Mustafa Yılmaz’ın kaçırılmasıyla ilgili Birleşmiş Milletler, Türkiye’ye acil çağrı mektubu gönderdi. Adalet Bakanlığı bilgi istedi, Ankara Başsavcılığı boş dosya gönderdi. Bakanlık çok acil ikinci bir yazı daha gönderdi.
BOLD-Fizyoterapist Mustafa Yılmaz(32) 19 Şubat 2019’da evinden çıktıktan sonra kaçırıldı. Kamuoyunda Siyah Transporter olarak bilinen zorla kaybedilme vakalarından birinin kurbanı olan Mustafa Yılmaz’la ilgili iç hukuktan sonuç alınamayınca konu uluslararası kurumlara taşındı.
Eşi Sümeyye Yılmaz’ın Birleşmiş Milletler’e yaptığı başvuru üzerine önemli bir gelişme yaşandı.
Birleşmiş Milletler Zorla ve İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu, Türkiye’ye “acil çağrı mektubu” göndererek, Yılmaz’ın kaçırılmasına ilişkin Türkiye’den savunma istedi.
Türkiye’nin acil olarak cevap verme yükümlülüğü bulunan mektup üzerine Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığı 15 Mayıs 2019’da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazı yazarak, Mustafa Yılmaz’ın kaçırılması ve yargı süreci hakkındaki evrakların “çok ivedi” olarak iki gün içinde Bakanlığa gönderilmesini istedi.
BAŞSAVCILIK KAÇIRILMAYA DAİR TEK EVRAK GÖNDERMEDİ
BM’nin acil çağrı mektubunun Mustafa Yılmaz’ın kaçırılmasına ilişkin olmasına rağmen, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanlığı’na Mustafa Yılmaz hakkında daha önce devam eden Hizmet Hareketi’ne yönelik davayla ilgili evrakları gönderdi.
Bunun üzerine Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı 20 Mayıs’ta, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ikinci bir yazı yazdı.
Yazıda şöyle dendi:
“… ancak ilgi yazımız ekinde gönderilen acil çağrı mektubunda yer verilen kaybolma ve kaçırılma iddialarına ilişkin olarak ise herhangi bir evrak gönderilmediği tespit edilmiştir. Bu itibarla, BM Zorla ve İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu’ndan alınan acil çağrı mektubunda kayıtlı hususlara ilişkin olarak verilecek Hükümet görüşü kapsamında Dışişleri Bakanlığı’na gönderilecek bakanlığımız görüşüne esas olmak üzere; bahse konu mektupta adı geçen Mustafa Yılmaz adına yukarıda belirtilen kaybolma ve kaçırılma iddialarına yönelik varsa yürütülen soruşturma ve kovuşturmanın akıbetine dair özet bilgi verilerek, gizlilik kararı bulunmuyor ve soruşturmanın selahiyetini etkilemeyecek ise, bahse konu iddialar kapsamında önem arz eden bilgi ve belgelerin birer suretinin en geç 21 Mayıs Salı günü mesai bitimine kadar Bakanlığımıza gönderilmesini rica ederim.”
TÜRKİYE’NİN ACİL CEVAP VERMESİ GEREKİYOR
Türkiye’nin altına imza attığı yükümlülükler gereği BM’nin acil çağrı mektuplarına cevap vermesi gerekiyor. BM’nin gönderdiği mektup, aynı zamanda Mustafa Yılmaz’ın ve diğer kaçırılanların, devlet güçleri tarafından zorla kaybedildiklerine ilişkin Birleşmiş Milletler’in resmi bir kanaate ulaşmış olduğu anlamı taşıyor.
BM MALEZYA’DAN KAÇIRILANLAR HAKKINDA DA ÖNEMLİ BİR KARAR VERMİŞTİ
BM benzer konuda bu hafta içinde başka bir önemli karara da imza attı. Hizmet Hareketi’yle ilişkileri nedeniyle 2017 yılında Malezya’dan kaçırılan ve Türkiye’de tutuklanan İsmet Özçelik ve Turgay Karaman’ın özgürlüklerinin ihlal edildiğini belirten Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, iki kişinin derhal serbest bırakılması çağrısını yaptı ve karara uyması için Türk makamlarına 180 gün süre tanıdı. Ayrıca BM Komisyonu, keyfi tutukluluk için şahıslara tazminat ödenmesine hükmetti. BM İnsan Hakları Komitesi’nin 28.05,2019 tarih 2980-2017 sayılı İsmet Özçelik,Turgay Karaman-Türkiye kararıyla, Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye’de etkin bir iç hukuk yolu olmadığı da tespit edilmişti.
ŞUBAT AYINDA 6 KİŞİ KAÇIRILDI
Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Salim Zeybek ve Mustafa Yılmaz 2019 yılı Şubat ayında peş peşe kaçırıldılar. 6 kişiden de 100 günü aşmasına rağmen haber alınamıyor.
[Cevheri Güven] 31.5.2019 [MedyaBold.com]
Her yıl 6 milyon kişi tütünden ölüyor!
31 Mayıs Dünya Sigarayı Bırakma Günü. Dünyada 1,1 milyar yetişkin sigara kullanıcısı var. Bunların yüzde 80'i orta ya da düşük gelirli ülkelerde yaşıyor. Her yıl tütün kullanımından dolayı 6 milyon insan can veriyor
Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, tütün kullanıcılarının yarıya yakını hayatını tütün kullanımı sebebiyle kaybediyor. Her yıl 6 milyon kişi tütün kullanımından dolayı hayatını kaybederken, yaklaşık 900 bin kişi de ‘pasif içici’ olarak tütünün etkilerine maruz kaldığı için ölüyor.
BBC Türkçe’de yer alan habere göre bu veriler ortaya çıkmadan önce, yüzyıllar boyunca sigara içmek sağlıklı bir alışkanlık sanılıyordu. Hatta 16. yüzyılda tütün, “kutsal ot” ve “tanrının şifası” olarak adlandırılıyordu.
Bu yaygın inanışa ek olarak, bilim insanları da tütünün faydaları konusunda çalışıyordu. Hollandalı tıp araştırmacısı Giles Everard’a göre tütün öyle faydalıydı ki; kullanımını artarsa, insanlar doktorlara daha az ihtiyaç duyacaktı.
1587’de yazdığı “Panacea [Tütün] ya da Evrensel Tıp, Pipoyla Alınan Tütünün İnanılmaz Yararlarının Keşfi” isimli kitabında şu ifadelere yer vermişti:
“Tütün içmek tüm zehir türlerine ve bulaşıcı hastalıklara karşı harika bir panzehir görevi görüyor.”
Use of tobacco by Fra Bernardino de Sahagun in his 1529 "The Universal History of the Things of New Spain"
Tütünün birçok türü Amerika’da ortaya çıktı ve 15. yüzyılda Avrupalılar kıtaya gelene kadar ilaç olarak kullanıldı.
Profesör Anne Charlton’un Royal Society of Medicine dergisi için yazdığı makaleye göre, tütünün ilaç olarak kullanıldığını ilk fark eden Avrupalı, Cenovalı denizci Christopher Columbus oldu.
1492’de tütünün şu an Küba, Haiti ve Bahama adını alan adalarda pipoyla içildiğini gördü. Tütün yaprakları bazen de bazı mekanları dezenfekte etmek ve hastalıkları önlemek için meşalelerde yakılıyordu.
Kireç tozuyla karıştırılan tütün, bugün Venezuela olan bölgede de diş macunu olarak kullanılıyordu. Bu uygulama bugün Hindistan’da hâlâ kullanılıyor.
An illustration of the tobacco plant circa 1840 surrounded by flowers, seeds, drying tobacco, selling tobacco, smoking, snuff taking, Sir Walter Raleigh, Indians smoking
Avrupalı doktor ve eczacılar, tütünün tıpta nasıl kullanılabileceğini araştırdı.
Sadece bu kadar değil, kıtanın başka yerlerinde tütünün başka şekillerde kullanıldığını da gördüler.
Portekizli kâşif Pedro Alvares Cabral, 1500 yılında Brezilya’ya vardığında, “betum” olarak adlandırılan tütün bitkisinin ülserli yaraların ya da geçmeyen tümörlerin tedavisinde kullanıldığını gördü.
Meksika’da İspanyol keşiş ve Fransisken mezhebi misyoneri Bernardino de Sahagun, tütünün farklı bir tedavide daha kullanıldığına tanık oldu: Boyun bölgesindeki bezeler kesiliyor ve tuzla karıştırılmış sıcak tütün yaprakları bölgeye sürülerek tedavi ediliyordu.
A medical student portrayed in the 19th century: smoking with a tankard and an anatomy book on the table
19. yüzyılda anatomi çalışan doktorlar, kadavra kokusunu yok etmesi için sigara içiyordu.
Tüm bu tedavi yöntemlerine tanık olan Avrupalı doktorlar da tütünün tıpta daha farklı şekillerde nasıl kullanılabileceğini araştırmaya başladı.
Sonraki yüzyıllarda, sağlık kütüphanesi ve müzesi Wellcome Collection’a göre, pipo ve tütün doktorlar, cerrahlar ve tıp öğrencilerinin ihtiyaç duyduğu bir teçhizat haline gelmişti. Özellikle de laboratuvarlarda.
Anatomi çalışan doktorlara, kadavranın kokusunu yok etmek ve kendilerini kadavradan bulaşması muhtemel olası hastalıklardan korumak için sigara içmeleri öneriliyordu.
1665’te Prag’da baş gösteren bir veba salgını sırasında, çocuklara sınıflarda sigara içmeleri söylendi.
Burying the victims of the plague in 1665, Samuel Wale
Tütün kullanımı, 1665’teki veba salgınında Prag’da arttı.
Sigaranın, salgın hastalıkları yaygınlaştırdığına inanılan pis havaya karşı da insanları koruduğuna inanılıyordu.
Veba salgını sırasında ölen insanların cesetlerini yakmakla sorumlu olan kişiler, hastalığın kendilerine de bulaşmalarını engellemek için kilden yapılmış pipolarda tütün içiyorlardı.
Ancak bu yaygın inanışa rağmen, tütünün tedavi yöntemi olarak ne kadar etkili olduğunu sorgulayanlar da vardı.
Tıp ve ilaçlar üzerine kitaplar yazan İngiliz doktor John Cotta 1612’de, tütünün aslında “birçok hastalığın canavarı” olduğunun kanıtlanabileceğini düşündü.
Plate illustrating the resuscitation of a drowned woman published in Paris in 1774
18. yüzyılda, boğulanların bağırsaklarına ısınması ve uyanması için tütün üfleniyordu.
Bazı endişeler ve soru işaretleri oluşmaya başlasa da, tütün talebi uzun bir süre daha devam etti. Eczacılar depolarında her zaman tütün bulundurmaya çalıştı.
Öyle ki, tütünle tedavide ilginç yöntemler de denendi. Örneğin boğulan insanların bağırsaklarından tütün dumanı üflendi.
Doktorlar bağırsaklardan vücuda giren tütünün soğukla ve baş dönmesiyle mücadele ederek insanları ısıtacağına ve uyandıracağına inanıyordu. Tütün dumanı üflemek için gerekli olan teçhizat, Londra’daki Thames Nehri kıyısı boyunca acil durumlar için ücretsiz olarak kullanılmak üzere hazır bekletiliyordu.
18. yüzyılda da kulaklardan tütün dumanı üflemenin kulak ağrısına iyi geldiği düşünülüyordu.
"More doctors smoke camels than any other cigarette", advertisement for cigarettes in 1946
Camel, doktorların tercih ettiği sigara markası olduğunu iddia etti.
1828’de tütün yapraklarında nikotin olduğunun keşfedilmesiyle birlikte, tıp dünyası tedavide kullanılan tütüne şüpheyle yaklaşmaya başladı.
Yine de tütün bazı tedavilerde kullanılmaya devam etti. Kabızlık, hemoroit kanaması ve vücutta oluşan kurtları öldürmek için bağırsaklara hâlâ tütün veriliyordu.
1920 ve 1930’larda sigara içmekten kaynaklı sağlık sorunları tartışılmaya başladığında Camel, doktorların sigara içmeyi tavsiye ettiğini ve hepsinin Camel içtiğini iddia ederek müşterilerini ikna etmeye çalıştı.
Şarkıcıların da, boğazın hassas dokusuna zarar veren yabancı maddelerin atılması için sigara içmeyi tavsiye ettiğini iddia etti.
A Lucky Strike ad from 1937 publicising the healthy and protective qualities of tobacco
Bu reklamda da “Sadece hafif sigaraların size sağladığı bu korumaya ihtiyacınız var” yazıyor.
Son 30 yılda hem sigara içmenin hem de pasif içici olmanın zararlı etkileri tamamen açığa çıktı.
Bu durum da birçok ülkede kapalı alanlarda sigaranın yasaklanmasına yol açtı. Farkındalık kampanyaları yapılarak toplumun sigaranın zararlarının farkına varması için çalışıldı.
Bazı ülkelerde sigara paketlerinin üzerine tütünden kaynaklı akciğer kanseri, kalp hastası ya da ölmek üzere olan diğer hastaların fotoğraflarının konulması şart koşuldu.
İngiltere’de, sigaranın doğmamış çocuklarına vereceği zararı hamile kadınlara anlatabilmek için “Smokey Sue” (Sigaracı Sue) isimli bir oyuncak bebek kullanıldı.
'Smokey Sue Smokes for Two', health education doll
Smokey Sue’nin sigarası, doğrudan karnındaki bebeğe gidiyor.
Yakın zamana kadar elektronik sigaralar da yaygın olarak kullanılıyordu. Şarj edilebilen bataryalarla çalışan bu aletler, nikotinin tütünden değil buhardan alınmasını sağlıyor.
Elektronik sigaralar, geleneksel sigaradaki en zararlı iki madde olan karbonmonoksit ya da katran üretmiyor. İngiltere’deki Ulusal Sağlık Hizmetleri’ne (NHS) göre, yine de tamamen zararsız olduğunu söylemek de mümkün değil.
Üretimini elektronik sigaraya kaydıran dünyanın en büyük sigara şirketi Philip Morris ve Juuls şirketi, sosyal medyadaki reklam kampanyalarıyla gençleri hedef aldıkları suçlamasıyla ABD’de yargılanıyor.
ABD’de, gençlerin ve çocukların elektronik sigaraya ulaşımını kolaylaştıran satıcılarla ilgili de sert önlemler alındı.
WHO, tütünü “dünyanın bugüne kadar gördüğü en büyük toplumsal sağlık tehdidi” olan bir salgın olarak kabul ediyor. Tüm devletlere, reklamların yasaklanması ve sigara vergilerinin artırılması gibi tütün kullanımını engelleyecek politikaları benimsemesi için çağrıda bulunuyor.
WHO’ya göre tütün kullanımı azalıyor. 2000’de insanların yüzde 27’si tütün kullanırken bu oran 2016’da yüzde 20’ye geriledi. Ancak bu düşüş, evrensel düzeyde belirlenen hedef için yeterli değil.
Dünyada 1,1 milyar yetişkin sigara kullanıcısı var. Bunların yüzde 80’i orta ya da düşük gelirli ülkelerde yaşıyor.
[Kronos.News] 31.5.2019
Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, tütün kullanıcılarının yarıya yakını hayatını tütün kullanımı sebebiyle kaybediyor. Her yıl 6 milyon kişi tütün kullanımından dolayı hayatını kaybederken, yaklaşık 900 bin kişi de ‘pasif içici’ olarak tütünün etkilerine maruz kaldığı için ölüyor.
BBC Türkçe’de yer alan habere göre bu veriler ortaya çıkmadan önce, yüzyıllar boyunca sigara içmek sağlıklı bir alışkanlık sanılıyordu. Hatta 16. yüzyılda tütün, “kutsal ot” ve “tanrının şifası” olarak adlandırılıyordu.
Bu yaygın inanışa ek olarak, bilim insanları da tütünün faydaları konusunda çalışıyordu. Hollandalı tıp araştırmacısı Giles Everard’a göre tütün öyle faydalıydı ki; kullanımını artarsa, insanlar doktorlara daha az ihtiyaç duyacaktı.
1587’de yazdığı “Panacea [Tütün] ya da Evrensel Tıp, Pipoyla Alınan Tütünün İnanılmaz Yararlarının Keşfi” isimli kitabında şu ifadelere yer vermişti:
“Tütün içmek tüm zehir türlerine ve bulaşıcı hastalıklara karşı harika bir panzehir görevi görüyor.”
Use of tobacco by Fra Bernardino de Sahagun in his 1529 "The Universal History of the Things of New Spain"
Tütünün birçok türü Amerika’da ortaya çıktı ve 15. yüzyılda Avrupalılar kıtaya gelene kadar ilaç olarak kullanıldı.
Profesör Anne Charlton’un Royal Society of Medicine dergisi için yazdığı makaleye göre, tütünün ilaç olarak kullanıldığını ilk fark eden Avrupalı, Cenovalı denizci Christopher Columbus oldu.
1492’de tütünün şu an Küba, Haiti ve Bahama adını alan adalarda pipoyla içildiğini gördü. Tütün yaprakları bazen de bazı mekanları dezenfekte etmek ve hastalıkları önlemek için meşalelerde yakılıyordu.
Kireç tozuyla karıştırılan tütün, bugün Venezuela olan bölgede de diş macunu olarak kullanılıyordu. Bu uygulama bugün Hindistan’da hâlâ kullanılıyor.
An illustration of the tobacco plant circa 1840 surrounded by flowers, seeds, drying tobacco, selling tobacco, smoking, snuff taking, Sir Walter Raleigh, Indians smoking
Avrupalı doktor ve eczacılar, tütünün tıpta nasıl kullanılabileceğini araştırdı.
Sadece bu kadar değil, kıtanın başka yerlerinde tütünün başka şekillerde kullanıldığını da gördüler.
Portekizli kâşif Pedro Alvares Cabral, 1500 yılında Brezilya’ya vardığında, “betum” olarak adlandırılan tütün bitkisinin ülserli yaraların ya da geçmeyen tümörlerin tedavisinde kullanıldığını gördü.
Meksika’da İspanyol keşiş ve Fransisken mezhebi misyoneri Bernardino de Sahagun, tütünün farklı bir tedavide daha kullanıldığına tanık oldu: Boyun bölgesindeki bezeler kesiliyor ve tuzla karıştırılmış sıcak tütün yaprakları bölgeye sürülerek tedavi ediliyordu.
A medical student portrayed in the 19th century: smoking with a tankard and an anatomy book on the table
19. yüzyılda anatomi çalışan doktorlar, kadavra kokusunu yok etmesi için sigara içiyordu.
Tüm bu tedavi yöntemlerine tanık olan Avrupalı doktorlar da tütünün tıpta daha farklı şekillerde nasıl kullanılabileceğini araştırmaya başladı.
Sonraki yüzyıllarda, sağlık kütüphanesi ve müzesi Wellcome Collection’a göre, pipo ve tütün doktorlar, cerrahlar ve tıp öğrencilerinin ihtiyaç duyduğu bir teçhizat haline gelmişti. Özellikle de laboratuvarlarda.
Anatomi çalışan doktorlara, kadavranın kokusunu yok etmek ve kendilerini kadavradan bulaşması muhtemel olası hastalıklardan korumak için sigara içmeleri öneriliyordu.
1665’te Prag’da baş gösteren bir veba salgını sırasında, çocuklara sınıflarda sigara içmeleri söylendi.
Burying the victims of the plague in 1665, Samuel Wale
Tütün kullanımı, 1665’teki veba salgınında Prag’da arttı.
Sigaranın, salgın hastalıkları yaygınlaştırdığına inanılan pis havaya karşı da insanları koruduğuna inanılıyordu.
Veba salgını sırasında ölen insanların cesetlerini yakmakla sorumlu olan kişiler, hastalığın kendilerine de bulaşmalarını engellemek için kilden yapılmış pipolarda tütün içiyorlardı.
Ancak bu yaygın inanışa rağmen, tütünün tedavi yöntemi olarak ne kadar etkili olduğunu sorgulayanlar da vardı.
Tıp ve ilaçlar üzerine kitaplar yazan İngiliz doktor John Cotta 1612’de, tütünün aslında “birçok hastalığın canavarı” olduğunun kanıtlanabileceğini düşündü.
Plate illustrating the resuscitation of a drowned woman published in Paris in 1774
18. yüzyılda, boğulanların bağırsaklarına ısınması ve uyanması için tütün üfleniyordu.
Bazı endişeler ve soru işaretleri oluşmaya başlasa da, tütün talebi uzun bir süre daha devam etti. Eczacılar depolarında her zaman tütün bulundurmaya çalıştı.
Öyle ki, tütünle tedavide ilginç yöntemler de denendi. Örneğin boğulan insanların bağırsaklarından tütün dumanı üflendi.
Doktorlar bağırsaklardan vücuda giren tütünün soğukla ve baş dönmesiyle mücadele ederek insanları ısıtacağına ve uyandıracağına inanıyordu. Tütün dumanı üflemek için gerekli olan teçhizat, Londra’daki Thames Nehri kıyısı boyunca acil durumlar için ücretsiz olarak kullanılmak üzere hazır bekletiliyordu.
18. yüzyılda da kulaklardan tütün dumanı üflemenin kulak ağrısına iyi geldiği düşünülüyordu.
"More doctors smoke camels than any other cigarette", advertisement for cigarettes in 1946
Camel, doktorların tercih ettiği sigara markası olduğunu iddia etti.
1828’de tütün yapraklarında nikotin olduğunun keşfedilmesiyle birlikte, tıp dünyası tedavide kullanılan tütüne şüpheyle yaklaşmaya başladı.
Yine de tütün bazı tedavilerde kullanılmaya devam etti. Kabızlık, hemoroit kanaması ve vücutta oluşan kurtları öldürmek için bağırsaklara hâlâ tütün veriliyordu.
1920 ve 1930’larda sigara içmekten kaynaklı sağlık sorunları tartışılmaya başladığında Camel, doktorların sigara içmeyi tavsiye ettiğini ve hepsinin Camel içtiğini iddia ederek müşterilerini ikna etmeye çalıştı.
Şarkıcıların da, boğazın hassas dokusuna zarar veren yabancı maddelerin atılması için sigara içmeyi tavsiye ettiğini iddia etti.
A Lucky Strike ad from 1937 publicising the healthy and protective qualities of tobacco
Bu reklamda da “Sadece hafif sigaraların size sağladığı bu korumaya ihtiyacınız var” yazıyor.
Son 30 yılda hem sigara içmenin hem de pasif içici olmanın zararlı etkileri tamamen açığa çıktı.
Bu durum da birçok ülkede kapalı alanlarda sigaranın yasaklanmasına yol açtı. Farkındalık kampanyaları yapılarak toplumun sigaranın zararlarının farkına varması için çalışıldı.
Bazı ülkelerde sigara paketlerinin üzerine tütünden kaynaklı akciğer kanseri, kalp hastası ya da ölmek üzere olan diğer hastaların fotoğraflarının konulması şart koşuldu.
İngiltere’de, sigaranın doğmamış çocuklarına vereceği zararı hamile kadınlara anlatabilmek için “Smokey Sue” (Sigaracı Sue) isimli bir oyuncak bebek kullanıldı.
'Smokey Sue Smokes for Two', health education doll
Smokey Sue’nin sigarası, doğrudan karnındaki bebeğe gidiyor.
Yakın zamana kadar elektronik sigaralar da yaygın olarak kullanılıyordu. Şarj edilebilen bataryalarla çalışan bu aletler, nikotinin tütünden değil buhardan alınmasını sağlıyor.
Elektronik sigaralar, geleneksel sigaradaki en zararlı iki madde olan karbonmonoksit ya da katran üretmiyor. İngiltere’deki Ulusal Sağlık Hizmetleri’ne (NHS) göre, yine de tamamen zararsız olduğunu söylemek de mümkün değil.
Üretimini elektronik sigaraya kaydıran dünyanın en büyük sigara şirketi Philip Morris ve Juuls şirketi, sosyal medyadaki reklam kampanyalarıyla gençleri hedef aldıkları suçlamasıyla ABD’de yargılanıyor.
ABD’de, gençlerin ve çocukların elektronik sigaraya ulaşımını kolaylaştıran satıcılarla ilgili de sert önlemler alındı.
WHO, tütünü “dünyanın bugüne kadar gördüğü en büyük toplumsal sağlık tehdidi” olan bir salgın olarak kabul ediyor. Tüm devletlere, reklamların yasaklanması ve sigara vergilerinin artırılması gibi tütün kullanımını engelleyecek politikaları benimsemesi için çağrıda bulunuyor.
WHO’ya göre tütün kullanımı azalıyor. 2000’de insanların yüzde 27’si tütün kullanırken bu oran 2016’da yüzde 20’ye geriledi. Ancak bu düşüş, evrensel düzeyde belirlenen hedef için yeterli değil.
Dünyada 1,1 milyar yetişkin sigara kullanıcısı var. Bunların yüzde 80’i orta ya da düşük gelirli ülkelerde yaşıyor.
[Kronos.News] 31.5.2019
Derine battık, IMF [Gölge Bankacı]
2019 yılının ilk çeyreğinde gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) yüzde 2,6 azaldı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ifadesi ile eksi 2,6 büyüdük!
31 Aralık 2018 itibarıyla 9 bin 346 dolar olan fert başına gelir 8 bin 507 dolar seviyesine indi.
15 AYDA 2 BİN 30 DOLAR FAKİRLEŞTİK
Türkiye artık büyüme kabiliyetini kaybetti. Yerinde saymıyor. Tam aksine geri gidiyor.
2017 yılı sonunda fert başına 10 bin 537 dolar düşüyordu. Fert başına gelirin 15 ayda 2 bin 30 dolar erimesi krizin ne kadar ağır geçtiğine işaret ediyor.
2018’in son çeyreğinde yaşanan yüzde 3 küçülmüştük. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ifade ettiği gibi “dengelenmeden” ya da “en kötünün geride kalmasından” bahsedilemeyecek kadar vahim rakamlar.
SERMAYE BUHARLAŞTI
Sanayi yüzde 4, inşaat yüzde 10 daraldı. Özel sektörün yatırım kabiliyetinin artıp artmadığına dair en bariz gösterge olan “sabit sermaye oluşumu” kalemi yüzde 13 daraldı.
Tek kelime çöküş! Bu da gösteriyor ki geleceğe dair beklentiler bozuldu ve kısa sürede toparlanma ihtimali yok.
Türkiye'de GSYP 2018'in 3'üncü çeyreğinden itibaren azalıyor. 2019 ilk çeyrekte daralma yüzde 2,6.
TARIM YÜZDE 4 BÜYÜMÜŞ
Tarımın yüzde 4 nasıl büyüdüğü ise meçhul! Soğan ve patates ithalatı için Gümrük Vergisi’nin sıfırlandığı, tanzim satış çadırlarının kurulduğu bir dönemde tarımın yüzde 4 büyüdüğüne kimse inanmaz.
Bir başka çarpıcı veri harcamalar kaleminde... Vatandaşın harcamaları yüzde 4,7 azalırken devletin nihai tüketim harcamaları yüzde 7,2 arttı.
VATANDAŞ KEMER SIKTI, HÜKÜMET PARA SAÇTI
Bunu şöyle yorumlamalıyız: Vatandaş kemer sıktı, hükümet israfa devam etti. Bütçenin 4 ayda 54,5 milyar TL açık vermesi hiç şaşırtıcı değil. Vatandaş harcamayınca vergi gelirleri azaldı.
Merkez Bankası'nın 38 milyar TL temettü (kâr payı) takviyesine rağmen bütçe açığı geçen seneye nazaran ikiye katlandı. Kamuda tasarruf kâğıt üzerinde kaldı.
TÜRKİYE’NİN KRİZİ: SLUMPFLASYON
Bu ekonomik krizin (resesyon) bir özelliği de enflasyonun ve işsizliğin yüksek olmasıdır. Resesyondan ziyade “slumpflasyon” tanımına daha uygun.
Gelişmiş ekonomilerde yüzde 1-3, Türkiye’nin de dahil olduğu gelişmekte olan ekonomilerde yüzde 4–5 aralığında seyreden enflasyon Türkiye’de yüzde 20.
Enflasyon yüksek olunca faiz de yükseliyor. Türkiye yüzde 24-27 arasında değişen repo faizi ile Arjantin’den (yüzde 71) sonra dünyada en yüksek faiz ödeyen 2’nci ülke.
HALK DOLAR HÜCUM EDİYOR
TL’nin son 5 aydaki değer kaybı yüzde 31. Herkes TL’den kaçıyor. Bankalardaki döviz mevduatının tutarı 183 milyar dolara yükseldi. 100 liralık mevduatın 57 lirası yabancı para olarak tutuluyor.
Enflasyon ve işsizlik sarmalında tasarruf sahipleri hızla yerli paradan uzaklaşır.
Bu yüzden “slumpflasyon” çok tehlikelidir. Enflasyonu düşürüp, işsizliği azaltıp büyümeyi yukarı çekmek gibi birbiriyle çelişkili hedeflere aynı anda ulaşmak ancak beklentileri olumlu hale getirmekle mümkün.
Şu anda beklentilerin olumluya dönmesi bir tarafa Türkiye S-400 krizi gibi yeni risklerle karşı karşıya.
TÜRKİYE EKONOMİSİNİN MAKRO GÖSTERGELERİ
KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN NE YAPILMALI?
Krize girmişseniz çıkmanın kolay olmayacağını kabul ederek ilk adımı atmalısınız. Türkiye'nin krizini ekonomik göstergelerle ifade etsek de bu kriz özünde hukuk ve demokrasi krizidir.
24 Haziran 2018'de resmen başlayan cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin Türkiye'ye dar geldiğini ilk sene dolmadan yaşayarak tecrübe ettik.
Mahfi Eğilmez’in dikkat çektiği gibi Türkiye’nin parlamenter rejime, kuvvetler ayrımı ilkesine (yasama, yürütme ve yargının ayrılması) geri dönmesi şart. Yargı tamamen bağımsız hale getirilmeden ekonomik krizden çıkış beklemek hayal.
SERBEST PİYASAYA MÜDAHALELERE SON VERİLMELİ
Açıklanan GSYH rakamları ekonominin küçülmeye devam ettiğini ve krizden çıkışın uzun süreceğini teyit etti.
Hazine Bakanı Albayrak’ın içi boş programlar açıklamak yerine Merkez Bankası’nın (TCMB) tam olarak bağımsız bir yapıya kavuşturulmasını sağlaması gerekiyor.
Albayrak ikide bir piyasa dinamiklerine çomak sokmaktan da vazgeçmeli. Kamuda israfa son verilmesi ve “çılgın projeler” denilen, oysa Hazine’yi içten içe kemiren yatırımların derhal durdurulması şart.
ABD ONAY VERMEZSE IMF DESTEK VERMEZ
Ekonomik göstergeler krizin devam ettiğini bir kere daha gösterdi. Acilen tafsilatlı bir krizden çıkış programı hazırlanmalı ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yeni bir anlaşma (stand by) imzalamanın yolları aranmalı.
Ekonomisi daralan bir ülkenin 450 milyar dolar dış borcun altından kalkması mümkün değil. Krizden çıkış ekonomi küçülürken hiç mümkün değil.
Türkiye acilen 80-100 milyar dolar bir dış kaynak bulamazsa iflaslar ve işsizlik dalgasının devamı gelecek.
Bunun için de Amerika Birleşik Devletleri ile devam eden S-400 füze krizini aşmak elzem. Okyanus ötesi ile kavgalı bir ülkeye değil IMF, batıda tek bir banka dahi kredi vermez.
[Gölge Bankacı] 31.5.2019 [Samanyolu Haber]
31 Aralık 2018 itibarıyla 9 bin 346 dolar olan fert başına gelir 8 bin 507 dolar seviyesine indi.
15 AYDA 2 BİN 30 DOLAR FAKİRLEŞTİK
Türkiye artık büyüme kabiliyetini kaybetti. Yerinde saymıyor. Tam aksine geri gidiyor.
2017 yılı sonunda fert başına 10 bin 537 dolar düşüyordu. Fert başına gelirin 15 ayda 2 bin 30 dolar erimesi krizin ne kadar ağır geçtiğine işaret ediyor.
2018’in son çeyreğinde yaşanan yüzde 3 küçülmüştük. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ifade ettiği gibi “dengelenmeden” ya da “en kötünün geride kalmasından” bahsedilemeyecek kadar vahim rakamlar.
SERMAYE BUHARLAŞTI
Sanayi yüzde 4, inşaat yüzde 10 daraldı. Özel sektörün yatırım kabiliyetinin artıp artmadığına dair en bariz gösterge olan “sabit sermaye oluşumu” kalemi yüzde 13 daraldı.
Tek kelime çöküş! Bu da gösteriyor ki geleceğe dair beklentiler bozuldu ve kısa sürede toparlanma ihtimali yok.
Türkiye'de GSYP 2018'in 3'üncü çeyreğinden itibaren azalıyor. 2019 ilk çeyrekte daralma yüzde 2,6.
TARIM YÜZDE 4 BÜYÜMÜŞ
Tarımın yüzde 4 nasıl büyüdüğü ise meçhul! Soğan ve patates ithalatı için Gümrük Vergisi’nin sıfırlandığı, tanzim satış çadırlarının kurulduğu bir dönemde tarımın yüzde 4 büyüdüğüne kimse inanmaz.
Bir başka çarpıcı veri harcamalar kaleminde... Vatandaşın harcamaları yüzde 4,7 azalırken devletin nihai tüketim harcamaları yüzde 7,2 arttı.
VATANDAŞ KEMER SIKTI, HÜKÜMET PARA SAÇTI
Bunu şöyle yorumlamalıyız: Vatandaş kemer sıktı, hükümet israfa devam etti. Bütçenin 4 ayda 54,5 milyar TL açık vermesi hiç şaşırtıcı değil. Vatandaş harcamayınca vergi gelirleri azaldı.
Merkez Bankası'nın 38 milyar TL temettü (kâr payı) takviyesine rağmen bütçe açığı geçen seneye nazaran ikiye katlandı. Kamuda tasarruf kâğıt üzerinde kaldı.
TÜRKİYE’NİN KRİZİ: SLUMPFLASYON
Bu ekonomik krizin (resesyon) bir özelliği de enflasyonun ve işsizliğin yüksek olmasıdır. Resesyondan ziyade “slumpflasyon” tanımına daha uygun.
Gelişmiş ekonomilerde yüzde 1-3, Türkiye’nin de dahil olduğu gelişmekte olan ekonomilerde yüzde 4–5 aralığında seyreden enflasyon Türkiye’de yüzde 20.
Enflasyon yüksek olunca faiz de yükseliyor. Türkiye yüzde 24-27 arasında değişen repo faizi ile Arjantin’den (yüzde 71) sonra dünyada en yüksek faiz ödeyen 2’nci ülke.
HALK DOLAR HÜCUM EDİYOR
TL’nin son 5 aydaki değer kaybı yüzde 31. Herkes TL’den kaçıyor. Bankalardaki döviz mevduatının tutarı 183 milyar dolara yükseldi. 100 liralık mevduatın 57 lirası yabancı para olarak tutuluyor.
Enflasyon ve işsizlik sarmalında tasarruf sahipleri hızla yerli paradan uzaklaşır.
Bu yüzden “slumpflasyon” çok tehlikelidir. Enflasyonu düşürüp, işsizliği azaltıp büyümeyi yukarı çekmek gibi birbiriyle çelişkili hedeflere aynı anda ulaşmak ancak beklentileri olumlu hale getirmekle mümkün.
Şu anda beklentilerin olumluya dönmesi bir tarafa Türkiye S-400 krizi gibi yeni risklerle karşı karşıya.
TÜRKİYE EKONOMİSİNİN MAKRO GÖSTERGELERİ
KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN NE YAPILMALI?
Krize girmişseniz çıkmanın kolay olmayacağını kabul ederek ilk adımı atmalısınız. Türkiye'nin krizini ekonomik göstergelerle ifade etsek de bu kriz özünde hukuk ve demokrasi krizidir.
24 Haziran 2018'de resmen başlayan cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin Türkiye'ye dar geldiğini ilk sene dolmadan yaşayarak tecrübe ettik.
Mahfi Eğilmez’in dikkat çektiği gibi Türkiye’nin parlamenter rejime, kuvvetler ayrımı ilkesine (yasama, yürütme ve yargının ayrılması) geri dönmesi şart. Yargı tamamen bağımsız hale getirilmeden ekonomik krizden çıkış beklemek hayal.
SERBEST PİYASAYA MÜDAHALELERE SON VERİLMELİ
Açıklanan GSYH rakamları ekonominin küçülmeye devam ettiğini ve krizden çıkışın uzun süreceğini teyit etti.
Hazine Bakanı Albayrak’ın içi boş programlar açıklamak yerine Merkez Bankası’nın (TCMB) tam olarak bağımsız bir yapıya kavuşturulmasını sağlaması gerekiyor.
Albayrak ikide bir piyasa dinamiklerine çomak sokmaktan da vazgeçmeli. Kamuda israfa son verilmesi ve “çılgın projeler” denilen, oysa Hazine’yi içten içe kemiren yatırımların derhal durdurulması şart.
ABD ONAY VERMEZSE IMF DESTEK VERMEZ
Ekonomik göstergeler krizin devam ettiğini bir kere daha gösterdi. Acilen tafsilatlı bir krizden çıkış programı hazırlanmalı ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yeni bir anlaşma (stand by) imzalamanın yolları aranmalı.
Ekonomisi daralan bir ülkenin 450 milyar dolar dış borcun altından kalkması mümkün değil. Krizden çıkış ekonomi küçülürken hiç mümkün değil.
Türkiye acilen 80-100 milyar dolar bir dış kaynak bulamazsa iflaslar ve işsizlik dalgasının devamı gelecek.
Bunun için de Amerika Birleşik Devletleri ile devam eden S-400 füze krizini aşmak elzem. Okyanus ötesi ile kavgalı bir ülkeye değil IMF, batıda tek bir banka dahi kredi vermez.
[Gölge Bankacı] 31.5.2019 [Samanyolu Haber]
Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-16 [Tarık Burak]
Vatanın En Sadık Hizmetkarları
Fethullah Gülen Hocaefendi, hizmetleri için yaşanmaz hale getirilen Edirne’de artık duramazdı. İnsanları sevgiyle kucaklamasına düşmanlık edenlerin yanı başında dostun vefasızlığı, hasedi, kini bahis mevzuu olunca hayat çekilmez hale gelmişti. Vaaz vesikası da elinden alınan Hocaefendi’nin ‘Biricik sevdam’ dediği Hizmet için Edirne'den ayrılmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Ve 23 Temmuz 1965 günü Hocaefendi’nin Kırklareli’ne tayini çıktı. Edirne’den ayrılarak yeni görevine başlamak üzere Ağustos 1965’te Kırklareli’ne gitti. Bu arada, Yaşar Tunagür Hoca da 1965'te İzmir’den Ankara'ya gitti ve Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı oldu.
Hocaefendi, 11 Mart 1966 tarihinde İzmir’e tayin oluncaya kadar Kırklareli’nde yaklaşık 8 ay kadar vazife yaptı.
Kırklareli günlerini şöyle anlatıyor Hocaefendi:
‘Kırklareli'nde her cuma vaaz ediyordum. Ramazan'da her gün vaaz ettim. Kendiliğinden bir cemaat teşekkül etti. İlk gittiğimde, bir iki insandan başka tanıştığım yoktu. Fakat kaldığım zaman müddetince orada da epey dostlar edindim.
Edirne'de talebe arkadaşların kaldığı iki ev olmuştu. Kırklareli'nde de bir ev tuttum. İki odalı bir evdi. Borç iki kilim satın alıp eve serdim. Bütün eşyam bundan ibaretti. Hem Edirne'deki hem de Kırklareli'ndeki eve kira ödüyordum. Her gün bir bahane ile Edirne'ye gelip gidiyordum.
Müftü Mustafa Efendi, ihtilal olunca sakalını bıyığını kesmiş, başına da bir fötr yerleştirmişti. Kendisini mümkün mertebe ihtilalcilerden yana göstermeye çalışıyordu. Kendisine çok hürmet gösterdim. O da benim Edirne'ye gidip gelmeme ses çıkarmadı. Bir seneye yakın vaziyeti bu şekilde idare ettik. Sonra da izine ayrıldım.’
Soruşturma… Soruşturma
Cumalardan birinde vaaz ederken dışarıdaki çocukların gürültüsü bana kadar ulaşıyordu. O esnada ne söylediysem, sözlerimi bu çocukların gürültü edişine bağlayıp beni şikayet etmişler. Zaten mahkemem devam ediyordu; şimdi hakkımda bir soruşturma daha açıldı. Memurin Kanununa göre, vilayet bünyesinde bir encümen teşekkül ettirildi. Emniyet müdürü bu encümenin başında bulunuyordu. Konuşulan şeylerde suç unsuru olup olmadığını encümen araştırıyordu. Vali ve emniyet müdürü yumuşak insanlar olduğu için bu soruşturma hafif geçti. İfademi aldılar ve takipsizlik kararı verildi.
Atayolu Gazetesi, mahalli bir gazeteydi. Her fırsatta benim aleyhime yazılar yazardı. O sıralarda giydiğim siyah bir paltom vardı. Bu paltoyu, adice ifadelerine benzetme aracı yaptılar ve şu ifadeyi kullandılar: "Korkumuzdan geceleri dışarı çıkamıyoruz."
O yıllarda genellikle her türlü dini faaliyetler bazı çevrelerce gericilik olarak algılanıyordu. Özellikle Kırklareli’ndeki yerel Atayolu gazetesi, Hocaefendi’nin her sözünü ve hareketini “Devrimlere Saldırı” olarak görüyordu. Böylece Hocaefendi hakkında sürekli soruşturma açılıyor; ama her seferinde takipsizlik kararı veriliyordu.
Necip Fazıl Kısakürek'le...
O dönemde milliyetçi muhafazakâr kesimin sembol ismi olan Necip Fazıl Kısakürek, Hocaefendi’nin bizzat meşgul olduğu bir konferans için 29 Kasım 1965’te Kırklareli’ne geldi. O akşam belediye salonunda konuşan Kısakürek’in konuşmasının konusu: “Halimiz, Yolumuz, Çaremiz”di. Kırklareli’nde o günlerde yapılan bir başka konferansın başlığı ise şöyleydi: “Türkiye Neden Geri Kalmıştır?”
Hocaefendi, davet ettiği Necip Fazıl Kısakürek’in aynı zamanda değişik yerlerdeki konferanslarına da katılıyordu. Örneğin Kısakürek’in 1966 kışında Ankara’da verdiği “Mehmetçik” konferansının dinleyicilerinden biriydi. O yıllarda Ankara’da Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarı olan Turgut Özal da bu konferansı dinleyenler arasındaydı.
Hocaefendi Kırklareli’ndeki bu konferansı şöyle anlatıyor:
“Bu dönemde Necip Fazıl Kısakürek'i de konferansa davet etmiştik. Konferans işiyle bizzat kendim meşgul oldum. O gece Necip Fazıl merhumu, arkadaşlardan birinin evinde misafir ettik. Hatta, hiç unutmam, merhum o gün biraz tutuktu. Başka günlerde olduğu gibi coşkun değildi. Yakınlarından biri "Üstad, bu gece pasiftin" dedi. O hemen, sofrada bulunanları göstererek "Hayır, dedi, pasif olan bunlardı." Böylece dinleyicilerin ilgisizliğini anlatmış oluyordu.
Dar dairede yaptığımız uzun sohbet esnasında Necip Fazıl, haddimden fazla alaka gösterdi. Hatta, daha sonraki günlerde, Büyük Doğu'da üst üste iki-üç yazı yazdı ve Risaleleri methetti. Ben kendisine bir takım Külliyat vermek üzere İstanbul'a geldim. Fakat, Zübeyr Abi pek taraftar olmadığı için vermeden geri döndüm.
Atayolu Gazetesi Necip Fazıl'ın aleyhine de bir yazı yazdı. Biz de o yazıyı Necip Fazıl'a gönderdik. O sayıda, Büyük Doğu'da bir karikatür çıktı. Büyük bir çomar (köpek) yanında da küçük bir fino var. Ve altına şu yazı yazılmış. "Biz koca çomarlarla uğraşıyoruz. Bu küçük fino da nerden çıktı" Bu cevap hepimizi çok memnun etmişti. Kırklareli'nde bu ve benzeri sistemli faaliyetlerimiz de oldu. O tuttuğum bülbül yuvası gibi evde her gece sohbet yapıyorduk. Her cemaatten insan eve gelip giderdi. Aramızda iyi bir kaynaşma vardı. Hamid Hoca’nın (Abdülhamid Oruç’un) dostluğunu ise hiç unutamam...”
Abdülhamid Oruç Anlatıyor:
“Hocaefendi Edirne'den gelir gelmez, ilk gün benim çarşıdaki kitapçı dükkanıma geldi. Öğleden sonra ikindi vakti gibiydi. Oturduk, çay kahve içtik. Burada bizim tanıdık otelci Hasan Akkaynak vardı. İstanbul Oteli'nin sahibi idi. Ona "Edirne'den bir hocamız geldi, kalacak bir oda ayarlayalım" diye söyledik. Ondan sonra Hocaefendi yirmi gün kadar İstanbul Otel'de kaldı.
Ondan sonra, Kırklar şehitliğinin tam karşısında caminin avlusunda bulunan ve cami derneğine bağlı olan binada Hocaefendi iki ay kadar kaldı. Dernek mensuplarından bazıları kendi aralarında "kime sordular da burayı lojman haline getirdiler" şeklinde bazı şeyler konuşunca Hocaefendi oradan hemen çıktı. Adını, sonradan "bülbül yuvası" diye koyduğumuz Paşaçeşme sokaktaki iki katlı, üst katına içerden merdivenle çıkılan 70-80 metrekarelik evi bulup kiraladık. Hocaefendi İzmir'e gidinceye kadar o evde kaldı.
Cuma vaazlarında, bayram vaazlarında ve Ramazan ayında yatsıdan önce teravih vaazlarında merkezde bulunan Hızırbey Camii'nde vaaz ederdi. 1965 Yılında Ramazan ayı 24 Aralık'ta başladı ve 22 Ocak 1966'da bitti.
Hocaefendi ile kahvelere giderdik. Oturanlardan veya kahve sahibinden rica ederdik, sizinle beş on dakika sohbet etmek istiyoruz derdik. Bunun gibi birçok kahvede konuşmalar yaptık. Ayrıca esnaf dükkanlarına gider, ziyaret eder, bir çayhanede toplanıp esnaflara sohbet ederdik. Ama şimdiki gibi değil. O zaman biz bu sohbetleri mevcutlu, belli sayıda insanla yapardık. Peşimizde sürekli bir polis memuru bulunurdu. Söylediğimiz, konuştuğumuz şeyleri duyacak kadar alenen bir koruma memuru gibi yanımıza kadar yaklaşırdı. Biz dolaşırdık şehrin içinde, o da sürekli 20-30 metre peşimizde dolaşırdı. Eve gelinceye kadar arkamızda idi. Adeta eve teslim eder giderdi.
Onun için ben, Hocaefendi ve Risale-i Nur'un müntesipleri ile ilgili şöyle bir iddiada bulunuyorum. Bu vatanın en sadık evlatları, en ağır testlerden geçmiş, sağda solda falsosu olmayan kişiler, Hocaefendi ve onun gibi olan kişilerdir. Çünkü her dakikası test edilmiş, takip edilmiş ve kayıtlara geçmiş bu insanların. Devlet bunu en ince ayrıntısına kadar biliyor. Acaba o takip eden insanların kaçta kaçı bu kadar testten ve kontrolden geçmiştir sormak lazım.
Ev sohbetlerimiz olurdu. Köylere giderdik, köylerde sohbetlerimiz olurdu. İmam Hatip okuluna talebe bulmak maksadıyla köyleri ziyaret ederdik. Hocaefendi Kırklareli'nde sekiz ay gibi kısa bir zaman kaldı. Vaazları çok tesirli idi, birçok kimsenin düşüncesinin değişeceği kadar etkiliydi.
Hocaefendi Kırklareli'nde kaldığı sekiz buçuk ayı dolu dolu geçirdi. Bülbül yuvası dediğimiz Paşa Çeşme sokaktaki evinin önünde polis baskısı olduğu halde sohbetlerini devam ettirdi. Gelenler sokağın başında polisi görünce geri dönüp kaçıyordu, bir kısmı her şeyi göze alıp eve gelebiliyordu.
Kırklareli'nde sekiz ay geçtikten sonra Hocaefendi'ye Ankara'dan bir yazı geldi. Bütün vaizlerin asalete geçmeleri isteniyordu. Bir konuyu vaaz şeklinde, 15-20 sayfa halinde işlemeleri gerekiyordu. Hocaefendi de "insan" konusunu ele aldı. Hatta hatırlıyorum, söz söz bölünmüş, fasiküller halinde bende Risaleler vardı. Hocaefendi onlardan 23. sözü aldı ve satır satır altını çizerek vaaz konusunu oradan işledi. Yani 23. sözü esas aldı. Hazırladığı o vaaz çalışmasını Diyanet'e gönderince asaleti kabul edildi ve yeni bir yere atanmaya hak kazandı. Hocaefendi böylece İzmir'e Yaşar Tunagür Hoca tarafından tayin edildi.
Kırklareli'nde kalmasını, ona bir hanım bulacağımızı, eniştemiz olmasını teklif ettik. O böyle acı acı tebessüm ettikten sonra "Benim evleneceğim hanım kız üç yüz sene evvel öldü" dedi.”
“Benim evleneceğim hanım üç yüz sene evvel öldü” cevabıyla Hocaefendi aslında Türk milletinin dünyada hak ettiği yerde olmayışının gerisinde 300 yıllık bir süreç olduğunu vurguluyordu. Osmanlı’nın gerilemeye ve savaş kaybetmeye başladığı 1600’lü yıllar bu çöküş sürecinin başlangıcıydı. Türkiye yeniden büyük devlet olacaksa, bu ancak Hocaefendi gibi fedakâr insanların yetiştireceği nesillerle mümkün olacaktı.
Normal bir memur olursunuz, memuriyetinizin gereğini yaparsınız. Yani vaiz memurluğu yaparsınız. Fakat Hocaefendi öyle değil ki. Hocaefendi için memuriyet sadece resmi bir sıfat idi. Veya kürsüye çıkabilmesi için eline verilmiş bir anahtardı. Hocaefendi birkaç saat uykusunun dışında, 24 saat tam hizmet düşünen biriydi. Allah bilir o iki üç saatlik uykusunda bile bugünkü hizmetin rüyalarını görüyordu. Uykusunda bile vaizdi o. Onun için Hocaefendi gibi zatların bir memur, bir vaiz gibi düşünülmesi mümkün değildir. 24 saat kafasında problem çözen, ne yapayım diye düşünen, proje üreten, harmanlayan, dünyadaki dini hizmetleri, değişik fikir hareketlerini takip eden, tahlil eden, yorumlayan bir kimse idi. Dünyadan tamamen kopuk değildi. Olan biten hadiseleri ajans veya radyolardan dinler, günlük gazetelerde neler çıkmış diye bakardı. Tabii Türkiye'de 27 Mayıs 1960 ihtilali olmuş, birçok hadiseler zuhur etmiş, onlara yorum getirirdi. Siyasi düşünce ve falan parti, filan parti tarzında hiçbir eğilimini görmedim. Bazen insanların en uygun şartları meydana getirecek yerlere yönelmelerini, kavgadan, şiddetten uzak durmalarını ısrarla söylerdi.
Hocaefendi'nin bir özelliği daha vardır ki o zamanlardan beri bilirim. Çok vefalı olmasıdır. Çok enteresandır o kadar insan ve yüzle karşı karşıya gelmesine rağmen kolay kolay yüzleri unutmaması ve onların halini hatırını sorması çok dikkat çekicidir. Mesela burada az temasta bulunduğu kimseler hakkında bile karşılaştığımızda, "falanca abi, filanca kardeş nasıllar, ne yapıyorlar" diye bana sorular sordu. Tabii bazıları vefat etmiş, bazıları hayatta idi. Ekrem Tan'ı, Nihat Akay ve birçok insanı, -halbuki ben o kadar hatırlayamıyorum- sordu bana. Yani vefa duygusu çok yüksek bir zat. Ben şöyle bir bakıyorum da tarihte liderlik vasfıyla gelen insanlarda görülen bir özellik de insanlara olan vefa duygusunu muhafaza etmektir. Hep vefalı davranmışlardır. İnsanların halini hatırını sormak, yardımcı olmak vasfını ben daha o zaman onda görmüştüm.
Hocaefendi ile tanıştığımda Risale-i Nur'un içindeydim ben. Okuyor, araştırıyor ve sohbet ediyorduk. Ancak Hocaefendi'nin hizmet modelini karşımızda yepyeni görünce daha aktif ve faal olmaya başladık. Bizim için büyük bir zenginlik ve verimli bir hizmet çizgisi oldu, çevremiz genişledi, daha çok insanla muhatap olduk. Elhamdülillah çok güzel oldu... Ben Üstad Bediüzzaman'ı çölde su çıkaran biri, Hocaefendi'yi de o suyu bütün sahraya dağıtmaya çalışan, ortalığı yeşillendiren, meyvelendiren ve sebzelendiren kişiye benzetiyorum.”
Nihat Akay Anlatıyor:
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Kırklareli'nde büyük hizmetleri oldu. Ama hangi sahada? 1960 ihtilalinden sonra Türkiye'de bir Marksist sistem kurulacak gibiydi. Din diyanet baskı altındaydı. Fethullah Hocaefendi çok ateşli idi, cemaatini çok iyi uyardı ve ikaz etti. Nasıl Milli Mücadelede din ve manevi büyüklerimiz savaşı kazandırmışsa 1960'tan sonra da Hamid (Abdülhamid Oruç) ve Fethullah Hocaefendiler büyük hizmet verdiler. Milletimize ruh ve şuur verdiler. Yatsı namazından çıktığımızda evlerimize gitmek için beraberce yürürdük. Ondan önce 3 kişi yan yana yürüyemezdi. Hocaefendi’nin vaazları o marksist ve komünist baskıyı kırdı.
Fethullah Gülen Hocaefendi birinin yüzüne baktı mı o adam adeta erirdi. Allah ona baştan aşağıya öyle bir heybet, öyle bir şekil vermiş. İnsanlar onu yakından gördüğünde etkilenmemesi mümkün değildi. Giyimi kuşamı temiz ve nizamlı. Henüz 26 yaşında, boylu poslu, ağırbaşlı, dolgun ve oturaklı sesi ile engin bir derya gibiydi. Anlatmaya başlayınca başka bir âleme gider gibi olurduk. Ağlar ve ağlatırdı. Bilgisi çoktu, günümüzün şartlarını iyi bilirdi. Herhangi bir mevzuda ikna etmeyeceği insan yok gibiydi. Bu bir gerçek. Bazıları onu gördüler mi burada ödleri kopuyordu.
Hocaefendi gelince vaazları hemen dikkat çekmeye başladı. Hamid Hoca’dan dinlediğimiz vaazlardan sonra Hocaefendi'nin vaazları adeta insanın içine işleyecek gibiydi. Kısa zamanda dikkatimizi celbetti ve vaazlara gitmeye başladık. Sonra Hamid Hoca bizi Fethullah Hocaefendi ile tanıştırdı. O tanışmadan sonra güzel hukukumuz oldu. Çayımızı içti, dükkanımıza geldi. Fakat çok az kaldı Kırklareli'nde. Tam ortalık ısınmaya başlamış, kütük yanmaya başlamıştı ki bir duyduk Hocaefendi'nin tayini İzmir'e çıkmış.
Devlet ve millet bütünlüğü için milli ve manevi değerlerimizi bize aktarmış ve şuurlu olmamızı sağlamıştır. Bu, iki kere iki dört eder derecesinde inkâr edilemez bir gerçektir. Devletin varlığını, bölünmez bütünlüğünü, dilini ve dinini korumak için mücadele eden bu seviyede ben başka adam görmedim. Devletine sadık bir adamdı. Devlet düşmanlarına çok çatardı. İslam'ı müdafaa ediyor diye bazıları bu yüzden ona kızardı. Bakın mesela Necip Fazıl cesur bir adamdı, burada konferanslar verdi, hatta kendisi için mahkemede şahitlik yaptım. Ama Fethullah Hocaefendi'nin tesiri ve üslubu apayrı idi. Vaaz konuşmalarında bambaşka bir hava vardı. Türkiye'de bu konuşmaları yankı buldu ve büyük bir isim yaptı. Bu yüzden Hocaefendi'den rahatsız olanlar çok olmuştur.
Hocaefendi cumaları mutlaka vaaz ederdi. Ramazan ayında ise her gece vaaz ederdi. Vaazları tesirli ve etkileyici idi. Bizim Kırklareli'nin değişik bir halkı var. Öyle kolay kolay vaaz dinlemez. Ama Hocaefendi'nin vaazlarını duyunca insanlar dinlemeye, kulak kabartmaya başladılar. Müthiş bir cami cemaati oluştu. Hatta namaz niyaz kılmayan sol kesimden insanlar bile ayakta dinlemeye gelirlerdi camiye.
İmanı bu kadar güçlü olmasa tesirli olamazdı. İmanı neyse onu yansıtıyordu. Cenab-ı Peygamber Efendimiz öyle yapmamış mı? İnanmasaydı o kadar sahabe, o kadar insan onunla olur muydu? Peygamber Efendimiz nasıl davasına inanmışsa Hocaefendi de davasına tam inanmış ve o inancının verdiği güçle sesleniyordu bizlere. Vaazlarında ne dediğini iyi biliyordu, anlattığı şeyle bütünleşmiş, olayı yaşıyormuş, olayın içindeymiş gibi anlatıyordu. İslamiyet'in ilk zamanlarındaki sahabe hayatından bahsediyordu, dini yaşamak ve yaşatmak için sahabenin nasıl bir sıkıntı içinde olduğunu canlıymış gibi anlatıyordu. İslam'ın nasıl kısa zamanda büyük fedakârlıklarla yayıldığını anlatıyordu. Onu dinleyen, anlattığı şeylerin etkisinde kalmaması düşünülemez. Siz de aynı sahabe gibi koşmak ve mücadele etmek istiyorsunuz. Çünkü İslam'ı yaşamıyorduk, etrafta kötülükler kol geziyordu. Din diyanet adına bir faaliyette bulunmak gericilikti ve suçtu. Hocaefendi'nin bu vaazları İslamî ve imanî hislerimizi harekete geçirdi.
Sohbet esnasında evde yardımcı olan arkadaşlar olurdu. Fakat diğer çamaşır ve temizlik işlerini kendi yapardı. Hocaefendi bol bol patates yemeği pişirirdi. Her zaman değişik bir türlüsünü yapardı. Boğazına fazla meraklı değildi. Onun için evlenmesini söylerdik, sana bir hanım bulalım derdik ama hiç oralı olmazdı. Zaten ciddi duruşundan ötürü de fazla zorlamadık.
O kadar insan yetiştir, o kadar okul aç, dünyanın öteki ucuna kadar zor şartlarda eğitim hizmeti vermeye çalış. Bu hizmetleri şimdiye kadar gerçekleştiren olmadı. Bana soruyorlar "bu kadar parayı nereden buluyor?" diye. Ben de "onun parası yok, ama gönül sermayesi var, oraya şunu yapın, buraya bunu yapın diyor, hemen yapılıyor, millet veriyor onun parasını" diyorum. Hocaefendi'nin sermayesi kazandığı gönüllerdir.”
[Tarık Burak] 31.5.2019 [Samanyolu Haber]
Fethullah Gülen Hocaefendi, hizmetleri için yaşanmaz hale getirilen Edirne’de artık duramazdı. İnsanları sevgiyle kucaklamasına düşmanlık edenlerin yanı başında dostun vefasızlığı, hasedi, kini bahis mevzuu olunca hayat çekilmez hale gelmişti. Vaaz vesikası da elinden alınan Hocaefendi’nin ‘Biricik sevdam’ dediği Hizmet için Edirne'den ayrılmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Ve 23 Temmuz 1965 günü Hocaefendi’nin Kırklareli’ne tayini çıktı. Edirne’den ayrılarak yeni görevine başlamak üzere Ağustos 1965’te Kırklareli’ne gitti. Bu arada, Yaşar Tunagür Hoca da 1965'te İzmir’den Ankara'ya gitti ve Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı oldu.
Hocaefendi, 11 Mart 1966 tarihinde İzmir’e tayin oluncaya kadar Kırklareli’nde yaklaşık 8 ay kadar vazife yaptı.
Kırklareli günlerini şöyle anlatıyor Hocaefendi:
‘Kırklareli'nde her cuma vaaz ediyordum. Ramazan'da her gün vaaz ettim. Kendiliğinden bir cemaat teşekkül etti. İlk gittiğimde, bir iki insandan başka tanıştığım yoktu. Fakat kaldığım zaman müddetince orada da epey dostlar edindim.
Edirne'de talebe arkadaşların kaldığı iki ev olmuştu. Kırklareli'nde de bir ev tuttum. İki odalı bir evdi. Borç iki kilim satın alıp eve serdim. Bütün eşyam bundan ibaretti. Hem Edirne'deki hem de Kırklareli'ndeki eve kira ödüyordum. Her gün bir bahane ile Edirne'ye gelip gidiyordum.
Müftü Mustafa Efendi, ihtilal olunca sakalını bıyığını kesmiş, başına da bir fötr yerleştirmişti. Kendisini mümkün mertebe ihtilalcilerden yana göstermeye çalışıyordu. Kendisine çok hürmet gösterdim. O da benim Edirne'ye gidip gelmeme ses çıkarmadı. Bir seneye yakın vaziyeti bu şekilde idare ettik. Sonra da izine ayrıldım.’
Soruşturma… Soruşturma
Cumalardan birinde vaaz ederken dışarıdaki çocukların gürültüsü bana kadar ulaşıyordu. O esnada ne söylediysem, sözlerimi bu çocukların gürültü edişine bağlayıp beni şikayet etmişler. Zaten mahkemem devam ediyordu; şimdi hakkımda bir soruşturma daha açıldı. Memurin Kanununa göre, vilayet bünyesinde bir encümen teşekkül ettirildi. Emniyet müdürü bu encümenin başında bulunuyordu. Konuşulan şeylerde suç unsuru olup olmadığını encümen araştırıyordu. Vali ve emniyet müdürü yumuşak insanlar olduğu için bu soruşturma hafif geçti. İfademi aldılar ve takipsizlik kararı verildi.
Atayolu Gazetesi, mahalli bir gazeteydi. Her fırsatta benim aleyhime yazılar yazardı. O sıralarda giydiğim siyah bir paltom vardı. Bu paltoyu, adice ifadelerine benzetme aracı yaptılar ve şu ifadeyi kullandılar: "Korkumuzdan geceleri dışarı çıkamıyoruz."
O yıllarda genellikle her türlü dini faaliyetler bazı çevrelerce gericilik olarak algılanıyordu. Özellikle Kırklareli’ndeki yerel Atayolu gazetesi, Hocaefendi’nin her sözünü ve hareketini “Devrimlere Saldırı” olarak görüyordu. Böylece Hocaefendi hakkında sürekli soruşturma açılıyor; ama her seferinde takipsizlik kararı veriliyordu.
Necip Fazıl Kısakürek'le...
O dönemde milliyetçi muhafazakâr kesimin sembol ismi olan Necip Fazıl Kısakürek, Hocaefendi’nin bizzat meşgul olduğu bir konferans için 29 Kasım 1965’te Kırklareli’ne geldi. O akşam belediye salonunda konuşan Kısakürek’in konuşmasının konusu: “Halimiz, Yolumuz, Çaremiz”di. Kırklareli’nde o günlerde yapılan bir başka konferansın başlığı ise şöyleydi: “Türkiye Neden Geri Kalmıştır?”
Hocaefendi, davet ettiği Necip Fazıl Kısakürek’in aynı zamanda değişik yerlerdeki konferanslarına da katılıyordu. Örneğin Kısakürek’in 1966 kışında Ankara’da verdiği “Mehmetçik” konferansının dinleyicilerinden biriydi. O yıllarda Ankara’da Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarı olan Turgut Özal da bu konferansı dinleyenler arasındaydı.
Hocaefendi Kırklareli’ndeki bu konferansı şöyle anlatıyor:
“Bu dönemde Necip Fazıl Kısakürek'i de konferansa davet etmiştik. Konferans işiyle bizzat kendim meşgul oldum. O gece Necip Fazıl merhumu, arkadaşlardan birinin evinde misafir ettik. Hatta, hiç unutmam, merhum o gün biraz tutuktu. Başka günlerde olduğu gibi coşkun değildi. Yakınlarından biri "Üstad, bu gece pasiftin" dedi. O hemen, sofrada bulunanları göstererek "Hayır, dedi, pasif olan bunlardı." Böylece dinleyicilerin ilgisizliğini anlatmış oluyordu.
Dar dairede yaptığımız uzun sohbet esnasında Necip Fazıl, haddimden fazla alaka gösterdi. Hatta, daha sonraki günlerde, Büyük Doğu'da üst üste iki-üç yazı yazdı ve Risaleleri methetti. Ben kendisine bir takım Külliyat vermek üzere İstanbul'a geldim. Fakat, Zübeyr Abi pek taraftar olmadığı için vermeden geri döndüm.
Atayolu Gazetesi Necip Fazıl'ın aleyhine de bir yazı yazdı. Biz de o yazıyı Necip Fazıl'a gönderdik. O sayıda, Büyük Doğu'da bir karikatür çıktı. Büyük bir çomar (köpek) yanında da küçük bir fino var. Ve altına şu yazı yazılmış. "Biz koca çomarlarla uğraşıyoruz. Bu küçük fino da nerden çıktı" Bu cevap hepimizi çok memnun etmişti. Kırklareli'nde bu ve benzeri sistemli faaliyetlerimiz de oldu. O tuttuğum bülbül yuvası gibi evde her gece sohbet yapıyorduk. Her cemaatten insan eve gelip giderdi. Aramızda iyi bir kaynaşma vardı. Hamid Hoca’nın (Abdülhamid Oruç’un) dostluğunu ise hiç unutamam...”
Abdülhamid Oruç Anlatıyor:
“Hocaefendi Edirne'den gelir gelmez, ilk gün benim çarşıdaki kitapçı dükkanıma geldi. Öğleden sonra ikindi vakti gibiydi. Oturduk, çay kahve içtik. Burada bizim tanıdık otelci Hasan Akkaynak vardı. İstanbul Oteli'nin sahibi idi. Ona "Edirne'den bir hocamız geldi, kalacak bir oda ayarlayalım" diye söyledik. Ondan sonra Hocaefendi yirmi gün kadar İstanbul Otel'de kaldı.
Ondan sonra, Kırklar şehitliğinin tam karşısında caminin avlusunda bulunan ve cami derneğine bağlı olan binada Hocaefendi iki ay kadar kaldı. Dernek mensuplarından bazıları kendi aralarında "kime sordular da burayı lojman haline getirdiler" şeklinde bazı şeyler konuşunca Hocaefendi oradan hemen çıktı. Adını, sonradan "bülbül yuvası" diye koyduğumuz Paşaçeşme sokaktaki iki katlı, üst katına içerden merdivenle çıkılan 70-80 metrekarelik evi bulup kiraladık. Hocaefendi İzmir'e gidinceye kadar o evde kaldı.
Cuma vaazlarında, bayram vaazlarında ve Ramazan ayında yatsıdan önce teravih vaazlarında merkezde bulunan Hızırbey Camii'nde vaaz ederdi. 1965 Yılında Ramazan ayı 24 Aralık'ta başladı ve 22 Ocak 1966'da bitti.
Hocaefendi ile kahvelere giderdik. Oturanlardan veya kahve sahibinden rica ederdik, sizinle beş on dakika sohbet etmek istiyoruz derdik. Bunun gibi birçok kahvede konuşmalar yaptık. Ayrıca esnaf dükkanlarına gider, ziyaret eder, bir çayhanede toplanıp esnaflara sohbet ederdik. Ama şimdiki gibi değil. O zaman biz bu sohbetleri mevcutlu, belli sayıda insanla yapardık. Peşimizde sürekli bir polis memuru bulunurdu. Söylediğimiz, konuştuğumuz şeyleri duyacak kadar alenen bir koruma memuru gibi yanımıza kadar yaklaşırdı. Biz dolaşırdık şehrin içinde, o da sürekli 20-30 metre peşimizde dolaşırdı. Eve gelinceye kadar arkamızda idi. Adeta eve teslim eder giderdi.
Onun için ben, Hocaefendi ve Risale-i Nur'un müntesipleri ile ilgili şöyle bir iddiada bulunuyorum. Bu vatanın en sadık evlatları, en ağır testlerden geçmiş, sağda solda falsosu olmayan kişiler, Hocaefendi ve onun gibi olan kişilerdir. Çünkü her dakikası test edilmiş, takip edilmiş ve kayıtlara geçmiş bu insanların. Devlet bunu en ince ayrıntısına kadar biliyor. Acaba o takip eden insanların kaçta kaçı bu kadar testten ve kontrolden geçmiştir sormak lazım.
Ev sohbetlerimiz olurdu. Köylere giderdik, köylerde sohbetlerimiz olurdu. İmam Hatip okuluna talebe bulmak maksadıyla köyleri ziyaret ederdik. Hocaefendi Kırklareli'nde sekiz ay gibi kısa bir zaman kaldı. Vaazları çok tesirli idi, birçok kimsenin düşüncesinin değişeceği kadar etkiliydi.
Hocaefendi Kırklareli'nde kaldığı sekiz buçuk ayı dolu dolu geçirdi. Bülbül yuvası dediğimiz Paşa Çeşme sokaktaki evinin önünde polis baskısı olduğu halde sohbetlerini devam ettirdi. Gelenler sokağın başında polisi görünce geri dönüp kaçıyordu, bir kısmı her şeyi göze alıp eve gelebiliyordu.
Kırklareli'nde sekiz ay geçtikten sonra Hocaefendi'ye Ankara'dan bir yazı geldi. Bütün vaizlerin asalete geçmeleri isteniyordu. Bir konuyu vaaz şeklinde, 15-20 sayfa halinde işlemeleri gerekiyordu. Hocaefendi de "insan" konusunu ele aldı. Hatta hatırlıyorum, söz söz bölünmüş, fasiküller halinde bende Risaleler vardı. Hocaefendi onlardan 23. sözü aldı ve satır satır altını çizerek vaaz konusunu oradan işledi. Yani 23. sözü esas aldı. Hazırladığı o vaaz çalışmasını Diyanet'e gönderince asaleti kabul edildi ve yeni bir yere atanmaya hak kazandı. Hocaefendi böylece İzmir'e Yaşar Tunagür Hoca tarafından tayin edildi.
Kırklareli'nde kalmasını, ona bir hanım bulacağımızı, eniştemiz olmasını teklif ettik. O böyle acı acı tebessüm ettikten sonra "Benim evleneceğim hanım kız üç yüz sene evvel öldü" dedi.”
“Benim evleneceğim hanım üç yüz sene evvel öldü” cevabıyla Hocaefendi aslında Türk milletinin dünyada hak ettiği yerde olmayışının gerisinde 300 yıllık bir süreç olduğunu vurguluyordu. Osmanlı’nın gerilemeye ve savaş kaybetmeye başladığı 1600’lü yıllar bu çöküş sürecinin başlangıcıydı. Türkiye yeniden büyük devlet olacaksa, bu ancak Hocaefendi gibi fedakâr insanların yetiştireceği nesillerle mümkün olacaktı.
Normal bir memur olursunuz, memuriyetinizin gereğini yaparsınız. Yani vaiz memurluğu yaparsınız. Fakat Hocaefendi öyle değil ki. Hocaefendi için memuriyet sadece resmi bir sıfat idi. Veya kürsüye çıkabilmesi için eline verilmiş bir anahtardı. Hocaefendi birkaç saat uykusunun dışında, 24 saat tam hizmet düşünen biriydi. Allah bilir o iki üç saatlik uykusunda bile bugünkü hizmetin rüyalarını görüyordu. Uykusunda bile vaizdi o. Onun için Hocaefendi gibi zatların bir memur, bir vaiz gibi düşünülmesi mümkün değildir. 24 saat kafasında problem çözen, ne yapayım diye düşünen, proje üreten, harmanlayan, dünyadaki dini hizmetleri, değişik fikir hareketlerini takip eden, tahlil eden, yorumlayan bir kimse idi. Dünyadan tamamen kopuk değildi. Olan biten hadiseleri ajans veya radyolardan dinler, günlük gazetelerde neler çıkmış diye bakardı. Tabii Türkiye'de 27 Mayıs 1960 ihtilali olmuş, birçok hadiseler zuhur etmiş, onlara yorum getirirdi. Siyasi düşünce ve falan parti, filan parti tarzında hiçbir eğilimini görmedim. Bazen insanların en uygun şartları meydana getirecek yerlere yönelmelerini, kavgadan, şiddetten uzak durmalarını ısrarla söylerdi.
Hocaefendi'nin bir özelliği daha vardır ki o zamanlardan beri bilirim. Çok vefalı olmasıdır. Çok enteresandır o kadar insan ve yüzle karşı karşıya gelmesine rağmen kolay kolay yüzleri unutmaması ve onların halini hatırını sorması çok dikkat çekicidir. Mesela burada az temasta bulunduğu kimseler hakkında bile karşılaştığımızda, "falanca abi, filanca kardeş nasıllar, ne yapıyorlar" diye bana sorular sordu. Tabii bazıları vefat etmiş, bazıları hayatta idi. Ekrem Tan'ı, Nihat Akay ve birçok insanı, -halbuki ben o kadar hatırlayamıyorum- sordu bana. Yani vefa duygusu çok yüksek bir zat. Ben şöyle bir bakıyorum da tarihte liderlik vasfıyla gelen insanlarda görülen bir özellik de insanlara olan vefa duygusunu muhafaza etmektir. Hep vefalı davranmışlardır. İnsanların halini hatırını sormak, yardımcı olmak vasfını ben daha o zaman onda görmüştüm.
Hocaefendi ile tanıştığımda Risale-i Nur'un içindeydim ben. Okuyor, araştırıyor ve sohbet ediyorduk. Ancak Hocaefendi'nin hizmet modelini karşımızda yepyeni görünce daha aktif ve faal olmaya başladık. Bizim için büyük bir zenginlik ve verimli bir hizmet çizgisi oldu, çevremiz genişledi, daha çok insanla muhatap olduk. Elhamdülillah çok güzel oldu... Ben Üstad Bediüzzaman'ı çölde su çıkaran biri, Hocaefendi'yi de o suyu bütün sahraya dağıtmaya çalışan, ortalığı yeşillendiren, meyvelendiren ve sebzelendiren kişiye benzetiyorum.”
Nihat Akay Anlatıyor:
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Kırklareli'nde büyük hizmetleri oldu. Ama hangi sahada? 1960 ihtilalinden sonra Türkiye'de bir Marksist sistem kurulacak gibiydi. Din diyanet baskı altındaydı. Fethullah Hocaefendi çok ateşli idi, cemaatini çok iyi uyardı ve ikaz etti. Nasıl Milli Mücadelede din ve manevi büyüklerimiz savaşı kazandırmışsa 1960'tan sonra da Hamid (Abdülhamid Oruç) ve Fethullah Hocaefendiler büyük hizmet verdiler. Milletimize ruh ve şuur verdiler. Yatsı namazından çıktığımızda evlerimize gitmek için beraberce yürürdük. Ondan önce 3 kişi yan yana yürüyemezdi. Hocaefendi’nin vaazları o marksist ve komünist baskıyı kırdı.
Fethullah Gülen Hocaefendi birinin yüzüne baktı mı o adam adeta erirdi. Allah ona baştan aşağıya öyle bir heybet, öyle bir şekil vermiş. İnsanlar onu yakından gördüğünde etkilenmemesi mümkün değildi. Giyimi kuşamı temiz ve nizamlı. Henüz 26 yaşında, boylu poslu, ağırbaşlı, dolgun ve oturaklı sesi ile engin bir derya gibiydi. Anlatmaya başlayınca başka bir âleme gider gibi olurduk. Ağlar ve ağlatırdı. Bilgisi çoktu, günümüzün şartlarını iyi bilirdi. Herhangi bir mevzuda ikna etmeyeceği insan yok gibiydi. Bu bir gerçek. Bazıları onu gördüler mi burada ödleri kopuyordu.
Hocaefendi gelince vaazları hemen dikkat çekmeye başladı. Hamid Hoca’dan dinlediğimiz vaazlardan sonra Hocaefendi'nin vaazları adeta insanın içine işleyecek gibiydi. Kısa zamanda dikkatimizi celbetti ve vaazlara gitmeye başladık. Sonra Hamid Hoca bizi Fethullah Hocaefendi ile tanıştırdı. O tanışmadan sonra güzel hukukumuz oldu. Çayımızı içti, dükkanımıza geldi. Fakat çok az kaldı Kırklareli'nde. Tam ortalık ısınmaya başlamış, kütük yanmaya başlamıştı ki bir duyduk Hocaefendi'nin tayini İzmir'e çıkmış.
Devlet ve millet bütünlüğü için milli ve manevi değerlerimizi bize aktarmış ve şuurlu olmamızı sağlamıştır. Bu, iki kere iki dört eder derecesinde inkâr edilemez bir gerçektir. Devletin varlığını, bölünmez bütünlüğünü, dilini ve dinini korumak için mücadele eden bu seviyede ben başka adam görmedim. Devletine sadık bir adamdı. Devlet düşmanlarına çok çatardı. İslam'ı müdafaa ediyor diye bazıları bu yüzden ona kızardı. Bakın mesela Necip Fazıl cesur bir adamdı, burada konferanslar verdi, hatta kendisi için mahkemede şahitlik yaptım. Ama Fethullah Hocaefendi'nin tesiri ve üslubu apayrı idi. Vaaz konuşmalarında bambaşka bir hava vardı. Türkiye'de bu konuşmaları yankı buldu ve büyük bir isim yaptı. Bu yüzden Hocaefendi'den rahatsız olanlar çok olmuştur.
Hocaefendi cumaları mutlaka vaaz ederdi. Ramazan ayında ise her gece vaaz ederdi. Vaazları tesirli ve etkileyici idi. Bizim Kırklareli'nin değişik bir halkı var. Öyle kolay kolay vaaz dinlemez. Ama Hocaefendi'nin vaazlarını duyunca insanlar dinlemeye, kulak kabartmaya başladılar. Müthiş bir cami cemaati oluştu. Hatta namaz niyaz kılmayan sol kesimden insanlar bile ayakta dinlemeye gelirlerdi camiye.
İmanı bu kadar güçlü olmasa tesirli olamazdı. İmanı neyse onu yansıtıyordu. Cenab-ı Peygamber Efendimiz öyle yapmamış mı? İnanmasaydı o kadar sahabe, o kadar insan onunla olur muydu? Peygamber Efendimiz nasıl davasına inanmışsa Hocaefendi de davasına tam inanmış ve o inancının verdiği güçle sesleniyordu bizlere. Vaazlarında ne dediğini iyi biliyordu, anlattığı şeyle bütünleşmiş, olayı yaşıyormuş, olayın içindeymiş gibi anlatıyordu. İslamiyet'in ilk zamanlarındaki sahabe hayatından bahsediyordu, dini yaşamak ve yaşatmak için sahabenin nasıl bir sıkıntı içinde olduğunu canlıymış gibi anlatıyordu. İslam'ın nasıl kısa zamanda büyük fedakârlıklarla yayıldığını anlatıyordu. Onu dinleyen, anlattığı şeylerin etkisinde kalmaması düşünülemez. Siz de aynı sahabe gibi koşmak ve mücadele etmek istiyorsunuz. Çünkü İslam'ı yaşamıyorduk, etrafta kötülükler kol geziyordu. Din diyanet adına bir faaliyette bulunmak gericilikti ve suçtu. Hocaefendi'nin bu vaazları İslamî ve imanî hislerimizi harekete geçirdi.
Sohbet esnasında evde yardımcı olan arkadaşlar olurdu. Fakat diğer çamaşır ve temizlik işlerini kendi yapardı. Hocaefendi bol bol patates yemeği pişirirdi. Her zaman değişik bir türlüsünü yapardı. Boğazına fazla meraklı değildi. Onun için evlenmesini söylerdik, sana bir hanım bulalım derdik ama hiç oralı olmazdı. Zaten ciddi duruşundan ötürü de fazla zorlamadık.
O kadar insan yetiştir, o kadar okul aç, dünyanın öteki ucuna kadar zor şartlarda eğitim hizmeti vermeye çalış. Bu hizmetleri şimdiye kadar gerçekleştiren olmadı. Bana soruyorlar "bu kadar parayı nereden buluyor?" diye. Ben de "onun parası yok, ama gönül sermayesi var, oraya şunu yapın, buraya bunu yapın diyor, hemen yapılıyor, millet veriyor onun parasını" diyorum. Hocaefendi'nin sermayesi kazandığı gönüllerdir.”
[Tarık Burak] 31.5.2019 [Samanyolu Haber]
Hizmet nedir, hizmet insanı kimdir? [Dr. Ali Demirel]
Bir okurumuzun sorusu:
“Abi, yurt dışında yaşayan bizlere hizmetin ne olduğu çok soruluyor. Hizmet hareketi nedir, hareketin amacı nedir, hizmet insanı kimdir vs. Bu tür sorulara nasıl cevap verebiliriz?” Sibel A.
Hizmet hareketinin elbette pek çok tarifi yapılabilir. Ancak en güzel tariflerinden birisi şu olsa gerek: Hizmet hareketi, ilhamını inançtan alan, evrensel insanî değerler çerçevesinde bir arada yaşama ilkesi etrafında faaliyetler yürüten ve gönüllülerden oluşan bir sivil toplum hareketi.
Kısacası hizmet, eğitim ve diyalogu, hayırseverliği teşvik eden çoğulcu, barışçı, kucaklayıcı, toplumsal bir gönüllüler buluşması.
Hareketin ana gayesi nedir?
İnsanın dünyaya gönderiliş gayesi Rabbini tanıyıp tanıtmasıdır. İşte hizmetin temel gayesi de budur. Rabbinin nimetlerinden her an istifade eden insanın O’nu minnetle anıp anlatmasından daha makul bir şey olamaz.
Ayrıca hizmet hareketinin temelinde, Allah’ın rızasına erme arzusu, mesuliyet duygusu, sahip olduğu güzellikleri paylaşma bilinci, istişare yoluyla ortak aklı ve şuuru aksiyona dönüştürme ve neticede ortaya çıkan başarıları şahsen sahiplenmeyerek o kolektif girişime ithaf etme değer ve prensipleri bulunur.
Çileyi yolunun gereği bilir
Şimdi de hizmet hareketine gönül vermiş hizmet insanlarının vasıflarından bahsedelim:
Hizmet insanı, kendini her daim canlı tutar. Şartlar ne olursa olsun Cenab-ı Hak’la irtibatını asla kesmez. Fakrını, acziyetini halka değil, Hakk’a arz eder.
Bu aziz yolun yolcuları, davasının mecnunudur. Aşkı için dağı delen Ferhat misali o, zorlukların insanıdır. Mum gibi yanar ama başkalarını aydınlatır. Göz kapaklarının arkasında umudun rüyaları vardır.
Kendisini bu yola adamış adanmış bir ruhun omzunda toplumun özlemleri vardır. O, ebedî hayat boyutlu bir hayat inşasının yorulmaz işçisidir. Hak için yürür, ardında destanlar bırakır. Mevlana’nın, “Koşmak dinlenmek, oturmak yorulmaktır.” sözünü düstur edinmiştir kendine.
Hayat, onun yoluna çile barikatları kursa da o yoluna devam eder. O toplumun dertleriyle sancılanır. Istırap insanıdır ama eziyetler, ıstıraplar onu yoldan alıkoyamaz. Çileyi, ıstırabı yolunun yolculuğunun gereği bilir.
Yaşatmak için yaşar
Hizmet insanı, hayatının merkezine Kur’an ve Sünnet’i koyar. Hayatını vahiyden süzülüp gelen bilgilerle şekillendirir. İslâm’ı samimî bir şekilde yaşar. Allah’a itaatin huzuru ile mutludur. Allah’a kulluk, en büyük idealidir. Kur’an ikliminden nefeslenir. Haramın zerresine karşı teyakkuzda olup hep daha çok sevap peşindedir.
O, bütün fırsatları davası adına değerlendirir. “Ne yapsam da sahip olduğum güzellikleri insanlarla paylaşsam!” anlayışındadır. Aynı zamanda kendi kusurlarını da gidermeye çalışır. Mükemmelin peşine düşer. Yaşayışını, davranışlarını düzeltir, düzenler. Hele Hakk’a aykırı bir davranışta bulunmamak için kılı kırk yarar.
Feragat ve fedakârlık, hizmet hareketinin adeta bayrağıdır. Bu yolun kutlu yolcuları, yaşamak için değil, yaşatmak için yaşarlar. Onlar, mal, makam, şan, şöhret kaygılarını hastalık görürler.
Hizmet insanı, eğilmez, minnet etmez, beklenti içinde olmaz, kimseden lütuf beklemez. Yalnız Allah’tan ister. İdealisttir; şan, şöhret, makam peşinde koşmaz. Allah yolunda hizmetkârlığı en büyük makam bilir...
BİR SORU-BİR CEVAP
Kalbim temiz, namaz kılmasam olmaz mı?
“Namaz kılmıyorum, ama kalbimi temiz tutup çok dua ediyorum. Allah’ı çok seviyorum. Yine de günaha giriyor muyum?” Ş.K.
Allah (c.c.), kullarını dünya hayatında sayısız nimetleriyle lutuflandırmasına karşılık kendilerinden koyduğu kurallara uyarak hayat sürmesini istemiştir.
Bu kurallardan birisi -en önemlisi- kulun namaz ile Rabbine yönelmesidir ki, bu şekille insanın Allah (c.c.) ile irtibat kurması, ruhu ve nefsiyle yaratanını tazim etmesi, hayatının huzurlu ve hayırlı olmasına en derin istemle duacı olması (el-Bakara 2/153; el-A’râf 7/205) kendisine öğretilerek yerine getirmesi istenmiştir.
Durum böyle iken Yüce Allah’a inanan ve O’na gönülden bağlanmayı başarıp “Rabb” sevgisine sahip olan kişi, sevdiği varlığın kendinden istediklerini, emirlerini atlayıp görmezlikten gelerek, “Ben Allah’ımı çok seviyorum, kalbimi de temiz tutuyorum. O yüzden namaz kılmasam da olur” yaklaşımında bulunması ne kadar doğru olur?
Hem o kalbin sahibi Allah değil mi? Kalbi kim yaratmışsa, onun temizlik hükmünü de ancak O verir. Bunun için bir insanın kendini “temize çıkarması” yetmez. Üstelik temize çıkarmakla da temize çıkmış olmaz; gerçekte temiz olmalı.
İnsan ne kadar çok Rabbini seviyorsa o kadar çok O’na sevgisini göstermeli, gereğince O’ndan çekinmeli ve kendisindeki eksiklikleri, hataları azaltarak sevgilisinin sevgisini ve takdirini kazanmanın yollarını aramalıdır.
Çünkü seven kişi, bir yandan sevdiğini kırmaktan, üzmekten, mahcup duruma düşmekten daima çekinirken diğer yandan sevgisini açığa vurarak ispat eder ve sevgilisini memnun etmek için elinden geleni yapar. Bu itibarla ibadetler, kulu yaratanına yaklaştıran, sevgisini ispat eden yolların başında gelir.
Öte yandan Yüce Allah, insanları kendisine ibadet etsin diye yarattığını ilan ederek onları namaz kılmaya davet ediyor ve şöyle buyuruyor:
“Beni hatırlamak/anmak için namaz kıl.” (Tâhâ, 20/14)
“Namaz, mü’minler üzerine belli vakitlerde edâ edilmek üzere farz kılınmıştır.” (Nisa, 4/103)
Âyetlerden açıkça anlaşıldığı gibi; akıllı ve buluğ çağına ermiş her Müslüman kişi, gün içinde beş vakit namaz kılmakla mükellef/görevlidir.
Görevler yerine getirilmesi için vardır, yerine getirilmediği sürece samimiyetsizlik veya bilgisizlikten kaynaklanan itaatsizlik söz konusudur ki, bu da vaad edilen âhiret gününde hesap vermek demektir.
Özetlenecek olursa, bir kimse nasıl ki amirinin, komutanın, müdürünün, öğretmenin veya ana ve babasının verdiği işleri ve emirleri itirazsız yerine getirip benim kalbim temiz yapmam demiyorsa Allahın emirlerine karşı da benim kalbim temiz dememesi, o emirleri uygulaması gerekir.
[Dr. Ali Demirel] 31.5.2019 [Samanyolu Haber]
“Abi, yurt dışında yaşayan bizlere hizmetin ne olduğu çok soruluyor. Hizmet hareketi nedir, hareketin amacı nedir, hizmet insanı kimdir vs. Bu tür sorulara nasıl cevap verebiliriz?” Sibel A.
Hizmet hareketinin elbette pek çok tarifi yapılabilir. Ancak en güzel tariflerinden birisi şu olsa gerek: Hizmet hareketi, ilhamını inançtan alan, evrensel insanî değerler çerçevesinde bir arada yaşama ilkesi etrafında faaliyetler yürüten ve gönüllülerden oluşan bir sivil toplum hareketi.
Kısacası hizmet, eğitim ve diyalogu, hayırseverliği teşvik eden çoğulcu, barışçı, kucaklayıcı, toplumsal bir gönüllüler buluşması.
Hareketin ana gayesi nedir?
İnsanın dünyaya gönderiliş gayesi Rabbini tanıyıp tanıtmasıdır. İşte hizmetin temel gayesi de budur. Rabbinin nimetlerinden her an istifade eden insanın O’nu minnetle anıp anlatmasından daha makul bir şey olamaz.
Ayrıca hizmet hareketinin temelinde, Allah’ın rızasına erme arzusu, mesuliyet duygusu, sahip olduğu güzellikleri paylaşma bilinci, istişare yoluyla ortak aklı ve şuuru aksiyona dönüştürme ve neticede ortaya çıkan başarıları şahsen sahiplenmeyerek o kolektif girişime ithaf etme değer ve prensipleri bulunur.
Çileyi yolunun gereği bilir
Şimdi de hizmet hareketine gönül vermiş hizmet insanlarının vasıflarından bahsedelim:
Hizmet insanı, kendini her daim canlı tutar. Şartlar ne olursa olsun Cenab-ı Hak’la irtibatını asla kesmez. Fakrını, acziyetini halka değil, Hakk’a arz eder.
Bu aziz yolun yolcuları, davasının mecnunudur. Aşkı için dağı delen Ferhat misali o, zorlukların insanıdır. Mum gibi yanar ama başkalarını aydınlatır. Göz kapaklarının arkasında umudun rüyaları vardır.
Kendisini bu yola adamış adanmış bir ruhun omzunda toplumun özlemleri vardır. O, ebedî hayat boyutlu bir hayat inşasının yorulmaz işçisidir. Hak için yürür, ardında destanlar bırakır. Mevlana’nın, “Koşmak dinlenmek, oturmak yorulmaktır.” sözünü düstur edinmiştir kendine.
Hayat, onun yoluna çile barikatları kursa da o yoluna devam eder. O toplumun dertleriyle sancılanır. Istırap insanıdır ama eziyetler, ıstıraplar onu yoldan alıkoyamaz. Çileyi, ıstırabı yolunun yolculuğunun gereği bilir.
Yaşatmak için yaşar
Hizmet insanı, hayatının merkezine Kur’an ve Sünnet’i koyar. Hayatını vahiyden süzülüp gelen bilgilerle şekillendirir. İslâm’ı samimî bir şekilde yaşar. Allah’a itaatin huzuru ile mutludur. Allah’a kulluk, en büyük idealidir. Kur’an ikliminden nefeslenir. Haramın zerresine karşı teyakkuzda olup hep daha çok sevap peşindedir.
O, bütün fırsatları davası adına değerlendirir. “Ne yapsam da sahip olduğum güzellikleri insanlarla paylaşsam!” anlayışındadır. Aynı zamanda kendi kusurlarını da gidermeye çalışır. Mükemmelin peşine düşer. Yaşayışını, davranışlarını düzeltir, düzenler. Hele Hakk’a aykırı bir davranışta bulunmamak için kılı kırk yarar.
Feragat ve fedakârlık, hizmet hareketinin adeta bayrağıdır. Bu yolun kutlu yolcuları, yaşamak için değil, yaşatmak için yaşarlar. Onlar, mal, makam, şan, şöhret kaygılarını hastalık görürler.
Hizmet insanı, eğilmez, minnet etmez, beklenti içinde olmaz, kimseden lütuf beklemez. Yalnız Allah’tan ister. İdealisttir; şan, şöhret, makam peşinde koşmaz. Allah yolunda hizmetkârlığı en büyük makam bilir...
BİR SORU-BİR CEVAP
Kalbim temiz, namaz kılmasam olmaz mı?
“Namaz kılmıyorum, ama kalbimi temiz tutup çok dua ediyorum. Allah’ı çok seviyorum. Yine de günaha giriyor muyum?” Ş.K.
Allah (c.c.), kullarını dünya hayatında sayısız nimetleriyle lutuflandırmasına karşılık kendilerinden koyduğu kurallara uyarak hayat sürmesini istemiştir.
Bu kurallardan birisi -en önemlisi- kulun namaz ile Rabbine yönelmesidir ki, bu şekille insanın Allah (c.c.) ile irtibat kurması, ruhu ve nefsiyle yaratanını tazim etmesi, hayatının huzurlu ve hayırlı olmasına en derin istemle duacı olması (el-Bakara 2/153; el-A’râf 7/205) kendisine öğretilerek yerine getirmesi istenmiştir.
Durum böyle iken Yüce Allah’a inanan ve O’na gönülden bağlanmayı başarıp “Rabb” sevgisine sahip olan kişi, sevdiği varlığın kendinden istediklerini, emirlerini atlayıp görmezlikten gelerek, “Ben Allah’ımı çok seviyorum, kalbimi de temiz tutuyorum. O yüzden namaz kılmasam da olur” yaklaşımında bulunması ne kadar doğru olur?
Hem o kalbin sahibi Allah değil mi? Kalbi kim yaratmışsa, onun temizlik hükmünü de ancak O verir. Bunun için bir insanın kendini “temize çıkarması” yetmez. Üstelik temize çıkarmakla da temize çıkmış olmaz; gerçekte temiz olmalı.
İnsan ne kadar çok Rabbini seviyorsa o kadar çok O’na sevgisini göstermeli, gereğince O’ndan çekinmeli ve kendisindeki eksiklikleri, hataları azaltarak sevgilisinin sevgisini ve takdirini kazanmanın yollarını aramalıdır.
Çünkü seven kişi, bir yandan sevdiğini kırmaktan, üzmekten, mahcup duruma düşmekten daima çekinirken diğer yandan sevgisini açığa vurarak ispat eder ve sevgilisini memnun etmek için elinden geleni yapar. Bu itibarla ibadetler, kulu yaratanına yaklaştıran, sevgisini ispat eden yolların başında gelir.
Öte yandan Yüce Allah, insanları kendisine ibadet etsin diye yarattığını ilan ederek onları namaz kılmaya davet ediyor ve şöyle buyuruyor:
“Beni hatırlamak/anmak için namaz kıl.” (Tâhâ, 20/14)
“Namaz, mü’minler üzerine belli vakitlerde edâ edilmek üzere farz kılınmıştır.” (Nisa, 4/103)
Âyetlerden açıkça anlaşıldığı gibi; akıllı ve buluğ çağına ermiş her Müslüman kişi, gün içinde beş vakit namaz kılmakla mükellef/görevlidir.
Görevler yerine getirilmesi için vardır, yerine getirilmediği sürece samimiyetsizlik veya bilgisizlikten kaynaklanan itaatsizlik söz konusudur ki, bu da vaad edilen âhiret gününde hesap vermek demektir.
Özetlenecek olursa, bir kimse nasıl ki amirinin, komutanın, müdürünün, öğretmenin veya ana ve babasının verdiği işleri ve emirleri itirazsız yerine getirip benim kalbim temiz yapmam demiyorsa Allahın emirlerine karşı da benim kalbim temiz dememesi, o emirleri uygulaması gerekir.
[Dr. Ali Demirel] 31.5.2019 [Samanyolu Haber]
Eski Başkan'dan sarsıcı bilgi: Devlette uzman kalmadığı için 5 yıllık kalkınma planı yazılamıyor
Yılmaz, "Bizim duyumlarımıza göre konu taraflarca görüşüldü. Orada alınan bilgiler çerçevesinde raporun kamuoyu ile paylaşılması lazımdı ancak kurumlar çökertildiği ve bu işi yapabilecek uzman kişiler kalmadığı için raporu yazan kimse kalmadı" dedi.
Yılmaz, “Hükümet süresi geçmesine rağmen henüz 11'inci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı açıklamadı. Bir an önce bu planın TBMM gündemine gelmesi gerekir” dedi. Yılmaz, Meclis'te düzenlediği basın toplantısında, Türkiye’nin ekonomik durumuna ilişkin görüşlerini açıkladı. Kalkınma planlarına değinen Yılmaz, yatırımcıların önünü görmesi için beş yıllık kalkınma programlarından oluşan orta vadeli programlar ile yıllık programlara ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.
DEVLET KURUMLARINDA BU İŞİ YAPABİLECEK UZMAN KALMADI
Kalkınma planının TBMM’de görüşülmesinin yasal bir zorunluluk olduğunu ama yasalara aykırı olarak henüz konunun gündeme gelmediğini savunan Yılmaz, “Ortada 11'inci Beş Yıllık Kalkınma Planı ile ilgili TBMM Başkanlığına sunulmuş bir çalışma yok. Peki niye yok? Bizim duyumlarımıza göre konu taraflarca görüşüldü. Orada alınan bilgiler çerçevesinde raporun kamuoyu ile paylaşılması lazımdı ancak kurumlar çökertildiği ve bu işi yapabilecek uzman kişiler kalmadığı için raporu yazan kimse kalmadı. Bütün uyarılarımıza rağmen Devlet Planlama Teşkilatı lağvedildi. Bu teşkilatta yetişen insanlar başka kurumlara gitti. Bu planı kaleme alacak uzman yok. Bundan dolayı rapor yazılamıyor” değerlendirmesinde bulundu.
TÜRKİYE EKONOMİSİ ROTASIZ VE PUSULASIZ BIRAKILDI
Ülke kaynaklarının nerede ve nasıl kullanılacağını göstermesi açısından kalkınma planlarının önemli olduğuna işaret eden Yılmaz, “Bugün geldiğimiz noktada Türk ekonomisi rotası sapmış ve pusulasızdır. Kaptanın da tecrübesi yoktur.
Hükümeti 2002 yılında iktidara getiren o günün koşulları şimdi de mevcut. Hükümet, ülkeyi 2002’nin gerisine getirmiş durumda. Türk lirasının itibarı kalmadığı için vatandaş yabancı parayı alarak yastık altında saklıyor.” diye konuştu.
[Samanyolu Haber] 31.5.2019
Yılmaz, “Hükümet süresi geçmesine rağmen henüz 11'inci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı açıklamadı. Bir an önce bu planın TBMM gündemine gelmesi gerekir” dedi. Yılmaz, Meclis'te düzenlediği basın toplantısında, Türkiye’nin ekonomik durumuna ilişkin görüşlerini açıkladı. Kalkınma planlarına değinen Yılmaz, yatırımcıların önünü görmesi için beş yıllık kalkınma programlarından oluşan orta vadeli programlar ile yıllık programlara ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.
DEVLET KURUMLARINDA BU İŞİ YAPABİLECEK UZMAN KALMADI
Kalkınma planının TBMM’de görüşülmesinin yasal bir zorunluluk olduğunu ama yasalara aykırı olarak henüz konunun gündeme gelmediğini savunan Yılmaz, “Ortada 11'inci Beş Yıllık Kalkınma Planı ile ilgili TBMM Başkanlığına sunulmuş bir çalışma yok. Peki niye yok? Bizim duyumlarımıza göre konu taraflarca görüşüldü. Orada alınan bilgiler çerçevesinde raporun kamuoyu ile paylaşılması lazımdı ancak kurumlar çökertildiği ve bu işi yapabilecek uzman kişiler kalmadığı için raporu yazan kimse kalmadı. Bütün uyarılarımıza rağmen Devlet Planlama Teşkilatı lağvedildi. Bu teşkilatta yetişen insanlar başka kurumlara gitti. Bu planı kaleme alacak uzman yok. Bundan dolayı rapor yazılamıyor” değerlendirmesinde bulundu.
TÜRKİYE EKONOMİSİ ROTASIZ VE PUSULASIZ BIRAKILDI
Ülke kaynaklarının nerede ve nasıl kullanılacağını göstermesi açısından kalkınma planlarının önemli olduğuna işaret eden Yılmaz, “Bugün geldiğimiz noktada Türk ekonomisi rotası sapmış ve pusulasızdır. Kaptanın da tecrübesi yoktur.
Hükümeti 2002 yılında iktidara getiren o günün koşulları şimdi de mevcut. Hükümet, ülkeyi 2002’nin gerisine getirmiş durumda. Türk lirasının itibarı kalmadığı için vatandaş yabancı parayı alarak yastık altında saklıyor.” diye konuştu.
[Samanyolu Haber] 31.5.2019
İlginç infaz: ‘F**Ö Borsası’ kurmaktan yargılanan AKP yöneticisi evinde öldürüldü
Elektronik kelepçe takılarak adli kontrol tedbiri uygulanan AKP eski İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş, evinde uğradığı silahlı saldırı sonrası kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.
Dün akşam saatlerinde polis yeleği giyen bir şahıs, Kurtuluş’un İzmir Narlıdere ilçesindeki evine giderek silahlı saldırı gerçekleştirdi. Saldırının ardından Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi’nde ameliyata alınan Kurtuluş, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
İş adamı Ahmet Kurtuluş, ‘cadı avı’ kapsamında mağdur olmuş kişilere yönelik oluşturulan ‘F**Ö Borsası’ çetesinde yer aldığı iddiasıyla yargılanıyordu. Kurtuluş’un polis yeleği giyen birisi tarafından öldürülmesi, ‘Acaba bildiklerini anlatmasından mı korkuluyordu?’ sorusunu akıllara getirdi.
Ahmet Kurtuluş, İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ‘organize suç örgütü’ davasında firari sanık örgüt lideri Serkan Kurtuluş ile 7’si tutuklu 69 sanık arasında bulunuyordu.
İddianamede sanıklara ‘çıkar amaçlı silahlı suç örgütü kurma ve yönetme’ ile ‘bu örgüt kapsamında maddi menfaat elde etme amacı güderek tehdit, hakaret, silahla yaralama, öldürmeye teşebbüs, kurşunlama ve kasten adam öldürme’ gibi suçlamalar yöneltilmişti.
[TR724] 31.5.2019
Dün akşam saatlerinde polis yeleği giyen bir şahıs, Kurtuluş’un İzmir Narlıdere ilçesindeki evine giderek silahlı saldırı gerçekleştirdi. Saldırının ardından Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi’nde ameliyata alınan Kurtuluş, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
İş adamı Ahmet Kurtuluş, ‘cadı avı’ kapsamında mağdur olmuş kişilere yönelik oluşturulan ‘F**Ö Borsası’ çetesinde yer aldığı iddiasıyla yargılanıyordu. Kurtuluş’un polis yeleği giyen birisi tarafından öldürülmesi, ‘Acaba bildiklerini anlatmasından mı korkuluyordu?’ sorusunu akıllara getirdi.
Ahmet Kurtuluş, İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ‘organize suç örgütü’ davasında firari sanık örgüt lideri Serkan Kurtuluş ile 7’si tutuklu 69 sanık arasında bulunuyordu.
İddianamede sanıklara ‘çıkar amaçlı silahlı suç örgütü kurma ve yönetme’ ile ‘bu örgüt kapsamında maddi menfaat elde etme amacı güderek tehdit, hakaret, silahla yaralama, öldürmeye teşebbüs, kurşunlama ve kasten adam öldürme’ gibi suçlamalar yöneltilmişti.
[TR724] 31.5.2019
Hacettepe’nin eski rektörünü ameliyattan sonra yine hücreye koydular
Uzun süredir cezaevinde hücrede tutulan Hacettepe Üniversitesi eksi rektörü Prof. Dr. Abdullah Murat Tuncer’in ameliyat olduktan sonra tekrar hücreye gönderildiği iddia edildi.
Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklar ve zulümlerle ilgili sosyal medyada paylaşımlar yapan MağduriyetTR1 isimli hesaba göre, Tuncer geçen hafta ameliyat olduktan sonra cezaevine döner dönmez yeniden hücreye konuldu.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü bir operasyon kapsamında Nisan 2018’de gözaltına alınan Tuncer, asılsız iddialarla tutuklanmıştı. Tuncer’in Hacettepe Teknoket A.Ş. üzerinden Hizmet Hareketi’ne finans aktardığı ileri sürülmüştü.
Abdullah Murat Tuncer kimdir?
1957 yılında Nazilli’de doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’ni 1980’de bitirdi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Anabilim Dalı’nda 1980-1984 yıllarında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ihtisası yaptı.
Finlandiya Hükümet bursu ile Helsinki Üniversitesi Transplantasyon Merkezi’nde, ardından Amerika Birleşik Devletleri’ndeki St.Jude Children’s Hospital’da ve İngiltere’deki King Collge’da çalıştı.
1992-2000 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Çocuk Hastanesi Başhekimliği, Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1997-2003 yıllarında Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü olarak çalıştı.
Sağlıkta Umut Vakfı, Pediatri Birliği Derneği, Flow-Cytometri Derneği, Hücresel Tedavi ve Kök Hücre Nakli Derneği’nin kurucusu.
1977, 1978 ve 1979 yıllarında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Yarışmaları’nda ödül kazandı. 1997 yılında TÜBİTAK Bilim Teşvik ödülünü, 1999 Marmara depremindeki çalışmalarım sebebiyle 2000’de Yılın Bilim Adamı ödülünü kazandı.
2002-2011 yıllarında Sağlık Bakanlığı’nda Kanserle Savaş Daire Başkanı olarak görev yaptı. 2015 yılında sigara ile savaş alanında Başarı Ödülü aldı.
2011-2016 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Rektörü olarak görev yaptı. 2016’da emekli oldu.
[TR724] 31.5.2019
Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklar ve zulümlerle ilgili sosyal medyada paylaşımlar yapan MağduriyetTR1 isimli hesaba göre, Tuncer geçen hafta ameliyat olduktan sonra cezaevine döner dönmez yeniden hücreye konuldu.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü bir operasyon kapsamında Nisan 2018’de gözaltına alınan Tuncer, asılsız iddialarla tutuklanmıştı. Tuncer’in Hacettepe Teknoket A.Ş. üzerinden Hizmet Hareketi’ne finans aktardığı ileri sürülmüştü.
Abdullah Murat Tuncer kimdir?
1957 yılında Nazilli’de doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’ni 1980’de bitirdi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Anabilim Dalı’nda 1980-1984 yıllarında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ihtisası yaptı.
Finlandiya Hükümet bursu ile Helsinki Üniversitesi Transplantasyon Merkezi’nde, ardından Amerika Birleşik Devletleri’ndeki St.Jude Children’s Hospital’da ve İngiltere’deki King Collge’da çalıştı.
1992-2000 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Çocuk Hastanesi Başhekimliği, Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1997-2003 yıllarında Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü olarak çalıştı.
Sağlıkta Umut Vakfı, Pediatri Birliği Derneği, Flow-Cytometri Derneği, Hücresel Tedavi ve Kök Hücre Nakli Derneği’nin kurucusu.
1977, 1978 ve 1979 yıllarında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Yarışmaları’nda ödül kazandı. 1997 yılında TÜBİTAK Bilim Teşvik ödülünü, 1999 Marmara depremindeki çalışmalarım sebebiyle 2000’de Yılın Bilim Adamı ödülünü kazandı.
2002-2011 yıllarında Sağlık Bakanlığı’nda Kanserle Savaş Daire Başkanı olarak görev yaptı. 2015 yılında sigara ile savaş alanında Başarı Ödülü aldı.
2011-2016 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Rektörü olarak görev yaptı. 2016’da emekli oldu.
[TR724] 31.5.2019
Çevreniz sizi evhamlı diye tanımlıyorsa dikkat!
Kaygı, günlük yaşam içerisinde karşılaşılan sorunlarla ilgili hızlı karar alıp bunların çözülmesini sağlayan bir çeşit savunma mekanizması olarak değerlendiriliyor. Ancak çok fazla arttığında, kişiyi hiçbir şey yapamaz hale getiriyor. Bu da psikolojik hastalıklar arasında yer alan anksiyete bozukluğuna dönüşebiliyor.
Hayat kalitesini düşüren bu psikolojik durumun kontrol altına alınabildiğini belirten Psikolog Özlem Soysal, hastaların büyük çoğunluğunun sağlığına kavuşabildiğini söylüyor. Psikolog Özlem Soysal, toplumun yüzde 6’sını etkisi altına alan psikolojik hastalık konusunda şu önemli bilgileri veriyor:
Anksiyete bozukluğu olan kişilerde sürekli, aşırı ve yaşanan duruma uygun olmayan bir endişe oluşur. Aşırı endişe, kişinin günlük yaşamını olumsuz etkiler ve hatta olağan yaşam etkinliklerini sürdürmesini engeller. Bu kişiler yaşanan her olayda olabilecek en kötü sonucu ve her şeyin kendi denetimleri dışında gelişeceğini düşünür. Onlar için iyi bir olasılık ya da geriye dönüş mümkün olmaz. Anksiyete bozukluğunda, aşırı endişe ve kaygı genellikle sağlık, aile, para ya da iş gibi konularıyla ilgilidir. Denetlenemez nitelikte olan bu endişe hali en az altı ay boyunca, hemen her gün ve gün boyunca sürer. Genellikle yaşla birlikte kaygı duyarlılığı arttığından en çok yaşlılarda ve bir de ergenlik döneminde görülür.
Stres önemli faktör
Stres, anksiyete bozukluğunun gelişiminde önemli rol oynar. Dönem dönem iyileşme ve alevlenmelerle ortaya çıkar. Çocukluk ve ergenlik dönemleri arasında başlamışsa yavaş ve sinsi bir biçimde ilerler. Bu dönemde genetik yatkınlık, beyin nörokimyasındaki değişiklikler, kişisel özellikler ve stresli yaşam anksiyete bozukluğunun ortaya çıkmasında etkilidir.
Gerçek bir neden yokken ya da nedeni olsa bile durumla özdeşleşmeyen aşırı, kontrolsüz nitelikteki endişe hali anksiyete bozukluğunun temel belirtisidir. Çoğu zaman kişi endişelerinin aşırı olduğunun farkındadır, ancak bu endişeyi kontrol altına alamaz ve bir türlü sakinleşemez. Bu kişiler çevreleri tarafından aşırı evhamlı olarak tanımlanır.
Anksiyete bozukluğunun belirtileri
Tedavi için uzman desteği önemli
Hangi tür tedavinin uygun olabileceği uzmanlar tarafından belirlenmeli, kişi kesinlikle kendi başına ilaç kullanmamalıdır. Aksi halde daha büyük psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir. Anksiyete bozukluğu tedavisi görenlerin büyük çoğunluğu iyileşir.
[TR724] 31.5.2019
Hayat kalitesini düşüren bu psikolojik durumun kontrol altına alınabildiğini belirten Psikolog Özlem Soysal, hastaların büyük çoğunluğunun sağlığına kavuşabildiğini söylüyor. Psikolog Özlem Soysal, toplumun yüzde 6’sını etkisi altına alan psikolojik hastalık konusunda şu önemli bilgileri veriyor:
Anksiyete bozukluğu olan kişilerde sürekli, aşırı ve yaşanan duruma uygun olmayan bir endişe oluşur. Aşırı endişe, kişinin günlük yaşamını olumsuz etkiler ve hatta olağan yaşam etkinliklerini sürdürmesini engeller. Bu kişiler yaşanan her olayda olabilecek en kötü sonucu ve her şeyin kendi denetimleri dışında gelişeceğini düşünür. Onlar için iyi bir olasılık ya da geriye dönüş mümkün olmaz. Anksiyete bozukluğunda, aşırı endişe ve kaygı genellikle sağlık, aile, para ya da iş gibi konularıyla ilgilidir. Denetlenemez nitelikte olan bu endişe hali en az altı ay boyunca, hemen her gün ve gün boyunca sürer. Genellikle yaşla birlikte kaygı duyarlılığı arttığından en çok yaşlılarda ve bir de ergenlik döneminde görülür.
Stres önemli faktör
Stres, anksiyete bozukluğunun gelişiminde önemli rol oynar. Dönem dönem iyileşme ve alevlenmelerle ortaya çıkar. Çocukluk ve ergenlik dönemleri arasında başlamışsa yavaş ve sinsi bir biçimde ilerler. Bu dönemde genetik yatkınlık, beyin nörokimyasındaki değişiklikler, kişisel özellikler ve stresli yaşam anksiyete bozukluğunun ortaya çıkmasında etkilidir.
Gerçek bir neden yokken ya da nedeni olsa bile durumla özdeşleşmeyen aşırı, kontrolsüz nitelikteki endişe hali anksiyete bozukluğunun temel belirtisidir. Çoğu zaman kişi endişelerinin aşırı olduğunun farkındadır, ancak bu endişeyi kontrol altına alamaz ve bir türlü sakinleşemez. Bu kişiler çevreleri tarafından aşırı evhamlı olarak tanımlanır.
Anksiyete bozukluğunun belirtileri
- Kan basıncının ve kalp atışının artması
- Kas gerilmesi
- Ürperme
- Gözbebeklerinin büyümesi
- Derinin solması ya da kızarması
- Terleme
- Sık tuvalete gitme
- Öğürme, geğirme, kusma
- Boğazda düğümlenme
- Açık havaya ihtiyaç duyma
- Sersemlik hissi
- Uyuşma ve karıncalanmalar
- Uyku bozukluğu
- Huzursuzluk
- Aşırı heyecan
- Endişe
- Düşünceleri toplamada güçlük
- Zihnin durması hissi
- Denetimini yitirme
- Ölüm korkusu
Tedavi için uzman desteği önemli
Hangi tür tedavinin uygun olabileceği uzmanlar tarafından belirlenmeli, kişi kesinlikle kendi başına ilaç kullanmamalıdır. Aksi halde daha büyük psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir. Anksiyete bozukluğu tedavisi görenlerin büyük çoğunluğu iyileşir.
[TR724] 31.5.2019
Avrupa kupalarında kaybedenler kulübü [Hasan Cücük]
UEFA Avrupa Ligi kupası sahibini buldu. İki İngiliz takımının buluşmasında mutlu sona 4-1’lik skorla Chelsea ulaştı. Arsenal’in kupa ve önümüzdeki yıl Şampiyonlar Ligi hayali başka sezonlara ertelendi. Arsenal cephesinde can sıkan bir başka gelişme, Avrupa’da final kaybetme geleneğinin sürmesi oldu. En çok final kaybeden takım sıralamasında Benfica’nın eline kimse su dökemiyor. Ancak bazı takımlar var ki; finale kadar geliyorlar ama bir türlü kupaya uzanamıyorlar.
Portekiz Ligi’nde en çok şampiyonluk gören takım olan Benfica, yerel ligdeki başarısını Avrupa kupalarını da taşımasıyla dikkat çekti. Bu başarının son durağı final oldu. Adını finale kadar yazdırmada sorun yaşamıyor ama mutlu son bir türlü gelmiyor. Avrupa kupalarında oynadığı son 8 finali kaybederek, kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. Şimdinin Şampiyonlar Ligi olan o dönemin Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı 1961 ve 1962’de üst üste iki yıl müzesine götüren Benfica’nın kupa kaybetme serüveni tarihi başarıya imza atan Macar teknik direktör Bela Guttmann’ı kovmasıyla başladı. Macar teknik adamın giderken söylediği ‘Benfica 100 yıl boyunca Avrupa şampiyonu olamayacak’ sözü gerçeğe dönüşme yolunda ilerliyor. Avrupa’da Kupa 1’de 1963, 1965, 1968, 1988 ve 1990’da adını finale yazdıran Benfica sahadan hep boynu bükük ayrılan taraf oldu. Kupa kaybetme geleneğini Kupa 2’de de devam ettiren Benfica, 1983, 2013 ve 2014’de finali gördü ama kupayı kaldırmayı başaramadı. Neredeyse finalde Benfica’ya rakip olan takımlar adeta erken kutlama yapmaya başladı.
Şampiyonlar Ligi’nde kupa kaybetmede açık ara ilk sırada İtalyan devi Juventus yer alıyor. Kupa 1’de adını 9 kez finale yazdıran Juventus, sahadan sadece 2 kez kupayla ayrıldı. 7 kez rakiplerinin kupa sevincini buruk bir şekilde seyretti. Kupa 2 olarak tanımlanan UEFA Kupası’nda çıktığı 4 finalin 3’ünü kazanan Juventus, bir kezde kupayı rakibine kaptırdı. Şimdilerde tarih olan Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda bir kez finale kadar gelen Juventus kupayı kazanan taraf oldu. Yine iki kez oynadığı UEFA Süper Kupası finalinde mutlu ayrılan taraf oldu. Juventus, Kupa 1 ve Kupa 2’de toplamda 8 kez finalde kaybetti.
Juventus’un 7 final kaybettiği Şampiyonlar Ligi’nde Bayern Münih ve Benfica 5 kez sahadan boynu bükük ayrıldı. Kupa 1’i Real Madrid’den sonra en faza kazanan takım olan Milan ise 4 kez finalde kupayı rakiplerine teslim etti. Adını 3 kez finale yazdıran Atletico Madrid ise Kupa 1’i kazanma başarısını hiç gösteremedi.
Kupa 2’de final kaybetme rekorunu Benfica ile birlikte Marsilya elinde bulunduruyor. Portekiz ve Fransa temsilcisi 3 kez finale kadar geldiler ama hepsinde de rakiplerine boyun eğdiler. İspanya’dan Athletic Bilbao ve Espanyol ile Almanya’dan Borussia Dortmund ile İngiltere’den Arsenal 2 kez gördükleri finalde kupaya uzanma başarısını gösteremedi. Arsenal, önceki akşam Chelsea’ya, 2000’de ise Galatasaray’a finalde boyun eğdi. İngiliz ekibi 2006’da Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona’ya kaybederken, 1994’de Kupa Galipleri Kupası finalinde Parma’yı geçip kupaya uzanmıştı. Arsenal, Kupa Galipleri Kupası’nda 1980 ve 1995’te finale yükselme başarısını gösterdi. Ancak her ikisinde de kaybeden taraf oldu. Çıktığı 6 finalin sadece birinde sahadan kupayla ayrılan taraf oldu. Kupa 2’de Sevilla’nın ise ilginç bir rekoru bulunuyor. İspanyol ekibi 5 kez çıktığı finalde hep gülen taraf oldu. Bir başka İspanyol kulübü Atletico Madrid’de 3 kez çıktığı finalde evine hep kupayla döndü.
Şampiyonlar Ligi’ni 13 kez kazanan Real Madrid, Kupa 1’i en çok kazanan takım olma özelliğini açık ara elinde bulunduruyor. Ancak mevzu Avrupa Kupa Galipleri Kupası olunca işler tersine dönüyor. Bu kupada iki kez final gören Real Madrid sahadan boynu bükük ayrılan taraf oldu. Real Madrid, 1971’de Chelsea’ya, 1983’de ise Alex Ferguson’un çalıştırdığı Aberdeen’e finalde kaybetti. Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı 4 kez kazanan Barcelona ise 2 kez finalde kaybetti.
1973’den bu yana düzenlenen Şampiyonlar Ligi (Şampiyon Kulüpler Kupası) ve UEFA Avrupa Ligi (UEFA Kupası) kazananının oynadığı UEFA Süper Kupası’nda en çok final kaybetme sıralamasında ilk sırada iki İspanyol takımı bulunuyor. Barcelona 5 kez kazandığı Süper Kupa’yı 4 kez kaybetti. Sevilla ise 5 kez oynadığı Süper Kupa finalinin sadece birinde mutlu sona ulaştı, 4’ünde sahadan hüsranla ayrıldı. FC Porto, Bayern Münih ve Manchester United 4’er kez Süper Kupa için sahaya çıkarken sadece birer kez kupayı müzesine götürdü.
[Hasan Cücük] 31.5.2019 [TR724]
Portekiz Ligi’nde en çok şampiyonluk gören takım olan Benfica, yerel ligdeki başarısını Avrupa kupalarını da taşımasıyla dikkat çekti. Bu başarının son durağı final oldu. Adını finale kadar yazdırmada sorun yaşamıyor ama mutlu son bir türlü gelmiyor. Avrupa kupalarında oynadığı son 8 finali kaybederek, kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. Şimdinin Şampiyonlar Ligi olan o dönemin Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı 1961 ve 1962’de üst üste iki yıl müzesine götüren Benfica’nın kupa kaybetme serüveni tarihi başarıya imza atan Macar teknik direktör Bela Guttmann’ı kovmasıyla başladı. Macar teknik adamın giderken söylediği ‘Benfica 100 yıl boyunca Avrupa şampiyonu olamayacak’ sözü gerçeğe dönüşme yolunda ilerliyor. Avrupa’da Kupa 1’de 1963, 1965, 1968, 1988 ve 1990’da adını finale yazdıran Benfica sahadan hep boynu bükük ayrılan taraf oldu. Kupa kaybetme geleneğini Kupa 2’de de devam ettiren Benfica, 1983, 2013 ve 2014’de finali gördü ama kupayı kaldırmayı başaramadı. Neredeyse finalde Benfica’ya rakip olan takımlar adeta erken kutlama yapmaya başladı.
Şampiyonlar Ligi’nde kupa kaybetmede açık ara ilk sırada İtalyan devi Juventus yer alıyor. Kupa 1’de adını 9 kez finale yazdıran Juventus, sahadan sadece 2 kez kupayla ayrıldı. 7 kez rakiplerinin kupa sevincini buruk bir şekilde seyretti. Kupa 2 olarak tanımlanan UEFA Kupası’nda çıktığı 4 finalin 3’ünü kazanan Juventus, bir kezde kupayı rakibine kaptırdı. Şimdilerde tarih olan Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda bir kez finale kadar gelen Juventus kupayı kazanan taraf oldu. Yine iki kez oynadığı UEFA Süper Kupası finalinde mutlu ayrılan taraf oldu. Juventus, Kupa 1 ve Kupa 2’de toplamda 8 kez finalde kaybetti.
Juventus’un 7 final kaybettiği Şampiyonlar Ligi’nde Bayern Münih ve Benfica 5 kez sahadan boynu bükük ayrıldı. Kupa 1’i Real Madrid’den sonra en faza kazanan takım olan Milan ise 4 kez finalde kupayı rakiplerine teslim etti. Adını 3 kez finale yazdıran Atletico Madrid ise Kupa 1’i kazanma başarısını hiç gösteremedi.
Kupa 2’de final kaybetme rekorunu Benfica ile birlikte Marsilya elinde bulunduruyor. Portekiz ve Fransa temsilcisi 3 kez finale kadar geldiler ama hepsinde de rakiplerine boyun eğdiler. İspanya’dan Athletic Bilbao ve Espanyol ile Almanya’dan Borussia Dortmund ile İngiltere’den Arsenal 2 kez gördükleri finalde kupaya uzanma başarısını gösteremedi. Arsenal, önceki akşam Chelsea’ya, 2000’de ise Galatasaray’a finalde boyun eğdi. İngiliz ekibi 2006’da Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona’ya kaybederken, 1994’de Kupa Galipleri Kupası finalinde Parma’yı geçip kupaya uzanmıştı. Arsenal, Kupa Galipleri Kupası’nda 1980 ve 1995’te finale yükselme başarısını gösterdi. Ancak her ikisinde de kaybeden taraf oldu. Çıktığı 6 finalin sadece birinde sahadan kupayla ayrılan taraf oldu. Kupa 2’de Sevilla’nın ise ilginç bir rekoru bulunuyor. İspanyol ekibi 5 kez çıktığı finalde hep gülen taraf oldu. Bir başka İspanyol kulübü Atletico Madrid’de 3 kez çıktığı finalde evine hep kupayla döndü.
Şampiyonlar Ligi’ni 13 kez kazanan Real Madrid, Kupa 1’i en çok kazanan takım olma özelliğini açık ara elinde bulunduruyor. Ancak mevzu Avrupa Kupa Galipleri Kupası olunca işler tersine dönüyor. Bu kupada iki kez final gören Real Madrid sahadan boynu bükük ayrılan taraf oldu. Real Madrid, 1971’de Chelsea’ya, 1983’de ise Alex Ferguson’un çalıştırdığı Aberdeen’e finalde kaybetti. Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı 4 kez kazanan Barcelona ise 2 kez finalde kaybetti.
1973’den bu yana düzenlenen Şampiyonlar Ligi (Şampiyon Kulüpler Kupası) ve UEFA Avrupa Ligi (UEFA Kupası) kazananının oynadığı UEFA Süper Kupası’nda en çok final kaybetme sıralamasında ilk sırada iki İspanyol takımı bulunuyor. Barcelona 5 kez kazandığı Süper Kupa’yı 4 kez kaybetti. Sevilla ise 5 kez oynadığı Süper Kupa finalinin sadece birinde mutlu sona ulaştı, 4’ünde sahadan hüsranla ayrıldı. FC Porto, Bayern Münih ve Manchester United 4’er kez Süper Kupa için sahaya çıkarken sadece birer kez kupayı müzesine götürdü.
[Hasan Cücük] 31.5.2019 [TR724]
Mevcut Türk Avrasyacılığı nasıl bir şey? (2) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Değerler evreninde bocalıyor Türkiye kurulduğundan beri. Cumhuriyetin kurucu kadrosu Osmanlı’yı ötekileştirirken saltanata, hilafete ve din devletine karşı çıktı. Bunları yaparken ki hareket noktası Osmanlı’nın çürümesi ve çöküşüydü. Güçlüyken güçsüz hale gelmesiydi asıl meseleleri. Yeniden güçlenebilmek için kendilerinden daha güçlü olanı kopyalamayı seçtiler. Öyle çok sofistike ve felsefi bir aydınlanma ve modernleşme okumaları falan yoktu. Gayet pragmatiktiler. Batıya öykünürken onun eşitliğe ve insan haklarına giden evrimini görmek yerine işlevsel bir bakışla onu güçlü kılan ve kendilerini yenen savaş makinesi ve onunla bağlantılı olan bilim ve tekniğini örnek aldılar. İttihatçılar gibi, cumhuriyetin kurucu kadrosu da Batılılaşmadan Batı’yı yenemeyeceklerini biliyordu. Batı’yı yenmek! Esas gaye buydu. İronikti evet, Batı’nın gücünü sınırlandırmak ve ona kendi gücünü dayatmak için onun gibi olmak lazımdı. Kemalistler Batı bilimi ile tekniğiyle Batı kültürü arasında bağ kurarak batılılaşma politikalarını İttihatçılara göre daha da ileri taşıdılar.
Kemalistler dışında tüm siyasi hareketler batılılaşmanın bazı boyutlarını eleştirdi. En başta da İslamcılar, en başından beri Türkiye’deki batılılaşmanın eleştirel dinamiği oldu. Ancak Kemalistler ile beraber İslamcılar da dâhil olmak üzere Türkiye’deki tüm ideolojik kümeler Batı’ya karşı içkin bir pozisyon aldı. Marksistler bunu anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir damar üzerinden yaptı. İslamcılar İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadele tarihini ve dini motifleri kullandı. Nasyonalistler Türk tarihini, Türklerin Batı aleyhine genişlemesini ele aldı ve Batı ile mücadeleyi kısmen modern zamanlardaki Osmanlı’nın Batı karşısında toprak kaybetmesi ve sonunda imparatorluğun dağılması öyküsü üzerinden nasyonalist okumayla değerlendirdi. Tüm bu öykülerde Batı kötüydü, yozdu, acımasızdı ve ötekiydi.
Benzer bir bakış – bir tür kan uyuşmazlığı – Rusya için de söz konusuydu. Aynı Türkler gibi Ruslar da Batılı değildiler. Zaten Batılılarca da Batılı olarak kabul edilmiyorlardı. Ayrıca devletlerinin kurulu olduğu topraklar bakımından da salt Avrupalı değillerdi. Batı ile Rusya arasındaki ilişkiler de bir tür “öteki” ilişkisiydi. Rusya buna karşın kendi bölgesinde çok uluslu imparatorluk yapısını korumayı başardı. Bunu Çarlık Rusya’sından Sovyetler Birliği’ne geçiş esnasında diri tuttuğu gibi, hezimetle sonuçlanan Soğuk Savaş sonrasında da, birçok değerli bölgesini yitirmesine karşın, sonunda yakın komşuluk bölgelerini konsolide etmeyi başararak yeniden etkin dominant güç olarak Sovyet ardılı bir hegemonya kurdu. Bu imparatorluk Rusya’sı veya Büyük Rusya projesinin ötekisi, kültürel anlamda da, değerler evreni bakımından da, ekonomi-politik açıdan da, jeopolitik ve jeostratejik açılardan da daima Batı oldu. Ruslara göre bu Batı’nın ana dinamosu Atlantikçi deniz gücüydü. İkinci Dünya Savaşı’na dek bu gücün merkezi Büyük Britanya’ydı. 1945’e kalmadan ABD küresel güç oldu ve İngiltere’nin yerini aldı. Rusya bu Atlantik gücüne karşı – daha önce analiz ettiğim hamlelerle – kendi jeopolitik stratejisini oluşturdu. Rusya’yı parçalanmaya götüreceği kesin olan Batı değerlerini (liberal demokrasi, insan ve azınlık hakları) reddetti. Tıpkı Türkiye’deki yoldaşları gibi, Batı değerleri ademi merkeziyetçi yönetimi, birey için devlet ilkesini, serbest piyasayı ve hukuk devletini içeren Batılı değerler, mevcut nizamın altını oyacak bir süreci açabilirdi. Nitekim bunun emareleri Rusya’da Boris Yeltsin döneminde yaşandı. Dar gelirli, tankını satan subay imajı, Çeçenistan’da savaşı kaybeden ezik millet kompleksi gibi sorunlarla Rusya dağılmanın eşiğine geldi. Putin bu Rusya’yı toparladı. Ama bunu yaparken Ruslara güçlü Rusya güçlü devlet demek şiarını kabul ettirdi.
Türkiye’deki Avrasyacılar da Rus Avrasyacıları gibi Batılı değerlerin santrifüj etkisine neden olacağını görüyor, Kürtlerin uluslaşma sürecini hızlandıracağını ve asimilasyonlarını imkânsızlaştıracağını biliyordu. 28 Şubatçılar AB kriterlerine bu nedenle karşı çıkmaktaydı. Ulusalcılar için Kopenhag Ölçütleri’ne göre yapılan reformlar daima “verilen tavizler” olarak algılandı. Avrasyacılar Rusya yanlısı pozisyonlarını daha 1990’ların sonlarında belli ettiler. CHP’deki dönüşüm daha yavaş oldu çünkü NATO merkezli savunma politikaları ve bunlara inanan kadrolar partide güçlüydü. Bu durum 2000’lere gelirken değişti. Askerin siyasetteki etkisi giderek azalırken, TSK’da Batı yönelimi yanlısı, TSK’daki AB’li demokratik Türkiye’deki geleceğini kabul etmiş ve sivil idarenin komutası altına girmeyi hazmedebilecek nitelikte kurmay subayların oranı yükseldi. Onlardan çok daha az sayıda bazı subaylar ise bu durumu farklı nedenlerle eleştirdiler. Onlardan bazıları Türkiye’nin farklı koşullarını ön plana çıkartarak Avrupalılar gibi bir asker-sivil ilişkisinin ülke koşullarında gerçekçi olmadığını düşünüyorlardı. Diğerleriyse NATO’nun Türkiye’yi bölgesindeki yeni fırsatlardan alıkoyduğuna inanıyordu. Bu görüşleri savunan subaylar, Türkiye’nin geleneksel Batı yöneliminin dış ve güvenlik politikası ayağını sonlandırmak istemekteydiler. Batılılık onlar için seküler devlet ve milli kimliğin dini kimlikten daha belirleyici olmasıyla eşdeğerdi. Bu manada Batıcı subaylarla aynı ideolojiyi savunmaktaydılar. Tek farklılık dış politika ve güvenlik politikalarına ilişkindi. Avrasyacı diyebileceğimiz grubun bir diğer özelliği, vesayet rejiminin sonlanmasına karşı oluşlarıydı. Kendilerini rejimin sahibi olarak gören bu subaylara göre sivillerin dış politika ve güvenlik meselelerini kendilerine bırakması en doğrusuydu. AB yönelimi son bulmalı, NATO ile ilişkiler sınırlanmalı, NATO dışı işbirlikleri güvenlik alanında mümkün kılınmalıydı. Çin’den füze alabilmeliydik. Rusya ile stratejik işbirliği yapabilmeliydik.
Anadolu’yu yegane anayurdu olarak bir türlü kabullenemeyen İslamcı ve ülkücü kesimler bu marjinal Avrasyacı hiziplerin ana hedefiydi. Bu nedenle İslamcı retoriğin ve milliyetçi diskurun Batı düşmanlığı yapmasını memnuniyetle seyrettiler. Batı olmadan Türkiye’nin demokratikleşemeyeceğini düşünmekteydiler. Haklıydılar! Tüm Türk demokratikleşme tarihi, Batı kontekstinde, Batı teşviki (hatta zorlaması) ile gerçekleşmişti. Tanzimat’tan cumhuriyete, NATO üyeliğinden AB sürecine tüm demokratikleştirici reformlar, Batı ile kurulan ilişkiler bağlamında gerçekleşmişti. Asya bozkırlarına ve Ortadoğu çöllerine duyulan özlem, büyük devlet yarasını kaşıyordu. Sevr sendromu yaşayan bir İmparatorluk ardılı toplum, Batı karşısında büyük kompleks duyuyordu. Avrasyacılar Milliyetçiler ve İslamcılar üzerinden potansiyel bir ittifak bulmuşlardı. 1980’lerden itibaren Anadolu dışına taşan Türk milliyetçiliği ve onun Kürt karşıtı tepkisel duruşu, Batı nefretini kaşımak ve Rusya gibi alternatif güçlere yanaşmak için iyi Gerekçeler üretiyordu. İslam’daki dar-ül harp Batı’ydı. Kızıl elmayı Türklerin elinden alan da öyle! Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan Batılılardı. Bu ucuz ve tahrif edilmiş tarih özeti, İkinci Dünya Savaşı sonrası yüzyüze gelinen Rus işgali tehdidini de, Soğuk Savaş’ta NATO üzerinden sağlanan sınır güvenliğini de unutturdu. İslamcılar, Türkçüler, Ulusalcılar, solun ve sağın ana ideolojik beslenme kanallarını oluşturmaya başlamışlardı. Marksistler, feministler, şeriatçılar, ateist veya laikler, farklı frekanslardan Batı karşıtlığında buluştular. Batılıların emperyalist veya kafir olması fark etmiyordu. Her ideolojik arka plan Batı ve değerlerine karşı olmak için başka bir ideolojik gerekçe üretiyordu. Böylece toplum Avrasyacılılaştı.
Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı yönelimiyle, örneğin İrlanda’nın ki veya Portekiz’in ki aynı değil. Her şeyden önce Müslüman kimliği başat olan Türkiye toplumunda Batı aidiyeti “doğal kanallar üzerinden”, mesela Hristiyanlık veya Rönesans, aydınlanma ya da din savaşları gibi gerekçelerle kendiliğinden var olan bir kimlik değil. Batılı olmayan toplumların modernleşmesi, ister istemez geleneksel kimliklerle çatışıyor. Değerler evreninde ise mücadele çok daha çetin. Türkiye toplumu dünya görüşleri bakımından her ne kadar bin parçaya bölünmüş de olsa, hatta paralel toplumların varlığından söz etmeyi haklı çıkartan gerekçeler de mevcut bulunsa, yukarıda ele aldığım Avrasyacılık kimliği ve onun merkezindeki Batı karşıtlığı bakımından bir ortak tabana sahip. Bu nedenle rejimin Avrasyacı yönelimi birçok kesimi ortak bir platformda birleştiriyor. Batı düşmanlığı o denli güçlü ki, bu birbirinden oldukça farklı kesimler dış ve güvenlik politikalarında benzer algılar temelinde düşündüklerini fark bile etmiyorlar. Bu aslında insan haklarına duyarsızlaşan Türk toplumunu da açıklama bakımından verimli bir zemin oluşturuyor. Ötekileştirilen ve iç düşman ilan edilen hedef gruplar bile Batı maşası olarak suçlanıyor. TSK’da tasfiye edilen subayların NATO’cular olduğunu bizzat Avrasyacılar itiraf ediyor. İngilizce bilen subaylar casuslukla suçlanıyor. Türkiye bir tür distopya olarak günden güne Rusyalaşıyor. Rusya gittikçe artan ağırlıkta Türk güvenlik politikalarında baş aktör haline geliyor.
Rejimin kaderini biraz da bu mutant ideoloji ve onun jeostratejik tercihlerinin tutup tutmaması belirleyecek. İç dinamikler kadar dış dinamikler de sanırım bu gidişatta önemli rol oynayacaktır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 31.5.2019 [TR724]
Kemalistler dışında tüm siyasi hareketler batılılaşmanın bazı boyutlarını eleştirdi. En başta da İslamcılar, en başından beri Türkiye’deki batılılaşmanın eleştirel dinamiği oldu. Ancak Kemalistler ile beraber İslamcılar da dâhil olmak üzere Türkiye’deki tüm ideolojik kümeler Batı’ya karşı içkin bir pozisyon aldı. Marksistler bunu anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir damar üzerinden yaptı. İslamcılar İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadele tarihini ve dini motifleri kullandı. Nasyonalistler Türk tarihini, Türklerin Batı aleyhine genişlemesini ele aldı ve Batı ile mücadeleyi kısmen modern zamanlardaki Osmanlı’nın Batı karşısında toprak kaybetmesi ve sonunda imparatorluğun dağılması öyküsü üzerinden nasyonalist okumayla değerlendirdi. Tüm bu öykülerde Batı kötüydü, yozdu, acımasızdı ve ötekiydi.
Benzer bir bakış – bir tür kan uyuşmazlığı – Rusya için de söz konusuydu. Aynı Türkler gibi Ruslar da Batılı değildiler. Zaten Batılılarca da Batılı olarak kabul edilmiyorlardı. Ayrıca devletlerinin kurulu olduğu topraklar bakımından da salt Avrupalı değillerdi. Batı ile Rusya arasındaki ilişkiler de bir tür “öteki” ilişkisiydi. Rusya buna karşın kendi bölgesinde çok uluslu imparatorluk yapısını korumayı başardı. Bunu Çarlık Rusya’sından Sovyetler Birliği’ne geçiş esnasında diri tuttuğu gibi, hezimetle sonuçlanan Soğuk Savaş sonrasında da, birçok değerli bölgesini yitirmesine karşın, sonunda yakın komşuluk bölgelerini konsolide etmeyi başararak yeniden etkin dominant güç olarak Sovyet ardılı bir hegemonya kurdu. Bu imparatorluk Rusya’sı veya Büyük Rusya projesinin ötekisi, kültürel anlamda da, değerler evreni bakımından da, ekonomi-politik açıdan da, jeopolitik ve jeostratejik açılardan da daima Batı oldu. Ruslara göre bu Batı’nın ana dinamosu Atlantikçi deniz gücüydü. İkinci Dünya Savaşı’na dek bu gücün merkezi Büyük Britanya’ydı. 1945’e kalmadan ABD küresel güç oldu ve İngiltere’nin yerini aldı. Rusya bu Atlantik gücüne karşı – daha önce analiz ettiğim hamlelerle – kendi jeopolitik stratejisini oluşturdu. Rusya’yı parçalanmaya götüreceği kesin olan Batı değerlerini (liberal demokrasi, insan ve azınlık hakları) reddetti. Tıpkı Türkiye’deki yoldaşları gibi, Batı değerleri ademi merkeziyetçi yönetimi, birey için devlet ilkesini, serbest piyasayı ve hukuk devletini içeren Batılı değerler, mevcut nizamın altını oyacak bir süreci açabilirdi. Nitekim bunun emareleri Rusya’da Boris Yeltsin döneminde yaşandı. Dar gelirli, tankını satan subay imajı, Çeçenistan’da savaşı kaybeden ezik millet kompleksi gibi sorunlarla Rusya dağılmanın eşiğine geldi. Putin bu Rusya’yı toparladı. Ama bunu yaparken Ruslara güçlü Rusya güçlü devlet demek şiarını kabul ettirdi.
Türkiye’deki Avrasyacılar da Rus Avrasyacıları gibi Batılı değerlerin santrifüj etkisine neden olacağını görüyor, Kürtlerin uluslaşma sürecini hızlandıracağını ve asimilasyonlarını imkânsızlaştıracağını biliyordu. 28 Şubatçılar AB kriterlerine bu nedenle karşı çıkmaktaydı. Ulusalcılar için Kopenhag Ölçütleri’ne göre yapılan reformlar daima “verilen tavizler” olarak algılandı. Avrasyacılar Rusya yanlısı pozisyonlarını daha 1990’ların sonlarında belli ettiler. CHP’deki dönüşüm daha yavaş oldu çünkü NATO merkezli savunma politikaları ve bunlara inanan kadrolar partide güçlüydü. Bu durum 2000’lere gelirken değişti. Askerin siyasetteki etkisi giderek azalırken, TSK’da Batı yönelimi yanlısı, TSK’daki AB’li demokratik Türkiye’deki geleceğini kabul etmiş ve sivil idarenin komutası altına girmeyi hazmedebilecek nitelikte kurmay subayların oranı yükseldi. Onlardan çok daha az sayıda bazı subaylar ise bu durumu farklı nedenlerle eleştirdiler. Onlardan bazıları Türkiye’nin farklı koşullarını ön plana çıkartarak Avrupalılar gibi bir asker-sivil ilişkisinin ülke koşullarında gerçekçi olmadığını düşünüyorlardı. Diğerleriyse NATO’nun Türkiye’yi bölgesindeki yeni fırsatlardan alıkoyduğuna inanıyordu. Bu görüşleri savunan subaylar, Türkiye’nin geleneksel Batı yöneliminin dış ve güvenlik politikası ayağını sonlandırmak istemekteydiler. Batılılık onlar için seküler devlet ve milli kimliğin dini kimlikten daha belirleyici olmasıyla eşdeğerdi. Bu manada Batıcı subaylarla aynı ideolojiyi savunmaktaydılar. Tek farklılık dış politika ve güvenlik politikalarına ilişkindi. Avrasyacı diyebileceğimiz grubun bir diğer özelliği, vesayet rejiminin sonlanmasına karşı oluşlarıydı. Kendilerini rejimin sahibi olarak gören bu subaylara göre sivillerin dış politika ve güvenlik meselelerini kendilerine bırakması en doğrusuydu. AB yönelimi son bulmalı, NATO ile ilişkiler sınırlanmalı, NATO dışı işbirlikleri güvenlik alanında mümkün kılınmalıydı. Çin’den füze alabilmeliydik. Rusya ile stratejik işbirliği yapabilmeliydik.
Anadolu’yu yegane anayurdu olarak bir türlü kabullenemeyen İslamcı ve ülkücü kesimler bu marjinal Avrasyacı hiziplerin ana hedefiydi. Bu nedenle İslamcı retoriğin ve milliyetçi diskurun Batı düşmanlığı yapmasını memnuniyetle seyrettiler. Batı olmadan Türkiye’nin demokratikleşemeyeceğini düşünmekteydiler. Haklıydılar! Tüm Türk demokratikleşme tarihi, Batı kontekstinde, Batı teşviki (hatta zorlaması) ile gerçekleşmişti. Tanzimat’tan cumhuriyete, NATO üyeliğinden AB sürecine tüm demokratikleştirici reformlar, Batı ile kurulan ilişkiler bağlamında gerçekleşmişti. Asya bozkırlarına ve Ortadoğu çöllerine duyulan özlem, büyük devlet yarasını kaşıyordu. Sevr sendromu yaşayan bir İmparatorluk ardılı toplum, Batı karşısında büyük kompleks duyuyordu. Avrasyacılar Milliyetçiler ve İslamcılar üzerinden potansiyel bir ittifak bulmuşlardı. 1980’lerden itibaren Anadolu dışına taşan Türk milliyetçiliği ve onun Kürt karşıtı tepkisel duruşu, Batı nefretini kaşımak ve Rusya gibi alternatif güçlere yanaşmak için iyi Gerekçeler üretiyordu. İslam’daki dar-ül harp Batı’ydı. Kızıl elmayı Türklerin elinden alan da öyle! Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan Batılılardı. Bu ucuz ve tahrif edilmiş tarih özeti, İkinci Dünya Savaşı sonrası yüzyüze gelinen Rus işgali tehdidini de, Soğuk Savaş’ta NATO üzerinden sağlanan sınır güvenliğini de unutturdu. İslamcılar, Türkçüler, Ulusalcılar, solun ve sağın ana ideolojik beslenme kanallarını oluşturmaya başlamışlardı. Marksistler, feministler, şeriatçılar, ateist veya laikler, farklı frekanslardan Batı karşıtlığında buluştular. Batılıların emperyalist veya kafir olması fark etmiyordu. Her ideolojik arka plan Batı ve değerlerine karşı olmak için başka bir ideolojik gerekçe üretiyordu. Böylece toplum Avrasyacılılaştı.
Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı yönelimiyle, örneğin İrlanda’nın ki veya Portekiz’in ki aynı değil. Her şeyden önce Müslüman kimliği başat olan Türkiye toplumunda Batı aidiyeti “doğal kanallar üzerinden”, mesela Hristiyanlık veya Rönesans, aydınlanma ya da din savaşları gibi gerekçelerle kendiliğinden var olan bir kimlik değil. Batılı olmayan toplumların modernleşmesi, ister istemez geleneksel kimliklerle çatışıyor. Değerler evreninde ise mücadele çok daha çetin. Türkiye toplumu dünya görüşleri bakımından her ne kadar bin parçaya bölünmüş de olsa, hatta paralel toplumların varlığından söz etmeyi haklı çıkartan gerekçeler de mevcut bulunsa, yukarıda ele aldığım Avrasyacılık kimliği ve onun merkezindeki Batı karşıtlığı bakımından bir ortak tabana sahip. Bu nedenle rejimin Avrasyacı yönelimi birçok kesimi ortak bir platformda birleştiriyor. Batı düşmanlığı o denli güçlü ki, bu birbirinden oldukça farklı kesimler dış ve güvenlik politikalarında benzer algılar temelinde düşündüklerini fark bile etmiyorlar. Bu aslında insan haklarına duyarsızlaşan Türk toplumunu da açıklama bakımından verimli bir zemin oluşturuyor. Ötekileştirilen ve iç düşman ilan edilen hedef gruplar bile Batı maşası olarak suçlanıyor. TSK’da tasfiye edilen subayların NATO’cular olduğunu bizzat Avrasyacılar itiraf ediyor. İngilizce bilen subaylar casuslukla suçlanıyor. Türkiye bir tür distopya olarak günden güne Rusyalaşıyor. Rusya gittikçe artan ağırlıkta Türk güvenlik politikalarında baş aktör haline geliyor.
Rejimin kaderini biraz da bu mutant ideoloji ve onun jeostratejik tercihlerinin tutup tutmaması belirleyecek. İç dinamikler kadar dış dinamikler de sanırım bu gidişatta önemli rol oynayacaktır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 31.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
‘İmamoğlu’nun CHP’li rakipleri’ [Alper Ender Fırat]
23 Haziran’da tekrarlanacak olan İstanbul Büyükşehir Belediye seçimleri bir kente başkan seçmekten çok daha öteye taşındı. Ekrem İmamoğlu rüzgarı hızını arttırdıkça Türk siyasetinde ve CHP içinde kişisel hesabı olanların atraksiyonları da çoğalmaya başladı.
Seçimlerin ikna edici hiçbir gerekçe olmadan iptal edilmesi İmamoğlu’na sempatiyi arttırmış görünüyor, İmamoğlu bir belediye başkanından çok Türk siyaseti için gelecek vaat eden bir figür haline dönüştü. Bu durumun AKP cenahı kadar CHP içinde de ciddi tedirginliklere sebep olduğunu gözlemlemek mümkün.
İstanbul Belediye Başkanlığını kısa aralıklarla ikinci kere kazanacak bir adayın önü çok açık olacak. Parti içi hizipler de bunu görüyor ve karşı hamlelere şimdiden başladılar. Bu hamlelerden birisi ‘Fetö’ söyleminin hiç olmadığı kadar arttırılması oldu. Suya sabuna her meselede konuyu cemaate getirip ‘Fetö’ kelimesiyle anmaya başladılar. İzne geldiği Hatay’da, uyduruk bir ihbarla üç yıldır cezaevinde tutulan NASA mühendisi Serkan Gölge tahliye oldu. Normal bir ülkede muhalefetin sahip çıkması gereken bir mağdur. Gelin görün ki bazı CHP’liler hop oturup hop kalkıyor, tahliyeye ateş püskürüyor.
Mesela Gürsel Tekin’in attığı akla ziyan twiti de böyle okumak gerekir diye düşünüyorum. Hatırlayacaksınız Aydın’da Cemaat nedeniyle tutuklu bulunan Erkan Karaaslan’a ‘Ekrem İmamoğlu ve Özlem Çerçioğlu hakkında istediklerimizi söyle seni serbest bırakalım’ önerisinde bulunuyorlar. Tutuklu Erkan Karaaslan da öneriyi reddettiği gibi bu oyunu mahkemede deşifre etti. Olayın ortaya çıkmasından sonra Gürsel Tekin gibi CHP’de önde gelen bir ismin, bu çirkin oyunu deşifre edene teşekkür edeceğine ‘FETÖ yöntemleri ve zihniyeti AKP ile hala iktidarda.’ diye yazıyor. Bu alçakça sözlerin hedefi İmamoğlu’na gitmesi muhtemel oylardan başkası değil. Cemaate sempati duyan insanların küsmesine ve İmamoğlu lehine sandığa gitmemesine neden olmayı amaçlıyor.
Bunun gibi AKP’nin her rezil rüsva olan politikasına ‘Fetö’ taktiği diye çemkiren bir CHP’li güruhu peydah oldu. Ülkedeki bütün problemlerin temel sebebi olan AKP iktidarından çok cemaate laf eden güruhun amacının da insanların küsüp sandıktan uzaklaşması gibi görünüyor.
Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre oy kullanmakta, tercih yapmakta hiçbir engeli olmayan bir kitleyi siyaseten kriminalize ederek sandıktan uzak tutmaya çalışan AKP politikalarına su taşımanın başka bir anlamı olabilir mi?
Son seçimin 10 binin az üzerinde bir farkla sonuçlandığını düşünürsek cemaat oylarının yeni başkanın seçiminde nasıl etkili bir hale geldiğini daha iyi anlarız. İmamoğlu’nun başarılı olması, bir belediye başkanından çok daha fazla anlamlar yüklenmesi Türk siyasetindeki dengeleri değiştireceği gibi CHP içindeki dengeleri de alt üst edecek. Beğenip beğenmemek başka bir şey ama kullandığı yumuşak ve sabırlı dil, bütün herkese ulaşma gayreti, dinle barışık tavrı, PKK’ya uzak Kürtlere yakın duruşu CHP’yi geleneksel kalıplarının dışına taşıyacağını gösteriyor.
Parti içinde bu durumu kendileri açısından bir hayli tedirgin edici görenler olacak ki bunlar neredeyse AKP’ye muhalefet etmeyi bırakıp İmamoğlu’nun işini zorlaştırmak için mesai harcıyorlar. Bu kliklerden yakında Kürtleri küstürecek hamleler de beklemiyor değilim?
Benim kanaatim Saray’ın ne pahasına olursa olsun İstanbul’da bir daha yenilmeyi kabul etmeyeceği yönünde. İmamoğlu’nun kaybetmesi için CHP içindeki klikler de Saray’a bir hayli yardımcı oluyor.
Bu yazıdan İmamoğlu’nun kokuşmuş Türk siyasetine bir çare olabileceği zannı çıkmasın. Siyasetin bugünkü hali ve kurumlarıyla ülkeyi bulunduğu bataklıktan kurtarabilmesi mümkün görünmüyor.
[Alper Ender Fırat] 31.5.2019 [TR724]
Seçimlerin ikna edici hiçbir gerekçe olmadan iptal edilmesi İmamoğlu’na sempatiyi arttırmış görünüyor, İmamoğlu bir belediye başkanından çok Türk siyaseti için gelecek vaat eden bir figür haline dönüştü. Bu durumun AKP cenahı kadar CHP içinde de ciddi tedirginliklere sebep olduğunu gözlemlemek mümkün.
İstanbul Belediye Başkanlığını kısa aralıklarla ikinci kere kazanacak bir adayın önü çok açık olacak. Parti içi hizipler de bunu görüyor ve karşı hamlelere şimdiden başladılar. Bu hamlelerden birisi ‘Fetö’ söyleminin hiç olmadığı kadar arttırılması oldu. Suya sabuna her meselede konuyu cemaate getirip ‘Fetö’ kelimesiyle anmaya başladılar. İzne geldiği Hatay’da, uyduruk bir ihbarla üç yıldır cezaevinde tutulan NASA mühendisi Serkan Gölge tahliye oldu. Normal bir ülkede muhalefetin sahip çıkması gereken bir mağdur. Gelin görün ki bazı CHP’liler hop oturup hop kalkıyor, tahliyeye ateş püskürüyor.
Mesela Gürsel Tekin’in attığı akla ziyan twiti de böyle okumak gerekir diye düşünüyorum. Hatırlayacaksınız Aydın’da Cemaat nedeniyle tutuklu bulunan Erkan Karaaslan’a ‘Ekrem İmamoğlu ve Özlem Çerçioğlu hakkında istediklerimizi söyle seni serbest bırakalım’ önerisinde bulunuyorlar. Tutuklu Erkan Karaaslan da öneriyi reddettiği gibi bu oyunu mahkemede deşifre etti. Olayın ortaya çıkmasından sonra Gürsel Tekin gibi CHP’de önde gelen bir ismin, bu çirkin oyunu deşifre edene teşekkür edeceğine ‘FETÖ yöntemleri ve zihniyeti AKP ile hala iktidarda.’ diye yazıyor. Bu alçakça sözlerin hedefi İmamoğlu’na gitmesi muhtemel oylardan başkası değil. Cemaate sempati duyan insanların küsmesine ve İmamoğlu lehine sandığa gitmemesine neden olmayı amaçlıyor.
Bunun gibi AKP’nin her rezil rüsva olan politikasına ‘Fetö’ taktiği diye çemkiren bir CHP’li güruhu peydah oldu. Ülkedeki bütün problemlerin temel sebebi olan AKP iktidarından çok cemaate laf eden güruhun amacının da insanların küsüp sandıktan uzaklaşması gibi görünüyor.
Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre oy kullanmakta, tercih yapmakta hiçbir engeli olmayan bir kitleyi siyaseten kriminalize ederek sandıktan uzak tutmaya çalışan AKP politikalarına su taşımanın başka bir anlamı olabilir mi?
Son seçimin 10 binin az üzerinde bir farkla sonuçlandığını düşünürsek cemaat oylarının yeni başkanın seçiminde nasıl etkili bir hale geldiğini daha iyi anlarız. İmamoğlu’nun başarılı olması, bir belediye başkanından çok daha fazla anlamlar yüklenmesi Türk siyasetindeki dengeleri değiştireceği gibi CHP içindeki dengeleri de alt üst edecek. Beğenip beğenmemek başka bir şey ama kullandığı yumuşak ve sabırlı dil, bütün herkese ulaşma gayreti, dinle barışık tavrı, PKK’ya uzak Kürtlere yakın duruşu CHP’yi geleneksel kalıplarının dışına taşıyacağını gösteriyor.
Parti içinde bu durumu kendileri açısından bir hayli tedirgin edici görenler olacak ki bunlar neredeyse AKP’ye muhalefet etmeyi bırakıp İmamoğlu’nun işini zorlaştırmak için mesai harcıyorlar. Bu kliklerden yakında Kürtleri küstürecek hamleler de beklemiyor değilim?
Benim kanaatim Saray’ın ne pahasına olursa olsun İstanbul’da bir daha yenilmeyi kabul etmeyeceği yönünde. İmamoğlu’nun kaybetmesi için CHP içindeki klikler de Saray’a bir hayli yardımcı oluyor.
Bu yazıdan İmamoğlu’nun kokuşmuş Türk siyasetine bir çare olabileceği zannı çıkmasın. Siyasetin bugünkü hali ve kurumlarıyla ülkeyi bulunduğu bataklıktan kurtarabilmesi mümkün görünmüyor.
[Alper Ender Fırat] 31.5.2019 [TR724]
Ramazan’ın barıştıramadığı küsleri, bayram barıştırır mı? [Ahmet Kurucan]
Sanırım önümüzdeki 3-5 gün içinde en çok kullanılacak cümlelerden biridir ‘bayramınız mübarek olsun!”
Olsun.
Ama nasıl olacak?
Olsun demekle oluyor mu?
Bu cümle ağızdan çıkınca bayram hemen bereketli mi oluyor?
Sihirli bir cümle mi bu yani?
Bir başka soru, bayramdan kastımız üç günü içine alan bir zaman dilimi ise, o zaten mübarek değil mi?
Zati itibariyle olmasa da Allah’ın o zamana vermiş olduğu itibari değer itibariyle mübarektir bayram ve bayram günleri.
Zamanın sahibi Allah bu zaman dilimine ayrıcalık tanımış.
Kadir gecesine, Zilhicce ayının ilk 10 gününe, Ramazan ayının tamamına tanıdığı gibi.
Madem öyle, o zaman “Bayramınız mübarek olsun!” demenin ne anlamı var.
Konu anlaşıldı.
İlave sorularla daha ileri gidip zihinleri dağıtmadan toparlayalım; bayramı içinde barındıran zaman, itibarî değer itibariyle her ne kadar mübarek olsa da asıl onu mübarek yapacak olan o zamanı yaşayan insandır.
O insanın özgür iradesiyle yapacağı insanî, İslami, ahlaki özelliklere sahip tercihleri ve davranışlarıdır.
Öyleyse şu tespiti çok rahatlıkla yapabiliriz; bayramı hakiki anlamda mübarek kılma insana düşen bir yükümlülüktür.
Tabii ki öyledir.
Mesela; çocukluğumuzdan beri duyduğumuz şeydir, bayramda küsler barışır.
İyi de bayram geldi diye küsler kendiliğinden barışmaz ki!
Ama bayram vesilesi ile küsler iradi tercihleri ile bir araya gelir ve barışır.
Pekâlâ ya barışmıyorlarsa hatta bayramda kavga edip küskünlüklerini kemikleştiriyorlarsa bayramın mübarek olması nerede kaldı şimdi?
Bir başka misal, bayramda büyüklerin elleri öpülür, hal ve hatırları sorulur, yalnızlıklarını bir nebze olsun giderilir, akraba ziyareti yapılır.
İnsanlar bayrama rağmen bütün bunları yapmıyorsa ne olacak?
Gördüğünüz gibi keramet bayramda değil, insanda.
İnsanın bayramı vesile kılarak atacağı adımlarda.
O adımlar, o davranışlar bayramı mübarek yapacak.
Söz buraya gelmişken daha öte bir şey söyleyebilirim, malum Ramazan’da tıpkı bayram gibi mübarek bir zaman dilimi.
Üstelik orucu, teravihi, zekâtı, sadakası ile kendini sürekli hissettiren ve kişiyi yaptığı bu ibadetleriyle Allah’a her zamankinden daha çok yaklaştıran bir özelliğe sahip.
İçkin bir ilişki kuruyor kul Allah ile bu ayda.
İşte bu aşkın ve içkin ilişkinin zirve yaptığı ay içinde yapılmayan, yapılamayan davranışların ben bayramda yapılabileceğine inanamıyorum.
Yukarıdaki misaller üzerinden söyleyeyim; Ramazan’ın barıştıramadığı küsleri bayram barıştıramaz.
Ramazan’ın ziyaret ettiremediği büyükleri bayram ettiremez.
Ettiriyorsa şayet burada dinin kültüre değil, kültürün dine hakimiyetinden söz etmek zorundayız.
Neden böyle diyorum?
Çünkü bayram bir manada bir ay boyunca devam eden Allah ile kurduğumuz yoğun içkin ilişkinin bittiği gündür.
Orucun, teravihin, mukabelenin olmadığı, bunların yerine yeme-içme, gezme ve eğlenme başta olmak üzere dünyevileşmeye yönelik kapıların ardına kadar açıldığı bir atmosfere girilmiştir.
Bu açıdan bakıldığında bayramı mübarek kılma için harcanacak iradî çaba Ramazan’a nispetle daha çok olmalıdır.
Hasılı; “bayramınız mübarek olsun!” denir denmesine de asıl bayramı mübarek yapma insanın kendi elindedir.
Bu zaviyeden “bayramınız mübarek olsun!” cümlesi bir olguyu değil bir algıyı, bir temenniyi, bir duayı ifade eder.
Öyleyse bu duayı yapmama ve bu temenniyi dile getirmeme müsaade edin: bayramınız mübarek olsun.
[Ahmet Kurucan] 31.5.2019 [TR724]
Olsun.
Ama nasıl olacak?
Olsun demekle oluyor mu?
Bu cümle ağızdan çıkınca bayram hemen bereketli mi oluyor?
Sihirli bir cümle mi bu yani?
Bir başka soru, bayramdan kastımız üç günü içine alan bir zaman dilimi ise, o zaten mübarek değil mi?
Zati itibariyle olmasa da Allah’ın o zamana vermiş olduğu itibari değer itibariyle mübarektir bayram ve bayram günleri.
Zamanın sahibi Allah bu zaman dilimine ayrıcalık tanımış.
Kadir gecesine, Zilhicce ayının ilk 10 gününe, Ramazan ayının tamamına tanıdığı gibi.
Madem öyle, o zaman “Bayramınız mübarek olsun!” demenin ne anlamı var.
Konu anlaşıldı.
İlave sorularla daha ileri gidip zihinleri dağıtmadan toparlayalım; bayramı içinde barındıran zaman, itibarî değer itibariyle her ne kadar mübarek olsa da asıl onu mübarek yapacak olan o zamanı yaşayan insandır.
O insanın özgür iradesiyle yapacağı insanî, İslami, ahlaki özelliklere sahip tercihleri ve davranışlarıdır.
Öyleyse şu tespiti çok rahatlıkla yapabiliriz; bayramı hakiki anlamda mübarek kılma insana düşen bir yükümlülüktür.
Tabii ki öyledir.
Mesela; çocukluğumuzdan beri duyduğumuz şeydir, bayramda küsler barışır.
İyi de bayram geldi diye küsler kendiliğinden barışmaz ki!
Ama bayram vesilesi ile küsler iradi tercihleri ile bir araya gelir ve barışır.
Pekâlâ ya barışmıyorlarsa hatta bayramda kavga edip küskünlüklerini kemikleştiriyorlarsa bayramın mübarek olması nerede kaldı şimdi?
Bir başka misal, bayramda büyüklerin elleri öpülür, hal ve hatırları sorulur, yalnızlıklarını bir nebze olsun giderilir, akraba ziyareti yapılır.
İnsanlar bayrama rağmen bütün bunları yapmıyorsa ne olacak?
Gördüğünüz gibi keramet bayramda değil, insanda.
İnsanın bayramı vesile kılarak atacağı adımlarda.
O adımlar, o davranışlar bayramı mübarek yapacak.
Söz buraya gelmişken daha öte bir şey söyleyebilirim, malum Ramazan’da tıpkı bayram gibi mübarek bir zaman dilimi.
Üstelik orucu, teravihi, zekâtı, sadakası ile kendini sürekli hissettiren ve kişiyi yaptığı bu ibadetleriyle Allah’a her zamankinden daha çok yaklaştıran bir özelliğe sahip.
İçkin bir ilişki kuruyor kul Allah ile bu ayda.
İşte bu aşkın ve içkin ilişkinin zirve yaptığı ay içinde yapılmayan, yapılamayan davranışların ben bayramda yapılabileceğine inanamıyorum.
Yukarıdaki misaller üzerinden söyleyeyim; Ramazan’ın barıştıramadığı küsleri bayram barıştıramaz.
Ramazan’ın ziyaret ettiremediği büyükleri bayram ettiremez.
Ettiriyorsa şayet burada dinin kültüre değil, kültürün dine hakimiyetinden söz etmek zorundayız.
Neden böyle diyorum?
Çünkü bayram bir manada bir ay boyunca devam eden Allah ile kurduğumuz yoğun içkin ilişkinin bittiği gündür.
Orucun, teravihin, mukabelenin olmadığı, bunların yerine yeme-içme, gezme ve eğlenme başta olmak üzere dünyevileşmeye yönelik kapıların ardına kadar açıldığı bir atmosfere girilmiştir.
Bu açıdan bakıldığında bayramı mübarek kılma için harcanacak iradî çaba Ramazan’a nispetle daha çok olmalıdır.
Hasılı; “bayramınız mübarek olsun!” denir denmesine de asıl bayramı mübarek yapma insanın kendi elindedir.
Bu zaviyeden “bayramınız mübarek olsun!” cümlesi bir olguyu değil bir algıyı, bir temenniyi, bir duayı ifade eder.
Öyleyse bu duayı yapmama ve bu temenniyi dile getirmeme müsaade edin: bayramınız mübarek olsun.
[Ahmet Kurucan] 31.5.2019 [TR724]
AKP iktidarında kan donduran işkenceler! [Erhan Başyurt]
Ramazan ayında, Kadir Gecesi’ne denk gelen bir günde böyle bir konuyu yazmak istemezdim.
Ancak kurbanların çığlığını duymak ve duyulmasını sağlamak; yetkililere hukuku, insanlık onurunu hatırlatmak için, yazmam bir yükümlülüktü!
Vicdanlarınızı kanatacak detaylar için özür dilerim. Ancak, yapılan vahşeti daha farklı anlatmak da mümkün değil…
***
OHAL’den bu yana Türkiye’de işkence yaygın halde ve şikayetler sürekli artıyor.
Kolluk güçlerinin sistematik şekilde işkence uyguladıklarına dair güçlü şahitlikler mevcut.
AKP iktidara geldiğinde ‘işkenceye sıfır tolerans’ hedefi koymuş ve önemli oranda bir iyileşme sağlanmıştı.
Şimdi yine AKP iktidarda ancak bu kez ‘işkenceye tam destek’ veriliyor.
İşkence eden kolluk güçleri özellikle atanıyor.
Soruşturmalarına izin verilmiyor. Yasa ile hukuksuzluklarına koruma kalkanı getiriliyor…
***
15 Temmuz’un sıcak günlerinde özellikle gözaltındaki askerlere yönelik ağır dayaktan tecavüze varan yaygın işkenceler uluslararası raporlara dahi girdi.
O dönem Gökhan Öğretmen gibi işkenceden hayatını kaybedenler siviller de oldu.
Tüm bu olayların sorumluları için soruşturma işlemi henüz başlatılmadı…
***
OHAL ile birlikte, psikolojik işkence ve kötü muamele sistematik ve yaygın keyfi bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmaya başlandı.
Tek kişilik hücrede aylarca tecrit altında tutmak.
Avukatlarıyla görüştürmemek.
Ailesi ile düzenli görüşmesini ve mahkemeye gelip savunma vermesini engellemek için yüzlerce ötedeki bir ile nakletmek.
Kapasitesinin iki üç katı yoğunluktaki koğuşlara insanları yığmak.
Suyunu kesmek. Yetersiz yiyecek vermek.
Yasal hakkı olan temel ihtiyaçlarını temin etmesini engellemek…
***
Ancak son dönemde yeni bir safhaya geçildiği anlaşılıyor.
Yeniden 1980’lerin açık işkence dönemlerine dönüş yaşanıyor.
Sadece son iki hafta içerisinde kamuoyuna yansıdığı için detaylarına vakıf olabildiğimiz 4 vaka var.
***
Birincisi, Urfa Halfeti’de yaşandı.
Urfa’nın Halfeti ilçesinde 18 Mayıs’ta yaşanan çatışmanın ardından 51 kişi gece yarısı evlerinden gözaltına alındı.
Ayakları çıplak, elleri arkadan bağlı kelepçeli kaldırıma yere yüzükoyun yatırıldıkları fotoğraf, adeta 1980 darbesinden bir kare gibiydi…
Bazıları tam 5 saat aralıksız gece 2’den sabah 7’ye kadar bu şekilde tutulmuşlar.
Ama insan onuruna aykırı muamelenin bununla sınırlı olmadığı, gözaltında sivillere ağır işkenceler yapıldığı ortaya çıktı.
Gaziantep Barosu, şikayetler üzerine gözaltındakiler ile görüştü ve yapılan işkenceleri raporlaştırdı. İşte o raporlardan bazı satırlar;
‘’Gözaltı süresince elektrik verilmek suretiyle ve hayalarının sıkılması suretiyle işkenceye maruz kaldığını beyan etmiştir. Şahsın kaşlarının yarılmış olduğu ve kafasında yaklaşık 8 adet zımba (tel) dikiş olduğu yine vücudunun muhtelif yerlerinde morluklar olduğu tespit edilmiştir…’’
Gözaltına alınanlar mahkemede de yaşadıklarını ‘anlatabildikleri’ kadarıyla anlattı.
Mahkemeye sevk edilen G.A. duruşmada, “Emniyette bana işkence ettiler. Cop ve tekmelerle bana saldırdılar. Vücuduma elektrik verdiler. Daha çok şey yaptılar, ancak ortamdan kaynaklı anlatamıyorum” ifadelerini kullandı.
Elektrik vermek, copla işkence, hayalarını sıkmak…
***
İkinci vaka, Ankara’da gözaltına alınan 100’ü aşkın Dışişleri eski mensubu hakkında yaşananlar.
Yoğun işkence şikayeti üzerine inceleme yapan Ankara Barosu tespitlerini bir raporla yayınladı.
İşte o rapordan korkunç bazı satırlar:
‘’İşkence ve kötü muameleye maruz kaldığı ifade eden 5 kişinin ortak anlatımlarına göre; bu kişiler gözaltındaki tutuldukları koğuşlardan çıkarıldıklarını, Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlar Soruşturma Bürosu’nun giriş katında bulunan bölüme getirildiklerini ifade etmişlerdir.
Büronun girişindeki dar koridorda kapısında “girilmez” yazılı kapıdan içeri sokulduklarını, buradan karanlık bir odaya sokulduklarını, karanlık odaya bırakan kişilerin çıktıklarını, karanlık odada yüzlerini karanlık sebebiyle göremedikleri kişilerin, ters kelepçeli oldukları halde kendilerini önce duvara yasladıklarını, gözlerini bağladıklarını, sonrasında diz çöktürdüklerini, bir süre süründürdüklerini, jop ile kafalarına vurulduğunu, konuşmazlarsa jopu makatlarına sokulmakla tehdit edildiklerini, karanlık odadaki kişilerin jopu vücutlarında gezdirdiklerini ifade etmişlerdir.
Bu yaşananların ardından; 3 kişi tamamen soyulduklarını, bir kişi belden altı soyulduğunu, bir kişi ise pantolonun yarıya kadar soyulduğunu ve devamında; tamamen ve bel altı soyulan toplam 4 kişi, tekrar ters kelepçelenerek cenin pozisyonuna getirildiklerini, makatlarında jop gezdirildiğini, bu sırada konuşmaları konusunda tehdit ve hakaretlere maruz kaldıklarını, kendilerine bir ile iki dakika arasında değişen süreler verildiğini, sonrasında “ikinci aşamaya geçiyoruz” denilerek makatlarına yağ veya kayganlaştırıcı olduğunu düşündükleri bir madde döküldüğünü, yine makatlarında jop gezdirilerek işkenceye maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir…’’
Halfeti’de ne ise Ankara’da da o devlet!
Hukukçular tarafından kayıt altına alınan iki gözaltı vakası, işkencenin sistematik ve yaygın olarak kullanıldığını, AKP iktidarı ve İçişleri Bakanı’nın da onayı ile gerçekleştiğini gösteriyor.
***
Diğer iki vaka ise, hamile tutuklu kadınlarla ilgili.
Antalya’da H.Ş, tüm hamileliği boyunca hapiste tutuldu. Doğuma elleri kelepçeli götürüldü.
4 günlük loğusa haliyle hastaneden yine kelepçelenerek alındı ve kucağında yeni doğmuş bebeğiyle yeniden hapse konuldu…
Aynı şekilde hastane yatağından kelepçelenip loğusa haliyle, yeni doğmuş bebeğiye hapse götürülen yüzlerce tutuklu kadın var.
Oysa hukuka göre hamile kadının hapis cezası doğum öncesi ve sonrası 6 ay ertelenir…
Bu hukuksuzluk ve insanlık dışı muamele, fiziki işkence değil de nedir?
Sadece anneye de değil, yeni doğmuş bebeğe de işkencedir.
Bir diğer vakayı avukat ve insan hakları aktivisti Eren Keskin duyurdu. ,
30 Mayıs’ta attığı tweette bakın ne diyor;
‘’Bugün ofis olarak, ‘FETÖ’cü olduğu iddiası ile yargılanan, tutuklu bir kadın ile görüştük. 5 aylık hamile iken, çırılçıplak soyulup ‘otur-kalk’ işkencesine tabi tutulan bir kadın ile… İşkenceye sıfır tolerans???’’
***
AKP iktidarında nasıl bir ülke haline geldik böyle?
Bir iktidar düşünün düne kadar birlikte çalıştığı bürokratına, askerine, polisine, diplomatına, hakim ve savcısına işkence yapıyor. Onurlarıyla oynuyor. Elektrik veriyor veya jopla kötü muamele de bulunuyor.
Yeni doğmuş bebeğe de anne karnındaki bebeğe de, anneye de hamile kadına da işkence yapmaktan kaçınmıyor…
Bu siyasal İslamcıların tükenişinin, insanlıktan çıkışının resmidir…
Siyasi hırsları gözlerini kör etti, akıllarını esir etti… Peki yaşanan bunca alçaklık karşısında vicdanları da mı sızlamıyor?
İşkence, insanlık onuruna aykırı ve zaman aşımı olmayan bir insanlık suçudur.
Yapanlar da, koruyup kollayanlar da, mutlaka bir gün hesap verecekler.
[Erhan Başyurt] 31.5.2019 [TR724]
Ancak kurbanların çığlığını duymak ve duyulmasını sağlamak; yetkililere hukuku, insanlık onurunu hatırlatmak için, yazmam bir yükümlülüktü!
Vicdanlarınızı kanatacak detaylar için özür dilerim. Ancak, yapılan vahşeti daha farklı anlatmak da mümkün değil…
***
OHAL’den bu yana Türkiye’de işkence yaygın halde ve şikayetler sürekli artıyor.
Kolluk güçlerinin sistematik şekilde işkence uyguladıklarına dair güçlü şahitlikler mevcut.
AKP iktidara geldiğinde ‘işkenceye sıfır tolerans’ hedefi koymuş ve önemli oranda bir iyileşme sağlanmıştı.
Şimdi yine AKP iktidarda ancak bu kez ‘işkenceye tam destek’ veriliyor.
İşkence eden kolluk güçleri özellikle atanıyor.
Soruşturmalarına izin verilmiyor. Yasa ile hukuksuzluklarına koruma kalkanı getiriliyor…
***
15 Temmuz’un sıcak günlerinde özellikle gözaltındaki askerlere yönelik ağır dayaktan tecavüze varan yaygın işkenceler uluslararası raporlara dahi girdi.
O dönem Gökhan Öğretmen gibi işkenceden hayatını kaybedenler siviller de oldu.
Tüm bu olayların sorumluları için soruşturma işlemi henüz başlatılmadı…
***
OHAL ile birlikte, psikolojik işkence ve kötü muamele sistematik ve yaygın keyfi bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmaya başlandı.
Tek kişilik hücrede aylarca tecrit altında tutmak.
Avukatlarıyla görüştürmemek.
Ailesi ile düzenli görüşmesini ve mahkemeye gelip savunma vermesini engellemek için yüzlerce ötedeki bir ile nakletmek.
Kapasitesinin iki üç katı yoğunluktaki koğuşlara insanları yığmak.
Suyunu kesmek. Yetersiz yiyecek vermek.
Yasal hakkı olan temel ihtiyaçlarını temin etmesini engellemek…
***
Ancak son dönemde yeni bir safhaya geçildiği anlaşılıyor.
Yeniden 1980’lerin açık işkence dönemlerine dönüş yaşanıyor.
Sadece son iki hafta içerisinde kamuoyuna yansıdığı için detaylarına vakıf olabildiğimiz 4 vaka var.
***
Birincisi, Urfa Halfeti’de yaşandı.
Urfa’nın Halfeti ilçesinde 18 Mayıs’ta yaşanan çatışmanın ardından 51 kişi gece yarısı evlerinden gözaltına alındı.
Ayakları çıplak, elleri arkadan bağlı kelepçeli kaldırıma yere yüzükoyun yatırıldıkları fotoğraf, adeta 1980 darbesinden bir kare gibiydi…
Bazıları tam 5 saat aralıksız gece 2’den sabah 7’ye kadar bu şekilde tutulmuşlar.
Ama insan onuruna aykırı muamelenin bununla sınırlı olmadığı, gözaltında sivillere ağır işkenceler yapıldığı ortaya çıktı.
Gaziantep Barosu, şikayetler üzerine gözaltındakiler ile görüştü ve yapılan işkenceleri raporlaştırdı. İşte o raporlardan bazı satırlar;
‘’Gözaltı süresince elektrik verilmek suretiyle ve hayalarının sıkılması suretiyle işkenceye maruz kaldığını beyan etmiştir. Şahsın kaşlarının yarılmış olduğu ve kafasında yaklaşık 8 adet zımba (tel) dikiş olduğu yine vücudunun muhtelif yerlerinde morluklar olduğu tespit edilmiştir…’’
Gözaltına alınanlar mahkemede de yaşadıklarını ‘anlatabildikleri’ kadarıyla anlattı.
Mahkemeye sevk edilen G.A. duruşmada, “Emniyette bana işkence ettiler. Cop ve tekmelerle bana saldırdılar. Vücuduma elektrik verdiler. Daha çok şey yaptılar, ancak ortamdan kaynaklı anlatamıyorum” ifadelerini kullandı.
Elektrik vermek, copla işkence, hayalarını sıkmak…
***
İkinci vaka, Ankara’da gözaltına alınan 100’ü aşkın Dışişleri eski mensubu hakkında yaşananlar.
Yoğun işkence şikayeti üzerine inceleme yapan Ankara Barosu tespitlerini bir raporla yayınladı.
İşte o rapordan korkunç bazı satırlar:
‘’İşkence ve kötü muameleye maruz kaldığı ifade eden 5 kişinin ortak anlatımlarına göre; bu kişiler gözaltındaki tutuldukları koğuşlardan çıkarıldıklarını, Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlar Soruşturma Bürosu’nun giriş katında bulunan bölüme getirildiklerini ifade etmişlerdir.
Büronun girişindeki dar koridorda kapısında “girilmez” yazılı kapıdan içeri sokulduklarını, buradan karanlık bir odaya sokulduklarını, karanlık odaya bırakan kişilerin çıktıklarını, karanlık odada yüzlerini karanlık sebebiyle göremedikleri kişilerin, ters kelepçeli oldukları halde kendilerini önce duvara yasladıklarını, gözlerini bağladıklarını, sonrasında diz çöktürdüklerini, bir süre süründürdüklerini, jop ile kafalarına vurulduğunu, konuşmazlarsa jopu makatlarına sokulmakla tehdit edildiklerini, karanlık odadaki kişilerin jopu vücutlarında gezdirdiklerini ifade etmişlerdir.
Bu yaşananların ardından; 3 kişi tamamen soyulduklarını, bir kişi belden altı soyulduğunu, bir kişi ise pantolonun yarıya kadar soyulduğunu ve devamında; tamamen ve bel altı soyulan toplam 4 kişi, tekrar ters kelepçelenerek cenin pozisyonuna getirildiklerini, makatlarında jop gezdirildiğini, bu sırada konuşmaları konusunda tehdit ve hakaretlere maruz kaldıklarını, kendilerine bir ile iki dakika arasında değişen süreler verildiğini, sonrasında “ikinci aşamaya geçiyoruz” denilerek makatlarına yağ veya kayganlaştırıcı olduğunu düşündükleri bir madde döküldüğünü, yine makatlarında jop gezdirilerek işkenceye maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir…’’
Halfeti’de ne ise Ankara’da da o devlet!
Hukukçular tarafından kayıt altına alınan iki gözaltı vakası, işkencenin sistematik ve yaygın olarak kullanıldığını, AKP iktidarı ve İçişleri Bakanı’nın da onayı ile gerçekleştiğini gösteriyor.
***
Diğer iki vaka ise, hamile tutuklu kadınlarla ilgili.
Antalya’da H.Ş, tüm hamileliği boyunca hapiste tutuldu. Doğuma elleri kelepçeli götürüldü.
4 günlük loğusa haliyle hastaneden yine kelepçelenerek alındı ve kucağında yeni doğmuş bebeğiyle yeniden hapse konuldu…
Aynı şekilde hastane yatağından kelepçelenip loğusa haliyle, yeni doğmuş bebeğiye hapse götürülen yüzlerce tutuklu kadın var.
Oysa hukuka göre hamile kadının hapis cezası doğum öncesi ve sonrası 6 ay ertelenir…
Bu hukuksuzluk ve insanlık dışı muamele, fiziki işkence değil de nedir?
Sadece anneye de değil, yeni doğmuş bebeğe de işkencedir.
Bir diğer vakayı avukat ve insan hakları aktivisti Eren Keskin duyurdu. ,
30 Mayıs’ta attığı tweette bakın ne diyor;
‘’Bugün ofis olarak, ‘FETÖ’cü olduğu iddiası ile yargılanan, tutuklu bir kadın ile görüştük. 5 aylık hamile iken, çırılçıplak soyulup ‘otur-kalk’ işkencesine tabi tutulan bir kadın ile… İşkenceye sıfır tolerans???’’
***
AKP iktidarında nasıl bir ülke haline geldik böyle?
Bir iktidar düşünün düne kadar birlikte çalıştığı bürokratına, askerine, polisine, diplomatına, hakim ve savcısına işkence yapıyor. Onurlarıyla oynuyor. Elektrik veriyor veya jopla kötü muamele de bulunuyor.
Yeni doğmuş bebeğe de anne karnındaki bebeğe de, anneye de hamile kadına da işkence yapmaktan kaçınmıyor…
Bu siyasal İslamcıların tükenişinin, insanlıktan çıkışının resmidir…
Siyasi hırsları gözlerini kör etti, akıllarını esir etti… Peki yaşanan bunca alçaklık karşısında vicdanları da mı sızlamıyor?
İşkence, insanlık onuruna aykırı ve zaman aşımı olmayan bir insanlık suçudur.
Yapanlar da, koruyup kollayanlar da, mutlaka bir gün hesap verecekler.
[Erhan Başyurt] 31.5.2019 [TR724]
OySA Güler Hanım… [Semih Ardıç]
Sakıp Sabancı hayatta iken onun gıyabında şehir efsanesi gibi anlatılırdı. Türkiye’de sonunda “sa” eki olan ne varsa Sakıp Ağa’ya aitti.
Sabancı’nın yükselme dönemini anlatan mübalağalı bir ifade olsa da hakikatte o teşbih Çukurovalı sanayi devinin halkın gönlündeki karşılığıydı.
HAKİKİ BİR YERLİYDİ
Bugünkü gibi “yerli ve millî” lafazanlığının icat olunmadığı dönemlerin hakiki yerlilerinden biriydi Sabancı
Sakıp Ağa, 10 Nisan 2004’te vefat ettiğinde geride bankacılıktan otomotive, enerjiden perakendeye kadar pek çok sektörde liderliği ele geçirmiş büyük bir imparatorluk bırakmıştı.
Halefi ise zannedildiği gibi erkek kardeşleri Erol Sabancı ya da Şevket Sabancı olmamıştı.
Sakıp Ağa’nın üç yaş büyük ağabeyi olan ve 1979 yılında 49 yaşındaki iken vefat eden İhsan Sabancı’nın kızı Güler Sabancı dümene geçmişti.
GÜLER SABANCI’NIN İLK ZAMANLARI
Güler Hanım ilk yıllarda siyasetten uzak durdu. O kadar uzak durdu ki Sabancı haberlerinde kullanılacak fotoğrafı bile yoktu gazete arşivlerindi.
Yakın çevresine medyatik olmak istemediğini söylüyordu. Kendisinden beklenmedik bir şekilde Sabancı imparatorluğunun sınırlarını yeni satın aldığı şirketlerle genişletti. İyi bir ekip teşkil etti ve işine odaklandı.
Ta ki 24 Haziran 2018’e kadar… O tarihte Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “tek adam” makamına çıkmış ve oyunun kuralları değişmişti.
Sermaye ya hizaya gelecek ya da…
İCAZET ALMAYANLARA HAYAT HAKKI TANINMADI
Artık Saray’dan icazet almadan iş yapılamıyordu. Erdoğan her şirketin tabiî ortağıydı. Kendisi zaten memleketi anonim şirket gibi idare ediyordu.
İpek, Boydak ve Nakipoğlu gibi Saray’a boyun eğmemiş ailelerin bütün mal varlığı hukuk hiçe sayılarak alenen gasp ediliyordu.
Hacı Boydak, Tekin İpek, Cahit Nakipoğlu gibi aile fertleri hapse atılıyordu. Suçları olmasa da ferman Saray’dan gelmişti.
Anadolu sermayesinin en başarılı numuneleri hoyrat bir el tarafından sökülüp atılıyordu.
Bu aileler bir nevi geride kalanları hizaya getirmek namına ibret-i âlem için seçilmiş kurbanlardı.
KORKTU VE SARAY GEMİSİNE ATLADI
Güler Hanım, Boydakların başına gelenler karşısında korktuğunu saklamıyordu: “Onlara bunu yapan bize ne yapmaz!”
Kendince bir karar verdi ve hiç tereddüt etmeden Saray’ın gemisine atladı. Atlamakla iktifa etmedi. “Padişahım çok yaşa!” diye nara atanların en ön safında yerini aldı.
11 Ağustos 2018’de İstanbul Dolmabahçe’de Cumhurbaşkanlığı Çalışma Ofisi’nin önünde çiçeği burnunda Hazine Bakanı Berat Albayrak’a dizdiği methiyeler hâlâ hafızalarda.
BERAT ALBAYRAK İÇİN NELER SÖYLEDİ NELER?
Güler Hanım o gün kameraların önünde kollarını havaya kaldırırak hayli iddialı sözler sarfetmişti.
Şu sözler Güler Sabancı’nın 11 Ağustos’ta Dolmabahçe’de verdiği nutuktan:
“Sayın Bakanımızı (Berat Albayrak) Enerji Bakanlığı’ndan tanırız. Söylediğini yapan bir kişidir. Gerçekleştirmiştir. Başarılı bir Enerji Bakanlığı yapmıştır.
Bugün de bize orta ve uzun vadede yeni dönemin dönüşüm döneminin neler yapılacağının ana hatlarıyla verdi.
İnanıyorum ki önümüzdeki dönemde eylül başında orta vadeli program çıktığında hepimiz daha fazla detaylara hâkim olacağız.
Ancak duyduğumuz orta ve uzun vadeli planın ön hatları bakanımızın geçmişini de bildiğim için yaşadığımız için Enerji Bakanlığı’nda tek tek uygulanacağına ve Türkiye’nin, ülkemizin hak ettiği dönüşümü gerçekleştireceğine olan inancımız tamamdır.”
GÜYA TÜRKİYE KRİZDEN ÇIKACAKTI
Güler Hanım bugün o görüntüleri seyrederken ne hissediyor? bilmiyorum. Amma velâkin Türkiye o günden daha beter bir krize düçar oldu.
Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak her iki ayda bir paket açıklasa da söylediklerine sadece kendisini inandırabildi.
Ne orta vadeli program hedefleri ne de bütçe kaldı. Her şey tarumar. Kriz artık holdinglerin kapısına dayandı.
Güler Hanım son dönemde Albayrak’ın sunum yaptığı toplantılara mazeret beyan ederek icabet etmiyordu. Zira artık kendi krizi ile meşguldü.
Güler Hanım’ın gazetecilerin önünde krize dair tek kelime etmemesine mukabil kendi bünyesinde kriz alarmı verdiğine ve sadece Akbank’tan 1.000’e yakın kişiyi sessiz sedasız işten çıkardığına 26 Nisan’da (http://www.tr724.com/koc-ve-sabancinin-soyleyemedigi-kriz/) dikkat çekmiştim.
DEDE YADİGÂRI TEMSA’YI HARAÇ MEZAT SATTI
Güler Hanım’ın kimselere diyemediği kriz öyle bir safhaya geldi ki 30 Mayıs’ta dedesi Hacı Sabancı’nın yadigârı TEMSA’yı haraç mezat elden çıkardı.
Baba ocağı Adana’da 1968 senesinde temeli atılan TEMSA’da otobüs, midibüs ve hafif kamyon imalatı yapılıyordu.
O tesis bir senedir mali krizle boğuşuyordu. Evvela imalata 6 hafta ara verildi. İşçilerin maaşları İşsizlik Fonu’na yıkıldı. Kredi için bankaların kapısı aşındırıldı. Borçlar dağ gibi yığıldı.
Hiçbir adım netice vermeyince TEMSA, İsviçreli merkezli True Value Capital Partner’s isimli fona 182,7 milyon TL (30 milyon dolar) mukabili satıldı.
6 SENE EVVEL 500 MİLYON DOLARA SATMAMIŞTI
Satış mukavelesine göre 825 milyon TL şirket değeri üzerinden borçlar düşüldükten sonra 375 milyon TL hisse değeri tespit edildi. Sabancı ailesi TEMSA’da kalan hisseler için 182,7 milyon TL alacak.
2013 senesinde aynı TEMSA için 500 milyon dolar (mevcut kur üzerinden 3 milyar TL) teklifi geldiğinde elinin tersi ile iten Güler Hanım 2019’da TEMSA’yı arsa bedelinin bile beşte biri fiyatına yabancılara sattı.
Başka çaresi de yoktu. TEMSA iflas etseydi daha ağır bir bedel ödeyecekti. Güler Hanım TEMSA’nın iflas haberinin tesiri ile yangının diğer şirketlere sıçramasından endişe ediyordu.
TEKNOSA DA FİİLEN BATIK!
Her ne kadar elektronik market zinciri TEKNOSA’nın malî tablolarının TEMSA’dan pek farkı kalmasa da Güler Hanım şimdilik iki batıktan birini sattı, kurtuldu.
Hacı dedesinin, Sakıp amcasının ve babasının hatırası TEMSA’ya sahip çıkamadığı için müteessir olsa da ayakta kalmak için başka çaresi yoktu.
Hazin olduğu kadar da ibret verici: Büyük lokma ye, büyük söz söyleme!
Niçin böyle oldu? Hani Berat Albayrak dediğine yapardı? Hani Türkiye uçuşa geçmişti? Hani hukuk devleti işliyordu?
OySA Güler Hanım…
[Semih Ardıç] 31.5.2019 [TR724]
Sabancı’nın yükselme dönemini anlatan mübalağalı bir ifade olsa da hakikatte o teşbih Çukurovalı sanayi devinin halkın gönlündeki karşılığıydı.
HAKİKİ BİR YERLİYDİ
Bugünkü gibi “yerli ve millî” lafazanlığının icat olunmadığı dönemlerin hakiki yerlilerinden biriydi Sabancı
Sakıp Ağa, 10 Nisan 2004’te vefat ettiğinde geride bankacılıktan otomotive, enerjiden perakendeye kadar pek çok sektörde liderliği ele geçirmiş büyük bir imparatorluk bırakmıştı.
Halefi ise zannedildiği gibi erkek kardeşleri Erol Sabancı ya da Şevket Sabancı olmamıştı.
Sakıp Ağa’nın üç yaş büyük ağabeyi olan ve 1979 yılında 49 yaşındaki iken vefat eden İhsan Sabancı’nın kızı Güler Sabancı dümene geçmişti.
GÜLER SABANCI’NIN İLK ZAMANLARI
Güler Hanım ilk yıllarda siyasetten uzak durdu. O kadar uzak durdu ki Sabancı haberlerinde kullanılacak fotoğrafı bile yoktu gazete arşivlerindi.
Yakın çevresine medyatik olmak istemediğini söylüyordu. Kendisinden beklenmedik bir şekilde Sabancı imparatorluğunun sınırlarını yeni satın aldığı şirketlerle genişletti. İyi bir ekip teşkil etti ve işine odaklandı.
Ta ki 24 Haziran 2018’e kadar… O tarihte Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “tek adam” makamına çıkmış ve oyunun kuralları değişmişti.
Sermaye ya hizaya gelecek ya da…
İCAZET ALMAYANLARA HAYAT HAKKI TANINMADI
Artık Saray’dan icazet almadan iş yapılamıyordu. Erdoğan her şirketin tabiî ortağıydı. Kendisi zaten memleketi anonim şirket gibi idare ediyordu.
İpek, Boydak ve Nakipoğlu gibi Saray’a boyun eğmemiş ailelerin bütün mal varlığı hukuk hiçe sayılarak alenen gasp ediliyordu.
Hacı Boydak, Tekin İpek, Cahit Nakipoğlu gibi aile fertleri hapse atılıyordu. Suçları olmasa da ferman Saray’dan gelmişti.
Anadolu sermayesinin en başarılı numuneleri hoyrat bir el tarafından sökülüp atılıyordu.
Bu aileler bir nevi geride kalanları hizaya getirmek namına ibret-i âlem için seçilmiş kurbanlardı.
KORKTU VE SARAY GEMİSİNE ATLADI
Güler Hanım, Boydakların başına gelenler karşısında korktuğunu saklamıyordu: “Onlara bunu yapan bize ne yapmaz!”
Kendince bir karar verdi ve hiç tereddüt etmeden Saray’ın gemisine atladı. Atlamakla iktifa etmedi. “Padişahım çok yaşa!” diye nara atanların en ön safında yerini aldı.
11 Ağustos 2018’de İstanbul Dolmabahçe’de Cumhurbaşkanlığı Çalışma Ofisi’nin önünde çiçeği burnunda Hazine Bakanı Berat Albayrak’a dizdiği methiyeler hâlâ hafızalarda.
BERAT ALBAYRAK İÇİN NELER SÖYLEDİ NELER?
Güler Hanım o gün kameraların önünde kollarını havaya kaldırırak hayli iddialı sözler sarfetmişti.
Şu sözler Güler Sabancı’nın 11 Ağustos’ta Dolmabahçe’de verdiği nutuktan:
“Sayın Bakanımızı (Berat Albayrak) Enerji Bakanlığı’ndan tanırız. Söylediğini yapan bir kişidir. Gerçekleştirmiştir. Başarılı bir Enerji Bakanlığı yapmıştır.
Bugün de bize orta ve uzun vadede yeni dönemin dönüşüm döneminin neler yapılacağının ana hatlarıyla verdi.
İnanıyorum ki önümüzdeki dönemde eylül başında orta vadeli program çıktığında hepimiz daha fazla detaylara hâkim olacağız.
Ancak duyduğumuz orta ve uzun vadeli planın ön hatları bakanımızın geçmişini de bildiğim için yaşadığımız için Enerji Bakanlığı’nda tek tek uygulanacağına ve Türkiye’nin, ülkemizin hak ettiği dönüşümü gerçekleştireceğine olan inancımız tamamdır.”
GÜYA TÜRKİYE KRİZDEN ÇIKACAKTI
Güler Hanım bugün o görüntüleri seyrederken ne hissediyor? bilmiyorum. Amma velâkin Türkiye o günden daha beter bir krize düçar oldu.
Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak her iki ayda bir paket açıklasa da söylediklerine sadece kendisini inandırabildi.
Ne orta vadeli program hedefleri ne de bütçe kaldı. Her şey tarumar. Kriz artık holdinglerin kapısına dayandı.
Güler Hanım son dönemde Albayrak’ın sunum yaptığı toplantılara mazeret beyan ederek icabet etmiyordu. Zira artık kendi krizi ile meşguldü.
Güler Hanım’ın gazetecilerin önünde krize dair tek kelime etmemesine mukabil kendi bünyesinde kriz alarmı verdiğine ve sadece Akbank’tan 1.000’e yakın kişiyi sessiz sedasız işten çıkardığına 26 Nisan’da (http://www.tr724.com/koc-ve-sabancinin-soyleyemedigi-kriz/) dikkat çekmiştim.
DEDE YADİGÂRI TEMSA’YI HARAÇ MEZAT SATTI
Güler Hanım’ın kimselere diyemediği kriz öyle bir safhaya geldi ki 30 Mayıs’ta dedesi Hacı Sabancı’nın yadigârı TEMSA’yı haraç mezat elden çıkardı.
Baba ocağı Adana’da 1968 senesinde temeli atılan TEMSA’da otobüs, midibüs ve hafif kamyon imalatı yapılıyordu.
O tesis bir senedir mali krizle boğuşuyordu. Evvela imalata 6 hafta ara verildi. İşçilerin maaşları İşsizlik Fonu’na yıkıldı. Kredi için bankaların kapısı aşındırıldı. Borçlar dağ gibi yığıldı.
Hiçbir adım netice vermeyince TEMSA, İsviçreli merkezli True Value Capital Partner’s isimli fona 182,7 milyon TL (30 milyon dolar) mukabili satıldı.
6 SENE EVVEL 500 MİLYON DOLARA SATMAMIŞTI
Satış mukavelesine göre 825 milyon TL şirket değeri üzerinden borçlar düşüldükten sonra 375 milyon TL hisse değeri tespit edildi. Sabancı ailesi TEMSA’da kalan hisseler için 182,7 milyon TL alacak.
2013 senesinde aynı TEMSA için 500 milyon dolar (mevcut kur üzerinden 3 milyar TL) teklifi geldiğinde elinin tersi ile iten Güler Hanım 2019’da TEMSA’yı arsa bedelinin bile beşte biri fiyatına yabancılara sattı.
Başka çaresi de yoktu. TEMSA iflas etseydi daha ağır bir bedel ödeyecekti. Güler Hanım TEMSA’nın iflas haberinin tesiri ile yangının diğer şirketlere sıçramasından endişe ediyordu.
TEKNOSA DA FİİLEN BATIK!
Her ne kadar elektronik market zinciri TEKNOSA’nın malî tablolarının TEMSA’dan pek farkı kalmasa da Güler Hanım şimdilik iki batıktan birini sattı, kurtuldu.
Hacı dedesinin, Sakıp amcasının ve babasının hatırası TEMSA’ya sahip çıkamadığı için müteessir olsa da ayakta kalmak için başka çaresi yoktu.
Hazin olduğu kadar da ibret verici: Büyük lokma ye, büyük söz söyleme!
Niçin böyle oldu? Hani Berat Albayrak dediğine yapardı? Hani Türkiye uçuşa geçmişti? Hani hukuk devleti işliyordu?
OySA Güler Hanım…
[Semih Ardıç] 31.5.2019 [TR724]
Kadir Gecesi: 83 yıla bedel bir gece! [Cemil Tokpınar]
Üç Aylar içindeki mübarek gecelerin sonuncusu olan Kadir Gecesinin Allah katındaki yeri bambaşkadır. Rabbimiz bunun için özel bir sure indirerek “bin aydan daha hayırlı” olduğunu belirtmiştir.
Kadir Gecesi, bin aydan hayırlı olduğuna göre, içinde Kadir gecesi olmayan 83 yıl 4 aydan daha değerlidir. Bin ayda otuz bin gece olduğuna göre, bir gece otuz bin geceden daha hayırlıdır.
Bu gecenin faziletiyle ilgili şu hadisler, paha biçilmez müjdelerle doludur:
“Allah, Kadir gecesini ümmetime hediye etmiş, ondan önce hiçbir ümmete vermemiştir.” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr: 2/269)
“Her kim Kadir Gecesini, sevabını Allah’tan umarak ihlâslı bir şekilde ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.” (Buhârî, Kadr: 1; Müslim, Müsâfirîn: 175)
“Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesinde namaz kılarsa, geçmiş günahları affedilir.” (Buhârî, Sıyam: 71)
“Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, o geceden nasibini almıştır.” (İ. Canan, Kütüb-i Sitte, 3/289)
İnsana verilen en büyük nimet mağfirettir, af ve bağışlanmadır. İşte Kadir Gecesinin ibadetle değerlendirilmesi bu muhteşem nimete vesile olmaktadır.
Kadir Gecesi gizlidir
Kadir Gecesi Ramazan içinde gizlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) son on gecede, bilhassa tekli gecelerde aranmasını tavsiye etmiştir. Fakat asırlardır Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi olarak kabul edilmiş ve öyle ihya edilmiştir. Mümkün mertebe bütün Ramazan’ı ihya etmek, bilhassa son on güne özel bir önem vermek, 27. Geceyi ise daha fazla önemsemek güzel olur.
Bediüzzaman Hazretleri talebelerine yazdığı bir mektupta şöyle bir temennide bulunur:
“Yarın gece Leyle-i Kadir olmak ihtimali çok kuvvetli olmasından bir kısım müçtehidler o geceye Leyle-i Kadr’i tahsis etmişler. Hakikî olmasa da, madem ümmet o geceye o nazarla bakıyor, inşallah hakikî hükmünde kabule mazhar olur.” (Şualar, 14. Şua)
Kadir Gecesinin gizli olmasında birçok hikmet vardır. Gizli olması her geceyi değerlendirmeye yönelik bir teşviktir ki, bunu ancak maneviyat sultanları ve salih kimseler başarabilmektedir. Son on güne dikkat çekilmesi, son on günde i’tikaf yapmak ve hatimli teheccütler kılmak gibi muhteşem ibadetlere vesile olmaktadır. Ramazan’ın 27. Gecesine odaklanmak ise, sabaha kadar ibadete yoğunlaşan yüz milyonlarca müminin Cenab-ı Hakkın huzurunda resmigeçit yapmasını sağlamaktadır.
Kadir Gecesinde her ibadete 30 bin kat sevap verilir
Kadir Gecesinde Rabbimizin rahmet ve mağfireti coşmakta, mümin kullarını Cehennemden azat edip Cennete sokmak için fırsatlar sunmaktadır. Bilindiği gibi, toprağa ekilen bir tohum bazen bire yüz, belki bazen bin katı ürün verir. Acaba bire yüz bin, hatta milyon kat ürün veren kaliteli bir tohum geliştirilse, bütün çiftçiler onu elde etmek için çırpınmaz mı? İşte Kadir Gecesi bir ibadete otuz bin kat sevap verilen müstesna bir zaman dilimidir.
Bir başka ifadeyle mübarek gün ve geceler, bazı öğretmenlerin yaptığı “kurtarma sınavı”na benzemektedir. Nasıl ki, öğrencilerini çok seven ve hiç kimsenin sınıfta kalmasını istemeyen şefkatli bir öğretmen, öğrencilerine yeni bir fırsat tanır, belirlediği bir tarihte kurtarma sınavı yapacağını duyurur, çok kolay sorular hazırlayarak sınıfı geçmelerini sağlar. Şefkat ve merhameti sonsuz Cenab-ı Hak da, kullarını Cehenneme atmayı asla istemediği için mübarek gecelerde kat kat sevaplar vererek onlara Cennete girme imkânları vermektedir.
Bir markette “bir ürün alana iki ürün bedava” diye bir kampanya olsa, bütün insanlar oraya akın eder. Üstelik stoklarla sınırlıdır. Rabbimizin sonsuz rahmeti ve ikramı ise, bir alana iki değil, 30 bin hediye vermektedir.
Bir gecede 83 yıl ibadet sevabı kazanma müjdesini alsanız, o geceyi değerlendirmek için uyku, hastalık, yorgunluk, seyahat, misafirlik, yoğun iş gibi aklınıza ne kadar engel gelirse gelsin aşıp geçmez misiniz?
Eğer o geceyi gaflet içinde geçiriyor veya baştan savma değerlendiriyorsak, bilelim ki, ayağımıza kadar gelen fırsatı kullanmıyor, bize uzatılan af ve inayet elini tutmuyor, itiyoruz.
Türkiye dünya kupası maçında final oynayacak olsa, neredeyse bütün Türkiye o geceyi uyanık geçirip maçı izlemez mi? Eğer galip gelse günlerce kutlamalar sürmez mi? Peki Kadir Gecesi kazanacağımız sevapların, ahiretimize hiçbir faydası olmayan bir maç kadar değeri yok mu?
Evladınız yoğun bakımda ise, çekilip uyuyabilir misiniz? Asla! Ne kadar uykusuz, yorgun ve hasta bile olsanız hizmetine koşmaktan ve dua etmekten başka bir şey yapabilir misiniz?
Peki ya siz, eşiniz veya çocuğunuz yoğun bakımda değil de, cehennemlikler listesinde ise? Kurtulmaları için dua ve ibadetiniz gerekiyorsa, gaflet içinde uyuyabilir misiniz?
Örnek bir ihya programı
Mübarek gecelerde mümkün mertebe akşamdan sabah namazına kadar ibadet etmek güzel olur. Yalnız başına yapılan ihya gayreti esnasında nefis ve şeytan uykuya, yeme içmeye, telefon, televizyon gibi araçlarla oyalanmaya teşvik edebilir. Bu yüzden en güzeli, bir camide veya sohbet meclisinde dostlarla birlikte ihya etmektir. Böylece hem insanlar birbirini teşvik etmiş olur, hem de birbirinin duasına ortak olurlar.
Biliyorsunuz, 19 Nisan 2019’da yayınlanan yazım, “Berat Kandili: Sabaha kadar aşk ve şevkle ibadet gecesi” başlığını taşıyordu. Yazıda gecenin önemini işledikten sonra örnek bir programdan bahsetmiş ve ihya programını ayrıntılarıyla yazmıştık.
O programın nasıl geçtiğini merak ettiğinizi tahmin ediyorum. Programı yapan kardeşlerimiz bizi de davet ettiler. Aslında olup biteni hemen paylaşmak için sabırsızlanıyordum. Fakat Kadir Gecesi öncesi paylaşayım ki bilgilerin tazeliğiyle modellemek mümkün olsun diye düşündüm.
Programı düzenleyenler bir ay önce istişare yapıp her şeyi bütün ayrıntılarıyla planlayıp vazife paylaşımı yapmışlar. Hamdolsun gece kısa olmasına rağmen planlanan ibadetler büyük ölçüde yerine getirildi. Ben size kısaca özetleyeyim.
Program saat 19.00’da Yasin okunarak başladı. Berat Gecesinin ehemmiyetiyle ilgili bir sohbet yapıldı. Akşam ezanıyla birlikte muavenet için hazırlanan yiyeceklerle iftara geçildi.
Gecede yaklaşık altı hocamız vazife yaptı. Akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve uzun tesbihatla kılındı. Tıpkı programda belirtildiği gibi, teheccüt, tesbih ve hacet namazları da cemaatle kılındı ve toplu dualar edildi, Cevşen ve Tevhidname’den bir bölüm okundu. Gece uzun olsaydı daha başka evradlar da okunacaktı, ancak saat 04.00’da sahur ikramına geçildi.
Hanımlar için ayrı bölüm hazırlanan geceye ailece katılım oldu. Yaklaşık 250 kardeşimizin iştirak ettiği programda ibadet sevinci, huşu ve huzur, gözyaşı ve duygu seli mükemmeldi. Bazı kardeşlerimizin kimi maneviyat büyüklerinin meclisi şereflendirdiğini yakazaten müşahede etmeleri ise ayrı bir müjde ve güzellikti. Sabah namazı ve uzun tesbihattan sonra büyük bir memnuniyetle kucaklaşan insanlar, yüzlerindeki tebessüm ve güzel dualarla ayrılıyorlardı.
Katılanların izlenimlerini kısaca paylaşmak istiyorum:
Bu akşam Kadir, yakında Zilhicce var!
Hamdolsun Rabbimize, nice manevî kazanımlar ve müjdeler bulunduran faziletli günler ve geceler ihsan etmiş bize. Üç Aylar’daki mübarek geceleri, Zilhicce’nin ilk 10 gününü ve bilhassa arefe gününü, Cuma gecelerini, hatta fırsat buldukça haftada veya ayda bir manevî gece belirleyerek o kutlu zaman dilimlerini dolu dolu ihya etmemiz gerekir. Böylece hem kendimize ve bütün müminlere makbul dualar etmiş, hem de ibadet ve ihya kültürünü çocuklarımıza ve gelecek nesillere aktarmış oluruz.
Evet, şimdi sırada Kadir Gecesi var. Haydi Bismillah. Katıldığınız yerlerdeki ihya uygulamasından modellenecek güzel örnekleri bizimle paylaşabilirsiniz. Ta ki birbirimize duyuralım ve güzellikler çoğalsın.
[Cemil Tokpınar] 31.5.2019 [TR724]
Kadir Gecesi, bin aydan hayırlı olduğuna göre, içinde Kadir gecesi olmayan 83 yıl 4 aydan daha değerlidir. Bin ayda otuz bin gece olduğuna göre, bir gece otuz bin geceden daha hayırlıdır.
Bu gecenin faziletiyle ilgili şu hadisler, paha biçilmez müjdelerle doludur:
“Allah, Kadir gecesini ümmetime hediye etmiş, ondan önce hiçbir ümmete vermemiştir.” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr: 2/269)
“Her kim Kadir Gecesini, sevabını Allah’tan umarak ihlâslı bir şekilde ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.” (Buhârî, Kadr: 1; Müslim, Müsâfirîn: 175)
“Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesinde namaz kılarsa, geçmiş günahları affedilir.” (Buhârî, Sıyam: 71)
“Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, o geceden nasibini almıştır.” (İ. Canan, Kütüb-i Sitte, 3/289)
İnsana verilen en büyük nimet mağfirettir, af ve bağışlanmadır. İşte Kadir Gecesinin ibadetle değerlendirilmesi bu muhteşem nimete vesile olmaktadır.
Kadir Gecesi gizlidir
Kadir Gecesi Ramazan içinde gizlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) son on gecede, bilhassa tekli gecelerde aranmasını tavsiye etmiştir. Fakat asırlardır Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi olarak kabul edilmiş ve öyle ihya edilmiştir. Mümkün mertebe bütün Ramazan’ı ihya etmek, bilhassa son on güne özel bir önem vermek, 27. Geceyi ise daha fazla önemsemek güzel olur.
Bediüzzaman Hazretleri talebelerine yazdığı bir mektupta şöyle bir temennide bulunur:
“Yarın gece Leyle-i Kadir olmak ihtimali çok kuvvetli olmasından bir kısım müçtehidler o geceye Leyle-i Kadr’i tahsis etmişler. Hakikî olmasa da, madem ümmet o geceye o nazarla bakıyor, inşallah hakikî hükmünde kabule mazhar olur.” (Şualar, 14. Şua)
Kadir Gecesinin gizli olmasında birçok hikmet vardır. Gizli olması her geceyi değerlendirmeye yönelik bir teşviktir ki, bunu ancak maneviyat sultanları ve salih kimseler başarabilmektedir. Son on güne dikkat çekilmesi, son on günde i’tikaf yapmak ve hatimli teheccütler kılmak gibi muhteşem ibadetlere vesile olmaktadır. Ramazan’ın 27. Gecesine odaklanmak ise, sabaha kadar ibadete yoğunlaşan yüz milyonlarca müminin Cenab-ı Hakkın huzurunda resmigeçit yapmasını sağlamaktadır.
Kadir Gecesinde her ibadete 30 bin kat sevap verilir
Kadir Gecesinde Rabbimizin rahmet ve mağfireti coşmakta, mümin kullarını Cehennemden azat edip Cennete sokmak için fırsatlar sunmaktadır. Bilindiği gibi, toprağa ekilen bir tohum bazen bire yüz, belki bazen bin katı ürün verir. Acaba bire yüz bin, hatta milyon kat ürün veren kaliteli bir tohum geliştirilse, bütün çiftçiler onu elde etmek için çırpınmaz mı? İşte Kadir Gecesi bir ibadete otuz bin kat sevap verilen müstesna bir zaman dilimidir.
Bir başka ifadeyle mübarek gün ve geceler, bazı öğretmenlerin yaptığı “kurtarma sınavı”na benzemektedir. Nasıl ki, öğrencilerini çok seven ve hiç kimsenin sınıfta kalmasını istemeyen şefkatli bir öğretmen, öğrencilerine yeni bir fırsat tanır, belirlediği bir tarihte kurtarma sınavı yapacağını duyurur, çok kolay sorular hazırlayarak sınıfı geçmelerini sağlar. Şefkat ve merhameti sonsuz Cenab-ı Hak da, kullarını Cehenneme atmayı asla istemediği için mübarek gecelerde kat kat sevaplar vererek onlara Cennete girme imkânları vermektedir.
Bir markette “bir ürün alana iki ürün bedava” diye bir kampanya olsa, bütün insanlar oraya akın eder. Üstelik stoklarla sınırlıdır. Rabbimizin sonsuz rahmeti ve ikramı ise, bir alana iki değil, 30 bin hediye vermektedir.
Bir gecede 83 yıl ibadet sevabı kazanma müjdesini alsanız, o geceyi değerlendirmek için uyku, hastalık, yorgunluk, seyahat, misafirlik, yoğun iş gibi aklınıza ne kadar engel gelirse gelsin aşıp geçmez misiniz?
Eğer o geceyi gaflet içinde geçiriyor veya baştan savma değerlendiriyorsak, bilelim ki, ayağımıza kadar gelen fırsatı kullanmıyor, bize uzatılan af ve inayet elini tutmuyor, itiyoruz.
Türkiye dünya kupası maçında final oynayacak olsa, neredeyse bütün Türkiye o geceyi uyanık geçirip maçı izlemez mi? Eğer galip gelse günlerce kutlamalar sürmez mi? Peki Kadir Gecesi kazanacağımız sevapların, ahiretimize hiçbir faydası olmayan bir maç kadar değeri yok mu?
Evladınız yoğun bakımda ise, çekilip uyuyabilir misiniz? Asla! Ne kadar uykusuz, yorgun ve hasta bile olsanız hizmetine koşmaktan ve dua etmekten başka bir şey yapabilir misiniz?
Peki ya siz, eşiniz veya çocuğunuz yoğun bakımda değil de, cehennemlikler listesinde ise? Kurtulmaları için dua ve ibadetiniz gerekiyorsa, gaflet içinde uyuyabilir misiniz?
Örnek bir ihya programı
Mübarek gecelerde mümkün mertebe akşamdan sabah namazına kadar ibadet etmek güzel olur. Yalnız başına yapılan ihya gayreti esnasında nefis ve şeytan uykuya, yeme içmeye, telefon, televizyon gibi araçlarla oyalanmaya teşvik edebilir. Bu yüzden en güzeli, bir camide veya sohbet meclisinde dostlarla birlikte ihya etmektir. Böylece hem insanlar birbirini teşvik etmiş olur, hem de birbirinin duasına ortak olurlar.
Biliyorsunuz, 19 Nisan 2019’da yayınlanan yazım, “Berat Kandili: Sabaha kadar aşk ve şevkle ibadet gecesi” başlığını taşıyordu. Yazıda gecenin önemini işledikten sonra örnek bir programdan bahsetmiş ve ihya programını ayrıntılarıyla yazmıştık.
O programın nasıl geçtiğini merak ettiğinizi tahmin ediyorum. Programı yapan kardeşlerimiz bizi de davet ettiler. Aslında olup biteni hemen paylaşmak için sabırsızlanıyordum. Fakat Kadir Gecesi öncesi paylaşayım ki bilgilerin tazeliğiyle modellemek mümkün olsun diye düşündüm.
Programı düzenleyenler bir ay önce istişare yapıp her şeyi bütün ayrıntılarıyla planlayıp vazife paylaşımı yapmışlar. Hamdolsun gece kısa olmasına rağmen planlanan ibadetler büyük ölçüde yerine getirildi. Ben size kısaca özetleyeyim.
Program saat 19.00’da Yasin okunarak başladı. Berat Gecesinin ehemmiyetiyle ilgili bir sohbet yapıldı. Akşam ezanıyla birlikte muavenet için hazırlanan yiyeceklerle iftara geçildi.
Gecede yaklaşık altı hocamız vazife yaptı. Akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve uzun tesbihatla kılındı. Tıpkı programda belirtildiği gibi, teheccüt, tesbih ve hacet namazları da cemaatle kılındı ve toplu dualar edildi, Cevşen ve Tevhidname’den bir bölüm okundu. Gece uzun olsaydı daha başka evradlar da okunacaktı, ancak saat 04.00’da sahur ikramına geçildi.
Hanımlar için ayrı bölüm hazırlanan geceye ailece katılım oldu. Yaklaşık 250 kardeşimizin iştirak ettiği programda ibadet sevinci, huşu ve huzur, gözyaşı ve duygu seli mükemmeldi. Bazı kardeşlerimizin kimi maneviyat büyüklerinin meclisi şereflendirdiğini yakazaten müşahede etmeleri ise ayrı bir müjde ve güzellikti. Sabah namazı ve uzun tesbihattan sonra büyük bir memnuniyetle kucaklaşan insanlar, yüzlerindeki tebessüm ve güzel dualarla ayrılıyorlardı.
Katılanların izlenimlerini kısaca paylaşmak istiyorum:
- Gece çok güzeldi, dolu dolu geçti.
- Programa emeği geçen ağabey ve ablalara teşekkür ederim. Müsait olmadığı için gelemeyenler ve sabaha kadar kalamayanlar çok şey kaçırdı.
- Çok özlemişiz böyle programları. Kendimi kampta hissettim. Bir de değerli ağabeylerimizin olması ayrıca çok güzeldi. İkramlar harikaydı. Sabah ayrılırken güneş doğuyordu. Kendimi Meriç’ten geçtikten sonraki halim gibi hissettim. Böyle korkularımdan arınmış, alabildiğine özgür.
- Uzun zamandır bu kadar güzel ve dolu bir program yapmamıştık. Artarak devam etmesini istiyoruz. İnsan bu süreçte gördükleri karşısında bazen umutsuzluğa kapılabiliyor. Ama böyle programlar yeniden dirilişin emareleri gibi. Bizim için de aşk ve şevk oldu. Kardeşlerimizle bir arada olunca kuvve-i maneviyeyi bir daha hissettim.
- Program çok güzeldi. Bizim için böyle programlar hayal gibi bir şeydi. Özlediğimiz ama ifade edemediğimiz anlardır.
- Çok güzel ve dolu dolu bir geceydi. Uzun zaman olmuştu böyle programlar yapmayalı. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum.
- Çok güzeldi, çok ağladık. Meğer sırrını programdan sonra anladık.
Bu akşam Kadir, yakında Zilhicce var!
Hamdolsun Rabbimize, nice manevî kazanımlar ve müjdeler bulunduran faziletli günler ve geceler ihsan etmiş bize. Üç Aylar’daki mübarek geceleri, Zilhicce’nin ilk 10 gününü ve bilhassa arefe gününü, Cuma gecelerini, hatta fırsat buldukça haftada veya ayda bir manevî gece belirleyerek o kutlu zaman dilimlerini dolu dolu ihya etmemiz gerekir. Böylece hem kendimize ve bütün müminlere makbul dualar etmiş, hem de ibadet ve ihya kültürünü çocuklarımıza ve gelecek nesillere aktarmış oluruz.
Evet, şimdi sırada Kadir Gecesi var. Haydi Bismillah. Katıldığınız yerlerdeki ihya uygulamasından modellenecek güzel örnekleri bizimle paylaşabilirsiniz. Ta ki birbirimize duyuralım ve güzellikler çoğalsın.
[Cemil Tokpınar] 31.5.2019 [TR724]
Yardım çağrılarına sen ses veriyor musun? [Av. Nurullah Albayrak]
15 Temmuz’dan itibaren, aralarında 103 bin 517 kadın 2 bin 60 çocuğun olduğu 500 bin 650 kişi hakkında soruşturma açıldı, 100 bine yakın insan tutuklandı, halen 30 bin 679 kişi de cezaevlerinde.
Bu süreçte emniyet ve cezaevi aşamasında 72 kişi şüpheli şekilde vefat etti. 982 şirkete kayyım atandı, 127 bin 396 kişi KHK ile ihraç edildi, 50 bine yakın kişi çalıştıkları kurum kapatıldığı için işsiz kaldı. 50’den fazla hamile kadın gözaltına alındı veya tutuklandı. Halen cezaevlerinde 35 hamile kadın var. Ayrıca, 543’ü 0-3 yaş arasında olmak üzere 743 çocuk anneleriyle birlikte ceza çekmekte. Herkesin gözü önünde 10’larca insana ağır işkenceler yapılıyor, binlerce insan da işkenceye maruz bırakıldı. 6 kişi son 3 ay içerisinde olmak üzere 23 kişi Türkiye’de kaçırıldı, 19 ayrı ülkeden 60’ın üzerinde insan da yasadışı olarak bulundukları ülkeden kaçırılarak Türkiye’ye cezaevine götürüldü. Bunların dışında binlerce aile evlerinden yurtlarından sürgün edildi.
Rakamlarla anlatmaya çalıştığım bu olayların arkasında binlerce farklı hikâye var. Yaşanan mağduriyet o kadar fazla ki mağduriyetlerin sadece rakamdan ibaret olarak algılanması tehlikesiyle karşı karşıyayız. Mağduriyetin arkasında ki hikâyeyi, yaşanan gerçekleri ya göremiyor ya da görmek istemiyoruz. Cezaevinde doğum yapmak zorunda kalan 25 yaşında hayatının başında bir kadının, dışarıda çırpınan eşinin yaşadığını ya anlamıyor ya da anlamakta zorlanıyoruz. Anne babası tutuklu olduğu için perişan olan 100’lerce çocuğun neler yaşadığını artık hissedemiyoruz. Kaçırılan insanların eşlerinin çırpınışlarını fark edemiyoruz…
Şüphesiz hepimiz yaşanan mağduriyetten az ya da çok etkilendik. Halen yaşanan travmanın komplikasyonlarıyla mücadele ettiğimiz de bir gerçek.
Yaşanan bu trajediyi bir trafik kazası olarak değerlendirecek olursak, tüm mağdurlar aynı aracın içerisindeyken bulunduğumuz araç kaza yaptı ve araçtaki herkes bir tarafa savruldu. Kazazedelerin kimi aracın altında sıkıştı kaldı, kimisi uzağa savrularak bir yerleri kırıldı. Yapılması gereken, kazadan az yara alarak kurtulmuş olanların diğer kazazedelere yardım için harekete geçmeleri ve daha fazla kişiye yardım etmek için koşturmaları olmasıdır. Trafik kazasında yardım yapma sorumluluğu cezai zorunluluk olduğu gibi mağduriyet yaşamış herkesin diğer mağdurlara yardım etme sorumluluğu da hem vicdani hem insani hem ahlaki hem de kardeşliğin gereğidir.
Mağdurlara yardımcı olmak mağduriyetleri sonlandırmak için herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Farkındalık oluşturarak, ilgili tüm kişi ve kurumların duyarlılığını sağlayarak mağduriyeti durdurabilir miyiz diye çabalıyor. Kimsenin kimseye hesap sormaya hakkı elbette yok, ancak mağduriyet ortak paydasında buluşan insanların tavsiye mahiyetinde birbirlerine değerlendirmede bulunması da mazur görülmelidir.
Bu kapsamda, son günlerde yaşanan onlarca ayrı mağduriyet içerisinde iki mağduriyetten yola çıkılarak herkesi duyarlılık testi yapmaya davet ediyorum.
Birincisi, sosyal medyada eşinin cezaevinde doğum yapmak üzere olduğu feryadıyla yardım çağrısında bulunan genç bir eşin çağrısı. Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından da kamuoyuna duyurulan bu mağduriyetle ilgili herkesten yardım talebinde bulunuldu. Mağdur 25 yaşlarında bir kadın. Hayatının henüz başında, gözaltına alınmadan kısa bir süre önce evlenmiş ve bebeğini cezaevinde doğurma riskiyle karşı karşıya. Eşinin çırpınması, feryatları arasında ne yazık ki bu kadıncağız cezaevi şartlarında doğum yaptı ve şu an 1 haftalık bebeği ile 30 kişinin kaldığı bir koğuşta, haftada 3 gün 2 saat sıcak su imkânı olan, bebek için zaruri ihtiyaçların karşılanamadığı bir cezaevinde yaşamaya çalışıyor.
Bu mağduriyetin sonlandırılması için çeşitli kampanyalar yapıldı. Hukukçular tarafından da yaşanan hukuksuzlukların anlatıldığı, hamile ve yeni doğum yapmış kadınların tutuklanmasına son verilmesi için bir imza kampanyası başlatıldı. Basit bir faaliyet gibi düşünülen imza kampanyası uluslararası insan hakları kuruluşlarının acil olaylarda sıkça kullandıkları bir yöntem. Bu tür kampanyalarla hem yaşanan süreç hakkında herkesin bilgi sahibi olması hem karar vericilere kampanya sonucunda durum bildirilerek tepki gösterilmeye çalışılmaktadır.
Bu kadının kim olduğu, siyasi düşüncesi ve inancının ne olduğu önemli olmaksızın genç bir anne cezaevi şartlarında doğum yapmasın ve bebek dünyaya gözlerini cezaevinde açmasın çağrısıyla başlatılan kampanyaya imza atan sayısı 3.100 civarında. Aynı sayfada geyikler için yapılan çağrıya verilen imza sayısının 12.000’e ulaştığını görüyorsunuz. Sadece 3 dakikada gerçekleştirilebilecek, isim bilgilerinin gizli tutulabildiği ya da farklı bir isim kullanılabildiği bir çağrı için verilen desteğin bu derece düşük olması, mağduriyetlere karşı duyarlı olma seviyemizin çok düşük olduğunu ne yazık ki gösteriyor. http://chng.it/SFnGnXcTbG
İkinci olay, Ankara’nın merkezinde emniyet müdürlüğü binasında eski diplomatlara, okunduğunda dehşete düşüren işkence yapıldığı haberleri. Ankara Barosu tarafından insanı sarsan derecede ağır işkence olayı raporlaştırarak kamuoyuna da duyuruldu. Bu şekilde bir hadise olduğunda, sorumluluk hisseden, kendisini de mağdur olarak tanımlayan herkes bana ne düşer, bu konuda ne yapabilirim diye düşünerek aksiyona geçmesi gerekirken, ne yazık ki herkesi ayağa kaldırması gereken bu olay bizi bile yerimizden kaldıramadı. Emniyette işkence altında kalan insanlar o şartlarda uğradıkları işkenceyi avukatlara anlattılar ve halen o işkence merkezinde çaresizce beklemeye devam ediyorlar.
http://www.ankarabarosu.org.tr/HaberDuyuru.aspx?BASIN_ACIKLAMASI&=3099
Bu olaylara verdiğimiz tepki bizim olaylara karşı duyarlılık seviyemizin ne olduğunu göstermektedir. Suriye’de, Yemen’de, Çin’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir mağduriyet gördüğümüzde ya da duyduğumuzda verdiğimiz tepki neyse şu an Türkiye’de bizimle aynı nedenlerle mağduriyet yaşamış, arkadaşımız, kardeşimiz, akrabamız, can yoldaşımız, çalışma arkadaşımız, komşumuz, ev arkadaşımız ya da bir yakınımızın yaşadığı mağduriyeti gördüğümüzde ya da duyduğumuzda verdiğimiz tepki aynı seviyeye geldiyse mağduriyetlere karşı duyarlılığımızı yitirdiğimizi söyleyebiliriz.
Bu iki olay sonucunda kendimizi tekrar kontrol etmemiz ve insani, ahlaki, vicdani bir sorumluluk olarak yardım çağrılarına ses vermeliyiz…
[Av. Nurullah Albayrak] 31.5.2019 [TR724]
Bu süreçte emniyet ve cezaevi aşamasında 72 kişi şüpheli şekilde vefat etti. 982 şirkete kayyım atandı, 127 bin 396 kişi KHK ile ihraç edildi, 50 bine yakın kişi çalıştıkları kurum kapatıldığı için işsiz kaldı. 50’den fazla hamile kadın gözaltına alındı veya tutuklandı. Halen cezaevlerinde 35 hamile kadın var. Ayrıca, 543’ü 0-3 yaş arasında olmak üzere 743 çocuk anneleriyle birlikte ceza çekmekte. Herkesin gözü önünde 10’larca insana ağır işkenceler yapılıyor, binlerce insan da işkenceye maruz bırakıldı. 6 kişi son 3 ay içerisinde olmak üzere 23 kişi Türkiye’de kaçırıldı, 19 ayrı ülkeden 60’ın üzerinde insan da yasadışı olarak bulundukları ülkeden kaçırılarak Türkiye’ye cezaevine götürüldü. Bunların dışında binlerce aile evlerinden yurtlarından sürgün edildi.
Rakamlarla anlatmaya çalıştığım bu olayların arkasında binlerce farklı hikâye var. Yaşanan mağduriyet o kadar fazla ki mağduriyetlerin sadece rakamdan ibaret olarak algılanması tehlikesiyle karşı karşıyayız. Mağduriyetin arkasında ki hikâyeyi, yaşanan gerçekleri ya göremiyor ya da görmek istemiyoruz. Cezaevinde doğum yapmak zorunda kalan 25 yaşında hayatının başında bir kadının, dışarıda çırpınan eşinin yaşadığını ya anlamıyor ya da anlamakta zorlanıyoruz. Anne babası tutuklu olduğu için perişan olan 100’lerce çocuğun neler yaşadığını artık hissedemiyoruz. Kaçırılan insanların eşlerinin çırpınışlarını fark edemiyoruz…
Şüphesiz hepimiz yaşanan mağduriyetten az ya da çok etkilendik. Halen yaşanan travmanın komplikasyonlarıyla mücadele ettiğimiz de bir gerçek.
Yaşanan bu trajediyi bir trafik kazası olarak değerlendirecek olursak, tüm mağdurlar aynı aracın içerisindeyken bulunduğumuz araç kaza yaptı ve araçtaki herkes bir tarafa savruldu. Kazazedelerin kimi aracın altında sıkıştı kaldı, kimisi uzağa savrularak bir yerleri kırıldı. Yapılması gereken, kazadan az yara alarak kurtulmuş olanların diğer kazazedelere yardım için harekete geçmeleri ve daha fazla kişiye yardım etmek için koşturmaları olmasıdır. Trafik kazasında yardım yapma sorumluluğu cezai zorunluluk olduğu gibi mağduriyet yaşamış herkesin diğer mağdurlara yardım etme sorumluluğu da hem vicdani hem insani hem ahlaki hem de kardeşliğin gereğidir.
Mağdurlara yardımcı olmak mağduriyetleri sonlandırmak için herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Farkındalık oluşturarak, ilgili tüm kişi ve kurumların duyarlılığını sağlayarak mağduriyeti durdurabilir miyiz diye çabalıyor. Kimsenin kimseye hesap sormaya hakkı elbette yok, ancak mağduriyet ortak paydasında buluşan insanların tavsiye mahiyetinde birbirlerine değerlendirmede bulunması da mazur görülmelidir.
Bu kapsamda, son günlerde yaşanan onlarca ayrı mağduriyet içerisinde iki mağduriyetten yola çıkılarak herkesi duyarlılık testi yapmaya davet ediyorum.
Birincisi, sosyal medyada eşinin cezaevinde doğum yapmak üzere olduğu feryadıyla yardım çağrısında bulunan genç bir eşin çağrısı. Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından da kamuoyuna duyurulan bu mağduriyetle ilgili herkesten yardım talebinde bulunuldu. Mağdur 25 yaşlarında bir kadın. Hayatının henüz başında, gözaltına alınmadan kısa bir süre önce evlenmiş ve bebeğini cezaevinde doğurma riskiyle karşı karşıya. Eşinin çırpınması, feryatları arasında ne yazık ki bu kadıncağız cezaevi şartlarında doğum yaptı ve şu an 1 haftalık bebeği ile 30 kişinin kaldığı bir koğuşta, haftada 3 gün 2 saat sıcak su imkânı olan, bebek için zaruri ihtiyaçların karşılanamadığı bir cezaevinde yaşamaya çalışıyor.
Bu mağduriyetin sonlandırılması için çeşitli kampanyalar yapıldı. Hukukçular tarafından da yaşanan hukuksuzlukların anlatıldığı, hamile ve yeni doğum yapmış kadınların tutuklanmasına son verilmesi için bir imza kampanyası başlatıldı. Basit bir faaliyet gibi düşünülen imza kampanyası uluslararası insan hakları kuruluşlarının acil olaylarda sıkça kullandıkları bir yöntem. Bu tür kampanyalarla hem yaşanan süreç hakkında herkesin bilgi sahibi olması hem karar vericilere kampanya sonucunda durum bildirilerek tepki gösterilmeye çalışılmaktadır.
Bu kadının kim olduğu, siyasi düşüncesi ve inancının ne olduğu önemli olmaksızın genç bir anne cezaevi şartlarında doğum yapmasın ve bebek dünyaya gözlerini cezaevinde açmasın çağrısıyla başlatılan kampanyaya imza atan sayısı 3.100 civarında. Aynı sayfada geyikler için yapılan çağrıya verilen imza sayısının 12.000’e ulaştığını görüyorsunuz. Sadece 3 dakikada gerçekleştirilebilecek, isim bilgilerinin gizli tutulabildiği ya da farklı bir isim kullanılabildiği bir çağrı için verilen desteğin bu derece düşük olması, mağduriyetlere karşı duyarlı olma seviyemizin çok düşük olduğunu ne yazık ki gösteriyor. http://chng.it/SFnGnXcTbG
İkinci olay, Ankara’nın merkezinde emniyet müdürlüğü binasında eski diplomatlara, okunduğunda dehşete düşüren işkence yapıldığı haberleri. Ankara Barosu tarafından insanı sarsan derecede ağır işkence olayı raporlaştırarak kamuoyuna da duyuruldu. Bu şekilde bir hadise olduğunda, sorumluluk hisseden, kendisini de mağdur olarak tanımlayan herkes bana ne düşer, bu konuda ne yapabilirim diye düşünerek aksiyona geçmesi gerekirken, ne yazık ki herkesi ayağa kaldırması gereken bu olay bizi bile yerimizden kaldıramadı. Emniyette işkence altında kalan insanlar o şartlarda uğradıkları işkenceyi avukatlara anlattılar ve halen o işkence merkezinde çaresizce beklemeye devam ediyorlar.
http://www.ankarabarosu.org.tr/HaberDuyuru.aspx?BASIN_ACIKLAMASI&=3099
Bu olaylara verdiğimiz tepki bizim olaylara karşı duyarlılık seviyemizin ne olduğunu göstermektedir. Suriye’de, Yemen’de, Çin’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir mağduriyet gördüğümüzde ya da duyduğumuzda verdiğimiz tepki neyse şu an Türkiye’de bizimle aynı nedenlerle mağduriyet yaşamış, arkadaşımız, kardeşimiz, akrabamız, can yoldaşımız, çalışma arkadaşımız, komşumuz, ev arkadaşımız ya da bir yakınımızın yaşadığı mağduriyeti gördüğümüzde ya da duyduğumuzda verdiğimiz tepki aynı seviyeye geldiyse mağduriyetlere karşı duyarlılığımızı yitirdiğimizi söyleyebiliriz.
Bu iki olay sonucunda kendimizi tekrar kontrol etmemiz ve insani, ahlaki, vicdani bir sorumluluk olarak yardım çağrılarına ses vermeliyiz…
[Av. Nurullah Albayrak] 31.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Nurullah Albayrak
Kaydol:
Yorumlar (Atom)