyaset aktörlerinin de zihnini dağıtmış olabilir. Sayın Cumhurbaşkanı’na biraz Salahaddin-i Eyyübi, biraz Abdülhamit Han Merhum, olmayacak bir şey ama, biraz da Cumhuriyet kurucularından rol eklenince ortaya hilkat garibesi bir portre çıktı. Afrin Operasyonu Karargahında, iğreti kamuflaj içinde “İlk hedefiniz Akdeniz’dir!” görüntüsünün acemiliği her yanından dökülüyordu.
Saray’ın imajından sorumlu olanların “Efendim, burada Gazi gibi durmanız gerekiyor. Abdülhamid Han’ın vesikalık resmi gibi değil!” diyebilme cesareti göstermeleri beklenir. Hiç olmazsa First Lady’nin nazını kullanıp “Efendi, Kudüs’ü konuşmuyoruz, mesele Afrin!” diyebilmesi lazım.
Giyim-kuşam derken, mevcut iktidarın gözünü kan bürümüş meczupları, Afrin’i pek ciddiye almıyorlar herhalde. İkide-bir üzerlerine kefen giyip, herkesten daha mücahit, daha Müslüman, daha fedai görünmekten ayrı bir şehvet duyuyorlardı ama, Afrin’i ıskaladılar.
İşsiz-güçsüz takımının, ceplerine konan dünyalık karşılığında bazen kefen giyip mücahid, beline silah verilip tetikçi ya da şalvar-cübbe giydirilip özel ve netameli işlerde kullanılması her zaman mümkün. Vazife icabı seçilecek kreasyonlar, parayı elinde tutanların keyiflerine kalmış. Konu mankenleri her zaman hazır.
Kamuflaj, askerliği cidden meslek haline getirmiş, ciddi ve vakur karakterler üzerinde yıllar içinde vücudun parçası haline geldiği için, adam olanlar üzerinde gayet heybetli durur. Kefen ise, bir kez giyilince bir daha çıkarılmaz. İkisini de suiistimal edenleri ciddiye almayın. Onlar kendilerini, kürsüye çıkınca adam, kamuflaj ve kefen giyince kahraman zannediyorlar.
Geçtiğimiz on gündür, sınır hattında feda ettiğimiz çiçeği burnunda delikanlılar, kamuflajları içinde şehadete yürüyorlar. İhtimal bir çoğu Pazar İzni kıyafetlerini hiç giyme fırsatı bile bulamamışlardır. Sayın Bakan’a hatırlatmış olalım.
[Kadir Gürcan] 5.2.2018 [Samanyolu Haber]
Şehit cenazelerinde, ağlamaklı kareleri yakalayan Saray fotoğrafçıları, çatışmaların merkezinden çok uzak hem de çok uzak karargahlarda “Operasyon yakından izleniyor!” hissi verecek pozları es geçerler mi?
Giyim-kuşam, üstüne yakışanı denk getirme, her giydiğine dikkat etme hususi bir beceri. Bir kaç gün önce Sayın Cumhurbaşkanı’nın üzerine giydirilen kamuflaj-kaban pek iyi durmamış. Hatta takma-sakal gibi iğreti durduğu bile söylenebilir. Hepimiz askerlik yaptık. O kamuflaj adamının üzerine zımba gibi oturmalı, değil mi?
Dış dünyada mizah malzemesi olma dışında pek iş beceremeyen Dışişleri Bakanı da, fırsat bu fırsat deyip, yıllar öncesinin askerlik fotoğraflarını bulmuş çıkarmış. Boş vakti çok herhalde. Havuz medyası da “Resimdekini tanıdınız mı?” şirinlikleriyle, Bakan’ı parlatmaya çalışıyor. Sayın Bakan’ın şu an meşgul olduğu işteki iş bilmezliği ta askerlik yıllarına dayanıyor olmalı. Hangi türden askerlik yaptığını bilmiyoruz-paralı, kısa dönem, bakaya v.s- ama, çarşı izni kıyafeti ile kamuflaj arasındaki farkı anlamayacak kadar işi aceleye getirdiği belli.
Yerimiz müsait değil ki, otuz sene öncesine ait bir kaç kareyi şuralara serpiştirsek! Analar ne yiğitler doğururmuş, herkes bir görse! Bu satırların yazarı da bir kaç kamuflaj eskitecek kadar askerlik hatırasına sahip bulunuyor. Yabana atılmasın!
Operasyon başlayalı epey bir zaman oldu. Şimdiye kadar, Hazret’in üzerine -Cumhurbaşkanını kastediyoruz, Bakan, ciddiye alınmayı hak etmiyor- kalıp gibi oturacak, sevenlerini, tabilerini, müritlerini, beslemelerini “Duruşuna, yürüyüşüne kurban olayım. Doğuştan, Başkumandan be birader!” cezbelerine uçuracak bir sipariş neden ihmal edilir ki?
Önce Kudüs, ardından Afrin patlak verince bu hızlı değişim siyaset aktörlerinin de zihnini dağıtmış olabilir. Sayın Cumhurbaşkanı’na biraz Salahaddin-i Eyyübi, biraz Abdülhamit Han Merhum, olmayacak bir şey ama, biraz da Cumhuriyet kurucularından rol eklenince ortaya hilkat garibesi bir portre çıktı. Afrin Operasyonu Karargahında, iğreti kamuflaj içinde “İlk hedefiniz Akdeniz’dir!” görüntüsünün acemiliği her yanından dökülüyordu.
Saray’ın imajından sorumlu olanların “Efendim, burada Gazi gibi durmanız gerekiyor. Abdülhamid Han’ın vesikalık resmi gibi değil!” diyebilme cesareti göstermeleri beklenir. Hiç olmazsa First Lady’nin nazını kullanıp “Efendi, Kudüs’ü konuşmuyoruz, mesele Afrin!” diyebilmesi lazım.
Giyim-kuşam derken, mevcut iktidarın gözünü kan bürümüş meczupları, Afrin’i pek ciddiye almıyorlar herhalde. İkide-bir üzerlerine kefen giyip, herkesten daha mücahit, daha Müslüman, daha fedai görünmekten ayrı bir şehvet duyuyorlardı ama, Afrin’i ıskaladılar.
İşsiz-güçsüz takımının, ceplerine konan dünyalık karşılığında bazen kefen giyip mücahid, beline silah verilip tetikçi ya da şalvar-cübbe giydirilip özel ve netameli işlerde kullanılması her zaman mümkün. Vazife icabı seçilecek kreasyonlar, parayı elinde tutanların keyiflerine kalmış. Konu mankenleri her zaman hazır.
Kamuflaj, askerliği cidden meslek haline getirmiş, ciddi ve vakur karakterler üzerinde yıllar içinde vücudun parçası haline geldiği için, adam olanlar üzerinde gayet heybetli durur. Kefen ise, bir kez giyilince bir daha çıkarılmaz. İkisini de suiistimal edenleri ciddiye almayın. Onlar kendilerini, kürsüye çıkınca adam, kamuflaj ve kefen giyince kahraman zannediyorlar.
Geçtiğimiz on gündür, sınır hattında feda ettiğimiz çiçeği burnunda delikanlılar, kamuflajları içinde şehadete yürüyorlar. İhtimal bir çoğu Pazar İzni kıyafetlerini hiç giyme fırsatı bile bulamamışlardır. Sayın Bakan’a hatırlatmış olalım.
[Kadir Gürcan] 5.2.2018 [Samanyolu Haber]
Kötürüm adalet [Aziz Kamil Can]
Dünya Adalet Projesi (WJP) tarafından ülkelerin hukuk sistemlerini değerlendirmek amacıyla hazırlanan Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nin 2017 verileri açıklandı.
Türkiye, “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi”nde (Rule of Law), iki sıra daha gerileyerek 113 ülke arasında 101’inci sırada yer aldı. Türkiye aynı endekste 2014’te 59, 2015’te 80, 2016’da 99’uncu sırada bulunuyordu.
Adındaki “Adalet” kelimesi ile övünen bir iktidar yönetimindeki hukuk sisteminin geldiği acınası durum bu. Muhtemelen gelecek sene birinciliği yakalarız. Çünkü bu endeks değerlendirmesinde en üst mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararlarının da artık tanınmadığı hususu dikkate alınmamıştı.
FELÇ OLMUŞ SİSTEM
Bilindiği gibi AYM’nin 11 Ocak 2018’de Mehmet Altan ve Şahin Alpay ile ilgili verdiği hak ihlali kararlarına İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri uymamışlardı. Yargı hiyerarşisini alt-üst eden bu kararların yankıları hala devam ediyor. Hukukçular, bu kararların, bir yanlışın da ötesinde, “Türkiye’de felç olmuş bir sistemin resmi” olduğu konusunda hemfikirdirler. Artık yürüyemeyen, işleyemeyen, iş yapamayan, kısaca kötürüm olmuş bir adalet ile karşı karşıyayız.
AYM’nin kararına fiilen direnen ilk mahkeme İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi olmuştu. Yerel mahkeme, Zaman gazetesi yazarı Şahin Alpay’ın köşe yazılarını delil olarak göstererek, hakkında “tutuklama tedbiri” ve “basın hürriyetinin engellenmesi”nin gerekçesini, “zorunlu toplumsal ihtiyaç” ve “demokratik toplum düzeninin gerekliliği” olarak ortaya koymuştu.
AYM de, dosya kapsamından söz konusu zorunlu ihtiyaç ve gereklerin neler olduğunun somut olarak ortaya konulmadığını, tek başına bir suç içeriği barındırmayan köşe yazıları haricinde herhangi bir somut delile rastlanmadığını belirterek, bu ihlalinin kaldırılmasına karar vermişti.
Yerel mahkeme ise, AYM’nin bu kararına karşı ilk olarak, “gerekçeyi görmeden karar veremeyeceklerini” daha sonra ise, aşağıdaki gerekçeler sebebiyle söz konusu karara uyulmayacağını dile getirmişti:
-“AYM’nin, yerel mahkemenin yerine geçerek “delil değerlendirmesi” veya “yerindelik denetimi” yapması 6216 sayılı yasanın 49/6 ve 50/1 maddelerine göre mümkün değildir.
-AYM’nin somut delil yok tespiti dikkate alınırsa, sanıkların sadece tahliyesine değil, aynı zamanda beraatlerine de karar vermek gerekir ki AYM’nin dosyanın bu şekilde esasına girmesi “yetki gaspı”dır.
-Dosya, niteliği itibariyle somut delillerin ortaya koyulmasına müsaittir. Ancak bu delillerin ortaya koyulması halinde ise “ihsas-ı rey yasağı” delinmiş olur.”
Yerel mahkemenin bu görüşlerine katılmak mümkün değildir. Nitekim birçok hukukçu da bu gerekçelere iştirak etmedi ve mahkemeyi eleştirdi.
KAVRAM KARMAŞASI
Bir radyo programına katılarak bu durumu değerlendiren eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un da dediği gibi, “Bugün ülkemizde, bir kavram karmaşası vardır.”
Yerindelik denetimi ile ifade edilen husus; bir makamın yetki ve görevi olmadığı halde, kendi sınırlarını aşarak başka bir kurum yerine geçip onun vereceği kararlara müdahale etmesidir. 6216 sayılı kanunda, AYM’ye, hak ihlali durumunda mahkemelerin kararlarını değerlendirme yetki ve görevi verildiği açıktır.
Yerel Mahkeme, kararında “ihsas-ı rey yasağı”na da dayanmış. Ceza hukukunda geçerli olan ilkelerden “İhsas-ı rey yasağı” diye tabir edilen ilke, CMK 24/1’de “hâkimin tarafsızlığını tehlikeye düşürebilecek sebepler” olarak gösterilmiştir. Yargıtay, bu ilke ile ilgili verdiği kararlarında bunu özetle “davaya bakacak olan hâkimin dava hakkındaki kanaatini veya vereceği oy/kararı önceden açıklaması” şeklinde belirtmiştir. (Yargıtay 1.CD 16.04.2008, 1009/3051)
Bu açıklamalar göz önüne alındığında, yerel mahkemenin “elimde somut kanıt var ama vereceğim karar belli olur, gösteremem” şeklindeki gerekçesi hukuki olmaktan uzaktır.
AİHM eski yargıcı Rıza Türmen’in bu yöndeki tespiti önemli: “…Avrupa Konseyi’nde AİHM’e taraf 47 ülke var. Hiçbir devlette hakimler, delilleri gizli tutuyorum dememiştir. Açıklayamıyorsan, öyle bir delil yok demektir. Sadece bu yüzden ihlâl çıkar. Açıklanmayan delilin varsa, dosyada ne olduğunu bilmeden nasıl tutuklamaya itiraz edilecek? Azerbaycan’da Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmayınca, AİHM, Azerbaycan’daki Anayasa Mahkemesi’ni tanımadı ve oradan gelecek başvuruları direkt kabul etti.”
Sami Selçuk; “Sergilenen tablo hukuka aykırılığı da geçmiş, artık suça dönüşmüştür. Yerel mahkemenin AYM kararına direnme yetkisi yoktur… Buradaki durum, yanlışın da ötesinde, kamu görevlisinin özgürlüğü haksız olarak kısıtlaması nedeniyle işlediği nitelikli bir suçu gösterir. Yerel mahkeme, yargıcın görevi olan yansızlıktan uzaklaşmış, öfkeyle yaklaşmış ve duygularına yenik düşmüştür… AYM’nin kararı, Anayasanın 148. maddesine göre bağlayıcıdır ve herkes uymak zorundadır… AYM’nin kararını, bir yargı kararında eleştiremezsiniz, bunu yaparsanız tam olarak yetki aşımında bulunmuş olursunuz” demektedir.
ERSAN ŞEN’İN YANILGISI
Burada yeri gelmişken Ersan Şen’in, ihlal kararının duyulmasından sonra yaptığı bir açıklamasına da iştirak etmediğimizi belirtmek isteriz. Şen, AYM’nin kuruluş kanunun ve içtüzüğü gereğince, yerel mahkemelerin hak ihlali ile ilgili karar vermek için gerekçeli kararı görmek istemesi doğrudur demişti.
Ancak söz konusu kanuni düzenlemeler, AYM norm denetim kararlarının gerekçeli olarak yayınlanabileceğini ifade etmekte, bireysel başvurularda, özellikle de hak ihlallerinin ortadan kaldırılması için böyle bir gerekliliğe gerek yoktur.
Yine Şen, mahkemece AYM kararı yorumlanıp reddedilirken, gerekçenin, başvurucuların “şüpheli” ve “sanık” pozisyonlarına bağlı olarak kurulabileceğini kabul etmiştir. Yani başvurucular Altan ve Alpay, AYM’ye başvurduklarında şüpheli durumunda iken karar tarihinde sanık durumuna geçmişlerdi. Bu nedenle yerel mahkeme AYM kararına direnebilirdi. Bu görüşün ne AİHS ne de Anaysa hükümleri bağlamında bir dayanağı yoktur. Bir kişi polis tarafından özgürlüğünden yoksun kılındığı andan tahliyesine kadar geçen tüm aşama boyunca (mahkumiyet hariç) pozisyonu aynıdır. Durumu şüpheli ve sanık diye bölünemez.
Şu ana kadar AİHM, AYM ve hükümetin kurduğu OHAL Komisyonu’nu işaret ederek, etkili iç hukuk yollarının tüketilmediğinden bahisle başvuruları geri çevirmişti.
OHAL Komisyonu’nun açıklamalarında mağduriyetlerin devam ettiği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Son kararlar ile AYM’nin etkisizliği de artık aşikâr oldu. AİHM yaklaşımının sadece iş yükü kaygısından ibaret olduğu bir gerçek ise de, Türkiye’de hukuk sisteminin kalmadığını bu kez de yerel mahkemeler ispat etmiş olduğundan, umarız AİHM, artık sorumluluğunun farkına varır ve Türkiye iç hukuk sistemini etkisiz olarak değerlendirerek tüm mağduriyetleri kabul eder.
[Aziz Kamil Can] 5.2.2018 [TR724]
Türkiye, “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi”nde (Rule of Law), iki sıra daha gerileyerek 113 ülke arasında 101’inci sırada yer aldı. Türkiye aynı endekste 2014’te 59, 2015’te 80, 2016’da 99’uncu sırada bulunuyordu.
Adındaki “Adalet” kelimesi ile övünen bir iktidar yönetimindeki hukuk sisteminin geldiği acınası durum bu. Muhtemelen gelecek sene birinciliği yakalarız. Çünkü bu endeks değerlendirmesinde en üst mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararlarının da artık tanınmadığı hususu dikkate alınmamıştı.
FELÇ OLMUŞ SİSTEM
Bilindiği gibi AYM’nin 11 Ocak 2018’de Mehmet Altan ve Şahin Alpay ile ilgili verdiği hak ihlali kararlarına İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri uymamışlardı. Yargı hiyerarşisini alt-üst eden bu kararların yankıları hala devam ediyor. Hukukçular, bu kararların, bir yanlışın da ötesinde, “Türkiye’de felç olmuş bir sistemin resmi” olduğu konusunda hemfikirdirler. Artık yürüyemeyen, işleyemeyen, iş yapamayan, kısaca kötürüm olmuş bir adalet ile karşı karşıyayız.
AYM’nin kararına fiilen direnen ilk mahkeme İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi olmuştu. Yerel mahkeme, Zaman gazetesi yazarı Şahin Alpay’ın köşe yazılarını delil olarak göstererek, hakkında “tutuklama tedbiri” ve “basın hürriyetinin engellenmesi”nin gerekçesini, “zorunlu toplumsal ihtiyaç” ve “demokratik toplum düzeninin gerekliliği” olarak ortaya koymuştu.
AYM de, dosya kapsamından söz konusu zorunlu ihtiyaç ve gereklerin neler olduğunun somut olarak ortaya konulmadığını, tek başına bir suç içeriği barındırmayan köşe yazıları haricinde herhangi bir somut delile rastlanmadığını belirterek, bu ihlalinin kaldırılmasına karar vermişti.
Yerel mahkeme ise, AYM’nin bu kararına karşı ilk olarak, “gerekçeyi görmeden karar veremeyeceklerini” daha sonra ise, aşağıdaki gerekçeler sebebiyle söz konusu karara uyulmayacağını dile getirmişti:
-“AYM’nin, yerel mahkemenin yerine geçerek “delil değerlendirmesi” veya “yerindelik denetimi” yapması 6216 sayılı yasanın 49/6 ve 50/1 maddelerine göre mümkün değildir.
-AYM’nin somut delil yok tespiti dikkate alınırsa, sanıkların sadece tahliyesine değil, aynı zamanda beraatlerine de karar vermek gerekir ki AYM’nin dosyanın bu şekilde esasına girmesi “yetki gaspı”dır.
-Dosya, niteliği itibariyle somut delillerin ortaya koyulmasına müsaittir. Ancak bu delillerin ortaya koyulması halinde ise “ihsas-ı rey yasağı” delinmiş olur.”
Yerel mahkemenin bu görüşlerine katılmak mümkün değildir. Nitekim birçok hukukçu da bu gerekçelere iştirak etmedi ve mahkemeyi eleştirdi.
KAVRAM KARMAŞASI
Bir radyo programına katılarak bu durumu değerlendiren eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un da dediği gibi, “Bugün ülkemizde, bir kavram karmaşası vardır.”
Yerindelik denetimi ile ifade edilen husus; bir makamın yetki ve görevi olmadığı halde, kendi sınırlarını aşarak başka bir kurum yerine geçip onun vereceği kararlara müdahale etmesidir. 6216 sayılı kanunda, AYM’ye, hak ihlali durumunda mahkemelerin kararlarını değerlendirme yetki ve görevi verildiği açıktır.
Yerel Mahkeme, kararında “ihsas-ı rey yasağı”na da dayanmış. Ceza hukukunda geçerli olan ilkelerden “İhsas-ı rey yasağı” diye tabir edilen ilke, CMK 24/1’de “hâkimin tarafsızlığını tehlikeye düşürebilecek sebepler” olarak gösterilmiştir. Yargıtay, bu ilke ile ilgili verdiği kararlarında bunu özetle “davaya bakacak olan hâkimin dava hakkındaki kanaatini veya vereceği oy/kararı önceden açıklaması” şeklinde belirtmiştir. (Yargıtay 1.CD 16.04.2008, 1009/3051)
Bu açıklamalar göz önüne alındığında, yerel mahkemenin “elimde somut kanıt var ama vereceğim karar belli olur, gösteremem” şeklindeki gerekçesi hukuki olmaktan uzaktır.
AİHM eski yargıcı Rıza Türmen’in bu yöndeki tespiti önemli: “…Avrupa Konseyi’nde AİHM’e taraf 47 ülke var. Hiçbir devlette hakimler, delilleri gizli tutuyorum dememiştir. Açıklayamıyorsan, öyle bir delil yok demektir. Sadece bu yüzden ihlâl çıkar. Açıklanmayan delilin varsa, dosyada ne olduğunu bilmeden nasıl tutuklamaya itiraz edilecek? Azerbaycan’da Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmayınca, AİHM, Azerbaycan’daki Anayasa Mahkemesi’ni tanımadı ve oradan gelecek başvuruları direkt kabul etti.”
Sami Selçuk; “Sergilenen tablo hukuka aykırılığı da geçmiş, artık suça dönüşmüştür. Yerel mahkemenin AYM kararına direnme yetkisi yoktur… Buradaki durum, yanlışın da ötesinde, kamu görevlisinin özgürlüğü haksız olarak kısıtlaması nedeniyle işlediği nitelikli bir suçu gösterir. Yerel mahkeme, yargıcın görevi olan yansızlıktan uzaklaşmış, öfkeyle yaklaşmış ve duygularına yenik düşmüştür… AYM’nin kararı, Anayasanın 148. maddesine göre bağlayıcıdır ve herkes uymak zorundadır… AYM’nin kararını, bir yargı kararında eleştiremezsiniz, bunu yaparsanız tam olarak yetki aşımında bulunmuş olursunuz” demektedir.
ERSAN ŞEN’İN YANILGISI
Burada yeri gelmişken Ersan Şen’in, ihlal kararının duyulmasından sonra yaptığı bir açıklamasına da iştirak etmediğimizi belirtmek isteriz. Şen, AYM’nin kuruluş kanunun ve içtüzüğü gereğince, yerel mahkemelerin hak ihlali ile ilgili karar vermek için gerekçeli kararı görmek istemesi doğrudur demişti.
Ancak söz konusu kanuni düzenlemeler, AYM norm denetim kararlarının gerekçeli olarak yayınlanabileceğini ifade etmekte, bireysel başvurularda, özellikle de hak ihlallerinin ortadan kaldırılması için böyle bir gerekliliğe gerek yoktur.
Yine Şen, mahkemece AYM kararı yorumlanıp reddedilirken, gerekçenin, başvurucuların “şüpheli” ve “sanık” pozisyonlarına bağlı olarak kurulabileceğini kabul etmiştir. Yani başvurucular Altan ve Alpay, AYM’ye başvurduklarında şüpheli durumunda iken karar tarihinde sanık durumuna geçmişlerdi. Bu nedenle yerel mahkeme AYM kararına direnebilirdi. Bu görüşün ne AİHS ne de Anaysa hükümleri bağlamında bir dayanağı yoktur. Bir kişi polis tarafından özgürlüğünden yoksun kılındığı andan tahliyesine kadar geçen tüm aşama boyunca (mahkumiyet hariç) pozisyonu aynıdır. Durumu şüpheli ve sanık diye bölünemez.
Şu ana kadar AİHM, AYM ve hükümetin kurduğu OHAL Komisyonu’nu işaret ederek, etkili iç hukuk yollarının tüketilmediğinden bahisle başvuruları geri çevirmişti.
OHAL Komisyonu’nun açıklamalarında mağduriyetlerin devam ettiği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Son kararlar ile AYM’nin etkisizliği de artık aşikâr oldu. AİHM yaklaşımının sadece iş yükü kaygısından ibaret olduğu bir gerçek ise de, Türkiye’de hukuk sisteminin kalmadığını bu kez de yerel mahkemeler ispat etmiş olduğundan, umarız AİHM, artık sorumluluğunun farkına varır ve Türkiye iç hukuk sistemini etkisiz olarak değerlendirerek tüm mağduriyetleri kabul eder.
[Aziz Kamil Can] 5.2.2018 [TR724]
Afrin, Türkiye’nin ‘Kuveyt İşgali’ olabilir [Mahmut Akpınar]
Saddam yönetimindeki Irak Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etti. İşgalin Saddam açısından birkaç gerekçesi vardı:
Saddam’ı asıl harekete geçiren neden ise Kuveyt’in işgaline ABD’nin ses çıkarmayacağı yönünde aldığı bilgiydi. Saddam, dönemin Bağdat ABD büyükelçisi Glapsie’nin, “Araplar arası işlerde taraf olmayız” sözü üzerine Kuveyt’e girmeye karar verdi.
Saddam’ın Kuveyt’e girmesiyle birlikte kanaatimizce hala devam eden Büyük Ortadoğu Projesinin icrasına başlandı. Saddam’ın Kuveyt’e girişi Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi için start düğmesi oldu.
O dönemde de bugünkü gibi ABD’de Cumhuriyetçiler iktidardaydı. Baba Bush başkanlığında bir batı koalisyonu oluşturuldu. İşgalin tanınmayacağı, buna göz yumulamayacağı söylendi. Ardından BM’den karar çıkarıldı, Irak’a ambargo uygulandı. Batılı güçlerin ve bazı Ortadoğu ülkelerinin katkısıyla (Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan dahil) Saddam güçlerine karşı Çöl Kalkanı Opersyonu başlatıldı. ABD bu operasyonla dünyaya şov yaparak gücünü ve caydırıcılığını gösterdi. Kısa sürede Saddam Kuveyt’ten çekilmek zorunda kaldı. Ama operasyon bununla bitmedi. Irak’ta güneyde Şiiler kuzeyde Kürtler ayaklandılar ve Sadam’a karşı savaşmaya başladılar. Saddam bu ayaklanmaları kimyasal silahlar dahil hertürlü illegal yöntemle bastırmaya çalıştı. Ölümler, göçler, dramlar yaşandı. Ardından ABD Türkiye’nin de katkılarıyla 36. Paralelin üstünde Kürtleri korumak için uçuşa kapalı bölge oluşturdu. Kuzey Irak’ta defakto Kürt bölgesel yönetim oluştu. Irak merkezi hükümeti zayıfladı. Şiiler güçlediler.
Saddam Kuveyt’e güya toprak genişletmek, kendisine itibar kazanadırmak, zaten Irak’ın olan toprakları almak, petrol kuyularını elde etmek vb sebeplerle girmişti. Ama günün sonunda Irak’ın ekonomisi çöktü, ordusu yenildi, toplumu parçalandı. Saddam’ın karizması çizildi. Ülke fiilen parçalandı. Saddam “kahraman”, “muzaaffer”, “Fatih” olmayı umarken dünyaya rezil oldu ve bir delikte bitecek kötü sonu için çıkamayacağı bir sarmala girdi. “Saddam! Kanım canım sana feda!” diye sokakları inleten yığınlar, yıkılınca Saddam’ın heykelini terlikle döğmeye başladılar.
Sosyal olaylarda birebir aynilik yaşanmaz ama benzerlikler olabilir. Nedense Erdoğan’ın Afrin’e Türk ordusunu sokması bana Saddam’ın Kuveyt’e girmesini hatırlatıyor. Burada da Erdoğan’ın egosu, “Fatih” olma arzusu ve sıkışmışlığı kullanılarak, milletin başarıya açlığı istismar edilerek Türkiye bir batağa çekiliyor diye düşünüyorum. Rusya’nın böyle bir operasyona örtülü onay vermesi ABD büyükelçisinin tutumuna benziyor. Bir önceki yazıda belirttiğimiz üzere Rusya Erdoğan’ı kullanarak NATO’ya, AB’ye hareket çekiyorsa da bu Türkiye’nin boğulmak için çekildiği bir batağa doğru sürüklendiği gerçeğini değiştirmez. Erdoğan, ekonomide siyasette yaşadığı sıkıntılar nedeniyle, kendisini ve ailesini kurtarmak için böyle bir maceraya girmek zorunda olabilir. Anlaşılması zor olan pek çok kesimin böyle bir maceraya istekli davranmasıdır. Toplumun Erdoğan’ın söylemleri arkasından sürüklenmesi ve buradan bir “fetih” çıkacağı gibi bir yanılsama içinde olmasıdır.
Türkiye ve Türk ordusu normal şartlarda Afrin’i alır hatta Fırat’ın doğusuna kadar Suriye’deki alanı kontrol edebilir. Bunda askerî açıdan problem olacağı kanaatinde değiliz. Ancak Afrin-Suriye operasyonunun Türkiye için ABD’nin Vietnamına, Saddamın Kuveyt’ine dönmesi için yeterince sebep var:
Umarız bu operasyon uzun sürmez ve sivillere, Kürtlere zarar vermeden, Türkiye’nin sınırlarını güvene alarak ve en az şehitle biter. Ama Erdoğan bu operasyondan ve ondan doğan söylemlerden bir seçim kazanmadan vazgeçmeyeceğe benziyor. Bütün veriler operasyonla kabartılmış milliyetçi-mukaddesatçı hisler üzerine bir baskın-erken seçime uç veriyor. Bütün otoriter kişilikler gibi Erdoğan da savaşla kendi konumunu güçlendirmek, sorgulanmasını bitirmek, muhalifleri sindirmek istiyor.
Ancak eğer süre uzarsa ve TSK orada bir batağa saplanırsa tıpkı Saddam’ın Kuveyt’ten çekilmekle kurtulamadığı gibi Türkiye de Afrin’den çıkmakla bu sarmaldan kurtulamayacaktır. Savaş Türkiye’ye, sınırlar içine taşınacaktır. Bunun üzerine Erdoğan baskıyı, şiddeti artıracak Kürtlere kitlesel kırım yapmaktan çekinmeyecektir. Eğer tablo buraya gelirse Kuveyt benzerliği oluşabilir. BM devreye girebilir, Türkiye’ye ambargo uygulanır. Sivil Kürtlerin haklarını korumak için BM Güvenlik Konseyi bazı kararlar alabilir. Güneydoğu’da uçuşa yasak bölgeler ilan edilebilir ve ülke fiilen bölünebilir.
Afrin operasyonu başlayalı daha 2 hafta oldu. TSK’nın ne başarı elde ettiği tartılır ama pek çok şehit verildi. Ve dünya kamuoyu hızla Türkiye’nin aleyhine konum alıyor.
Afrin’in, Suriye’nin Türkiye için bir batak haline gelmesi, bölünmesine giden bir süreç olması uzak ihtimal değil!
[Mahmut Akpınar] 5.2.208 [TR724]
- Kuveyt suni bir devletti ve zaten Irak’ın bir parçasıydı; geri alınmalıydı.
- Kuveyt’te bulunan petrol kuyuları Irak altındaki petrolleri çekiyordu ve bu nedenle Irak’a petrolden pay vermeliydi.
- Kuvet Irak İran savaşında Saddam’a destek olmak için borç para vermişti ve bunları geri istiyordu. Saddam ise “ben sizin için savaşatım” diyerek vermek istemiyordu.
Saddam’ı asıl harekete geçiren neden ise Kuveyt’in işgaline ABD’nin ses çıkarmayacağı yönünde aldığı bilgiydi. Saddam, dönemin Bağdat ABD büyükelçisi Glapsie’nin, “Araplar arası işlerde taraf olmayız” sözü üzerine Kuveyt’e girmeye karar verdi.
Saddam’ın Kuveyt’e girmesiyle birlikte kanaatimizce hala devam eden Büyük Ortadoğu Projesinin icrasına başlandı. Saddam’ın Kuveyt’e girişi Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi için start düğmesi oldu.
O dönemde de bugünkü gibi ABD’de Cumhuriyetçiler iktidardaydı. Baba Bush başkanlığında bir batı koalisyonu oluşturuldu. İşgalin tanınmayacağı, buna göz yumulamayacağı söylendi. Ardından BM’den karar çıkarıldı, Irak’a ambargo uygulandı. Batılı güçlerin ve bazı Ortadoğu ülkelerinin katkısıyla (Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan dahil) Saddam güçlerine karşı Çöl Kalkanı Opersyonu başlatıldı. ABD bu operasyonla dünyaya şov yaparak gücünü ve caydırıcılığını gösterdi. Kısa sürede Saddam Kuveyt’ten çekilmek zorunda kaldı. Ama operasyon bununla bitmedi. Irak’ta güneyde Şiiler kuzeyde Kürtler ayaklandılar ve Sadam’a karşı savaşmaya başladılar. Saddam bu ayaklanmaları kimyasal silahlar dahil hertürlü illegal yöntemle bastırmaya çalıştı. Ölümler, göçler, dramlar yaşandı. Ardından ABD Türkiye’nin de katkılarıyla 36. Paralelin üstünde Kürtleri korumak için uçuşa kapalı bölge oluşturdu. Kuzey Irak’ta defakto Kürt bölgesel yönetim oluştu. Irak merkezi hükümeti zayıfladı. Şiiler güçlediler.
Saddam Kuveyt’e güya toprak genişletmek, kendisine itibar kazanadırmak, zaten Irak’ın olan toprakları almak, petrol kuyularını elde etmek vb sebeplerle girmişti. Ama günün sonunda Irak’ın ekonomisi çöktü, ordusu yenildi, toplumu parçalandı. Saddam’ın karizması çizildi. Ülke fiilen parçalandı. Saddam “kahraman”, “muzaaffer”, “Fatih” olmayı umarken dünyaya rezil oldu ve bir delikte bitecek kötü sonu için çıkamayacağı bir sarmala girdi. “Saddam! Kanım canım sana feda!” diye sokakları inleten yığınlar, yıkılınca Saddam’ın heykelini terlikle döğmeye başladılar.
Sosyal olaylarda birebir aynilik yaşanmaz ama benzerlikler olabilir. Nedense Erdoğan’ın Afrin’e Türk ordusunu sokması bana Saddam’ın Kuveyt’e girmesini hatırlatıyor. Burada da Erdoğan’ın egosu, “Fatih” olma arzusu ve sıkışmışlığı kullanılarak, milletin başarıya açlığı istismar edilerek Türkiye bir batağa çekiliyor diye düşünüyorum. Rusya’nın böyle bir operasyona örtülü onay vermesi ABD büyükelçisinin tutumuna benziyor. Bir önceki yazıda belirttiğimiz üzere Rusya Erdoğan’ı kullanarak NATO’ya, AB’ye hareket çekiyorsa da bu Türkiye’nin boğulmak için çekildiği bir batağa doğru sürüklendiği gerçeğini değiştirmez. Erdoğan, ekonomide siyasette yaşadığı sıkıntılar nedeniyle, kendisini ve ailesini kurtarmak için böyle bir maceraya girmek zorunda olabilir. Anlaşılması zor olan pek çok kesimin böyle bir maceraya istekli davranmasıdır. Toplumun Erdoğan’ın söylemleri arkasından sürüklenmesi ve buradan bir “fetih” çıkacağı gibi bir yanılsama içinde olmasıdır.
Türkiye ve Türk ordusu normal şartlarda Afrin’i alır hatta Fırat’ın doğusuna kadar Suriye’deki alanı kontrol edebilir. Bunda askerî açıdan problem olacağı kanaatinde değiliz. Ancak Afrin-Suriye operasyonunun Türkiye için ABD’nin Vietnamına, Saddamın Kuveyt’ine dönmesi için yeterince sebep var:
- TSK 15 Temmuz gerekçesi ile kurmay kapasitesini %60 oranında kaybetti. Üst düzey ve tecrübeli komutanlarının tamamına yakını tasfiye edildi. Suni ve şişirme terfiller oldu, kifayetsiz insanlar öne çıktı.
- Kuveyt’te olduğu gibi buradada Türkiye’ye karşı giderek yükselen bir UA kamuoyu var. Bir süre sonra Rusya dahil herkes Türkiye’yi “işgalci” görecektir. BM dahil uluslalarası kurumlar harekete geçeceklerdir.
- Türkiye’nin ekonomisi uzun süreli bir savaşı yürütecek, buna dayanacak durumda değildir.
- Suriye 50’den fazla silahlı grubun bulunduğu, global ve bölgesel aktörlerin alanda etkin olduğu, kontrolü çok zor bir alan ve TSK burada tutunmaya çalışacak. Pekâlâ pek çok unsur satın alınarak, manipüle edilerek Mehmetçiğe karşı kullanılabilir ve pek çok şehit verilebilir. Bir süre sonra Suriye (Eski Yemen gibi) Anadolu’ya sürekli şehitlerin geldiği bir batağa dönüşebilir
- Türkiye PKK’ya karşı 40 yıldır kendi topraklarında ve egemenlik alanında ciddi başarı elde edemedi. Bir başka ülkede ve dünyanın desteklediği, eline etkili silahlar verdiği, belki teknolojik-istihbarî imkanlar tanıdığı PKK’ya karşı TSK ciddi hasar alabilir. Aslan kediye boğdurulabilir.
- Suriye’de, Afrin’de yapılan operasyon dünyada ve Kürtlerin çoğunda “Kürtlere karşı bir savaş” olarak algılanıyor. Bu operasyon eğer uzarsa PKK bunu Suriye ile sınırlı tutmayacak Güneydoğu’ya hatta tüm Türkiye’ye yayacaktır.
- İçerde sürekli pompalanan Kürt düşmanlığı nedeniyle ulusalcılar, milliyetçiler, bazı Kemalistler Erdoğan’a hayranlık besliyor, destek oluyorsa da Kürtlerin ülkeye aidiyeti iyice zayıflamaktadır. İç barış ve toplumsal bütünlük atomize edilmektedir.
- ÖSO gibi şaibeli ve yamalı bohça bir örgütü ortak olarak seçmek ve üstelik ona övgüler yağdırmak ondan kaynaklanan bütün insan hakları ihlallerine, zulümlere, cinayetlere ortak olmak anlamına gelecektir. Zaten üzerinde “teröre destek veren ülke” şaibesi bulunan Türkiye Afrin operasyonu sonrası işgal, insan hakları ihlalleri, sivil ölümleri gibi konularda dünyada çok sıkıntıya girecektir.
- NATO’nun ve AB’nin karşı çıktığı böyle bir operasyonun uzatılması hem NATO hem de AB ile köprülerin atılmasına, demokrasiden bütünüyle kopuşa neden olacak. Türkiye içine kapanmış bir Ortadoğu diktatörlüğü olacaktır.
Umarız bu operasyon uzun sürmez ve sivillere, Kürtlere zarar vermeden, Türkiye’nin sınırlarını güvene alarak ve en az şehitle biter. Ama Erdoğan bu operasyondan ve ondan doğan söylemlerden bir seçim kazanmadan vazgeçmeyeceğe benziyor. Bütün veriler operasyonla kabartılmış milliyetçi-mukaddesatçı hisler üzerine bir baskın-erken seçime uç veriyor. Bütün otoriter kişilikler gibi Erdoğan da savaşla kendi konumunu güçlendirmek, sorgulanmasını bitirmek, muhalifleri sindirmek istiyor.
Ancak eğer süre uzarsa ve TSK orada bir batağa saplanırsa tıpkı Saddam’ın Kuveyt’ten çekilmekle kurtulamadığı gibi Türkiye de Afrin’den çıkmakla bu sarmaldan kurtulamayacaktır. Savaş Türkiye’ye, sınırlar içine taşınacaktır. Bunun üzerine Erdoğan baskıyı, şiddeti artıracak Kürtlere kitlesel kırım yapmaktan çekinmeyecektir. Eğer tablo buraya gelirse Kuveyt benzerliği oluşabilir. BM devreye girebilir, Türkiye’ye ambargo uygulanır. Sivil Kürtlerin haklarını korumak için BM Güvenlik Konseyi bazı kararlar alabilir. Güneydoğu’da uçuşa yasak bölgeler ilan edilebilir ve ülke fiilen bölünebilir.
Afrin operasyonu başlayalı daha 2 hafta oldu. TSK’nın ne başarı elde ettiği tartılır ama pek çok şehit verildi. Ve dünya kamuoyu hızla Türkiye’nin aleyhine konum alıyor.
Afrin’in, Suriye’nin Türkiye için bir batak haline gelmesi, bölünmesine giden bir süreç olması uzak ihtimal değil!
[Mahmut Akpınar] 5.2.208 [TR724]
‘Köpekleşme!’ [Erkam Tufan Aytav]
Hukuk ve yargının köpekleşmesinden kim sorumlu sizce?
Bir süre önce iktidarın gizli/açık ortağı Doğu Perinçek bir TV programında ‘hukuk siyasetin köpeğidir’ diyerek bu cümleyi gündeme taşımıştı.
Yazımın girişinde dile getirdiğim sorunun bir ön kabulü dayattığının farkındayım.
Ama hukukun, yargının özellikle günümüz Türkiye’sinde siyasetin ‘köpeği’ olduğu konusu da tartışma götürmez bir gerçek.
Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın gazeteci Mehmet Baransu’nun gözaltına alınması hakkında internete düşen ses kaydındaki sözleri bu gerçeğin en sembolik ifadesidir.
17/25 Aralık Hırsızlık ve Rüşvet Operasyonu’ndan sonra Efkan Ala, İstanbul Valisi Mutlu’ya “Mahkeme kararına gerek yok, kapısını kırın alın o adamı, biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız” diyebilmişti.
Bu ifade hukukun AKP’nin köpeği olmasına iyi bir örnektir.
Ancak AKP Türkiye’sinde yaşanan sadece hukukun “köpekleşmesi” değil. Yargının da siyasetin “köpeği” haline gelmesi söz konusu.
AKP Türkiye’sinde yasama yani TBMM, Erdoğan’ın emrinde olduğu gibi Yargı da onun emrinde.
Günümüzde yargı mensuplarının, Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkacak bir emre karşı koyabilmeleri asla mümkün değil.
Tutukla denince tutuklayan, hapset denince hapseden, serbest bırak denince de serbest bırakan bir yargı var.
Bunun da en sembolik ifadesi, Anayasa Başkanı Zühtü Arslan’ın Erdoğan karşısında 90 derece açı ile eğildiği fotoğraf.
Şimdi gelelim AKP Türkiye’sinde yargının ‘köpekleşmesi’ sorununa. (Burada ‘köpekleşme’ ifadesinin bana ait olmadığını Perinçek’ten ödünç aldığımı tekrarlamama gerek yok sanırım.)
Bu ‘köpekleşme’ sürecinde en büyük günah kime ait sizce?
En büyük günah emir baş üstüne diyen yargı mensuplarının mı?
Yoksa emri veren siyasi iradenin mi?
Ya da meslek örgütlerinin mi?
Bence hiçbiri değil.
En büyük günah yargının ‘köpekleşme’ sürecine sesini çıkarmayan halka aittir.
Haber yaptı diye gazetecilerin, burs verdi diye esnafın, fakir öğrenciler için kermes yaptı diye ev hanımlarının, doğum yapan kadınların, 80 yaşındaki insanların, hapse girmesine sesini çıkarmayan ya da alkışlayan halktır en büyük günahkâr.
Bu süreç elbette bir gün bitecek. AKP bütün yaptıklarının hesabını verecek.
Yargı mensupları da yapılan zulümlerin uygulayıcısı olarak hesap verecek.
Eminim o gün geldiğinde adalet karşısında hesaba çekilecek olan yargı mensuplarının kendilerini savunma açısından söyleyecekleri olacak.
Siyasetin emredici, tehditkâr gücü karşısında o gün, ‘köpekleşmeden’ başka yapabilecekleri bir şeyin kalmadığını söyleyecekler belki de.
Asıl suçlunun siyasetin bu tutumu karşısında kendilerine arka çıkmayan, yalnız bırakan halk olduğunu söyleyecekler.
Bu söyleyeceklerinin bir mantığı olsa da, bu savunma onları da kurtarmayacak.
Her birinin isimleri adalet tarihinin utanç sayfalarına kaydedilecek.
[Erkam Tufan Aytav] 5.2.2018 [TR724]
Bir süre önce iktidarın gizli/açık ortağı Doğu Perinçek bir TV programında ‘hukuk siyasetin köpeğidir’ diyerek bu cümleyi gündeme taşımıştı.
Yazımın girişinde dile getirdiğim sorunun bir ön kabulü dayattığının farkındayım.
Ama hukukun, yargının özellikle günümüz Türkiye’sinde siyasetin ‘köpeği’ olduğu konusu da tartışma götürmez bir gerçek.
Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın gazeteci Mehmet Baransu’nun gözaltına alınması hakkında internete düşen ses kaydındaki sözleri bu gerçeğin en sembolik ifadesidir.
17/25 Aralık Hırsızlık ve Rüşvet Operasyonu’ndan sonra Efkan Ala, İstanbul Valisi Mutlu’ya “Mahkeme kararına gerek yok, kapısını kırın alın o adamı, biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız” diyebilmişti.
Bu ifade hukukun AKP’nin köpeği olmasına iyi bir örnektir.
Ancak AKP Türkiye’sinde yaşanan sadece hukukun “köpekleşmesi” değil. Yargının da siyasetin “köpeği” haline gelmesi söz konusu.
AKP Türkiye’sinde yasama yani TBMM, Erdoğan’ın emrinde olduğu gibi Yargı da onun emrinde.
Günümüzde yargı mensuplarının, Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkacak bir emre karşı koyabilmeleri asla mümkün değil.
Tutukla denince tutuklayan, hapset denince hapseden, serbest bırak denince de serbest bırakan bir yargı var.
Bunun da en sembolik ifadesi, Anayasa Başkanı Zühtü Arslan’ın Erdoğan karşısında 90 derece açı ile eğildiği fotoğraf.
Şimdi gelelim AKP Türkiye’sinde yargının ‘köpekleşmesi’ sorununa. (Burada ‘köpekleşme’ ifadesinin bana ait olmadığını Perinçek’ten ödünç aldığımı tekrarlamama gerek yok sanırım.)
Bu ‘köpekleşme’ sürecinde en büyük günah kime ait sizce?
En büyük günah emir baş üstüne diyen yargı mensuplarının mı?
Yoksa emri veren siyasi iradenin mi?
Ya da meslek örgütlerinin mi?
Bence hiçbiri değil.
En büyük günah yargının ‘köpekleşme’ sürecine sesini çıkarmayan halka aittir.
Haber yaptı diye gazetecilerin, burs verdi diye esnafın, fakir öğrenciler için kermes yaptı diye ev hanımlarının, doğum yapan kadınların, 80 yaşındaki insanların, hapse girmesine sesini çıkarmayan ya da alkışlayan halktır en büyük günahkâr.
Bu süreç elbette bir gün bitecek. AKP bütün yaptıklarının hesabını verecek.
Yargı mensupları da yapılan zulümlerin uygulayıcısı olarak hesap verecek.
Eminim o gün geldiğinde adalet karşısında hesaba çekilecek olan yargı mensuplarının kendilerini savunma açısından söyleyecekleri olacak.
Siyasetin emredici, tehditkâr gücü karşısında o gün, ‘köpekleşmeden’ başka yapabilecekleri bir şeyin kalmadığını söyleyecekler belki de.
Asıl suçlunun siyasetin bu tutumu karşısında kendilerine arka çıkmayan, yalnız bırakan halk olduğunu söyleyecekler.
Bu söyleyeceklerinin bir mantığı olsa da, bu savunma onları da kurtarmayacak.
Her birinin isimleri adalet tarihinin utanç sayfalarına kaydedilecek.
[Erkam Tufan Aytav] 5.2.2018 [TR724]
Yüreğin varsa o zaman efelenecektin! [Ekrem Dumanlı]
Şimdilerde Kaçak Saray’a danışmanlık yapan ama bir dönem laikçiliği elden bırakmayan birisi, 20 sene önce Boston’a gelmişti. Laf lafı açıyor, 28 Şubat’ın haksız uygulamaları dile getiriliyordu. Dinleyicilerden biri, “Yabancılar Türkiye’de yaşananlara bir anlam veremiyor; keşke siyasetin içinden birileri gelse de olayların perde arkasını ve gerginliğin sebebini buralarda anlatsa…” demişti. Şimdilerin ateşli danışmanı, “Yahu bizimkilerin üslubu o kadar kötü ki en haklı olduğumuz konularda bile haksız duruma düşeriz” demiş sonra da canlı bir kıyasta bulunmuştu: “Görmüyor musunuz, Amerikalılar en azılı düşmanlarından bile bahsederken sayın demeyi ihmal etmiyor. Bizimkilerde üslup yok ki; ha bire hakaret ediyorlar birbirlerine…”
Haklıydı.
Yargıtay Başsavcısı sıfatını taşıyan bir adam (Vural Savaş), bir partinin kapatılması için hazırladığı iddianameyi anlatırken “vampir, habis ur, kan emici vampirler” gibi ifadeler kullanabiliyordu. Medyanın da siyasetin de dili bozulmuştu. Ne var ki siyasetin başındaki öncüler hala belli bir nezaket sınırında duruyor, üslupsuz yaklaşımların sokağa kadar inmesine izin vermiyordu.
20 sene önce devlet ve medya imkânları kullanılarak aşağılanan siyasal İslamcılardı. İrtica odağı olmak, gerici eylemlerde bulunmak gibi klasik ithamların ötesine geçilmişti. Siyasal İslamcılığı temsil edenler, onca çirkin lafa rağmen üsluplarını belli bir çerçevede tutmaya gayret ediyor; bu ezilmiş halleriyle sempati kazanıyorlardı…
Ya şimdi!
Mazlum ve mağdur mevkiinden kalkıp İktidar koltuğuna kurulunca, gecekondulardan çıkıp saraylarda yaşamaya başlayınca durum değişti. Son günlerde sarf edilen laflar, mazideki mütevazı söylemle şimdiki kibir dolu duruş arasındaki uçurumu ele veriyor.
“Ulan” diye başlıyor söze AKP Genel Başkanı Erdoğan. “Be ahlaksız” diye devam ediyor, hızını alamamış olsa gerek ki “Be hain” demeyi ihmal etmiyor. Öfke selinden nasibini almayan yok “Sanatçı olsan ne yazar” deyip bir salvo da sanat camiasına atarken muhalefeti hiç es geçmiyor.
Şu sıralar MHP Genel Başkanı Bahçeli sağlı sollu saldırılardan sıyrılmış görünüyor. Bir zamanlar “Çocuksuz” lafından başlayıp en ağır hakaretlere maruz kalmıştı Devlet Bey. O günlerde cevabı çok sertti ama “Önce Bilal’i teslim et” stratejisinden geri dönen Devlet Bey artık ‘Kaçak Saray’ın arka bahçesinde şınav çekmekte…
Listenin başında CHP ve lideri var. “Ulan” diye kükreyerek CHP saflarına dalıyor Reis. Ardından başkaları… O kadar ki Dışişleri Bakanı unvanını taşıyan Mevlüt Çavuşoğlu, CHP milletvekili Öztürk Yılmaz’ın eski Musul konsolosu olmasını gündeme getiriyor ve diyor ki “Sen benim memurumdun!”
Haydaaa!
Ne demek şimdi bu?
Kastedilen şu olsa gerek: “Sen eskiden konsolosken ben senin patronundum.” Zannedersin ki bakan, eskiden aile şirketinde çalışan bir kişiyi azarlıyor. “Benim işçim, benim köylüm, benim bakanım, benim milletim” gibi her kesimi kendine doğrudan bağlayan Reis üslubu, alt kadrolara böyle yansıyor demek ki. Oysa bahsettiği kişi bir şahsın değil devletin memurudur…
Hakaret bir kere başladı mı, fezlekeler de yağmur gibi yağıyor.
Kural şu: Reis birine efelendi mi, mesajı alan savcılar derhal bir fezleke düzenleyip hedefe konulan kişiye hapishane yollarını gösteriveriyor. Tıpkı HDP lideri Demirtaş ve çok sayıda milletvekili gibi… Sıranın kendine geleceğini hesaplayamayan ve dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet diye CHP’de ilk kurban partinin genel başkan yardımcısı Enis Berberoğlu oldu. Sırada başkaları da var.
Ne yazık ki iktidar mensuplarının üslup bozukluğunu mertlik ve cesurlukla karıştıran; hatta bu külhanbeyi ağzını taklit etmekle bir yere varacağını sanan geniş bir kitle var Türkiye’de. Onlara göre Reis’in bu tarzı doğal bir kendini ifade biçimi. İşte tam bu noktada şu soru geliyor gündeme: Reis bu pervasız dili parti kurulduğunda da kullanıyor muydu? Mesela siyasi rakiplerine, yargıya, medyaya “ulan hainler” diye hitap edebiliyor muydu? Partisini kapatmaya teşebbüs edenlere aynen bu günkü gibi hakaretamiz laflarla yüklenebiliyor muydu? Gece yarısı yayınladığı bildiriyle, cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğrudan müdahale eden Genelkurmay’a aynı külhanbeyi ağzıyla cevap yetiştirebiliyor muydu? Sorular sorular… Yüzlerce örneği olan sorular. O günkü dut yemiş bülbüller bugün kartalmış gibi davranmıyor mu?
Cesaret denilen meziyet, bütün erkleri (ipleri) eline geçirdikten sonra ona buna kükremede değil; zayıfken, haksızlığa maruz kalmışken, hakkını ararken sergilediğin davranışta gizlidir. Güçsüzken mütevazi bir dil seçip iktidara geldiğinde herkese saldırmanın, hakaret etmenin cesaretle, faziletle, devlet adamlığı ile ilgisi olamaz.
Siyasetin dili kirlendi ve herkesi kirletti.
Hiçbir dönemde bu kadar üslup bozukluğu yaşanmamıştı. Demirel’in, Ecevit’in, Erbakan’ın, Baykal’ın, Erdal İnönü’nün, Çiller’in, Gül’ün hiçbir zaman bugünkülerin nezaketsizliğine, meyhane ağzını siyasete taşıdığına şahit olmadı Türkiye. Nezaketten, nezahetten, zarafetten uzak, saldırgan ve kutuplaştırıcı dil, halkı da hiddet ve şiddete davet ediyor. Ve ilginçtir, siyasetteki bu saldırgan dili toplum kanıksadı. Kimse yadırgamıyor artık bu kaba saba yaklaşımları.
Yazının başında 20 yıl önceki siyasilerin üslubundan rahatsızlık duyduğunu söyleyen Saray Danışmanı ne mi yapıyor?
Ne yapsın, avuçlarının içi şişecek şekilde Reis’in hakaretlerini alkışlıyor.
O günkü siyasetçilerin bugünküne göre çok kibar kaldığını çoktan unutmuş; o da maaşını aldığı adamlar gibi arada bir etrafına ayar veriyor, efeleniyor.
Kime mi?
Bazen ABD’ye verip veriştiriyor, onları savaşla tehdit ediyor: Bazen de muhalefeti kalbinden vuracak (!) salvolar sergiliyor.
E böyle bir ortamda liberal maskeli adamdan demokrat bir tutum sergilemesi de beklenemez ki…
[Ekrem Dumanlı] 5.2.2018 [TR724]
Haklıydı.
Yargıtay Başsavcısı sıfatını taşıyan bir adam (Vural Savaş), bir partinin kapatılması için hazırladığı iddianameyi anlatırken “vampir, habis ur, kan emici vampirler” gibi ifadeler kullanabiliyordu. Medyanın da siyasetin de dili bozulmuştu. Ne var ki siyasetin başındaki öncüler hala belli bir nezaket sınırında duruyor, üslupsuz yaklaşımların sokağa kadar inmesine izin vermiyordu.
20 sene önce devlet ve medya imkânları kullanılarak aşağılanan siyasal İslamcılardı. İrtica odağı olmak, gerici eylemlerde bulunmak gibi klasik ithamların ötesine geçilmişti. Siyasal İslamcılığı temsil edenler, onca çirkin lafa rağmen üsluplarını belli bir çerçevede tutmaya gayret ediyor; bu ezilmiş halleriyle sempati kazanıyorlardı…
Ya şimdi!
Mazlum ve mağdur mevkiinden kalkıp İktidar koltuğuna kurulunca, gecekondulardan çıkıp saraylarda yaşamaya başlayınca durum değişti. Son günlerde sarf edilen laflar, mazideki mütevazı söylemle şimdiki kibir dolu duruş arasındaki uçurumu ele veriyor.
“Ulan” diye başlıyor söze AKP Genel Başkanı Erdoğan. “Be ahlaksız” diye devam ediyor, hızını alamamış olsa gerek ki “Be hain” demeyi ihmal etmiyor. Öfke selinden nasibini almayan yok “Sanatçı olsan ne yazar” deyip bir salvo da sanat camiasına atarken muhalefeti hiç es geçmiyor.
Şu sıralar MHP Genel Başkanı Bahçeli sağlı sollu saldırılardan sıyrılmış görünüyor. Bir zamanlar “Çocuksuz” lafından başlayıp en ağır hakaretlere maruz kalmıştı Devlet Bey. O günlerde cevabı çok sertti ama “Önce Bilal’i teslim et” stratejisinden geri dönen Devlet Bey artık ‘Kaçak Saray’ın arka bahçesinde şınav çekmekte…
Listenin başında CHP ve lideri var. “Ulan” diye kükreyerek CHP saflarına dalıyor Reis. Ardından başkaları… O kadar ki Dışişleri Bakanı unvanını taşıyan Mevlüt Çavuşoğlu, CHP milletvekili Öztürk Yılmaz’ın eski Musul konsolosu olmasını gündeme getiriyor ve diyor ki “Sen benim memurumdun!”
Haydaaa!
Ne demek şimdi bu?
Kastedilen şu olsa gerek: “Sen eskiden konsolosken ben senin patronundum.” Zannedersin ki bakan, eskiden aile şirketinde çalışan bir kişiyi azarlıyor. “Benim işçim, benim köylüm, benim bakanım, benim milletim” gibi her kesimi kendine doğrudan bağlayan Reis üslubu, alt kadrolara böyle yansıyor demek ki. Oysa bahsettiği kişi bir şahsın değil devletin memurudur…
Hakaret bir kere başladı mı, fezlekeler de yağmur gibi yağıyor.
Kural şu: Reis birine efelendi mi, mesajı alan savcılar derhal bir fezleke düzenleyip hedefe konulan kişiye hapishane yollarını gösteriveriyor. Tıpkı HDP lideri Demirtaş ve çok sayıda milletvekili gibi… Sıranın kendine geleceğini hesaplayamayan ve dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet diye CHP’de ilk kurban partinin genel başkan yardımcısı Enis Berberoğlu oldu. Sırada başkaları da var.
Ne yazık ki iktidar mensuplarının üslup bozukluğunu mertlik ve cesurlukla karıştıran; hatta bu külhanbeyi ağzını taklit etmekle bir yere varacağını sanan geniş bir kitle var Türkiye’de. Onlara göre Reis’in bu tarzı doğal bir kendini ifade biçimi. İşte tam bu noktada şu soru geliyor gündeme: Reis bu pervasız dili parti kurulduğunda da kullanıyor muydu? Mesela siyasi rakiplerine, yargıya, medyaya “ulan hainler” diye hitap edebiliyor muydu? Partisini kapatmaya teşebbüs edenlere aynen bu günkü gibi hakaretamiz laflarla yüklenebiliyor muydu? Gece yarısı yayınladığı bildiriyle, cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğrudan müdahale eden Genelkurmay’a aynı külhanbeyi ağzıyla cevap yetiştirebiliyor muydu? Sorular sorular… Yüzlerce örneği olan sorular. O günkü dut yemiş bülbüller bugün kartalmış gibi davranmıyor mu?
Cesaret denilen meziyet, bütün erkleri (ipleri) eline geçirdikten sonra ona buna kükremede değil; zayıfken, haksızlığa maruz kalmışken, hakkını ararken sergilediğin davranışta gizlidir. Güçsüzken mütevazi bir dil seçip iktidara geldiğinde herkese saldırmanın, hakaret etmenin cesaretle, faziletle, devlet adamlığı ile ilgisi olamaz.
Siyasetin dili kirlendi ve herkesi kirletti.
Hiçbir dönemde bu kadar üslup bozukluğu yaşanmamıştı. Demirel’in, Ecevit’in, Erbakan’ın, Baykal’ın, Erdal İnönü’nün, Çiller’in, Gül’ün hiçbir zaman bugünkülerin nezaketsizliğine, meyhane ağzını siyasete taşıdığına şahit olmadı Türkiye. Nezaketten, nezahetten, zarafetten uzak, saldırgan ve kutuplaştırıcı dil, halkı da hiddet ve şiddete davet ediyor. Ve ilginçtir, siyasetteki bu saldırgan dili toplum kanıksadı. Kimse yadırgamıyor artık bu kaba saba yaklaşımları.
Yazının başında 20 yıl önceki siyasilerin üslubundan rahatsızlık duyduğunu söyleyen Saray Danışmanı ne mi yapıyor?
Ne yapsın, avuçlarının içi şişecek şekilde Reis’in hakaretlerini alkışlıyor.
O günkü siyasetçilerin bugünküne göre çok kibar kaldığını çoktan unutmuş; o da maaşını aldığı adamlar gibi arada bir etrafına ayar veriyor, efeleniyor.
Kime mi?
Bazen ABD’ye verip veriştiriyor, onları savaşla tehdit ediyor: Bazen de muhalefeti kalbinden vuracak (!) salvolar sergiliyor.
E böyle bir ortamda liberal maskeli adamdan demokrat bir tutum sergilemesi de beklenemez ki…
[Ekrem Dumanlı] 5.2.2018 [TR724]
Kendi kendine yetemeyen Türkiye [Semih Ardıç]
İlkokulda öğretmenimiz üzerine basa basa söylerdi: “Türkiye dünyada kendi kendine yeten 7 memleketten biridir.” Cümlenin hakikatteki karşılığı birebir böyle olmasa da Türkiye en azından tarım ve hayvancılıkta bugünkü kadar dışa bağımlı değildi.
Yerli malı haftasında okullar tarım ürünlerinin teşhir edildiği, sıra sıra ikramların lezzet testinin yapıldığı büyük bir fuar alanına dönüşüyordu. O vakitler Konya tahıl ambarıydı. Çukurova’da pamuğa ‘beyaz altın’ diyorlardı. Fransız peyniri, Kars kaşarının semtine yaklaşamazdı.
‘SİZİN ORANIN NESİ MEŞHUR?’ DİYE BİR SÖZ VARDI
Her yöre tarım ve hayvancılıkta adeta birbiriyle yarışıyordu. Kırkağaç kavunu, Alaşehir çekirdeksiz üzümü, Aydın inciri, Osmancık pirinci, Giresun fındığı, Antep fıstığı, Antalya domatesi, Bursa şeftalisi, Maraş biberi, İspir fasülyesi, Niğde patatesi, Beypazarı havucu, Adana karpuzu, Malatya kayısısı, Ayvalık zeytinyağı, Amasya elması, Kayseri pastırması, Afyon sucuğu…
Bereketli toprakların çalışkan insanlarının yetiştirdiği ürünlerin listesi uzayıp gidiyordu. Yeni tanışan iki kişi birbirine ‘Sizin oranın nesi meşhur?’ diye sual ederdi. O vakitler nüfusun yüzde 35’i rençber, besici ya da çiftçi idi. Geçimini topraktan temin edebiliyordu insanlar.
TARIM ALANLARI İMARA AÇILDI
Devirler değişti. Köyden şehre göç hızlandı. 2017 sonu itibarıyla nüfusun sadece yüzde 8’si köylerde ikamet ediyor. Tarım alanları imara açıldı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara geldiği 2002 senesinde 26 milyon 579 bin hektar alanda ziraat yapılıyordu. AKP’nin 16 senelik devr-i iktidarında tarım alanları 2 milyon 816 bin hektar azaldı, 23 milyon 763 bin hektara düştü.
Türkiye nüfusu 81 milyona ulaşırken, çiftçi sayısı geriledi. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Çiftçi Kayıt Sistemi’nde kayıtlı kişi sayısı 2002’de 2 milyon 588 bin 666 iken, 2016 sonunda bu sayı yüzde 12,5’lik düşüşle 2 milyon 267 bin 176’ya indi.
EKİM ALANI DARALDI, FİYATLAR FIRLADI
Buğday ekim alanı 2006 yılında 8 milyon 490 bin hektarken, 2016 senesinde yüzde 9,7 düşerek 7 milyon 672 bin hektara düştü. Belli aralıklarla fiyat artış rekorları kıran patatesin ekim alanı 10 yılda yüzde 7,9, kuru fasülyenin yüzde 30,3, arpanın yüzde 25, mercimeğin yüzde 40,6, soğanın yüzde 9,1 azaldı. Haliyle talebi karşılamak için ithalat hızlandı.
2002 yılından günümüze gübre fiyatları yüzde 252,7 arttı. Çiftçinin en önemli maliyetini oluşturan mazot fiyatları da sert yükseldi. 2002’de litresi 94 kuruş olan mazot 5 lira 12 kuruşa kadar yükselmiş durumda.
SAMAN İTHAL EDİYORUZ, ÇÜNKÜ…
Tarım Bakanlığı verilerine göre, mera alanlarının büyüklüğü 2016’da yüzde 50,2 düşüşle 10 milyon 811 bin 817 hektara düştü. Meralardaki daralma hayvancılıkta yem açığına sebebiyet verdi. Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Alt Birliği’nin hazırladığı çalışmaya göre 2016 yılı itibarıyla Türkiye’nin yaklaşık 14 ile 15 milyon ton arasında kaba yem açığı bulunuyor.
Yem bitkilerinin ekim alanlarının tarla arazisi içindeki oranı Almanya’da yüzde 37, Hollanda’da yüzde 31, Fransa’da yüzde 26. Buna mukabil yem bitkisi ekim alanlarının payı Türkiye’de ise yüzde 7’nin altına düştü. Bulgaristan’dan niçin saman ithal edildiğinin cevabı yukarıdaki rakamlarda saklı. Meraları da ovalar gibi ranta kurban ettik.
İTHALAT BEDAVA OLMADIĞINA GÖRE
Hayvan yemi, canlı hayvan, kırmızı et ithalatının senelik maliyeti 1 milyar dolardan fazla. Mercimekten kuru fasülyeye onlarca ürün artık ithal ediliyor. Hükûmet geçenlerde Sırbistan’dan lop et, Sudan’dan zeytinyağı ithal edeceğini açıkladı. Hem ‘enflasyonu gıda zamları artırıyor’ diyorlar hem de sadece ithalatı çare olarak takdim ediyorlar.
Çiftçi para kazanamıyor, amma velakin sebze-meyve el yakıyor. Ne hikmetse komisyoncu düzeni yıkılamadı. Domates tarlada 50 kuruş, tezgâhta 3,5 TL. Kıymetli araziler muhafaza edilemediği gibi mevcut küçük işletmelerin artan maliyetlerin üstesinden gelmesini sağlayacak mekanizma kurulamadı.
KÖYLÜ TOPRAKTAN GEÇİNEBİLMELİ
Köydeki insana kömür-makarna yardımı yapmakla, doğrudan gelir desteği vermekle gıdada dışa bağımlılık azalmaz. Popülizm yüzünden ziraî destek ile sosyal yardım karıştırılıyor.
Küçük işletme sahibi, dar ve sabit gelirli olan çiftçiye verilen para, üretime matuf verilmiyor. Bir şekilde harcanabilir gelirini artırmak için sosyal yardım yapılıyor. Onun da sebebi malum: Oyları artırmanın en kestirme yolu balık vermek. Balık tutmasını öğretmek hem emek hem de vakit istiyor. Diğer tarafta on binlerce çiftçinin traktörü borcunu ödeyemediği için bankaların elinde rehin. AKP’nin tarım siyaseti de iflas etmiştir.
OVALARIN ÜZERİNE BETON DÖKÜLDÜ
Bursa, Bolu ve Düzce gibi güzelim ovaları imara açıldığı ve bereketli toprakların üzerine beton döküldüğü için üç-beş sene içinde arz, yani üretim azalacak. Gıdada dışa bağımlılık katlanacak. Hal-i hazırda 18 milyar doları bulan tarım ürünleri ithalatı 20-25 milyara dolara ulaşacak. Petrol ve doğalgaz ithalatının yarısı kadar tarım ithalatı yapılacak.
Türkiye tarım ve hayvancılığı ihmal etmenin bedelini ödüyor. Almanya, Fransa ve ABD gibi en gelişmiş kapitalist ekonomilerde bile tarım devlet tarafından planlanır ve desteklenir. Zira gıda ile beslenme ve sağlık arasında doğrudan bir münasebet vardır. Devletler nezdinde gıda güvenliği en az sınır güvenliği kadar stratejik bir iştir.
GIDA FİYATLARI YÜZDE 16 ARTTI
Petrolde dışa bağımlılıktan daha vahim neticeleri olabilir gıda açığının. Döviz yükseldiğinde ithal ettiğiniz kırmızı etin ya da herhangi bir mamulün fiyatı da yükselir. Enflasyonu kontrol altına almak daha zor olur. Nitekim o kadar ithalata rağmen gıda fiyatları yüzde 16 arttı.
Demek ki ithalatla gıdada ucuzluk mümkün olmuyormuş. Helal ve hijyen bahsinde iktidar üzerine düşen vazifeyi ifa ediyordur diye o fasla girmedim. Herhalde Müslümanlara ‘haram’ et yedirmiyorlardır.
Kendi kendine yeten Türkiye’den kendine yetmeyen Türkiye’ye geldik.
Hayaldi, AKP’nin rantiyeciliği sayesinde hakikat oldu.
[Semih Ardıç] 5.2.2018 [TR724]
Yerli malı haftasında okullar tarım ürünlerinin teşhir edildiği, sıra sıra ikramların lezzet testinin yapıldığı büyük bir fuar alanına dönüşüyordu. O vakitler Konya tahıl ambarıydı. Çukurova’da pamuğa ‘beyaz altın’ diyorlardı. Fransız peyniri, Kars kaşarının semtine yaklaşamazdı.
‘SİZİN ORANIN NESİ MEŞHUR?’ DİYE BİR SÖZ VARDI
Her yöre tarım ve hayvancılıkta adeta birbiriyle yarışıyordu. Kırkağaç kavunu, Alaşehir çekirdeksiz üzümü, Aydın inciri, Osmancık pirinci, Giresun fındığı, Antep fıstığı, Antalya domatesi, Bursa şeftalisi, Maraş biberi, İspir fasülyesi, Niğde patatesi, Beypazarı havucu, Adana karpuzu, Malatya kayısısı, Ayvalık zeytinyağı, Amasya elması, Kayseri pastırması, Afyon sucuğu…
Bereketli toprakların çalışkan insanlarının yetiştirdiği ürünlerin listesi uzayıp gidiyordu. Yeni tanışan iki kişi birbirine ‘Sizin oranın nesi meşhur?’ diye sual ederdi. O vakitler nüfusun yüzde 35’i rençber, besici ya da çiftçi idi. Geçimini topraktan temin edebiliyordu insanlar.
TARIM ALANLARI İMARA AÇILDI
Devirler değişti. Köyden şehre göç hızlandı. 2017 sonu itibarıyla nüfusun sadece yüzde 8’si köylerde ikamet ediyor. Tarım alanları imara açıldı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara geldiği 2002 senesinde 26 milyon 579 bin hektar alanda ziraat yapılıyordu. AKP’nin 16 senelik devr-i iktidarında tarım alanları 2 milyon 816 bin hektar azaldı, 23 milyon 763 bin hektara düştü.
Türkiye nüfusu 81 milyona ulaşırken, çiftçi sayısı geriledi. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Çiftçi Kayıt Sistemi’nde kayıtlı kişi sayısı 2002’de 2 milyon 588 bin 666 iken, 2016 sonunda bu sayı yüzde 12,5’lik düşüşle 2 milyon 267 bin 176’ya indi.
EKİM ALANI DARALDI, FİYATLAR FIRLADI
Buğday ekim alanı 2006 yılında 8 milyon 490 bin hektarken, 2016 senesinde yüzde 9,7 düşerek 7 milyon 672 bin hektara düştü. Belli aralıklarla fiyat artış rekorları kıran patatesin ekim alanı 10 yılda yüzde 7,9, kuru fasülyenin yüzde 30,3, arpanın yüzde 25, mercimeğin yüzde 40,6, soğanın yüzde 9,1 azaldı. Haliyle talebi karşılamak için ithalat hızlandı.
2002 yılından günümüze gübre fiyatları yüzde 252,7 arttı. Çiftçinin en önemli maliyetini oluşturan mazot fiyatları da sert yükseldi. 2002’de litresi 94 kuruş olan mazot 5 lira 12 kuruşa kadar yükselmiş durumda.
SAMAN İTHAL EDİYORUZ, ÇÜNKÜ…
Tarım Bakanlığı verilerine göre, mera alanlarının büyüklüğü 2016’da yüzde 50,2 düşüşle 10 milyon 811 bin 817 hektara düştü. Meralardaki daralma hayvancılıkta yem açığına sebebiyet verdi. Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Alt Birliği’nin hazırladığı çalışmaya göre 2016 yılı itibarıyla Türkiye’nin yaklaşık 14 ile 15 milyon ton arasında kaba yem açığı bulunuyor.
Yem bitkilerinin ekim alanlarının tarla arazisi içindeki oranı Almanya’da yüzde 37, Hollanda’da yüzde 31, Fransa’da yüzde 26. Buna mukabil yem bitkisi ekim alanlarının payı Türkiye’de ise yüzde 7’nin altına düştü. Bulgaristan’dan niçin saman ithal edildiğinin cevabı yukarıdaki rakamlarda saklı. Meraları da ovalar gibi ranta kurban ettik.
İTHALAT BEDAVA OLMADIĞINA GÖRE
Hayvan yemi, canlı hayvan, kırmızı et ithalatının senelik maliyeti 1 milyar dolardan fazla. Mercimekten kuru fasülyeye onlarca ürün artık ithal ediliyor. Hükûmet geçenlerde Sırbistan’dan lop et, Sudan’dan zeytinyağı ithal edeceğini açıkladı. Hem ‘enflasyonu gıda zamları artırıyor’ diyorlar hem de sadece ithalatı çare olarak takdim ediyorlar.
Çiftçi para kazanamıyor, amma velakin sebze-meyve el yakıyor. Ne hikmetse komisyoncu düzeni yıkılamadı. Domates tarlada 50 kuruş, tezgâhta 3,5 TL. Kıymetli araziler muhafaza edilemediği gibi mevcut küçük işletmelerin artan maliyetlerin üstesinden gelmesini sağlayacak mekanizma kurulamadı.
KÖYLÜ TOPRAKTAN GEÇİNEBİLMELİ
Köydeki insana kömür-makarna yardımı yapmakla, doğrudan gelir desteği vermekle gıdada dışa bağımlılık azalmaz. Popülizm yüzünden ziraî destek ile sosyal yardım karıştırılıyor.
Küçük işletme sahibi, dar ve sabit gelirli olan çiftçiye verilen para, üretime matuf verilmiyor. Bir şekilde harcanabilir gelirini artırmak için sosyal yardım yapılıyor. Onun da sebebi malum: Oyları artırmanın en kestirme yolu balık vermek. Balık tutmasını öğretmek hem emek hem de vakit istiyor. Diğer tarafta on binlerce çiftçinin traktörü borcunu ödeyemediği için bankaların elinde rehin. AKP’nin tarım siyaseti de iflas etmiştir.
OVALARIN ÜZERİNE BETON DÖKÜLDÜ
Bursa, Bolu ve Düzce gibi güzelim ovaları imara açıldığı ve bereketli toprakların üzerine beton döküldüğü için üç-beş sene içinde arz, yani üretim azalacak. Gıdada dışa bağımlılık katlanacak. Hal-i hazırda 18 milyar doları bulan tarım ürünleri ithalatı 20-25 milyara dolara ulaşacak. Petrol ve doğalgaz ithalatının yarısı kadar tarım ithalatı yapılacak.
Türkiye tarım ve hayvancılığı ihmal etmenin bedelini ödüyor. Almanya, Fransa ve ABD gibi en gelişmiş kapitalist ekonomilerde bile tarım devlet tarafından planlanır ve desteklenir. Zira gıda ile beslenme ve sağlık arasında doğrudan bir münasebet vardır. Devletler nezdinde gıda güvenliği en az sınır güvenliği kadar stratejik bir iştir.
GIDA FİYATLARI YÜZDE 16 ARTTI
Petrolde dışa bağımlılıktan daha vahim neticeleri olabilir gıda açığının. Döviz yükseldiğinde ithal ettiğiniz kırmızı etin ya da herhangi bir mamulün fiyatı da yükselir. Enflasyonu kontrol altına almak daha zor olur. Nitekim o kadar ithalata rağmen gıda fiyatları yüzde 16 arttı.
Demek ki ithalatla gıdada ucuzluk mümkün olmuyormuş. Helal ve hijyen bahsinde iktidar üzerine düşen vazifeyi ifa ediyordur diye o fasla girmedim. Herhalde Müslümanlara ‘haram’ et yedirmiyorlardır.
Kendi kendine yeten Türkiye’den kendine yetmeyen Türkiye’ye geldik.
Hayaldi, AKP’nin rantiyeciliği sayesinde hakikat oldu.
[Semih Ardıç] 5.2.2018 [TR724]
Amaaan! Ne gereği var? [Hakan Zafer]
Biri hem dindar olduğunu iddia ediyor hem de bezginse, onu anlamak zor. Yıpratıcı ve de yorucu. Ellerinde tesir gücü yüksek silahları oluyor. Dil koparanından, kalp hafriyatçısına türlü şekilde geliyorlar. “Bitmiştir, kalmamıştır artık” deme lüksünüz de yok. Bir yerlerden çıkıp yine geliyorlar.
Bu bezginlik, iki tür arayışı sonlandırıyor. Bunu yaparken de inancın iki masum aracını kullanıyor: Kutsallık ve güven.
Bilgi Arayışını Sonlandıran Kutsallık
Hakikatten yana temelsiz, sırf karşıyı ikna adına sunulan bilgilerin, kutsalla yan yana getirilmeye çalışılan anlatımların, bilgi arayışını sonlandırdığını düşünüyorum.
Hürriyet zamanlarında katıldığım, kutsal sayılan mekânlara iki geziden aklımda kalan önemli bir noktayı vurgulayarak örneklendireyim. Farklı iki dinin kutsalı olarak birinde akarsu, diğerinde bir kaya parçasını görmeye gittim. İnananlarına, kâinatın yaratılışındaki ilk maddenin ne olduğu bilgisi verilirken biri o akan suyu, diğeri ise meşhur kaya parçasını tarif ediyor. Armut ağıza düşmüş bile. İnananlarının yerinde kim olsa bir daha kâinatın yaratılışına dair herhangi bir bilimsel çabanın peşine düşmez.
Pekâlâ din/kutsal, bilgi arayışını sonlandırır mı?
Akla gelen sorunun özelde İslam üzerinden cevabı nettir: Asla!
Al-i İmran suresinin 191. ayetinde, dikkatli ve özenli bir hayat için her durumda Allah’ı hatırında tutan kimselerin, yaratılış hakkındaki derin, dönüştürücü düşüncelerinden sonra ağızlarından bir cümle dökülür. Ayetin içinde insana ait bu cümlesinin aynıyla geçmesi, kutsalın bilgi arayışını sonlandırmadığını ve bu çabanın Allah’ın takdirini kazandığını gösterir.
Kuran’da, sebep – sonuç ilişkisi kursun istenen insanın dikkatine sunulan sebep ifadelerine sıklıkla yer verilir. Belki düşünürler, belki aklederler, belki ibret alırlar, belki inanırlar…
Arayışı süreç olarak anlatan ifadeler de nettir. Aklını kullananlar, düşünenler, ibret alanlar, gerçeğe ikna olacaklar, inanacaklar, varlığın özündeki hakikati arayanlar…
Kutsalın bırakın engellemeyi, yönlendirmesine rağmen, halâ mı düşünmezler, ibret almazlar, akletmezler, tedbir almazlar gibi sonuç ifadelerinden de insandan bekleneni, üzerine düşen çabayı göstermediğini anlıyoruz.
Allah, kimi yerde insanın ulaşamayacağı kadar küçük, uzak ve zor olandan kimi yerde de gözünün önündeki büyük, görünür, yakın ve kolay olandan misaller veriyor. Hayattan da ölümden de; ruhtan da eşyadan da bahsediyor. İnsanın, duygularına, duyularına, düşüncelerine seslenerek çok yönlü arayışın içine davet ediyor.
Düşünen, akleden bireyden bahsettiği gibi toplumların da akledip, derin derin düşünebileceklerini vurguluyor.
Bütün bunlara rağmen sahada uyumsuz dindarlık pratiğiyle karşı karşıyayız. Müslümanlar bilime, edebiyata, sanata yatırım yapmadıkları için yüz yıllardır bilgiyle aralarında açılan geniş mesafe, suiistimalci durgun su sinekleriyle doluyor.
Bir dünya görüşü etrafında gerçekleştirmenin bence mahsuru yok ama yalın anlamda bile öğrenci okutmak, burs vermek, okul açmak, öğretmenlik yapmak, kitap yazmak, vs. suç oluyor ve bu “suçlardan” yargılananlar dindarlık iddiasında bulunan otoritelerden müebbet(!) cezalar alabiliyor ve bu yozluğa gece gündüz demeden alkış tutuluyorsa Allah’ını seven defansa gelsin.
Hakikat Arayışını Sonlandıran Güven
Fazla veya yersiz güven de hakikat arayışını sonlandırabilir.
Yer işgal eden ehliyetsiz kimselere duyulan güven, henüz onlara işi düşmemiş kimselerin arayışını sonlandırır. İş düştüğünde ancak anlaşılan liyakatsizlik, beklenmeyen gerginliklere zemin oluşturur.
hakikat arayışını sonlandırarak gerçeğin peşini bırakabiliriz.
Güvenmek, bir başarıdır ama yersiz, zamansız ve yanlış tarafa güvenin beraberinde getirdiği bezginlikle, dertler uzun ömürlü, problemler çözümsüz, beklentiler karşılıksız hale gelir.
Son Söz
Hannah Arendt’in şu sözü, demek istediklerimi kısmen özetliyor:
“Bugünün aman vermez şartlarından kaçarak halâ bakirliğini koruyan bir geçmişe sığınma çabalarının hepsi boştur.”
[Hakan Zafer] 5.2.2018 [TR724]
Bu bezginlik, iki tür arayışı sonlandırıyor. Bunu yaparken de inancın iki masum aracını kullanıyor: Kutsallık ve güven.
Bilgi Arayışını Sonlandıran Kutsallık
Hakikatten yana temelsiz, sırf karşıyı ikna adına sunulan bilgilerin, kutsalla yan yana getirilmeye çalışılan anlatımların, bilgi arayışını sonlandırdığını düşünüyorum.
Hürriyet zamanlarında katıldığım, kutsal sayılan mekânlara iki geziden aklımda kalan önemli bir noktayı vurgulayarak örneklendireyim. Farklı iki dinin kutsalı olarak birinde akarsu, diğerinde bir kaya parçasını görmeye gittim. İnananlarına, kâinatın yaratılışındaki ilk maddenin ne olduğu bilgisi verilirken biri o akan suyu, diğeri ise meşhur kaya parçasını tarif ediyor. Armut ağıza düşmüş bile. İnananlarının yerinde kim olsa bir daha kâinatın yaratılışına dair herhangi bir bilimsel çabanın peşine düşmez.
Pekâlâ din/kutsal, bilgi arayışını sonlandırır mı?
Akla gelen sorunun özelde İslam üzerinden cevabı nettir: Asla!
Al-i İmran suresinin 191. ayetinde, dikkatli ve özenli bir hayat için her durumda Allah’ı hatırında tutan kimselerin, yaratılış hakkındaki derin, dönüştürücü düşüncelerinden sonra ağızlarından bir cümle dökülür. Ayetin içinde insana ait bu cümlesinin aynıyla geçmesi, kutsalın bilgi arayışını sonlandırmadığını ve bu çabanın Allah’ın takdirini kazandığını gösterir.
Kuran’da, sebep – sonuç ilişkisi kursun istenen insanın dikkatine sunulan sebep ifadelerine sıklıkla yer verilir. Belki düşünürler, belki aklederler, belki ibret alırlar, belki inanırlar…
Arayışı süreç olarak anlatan ifadeler de nettir. Aklını kullananlar, düşünenler, ibret alanlar, gerçeğe ikna olacaklar, inanacaklar, varlığın özündeki hakikati arayanlar…
Kutsalın bırakın engellemeyi, yönlendirmesine rağmen, halâ mı düşünmezler, ibret almazlar, akletmezler, tedbir almazlar gibi sonuç ifadelerinden de insandan bekleneni, üzerine düşen çabayı göstermediğini anlıyoruz.
Allah, kimi yerde insanın ulaşamayacağı kadar küçük, uzak ve zor olandan kimi yerde de gözünün önündeki büyük, görünür, yakın ve kolay olandan misaller veriyor. Hayattan da ölümden de; ruhtan da eşyadan da bahsediyor. İnsanın, duygularına, duyularına, düşüncelerine seslenerek çok yönlü arayışın içine davet ediyor.
Düşünen, akleden bireyden bahsettiği gibi toplumların da akledip, derin derin düşünebileceklerini vurguluyor.
Bütün bunlara rağmen sahada uyumsuz dindarlık pratiğiyle karşı karşıyayız. Müslümanlar bilime, edebiyata, sanata yatırım yapmadıkları için yüz yıllardır bilgiyle aralarında açılan geniş mesafe, suiistimalci durgun su sinekleriyle doluyor.
Bir dünya görüşü etrafında gerçekleştirmenin bence mahsuru yok ama yalın anlamda bile öğrenci okutmak, burs vermek, okul açmak, öğretmenlik yapmak, kitap yazmak, vs. suç oluyor ve bu “suçlardan” yargılananlar dindarlık iddiasında bulunan otoritelerden müebbet(!) cezalar alabiliyor ve bu yozluğa gece gündüz demeden alkış tutuluyorsa Allah’ını seven defansa gelsin.
Hakikat Arayışını Sonlandıran Güven
Fazla veya yersiz güven de hakikat arayışını sonlandırabilir.
Yer işgal eden ehliyetsiz kimselere duyulan güven, henüz onlara işi düşmemiş kimselerin arayışını sonlandırır. İş düştüğünde ancak anlaşılan liyakatsizlik, beklenmeyen gerginliklere zemin oluşturur.
- İyi bir kişiliğin, yeterli görülen iyiliğin, ibadetin vs. hakikati arayan kişiye verdiği güvenle,
- Yakın zannettiklerimizin, ait oldukları uzaklara güveni artırmasıyla,
- Menfaat kaybı yaşamaktan korkunca elimizdekine güvenmekle,
- Sorumlusu olduğumuz işler zorlaşmasın diye güvenli ve kolay olanı tercihlerimizle
hakikat arayışını sonlandırarak gerçeğin peşini bırakabiliriz.
Güvenmek, bir başarıdır ama yersiz, zamansız ve yanlış tarafa güvenin beraberinde getirdiği bezginlikle, dertler uzun ömürlü, problemler çözümsüz, beklentiler karşılıksız hale gelir.
Son Söz
Hannah Arendt’in şu sözü, demek istediklerimi kısmen özetliyor:
“Bugünün aman vermez şartlarından kaçarak halâ bakirliğini koruyan bir geçmişe sığınma çabalarının hepsi boştur.”
[Hakan Zafer] 5.2.2018 [TR724]
Elon Musk’ın kurduğu okuldaki eğitim sistemi de kendine has!
Elon Musk… O çağımızın inovasyon ve girişimcilik dehası olarak yanınıyor artık. PayPal ve x.com gibi şirketlerin kurucusu, Tesla, SpaceX ve Boring şirketleri ile otomotiv, uzay ve yeraltı ulaşımı alanlarında sektörel oyun kurallarını değiştiren, mucit, yazılım uzmanı, roket tasarımcısı bu milyarder ve vizyoner iş adamı eğitime de el atsa neler olurdu? Peki, çocuklar için bir ilkokul kurduğunu da biliyor muydunuz? Her anlamda ulaşılması güç bu okulun adı ‘Ad Astra’ yani ‘Yıldızlara Doğru’
Beş çocuk babası olan Musk, 2013 yılında kendi çocukları için Los Angeles’da özel bir okul kurdu. Ne var ki, bu okul uzun bir süre boyunca gizli tutuldu ve faaliyetinden kamuoyunun haberi olmadı. ‘Ad Astra’ (Yıldızlara doğru) isimli bu okul için Musk çocuklarını hali hazırda okuttuğu en prestijli okullardan aldı ve eğitimlerine devam etmeleri için onları buraya yerleştirdi.
Okul son derece seçici bir şekilde öğrenci alıyor ve şimdilik yalnızca 30 kadar öğrencisi var. Okulu bulmak bile bir mesele. İnternet sitesi yok, adresi yok, telefonu yok, sosyal medyada herhangi bir varlığı yok. Kabullerin nasıl sağlandığına ilişkin hiçbir bilgi veya form yok ancak seçim aşamasında IQ testi yapıldığı biliniyor.
Okulda kimleirn öğretmenlik yaptığı da gizemler arasında. Bazı bilgilere göre öğretmenler esas mesleği öğretmenlik dahi olmayan bireyler olabiliyor ve bu kişiler Musk tarafından bizzat seçilerek sürekli değişiyor.
Tüm bunlara rağmen Los Angeles’ın en seçkin zenginleri ve elitleri çocuklarını bu okula kaydettirebilmek için adeta savaş veriyor. Var olan öğrencilerin çoğunun SpaceX çalışanlarının çocuğu olduğu ileri sürülüyor.
Geleceğin eğitim sistemi mi?
5 ila 12 yaş arası çocukların bulunduğu okulun en ilginç taraflarından biri sınıfsal seviyelerin olmayışı. Yani kimse 1. sınıf veya 5. sınıfta ayrı şekilde ders görmüyor. Tüm çocuklar birlikte etkileşim içerisinde öğreniyor. Okulda herhangi bir sınav veya not sistemi de bulunmuyor. Derslerde günlük hayat ilişkin pratik ve ahlaki konular çoğunlukla işleniyor. Musk bir röportajında çocuklara mekanik bir cihazın nasıl işlediğini parçalarından değil bütününden başlayarak anlatmanın daha başarılı sonuçlar sağladığını ifade ediyor.
Bussiness Insider dergisinin haberine göre, okulda eleştirel düşünce kazanmaya her şeyden daha çok önem veriliyor ve buna ilişkin egzersizler yapılıyor. (Euronews)
[TR724] 5.2.2018
Beş çocuk babası olan Musk, 2013 yılında kendi çocukları için Los Angeles’da özel bir okul kurdu. Ne var ki, bu okul uzun bir süre boyunca gizli tutuldu ve faaliyetinden kamuoyunun haberi olmadı. ‘Ad Astra’ (Yıldızlara doğru) isimli bu okul için Musk çocuklarını hali hazırda okuttuğu en prestijli okullardan aldı ve eğitimlerine devam etmeleri için onları buraya yerleştirdi.
Okul son derece seçici bir şekilde öğrenci alıyor ve şimdilik yalnızca 30 kadar öğrencisi var. Okulu bulmak bile bir mesele. İnternet sitesi yok, adresi yok, telefonu yok, sosyal medyada herhangi bir varlığı yok. Kabullerin nasıl sağlandığına ilişkin hiçbir bilgi veya form yok ancak seçim aşamasında IQ testi yapıldığı biliniyor.
Okulda kimleirn öğretmenlik yaptığı da gizemler arasında. Bazı bilgilere göre öğretmenler esas mesleği öğretmenlik dahi olmayan bireyler olabiliyor ve bu kişiler Musk tarafından bizzat seçilerek sürekli değişiyor.
Tüm bunlara rağmen Los Angeles’ın en seçkin zenginleri ve elitleri çocuklarını bu okula kaydettirebilmek için adeta savaş veriyor. Var olan öğrencilerin çoğunun SpaceX çalışanlarının çocuğu olduğu ileri sürülüyor.
Geleceğin eğitim sistemi mi?
5 ila 12 yaş arası çocukların bulunduğu okulun en ilginç taraflarından biri sınıfsal seviyelerin olmayışı. Yani kimse 1. sınıf veya 5. sınıfta ayrı şekilde ders görmüyor. Tüm çocuklar birlikte etkileşim içerisinde öğreniyor. Okulda herhangi bir sınav veya not sistemi de bulunmuyor. Derslerde günlük hayat ilişkin pratik ve ahlaki konular çoğunlukla işleniyor. Musk bir röportajında çocuklara mekanik bir cihazın nasıl işlediğini parçalarından değil bütününden başlayarak anlatmanın daha başarılı sonuçlar sağladığını ifade ediyor.
Bussiness Insider dergisinin haberine göre, okulda eleştirel düşünce kazanmaya her şeyden daha çok önem veriliyor ve buna ilişkin egzersizler yapılıyor. (Euronews)
[TR724] 5.2.2018
Basının gazına gelme Cenk Tosun! [Hasan Cücük]
Gerileme dönemi yaşayan Türk futbolu için Cenk Tosun’un Premier Lige transferi umut ışığı olmuştu. Bonusları eklediğimizde Beşiktaş’ın kasasına bu transferden 29 milyon Euro’ya yakın bir para girecek. Kazanan taraf bu transferde Beşiktaş. Türk basını ise gerçeklikten kopuk yorumlar yapıyor. Oysa en büyük zararı bu yorumlarla Cenk Tosun’a veriyorlar.
Everton, Premier Ligin vasat takımlarından biri. Şampiyonluk hedefi olmayan, daha doğrusu şampiyonluk rüyası bile kurmayan bir takım. Manchester takımları City ve United’ın yanı sıra Chelsea, Tottenham, Liverpool ve Arsenal’in şampiyonluk yarışı verdiği Premier Lig’de Everton için başarı ligi ilk 10’da bitirmek olurdu. 26 hafta geride kalırken topladığı 31 puanla ligde 10. sırada bulunuyor.
Cenk Tosun, Süper Lig’in kalburüstü forvetlerinden biriydi. Özellikle son iki sezonda büyük aşama kaydetti. Geçen sezon Beşliktaş’ın bir numaralı santraforu oldu. Bu sezon ligden ziyade Şampiyonlar Ligi’nde takımını sırtlayan isimdi. Adı birçok takımla anıldı. Çin’den 35 milyon Euro’luk teklif geldiğini Başkan Fikret Orman açıkladı, ancak oyuncularının geleceğini düşünerek bu teklifi geri çevirdiklerini söyledi. Sezon başında Crystal Palace’dan gelen teklif ise düşük olduğu için geri çevrilmişti.
Everton, Premier Lig’in zirve takımlarından olmadığı gibi, Cenk Tosun da Ada’ya gelen flaş isimlerden biri değil. Harry Kane, Lukaku, Agüero, Muhammed Salah ve onlarca başka forvet arasında Cenk Tosun’un adı listenin ancak sonlarına doğru yer bulabilir. Hayatın gerçekleri bu şekilde olmasına rağmen biz ıskalamayı seçtik. Daha önce Rüştü Reçber ve Arda Turan’da yaptığımız yanlışın benzerini şimdi Cenk Tosun ile tekrarlıyoruz.
BARCELONA’YA GİDEN İKİ TÜRK VE FUTBOL MEDYASI
Hafızlarımızı biraz tazeleyelim. 2002 Dünya Kupası’na damga vuran Rüştü Reçber, Barcelona’ya transfer olduğunda Türkiye’de basın uçuşa geçmişti. Barcelona’nın yıllardır aradığı kaleciyi bulduğu konuşuluyordu. Normal kurtarışları bile abartılıyordu. Nitekim peş peşe hatalı goller yemeye başlayınca formayı genç isim Victor Valdes’e kaptırdı. Kısa süre içinde önce Rüştü manşetlerden düştü, ardından Barcelona’ya veda edip ülkesine döndü.
Benzer hatayı Arda Turan’la yaptık. 2015’te Barcelona’ya giden Arda Turan’ı adeta Katalan ekibinin yıldızı olacak gibi lanse ettik. Messi, Neymar, Suarez, Iniesta gibi yıldızların yanında Arda’nın esamesi bile okunmazdı ama diğer türlüsü daha çok okutuyordu. Arda, Barcelona ile çıktığı ilk maçta ‘Ben bu takımın oyuncusu değilim’ diye bağırmasına karşılık, maçı anlatan spiker Arda’yı yere göğe sığdıramıyordu. Sonuç malum. Arda Turan, son 6 ayda topa bile dokunmadan Türkiye’nin yolunu tuttu. Spor basınının manşetlerinden çoktan düşmüştü ama magazin basını için uzun süre malzeme oldu.
HENÜZ YORUM YAPMAK İÇİN ÇOK ERKEN
Hatalardan ders almayan bir toplum olduğumuzu Cenk Tosun ile göstermeye devam ediyoruz. Cenk’in hemen Premier Lige damga vuracağı imajı oluşturduk. Daha takımını tanımadan ilk 11’de sahaya çıkmasını büyük başarı olarak lanse ettik. Tottenham-Everton maçını anlatan Türk spiker Cenk Tosun topla her buluştuğunda abartılı cümleler kurdu. Cenk Tosun oyunu 62. dakikada terk ederken, Everton maçı 4-0 kaybediyordu. Cenk Tosun, yine ilk 11’de çıktığı West Bromwich maçında vasat bir oyun ortaya koyup, 69. dakikada oyunu terk ediyordu. Leicester City maçını yedek kulübesinde tamamlarken, 5-1 yenildikleri Arsenal maçında ise oyuna 78. dakikada girdi.
Cenk Tosun şu ana kadar 2’si ilk 11’de olmak üzere 3 maçta sahaya çıktı. Dünyanın en iyi ligine gelmiş bir oyuncu olarak henüz olumlu veya olumsuz yorum yapmak için çok erken. Yıldızlar topluluğu bir ligde Cenk Tosun’un tutunması büyük başarı olacaktır. Türk basınının gazına gelmeyip, futbola iyi konsantre olması lazım. Duygusal davranmaması lazım. Cenk Tosun’un futbol alt yapısını Almanya’da alması ciddi bir avantaj. Daha önce Avrupa’ya transfer olup da tutunamayan oyuncuların hatalarını tekrarlamazsa tıpkı Tugay Kerimoğlu ve Gökdeniz Karadeniz gibi uzun yıllar yurt dışında kariyerini devam ettirir. Yoksa kısa sürede Türkiye’ye geri döner. Türk basınının gündelik gazına gelmeden ve duygusal davranmadan iyi konsantre olup, çok çalışarak formayı kapması gerekir.
[Hasan Cücük] 5.2.2018 [TR724]
Everton, Premier Ligin vasat takımlarından biri. Şampiyonluk hedefi olmayan, daha doğrusu şampiyonluk rüyası bile kurmayan bir takım. Manchester takımları City ve United’ın yanı sıra Chelsea, Tottenham, Liverpool ve Arsenal’in şampiyonluk yarışı verdiği Premier Lig’de Everton için başarı ligi ilk 10’da bitirmek olurdu. 26 hafta geride kalırken topladığı 31 puanla ligde 10. sırada bulunuyor.
Cenk Tosun, Süper Lig’in kalburüstü forvetlerinden biriydi. Özellikle son iki sezonda büyük aşama kaydetti. Geçen sezon Beşliktaş’ın bir numaralı santraforu oldu. Bu sezon ligden ziyade Şampiyonlar Ligi’nde takımını sırtlayan isimdi. Adı birçok takımla anıldı. Çin’den 35 milyon Euro’luk teklif geldiğini Başkan Fikret Orman açıkladı, ancak oyuncularının geleceğini düşünerek bu teklifi geri çevirdiklerini söyledi. Sezon başında Crystal Palace’dan gelen teklif ise düşük olduğu için geri çevrilmişti.
Everton, Premier Lig’in zirve takımlarından olmadığı gibi, Cenk Tosun da Ada’ya gelen flaş isimlerden biri değil. Harry Kane, Lukaku, Agüero, Muhammed Salah ve onlarca başka forvet arasında Cenk Tosun’un adı listenin ancak sonlarına doğru yer bulabilir. Hayatın gerçekleri bu şekilde olmasına rağmen biz ıskalamayı seçtik. Daha önce Rüştü Reçber ve Arda Turan’da yaptığımız yanlışın benzerini şimdi Cenk Tosun ile tekrarlıyoruz.
BARCELONA’YA GİDEN İKİ TÜRK VE FUTBOL MEDYASI
Hafızlarımızı biraz tazeleyelim. 2002 Dünya Kupası’na damga vuran Rüştü Reçber, Barcelona’ya transfer olduğunda Türkiye’de basın uçuşa geçmişti. Barcelona’nın yıllardır aradığı kaleciyi bulduğu konuşuluyordu. Normal kurtarışları bile abartılıyordu. Nitekim peş peşe hatalı goller yemeye başlayınca formayı genç isim Victor Valdes’e kaptırdı. Kısa süre içinde önce Rüştü manşetlerden düştü, ardından Barcelona’ya veda edip ülkesine döndü.
Benzer hatayı Arda Turan’la yaptık. 2015’te Barcelona’ya giden Arda Turan’ı adeta Katalan ekibinin yıldızı olacak gibi lanse ettik. Messi, Neymar, Suarez, Iniesta gibi yıldızların yanında Arda’nın esamesi bile okunmazdı ama diğer türlüsü daha çok okutuyordu. Arda, Barcelona ile çıktığı ilk maçta ‘Ben bu takımın oyuncusu değilim’ diye bağırmasına karşılık, maçı anlatan spiker Arda’yı yere göğe sığdıramıyordu. Sonuç malum. Arda Turan, son 6 ayda topa bile dokunmadan Türkiye’nin yolunu tuttu. Spor basınının manşetlerinden çoktan düşmüştü ama magazin basını için uzun süre malzeme oldu.
HENÜZ YORUM YAPMAK İÇİN ÇOK ERKEN
Hatalardan ders almayan bir toplum olduğumuzu Cenk Tosun ile göstermeye devam ediyoruz. Cenk’in hemen Premier Lige damga vuracağı imajı oluşturduk. Daha takımını tanımadan ilk 11’de sahaya çıkmasını büyük başarı olarak lanse ettik. Tottenham-Everton maçını anlatan Türk spiker Cenk Tosun topla her buluştuğunda abartılı cümleler kurdu. Cenk Tosun oyunu 62. dakikada terk ederken, Everton maçı 4-0 kaybediyordu. Cenk Tosun, yine ilk 11’de çıktığı West Bromwich maçında vasat bir oyun ortaya koyup, 69. dakikada oyunu terk ediyordu. Leicester City maçını yedek kulübesinde tamamlarken, 5-1 yenildikleri Arsenal maçında ise oyuna 78. dakikada girdi.
Cenk Tosun şu ana kadar 2’si ilk 11’de olmak üzere 3 maçta sahaya çıktı. Dünyanın en iyi ligine gelmiş bir oyuncu olarak henüz olumlu veya olumsuz yorum yapmak için çok erken. Yıldızlar topluluğu bir ligde Cenk Tosun’un tutunması büyük başarı olacaktır. Türk basınının gazına gelmeyip, futbola iyi konsantre olması lazım. Duygusal davranmaması lazım. Cenk Tosun’un futbol alt yapısını Almanya’da alması ciddi bir avantaj. Daha önce Avrupa’ya transfer olup da tutunamayan oyuncuların hatalarını tekrarlamazsa tıpkı Tugay Kerimoğlu ve Gökdeniz Karadeniz gibi uzun yıllar yurt dışında kariyerini devam ettirir. Yoksa kısa sürede Türkiye’ye geri döner. Türk basınının gündelik gazına gelmeden ve duygusal davranmadan iyi konsantre olup, çok çalışarak formayı kapması gerekir.
[Hasan Cücük] 5.2.2018 [TR724]
Erdoğan’ın ‘Kızıl Elma’dan muradı ne? [Erman Yalaz]
Erdoğan geçen hafta iki kez ‘Kızıl Elma’dan söz etti; Afrin operasyonlarına atıf yaparak. ‘Bunun ucunda ölmek de var, şehadet ve gazilik de var’ filan diyerek; kendi savaşına Mehmetçiği ve Anadolu insanını meze ettiğini ilan etti. Neydi bu Kızıl Elma gerçekte peki?
3 Kasım 2002 seçimlerinde AK Parti tek başına iktidara geldiğinde dönemin askeri vesayetinin içinde adeta fırtınalar kopmaya başlamıştı. Bin yıl sürecek dedikleri ‘28 Şubat anlayışı ve vesayeti’ sandıkta en büyük tokadı yemişti. ANAP, DYP, DSP siyaset sahnesinde adeta silinmişti. Genç Parti’nin tabanındaki oyların bir kısmını alması nedeniyle MHP ise kıl payı baraj altı kalmıştı. Abdullah Gül’ün başbakanlık koltuğuna oturduğu o ilk ayların askeri şuraları ve MGK toplantılarında, açıktan siyasileri tehdit edebilen askerler vardı. Karadayılar, Çetin Doğan’lar, Hurşit Tolon’lar, Şener Eruygur’lar vardı…
BİTİRELİM ŞU AK PARTİ’NİN İŞİNİ
Mart 2003 tarihli 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın organize edip yönettiği Balyoz darbe planı o günlerin cesaretiyle yapılmıştı. Asker, mütedeyyin kitleyi hizaya getirmek için 28 Şubat müktesebatını da derleyerek yola devam etme kararı almıştı. ‘Bitirelim şunların işini’ diyorlardı. Balyoz darbe planları içinde 28 Şubat fişleme listeleri çıkmasının, 12 Eylül darbesinden alıntılar yapılmasının sebebi askeri vesayetin hard-diskinin büyüklüğü ile ilgiliydi. Derin devlet ve askeri vesayet, Abdullah Gül’lere, Tayyip Erdoğan’lara, Bülent Arınç’lara siyaseten daha fazla yol verilmesini istemiyordu o gün. Üç ismin de şeytanlaştırılmaya çalışıldığı (Ergün Poyraz) imzalı Togan yayınlarına ait kitaplar piyasaya jet hızıyla sürüldü. Ulusalcı+Ülkücü+Perinçekçi kadroların bir arada ‘irticacılara’ (!) karşı birleşmesi isteniyordu. Temelde genelkurmay ve jandarma istihbaratın arşivinin günyüzüne çıkmasından başka bir şey değildi bu kitap ve yayınlar. Sonrasında oluşturulan Cumhuriyet mitingleri de bu zihnin ürünüydü.
AK Parti lider kadrosu hedefteydi ve durdurulmalıydı. Evet, o gün Kızıl Elma koalisyonundakiler, AK Parti çevresinde konuşlanmış; demokrat, mütedeyyin, liberal, aydın kimseleri statlarda toplayıp yargılamak, iktidarlarını bitirmek istemişti. Cemaat, ülkücü ve milliyetçi kadrolar, aydınlar, işadamları işte bu Kızıl Elma koalisyonuna karşı durmuştu.
ÜLKÜCÜ VE PERİNÇEKÇİLERİ BİRLEŞTİREN KIZIL ELMA
30 Ağustos 2003 tarihinde sıcak bir yaz gününde Tarlabaşı TÜYAP’ın önünde İşçi Partisi Öncü Gençlik Kolları Başkanı Mehmet Perinçek ile Ülkü Ocakları Genel Başkanı Levent Temiz kol kola girdiğinde siyasetin gündemine geldi ‘Kızıl Elma Koalisyonu’. O yürüyüş yapılırken oradaydım bir gazeteci olarak. Sol yumrukları havada Aydınlıkçılar ile Bozkurt işareti yapan Ülkücülerin bir ağızdan ABD’nin Irak işgali bahanesiyle AKP’ye karşı kükreyişlerinin şahidi oldum. İşin altında Ergenekon sanıkları Doğu Perinçek ve Veli Küçük’ün kurgularının olduğu 2008’de Küçük’ün Ergenekon davası ifadelerinde ortaya çıktı. Veli Küçük, Perinçek’in oğlu Mehmet’i kendisine göndererek fikri açtığını, Ülkü Ocakları kanadının iknasını kendisi üstüne alarak, ABD’nin Irak’a işgaline karşı görünen ancak aslında AKP karşıtlığını sokağa taşımak için bu işi organize ettiklerini anlatmıştı uzun uzun.
YENİ KIZIL ELMA KİMLERİN İTTİFAKI?
Köprünün altından çok sular aktı. Ergenekon ve Erdoğan 15 Temmuz kurgu darbe girişimi öncesi başlayan ve bu süreçle zirve yapan birlikteliklerini onlarca kez taçlandırdılar. Ülkenin dindar memur kadrolarının fişlenip tasfiye edilmesinden, polis ve askerin içindeki gerçek vatanseverlerin bitirilmesine, Cemaat operasyonları adı altında Anadolu sermayesinin üstüne çökülmesine, bugün yaşanan binbir zulmün iş ortağı bu iki zihniyet. Aralarına eklemlenen ‘İslamcı’ görünümlü devlet muvazzafları ve zaten derin devletin maymuncuğu haline dönen MİT ile Devlet Bahçeli’nin dar kadrosu da ilave edildiğinde, bugünkü devleti yöneten, zulmle abad olmaya çalışan kadroların psikolojileri ve kimlikleri açıkça görülür. Bu kadroların içinde CHP, gerçek milliyetçi (MHP) taban, Kürtler, Aleviler, Gülen Cemaati, Liberaller, azınlık cemaatleri (Ermeni, Rum, Süryani vs.) yok. Siyasi taban olarak Özal’ın ANAP’ı, Demirel’in DYP’si, Ecevit’in DSP’si de yok. Erdoğan, Ergenekon, İslamcı görünümlü faşistler, Devlet Bahçeli ve avanesi, MİT ve TSK’nın vesayetçi yeni kadroları var.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Afrin operasyonu kapsamında ‘Kızıl Elma’ diye bahsettiği kavramın iç siyasetteki kadro karşılığı bu ekiptir. Malum ‘Kızıl Elma’ Ziya Gökalp’in Turan ülküsünde; Türklerin cihan hakimiyetini ve Türk dünyasının bütünleştirilmesi hedefini simgeler. Bir dönem MHP’nin parti programlarında da yer almıştır bu kavram. Daha sonra Aydınlıkçıların yani Perinçek’in harcı alem malzemesi olmuş, Ergenekonculuğun sokak eylemlerinin vazgeçilmez sohbet konusu, miting sloganı haline gelmiştir.
ERDOĞAN’IN KIZIL ELMA SENARYOLARINI YAZANLAR
Yeni anlamıyla ‘Kızıl Elma’ nedir peki? Erdoğan için neyi ifade etmektedir? Bahsettiğimiz gibi zalim devlet koalisyonunun kendisidir artık bu Kızıl Elma. Gerçek dindarları yok etme, gerçek milliyetçi, hamiyetperver, vatansever, demokrat, liberal kim varsa hizaya getirme; olmuyorsa ellerindeki ‘köpekleştirdikleri yargı’ eliyle susturma, gözaltı ve hapislerle tehdit etme, iktidarda kalmak ya da seçim kazanmak için bugün Afrin, yarın Münbiç seferleri ile savaşa çıkmak demektir. Ve maalesef bu sözde ‘Kızıl Elma’ ülküsü, Erdoğan ve avanesinin yönettiği, omurgasını havuz medyasının oluşturduğu, senaryo ve haberlerinin MİT koridorlarında yazıldığı haber ve beyin yıkama makineleriyle 80 milyonu idare etmektedir. Mehter marşlarıyla ölüm çığlıkları atan, her şehit cenazesinde adeta ‘bir daha, bir daha’ diye haykıran yüz binlerin başka izahı yoktur.
TÜRKİYE HALKLARI KİMİN ‘KIZIL ELMA’SININ PEŞİNDE?
Türkiye, kendi geleceğini kurtarmak için hırsızlıklarını örten, ailesinin ve istikbalinin peşinde koşan bir kişinin siyasi hırslarıyla yanlış bir Kızıl Elma’nın peşinde koşmaktadır. Acı olan bu kitlenin daha 5 yıl öncesine kadar demokrasi ve insan hakları temelli söylemleri de alkışlamış olmasıdır. Kimseye bidon kafalı demiyorum ve de küçümsemiyorum. Ancak vakıa, artık Türkiye’de siyaseti icra edenler de oy veren ya da siyasi icraya muhatap olanlar da akli, ruhi, vicdani değer ve dengelerini yitirmiş görünmektedir.
Cezaevlerinde hasta olmasına karşı tahliyesi verilmeyerek öldürülen Kürtlerle, Cemaatçiler; bebeğini doğurduğu ilk günde tutuklanan lohusa kadınlarla, yavrusunun cenazesini buzdolabında saklayan Cemile’nin annesi; güdümlü yargının iki sulh ceza hakimi marifetiyle sermayesine, helal malına, birikimine el konan Anadolu esnafı ile Sur’da Şırnak’ta tank, top ve havanlarla evleri dümdüz edilen Ekrad, bu korkunç manzara karşısında susmak zorunda kalan Ermeni, Rum, Süryani azınlıklar, zulme uğrayışlarıyla kaderdaştır, kardeştir.
UZUN ÖMÜRLÜ DEĞİLDİR, ANCAK YIKIMI BÜYÜKTÜR
Erdoğan’ın toprak kazanma sevdasıyla, iktidarını pekiştirme aşkı ve 2019 seçim zaferine meze olsun diye zikrettiği ‘Kızıl Elma’ işte bu mazlum, mağdur kitlenin yeni kabusudur. Bugünkü Kızıl Elma bir Türklük ideali, bir Ulu Hakan söylemi değildir. Hırsızla anlaşmış, arsızla iş tutmuş yeni devletin yeni kadrolarının koalisyonunun adıdır. Daha öncekilerde olduğu gibi ömrü uzun değildir. Ancak yıkımı büyüktür.
ENVER PAŞA İLE ATATÜRK ARASINDAKİ FARK…
İsmet İnönü’nün hatıratında geçen ilginç bir anekdotla bitirmek isterim yazıyı. ‘İkisi de İttihat ve Terakki’den olmasına karşın Enver Paşa ile Mustafa Kemal Atatürk arasındaki fark nedir?’ diye sorulduğunda İnönü tarihi bir cevap verir: “Enver Paşa penceresinden baktığında bütün Türkistan’ı görüyordu. Atatürk, Çankaya’dan baktığında bütün Anadolu’yu… Netice’de Atatürk Türkiye Cumhuriyetini kurdu, Enver Paşa ve arkadaşları Osmanlı’yı bitirdi…”
Bugün kendisine kurgu darbe planları ve Afrin’de akacak şehit kanlarıyla gazilik devşirmeye, kahramanlık naraları atarak oy olmaya çalışan Erdoğan’ın da Enver Paşa kadar maceracı olduğunu anlatmaktadır bu hikaye bana. Doğru, Atatürk ve İnönü döneminin de devrim adı altında, İstiklal Mahkemeleri eliyle baskılar, haksızlıklar, inkılap adıyla zulümler olmuştu. Anadolu’nun gerçek halkları o gün bugündür, gerçek demokrasi ve milli irade arayışındaydı bu yüzden. Bu arayış maalesef 15 Temmuz kurgu darbesiyle tarihin derinliklerine itilmiştir. Şimdi Türkiye, ‘vatan,millet,sakarya edebiyatı’ ile bu kavramları kullanan bir zata yani Erdoğan’a kaptırdıklarıyla maceradan maceraya sürüklenmektedir. Erdoğan, dün kendisini bitirmek isteyen Kızıl Elma’cıların esiridir. Bugün kendisinin zikrettiği Kızıl Elma’dan muradı ise; ‘AKP’nın oyları, İslamcıların oyları bana yetmemektedir, 2019 seçimleri için milliyetçilik ve ilave oy lazım’ demekten ibarettir.
[Erman Yalaz] 5.2.2018 [TR724]
3 Kasım 2002 seçimlerinde AK Parti tek başına iktidara geldiğinde dönemin askeri vesayetinin içinde adeta fırtınalar kopmaya başlamıştı. Bin yıl sürecek dedikleri ‘28 Şubat anlayışı ve vesayeti’ sandıkta en büyük tokadı yemişti. ANAP, DYP, DSP siyaset sahnesinde adeta silinmişti. Genç Parti’nin tabanındaki oyların bir kısmını alması nedeniyle MHP ise kıl payı baraj altı kalmıştı. Abdullah Gül’ün başbakanlık koltuğuna oturduğu o ilk ayların askeri şuraları ve MGK toplantılarında, açıktan siyasileri tehdit edebilen askerler vardı. Karadayılar, Çetin Doğan’lar, Hurşit Tolon’lar, Şener Eruygur’lar vardı…
BİTİRELİM ŞU AK PARTİ’NİN İŞİNİ
Mart 2003 tarihli 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın organize edip yönettiği Balyoz darbe planı o günlerin cesaretiyle yapılmıştı. Asker, mütedeyyin kitleyi hizaya getirmek için 28 Şubat müktesebatını da derleyerek yola devam etme kararı almıştı. ‘Bitirelim şunların işini’ diyorlardı. Balyoz darbe planları içinde 28 Şubat fişleme listeleri çıkmasının, 12 Eylül darbesinden alıntılar yapılmasının sebebi askeri vesayetin hard-diskinin büyüklüğü ile ilgiliydi. Derin devlet ve askeri vesayet, Abdullah Gül’lere, Tayyip Erdoğan’lara, Bülent Arınç’lara siyaseten daha fazla yol verilmesini istemiyordu o gün. Üç ismin de şeytanlaştırılmaya çalışıldığı (Ergün Poyraz) imzalı Togan yayınlarına ait kitaplar piyasaya jet hızıyla sürüldü. Ulusalcı+Ülkücü+Perinçekçi kadroların bir arada ‘irticacılara’ (!) karşı birleşmesi isteniyordu. Temelde genelkurmay ve jandarma istihbaratın arşivinin günyüzüne çıkmasından başka bir şey değildi bu kitap ve yayınlar. Sonrasında oluşturulan Cumhuriyet mitingleri de bu zihnin ürünüydü.
AK Parti lider kadrosu hedefteydi ve durdurulmalıydı. Evet, o gün Kızıl Elma koalisyonundakiler, AK Parti çevresinde konuşlanmış; demokrat, mütedeyyin, liberal, aydın kimseleri statlarda toplayıp yargılamak, iktidarlarını bitirmek istemişti. Cemaat, ülkücü ve milliyetçi kadrolar, aydınlar, işadamları işte bu Kızıl Elma koalisyonuna karşı durmuştu.
ÜLKÜCÜ VE PERİNÇEKÇİLERİ BİRLEŞTİREN KIZIL ELMA
30 Ağustos 2003 tarihinde sıcak bir yaz gününde Tarlabaşı TÜYAP’ın önünde İşçi Partisi Öncü Gençlik Kolları Başkanı Mehmet Perinçek ile Ülkü Ocakları Genel Başkanı Levent Temiz kol kola girdiğinde siyasetin gündemine geldi ‘Kızıl Elma Koalisyonu’. O yürüyüş yapılırken oradaydım bir gazeteci olarak. Sol yumrukları havada Aydınlıkçılar ile Bozkurt işareti yapan Ülkücülerin bir ağızdan ABD’nin Irak işgali bahanesiyle AKP’ye karşı kükreyişlerinin şahidi oldum. İşin altında Ergenekon sanıkları Doğu Perinçek ve Veli Küçük’ün kurgularının olduğu 2008’de Küçük’ün Ergenekon davası ifadelerinde ortaya çıktı. Veli Küçük, Perinçek’in oğlu Mehmet’i kendisine göndererek fikri açtığını, Ülkü Ocakları kanadının iknasını kendisi üstüne alarak, ABD’nin Irak’a işgaline karşı görünen ancak aslında AKP karşıtlığını sokağa taşımak için bu işi organize ettiklerini anlatmıştı uzun uzun.
YENİ KIZIL ELMA KİMLERİN İTTİFAKI?
Köprünün altından çok sular aktı. Ergenekon ve Erdoğan 15 Temmuz kurgu darbe girişimi öncesi başlayan ve bu süreçle zirve yapan birlikteliklerini onlarca kez taçlandırdılar. Ülkenin dindar memur kadrolarının fişlenip tasfiye edilmesinden, polis ve askerin içindeki gerçek vatanseverlerin bitirilmesine, Cemaat operasyonları adı altında Anadolu sermayesinin üstüne çökülmesine, bugün yaşanan binbir zulmün iş ortağı bu iki zihniyet. Aralarına eklemlenen ‘İslamcı’ görünümlü devlet muvazzafları ve zaten derin devletin maymuncuğu haline dönen MİT ile Devlet Bahçeli’nin dar kadrosu da ilave edildiğinde, bugünkü devleti yöneten, zulmle abad olmaya çalışan kadroların psikolojileri ve kimlikleri açıkça görülür. Bu kadroların içinde CHP, gerçek milliyetçi (MHP) taban, Kürtler, Aleviler, Gülen Cemaati, Liberaller, azınlık cemaatleri (Ermeni, Rum, Süryani vs.) yok. Siyasi taban olarak Özal’ın ANAP’ı, Demirel’in DYP’si, Ecevit’in DSP’si de yok. Erdoğan, Ergenekon, İslamcı görünümlü faşistler, Devlet Bahçeli ve avanesi, MİT ve TSK’nın vesayetçi yeni kadroları var.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Afrin operasyonu kapsamında ‘Kızıl Elma’ diye bahsettiği kavramın iç siyasetteki kadro karşılığı bu ekiptir. Malum ‘Kızıl Elma’ Ziya Gökalp’in Turan ülküsünde; Türklerin cihan hakimiyetini ve Türk dünyasının bütünleştirilmesi hedefini simgeler. Bir dönem MHP’nin parti programlarında da yer almıştır bu kavram. Daha sonra Aydınlıkçıların yani Perinçek’in harcı alem malzemesi olmuş, Ergenekonculuğun sokak eylemlerinin vazgeçilmez sohbet konusu, miting sloganı haline gelmiştir.
ERDOĞAN’IN KIZIL ELMA SENARYOLARINI YAZANLAR
Yeni anlamıyla ‘Kızıl Elma’ nedir peki? Erdoğan için neyi ifade etmektedir? Bahsettiğimiz gibi zalim devlet koalisyonunun kendisidir artık bu Kızıl Elma. Gerçek dindarları yok etme, gerçek milliyetçi, hamiyetperver, vatansever, demokrat, liberal kim varsa hizaya getirme; olmuyorsa ellerindeki ‘köpekleştirdikleri yargı’ eliyle susturma, gözaltı ve hapislerle tehdit etme, iktidarda kalmak ya da seçim kazanmak için bugün Afrin, yarın Münbiç seferleri ile savaşa çıkmak demektir. Ve maalesef bu sözde ‘Kızıl Elma’ ülküsü, Erdoğan ve avanesinin yönettiği, omurgasını havuz medyasının oluşturduğu, senaryo ve haberlerinin MİT koridorlarında yazıldığı haber ve beyin yıkama makineleriyle 80 milyonu idare etmektedir. Mehter marşlarıyla ölüm çığlıkları atan, her şehit cenazesinde adeta ‘bir daha, bir daha’ diye haykıran yüz binlerin başka izahı yoktur.
TÜRKİYE HALKLARI KİMİN ‘KIZIL ELMA’SININ PEŞİNDE?
Türkiye, kendi geleceğini kurtarmak için hırsızlıklarını örten, ailesinin ve istikbalinin peşinde koşan bir kişinin siyasi hırslarıyla yanlış bir Kızıl Elma’nın peşinde koşmaktadır. Acı olan bu kitlenin daha 5 yıl öncesine kadar demokrasi ve insan hakları temelli söylemleri de alkışlamış olmasıdır. Kimseye bidon kafalı demiyorum ve de küçümsemiyorum. Ancak vakıa, artık Türkiye’de siyaseti icra edenler de oy veren ya da siyasi icraya muhatap olanlar da akli, ruhi, vicdani değer ve dengelerini yitirmiş görünmektedir.
Cezaevlerinde hasta olmasına karşı tahliyesi verilmeyerek öldürülen Kürtlerle, Cemaatçiler; bebeğini doğurduğu ilk günde tutuklanan lohusa kadınlarla, yavrusunun cenazesini buzdolabında saklayan Cemile’nin annesi; güdümlü yargının iki sulh ceza hakimi marifetiyle sermayesine, helal malına, birikimine el konan Anadolu esnafı ile Sur’da Şırnak’ta tank, top ve havanlarla evleri dümdüz edilen Ekrad, bu korkunç manzara karşısında susmak zorunda kalan Ermeni, Rum, Süryani azınlıklar, zulme uğrayışlarıyla kaderdaştır, kardeştir.
UZUN ÖMÜRLÜ DEĞİLDİR, ANCAK YIKIMI BÜYÜKTÜR
Erdoğan’ın toprak kazanma sevdasıyla, iktidarını pekiştirme aşkı ve 2019 seçim zaferine meze olsun diye zikrettiği ‘Kızıl Elma’ işte bu mazlum, mağdur kitlenin yeni kabusudur. Bugünkü Kızıl Elma bir Türklük ideali, bir Ulu Hakan söylemi değildir. Hırsızla anlaşmış, arsızla iş tutmuş yeni devletin yeni kadrolarının koalisyonunun adıdır. Daha öncekilerde olduğu gibi ömrü uzun değildir. Ancak yıkımı büyüktür.
ENVER PAŞA İLE ATATÜRK ARASINDAKİ FARK…
İsmet İnönü’nün hatıratında geçen ilginç bir anekdotla bitirmek isterim yazıyı. ‘İkisi de İttihat ve Terakki’den olmasına karşın Enver Paşa ile Mustafa Kemal Atatürk arasındaki fark nedir?’ diye sorulduğunda İnönü tarihi bir cevap verir: “Enver Paşa penceresinden baktığında bütün Türkistan’ı görüyordu. Atatürk, Çankaya’dan baktığında bütün Anadolu’yu… Netice’de Atatürk Türkiye Cumhuriyetini kurdu, Enver Paşa ve arkadaşları Osmanlı’yı bitirdi…”
Bugün kendisine kurgu darbe planları ve Afrin’de akacak şehit kanlarıyla gazilik devşirmeye, kahramanlık naraları atarak oy olmaya çalışan Erdoğan’ın da Enver Paşa kadar maceracı olduğunu anlatmaktadır bu hikaye bana. Doğru, Atatürk ve İnönü döneminin de devrim adı altında, İstiklal Mahkemeleri eliyle baskılar, haksızlıklar, inkılap adıyla zulümler olmuştu. Anadolu’nun gerçek halkları o gün bugündür, gerçek demokrasi ve milli irade arayışındaydı bu yüzden. Bu arayış maalesef 15 Temmuz kurgu darbesiyle tarihin derinliklerine itilmiştir. Şimdi Türkiye, ‘vatan,millet,sakarya edebiyatı’ ile bu kavramları kullanan bir zata yani Erdoğan’a kaptırdıklarıyla maceradan maceraya sürüklenmektedir. Erdoğan, dün kendisini bitirmek isteyen Kızıl Elma’cıların esiridir. Bugün kendisinin zikrettiği Kızıl Elma’dan muradı ise; ‘AKP’nın oyları, İslamcıların oyları bana yetmemektedir, 2019 seçimleri için milliyetçilik ve ilave oy lazım’ demekten ibarettir.
[Erman Yalaz] 5.2.2018 [TR724]
Uğruna yaşamak istediğimiz bir şey var mı? [Nurullah Albayrak]
Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili, Cemaat davalarının büyük bölümünün 2018 yılı içinde bitirileceğini açıkladı. Bu davaları bitirmek için de 180’nin üzerinde yeni mahkeme oluşturduklarını da ifade etti.
Bakanlar da bir taraftan yeni cezaevleri açılışı yapılıyor bir taraftan da yeni cezaevlerinin açılacağı vaatlerini meydanlarda dillendiriyor.
Bu aşamada bir karar vermek gerekiyor; onların planlarının hayata geçirilmesini mi seyredeceğiz yoksa bizim planlarımızın hayata geçirilmesi için mi mücadele edeceğiz?
Yargı eliyle masum insanları cezalandırmayı amaçlayanların planlarının ve hedefinin ne olduğu çok önemli değil, önemli olan yargılanan sanık ve müdafilerinin bu plana rıza gösterip göstermediğidir. Sanıklar ve sanıkların avukatı yapılan planlara rıza göstermediği müddetçe, davaların nasıl ve ne zaman biteceği ya da neredeki cezaevinde tutacaklarının bir anlamı olmayacaktır.
Uğruna yaşamak istediğimiz bir şey ya da geleceğe dair hedeflerimiz varsa onların planlarını değil kendi planlarımızı konuşalım.
Bu davalar kapsamında yargılananlar, yargı sistemi gerçeğini dikkate alarak: ‘Ben zaten masumum benim cemaatle cemiyetle işim yok, bir müfterinin iftirasıyla hakkımda dava açıldı, onun da iftira attığı anlaşıldı, mahkeme ilk duruşmada beraatıma karar verecektir’, özgüveni ya da ‘Yargının içinde bulunduğu durum ortada, mahkeme tahliye ettiği kişiyi cezaevinden çıkmadan tekrar tutukluyor. Saray, bütün davaları takip ediyor. Ben ne yaparsam yapayım mahkeme zaten mahkumiyet kararı verecektir’ ümitsizliğine kapılarak davayı kendi seyrine bırakmak, onların planlarının hayata geçirileceği anlamına gelmektedir.
Yargılanan herkes şuna açık olarak bilmelidir: Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında da örgüt olarak tanımlanan yapının nihai amacının, ‘Anayasal düzeni cebir ve şiddet kullanmak suretiyle değiştirmek’ olduğu belirtilmiştir. Belirtilmiştir diyorum zira, Cemaat mensubu olarak ben de çoğu insan gibi bu amaçtan haberdar değilim.
Bu tanımlamaya göre: Cemaatin, hareketin, yapının adına ne derseniz deyin amacının, Anayasal düzeni cebir ve şiddet kullanmak suretiyle değiştirmek olduğunu bilmeyen herkes masumdur ve cezalandırılamaz. Yani, Cemaate girerken ya da Cemaatin içinde olunduğu aşamada Cemaat mensubu olan birisi gelip, ‘Bizim amacımız Anayasal düzeni şiddet yoluyla değiştirmek, senden de bu amaç doğrultusunda çalışmanı istiyoruz’ siz de ‘Evet, ben de bu amaç doğrultusunda bana düşen her şeyi yapmaya hazırım’ demediyseniz kimse size terör örgütü üyesi diyemez. Bu değerlendirmeye göre kendinin masum olduğunu düşünen herkes yargılamada bu gerçeğin ortaya çıkması için sonuna kadar mücadele etmelidir ki kendi planımız hayata geçirilebilsin.
MASUMİYETİNİZİ HER DURUMDA İFADE EDİN
Bu gerçeği ortaya çıkartmak için yapılması gereken ilk hamle, davayı kendi seyrine bırakmamak iradesini ortaya koymak olmalıdır. ‘Ben masumum ve masum olduğumu herkese ispatlayacağım’ iradesi sonucun değişmesinin ilk adımıdır.
Sonrasında ise fiili harekete geçilerek, ceza dosyası içerisinde yer alan tüm bilgi ve belgeler alınmalı ve mahkeme heyetinden daha fazla dosyaya hâkim olunmalıdır. Eğer dosyanıza hakim olursanız, mahkemeyi yönlendirebileceğinizi ve mahkemenin de sizi dinlemek zorunda kalacağını göreceksiniz. Bu bir tahmin değil, tecrübeyle elde edilen bir bilgidir.
Şu ayrımı da gözden kaçırmamak gerekiyor…
Ceza soruşturması aşamasında (emniyet-savcılık); kısa ve öz konuşmak, sorulmayan soruya cevap vermemek, sorulan sorulara yorum yapmamak, gereksiz bilgi paylaşmamak, bir suç varsa iddia edenlerin ispatlamasını beklemek gerekir.
Yargılama aşamasında (mahkeme) ise; dosyada yer alan her belge hakkında hazırlık yapılmalı, her belgeyle ilgili yazılı ya da sözlü cevaplar verilmeli ve mahkemenin araştırma yapması istemelidir. Aynı şekilde, duruşma aralarında dosyaya yeni gelen her belge duruşmadan önce muhakkak görülmeli, bir örneği alınmalı ve gerekli cevaplar hazırlanarak mahkemeye sunulmalıdır. Amaç, dosyada yer alan tüm bilgi ve belgenin ya doğru olmadığını ya da masumiyetin delili olduğunu ispatlamak olmalıdır.
Masumiyeti ispatlama ve bahsedildiği şekilde bir amaca sahip olunmadığını ispatlama adına, çocuklarını son ana kadar Cemaatin okullarında okutarak, Cemaatin terör örgütü olmadığını en iyi bilen isimlerden birisi olan HSK Birinci Daire Başkanı Halil Koç’un mahkemelerde tanık olarak dinlenmesi de istenebilir.
Ya biz kendi planımızı hayata geçireceğiz ya da iktidarın planlarının hayata geçirilmesine seyirci olacağız. Karar bizim…
[Nurullah Albayrak] 5.2.2018 [TR724]
Bakanlar da bir taraftan yeni cezaevleri açılışı yapılıyor bir taraftan da yeni cezaevlerinin açılacağı vaatlerini meydanlarda dillendiriyor.
Bu aşamada bir karar vermek gerekiyor; onların planlarının hayata geçirilmesini mi seyredeceğiz yoksa bizim planlarımızın hayata geçirilmesi için mi mücadele edeceğiz?
Yargı eliyle masum insanları cezalandırmayı amaçlayanların planlarının ve hedefinin ne olduğu çok önemli değil, önemli olan yargılanan sanık ve müdafilerinin bu plana rıza gösterip göstermediğidir. Sanıklar ve sanıkların avukatı yapılan planlara rıza göstermediği müddetçe, davaların nasıl ve ne zaman biteceği ya da neredeki cezaevinde tutacaklarının bir anlamı olmayacaktır.
Uğruna yaşamak istediğimiz bir şey ya da geleceğe dair hedeflerimiz varsa onların planlarını değil kendi planlarımızı konuşalım.
Bu davalar kapsamında yargılananlar, yargı sistemi gerçeğini dikkate alarak: ‘Ben zaten masumum benim cemaatle cemiyetle işim yok, bir müfterinin iftirasıyla hakkımda dava açıldı, onun da iftira attığı anlaşıldı, mahkeme ilk duruşmada beraatıma karar verecektir’, özgüveni ya da ‘Yargının içinde bulunduğu durum ortada, mahkeme tahliye ettiği kişiyi cezaevinden çıkmadan tekrar tutukluyor. Saray, bütün davaları takip ediyor. Ben ne yaparsam yapayım mahkeme zaten mahkumiyet kararı verecektir’ ümitsizliğine kapılarak davayı kendi seyrine bırakmak, onların planlarının hayata geçirileceği anlamına gelmektedir.
Yargılanan herkes şuna açık olarak bilmelidir: Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında da örgüt olarak tanımlanan yapının nihai amacının, ‘Anayasal düzeni cebir ve şiddet kullanmak suretiyle değiştirmek’ olduğu belirtilmiştir. Belirtilmiştir diyorum zira, Cemaat mensubu olarak ben de çoğu insan gibi bu amaçtan haberdar değilim.
Bu tanımlamaya göre: Cemaatin, hareketin, yapının adına ne derseniz deyin amacının, Anayasal düzeni cebir ve şiddet kullanmak suretiyle değiştirmek olduğunu bilmeyen herkes masumdur ve cezalandırılamaz. Yani, Cemaate girerken ya da Cemaatin içinde olunduğu aşamada Cemaat mensubu olan birisi gelip, ‘Bizim amacımız Anayasal düzeni şiddet yoluyla değiştirmek, senden de bu amaç doğrultusunda çalışmanı istiyoruz’ siz de ‘Evet, ben de bu amaç doğrultusunda bana düşen her şeyi yapmaya hazırım’ demediyseniz kimse size terör örgütü üyesi diyemez. Bu değerlendirmeye göre kendinin masum olduğunu düşünen herkes yargılamada bu gerçeğin ortaya çıkması için sonuna kadar mücadele etmelidir ki kendi planımız hayata geçirilebilsin.
MASUMİYETİNİZİ HER DURUMDA İFADE EDİN
Bu gerçeği ortaya çıkartmak için yapılması gereken ilk hamle, davayı kendi seyrine bırakmamak iradesini ortaya koymak olmalıdır. ‘Ben masumum ve masum olduğumu herkese ispatlayacağım’ iradesi sonucun değişmesinin ilk adımıdır.
Sonrasında ise fiili harekete geçilerek, ceza dosyası içerisinde yer alan tüm bilgi ve belgeler alınmalı ve mahkeme heyetinden daha fazla dosyaya hâkim olunmalıdır. Eğer dosyanıza hakim olursanız, mahkemeyi yönlendirebileceğinizi ve mahkemenin de sizi dinlemek zorunda kalacağını göreceksiniz. Bu bir tahmin değil, tecrübeyle elde edilen bir bilgidir.
Şu ayrımı da gözden kaçırmamak gerekiyor…
Ceza soruşturması aşamasında (emniyet-savcılık); kısa ve öz konuşmak, sorulmayan soruya cevap vermemek, sorulan sorulara yorum yapmamak, gereksiz bilgi paylaşmamak, bir suç varsa iddia edenlerin ispatlamasını beklemek gerekir.
Yargılama aşamasında (mahkeme) ise; dosyada yer alan her belge hakkında hazırlık yapılmalı, her belgeyle ilgili yazılı ya da sözlü cevaplar verilmeli ve mahkemenin araştırma yapması istemelidir. Aynı şekilde, duruşma aralarında dosyaya yeni gelen her belge duruşmadan önce muhakkak görülmeli, bir örneği alınmalı ve gerekli cevaplar hazırlanarak mahkemeye sunulmalıdır. Amaç, dosyada yer alan tüm bilgi ve belgenin ya doğru olmadığını ya da masumiyetin delili olduğunu ispatlamak olmalıdır.
Masumiyeti ispatlama ve bahsedildiği şekilde bir amaca sahip olunmadığını ispatlama adına, çocuklarını son ana kadar Cemaatin okullarında okutarak, Cemaatin terör örgütü olmadığını en iyi bilen isimlerden birisi olan HSK Birinci Daire Başkanı Halil Koç’un mahkemelerde tanık olarak dinlenmesi de istenebilir.
Ya biz kendi planımızı hayata geçireceğiz ya da iktidarın planlarının hayata geçirilmesine seyirci olacağız. Karar bizim…
[Nurullah Albayrak] 5.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)