Cem Karaca ve Allah yar yar! [Ali Emir Pakkan]

"Çok yorgunum,
Beni bekleme kaptan! 
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın!.." 

Cem Karaca, 1979'da bir turne için Almanya'ya gitmişti. 12 Eylül darbesi olunca yurda dönemedi. Berlin'de 1 Mayıs törenlerine katılmıştı. O fotoğrafı yayımlayarak, "Cem Karaca gizli hesaplar peşinde!" diye haber yapan bir gazete süreci başlattı. iddiaya göre Karaca, "Kızıl ordu gibi ordu kurarak, uzun bir yürüyüşle askeri yönetimi devirecekti! " Savcı bu asparagası ciddiye alıp hemen soruşturma açtı! 1 ay içinde Türkiye'ye dönmesi çağrısı yapıldı! Karaca, "bu yalan haberi ciddiye alanları ciddiye alacak kadar ciddiyetsiz değilim!' diyerek sürgüne adım attı! Askeri yönetim, bugünkü gibi binlerce gazeteci, yazar ve entelektüeli tutuklamıştı.

Ünlü sanatçı, muhalif duruşun bedelini ödeyecekti;  "Vatan haini" ilan edildi, hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı, vatandaşlıktan atıldı ve mallarına el kondu! 

Ülke içinde kasetleri toplatıldı, müziği yasaklandı! Evine baskınlar düzenlendi. Eşine iş verilmedi. Oğlu Emrah, 8 sene "Babam Cem Karaca" diyemedi! Darbe, milyonların sevgilisi bir sanatçıyı diri diri gömmeye kararlıydı. Onun üzerinden topluma korku salınacaktı. 

Avrupa'da zor günler başlamıştı Cem Karaca için. Çevresi bir anda boşalmıştı. Peşinden koşan gazeteciler, onu karalama yarışına girdi! Güce yaranmak ve menfaat elde etme yarışıydı bu! Kimi dostlarının gerçek yüzünü gördü bu zor süreçte Karaca. Müzikten kopmamaya çalıştı. Almanca öğrendi ve plak yaptı. Bir kasetçi dükkanı açtı, batırdı! Ailesini, eşini ve oğlunu çok özlemişti. Babası vefat etmiş, cenazesine gidememişti. İntiharı bile düşündü bir ara! 

Türkiye'de 1983'te seçim olmuştu. Cuntanın pek de haz etmediği ANAP iktidara geldi. Başbakan Turgut Özal, ülkeyi hızla normalleştiren adımlar atıyordu. Sivil biriydi. Yasaklara karşıydı. Bir Almanya ziyaretinde Cem Karaca ile buluştu ve ona 'yurda dön' daveti yaptı. Karaca, bu sıcak teklifi değerlendirdi. Sevincinden uçuyordu! "Davasından döndü" diyenlere kulak asmadı! 1987'de ülkeye geri geldiğinde tankların açtığı yaralar hala sarılıyordu! 

Özal, Karaca ile yakından ilgilendi. hakkındaki suçlamalar düşürüldü. Pek çok dava açılmıştı. Beraat kararları ardı ardına geldi. Vatandaşlığa geri alındı ve pasaportu iade edildi. Müziğe muhteşem bir dönüş yaptı. Konserleri tıklım tıklımdı.

Karaca, değerlere saygılıydı. Fethullah Gülen'e özel bir sevgisi vardı. 28 Şubat'ın en zor günlerinde Gülen'den övgü ile söz etme cesaretini gösterdi. Bir geçmiş olsun mektubunda, "lütfen sağlığınıza dikkat edin size ihtiyacımız var" diye yazdı. Gülen'in bir şiirini okudu, büyük ilgi gördü.

12 Eylül'ün yok etmek istediği Cem Karaca,  (2004) şarkıları ile milyonların gönlünde taht kurdu. Anadolu rock müziğinin efsane ismi oldu. Tamirci çırağı, Namus belası, Bindik bir alamete, gibi şarkıları ile yaşıyor ve yaşayacak. Darbeci Kenan Evren ise, kendisini yüzde 97 ile cumhurbaşkanı seçtirmesine rağmen silindi, gitti! Ömrünün son döneminde de yargılanmaktan kurtulamadı! 

Şimdilerde Cem Karaca'nın kaderini yaşayan binlerce insan var! Hapishaneler mazlumlarla dolu. "Siyasal İslamcı" zalimleri nasıl bir son bekliyor? 
"Allah yar, yar! 
Allah yar, yar!" 

[Ali Emir Pakkan] 21.4.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

İlahi davete icabet [Mehmet Ali Şengül]

Mirac bir imtihan vesilesidir. İman rükünlerini kabul etmeyen mülhitlere Mirac anlatılamaz. Onlara anlatılması gereken husus Allah’ı tanıtmak ve sevdirmektir. O’nu tanımayan ve sevmeyenlere, Allah’ın harikulade icraatını anlatmak mümkün olmaz. Hele inkarda inat eden birisi ise. 

Beyin mimarımız, Allah’ı tanıtan üç küllî muarriften bahseder:

‘Birincisi; kudret ve iradesiyle nazarımıza arz edilen Kainat Kitabıdır. İkincisi; kainatın şerhi ve tefsiri olan, gönüllerimize ab-ı hayat akıtan Kelam sıfatının tecellisi, Kur’an-ı Azimüşşan`dır. Üçüncüsü; kainatı ve Kur’an’ı en doğru anlayan ve bizlere anlatan alemlerin yaratılış sebebi Hz. Muhammed Efendimiz’dir.’ (Mesnevi-i Nuriye) O (sav), beşerin saadeti ve huzuru için Allah’ın tayin ettiği peygamberlerin en sonuncusu, mesajı da alemşümuldur.

Mucizeler, Peygamberlerin şahsında Allah’ın yarattığı harikulade hallerdir. Peygamberlerin Allah tarafından tayin edildiklerine dair birer vesika ve diplomadır. Resul-ü Zişan Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bini mütecaviz mucizelerinin başında Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan gelmektedir. Onu takip eden mucize ise Mirac’dır. Mirac, yükselme, yukarılara çıkmaktır. İsra ise, gece yolculuğudur. Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Mescidi Haram’dan başlayıp, Mescidi Aksa’ya, oradan da Sidretü’l-Münteha’ya kadar devam eden, sırlar ve hikmetlerle dolu yolculuğudur. Allah (celle celaluhü) Habib-i Edibini(sav) huzuruna almakla, O’nu şereflerin en yücesine ulaştırmış ve O’na payelerin en büyüğünü vermiştir.

Bu hususu Nizamî, sırlı ifadeleriyle şöyle seslendirir: “Yıldızlar, yolunda kaldırım taşları haline getirilmiş, melekler teşrifatçılık yapmış, Yarım ay, atının ayakları altında bir nal, güneş O’nun ışık kaynağına sığınmıştı.”

Miracın kapısı ubudiyetle açılır. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) kul idi. Kullukla Mirac’a erdi. Şehadet kelimesindeki “Muhammeden abdühu ve Resulühü” bu gerçeği ifade etmektedir. Bu kapının bizlere de açık olduğunu O`nun beyanlarından öğreniyoruz.

“Namaz, mü’minin Miracıdır.” (Münavi,Feyz-ül Kadir) Namaz, bizleri Rabbimize yücelten ve yükselten en büyük bir ibadettir. Namaz, her türlü fuhşiyattan, münkerden nehyeder. Hayatı düzene ve sisteme sokar.

Namaz, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşamamızı temin eder. Aynı zamanda bir muhasebedir. Hakimler hakimi Allah huzurunda, hayatın hesabının sorulacağını hatırlatır. Onun için namazımızı Allah görüyor gibi eda etmemiz, O’nun her an bizi gördüğüne inanmış olmamızın ifadesidir.

Her yıl tekerrür eden mübarek geceler ve aylar, Allah’ın kullarına ne kadar merhametli olduğunun açık bir delilidir. Affetmek için o kadar çok vesileler halk etmiş ki, değerlendirmekten aciziz.

Balığı denizde yüzdürdüğü gibi bizleri de nimet denizinde yüzdürdüğü halde, nankörlükte ısrar ediyoruz.

''Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücut sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren. Ve seni dilediği bir surette terkip eden?'' (İnfitar suresi, 6-8)

Mirac, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine ne ölçüde şefkatli, ahiretleri adına ne kadar ciddi çırpındığının açık bir alametidir. Cenneti bütün güzellikleriyle müşahade ettiği, Cennetin bin yıllık güzelliği bir anına tekabül etmeyen Cemalullah’ı müşahade ettiği halde, ümmetini oraya götürebilmek için dünyada çektiği ve çekeceği her türlü sıkıntıya rağmen dünyaya geri geldi; bir ömür boyu insanlığı mutlu edebilmek, ahiretini kazandırmak için çırpındı.

Bir insan sevdiklerine en iyi hediyelerle gitmeye çalıştığı gibi; O’da çok sevdiği, çok düşkün olduğu ümmetine Cenab-ı Hak’tan hediyelerle geldi: 

1-Kulun kemale ermesinin en büyük vesilesi namaz. 

2-Bakara Suresinin son iki ayeti: “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, mü’minler de. Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Resullerine iman etti. ‘O’nun Resullerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.’ dediler ve eklediler: ‘İşittik ve itaat ettik Ya Rabbimiz, affını dileriz, dönüşümüz sanadır.’ Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. ‘Ya Rabbena! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma. Ya Rabbena! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ya Rabbena! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma. Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlamız, yardımcımız! Kafir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize.” (Bakara suresi, 285-286) 

3-Allah’a hiçbir şeyi eş-ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının af ve mağfiret edilmesi.

Hz.Üstad Mirac’ın semeratı ve faydasını beş meyve ile ifade buyurmuşlardır: “Birinci meyve: Erkan-ı İmaniyenin hakikatini göz ile görüp; melâikeyi, cenneti, ahireti, hatta Zat-ı Zülcelali göz ile müşahade etmek... 

İkincisi: San-i Mevcudat, Sahib-i Kainat ve Rabbülalemin olan Hakîm-i ezel ve ebedin marziyyat-ı Rabbaniyesi olan İslamiyetin esasatını, başta namaz olarak cin ve inse hediye getirmiştir. 

Üçüncüsü: Saadet-i Ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş; cin ve inse hediye etmiştir.

Dördüncüsü: Rü’yet-i Cemalullah meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir.

Beşincisi: İnsan kainatın kıymettar bir meyvesi ve Sani-i kainatın nazdar sevgilisi olduğu, mirac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir hayvan ve aciz bir zişuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki; kainatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahr veriyor.” (Otuzbirinci Söz)

Efendimiz Hz.Muhammed (sav) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: 

“Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey farz namazlardır. Eğer bu namazı tam olarak yerine getirmişse ne güzel! Aksi halde şöyle denilir; ‘Bakın bakalım, bunun nafile namazı var mıdır? Eğer nafile namazları varsa, farzların eksiği bu nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer farzlar için de aynı şeyler yapılır. (Tirmizi, Ebu Davud, Nesai, İbn-i Mace)

Bu hediyelere sahip çıkıp çıkmama insanın iradesine bırakılmıştır. Değerlendirip değerlendirmemek bize aittir.. 

[Mehmet Ali Şengül] 21.4.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Mecburi bir açıklama [İsmail Cingöz - @ismailcingoz1]

Dün itibariyle Kimse Yok Mu ve Türkiye'de kurulmuş olan bazı dernek ve vakıfların BM ECOSOC üyelikleri iptal edildi(!)

Baştan söyleyeyim bu tamamen büyük bir YALAN.!

TC Devletimizin sözde Dışişlerinin üstün ihanetleriyle başardıkları! (onlar buna başarı diyorlar) bu durumdan ötürü zafer çığlıkları var.

Ortada BM nezdinde bir başarı filan yok YALAN.! Bilakis Ülkemizde yaşanan bir despotluk ve tüketilen HUKUK var sadece. Olay da bundan ibaret.

23 Temmuz 2016 tarihinde çıkarılan OHAL sonrası ilk Kanun Hükmünde Kararname ile derneğimiz Kimse Yok Mu hukuksuzca kapatıldı.

AKP ve haramzadeler bu KHK ile ÜLKEMİZİN yüz yılda kazandığı tüm kazanımları ve kurumları bir bir tükettiler.

Kimse Yok Mu, AIHM ve BM nezdinde TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİMİZİN İTİBARINI ve DEMOKRASİMİZİ ve STK ları yerle bir edenlere karşın Bir STK olarak açılabilecek belki de cumhuriyet tarihimizin en büyük davasını açtı ve hukuk mücadelesini başlattı.

Hasetlerinden çatlayan, yıkmaktan başka hiç bir hedefi olmayan bu grup şimdi de bir BM ECOSOC yalanı uydurmuş.

Bir kere BM den KİMSE YOK MU ve bahsedilen diğer dernek veya vakıfların asla BİR İHRACI SÖZ KONUSU DEĞİLDİR.

Kimse Yok Mu, yürütegeldiği faaliyetinden ötürü BM tarafından takdir, tebrik ve teşekkür dışında hiç bir muameleyle karşılaşmamıştır.

KİMSE YOK MU, Türkiye'de kapatıldığı andan itibaren aynı çalışmalarını KYM INTERNATIONAL olarak yeni bir DÜNYA DERNEĞİ olarak yürütmektedir.

BM, AB ve Afrika Birliğiyle insanlığın dert ve problemlerinin çözümünde dünden daha güçlü proje ortaklıkları ve partnerlikler yürütmektedir.

Bu çerçeve de bu hayırlı müesseseye BM de en küçük bir itham, olumsuz yaklaşım söz konusu dahi olmadı, olamaz ALLAH'IN İZNİYLE.

Sahtekarca yazıp çizdikleri görüşmelerde ne "F..." F si ne de en küçük bir imayla dahi başka bir itham İHRAÇ İPTAL söz konusu olmamıştır.

Olan tek şey devletler arası resmi en üst düzey kuruluş olan BM de TC DEVLETİMİZİ temsil iddiasında olanların TÜRKİYE'DE artık bu üye kurumlar kapandı (YOK) kaydını kayda geçirmelerinden ibarettir.

Yoksa ne KYM ve ne de diğer kurumlar yaptıkları insanlığın hayrına bu hayırlı takdir edilesi çalışmalarından geri durmadılar durmazlar da.

[İsmail Cingöz] 20.4.2017 @ismailcingoz1

Referandum, Konuştu ve Gitti [Konuk Yazar: Celal Sakallıoğlu]

Referandum süreci nihayet bitti. Adil de özgür de değildi.

Bir taraf devletin tüm imkânlarını hunharca kullanırken diğer tarafa kendi imkânlarını kullanma, hatta konuşma şansı bile verilmedi. ‘Evet’ demek kolaydı, keyifliydi, avantajlar yaratıyor ve zaten gücünü devletten alıyordu. Gole giden rakibi düşürmek serbestti, hakem görmüyordu. Ama işte özünde zayıf bir hikayeydi; hatta hikaye miydi masal mı, bunu hep birlikte göreceğiz.

‘Hayır’ demekse her şeyden önce bir riskti; bu yüzden zordu evet ama heyecanlıydı. Kendini devlet zanneden bir partiye muhalefet etmek tabiatıyla endişe vericiydi. Ama hikaye yine de güzeldi, keyifliydi, anlamlıydı, çünkü doğruydu.

Neyse. Referandum bitti. Adil de, özgür de değildi. Olsaydı belki başka türlü biterdi. Ama olmadı. İtirazlar da para etmedi; kimi kime şikayet ediyordunuz ki hem? Referandum bitti ve tonla da mesaj bıraktı.

İlk mesaj iktidara…

Korkunç bir darbe girişimini bastırmış, ülkenin demokratik düzenini -artık ne kadarı kaldıysa- korumuş, dış güçlere karşı milli bir duruş ve kararlılık sergilemişsiniz, tamam. Bununla yetinmeyip içimizdeki hainleri teker teker tespit etmiş -bazıları buna fişleme de diyor- ve öyle hukuk felan beklemeden içeri tıkmışsınız. Aykırı sesleri bastırmış, muhalefetle terörizm arasındaki çizgiyi vatan millet aşkına silmişsiniz.

Savcı sizin savcınız hâkim sizin hâkiminiz. Yüksek yargıyı çay toplamaya genelkurmayı umreye götürüyorsunuz. Devlet, belli ki sizin devletiniz, muhteşemsiniz! Doğu-Batı demeden hemen herkese posta koyarak emperyalizmi dize getiriyor, asırlık intikamımızı alıyor, acayip dik duruyorsunuz. Ekonomide de öyle kriz felan yaşamamış, çarklar bir şekilde dönüyor. Üstelik sağ siyaseti tek ses tek çatı altında (tek adam mı? Asla!) toplama sevdasına düşmüşsünüz ve ne deseniz sizden önce yapan bir ortağınız var. Buna rağman, tüm bunlara rağmen, her şeyin sizde ve lehinize olduğu bir dönemde hikayeniz satmıyor. (Metafor değil bu arada gerçek; Yenikapı’ya gittim millet eğlenmeye gelmişti) Neyse, karne günü gelip çatmış, takdir teşekkür alamamış, sınıfı zor geçmişsiniz.

Ha, bu arada adil de özgür de değildi dedik ya; bunu kim akıl ettiyse iyi etmiş. Düşünsenize; adil bir maçta meşin yuvarlak size kimbilir neler yapardı! Olsun, bir şey olmaz, ne de olsa kulüp de sizin federasyon da.

Ama bakın, artık bahane yok; on beş yıl tepe tepe kullandıktan sonra ‘tu kaka’ ettiğiniz sistemi gönlünüzce değiştirdiniz. Bundan sonra kolay gele hanımlar beyler, memleket icraat bekler. İster aklınızı başınıza devşirir, hegemonya sevdasından vaz geçersiniz, isterseniz memleketi Kuzey Kore’ye çevirirsiniz. Bir anket felan yaptırın mesela, belki milli irade ikincisini istiyordur.

İkinci mesaj muhalefete…

Demek ki oluyormuş! Ortak nokta bulunup birlikte hareket edilebiliyormuş. Yapacağınız ilk iş bunu gelenek haline getirmek. Gelenek dediğime bakmayın bir kaç defa yapsanız zaten memleket rahatlar. Kolay değil bu , ama ‘öterse iyi düdük’.

Memleketin başka türlü bir dengeye oturacağı yok. Hayal değil! Güçlü bir adaya omuz verirseniz ilk seçimde iktidar değişebilir. Sonrasında sistem yeniden demokratik ayarlara çekilip normalleşmesi sağlanabilir. OHAL’de yapılan, haksız, hukuksuz, usülsüz bir seçimde bile kılpayı kaçan bir zaferden bahsediyorum. İyi bir stratejiyle ortak çıkarlara odaklanırsanız bir sonraki kaçmaz.

Olan biten iktidar için olduğu kadar muhalefet için de bir seçim provasıdır.

Üçüncü mesaj ise ne iktidar ne de muhalefet olan MHP’ye

MHP, geri döndürülemez bir biçimde bölünmüştür. Bahçeli, yalnızca kendisinin bildiği bir hikmetle hareket ederek partisini yıkıma götürmüştür ve her dört kişiden üçünü kaçırmıştır. E, tamam, “lidere itaat onurumuzdur”diye bir söz var parti geleneğinde, ama ya lider yoldan çıkarsa? Üstelik, sandıktan kaçana lider mi denir?

Referandumun net kaybedeni, anlaşılmaz bir şekilde kamikaze dalışı yapan MHP’dir. Net kazananı ise partideki muhalefet; açıkça daha güçlü ve ikna edici olduklarını gösterdiler. Bu enerjiyle yeni bir oluşum başlatır ve bagajsız, uzlaşmacı bir siyaset dili kurabilirlerse AKP, MHP ve CHP seçmenine aynı anda konuşabilirler, ki bu MHP’ye dönerek yönetimi ele geçirmeye çalışmalarından daha mantıklı bir tercih olacaktır.


Hayır, hayır!

Oyun daha yeni başlıyor.

[Celal Sakallıoğlu] 21.4.2017 [TR724]

Referandum sonuçlarının iptal edilme ihtimali var mı? [Konuk Yazar: Umut Atay]

Erdoğan başkanlık yolunda önemli bir tepeyi daha aştı. Türk seçmeninin yüzde 0,25’inin desteğini aldığı halde hükümetin gizli ortağı gibi hareket eden Doğu Perinçek, referandum sonuçlarını kabul etti. Perinçek, twitter hesabından yaptığı açıklamada şunları söyledi.

Anayasa değişikliğine ilişkin Evet-Hayır olayı arkada kalmıştır ve kesinlikle arkada bırakılmalıdır. Şimdi beraberlik zamanıdır. Halk Oylaması, yüzde elliye yüzde elli eşitlikle bitti. Bu maçın galibi ve mağlubu yoktur. Türkiye’nin sorunları beraberlikle çözülür. Türkiye’yi Evet-Hayır kamplaşmasına sokmak yanlıştı. Bugün o kamplaşmayı sürdürmek, daha büyük yanlıştır.

***

Bir başka açıklama Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’ndan geldi. Feyzioğlu dün yaptığı açıklamada, YSK’nın muhalefetten gelen şikâyetleri reddetmesi halinde meselenin Anayasa Mahkemesi veya AİHM’e taşınabileceğini söyledi. “YSK muhalefetin mühürsüz oy şikâyetini reddederse, Anayasa Mahkemesi veya AİHM’e gidilir. AİHM, referandumu yenilettirebilir” dedi.

Feyzioğlu, AİHM’in oylamada ihlal tespit eden bir karar alması halinde referandumun yenilenmesi gerekeceğine dikkat çekti. Feyzioğlu, “Eğer sistemde böylesine büyük bir değişiklik yapıyorsanız, sonucun şüphe içermemesi gerekir” dedi.

***

CHP cephesinde ise durum oldukça karışık. 16 Nisan akşamı Anadolu Ajansı’nın açıkladığı sonuçlara bakıp yenilgiyi erken kabullenen Kılıçdaroğlu, ertesi gün söylemini değiştirse de iş işten geçmiş, atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmişti bile.

***

Dün, CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Selin Sayek Böke’den bir açıklama geldi. Böke şunları söyledi: ‘Çalınmış olan milletin iradesidir. Hileyle, alelacele yapılan balkon konuşmalarıyla algı operasyonu yönetilmektedir. İlan edilen bu referandumun sonucunu tanımıyoruz tanımayacağız da… Bunun için demokratik tüm haklarımızı kullanacağımızdan şüpheniz olmasın. Her türlü deyince Meclis’ten çekilmekten de çalışmaya devam etmek de buna girer.’  

CHP Parti Sözcüsünün konuşmasının üzerinden birkaç saat geçmeden kameralar karşısına geçen CHP Grup Başkanvekili Levent Gök, CHP’nin Meclis’ten çekilmeyeceğini syledi; “CHP’ye böyle bir öneri gelmiştir. Ancak yapılan MYK değerlendirmesinde böyle bir kararın uygun olmayacağı kararına varılmıştır.” dedi.

Öyle ya 2019’a kadar bundan sonra ne işe yarayacağı belirsiz olan TBMM’de oturup maaş almaya devam etmek varken seçime gidip eldeki imkanları kaybetme riskini almanın ne alemi var. Eskilerin deyimiyle ‘viran olası hanede evlad ü iyal var!’

***

Referandum sonuçlarının iptali için YSK’ya yaptığı başvurusu reddedilen CHP, rotayı Anayasa Mahkemesine çevirecek. Şimdiden söyleyelim Anayasa Mahkemesi her ihtimalde reddedecek. İki üyesi sorgusuz sualsiz tutuklanıp hapse konan yüksek mahkemenin, Erdoğan’a rağmen bir karar verebilmesi mümkün değil. AİHM’e gidilebilmesi için Anayasa Mahkemesi red kararı beklenmek zorunda. Anayasa Mahkemesi red kararını ne zaman verir, 3 ayda mı, 6 ayda mı yoksa 2 yılda mı, belli değil.

AİHM Referandumun geçersizliğine karar verebilir mi?

Diyelim Anayasa Mahkemesi red kararı verdi. Bu karardan sonra kapısını çalacağımız AİHM, referandum sonuçlarıyla ilgili bağlayıcı bir karar alabilir mi? Sanmıyorum. Diyelim ki verdi, Erdoğan bu kararı tanır mı? Onu hiç sanmıyorum.

İş işten geçti. Sandıklarda her türlü dalavere çevrilerek rejim değişikliğinin halk tarafından onaylanmasının prosedürü tamamlanmış oldu.

Perinçek’le Ulusalcılık paydasında birleşen Metin Feyzioğlu gibilerin yaptığı, sonuç çıkmayacağını bile bile AYM’den, olmazsa AİHM’den referandumun iptali kararını kesin çıkarırız, diyerek halkı uyutmaktan başka bir işe yaramaz.

***

Eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’e göre YSK’nın kararlarına karşı başvurulacak bir mercii yok. Dolayısıyla bu kararlara karşı Anayasa Mahkemesi’ne başvurulsa bile, kararın iptal edilmesi söz konusu değil.

Türk, AİHM’in de hak ihlalini tespit edebileceğini ama seçimlerin yenilenmesine ilişkin karar veremeyeceğini aktarıyor. Türk, “Daha önce böyle bir kararı da yetkisi de yok” diyor. (*)

CHP ne yapmalı?

Bu saatten sonra CHP’nin Feyzioğlu gibilerin aklına uyup mahkeme kapılarında beklemesinin bir faydası yok. Bir an önce Selin Sayek Böke’nin dediğini yapıp meclisten çekilerek AKP’yi erken seçime zorlamalıdır. Çünkü Mecliste kalmasının artık bir anlamı kalmadı. Referandum sonucu kabul edilen anayasa değişikliğiyle zaten meclis devre dışı bırakıldı. Kanun filan çıkarmasına da gerek kalmadı. Baksanıza kış lastiği kullanımı bile artık OHAL KHK’larıyla düzenleniyor.

Madem muhalefetin mecliste yapacağı hiç bir şey kalmamış. Madem bir delikanlılık yapıp ‘referandum sonuçlarını tanımıyoruz’ diye ilan ettiler, bari sözlerinin arkasında dursunlar.

Keşke CHP bunu Anayasa değişiklikleri esanasında yapsaydı. Ama o gün alacağı ayrılma kararının meşruiyetini halka izah etmekte zorlanabilirdi.

Şimdi ise Batı dünyası referandum sonuçlarına şüphe ile bakıyor. İngiltere açıklama yaptı. ABD açıklama yaptı. AB ülkeleri ard arda açıklama yaptılar. Hepsi de referandum sonuçlarının şaibeli olduğunda mutabık. CHP’nin bugünden sonra alacağı meclisten ayrılma kararının meşruiyeti sorgulanmaz. Referandum öncesinde bu tür bir karar almış olsaydı, bulamayacağı kamuoyu desteği şimdi fazlasıyla var.

[Umut Atay] 21.4.2017 [TR724]

Türkiye özel raporu hala beklemede [Mehmet Dinç]

Avrupa işkenceyi önleme komitesi (CPT) 2016 raporunu yayınladı. Darbe girişimi sonra İstanbul, Ankara ve İzmir’deki hapishaneleri ziyaret eden komite, Türkiye işkence raporunu ise hala yayınlamadı. İşkence komitesi başkanı Mykola Gntovskyy Türkiye raporunu yayınlamak için Türk hükümetinden haber beklediklerini belirtti. Avrupa genelinde 19 ziyaret yapan heyet, aşırı kalabalık ve gözaltı suresince yaşanan kötü muamelelerin bitirilmesini istedi.

CPT 2016 yılı içerisinde 170 gün boyunca 19 ziyaret gerçekleştirdi. Komite, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından hapishanelerde ve karakollarda işkence iddiaları sebebiyle İstanbul, Ankara ve İzmir’de hapishanelerini ziyaret etti. Kasım ayında tamamladığı raporu kamuoyuna duyurmak için Türk hükümetinin onayı bekliyor. Avusturya, Finlandiya, Monako ve İsveç’in CPT raporlarının hükümet onayını beklemeden otomatik olarak yayınlamasına izin verdi. Bu uygulamayı daha önceden kabul eden olan Lüksemburg, Moldova ve Ukrayna kabul etmişti.

TUTUKLULUK ‘SON ÇARE’ OLMALI

CPT, 2016 yıllık raporunda, 47 üye devlete, hapishane koşullarının iyileştirmesi yönünde çağrıda bulundu. Avrupa çapında yapılan hapishane ziyaretlerinde hapishane koşullarının iyi olmadığı yönünde rapor verdi. Bir çok ülkede hapishanelerin aşırı kalabalık olduğunu tespitinde bulunurken tutukluluğun son çare olması gerektiğini söyledi. Tutukluluk yerine kefalet, ev hapsi, elektronik izleme veya pasaport iptali gibi geçici alternatif tedbirlerin mümkün olduğunca kullanılması çağrısında bulundu. Tutukluluk oranlarının en yüksek olduğu ülkeler ise  %49’la Arnavutluk, %43,3 Hollanda, %41,8 Moldova, %39,6 İsviçre, %36,3 Danimarka ve %34 İtalya.

Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland, CPT’nin yaptığı ziyaretlerde tutukluluk koşularında ciddi eksiklerin olduğuna dikkat çekti. söyledi. Tutukluluk koşullarının insan hakları standartlarıyla uyumlu olmasını sağlamak için üye devletlere çağrıda bulundu. Aşırı kalabalığın önüne geçilmesini istedi.

TUTUKLULUK İNTİHARA SEBEP OLUYOR

CPT başkanı Mykola Gnatovskyy “gözaltı ve tutukluluk koşullarının ağır psikolojik etkileri olabileceğini bu tür etkilerin ailelerin parçalanması veya intihara kadar götüren sonuçları doğurabileceği uyarısında bulundu.. Bazı üye devletlerde kolluk kuvvetlerinde gözaltı sürelerinin haftalarca  sürebiliyor. Bu tür tesisler uzun süreli barınma için dizayn edilmediği için, gözaltı sürelerinin uzatılması, kolluk kuvvetlerinin göz korkutma ve kötü muamele riskini artırıyor. Bu sebeple gözaltı sürelerinin kısa süreli tutulması gerektiğini bildirdi. Tutukluluk durumunun süresi ve sıklığı bir ülkeden diğerine çok büyük farklılıklar göstermektedir, toplam ceza infaz kurumunun tutukluluk oranları %8 ila %70 arasında değişmektedir.

GÖZALTI KOŞULLARI FELAKET

Konseye üye 47 devletin tamamında tutukluların yaklaşık %25’i henüz nihai ceza almadı. Avrupa Konseyi ceza istatistiklerine göre yabancı uyruklular için bu oran %40’lara kadar çıkıyor. Yer yer insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelelerin  olduğu tespitinde bulundu. Bununla birlikte bazı ülkelerde tutukluların özellikle dış dünya ile temaslarının kısıtlamalarında endişe duyduklarını ifade etti. Bu kısıtlamalar, telefon görüşmeleri, ziyaretler hatta tamamen tecrit olabilir. Kısıtlamalar mutlaka adli bir makamın onayı ile ve kısa süreli olarak uygulanmalı.

CPT’DEN İMRALI VE SİLİVRİ’YE ZİYARET

CPT, 2017’de Türkiye, Belçika, Bulgaristan, Hırvatistan, Kıbrıs, Estonya, Ukrayna, Montenegro, Polonya, Slovenya’ya ziyaret gerçekleştirecek. Komite  Nisan 2016’da iki günlük İmralı ziyareti yapmıştı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından hapishanelerde işkence görüntülerinin medyaya yansımasının ardında, 29 Ağustos – 6 Eylül 2016 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret etti. Ankara emniyet terörle mücadele asayiş şubesi, organize suçlar bölümü, başkent voleybol salonu geçici gözaltı tesisi, gölbaşı ilçe emniyet müdürlüğü, Sincan F ve L tipi cezaevi, Sincan kadın kapalı cezaevi, Silivri yüksek güvenlikli cezaevi ve İzmir F tipi ceza evlerini ziyaret etti.

CPT’NİN GÖREVLERİ NELER?

Avrupa işkence ve onur kırıcı muameleyi önleme komitesi, Avrupa Konseyi bünyesinde 26 Kasım 1987 tarihinde kuruldu. Türkiye, komite kurulduktan, 40 gün sonra 1 Ocak 1988 yılında üye oldu, konvokasyonu imzaladı. CPT bu ziyaretlerinde hapishaneler, çocuk ıslah merkezleri, polis karakolları, yabancılar için gözaltı merkezleri, akıl hastanelerini, sosyal bakım evleri bulunmaktadır. Her ziyaretten sonra, CPT bulgularını ve önerilerini içeren bir rapor hazırlayıp sunuyor.

AF ÖRGÜTÜ: İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELEDE ARTIŞ VAR

Dünyada insan hakların durumunu inceleyen Uluslararası Af Örgütü yıllık raporunda Türkiye’de işkence ve kötü muamelede artış olduğunu, soruşturmaların ise sonuçsuz kaldığı belirtildi. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yaşanan gelişmeleri ele alındığı raporunda, “Hükümet, darbe girişiminin ardından memurlar ve sivil toplum üzerinde büyük baskı oluşturdu. Fethullah Gülen hareketiyle bağlantılı olmakla suçlananlar bu baskının ana hedefi oldu ” değerlendirmesi yaptı. 15 Temmuz sonrası Ankara ve İstanbul’da “polis gözetiminde rapor edilen işkence ve kötü muamelede artış yaşandığı tutukluların avukatlarıyla görüştürülmediği, gözaltı sürelerinin uzatıldığı raporda yer aldı. 15 Temmuz sonrası polis gözetimindeki birçok kişinin, ciddi derecede dayak, cinsel saldırı, tecavüz tehdidi ve tecavüze maruz kaldıkları belirtildi. Af Örgütü ayrıca, en kötü fiziksel şiddete askeri personelin maruz kaldığı bilgisine yer verdi.

HRW: AĞIR ŞİDDET, TECAVÜZ TEHDİDİ

New York merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch-HRW), “Türkiye’de darbe girişimi sonrası işkenceye karşı koruma tedbirlerinin askıya alınması” başlıklı 43 sayfalık rapor hazırladı. Raporda Türkiye’de polisin, gözaltına alınan kişilere işkence ve kötü muamelede bulunduğunu ifadeleri yer aldı.  Örgütün hazırladığı raporda ağır şiddet, cinsel istismar ve tecavüz tehditleri bulunuyor.

Kasım 2016’da yayınlanan AB ilerleme raporunda da, Türkiye’de işkence ve kötü muamele konusundaki artışta yer verildi. Raporda Türkiye’nin uzun süredir “sıfır tolerans” yürüttüğü işkence ve kötü muamele konusunda özellikle 15 Temmuz sonrasında ciddi artış olduğunu ifade edildi.

[Mehmet Dinç] 21.4.2017 [TR724]

İrtibatı koparmayalım [Faik Can]

Bütün ömrü davası uğruna hapislerde, sürgünlerde geçmiş, tatmadığı eza, çekmediği cefa kalmamış Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri hizmet erlerinin başına gelen zulüm ve musibetlere “kader ve hikmet-i İlâhî cihetiyle bakmak” gerektiğini söylüyor: “Başa gelen zulümlerde iki cihet ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i İlâhînin. Aynı hadisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder. Bu meselemizde, insanın zulmünden ziyade, kaderin adâleti ve hikmet-i İlâhiyenin sırrını düşünmeliyiz” Musibetlerdeki hikmeti ve perde arkasındaki Murâd-ı İlâhî’yi kavramaya çalışmamızı tavsiye ediyor.

O günkü talebelerinin hapse girmelerini de “manen inkişafa vesile” olarak değerlendiriyor: “Evet, kader sizi, buraya (hapishaneye) çağırdı. Ve mücâhede-i mâneviye inkişâf etmesinin hikmeti; sizi bu hakikaten çok sıkıntılı olan medrese-i Yusufiye’ye sevk etti. İnsanların zulmü bu işin bahanesi ve vesilesi oldu. Onun için sakınınız; birbirinize; “Böyle yapmasaydım ben tevkif olmazdım” demeyiniz.”

Bela ve musibetlerin hikmetini böyle anlattıktan sonra Üstad, bu hizmette kıymeti muhafaza etmenin şartını açıklıyor ve diyor ki: “Kardeşlerim! Ben hem Risâle-i Nur’un, hem talebelerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size şunu ihtâr ederim ki: “Bu müdâfaamdaki kıymeti muhâfaza etmenin şartı, bu hâdiselerde ağzınızın yanmasıyla Risâle-i Nur’dan küsmemek ve üstâdından darılmamak ve kardeşlerinden—sıkıntıdan gelen bahanelerle—nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnad etmemektir.” (28.Lem’a 18.Nükte)

Şunları yapmasaydık başımıza bunlar gelmezdi!

Böyle bir kayba uğramamak için de kalblerin tesanüdüne, dayanışmasına ihtiyaç vardır. Kalbler arası irtibatın en mühim vesilesi de duadır. Hem dünyanın dört bir yanına dağılmış olan hem de türlü sıkıntılara muhatap musibetzede kardeşlerimize kesintisiz dua etmek kalpler arasında kopmaz bir nurani zincirin oluşmasına vesile olur.

Böyle yapmayanlar insi ve cinni şeytanların farklı hücumlarına karşı savunmasız ve korumasız kalır. Zira böyle zamanlarda hem insi hem de cinni şeytanlar insanlarla çok uğraşır. Türlü vesvese ve fitnelerle ayakları kaydırmaya, birliği, dirliği bozmaya çalışırlar. Bazıları hizmetin yaptığı hatalardan (!) dem vururlar. “Şunları, şunları yapmasaydınız başınıza bunlar gelmezdi” gibi vesveselerle kalpleri ve kafaları karıştırmaya çalışırlar. Eğer bela ve musibetler yapılan hataların neticesi olsaydı en büyük hataları, başları bir ömür beladan kurtulmayan başta Efendimiz olmak üzere bütün Peygamberler, sahabeler, Allah’ın salih kulları ve Üstadımız yapmış olmalıdır (!)

Üstad Hazretleri başları hapisten, sürgünden kurtulmayan hem o günkü hem de kıyamete kadar aynı imtihana maruz kalacak talebelerine birbirlerinden şikâyet etmemelerini ve hizmete asla küsmemelerini salıklıyor. “Bu musibetten (hapisten) kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kâbil (mümkün) değildi: Birincisi: Kader-i İlâhi kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için herhalde gelecektik. En hayırlısı bu tarzdır.

İkincisi: Aleyhimize çevirilen dolaptan kurtulmak imkânı bulmadık. Ben hissetmiştim, fakat çare yoktu. O halde bu musibette birbirimizden şikâyet etmek hem haksız, hem mânâsız, hem zararlı, hem Risale-i Nur’a bir nevi küsmektir.”

Bediüzzaman Hazretleri devamında, başa gelen musibetlerden dolayı hizmeti sorgulamanın, kopmanın, sadakati kaybetmenin hapisten, zindandan ve işkencelerden daha ağır bir bela olduğunu söylüyor: “Sakın, sakın, has rükünlerin (hizmetin önde gelenlerinin) faaliyetlerini bu musibete bir sebep görüp onlara gücenmeyiniz. Böyle bir gücenme, Risale-i Nur’dan çekilmek ve hakaik-i imaniyeyi öğrenmeden pişman olmaktır. Bu ise, maddî musibetten daha büyük bir mânevî musibettir.” (13. Şua, 50. Mektup)

Keşke bunlarla hiç tanışmasaydın!

Damarlarımızda gezen ezeli hasmımız şeytan zaman zaman “neden bunlara bulaştın ki zamanında, bak herkes işinde, gücünde; sen ise her gün başıma ne gelir korkusuyla yaşıyorsun! Uzak dur bu adamlardan!” der, durur. Bazen de –tedbiren de olsa- gücü elinde bulunduranlara yakın olmayı, onlara dalkavukluk etmeyi, hizmet arkadaşlarına ise mesafeli durmayı salıklar.  “Nasıl olsa hizmete dair her şeyi artık biliyorlar, ben de sorguda herkesin bildiği şeyleri itiraf diye anlatsam başım derde girmez, hapse girmekten kurtulurum” gibi vesveseler ve yanlış düşüncelerle yanaşır bizlere. Nefis de aynı koroya katılınca –Allah korusun- insan, ahiretini riske atacak bir noktaya gelebilir. Üstadımız da böyle bir kaymadan endişe etmişler ki 13. Şua 48. Mektup’ta şöyle sesleniyor:

“Birbirinizden. Risale-i Nur’dan ve benden çekinmek ve inkâr etmek ve bizi ezmek isteyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirler, yapanlara zarardan başka hiç faydası olmadığı gibi, masum kardeşlerimize ehemmiyetli zarar verir.”

Mektubun burasında Üstad Hazretleri çok önemli bir hususa daha dikkatleri çekiyor. Gözaltında olan, işkence gören talebelerinin kendi gıybetini etmelerine, aleyninde konuşmalarına izin veriyor ve “Hakkımı helal ederim” diyor ama devamındaki ikazı yüreklerde ürperti hâsıl edecek türden: “Sizi temin ederim eğer bilseydim ki: Benden teberri etmekle (irtibatınızı inkâr etmekle) kurtulacaksınız, beni tahkir etmeğe ve ihanet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat bizi ezmek isteyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor. Za’fınızdan cesaret alır. Sizi daha ziyade ezer.”

Karşımızda normal bir hükümet ve adliye yok

Böyle bir düşüncenin insanı dünyada da ahirette de kurtaramayacağını hatırlatıyor Üstadımız. Hapisten kurtulmak düşüncesiyle veya bir kısım korkuların tesiriyle sorguda kendini Üstad’dan ve Risale-i Nurlardan uzak ve ilgisiz göstermeye çalışan bir talebesinin durumundan bahsediyor bir başka mektubunda. O davranışının binlerce insanın manevi duasından mahrumiyete sebebiyet verdiğini ve onu Risale-i Nur mesleğinin en önemli nimetlerinden olan “iştirak-i a’mal-i uhreviye” gibi önemli bir kazançtan ettiğini ve sadıklar listesinden çıkardığını söylüyor: “Orada ya korkudan veya çabuk kurtulmak fikriyle benden ve Risale-i Nur’dan bir derece zahiri bir çekilmek.. ve bize muarız olanlara kendini bir parça taraftar göstermek vaziyeti, o zata hiç fayda vermediği gibi kurtulmasını tehir etmekle beraber binler masum diller ile edilen dualar ve ibadetlerden “sadakat-ı tam” şartıyla mukabilinde hissedar olmasını kaybetmiş.”

Üstadımız tam burada çok önemli bir hususa daha parmak basıyor. Karşılarında normal bir hükümetin ya da adalet sisteminin olmadığını, esas maksatları Nur hizmetini yok etmek olan gizli bir komitenin bulunduğunu hatırlatarak siperi bırakanların kaybedeceğini söylüyor: (O talebesini kastederek) “Ben ara sıra onun teşrikine ve tam sadakatine dualar ile çabalıyorum. Sen benim tarafımdan ona selam söyle. Ve de ki: En ziyade yaralananlar siperini bırakanlardır.

Hem bizim karşımızdaki normal bir hükümet ve mahkeme değildir. Belki gizli zındıka ve küfr-i mutlaka düşenlerin komitesidir. Ve hiçbir tevil kaldırmayan dehşetli bid’aların taraftarlarıdır ki: hükümeti iğfal edip aleyhimize sevk ettiler.”

Bediüzzaman, insanların imanını kurtarmaktan başka bir maksadı olmayan bu kudsi hizmetten uzaklaşanların, hizmeti yok etmek isteyenlere yanaşmış olacağını ihtar ediyor aynı mektubunda. Hizmete düşman olanların da veli bile olsa düşmanlara yardım etmiş olacaklarına işaret buyuruyor: “Düşmanlık eden bir veli dahi bize hücum etse, bilmeyerek onlara yardımcı olur.” (13. Şua, 27. Mektup)

Bu ulvî ve kudsî hizmeti hepimiz için, gerçek kıymeti ancak ahirette anlaşılabilecek paha biçilmez değerde bir nimettir. Bu nimete mazhariyetin bedeli ne olursa olsun gerçek kıymetine nisbeten ucuz kalır. O sebeple bu hizmetin hadimlerine düşen en önemli vazife, ihsan-ı ilahi olarak kendilerine verilen bu nimeti kaybetmeme cehdi içinde olmaktır. Yukarıda saydığımız vesvese ve bahanelerin tesiriyle uzak durmak, elini gevşetmek, mesafe koymak ahirette çok ağır sonuçlar doğurabilir. Elbette bu durum bizde bir ihtiyatsızlığa ve dikkatsizliğe sebep olmamalıdır. Çünkü Muhterem Hocamızın tabiriyle “zalime yardımcı olmamak ve işini kolaylaştırmamak da mühim bir ibadettir.” Bediüzzaman Hazretleri’nin buyurdukları gibi: “Bu derece kıymettar bir hizmete, bu maddî ve mânevî fiyatı veren ve bu azabı çeken birinin, o hizmetten vazgeçmesi büyük bir hasârettir. Onun için, ihtiyatla beraber, sadakatten vazgeçmemek, irtibatı koparmamak ve hizmeti değiştirmemek lâzımdır.”

[Faik Can] 21.4.2017 [TR724]

Devlete iman, paraya kulluk [Vehbi Şahin]

Farz edelim ki siz Türkiye’de yaşayan bir yabancısınız.

Ülkeniz adına Türkiye’de görev alıyorsunuz.

Ya da…

Ekmek parası kazanmak için bu ülkede bulunuyorsunuz.

Veya…

Türkiye ve Anadolu insanı hakkında bilimsel çalışmalar yapıyorsunuz.

16 Nisan’da yapılan referandumda, sandıktan çıkan sonuçlara bakarak…

Hile iddialarını dikkate alarak…

Yüksek Seçim Kurulu’nun tuhaf kararını bir kenara not ederek…

İktidar ve muhalefet partilerinin kayıkçı kavgasını izleyerek…

Halkın oy verirken nasıl bir tercihte bulunduğunu çözmeye çalışarak…

Gazetelerin, televizyonların yayınlarına, entelektüellerin tavırlarına bakarak…

Nasıl bir kanaate varırsınız Türkiye ve Türk toplumu hakkında? 


ERDOĞAN’IN EN BÜYÜK HİZMETİ

Oportünist bir halk…

Çıkarcı bir millet…

Korkak bir toplum…

Listeyi uzatmak mümkün…

Siz düşüncelerinizi, bu yazının altına yorum olarak yazın…

Ben kendi fikrimi söyleyeyim hemen…

Geneli itibariyle Anadolu’da yaşayan insanlar devlete iman ediyor, paraya da kul oluyor.

Zengin ile fakir arasında…

Okumuş ile cahil arasında…

Şehirli ile köylü arasında…

Kadın ile erkek arasında…

Dindar ile laik arasında…

Öyle zannedildiği gibi çok fark yok aslında…

Erdoğan ve 15 yıllık AKP iktidarının en büyük hizmeti nedir biliyor musunuz?

“Necip Türk milleti” diye yıllardır “kutsanan” Anadolu insanının, büyük çoğunluğu itibariyle ne kadar “bencil” ve “menfaatperver” olduğunu gösterdi bize…

Bir de…

Devlete ne kadar çok iman ettiğini, Allah’tan daha fazla devletten korktuğunu…


SARAY’A BİAT MESAJI

Bu tezimi ispatlamak için yüzlerce örnek verebilirim.

Ama bunu yapmayacağım.

Son yaşanan ibretlik olayı hatırlatacağım sadece…

Yaşar Holding, Türkiye’nin önde gelen sanayi devlerinden biri…

İzmir’in medar-ı iftiharı…

En çok ‘Pınar’ markasıyla tanınıyor.

Şüphesiz ‘Pınar’ isminin markalaşmasında, 19 yıldır Karşıyaka basketbol takımına isim sponsoru olmasının katkısı büyük…

‘Pınar Karşıyaka’ sportif başarılarıyla ayrı bir marka artık…

Referandumdan yüzde 51,41 ‘evet’ çıkınca Yaşar Holding’in patronu Selim Yaşar, bir mesaj paylaşıyor Facebook hesabından…

“Evet, doğru karar veren Türk halkına şükranlar” diyor.

Mesajın adresi belli…

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP hükümeti…

“Ben de sizinleyim” diyerek ‘devlet’e biat tazeliyor kendince… 


TARAFTARA PARA İLE ŞANTAJ

Fakat Pınar Karşıyaka taraftarlarını hesap edemiyor.

Selim Yaşar’a, İzmir’in Karşıyaka ilçesinde halkın yüzde 83,2’nin ‘hayır’ oyu kullandığını hatırlatıyor taraftarlar…

Yaşar Holding patronu, bu tepkiden çok rahatsız oluyor ve mesajını siliyor.

Bu kez bir arkadaşı, mesajını silmesini eleştiriyor.

İşte o zaman pekçok Anadolu insanı gibi tipik refleks gösteriyor Selim Yaşar…

Patron ya…

Devasa şirketleri var ya…

Hemen ‘para’ ile Karşıyaka taraftarlarına ‘sopa’ gösteriyor.

“Karşıyaka zarar görmesin diye silmiştim, 45 milyon borcu olduğu gibi biline” diye ‘şantaj’ kokan bir mesaj daha yazıyor. 


AMAN ANKARA DUYMASIN

Ne oluyorsa bundan sonra oluyor zaten…

Bir başka takipçisi, “Siz Karşıyaka’yı düşünmeyin, Yaşar Holding’i düşünün” diyor.

Bu mesaj da çok rahatsız ediyor Selim Yaşar’ı…

Yine ‘para’ ile tehdit ediyor.

Fakat bu sefer kaş yapayım derken göz çıkarıyor.

“En yüksek Hayır Karşıyaka’dan YH (Yaşar Holding) düşünüyorum ve Ankara ile ters düşmemek için sponsorluğu yeniden gözden geçirmek gerekli…” diyor.

Ancak bu sözleri daha fazla tepki topluyor.

Neden?

Çünkü bu mesajında iki itirafta bulunuyor:

1) Ankara ile ters düşmemem lâzım..

2) Basketbol takımına para vermem…

Bu mesajlardan sonra sosyal medyada Pınar ürünlerine boykot kampanyası başlıyor.

Bunun üzerine İzmirli işadamı geri adım atıyor.

Önce Yaşar Holding, Selim Yaşar’ın kişisel hesabından paylaştığı görüşlerinin kurumsal duruşlarını yansıtmadığını açıklıyor.

Patronun arkasında durmuyor yani…

Sonra…

Selim Yaşar özür diliyor:

-Karşıyaka spor camiasından özür dilerim.

-Ben kimseyi kırmak istemem ve herkesin kararına saygılıyım.

Ne oldu şimdi?

Trilyonları yöneten, binlerce kişiyi çalıştıran bir patron, hiç gereği yokken şirketinin marka değerine zarar verdi.

Asıl vahim olan ise bu değil bence…

Nedir biliyor musunuz?

Bir holding yöneticisinin veya herhangi bir küçük esnafın…

1) Devlete biat ediyorum mesajı göndermesidir.

2) Ankara ile arasının bozulmasından korkmasıdır.

3) Kendisini eleştirenleri para ile terbiye etmeye kalkmasıdır.

Daha acı olanı da bir devletin ve o devleti yönetenlerin, işadamını kendinden korkar hale getirmesidir. 


İPEK, BOYDAK, DUMANKAYA

Bir itiraf da ben yapayım şimdi…

Yaşar Holding Yönetim Kurulu Başkanı Selim Yaşar ve onun gibi davranan pekçok Anadolu insanını görünce…

Akın İpek ve ailesini…

Halit Dumankaya ve ailesini…

Boydak Kardeşleri…

İsimleri, unvanları bilinmeyen binlerce esnaf ve tüccarı…

Haksız yere zulme maruz kalan yüzbinlerce mağduru, mazlumu, mahkûmu hatırladım.

Zalime boyun eğmek yerine maddi imkânlarını kaybetmeyi tercih etmelerinin ne büyük bir civanmertlik olduğunu daha iyi kavradım.

Zillet yerine izzetle yaşamayı seçmelerinin müthiş bir özgürlük olduğunu fark ettim.

Kendini devlet zannedenlerin ellerini eteklerini öpmek yerine zindana tebessümle  girmeyi veya yurt dışına hicret etmeyi kaderin bir cilvesi olarak görmelerinin ne büyük bir fazilet olduğunu öğrendim.

Devlete iman edip ondan korkanları…

Paraya kul köle olanları…

Onların bu zaafını oy ütmek için istismar edenleri gördükçe…

Çok ama çok üzülüyorum.

Keşke…

Ellerine kelepçe, ayaklarına pranga takılan yüzbinlerce garibin ‘özgür’ hallerinden ibret alıp devlete iman etme, paraya kul olma esaretinden kendilerini kurtarabilseler.

Umarım bir gün bunu başarırlar.

[Vehbi Şahin] 21.4.2017 [TR724]

CHP ‘hayat güzeldir’ oynuyor! [Sefer Can]

‘Hayat Güzeldir’ filmini hatırlıyor musunuz? Çocuğuyla birlikte Nazi toplama kampına düşen Yahudi bir babanın hikayesi… Baba kampı, amacı bir tank kazanmak olan bir oyun olarak anlatır çocuğuna. Bilhassa Almanca sahnesi müthiştir. Gestaponun kamp kurallarını tercüme için öne atılır ve söylenenleri oğluna oyunun kuralları şeklinde anlatır. Kimse ‘anne’ diye ağlamayacak, acıktım demeyecek ve lolipop istemeyecek. Bunları yapan puan kaybedecek.

CHP’yi o babaya benzettiğimi söylediğimde, “o güzel bir adamdı” itirazıyla karşılaştım. Elbette CHP’yi o kadar naif ve iyi niyetli bulmuyorum. Ama nihayetinde demokrasi oyununun hâlâ devam ettiğini anlatmıyorlar mı? Haklı taleplerimizde ısrarcı olmayalım diye iknaya çalışmıyorlar mı? Sergiledikleri tavırlarla o baba kadar trajikomik durumlara düşmüyorlar mı? Alın size bir örnek; milletvekili Aytun Çıray.

Ekonomik boykot başlatacağını ilan etti. Mecburi olanlar dışında harcama yapmayarak ve bu kapsamda sadece Sözcü gazetesi alarak AKP’nin seçim hilelerini boşa çıkaracakmış! Ekonomi yönetimi panik halinde bu büyük tehditle nasıl başa çıkacağını araştırıyor mu? Bilmiyoruz. Fakat sosyal medyada epey eğlence konusu oldu, CHP’li vekilin boykot olmayan boykotu. Bir gün önce ise müdafaa-i hukuk için kolları sıvamıştı sayın vekil. Bütün Yargıtay ve Danıştay üyelerinin 15 Temmuz’dan sonra tamamen yenilendiğini bilmiyor olabilir mi? Anayasa Mahkemesi üyelerinin tutuklanan iki üyenin ardından nefes almaya korktuğunun farkında da değil. Hangi zeminde bu mücadeleyi yapacak merak ettim doğrusu.

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ondan aşağı kalmıyor. Oylama gecesi basın toplantısından soru almadan kaçarcasına çıkması unutulmaz bir kareydi. Yolsuzluk yaptığı öne sürülen iktidar sahipleri bile o kadar paniklemedi. Herhalde sorularla uygulamakta zorlanacağı sözler vereceğinden korktu. Meclis’ten çekilmeye şiddetle karşı, pazarlık unsuru olarak dahi gündeme gelmesinden ürküyor. Nihayet çekilmeyi hangi şartlarda konuşabileceklerini açıkladı. Uyum düzenlemeleri Meclis’te değil kanun hükmünde kararnameyle yapılırsa çekilmeyi tartışabileceklermiş! Sanki çalışan etkin bir parlamento varmış gibi… Adamlar anayasayı açıkça çiğneyerek anayasa yaptı engel olamadınız. Uyum yasaları, AKP’nin paf takımıyla kazanacağı bir maç; Meclis’te ne olmasını umuyor Kemal Bey anlamadım. Tam tersine uyum düzenlemelerini KHK ile yapsalar, sürece yakışan bir final olur. Anayasa oylamaları sırasında müzakerelerde söz hakkını kullanın ama oylamalara katılmayın, meşruiyet krizini oradan başlatın diye yazmıştım. Düşünsenize evet 331, hayır sıfır! Saddam Hüseyin oylamaları gibi… düşünemediler, yapamadılar…

Kılıçdaroğlu, oyuna devam etmemiz gerektiğini söylüyor ısrarla. Şaibeli başkanlık referandumundan sonra yükselen toplumsal muhalefete liderlik yapması gerekirken yine minder dışına kaçıyor. Sanki ülkede hukuk varmış onu uygulayacak kurumlar ayaktaymış gibi ‘hukuk mücadelesi’ nutukları dinliyoruz. Hukukun çıkmaz sokak haline geldiği anlarda siyaset devreye girer. Siyasi enstrümanlar da en az yargısal yollar kadar meşrudur. Parlamentodan çekilmek, anayasanın verdiği gösteri ve yürüyüş hakkını kullanmak benzeri alternatifleri daha başlamadan kadük bırakıyor CHP bürokrasisi.

AKP’DE İÇ HESAPLAŞMA KAÇINILMAZ

AKP’deki menfaat bölünmesi ve çıkar çatışması muhalefetsiz ortamda tek umut haline geliyor. Cem Küçük’ün Mavi Marmara katılımcılarına ve radikal İslamcılara manyak demesi, miadlarının dolduğunu ima etmesi çarşıyı karıştırdı. Bu beklenen yangın, Küçük sadece bir kıvılcım. Organik İslamcılar ile paralı askerler uzun süredir birbirine diş gösteriyor. İki tarafta karşıdakini Erdoğan’a yeterince sadık olmamak ve daha büyük başarıları engellemekle suçluyor. Henüz Küçük konuşmadan Star yazarı Sibel Eraslan’ın şu ifadeleri yaklaşan kıyametin habercisiydi.

“(…) yeni dönemde olmaması gerekenler:

Mesela son iki günde ortaya atılan eyalet sistemi laflarını çıkartanlar, sağda solda hızını alamayıp eski Türkiye’yi yıkıyoruz, devrim yapıyoruz diye caka satarken özellikle kadın seçmenleri korkutan şovmenler, her lafına idam, kodes, vatan hıyanetiyle başlayan troller ve maalesef kibirden taş keseceğini düşündüğüm vekiller, kapıları rugan pabuçlarının uçlarıyla tekmeleyen bürokratlar, fotoğrafa girebilmek için birbirine dirsek atan örtülü mebuslar, sürekli insan azarlayan devlet destekli STK’lar, kültür ve sanattan bir türlü ellerini çekmeyen ihaleciler, çantacılar, her yanı zebellah gibi gökdelenlerle kuşatan müteahhitler, demokratik bir rejimin demokratik imkanlarıyla kurulmuş bir partiyi asrı saadetin devamı olarak sunabilen anakronik şaşkınlar, televizyon kanallarını parsellemiş ve toplumsal hiçbir inandırıcılığı da karşılığı da olmayan uğursuzlar, birbirini sevmeyen ve birbirine güvenmeyen teşkilatlar, dava arkadaşlığı denen ruhu hayatta tatmamış olanlar…

Bu üzücü liste daha çok uzar… İşin garibi bunlar Alman veya Hollandalı da değil. Bunlar AK Parti’ye yapışmış mantarlar…”

Sibel Hanım kendini garantiye almak için söze Erdoğan güzellemesiyle giriyor. Ama bu saydıklarından hangisi Erdoğan’a rağmen etkin konumda? Müteahhitler kralı Mehmet Cengiz, Abdullah Gül’e mi yakın? Cem Küçük ya da Barlasgiller familyasını her gün bir kanala Bülent Arınç mı çıkartıyor? Ya çantacılar, ihaleciler…

‘Allah’ın lütfu’ 15 Temmuz kontrollü darbesi Erdoğan’a önüne geleni FETÖ’cü deyip tutuklatma imkanı verdiği için herkes korkuyor. Fakat referandumda YSK desteği ile alınan yüzde 51 bazılarına cesaret verecek. Zaten korkunun ecele faydası yok, çarpışırlarsa belki kazanabilirler.

[Sefer Can] 21.4.2017 [TR724]

AK Parti ve ‘manyak tiplerle’ yolu ayırmak! [Erhan Başyurt]

Cem Küçük televizyon programında konuşuyor ve açık açık diyor ki;

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP’nin başına geri döndükten sonra radikal İslamcılarla, Mavi Marmara’daki manyak tiplerle yolunu ayırmalı… Erdoğan bunları iyi yapar… Kafadan İsrail düşmanı, kafadan Batı düşmanı, kafadan her şeye düşman bir tip var, garip garip tipler var…”

Küçük, İsrail’in Filistin ablukasına karşı çıkan radikal İslamcılar ve Mavi Marmara’dakilere ‘manyak tipler’ diyor…

***

Küçük’ün ‘büyük sözleri’ anında tepki çekti.

Akit gazetesi kendisini ‘kripto siyonist’, bazı siyasal İslamcı yazarlar da ‘kripto f..öcü’ olmakla suçladı.

Küçük, Mavi Marmara şehitlerini kast etmediğini sonradan attığı tweet’lerle iddia etse de, ‘manyak tipler’ konusunda geri adım atmadı…

Hatta listesine eski AK Parti Genel Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu da ekledi;

‘Davutoğlu’nun ideolojik Batı düşmanı politikası Türkiye’ye zarar vermiştir. Türkiye yeni dönemde çok daha akıllı ve gerçekçi olacaktır…’

Küçük’e göre, Davutoğlu ‘ideolojik batı düşmanı’ ve ‘akılsız ve hayalci’ politikalar izlemiş!

***

Saray’a yakın kalemler ister ‘mühürsüz oylar’ konusunda gündem saptırmak isterse kamuoyunu büyük tasfiyeye hazırlamak için olsun referandum sonrası vites büyüttü.

***

Ömer Turan da referandum sonrası attığı tweet’lerde AK Parti’nin önde gelen isimlerine hakaretler savurup şöyle hedef gösterdi;

‘Kabine değişikliği istiyoruz. Nihat Zeybekçi’nin de içinde bulunduğu 8 bakan görevden alınmalı. Bu ivedilikle hemen bugün yapılmalıdır.’

‘Bu partide Gül-Davutoğlu-Atalay troykasını istemiyoruz. Arınç, Hüseyin Çelik, Sadullah Ergin, Suat Kılıç ve Zeybekçi’yi istemiyoruz. Nokta.’

‘Ahmet Davutoğlu ve başta (Ali) Sarıkaya-Taha Özhan-Hatem (Efe)-Talip (Küçükcan)-(Abdurrahim) Boynukalın-Ertan (Aydın) olmak üzere tüm kadrosu tamamen ve hemen tasfiye edilmeli.’

‘(Bülent) Arınç ve ekibi Manisa’dan silinmez hatta daha ötesi kazınmazsa, AK parti Manisa’yı unutsun. Manisa’da Arınç’a yönelik müthiş bir tepki var.’

‘Almaya gerek yok, zaten 2019’da aday gösterilmez denilerek Kadir Topbaş hemen alınmazsa, AK Parti İstanbul’u ebediyyen unutsun. Tepki çok büyük.’

‘Referandumdan önce f..öcü eski AK partili bakanlar tutuklansaydı, İBB’ye kayyum atansaydı, Şükrü Karatepe alınsaydı, evetler %55’i geçerdi.’

***

Tüm bu tweet ve açıklamalara yönelik ne AK Parti yönetiminden ne de Saray’dan dişe dokunur tek bir tepki gelmedi.

***

‘AK Parti’de büyük operasyon yolda’ başlığıyla 24 Mart’ta bu köşede yayımlanan yazıda, ‘evet’ de çıksa ‘hayır’ da çıksa AK Parti’de ‘siyasi temizlik’ olacağını belirtip, ihtimalleri şöyle sıralamıştım; 

‘Tek Adam’ın Tek Parti’de tam hâkim olması, parti içi tüm muhalifleri yok edip, tamamen kendisine sadık isimleri göreve getirmesi eşyanın tabiatının gereği…

Tek Adam’ın Tek Parti’de tam hâkimiyet sağlaması, MHP ve HDP’nin yüzde 10 barajının altına itilmesi, CHP’nin bitirilmesi yeni sistemin kaçınılmaz sonucu. 

Tek Adam yönetimleri bağımsız medyaya nasıl tahammül göstermiyorsa, parti içi demokrasiye de, siyasi muhaliflere de tahammül göstermez…

Hedefteki isimler de yaşanacakların farkında ancak ‘kurbanlık koyun’ gibi sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar…

16 Nisan sonrası AK Parti ne zafer sevincini ne de hezimetin hüznünü yaşamaya fırsat bulamayacak.

Dudak ısırtacak gelişmeleri, saç baş yolduracak ‘Keşke zamanında demokrasiyi tahrip etmelerini önlemeye çalışsaydık, hukuksuzluklar ve zulümlere destek olmasaydık’ şeklindeki faidesiz ahu figanları birlikte yaşayıp duyacağız…’

***

‘Evet’ sonrası, kaçınılmaz hesaplaşma yaklaşıyor.

AK Parti ya kurucuları, içinden çıkardığı Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, başbakanlar, bakanlar, genel başkan, genel başkan yardımcıları, belediye başkanları, birçok teşkilat yöneticisi ile yollarını ayıracak ya da ‘manyak tipler’ ile…

Bakalım hangisi tercih edilecek!

[Erhan Başyurt] 21.4.2017 [TR724]

Arap baharı değil zemherisi [Alper Ender Fırat]

Hakim öfkeyle Temele sorar; Oğlum bu nasıl bir kazadır, ne yaptın da onlarca kişinin ölümüne sebep oldun? Temel mahcup mahcup olayı anlatır. Efendim der yokuş aşağı kamyonumla inerken birden fren patladı ve hızla aşağıya doğru inmeye başladım. Panik halinde ne yapacağımı, nereye döneceğimi düşünürken baktım sağ tarafta Pazar yeri var sol tarafta küçük bir çocuk var. Düşündüm çocuğun üzerine sürersem daha az zararla kurtuluruz.

Hakim yine öfkeyle sorar ‘iyi de bunca kişi niye öldü o zaman?

‘Efendim’ der Temel, ‘Çocuk Pazar yerine kaçtı.’

Adalet, hukukun üstünlüğü ve adil paylaşım iddiasıyla yola çıkan siyasal İslamcılar iktidar mı hukuk mu tercihi yapmak zorunda kalınca geriye tamiri ve tarifi mümkün olmayan büyük bir enkaz bıraktılar. Çünkü iktidar hukuk bölgesine kaçmıştı.

Arap Baharıyla başlayan süreç siyasal İslam’ı ve siyasal İslam’ın tesiri altında kalan bütün coğrafyayı tam anlamıyla bir enkaz haline getirdi. Oysa gösteriler başladığında nasılda umutlanmıştık! İslam dünyasının mazlum halkları baskıdan, rüşvetten, yolsuzluktan bıkmış başlarındaki totaliter rejimlere yeter artık diyordu. Üstünlerin hukuku bitecek, hukukun üstünlüğü gelecekti. ‘Yeter artık söz hakkın’dı

Tunus’ta başlayan kıvılcım giderek bir yangına dönüşmüş, Mısır’ı, Libya’yı ve daha sonra da Suriye’yi etkisi altına almıştı. Bu coğrafyalara halkın yönetimde etkili olacağı demokrasiler gelecek, herkes dini özgürlüklerine kavuşacak, ülkenin kaynakları da sadece küçük bir azınlık değil herkes faydalanacaktı artık. İslami referanslarla yönetime talip oldukları için hak ve adalet üzerine vücut bulacak bir yönetim anlayışının ülkeye hakim olması kaçınılmaz olacaktır diye düşünüyorduk.

Kâğıt üzerinde her şey çok güzel olduğu için, biz bildiğimiz bütün hamasi cümlelerle bu olayları destekleyip, demokrasi destanları yazarken Fethullah Gülen Hocaefendi ‘ne baharı görmüyor musunuz buz gibi hazan’ dediğinde hepimiz şaşkınlıktan birbirimize bakmıştık. Tunus, Tahrir, Rabia, Suriye derken az gidip uz gittiğimiz Arap Baharı sürecinin sonunda kılcal damarlarımıza, iliklerimize kadar donduğumuz bir zemheriye yakalandık.

Bırakın İslam dünyasına demokrasi ve hukukun gelmesini daha önce kör topal var olan tek demokrasi bölgesi Türkiye’yi de diktatörlüğe kaptırdık. Bu süreçte yaşadıklarımız bize gösterdi ki Ortadoğu’da yönetime talip olan siyasal İslamcıların da demokrasi, hukuk, insan hakları, adalet gibi dertleri yok. Onlar sadece kendi tahakkümünü kurmak istiyor, ekonomik kaynaklardan yalnızca kendilerini nasiplendirmek istiyordu.

Arap Baharı ideolojik açıdan en büyük darbeyi Türkiye’deki siyasal İslamcılığa vurdu ve onu bir enkaza, canlı bir cesede dönüştürdü. Ya da hep öyleydi bizim gözlerimizin gerçeğe uyanmasına sebep oldu. Yaşadıklarımız ve ’bunların’ yaşananlara verdikleri tepkiler, üzerlerindeki perdeyi indirdi. Hiçbir ilkesi, etik kaygıları, hayat ölçüsü olmayan, iktidarın nimetlerinden faydalanabilmek için her türlü kılığa girip, her türlü yalanı söyleyebilen yığınlar oldukları fark edildi. Belki kendileri de farkında değildi ama bugün iyice ortaya çıktı ki, bugüne kadar tek bir amaç için mücadele ediyorlarmış. O da iktidar ve güç sahibi olabilmek.

Bu iktidarı cenneti ama yeryüzü cennetini bulmak için istiyorlardı. Güç onlara cenneti yeryüzünde verince ondan ayrılmamak için girilebilecek her türlü kılığa girmekte, her türlü ahlaksızlığı, baskı ve zorbalığı yapmakta bir beis görmez oldular. Yalan, iftira, tevzirat, kin, zulüm, işkence, haksızlık, hukuksuzluk, cebrilik, yetim malı soygunculuğu, yolsuzluk, rüşvet gibi daha önce vaazlarında nefret ile andıkları bütün kelimeler, hayatlarının rutini oldu.

Kur’an’da helak olan kavimler günümüzün, güçle zıvanadan çıkmış güruhunu görseydi şöyle demezler miydi?

'Allah’ım biz bunlardan daha mı azgın ve yoldan çıkmış bir kavimdik?'

[Alper Ender Fırat] 21.4.2017 [TR724]

Saray’ın suça ve yolsuzluğa bulaşan 7 yargıcı [Mehmet Yıldız]

15 Temmuz’dan sonra çıkarılan KHK’larla 4,133 hakim savcı, haklarında disiplin soruşturması dahi açılmadan meslekten atıldı. Yargı çevrelerinde konuşulanlara göre bu kişilerin meslekten ihraç gerekçesi öyle iddia ettikleri gibi darbeye iştirak filan değil, cemaate yakın olmaları da değilmiş. İddialara göre ihraç listeleri oluştururken en önemli kriter 2014 HSYK seçimlerinde Erdoğan destekçisi Yargıda Birlik Derneği adaylarına oy vermemekmiş. Olur mu öyle şey, demeyin. Bugünlerde referandumda ‘hayır’ propagandası yaptığı için sabah 05:30’da polis tarafından evi basılıp götürülenleri görünce son derece normal bir durum.

2014 HSYK seçimlerinde o günkü adıyla Yargıda Birlik Platformu adaylarına oy vermeyenler tek tek tespit edilmiş ve 15 Temmuz sonrasında ilk etapta 2847 hakim ve savcı ihraç edilmiş, çoğu da tutuklanmıştı. Öyle ki, mesai arkadaşını bir ihbarla tutuklayan hakimler, bir başka ihbarla kendileri de tutuklanıp cezaevine gönderilir hale geldi. Ve bu durum sürek avı gibi halen de devam ediyor. O günlerde Kütahya’da bir cumhuriyet savcısı, cemaate yakın olduğu gerekçesiyle meslekten ihraç edilip tutuklandıktan sonra, yaptığı itirazda at yarışı oynadığını ispatlayınca önce serbest bırakıldı, ardından HSYK tarafından görevine iade edildi.

Biraz sonra sayacağımız örnekler aslında yeni HSYK’nın hakim savcı kriterlerine son derece uygun sayılırlar. Neden mağdur (!) edildiklerini de anlamış değiliz. 

AĞIR CEZA REİSİ HASAN AKDEMİR 

İstanbul Anadolu Adliyesi 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hasan Akdemir, ünlü bir iş adamından 50 bin dolar rüşvet alırken suçüstü yapılarak gözaltına alınmış.

Hasan Akdemir, Sulh Ceza Hakimi iken, Erdoğanın sahte diploma ile Cumhurbaşkanı olduğuna ilişkin haberlerin erişime engellenmesi kararını verdiği için terfi ettirilerek ağır ceza reisi yapılmıştı. Yine, Hakim Akdemir, HSYK’dan gelen mesaj ve fişleme listelerine dayanarak, 15 Temmuz sonrasında, yüzlerce meslektaşını gözü kapalı tutuklamıştı.

Dün çıkan haberlerden öğreniyoruz ki, tahliye karşılığı 50 bin dolar rüşvet istediği ünlü işadamı Fİ Yapı Yönetim Kurulu Başkanı Fikret İnan’ın ihbarı üzerine 19 Nisan 2017 günü rüşvet alırken suçüstü yakalanmış.

Rüşvet suç sayılmıyordu aslında değil mi? Hakim Hasan Akdemir’in hatası ilk aldığı 50 bin dolarla yetinmeyip ikinci defa istemesi ve bunun üzerine yakalanmış olması.


HAKİM HALİL SOĞUKSU 

Erzurum’da görev yapan ağır ceza mahkemesi hâkimi Halil Soğuksu’nun zehir tacirleriyle görüşmesi, Diyarbakır polisinin teknik takibine takıldı. Kullandığı araç durduruldu, 90 kilo uyuşturucu ele geçirildi. Aslında Hakim Halil Soğuksu’nun kırdığı cevizler bununla sınırlı değilmiş. 2014 HSYK seçimlerinde Yargıda Birlik Platformu’nu desteklemesi karşılığında, platform üyesi yüzlerce hakim gibi onun da eski disiplin cezaları affedildi. Temizlenen siciliyle mesleğine devam ederken, 20 Ocak 2017’de uyuşturucu kaçakçılığından suçüstü yakalandı. Bir süre sonra da meslekten ihraç edildi. Yakında kendisine cemaatin kumpas kurduğu iddiasıyla itiraz edip göreve iade edilirse de şaşırmayın lütfen.


CUMHURİYET SAVCISI EMRULLAH EFENDİ ALICI 

Cumhuriyet Savcısı Emrullah Efendi Alıcı, Sivas Askeri Mahkemesi’nde yedek subay olarak vatani görevini yaptığı dönemde, Kırşehir-Mucur karayolunda durdurulan otomobilinde 6 bin 500 paket kaçak sigara ile yakalandı. Tutuksuz olarak yargılandığı dönemde HSYK tarafından açığa alınmayıp Zonguldak Adliyesinde savcılık görevine devam eden Savcı Alıcı, yargılama sonucunda ‘sigara kaçakçılığı’ suçundan 2 yıl 6 ay hapis cezası aldı.

Aldığı hapis cezası Nisan 2017’de Yargıtay tarafından onanınca, odasını ve evini bir gecede boşaltıp Zonguldak’tan ayrıldı. Hakkında yakalama kararı çıkarılan Savcı Emrullah Efendi Alıcı’nın, giderken odasına istifa dilekçesini bıraktığı öğrenildi.


HAKİM MEHMET SAMİ HAZNEDAR 

Ünlü yönetmen Mustafa Altıoklar ve E.B. isimli sanığa Erdoğan’a hakaret suçundan 2 yıl 4 ay hapis cezası verdiği için terfi ettirilmişti.

İstanbul Bakırköy 4’üncü Asliye Ceza Mahkemesi’nde yaralama davası sanığı S.D., Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak mahkeme hâkimi Mehmet Sami Haznedar’ın kendisinden rüşvet istediğini iddia etti. S.D., hâkim Haznedar’ın dosyanın ağır cezaya gitme ihtimali olduğunu, Adli Tıp raporunun bir an önce alınması için de Adli Tıp Kurumu’na gönderilmek üzere 5 bin 800 TL talep ettiğini söyledi. S.D., hâkimin odasına giderek seri numaraları alınmış parayı verdi. S.D.’nin dışarı çıkmasının ardından içeri giren üç polisle birlikte Başsavcıvekili Ömer Faruk Aydıner, hâkim Haznedar’ı rüşvet almak suçundan tutuklanması talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevketti. Yurtdışına çıkış yasağı konulan Haznedar serbest bırakıldı.


YARGITAY ÜYELERİ HÜSAMETTİN MAKAS, HAMDULLAH PAKSOY VE ÖZCAN TURAN 

Eski Yargıtay üyesi Hüsamettin Makas ile 15 Temmuz sonrası Yargıtay üyesi seçilen Hamdullah Paksoy ve Özcan Turan, S.S. İncek Dam Konut Yapı Kooperatifinin yönetimindeler.

14 Şubat 2017’de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek tarafından yapılan imar artışıyla Yargıtay üyelerine muazzam bir kıyak çekilmiş oldu. Önceki plana göre 0.33 emsal ile 25 konut yapılabilecek araziye, yapılan değişiklikle emsal 2’ye çıkartılmış şimdi 390 konut yapılacak.

Bu yolsuzluğa ilişkin olarak adı geçen yüksek yargıçlar hakkında şu ana kadar soruşturma bile açılmadı.


[Mehmet Yıldız] 21.4.2017 [TR724]