Kızılay aracılığı ile Ensar Vakfı'na yaptığı 8 milyon dolarlık bağışla gündeme gelen Başkentgaz'ın özelleştirilmesi sırasında da devletin zarara uğratıldığı ortaya çıktı.
KRONOS -4 Şubat 2020
Başkentgaz için ilk özelleştirme ihalesi 2010 yılında yapıldı. 1.5 milyar dolarlık teklif veren çıktı. Ancak kurum, 2013 yılında Torunlar’a 338 milyon dolarlık indirimle satıldı.
3 YIL SONRA 1 MİLYAR 162 MİLYON DOLAR
Başkentgaz için yapılan 2010’daki ilk ihalede yüzde 80 hissesi için 1 milyar 500 milyon dolar teklif edildi. Şirket parayı ödeyemedi ve satış iptal oldu. İkinci ihalede 1 milyar 211 milyon dolar teklif geldi. Bu şirket de ödemeyi yapamadı.
Bu kez yasa değiştirildi, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yüzde 20’lik hissesi de katılarak, Başkentgaz’ın yüzde 100’ü satışa sunuldu. 2013’deki 3. ihaleyi, 1 milyar 162 milyon dolar veren Torunlar GYO kazandı. Üç yıl önce yüzde 80’i 1 milyar 500 milyon lira olan Başkentgaz, üç yıl sonra 1 milyar 162 milyon dolara satıldı.
TORUNLAR: BİZ DOĞRU FİYAT VERDİK
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu satışa “1.5 milyarı yakaladığımız ihale, nasıl oluyor da 1.1 milyara veriliyor?” diye tepki göstermiş ancak satışı da onaylamıştı.
Torunlar Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Torun, ihale günü Başkentgaz için doğru fiyat verdiklerini söylemiş, “İşletme için yüzde 20-25 oranında özsermaye koyacağız. Yerli bankalarla finansman için görüştük. Doğru fiyat verirseniz finansman bulmakta sorun yaşamazsınız. Biz doğru fiyat verdik” diye konuşmuştu.
[Kronos.News] 4.2.2020
‘El koyma yetkisi ile mal güvenliği de tehdit altında’
Bekçilere durdurma, kimlik sorma, sorgulama ve silah kullanma gibi yetkiler getirecek yasa için kanun teklifi TBMM İçişleri Komisyonu’nda kabul edilirken, söz konusu düzenlemeyle yaşam hakkının yanı sıra temel hak ve özgürlüklerinin ortadan kalkacağını vurgulandı.
KRONOS -4 Şubat 2020
Konu gündemdeki yerini korurken Diyarbakır Barosu, Diyarbakır Tabip Odası, HAK İnisiyatifi Temsilciliği, İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakı Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Temsilciliği söz konusu teklife ilişkin basın toplantısı düzenledi.
Diyarbakır Barosu Adli Yardım Hizmet binasında düzenlenen basın toplantısında kurumlar adına ortak açıklamayı yapan Baro Başkanı Cihan Aydın, düzenlemenin kamuoyunun yoğun tepkisine rağmen “Çarşı ve Mahalle Bekçileri Hakkında Kanun Teklifi”nin komisyonda görüşüldükten sonra kabul edilerek Meclis Genel Kurulu’na sunulduğunu hatırlattı.
‘ALTERNATİF BİR KOLLUK REJİMİ OLUŞTURMANIN AMACI NEDİR?’
Kanun teklifiyle bekçilerin kolluğun tüm yetkileriyle donatıldığını vurgulayan Aydın, “Genel kolluk varken, hemen hemen aynı yetkilerle donatılmış alternatif bir kolluk rejimi oluşturmanın amacı nedir? Bu soru yasanın ne genel gerekçesinde ne de madde gerekçelerinde tatmin edici bir şekilde açıklanmamıştır” diye belirtti.
“OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle silah kullanma yetkisi kolluk kuvvetleri ile kendilerine görev verilen özel kolluk kuvvetleri ve silahlı kuvvetler mensuplarına ait olduğu düzenlenirken, buradaki özel kolluk kuvveti düzenlemesi ile bugünün provasının yapıldığını söylemek yanlış olmayacaktır” diye belirten Aydın, şöyle devam etti:
‘İŞKENCE VE CEZASIZLIĞIN ÖNÜ AÇILIYOR’
“Yine aynı dönemde resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın, eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişilere yönelik herhangi bir cezai yaptırım uygulanmayacağı hüküm altına alınarak hem işkencenin hem de cezasızlığın önü açılmıştır.”
‘ÖLÜMLERE DAVETİYE ÇIKARILIYOR’
Konuşmasını “Kamuoyuna bir ‘güvenlik hizmeti’ gibi sunulan düzenlemeler işkenceye açık kapı haline gelmektedir” sözleriyle sürdüren Aydın, ‘paralel kolluk rejimi mensupları’ olarak niteledirdiği bekçilere silah kullanma yetkisi verilmiş olması için ise “yeni yargısız infazlara, aşırı ve gereksiz güç kullanımı sonucu ölümlere açıkça davetiye çıkarmaktadır” yorumunda bulundu.
Diyarbakır Barosu Başkanı Aydın, “bekçilere silah kullanma yetkisi verilmiş olmasının, yaşam hakkına yönelik daha fazla tehdit anlamına geleceğini ve daha fazla kişinin ‘devlet kurşunu’ ile ölümüne yol açacağını kamuoyuna duyurmak isteriz” dedi.
‘EL KOYMA YETKİSİ İLE MAL GÜVENLİĞİ DE TEHDİT ALTINDA’
“Polis şiddetinin bu kadar yaygın olduğu bir dönemde, hiçbir eğitim almadan göreve başlatılan üstelik de silah kullanma yetkisi ile donatılan bu güçlerin daha fazla ölüm, mağduriyet ve hak ihlali üreteceğinden kuşkumuz bulunmamaktadır.”
Aydın, “Yine Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) göre zorunlu haller dışında hakimin iznini gerektiren ‘el koyma’ yetkisinin bekçilere tanınması, yurttaşların can güvenliğinin yanı sıra mal güvenliğini de tehdit edecektir” diye ekledi.
‘TASARI TÜMDEN GERİ ÇEKİLMELİ’
Ayrıca Aydın, söz konusu düzenlemeyle yaşam hakkının yanı sıra “gösteri ve yürüyüş hakkı”, “özel hayatın gizliliği”, “kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı” gibi temel hak ve özgürlüklerinin ortadan kalkacağını ya da önemli ölçüde kısıtlayacağını vurguladı.
Cihan Aydın açıklamasını, “Bu nedenle bizler daha fazla ölüme yol açacak, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak ve kısıtlayacak bu yasa tasarısının tümden geri alınması çağrısında bulunuyoruz” sözleriyle noktaladı.
[Kronos.News] 4.2.2020
KRONOS -4 Şubat 2020
Konu gündemdeki yerini korurken Diyarbakır Barosu, Diyarbakır Tabip Odası, HAK İnisiyatifi Temsilciliği, İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakı Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Temsilciliği söz konusu teklife ilişkin basın toplantısı düzenledi.
Diyarbakır Barosu Adli Yardım Hizmet binasında düzenlenen basın toplantısında kurumlar adına ortak açıklamayı yapan Baro Başkanı Cihan Aydın, düzenlemenin kamuoyunun yoğun tepkisine rağmen “Çarşı ve Mahalle Bekçileri Hakkında Kanun Teklifi”nin komisyonda görüşüldükten sonra kabul edilerek Meclis Genel Kurulu’na sunulduğunu hatırlattı.
‘ALTERNATİF BİR KOLLUK REJİMİ OLUŞTURMANIN AMACI NEDİR?’
Kanun teklifiyle bekçilerin kolluğun tüm yetkileriyle donatıldığını vurgulayan Aydın, “Genel kolluk varken, hemen hemen aynı yetkilerle donatılmış alternatif bir kolluk rejimi oluşturmanın amacı nedir? Bu soru yasanın ne genel gerekçesinde ne de madde gerekçelerinde tatmin edici bir şekilde açıklanmamıştır” diye belirtti.
“OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle silah kullanma yetkisi kolluk kuvvetleri ile kendilerine görev verilen özel kolluk kuvvetleri ve silahlı kuvvetler mensuplarına ait olduğu düzenlenirken, buradaki özel kolluk kuvveti düzenlemesi ile bugünün provasının yapıldığını söylemek yanlış olmayacaktır” diye belirten Aydın, şöyle devam etti:
‘İŞKENCE VE CEZASIZLIĞIN ÖNÜ AÇILIYOR’
“Yine aynı dönemde resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın, eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişilere yönelik herhangi bir cezai yaptırım uygulanmayacağı hüküm altına alınarak hem işkencenin hem de cezasızlığın önü açılmıştır.”
‘ÖLÜMLERE DAVETİYE ÇIKARILIYOR’
Konuşmasını “Kamuoyuna bir ‘güvenlik hizmeti’ gibi sunulan düzenlemeler işkenceye açık kapı haline gelmektedir” sözleriyle sürdüren Aydın, ‘paralel kolluk rejimi mensupları’ olarak niteledirdiği bekçilere silah kullanma yetkisi verilmiş olması için ise “yeni yargısız infazlara, aşırı ve gereksiz güç kullanımı sonucu ölümlere açıkça davetiye çıkarmaktadır” yorumunda bulundu.
Diyarbakır Barosu Başkanı Aydın, “bekçilere silah kullanma yetkisi verilmiş olmasının, yaşam hakkına yönelik daha fazla tehdit anlamına geleceğini ve daha fazla kişinin ‘devlet kurşunu’ ile ölümüne yol açacağını kamuoyuna duyurmak isteriz” dedi.
‘EL KOYMA YETKİSİ İLE MAL GÜVENLİĞİ DE TEHDİT ALTINDA’
“Polis şiddetinin bu kadar yaygın olduğu bir dönemde, hiçbir eğitim almadan göreve başlatılan üstelik de silah kullanma yetkisi ile donatılan bu güçlerin daha fazla ölüm, mağduriyet ve hak ihlali üreteceğinden kuşkumuz bulunmamaktadır.”
Aydın, “Yine Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) göre zorunlu haller dışında hakimin iznini gerektiren ‘el koyma’ yetkisinin bekçilere tanınması, yurttaşların can güvenliğinin yanı sıra mal güvenliğini de tehdit edecektir” diye ekledi.
‘TASARI TÜMDEN GERİ ÇEKİLMELİ’
Ayrıca Aydın, söz konusu düzenlemeyle yaşam hakkının yanı sıra “gösteri ve yürüyüş hakkı”, “özel hayatın gizliliği”, “kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı” gibi temel hak ve özgürlüklerinin ortadan kalkacağını ya da önemli ölçüde kısıtlayacağını vurguladı.
Cihan Aydın açıklamasını, “Bu nedenle bizler daha fazla ölüme yol açacak, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak ve kısıtlayacak bu yasa tasarısının tümden geri alınması çağrısında bulunuyoruz” sözleriyle noktaladı.
[Kronos.News] 4.2.2020
Temizlikçilik yapan KHK’lı eski polis: Kesinlikle görevimize döneceğiz [Işıl Sipahi]
KHK'lı eski polis Emrah Uzun: Ben suçlu biri değilim. İçimdeki umut hala taptaze. Kesinlikle görevime döneceğime inanıyorum. Biz KHK’lılar asla umutsuz değiliz ve olmayacağız da...
Kanun hükmünde kararname (KHK) ile hayatı karartılan polislerden biri Emrah Uzun. Ekim 2016’da açığa alınmış ve mahkeme sürecinden sonra 2018’de 701 sayılı KHK ile ihraç edilmiş. Uzun hem görevde bulunduğu dönemi hem de ihraç olduktan sonra yaşadıklarını Kronos’a anlattı.
Siz KHK ile ihraç edilen binlerce polis memurundan birisiniz. Ne zaman açığa alındınız ve ne zaman ihraç edildiniz?
Evet, polis memuru iken ihraç edilmiş biriyim. Ankara’da 3.5 seneye yakın görev yaptıktan sonra Yüksekova’ya tayin oldum. 3 ay sonra 4 Ekim 2016’da açığa alındım. 7 Ekim 2017’de ilk kez mahkemeye çıktım ve hakkımdaki suçlamaları öğrendim. 8 Temmuz 2018’de de 701 sayılı KHK ile ihraç edildim.
Hakkınızdaki suçlamalar ihbara mı dayanıyordu?
Hakkımda iki kişinin şikayeti vardı. Biri üniversite döneminden tanıdığım, sadece selamlaştığım birisiydi. Diğeri ise Ankara’da görev yaptığım dönemde ticari faaliyetlerde bulunduğum, aramızda alacak verecek meselesi olan biri. Sonra kamuoyunda ‘Garson SD’ kart olarak bilinen kişinin dosyasında bana ait bir fişleme kaydı da vardı. Hiç görmediğim, tanımadığım birinin ‘örgütten’ diyerek bana verdiği iddia edilen bir kod. Kesinlikle böyle bir şeyi kabul etmiyorum. Sonra ankesör soruşturmaları benim de üzerime yıkıldı. Arandığıma dair iddialar var, ancak görüşmenin içeriğine dair hiçbir şey bilinmiyor. Bu konuya dair HTS kayıtlarımı istedim.
Dernek üyeliği, gazete aboneliği de var sanıyorum…
Kimse Yok Mu Derneği’nden bana mesajlar geldiği, Cihan Medya’ya maddi destekte bulunduğum iddiaları da var. Cihan Medya’ya destek vermedim. Zaten dosyamda sadece Zaman Gazetesi’nden mesajların geldiğine dair bilgi yer alıyor. OHAL Komisyonu kararında maddi destek sağladığım yönünde hiçbir kayıt yok. Birbiriyle uyumsuz bilgiler bunlar. Herkesin telefonuna farklı yerlerden mesajlar geliyor. Otel mesajları, siyasi parti mesajları telefonuma sürekli geliyor. O zaman ocu bucu mu oluyorum ben. Bu iddiayı kesinlikle kabul etmiyorum, ama bu iddialarla beni suçluyorlar.
İhraç edildiğinizi öğrendikten sonra ne hissettiniz, o an ne düşündünüz?
Şöyle cevap vereyim. Ben 4 Ekim 2016 yılında açığa alındım dönemde hep görevime döneceğim umudumu içimde taşıyordum. Ama tarihler 8 Temmuz 2018 gösterdiği gün ihraç oldum. 24 Haziran’da ihraç kararları onanmış fakat sonrasında açıklamasını yaptılar ve ben bütün dünyamın bir film şeridi gibi, yaşamıma ait ne varsa o an önümden geçtiğini düşündüm. İyi İnsanlar kendilerini sorgularlar, acaba nerede hata yaptım, bende bir sıkıntı mı var, diye. Kendi içimde bu sorgulamayı yaparken bu kadar ağır bir sonucu kesinlikle haketmediğimi düşündüm. Çünkü görev yaptığı dönemde bir kişinin dahi hakkına girmeyeceğimi düstur edinmiştim. Bunun karşılığını böyle bir şey olduğunu görmek çok zoruma gitti.
İçinizde mesleğe döneceğinize dair umut var mı?
İçimde hala umut var mı? Evet kesinlikle var. Çünkü ben suçlu biri değilim. Suçsuz birinin kendini nasıl ispat edebileceğini zorla ispat etmeye çalışıyorum. Aslında devletin yapması gereken şeyi şu an ben yapıyorum. İçimdeki umut hala taptaze. Kesinlikle görevime döneceğime inanıyorum.
İhraç olduktan sonra çevrenizin tepkisi nasıl oldu?
Açığa alındığım zaman kesinlikle sen suçlu değilsin diyen insanların oranı, ihraç olduğum dönemde daha da azaldı. Daha çok şuna döndüler; suçun yoksa dönersin canım. Yani suçsuzluğunu ispat ettikten sonra dönersin. Aslında benim ispat etmeme gerek yok. Bunun ispatını yapması gereken zaten mahkemelerimiz, ama ben suçsuzluğumu ispat etmeye çalışıyorum.
Ne zaman yeni bir iş bulabildiniz? Ne gibi işlerde çalıştınız?
İhraç edildikten sonra çok çeşitli işlerde çalışmak zorunda kaldım. Şartları çok kötü diyebileceğimiz durumlarla karşılaştım. Mesela ailemle birlikte babamla beraber bir villa inşaatı yaptık. Gecemizi gündüzümüze katarak inşaatı çok güzel bir şekilde bitirmeye çalıştık. Belli bir dönem bu işi yaptım, daha sonra 2018 yılında belli bir süreliğine ilçemizde bulunan fırında 2 ay çalıştım. Sigortasız çalıştım, fırınlarda maalesef sigortalı çalışma pek mümkün değil. Gece sabaha kadar çalışıyorsunuz, hem fırını yakıyorsunuz, hem ekmek çıkarmaya yardım ediyorsunuz, hem de dağıtıma gidiyorsunuz. Böyle şartları olan bir işti. Daha sonra geçtiğimiz yaz sahilde butik otellerin birinde temizlik biriminde çalıştım. Sadece temizlik değil, bulaşık yıkama, kazanları yıkama, bu tarz işler de yaptım. Sabah 8’den akşam 22’ye kadar çalışıyorduk. Normalde çift vardiya çalışılması gerekirken benim durumum buna müsait değildi, ihraç olduktan sonra bunu insanları anlatamıyorsunuz ama mecburen çalışmak zorundasınız, elinizin ekmek tutması gerekiyor. Bunun için de sonuna kadar dayanarak çalıştım, hakkım yenerek çalıştım. Hakkınızı aramaya çalışsanız da yeterli sonuca ulaşamıyorsunuz. Çünkü yasaları öyle bir ayarlamışlar ki, her şey güçlüden yana ve sizin bu durumda hak iddia etme gibi bir durumunuz olamıyor.
KHK’lı bir polis olarak şimdi İstanbul’dasınız. Ne iş yapıyorsnuz?
İstanbul’a yeni geldim ve bir özel öğretim kursunda temizlik işine başladım. Asgari ücretli bir iş. Şirkete KHK’lı olduğumu söylemedim, söyleyemedim.
Neden söylemediniz?
İnsanlara bizlerin neler çektiğini anlattığımız vakit; sizi çok beğeniyoruz özelliklerimiz çok iyi ama sizi işe alamayız diyorlar ve biz de bu şartlarda KHK’lı olduğumuzu söylemeden çalışmak zorunda kalıyoruz. Yetkilileri bu konuda duyarlı olmaya davet ediyorum. Lütfen biz KHK’lıların durumunu dikkate alın. Bizler hiç iyi şartlarda çalışmıyoruz, çalıştırılamıyoruz ve asgari ücret denilen sınırda iş bulduğumuz zaman şükrediyoruz. Aslında olması gereken bu değil, çünkü bizim hakkımız bu değil. Biz kendi mesleğimizi hak bilerek çalıştık. Ama haksız durumları yaşıyoruz.
Açığa alınmadan önce ne gibi sorunlar yaşandı?
Göreve ilk başladığında 2013 yılıydı. Ankara’da Kaçakçılık Şube’de göreve başladım. Görevimin 6. ayında 17/25 olayları yaşanmıştı. Ben daha yeni memurken, işimi yeni öğreniyorken, bir anda, bir gecede birçok memurun görev yerinin değiştiği haberini aldım. Zamanla ilişiğim kesildi ve çevik kuvvete sürgün olarak gönderildim. Daha sonra oradaki meslektaşlarımın arasında sanki gidenler cemaatçi, gelenler gelenler hükümetçi algısı oluştu ve ben bu durumu kabullenemedim. Ben ocu bucu değilim.
Ve siz sürgün edildiğiniz için yürütmeyi durdurma davası açtınız?
Evet, daha önce birlikte okuduğum arkadaşlarımın bakış açısı bu şekilde değişince ben de dava açtım. Yürütmenin durdurulmasına yönelik 5000 kişi dava açtı. O zaman Sn. Cumhurbaşkanımız “Nasıl dava açabilirler, biz bu teşkilatı bu kadar akıllandırdık mı ? diye konuştu. Bizim amacımız cumhurbaşkanına dava açmak değildi. Biz haksızlığa uğradığımız için, hakkımızı aramak ve göreve iade edilmek amacıyla dava açtık. Ve nihayet Anayasa Mahkemesinin yürütmeyi durdurmasıyla görevime döndüm.
Ama yeniden bir nevi sürgün edildiniz…
1 hafta sonra Ankara Ulus Anafartalar Karakol’una tayin oldum. Bu da bir nevi sürgün gibiydi ama göreve iade olduğum için tekrar dava açmak istemedim. Elimden geldiğince cansiperane görev yapmaya çalıştım. O dönemde Ankara’da 3 tane bomba patladı. Ardından 15 Temmuz olayları yaşandı.
15 Temmuz gecesi neredeydiniz?
Mahkemede tüm detaylarıyla nerede görev yaptığımı belirttim. Bulunduğum karakolda devletimi savundum. Sabaha kadar durdum. Hatta Türk Telekom’a giren darbeci askerleri biz karakolda kontrol altında tuttuk ve nasıl böyle bir şey yaparsınız diye sorduk. Karşı çıktığım halde ben darbe yemiş oldum. 15 Temmuz hadisesinden 2 hafta sonra tayinim Hakkari’ye çıktı. Bulunduğun Karakolda sadece 2 kişinin tayini çıkmıştı, bunlardan biri bendim. Normalde erteleme hakkım olmasına rağmen buna itiraz ettim, fakat kabul edilmedi.
Hakkari’de bir terör saldırısı yaşadınız sanırım?
Görev açısından daha tehlikeli olan Hakkari’ye direkt gidemedik, önce Van’a gittik. ‘Bize gelin sizi Van’dan ekip halinde götüreceğiz’ demişlerdi. Van’da 2 Nisan Karakol’u vardı. Orada bekledik. Arkadaşlar arasında konuşuyorduk. 2 Nisan Karakol’unun duvarları parkla dip dibe, biri karakola saldırsa çok rahat saldırabilir. Güvenlik önlemlerinin artırılması gerekiyordu. Polis karakolunun kapasitesi 200 kişi biz belki 600-700 kişi vardık. Ve 3. gün terör saldırısı yaşadık. 1 tonluk bomba yüklü aracı Benim de bulunduğum yerde patlattılar ve 3 şehit verdik. Bu görüntülerde de mutlaka vardır. Çok ciddi bir travma yaşadım, buna rağmen bu travmayla dediler ki Yüksekova’ya hemen gidiyorsunuz. Yüksekova’ya bu halimle gittim. Yaklaşık iki buçuk ay sonra orada da iki roket hadisesi yaşadım.
Yüksekova’da da saldırı yaşamış olmanıza rağmen açığa alındınız…
Evet, bunları yaşamış bir insan olarak daha sonra açığa alındım. O zaman şöyle demiştim; acaba daha ne görebilirim ki ? Çok fedakârca görev yapmamıza rağmen karşılaştığımız durumlar büyük bir haksızlık. Şu an ki durumumuz ülkemizde son günlerde hep söylenen bir sözün özeti; ölürse şehit, kalırsa terörist diyorlar. Yani o an ölsem bana şehit diyeceklerdi ama yaşadığım için terörist diyorlar. Fedakar olan benim, nasıl terörist oluyorum, bunu anlatamıyorum insanlara. Çok değişik duygulardayım.
Tüm bu yaşadıklarınızdan sonra neler hissediyorsunuz?
Şimdi o kadar şey yaşadım, halen de yaşıyorum ama düşünüyorum, içeride olan insanlar da var. Saçma sapan iddialarla hapishanede olan insanlar var. Onların şartları belki benden kat kat daha kötüdür. Biz dışarıdayız ama bizlere uygulanan da sivil soykırımdır. Biz de açık cezaevinde yaşıyoruz. Bankaya gidiyoruz, banka hesabı açtırmak istiyoruz engelleniyoruz. Tapuya gideceksiniz, diyelim evinizi devredeceksiniz, engelleniyorsunuz. Neden? KHK’lısınız. Sonra sağlık hizmeti almak istiyorsunuz, KHK’lısınız. İşe girmek istiyorsunuz KHK’lısınız, alamayız Yurtdışına çıkmak istiyorsunuz, pasaportunuzu veremem diyorlar. Nasıl veremezsiniz? Bu benim anayasal hakkım. İçeride olan kişilerin şartları 1 gram bile iyileştirilmiyor, kötü şartlar altında kalıyorlar. 20 kişilik yerde 30 kişinin kaldığı iddiaları var, nöbetleşe uyuma iddiaları var.
Eski bir polis memuru olarak temizlik işleri yapmak nasıl bir duygu?
Zoruma gitti mi? Hayır, her zaman emeğin hakkını veren bir aile yapısıyla yetiştim. Kimseyi hor görmeme mantığı ile büyüdüm. Şu an kötü şartlar altında çalışıyor olabilirim ama yarın göreve döndüğümde yine iyi olmaya devam edeceğim, elimden geldiğince yardım edeceğim. Hele de KHK’lılar için bir yaraya merhem olabiliyorsam ne mutlu diyeceğim. İyiler muhakkak kazanacaktır, buna emin olun. Sabreden iyilerdir. İyilerin bir de bir yönü vardır onlar yetenekleri ile var olur.
Temizlik mesainiz bittiğinde neler yapıyorsnuz? Ve gelecekten umutlu musunuz?
Benim iki mesleğim; sahip olduğum öğretmenliğim, bir de polis memurluğum bir gecede, bir KHK ile elimden alındı, ama üçüncü bir yeteneğim ortaya çıktı. İmkanım olmadığı halde kendimce bir şeyler yaparak müzikle hayata tutunmaya çalıştım. İyi ki müzik var. Bana hayatı olumlu yönde gösteren belki de tek şey müziktir. Atatürk boşuna dememiş; sanat yönü eksik olanın hayat damarlarından biri eksik demektir. Hayata bağlanın, şarkılar söyleyin. Varsa bir hobiniz elinizden geldiğince onu yapın. Resim çizmeyi biliyorsanız onunla ilgili bir şeyler yapmaya çalışın. Bir kapı belki buradan açılır. Bana belki müzikten açılabilir ama size de buradan açılır. Biz KHK’lılar asla umutsuz değiliz ve olmayacağız da.
[Işıl Sipahi] 4.2.2020 [Kronos.News]
Kanun hükmünde kararname (KHK) ile hayatı karartılan polislerden biri Emrah Uzun. Ekim 2016’da açığa alınmış ve mahkeme sürecinden sonra 2018’de 701 sayılı KHK ile ihraç edilmiş. Uzun hem görevde bulunduğu dönemi hem de ihraç olduktan sonra yaşadıklarını Kronos’a anlattı.
Siz KHK ile ihraç edilen binlerce polis memurundan birisiniz. Ne zaman açığa alındınız ve ne zaman ihraç edildiniz?
Evet, polis memuru iken ihraç edilmiş biriyim. Ankara’da 3.5 seneye yakın görev yaptıktan sonra Yüksekova’ya tayin oldum. 3 ay sonra 4 Ekim 2016’da açığa alındım. 7 Ekim 2017’de ilk kez mahkemeye çıktım ve hakkımdaki suçlamaları öğrendim. 8 Temmuz 2018’de de 701 sayılı KHK ile ihraç edildim.
Hakkınızdaki suçlamalar ihbara mı dayanıyordu?
Hakkımda iki kişinin şikayeti vardı. Biri üniversite döneminden tanıdığım, sadece selamlaştığım birisiydi. Diğeri ise Ankara’da görev yaptığım dönemde ticari faaliyetlerde bulunduğum, aramızda alacak verecek meselesi olan biri. Sonra kamuoyunda ‘Garson SD’ kart olarak bilinen kişinin dosyasında bana ait bir fişleme kaydı da vardı. Hiç görmediğim, tanımadığım birinin ‘örgütten’ diyerek bana verdiği iddia edilen bir kod. Kesinlikle böyle bir şeyi kabul etmiyorum. Sonra ankesör soruşturmaları benim de üzerime yıkıldı. Arandığıma dair iddialar var, ancak görüşmenin içeriğine dair hiçbir şey bilinmiyor. Bu konuya dair HTS kayıtlarımı istedim.
Dernek üyeliği, gazete aboneliği de var sanıyorum…
Kimse Yok Mu Derneği’nden bana mesajlar geldiği, Cihan Medya’ya maddi destekte bulunduğum iddiaları da var. Cihan Medya’ya destek vermedim. Zaten dosyamda sadece Zaman Gazetesi’nden mesajların geldiğine dair bilgi yer alıyor. OHAL Komisyonu kararında maddi destek sağladığım yönünde hiçbir kayıt yok. Birbiriyle uyumsuz bilgiler bunlar. Herkesin telefonuna farklı yerlerden mesajlar geliyor. Otel mesajları, siyasi parti mesajları telefonuma sürekli geliyor. O zaman ocu bucu mu oluyorum ben. Bu iddiayı kesinlikle kabul etmiyorum, ama bu iddialarla beni suçluyorlar.
İhraç edildiğinizi öğrendikten sonra ne hissettiniz, o an ne düşündünüz?
Şöyle cevap vereyim. Ben 4 Ekim 2016 yılında açığa alındım dönemde hep görevime döneceğim umudumu içimde taşıyordum. Ama tarihler 8 Temmuz 2018 gösterdiği gün ihraç oldum. 24 Haziran’da ihraç kararları onanmış fakat sonrasında açıklamasını yaptılar ve ben bütün dünyamın bir film şeridi gibi, yaşamıma ait ne varsa o an önümden geçtiğini düşündüm. İyi İnsanlar kendilerini sorgularlar, acaba nerede hata yaptım, bende bir sıkıntı mı var, diye. Kendi içimde bu sorgulamayı yaparken bu kadar ağır bir sonucu kesinlikle haketmediğimi düşündüm. Çünkü görev yaptığı dönemde bir kişinin dahi hakkına girmeyeceğimi düstur edinmiştim. Bunun karşılığını böyle bir şey olduğunu görmek çok zoruma gitti.
İçinizde mesleğe döneceğinize dair umut var mı?
İçimde hala umut var mı? Evet kesinlikle var. Çünkü ben suçlu biri değilim. Suçsuz birinin kendini nasıl ispat edebileceğini zorla ispat etmeye çalışıyorum. Aslında devletin yapması gereken şeyi şu an ben yapıyorum. İçimdeki umut hala taptaze. Kesinlikle görevime döneceğime inanıyorum.
İhraç olduktan sonra çevrenizin tepkisi nasıl oldu?
Açığa alındığım zaman kesinlikle sen suçlu değilsin diyen insanların oranı, ihraç olduğum dönemde daha da azaldı. Daha çok şuna döndüler; suçun yoksa dönersin canım. Yani suçsuzluğunu ispat ettikten sonra dönersin. Aslında benim ispat etmeme gerek yok. Bunun ispatını yapması gereken zaten mahkemelerimiz, ama ben suçsuzluğumu ispat etmeye çalışıyorum.
Ne zaman yeni bir iş bulabildiniz? Ne gibi işlerde çalıştınız?
İhraç edildikten sonra çok çeşitli işlerde çalışmak zorunda kaldım. Şartları çok kötü diyebileceğimiz durumlarla karşılaştım. Mesela ailemle birlikte babamla beraber bir villa inşaatı yaptık. Gecemizi gündüzümüze katarak inşaatı çok güzel bir şekilde bitirmeye çalıştık. Belli bir dönem bu işi yaptım, daha sonra 2018 yılında belli bir süreliğine ilçemizde bulunan fırında 2 ay çalıştım. Sigortasız çalıştım, fırınlarda maalesef sigortalı çalışma pek mümkün değil. Gece sabaha kadar çalışıyorsunuz, hem fırını yakıyorsunuz, hem ekmek çıkarmaya yardım ediyorsunuz, hem de dağıtıma gidiyorsunuz. Böyle şartları olan bir işti. Daha sonra geçtiğimiz yaz sahilde butik otellerin birinde temizlik biriminde çalıştım. Sadece temizlik değil, bulaşık yıkama, kazanları yıkama, bu tarz işler de yaptım. Sabah 8’den akşam 22’ye kadar çalışıyorduk. Normalde çift vardiya çalışılması gerekirken benim durumum buna müsait değildi, ihraç olduktan sonra bunu insanları anlatamıyorsunuz ama mecburen çalışmak zorundasınız, elinizin ekmek tutması gerekiyor. Bunun için de sonuna kadar dayanarak çalıştım, hakkım yenerek çalıştım. Hakkınızı aramaya çalışsanız da yeterli sonuca ulaşamıyorsunuz. Çünkü yasaları öyle bir ayarlamışlar ki, her şey güçlüden yana ve sizin bu durumda hak iddia etme gibi bir durumunuz olamıyor.
KHK’lı bir polis olarak şimdi İstanbul’dasınız. Ne iş yapıyorsnuz?
İstanbul’a yeni geldim ve bir özel öğretim kursunda temizlik işine başladım. Asgari ücretli bir iş. Şirkete KHK’lı olduğumu söylemedim, söyleyemedim.
Neden söylemediniz?
İnsanlara bizlerin neler çektiğini anlattığımız vakit; sizi çok beğeniyoruz özelliklerimiz çok iyi ama sizi işe alamayız diyorlar ve biz de bu şartlarda KHK’lı olduğumuzu söylemeden çalışmak zorunda kalıyoruz. Yetkilileri bu konuda duyarlı olmaya davet ediyorum. Lütfen biz KHK’lıların durumunu dikkate alın. Bizler hiç iyi şartlarda çalışmıyoruz, çalıştırılamıyoruz ve asgari ücret denilen sınırda iş bulduğumuz zaman şükrediyoruz. Aslında olması gereken bu değil, çünkü bizim hakkımız bu değil. Biz kendi mesleğimizi hak bilerek çalıştık. Ama haksız durumları yaşıyoruz.
Açığa alınmadan önce ne gibi sorunlar yaşandı?
Göreve ilk başladığında 2013 yılıydı. Ankara’da Kaçakçılık Şube’de göreve başladım. Görevimin 6. ayında 17/25 olayları yaşanmıştı. Ben daha yeni memurken, işimi yeni öğreniyorken, bir anda, bir gecede birçok memurun görev yerinin değiştiği haberini aldım. Zamanla ilişiğim kesildi ve çevik kuvvete sürgün olarak gönderildim. Daha sonra oradaki meslektaşlarımın arasında sanki gidenler cemaatçi, gelenler gelenler hükümetçi algısı oluştu ve ben bu durumu kabullenemedim. Ben ocu bucu değilim.
Ve siz sürgün edildiğiniz için yürütmeyi durdurma davası açtınız?
Evet, daha önce birlikte okuduğum arkadaşlarımın bakış açısı bu şekilde değişince ben de dava açtım. Yürütmenin durdurulmasına yönelik 5000 kişi dava açtı. O zaman Sn. Cumhurbaşkanımız “Nasıl dava açabilirler, biz bu teşkilatı bu kadar akıllandırdık mı ? diye konuştu. Bizim amacımız cumhurbaşkanına dava açmak değildi. Biz haksızlığa uğradığımız için, hakkımızı aramak ve göreve iade edilmek amacıyla dava açtık. Ve nihayet Anayasa Mahkemesinin yürütmeyi durdurmasıyla görevime döndüm.
Ama yeniden bir nevi sürgün edildiniz…
1 hafta sonra Ankara Ulus Anafartalar Karakol’una tayin oldum. Bu da bir nevi sürgün gibiydi ama göreve iade olduğum için tekrar dava açmak istemedim. Elimden geldiğince cansiperane görev yapmaya çalıştım. O dönemde Ankara’da 3 tane bomba patladı. Ardından 15 Temmuz olayları yaşandı.
15 Temmuz gecesi neredeydiniz?
Mahkemede tüm detaylarıyla nerede görev yaptığımı belirttim. Bulunduğum karakolda devletimi savundum. Sabaha kadar durdum. Hatta Türk Telekom’a giren darbeci askerleri biz karakolda kontrol altında tuttuk ve nasıl böyle bir şey yaparsınız diye sorduk. Karşı çıktığım halde ben darbe yemiş oldum. 15 Temmuz hadisesinden 2 hafta sonra tayinim Hakkari’ye çıktı. Bulunduğun Karakolda sadece 2 kişinin tayini çıkmıştı, bunlardan biri bendim. Normalde erteleme hakkım olmasına rağmen buna itiraz ettim, fakat kabul edilmedi.
Hakkari’de bir terör saldırısı yaşadınız sanırım?
Görev açısından daha tehlikeli olan Hakkari’ye direkt gidemedik, önce Van’a gittik. ‘Bize gelin sizi Van’dan ekip halinde götüreceğiz’ demişlerdi. Van’da 2 Nisan Karakol’u vardı. Orada bekledik. Arkadaşlar arasında konuşuyorduk. 2 Nisan Karakol’unun duvarları parkla dip dibe, biri karakola saldırsa çok rahat saldırabilir. Güvenlik önlemlerinin artırılması gerekiyordu. Polis karakolunun kapasitesi 200 kişi biz belki 600-700 kişi vardık. Ve 3. gün terör saldırısı yaşadık. 1 tonluk bomba yüklü aracı Benim de bulunduğum yerde patlattılar ve 3 şehit verdik. Bu görüntülerde de mutlaka vardır. Çok ciddi bir travma yaşadım, buna rağmen bu travmayla dediler ki Yüksekova’ya hemen gidiyorsunuz. Yüksekova’ya bu halimle gittim. Yaklaşık iki buçuk ay sonra orada da iki roket hadisesi yaşadım.
Yüksekova’da da saldırı yaşamış olmanıza rağmen açığa alındınız…
Evet, bunları yaşamış bir insan olarak daha sonra açığa alındım. O zaman şöyle demiştim; acaba daha ne görebilirim ki ? Çok fedakârca görev yapmamıza rağmen karşılaştığımız durumlar büyük bir haksızlık. Şu an ki durumumuz ülkemizde son günlerde hep söylenen bir sözün özeti; ölürse şehit, kalırsa terörist diyorlar. Yani o an ölsem bana şehit diyeceklerdi ama yaşadığım için terörist diyorlar. Fedakar olan benim, nasıl terörist oluyorum, bunu anlatamıyorum insanlara. Çok değişik duygulardayım.
Tüm bu yaşadıklarınızdan sonra neler hissediyorsunuz?
Şimdi o kadar şey yaşadım, halen de yaşıyorum ama düşünüyorum, içeride olan insanlar da var. Saçma sapan iddialarla hapishanede olan insanlar var. Onların şartları belki benden kat kat daha kötüdür. Biz dışarıdayız ama bizlere uygulanan da sivil soykırımdır. Biz de açık cezaevinde yaşıyoruz. Bankaya gidiyoruz, banka hesabı açtırmak istiyoruz engelleniyoruz. Tapuya gideceksiniz, diyelim evinizi devredeceksiniz, engelleniyorsunuz. Neden? KHK’lısınız. Sonra sağlık hizmeti almak istiyorsunuz, KHK’lısınız. İşe girmek istiyorsunuz KHK’lısınız, alamayız Yurtdışına çıkmak istiyorsunuz, pasaportunuzu veremem diyorlar. Nasıl veremezsiniz? Bu benim anayasal hakkım. İçeride olan kişilerin şartları 1 gram bile iyileştirilmiyor, kötü şartlar altında kalıyorlar. 20 kişilik yerde 30 kişinin kaldığı iddiaları var, nöbetleşe uyuma iddiaları var.
Eski bir polis memuru olarak temizlik işleri yapmak nasıl bir duygu?
Zoruma gitti mi? Hayır, her zaman emeğin hakkını veren bir aile yapısıyla yetiştim. Kimseyi hor görmeme mantığı ile büyüdüm. Şu an kötü şartlar altında çalışıyor olabilirim ama yarın göreve döndüğümde yine iyi olmaya devam edeceğim, elimden geldiğince yardım edeceğim. Hele de KHK’lılar için bir yaraya merhem olabiliyorsam ne mutlu diyeceğim. İyiler muhakkak kazanacaktır, buna emin olun. Sabreden iyilerdir. İyilerin bir de bir yönü vardır onlar yetenekleri ile var olur.
Temizlik mesainiz bittiğinde neler yapıyorsnuz? Ve gelecekten umutlu musunuz?
Benim iki mesleğim; sahip olduğum öğretmenliğim, bir de polis memurluğum bir gecede, bir KHK ile elimden alındı, ama üçüncü bir yeteneğim ortaya çıktı. İmkanım olmadığı halde kendimce bir şeyler yaparak müzikle hayata tutunmaya çalıştım. İyi ki müzik var. Bana hayatı olumlu yönde gösteren belki de tek şey müziktir. Atatürk boşuna dememiş; sanat yönü eksik olanın hayat damarlarından biri eksik demektir. Hayata bağlanın, şarkılar söyleyin. Varsa bir hobiniz elinizden geldiğince onu yapın. Resim çizmeyi biliyorsanız onunla ilgili bir şeyler yapmaya çalışın. Bir kapı belki buradan açılır. Bana belki müzikten açılabilir ama size de buradan açılır. Biz KHK’lılar asla umutsuz değiliz ve olmayacağız da.
[Işıl Sipahi] 4.2.2020 [Kronos.News]
‘Hakikat daima sürgündedir’ [Can Bahadır Yüce]
Dünyanın en önemli edebiyat eleştirmenlerinden George Steiner 90 yaşında hayata veda etti. 'Tolstoy mu Dostoyveski mi', 'Tragedyanın Ölümü', 'Babil'den Sonra' gibi kitaplara imza atan Steiner, büyük sorulara yanıt arayan klasik eleştiri geleneğinin son temsilcilerindendi.
CAN BAHADIR YÜCE -4 Şubat 2020
Yirminci yüzyıl Avrupa’sının biçimlendirdiği büyük eleştirmen kuşağı yavaş yavaş aramızdan çekiliyor. 90 yaşında ölen George Steiner o kuşağın kusursuz bir temsilcisiydi.
Çağdaş edebiyat eleştirisinin en üretken adlarından Steiner, çok farklı alanlarda rahatça söz söyleyebilen tam bir hezarfen olsa da aslında hep aynı sorulara yanıt aradı. Basit görünen büyük sorulardı bunlar: Dil nasıl çalışır, sanat niçin kötülüğü önleyemez, müzik neden yalan söylemez…?
Bir entelektüel olarak çekiciliği de bu büyük soruların peşine düşmesinden geliyordu. Özellikle sanat-kötülük ilişkisi, Steiner’ın yaşamı boyunca çözmeye çalıştığı büyük sırdı. Goethe’nin bahçesinin yanı başındaki Buchenwald kampında insanların yakılması, ona göre Batı medeniyetinin paradoksunu özetliyordu: İnsanlığa Goethe’yi armağan eden bir toplum Holokost’a göz yummuştu—bu nasıl mümkün olabilirdi? (Konuya öyle takıntılıydı ki, yazdığı tek novella Hitler’le ilgiliydi.)
George Steiner 1929’da Paris’te doğdu. Viyana Yahudilerinden olan babası tehlikeyi erken sezmiş, daha Naziler ortaya çıkmadan ülkeyi terk etmişti. Ilık iklimi nedeniyle Fransa’yı seçtiler. Böylece üç dilin (Fransızca, Almanca, İngilizce) içine doğması Steiner’ı gerçek bir Avrupa entelektüeli yapacaktı. Kolundaki bir sakatlık onu cepheden uzak tuttu (Annesi bir gün, “Ne kadar şanslı olduğunu bilemezsin!” deyip bütün acılarını unutturmuştu.) Steiner bu fiziksel engelin entelektüel serüvenindeki dönüm noktası olduğunu söyler.
Geleceğin Amerika’da olduğunu düşünen babası, Nazi işgalinden hemen önce onu “son gemi”yle okyanusun karşı yakasına gönderdi. Steiner’ın geride kalan Yahudi sınıf arkadaşlarından sadece biri Nazilerden kurtulup hayatta kalacaktı. Bu kılpayı kurtuluş onu yaşam boyu bir gölge gibi takip etti.
Amerika’da doktorasını tamamladıktan sonra bir süre gazetecilik yaptı. The Economist’te geçirdiği dört yıl, Steiner’a “haber yazmayı” ve toplumun dilini öğretti. Bir rastlantı yeniden akademiye, Princeton’a dönmesini sağladı. Yine de gazetecilikle bağını hiç kesmemesi (Edmund Wilson’ın ardından 30 yıl boyunca New Yorker’ın kitap eleştirmeniydi) akademiyle yıldızının pek barışmamasının nedeni olabilir.
Büyük sorulara merakının ipuçlarını veren ilk kitabını o yıllarda yayımladı. Herkesin düşündüğü ama kimsenin ayrıntılı yanıtlamadığı soruya odaklanmıştı: Tolstoy mu Dostoyevski mi? Basit görünen bu soru, ona göre edebiyatta iki ana damarı özetliyordu.
Steiner gerçek anlamıyla bir yersiz yurtsuzdu. Yaşamında hep 18. yüzyılda yaşamış bir din bilgininin sözünden ilham aldığını söyler: “Hakikat daima sürgündedir.” Kendini hiçbir ülkeye ait hissetmedi (bu yüzden amansız bir siyonizm karşıtıydı). Yalnızca ailesiyle (öğrencileriyle) bir aidiyet ilişkisi kurmuştu. Hatta Cambridge’in İngiliz edebiyatı bölümünden dışlanınca okulun bir üyesi olarak kalsa da yirmi yıl boyunca bir tür gönüllü sürgünde (Cenevre’de) ders verdi.
2016’da yayımlanan Bir Uzun Cumartesi adlı o enfes nehir söyleşisinde, 80 yaşından sonra bile sürgün edilse yakınmayacağını anlatır: “Sürgün edilirsem ‘Tanrım, neden ben?’ diye şikayet etmem, ‘İşte bu gerçekten ilginç Tanrım!’ der, her şeye yeniden başlarım.”
Steiner son hezarfen eleştirmendi ama sanatçılara gıpta ettiğini hiç saklamadı. En çok hayıflandığı şey şair ya da besteci ol(a)mamaktı. En iyi eleştirmenin bile (ki bu kendisi olabilir) sıradan bir “sanatçı”dan ışık yılı kadar uzak olduğunu düşünüyordu. Onun gözünde eleştirmen bir ulaktı yalnızca.
Steiner, çok geniş bir kültür havzasını avucunun içi gibi tanıyor, aynı şeyi okurundan da bekliyordu. Dipnotların edebiyatın büyüsünü öldürdüğünden yakınıyordu. Ona göre iyi okur, göndermeleri dipnotsuz tanımalıydı. Yazarla okur arasındaki güçlü bağ ancak öyle kurulabilirdi.
Bence George Steiner’ı bu kadar sahici yapan, sıkıcı akademik sorular yerine insana dair büyük soruların peşinde düşmesiydi. Hayatta da yazıda da ilkesi aynıydı: humani nihil a me alineum (insan olan hiçbir şey bana yabancı değil).
Nihayetinde okumayı sevdiren bir öğretmen olarak anılmayı istese de George Steiner kuşağının en iyi yazarlarından biri olarak hatırlanacak.
Steiner’ın hemen her gün andığım bir sözü var: “İnsanlar ikiye ayrılır: Elinde kurşun kalemle kitap okuyanlar ve kurşun kalemsiz kitap okuyanlar.” Okurken elde kurşun kalem tutmayı metne (dünyaya) müdahale isteğinin işareti sayıyordu. Ona göre bir kitabı altını çizerek, sayfa kenarına notlar olarak okumak daha iyisini yazma ve dünyayı değiştirme arzusunu simgeliyordu. Sonunda her şey o büyük soruya çıkıyor: Kitaplar dünyayı değiştirir mi?
George Steiner yazdığı kitaplarla sayısız okurunun yaşamını daha anlamlı hale getirdi. Bu onun dünyayı değiştirme biçimiydi.
[Can Bahadır Yüce] 4.2.2020 [Kronos.News]
CAN BAHADIR YÜCE -4 Şubat 2020
Yirminci yüzyıl Avrupa’sının biçimlendirdiği büyük eleştirmen kuşağı yavaş yavaş aramızdan çekiliyor. 90 yaşında ölen George Steiner o kuşağın kusursuz bir temsilcisiydi.
Çağdaş edebiyat eleştirisinin en üretken adlarından Steiner, çok farklı alanlarda rahatça söz söyleyebilen tam bir hezarfen olsa da aslında hep aynı sorulara yanıt aradı. Basit görünen büyük sorulardı bunlar: Dil nasıl çalışır, sanat niçin kötülüğü önleyemez, müzik neden yalan söylemez…?
Bir entelektüel olarak çekiciliği de bu büyük soruların peşine düşmesinden geliyordu. Özellikle sanat-kötülük ilişkisi, Steiner’ın yaşamı boyunca çözmeye çalıştığı büyük sırdı. Goethe’nin bahçesinin yanı başındaki Buchenwald kampında insanların yakılması, ona göre Batı medeniyetinin paradoksunu özetliyordu: İnsanlığa Goethe’yi armağan eden bir toplum Holokost’a göz yummuştu—bu nasıl mümkün olabilirdi? (Konuya öyle takıntılıydı ki, yazdığı tek novella Hitler’le ilgiliydi.)
George Steiner 1929’da Paris’te doğdu. Viyana Yahudilerinden olan babası tehlikeyi erken sezmiş, daha Naziler ortaya çıkmadan ülkeyi terk etmişti. Ilık iklimi nedeniyle Fransa’yı seçtiler. Böylece üç dilin (Fransızca, Almanca, İngilizce) içine doğması Steiner’ı gerçek bir Avrupa entelektüeli yapacaktı. Kolundaki bir sakatlık onu cepheden uzak tuttu (Annesi bir gün, “Ne kadar şanslı olduğunu bilemezsin!” deyip bütün acılarını unutturmuştu.) Steiner bu fiziksel engelin entelektüel serüvenindeki dönüm noktası olduğunu söyler.
Geleceğin Amerika’da olduğunu düşünen babası, Nazi işgalinden hemen önce onu “son gemi”yle okyanusun karşı yakasına gönderdi. Steiner’ın geride kalan Yahudi sınıf arkadaşlarından sadece biri Nazilerden kurtulup hayatta kalacaktı. Bu kılpayı kurtuluş onu yaşam boyu bir gölge gibi takip etti.
Amerika’da doktorasını tamamladıktan sonra bir süre gazetecilik yaptı. The Economist’te geçirdiği dört yıl, Steiner’a “haber yazmayı” ve toplumun dilini öğretti. Bir rastlantı yeniden akademiye, Princeton’a dönmesini sağladı. Yine de gazetecilikle bağını hiç kesmemesi (Edmund Wilson’ın ardından 30 yıl boyunca New Yorker’ın kitap eleştirmeniydi) akademiyle yıldızının pek barışmamasının nedeni olabilir.
Büyük sorulara merakının ipuçlarını veren ilk kitabını o yıllarda yayımladı. Herkesin düşündüğü ama kimsenin ayrıntılı yanıtlamadığı soruya odaklanmıştı: Tolstoy mu Dostoyevski mi? Basit görünen bu soru, ona göre edebiyatta iki ana damarı özetliyordu.
Steiner gerçek anlamıyla bir yersiz yurtsuzdu. Yaşamında hep 18. yüzyılda yaşamış bir din bilgininin sözünden ilham aldığını söyler: “Hakikat daima sürgündedir.” Kendini hiçbir ülkeye ait hissetmedi (bu yüzden amansız bir siyonizm karşıtıydı). Yalnızca ailesiyle (öğrencileriyle) bir aidiyet ilişkisi kurmuştu. Hatta Cambridge’in İngiliz edebiyatı bölümünden dışlanınca okulun bir üyesi olarak kalsa da yirmi yıl boyunca bir tür gönüllü sürgünde (Cenevre’de) ders verdi.
2016’da yayımlanan Bir Uzun Cumartesi adlı o enfes nehir söyleşisinde, 80 yaşından sonra bile sürgün edilse yakınmayacağını anlatır: “Sürgün edilirsem ‘Tanrım, neden ben?’ diye şikayet etmem, ‘İşte bu gerçekten ilginç Tanrım!’ der, her şeye yeniden başlarım.”
Steiner son hezarfen eleştirmendi ama sanatçılara gıpta ettiğini hiç saklamadı. En çok hayıflandığı şey şair ya da besteci ol(a)mamaktı. En iyi eleştirmenin bile (ki bu kendisi olabilir) sıradan bir “sanatçı”dan ışık yılı kadar uzak olduğunu düşünüyordu. Onun gözünde eleştirmen bir ulaktı yalnızca.
Steiner, çok geniş bir kültür havzasını avucunun içi gibi tanıyor, aynı şeyi okurundan da bekliyordu. Dipnotların edebiyatın büyüsünü öldürdüğünden yakınıyordu. Ona göre iyi okur, göndermeleri dipnotsuz tanımalıydı. Yazarla okur arasındaki güçlü bağ ancak öyle kurulabilirdi.
Bence George Steiner’ı bu kadar sahici yapan, sıkıcı akademik sorular yerine insana dair büyük soruların peşinde düşmesiydi. Hayatta da yazıda da ilkesi aynıydı: humani nihil a me alineum (insan olan hiçbir şey bana yabancı değil).
Nihayetinde okumayı sevdiren bir öğretmen olarak anılmayı istese de George Steiner kuşağının en iyi yazarlarından biri olarak hatırlanacak.
Steiner’ın hemen her gün andığım bir sözü var: “İnsanlar ikiye ayrılır: Elinde kurşun kalemle kitap okuyanlar ve kurşun kalemsiz kitap okuyanlar.” Okurken elde kurşun kalem tutmayı metne (dünyaya) müdahale isteğinin işareti sayıyordu. Ona göre bir kitabı altını çizerek, sayfa kenarına notlar olarak okumak daha iyisini yazma ve dünyayı değiştirme arzusunu simgeliyordu. Sonunda her şey o büyük soruya çıkıyor: Kitaplar dünyayı değiştirir mi?
George Steiner yazdığı kitaplarla sayısız okurunun yaşamını daha anlamlı hale getirdi. Bu onun dünyayı değiştirme biçimiydi.
[Can Bahadır Yüce] 4.2.2020 [Kronos.News]
Rusya’dan Türkiye’ye suçlama: İdlib’te yükümlülüklerini yerine getirmedi!
İdlib’te yaşanan gerginlik üzerine açıklama yapan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye’yi muhalif grup içerisinde yer alan Heyet Tahrir Şam adını alan El Nusra ile yollarını ayırmamakla suçladı.
BOLD-Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkiler, Suriye Ordusu’nun İdlib’te gerçekleştirdiği saldırıda 8 Türk askerinin şehit olmasıyla gerildi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Türkiye, Türklerle işbirliği yapan ve siyasi süreç kapsamında hükümetle diyaloğa hazır olan silahlı muhalefeti Heyet Tahrir Şam adını alan El Nusra teröristlerinden ayıramadı” sözleriyle Türkiye’yi suçladı.
“RUS ASKERİ DURUMU İZLİYOR!”
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye’nin İdlib gerilimi azaltma bölgesine asker gönderdiğine dair bilgiler geldiğini ve Türkiye’nin bazı temel yükümlülükleri yerine getirmediğini vurguladı. Sputnik’in aktardığına göre, Rusya’nın resmi yayın organı Rossiyskaya Gazeta’ya demeç veren Dışişleri Bakanı, “İdlib gerilimi azaltma bölgesine Türk birliklerinin konuşlandırıldığına ve Türk ordusu ile Suriye ordusu arasında çatışmaların başladığına dair bilgiler geliyor. Rus askerleri, durumu izliyor” dedi.
“TÜRK TARAFI TEHDİTLERDE BULUNUYOR”
Türkiye’nin İdlib’te hareket eden TSK unsurlarına ilişkin Rusya’ya tarafında bilgi verildiğini vurgulamasına rağmen Rusya’dan aksi yönde açıklama yapıldı. Suriye ordusunun Türk askerlerini vurması konusunda açıklama yapan Lavrov, “Rusya Genelkurmay Başkanlığı’nın açıkladığı verilere göre Türk birlikleri, uyarıda bulunmadan İdlib gerilimi azaltma bölgesindeki bazı noktalara doğru ilerledi. Bu nedenle Suriye ordusuna bu konuda bilgi veremedik. Atımlar yapıldı ve Türk tarafı cevabi önlemler alınacağı tehdidinde bulunuyor. Bu son derece üzücü. 2018 ve 2019 yıllarında yapılan Soçi mutabakatlarına uyulması için çağrıda bulunuyoruz.” dedi.
“EL NUSRA’NIN İDLİB’TE YERİ YOK”
Türkiye’nin İdlib’teki sorunların çözülmesine yönelik bazı temel yükümlülükleri yerine getiremediğini ifade eden Lavrov, “Maalesef şu aşamada Türk tarafı, İdlib’deki sorunu kökünden çözebilecek bazı temel yükümlülükleri yerine getiremedi. Birincisi, Türklerle işbirliği yapan ve siyasi süreç kapsamında hükümetle diyaloğa hazır olan silahlı muhalefeti Heyet Tahrir Şam adını alan El Nusra Cephesi teröristlerinden ayıramadı. Bu iki örgüt de BM Güvenlik Konseyi’nin terör örgütleri listesinde ve bu nedenle İdlib’de yerleri yok.” şeklinde konuştu.
Lavrov, ikinci neden olarak gerilimi azaltma bölgesi içinde 10-20 kilometrelik silahsızlandırılmış hat kurulmamasını gösterdi. Türk partnerlere bu konuda hatırlatmada bulunduklarını söyleyen Lavrov, Rusya ve Türkiye liderlerinin aldığı kararların tüm maddelerinin uygulanması için çalışmaya devam edeceklerinin altını çizdi.
[BoldMedya] 4.2.2020
BOLD-Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkiler, Suriye Ordusu’nun İdlib’te gerçekleştirdiği saldırıda 8 Türk askerinin şehit olmasıyla gerildi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Türkiye, Türklerle işbirliği yapan ve siyasi süreç kapsamında hükümetle diyaloğa hazır olan silahlı muhalefeti Heyet Tahrir Şam adını alan El Nusra teröristlerinden ayıramadı” sözleriyle Türkiye’yi suçladı.
“RUS ASKERİ DURUMU İZLİYOR!”
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye’nin İdlib gerilimi azaltma bölgesine asker gönderdiğine dair bilgiler geldiğini ve Türkiye’nin bazı temel yükümlülükleri yerine getirmediğini vurguladı. Sputnik’in aktardığına göre, Rusya’nın resmi yayın organı Rossiyskaya Gazeta’ya demeç veren Dışişleri Bakanı, “İdlib gerilimi azaltma bölgesine Türk birliklerinin konuşlandırıldığına ve Türk ordusu ile Suriye ordusu arasında çatışmaların başladığına dair bilgiler geliyor. Rus askerleri, durumu izliyor” dedi.
“TÜRK TARAFI TEHDİTLERDE BULUNUYOR”
Türkiye’nin İdlib’te hareket eden TSK unsurlarına ilişkin Rusya’ya tarafında bilgi verildiğini vurgulamasına rağmen Rusya’dan aksi yönde açıklama yapıldı. Suriye ordusunun Türk askerlerini vurması konusunda açıklama yapan Lavrov, “Rusya Genelkurmay Başkanlığı’nın açıkladığı verilere göre Türk birlikleri, uyarıda bulunmadan İdlib gerilimi azaltma bölgesindeki bazı noktalara doğru ilerledi. Bu nedenle Suriye ordusuna bu konuda bilgi veremedik. Atımlar yapıldı ve Türk tarafı cevabi önlemler alınacağı tehdidinde bulunuyor. Bu son derece üzücü. 2018 ve 2019 yıllarında yapılan Soçi mutabakatlarına uyulması için çağrıda bulunuyoruz.” dedi.
“EL NUSRA’NIN İDLİB’TE YERİ YOK”
Türkiye’nin İdlib’teki sorunların çözülmesine yönelik bazı temel yükümlülükleri yerine getiremediğini ifade eden Lavrov, “Maalesef şu aşamada Türk tarafı, İdlib’deki sorunu kökünden çözebilecek bazı temel yükümlülükleri yerine getiremedi. Birincisi, Türklerle işbirliği yapan ve siyasi süreç kapsamında hükümetle diyaloğa hazır olan silahlı muhalefeti Heyet Tahrir Şam adını alan El Nusra Cephesi teröristlerinden ayıramadı. Bu iki örgüt de BM Güvenlik Konseyi’nin terör örgütleri listesinde ve bu nedenle İdlib’de yerleri yok.” şeklinde konuştu.
Lavrov, ikinci neden olarak gerilimi azaltma bölgesi içinde 10-20 kilometrelik silahsızlandırılmış hat kurulmamasını gösterdi. Türk partnerlere bu konuda hatırlatmada bulunduklarını söyleyen Lavrov, Rusya ve Türkiye liderlerinin aldığı kararların tüm maddelerinin uygulanması için çalışmaya devam edeceklerinin altını çizdi.
[BoldMedya] 4.2.2020
Elif Aydın: 2 aylık hamileyken 2 yaşındaki oğlum ile tutuklandım
İki aylık hamileyken tutuklanıp Gebze Kadın Kapalı Cezaevine gönderilen Elif Aydın o günlerde yaşadıklarını Bold Medya’ya anlattı. 8 aylık olunca tahliye edilen Aydın, artık 3 oğlu ile birlikte Yunanistan’da yaşıyor. Yakında aile birleşimiyle Almanya’ya eşinin yanına gidecek olan Elif Aydın’ın hamile bir kadın olarak cezaevinde yaşadıkları… BARBAROS KAYA / BOLD ÖZEL
[BoldMedya] 4.2.2020
[BoldMedya] 4.2.2020
Rus medyası AKP'yi ifşaladı
Suriye’de İdlib gerilimi ve AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Ukrayna ziyaretlerinin ardından Rus medyası, el Nusra üyelerinin Türkiye itiraflarını ve Libya’ya paralı asker transferini konu alan dosya haberlerin arka arakaya servis etmeye başladı.
Rusya’nın devlet haber ajanslarından RIA Novosti, Nusra Cephesi’nin kuruluşunda Türkiye’nin oynadığı role ilişkin bir haber yayımladı. Haber, diğer devlet ajansı TASS’ta da yayımlandı.
Halep civarında Suriye ordusuna esir düşen cihatçılar, RIA Novosti’ye Nusra Cephesi’nin kuruluşunda Türkiye’nin rolünü anlattılar.
Esirlerden Mahmud el-Nacim’in anlattığına göre, önce “Özgür Suriye Ordusu”nun (“laik muhalefet”) bir birliği oluşturuldu. Daha sonra, Nusra Cephesi birliklerinin bu bölgelerde ortaya çıkmasıyla birlikte “laik” ve “radikal” muhalifler arasında çatışmalar başladı.
Haberde Nacim’in akrabalarıyla birlikte Türkiye’ye kaçmaya karar verdiği ancak Türk polisinin onu gözaltına aldığı ve Nusra’ya katılmaya zorladığı kaydedildi.
Nacim’in Suriye askerlerinin sorgusunda, “Bize, eğer onlar için çalışmazsam ve Nusra Cephesi saflarında savaşmazsam, ailemi öldüreceklerini veya tutuklayacaklarını söylediler. Bana 100 dolar ücret verdiler” dediği belirtildi.
Akrabalarının “rehine olarak tutmak için” bir mülteci kampına gönderildiğini belirten Nacim, “Nusra Cephesi için savaştığım sürece ailemin güvenlik içinde olacağını söylediler” dedi.
Cihatçıların neden Halep’i ateş altına aldıkları sorusuna Nacim, “Komutanımız, bunun, sivillerin Suriyeli ve Rusyalı askerlere nefretine yol açacağını söyledi” yanıtını verdi. Bir diğer esir düşen cihatçı olan Hüseyin Abdulaziz, sorgusu sırasında “Ben de yazıldım. Sonra farklı gruplarda savaştım: Ahrar el-Şam, ÖSO, Nureddin Zengi Tugayı. Bütün bu gruplar, Nusra Cephesi’ne katıldılar” dedi.
Abdulaziz, savaştığı birliğin Halep’teki Raşidin-5 semtinde bulunan Türkiye’ye ait gözlem noktasına çekildiğinde ele geçirildiğini söyledi.
CİHATÇI MİLİTANLARIN LİBYA’YA NASIL TAŞINDIĞI YAZILDI
El Nusra Cephesine verilen desteğe dikkat çekilen bu haberlerin yanı sıra Türkiye’nin Libya’ya taşıdığı örgüt mensuplarına dair bir haber de yine Kremlin’e yakınlığı ile bilinen Federal Haber Ajansında (FHA) yer aldı. Haberde şu bilgilere yer verildi:
“Geçen yıl 24 Aralık’tan bu yana Ankara, devlet sınırında 1200’den fazla Suriyeli teröristi Türkiye tarafına özel hazırlanmış ulaşım koridorları aracılığıyla attı. İki haftalığına Türkiye’ye geldikten sonra cihatçılar ülkenin batısındaki İzmir iline yakın kamplarda özel eğitim aldılar. Daha sonra, Libya vatandaşı olan Wings ve Africa Airlines uçaklarındaki radikaller Libya topraklarına nakledildi ve uçaklar Trablus yakınlarındaki Mitiga Havalimanına indi.
Türk özel hizmetlerinin emriyle yolcuların uçuşlara kaydedilmediğini belirtmek gerekir. Bunun yerine, militanların uçaklardan inişi, belirli bir Libya vatandaşı tarafından kontrol edildi. Ayrıca, Türkiye’nin Gaziantep kentindeki bir havaalanından doğrudan Libya’ya uçan iki uçakta, Sultan Murad müfrezesinden yüzlerce Suriyeli paralı askerin yanı sıra, bu birliklere liderlik etmesi gereken birkaç saha komutanının daha olduğu bilinmektedir. Buna ek olarak, Hamza el-Ömer, özellikle kentsel ortamlarda, madencilik arabalarında, otoyolların yanı sıra konut binaları ve yapılarda savaş taktikleri konusunda radikalleri eğitmeyi amaçlayan uçaklardan birinde uçtu.”
SADAT’IN ROLÜ
“Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı, Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Fayez Al Serrac’ın silahlı gruplarını eğitecek olan Trablus’a özel askeri şirket SADAT’a 50’den fazla askeri eğitmen gönderdi. Bunlara ek olarak, Türk ordusunun 20 askeri uzmanı Libya’nın başkentine gönderildi: İletişim mühendisleri, programcılar ve personel memurları. Bu insanlar görünüşte sürekli eğitim için SADAT ile uygun sözleşmeler yaptılar.”
PARA KATAR
Ajans, servis ettiği haberde, savaşmak için Libya’ya gitmek isteyen cihatçılara Türk vatandaşlığı sözü verilip SADAT tarafından aylık 2 bin dolar maaş bağlandığını, SADAT’ın Libya’daki faaliyetlerini ise Katar’ın finanse ettiğini kaydetti.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Rusya’nın devlet haber ajanslarından RIA Novosti, Nusra Cephesi’nin kuruluşunda Türkiye’nin oynadığı role ilişkin bir haber yayımladı. Haber, diğer devlet ajansı TASS’ta da yayımlandı.
Halep civarında Suriye ordusuna esir düşen cihatçılar, RIA Novosti’ye Nusra Cephesi’nin kuruluşunda Türkiye’nin rolünü anlattılar.
Esirlerden Mahmud el-Nacim’in anlattığına göre, önce “Özgür Suriye Ordusu”nun (“laik muhalefet”) bir birliği oluşturuldu. Daha sonra, Nusra Cephesi birliklerinin bu bölgelerde ortaya çıkmasıyla birlikte “laik” ve “radikal” muhalifler arasında çatışmalar başladı.
Haberde Nacim’in akrabalarıyla birlikte Türkiye’ye kaçmaya karar verdiği ancak Türk polisinin onu gözaltına aldığı ve Nusra’ya katılmaya zorladığı kaydedildi.
Nacim’in Suriye askerlerinin sorgusunda, “Bize, eğer onlar için çalışmazsam ve Nusra Cephesi saflarında savaşmazsam, ailemi öldüreceklerini veya tutuklayacaklarını söylediler. Bana 100 dolar ücret verdiler” dediği belirtildi.
Akrabalarının “rehine olarak tutmak için” bir mülteci kampına gönderildiğini belirten Nacim, “Nusra Cephesi için savaştığım sürece ailemin güvenlik içinde olacağını söylediler” dedi.
Cihatçıların neden Halep’i ateş altına aldıkları sorusuna Nacim, “Komutanımız, bunun, sivillerin Suriyeli ve Rusyalı askerlere nefretine yol açacağını söyledi” yanıtını verdi. Bir diğer esir düşen cihatçı olan Hüseyin Abdulaziz, sorgusu sırasında “Ben de yazıldım. Sonra farklı gruplarda savaştım: Ahrar el-Şam, ÖSO, Nureddin Zengi Tugayı. Bütün bu gruplar, Nusra Cephesi’ne katıldılar” dedi.
Abdulaziz, savaştığı birliğin Halep’teki Raşidin-5 semtinde bulunan Türkiye’ye ait gözlem noktasına çekildiğinde ele geçirildiğini söyledi.
CİHATÇI MİLİTANLARIN LİBYA’YA NASIL TAŞINDIĞI YAZILDI
El Nusra Cephesine verilen desteğe dikkat çekilen bu haberlerin yanı sıra Türkiye’nin Libya’ya taşıdığı örgüt mensuplarına dair bir haber de yine Kremlin’e yakınlığı ile bilinen Federal Haber Ajansında (FHA) yer aldı. Haberde şu bilgilere yer verildi:
“Geçen yıl 24 Aralık’tan bu yana Ankara, devlet sınırında 1200’den fazla Suriyeli teröristi Türkiye tarafına özel hazırlanmış ulaşım koridorları aracılığıyla attı. İki haftalığına Türkiye’ye geldikten sonra cihatçılar ülkenin batısındaki İzmir iline yakın kamplarda özel eğitim aldılar. Daha sonra, Libya vatandaşı olan Wings ve Africa Airlines uçaklarındaki radikaller Libya topraklarına nakledildi ve uçaklar Trablus yakınlarındaki Mitiga Havalimanına indi.
Türk özel hizmetlerinin emriyle yolcuların uçuşlara kaydedilmediğini belirtmek gerekir. Bunun yerine, militanların uçaklardan inişi, belirli bir Libya vatandaşı tarafından kontrol edildi. Ayrıca, Türkiye’nin Gaziantep kentindeki bir havaalanından doğrudan Libya’ya uçan iki uçakta, Sultan Murad müfrezesinden yüzlerce Suriyeli paralı askerin yanı sıra, bu birliklere liderlik etmesi gereken birkaç saha komutanının daha olduğu bilinmektedir. Buna ek olarak, Hamza el-Ömer, özellikle kentsel ortamlarda, madencilik arabalarında, otoyolların yanı sıra konut binaları ve yapılarda savaş taktikleri konusunda radikalleri eğitmeyi amaçlayan uçaklardan birinde uçtu.”
SADAT’IN ROLÜ
“Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı, Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Fayez Al Serrac’ın silahlı gruplarını eğitecek olan Trablus’a özel askeri şirket SADAT’a 50’den fazla askeri eğitmen gönderdi. Bunlara ek olarak, Türk ordusunun 20 askeri uzmanı Libya’nın başkentine gönderildi: İletişim mühendisleri, programcılar ve personel memurları. Bu insanlar görünüşte sürekli eğitim için SADAT ile uygun sözleşmeler yaptılar.”
PARA KATAR
Ajans, servis ettiği haberde, savaşmak için Libya’ya gitmek isteyen cihatçılara Türk vatandaşlığı sözü verilip SADAT tarafından aylık 2 bin dolar maaş bağlandığını, SADAT’ın Libya’daki faaliyetlerini ise Katar’ın finanse ettiğini kaydetti.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Anayasa Mahkemesinden yeni bir Ahmet Altan kararı: “Kararlarımız denetlenemez” diyerek tazminat cezası verdi
Anayasa Mahkemesi, yerel mahkeme tarafından tahliye edilmeyen Mehmet Altan’a 30 bin lira tazminat ödenmesine hükmetti. “Göreviniz AYM’nin yetkisini tartışmak değil, ihlali kaldırmak” dedi.
BOLD – Anayasa Mahkemesi, “hak ihlali” kararına rağmen yerel mahkeme tarafından tahliye edilmeyen ve yargılama sonunda beraat eden yazar ve akademisyen Prof. Dr. Mehmet Altan’a 30 bin TL tazminat ödenmesine hükmetti. Yüksek Mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararlarının nihai ve bağlayıcı olduğuna yönelik AİHM ve Yargıtay kararlarına da atıf yaparak, yerel mahkemelerin görevinin Anayasa Mahkemesinin yetkilerini tartışmak değil, hak ihlaline yol açan durumu ortadan kaldırmak olduğuna yönelik Şahin Alpay kararını hatırlattı.
Yüksek Mahkeme, Altan’ın hak ihlali kararına rağmen 6 ay boyunca tahliye edilmemesinin yeni bir hak ihlali anlamına geldiğine hükmetti. Karar, AİHM kararına rağmen tahliye edilmeyen Gezi davası sanığı, iş adamı Osman Kavala başta olmak üzere AİHM ve Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararlarına rağmen mağduriyetleri devam eden isimlerin haklarının yeniden ihlal edildiği anlamına geliyor.
HUKUKİ SÜRECİ ÖZETLEDİ
Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, 15 Temmuz’dan sonra gözaltına alınarak tutuklanan, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yerel mahkeme tarafından tahliye edilmeyen Mehmet Altan’ın haklarının böylece bir kez daha ihlal edildiğine hükmetti. 9 Ocak 2020 tarihli kararda, Altan’la ilgili hukuki süreç özetlendi.
T24’ün haberine göre, AYM’nin 11 Ocak 2018’de Mehmet Altan’ın, “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkı ile “ifade ve basın özgürlüklerinin” ihlal edildiğine karar verdiği vurgulandı. Kararın ihlalin ortadan kaldırılması için İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, gerekçeli kararın da Anayasa Mahkemesinin sitesinde erişime açıldığı ayrıca 19 Ocak 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandığı ifade edildi.
İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinin ise buna rağmen 11 Ocak 2018’de gerekçeli kararın tebliğ edilmediği ve karşı oyların da yazılmamış olduğu gerekçesiyle başvurucunun tahliye talebinin reddine karar verdiği belirtildi. İtirazın da İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesince reddedildiği ifade edildi. Altan’ın yaptığı başvurunun da reddedildiği kaydedildi.
ANAYASAL DÜZENE AYKIRI
İstanbul 26 ve 27. Ağır Ceza Mahkemelerinin, bu kararlarında Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurularda mahkemenin yerine geçerek delilleri değerlendiremeyeceği, yerindelik denetimi yapamayacağı, delil durumu takdir edilerek tutukluluk kararı verilmişse Anayasa Mahkemesince delillerin yetersiz olması nedeniyle ihlal kararı verilemeyeceği, Anayasa Mahkemesinin yasal sınırların dışına çıkarak vermiş olduğu söz konusu kararın kesin ve bağlayıcı olduğundan söz edilemeyeceği gerekçelerine dayandığı vurgulandı. Kararlarda ayrıca Anayasa Mahkemesi kararının otomatik olarak başvurucunun tahliyesi sonucunu doğuracağını kabul etmenin mahkemelerin bağımsızlığı, mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği, telkinde bulunulamayacağı yönündeki anayasal düzenlemelere aykırı olduğu ifade edildiği anımsatıldı.
Altan hakkındaki mahkeme, istinaf ve Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kararları hatırlatan AYM, Yargıtayın Altan’ın beraatinin gerektiğini belirttiği, söz konusu kararda Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına dikkat çektiği vurgulandı.
AİHM KARARI
Anayasa Mahkemesi kararında, Altan’ın AİHM’e yaptığı başvuru verdiği hak ihlali kararı da hatırlatıldı. AİHM’nin Anayasa Mahkemesi kararına rağmen Altan’ın tahliye edilmemesine atıf yaptığına dikkat çekilen kararda, yerel mahkemenin, “Anayasa Mahkemesi dosyadaki unsurları değerlendiremez” görüşüne ise katılmadığı vurgulandı.
NİHAİ VE BAĞLAYICI
Anayasa Mahkemesi kararında, AİHM’ye göre de Yüksek Mahkemesi kararlarının nihai ve bağlayıcı olduğu, buna karşılık İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinin Altan’ı serbest bırakmamasının AİHS’nin ihlali anlamını taşıdığı kaydedildi.
YETKİLERİ SORGULANAMAZ
AİHM’nin, “bir mahkemenin nihai ve bağlayıcı kararlar verme yetkileriyle donatılmış bir anayasa mahkemesinin yetkilerini sorgulaması, hukuk devleti ve hukuki güvenlik temel ilkelerine aykırıdır” yorumunu yaptığının anımsatıldığı kararda, bunun özgürlük ve güvenlik hakkının ihlali anlamına geldiğinin tespit edildiği vurgulandı.
BAKANLIK MAHKEMEYİ SAVUNDU
Kararda, Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Altan’ın bireysel başvurusunun 9 Ocak 2020’da görüşülerek karara bağlandığı belirtildi.
Kararda, Adalet Bakanlığının savunmasına da yer verildi. Bakanlık, Anayasa Mahkemesince verilen bir hak ihlali kararı sonrasında ihlalin ne şekilde giderileceğinin takdirinin derece mahkemelerine ait olduğu görüşünü savundu
ŞAHİN ALPAY ÖRNEĞİ
Anayasa Mahkemesi kararında, aynı şekilde Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Şahin Alpay ile ilgili verdiği karardaki ilkeleri sıraladı.
Buna göre, Anayasa Mahkemesinin somut olayda suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığını incelemesinin anayasal bir zorunluluk olduğu, bu incelemenin kanun yolunda gözetilmesi gereken bir hususun incelenmesi veya yerindelik denetimi olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı, Anayasa Mahkemesince verilen ihlal kararının nihai ve bağlayıcı olduğunda kuşku bulunmadığı, Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu ihlal kararlarının başka bir merci tarafından Anayasa’ya veya kanuna uygunluk yönünden denetlenemeyeceği, aksi yöndeki değerlendirmelerinin anayasal veya yasal bir dayanağının olmadığı, ihlal kararının hukuki sonuç doğurabilmesi için Resmî Gazete’de yayımlanması gerekli olmayıp ilgili merciye tebliğinin veya gönderilmesinin yeterli olduğu, ilgili mercilerin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde hareket etmek zorunda olduğu vurgulandı.
GÖREVİNİZ YETKİLERİ DEĞERLENDİRMEK DEĞİL
Kararda, “derece mahkemelerinin görevi Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil Anayasa Mahkemesince tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmaktan ibarettir” şeklindeki Şahin Alpay kararına atıf yapıldı.
Kararda şöyle denildi:
“Anayasa Mahkemesinin bu nitelikteki ihlal kararları sonrasında derece mahkemelerinin ön koşulunun bulunmadığı tespit edilen tutukluluğu sona erdirmeleri gerekir. Aksi takdirde ihlal ve sonuçları ortadan kaldırılmamış olur. Bununla birlikte daha önce tutuklama gerekçesi olarak gösterilmeyen, dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında değerlendirilmemiş olan yeni olgularla suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin ortaya konulabildiği oldukça istisnai durumlarda da ihlal kararının gereklerinin yerine getirildiği kabul edilebilir. Ancak derece mahkemelerinin bu husustaki takdir aralığı ilk tutuklamaya göre oldukça sınırlıdır. Böyle bir durumda kuvvetli belirtinin yeni olgularla ortaya konulup konulmadığı yönündeki nihai değerlendirme Anayasa Mahkemesine aittir.”
Altan’ın tutukluluğunun Anayasa Mahkemesi kararına rağmen ortadan kaldırılmadığının anlatıldığı kararda, bunun anayasadaki güvencelere aykırı olduğu ifade edildi. Kararda, “Sonuç olarak -mahkemeye erişim hakkının sağladığı güvencelerle de bağdaşmayacak şekilde- Anayasa Mahkemesinin tutukluluğa ilişkin ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir” denildi. Anayasa Mahkemesi, Altan’a 30 bin lira tazminat ödenmesine hükmetti.
Karara muhalif kalan Serdar Özgüldür ise Altan’ın istinaf mahkemesi kararıyla tahliye edildiğini ve böylece Yüksek Mahkeme kararının yerine getirildiğini savundu.
ÇETELEŞMEK İSTEYENLERE DUR DENİLDİ
Altan’ın avukatı Figen Çalıkuşu, kararı şöyle değerlendirdi:
“Bu karar Anayasa Mahkemesinin devlet içinde hukuk dışı faaliyet göstermek isteyen unsurlara kırmızı kart göstermesidir. Devletlerin ve toplumların meşruiyetini anayasa sağlar. Anayasayı çiğnemeye doğru hamle eden siyasetçi, cumhurbaşkanı baş danışmanı, yargıç olamaz. Ama maalesef bunları yaşadık. Hatta Anayasa’yı tanımayan bir hakimi HSK, Yargıtay’a atadı. Şimdi Anayasa Mahkemesi şayet hukuk devleti olacak isek, devlet ve toplum için meşruiyet söz konusu olacak ise, en başta mahkeme ve yargıçlar olmak üzere herkesin Anayasaya uyma mecburiyetini yeniden hatırlatıyor. Tarihi bir karardır. Devlet içinde çeteleşmek isteyen odaklara dur diyen bir meşruiyet çizgisinin hatırlatılmasıdır.”
[BoldMedya] 4.2.2020
BOLD – Anayasa Mahkemesi, “hak ihlali” kararına rağmen yerel mahkeme tarafından tahliye edilmeyen ve yargılama sonunda beraat eden yazar ve akademisyen Prof. Dr. Mehmet Altan’a 30 bin TL tazminat ödenmesine hükmetti. Yüksek Mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararlarının nihai ve bağlayıcı olduğuna yönelik AİHM ve Yargıtay kararlarına da atıf yaparak, yerel mahkemelerin görevinin Anayasa Mahkemesinin yetkilerini tartışmak değil, hak ihlaline yol açan durumu ortadan kaldırmak olduğuna yönelik Şahin Alpay kararını hatırlattı.
Yüksek Mahkeme, Altan’ın hak ihlali kararına rağmen 6 ay boyunca tahliye edilmemesinin yeni bir hak ihlali anlamına geldiğine hükmetti. Karar, AİHM kararına rağmen tahliye edilmeyen Gezi davası sanığı, iş adamı Osman Kavala başta olmak üzere AİHM ve Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararlarına rağmen mağduriyetleri devam eden isimlerin haklarının yeniden ihlal edildiği anlamına geliyor.
HUKUKİ SÜRECİ ÖZETLEDİ
Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, 15 Temmuz’dan sonra gözaltına alınarak tutuklanan, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yerel mahkeme tarafından tahliye edilmeyen Mehmet Altan’ın haklarının böylece bir kez daha ihlal edildiğine hükmetti. 9 Ocak 2020 tarihli kararda, Altan’la ilgili hukuki süreç özetlendi.
T24’ün haberine göre, AYM’nin 11 Ocak 2018’de Mehmet Altan’ın, “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkı ile “ifade ve basın özgürlüklerinin” ihlal edildiğine karar verdiği vurgulandı. Kararın ihlalin ortadan kaldırılması için İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, gerekçeli kararın da Anayasa Mahkemesinin sitesinde erişime açıldığı ayrıca 19 Ocak 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandığı ifade edildi.
İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinin ise buna rağmen 11 Ocak 2018’de gerekçeli kararın tebliğ edilmediği ve karşı oyların da yazılmamış olduğu gerekçesiyle başvurucunun tahliye talebinin reddine karar verdiği belirtildi. İtirazın da İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesince reddedildiği ifade edildi. Altan’ın yaptığı başvurunun da reddedildiği kaydedildi.
ANAYASAL DÜZENE AYKIRI
İstanbul 26 ve 27. Ağır Ceza Mahkemelerinin, bu kararlarında Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurularda mahkemenin yerine geçerek delilleri değerlendiremeyeceği, yerindelik denetimi yapamayacağı, delil durumu takdir edilerek tutukluluk kararı verilmişse Anayasa Mahkemesince delillerin yetersiz olması nedeniyle ihlal kararı verilemeyeceği, Anayasa Mahkemesinin yasal sınırların dışına çıkarak vermiş olduğu söz konusu kararın kesin ve bağlayıcı olduğundan söz edilemeyeceği gerekçelerine dayandığı vurgulandı. Kararlarda ayrıca Anayasa Mahkemesi kararının otomatik olarak başvurucunun tahliyesi sonucunu doğuracağını kabul etmenin mahkemelerin bağımsızlığı, mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği, telkinde bulunulamayacağı yönündeki anayasal düzenlemelere aykırı olduğu ifade edildiği anımsatıldı.
Altan hakkındaki mahkeme, istinaf ve Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kararları hatırlatan AYM, Yargıtayın Altan’ın beraatinin gerektiğini belirttiği, söz konusu kararda Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına dikkat çektiği vurgulandı.
AİHM KARARI
Anayasa Mahkemesi kararında, Altan’ın AİHM’e yaptığı başvuru verdiği hak ihlali kararı da hatırlatıldı. AİHM’nin Anayasa Mahkemesi kararına rağmen Altan’ın tahliye edilmemesine atıf yaptığına dikkat çekilen kararda, yerel mahkemenin, “Anayasa Mahkemesi dosyadaki unsurları değerlendiremez” görüşüne ise katılmadığı vurgulandı.
NİHAİ VE BAĞLAYICI
Anayasa Mahkemesi kararında, AİHM’ye göre de Yüksek Mahkemesi kararlarının nihai ve bağlayıcı olduğu, buna karşılık İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinin Altan’ı serbest bırakmamasının AİHS’nin ihlali anlamını taşıdığı kaydedildi.
YETKİLERİ SORGULANAMAZ
AİHM’nin, “bir mahkemenin nihai ve bağlayıcı kararlar verme yetkileriyle donatılmış bir anayasa mahkemesinin yetkilerini sorgulaması, hukuk devleti ve hukuki güvenlik temel ilkelerine aykırıdır” yorumunu yaptığının anımsatıldığı kararda, bunun özgürlük ve güvenlik hakkının ihlali anlamına geldiğinin tespit edildiği vurgulandı.
BAKANLIK MAHKEMEYİ SAVUNDU
Kararda, Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Altan’ın bireysel başvurusunun 9 Ocak 2020’da görüşülerek karara bağlandığı belirtildi.
Kararda, Adalet Bakanlığının savunmasına da yer verildi. Bakanlık, Anayasa Mahkemesince verilen bir hak ihlali kararı sonrasında ihlalin ne şekilde giderileceğinin takdirinin derece mahkemelerine ait olduğu görüşünü savundu
ŞAHİN ALPAY ÖRNEĞİ
Anayasa Mahkemesi kararında, aynı şekilde Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Şahin Alpay ile ilgili verdiği karardaki ilkeleri sıraladı.
Buna göre, Anayasa Mahkemesinin somut olayda suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığını incelemesinin anayasal bir zorunluluk olduğu, bu incelemenin kanun yolunda gözetilmesi gereken bir hususun incelenmesi veya yerindelik denetimi olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı, Anayasa Mahkemesince verilen ihlal kararının nihai ve bağlayıcı olduğunda kuşku bulunmadığı, Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu ihlal kararlarının başka bir merci tarafından Anayasa’ya veya kanuna uygunluk yönünden denetlenemeyeceği, aksi yöndeki değerlendirmelerinin anayasal veya yasal bir dayanağının olmadığı, ihlal kararının hukuki sonuç doğurabilmesi için Resmî Gazete’de yayımlanması gerekli olmayıp ilgili merciye tebliğinin veya gönderilmesinin yeterli olduğu, ilgili mercilerin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde hareket etmek zorunda olduğu vurgulandı.
GÖREVİNİZ YETKİLERİ DEĞERLENDİRMEK DEĞİL
Kararda, “derece mahkemelerinin görevi Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil Anayasa Mahkemesince tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmaktan ibarettir” şeklindeki Şahin Alpay kararına atıf yapıldı.
Kararda şöyle denildi:
“Anayasa Mahkemesinin bu nitelikteki ihlal kararları sonrasında derece mahkemelerinin ön koşulunun bulunmadığı tespit edilen tutukluluğu sona erdirmeleri gerekir. Aksi takdirde ihlal ve sonuçları ortadan kaldırılmamış olur. Bununla birlikte daha önce tutuklama gerekçesi olarak gösterilmeyen, dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında değerlendirilmemiş olan yeni olgularla suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin ortaya konulabildiği oldukça istisnai durumlarda da ihlal kararının gereklerinin yerine getirildiği kabul edilebilir. Ancak derece mahkemelerinin bu husustaki takdir aralığı ilk tutuklamaya göre oldukça sınırlıdır. Böyle bir durumda kuvvetli belirtinin yeni olgularla ortaya konulup konulmadığı yönündeki nihai değerlendirme Anayasa Mahkemesine aittir.”
Altan’ın tutukluluğunun Anayasa Mahkemesi kararına rağmen ortadan kaldırılmadığının anlatıldığı kararda, bunun anayasadaki güvencelere aykırı olduğu ifade edildi. Kararda, “Sonuç olarak -mahkemeye erişim hakkının sağladığı güvencelerle de bağdaşmayacak şekilde- Anayasa Mahkemesinin tutukluluğa ilişkin ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir” denildi. Anayasa Mahkemesi, Altan’a 30 bin lira tazminat ödenmesine hükmetti.
Karara muhalif kalan Serdar Özgüldür ise Altan’ın istinaf mahkemesi kararıyla tahliye edildiğini ve böylece Yüksek Mahkeme kararının yerine getirildiğini savundu.
ÇETELEŞMEK İSTEYENLERE DUR DENİLDİ
Altan’ın avukatı Figen Çalıkuşu, kararı şöyle değerlendirdi:
“Bu karar Anayasa Mahkemesinin devlet içinde hukuk dışı faaliyet göstermek isteyen unsurlara kırmızı kart göstermesidir. Devletlerin ve toplumların meşruiyetini anayasa sağlar. Anayasayı çiğnemeye doğru hamle eden siyasetçi, cumhurbaşkanı baş danışmanı, yargıç olamaz. Ama maalesef bunları yaşadık. Hatta Anayasa’yı tanımayan bir hakimi HSK, Yargıtay’a atadı. Şimdi Anayasa Mahkemesi şayet hukuk devleti olacak isek, devlet ve toplum için meşruiyet söz konusu olacak ise, en başta mahkeme ve yargıçlar olmak üzere herkesin Anayasaya uyma mecburiyetini yeniden hatırlatıyor. Tarihi bir karardır. Devlet içinde çeteleşmek isteyen odaklara dur diyen bir meşruiyet çizgisinin hatırlatılmasıdır.”
[BoldMedya] 4.2.2020
Down sendromlu Nalan evden kaçıp hapisteki annesine gitmeye kalktı [Sevinç Özarslan]
Down sendromlu 7 yaşındaki Nalan, tutuklu annesinin hasretine dayanamadı. Minik kız, kendisine bir çanta hazırlayıp cezaevine gitmeye çalışırken son anda babası tarafından fark edildi.
BOLD ÖZEL – Anne, babası tutuklu çocuklardaki travmalar her gün farklı bir boyutta kendini gösteriyor. 12 Aralık 2019 Perşembe günü tutuklanıp Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine gönderilen biyoloji öğretmeni Nuran Dilber’in (44) down sendromlu kızı Nalan Dilber, pazar sabahı evden kaçıp annesinin yanına gitmeye kalktı. Baba Yavuz Dilber, sabahın erken saatlerinde yaşadığı o anları şöyle anlattı:
DİŞ FIRÇASINI, PARFÜMÜNÜ, KIYAFETLERİNİ ÇANTASINA KOYMUŞ
“Ben uyuyordum. Uyanmasam belki de çıkacaktı sokağa. Allah korusun. Elinde çantayla kapıda yakaladım Nalan’ı. Bir poşete diş fırçasını, macununu, parfümünü koymuş. Kıyafet, çorap, kazak, eşofman, iç çamaşırı doldurmuş. Kapıyı açmaya çalışıyor. Nereye dedim, ‘Anneme gideceğim’ dedi. Nasıl gideceksin kızım dedim. ‘Taksiyle’ dedi. Bayağı bir uğraştı çıkmak için.”
KARNE GÜNÜ DE ÇOK KÖTÜ OLDU
Anaokuluna giden Nalan’ın yarı yıl tatilinin başladığı 17 Ocak 2020’de de çok kötü olduğunu söyleyen Yavuz Dilber, “Karne günü de çok duygulandı. Karneyi almaya gittik. Normalde çok sevinerek gitti. Bütün çocukların annesi gelmişti tabi. Nalan onları görünce duruldu, kimseyle konuşmadı. Eve gelince yengesine sarıldı, annemi istiyorum dedi. Kızıma annesinin işte olduğunu söyledik. O yüzden her sabah ve akşam yatarken ‘Baba annemin işi bitti mi, ne zaman gelecek’ diye soruyor. Bu çocuklar diğerlerinden daha duygusal ve çok hassas oluyor. Onun için zor bir dönemden geçiyoruz” ifadelerini kullandı.
BANK ASYA’DA PARASI VAR DİYE
Cemaat soruşturmaları kapsamında Kahramanmaraş’ta bir ifadede adı geçtiği için tutuklanan Nuran Dilber, Bank Asya’ya para yatırdığı için örgüt üyesi olmakla suçlanıyor. Dilber’in ne zaman mahkemeye çıkacağı henüz belli değil.
[Sevinç Özarslan] 4.2.2020 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Anne, babası tutuklu çocuklardaki travmalar her gün farklı bir boyutta kendini gösteriyor. 12 Aralık 2019 Perşembe günü tutuklanıp Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine gönderilen biyoloji öğretmeni Nuran Dilber’in (44) down sendromlu kızı Nalan Dilber, pazar sabahı evden kaçıp annesinin yanına gitmeye kalktı. Baba Yavuz Dilber, sabahın erken saatlerinde yaşadığı o anları şöyle anlattı:
DİŞ FIRÇASINI, PARFÜMÜNÜ, KIYAFETLERİNİ ÇANTASINA KOYMUŞ
“Ben uyuyordum. Uyanmasam belki de çıkacaktı sokağa. Allah korusun. Elinde çantayla kapıda yakaladım Nalan’ı. Bir poşete diş fırçasını, macununu, parfümünü koymuş. Kıyafet, çorap, kazak, eşofman, iç çamaşırı doldurmuş. Kapıyı açmaya çalışıyor. Nereye dedim, ‘Anneme gideceğim’ dedi. Nasıl gideceksin kızım dedim. ‘Taksiyle’ dedi. Bayağı bir uğraştı çıkmak için.”
KARNE GÜNÜ DE ÇOK KÖTÜ OLDU
Anaokuluna giden Nalan’ın yarı yıl tatilinin başladığı 17 Ocak 2020’de de çok kötü olduğunu söyleyen Yavuz Dilber, “Karne günü de çok duygulandı. Karneyi almaya gittik. Normalde çok sevinerek gitti. Bütün çocukların annesi gelmişti tabi. Nalan onları görünce duruldu, kimseyle konuşmadı. Eve gelince yengesine sarıldı, annemi istiyorum dedi. Kızıma annesinin işte olduğunu söyledik. O yüzden her sabah ve akşam yatarken ‘Baba annemin işi bitti mi, ne zaman gelecek’ diye soruyor. Bu çocuklar diğerlerinden daha duygusal ve çok hassas oluyor. Onun için zor bir dönemden geçiyoruz” ifadelerini kullandı.
BANK ASYA’DA PARASI VAR DİYE
Cemaat soruşturmaları kapsamında Kahramanmaraş’ta bir ifadede adı geçtiği için tutuklanan Nuran Dilber, Bank Asya’ya para yatırdığı için örgüt üyesi olmakla suçlanıyor. Dilber’in ne zaman mahkemeye çıkacağı henüz belli değil.
[Sevinç Özarslan] 4.2.2020 [BoldMedya]
Dünya Sağlık Örgütü: Önümüzdeki 20 yılda kanserli hasta sayısı yüzde 60 artabilir
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre kanser vakaları dünya çapında artış gösteriyor. DSÖ, önümüzdeki on yıllarda yoksul ülkelerde kanser vakalarının çok ciddi artış göstereceği uyarısında bulundu.
BOLD – Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Dünya Kanser Günü vesilesiyle hastalıkla ilgili bir rapor yayımladı. Rapora göre eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yıl içinde kanserli hasta sayısı yüzde 60 oranında artabilir.
DSÖ’ye göre bugünden itibaren her beş kişiden biri 75 yaşından önce kansere yakalanma riskine sahip.
Uzmanlar, ortalama yaşam süresindeki artışla birlikte, erken yaşlarda teşhis ve tedavi edilen kanser hastalarının ilerleyen dönemde yeniden kansere yakalandığına vurgu yapıyor.
RİSK YOKSUL ÜLKELERDE DAHA YÜKSEK
Kanser vakalarının artışında özellikle gelişmekte olan ülkeler başı çekiyor. DSÖ’nün Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) ile ortak hazırladığı raporda, düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kanser vakalarının 2040 yılına kadar yüzde 81 oranında artış göstereceği belirtildi.
Raporda bu ülkelerde sınırlı kaynaklarla hastalıkla mücadele edilmesi, anne ve çocukların bakımının sağlanamaması ve gerekli önlemlerin ihmal edilmesi bu artışa neden olarak gösterildi.
Raporda, kanser hastalarının sayısında keskin bir artış görüldüğüne dikkat çekiliyor. 2018 yılında 18,1 milyon kişiye kanser teşhisi konulduğu ve kanserden 9,6 milyon kişinin yaşamını yitirdiği belirtiliyor.
Kanserin ölümle sonuçlanma oranı, yoksul ülkelerde gelişmiş ülkelere oranla çok daha yüksek.
ÖLÜM ORANLARI TEDAVİYLE BİRLİKTE AZALDI
Uluslararası Kanser Araştırması Ajansı Direktörü Elisabete Weiderpass, kanser tedavisinde yaşanan gelişmelerin 2000-2015 yılları arasında varlıklı ülkelerde kanser ölümlerini yüzde 20 oranında azalttığını söyledi. Ancak bu oran yoksul ülkelerde ise yüzde 5 oranında azaldı.
DSÖ, 23 milyar euroluk yapılacak ek yatırımın yedi milyon insanın kanserden ölmesini engelleyebileceğini öngörüyor.
EN FAZLA ÖLÜME NEDEN OLAN 2. HASTALIK
Dünyada en sık rastlanan kanser türü akciğer kanseri. Bunu göğüs kanseri ve bağırsak kanseri izliyor.
Raporda birçok varlıklı ülkede kanserin kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarının ardından en fazla ölüme neden olan hastalık olduğuna dikkat çekildi.
[BoldMedya] 4.2.2020
BOLD – Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Dünya Kanser Günü vesilesiyle hastalıkla ilgili bir rapor yayımladı. Rapora göre eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yıl içinde kanserli hasta sayısı yüzde 60 oranında artabilir.
DSÖ’ye göre bugünden itibaren her beş kişiden biri 75 yaşından önce kansere yakalanma riskine sahip.
Uzmanlar, ortalama yaşam süresindeki artışla birlikte, erken yaşlarda teşhis ve tedavi edilen kanser hastalarının ilerleyen dönemde yeniden kansere yakalandığına vurgu yapıyor.
RİSK YOKSUL ÜLKELERDE DAHA YÜKSEK
Kanser vakalarının artışında özellikle gelişmekte olan ülkeler başı çekiyor. DSÖ’nün Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) ile ortak hazırladığı raporda, düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kanser vakalarının 2040 yılına kadar yüzde 81 oranında artış göstereceği belirtildi.
Raporda bu ülkelerde sınırlı kaynaklarla hastalıkla mücadele edilmesi, anne ve çocukların bakımının sağlanamaması ve gerekli önlemlerin ihmal edilmesi bu artışa neden olarak gösterildi.
Raporda, kanser hastalarının sayısında keskin bir artış görüldüğüne dikkat çekiliyor. 2018 yılında 18,1 milyon kişiye kanser teşhisi konulduğu ve kanserden 9,6 milyon kişinin yaşamını yitirdiği belirtiliyor.
Kanserin ölümle sonuçlanma oranı, yoksul ülkelerde gelişmiş ülkelere oranla çok daha yüksek.
ÖLÜM ORANLARI TEDAVİYLE BİRLİKTE AZALDI
Uluslararası Kanser Araştırması Ajansı Direktörü Elisabete Weiderpass, kanser tedavisinde yaşanan gelişmelerin 2000-2015 yılları arasında varlıklı ülkelerde kanser ölümlerini yüzde 20 oranında azalttığını söyledi. Ancak bu oran yoksul ülkelerde ise yüzde 5 oranında azaldı.
DSÖ, 23 milyar euroluk yapılacak ek yatırımın yedi milyon insanın kanserden ölmesini engelleyebileceğini öngörüyor.
EN FAZLA ÖLÜME NEDEN OLAN 2. HASTALIK
Dünyada en sık rastlanan kanser türü akciğer kanseri. Bunu göğüs kanseri ve bağırsak kanseri izliyor.
Raporda birçok varlıklı ülkede kanserin kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarının ardından en fazla ölüme neden olan hastalık olduğuna dikkat çekildi.
[BoldMedya] 4.2.2020
Klasik kemoterapi terk ediliyor; kanserde akıllı dönem
Tıp dünyasının kanser tedavisinde yöntem değişikliğine gitmesi tüm kanser türleri için umut vaat ediyor. Klasik kemoterapi terk ediliyor, yerini akıllı moleküller ve kişiye özgü tedavi uygulamaları alıyor. Uzmanlar, kanserden korunmak için bol sebze ve meyve tüketilmesini öneriyor.
Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre dünya çapında ortalama 18 milyon kişiye kanser tanısı konuyor, 9 milyonu aşkın kişi kanser nedeniyle hayatını kaybediyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ise Türkiye’de her yıl ortalama 163 bin kişiye kanser tanısı konuluyor. Üstelik görülme sıklığı da gün geçtikçe artıyor. Araştırmalar tablonun bu şekilde devam etmesi halinde 2030’da tüm dünyada 22 milyon yeni tanı konulacağını gösteriyor.
ERKEKTE AKCİĞER VE PROSTAT
Tıp dünyası 4 Şubat Kanser Günü’nde “İyileşme oranları artacak, ölüm oranları düşecek mi” sorusunun yanıtını arıyor. Cumhuriyet’ten Sibel Bahçetepe’nin haberine göre tıbbi onkoloji uzmanı Prof. Dr. Orhan Türken, kanserin yıllar içinde giderek artış gösterdiğine dikkat çekerek en sık görülen türlerin erkeklerde akciğer ve prostat, kadınlarda ise meme ve akciğer kanserleri olduğunu söylüyor.
Kanser tedavisinin giderek kişiye özgü hale gelmeye başladığına dikkat çeken Türken, “Halen pek çok hastada kullandığımız klasik kemoterapi yavaş yavaş terk ediliyor. Bunun yerini akıllı moleküller, hedefe yönelik ilaçlar alıyor. Bağışıklık sistemini aktif kılarak kanserle mücadelede daha güçlü hale getiren immünoterapi de giderek daha fazla hastada kullanılıyor” diyor.
TÜMÖR HÜCRELERİNİN GENETİK PROFİLİ ÇIKARILIYOR
Türken, kişiye özel tedavinin aşamalarını şöyle anlatıyor: “Kanser tanısı konulduktan sonra ameliyat veya biyopsi yöntemiyle alınan parça genetik laboratuvarlara gönderiliyor. Burada tümör hücrelerinin genetik profili çıkarılıyor. Hangi genlerde sorun varsa, mutasyon görülüyorsa bunlar belirleniyor. Böylece hücrelerin hızlı bir şekilde çoğalmasına neden olan bu genetik değişiklikler üzerinden tümöre direkt etkili ilaçlar kullanılabiliyor. İmmünoterapi yönteminde de vücudun kansere karşı doğal savunma mekanizmalarının daha etkin hale gelmesi sağlanıyor. Kemoterapi gören hastalarda saç dökülmesi, aşırı bulantı, kusma, kan değerlerinde düşme, kansızlık ve bunun tetiklediği enfeksiyonlar ortaya çıkabiliyor. Hedefe yönelik tedavilerde bu yan etkilerin büyük kısmını görmüyoruz.”
BOL SEBZE, MARUL VE MEYVE TÜKETİN
Medikal onkoloji uzmanı Prof. Dr. Nedret Taflan Salepçi ise bakanlık verilerine göre Türkiye’de her yıl 103 bini erkek, 71 bini kadın olmak üzere 174 bin kişinin kansere yakalandığını anlatıyor. Salepçi, kanserden korunmak için şu önerilerde bulunuyor: “Haftada yarım kilodan fazla et yemeyin, bol sebze, makul oranda meyve tüketin. İdeal kilonuzu korumaya çalışın. Her gün egzersiz yapın. Sigara ve alkolden uzak durun. Günde 7 saat uyuyun. Yaz aylarında güneşten korunun. Özellikle sarışın, çilli ve vücudunda 20’nin üzerinde beni bulunan insanların güneşten korkmaları gerekir. Uyuduğunuz odada bilgisayar ve cep telefonu bulundurmayın. Check-up lüks değil bir ihtiyaçtır. Herkesin yılda bir kere check-up programına katılması gereklidir.”
[TR724] 4.2.2020
Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre dünya çapında ortalama 18 milyon kişiye kanser tanısı konuyor, 9 milyonu aşkın kişi kanser nedeniyle hayatını kaybediyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ise Türkiye’de her yıl ortalama 163 bin kişiye kanser tanısı konuluyor. Üstelik görülme sıklığı da gün geçtikçe artıyor. Araştırmalar tablonun bu şekilde devam etmesi halinde 2030’da tüm dünyada 22 milyon yeni tanı konulacağını gösteriyor.
ERKEKTE AKCİĞER VE PROSTAT
Tıp dünyası 4 Şubat Kanser Günü’nde “İyileşme oranları artacak, ölüm oranları düşecek mi” sorusunun yanıtını arıyor. Cumhuriyet’ten Sibel Bahçetepe’nin haberine göre tıbbi onkoloji uzmanı Prof. Dr. Orhan Türken, kanserin yıllar içinde giderek artış gösterdiğine dikkat çekerek en sık görülen türlerin erkeklerde akciğer ve prostat, kadınlarda ise meme ve akciğer kanserleri olduğunu söylüyor.
Kanser tedavisinin giderek kişiye özgü hale gelmeye başladığına dikkat çeken Türken, “Halen pek çok hastada kullandığımız klasik kemoterapi yavaş yavaş terk ediliyor. Bunun yerini akıllı moleküller, hedefe yönelik ilaçlar alıyor. Bağışıklık sistemini aktif kılarak kanserle mücadelede daha güçlü hale getiren immünoterapi de giderek daha fazla hastada kullanılıyor” diyor.
TÜMÖR HÜCRELERİNİN GENETİK PROFİLİ ÇIKARILIYOR
Türken, kişiye özel tedavinin aşamalarını şöyle anlatıyor: “Kanser tanısı konulduktan sonra ameliyat veya biyopsi yöntemiyle alınan parça genetik laboratuvarlara gönderiliyor. Burada tümör hücrelerinin genetik profili çıkarılıyor. Hangi genlerde sorun varsa, mutasyon görülüyorsa bunlar belirleniyor. Böylece hücrelerin hızlı bir şekilde çoğalmasına neden olan bu genetik değişiklikler üzerinden tümöre direkt etkili ilaçlar kullanılabiliyor. İmmünoterapi yönteminde de vücudun kansere karşı doğal savunma mekanizmalarının daha etkin hale gelmesi sağlanıyor. Kemoterapi gören hastalarda saç dökülmesi, aşırı bulantı, kusma, kan değerlerinde düşme, kansızlık ve bunun tetiklediği enfeksiyonlar ortaya çıkabiliyor. Hedefe yönelik tedavilerde bu yan etkilerin büyük kısmını görmüyoruz.”
BOL SEBZE, MARUL VE MEYVE TÜKETİN
Medikal onkoloji uzmanı Prof. Dr. Nedret Taflan Salepçi ise bakanlık verilerine göre Türkiye’de her yıl 103 bini erkek, 71 bini kadın olmak üzere 174 bin kişinin kansere yakalandığını anlatıyor. Salepçi, kanserden korunmak için şu önerilerde bulunuyor: “Haftada yarım kilodan fazla et yemeyin, bol sebze, makul oranda meyve tüketin. İdeal kilonuzu korumaya çalışın. Her gün egzersiz yapın. Sigara ve alkolden uzak durun. Günde 7 saat uyuyun. Yaz aylarında güneşten korunun. Özellikle sarışın, çilli ve vücudunda 20’nin üzerinde beni bulunan insanların güneşten korkmaları gerekir. Uyuduğunuz odada bilgisayar ve cep telefonu bulundurmayın. Check-up lüks değil bir ihtiyaçtır. Herkesin yılda bir kere check-up programına katılması gereklidir.”
[TR724] 4.2.2020
Annesinden ayrı Almanya’ya gönderilen Ahmet Burhan artık hiç yemek yemiyor!
İki haftadır Almanya’da kanser tedavisi gören Ahmet Burhan’ın durumu gün geçtikçe kötüye gidiyor. 8 yaşındaki Ahmet yemek yemeyi bıraktı.
Tedavi olmak için Almanya’ya giden ama annesinden ayrılmak zorunda kalan kemik kanseri Ahmet Burhan Ataç (8), son durumu herkesi çok üzdü. Artık hiç yemek yemeyen ve kendini tutmakta zorlanan Ahmet’i, Almanya’da evinde misafir eden Mete Atakul’un, dün doktor kontrolünden bir fotoğraf paylaştı.
BÜYÜK ZULÜM
Atakul, “Ahmet’in kasları çok zayıf, ağrıları çok fazla. Bakım ve takibi için annesine ihtiyacı var. Bu yaştaki çocuğu annesinden ayırmak büyük zulümdür” dedi.
Ahmet Burhan’ın sağlık durumunu yakından takip eden araştırmacı Natali Avazyan ise, küçük çocuğun artık hiç yemek yemediğini ifade etti.
YURT DIŞI ÇIKIŞ YASAĞI VAR
Bir yıldır kemik kanseriyle mücadele eden Ahmet Burhan Ataç, 20 Ocak 2020 tedavi için babaannesiyle birlikte Köln’e gitmişti. Babası tutuklu olan Ahmet’in annesi Zekiye Ataç’ın yurt dışı çıkış yasağı bulunduğu için oğlundan ayrılmak zorunda kaldı. Immun Onkologisches Zentrum’da tedavi gören Ahmet Burhan iki haftadır her gün umutla annesinin yanına gelmesini bekliyor.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Tedavi olmak için Almanya’ya giden ama annesinden ayrılmak zorunda kalan kemik kanseri Ahmet Burhan Ataç (8), son durumu herkesi çok üzdü. Artık hiç yemek yemeyen ve kendini tutmakta zorlanan Ahmet’i, Almanya’da evinde misafir eden Mete Atakul’un, dün doktor kontrolünden bir fotoğraf paylaştı.
BÜYÜK ZULÜM
Atakul, “Ahmet’in kasları çok zayıf, ağrıları çok fazla. Bakım ve takibi için annesine ihtiyacı var. Bu yaştaki çocuğu annesinden ayırmak büyük zulümdür” dedi.
Ahmet Burhan’ın sağlık durumunu yakından takip eden araştırmacı Natali Avazyan ise, küçük çocuğun artık hiç yemek yemediğini ifade etti.
YURT DIŞI ÇIKIŞ YASAĞI VAR
Bir yıldır kemik kanseriyle mücadele eden Ahmet Burhan Ataç, 20 Ocak 2020 tedavi için babaannesiyle birlikte Köln’e gitmişti. Babası tutuklu olan Ahmet’in annesi Zekiye Ataç’ın yurt dışı çıkış yasağı bulunduğu için oğlundan ayrılmak zorunda kaldı. Immun Onkologisches Zentrum’da tedavi gören Ahmet Burhan iki haftadır her gün umutla annesinin yanına gelmesini bekliyor.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Korona virüste korkutan bulgu: Ortak eşya kullanmayla da bulaşabiliyor
Çin'de ortaya çıkan ve dünya çapında acil durum ilan edilmesine neden olan koronavirüsün yalnızca solunum yoluyla değil, başka yollarla da bulaşabildiği keşfedildi. Bilim insanları, koronavirüs bulaşmış bir hastanın evinin kapı kolunda da virüs tespit edildiğini açıkladı.
Çin Guangzhou'da bilim insanlarının koronavirüs ile ilgili yaptığı son keşif endişeye yol açtı.
Koronavirüs bulaşmış bir hastanın evinin kapı kolunda da aynı virüsün tespit edilmesi, hastalığın yayılması konusunda bilinmeyen ve tespit edilmemiş yollar olabileceğini ortaya çıkardı.
Uzmanlar ise, virüsün telefon ekranı, bilgisayar klavyesi, musluk ve diğer objeler üzerinden transfer edilebileceği konusunda uyarılarda bulundu.
Çin'in kuzeydoğusunda bulunan Jilin bölgesindeki bir hasta da, başka bir hastayla aynı mikrofonu kullandığını açıklamıştı.
Salgın nedeniyle çok sayıda hava yolu şirketi Çin'e uçuşlarını askıya almış, Dünya Sağlık Örgütü de 'uluslararası kamu sağlığı acil durumu' ilan etmişti.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Çin Guangzhou'da bilim insanlarının koronavirüs ile ilgili yaptığı son keşif endişeye yol açtı.
Koronavirüs bulaşmış bir hastanın evinin kapı kolunda da aynı virüsün tespit edilmesi, hastalığın yayılması konusunda bilinmeyen ve tespit edilmemiş yollar olabileceğini ortaya çıkardı.
Uzmanlar ise, virüsün telefon ekranı, bilgisayar klavyesi, musluk ve diğer objeler üzerinden transfer edilebileceği konusunda uyarılarda bulundu.
Çin'in kuzeydoğusunda bulunan Jilin bölgesindeki bir hasta da, başka bir hastayla aynı mikrofonu kullandığını açıklamıştı.
Salgın nedeniyle çok sayıda hava yolu şirketi Çin'e uçuşlarını askıya almış, Dünya Sağlık Örgütü de 'uluslararası kamu sağlığı acil durumu' ilan etmişti.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Rus devlet medyası jet hızıyla dosyayı açtı: ''Türkiye'den Libya'ya terörist sevkiyatı''
Suriye ordusu ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) arasında yaşanan gerilim ve rejim güçleri tarafından açılan ateş sonucu 8 askerin şehit olması Rusya ile ilişkileri gerdi. Erdoğan'ın Rusya aleyhine yaptığı açıklamalar sonrası Kremlin'e yakın Rus medyası süratle gündemdeki Libya dosyasını açtı.
Rus Federal Haber Ajansı (FHA) “FHA, Türkiye’den Libya’ya terör güzergahının ayrıntılarını açıklıyor” başlıklı bir haber yayınladı.
Kremlin’e yakınlığı ile de bilinen Federal Haber Ajansı, haberinde; Türkiye’nin Suriyedeki paralı askerlerini ve askeri eğitmenlerini Libya cumhuriyetin başkentini ele geçiren çeteleri desteklemek için Libya'ya transfer yollarını ortaya çıkardığını söylüyor.
Haberrus.com'da yer alan habere göre metinde ''Libya Milli Mutabakat Hükümeti saflarına kendi militanlarının dolduran Türk makamları, bölgedeki kendi jeopolitik çıkarları için Libya krizinin barışçıl çözümünü engellemektedir.'' deniliyor.
FHA haberinde Ankara’nın Libya’ya gönderilen silahları Katar parasıyla aldığını iddia ediyor. Ayrıca muhabirlerinin elde ettiği bilgi ve belgelere göre Suriye’deki radikallerin, bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın askeri danışmanlığından istifa eden eden Adnan Tanrıverdi’nin sahibi olduğu güvenlik şirketi SADAT tarafından Libya’ya taşındığı iddia ediliyor.
Haberde Türk Silahlı Kuvvetleri, PNS Fayez Sarraj’a bağlı silahlı grupların eğitimi için Trablus'a özel askeri şirket SADAT'a bağlı 50'den fazla askeri eğitmen gönderdiği belirtiliyor.
Bunlara ek olarak, gönderilen askerler arasında iletişim mühendisleri, programcılar ve personel memurları olmak üzere, SADAT ile uzun süreli sözleşme yapmış 20 TSK askeri uzmanı da yer alıyor.
Ayrıca FHA, Suriye’deki cihatçı militanların Libya’daki askeri operasyonlara katılmalarını organize etmek için ve Libya'ya gitmek isteyen Suriyeli militanlarla sözleşmeler yapan Libya Milli Mutabakat Hükümetine bağlı özel ofisler açtığını belirtiyor.
Bu Libya Milli Mutabakat Hükümeti temsilcileri militanlara aylık 2,000 dolarlık maaş veriyor ve sözleşme altı aylık bir süre için imzalanırken, Libya’daki savaşlara katılan tüm militanlara Türk vatandaşlığına geçiş vaat ediliyor.
İddiaya göre Ankara, 24 Aralık'tan bu yana toplam 1.200'den fazla Suriyeli savaşçıyı (haberin aslında bu kişilere terörist deniyor), Suriye-Türkiye sınırında özel bir koridor oluşturarak Türkiye topraklarına soktuğu belirtiliyor.
Türkiye sokulan Cihatçı militanlar İzmir’de bulunan özel askeri kaplarda iki haftalık özel eğitime tutuluyor. Daha sonra, Libya vatandaşı olarak düzenlenen dökümanlar ile militanlar, Wings ve Africa Airlines uçakları ile Libya’ya Trablus yakınlarındaki Mitiga Havalimanı'na gönderiliyor.
Ayrıca, Türkiye Milli İstihbarat servisinin emriyle yolcuların uçuşlara kaydedilmediği, bunun yerine, militanların uçaklara inişi, belirli bir Libya vatandaşı tarafından kontrol edildiği iddia ediliyor. Habere göre Türkiye'nin Gaziantep Havaalanı'ndan doğrudan Libya'ya uçan iki uçakta, Sultan Murad müfrezesinden yüzlerce Suriyeli paralı askerin yanı sıra, bu birimlere liderlik etmesi gereken birkaç saha komutanının daha olduğu bilinmekte. Buna ek olarak, Hamza el-Ömer, isimli özellikle kentsel ortamlarda, taktik otomobillerde, yollarda, konut binalarında ve yapılarda savaş taktikleri konusunda radikalleri eğitmek amaçlı bir militanın da Gaziantep’ten kalkan uçak içerisindeki yüzlerce militan ile beraber Libya’ya gittiği belirtiliyor.
Rus ajansının elde ettiği verilere göre SADAT, militarize bir birim oluşturmak istiyor. Bunun yanısıra 20. Yüzyılın başında İtalyan Sömürgecilere karşı bağımsızlık savaşı vermiş Ömer Muhtar'ın ismini kullanarak Erdoğan Hükümeti’nin Suriye'den Libya topraklarına yaklaşık 5.000 militan nakletmeyi ve ciddi bir radikal militan grubu kurmak istiyor.
Erdoğan Hükümeti destekli SADAT'ın Libya'daki faaliyetlerini Katar’ın finansa etmesinin de önemine vurgu yapılan haberde, SADAT’ın bugüne kadar, Türkiye'deki Katar parası ile tanklar da dahil olmak üzere yüz ünite ağır askeri ekipmanı ve teçhizatı zaten satın aldığını, alınan silahların bazılarının hali hazırda zaten Libya’ya yollandığı belirtiliyor.
Libya’da çatışmalarda ölen paralı SADAT militanlarının cesetleri Suriye’nin kuzey doğusuna geri götürülmesi planlanıyor ve akrabalarına Suriye'deki çatışmalarda öldükleri söyleniyor.
Federal Haber Ajansı (FHA) daha önce yayınladığı özel haberinde Erdoğan'ın BM ambargosunu açıkça ihlal ederek Trablus'a nasıl silah, mühimmat, ekipman ve hatta insansız hava aracı soktuğunu sağladığını anlatmıştı.
Daha önce yayınlanan FHA özel haberinde, yıl 29-30 Ocak gecesi, İki Türk Donanmasına ait fırkateynin eşlik ettiği Lübnan bandıralı Bana isimli kargo gemisi, İzmir'deki Türk limanından ayrılıp Trablus'a gelmişti. Gemide 80'den fazla ekipman vardı: 10 tank, 10 zırhlı personel taşıyıcı, düzinelerce kamyon ve cip. Tüm bu araçlar, Libya’daki Milli Mutabakat Hükümeti tarafından Türkiye'den, Katar'dan tahsis edilen fonlarla teslim edildi.
Haberde ayrıca, Erdoğan’ın yardımıyla Kuzey Afrika devletinin topraklarına taşınan Suriyeli paralı askerlerin Libya'daki istikrarsızlığın kilit faktörü olduğu, ''teröristlerin'' Trablus sakinlerini soyup, kaçırdıklarını, akrabalarından fidye talep ettiklerini ve şehirde silahlı baskınlar düzenleyerek yağma yaptıkları da iddia ediliyor.
HABERİN ASLI İÇİN TIKLAYINIZ
TÜRKÇE KAYNAK İÇİN TIKLAYINIZ
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Rus Federal Haber Ajansı (FHA) “FHA, Türkiye’den Libya’ya terör güzergahının ayrıntılarını açıklıyor” başlıklı bir haber yayınladı.
Kremlin’e yakınlığı ile de bilinen Federal Haber Ajansı, haberinde; Türkiye’nin Suriyedeki paralı askerlerini ve askeri eğitmenlerini Libya cumhuriyetin başkentini ele geçiren çeteleri desteklemek için Libya'ya transfer yollarını ortaya çıkardığını söylüyor.
Haberrus.com'da yer alan habere göre metinde ''Libya Milli Mutabakat Hükümeti saflarına kendi militanlarının dolduran Türk makamları, bölgedeki kendi jeopolitik çıkarları için Libya krizinin barışçıl çözümünü engellemektedir.'' deniliyor.
FHA haberinde Ankara’nın Libya’ya gönderilen silahları Katar parasıyla aldığını iddia ediyor. Ayrıca muhabirlerinin elde ettiği bilgi ve belgelere göre Suriye’deki radikallerin, bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın askeri danışmanlığından istifa eden eden Adnan Tanrıverdi’nin sahibi olduğu güvenlik şirketi SADAT tarafından Libya’ya taşındığı iddia ediliyor.
Haberde Türk Silahlı Kuvvetleri, PNS Fayez Sarraj’a bağlı silahlı grupların eğitimi için Trablus'a özel askeri şirket SADAT'a bağlı 50'den fazla askeri eğitmen gönderdiği belirtiliyor.
Bunlara ek olarak, gönderilen askerler arasında iletişim mühendisleri, programcılar ve personel memurları olmak üzere, SADAT ile uzun süreli sözleşme yapmış 20 TSK askeri uzmanı da yer alıyor.
Ayrıca FHA, Suriye’deki cihatçı militanların Libya’daki askeri operasyonlara katılmalarını organize etmek için ve Libya'ya gitmek isteyen Suriyeli militanlarla sözleşmeler yapan Libya Milli Mutabakat Hükümetine bağlı özel ofisler açtığını belirtiyor.
Bu Libya Milli Mutabakat Hükümeti temsilcileri militanlara aylık 2,000 dolarlık maaş veriyor ve sözleşme altı aylık bir süre için imzalanırken, Libya’daki savaşlara katılan tüm militanlara Türk vatandaşlığına geçiş vaat ediliyor.
İddiaya göre Ankara, 24 Aralık'tan bu yana toplam 1.200'den fazla Suriyeli savaşçıyı (haberin aslında bu kişilere terörist deniyor), Suriye-Türkiye sınırında özel bir koridor oluşturarak Türkiye topraklarına soktuğu belirtiliyor.
Türkiye sokulan Cihatçı militanlar İzmir’de bulunan özel askeri kaplarda iki haftalık özel eğitime tutuluyor. Daha sonra, Libya vatandaşı olarak düzenlenen dökümanlar ile militanlar, Wings ve Africa Airlines uçakları ile Libya’ya Trablus yakınlarındaki Mitiga Havalimanı'na gönderiliyor.
Ayrıca, Türkiye Milli İstihbarat servisinin emriyle yolcuların uçuşlara kaydedilmediği, bunun yerine, militanların uçaklara inişi, belirli bir Libya vatandaşı tarafından kontrol edildiği iddia ediliyor. Habere göre Türkiye'nin Gaziantep Havaalanı'ndan doğrudan Libya'ya uçan iki uçakta, Sultan Murad müfrezesinden yüzlerce Suriyeli paralı askerin yanı sıra, bu birimlere liderlik etmesi gereken birkaç saha komutanının daha olduğu bilinmekte. Buna ek olarak, Hamza el-Ömer, isimli özellikle kentsel ortamlarda, taktik otomobillerde, yollarda, konut binalarında ve yapılarda savaş taktikleri konusunda radikalleri eğitmek amaçlı bir militanın da Gaziantep’ten kalkan uçak içerisindeki yüzlerce militan ile beraber Libya’ya gittiği belirtiliyor.
Rus ajansının elde ettiği verilere göre SADAT, militarize bir birim oluşturmak istiyor. Bunun yanısıra 20. Yüzyılın başında İtalyan Sömürgecilere karşı bağımsızlık savaşı vermiş Ömer Muhtar'ın ismini kullanarak Erdoğan Hükümeti’nin Suriye'den Libya topraklarına yaklaşık 5.000 militan nakletmeyi ve ciddi bir radikal militan grubu kurmak istiyor.
Erdoğan Hükümeti destekli SADAT'ın Libya'daki faaliyetlerini Katar’ın finansa etmesinin de önemine vurgu yapılan haberde, SADAT’ın bugüne kadar, Türkiye'deki Katar parası ile tanklar da dahil olmak üzere yüz ünite ağır askeri ekipmanı ve teçhizatı zaten satın aldığını, alınan silahların bazılarının hali hazırda zaten Libya’ya yollandığı belirtiliyor.
Libya’da çatışmalarda ölen paralı SADAT militanlarının cesetleri Suriye’nin kuzey doğusuna geri götürülmesi planlanıyor ve akrabalarına Suriye'deki çatışmalarda öldükleri söyleniyor.
Federal Haber Ajansı (FHA) daha önce yayınladığı özel haberinde Erdoğan'ın BM ambargosunu açıkça ihlal ederek Trablus'a nasıl silah, mühimmat, ekipman ve hatta insansız hava aracı soktuğunu sağladığını anlatmıştı.
Daha önce yayınlanan FHA özel haberinde, yıl 29-30 Ocak gecesi, İki Türk Donanmasına ait fırkateynin eşlik ettiği Lübnan bandıralı Bana isimli kargo gemisi, İzmir'deki Türk limanından ayrılıp Trablus'a gelmişti. Gemide 80'den fazla ekipman vardı: 10 tank, 10 zırhlı personel taşıyıcı, düzinelerce kamyon ve cip. Tüm bu araçlar, Libya’daki Milli Mutabakat Hükümeti tarafından Türkiye'den, Katar'dan tahsis edilen fonlarla teslim edildi.
Haberde ayrıca, Erdoğan’ın yardımıyla Kuzey Afrika devletinin topraklarına taşınan Suriyeli paralı askerlerin Libya'daki istikrarsızlığın kilit faktörü olduğu, ''teröristlerin'' Trablus sakinlerini soyup, kaçırdıklarını, akrabalarından fidye talep ettiklerini ve şehirde silahlı baskınlar düzenleyerek yağma yaptıkları da iddia ediliyor.
HABERİN ASLI İÇİN TIKLAYINIZ
TÜRKÇE KAYNAK İÇİN TIKLAYINIZ
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Milyonlarca kablolu modem, güvenlik açığı nedeniyle risk altında
Güvenlik danışmanlığı şirketi Lyrebirds tarafından yapılan araştırmaya göre milyonlarca kablolu modem risk altında. Şirkete göre siber saldırganlar, 'Cable Haunt' adı verilen güvenlik açığı nedeniyle modem üzerinden geçen tüm veri trafiğine ulaşabiliyor ve kontrol edebiliyorlar.
Danimarka merkezli güvenlik danışmanlığı şirketi Lyrebirds'e göre, CVE-2019-19494 kod adıyla bilinen 'Cable-Haunt' isimli bir güvenlik açığı, Avrupa çapında yaklaşık 200 milyon kablolu modemi etkiliyor. Siber güvenlik şirketi ESET, bu güvenlik açığını keşfeden ve bulgularını paylaşan Lyrebirds’ün araştırmasına dikkat çekti.
Webtekno'dan Ozan Baki'nin haberine göre Lyrebirds araştırmacıları, "Sadece Avrupa'da tahminen 200 milyon kablolu modem var. Test edilen neredeyse hiçbir modemin, ürün yazılımı güncellemesi olmadan güvende olmadığı anlaşıldı. Bu nedenle Avrupa'da savunmasız olan modem sayısının bu rakama yakın olduğu tahmin ediliyor" açıklamasını yaptı.
Bazı internet hizmet sağlayıcılarına bu sorun hakkında bilgilendirme ve çözüme yönelik ürün yazılımı güncellemeleri gönderildi. Ancak yine de, dünya çapında daha fazla sayıda modemin risk altında olduğu yönünde güçlü şüpheler var.
'Tüm veri trafiğini kontrol edebilir'
Güvenlik açığı, Broadcom tarafından üretilen çiplerdeki spektrum çözümleyici aracını çalıştıran yazılımdan kaynaklanıyor. Modemin kablo bağlantısındaki sorunları saptamak ve düzeltmekle görevli olan spektrum çözümleyici bileşeni, çok sayıda kablolu modem üreticisi tarafından cihazlarının ürün yazılımlarında kullanılıyor. Risk altındaki modem sayısının çok fazla olması da bundan kaynaklanıyor.
Cable Haunt açığının Avrupa'daki neredeyse tüm kablolu modemleri etkileyebildiği ve siber saldırganların bu açığı kullanarak modem üzerinden tüm veri trafiğine ulaşıp kontrol edebildiği belirtiliyor. Spektrum çözümleyici yerel ağda görünür olsa da, saldırganlar dünyanın herhangi bir yerinden uzaktan erişim için Cable Haunt güvenlik açığını kullanabiliyor.
Araştırma ekibi, modemlerdeki açığı tespit edebilmek amacıyla bir POC (proof of concept) saldırısı tasarladı ve bunu Sagemcom, Netgear, Arris, Compal ve Technicolor tarafından sunulan çok sayıda kablolu modemde başarıyla test etti. Savunmasız oldukları onaylanan modemlerin ve ürün yazılımı sürümlerinin tam listesi ise erişime açıldı.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Danimarka merkezli güvenlik danışmanlığı şirketi Lyrebirds'e göre, CVE-2019-19494 kod adıyla bilinen 'Cable-Haunt' isimli bir güvenlik açığı, Avrupa çapında yaklaşık 200 milyon kablolu modemi etkiliyor. Siber güvenlik şirketi ESET, bu güvenlik açığını keşfeden ve bulgularını paylaşan Lyrebirds’ün araştırmasına dikkat çekti.
Webtekno'dan Ozan Baki'nin haberine göre Lyrebirds araştırmacıları, "Sadece Avrupa'da tahminen 200 milyon kablolu modem var. Test edilen neredeyse hiçbir modemin, ürün yazılımı güncellemesi olmadan güvende olmadığı anlaşıldı. Bu nedenle Avrupa'da savunmasız olan modem sayısının bu rakama yakın olduğu tahmin ediliyor" açıklamasını yaptı.
Bazı internet hizmet sağlayıcılarına bu sorun hakkında bilgilendirme ve çözüme yönelik ürün yazılımı güncellemeleri gönderildi. Ancak yine de, dünya çapında daha fazla sayıda modemin risk altında olduğu yönünde güçlü şüpheler var.
'Tüm veri trafiğini kontrol edebilir'
Güvenlik açığı, Broadcom tarafından üretilen çiplerdeki spektrum çözümleyici aracını çalıştıran yazılımdan kaynaklanıyor. Modemin kablo bağlantısındaki sorunları saptamak ve düzeltmekle görevli olan spektrum çözümleyici bileşeni, çok sayıda kablolu modem üreticisi tarafından cihazlarının ürün yazılımlarında kullanılıyor. Risk altındaki modem sayısının çok fazla olması da bundan kaynaklanıyor.
Cable Haunt açığının Avrupa'daki neredeyse tüm kablolu modemleri etkileyebildiği ve siber saldırganların bu açığı kullanarak modem üzerinden tüm veri trafiğine ulaşıp kontrol edebildiği belirtiliyor. Spektrum çözümleyici yerel ağda görünür olsa da, saldırganlar dünyanın herhangi bir yerinden uzaktan erişim için Cable Haunt güvenlik açığını kullanabiliyor.
Araştırma ekibi, modemlerdeki açığı tespit edebilmek amacıyla bir POC (proof of concept) saldırısı tasarladı ve bunu Sagemcom, Netgear, Arris, Compal ve Technicolor tarafından sunulan çok sayıda kablolu modemde başarıyla test etti. Savunmasız oldukları onaylanan modemlerin ve ürün yazılımı sürümlerinin tam listesi ise erişime açıldı.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Anayasa Mahkemesi'nden muhtıra
Anayasa Mahkemesi, “hak ihlali” kararına rağmen yerel mahkeme tarafından tahliye edilmeyen ve yargılama sonunda beraat eden yazar ve akademisyen Prof. Dr. Mehmet Altan’a 30 bin TL tazminat ödenmesine hükmetti. Yüksek Mahkeme, verdiği kararların nihai ve bağlayıcı olduğuna yönelik Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Yargıtay kararlarına atıf yaparak, yerel mahkemelerin görevinin Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini tartışmak değil, hak ihlaline yol açan durumu ortadan kaldırmak olduğuna yönelik Şahin Alpay kararını hatırlattı.
Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde gözaltına alınarak tutuklanan, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yerel mahkeme tarafından tahliye edilmeyen Mehmet Altan’ın haklarının bir kez daha ihlal edildiğine hükmetti.
9 Ocak 2020 tarihli kararda, Altan’ın İstanbul 10'uncu Sulh Ceza Hâkimliği’nin 22 Eylül 2016 tarihli kararıyla tutuklandığı, 8 Kasım 2016’da Anayasa Mahkemesi’ne bireysel müracaatta bulunduğu hatırlatıldı.
İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜKLERİ İHLAL EDİLDİ
12 Nisan 2017’de Altan hakkında “Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla dava açıldığına işaret edilen kararda, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11 Ocak 2018’de bireysel başvurusunu karara bağladığı belirtildi.
Kararda, Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan’ın, “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkı ile “ifade ve basın özgürlüklerinin” ihlal edildiğine karar verdiği vurgulandı.
Yüksek Mahkeme’nin, tutuklamanın ön şartı olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin soruşturma mercilerince yeterince ortaya konulamadığı, tutuklamanın hukuki olmadığı sonucuna vardığı ifade edildi.
MAHKEMEYE GÖNDERİLDİ, FAKAT...
Kararda, bu kararın ihlalin ortadan kaldırılması için İstanbul 26'ncı Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildiği, gerekçeli kararın da Anayasa Mahkemesi’nin sitesinde erişime açıldığı ayrıca 19 Ocak 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandığı ifade edildi.
İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ise buna rağmen 11 Ocak 2018’de gerekçeli kararın tebliğ edilmediği ve karşı oyların da yazılmamış olduğu gerekçesiyle başvurucunun tahliye talebinin reddine karar verdiği belirtildi.
İtirazın da İstanbul 27'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nce reddedildiği ifade edildi.
YÜKSEK MAHKEME KARARINA RAĞMEN İKİNCİ KEZ RET
Altan’ın, kararınAnayasa Mahkemesi’nin internet sitesinde yayımlandığını belirterek yeni başvuru yaptığının aktarıldığı kararda, bu talebin de reddedildiği, itiraz üzerine yeniden ret kararı verildiği belirtildi.
İstanbul 26'ncı ve 27'nci Ağır ceza mahkemelerinin kararlarında Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurularda mahkemenin yerine geçerek delilleri değerlendiremeyeceği vurgulandı.
Ayrıca mahkemelerin yerindelik denetimi yapamayacağı, delil durumu takdir edilerek tutukluluk kararı verilmişse Anayasa Mahkemesi'nce delillerin yetersiz olması sebebiyle ihlal kararı verilemeyeceği, Anayasa Mahkemesi'nin kanuni sınırların dışına çıkarak vermiş olduğu söz konusu kararın kesin ve bağlayıcı olduğundan söz edilemeyeceği gerekçelerine dayandığı vurgulandı.
Kararlarda ayrıca Anayasa Mahkemesi kararının otomatik olarak başvurucunun tahliyesi sonucunu doğuracağını kabul etmenin mahkemelerin bağımsızlığı, mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği, telkinde bulunulamayacağı yönündeki anayasal düzenlemelere aykırı olduğu ifade edildiğinin altı çizildi.
MEHMET ALTAN YENİDEN AYM'YE MÜRACAAT ETTİ
Altan’ın bunun üzerine 30 Ocak 2018’de karara konu başvuruyu yaptığının anımsatıldığı kararda, 12 Şubat 2018’de ise İstanbul 26'ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nin sanığı ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırdığı vurgulandı.
Altan’ın bunun üzerine 30 Mart 2018’de yeniden bireysel başvuruda bulunduğu kaydedildi.
Altan’ın mahkûmiyet kararına karşı istinaf yoluna başvurduğunun anlatıldığı kararda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2'nci Ceza Dairesi’nin 27 Haziran 2018’de Anayasa Mahkemesi kararına göre tahliyesinin gerektiği, hak ihlali kararının kesin nitelikte ve yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamları, gerçek ve tüzel kişiler yönünden bağlayıcı olduğu sonucuna vardığı ifade edildi.
Kararda, dairenin tahliye kararından sonra ise Altan hakkındaki hükmü onadığı kaydedildi.
YARGITAY'IN YORUMU
Temyiz üzerine dosyaya bakan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin ise 5 Temmuz 2019’da bu mahkûmiyet hükmünü beraatinin gerektiği görüşüyle bozduğu ifade edildi.
Yargıtay’ın kararında Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına dikkat çekildi.
Kararda, İstanbul 26'ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nin bozma kararından sonra yargılamaya devam ettiği ve Altan’ın beraatine karar verdiği, bu kararın da 12 Kasım 2019’da kesinleştiği kaydedildi.
ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI NİHAİ VE BAĞLAYICI
Anayasa Mahkemesi kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) göre de Yüksek Mahkeme kararlarının nihai ve bağlayıcı olduğu, buna karşılık İstanbul 26'ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nin Altan’ı serbest bırakmamasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) ihlali anlamını taşıdığı kaydedildi.
AİHM’nin “Bir mahkemenin nihai ve bağlayıcı kararlar verme yetkileriyle donatılmış bir anayasa mahkemesinin yetkilerini sorgulaması, hukuk devleti ve hukuki güvenlik temel ilkelerine aykırıdır.” yorumu yaptığına işaret edilen kararda, bunun özgürlük ve güvenlik hakkının ihlali anlamına geldiğinin tespit edildiği vurgulandı.
ADALET BAKANLIĞI DA ALT MAHKEMEYİ SAVUNDU
Kararda, Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Altan’ın bireysel başvurusunun 9 Ocak 2020’da görüşülerek karara bağlandığı belirtildi.
Kararda, Adalet Bakanlığı’nın savunmasına da yer verildi. Adalet Bakanlığı’nın, Altan hakkında yerel mahkemenin mahkumiyet kararı verdiğini hatırlatarak, böylece tutulma halinin sona erdiği yorumunu yaptığı kaydedildi.
Bakanlığın, ayrıca Anayasa Mahkemesince verilen bir hak ihlali kararı sonrasında ihlalin ne şekilde giderileceğinin takdirinin derece mahkemelerine ait olduğu görüşünü savunduğu belirtildi.
ŞAHİN ALPAY ÖRNEĞİ
T24'ün haberine göre Anayasa Mahkemesi kararında aynı şekilde Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Şahin Alpay ile ilgili verdiği karardaki ilkeleri sıraladı.
Buna göre, Anayasa Mahkemesi’nin somut olayda suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığını incelemesinin anayasal bir zorunluluk olduğu, bu incelemenin kanun yolunda gözetilmesi gereken bir hususun incelenmesi veya yerindelik denetimi olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı vurgulandı.
Ayrıca Anayasa Mahkemesi'nce verilen ihlal kararının nihai ve bağlayıcı olduğunda kuşku bulunmadığı, vermiş olduğu ihlal kararlarının başka bir merci tarafından Anayasa'ya veya kanuna uygunluk yönünden denetlenemeyeceği, aksi yöndeki değerlendirmelerinin anayasal veya yasal bir dayanağının olmadığı belirtildi.
AYM, ihlal kararının hukuki sonuç doğurabilmesi için Resmî Gazete'de yayımlanması gerekli olmayıp ilgili merciye tebliğinin veya gönderilmesinin yeterli olduğunu, ilgili mercilerin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde hareket etmek zorunda olduğunu vurguladı.
"GÖREVİNİZ YETİLERİ DEĞERLENDİRMEK DEĞİL"
Kararda, “derece mahkemelerinin görevi Anayasa Mahkemesi'nin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmaktan ibarettir” şeklindeki Şahin Alpay kararına atıf yapıldı.
Kararda şöyle denildi: “Anayasa Mahkemesi'nin bu nitelikteki ihlal kararları sonrasında derece mahkemelerinin ön şartının bulunmadığı tespit edilen tutukluluğu sona erdirmeleri gerekir. Aksi takdirde ihlal ve sonuçları ortadan kaldırılmamış olur."
Kararda, "Bununla birlikte daha önce tutuklama gerekçesi olarak gösterilmeyen, dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında değerlendirilmemiş olan yeni olgularla suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin ortaya konulabildiği oldukça istisnai durumlarda da ihlal kararının gereklerinin yerine getirildiği kabul edilebilir. Ancak derece mahkemelerinin bu husustaki takdir aralığı ilk tutuklamaya göre oldukça sınırlıdır. Böyle bir durumda kuvvetli belirtinin yeni olgularla ortaya konulup konulmadığı yönündeki nihai değerlendirme Anayasa Mahkemesine aittir.” tespitinde bulunuldu.
"KİŞİ HÜRRİYETİ VE GÜVENLİĞİ İHLAL EDİLDİ"
Altan’ın tutukluluğunun Anayasa Mahkemesi kararına rağmen ortadan kaldırılmadığının anlatıldığı kararda, bunun anayasadaki güvencelere aykırı olduğu ifade edildi.
Kararda, “Sonuç olarak -mahkemeye erişim hakkının sağladığı güvencelerle de bağdaşmayacak şekilde- Anayasa Mahkemesi'nin tutukluluğa ilişkin ihlal kararının uygulanmaması sebebiyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.” denildi.
Anayasa Mahkemesi, Altan’a 30 bin lira tazminat ödenmesine hükmetti.
FİGEN ÇALIKUŞU: ÇETELEŞMEK İSTEYENLERE "DUR" DENİLDİ
Altan’ın avukatı Figen Çalıkuşu kararı şöyle değerlendirdi: “Bu karar Anayasa Mahkemesi'nin devlet içinde hukuk dışı faaliyet göstermek isteyen unsurlara kırmızı kart göstermesidir. Anayasayı çiğnemeye doğru hamle eden siyasetçi, cumhurbaşkanı baş danışmanı, hâkim olamaz. Malesef bunları yaşadık."
"Hatta anayasayı tanımayan bir hâkimi HSK, Yargıtay'a atadı." diyen Çalıkuşu, "Şimdi Anayasa Mahkemesi şayet hukuk devleti olacak isek, devlet ve toplum için meşruiyet söz konusu olacak ise, en başta mahkeme ve yargıçlar olmak üzere herkesin anayasaya uyma mecburiyetini yeniden hatırlatıyor. Tarihi bir karardır. Devlet içinde çeteleşmek isteyen odaklara dur diyen bir meşruiyet çizgisinin hatırlatılmasıdır.” dedi.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde gözaltına alınarak tutuklanan, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yerel mahkeme tarafından tahliye edilmeyen Mehmet Altan’ın haklarının bir kez daha ihlal edildiğine hükmetti.
9 Ocak 2020 tarihli kararda, Altan’ın İstanbul 10'uncu Sulh Ceza Hâkimliği’nin 22 Eylül 2016 tarihli kararıyla tutuklandığı, 8 Kasım 2016’da Anayasa Mahkemesi’ne bireysel müracaatta bulunduğu hatırlatıldı.
İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜKLERİ İHLAL EDİLDİ
12 Nisan 2017’de Altan hakkında “Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla dava açıldığına işaret edilen kararda, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11 Ocak 2018’de bireysel başvurusunu karara bağladığı belirtildi.
Kararda, Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan’ın, “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkı ile “ifade ve basın özgürlüklerinin” ihlal edildiğine karar verdiği vurgulandı.
Yüksek Mahkeme’nin, tutuklamanın ön şartı olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin soruşturma mercilerince yeterince ortaya konulamadığı, tutuklamanın hukuki olmadığı sonucuna vardığı ifade edildi.
MAHKEMEYE GÖNDERİLDİ, FAKAT...
Kararda, bu kararın ihlalin ortadan kaldırılması için İstanbul 26'ncı Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildiği, gerekçeli kararın da Anayasa Mahkemesi’nin sitesinde erişime açıldığı ayrıca 19 Ocak 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandığı ifade edildi.
İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ise buna rağmen 11 Ocak 2018’de gerekçeli kararın tebliğ edilmediği ve karşı oyların da yazılmamış olduğu gerekçesiyle başvurucunun tahliye talebinin reddine karar verdiği belirtildi.
İtirazın da İstanbul 27'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nce reddedildiği ifade edildi.
YÜKSEK MAHKEME KARARINA RAĞMEN İKİNCİ KEZ RET
Altan’ın, kararınAnayasa Mahkemesi’nin internet sitesinde yayımlandığını belirterek yeni başvuru yaptığının aktarıldığı kararda, bu talebin de reddedildiği, itiraz üzerine yeniden ret kararı verildiği belirtildi.
İstanbul 26'ncı ve 27'nci Ağır ceza mahkemelerinin kararlarında Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurularda mahkemenin yerine geçerek delilleri değerlendiremeyeceği vurgulandı.
Ayrıca mahkemelerin yerindelik denetimi yapamayacağı, delil durumu takdir edilerek tutukluluk kararı verilmişse Anayasa Mahkemesi'nce delillerin yetersiz olması sebebiyle ihlal kararı verilemeyeceği, Anayasa Mahkemesi'nin kanuni sınırların dışına çıkarak vermiş olduğu söz konusu kararın kesin ve bağlayıcı olduğundan söz edilemeyeceği gerekçelerine dayandığı vurgulandı.
Kararlarda ayrıca Anayasa Mahkemesi kararının otomatik olarak başvurucunun tahliyesi sonucunu doğuracağını kabul etmenin mahkemelerin bağımsızlığı, mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği, telkinde bulunulamayacağı yönündeki anayasal düzenlemelere aykırı olduğu ifade edildiğinin altı çizildi.
MEHMET ALTAN YENİDEN AYM'YE MÜRACAAT ETTİ
Altan’ın bunun üzerine 30 Ocak 2018’de karara konu başvuruyu yaptığının anımsatıldığı kararda, 12 Şubat 2018’de ise İstanbul 26'ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nin sanığı ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırdığı vurgulandı.
Altan’ın bunun üzerine 30 Mart 2018’de yeniden bireysel başvuruda bulunduğu kaydedildi.
Altan’ın mahkûmiyet kararına karşı istinaf yoluna başvurduğunun anlatıldığı kararda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2'nci Ceza Dairesi’nin 27 Haziran 2018’de Anayasa Mahkemesi kararına göre tahliyesinin gerektiği, hak ihlali kararının kesin nitelikte ve yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamları, gerçek ve tüzel kişiler yönünden bağlayıcı olduğu sonucuna vardığı ifade edildi.
Kararda, dairenin tahliye kararından sonra ise Altan hakkındaki hükmü onadığı kaydedildi.
YARGITAY'IN YORUMU
Temyiz üzerine dosyaya bakan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin ise 5 Temmuz 2019’da bu mahkûmiyet hükmünü beraatinin gerektiği görüşüyle bozduğu ifade edildi.
Yargıtay’ın kararında Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına dikkat çekildi.
Kararda, İstanbul 26'ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nin bozma kararından sonra yargılamaya devam ettiği ve Altan’ın beraatine karar verdiği, bu kararın da 12 Kasım 2019’da kesinleştiği kaydedildi.
ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI NİHAİ VE BAĞLAYICI
Anayasa Mahkemesi kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) göre de Yüksek Mahkeme kararlarının nihai ve bağlayıcı olduğu, buna karşılık İstanbul 26'ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nin Altan’ı serbest bırakmamasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) ihlali anlamını taşıdığı kaydedildi.
AİHM’nin “Bir mahkemenin nihai ve bağlayıcı kararlar verme yetkileriyle donatılmış bir anayasa mahkemesinin yetkilerini sorgulaması, hukuk devleti ve hukuki güvenlik temel ilkelerine aykırıdır.” yorumu yaptığına işaret edilen kararda, bunun özgürlük ve güvenlik hakkının ihlali anlamına geldiğinin tespit edildiği vurgulandı.
ADALET BAKANLIĞI DA ALT MAHKEMEYİ SAVUNDU
Kararda, Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Altan’ın bireysel başvurusunun 9 Ocak 2020’da görüşülerek karara bağlandığı belirtildi.
Kararda, Adalet Bakanlığı’nın savunmasına da yer verildi. Adalet Bakanlığı’nın, Altan hakkında yerel mahkemenin mahkumiyet kararı verdiğini hatırlatarak, böylece tutulma halinin sona erdiği yorumunu yaptığı kaydedildi.
Bakanlığın, ayrıca Anayasa Mahkemesince verilen bir hak ihlali kararı sonrasında ihlalin ne şekilde giderileceğinin takdirinin derece mahkemelerine ait olduğu görüşünü savunduğu belirtildi.
ŞAHİN ALPAY ÖRNEĞİ
T24'ün haberine göre Anayasa Mahkemesi kararında aynı şekilde Yüksek Mahkeme kararına rağmen tahliye edilmeyen Şahin Alpay ile ilgili verdiği karardaki ilkeleri sıraladı.
Buna göre, Anayasa Mahkemesi’nin somut olayda suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığını incelemesinin anayasal bir zorunluluk olduğu, bu incelemenin kanun yolunda gözetilmesi gereken bir hususun incelenmesi veya yerindelik denetimi olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı vurgulandı.
Ayrıca Anayasa Mahkemesi'nce verilen ihlal kararının nihai ve bağlayıcı olduğunda kuşku bulunmadığı, vermiş olduğu ihlal kararlarının başka bir merci tarafından Anayasa'ya veya kanuna uygunluk yönünden denetlenemeyeceği, aksi yöndeki değerlendirmelerinin anayasal veya yasal bir dayanağının olmadığı belirtildi.
AYM, ihlal kararının hukuki sonuç doğurabilmesi için Resmî Gazete'de yayımlanması gerekli olmayıp ilgili merciye tebliğinin veya gönderilmesinin yeterli olduğunu, ilgili mercilerin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde hareket etmek zorunda olduğunu vurguladı.
"GÖREVİNİZ YETİLERİ DEĞERLENDİRMEK DEĞİL"
Kararda, “derece mahkemelerinin görevi Anayasa Mahkemesi'nin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmaktan ibarettir” şeklindeki Şahin Alpay kararına atıf yapıldı.
Kararda şöyle denildi: “Anayasa Mahkemesi'nin bu nitelikteki ihlal kararları sonrasında derece mahkemelerinin ön şartının bulunmadığı tespit edilen tutukluluğu sona erdirmeleri gerekir. Aksi takdirde ihlal ve sonuçları ortadan kaldırılmamış olur."
Kararda, "Bununla birlikte daha önce tutuklama gerekçesi olarak gösterilmeyen, dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında değerlendirilmemiş olan yeni olgularla suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin ortaya konulabildiği oldukça istisnai durumlarda da ihlal kararının gereklerinin yerine getirildiği kabul edilebilir. Ancak derece mahkemelerinin bu husustaki takdir aralığı ilk tutuklamaya göre oldukça sınırlıdır. Böyle bir durumda kuvvetli belirtinin yeni olgularla ortaya konulup konulmadığı yönündeki nihai değerlendirme Anayasa Mahkemesine aittir.” tespitinde bulunuldu.
"KİŞİ HÜRRİYETİ VE GÜVENLİĞİ İHLAL EDİLDİ"
Altan’ın tutukluluğunun Anayasa Mahkemesi kararına rağmen ortadan kaldırılmadığının anlatıldığı kararda, bunun anayasadaki güvencelere aykırı olduğu ifade edildi.
Kararda, “Sonuç olarak -mahkemeye erişim hakkının sağladığı güvencelerle de bağdaşmayacak şekilde- Anayasa Mahkemesi'nin tutukluluğa ilişkin ihlal kararının uygulanmaması sebebiyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.” denildi.
Anayasa Mahkemesi, Altan’a 30 bin lira tazminat ödenmesine hükmetti.
FİGEN ÇALIKUŞU: ÇETELEŞMEK İSTEYENLERE "DUR" DENİLDİ
Altan’ın avukatı Figen Çalıkuşu kararı şöyle değerlendirdi: “Bu karar Anayasa Mahkemesi'nin devlet içinde hukuk dışı faaliyet göstermek isteyen unsurlara kırmızı kart göstermesidir. Anayasayı çiğnemeye doğru hamle eden siyasetçi, cumhurbaşkanı baş danışmanı, hâkim olamaz. Malesef bunları yaşadık."
"Hatta anayasayı tanımayan bir hâkimi HSK, Yargıtay'a atadı." diyen Çalıkuşu, "Şimdi Anayasa Mahkemesi şayet hukuk devleti olacak isek, devlet ve toplum için meşruiyet söz konusu olacak ise, en başta mahkeme ve yargıçlar olmak üzere herkesin anayasaya uyma mecburiyetini yeniden hatırlatıyor. Tarihi bir karardır. Devlet içinde çeteleşmek isteyen odaklara dur diyen bir meşruiyet çizgisinin hatırlatılmasıdır.” dedi.
[Samanyolu Haber] 4.2.2020
Marifetullah - 3 [Mehmet Ali Şengül]
“Vahdette; vücub derecesinde bir suhûlet -kolaylık-; şirkte ise, imtinâ -imkansızlık- derecesinde bir suûbet -zorluk- ve müşkîlât bulunmaktadır.” (Şuâlar)
Hilkat -yaratmak-; Zât-ı Zülcelâle verilse, kâinat bir ağaç kadar, bir ağaç meyve kadar, baharın idâresi bir çiçek kadar, bütün varlıkların terbiyesi ve tedbiri, bir fert kadar âsân ve kolay olur.
Eğer hilkat; şirk ve esbâba, tabiata havâle edilse, bir şeyin îcad, ihyâ ve idâresi kâinâtın îcâdı, inşâsı, ihyâ ve idâresi kadar suûbetli, müşkîlâtlı olur. Kâinâtı şenlendiren bütün varlıklar, mevcûdiyetleriyle Sânî’lerini gösteren birer aynadırlar. Aynı zamanda, devir dâimdeki hârika oluşumlar, güzellikler, her şeyin üstünde, her şeyin hâkimi, evveli ve âhiri olmayan Allah’ı göstermektedirler.
Toprağın bağrına düşen her bir tohumun kendi orjiniyle ortaya çıkması, yine topraktan, havadan, güneşten ve aynı gıdâdan kendine has yaprak, çiçek ve meyvelerle insanların yüzüne gülmesi, vücûduna giren gıdâların yine müthiş, orjinal bir şekilde göze fosfor, tırnağa kalsiyum, aynı zamanda et, kemik, saç vs.şeklinde tevziâtı gösteriyor ki, bir ‘Hakîm-i Mutlak’ –her şeye hükmeden- ve bir ‘Alîm-i Mutlak’ın -herşeyi bilen- varlığını, birliğini ve mutlak kudret sâhibi olduğunu, güneş gibi göstermektedir.
Bir fabrikayı kuran zât, bir makina îcat eden sanatkâr, elbette bunlardan bir netice elde etmek için kurmuş ve îcat etmişlerdir. Ve onlardan elde edecekleri menfaatleri, gereği gibi tâkip ederler.
Kâinatta yaratılan bütün varlıklar kendilerine terettüb eden vazîfeleri, aksatmadan bihakkın ifâ etmektedirler. Bunları yaratıp böylesine sisteme koyan Allah (cc), şu dünyâ tayyâresinde seyâhat ve yaşama imkânı verdiği, hâlife-i rûy-i zemîn olan insanı, kendi hâline bırakacak değildir. Elbette insan gibi akıl ve irâde sâhibi bir varlığın, sorumluluk ve mes’uliyetleri vardır.
İnsan, maddî mânevî yönleriyle kendini çok iyi incelemeli, ne kadar mükemmel ve güzel yaratıldığını görmeye çalışmalıdır. Saat gibi çalışan kalbini, beyin fakültelerini, sinir sistemlerini, mîdenin tanzimini, ifrâzat mekanizmasını derin derin düşünmeli, araştırmalı ve netîcesinde Hâlık‘ına şükretmelidir.
İsrâ sûresi 44.âyette; “Yedi kat gök, dünyâ ve onların içinde olan herkes Allah’ı takdis ve tenzih eder. Hattâ hiçbir şey yoktur ki, O’na hamd ile tenzih etmesin.” buyrulmaktadır. İnsan, kâinâta dikkat nazarıyla baktığında, herşeyde böyle hârikulâde bir tasarım ve hikmet olduğunu müşâhade edecektir.
İnsan, aklıyla kâinatta ve insan vücûdunda seyâhat etmelidir. O zaman hergün kullandığı, istifâde ettiği halde, üzerinde hiç düşünmediği hârika şeylerle karşılaşacak ve şaşıracaktır.
Meselâ; Elleri yumulmasa veya yumruk olsaydı, kolunu büküp ağzına getiremeseydi, ağzına bir lokma koymak, bir yudum su içmek için başkalarına yalvaracaktı. Veyâ diğer mahlûkat gibi ağzıyla yemeğe, içmeye zorlanacaktı.
Gözleri olmasaydı sevdiklerini, kâinâtta ve dünyâdaki güzellikleri göremeyecek, sokakta rahat yürümeyecek, arabasını süremeyecekti. Tatma duygusu, kuvve-i zâika olmasaydı, Allah’ın konserve olarak yarattığı nîmetleri zevkle yiyemeyecekti. Def’i hâcete çıkamasaydı, çatlayıp ölecekti.
Dünyânın çevresinin yaklaşık 40.076 km olduğu ifâde edilmektedir. Ortalama olarak bir insandaki kılcal kan damarlarının toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 kilometre olduğu ehlince söylenmektedir. Kılcal kan damarları dışındaki diğer damarların uzunluğu da, toplamda 60.000 kilometreyi bulmaktadır. Yâni, sâdece bir insanın vücûdunda toplam damar uzunluğu, 100.000 kilometre civârındadır. Damarlar uç uca eklendiğinde, dünyânın etrâfını 2.5 kez dolaşabilir!
Onun için Rabbimiz Kur’ân-ı Mûcizü‘l Beyan‘da pek çok yerde; “Niçin düşünmüyor, akıl etmiyor, şükretmiyorsunuz?“ sorularını sormaktadır. Nitekim Nahl sûresi 17.âyette; “Yaratan hiç yaratamayana benzer mi? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” buyurmaktadır.
İnsanları, irâdeleri dışında bu dünyâ sahnesine gönderen Allah (cc), bu dünyâya niye gönderdi? Vazifeleri nedir? Alınmayan, satılmayan, îmâlâtı yapılmayan, mâliyeti çok pahalı, hârika latîfeleri ve uzuvları, insanın emrine veren Sâni-i Muhteşem bunları niçin vermiştir?
İnsanlar; bu soruların cevâbını tezekkür ve tefekkürle, ilim ve irfanla, akıl ve irâdesiyle çözerek, kendilerine tererettüb eden yaratılış gâyesine uygun vazîfelerini, ihmal etmeden yerine getirme gayreti içinde olmalıdırlar.
Dünyâyı bu kadar nîmetlerle donatan, insanın emrine veren Cenâb-ı Hakk’a karşı nankörlük, bu emânetleri değersiz ve yolda bulmuş gibi kullanmak, halîfe-i rûy-i zemîn olan insana hiç de uygun düşmüyor.
Mülkün hakîki sâhibi olan merhamet-i Sonsuz Allah (cc), dünyâda kullarını cennetin nümûneleri olan bu kadar nîmetlere boğarken; aynı zamanda insanlara emânet ettiği nefis ve mallarını da, Cennet karşılığında Kendisine satmaları teklifinde bulunuyor.
“Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır....” (Tevbe sûresi, 111)
Binâenaleyh, saymakla bitiremeyeceğimiz Rabbü’l âlemin olan Allah’ın nîmetlerine karşı, Münim-i Hakîki’yi tanımamak akıl ile te’lif edilir gibi değil. Zirâ; Nahl sûresi 18.âyette Cenâb-ı Hak kullarına şöyle seslenmektedir: “Halbûki Allah’ın nîmetlerini saymaya kalksanız, mümkün değil sayamazsınız. Gerçekten Rabbin Gafurdur, Rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).”
Ne acı bir gerçektir ki, bütün bu nîmetleri, hayâtı, zahmetsiz bedâva elde ettiği, kendisine çile ve ızdırab çekmeden verildiği için; insanlar bunların kıymetini bilememekte, büyük çoğunluğu îtibâriyle bu nîmetleri yaratan Sâni-i muhteşem’e karşı başkaldırıp isyan etmektedirler.
Zâriyat sûresi 58.âyette Cenâb-ı Hak; “...Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sâhibi olan Allah Teâlâ’dır.”
Bakara sûresi 60.âyette, “.....Allah’ın rızkından yeyin için, fakat sakın yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın!” demiştik.”
Mâide sûresi 88.âyette de; “Allah’ın size rızık olmak üzere yarattığı şeylerden helâl ve temiz olarak yeyin! Kendisine îman ettiğiniz Allah’a karşı gelmekten sakının!” buyurmaktadır.
Şuarâ sûresinde Cenâb-ı Hak, insanı yaratıp her türlü ihtiyaçlarını karşılamayı kendi uhdesine aldığını, Efendimiz’e (sav) bu gerçeği ifâde etmesi sadedinde şöyle emretmektedir:
“O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren.”
“O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren.”
“Hastalandığımda O’dur bana şifâ veren.”
“O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan.” (26/ 78,79,80,81)
Bakara sûresinde de; “...De ki: “Doğu da Batı da Allah’ındır. O dilediği (akıl ve irâdesini sû-i istimâl etmeyen) kimseyi doğru yola yöneltir.”
“....Öyle ya, Allah dilediğini (akıl ve irâdesini sû-i istimâl etmeyeni) doğru yola eriştirir.”
“(Habîbim) Onları hak yola getirmek senin görevin değil, lâkin Allah’tır ki dilediğini doğru yola getirir....” (2/ 141,213, 272) buyrulmaktadır.
“Allah’ı tanımayanın dünyâ dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyâsı, nurla ve mânevî huzurla doludur. Mü’minler, derecesine göre îmânın kuvvetiyle bunu hissederler. Bu îmandan gelen mânevî huzur, şifâ ve lezzet altında, cüz’i, maddî hastalıkların elemi erir, ezilir (önemsizleşir)”. (Yirmibeşinci Lem’a)
O Allah ki; hiçbir şeye ihtiyâcı yoktur. Sonsuz güç ve kudret sâdece O’na âittir. Allah insanı sevmiş ve yaratmış, diğer yarattığı bütün varlıkları da onun emrine vermiştir. Nefis ve malını Allah yolunda, meşrû dâirede ve Allah’ın rızâsını kazanma adına kullandığı takdirde, kendisine dünyâ ve âhiret saâdeti vâdedilmektedir. İnsan, Allahın vâdettiği böyle bir fırsatı kaçırmamalıdır.
[Mehmet Ali Şengül] 4.2.2020 [Samanyolu Haber]
Hilkat -yaratmak-; Zât-ı Zülcelâle verilse, kâinat bir ağaç kadar, bir ağaç meyve kadar, baharın idâresi bir çiçek kadar, bütün varlıkların terbiyesi ve tedbiri, bir fert kadar âsân ve kolay olur.
Eğer hilkat; şirk ve esbâba, tabiata havâle edilse, bir şeyin îcad, ihyâ ve idâresi kâinâtın îcâdı, inşâsı, ihyâ ve idâresi kadar suûbetli, müşkîlâtlı olur. Kâinâtı şenlendiren bütün varlıklar, mevcûdiyetleriyle Sânî’lerini gösteren birer aynadırlar. Aynı zamanda, devir dâimdeki hârika oluşumlar, güzellikler, her şeyin üstünde, her şeyin hâkimi, evveli ve âhiri olmayan Allah’ı göstermektedirler.
Toprağın bağrına düşen her bir tohumun kendi orjiniyle ortaya çıkması, yine topraktan, havadan, güneşten ve aynı gıdâdan kendine has yaprak, çiçek ve meyvelerle insanların yüzüne gülmesi, vücûduna giren gıdâların yine müthiş, orjinal bir şekilde göze fosfor, tırnağa kalsiyum, aynı zamanda et, kemik, saç vs.şeklinde tevziâtı gösteriyor ki, bir ‘Hakîm-i Mutlak’ –her şeye hükmeden- ve bir ‘Alîm-i Mutlak’ın -herşeyi bilen- varlığını, birliğini ve mutlak kudret sâhibi olduğunu, güneş gibi göstermektedir.
Bir fabrikayı kuran zât, bir makina îcat eden sanatkâr, elbette bunlardan bir netice elde etmek için kurmuş ve îcat etmişlerdir. Ve onlardan elde edecekleri menfaatleri, gereği gibi tâkip ederler.
Kâinatta yaratılan bütün varlıklar kendilerine terettüb eden vazîfeleri, aksatmadan bihakkın ifâ etmektedirler. Bunları yaratıp böylesine sisteme koyan Allah (cc), şu dünyâ tayyâresinde seyâhat ve yaşama imkânı verdiği, hâlife-i rûy-i zemîn olan insanı, kendi hâline bırakacak değildir. Elbette insan gibi akıl ve irâde sâhibi bir varlığın, sorumluluk ve mes’uliyetleri vardır.
İnsan, maddî mânevî yönleriyle kendini çok iyi incelemeli, ne kadar mükemmel ve güzel yaratıldığını görmeye çalışmalıdır. Saat gibi çalışan kalbini, beyin fakültelerini, sinir sistemlerini, mîdenin tanzimini, ifrâzat mekanizmasını derin derin düşünmeli, araştırmalı ve netîcesinde Hâlık‘ına şükretmelidir.
İsrâ sûresi 44.âyette; “Yedi kat gök, dünyâ ve onların içinde olan herkes Allah’ı takdis ve tenzih eder. Hattâ hiçbir şey yoktur ki, O’na hamd ile tenzih etmesin.” buyrulmaktadır. İnsan, kâinâta dikkat nazarıyla baktığında, herşeyde böyle hârikulâde bir tasarım ve hikmet olduğunu müşâhade edecektir.
İnsan, aklıyla kâinatta ve insan vücûdunda seyâhat etmelidir. O zaman hergün kullandığı, istifâde ettiği halde, üzerinde hiç düşünmediği hârika şeylerle karşılaşacak ve şaşıracaktır.
Meselâ; Elleri yumulmasa veya yumruk olsaydı, kolunu büküp ağzına getiremeseydi, ağzına bir lokma koymak, bir yudum su içmek için başkalarına yalvaracaktı. Veyâ diğer mahlûkat gibi ağzıyla yemeğe, içmeye zorlanacaktı.
Gözleri olmasaydı sevdiklerini, kâinâtta ve dünyâdaki güzellikleri göremeyecek, sokakta rahat yürümeyecek, arabasını süremeyecekti. Tatma duygusu, kuvve-i zâika olmasaydı, Allah’ın konserve olarak yarattığı nîmetleri zevkle yiyemeyecekti. Def’i hâcete çıkamasaydı, çatlayıp ölecekti.
Dünyânın çevresinin yaklaşık 40.076 km olduğu ifâde edilmektedir. Ortalama olarak bir insandaki kılcal kan damarlarının toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 kilometre olduğu ehlince söylenmektedir. Kılcal kan damarları dışındaki diğer damarların uzunluğu da, toplamda 60.000 kilometreyi bulmaktadır. Yâni, sâdece bir insanın vücûdunda toplam damar uzunluğu, 100.000 kilometre civârındadır. Damarlar uç uca eklendiğinde, dünyânın etrâfını 2.5 kez dolaşabilir!
Onun için Rabbimiz Kur’ân-ı Mûcizü‘l Beyan‘da pek çok yerde; “Niçin düşünmüyor, akıl etmiyor, şükretmiyorsunuz?“ sorularını sormaktadır. Nitekim Nahl sûresi 17.âyette; “Yaratan hiç yaratamayana benzer mi? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” buyurmaktadır.
İnsanları, irâdeleri dışında bu dünyâ sahnesine gönderen Allah (cc), bu dünyâya niye gönderdi? Vazifeleri nedir? Alınmayan, satılmayan, îmâlâtı yapılmayan, mâliyeti çok pahalı, hârika latîfeleri ve uzuvları, insanın emrine veren Sâni-i Muhteşem bunları niçin vermiştir?
İnsanlar; bu soruların cevâbını tezekkür ve tefekkürle, ilim ve irfanla, akıl ve irâdesiyle çözerek, kendilerine tererettüb eden yaratılış gâyesine uygun vazîfelerini, ihmal etmeden yerine getirme gayreti içinde olmalıdırlar.
Dünyâyı bu kadar nîmetlerle donatan, insanın emrine veren Cenâb-ı Hakk’a karşı nankörlük, bu emânetleri değersiz ve yolda bulmuş gibi kullanmak, halîfe-i rûy-i zemîn olan insana hiç de uygun düşmüyor.
Mülkün hakîki sâhibi olan merhamet-i Sonsuz Allah (cc), dünyâda kullarını cennetin nümûneleri olan bu kadar nîmetlere boğarken; aynı zamanda insanlara emânet ettiği nefis ve mallarını da, Cennet karşılığında Kendisine satmaları teklifinde bulunuyor.
“Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır....” (Tevbe sûresi, 111)
Binâenaleyh, saymakla bitiremeyeceğimiz Rabbü’l âlemin olan Allah’ın nîmetlerine karşı, Münim-i Hakîki’yi tanımamak akıl ile te’lif edilir gibi değil. Zirâ; Nahl sûresi 18.âyette Cenâb-ı Hak kullarına şöyle seslenmektedir: “Halbûki Allah’ın nîmetlerini saymaya kalksanız, mümkün değil sayamazsınız. Gerçekten Rabbin Gafurdur, Rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).”
Ne acı bir gerçektir ki, bütün bu nîmetleri, hayâtı, zahmetsiz bedâva elde ettiği, kendisine çile ve ızdırab çekmeden verildiği için; insanlar bunların kıymetini bilememekte, büyük çoğunluğu îtibâriyle bu nîmetleri yaratan Sâni-i muhteşem’e karşı başkaldırıp isyan etmektedirler.
Zâriyat sûresi 58.âyette Cenâb-ı Hak; “...Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sâhibi olan Allah Teâlâ’dır.”
Bakara sûresi 60.âyette, “.....Allah’ın rızkından yeyin için, fakat sakın yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın!” demiştik.”
Mâide sûresi 88.âyette de; “Allah’ın size rızık olmak üzere yarattığı şeylerden helâl ve temiz olarak yeyin! Kendisine îman ettiğiniz Allah’a karşı gelmekten sakının!” buyurmaktadır.
Şuarâ sûresinde Cenâb-ı Hak, insanı yaratıp her türlü ihtiyaçlarını karşılamayı kendi uhdesine aldığını, Efendimiz’e (sav) bu gerçeği ifâde etmesi sadedinde şöyle emretmektedir:
“O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren.”
“O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren.”
“Hastalandığımda O’dur bana şifâ veren.”
“O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan.” (26/ 78,79,80,81)
Bakara sûresinde de; “...De ki: “Doğu da Batı da Allah’ındır. O dilediği (akıl ve irâdesini sû-i istimâl etmeyen) kimseyi doğru yola yöneltir.”
“....Öyle ya, Allah dilediğini (akıl ve irâdesini sû-i istimâl etmeyeni) doğru yola eriştirir.”
“(Habîbim) Onları hak yola getirmek senin görevin değil, lâkin Allah’tır ki dilediğini doğru yola getirir....” (2/ 141,213, 272) buyrulmaktadır.
“Allah’ı tanımayanın dünyâ dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyâsı, nurla ve mânevî huzurla doludur. Mü’minler, derecesine göre îmânın kuvvetiyle bunu hissederler. Bu îmandan gelen mânevî huzur, şifâ ve lezzet altında, cüz’i, maddî hastalıkların elemi erir, ezilir (önemsizleşir)”. (Yirmibeşinci Lem’a)
O Allah ki; hiçbir şeye ihtiyâcı yoktur. Sonsuz güç ve kudret sâdece O’na âittir. Allah insanı sevmiş ve yaratmış, diğer yarattığı bütün varlıkları da onun emrine vermiştir. Nefis ve malını Allah yolunda, meşrû dâirede ve Allah’ın rızâsını kazanma adına kullandığı takdirde, kendisine dünyâ ve âhiret saâdeti vâdedilmektedir. İnsan, Allahın vâdettiği böyle bir fırsatı kaçırmamalıdır.
[Mehmet Ali Şengül] 4.2.2020 [Samanyolu Haber]
Faiz Taşını Çeksen Yıkılır [Abdullah Aymaz]
Akıl için yol birdir. Kur’an’da el-akl gibi akıl kelimesi, isim olarak hiç bulunmamaktadır; hep fiil halinde bulunur. Yani aklı kullanmak ve akıl yürütmek şeklinde… Hatta aklını kullanmayanlar için “pislik azabı” ile tehdit vardır. (Yunus Suresi, 10/100)
Hırstan, egoistlikten, menfaatçilikten arınmış akıl sahibi bilgeler, bu gidişatın yanlışlığını görüyor ve çareler düşünüyorlar. Çıkarcılık, her şeye sahip olunca hırsı, her şeyin kendilerinde bitme şehveti, gittikçe dünyayı yaşanmaz hale getiriyor. İşte bu tehlikeyi gören aklı başındakiler, artık alarm vermeye başladılar… Küresel ısınma, denizde, karada ve havada kimyasal atıklar Ekolojik kriz olarak… Gelir dağılımındaki adaletsizlik o dereceye gelmiş ki % 1 mutlu azınlık bütün gelirlerin % 99 una sahip olurken % 99 çoğunluk bütün gelirlerin sadece % 1’inden paycık alabiliyor. İşte bu müthiş uçurum Ekonomik kriz olarak… Kimlik buhranları, varlık sebebini ve hikmetini bilememe, stresler, intiharlar ve ruhî bunalımlar da Ego ile ilgili kriz olarak… Mevcut siyasî otoritelerde güven krizleri, ifrat ve tefritlere yönelenler, anarşi veya totaliter rejimlerden doğan Otorite krizi olarak bu gidişin gidiş olmadığını gösteriyor. Mecburen çareler aranıyor. Bunları, dergilerde, köşe yazılarında ve televizyonlarda seslendirenler var. Tehlikeyi net biçimde görenler zaten alarm zillerini çaldırıyorlar.
Bediüzzaman Hazretleri yüz sene önce bu vahşi kapitalizmin varacağı noktaları görmüş, hatta Eski Said dönemindeki eserlerinde gereken uyarıyı yapmış. Hatta “Şu RİBA (FAİZ) TAŞINI ÇEKSEN şu ZÂLİM MEDENİYET SARAYI ÇÖKECEKTİR.” (Âsâr-ı Bediyye, Rumuz) diyerek durduğu ana ekseni göstermiştir.
Bu günde bu uçurumun meydana gelmesinde ve bu çöküşün hızlanmasındaki esas sebebinin de FAİZ olduğunu, uyanmış vicdanlar, temiz akıl sahipleri de görüyorlar…
Pensilvanya Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Randali Collins 1980’de, Sovyetler Birliğinin yakın gelecekte çökeceğini iddia etti. Ona karşı çıkanlar oldu. Hatta Sovyet uzmanı Amerikalılar bile, “Nasıl çöker, Sovyetler, bilim teknoloji ve nükleer silahlanmada ABD’yi geçti. ABD’yi bile işgal edebilir!” dediler. Üstelik o günlerde ABD’de ekonomik açıdan büyük durgunluk hüküm sürüyordu. Sovyetler, Afganistan’ı işgal etmişti. Nikaragua, Angola, Mozambik, Etiyopya, Irak gibi ülkelerde idareyi ele geçirmiş vaziyetteydi… Bütün bunlara rağmen Sovyetler Birliği on sene sonra çöküverdi.
2013’te Oxford Üniversitesi bir kitap neşretti. Kitabın ismi, “Kapitalizmin Geleceği Var mı?” Beş yazar tarafından yazılan kitabın yazarlarından birisi de Randall Collins… Onun şöyle tesbitleri var: Kapitalizmin uzun vadeli yapısal zayıflığı şimdi ÖNE ÇIKIYOR. Büyük ihtimalle önümüzdeki 30 ilâ 50 yıl içinde KAPİTALİZMİN sonu gelecek. (…) Kapitalizmin çöküşünün barışçıl mı, dehşet verici mi olacağını göreceğiz. Kapitalizm, yıkımı telâfi edecek kadar üretme kabiliyeti sonsuz değildir. Merkezî iktidarların siyasî yetersizlikleri de ortadadır.”
“Lemaat’ta da yüz sene önce şöyle deniliyordu: (Bu vahşi kapitalizm üzerine kurulmuş medeniyet A.A.) İnsanlığa ilaç iken zehir olmuş. (Yüzlerin) Yüzde seksenini meşakkat ve bedbahtlığa atmış. Yüzde onunu dışı süslü ama değersiz bir saadete çıkarmış. Diğer onunu bırakmış ara yerde ve rahatsız bir biçimde. Elde edilen kazançlar ve bütün gelirler, zâlim azınlıkların olmuş… Lâkin saadet, herkese saadet olmalı. Hiç olmazsa çoğunluğun saadet vesilesi olmalı. İnsanlığa rahmet olarak nazil olan şu Kur’an, ancak öyle bir medeniyet tarzı kabul ediliyor ki, herkese veya en azından çoğunluğa saadet verebilmeli. Şimdiki tarz-ı hazır, heves serbest olmuştur, hevâ (kötü arzular, nefsanî istekler) da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet… Heves tahakküm eder, hevâ da müstebittir… Zarurî ihtiyac olmayan şeyler (reklamlar ve göreneklerle), zarurî ihtiyaçlar hükmüne geçirilmiştir. Böylece insanların rahatı yok edilmiştir. Çünkü bu medeniyetten önce bir adam dört şeye muhtaç iken medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Helal kazanç masrafa kifâyet etmemiştir. Onda hile ve harama insanlığı sevk etmiştir. Ahlakın esasını şu noktadan bozmuştur. (…) İlk çağda işlenen vahşet ve cinayetler, hem gadir ve hıyanetleri şu habis medeniyet (Birinci Dünya savaşında) bir defada kustu. Midesi yine bulanmaktadır.”
Bu eser 1919’da yazıldı. 1939’da başlayacak İkinci Dünya Savaşına da işaret etmektedir. Gerçekten öyle dehşetli kustu ki, hava, deniz ve kara yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi… Artık insanlığın çok iyi ders alması gerekmektedir.
[Abdullah Aymaz] 4.2.2020 [Samanyolu Haber]
Hırstan, egoistlikten, menfaatçilikten arınmış akıl sahibi bilgeler, bu gidişatın yanlışlığını görüyor ve çareler düşünüyorlar. Çıkarcılık, her şeye sahip olunca hırsı, her şeyin kendilerinde bitme şehveti, gittikçe dünyayı yaşanmaz hale getiriyor. İşte bu tehlikeyi gören aklı başındakiler, artık alarm vermeye başladılar… Küresel ısınma, denizde, karada ve havada kimyasal atıklar Ekolojik kriz olarak… Gelir dağılımındaki adaletsizlik o dereceye gelmiş ki % 1 mutlu azınlık bütün gelirlerin % 99 una sahip olurken % 99 çoğunluk bütün gelirlerin sadece % 1’inden paycık alabiliyor. İşte bu müthiş uçurum Ekonomik kriz olarak… Kimlik buhranları, varlık sebebini ve hikmetini bilememe, stresler, intiharlar ve ruhî bunalımlar da Ego ile ilgili kriz olarak… Mevcut siyasî otoritelerde güven krizleri, ifrat ve tefritlere yönelenler, anarşi veya totaliter rejimlerden doğan Otorite krizi olarak bu gidişin gidiş olmadığını gösteriyor. Mecburen çareler aranıyor. Bunları, dergilerde, köşe yazılarında ve televizyonlarda seslendirenler var. Tehlikeyi net biçimde görenler zaten alarm zillerini çaldırıyorlar.
Bediüzzaman Hazretleri yüz sene önce bu vahşi kapitalizmin varacağı noktaları görmüş, hatta Eski Said dönemindeki eserlerinde gereken uyarıyı yapmış. Hatta “Şu RİBA (FAİZ) TAŞINI ÇEKSEN şu ZÂLİM MEDENİYET SARAYI ÇÖKECEKTİR.” (Âsâr-ı Bediyye, Rumuz) diyerek durduğu ana ekseni göstermiştir.
Bu günde bu uçurumun meydana gelmesinde ve bu çöküşün hızlanmasındaki esas sebebinin de FAİZ olduğunu, uyanmış vicdanlar, temiz akıl sahipleri de görüyorlar…
Pensilvanya Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Randali Collins 1980’de, Sovyetler Birliğinin yakın gelecekte çökeceğini iddia etti. Ona karşı çıkanlar oldu. Hatta Sovyet uzmanı Amerikalılar bile, “Nasıl çöker, Sovyetler, bilim teknoloji ve nükleer silahlanmada ABD’yi geçti. ABD’yi bile işgal edebilir!” dediler. Üstelik o günlerde ABD’de ekonomik açıdan büyük durgunluk hüküm sürüyordu. Sovyetler, Afganistan’ı işgal etmişti. Nikaragua, Angola, Mozambik, Etiyopya, Irak gibi ülkelerde idareyi ele geçirmiş vaziyetteydi… Bütün bunlara rağmen Sovyetler Birliği on sene sonra çöküverdi.
2013’te Oxford Üniversitesi bir kitap neşretti. Kitabın ismi, “Kapitalizmin Geleceği Var mı?” Beş yazar tarafından yazılan kitabın yazarlarından birisi de Randall Collins… Onun şöyle tesbitleri var: Kapitalizmin uzun vadeli yapısal zayıflığı şimdi ÖNE ÇIKIYOR. Büyük ihtimalle önümüzdeki 30 ilâ 50 yıl içinde KAPİTALİZMİN sonu gelecek. (…) Kapitalizmin çöküşünün barışçıl mı, dehşet verici mi olacağını göreceğiz. Kapitalizm, yıkımı telâfi edecek kadar üretme kabiliyeti sonsuz değildir. Merkezî iktidarların siyasî yetersizlikleri de ortadadır.”
“Lemaat’ta da yüz sene önce şöyle deniliyordu: (Bu vahşi kapitalizm üzerine kurulmuş medeniyet A.A.) İnsanlığa ilaç iken zehir olmuş. (Yüzlerin) Yüzde seksenini meşakkat ve bedbahtlığa atmış. Yüzde onunu dışı süslü ama değersiz bir saadete çıkarmış. Diğer onunu bırakmış ara yerde ve rahatsız bir biçimde. Elde edilen kazançlar ve bütün gelirler, zâlim azınlıkların olmuş… Lâkin saadet, herkese saadet olmalı. Hiç olmazsa çoğunluğun saadet vesilesi olmalı. İnsanlığa rahmet olarak nazil olan şu Kur’an, ancak öyle bir medeniyet tarzı kabul ediliyor ki, herkese veya en azından çoğunluğa saadet verebilmeli. Şimdiki tarz-ı hazır, heves serbest olmuştur, hevâ (kötü arzular, nefsanî istekler) da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet… Heves tahakküm eder, hevâ da müstebittir… Zarurî ihtiyac olmayan şeyler (reklamlar ve göreneklerle), zarurî ihtiyaçlar hükmüne geçirilmiştir. Böylece insanların rahatı yok edilmiştir. Çünkü bu medeniyetten önce bir adam dört şeye muhtaç iken medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Helal kazanç masrafa kifâyet etmemiştir. Onda hile ve harama insanlığı sevk etmiştir. Ahlakın esasını şu noktadan bozmuştur. (…) İlk çağda işlenen vahşet ve cinayetler, hem gadir ve hıyanetleri şu habis medeniyet (Birinci Dünya savaşında) bir defada kustu. Midesi yine bulanmaktadır.”
Bu eser 1919’da yazıldı. 1939’da başlayacak İkinci Dünya Savaşına da işaret etmektedir. Gerçekten öyle dehşetli kustu ki, hava, deniz ve kara yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi… Artık insanlığın çok iyi ders alması gerekmektedir.
[Abdullah Aymaz] 4.2.2020 [Samanyolu Haber]
Halkbank'ın ABD mahkemesine yaptığı başvuru için karar...
İran'a uygulanan yaptırımları delmekle suçlanan Halkbank'ın ABD'de görülmekte olan davasında yeni bir gelişme yaşandı.
SHABER3.COM
İran’a uygulanan yaptırımları delmekle suçlandığı davada Halkbank'ın ABD temyiz mahkemesine yaptığı başvuru kabul edildi.
Halkbank'ın ABD'de süren soruşturma sürecini takip eden hukuk firması King & Spalding, mahkeme hakimine yazılı bir başvuru yaparak, bankanın duruşmalara katılmayacağını bildirmiş, New York Güney Bölgesi Savcısı Geoffrey Berman da, İran’a uygulanan yaptırımları delmekle suçlandığı davanın duruşmalarına katılmayan Halkbank'ın duruşma başına 1 milyon dolar ceza verilmesini talep etmişti.
Kısıtlı temsiliyet hakkı kabul edilmeyen Halkbank'ın temyiz başvurusu sonuçlandı ve nihai karar verilene dek, federal mahkemedeki dava bekleyecek.
[Samanyolu Haber] 3.2.2020
SHABER3.COM
İran’a uygulanan yaptırımları delmekle suçlandığı davada Halkbank'ın ABD temyiz mahkemesine yaptığı başvuru kabul edildi.
Halkbank'ın ABD'de süren soruşturma sürecini takip eden hukuk firması King & Spalding, mahkeme hakimine yazılı bir başvuru yaparak, bankanın duruşmalara katılmayacağını bildirmiş, New York Güney Bölgesi Savcısı Geoffrey Berman da, İran’a uygulanan yaptırımları delmekle suçlandığı davanın duruşmalarına katılmayan Halkbank'ın duruşma başına 1 milyon dolar ceza verilmesini talep etmişti.
Kısıtlı temsiliyet hakkı kabul edilmeyen Halkbank'ın temyiz başvurusu sonuçlandı ve nihai karar verilene dek, federal mahkemedeki dava bekleyecek.
[Samanyolu Haber] 3.2.2020
Rus medyası: Libya’ya radikalleri SADAT taşıdı
Rus medyası Türkiye'nin Suriye'deki radikalleri SADAT aracılığıyla Libya'ya taşıdığını iddia etti.
KRONOS -4 Şubat 2020
Rus medyası Suriyeli radikallerin TSK ile Libya'ya gittiğini iddia etti. Fotoğraf: Telegram
Son 24 saat içinde Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gerilmesinin ardından Rusya medyası Türkiye’nin Libya defterini açtı.
Kremlin’e yakınlığı ile bilinen Federal Haber Ajansı (FHA) “FHA, Türkiye’den Libya’ya terör güzergahının detaylarını açıklıyor” başlıklı haberini duyurdu.
Rusya uzmanı Dr. Kerim Has’ın aktardığına göre haberde Ankara’nın Libya’ya gönderilen silahları Katar parasıyla satın aldığı iddia edildi. Suriye’deki radikallerin, bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın askeri danışmanlığından istifa eden eden Adnan Tanrıverdi’nin sahibi olduğu güvenlik şirketi SADAT tarafından Libya’ya taşındığı haberde yer alan iddialar arasında.
Söz konusu haberde 24 Aralık’tan bu yana Suriye’den bin 200’den fazla “teröristin” Türkiye’ye taşındığı ve bu kişilerin İzmir yakınlarındaki kamplarda iki haftalık özel eğitim aldığı ifade ediliyor.
KRONOS -4 Şubat 2020
Rus medyası Suriyeli radikallerin TSK ile Libya'ya gittiğini iddia etti. Fotoğraf: Telegram
Son 24 saat içinde Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gerilmesinin ardından Rusya medyası Türkiye’nin Libya defterini açtı.
Kremlin’e yakınlığı ile bilinen Federal Haber Ajansı (FHA) “FHA, Türkiye’den Libya’ya terör güzergahının detaylarını açıklıyor” başlıklı haberini duyurdu.
Rusya uzmanı Dr. Kerim Has’ın aktardığına göre haberde Ankara’nın Libya’ya gönderilen silahları Katar parasıyla satın aldığı iddia edildi. Suriye’deki radikallerin, bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın askeri danışmanlığından istifa eden eden Adnan Tanrıverdi’nin sahibi olduğu güvenlik şirketi SADAT tarafından Libya’ya taşındığı haberde yer alan iddialar arasında.
Söz konusu haberde 24 Aralık’tan bu yana Suriye’den bin 200’den fazla “teröristin” Türkiye’ye taşındığı ve bu kişilerin İzmir yakınlarındaki kamplarda iki haftalık özel eğitim aldığı ifade ediliyor.
[Kronos.News] 4.2.2020CB Erdoğan’ın son hamleleri Rus medyasını yeniden harekete geçirdi.— Kerim HAS (@Kerim_HAS) February 3, 2020
Kremlin’e yakınlığı ile bilinen Federal Haber Ajansı (FHA) yine müthiş iddialarla dolu bir haber yayınladı.
Başlık: “FHA, Türkiye’den Libya’ya Terör Güzergahının Detaylarını Açıklıyor” https://t.co/duouxmQOLp
Ensar’a milyon dolarlık bağış aktaran Kızılay’ı protesto edenlere sert müdahale: 16 gözaltı
Başkentgaz-Kızılay-Ensar Vakfının arasında yaşanan bağış skandalını protesto etmek isteyen, çeşitli sendika, STK ve meslek kuruluşları üyesine, polisin müdahalesi sert oldu.
BOLD- Sendika ve sivil toplum örgütleri (STK) ve meslek kuruluşları, KESK, TMMOB, ATO ve ASMMMO’nun çağrısıyla Kızılay Genel Müdürlüğü binası önünde toplanan kalabalık bir grup, geçen hafta ortaya çıkan, Kızılay da karıştığı bağış skandalını protesto etmek istedi. Halktan toplanan vergilerin yandaş vakıflara aktarıldığı gerekçesiyle basın açıklaması yapmak isteyen gruba polis , daha eylem başlamadan, kalkanlarla müdahale etti. STK, sendika ve meslek odalarının üye ve yöneticisi toplam 16 kişi gözaltına alındı.
TECAVÜZCÜ ENSAR KAPATILSIN
Polisin müdahalesi sırasında eylemciler, daha öncede 45 çocuğa taciz skandalıyla gündeme gelen, bağış skandalının baş aktörlerinden Ensar Vakfı için, ‘Tecavüzcü Ensar’ kapatılsın sloganları attı.
EYLEMCİLERE SERT MÜDAHALE
Polisin gözaltılar sırasında eylemcilere müdahalesi sert oldu. Yere yatırılan eylemciler ters kelepçe ile karga tulumba polis araçlarına bindirildi. İşte o görüntüler;
BOLD- Sendika ve sivil toplum örgütleri (STK) ve meslek kuruluşları, KESK, TMMOB, ATO ve ASMMMO’nun çağrısıyla Kızılay Genel Müdürlüğü binası önünde toplanan kalabalık bir grup, geçen hafta ortaya çıkan, Kızılay da karıştığı bağış skandalını protesto etmek istedi. Halktan toplanan vergilerin yandaş vakıflara aktarıldığı gerekçesiyle basın açıklaması yapmak isteyen gruba polis , daha eylem başlamadan, kalkanlarla müdahale etti. STK, sendika ve meslek odalarının üye ve yöneticisi toplam 16 kişi gözaltına alındı.
TECAVÜZCÜ ENSAR KAPATILSIN
Polisin müdahalesi sırasında eylemciler, daha öncede 45 çocuğa taciz skandalıyla gündeme gelen, bağış skandalının baş aktörlerinden Ensar Vakfı için, ‘Tecavüzcü Ensar’ kapatılsın sloganları attı.
EYLEMCİLERE SERT MÜDAHALE
Polisin gözaltılar sırasında eylemcilere müdahalesi sert oldu. Yere yatırılan eylemciler ters kelepçe ile karga tulumba polis araçlarına bindirildi. İşte o görüntüler;
[BoldMedya] 3.2.2020ANKARA'DA PROTESTO: 16 GÖZALTI!— KOBİ YAŞAM (@kobiyasam) February 3, 2020
Ankara’da demokratik kitle örgütleri ve siyasi partilerin çağrısıyla bir araya gelen yurttaşlara polis müdahale etti.
16 kişi gözaltına alınırken #Kızılay Genel Müdürlüğü’nün bulunduğu sokağın her iki tarafı da kapatıldı.#Pazartesi #Ensar pic.twitter.com/NUsHhgP2am
15 gün sonra doğum yapacak olan hamile tutuklu Elif Tuğral için İHD’den açıklama
5 aylık hamileyken tutuklanan ev hanımı Elif Tuğral’ın doğumuna çok az kaldı. İnsan Hakları Derneği, genç annenin tahliye edilmesi için çağrıda bulundu.
BOLD- İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu bulunan 9 aylık hamile Elif Tuğral 15 gün sonra doğum yapacak. İnsan Hakları Derneği İzmir Kadın Komisyonu, bugün Konak’ta bulunan il binasında Elif Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral’ın da katıldığı bir basın açıklaması yaptı. Cezaevlerindeki hamile ve çocuklu kadınların yasadan gelen haklarını kullanarak tahliye edilmelerini istedi.
HAMİLELİK SÜRECİ OLUMSUZ ETKİLENDİ
Nuri Tuğral İHD İzmir Şubesi’ne başvurarak, eşinin Şakran Cezaevinde kaldığını, cezaevinde hamileliğinden kaynaklı doktor kontrollerinin ve bazı sağlık ihtiyaçlarını karşılayamadığından eşinin tutuksuz yargılanmasını talep etti. Nuri Tuğral, eşinin kan pıhtılaşması sorunu yaşadığını ve bu rahatsızlığı ile ilgili her gün düzenli olarak kan sulandırıcı iğne yapıldığını da belirtti.
Kontrol amaçlı hastaneye gidişlerin ring aracı ile yapıldığını ve yol boyunca aracın sallanmasından kaynaklı sıklıkla rahatsızlandığını aktaran Tuğral, ayrıca eşinin kaldığı koğuşta kişi sayısının fazla olması hamilelik sürecini olumsuz etkilediğini söyledi. Evde anne bakımına ihtiyacı olan bir çocuklarının daha olduğunu dile getiren Tuğral, tüm bunların göz önüne alınarak Elif Tuğral’ın infazın ertelenmesini talep ettiğini ifade etti.
DOĞUM TARİHİ 18 ŞUBAT
14 Ocak 2020’de kontrol için Çiğli Bölge Eğitim Hastanesine giden Elif Tuğral’a doğum için 18 Şubat tarihi verilmiş.
HAMİLE VE HASTA TUTUKLULAR İÇİN KANUN
Nuri Tuğral’ın ardından cezaevlerindeki hamile ve çocuklu kadınların yaşadığı sorunlara dikkati çekmek için hazırlanan bildiriyi İHD Kadın Komisyonu adına Cemile Karakaya okudu. 5275 sayılı yasanın 16 maddesinin 4. fıkrasına atıfta bulunan Karakaya, “Hapis cezasının infazı gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren 6 ayı geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anneden başka birine verilmiş olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur” dedi.
5275 sayılı yasanın 71. maddesinde ayrıca hükümlünün hastalıklarının tanısı için muayene ve tedavi olanaklarından tıbbi araçlardan yararlanma hakkına sahip olduğunu aktaran Karakaya, 5275 sayılı yasanın 72. maddesinin ise beslenme hakkından söz ettiğini ancak yasaların cezaevlerinde halen mevcut olan hamile kadın ve çocuklu annelere keyfi olarak uygulanmadığını gözlemlediklerini dile getirdi.
CEZAEVLERİ ÇOCUK GELİŞİMİNİ OLUMSUZ ETKİLİYOR
Çocuk gelişimi uzmanlarının, çocuğun sıfır-altı yaş aralığında gelişimsel açıdan destekleyen olumlu uyarıcıların sunulduğu bir ortamda yetiştirilmesinin, çocuğun beyin ve gelişimi açısından oldukça önemli olduğunu vurgulayan Karakaya şunları söyledi: “Ceza ve tevkif evlerinde anneleriyle kalan çocuklarla çocuğun öğrenme kuramları göz önünde bulundurularak bir uzman tarafından ortamın ve eğitim programlarının yapılandırılmaması özellikle açık hava etkinliklerinin yeterli olmaması çocukların gelişimlerini olumsuz etkilemektedir.”
780 BEBEK VE ÇOCUK TUTSAK
Adalet Bakanlığı’nın kayıtlarına göre anneleriyle birlikte cezaevlerinde 780 çocuğun bulunduğunu belirten Karakaya, insan hakları savunucularının buna karşı mücadele ettiğini ve çocuk hakları açısından cezaevlerinde çocukların kalmamasını istediklerini dile getirdi. “Yasaların istisnasız herkese uygulanması gerektiği hukukun en temel ilkelerinden biridir” diyen Karakaya, bu prensibin cezaevindeki kimi annelerde ve bebeklerde karşılığının olmadığını vurgulayarak, “İzmir İnsan Hakları Derneği Kadın Komisyonu olarak diyoruz ki; Cezaevlerinde olan hamile anneler tutuksuz yargılanmalı, ceza almış iseler cezaları ertelenmeli, çocuklar anneleri ile dört duvar arasında değil dışarıda özgür olmalı” dedi.
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesinde mezun olan edebiyat öğretmeni Elif Tuğral, İzmir’de özel bir yurtta çalıştığı için örgüt üyesi olduğu iddia ediliyor. 2014’te evlenen Elif Tuğral’ın 4 yaşında Hilmi adında bir oğlu daha bulunuyor.
[BoldMedya] 3.2.2020
BOLD- İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu bulunan 9 aylık hamile Elif Tuğral 15 gün sonra doğum yapacak. İnsan Hakları Derneği İzmir Kadın Komisyonu, bugün Konak’ta bulunan il binasında Elif Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral’ın da katıldığı bir basın açıklaması yaptı. Cezaevlerindeki hamile ve çocuklu kadınların yasadan gelen haklarını kullanarak tahliye edilmelerini istedi.
HAMİLELİK SÜRECİ OLUMSUZ ETKİLENDİ
Nuri Tuğral İHD İzmir Şubesi’ne başvurarak, eşinin Şakran Cezaevinde kaldığını, cezaevinde hamileliğinden kaynaklı doktor kontrollerinin ve bazı sağlık ihtiyaçlarını karşılayamadığından eşinin tutuksuz yargılanmasını talep etti. Nuri Tuğral, eşinin kan pıhtılaşması sorunu yaşadığını ve bu rahatsızlığı ile ilgili her gün düzenli olarak kan sulandırıcı iğne yapıldığını da belirtti.
Kontrol amaçlı hastaneye gidişlerin ring aracı ile yapıldığını ve yol boyunca aracın sallanmasından kaynaklı sıklıkla rahatsızlandığını aktaran Tuğral, ayrıca eşinin kaldığı koğuşta kişi sayısının fazla olması hamilelik sürecini olumsuz etkilediğini söyledi. Evde anne bakımına ihtiyacı olan bir çocuklarının daha olduğunu dile getiren Tuğral, tüm bunların göz önüne alınarak Elif Tuğral’ın infazın ertelenmesini talep ettiğini ifade etti.
DOĞUM TARİHİ 18 ŞUBAT
14 Ocak 2020’de kontrol için Çiğli Bölge Eğitim Hastanesine giden Elif Tuğral’a doğum için 18 Şubat tarihi verilmiş.
HAMİLE VE HASTA TUTUKLULAR İÇİN KANUN
Nuri Tuğral’ın ardından cezaevlerindeki hamile ve çocuklu kadınların yaşadığı sorunlara dikkati çekmek için hazırlanan bildiriyi İHD Kadın Komisyonu adına Cemile Karakaya okudu. 5275 sayılı yasanın 16 maddesinin 4. fıkrasına atıfta bulunan Karakaya, “Hapis cezasının infazı gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren 6 ayı geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anneden başka birine verilmiş olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur” dedi.
5275 sayılı yasanın 71. maddesinde ayrıca hükümlünün hastalıklarının tanısı için muayene ve tedavi olanaklarından tıbbi araçlardan yararlanma hakkına sahip olduğunu aktaran Karakaya, 5275 sayılı yasanın 72. maddesinin ise beslenme hakkından söz ettiğini ancak yasaların cezaevlerinde halen mevcut olan hamile kadın ve çocuklu annelere keyfi olarak uygulanmadığını gözlemlediklerini dile getirdi.
CEZAEVLERİ ÇOCUK GELİŞİMİNİ OLUMSUZ ETKİLİYOR
Çocuk gelişimi uzmanlarının, çocuğun sıfır-altı yaş aralığında gelişimsel açıdan destekleyen olumlu uyarıcıların sunulduğu bir ortamda yetiştirilmesinin, çocuğun beyin ve gelişimi açısından oldukça önemli olduğunu vurgulayan Karakaya şunları söyledi: “Ceza ve tevkif evlerinde anneleriyle kalan çocuklarla çocuğun öğrenme kuramları göz önünde bulundurularak bir uzman tarafından ortamın ve eğitim programlarının yapılandırılmaması özellikle açık hava etkinliklerinin yeterli olmaması çocukların gelişimlerini olumsuz etkilemektedir.”
780 BEBEK VE ÇOCUK TUTSAK
Adalet Bakanlığı’nın kayıtlarına göre anneleriyle birlikte cezaevlerinde 780 çocuğun bulunduğunu belirten Karakaya, insan hakları savunucularının buna karşı mücadele ettiğini ve çocuk hakları açısından cezaevlerinde çocukların kalmamasını istediklerini dile getirdi. “Yasaların istisnasız herkese uygulanması gerektiği hukukun en temel ilkelerinden biridir” diyen Karakaya, bu prensibin cezaevindeki kimi annelerde ve bebeklerde karşılığının olmadığını vurgulayarak, “İzmir İnsan Hakları Derneği Kadın Komisyonu olarak diyoruz ki; Cezaevlerinde olan hamile anneler tutuksuz yargılanmalı, ceza almış iseler cezaları ertelenmeli, çocuklar anneleri ile dört duvar arasında değil dışarıda özgür olmalı” dedi.
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesinde mezun olan edebiyat öğretmeni Elif Tuğral, İzmir’de özel bir yurtta çalıştığı için örgüt üyesi olduğu iddia ediliyor. 2014’te evlenen Elif Tuğral’ın 4 yaşında Hilmi adında bir oğlu daha bulunuyor.
[BoldMedya] 3.2.2020
Pilotlara yönelik ‘kumpasın’ belgesi: Sicil listesinden fişleme yapılmış, emniyete gönderilmiş
15 Temmuz sonrası TSK içinde sözde darbe girişimine bilerek ya da bilmeyerek katılanların oranı yüzde 1’leri bile bulmazken binlerce asker asılsız ihbarlar, gizli tanık beyanları ve fişlemelerle ordudan ihraç edildi ve hapse atıldı.
Bunlardan biri de Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na (HKK) bağlı 50 savaş pilotuna yönelik gerçekleştirilen ve ‘kumpas’ olarak tanımlanan olay oldu. Twitter’da Gagavuz (@bombaAyrildi) isimli hesap yaptığı paylaşımlarda, “Türkiye’nin en kaliteli pilotlarına nasıl kumpas kurulduğunu anlatacağım. 15 Temmuz kumpasından sonra 20 Temmuz sivil darbesinin başlamasıyla birçok pilot KHK ile görevlerinden ihraç edildi. Bunu itirafçı adı altında iftiracılar yaptılar.” dedi.
Fişleme ve gizli tanık belgelerini yayınlayan hesap, hipnoz ve işkence davasında 7.5 yıl hapis cezası alan Ahmet Zeki Üçok’un yaptığı fişlemelerin ezberletildiği Ufuk Işık isimli kişinin beyanlarıyla pilotların ordudan ihraç edildiğini ve tutuklandığını belirtti.
50 pilot IŞİD ve KCK şüphelileriyle ayrı yerde tutuldu
28 Ağustos 2016’da Ankara TEM’e gönderilen isimsiz ihbar maili ile soruşturmanın başlatıldığını anlatan Twitter hesabı şunları yazdı: “Aslında bu bir ihbar maili değil resmen fişleme listesidir. Bu mail bahane edilerek 50 kadar pilot, savcı Müslüm Canpolat’ın talimatı ile gözaltına alınır. 30 gün boyunca İŞİD ve KCK şüphelileri ile aynı spor salonunda çok ağır şartlarda gözaltında tutulurlar.”
‘Bu bir fişleme listesiydi; Hava Kuvvetleri Personel Başkanlığı’nın listesi mail olarak atılmıştı
‘Mailin fişleme listesi olduğunu gösteren çok bariz bir özelliği vardır. Mailde liste halinde sıralanan subayların sırası, Hava Kuvvetlerinde sadece Personel Başkanlığı tarafından bilinen 2016 yılı güncel sicil sırasıdır. Resmen fişleme listesi mail olarak atılmış ve bunun üzerinden ETÖ’cü olmayan kim varsa ihraç edilmeye çalışılmıştır.’
‘Gizli tanık Ufuk Işık gönderilen fişleme mailinin aynısını ifadesinde kullandı’
” Pilotlar gözaltındayken çok ilginç bir şey olur. Dönemin Başbakanı Cinali Y. “isimsiz ihbarlara itibar edilmeyecektir” şeklinde bir açıklama yapar. Bu açıklamadan sonra kumpasçılar çarşafa dolamaya başlar. Şimdi bu mailin yanında bir de gizli tanık bulunması gerekmektedir. Ufuk Işık isimli şahsı önce gizli tanık, sonrasında da tanık yapmaya karar verirler.Ufuk Işığın alınan ifadesi gelen mail ile noktası virgülüne, imla hatalarına kadar aynıdır. “Fıtıcı olduğunu düşündüğüm pilotlar” diye verdiği liste, maildeki sicil sırası ile birebir aynıdır.”
“Kumpasçılar daha sonra defalarca Ufuk Işığı ifadeye çağırırlar. İçi bom boş olan dosyayı “onun arabası bu markaydı”, “memleketi şurasıydı” gibi komik ifadelerle doldurmaya çalışırlar.Sırf delil kısmı kalabalık görünsün diye, fotoğraf teşhisi ekleyerek “hiç görmedim” dediği insanı “kesin ve net teşhis etmiştir” şeklinde yazacak kadar çaresiz kalmışlardır.”
‘Ankara Emniyet’in meşhur işkencecisi Abdülkadir Yılmaztürk’
“Mail ve Ufuk Işığın ifadesi birebir aynı olmasına rağmen yargılama boyunca iki ayrı delil olarak değerlendirilir. Pilotlar üzerinde baskı oluşturulmaya çalışılır. Pilotlar gözaltında gece yarıları avukatsız olarak mülakat adı altında ifade vermeye zorlanır.Gece yarısı yapılan usulsüz mülakatlarda, pilotlar üzerinde “isim ver kurtul, hemen işine dön, hakkında ki her şeyi biliyoruz” şeklinde baskı kurulur. Devre arkadaşlarının isimlerini vermesi ve fişleme yapması istenir.Pilotları usulsüzce ifadeye alan, çeşitli hakaretler eden Ankara TEM’in meşhur işkencecisi Abdülkadir Yılmaztürk’tür.”
İşte o paylaşımlar;
1.Sizlere Türkiye’nin en kaliteli pilotlarına nasıl kumpas kurulduğunu anlatacağım. 15 Tem kumpasından sonra 20 Tem sivil darbesinin başlamasıyla birçok pilot KHK ile görevlerinden ihraç edildi. Bunu itirafçı adı altında İFTİRACILARLA yaptılar.
2.Hava Kuvvetlerine hazırladıkları kumpas davasında kuvvetin bel kemiği ve geleceği genç pilotlara hiçbir somut delil olmadan iftiralar attılar, üniformalarından ayırdılar.
3.Sivil itirafçı adı altında çıkardıkları Ufuk Işık adlı İFTİRACIYA, Hava Kuvvetlerinde
@ucokahmetzeki ile yaptıkları fişlemeleri ezberleterek 15 TEM’de “başbakan talimatı ile” uçuş yapan pilotları bile ihraç ettiler, tutukladılar.
2.Hava Kuvvetlerine hazırladıkları kumpas davasında kuvvetin bel kemiği ve geleceği genç pilotlara hiçbir somut delil olmadan iftiralar attılar, üniformalarından ayırdılar.
4.Nasıl mı oldu? Hepsinden bahsedeceğim.
5. 28 Ağustos 2016’da Ankara TEM’e isimsiz bir ihbar maili gelir. Gelen mailin içeriğinde Hava Kuvvetlerinde bulunan güya FITIcı pilotların listesi vardır. Aslında bu bir ihbar maili değil resmen fişleme listesidir.
6. Fişleme listesi oldukça amatör bir şekilde, ihbar maili havasına sokulmaya çalışılmıştır. Mail “direk konuya gireceğim” diyerek başlamakta ve “benim kim olduğumun bir önemi yok” denerek bitmektedir.
7. Bu mail bahane edilerek 50 kadar pilot, savcı Müslüm Canpolat’ın talimatı ile gözaltına alınır. 30 gün boyunca İŞİD ve KCK şüphelileri ile aynı spor salonunda çok ağır şartlarda gözaltında tutulurlar.
8. Mailin fişleme listesi olduğunu gösteren çok bariz bir özelliği vardır. Mailde liste halinde sıralanan subayların sırası, Hava Kuvvetlerinde sadece Personel Başkanlığı tarafından bilinen 2016 yılı güncel sicil sırasıdır.
9. Ayrıca mailde pilotlar güncel tayin yerlerine göre sıralanmıştır. Resmen fişleme listesi mail olarak atılmış ve bunun üzerinden ETÖ’cü olmayan kim varsa ihraç edilmeye çalışılmıştır.
10. Pilotlar gözaltındayken çok ilginç bir şey olur. Dönemin Başbakanı Cinali Y. “isimsiz ihbarlara itibar edilmeyecektir” şeklinde bir açıklama yapar.
11. Bu açıklamadan sonra kumpasçılar çarşafa dolamaya başlar. Şimdi bu mailin yanında bir de gizli tanık bulunması gerekmektedir. Ufuk Işık isimli şahsı önce gizli tanık, sonrasında da tanık yapmaya karar verirler.
12. Ufuk Işığın alınan ifadesi gelen mail ile noktası virgülüne, imla hatalarına kadar aynıdır. “Fıtıcı olduğunu düşündüğüm pilotlar” diye verdiği liste, maildeki sicil sırası ile birebir aynıdır.
13. Kumpasçılar daha sonra defalarca Ufuk Işığı ifadeye çağırırlar. İçi bom boş olan dosyayı “onun arabası bu markaydı”, “memleketi şurasıydı” gibi komik ifadelerle doldurmaya çalışırlar.
14. Sırf delil kısmı kalabalık görünsün diye, fotoğraf teşhisi ekleyerek “hiç görmedim” dediği insanı “kesin ve net teşhis etmiştir” şeklinde yazacak kadar çaresiz kalmışlardır.
15. Hatta hukukta o kadar ileri giderler ki, “iddiaların reddi, örgütsel bağın devam ettiğini gösterir” şeklinde bir buluşa imza atarlar. İddianameyi hazırlayan savcı Müslüm Canpolat bu buluşuyla, ülkemizi hukuk alanın da dünya çapında temsil etmiştir.
16. İfadelerin hiçbirinde zaman, mekân ve tarih gibi somut bilgiler yoktur. Bir fişleme listesi ile pilotların hayatı karartılmış ve üniformaları ellerinden alınmıştır. Hava Kuvvetlerinin geleceğine ağır bir darbe vurulmuştur.
17. Mail ve Ufuk Işığın ifadesi birebir aynı olmasına rağmen yargılama boyunca iki ayrı delil olarak değerlendirilir. Pilotlar üzerinde baskı oluşturulmaya çalışılır. Pilotlar gözaltında gece yarıları avukatsız olarak mülakat adı altında ifade vermeye zorlanır.
18. Gece yarısı yapılan usulsüz mülakatlarda, pilotlar üzerinde “isim ver kurtul, hemen işine dön, hakkında ki her şeyi biliyoruz” şeklinde baskı kurulur. Devre arkadaşlarının isimlerini vermesi ve fişleme yapması istenir.
19. Pilotları usulsüzce ifadeye alan, çeşitli hakaretler eden Ankara TEM’in meşhur işkencecisi Abdülkadir Yılmaztürk’tür.
[TR724] 3.2.2020
Bunlardan biri de Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na (HKK) bağlı 50 savaş pilotuna yönelik gerçekleştirilen ve ‘kumpas’ olarak tanımlanan olay oldu. Twitter’da Gagavuz (@bombaAyrildi) isimli hesap yaptığı paylaşımlarda, “Türkiye’nin en kaliteli pilotlarına nasıl kumpas kurulduğunu anlatacağım. 15 Temmuz kumpasından sonra 20 Temmuz sivil darbesinin başlamasıyla birçok pilot KHK ile görevlerinden ihraç edildi. Bunu itirafçı adı altında iftiracılar yaptılar.” dedi.
Fişleme ve gizli tanık belgelerini yayınlayan hesap, hipnoz ve işkence davasında 7.5 yıl hapis cezası alan Ahmet Zeki Üçok’un yaptığı fişlemelerin ezberletildiği Ufuk Işık isimli kişinin beyanlarıyla pilotların ordudan ihraç edildiğini ve tutuklandığını belirtti.
50 pilot IŞİD ve KCK şüphelileriyle ayrı yerde tutuldu
28 Ağustos 2016’da Ankara TEM’e gönderilen isimsiz ihbar maili ile soruşturmanın başlatıldığını anlatan Twitter hesabı şunları yazdı: “Aslında bu bir ihbar maili değil resmen fişleme listesidir. Bu mail bahane edilerek 50 kadar pilot, savcı Müslüm Canpolat’ın talimatı ile gözaltına alınır. 30 gün boyunca İŞİD ve KCK şüphelileri ile aynı spor salonunda çok ağır şartlarda gözaltında tutulurlar.”
‘Bu bir fişleme listesiydi; Hava Kuvvetleri Personel Başkanlığı’nın listesi mail olarak atılmıştı
‘Mailin fişleme listesi olduğunu gösteren çok bariz bir özelliği vardır. Mailde liste halinde sıralanan subayların sırası, Hava Kuvvetlerinde sadece Personel Başkanlığı tarafından bilinen 2016 yılı güncel sicil sırasıdır. Resmen fişleme listesi mail olarak atılmış ve bunun üzerinden ETÖ’cü olmayan kim varsa ihraç edilmeye çalışılmıştır.’
‘Gizli tanık Ufuk Işık gönderilen fişleme mailinin aynısını ifadesinde kullandı’
” Pilotlar gözaltındayken çok ilginç bir şey olur. Dönemin Başbakanı Cinali Y. “isimsiz ihbarlara itibar edilmeyecektir” şeklinde bir açıklama yapar. Bu açıklamadan sonra kumpasçılar çarşafa dolamaya başlar. Şimdi bu mailin yanında bir de gizli tanık bulunması gerekmektedir. Ufuk Işık isimli şahsı önce gizli tanık, sonrasında da tanık yapmaya karar verirler.Ufuk Işığın alınan ifadesi gelen mail ile noktası virgülüne, imla hatalarına kadar aynıdır. “Fıtıcı olduğunu düşündüğüm pilotlar” diye verdiği liste, maildeki sicil sırası ile birebir aynıdır.”
“Kumpasçılar daha sonra defalarca Ufuk Işığı ifadeye çağırırlar. İçi bom boş olan dosyayı “onun arabası bu markaydı”, “memleketi şurasıydı” gibi komik ifadelerle doldurmaya çalışırlar.Sırf delil kısmı kalabalık görünsün diye, fotoğraf teşhisi ekleyerek “hiç görmedim” dediği insanı “kesin ve net teşhis etmiştir” şeklinde yazacak kadar çaresiz kalmışlardır.”
‘Ankara Emniyet’in meşhur işkencecisi Abdülkadir Yılmaztürk’
“Mail ve Ufuk Işığın ifadesi birebir aynı olmasına rağmen yargılama boyunca iki ayrı delil olarak değerlendirilir. Pilotlar üzerinde baskı oluşturulmaya çalışılır. Pilotlar gözaltında gece yarıları avukatsız olarak mülakat adı altında ifade vermeye zorlanır.Gece yarısı yapılan usulsüz mülakatlarda, pilotlar üzerinde “isim ver kurtul, hemen işine dön, hakkında ki her şeyi biliyoruz” şeklinde baskı kurulur. Devre arkadaşlarının isimlerini vermesi ve fişleme yapması istenir.Pilotları usulsüzce ifadeye alan, çeşitli hakaretler eden Ankara TEM’in meşhur işkencecisi Abdülkadir Yılmaztürk’tür.”
İşte o paylaşımlar;
1.Sizlere Türkiye’nin en kaliteli pilotlarına nasıl kumpas kurulduğunu anlatacağım. 15 Tem kumpasından sonra 20 Tem sivil darbesinin başlamasıyla birçok pilot KHK ile görevlerinden ihraç edildi. Bunu itirafçı adı altında İFTİRACILARLA yaptılar.
2.Hava Kuvvetlerine hazırladıkları kumpas davasında kuvvetin bel kemiği ve geleceği genç pilotlara hiçbir somut delil olmadan iftiralar attılar, üniformalarından ayırdılar.
3.Sivil itirafçı adı altında çıkardıkları Ufuk Işık adlı İFTİRACIYA, Hava Kuvvetlerinde
@ucokahmetzeki ile yaptıkları fişlemeleri ezberleterek 15 TEM’de “başbakan talimatı ile” uçuş yapan pilotları bile ihraç ettiler, tutukladılar.
2.Hava Kuvvetlerine hazırladıkları kumpas davasında kuvvetin bel kemiği ve geleceği genç pilotlara hiçbir somut delil olmadan iftiralar attılar, üniformalarından ayırdılar.
4.Nasıl mı oldu? Hepsinden bahsedeceğim.
5. 28 Ağustos 2016’da Ankara TEM’e isimsiz bir ihbar maili gelir. Gelen mailin içeriğinde Hava Kuvvetlerinde bulunan güya FITIcı pilotların listesi vardır. Aslında bu bir ihbar maili değil resmen fişleme listesidir.
6. Fişleme listesi oldukça amatör bir şekilde, ihbar maili havasına sokulmaya çalışılmıştır. Mail “direk konuya gireceğim” diyerek başlamakta ve “benim kim olduğumun bir önemi yok” denerek bitmektedir.
7. Bu mail bahane edilerek 50 kadar pilot, savcı Müslüm Canpolat’ın talimatı ile gözaltına alınır. 30 gün boyunca İŞİD ve KCK şüphelileri ile aynı spor salonunda çok ağır şartlarda gözaltında tutulurlar.
8. Mailin fişleme listesi olduğunu gösteren çok bariz bir özelliği vardır. Mailde liste halinde sıralanan subayların sırası, Hava Kuvvetlerinde sadece Personel Başkanlığı tarafından bilinen 2016 yılı güncel sicil sırasıdır.
9. Ayrıca mailde pilotlar güncel tayin yerlerine göre sıralanmıştır. Resmen fişleme listesi mail olarak atılmış ve bunun üzerinden ETÖ’cü olmayan kim varsa ihraç edilmeye çalışılmıştır.
10. Pilotlar gözaltındayken çok ilginç bir şey olur. Dönemin Başbakanı Cinali Y. “isimsiz ihbarlara itibar edilmeyecektir” şeklinde bir açıklama yapar.
11. Bu açıklamadan sonra kumpasçılar çarşafa dolamaya başlar. Şimdi bu mailin yanında bir de gizli tanık bulunması gerekmektedir. Ufuk Işık isimli şahsı önce gizli tanık, sonrasında da tanık yapmaya karar verirler.
12. Ufuk Işığın alınan ifadesi gelen mail ile noktası virgülüne, imla hatalarına kadar aynıdır. “Fıtıcı olduğunu düşündüğüm pilotlar” diye verdiği liste, maildeki sicil sırası ile birebir aynıdır.
13. Kumpasçılar daha sonra defalarca Ufuk Işığı ifadeye çağırırlar. İçi bom boş olan dosyayı “onun arabası bu markaydı”, “memleketi şurasıydı” gibi komik ifadelerle doldurmaya çalışırlar.
14. Sırf delil kısmı kalabalık görünsün diye, fotoğraf teşhisi ekleyerek “hiç görmedim” dediği insanı “kesin ve net teşhis etmiştir” şeklinde yazacak kadar çaresiz kalmışlardır.
15. Hatta hukukta o kadar ileri giderler ki, “iddiaların reddi, örgütsel bağın devam ettiğini gösterir” şeklinde bir buluşa imza atarlar. İddianameyi hazırlayan savcı Müslüm Canpolat bu buluşuyla, ülkemizi hukuk alanın da dünya çapında temsil etmiştir.
16. İfadelerin hiçbirinde zaman, mekân ve tarih gibi somut bilgiler yoktur. Bir fişleme listesi ile pilotların hayatı karartılmış ve üniformaları ellerinden alınmıştır. Hava Kuvvetlerinin geleceğine ağır bir darbe vurulmuştur.
17. Mail ve Ufuk Işığın ifadesi birebir aynı olmasına rağmen yargılama boyunca iki ayrı delil olarak değerlendirilir. Pilotlar üzerinde baskı oluşturulmaya çalışılır. Pilotlar gözaltında gece yarıları avukatsız olarak mülakat adı altında ifade vermeye zorlanır.
18. Gece yarısı yapılan usulsüz mülakatlarda, pilotlar üzerinde “isim ver kurtul, hemen işine dön, hakkında ki her şeyi biliyoruz” şeklinde baskı kurulur. Devre arkadaşlarının isimlerini vermesi ve fişleme yapması istenir.
19. Pilotları usulsüzce ifadeye alan, çeşitli hakaretler eden Ankara TEM’in meşhur işkencecisi Abdülkadir Yılmaztürk’tür.
[TR724] 3.2.2020
IKEA başörtülü çalışanını böyle savundu: Bu fikirlere sahip birinin mağazamıza gelmemesine üzülmüyoruz
IKEA’nın İsviçre’nin Aubonne kentinde bulunan mağazasının, bir müşterisinin başörtülü çalışanı için internet üzerinden yaptığı yoruma verdiği cevap sosyal medyada takdir topladı.
Müşteri mağazaya gönderdiği mailde “Başörtülü bir kasiyerin olması üzücü. Bir daha o mağazaya ayak basmayacağım” ifadelerini kullandı.
IKEA mağazasının sosyal medya sorumlusu ise müşterinin yorumuna bu cevabı yazdı: “Şirketimizin değerleri açıktır: Kökeni, dini veya cinsel yönelimi ne olursa olsun herkese saygı ile yaklaşıyoruz. Bir insanı kıyafeti üzerinden yargılamadan önce onu tanımalısınız. Biz ön yargılı davranmadık ve bahsettiğiniz çalışanımız herkes tarafından sevilen ve sayılan biri. Bu yüzden sizin açıkça ayrımcılık yapan yorumunuzu hoş karşılamıyoruz. Böyle fikirlere sahip birinin de mağazamıza gelmemesine üzülmüyoruz”
[TR724] 4.2.2020
Müşteri mağazaya gönderdiği mailde “Başörtülü bir kasiyerin olması üzücü. Bir daha o mağazaya ayak basmayacağım” ifadelerini kullandı.
IKEA mağazasının sosyal medya sorumlusu ise müşterinin yorumuna bu cevabı yazdı: “Şirketimizin değerleri açıktır: Kökeni, dini veya cinsel yönelimi ne olursa olsun herkese saygı ile yaklaşıyoruz. Bir insanı kıyafeti üzerinden yargılamadan önce onu tanımalısınız. Biz ön yargılı davranmadık ve bahsettiğiniz çalışanımız herkes tarafından sevilen ve sayılan biri. Bu yüzden sizin açıkça ayrımcılık yapan yorumunuzu hoş karşılamıyoruz. Böyle fikirlere sahip birinin de mağazamıza gelmemesine üzülmüyoruz”
[TR724] 4.2.2020
Eski HSYK 2. Daire Başkanı Nesibe Özer 42 aydır tek kişilik hücrede tutuluyor
Yargılandığı Hizmet Hareketi Davası’nda 11 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan eski HSYK İkinci Daire Başkanı Nesibe Özer, 42 aydır tek kişilik hücrede tutuluyor.
Seri katillere yapılmayan uygulamanın bir yargı insanına yapılması tepki çekerken Nesibe Özer hala Bakırköy Kadın Cezaevi’nden tutuluyor.
Hakkındaki iddialardan dolayı ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesince yargılanan Özer, 28 Mayıs 2019’daki karar duruşmasında hakkındaki iddiaları reddetmişti. Hakkındaki iddiaların dayanağının bulunmadığını söyleyen Özer, gözaltına alınması ve tutuklanmasının usule aykırı olduğunu belirtmişti.
Özer, “Darbe girişimi bahane edilerek suç işlemiş gibi gözaltına alındım, tutuklandım.” diyerek, suçsuz olduğunu belirtmişti. Özer, “Bugüne kadar hiç kimseye yaranmak için çaba sarf etmedim. Bunu yapmadığım için bu durumlara düştüm. Hiçbir zaman talimatla hareket etmedim. Adalete güveniyorum. Gerçekler er geç ortaya çıkacaktır.” diye konuşmuştu.
Kardeşi Necmi Özer’in ve diğer tanıkların ifadesini de kabul etmeyen Özer, beraatini istemişti.
Mahkeme kararında ise Özer’e 11 yıl 3 ay hapis cezası vermişti.
[TR724] 4.2.2020
Seri katillere yapılmayan uygulamanın bir yargı insanına yapılması tepki çekerken Nesibe Özer hala Bakırköy Kadın Cezaevi’nden tutuluyor.
Hakkındaki iddialardan dolayı ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesince yargılanan Özer, 28 Mayıs 2019’daki karar duruşmasında hakkındaki iddiaları reddetmişti. Hakkındaki iddiaların dayanağının bulunmadığını söyleyen Özer, gözaltına alınması ve tutuklanmasının usule aykırı olduğunu belirtmişti.
Özer, “Darbe girişimi bahane edilerek suç işlemiş gibi gözaltına alındım, tutuklandım.” diyerek, suçsuz olduğunu belirtmişti. Özer, “Bugüne kadar hiç kimseye yaranmak için çaba sarf etmedim. Bunu yapmadığım için bu durumlara düştüm. Hiçbir zaman talimatla hareket etmedim. Adalete güveniyorum. Gerçekler er geç ortaya çıkacaktır.” diye konuşmuştu.
Kardeşi Necmi Özer’in ve diğer tanıkların ifadesini de kabul etmeyen Özer, beraatini istemişti.
Mahkeme kararında ise Özer’e 11 yıl 3 ay hapis cezası vermişti.
[TR724] 4.2.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

