Kainatın büyük tezgahı - [Ebu Abdurrahman]

1935’lerde bilim adamları demir ve nikel gibi elementlerin arzın karnında imal edildiğini zannederken Üstad Hazretleri, “Demir dünyanın dar ambarında değil kainatın büyük tezgahında yaratılıyor” diyordu. Bunu da, bazılarının haşa Kur’an’da bir hata bulmuş gibi Hadid Suresinin 25. Ayetinde geçen “Biz demiri indirdik” ifadesine itiraz olarak “Demir yerden çıkıyor, yukarıdan indirilmiyor ki.” sözlerine cevap olarak söylüyordu.

1946’da meşhur ateist astronom Fred Höyle ve üç arkadaşı, elementlerin bilhassa demirin arzda değil güneşte bile imalının mümkün olmadığını, ancak kırmızı süper dev yıldızlarda yaratıldığını keşfettiler. Yani kainatın büyük tezgahında… Üstad Hazretlerinin 1935’te keşfen söylediğini onlar gelişmiş cihazlarla çalışıp ilmi-akademik gayretlerinin sonucu ancak yirmi sene sonra söyleyebildiler ve 1956’da ödül aldılar. Neticede Fred Höyle, ateistlikten vazgeçip, şunları itiraf etti: “Araştırmalarım neticesinde ortaya çıkan gerçekleri salim bir akılla izah edecek olursak, herşeyi en hassas noktasına kadar hesaplayan MUHTEŞEM BİR GÜÇ, karbon atomun özelliklerini bu reaksiyonun olması için dizayn ettikten sonra fizik, kimya ve biyolojinin kanunlarını da yeryüzünde karbon bazlı bir hayat için ayarlamıştır ve kainatta KÖR TESADÜFE YER YOKTUR.”

Aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Höyle, çalışmalarını bu yönde sürdürerek, en basit bir hücre için gerekli enzimlerin tesadüfen meydana gelme ihtimalinin10^40000 de bir ihtimal (On üzeri kırkbinde bir ihtimal) olduğunu bulur. Bunu şu şekilde izah eder: “Değil dünya, bütün kainat, enzimleri meydana getiren maddelerin karışımı bir çorba ile dolu olsa bile, o çorbadan en basit bir hücreye gerekli enzimlerin tesadüfen meydana gelmesi mümkün değildir.”

Hayatın bir tesadüf eseri olduğunu reddeden şu misaller de yine Fred Höyle’e aittir: “Bir hurdacı yığınını süpüren fırtınanın tesadüfen bir Boeing 747 meydana getirmesi bile, sadece bir tane, en basit hücrenin tesadüfen meydana gelmesinden daha ihtimal dahilindedir. Sadece bir tane çalışan proteinin, amino asitlerden tesadüfen meydana gelmesi bütün güneş sistemini dolduracak kadar sayıdaki kör insanların ellerine verilen ZEKA KÜPLERİNİ AYNI ANDA ÇÖZMELERİNE BENZER.”

Evet Allah’tan başka YARATICI YOK-Hayatı var etmek sadece O’na mahsus… Evrim bir masal ve martavaldan başka birşey değil… İnsanları inkara hazırlamak için uydurulmuş şeytani bir tuzak…

19.10.2016, Ebu Abdurrahman

Neo-Enverizm: Lozan’dan Girip Musul’dan Çıkmak Mümkün Mü? [Kemal Ay]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Eylül sonunda başlattığı Lozan polemiğinin vardığı nokta, Musul’un ülke topraklarına ilhakı oldu. ABD’nin başı çektiği koalisyonun Musul’u IŞİD’in elinden kurtarma operasyonuna Türkiye’nin katılmasını pek kimse istemiyor maalesef. Ancak Erdoğan’ın “Musul ya bizimdir, ya toprağın!” yaklaşımı, sosyal medyada yeniden paylaşılmaya başlayan haritalar ve 15 Temmuz’dan sonra TSK’nın ‘laf dinlemekten başka çaresinin olmaması’ Ortadoğu’da bir maceraya hazır olduğumuzu gösteriyor.

Osmanlı’nın son döneminde idareyi eline alan ve ‘Padişah’ gibi hayli güçlü bir figürü ‘ekarte eden’ İttihat ve Terakki’nin “İmparatorluk değil miyiz, her şeye gücümüz yeter evelallah!” yaklaşımı, sonu hüsranla biten maceralara yol açmıştı. “Enver Paşa” ile sembolleşen ve aslında bir ‘yönetememe problemi’ olan Osmanlı’nın son dönemindeki felaketler, hâlen İslamcı camiada, bir çeşit “zafer” olarak anlatılageliyor, Enver Paşa da ‘hayalci’ değil, ‘stratejist’ olarak görülüyor.

Bu arada bir yan tartışma olarak, “Erdoğan, II. Abdülhamit’e mi benziyor, yoksa Mustafa Kemal’e mi?” bulunuyor ama konumuz henüz bu değil.

Musul bizim neyimiz olur?

Evvela sorumuz şu: Gerçekten Erdoğan’ın dediği gibi Musul, ‘bizim meselemiz’ mi? Ya da “Musul’la ilgili tarihi sorumluluğumuz var” sözünün bir geçerliliği var mı?

Malum, Musul 2014’te IŞİD’in eline düştü ve Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’ndaki personeli de uzun süre IŞİD’in elinde rehin olarak kaldı. Bu süreçte, istihbarat geldiği hâlde Konsolosluk çalışanlarının şehri terk etmesini istemeyenin dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu olduğu konusu hayli tartışılmıştı.

Rehinelerin kurtarılması operasyonu da IŞİD’le yapılan bir pazarlık değil de, MİT’in ‘olağanüstü operasonu’ gibi satılmıştı hatırlarsanız. Bir süre sonra Süleyman Şah Türbesi’nin ‘taşınması’ da aynı şekilde bir ‘kahramanlık hikâyesi’ olarak dolaşıma sokuldu. Bu operasyonda da Türkiye’nin bölgedeki YPG güçleri ile işbirliği yaptığı ortaya çıkmıştı.

Hayaller ve hayatlar

Yani Türkiye’nin güneyinde olup bitenlerle ilgili iki türlü gündemi var: 1. Bütün dünyanın gözü önünde gerçekleşen, diplomatik hamleler; 2. Türkiye’deki propaganda makinesinin halka anlattığı masallar.

Musul’da da bunu görmek mümkün. Bir yandan Erdoğan, konuştuğu her toplantıda Irak Cumhurbaşkanı özelinde Musul operasyonu kararını veren ülkelere ‘atar yapıyor’. Diğer yandan Türk dışişleri Bağdat’a giderek Irak Başbakanı el-Abadî’yi ikna etmeye ve operasyona ‘burnunu uzatarak da olsa’ dâhil olmaya çalışıyor.

IŞİD sona ererken

Uzmanlar, Musul operasyonunu IŞİD için ‘sonun başlangıcı’ olarak görüyor. Bu da, Suriye’de kısa vadede iyi kötü bir dengenin kurulacağı anlamına geliyor. Türkiye de, bu krizden kârlı çıkmanın peşinde. Önce Cerablus’ta başlatılan Fırat Kalkanı Operasyonu, ardından Musul’a, El-Bab’a ve hatta Rakka’ya asker göndermekle ilgili ‘heveskârlık’ Erdoğan’ın yeni stratejisi.

Bu stratejinin içinde, Türkiye Cumhuriyeti topraklarını ‘az da olsa’ genişletip tarihe geçmek, Türkler arasındaki ‘kült’ pozisyonunu sağlamlaştırmak ve İslamcıların gönlündeki “Mustafa Kemal’e karşı Enver” pozisyonunu güçlendirmek var.

‘Güvenilmez partner’

Gerçek dünyada ise, Türkiye’nin Suriye’deki cihatçı örgütlerle “kapsamı bilinmeyen” ilişkileri, Suriye’deki krizi derinleştirmedeki rolü ve ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyonda sürekli ‘mızıkçılık yapan’ hâli konuşuluyor. 15 Temmuz sonrası Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması ve Halep konusunda Rusya’nın güdümüne girmesi, hatta kısa süre sonra Beşşar Esad’la bile barışabilecek olması, ABD koalisyonu için Erdoğan’ı “güvenilmez partner” yapıyor.

Erdoğan’ın Musul konusunda bu kadar ‘ısrarcı’ ve ‘pervasız’ konuşmasının bir başka sebebinin de Rusya’nın ABD ile Suriye konusunda yaptığı pazarlıkta Türkiye üzerinden bir baskı oluşturmak istemesi olduğu konuşuluyor. Yani Erdoğan, bir yandan Musul üzerinden ‘kahramanlık’ hislerini tatmin ederken, bir yandan da Rusya’yla işbirliğini geliştirip NATO’ya ve doğal olarak ABD’ye mesaj vermeye çalışıyor.

Lozan’dan girdi, nereden çıkacak?

Cumhurbaşkanı, Lozan’a yanlış yerden girdi (Musul’u Türkiye Lozan’da kaybetmedi aslında, Lozan’dan sonraki diplomatik süreçler sonunda Türkiye Musul’daki çıkarlarını terk etti) ancak bol miktarda şahadeti övdüğü, “adam gibi ölmek”ten bahsettiği konuşmalar arttıkça, Türkiye’nin güneyde Enver Paşavari bir maceraya atılacağına dair ihtimal de artıyor…

Suriye ve Irak’ın IŞİD’den kurtarılması uzun sürebilecek bir süreç. Türkiye’nin gerek ordu, gerekse istihbarat açısından buna ne kadar hazır olduğu, maalesef en büyük soru işareti.

Kemal AY, 20.10.2016 /Tr724.com

Erdoğan, Cesaret Ve Fethullah Gülen [Selim Gündüz]

Arkasına devlet gücünü almış, yüzlerce korumayla, onlarca eskortla dolaşıyor, yemeklerini özel laboratuvarda denetletiyor, ABD’de bile Türkiye’den götürdüğü özel zırhlı araçlarla dolaşıyor.

Kalkmış Fethullah Gülen’e soruyor: “Niye Türkiye’ye gelmiyorsun? Cesaretin yok mu?” Kurduğu mafyatik yargı sistemine sırtını dayamış 75 yaşındaki bir insana mitinglerde terbiyesizce efeleniyor!

YARGI VE YARGIÇ DEDİĞİ NE?

Beraber çay topladığı piknik yarenleri, Anayasa ve insan haklarını paçavraya çeviren sözde hukukçular, Bekir Bozdağ eliyle Saray’dan kumanda edilen talihsizler, 40 bin suçluyu serbest bırakan ve 50 bin masuma alçakça gadreden Saray yargıçları.

CESARET NEDİR?

Cesaret; 15 Temmuz Meclis Araştırma Komisyonu’nda Fethullah Gülen’in dinlenmesi teklifinden ürküp korkmamak ve engellememektir.

Cesaret; 15 Temmuz’un ana aktörlerini Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarını komisyondan kaçırmamaktır.

Cesaret; Meclis Araştırma Komisyonu’nu uzaktan kumanda ile idare etmemektir.

Cesaret; muhalif yayın yapıyor diye onlarca TV ve gazeteyi kapatmamaktır.

Cesaret; damat Berat’ın marifetleri ortaya dökülmesin diye ülkenin internetini kesmemektir.

Cesaret; kalabalığı kurgulamadan halkın içinde gezebilmektir.

Cesaret; Fethullah Gülen gibi her isteyen TV programcısının karşısına çıkabilmektir.

Cesaret; 10 yıldır korkudan yapamadığını yapıp soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkabilmektir.

Cesaret; TV’de muhalefet liderleriyle bir arada oturabilip tartışabilmektir.

Cesaret; korkusunu yenip kendi adına düzenlenen Cumhurbaşkanlığı kupa töreni için stadyuma gidebilmektir.

Cesaret; varsa 4 yıllık diploması gösterebilmek; yoksa delikanlı gibi “diplomam yok” diyebilmektir.

Cesaret; muhalefeti A’dan Z’ye susturmadan seçime girebilmektir.

Cesaret; yargıdan korkup, “yakalanırım, hırsızlıklarım, komisyonlarım, rüşvetlerim ortaya çıkar” diye binlerce yargıcı meslekten atmamaktır.

Cesaret; Fethullah Gülen gibi “Uluslararası bir heyet 15 Temmuz’u araştırsın sonucuna razıyım” diyebilmektir.

Cesaret; oğlu Bilal’i yargıdan kaçırmak için aylarca makam arabasında ve yanında gezdirmek değildir.

Cesaret; yakınlarını ve tüm üst düzey AKP’lileri bedelli ile askerden kaçırıp şehit cenazelerinde nutuk atmak; şehidin kız kardeşine “Ağabeyin de bu mesleği seçmeseydi”, şehit babasına ise “karakteri bozuk” dememektir.

Cesaret; Gülen’in tüm avukatlarını tutuklayıp, aynı soyadını taşıyan tüm akrabalarını içeri atmak değildir.

Cesaret; masum insanları tutuklamak sonra da onları savunan tüm avukatları içeri atmak yani “İtleri salıp taşları bağlamak” değildir.

Evet, cesaret ne sinsice “Bu hasret bitsin” diye davet etmektir; ne de pusu kurup, zebanilerini hazırlayıp “niye gelmiyorsun” demektir.

Cesaret; bağımsız bir yargı için mücadele edebilmek, insan haklarına saygılı olmak ve evrensel hukuka bağlı kalabilme yürekliliğidir.

Selim Gündüz, 20.10.2016 /Tr724.com

“Gerçek Biberdir” Olimpiyatları [Tarık Toros]

Bir ülkede sağlıklı kamuoyu oluşması için en elzem araçlardan biri “hür medya”dır.

Bunu son dönemde çok daha iyi alıyoruz.

Kelimenin tam anlamıyla “gerçek biberdir” dönemi hüküm sürüyor.

Açayım biraz:

Düne kadar siyasetçiler çarpıtırdı.

Şimdi bunu, kendine “ana akım” diyen gazeteciler yapıyor.

Misal… Cumhurbaşkanı, işine öyle geldiği için, “Başkanlık sistemi diktatörlük getirirmiş. Amerika’da diktatörlük mü var?” diye konuşabilir.

Ve fakat…

Bu neviden bir “tespiti” kurumsal medyanın hemen tamamı yapmaya başlamışsa…

Doğru bilgiye aç vatandaş için yapacak çok bir şey de kalmamıştır.

Halkın sınırlı olanaklarla bildiklerini hayatla yüzleştirmekten başka şansı yok maalesef.

Örneklerle devam edelim.

Yukarıdaki “başkanlık sistemi ve diktatörlük” tespitinin…

Medya izdüşümünü “olağanüstü hal” haberlerinde yaşadık, yaşıyoruz.

Eğer…

“Gerçek Biberdir Olimpiyatları” düzenlense favorim açık ara Hürriyet’in başlığı olurdu:

-ABD’de 4 eyalette OHAL ilan edildi. Binlerce asker hazır bekliyor!

Halbuki…

Uygulama, rutin kasırga önleminden başka şey değildi.

Geçen…

İki tanınmış gazeteci Brüksel’den bildirdi: “Her yerde eli silahlı askerler, askeri araçlar… Otel lobisinde bile kontrol var!”

Yüzüme karşı söyleseler, şunu derdim:

-Kardeşim, orada kaç bin kişi tutuklandı, kaç yüz bin kişi kamudan atıldı? Kaç medya kapatıldı, kaç yüz şirkete el kondu?

Nitekim sokağa atılan ve ölümle yüzyüze bırakılan tüm OHAL mazlumlarının…

Tekirdağ açıklarında üç kurşunla öldürülen yunus balığı kadar değeri yok bu ülkede!

Dumura mı uğradık, zihin felci mi yaşıyoruz, bilmiyorum.

Bildiğim, bedelini hep beraber ödeyeceğiz ve sızlanma hakkımız olmayacak!

Geçelim.

Bir başka tuhaflık “başkanlık sistemi” tartışmasında yaşanıyor.

“Ne yani, halka soralım, ne derse o olsun. Hem halka sorulmasından niye bu kadar korkuyorsunuz?”

Böyle yazılar çıkıyor “ana akım”da.

Yanına kutu açıp “İngiltere-Brexit” örneğiyle dengelemezler mi… Gazetecilik bitti ama editoryal zıpırlık ölmemiş, dedirtiyor.

Muhakemeyi çoktan bir poşete koyup duvara astığımız için kimsenin aklına şunu sormak gelmiyor:

-Tamam arkadaşım, başkanlık sistemini halka soralım. Lakin, ülkede serbest medya mı kaldı? Aksi yönde yayın yapacak mecra mı var?

Çağrılar yapılıyor köşelerden:

“Liderler ekranda kozlarını paylaşsın!”

Yahu…

Muhalefet liderlerini tek başına konuk edemiyorsunuz, hele bir tanesi bir buçuk senedir ekran yasaklı, birlikte çıkarmayı mı başaracaksınız?

Gerçek acıdır, biber de acıdır.

Gerçek biberdir!

Felsefe bu.

Her gün onlarca yalan söyleniyor.

Bunu düzeltecek olan yegane unsur gazeteciliktir.

Gazeteci, doğru bilgiyi araştırır, tarafları sıkıştırır.

El Cezire muhabirinin bizim Başbakan Yardımcısı’na yaptığı gibi:

MUHABİR: Darbe girişiminin ardından hapishanelerde yer olmadığı için 38 bin kişi tahliye edildi.

BAŞBAKAN YARDIMCISI: Belli ki siz Gülenist zırvalarını çok okumuşsunuz.

MUHABİR: Hayır bu The Wall Street Journal’ın haberi. Yaptınız mı yapmadınız mı? Evet ya da hayır?

BAŞBAKAN YARDIMCISI: Evet ama…

MUHABİR: Propaganda yapmıyorum bu doğru.

BAŞBAKAN YARDIMCISI: Hayır ben sadece başta söylediklerine atıfta bulundum.

MUHABİR: Yani Uluslararası Af Örgütü, Gülen propagandası mı yapıyor?

Soru gibi sorularla karşılaşınca afallar kalırsınız.

Anca, kem küm…

Türkiye’de rahatsız edici soru sorma dönemi kapanalı yıllar oluyor.

Ardından sorgulamayı bıraktık.

Yalan yalan üstüne… Medya aynen basıyor, “check” etme gereği bile duymuyor.

Küçük bir örnek daha:

Cumhurbaşkanı, Ezidileri kastederek, “Kapılarımızı biz size açtık. Hristiyan demedik, ayrım yapmadık, kapımızı açtık ama şimdi bazı yanlış oyunların içine giriyorsunuz” diyor. Kimse çıkıp “Burada bir hata var, Ezidiler Hristiyan değil ki” demiyor. (Detayını merak eden, Tayfun Atay’ın Cumhuriyet’teki 17 Ekim tarihli yazısını okuyabilir.)

Popüler konuya gelelim.

Bir Musul harekatı var, Türkiye’nin istenmediği ve olmadığı.

İlk gün…

Türk Dışişleri Bakanı’nın “Hedefimiz El Bab’a kadar gitmek” sözü birinci sayfalarda.

Yine o günkü gazetelerin birinci sayfalarına bakın:

-Koalisyon uyurken biz vuruyorduk (Akşam)

-Mercidabık, gittik aldık (Takvim)

-63 ülkenin yapamadığını bir günde yaptık (Güneş)

-Dabık tamam, sıra El Bab’ta (Hürriyet)

-24 saatte Dabık (Karar)

-Dabık, Türkiye destekli ÖSO’ya 24 saat direnebildi (Star)

Birini özellikle sona sakladım.

Gaziantep’te IŞİD canlı bombası kendini patlatıyor, üç polisimiz şehit oluyor.

Habertürk’ün başlığı şu:

-Gaziantep hücresine darbe vuruldu, Dabık’ta hüsrana uğradı. DEAŞ’ın beyni patladı

Ortalık yalandan, çarpıtmadan, saptırmadan, fotomontaj manşetlerden geçilmiyor…

Biz ise oturmuş, Kürk Mantolu Madonna’yı şarkıcı Madonna zanneden bir televizyon figürü üzerinde tepiniyoruz.

Niye?

Cem Yılmaz’ın bile üzerine esprili tweet atıp uğraşabileceği “zararsız bir konu” da ondan.

Kimsenin başına bir şey gelmez nasılsa!

Haberiniz var mı, Alman parlamentosu Ermeni soykırımını kabul edince davul zurnayla geri çektiğimiz büyükelçimiz geçenlerde sessiz sedasız Berlin’e döndü.

Hani nerede “Nazi ürür, kervan yürür” manşetleri?

Ne çabuk unuttuk!

Elçinin dönüşü, iki satır haber bile olmadı.

Çok örnek var, kitabı yazılır.

Hoş, bugüne kadar yazılanlar neye yaradı diye düşünmeden edemiyor insan.

Aklınıza mukayyet olun, vesselam.

Tarık TOROS, 20.10.2016 /Tr724.com