Dünyaya gelen her insan başlangıçta masumdur ve tertemiz İslam fıtratıyla dünyaya gönderilir. Bir ayet-i kerimede bu gerçek şöyle dile getirilir: “O halde sen, batıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm’a yönelt! Yani Allah’ın insanları yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et!” (Rûm Sûresi, 30/30)
Masum ve fıtrat üzere doğan her insan, büyüdükçe gerek yaşadığı sosyal çevrenin etkisi gerekse kendi tercihlerinin sevki sonucunda inancını, dünya görüşünü belirler. Aklı erdiği ve buluğa da kavuştuğu zaman artık müspet veya menfi yapmış olduğu şeylerin hesabını vereceği yeni bir dönem başlar ki buna sorumluluk veya mükellefiyet dönemi diyoruz.
Bu vakitten sonra insan Rabbini bilmek, O’ndan gelen ilahi emirleri uygulamak ve yasaklardan uzak durmakla sorumludur.
O’nu bil, O’nu tanı
Böyle önemli bir sorumluluk vermenin yanında Allah, kullarını yalnız bırakmamış bunun için onlara hem içlerinden (enfüsî) hem de dış dünyadan (afâkî) deliller sunarak doğru yolu bulmalarını istemiştir.
Bunun için Rabbimiz, insan vicdanına bir takım duygular yerleştirerek Var Eden’i aratmış, aklına yetki vererek Yaratıcı’yı bulmasına imkân tanımıştır.
Bunun dışında zaman zaman peygamberler göndermiş, bazen de bu peygamberlerin bir kısmına sahifeler veya kitaplar göndererek insanlara dünya ve ahiret rehberliği yapmıştır. Söz konusu ettiğimiz bu düzenek Yüce Yaratıcı’nın insanlardan bir şeyler beklediği sonucunu vermektedir.
Dünya bir imtihan meydanı
Şüphesiz bunlar bir imtihanı gerekli kılmaktadır. İmtihan demek doğru-yanlış, hata-sevap demektir. Bu açıdan denebilir ki insan hayatı, doğru ve yanlış noktaları arasında süregelen ve sonuçta ya Cennet’i ya da Cehennem’i netice veren bir süreçtir.
Beşer bu süreçte Allah’a iman referanslı iyilikler yaparsa karşılığını fazlasıyla görecek, inat edip nankörlük ederse sonucuna da katlanacaktır.
İnsan kendisi için takdir edilen imtihan yolunda düşe kalka yürümeye çalışır. Bir asker gibi sürekli tetikte olması gerekirken, bazen gafletinden bazen de nisyanından yanlışlıklar içine girer. Allah’ın hoşuna gitmeyen tavır ve davranışlar yapar ki bunlara genel olarak günah denir.
Günah, dinde suç sayılan, ilâhî emir ve yasaklara muhalif fiil ve davranışların genel adıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) günahı şöyle tarif etmiştir: “…Günah içini rahatsız eden ve başkalarının muttali olmasından hoşlanmadığın şeydir.” (Müslim, Birr 5)
Günahların için ağla!
Günah, insanın kendisiyle çelişmesi ve fıtratına rağmen hareket etmesidir. Günahkâr bir kişi, ruhuna zakkum içirmiş gibidir. Hz. Âdem (aleyhisselam), kendi şahsî hayatında açtığı zelle gediğini, akıttığı gözyaşlarından meydana getirdiği ummanlar içinde yüze yüze aşabilmiş ve sahil-i selamete ulaşabilmişti. Şeytan ise baş aşağı düştüğü o günah çukurundan kurtulamamış ve helak olup gitmişti.
Beşer, hayat yolunda öbek öbek günahlarla karşılaşır. Bu günahların her biri pusuya yatıp avını bekleyen vahşi tabiatlı varlıklar gibi hep onu gözetler. Onun bu badirelerin birinden kurtulması söz konusu olsa da diğerlerine kendini kaptırmadan yoluna devam etmesi, epey zordur.
Ona bu yolda polat gibi sağlam bir irade lazımdır ki karşısına çıkan zorlu engelleri aşabilsin.
BİR SORU-BİR CEVAP
Müzik sesi gelen yerde namaz kılınmaz mı?
Bu soruyu bize Volkan Bey soruyor:
Esas itibariyle namaz kılarken kulağa gelen mü¬zik sesinin na¬mazın sıhhatine bir zararı yok¬tur, fakat sevabını gidermeye se¬bep olabilir. Bu¬nun için her şeyden önce namazdaki huzuru bozacak, onun lezzetini ve hazzını kaçıracak mekân ve yerlerden uzak durma yollarını aramalıyız.
Namazda aranan en büyük hallerden birisi de “huşû” denilen namazı tam bir kalp ve ruh sakinliği içinde kılmaktır. Bunun için de camide kılmak mümkün değilse, namaza durmadan önce sâkin ve sessiz bir mekân seçmek gerekir. Maddî rahatımızı temin eden uykumuz için nasıl sükûnetli bir mekân, sessiz bir ortam seçiyorsak, kalp ve ruhumuzun gıdası ve huzuru olan namaz için de böyle bir mekânı tercih etmeliyiz.
Namazın bahanesi olmaz
Fakat müzik ve benzeri gürültülerin geldiği yerlerden başka namaz kılacak bir yer yoksa elbette namaz geciktirilmemeli, böylesi bir durumda da eda edilmeli. Namaz vakti girdiğinde, uygun zaman ve zemin yok türünden bahanelerin ardına sığınılmamalı.
Kendisine, “Allah’ın en çok sevdiği amel hangisidir?” diye sorulunca, Peygamber Efendimiz, “Vakti gelince kılınan namazdır” buyurur. (Buharî, Namaz Vakitleri, 6) Bu hadis açıkça namazdan daha üstün bir ibadetin olmadığını gösterir.
Ayrıca namaz, imandan sonra en önemli ibadettir. İmandan sonra en büyük hakikat, namazdır. Çünkü namaz insanın Rabbiyle buluşma anıdır. Bizi yaratanla buluşmaya hiçbir şey engel olamaz, olmamalıdır da.
ÖRNEK HAYATLAR
Hz. Ebu Zer, Hz. Bilal’den niçin özür diliyordu?
Malumunuz her insan hata yapabilir. Ancak hatada, yanlışlıkta ve olumsuzlukta ısrar etmek doğru bir davranış değildir. Doğru olan, fark edilen bir yanlıştan geri dönmek, yanlışta ısrar etmemek ve güzel, uygun, doğru bir davranışla onu telâfi etmektir. Bunun da ilk basamağı fark eder etmez yapılan yanlışlıktan dolayı özür ve helâllik dilemektir.
Bir defasında her nasılsa sahabeden Ebû Zer Gıfârî Hazretleri bir an boşta bulunarak Bilal-i Habeşî Hazretlerini, “Kara kadının oğlu!” diye ayıplar.
Bu söz Peygamber Efendimize ulaşınca, Ebû Zer Hazretlerini, “Ey Ebû Zerr! Sen onu anasından dolayı ayıplıyorsun öyle mi?” diyerek ikaz eder.
Hazreti Ebû Zer, söylediği o sözden o kadar pişman olur ki, yanağını yere koyarak, “Bilal ayağıyla yanağıma basmadıkça, yanağımı yerden kaldırmayacağım!” diyerek özür diler.
Yanlışta ısrar etmiyorlardı
Hazreti Bilal, bunu yapmadan da özrünü kabul edebileceğini söylemişse de Ebû Zerr Hazretlerinin ısrarı karsısında yanağına basmak zorunda kalır.
Tartışmaya sebep olan bir sahabînin pişmanlık duygusunun derinliğini bu olayda görüyoruz. Onlar yanlışlarında ısrar etmiyorlardı. Affedici olmak onların şiarıydı.
Yanlışlarda ısrar etmemek, Allah’a tövbe ederek ve insan hakkıyla ilgili hususlarda muhataplardan özür ve helâllik dileyerek doğruya yönelmek, takva sahiplerinin özellikleri arasındadır.
İşte bu hakikate ışık tutan bazı âyetler: “…O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmrân, 3/134-135)
[Ali Demirel] 28.12.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel, alidemirelshaber@gmail.com
Unutma, bu dünyada sadece bir yolcusun! [Ali Demirel]
City, Liverpool’un izinde! [Hasan Cücük]
Yazının başlığında bir yanlış olmadığını belirterek başlayım. Doğrusu; ‘Liverpool, Manchester City’nin izinde’ olmalıdır diye düşünenler çıkacaktır. Haksız da sayılmazlar. Liverpool, uzun bir aradan sonra Premier Lig’de şampiyonluğa koşuyor. Tıpkı geçen yıl Manchester City gibi. Ancak benim anlatmak istediğim şampiyonluk yarışında Liverpool’un City izinde gitmesi değil, City’nin düğünden cenaze günlerine dönmede Liverpool’un izinden gitmesidir.
2016-17 sezonuna şampiyonluk parolasıyla başlayan Liverpool’un yüzü aralık ayında alınan üst üste 4 galibiyetle gülmüştü. Özellikle yılın son gününde şampiyonluktaki rakipleri Manchester City’yi 1-0 yenip, 2017’ye mutlu bir başlangıç yapmışlardı. Ancak ocak 2017 Liverpool için tam bir kabus olacaktı. Bu ayda oynadıkları lig ve kupa maçlarında tam bir hüsran yaşayacaklardı. FA Cup ve Lig Kupası’ndan elenen Liverpool’da Jürgen Klopp’un koltuğu sallanacaktı. Ocak ayı boyunca 9 maç oynayan Liverpool sadece 1 maçtan sahadan galip ayrılırken, facia bir ayı geride bırakıyordu. Sezon sonunda şampiyon Chelsea olurken, Liverpool’a yine hüsran düşüyordu.
2017-18 sezonunun şampiyonu haftalar öncesinden Manchester City oluyordu. Guardiola yönetimindeki City, yenilmez bir armada olmuştu. Sezona fırtına gibi başlayan City, 19 maç sonunda 18 galibiyet ve bir beraberlikle 55 puanla zirvede tek başına bulunuyordu. Ligdeki tek beraberliğini ikinci hafta sahasında Everton karşısında almıştı. Önüne geleni yenen Manchester City, 2017’nin son maçında deplasmanda Crystal Palace ile sürpriz bir şekilde berabere kalmıştı. Yılı ligde oynadığı 20 maçta 18 galibiyet ve iki beraberlikle 56 puanla lider tamamlamıştı. Bu başarısını sezon sonuna kadar devam ettirip, bitime 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan etmişti. Guardiola’nın talebeleri geçen yılın aralık ayında oynadığı 7 maçın 6’sını kazanıp, birinde berabere kalmıştı. Bu maçlarda 17 gol atıp kalesinde sadece 2 gol görmüştü.
Bu sezon yine şampiyonluğun bir numaralı adayı Manchester City gösteriliyordu. Wolves ve Liverpool deplasmanın beraberlikle dönen Manchester City diğer maçlarını kazanıp, yoluna yine lider olarak devam ediyordu. Ta ki aralık ayına gelene kadar. Yılın son ayına sahasında Bournemouth’u 3-1 yenerek başlayan Manchester City, Watford deplasmanında 3 puanı 2-1’lik skorla alıyordu. City sezonun ilk yenilgisini Chelsea deplasmanında 2-0’lık skorla alırken, bu maçta ortaya konan futbol taraftarı endişelendiriyordu. Everton’ı sahasında 3-1 yenip bir hafta aradan sonra 3 puanla tekrar tanışıyordu.
Chelsea yenilgisinin City’nin mükemmel işleyen çarklarında kırılmaya yol açtığı sahasında oynadığı ligin sıradan takımı Crystal Palace 3-2 yenilince ortaya çıkıyordu. Adeta City’nin tılsımı bozulmuştu. Chelsea yenilgisiyle liderlik koltuğunu Liverpool’a kaptıran City, Crystal Palece yenilgisiyle liderin 4 puan gerisine düşüyordu. Leicester City deplasmanı telafi olarak görülüyordu. Öne geçtikleri maçı 2-1 kaybedince kabus daha da derinleşiyordu. Bir anda lider Liverpool’la olan puan farkı 7’ye çıkmakla kalmıyor, ikincilik koltuğunu da Tottenham’a kaptırıyordu. Aralık ayında oynadığı 6 maçın 3’ünü kazanıp, 3’ünde sahadan yenilgiyle ayrılıyordu. Geçen yıl 19 maç sonunda 55 puan toplayan City bu sezon 44 puanda kalıyordu. Aralık ayında 6 maçta 11 gol atarken, kalesinde 10 gol görüyordu.
Liderlik koltuğunu City’den devralan Liverpool ise aralık ayı boyunca oynadığı tüm maçları kazanıyordu. Geçen yıl City’nin gösterdiği performansı tekrarlayan bir Liverpool vardı. Ligde yoluna yenilgisiz devam ederken 19 maçın 16’sında sahadan 3 puanla ayrılırken, 3’ünde berabere kaldı. Son haftalarda kendine gelip üst üste galibiyetler alan Tottenham’da City’yi geride bırakıyordu. Tottenham oynadığı 6 maçın 5’inde sahadan 3 puanla, bir maçta ise puansız ayrıldı.
2018’in son maçları hafta sonu oynanacak. Liverpool sahasında Arsenal’I, Tottenham ise Wolves’ı konuk edecek. Her iki takımda maçlarını kazanırsa yılı ilk ikide bitirecek. City ise Pazar günü Southampton deplasmanında 3 puanı arayacak. Bu maçın skoru ne olursa olsun aralık ayı City’nin son yıllarda en başarısız olduğu dönem oldu.
[Hasan Cücük] 28.12.2018 [TR724]
2016-17 sezonuna şampiyonluk parolasıyla başlayan Liverpool’un yüzü aralık ayında alınan üst üste 4 galibiyetle gülmüştü. Özellikle yılın son gününde şampiyonluktaki rakipleri Manchester City’yi 1-0 yenip, 2017’ye mutlu bir başlangıç yapmışlardı. Ancak ocak 2017 Liverpool için tam bir kabus olacaktı. Bu ayda oynadıkları lig ve kupa maçlarında tam bir hüsran yaşayacaklardı. FA Cup ve Lig Kupası’ndan elenen Liverpool’da Jürgen Klopp’un koltuğu sallanacaktı. Ocak ayı boyunca 9 maç oynayan Liverpool sadece 1 maçtan sahadan galip ayrılırken, facia bir ayı geride bırakıyordu. Sezon sonunda şampiyon Chelsea olurken, Liverpool’a yine hüsran düşüyordu.
2017-18 sezonunun şampiyonu haftalar öncesinden Manchester City oluyordu. Guardiola yönetimindeki City, yenilmez bir armada olmuştu. Sezona fırtına gibi başlayan City, 19 maç sonunda 18 galibiyet ve bir beraberlikle 55 puanla zirvede tek başına bulunuyordu. Ligdeki tek beraberliğini ikinci hafta sahasında Everton karşısında almıştı. Önüne geleni yenen Manchester City, 2017’nin son maçında deplasmanda Crystal Palace ile sürpriz bir şekilde berabere kalmıştı. Yılı ligde oynadığı 20 maçta 18 galibiyet ve iki beraberlikle 56 puanla lider tamamlamıştı. Bu başarısını sezon sonuna kadar devam ettirip, bitime 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan etmişti. Guardiola’nın talebeleri geçen yılın aralık ayında oynadığı 7 maçın 6’sını kazanıp, birinde berabere kalmıştı. Bu maçlarda 17 gol atıp kalesinde sadece 2 gol görmüştü.
Bu sezon yine şampiyonluğun bir numaralı adayı Manchester City gösteriliyordu. Wolves ve Liverpool deplasmanın beraberlikle dönen Manchester City diğer maçlarını kazanıp, yoluna yine lider olarak devam ediyordu. Ta ki aralık ayına gelene kadar. Yılın son ayına sahasında Bournemouth’u 3-1 yenerek başlayan Manchester City, Watford deplasmanında 3 puanı 2-1’lik skorla alıyordu. City sezonun ilk yenilgisini Chelsea deplasmanında 2-0’lık skorla alırken, bu maçta ortaya konan futbol taraftarı endişelendiriyordu. Everton’ı sahasında 3-1 yenip bir hafta aradan sonra 3 puanla tekrar tanışıyordu.
Chelsea yenilgisinin City’nin mükemmel işleyen çarklarında kırılmaya yol açtığı sahasında oynadığı ligin sıradan takımı Crystal Palace 3-2 yenilince ortaya çıkıyordu. Adeta City’nin tılsımı bozulmuştu. Chelsea yenilgisiyle liderlik koltuğunu Liverpool’a kaptıran City, Crystal Palece yenilgisiyle liderin 4 puan gerisine düşüyordu. Leicester City deplasmanı telafi olarak görülüyordu. Öne geçtikleri maçı 2-1 kaybedince kabus daha da derinleşiyordu. Bir anda lider Liverpool’la olan puan farkı 7’ye çıkmakla kalmıyor, ikincilik koltuğunu da Tottenham’a kaptırıyordu. Aralık ayında oynadığı 6 maçın 3’ünü kazanıp, 3’ünde sahadan yenilgiyle ayrılıyordu. Geçen yıl 19 maç sonunda 55 puan toplayan City bu sezon 44 puanda kalıyordu. Aralık ayında 6 maçta 11 gol atarken, kalesinde 10 gol görüyordu.
Liderlik koltuğunu City’den devralan Liverpool ise aralık ayı boyunca oynadığı tüm maçları kazanıyordu. Geçen yıl City’nin gösterdiği performansı tekrarlayan bir Liverpool vardı. Ligde yoluna yenilgisiz devam ederken 19 maçın 16’sında sahadan 3 puanla ayrılırken, 3’ünde berabere kaldı. Son haftalarda kendine gelip üst üste galibiyetler alan Tottenham’da City’yi geride bırakıyordu. Tottenham oynadığı 6 maçın 5’inde sahadan 3 puanla, bir maçta ise puansız ayrıldı.
2018’in son maçları hafta sonu oynanacak. Liverpool sahasında Arsenal’I, Tottenham ise Wolves’ı konuk edecek. Her iki takımda maçlarını kazanırsa yılı ilk ikide bitirecek. City ise Pazar günü Southampton deplasmanında 3 puanı arayacak. Bu maçın skoru ne olursa olsun aralık ayı City’nin son yıllarda en başarısız olduğu dönem oldu.
[Hasan Cücük] 28.12.2018 [TR724]
İktidarla mücadelede Hizmet başarılı olsaydı, ne olurdu?! (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Kader risalesinde ele alındığı gibi, geçmişe kader, geleceğe ise cüz’i irade perspektifinden bakmak gerekmektedir. Hadiseler meydana gelmeden önce, öncelikle, cüz’i iradenin hakkı verilerek, sebepler açısından yapılması gereken her şey yerine getirilmeli ve ondan sonra neticenin elde edilmesi Allah’tan beklenmelidir. Hadiseler vuku bulduktan sonra ise, ortaya çıkan sonuçların nedenleri üzerinde çalışarak gerekli dersler alınmalıdır. Fakat bu gerçekleşmiş hadiselere öncelikli bakış, kader noktai nazarında olmalıdır. Bu şekilde olayların arkasındaki açık ya da gizli, zahiri ya da batini, mülk ya da melekut cihetleri doğru olarak anlaşılabilecektir. Bu sayede, Allah’ın (cc) icraatındaki hikmetler, güzellikler daha iyi anlaşılacak ve insanlar haksız isyanlara girmeyecekler, ümitsizliğe kapılmayacaklar ve hak bildikleri yolda sabit kadem olmasını bilebileceklerdir.
Bu hakikati, Üstad’ımızın 13. Şua’da geçen şu sözlerinde de görmek mümkündür: “Kardeşlerim, Gerçi yeriniz çok dardır; fakat kalbinizin genişliği o sıkıntıya aldırmaz. Hem yerlerimize nispeten daha serbesttir. Biliniz, en esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız tesanüddür. Sakın, sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve “Böyle olmasaydı şöyle olmazdı” diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu. Ne yapsaydık onlar hücumu yapacaklardı. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslimle mukabele ederek tâ inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız.”
Bu bakış açısıyla hizmetin yaşadığı süreci değerlendirmeye çalışalım.
Fethullah Gülen Hocaefendi ile temsil edilen hizmet hareketinde, bireyler ve toplumlar arasında diyalog köprülerinin kurulması, karşılıklı tolerans ve herkesi konumunda kabul etme çok önemli hususlardır. Bunlar Efendimiz’in (sav) “Benim adım, üzerine güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” müjdesinin tahakkuku adına hayati öneme haizdirler. Bugün için eğer İslam, devlet eliyle temsil edilseydi, bu mümkün olamayacaktı. Günümüzde devlet eliyle temsil edilen düşüncelere karşı bireyler soğuk bakmaktadırlar. Hele bir de bu düşünceler şaibeli, güven duyulmayan, gelişmemiş devletler eliyle temsil ediliyorsa, bu önyargı daha güçlü olmaktadır. Allah Resülü’nün ümmetine gösterdiği bu hedefe, İslam’ın bireylerce doğru temsil edilmesi ve bu temsil kahramanlarının dünyanın her tarafına ulaşmaları ile varılabilecektir.
Dünyanın bir çok yerine İslam, dinini güzelce yaşayıp temsil eden tüccarlar eliyle ulaşmıştır. Süreç, bu noktada, Hizmet Hareketi mensuplarının bütün dünyaya yayılmasını, onlar hakkında o güne kadar devam edegelen şüphelerin ortadan kalkmasını , onların gittikleri yerlere entegre olmalarını ve toplum tarafından kabullerini kolaylaştırmıştır.
Haber ağlarında İslam, yanlış temsiller ve Hizmet Hareketi…
Kur’ani hakikatlerin insanlara ulaşmasının temini için, insanlar arasındaki ister bireysel, isterse de toplumsal anlamdaki iletişim engellerinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Halbuki dünya çapında İslam’la uzaktan yakından ilgisi olmayan terör örgütlerinin, kötülük hesabına yapageldikleri çirkinlikleri, İslam adına yaptıklarını iddia etmelerinden dolayı, İslam hakkında insanlar yanlış fikirlere sahiptirler. İslam adına ortaya çıkan hükümetlerin yaptıkları haksızlıklar, zulümler ve bu ülkelerdeki fakirlik, cehalet ve geri kalmışlık da bunlara eklenince, İslam hakkında tamamen negatif düşünceler oluşmuş ve bu da Kur’an’ın parlak hakikatlerinin, o insanlara ulaşmasını ve İslam’ın gerçek mahiyetinin görülebilmesini engellemiştir.
Süreç başlamadan önce, devlet ve hizmet arasındaki yakınlaşma çok ileri bir seviyeye ulaşmıştı. Ülkenin askeri vesayetten kurtulması, sivil anayasanın hayata geçirilerek demokrasi ve insan hakları adına önemli mesafeler alabilmesi adına hizmet hareketi bu yakınlığa evet demişti. Bu yakınlık, ülke içinden ve dışından bazı kesimlerin, hükümet ile hizmeti özdeşleştirmelerine yol açtı. Bu durum hükümet ile ilgili endişeleri olan bireylerin, partilerin ve devletlerin, hizmet hareketinin mahiyet ve hedefleri hakkında da endişe duymalarına yol açmıştır. Evet hizmet dünyanın bir çok ülkesinde bireysel ve kurumsal olarak temsil ediliyordu ama bu şüphelerden dolayı tam bir temsile ve kabule de ulaşılamamıştı. Özellikle hükümetin yapmakta olduğu kabul edilemeyecek ilişkilerden haberdar olan batı devletlerinde bu tereddütler çok daha fazla olmuştur.
Siyasal İslamcılardan farklılıkların anlaşılmasına olan ihtiyaç…
Hizmetin ülke sınırlarından çıkıp evrenseleşebilmesi için, hizmetin gerçek mahiyetinin ve amaçlarının bütün dünyaya gösterilmesi gerekmekteydi. Hizmetin, süreç başlayacağı ana kadar, Türkiye merkezli bir hareket olarak görülmesi bu açıdan bir engel oluşturuyordu. Hükümeti temsil edenlerin karıştıkları yanlış iş ve ilişkiler iyice ortaya çıkınca, hizmet hareketi, o güne kadar devam edegelen yakın ilişkiyi sonlandırmak gerektiğini bir lütfi İlahi olarak gördü ve bu ilişkiye son verildi. Böylece bu yakınlığın amacının, insan haklarının ve adil bir hukuk düzeninin sağlanması adına olduğu, bunun aslında mümkün olmadığı anlaşılınca da bu ilişkiyi sonlandırdığını herkese göstermiş oldu. Bu ilk adım çok önemliydi. İdaredeki parti ile aynı düzlemde ele alınmamalarının gerektiği, duygu ve düşüncede onlardan tamamen farklı olduklarının ispatıydı. Bütün dünya gördü ki, hizmet hareketi ile siyasal İslamcılar aynı maksat peşinde koşmuyorlar ve aynı hedefleri taşımıyorlar.
İktidarı ellerinde bulunduranlar, hizmet hareketinin onlara olan destekten vazgeçmelerini kabullenemediler. Zaten başından beri devam edegelen hizmet hareketinin dünya çapında muvaffak olduğu başarılara karşı bir hased mevcuttu. Bu hased onlarda hizmet hareketini bitirme düşüncesini her zaman canlı tutmuştu. Şartlar ve hizmetin desteğine duyulan ihtiyaçtan dolayı açıktan dillendirilemiyordu. Sonuçta onlar için, hizmet hareketi tamamen ortadan kaldırılması gereken bir muhalefet konumundaydı ve Yezid’in, Hz. Hüseyin’e (r.a) ve diğer ehl-i beyte uyguladığı zulümden daha aşağı olmayacak bir şekilde bitirilmesine karar vermişlerdi. İslam’da ve diğer hukuk sistemlerinde olan her türlü hak ve hukuk ihlal edilerek, tarihte benzerine nadir rastlanacak bir zulüm süreci başlattılar.
Doğal olarak, hizmet hareketi kendini bu yapılanlara karşı korumaya çalıştı. Aksi de düşünülemezdi. Eğer bu yapılmasa, bir taraftan zalime yardımcı olarak zulmüne iştirak edilmiş olacak ve diğer taraftan haksızlıklar karşısında susan dilsiz Şeytan olmayı netice verecekti. Fethulllah Gülen Hocaefendi yapılan her türlü baskılara rağmen, zalimler karşısındaki duruşundan geriye adım atmayacak ve peygamber varislerinin hiç bir zaman zalimlere itaat etmeyeceği hakikatini, bir kez daha bütün dünyaya ilan edecekti.
İnşaAllah bir sonraki yazıda “İktidarla olan mücadelesinde Hizmet başarılı olsaydı, ne olurdu?!..” sorusuna cevap aramaya devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 28.12.2018 [TR724]
Bu hakikati, Üstad’ımızın 13. Şua’da geçen şu sözlerinde de görmek mümkündür: “Kardeşlerim, Gerçi yeriniz çok dardır; fakat kalbinizin genişliği o sıkıntıya aldırmaz. Hem yerlerimize nispeten daha serbesttir. Biliniz, en esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız tesanüddür. Sakın, sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve “Böyle olmasaydı şöyle olmazdı” diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu. Ne yapsaydık onlar hücumu yapacaklardı. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslimle mukabele ederek tâ inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız.”
Bu bakış açısıyla hizmetin yaşadığı süreci değerlendirmeye çalışalım.
Fethullah Gülen Hocaefendi ile temsil edilen hizmet hareketinde, bireyler ve toplumlar arasında diyalog köprülerinin kurulması, karşılıklı tolerans ve herkesi konumunda kabul etme çok önemli hususlardır. Bunlar Efendimiz’in (sav) “Benim adım, üzerine güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” müjdesinin tahakkuku adına hayati öneme haizdirler. Bugün için eğer İslam, devlet eliyle temsil edilseydi, bu mümkün olamayacaktı. Günümüzde devlet eliyle temsil edilen düşüncelere karşı bireyler soğuk bakmaktadırlar. Hele bir de bu düşünceler şaibeli, güven duyulmayan, gelişmemiş devletler eliyle temsil ediliyorsa, bu önyargı daha güçlü olmaktadır. Allah Resülü’nün ümmetine gösterdiği bu hedefe, İslam’ın bireylerce doğru temsil edilmesi ve bu temsil kahramanlarının dünyanın her tarafına ulaşmaları ile varılabilecektir.
Dünyanın bir çok yerine İslam, dinini güzelce yaşayıp temsil eden tüccarlar eliyle ulaşmıştır. Süreç, bu noktada, Hizmet Hareketi mensuplarının bütün dünyaya yayılmasını, onlar hakkında o güne kadar devam edegelen şüphelerin ortadan kalkmasını , onların gittikleri yerlere entegre olmalarını ve toplum tarafından kabullerini kolaylaştırmıştır.
Haber ağlarında İslam, yanlış temsiller ve Hizmet Hareketi…
Kur’ani hakikatlerin insanlara ulaşmasının temini için, insanlar arasındaki ister bireysel, isterse de toplumsal anlamdaki iletişim engellerinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Halbuki dünya çapında İslam’la uzaktan yakından ilgisi olmayan terör örgütlerinin, kötülük hesabına yapageldikleri çirkinlikleri, İslam adına yaptıklarını iddia etmelerinden dolayı, İslam hakkında insanlar yanlış fikirlere sahiptirler. İslam adına ortaya çıkan hükümetlerin yaptıkları haksızlıklar, zulümler ve bu ülkelerdeki fakirlik, cehalet ve geri kalmışlık da bunlara eklenince, İslam hakkında tamamen negatif düşünceler oluşmuş ve bu da Kur’an’ın parlak hakikatlerinin, o insanlara ulaşmasını ve İslam’ın gerçek mahiyetinin görülebilmesini engellemiştir.
Süreç başlamadan önce, devlet ve hizmet arasındaki yakınlaşma çok ileri bir seviyeye ulaşmıştı. Ülkenin askeri vesayetten kurtulması, sivil anayasanın hayata geçirilerek demokrasi ve insan hakları adına önemli mesafeler alabilmesi adına hizmet hareketi bu yakınlığa evet demişti. Bu yakınlık, ülke içinden ve dışından bazı kesimlerin, hükümet ile hizmeti özdeşleştirmelerine yol açtı. Bu durum hükümet ile ilgili endişeleri olan bireylerin, partilerin ve devletlerin, hizmet hareketinin mahiyet ve hedefleri hakkında da endişe duymalarına yol açmıştır. Evet hizmet dünyanın bir çok ülkesinde bireysel ve kurumsal olarak temsil ediliyordu ama bu şüphelerden dolayı tam bir temsile ve kabule de ulaşılamamıştı. Özellikle hükümetin yapmakta olduğu kabul edilemeyecek ilişkilerden haberdar olan batı devletlerinde bu tereddütler çok daha fazla olmuştur.
Siyasal İslamcılardan farklılıkların anlaşılmasına olan ihtiyaç…
Hizmetin ülke sınırlarından çıkıp evrenseleşebilmesi için, hizmetin gerçek mahiyetinin ve amaçlarının bütün dünyaya gösterilmesi gerekmekteydi. Hizmetin, süreç başlayacağı ana kadar, Türkiye merkezli bir hareket olarak görülmesi bu açıdan bir engel oluşturuyordu. Hükümeti temsil edenlerin karıştıkları yanlış iş ve ilişkiler iyice ortaya çıkınca, hizmet hareketi, o güne kadar devam edegelen yakın ilişkiyi sonlandırmak gerektiğini bir lütfi İlahi olarak gördü ve bu ilişkiye son verildi. Böylece bu yakınlığın amacının, insan haklarının ve adil bir hukuk düzeninin sağlanması adına olduğu, bunun aslında mümkün olmadığı anlaşılınca da bu ilişkiyi sonlandırdığını herkese göstermiş oldu. Bu ilk adım çok önemliydi. İdaredeki parti ile aynı düzlemde ele alınmamalarının gerektiği, duygu ve düşüncede onlardan tamamen farklı olduklarının ispatıydı. Bütün dünya gördü ki, hizmet hareketi ile siyasal İslamcılar aynı maksat peşinde koşmuyorlar ve aynı hedefleri taşımıyorlar.
İktidarı ellerinde bulunduranlar, hizmet hareketinin onlara olan destekten vazgeçmelerini kabullenemediler. Zaten başından beri devam edegelen hizmet hareketinin dünya çapında muvaffak olduğu başarılara karşı bir hased mevcuttu. Bu hased onlarda hizmet hareketini bitirme düşüncesini her zaman canlı tutmuştu. Şartlar ve hizmetin desteğine duyulan ihtiyaçtan dolayı açıktan dillendirilemiyordu. Sonuçta onlar için, hizmet hareketi tamamen ortadan kaldırılması gereken bir muhalefet konumundaydı ve Yezid’in, Hz. Hüseyin’e (r.a) ve diğer ehl-i beyte uyguladığı zulümden daha aşağı olmayacak bir şekilde bitirilmesine karar vermişlerdi. İslam’da ve diğer hukuk sistemlerinde olan her türlü hak ve hukuk ihlal edilerek, tarihte benzerine nadir rastlanacak bir zulüm süreci başlattılar.
Doğal olarak, hizmet hareketi kendini bu yapılanlara karşı korumaya çalıştı. Aksi de düşünülemezdi. Eğer bu yapılmasa, bir taraftan zalime yardımcı olarak zulmüne iştirak edilmiş olacak ve diğer taraftan haksızlıklar karşısında susan dilsiz Şeytan olmayı netice verecekti. Fethulllah Gülen Hocaefendi yapılan her türlü baskılara rağmen, zalimler karşısındaki duruşundan geriye adım atmayacak ve peygamber varislerinin hiç bir zaman zalimlere itaat etmeyeceği hakikatini, bir kez daha bütün dünyaya ilan edecekti.
İnşaAllah bir sonraki yazıda “İktidarla olan mücadelesinde Hizmet başarılı olsaydı, ne olurdu?!..” sorusuna cevap aramaya devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 28.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Katliam fetvası fecaati [Ergun Çapan]
Hizmet gönüllülerinin darbe teşebbüsü iddiasıyla katliamına fetva veren anlayışın ne ölçüde İslam Fıkhına uygun olduğu Ahmet Kurucan tarafından cevap verildi. İslam Hukuku profesörü ünvanıyla cemaat katliamını dile getiren, hatta hedef gösteren, zemin hazırlayan asıl unsurun, yani istediği sonuca ulaşmak üzere Kur’an, Sünnet ve fıkhı parçacı, keyfi bir anlayışla yorumlama tarzının fecaati üzerinde durulmalıdır. Bu itibarla birkaç noktayı vurgulamanın hayatî lüzumuna inanıyoruz.
1-İslam Dini’nin bütün emir ve yasakları insanın canını, dinini, aklını, malını, neslini (bazıları hürriyeti de ilave ediyorlar) koruma üzerine temellenmektedir. Pek çok ayet ve hadislerde muhafazası emredilen bu esasların, İslam alimlerine göre de hukuk sistemlerine göre de korunması ve gözetilmesi gerekmektedir.
2-Dinin korunmasını emrettiği değerlerin en başında insan hayatı gelmektedir. Kur’an, kasten, haksız yere bir insanın öldürülmesini bütün insanların öldürülmesine denk tutmuştur. (Mâide sûresi, 5/32) Yine Kur’an-ı Kerim’in, haksız yere ve bilerek bir insanın öldürülmesi suçuna getirdiği ağır tehdit tüyler ürperticidir ve başka hiçbir suç için vârid olmamıştır: “Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa sûresi, 4/93) İslam’ın insan hayatına bakışı bu çerçevede olduğu halde devlete isyan gerekçesiyle bir grubun mensuplarının tamamı için “öldürülebilir” kararı verilebilmektedir. Halbuki bahse konu 15 Temmuz 2016 olayının “Cemaatin devlete başkaldırısı olduğu” bir iddiadan ibarettir. Cemaat bu iddiayı ilk andan itibaren reddetmiştir. İddianın tarafı iddiasını ispat edemediği gibi, 15 Temmuz’u aydınlatmak girişimlerini akim bırakmış, araştırma isteklerini reddetmiştir. Buna rağmen ispatı yapılmayan bir iddiayı gerçek yerine koyup, somut delillerle iddianın ispatını aramadan, bir grubun bütün mensuplarını “baği” kabul ederek insanların hayatı karartıldığı gibi katliam fetvası ile kökünün kazınması istenmektedir. Böyle bir istek dinin ilk sırada korunmasını emrettiği insan hayatını, dini argümanlar kullanılarak dine rağmen basit, önemsiz bir şeymiş gibi mahvetmekten başka bir şey değildir.
3-Müslümanlar arası münasebetlerde pek çok ayet ve hadiste bildirildiği üzere, şefkat, merhamet, kardeşlik, sulh ve barış esastır. Bunun yanında Kur’an ve Sünnet’te müminler arasında anlaşmazlık, kavga, savaş ve isyan olduğunda da belli şartlarla kayıtlı sulh ve barış ortamını yeniden tesise yönelik hükümler konulmuştur. Bu husustaki hükümlerden biri de Hucurat suresinde müslümanların kardeş olduğu çok tekitli ifade ile vurgulandıktan sonra bu kardeşliği bozacak hatta birbiri ile savaşmaya, birbirini öldürmeye kadar götürecek durumlar olduğunda nasıl hareket edilmesi gerektiği bildirilerek tekrar kardeşlik ve sulh ortamının tesisi için belli şartlarla kayıtlı hükümler konulmuştur. İşte cemaatten olanların katlinin cevazına delil getirilen ayet de bu konudaki naslardan biridir ve bu siyak-sibak içerisinde yer almaktadır: “Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulup barıştırın. İçlerinden biri ötekine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer vazgeçerse artık aralarını adaletle düzeltin.” (Hucurat, 49/9) bu ayetin hem siyak-sibak hem de kendi iç bütünlüğü saldıran, baş kaldıran grubun isyanından döndürülerek tekrar sulh ve barış ortamının tesisidir, katliam yapılması değildir.
4-Cemaat mensuplarının katlinin cevazına delil getirilen ayetin içinde isyan eden grubun vazgeçmesi halinde onlarla adaletle sulh yapılması gerektiği bildirilmektedir: “Eğer vazgeçerse artık aralarını adaletle düzeltin.” Nitekim ayeti bütünlüğü içinde ele alan İslam Hukukçuları, isyancılarla savaşma sadece fiili isyan hâline münhasırdır, demişlerdir. Darbeye teşebbüs ederek insanları katledenlerin kim olduğu somut delillerle tespit edilmediği ve üstelik üzerine sis perdesi çekildiği halde cemaate gönül veren, sempati duyan kendi işinde, hayır ve hasenat peşinde koşan binlerce insan potansiyel isyancı kabul edilerek hayatları karartılmaktadır. Mallarına, mülklerine, sahip oldukları her şeylerine çökülerek “ağaç kökü yesinler” denilerek açlıktan ölüme mahkum edilmektedirler.
5-Oysaki bu insanlar hayatları boyunca en küçük bir şiddete, kuvvete başvurmadıkları gibi sahip oldukları herşey (imanları hariç) ellerinden gasp edilerek alındığı pekçok zulme maruz kaldıkları halde yine de en küçük bir şiddete başvurmamışlardır. Durum böyle iken bu masum insanları devlete isyan ettiler (edecekler) paranoyası ile katliamını hedef göstermek ayeti, keyfi parçacı bir yaklaşımla yorumlamak demektir.
6-Katliama delil getirilen bu ayette gayet net bir şekilde “Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırlarsa” buyrularak meşru, adil devlet yönetimine başkaldıran müminlerin işledikleri bu siyasi suç sebebiyle dinden çıkmadıkları, mümin oldukları bildirilmektedir. Mümin oldukları için de malları ganimet olarak dağıtılamaz, telef edilemez, yaralılar, esir alınanlar öldürülemez, aile fertleri esir alınamaz, onlara müsle yapılamaz. Zira Peygamber Efendimiz: “Müslümanın diğer Müslümana kanı, malı ve ırzı, namusu haramdır.” (Müslim, birr, 32; Ebu Davut, edep, 35 ) buyurmuştur. Devlete kuvvet kullanarak isyan edenlerden ele geçirilenlerin müminlerin malına, ırzına, namusuna dokunulmayacağı hususunda Hariciler hariç İslam alimleri ittifak etmişlerdir. Hariciler ise, müslüman kardeşlerinin, malını ve namusunu ganimet olarak görmüş, dinin ruhuna uymayan bu kırkharami anlayışlarını kabul etmeyen Hz. Ali’ye de isyan etmişlerdir. Şimdi bu açıdan meseleye bakıldığında İslam fıkhına göre isyan edenlerin bile, yakınlarına, mallarına, mülklerine dokunulmadığı halde hizmet gönüllüsü, sempatizanı hayır ve hasenat sahibi insanların, yakınlarının, müesseselerine, mallarına “Darbe bahane, yağma şahane” hırsıyla çökülmüş ve gasp edilmiştir. İslam Hukukçusu ünvanıyla konuşan da bu kırkharamiliğe “Kur’an’a, Sünnet’e ve İslam hukuku’na göre bu yaptığınız haramdır” diyerek itiraz etmemişdir.
7-Suçsuz insanların cezalandırılmasının yasaklandığı Kur’an’da beş ayrı yerde gayet net ifade edilmektedir: “Hiçbir suçlu bir başkasının suçunu yüklenmez.” (En’am, 6/164; İsra, 17/15; Fatır, 35/18; Zümer, 39/7; Necm, 53/38) Bu ayetleri hükme bağlayan İslam Hukuku’na göre de “suçun şahsiliği” temel prensiptir. Nitekim bu prensip evrensel bir hukuk normudur. Beraat-i zimmet esastır. İnsanlar suçlu oldukları delil ile ispat edilinceye kadar masum ve suçsuzdur. İslam Dini’nin temel kaynaklarına ve hukuka göre suçu delil ile tespit edilen insanın bile yakınlarına dokunulmayacağı gayet açık bir hüküm iken; suçsuz hizmet gönüllülerinin, sempatizanlarının annelerinin, babalarının, eşlerinin, kardeşlerinin, arkadaş, dost hatta selam verdikleri-aldıkları, telefon ile konuştukları masum insanların bile suçlu kabul edilerek zindana tıkılmasının, işkencelere maruz bırakılmasının ve hayatlarının mahvedilmesinin ayet, hadis ve İslam Fıkhı’ndan, modern hukuktan bir delili var mıdır? İslam Dini ve Hukuku adına konuşanların bu korkunç mezalim karşısında sükut etmesi, sükut etmenin de ötesinde meşruiyet kazandırmaya çalışması hatta sevap ambalajı giydirmeye çalışmasının ne dinde ne hukukta ne de insanlıkta yeri yoktur.
8-İslam dini adına konuşan fetva veren insanın dinin hükümlerine bağlılığı çok önemlidir. “Yüzde seksen hizmet ediyor yüzde yirmi de çalıyorlar” yaklaşımıyla dinin haram kıldığı, hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluklara meşruiyet hatta bir manada sevap elbisesi giydirmeye çalışan bir anlayışın din adına ünvanı ne olursa olsun söylediği geçerli değildir. Zira Kur’an’da hırsızlık haram kılınmış (Maide, 5/38), rüşvet yasaklanmış (Bakara, 2/188) kamu malından değişik yolsuzluklarla aşırma ihanet sayılmıştır. (Âl-i imran, 3/161). Nitekim fıkıh kitaplarında da kamuda görevli olan bir insanın konumunu kullanarak haksız kazanç elde etmesinin haramlığı gayet net ifade edilmiştir. (İbn-i Abidin, Haşiyet-i Reddi’l-Muhtar, 5/372; Kuveyt Fıkıh Ansiklopedisi, 31/272)
9-İslam âlimleri, dini değerleri, batıl yollara alet eden, helali haram, haramı helal, gayr-i meşru uygulamaları meşru imiş gibi göstermeye çalışan din adına konuşan kimsenin zararlarından toplumun korunması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Bu tip insanların yönetim ve saltanatın gayri meşru uygulamalarına meşruiyet kazandırmak için verdikleri fetvalara itibar edilmemesi gerektiğini söylemişlerdir. Bu tür vasıflara sahip sözüm ona İslam Hukukçusuna “müfti-i mâcin” demişlerdir. (Serahsi, 24/157; Kesani, Bedaî, 7/169; Damad, Mecmau’l-enhur, 7/338)
10-İslam Dini’nin temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’i doğru anlama ve doğru yorumlamada bütüncül bakış açısı çok önemlidir. Bütüncül bakış açısı ile nassları değerlendirerek hüküm çıkarma metodolojisi fıkıh usulü alimleri tarafından ortaya konulmuştur. Bütüncül bakış açısından yoksun bir şekilde bir ayeti onun diğer naslarla münasebetine ve siyak-sibak (öncesi ve sonrası) münasebet çerçevesine bakmayarak bütünlüğünden kopararak yapılan yorumlarda yanlış sonuçlara varılmıştır. Nitekim bu tür parçacı ve keyfi anlayıştan, kendisi gibi düşünmeyen müslüman kardeşlerinin canını, namusunu, malını mübah gören Haricilik ve onun Işid gibi modern versiyonları doğmuş, din adına dini argümanları kullanarak korkunç katliamlar yapmışlardır.
Dini değerleri, dine rağmen kullanarak din adına cinayet işleyen bu anlayıştan Allah muhafaza buyursun.
[Ergun Çapan] 28.12.2018 [TR724]
1-İslam Dini’nin bütün emir ve yasakları insanın canını, dinini, aklını, malını, neslini (bazıları hürriyeti de ilave ediyorlar) koruma üzerine temellenmektedir. Pek çok ayet ve hadislerde muhafazası emredilen bu esasların, İslam alimlerine göre de hukuk sistemlerine göre de korunması ve gözetilmesi gerekmektedir.
2-Dinin korunmasını emrettiği değerlerin en başında insan hayatı gelmektedir. Kur’an, kasten, haksız yere bir insanın öldürülmesini bütün insanların öldürülmesine denk tutmuştur. (Mâide sûresi, 5/32) Yine Kur’an-ı Kerim’in, haksız yere ve bilerek bir insanın öldürülmesi suçuna getirdiği ağır tehdit tüyler ürperticidir ve başka hiçbir suç için vârid olmamıştır: “Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa sûresi, 4/93) İslam’ın insan hayatına bakışı bu çerçevede olduğu halde devlete isyan gerekçesiyle bir grubun mensuplarının tamamı için “öldürülebilir” kararı verilebilmektedir. Halbuki bahse konu 15 Temmuz 2016 olayının “Cemaatin devlete başkaldırısı olduğu” bir iddiadan ibarettir. Cemaat bu iddiayı ilk andan itibaren reddetmiştir. İddianın tarafı iddiasını ispat edemediği gibi, 15 Temmuz’u aydınlatmak girişimlerini akim bırakmış, araştırma isteklerini reddetmiştir. Buna rağmen ispatı yapılmayan bir iddiayı gerçek yerine koyup, somut delillerle iddianın ispatını aramadan, bir grubun bütün mensuplarını “baği” kabul ederek insanların hayatı karartıldığı gibi katliam fetvası ile kökünün kazınması istenmektedir. Böyle bir istek dinin ilk sırada korunmasını emrettiği insan hayatını, dini argümanlar kullanılarak dine rağmen basit, önemsiz bir şeymiş gibi mahvetmekten başka bir şey değildir.
3-Müslümanlar arası münasebetlerde pek çok ayet ve hadiste bildirildiği üzere, şefkat, merhamet, kardeşlik, sulh ve barış esastır. Bunun yanında Kur’an ve Sünnet’te müminler arasında anlaşmazlık, kavga, savaş ve isyan olduğunda da belli şartlarla kayıtlı sulh ve barış ortamını yeniden tesise yönelik hükümler konulmuştur. Bu husustaki hükümlerden biri de Hucurat suresinde müslümanların kardeş olduğu çok tekitli ifade ile vurgulandıktan sonra bu kardeşliği bozacak hatta birbiri ile savaşmaya, birbirini öldürmeye kadar götürecek durumlar olduğunda nasıl hareket edilmesi gerektiği bildirilerek tekrar kardeşlik ve sulh ortamının tesisi için belli şartlarla kayıtlı hükümler konulmuştur. İşte cemaatten olanların katlinin cevazına delil getirilen ayet de bu konudaki naslardan biridir ve bu siyak-sibak içerisinde yer almaktadır: “Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulup barıştırın. İçlerinden biri ötekine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer vazgeçerse artık aralarını adaletle düzeltin.” (Hucurat, 49/9) bu ayetin hem siyak-sibak hem de kendi iç bütünlüğü saldıran, baş kaldıran grubun isyanından döndürülerek tekrar sulh ve barış ortamının tesisidir, katliam yapılması değildir.
4-Cemaat mensuplarının katlinin cevazına delil getirilen ayetin içinde isyan eden grubun vazgeçmesi halinde onlarla adaletle sulh yapılması gerektiği bildirilmektedir: “Eğer vazgeçerse artık aralarını adaletle düzeltin.” Nitekim ayeti bütünlüğü içinde ele alan İslam Hukukçuları, isyancılarla savaşma sadece fiili isyan hâline münhasırdır, demişlerdir. Darbeye teşebbüs ederek insanları katledenlerin kim olduğu somut delillerle tespit edilmediği ve üstelik üzerine sis perdesi çekildiği halde cemaate gönül veren, sempati duyan kendi işinde, hayır ve hasenat peşinde koşan binlerce insan potansiyel isyancı kabul edilerek hayatları karartılmaktadır. Mallarına, mülklerine, sahip oldukları her şeylerine çökülerek “ağaç kökü yesinler” denilerek açlıktan ölüme mahkum edilmektedirler.
5-Oysaki bu insanlar hayatları boyunca en küçük bir şiddete, kuvvete başvurmadıkları gibi sahip oldukları herşey (imanları hariç) ellerinden gasp edilerek alındığı pekçok zulme maruz kaldıkları halde yine de en küçük bir şiddete başvurmamışlardır. Durum böyle iken bu masum insanları devlete isyan ettiler (edecekler) paranoyası ile katliamını hedef göstermek ayeti, keyfi parçacı bir yaklaşımla yorumlamak demektir.
6-Katliama delil getirilen bu ayette gayet net bir şekilde “Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırlarsa” buyrularak meşru, adil devlet yönetimine başkaldıran müminlerin işledikleri bu siyasi suç sebebiyle dinden çıkmadıkları, mümin oldukları bildirilmektedir. Mümin oldukları için de malları ganimet olarak dağıtılamaz, telef edilemez, yaralılar, esir alınanlar öldürülemez, aile fertleri esir alınamaz, onlara müsle yapılamaz. Zira Peygamber Efendimiz: “Müslümanın diğer Müslümana kanı, malı ve ırzı, namusu haramdır.” (Müslim, birr, 32; Ebu Davut, edep, 35 ) buyurmuştur. Devlete kuvvet kullanarak isyan edenlerden ele geçirilenlerin müminlerin malına, ırzına, namusuna dokunulmayacağı hususunda Hariciler hariç İslam alimleri ittifak etmişlerdir. Hariciler ise, müslüman kardeşlerinin, malını ve namusunu ganimet olarak görmüş, dinin ruhuna uymayan bu kırkharami anlayışlarını kabul etmeyen Hz. Ali’ye de isyan etmişlerdir. Şimdi bu açıdan meseleye bakıldığında İslam fıkhına göre isyan edenlerin bile, yakınlarına, mallarına, mülklerine dokunulmadığı halde hizmet gönüllüsü, sempatizanı hayır ve hasenat sahibi insanların, yakınlarının, müesseselerine, mallarına “Darbe bahane, yağma şahane” hırsıyla çökülmüş ve gasp edilmiştir. İslam Hukukçusu ünvanıyla konuşan da bu kırkharamiliğe “Kur’an’a, Sünnet’e ve İslam hukuku’na göre bu yaptığınız haramdır” diyerek itiraz etmemişdir.
7-Suçsuz insanların cezalandırılmasının yasaklandığı Kur’an’da beş ayrı yerde gayet net ifade edilmektedir: “Hiçbir suçlu bir başkasının suçunu yüklenmez.” (En’am, 6/164; İsra, 17/15; Fatır, 35/18; Zümer, 39/7; Necm, 53/38) Bu ayetleri hükme bağlayan İslam Hukuku’na göre de “suçun şahsiliği” temel prensiptir. Nitekim bu prensip evrensel bir hukuk normudur. Beraat-i zimmet esastır. İnsanlar suçlu oldukları delil ile ispat edilinceye kadar masum ve suçsuzdur. İslam Dini’nin temel kaynaklarına ve hukuka göre suçu delil ile tespit edilen insanın bile yakınlarına dokunulmayacağı gayet açık bir hüküm iken; suçsuz hizmet gönüllülerinin, sempatizanlarının annelerinin, babalarının, eşlerinin, kardeşlerinin, arkadaş, dost hatta selam verdikleri-aldıkları, telefon ile konuştukları masum insanların bile suçlu kabul edilerek zindana tıkılmasının, işkencelere maruz bırakılmasının ve hayatlarının mahvedilmesinin ayet, hadis ve İslam Fıkhı’ndan, modern hukuktan bir delili var mıdır? İslam Dini ve Hukuku adına konuşanların bu korkunç mezalim karşısında sükut etmesi, sükut etmenin de ötesinde meşruiyet kazandırmaya çalışması hatta sevap ambalajı giydirmeye çalışmasının ne dinde ne hukukta ne de insanlıkta yeri yoktur.
8-İslam dini adına konuşan fetva veren insanın dinin hükümlerine bağlılığı çok önemlidir. “Yüzde seksen hizmet ediyor yüzde yirmi de çalıyorlar” yaklaşımıyla dinin haram kıldığı, hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluklara meşruiyet hatta bir manada sevap elbisesi giydirmeye çalışan bir anlayışın din adına ünvanı ne olursa olsun söylediği geçerli değildir. Zira Kur’an’da hırsızlık haram kılınmış (Maide, 5/38), rüşvet yasaklanmış (Bakara, 2/188) kamu malından değişik yolsuzluklarla aşırma ihanet sayılmıştır. (Âl-i imran, 3/161). Nitekim fıkıh kitaplarında da kamuda görevli olan bir insanın konumunu kullanarak haksız kazanç elde etmesinin haramlığı gayet net ifade edilmiştir. (İbn-i Abidin, Haşiyet-i Reddi’l-Muhtar, 5/372; Kuveyt Fıkıh Ansiklopedisi, 31/272)
9-İslam âlimleri, dini değerleri, batıl yollara alet eden, helali haram, haramı helal, gayr-i meşru uygulamaları meşru imiş gibi göstermeye çalışan din adına konuşan kimsenin zararlarından toplumun korunması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Bu tip insanların yönetim ve saltanatın gayri meşru uygulamalarına meşruiyet kazandırmak için verdikleri fetvalara itibar edilmemesi gerektiğini söylemişlerdir. Bu tür vasıflara sahip sözüm ona İslam Hukukçusuna “müfti-i mâcin” demişlerdir. (Serahsi, 24/157; Kesani, Bedaî, 7/169; Damad, Mecmau’l-enhur, 7/338)
10-İslam Dini’nin temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’i doğru anlama ve doğru yorumlamada bütüncül bakış açısı çok önemlidir. Bütüncül bakış açısı ile nassları değerlendirerek hüküm çıkarma metodolojisi fıkıh usulü alimleri tarafından ortaya konulmuştur. Bütüncül bakış açısından yoksun bir şekilde bir ayeti onun diğer naslarla münasebetine ve siyak-sibak (öncesi ve sonrası) münasebet çerçevesine bakmayarak bütünlüğünden kopararak yapılan yorumlarda yanlış sonuçlara varılmıştır. Nitekim bu tür parçacı ve keyfi anlayıştan, kendisi gibi düşünmeyen müslüman kardeşlerinin canını, namusunu, malını mübah gören Haricilik ve onun Işid gibi modern versiyonları doğmuş, din adına dini argümanları kullanarak korkunç katliamlar yapmışlardır.
Dini değerleri, dine rağmen kullanarak din adına cinayet işleyen bu anlayıştan Allah muhafaza buyursun.
[Ergun Çapan] 28.12.2018 [TR724]
AYM sarımsaklı yoğurdu nereden bulacak! [Bülent Korucu]
Yalancılığı ile meşhur bir avcı yanında bir yamayıcı taşır, söylediklerinin açıkta kalan kısımlarını ona yamatırmış. Birgün yalancı iyice gemi azıya almış ve yamacıya güvenerek başlamış anlatmaya: “Okumu, yayıma yerleştirdim, gerdim. Güvercinlere doğru attım. Bir de yanlarına gittim ne göreyim: Püryan olmuş, pişmiş onlar; yanında da soğan, sarımsaklı yoğurt, yemeye hazır.“ Tecrübeli yamacı bile aciz kalmış bu yalanın üstünü örtmeye: “Haydi diyelim ki sen oku attın, ok havada sürtündü, ateş çıktı; kuşlar püryan oldu. A be birader soğanı sarımsağı nereden bulayım?!.”
Türkiye’de uzun süredir anayasa ve diğer kanunlar uygulanmıyor. Sadece ceza kanunu yürürlükte; onu da seçerek ve talimata göre uyguluyor, gazinodan bozma adliyeler. İdareyi denetlemekle görevli yüksek yargı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kural dışı, hukuk dışı işlerine kılıf üretme mekanizmasına dönüştü. ‘Devlet bazen rutin dışına çıkar’ diyen Süleyman Demirel’i mumla arar durumdayız. Devlet artık nadiren kurallara uyuyor.
Son tartışma konusu TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın İstanbul Belediye Başkan için istifa edip etmeyeceği konusu. Aslında tartışmaya açık olmayan bir mesele. Zira Anayasanın ‘Başkanlık Divanı’ başlıklı 94. maddesi, “TBMM Başkanı, başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında Meclis tartışmalarına katılamazlar; başkan ve oturumu yöneten başkanvekili oy kullanamazlar” hükmünü düzenliyor. Yıldırım, bu konudaki soruya “İstifa tartışmaları benim dışımda, konu kapanmıştır diye düşünüyorum” cevabını verdi. Erdoğan’ın ‘istifaya gerek yok’ fermanına gönderme yapıyor.
Bu saatten sonra kim çıkıp ‘TBMM Başkanı istifa etmeden aday olamaz’ diyebilir? Konunun iki muhatabı var gibi; Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Seçim Kurulu. AYM, Erdoğan’ın seçim çalışmalarında cumhurbaşkanlığı imkanlarını kullanmasına onay veren yer. YSK, kanunun açık hükmüne rağmen mühürsüz zarfları geçerli kabul eden kurul. Şu anda emin olun ikisi de ‘büryanın yanına soğanı, sarımsağı nasıl uydururuz’ arayışı içindedir. Umarım bu iki mahkemeye müracaat dışında misyonu kalmayan CHP başvuruyu yapar ve biraz eğleniriz. Soytarılar kralı eğlendirirken halk da nasiplenirmiş.
Açık hükümlere karşın Yıldırım’ın istifasına gerek olmadığını savunan AKP’liler, “Anayasada böyle bir yasak var, ancak yaptırımı yok” gerekçesini dile getiriyormuş. Anayasa ve TBMM İçtüzüğü’nde yer alan açık hükümlere rağmen OHAL KHK’lerinin 1 ay içinde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi de bu gerekçeyle savsaklanmıştı.
Erdoğan’ın İstanbul’u kaybetmemesi için Yıldırım hayati önemde biri değil. Tam aksine seçmene sempatik gelecek ve meydan çoşturacak bir karizması da yok. Yıldırım da kerhen aday oluyor havasında. Belediye başkanlığı, Meclis Başkanlığından sonra fazlasıyla tenzili rütbe anlamına geliyor. O yüzden kişiye özel protokol düzenlemesi yapılıp ön sıralara taşınması bile gündemde. Öyleyse Erdoğan’ın amacı ne?
ÖZGÜR ÖZEL’E SİLİVRİ YOLLARI…
Bence Erdoğan bu hamleyle seçimi başlamadan kazanacak. ‘Anayasa dahil bütün kurallar ayağımın altında.’ mesajını bir kez daha ve en üst perdeden veriyor. Görev süresi abra kadabra yapılarak uzatılmış bir YSK ve yürürlükte olmayan bir Anayasa ile girilen seçimde Erdoğan’ın cetvelle çizdiği sonuçlar açıklanacak.
Genel Kurul ve komisyonlarda kişisel şovlarıyla muhalefetçilik oynayan ve demokrasi yanılgısının sürmesine katkı sunan CHP’lilere kötü haberim var. Özgür Özel yakında tutuklanır. 15 Temmuz’dan sonra fiilen ilga olan Anayasa’da, milletvekili dokunulmazlığı ve kürsü sorumsuzluğu bulunuyor olması kimseyi aldatmasın. Özel, daha önceki maklube şovlarıyla da karıştırmasın bunu. Erdoğan’ın en zayıf noktasına, 15 Temmuz’a vurdu. Öyle bir gözdağı vermeli ki kimse bir daha cesaret edemesin. Hiçbir delil olmadan Anayasa Mahkemesi üyelerini suçüstü hali gerekçesiyle tutuklayan yargı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına direnen adliyenin yapamayacağı şey yok. Bunların hepsi anayasa ihlaliydi. Geçmiş olsun.
Özgür Özel, hâlâ meseleyi anlamamış gibi yapıyor, Hulusi Akar’la mahkemede yüzleşmekten filan söz ediyor. Hadi Muharrem İnce gibi söyleyeyim: “Adam, tenezzül edip Meclis Komisyonuna gelmedi, senin kıytırık duruşmana mı gelecek!”
[Bülent Korucu] 28.12.2018 [TR724]
Türkiye’de uzun süredir anayasa ve diğer kanunlar uygulanmıyor. Sadece ceza kanunu yürürlükte; onu da seçerek ve talimata göre uyguluyor, gazinodan bozma adliyeler. İdareyi denetlemekle görevli yüksek yargı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kural dışı, hukuk dışı işlerine kılıf üretme mekanizmasına dönüştü. ‘Devlet bazen rutin dışına çıkar’ diyen Süleyman Demirel’i mumla arar durumdayız. Devlet artık nadiren kurallara uyuyor.
Son tartışma konusu TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın İstanbul Belediye Başkan için istifa edip etmeyeceği konusu. Aslında tartışmaya açık olmayan bir mesele. Zira Anayasanın ‘Başkanlık Divanı’ başlıklı 94. maddesi, “TBMM Başkanı, başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında Meclis tartışmalarına katılamazlar; başkan ve oturumu yöneten başkanvekili oy kullanamazlar” hükmünü düzenliyor. Yıldırım, bu konudaki soruya “İstifa tartışmaları benim dışımda, konu kapanmıştır diye düşünüyorum” cevabını verdi. Erdoğan’ın ‘istifaya gerek yok’ fermanına gönderme yapıyor.
Bu saatten sonra kim çıkıp ‘TBMM Başkanı istifa etmeden aday olamaz’ diyebilir? Konunun iki muhatabı var gibi; Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Seçim Kurulu. AYM, Erdoğan’ın seçim çalışmalarında cumhurbaşkanlığı imkanlarını kullanmasına onay veren yer. YSK, kanunun açık hükmüne rağmen mühürsüz zarfları geçerli kabul eden kurul. Şu anda emin olun ikisi de ‘büryanın yanına soğanı, sarımsağı nasıl uydururuz’ arayışı içindedir. Umarım bu iki mahkemeye müracaat dışında misyonu kalmayan CHP başvuruyu yapar ve biraz eğleniriz. Soytarılar kralı eğlendirirken halk da nasiplenirmiş.
Açık hükümlere karşın Yıldırım’ın istifasına gerek olmadığını savunan AKP’liler, “Anayasada böyle bir yasak var, ancak yaptırımı yok” gerekçesini dile getiriyormuş. Anayasa ve TBMM İçtüzüğü’nde yer alan açık hükümlere rağmen OHAL KHK’lerinin 1 ay içinde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi de bu gerekçeyle savsaklanmıştı.
Erdoğan’ın İstanbul’u kaybetmemesi için Yıldırım hayati önemde biri değil. Tam aksine seçmene sempatik gelecek ve meydan çoşturacak bir karizması da yok. Yıldırım da kerhen aday oluyor havasında. Belediye başkanlığı, Meclis Başkanlığından sonra fazlasıyla tenzili rütbe anlamına geliyor. O yüzden kişiye özel protokol düzenlemesi yapılıp ön sıralara taşınması bile gündemde. Öyleyse Erdoğan’ın amacı ne?
ÖZGÜR ÖZEL’E SİLİVRİ YOLLARI…
Bence Erdoğan bu hamleyle seçimi başlamadan kazanacak. ‘Anayasa dahil bütün kurallar ayağımın altında.’ mesajını bir kez daha ve en üst perdeden veriyor. Görev süresi abra kadabra yapılarak uzatılmış bir YSK ve yürürlükte olmayan bir Anayasa ile girilen seçimde Erdoğan’ın cetvelle çizdiği sonuçlar açıklanacak.
Genel Kurul ve komisyonlarda kişisel şovlarıyla muhalefetçilik oynayan ve demokrasi yanılgısının sürmesine katkı sunan CHP’lilere kötü haberim var. Özgür Özel yakında tutuklanır. 15 Temmuz’dan sonra fiilen ilga olan Anayasa’da, milletvekili dokunulmazlığı ve kürsü sorumsuzluğu bulunuyor olması kimseyi aldatmasın. Özel, daha önceki maklube şovlarıyla da karıştırmasın bunu. Erdoğan’ın en zayıf noktasına, 15 Temmuz’a vurdu. Öyle bir gözdağı vermeli ki kimse bir daha cesaret edemesin. Hiçbir delil olmadan Anayasa Mahkemesi üyelerini suçüstü hali gerekçesiyle tutuklayan yargı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına direnen adliyenin yapamayacağı şey yok. Bunların hepsi anayasa ihlaliydi. Geçmiş olsun.
Özgür Özel, hâlâ meseleyi anlamamış gibi yapıyor, Hulusi Akar’la mahkemede yüzleşmekten filan söz ediyor. Hadi Muharrem İnce gibi söyleyeyim: “Adam, tenezzül edip Meclis Komisyonuna gelmedi, senin kıytırık duruşmana mı gelecek!”
[Bülent Korucu] 28.12.2018 [TR724]
Namaz imanla ölmeye vesiledir [Cemil Tokpınar]
İmandan sonra en büyük hakikat olan namazla ilgili dinimizin emir ve yasakları, teşvik ve tehditleri tam bilinmiyor. Ayet ve hadislerde, İslâm âlimlerinin kitaplarında ve uygulamalarında öyle ilginç ve etkili bilgiler vardır ki, bunları bilen bir kimsenin namaza ilgisiz kalması zordur.
Mesela, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” hadisini hakkıyla anlayıp uygulamak isteyen bir mümin namazı terk edebilir mi? Çünkü hakikî ve halis namazla yaşayan bir kimse günahlardan kaçınmaya ve salih amellerini arttırmaya çalışır. Rabbimiz, “Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve çirkin şeylerden alıkoyar” (Ankebut: 45) buyurduğu için gerçek namaz günaha götüren amelleri engeller. Böyle bir mümin öleceği zaman da bir vaktin namazını kılmış, diğer vakti beklerken inşallah imanla dünyayı terk eder ve imanla dirilir.
İşte tavizsiz ve huşu ile namaz kılan böyle bir nimetle ödüllendirilirken namazsız bir hayat yaşayan, ömrünü sadece dünya için harcayan da Allah korusun imansız bir şekilde ölebilir.
İşte konuyla ilgili bizleri sorumluluğa sevk edecek Asr-ı Saadet’te yaşanmış başka bir örnek:
Abdullah bin Ebî Evfâ (r.a.) anlatıyor:
Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) huzurunda bulunduğumuz bir sırada ona birisi gelerek:
– Yâ Resûlallah, ölüm döşeğinde yatan bir genç var. Kendisine, ‘Lâilâheillâllah, de’ dendiği halde bunu söyleyemiyor, dedi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
– Namaz kılar mıydı, diye sordu. Adam:
– Evet, dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kalktı. Biz de onunla kalktık. Resûl-i Ekrem gencin yanına girdi ve ona:
– Lâ ilâhe illâllah, de, buyurdu.
– Söyleyemiyorum. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
– Niçin, diye sorunca, gelen adam:
– Annesine âsi idi, dedi.
Resûl-i Ekrem, annesinin sağ olduğunu öğrenince onu çağırttı ve aralarında şu konuşma geçti:
– Bak şurada büyük bir ateş (olsa) ve ‘Oğluna şefaat edersen onu bu ateşte yakmayız; fakat şefaat etmezsen bu ateşte yakarız.’ deseler ne yapardın? Şefaat eder miydin?
– Onun şefaatçisi ben olurdum.
– O halde ondan razı olduğuna, Allah-u Teâlâ’yı ve beni şahit göster.
– Allah’ım! Seni ve Resûl-i Ekrem’i şahit tutuyorum. Oğlumdan razı oldum (hakkımı ona helâl ettim) dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hasta gence:
– Lâ ilâhe illâllah vahdehû lâ şerikeleh ve eşhedü enne Muhamme-den abdühû ve resûlüh, de, diye buyurdu. Hasta hemen şehâdet getirdi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
– Allah’a hamd olsun ki, benim vasıtam ile bu genci Cehennem ateşinden kurtardı, dedi. (Hadisi Taberânî ve özet olarak Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir.)
Bu müthiş hadisteki ibretli noktalar sizin de dikkatinizi çekmiştir.
Öncelikle, karşımızda hayatının son deminde imansız giderek, sonsuz azaba müstahak olmak üzere olan bir “Müslüman genç” var. Ve bu genç, Asr-ı Saadet’te yaşayan, o altın çağın mutluluk ortamında yetişen, o atmosferin havasıyla büyüyüp serpilen bir genç. Hadisin başka rivayetlerinden anlıyoruz ki, bu öyle çocuk yaşlarda bir genç değildir; evlenmiş, yuva kurmuş bir gençtir.
İşte iman ve İslâm’ın zirveleştiği bir dönemde ruhunu Allah’a teslim etmek üzere olan bu genç, imansız gitmek üzere. Üstelik bu bir sahabedir. Çünkü o asırda yaşamış, Peygamberimizi (s.a.v.) görmüş ve ona iman etmiştir. Son anına kadar mümindir, inançlıdır. Çünkü “İnanmıyorum.” veya “Söylemeyeceğim.” demiyor; “Söyleyemiyorum.” diyor.
Bu durumdaki bir gencin problemi kendisine iletildiğinde Peygamberimizin ilk sorusuna bakın: “Namaz kılar mıydı?” Bu ilk soru, ahirete imanla gitmek, o ebedî davayı kazanmak isteyen bizleri vuruyor, ruhumuzu sarsıyor, âdeta titretiyor. Demek, böyle bir problemin ilk sebebi, “namaz kılmamak” olabilir; başka bir şey olamaz ki, Peygamberimizin ilk sorusu bu oluyor.
Şimdi düşünün: Hangimiz bu sonsuz hayatı kaybetmek isteriz? Müslüman olduğunu söyleyen hangi insan, “Ben son nefeste imansız gitsem de olur.” diyebilir? Aksine, bütün dualarımızda hüsn-i hâtime, yani iyi son için, imanla ölmek için dua etmiyor muyuz?
İşte o müthiş imtihanın ilk sorusu iman, ikincisi namazdır. Hadisten, ana baba hakkının, hüsn-i hâtime üzerinde ne derece etkili olduğunu da anlıyoruz.
Hiç şüphesiz bu hadisten, namaz kılmayan veya anne babasına isyan eden herkesin mutlaka imansız gideceği anlamını çıkaramayız. Çünkü son nefeste kimin nasıl gideceğini ancak Allah bilir. Fakat bu hadis, önemli bir ipucu veriyor, çok ciddi bir biçimde bizi uyanık ve tetikte olmaya çağırıyor.
Ülkemizde namaz kılma oranları hakkında yapılmış birçok anket var. Bunlar içinde iyimser sonuçları bulunan bir ankete göre, beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 25, kılmayanların oranı yüzde 75’tir. Demek ki 80 milyonluk nüfusumuzun 60 milyonunun imanı ağır bir risk altındadır. Bu tablo hepimizin uykusunu kaçırmalı ve insanları namazla buluşturmak için gayrete sevk etmelidir. Bunun için özellikle iletişim araçları ve sanat dallarının her çeşidiyle sürekli, yaygın ve etkili projeler uygulamalıyız.
[Cemil Tokpınar] 28.12.2018 [TR724]
Mesela, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” hadisini hakkıyla anlayıp uygulamak isteyen bir mümin namazı terk edebilir mi? Çünkü hakikî ve halis namazla yaşayan bir kimse günahlardan kaçınmaya ve salih amellerini arttırmaya çalışır. Rabbimiz, “Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve çirkin şeylerden alıkoyar” (Ankebut: 45) buyurduğu için gerçek namaz günaha götüren amelleri engeller. Böyle bir mümin öleceği zaman da bir vaktin namazını kılmış, diğer vakti beklerken inşallah imanla dünyayı terk eder ve imanla dirilir.
İşte tavizsiz ve huşu ile namaz kılan böyle bir nimetle ödüllendirilirken namazsız bir hayat yaşayan, ömrünü sadece dünya için harcayan da Allah korusun imansız bir şekilde ölebilir.
İşte konuyla ilgili bizleri sorumluluğa sevk edecek Asr-ı Saadet’te yaşanmış başka bir örnek:
Abdullah bin Ebî Evfâ (r.a.) anlatıyor:
Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) huzurunda bulunduğumuz bir sırada ona birisi gelerek:
– Yâ Resûlallah, ölüm döşeğinde yatan bir genç var. Kendisine, ‘Lâilâheillâllah, de’ dendiği halde bunu söyleyemiyor, dedi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
– Namaz kılar mıydı, diye sordu. Adam:
– Evet, dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kalktı. Biz de onunla kalktık. Resûl-i Ekrem gencin yanına girdi ve ona:
– Lâ ilâhe illâllah, de, buyurdu.
– Söyleyemiyorum. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
– Niçin, diye sorunca, gelen adam:
– Annesine âsi idi, dedi.
Resûl-i Ekrem, annesinin sağ olduğunu öğrenince onu çağırttı ve aralarında şu konuşma geçti:
– Bak şurada büyük bir ateş (olsa) ve ‘Oğluna şefaat edersen onu bu ateşte yakmayız; fakat şefaat etmezsen bu ateşte yakarız.’ deseler ne yapardın? Şefaat eder miydin?
– Onun şefaatçisi ben olurdum.
– O halde ondan razı olduğuna, Allah-u Teâlâ’yı ve beni şahit göster.
– Allah’ım! Seni ve Resûl-i Ekrem’i şahit tutuyorum. Oğlumdan razı oldum (hakkımı ona helâl ettim) dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hasta gence:
– Lâ ilâhe illâllah vahdehû lâ şerikeleh ve eşhedü enne Muhamme-den abdühû ve resûlüh, de, diye buyurdu. Hasta hemen şehâdet getirdi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
– Allah’a hamd olsun ki, benim vasıtam ile bu genci Cehennem ateşinden kurtardı, dedi. (Hadisi Taberânî ve özet olarak Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir.)
Bu müthiş hadisteki ibretli noktalar sizin de dikkatinizi çekmiştir.
Öncelikle, karşımızda hayatının son deminde imansız giderek, sonsuz azaba müstahak olmak üzere olan bir “Müslüman genç” var. Ve bu genç, Asr-ı Saadet’te yaşayan, o altın çağın mutluluk ortamında yetişen, o atmosferin havasıyla büyüyüp serpilen bir genç. Hadisin başka rivayetlerinden anlıyoruz ki, bu öyle çocuk yaşlarda bir genç değildir; evlenmiş, yuva kurmuş bir gençtir.
İşte iman ve İslâm’ın zirveleştiği bir dönemde ruhunu Allah’a teslim etmek üzere olan bu genç, imansız gitmek üzere. Üstelik bu bir sahabedir. Çünkü o asırda yaşamış, Peygamberimizi (s.a.v.) görmüş ve ona iman etmiştir. Son anına kadar mümindir, inançlıdır. Çünkü “İnanmıyorum.” veya “Söylemeyeceğim.” demiyor; “Söyleyemiyorum.” diyor.
Bu durumdaki bir gencin problemi kendisine iletildiğinde Peygamberimizin ilk sorusuna bakın: “Namaz kılar mıydı?” Bu ilk soru, ahirete imanla gitmek, o ebedî davayı kazanmak isteyen bizleri vuruyor, ruhumuzu sarsıyor, âdeta titretiyor. Demek, böyle bir problemin ilk sebebi, “namaz kılmamak” olabilir; başka bir şey olamaz ki, Peygamberimizin ilk sorusu bu oluyor.
Şimdi düşünün: Hangimiz bu sonsuz hayatı kaybetmek isteriz? Müslüman olduğunu söyleyen hangi insan, “Ben son nefeste imansız gitsem de olur.” diyebilir? Aksine, bütün dualarımızda hüsn-i hâtime, yani iyi son için, imanla ölmek için dua etmiyor muyuz?
İşte o müthiş imtihanın ilk sorusu iman, ikincisi namazdır. Hadisten, ana baba hakkının, hüsn-i hâtime üzerinde ne derece etkili olduğunu da anlıyoruz.
Hiç şüphesiz bu hadisten, namaz kılmayan veya anne babasına isyan eden herkesin mutlaka imansız gideceği anlamını çıkaramayız. Çünkü son nefeste kimin nasıl gideceğini ancak Allah bilir. Fakat bu hadis, önemli bir ipucu veriyor, çok ciddi bir biçimde bizi uyanık ve tetikte olmaya çağırıyor.
Ülkemizde namaz kılma oranları hakkında yapılmış birçok anket var. Bunlar içinde iyimser sonuçları bulunan bir ankete göre, beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 25, kılmayanların oranı yüzde 75’tir. Demek ki 80 milyonluk nüfusumuzun 60 milyonunun imanı ağır bir risk altındadır. Bu tablo hepimizin uykusunu kaçırmalı ve insanları namazla buluşturmak için gayrete sevk etmelidir. Bunun için özellikle iletişim araçları ve sanat dallarının her çeşidiyle sürekli, yaygın ve etkili projeler uygulamalıyız.
[Cemil Tokpınar] 28.12.2018 [TR724]
Kenan’ın ayakları! [Naci Karadağ]
Vekil olduktan sonra Meclis’e geldiği arabayla tartışıldı Kenan Sofuoğlu… İnsanın içinden gelmiyordu ama ne şekilde izah edilirse edilsin, ortalıkta bir “sonradan görme”lik olduğu kesindi.
Üstelik bu gösteriyi mazbatayı almaya gittiği gün yapması ayrı bir siyasi rüküşlüktü kanaatimce.
Belki de bu sebepten, danışmanlarından, en kıdemli mentörlerine kadar AKP’li tüm siyaset hocaları, adaylara, “sakın pahalı arabalarla dolaşmayın, varlığınızı milletin gözüne sokmayan” türünden akıl verdiler belediye başkan aday adaylarına.
Sonra bastırdığı bir kartvizit düştü ortamlara.
Yine bağışlayın ama buram buram bir sonradan görmelik ve ne oldumculuk vardı işin özünde.
Kenan Sofuoğlu’nu ipe çekmek, haysiyetine saldırıda bulunmak gibi bir niyetim yok. Vaktiyle yarışmalarında heyecanlanıp “Hadi evladım, hadi çocuğum” diye nabzımızın yükselmişliği de var.
Ve biz onu açıkçası şu fotoğraftaki Kenan olarak sevdik.
Minicik yavrusunun tabutunu taşıması yüreklerimizi dağladı ve onunla, onun kadar olmasa da, ağladık…
Belki son derece normaldir ve belki de insanın kınamak yerine “Allah böyle sınamasın!” filan demesi lazımdır.
Çünkü bir insanın para ya da makamla, güçle sınanması gerçekten kolay değil. Bunu en iyi vaktiyle mağdur olan siyasal İslamcılardan görüyoruz. Şimdi zulmün şahını en zalim ve alçaklara rahmet okuturcasına gözlerini kırpmadan yapabiliyorlar çünkü.
Bilmem hatırlar mısınız, daha önce futbolcu Hakan Çalhanoğlu ile yaptığı özel bir yazışmasını da paylaşmıştı Sofuoğlu.
Ancak Kenan Sofuoğlu’nun son kepazeliği, niyeti ne olursa olsun en azından cahillik ve sakilliğin birer ibret vesikasıdır.
Masa özellikle ekmeğini memuriyet gibi alanlarda kazananlar için de, esnaf; ne bileyim bakkalından nalburuna kadar pek çok esnaf için de kutsaldır. Çünkü ekmek teknesidir o masa.
Masaya ayak uzatılması büyük bir nezaketsizlik, nankörlük ve nobranlıktır.
Nimete ihanet ve saygısızlıktır.
Dolayısıyla kabadayılar, mafyöz tipler ve densizler dışında kimse kolay kolay masaya, hele hele oturduğu kendi masasına uzatmaz ayağını.
Saygısızlığın şahıdır, padişahıdır, küfran-ı nimettir zira.
Amerikan filmindeyseniz ya da bu ülkede mafya filansanız o başka tabii.
Masaya ayağınıza uzatırsınız, “Mazlum’u getirin” diye bağırırsınız da…
Ya da bir şekilde Erdoğan’ı desteklediğiniz için vekil yapılmışsınızdır, bir sürü pot kırdıktan sonra bile akıllanmamışsınızdır ve şöyle bir paylaşım yaparsınız:
Marka ayakkabılarınız, ipek çoraplarınızı sokarsınız milletin gözünün içine.
Belki düşük zeka düzeyinizle ironi yapmayı denemişsinizdir ama en azından masaya, ekmek teknenize saygı göstermeli en azından o ayakkabıları milletin gözüne sokmamalıydınız.
Çünkü bu milletin zihninde hala alçakça bir hedef gösterme sonrasında yapılan menfur saldırı sonucu öldürülen Hrant Dink’in altı delik ayakkabılarının görüntüsü vardır.
Çünkü bu milletin hafızalarında hala, göçük altından çıkarılıp, ambulansa bindirilirken, “Çizmelerimi çıkarayım abi, sedye kirlenmesin” diyen gariban madencinin görüntüsü taptaze şekilde durmaktadır.
Anladık yapılan adam kayırmalara, alçaklıklara, haksızlıklara, fişlemelere, hırsızlıklara, yolsuzluklara vs..
Size ilişmedikçe yapılan her kötülüğe rıza gösterecek, görmezden gelecek ve üç maymunu oynayacaksınız.
Ama kardeşim;
Hiç olmazsa ayakkabılarınızı milletin gözüne sokmayın!
[Naci Karadağ] 28.12.2018 [TR724]
Üstelik bu gösteriyi mazbatayı almaya gittiği gün yapması ayrı bir siyasi rüküşlüktü kanaatimce.
Belki de bu sebepten, danışmanlarından, en kıdemli mentörlerine kadar AKP’li tüm siyaset hocaları, adaylara, “sakın pahalı arabalarla dolaşmayın, varlığınızı milletin gözüne sokmayan” türünden akıl verdiler belediye başkan aday adaylarına.
Sonra bastırdığı bir kartvizit düştü ortamlara.
Yine bağışlayın ama buram buram bir sonradan görmelik ve ne oldumculuk vardı işin özünde.
Kenan Sofuoğlu’nu ipe çekmek, haysiyetine saldırıda bulunmak gibi bir niyetim yok. Vaktiyle yarışmalarında heyecanlanıp “Hadi evladım, hadi çocuğum” diye nabzımızın yükselmişliği de var.
Ve biz onu açıkçası şu fotoğraftaki Kenan olarak sevdik.
Minicik yavrusunun tabutunu taşıması yüreklerimizi dağladı ve onunla, onun kadar olmasa da, ağladık…
Belki son derece normaldir ve belki de insanın kınamak yerine “Allah böyle sınamasın!” filan demesi lazımdır.
Çünkü bir insanın para ya da makamla, güçle sınanması gerçekten kolay değil. Bunu en iyi vaktiyle mağdur olan siyasal İslamcılardan görüyoruz. Şimdi zulmün şahını en zalim ve alçaklara rahmet okuturcasına gözlerini kırpmadan yapabiliyorlar çünkü.
Bilmem hatırlar mısınız, daha önce futbolcu Hakan Çalhanoğlu ile yaptığı özel bir yazışmasını da paylaşmıştı Sofuoğlu.
Ancak Kenan Sofuoğlu’nun son kepazeliği, niyeti ne olursa olsun en azından cahillik ve sakilliğin birer ibret vesikasıdır.
Masa özellikle ekmeğini memuriyet gibi alanlarda kazananlar için de, esnaf; ne bileyim bakkalından nalburuna kadar pek çok esnaf için de kutsaldır. Çünkü ekmek teknesidir o masa.
Masaya ayak uzatılması büyük bir nezaketsizlik, nankörlük ve nobranlıktır.
Nimete ihanet ve saygısızlıktır.
Dolayısıyla kabadayılar, mafyöz tipler ve densizler dışında kimse kolay kolay masaya, hele hele oturduğu kendi masasına uzatmaz ayağını.
Saygısızlığın şahıdır, padişahıdır, küfran-ı nimettir zira.
Amerikan filmindeyseniz ya da bu ülkede mafya filansanız o başka tabii.
Masaya ayağınıza uzatırsınız, “Mazlum’u getirin” diye bağırırsınız da…
Ya da bir şekilde Erdoğan’ı desteklediğiniz için vekil yapılmışsınızdır, bir sürü pot kırdıktan sonra bile akıllanmamışsınızdır ve şöyle bir paylaşım yaparsınız:
Marka ayakkabılarınız, ipek çoraplarınızı sokarsınız milletin gözünün içine.
Belki düşük zeka düzeyinizle ironi yapmayı denemişsinizdir ama en azından masaya, ekmek teknenize saygı göstermeli en azından o ayakkabıları milletin gözüne sokmamalıydınız.
Çünkü bu milletin zihninde hala alçakça bir hedef gösterme sonrasında yapılan menfur saldırı sonucu öldürülen Hrant Dink’in altı delik ayakkabılarının görüntüsü vardır.
Çünkü bu milletin hafızalarında hala, göçük altından çıkarılıp, ambulansa bindirilirken, “Çizmelerimi çıkarayım abi, sedye kirlenmesin” diyen gariban madencinin görüntüsü taptaze şekilde durmaktadır.
Anladık yapılan adam kayırmalara, alçaklıklara, haksızlıklara, fişlemelere, hırsızlıklara, yolsuzluklara vs..
Size ilişmedikçe yapılan her kötülüğe rıza gösterecek, görmezden gelecek ve üç maymunu oynayacaksınız.
Ama kardeşim;
Hiç olmazsa ayakkabılarınızı milletin gözüne sokmayın!
[Naci Karadağ] 28.12.2018 [TR724]
Trump’ın hamlesi Türkiye’yi zora sokabilir… [Erhan Başyurt]
Türkiye, Fırat’ın doğusuna operasyon için tehditler yükseltince Trump karşı hamleyi yaptı: Biz çekiliyoruz…
Trump’ın açıklamaları o kadar fevri gözüküyor ki, ABD Savunma Bakanı ve Suriye (IŞİD) Özel Temsilcisi tepki olarak istifa etti. Pentagon’un da rahatsızlık duyduğu medyaya yansıdı.
Trump önce ‘IŞİD temizlendi, Suriye’de görevimiz bitti’ diye açıklama yaptı sonra da Erdoğan’ın kendisini IŞİD’i Suriye’den temizleme konusunda garanti verdiğini söyledi…
Neler oluyor?
***
İşin aslı şu: Trump dünyaya liderlik edecek bir ülkeyi yönetecek seviyede bir lider değil.
Türkiye’de iktidar nasıl popülist ve tutarsız ise, Trump yönetimi de aynı durumda…
***
ABD, Suriye’den çekilmekle iddia ettiği gibi yerini Türkiye’ye bırakmıyor. Rusya ve İran destekli Esed yönetimine alan açıyor.
Türkiye’nin, Suriye-Irak sınırına uzanan ABD ve desteklediği SDG bölgesine ilgisi yok.
IŞİD’in halen direnme potansiyeli olan bu bölgelerde, Türkiye’nin operasyon kabiliyeti de yok.
Türkiye’nin ilgisi Suriye’de PKK destekli bir Kürt özerk bölgesinin oluşmasını ve denize ulaşmasını engellemekten ibaret!
Bu durumda, Trump’un ABD askerlerini çekmesi IŞİD ile mücadeleye sekte vuracak ve Rusya destekli Esed yönetimine alan açıyor…
***
İkincisi, Türkiye’nin IŞİD karnesi pek de parlak değil.
IŞID ve El Kaide uzantılı örgütlere Türkiye üzerinden uzun süre yabancı savaşçı ve lojistik destek sağlandı.
Halen Türkiye’nin desteklediği Suriye’nin kuzeyindeki gruplar içerisinde, bu yapılarda daha önce görev almış üst düzey isimler var…
***
Üçüncüsü, ABD birlikte IŞİD’e karşı mücadele ettiği SDG (Suriye Demokratik Güçleri) bileşenlerini yüzüstü bıraktı.
Hassaten ‘’PKK’nın Suriye kolu’’ olarak nitelenen YPG kontrolündeki bölgeler tehdit altında. Afrin’den sonra Menbiç ilk hedef görünüyor… Türkiye Cezire ve Kobane kantonlarını da hedef alır mı bilinmez.
Erdoğan’ın ve Savunma Bakanı Akar’ın açıklamaları samimiyse, Türkiye bu bölgelere girebilir…
***
Türkiye bu durumda, ABD’nin eğitip donattığı YPG güçleri çatışmak, destekçileri ile yakın çatışma risklerini üstlenmek zorunda kalır.
Şayet YPG, PKK’nın Suriye koluysa, uzun süredir Türkiye’ye yönelik eylemlere ara veren PKK şiddetinin de hortlaması riski doğacaktır.
ABD’nin bitiremediği IŞİD ile mücadele görevini de ihale aldığına göre, radikal İslamcı grupların da Türkiye’ye karşı yönelmeleri söz konusu olabilir…
***
Suriye politikası Türkiye tarihinin en büyük dış politika fiyaskosudur…
Son gelişmeler bu fiyaskoyu daha da büyütecektir.
Türkiye, büyümesine göz yumduğu ve Esed’e karşı desteklediği güçlerle şimdi ‘temizlik’ görevi üstlenmektedir.
Kobane’de IŞİD’e karşı desteklemek zorunda kaldığı ve Türkiye’de liderini kırmızı halıyla karşıladığı YPG ile çatışmanın arefesindedir..
Devirmek için muhaliflerine insan ve silah koridoru açtığı, eğitim ve lojistik destek Suriye lideri Esed’e hizmet etmek ile yüz yüzedir.
Türkiye, ABD desteği olmadan Rusya ile Suriye’de karşı karşıya gelmeyi göze alamaz.
Türkiye, Suriye’de ‘işgalçi yabancı güç’ konumunda, Rusya ise meşru rejimin davetlisi olarak bulunmaktadır…
Türkiye’nin, YPG’ye saldırması onları Esed ve Rusya’nın kucağına itecek, IŞİD karşısında zayıflatacaktır.
Türkiye, maksadının aksi ile karşı karşıya kalacaktır.
***
Türkiye, destek verdiği iç savaş ile 4 milyona yakın Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapmak zorunda kaldı ve topraklarının yüzde 20’si İsrail işgalinde olan Suriye’ye 20 yıl kaybettirdi…
Trump’ın beklenmedik ölçüsüz hamlesi, kağıt üstünde Türkiye’nin lehine gözükse de, gerçekte bir kez daha Türkiye’nin aleyhine işleyebilecek bir gelişmedir.
Türkiye, Kürt bölgelerini kontrol atına alayım derken Suriye’nin toprak bütünlüğü kapsamında kontrol ettiği diğer bölgeleri de Rusya ve Esed yönetimine bırakmak ile yüz yüze kalabilir.
[Erhan Başyurt] 28.12.2018 [TR724]
Trump’ın açıklamaları o kadar fevri gözüküyor ki, ABD Savunma Bakanı ve Suriye (IŞİD) Özel Temsilcisi tepki olarak istifa etti. Pentagon’un da rahatsızlık duyduğu medyaya yansıdı.
Trump önce ‘IŞİD temizlendi, Suriye’de görevimiz bitti’ diye açıklama yaptı sonra da Erdoğan’ın kendisini IŞİD’i Suriye’den temizleme konusunda garanti verdiğini söyledi…
Neler oluyor?
***
İşin aslı şu: Trump dünyaya liderlik edecek bir ülkeyi yönetecek seviyede bir lider değil.
Türkiye’de iktidar nasıl popülist ve tutarsız ise, Trump yönetimi de aynı durumda…
***
ABD, Suriye’den çekilmekle iddia ettiği gibi yerini Türkiye’ye bırakmıyor. Rusya ve İran destekli Esed yönetimine alan açıyor.
Türkiye’nin, Suriye-Irak sınırına uzanan ABD ve desteklediği SDG bölgesine ilgisi yok.
IŞİD’in halen direnme potansiyeli olan bu bölgelerde, Türkiye’nin operasyon kabiliyeti de yok.
Türkiye’nin ilgisi Suriye’de PKK destekli bir Kürt özerk bölgesinin oluşmasını ve denize ulaşmasını engellemekten ibaret!
Bu durumda, Trump’un ABD askerlerini çekmesi IŞİD ile mücadeleye sekte vuracak ve Rusya destekli Esed yönetimine alan açıyor…
***
İkincisi, Türkiye’nin IŞİD karnesi pek de parlak değil.
IŞID ve El Kaide uzantılı örgütlere Türkiye üzerinden uzun süre yabancı savaşçı ve lojistik destek sağlandı.
Halen Türkiye’nin desteklediği Suriye’nin kuzeyindeki gruplar içerisinde, bu yapılarda daha önce görev almış üst düzey isimler var…
***
Üçüncüsü, ABD birlikte IŞİD’e karşı mücadele ettiği SDG (Suriye Demokratik Güçleri) bileşenlerini yüzüstü bıraktı.
Hassaten ‘’PKK’nın Suriye kolu’’ olarak nitelenen YPG kontrolündeki bölgeler tehdit altında. Afrin’den sonra Menbiç ilk hedef görünüyor… Türkiye Cezire ve Kobane kantonlarını da hedef alır mı bilinmez.
Erdoğan’ın ve Savunma Bakanı Akar’ın açıklamaları samimiyse, Türkiye bu bölgelere girebilir…
***
Türkiye bu durumda, ABD’nin eğitip donattığı YPG güçleri çatışmak, destekçileri ile yakın çatışma risklerini üstlenmek zorunda kalır.
Şayet YPG, PKK’nın Suriye koluysa, uzun süredir Türkiye’ye yönelik eylemlere ara veren PKK şiddetinin de hortlaması riski doğacaktır.
ABD’nin bitiremediği IŞİD ile mücadele görevini de ihale aldığına göre, radikal İslamcı grupların da Türkiye’ye karşı yönelmeleri söz konusu olabilir…
***
Suriye politikası Türkiye tarihinin en büyük dış politika fiyaskosudur…
Son gelişmeler bu fiyaskoyu daha da büyütecektir.
Türkiye, büyümesine göz yumduğu ve Esed’e karşı desteklediği güçlerle şimdi ‘temizlik’ görevi üstlenmektedir.
Kobane’de IŞİD’e karşı desteklemek zorunda kaldığı ve Türkiye’de liderini kırmızı halıyla karşıladığı YPG ile çatışmanın arefesindedir..
Devirmek için muhaliflerine insan ve silah koridoru açtığı, eğitim ve lojistik destek Suriye lideri Esed’e hizmet etmek ile yüz yüzedir.
Türkiye, ABD desteği olmadan Rusya ile Suriye’de karşı karşıya gelmeyi göze alamaz.
Türkiye, Suriye’de ‘işgalçi yabancı güç’ konumunda, Rusya ise meşru rejimin davetlisi olarak bulunmaktadır…
Türkiye’nin, YPG’ye saldırması onları Esed ve Rusya’nın kucağına itecek, IŞİD karşısında zayıflatacaktır.
Türkiye, maksadının aksi ile karşı karşıya kalacaktır.
***
Türkiye, destek verdiği iç savaş ile 4 milyona yakın Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapmak zorunda kaldı ve topraklarının yüzde 20’si İsrail işgalinde olan Suriye’ye 20 yıl kaybettirdi…
Trump’ın beklenmedik ölçüsüz hamlesi, kağıt üstünde Türkiye’nin lehine gözükse de, gerçekte bir kez daha Türkiye’nin aleyhine işleyebilecek bir gelişmedir.
Türkiye, Kürt bölgelerini kontrol atına alayım derken Suriye’nin toprak bütünlüğü kapsamında kontrol ettiği diğer bölgeleri de Rusya ve Esed yönetimine bırakmak ile yüz yüze kalabilir.
[Erhan Başyurt] 28.12.2018 [TR724]
7 yıldır dinmeyen acı: Roboski katliamı [İlker Doğan]
Uludere’de 28 Aralık 2011’de yaşanan katliamın üzerinden tam 7 yıl geçti. F-16 savaş uçaklarının hatalı ‘milli istihbarata’ dayanarak bomba yağdırması sonucu 17’si çocuk 34 vatandaşın hayatını kaybettiği olayla ilgili tek bir kişi bile yargı önüne çıkarılmadı. 7 Ocak 2014’te ise askeri savcılık, ‘kaçınılmaz hata’ olarak değerlendirdiği katliamla ilgili ‘takipsizlik’ kararı vererek dosyayı kapattı. 34 kişinin korkunç bir şekilde can verdiği katliam, yapanın yanına kar kaldı!
Kamuoyu, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu köyünde 28 Aralık 2011’de saat 21.37’de gerçekleştirilen saldırının haberini ertesi gün 08.00 sularında, katliamdan tam 10 saat sonra duymaya başlamıştı! Buna göre sınırdan geçen kaçakçılar, ‘PKK’lı zannedilerek F-16 savaş uçaklarıyla tam 4 kez bombalanmıştı. Askeri savcılığın konuya ilişkin raporuna göre , insansız hava aracı ile yapılan keşif uçuşları sırasında saat 17:20 civarında Haftanin Deresi Vadisi’nde ‘ısı kaynakları’ tespit edildi. Görüntüler, dönemin 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral İlhan Bölük tarafından ‘terörist olarak değerlendirildi’ ve bunun için topçu atışı yapılması istendi. Ancak grubun hareket halinde olması nedeniyle hava saldırısının daha uygun olacağı değerlendirildi. Ve hava operasyonu için saat 20.00 sularında dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’den telefonla ‘onay’ alındı.
KAÇAKÇILAR 47 DAKİKADA 4 KEZ BOMBALANDI
Sınır hattında ilerleyen gruba ilk bomba saat 21:37’te atıldı. Bombalanan grupta yer alan vatandaşların yetkililere ulaşarak, terörist olmadıklarını söyleme çabaları çabası sonuç vermedi. Ve ikinci bomba da 22:02’de tepelerine düştü. Ardından üçüncü bomba 22:16’da ve son olarak da dördüncü bomba saat 22:24’te atıldı. Katliamda 17’si çocuk 34 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerden 27’si ‘Encü’ ailesine mensuptu.
İSTİHBARAT ‘MİLLİ KAYNAK’LARDAN
Genelkurmay’dan olayın ertesi günü yapılan ilk açıklamada Irak’tan Türkiye’ye doğru ‘bir grubun hareket halinde olduğu İnsansız Hava Aracı görüntüleri ile’ tespit edildiği belirtildi. Açıklamaya göre, saldırı emri ve onayı ‘çeşitli kaynaklardan alınan istihbarat ve yapılan teknik analizler sonucunda’ verilmişti. Wall Street Journal, Mayıs 2012’de yayımladığı bir haberde, söz konusu istihbaratın ABD yapımı İHA’lardan geldiğini öne sürdü. Hükümet kanadı iddiayı yalanladı. Askeri savcılık raporunda ise istihbaratın ‘Gözcü İHA’lar’ tarafından alındığı belirtildi. MİT de yaptığı açıklamada, istihbaratın kaynağının kendisi olduğu iddialarını yalanladı.
ERDOĞAN’DAN İLK YORUM: BOMBALAMA TEDBİREN
Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, olaya ilişkin ilk açıklamasını saldırıdan iki gün sonra, Cuma namazı çıkışında yaptı. Hava saldırısının 10 gün önce alınan istihbarata yönelik bir ‘tedbir’ olduğunu söyleyecekti. Erdoğan, “Burada 40 kişilik grup olması, -daha önce gerek Gediktepe, gerek Hantepe’deki oradaki alınan talihsiz neticeleri de biliyorsunuz- silahlar bu tür hayvanlarla taşınmıştı. Niçin bunlara müdahale edilmedi diye o zaman da yine yazılı ve görsel medya herkes bu tür eleştirileri yapmıştı. Bunların hepsi birer ibretti, birer tedbirdi.” dedi. Şubat 2012’de Başbakanlık tarafından kişi başına 123 bin TL tazminat ödenmesine karar verildi. Ancak aileler bu tazminatı kabul etmedi.
KATLİAM PKK’YI SEVİNDİRDİ
Katliam PKK’yı çok sevindirmişti. TRT Haber’in o dönem yaptığı habere göre, PKK’nın sözde Hakkari sorumlusu ‘Andok’ kod adlı terörist ile sözde sorumlu ‘Murat’ kod adlı şahsın aralarında geçen telsiz konuşmalarında olay, “5 Karakol bassak bu kadar etki etmezdi herhalde.” şeklinde değerlendiriliyordu. Andok’un, “Asker artık operasyon yapmaz değil mi?” sorusuna Murat isimli örgüt elemanı, “Kesin dostum kesin. Hatta bakarsın tamamen durur yaza kadar.” şeklinde cevap veriyordu.
BAKANLIK RAPORU: BİLE BİLE BOMBALANDI
İçişleri Bakanlığı’nın TBMM Uludere Alt Komisyonu’nda gönderdiği 230 sayfalık Uludere Olayı Araştırma Raporu’nda çarpıcı tespitlere yer verildi. Rapora göre, olayın yaşandığı sıradaki Heron görüntülerinde bir anlık kayma ve belirsizlik var. Bu durum şüpheleri artırıyor. İlk bombalamada hedef alınanların kaçakçı oldukları tespit edildi ancak üst birimlere bilgi verilmediği için ikinci bir bombalama gerçekleşti. Ve 15 kişi daha hayatını kaybetti. Faciayı soruşturan Meclis Alt Komisyonu skandal bir rapora imza attı. Buna göre olayda hata var ama kasıt yoktu! Tıpkı diğer raporlar gibi burada da istihbaratın kaynağı da facianın sorumlusu da yoktu!
VE BEKLENEN SONUÇ: TAKİPSİZLİK!
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 11 Haziran 2013’te ‘görevsizlik’ kararı vererek, dosyayı Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’na gönderdi. Askeri Savcılık ise 7 Ocak 2014’te ‘takipsizlik’ kararı vererek dosyayı kapattı. Kararda, TSK personelinin TBMM ve Bakanlar Kurulu kararları çerçevesinde, kanun emrini icra kapsamında kendilerine verilen görevi yerine ve görev gereklerini yerine getirirken ‘kaçınılmaz hataya’ düştükleri bildirildi. Karar, dönemin AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik’in de içine sinmemişti. Ortada bir hata varsa, ‘hatalı’ kişinin de olması gerektiğini söyleyen Çelik, “Siz Genelkurmay başkanısınız ve size ‘katırlar dolusu silah yüküyle, sınırımıza doğru bir grup PKK’lı geliyor’ deniyor. Gidin onları çiçekle karşılayın der misiniz? ‘Sapla saman nasıl karıştırıldı’ meselesini kurcalamamız gerekir.” diyerek istihbarat ayağına dikkat çekmişti.
Erdoğan: Biz yetki verdik, TSK kullandı!
Dönemin başbakanı Recep Erdoğan, Uludere/Roboski katliamıyla ilgili değişik tarihlerde önemli açıklamalar yaptı. Bazılarını aktaralım: “30-40 kişilik grup, katırlar, insanlar var. O yükseklikten bu Ahmet midir, Mehmet midir, bilmek mümkün değil. TSK görevini samimi şekilde yapmıştır. Hata da olabilir. Operasyondan hemen sonra haberimiz oldu. (…) Biz yetkiyi vermişiz TSK bunu kullanmış. Biz TSK’mıza, polisimize güvenmiyorsak terörle mücadeleyi kiminle yapacağız? (…) Yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz! Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum. Anne karnında bir yavruyu öldürmenin doğumdan sonra öldürmekten ne farkı var? (…) Olay salt bir kaçakçılık olayı da değildir. Bunu da bilmenizi isterim. O köyün gençleri, o köyün evlatları bu işin içinde maalesef kullanılmıştır.(…) Burada iki gerçek var; bir kaçakçılığı meşrulaştıralım, iki terör adına yapılıyorsa buna göz yumalım. Uludere’yi bu kadar basite indirgemeyelim. Sonuçta terörist de sivildir.”
[İlker Doğan] 28.12.2018 [TR724]
Kamuoyu, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu köyünde 28 Aralık 2011’de saat 21.37’de gerçekleştirilen saldırının haberini ertesi gün 08.00 sularında, katliamdan tam 10 saat sonra duymaya başlamıştı! Buna göre sınırdan geçen kaçakçılar, ‘PKK’lı zannedilerek F-16 savaş uçaklarıyla tam 4 kez bombalanmıştı. Askeri savcılığın konuya ilişkin raporuna göre , insansız hava aracı ile yapılan keşif uçuşları sırasında saat 17:20 civarında Haftanin Deresi Vadisi’nde ‘ısı kaynakları’ tespit edildi. Görüntüler, dönemin 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral İlhan Bölük tarafından ‘terörist olarak değerlendirildi’ ve bunun için topçu atışı yapılması istendi. Ancak grubun hareket halinde olması nedeniyle hava saldırısının daha uygun olacağı değerlendirildi. Ve hava operasyonu için saat 20.00 sularında dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’den telefonla ‘onay’ alındı.
KAÇAKÇILAR 47 DAKİKADA 4 KEZ BOMBALANDI
Sınır hattında ilerleyen gruba ilk bomba saat 21:37’te atıldı. Bombalanan grupta yer alan vatandaşların yetkililere ulaşarak, terörist olmadıklarını söyleme çabaları çabası sonuç vermedi. Ve ikinci bomba da 22:02’de tepelerine düştü. Ardından üçüncü bomba 22:16’da ve son olarak da dördüncü bomba saat 22:24’te atıldı. Katliamda 17’si çocuk 34 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerden 27’si ‘Encü’ ailesine mensuptu.
İSTİHBARAT ‘MİLLİ KAYNAK’LARDAN
Genelkurmay’dan olayın ertesi günü yapılan ilk açıklamada Irak’tan Türkiye’ye doğru ‘bir grubun hareket halinde olduğu İnsansız Hava Aracı görüntüleri ile’ tespit edildiği belirtildi. Açıklamaya göre, saldırı emri ve onayı ‘çeşitli kaynaklardan alınan istihbarat ve yapılan teknik analizler sonucunda’ verilmişti. Wall Street Journal, Mayıs 2012’de yayımladığı bir haberde, söz konusu istihbaratın ABD yapımı İHA’lardan geldiğini öne sürdü. Hükümet kanadı iddiayı yalanladı. Askeri savcılık raporunda ise istihbaratın ‘Gözcü İHA’lar’ tarafından alındığı belirtildi. MİT de yaptığı açıklamada, istihbaratın kaynağının kendisi olduğu iddialarını yalanladı.
ERDOĞAN’DAN İLK YORUM: BOMBALAMA TEDBİREN
Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, olaya ilişkin ilk açıklamasını saldırıdan iki gün sonra, Cuma namazı çıkışında yaptı. Hava saldırısının 10 gün önce alınan istihbarata yönelik bir ‘tedbir’ olduğunu söyleyecekti. Erdoğan, “Burada 40 kişilik grup olması, -daha önce gerek Gediktepe, gerek Hantepe’deki oradaki alınan talihsiz neticeleri de biliyorsunuz- silahlar bu tür hayvanlarla taşınmıştı. Niçin bunlara müdahale edilmedi diye o zaman da yine yazılı ve görsel medya herkes bu tür eleştirileri yapmıştı. Bunların hepsi birer ibretti, birer tedbirdi.” dedi. Şubat 2012’de Başbakanlık tarafından kişi başına 123 bin TL tazminat ödenmesine karar verildi. Ancak aileler bu tazminatı kabul etmedi.
KATLİAM PKK’YI SEVİNDİRDİ
Katliam PKK’yı çok sevindirmişti. TRT Haber’in o dönem yaptığı habere göre, PKK’nın sözde Hakkari sorumlusu ‘Andok’ kod adlı terörist ile sözde sorumlu ‘Murat’ kod adlı şahsın aralarında geçen telsiz konuşmalarında olay, “5 Karakol bassak bu kadar etki etmezdi herhalde.” şeklinde değerlendiriliyordu. Andok’un, “Asker artık operasyon yapmaz değil mi?” sorusuna Murat isimli örgüt elemanı, “Kesin dostum kesin. Hatta bakarsın tamamen durur yaza kadar.” şeklinde cevap veriyordu.
BAKANLIK RAPORU: BİLE BİLE BOMBALANDI
İçişleri Bakanlığı’nın TBMM Uludere Alt Komisyonu’nda gönderdiği 230 sayfalık Uludere Olayı Araştırma Raporu’nda çarpıcı tespitlere yer verildi. Rapora göre, olayın yaşandığı sıradaki Heron görüntülerinde bir anlık kayma ve belirsizlik var. Bu durum şüpheleri artırıyor. İlk bombalamada hedef alınanların kaçakçı oldukları tespit edildi ancak üst birimlere bilgi verilmediği için ikinci bir bombalama gerçekleşti. Ve 15 kişi daha hayatını kaybetti. Faciayı soruşturan Meclis Alt Komisyonu skandal bir rapora imza attı. Buna göre olayda hata var ama kasıt yoktu! Tıpkı diğer raporlar gibi burada da istihbaratın kaynağı da facianın sorumlusu da yoktu!
VE BEKLENEN SONUÇ: TAKİPSİZLİK!
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 11 Haziran 2013’te ‘görevsizlik’ kararı vererek, dosyayı Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’na gönderdi. Askeri Savcılık ise 7 Ocak 2014’te ‘takipsizlik’ kararı vererek dosyayı kapattı. Kararda, TSK personelinin TBMM ve Bakanlar Kurulu kararları çerçevesinde, kanun emrini icra kapsamında kendilerine verilen görevi yerine ve görev gereklerini yerine getirirken ‘kaçınılmaz hataya’ düştükleri bildirildi. Karar, dönemin AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik’in de içine sinmemişti. Ortada bir hata varsa, ‘hatalı’ kişinin de olması gerektiğini söyleyen Çelik, “Siz Genelkurmay başkanısınız ve size ‘katırlar dolusu silah yüküyle, sınırımıza doğru bir grup PKK’lı geliyor’ deniyor. Gidin onları çiçekle karşılayın der misiniz? ‘Sapla saman nasıl karıştırıldı’ meselesini kurcalamamız gerekir.” diyerek istihbarat ayağına dikkat çekmişti.
Erdoğan: Biz yetki verdik, TSK kullandı!
Dönemin başbakanı Recep Erdoğan, Uludere/Roboski katliamıyla ilgili değişik tarihlerde önemli açıklamalar yaptı. Bazılarını aktaralım: “30-40 kişilik grup, katırlar, insanlar var. O yükseklikten bu Ahmet midir, Mehmet midir, bilmek mümkün değil. TSK görevini samimi şekilde yapmıştır. Hata da olabilir. Operasyondan hemen sonra haberimiz oldu. (…) Biz yetkiyi vermişiz TSK bunu kullanmış. Biz TSK’mıza, polisimize güvenmiyorsak terörle mücadeleyi kiminle yapacağız? (…) Yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz! Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum. Anne karnında bir yavruyu öldürmenin doğumdan sonra öldürmekten ne farkı var? (…) Olay salt bir kaçakçılık olayı da değildir. Bunu da bilmenizi isterim. O köyün gençleri, o köyün evlatları bu işin içinde maalesef kullanılmıştır.(…) Burada iki gerçek var; bir kaçakçılığı meşrulaştıralım, iki terör adına yapılıyorsa buna göz yumalım. Uludere’yi bu kadar basite indirgemeyelim. Sonuçta terörist de sivildir.”
[İlker Doğan] 28.12.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)