“Merkez Bankası’nın (TCMB) kasasında ne kadar döviz rezervi kaldı?” sorusu kaç gündür sosyal medyada tartışılıyor.
Sadece Türkiye’de değil tartışma. Moody’s, Fitch ve Standard & Poor’s gibi yatırımcıların akıl hocasısayılan kuruluşlar da Türkiye’nin döviz rezervlerinin tükendiğine dair ciddi iddialarda bulundu.
Financial Times ve Bloomber gibi piyasalara yön veren iki mecrada net rezervlerin 3 milyar dolara kadar gerilediği belirtildi.
18 NİSAN TABLOSU ENDİŞE VERİCİ
Merkez Bankası'nın tablolarını işimiz gereği anlık takip ediyoruz. Elimizde en güncel verii 18 Nisan'a ait. Bu tarihte net döviz tutarı altın ve kamu hariç 12,1 milyar dolar olarak görünüyor.
Yalnız 12,1 milyar dolar birebir TCMB’ye ait kabul edilemez. Zira o tutarın içinde swap (takas) dövizi de var.
Swap karmaşık bir mekanizma olsa da basit haliyle anlatayım:
Bankalar şahıs ya da şirketlerin açtığı döviz tevdiat hesaplarındaki dövizi (182 milyar dolar oldu) Merkez Bankası’nın swap piyasasına getirip satıyor.
Merkez Bankası da buna mukabil bankalara yüzde 25 civarında bir faiz ödüyor.
TCMB'nin net döviz rezervleri altın ve kamunun elinde tuttuğu dövizler hariç tutulduğunda 12 milyar dolar. Ancak bunların tamamına yakını faiz karşılığı bankalardan emanet alınan dövizler.
SWAP İLE ALINAN DÖVİZ REZERV SAYILMAZ
O esnada alınan dövizler Merkez Bankası rezervine artış olarak yansıyor. Dolayısıyla piyasadan belli bir vade için alınmış dövizi doğrudan TCMB’nin istediği gibi kullanabileceği bir rezerv olarak kabul etmek mümkün değil.
Neticede banka da o dövizi vadesi dolduğunda hesap sahibini geri ödeyecek.
Altın hariç tutulduğunda 18 Nisan itibarıyla Türkiye’nin net döviz rezervinin eksiye düştüğü görülüyor.
Brüt rezervlerin altın dahil 99 milyar dolar olması da tek başına yeterli değil.
Brüt rezervin içinde de bankaların munzam karşılıkları, işçi dövizleri ve ihracatçıların alacakları gibi kalemler var.
EN AZ ÜÇ AYLIK İTHALAT BEDELİ KADAR REZERV OLMALIYDI
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) üye ülkelerin merkez bankalarına, “En az 3 aylık ithalatı karşılayacak kadar net döviz rezervi tutun” tavsiyesine karşılık Türkiye’nin eksi bakiyeye düşmesi TL’nin değer kaybını hızlandırdı.
Türkiye’nin aylık ithalatı 18-20 milyar dolar civarında. Bu hesaba göre net rezerv asgari 54 milyar dolar olmalıydı.
DOLAR 5,90 TL OLDU OLACAK
Döviz tablosu alarm veriyor. Bu yüzden 24 Nisan’da ABD Doları 5,88 TL, euro 6,59 TL oldu. 2018 yılı ekim ayından bu yana en yüksek seviye.
TL’den yana kimsenin ümidi yok. Sene sonu için 5,90 tahmini şimdiden tükendi.
Tablodaki rakamlardan benim anladığım şu: Türkiye varını yoğunu altına çevirerek muhtemel Amerika Birleşik Devletleri müeyyidelerine karşı tahkimat yapıyor.
ABD’NİN MÜEYYİDE KARARINA HAZIRLIK YETERLİ Mİ?
Rus S-400 hava savunma sisteminin ilk bataryasının temmuzda teslim alındığında ABD’nin dolara el koyabileceği korku ve telaşının ecele faydası yok maalesef.
Tamamı Merkez Bankası'na ait altın toplamı bile 12 milyar dolar. Bu kadar altınla muhtemel bir ABD ambargosuna Türkiye en fazla bir hafta dayanabilir.
Altın rezervinin nakite dönme süresinin daha uzun süreceği de unutulmamalı.
Günün sonunda bir tarafta dolarizasyon sebebiyle vatandaş dolar alıyor diğer tarafta merkez bankası bankalara faiz mukabili TL vererek o dövizleri topluyor.
Cepteki para azalmasa da artmıyor da. Borçlar da durduk yerde artıyor.
Tam bir kısır döngü…
Bunu fark eden herkes kendi parasını muhafaza etmek için döviz satın alıyor.
NOT: Gelen e-postalarınıza mümkün mertebe cevap vermeye çalışıyorum. Gecikme olduğunda lütfen yanlış anlamayın.
[Gölge Bankacı] 24.4.2019 [Samanyolu Haber]
Merkez Bankası’nda döviz kalmadı! [Gölge Bankacı]
Zamanın altın dilimi [Safvet Senih]
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, adına Ermeni Patriği Karakin’in ziyaretine gitmiştik. Bize bir hatırasını anlattı: “Kudüs’te öğrenci iken, Dinler Tarihi Dersimize, anne tarafından Türk olan Mısırlı bir hocamız gelirdi. Bir gün bir arkadaşımız, bu hocamıza bir soru sordu: ‘Bildiğimize göre, vakit girince önce ezan okunur, sonra kâmet getirilir. Kâmet getirilince hemen namaza durulur. Halbuki siz Müslümanlar çocuk doğunca sağ kulağına EZAN sol kulağına KÂMET okuyup ismini koyuyorsunuz. Seneler sonra vefat edince de ezansız ve kâmetsiz cenaze namazını kılıyorsunuz; bunun sebebi nedir?’ dedi. Hocamız şöyle bir cevap vererek; -Ey Müslüman artık ezanın okundu, kâmetin getirildi. Her an ölüp, cenaze namazın kılınabilir! Ölüme hazır ol!’ Vaktin kıymetini bil! Fânî dünya seni aldatmasın! Diye bir mesaj var, elbette düşünenler için!’ dedi.” Devamla, kendisi hakkında da “Türkçede bir söz var: ‘Yaş yetmiş, iş bitmiş. Ben de yetmiş yaşımdayım.” dedi. Gerçekten de altı ay falan sonra vefat etti…
Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi “Zamanın Altın Dilimi” başlıklı yazısında şunları söylüyor: “Aslında GEÇMİŞ’in ayrı bir MÂNÂ’sı, GELECEĞİN ayrı bir KIYMETİ HÂL’in de ayrı bir DEĞER ve İFÂDE’si vardır. (…) Geçmiş, hem bugünümüze hem de yarınlarımıza kaynak olabilecek bereketli bir menbâ; bugün de, geleceğin FİDE ve FİDANLARINI yetiştiren MÜBÂREK bir meşcerelik ve MİLLİ BİR SERMAYE iken, mâziyi romantik duygu ve düşüncelere açılmış bir arşiv gibi görüp değerlendirmek, bugünü de serâzâd gönüllerin şehrayin zamanı sayıp hezeyanlar içinde geçirmek, kazanmak kuşağında kaybetmekten başka bir şey değildir.
“Yaşayışlarını cismaniyetin mahbesinde sürdürenle, bütün bir gençlik dönemlerinde, hayatlarını parlak bir talih ve ebedî bir huzur içinde geçeceğini sanır, kendileriyle beraber her şeyin de fâni olduğunu hiç mi hiç düşünmezler. Düşünme mevsimi gelince de nasıl düşüneceklerini bilmeden ‘esefler’ ve ‘hasret’lerle inler ve şöyle derler: Meğer dünyaya geldiğimiz andan itibaren her şey bize vedâ etmeye başlamış. Meğer yüzümüze gülen her şey birer ‘elveda’ tebessümüymüş de bizler anlayamamışız! Nasıl olmuş da üç-beş saatliğine tenezzühe çıktığımız bu piknik yerine bağlanıp kalmışız da, iki adım ötesini görememişiz! Meğer dünyaya geldiğimiz aynı gün, çıkışa hazırlanma mesajını da almışız. Ve o gün-bugün hep bir meçhul çukura doğru kaymışız da bunun farkına bile varamamışız. Şimdi görüp sevdiğimiz, sevip bağlandığımız her-şeyin, süratle bizden uzaklaştığını müşahede ediyor ve ‘elveda’ demeye fırsat bile bulamıyoruz.
“Elveda gençliğe, güzelliğe! Elveda zevk u sefaya! Elveda neş’eye, huzura, çığlığa! Elveda ümit meş’aleleri arasında çalımlı çalımlı yürüdüğümüz aydınlık günlere! Elveda mutluluk hülyâlarına, saadet düşlerine! Elveda bütün arzulara, rüyâlara, emellere!..
“Bu boğucu sis ve duman içinde bunlar, daha mezara girmeden ölür; ölülere karışır ve her lahza birkaç ölümü birden yaşarlar. Böyleleri için bir daha da bu ayrı ayrı hesapların uyuşarak aynı yekûna varması ve birbirinden kopan unsurların biraraya gelerek o eski günlerin bir kere daha yaşanması mümkün olamaz.
“Dünü bugünle, bugünü de yarınla birarada mütâlaa edebilen ruh insanlarının varlık ve hadiselere bakışları ise, tamamen başkadır. Hatta bunlardan çok fazla okuyup düşünme fırsatını bulamayanlar bile, hayat ve ölüm hakkındaki düşünceleriyle diğerlerinden daha derli-toplu, anlayışlarıyla daha derin, değerlendirmeleriyle de daha isabetli, daha tutarlıdırlar. Ruh insanının, herşeye derin bir alâka ile konup kalkan bakışları, basiret ve itinalı davranışları, vazife şuuruna sımsıkı bağlı hareketleri, fâni zaman ve mekânların, ebedî zaman ve mekânlara varacağını bilen vicdanı, ölüm girdaplarına dahi, onun ruhuna saadetlerin en erişilmezini duyurur.
“Onun olgun ve duygun nazarında, bütün dünya ve fâni varlıklar, ölümsüz birer mânevî varlığa, bu âlemdeki bütün parlak ve göz kamaştırıcı şeyler de uhrevî kıymetlere ulaşır, gafletli sinelerin burkuntularına rağmen, o çiçekten çiçeğe konup-kalkan arılar gibi, hazdan haza uçar durur.
“Böylelerinin parlak çehrelerinde, tevazu mahviyet, vakar ve emniyetin birleşmesinden hasıl olan büyüleyici hâl, onların meleklerle at-başı gitmelerinin nişanı, ilhama açık gönüllerinin binbir vâridâtla dolup taşması, rûhânilerle içli,-dışlı bulunmalarının emaresidir. Onlarda fizik, metafizikle içiçe ve fizik metafiziği tamamlayıcı mahiyette, madde ise âdeta ma’nânın değerli bir buudu gibidir. Üzerlerinde, hem muhteşem devletler kurmuş, şanlı bir soya mensup olmanın gizli, derin sezişleri, hem de Allah kelâmı, peygamber beyanına açık Kur’an dinlemiş nurlu gecelerin uhrevî iklimlerinde ‘hû’ deyip pervaz etmelerinden kalma derin bir safvet, ürperten bir vakar ve düşündüren bir ciddiyet taşıp durmaktadır. Sanki her halleriyle, sessiz ve sözsüz bir şeyler anlatmakta ve en büyüleyici hutbeler irad etmektedirler.
“Onların canlı ve sımsıcak dünyalarında, her şey bir başka lezzet, bir başka halâvetle doğar ve zaman üstü bir çizgide cereyan eder. Geçmiş zaman, bin bir modeliyle geleceğin rengârenk kostümlerini hazırlar. Gelecek, ihya edilmeyi bekleyen bir arâzi gibi, yüksek mefkûre ve hülyâ derinliğinde hadiselere bağrını açar bekler. İçinde bulunduğumuz zaman bir mekik gibi bu iki kutup arasında gelir-gider ve kendi dilimini örer.
“Bu aydınlık dünyada, fânilerin akıp gidişinde bile, hep ebediyyetin teselli verici nağmeleri duyulur ve varlığın ölümlülükten ölümsüzlüğe kaydığı hissedilir. Burada eşya o kadar çarpıcı, o kadar sıcak; dört bir yana canlılık dağıtan hava öyle lâtif, öyle temiz; bizleri ipek gibi yumuşak kollarıyla saran atmosfer öyle şefkatli, öyle duygulu; ötelerden göz kırpan yıldızlarıyla, uyuyan hislerimizi uyaran gökyüzü o kadar muhteşem, o kadar büyüleyicidir ki, görüp uyanmamak, uyanıp arkasındaki şefkatli eli hissetmemek, hissedip sevgi ve mutluluğa ermemek mümkün değildir.
Ah, iman ne müthiş bir iksir; mâneviyat ne tükenmez bir hazine, geçmiş ne temiz bir kaynak, gelecek ne bereketli bir bahçe; hâl; binbir dinamiğiyle ne büyük bir sermaye!..
[Safvet Senih] 24.4.2019 [Samanyolu Haber]
Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi “Zamanın Altın Dilimi” başlıklı yazısında şunları söylüyor: “Aslında GEÇMİŞ’in ayrı bir MÂNÂ’sı, GELECEĞİN ayrı bir KIYMETİ HÂL’in de ayrı bir DEĞER ve İFÂDE’si vardır. (…) Geçmiş, hem bugünümüze hem de yarınlarımıza kaynak olabilecek bereketli bir menbâ; bugün de, geleceğin FİDE ve FİDANLARINI yetiştiren MÜBÂREK bir meşcerelik ve MİLLİ BİR SERMAYE iken, mâziyi romantik duygu ve düşüncelere açılmış bir arşiv gibi görüp değerlendirmek, bugünü de serâzâd gönüllerin şehrayin zamanı sayıp hezeyanlar içinde geçirmek, kazanmak kuşağında kaybetmekten başka bir şey değildir.
“Yaşayışlarını cismaniyetin mahbesinde sürdürenle, bütün bir gençlik dönemlerinde, hayatlarını parlak bir talih ve ebedî bir huzur içinde geçeceğini sanır, kendileriyle beraber her şeyin de fâni olduğunu hiç mi hiç düşünmezler. Düşünme mevsimi gelince de nasıl düşüneceklerini bilmeden ‘esefler’ ve ‘hasret’lerle inler ve şöyle derler: Meğer dünyaya geldiğimiz andan itibaren her şey bize vedâ etmeye başlamış. Meğer yüzümüze gülen her şey birer ‘elveda’ tebessümüymüş de bizler anlayamamışız! Nasıl olmuş da üç-beş saatliğine tenezzühe çıktığımız bu piknik yerine bağlanıp kalmışız da, iki adım ötesini görememişiz! Meğer dünyaya geldiğimiz aynı gün, çıkışa hazırlanma mesajını da almışız. Ve o gün-bugün hep bir meçhul çukura doğru kaymışız da bunun farkına bile varamamışız. Şimdi görüp sevdiğimiz, sevip bağlandığımız her-şeyin, süratle bizden uzaklaştığını müşahede ediyor ve ‘elveda’ demeye fırsat bile bulamıyoruz.
“Elveda gençliğe, güzelliğe! Elveda zevk u sefaya! Elveda neş’eye, huzura, çığlığa! Elveda ümit meş’aleleri arasında çalımlı çalımlı yürüdüğümüz aydınlık günlere! Elveda mutluluk hülyâlarına, saadet düşlerine! Elveda bütün arzulara, rüyâlara, emellere!..
“Bu boğucu sis ve duman içinde bunlar, daha mezara girmeden ölür; ölülere karışır ve her lahza birkaç ölümü birden yaşarlar. Böyleleri için bir daha da bu ayrı ayrı hesapların uyuşarak aynı yekûna varması ve birbirinden kopan unsurların biraraya gelerek o eski günlerin bir kere daha yaşanması mümkün olamaz.
“Dünü bugünle, bugünü de yarınla birarada mütâlaa edebilen ruh insanlarının varlık ve hadiselere bakışları ise, tamamen başkadır. Hatta bunlardan çok fazla okuyup düşünme fırsatını bulamayanlar bile, hayat ve ölüm hakkındaki düşünceleriyle diğerlerinden daha derli-toplu, anlayışlarıyla daha derin, değerlendirmeleriyle de daha isabetli, daha tutarlıdırlar. Ruh insanının, herşeye derin bir alâka ile konup kalkan bakışları, basiret ve itinalı davranışları, vazife şuuruna sımsıkı bağlı hareketleri, fâni zaman ve mekânların, ebedî zaman ve mekânlara varacağını bilen vicdanı, ölüm girdaplarına dahi, onun ruhuna saadetlerin en erişilmezini duyurur.
“Onun olgun ve duygun nazarında, bütün dünya ve fâni varlıklar, ölümsüz birer mânevî varlığa, bu âlemdeki bütün parlak ve göz kamaştırıcı şeyler de uhrevî kıymetlere ulaşır, gafletli sinelerin burkuntularına rağmen, o çiçekten çiçeğe konup-kalkan arılar gibi, hazdan haza uçar durur.
“Böylelerinin parlak çehrelerinde, tevazu mahviyet, vakar ve emniyetin birleşmesinden hasıl olan büyüleyici hâl, onların meleklerle at-başı gitmelerinin nişanı, ilhama açık gönüllerinin binbir vâridâtla dolup taşması, rûhânilerle içli,-dışlı bulunmalarının emaresidir. Onlarda fizik, metafizikle içiçe ve fizik metafiziği tamamlayıcı mahiyette, madde ise âdeta ma’nânın değerli bir buudu gibidir. Üzerlerinde, hem muhteşem devletler kurmuş, şanlı bir soya mensup olmanın gizli, derin sezişleri, hem de Allah kelâmı, peygamber beyanına açık Kur’an dinlemiş nurlu gecelerin uhrevî iklimlerinde ‘hû’ deyip pervaz etmelerinden kalma derin bir safvet, ürperten bir vakar ve düşündüren bir ciddiyet taşıp durmaktadır. Sanki her halleriyle, sessiz ve sözsüz bir şeyler anlatmakta ve en büyüleyici hutbeler irad etmektedirler.
“Onların canlı ve sımsıcak dünyalarında, her şey bir başka lezzet, bir başka halâvetle doğar ve zaman üstü bir çizgide cereyan eder. Geçmiş zaman, bin bir modeliyle geleceğin rengârenk kostümlerini hazırlar. Gelecek, ihya edilmeyi bekleyen bir arâzi gibi, yüksek mefkûre ve hülyâ derinliğinde hadiselere bağrını açar bekler. İçinde bulunduğumuz zaman bir mekik gibi bu iki kutup arasında gelir-gider ve kendi dilimini örer.
“Bu aydınlık dünyada, fânilerin akıp gidişinde bile, hep ebediyyetin teselli verici nağmeleri duyulur ve varlığın ölümlülükten ölümsüzlüğe kaydığı hissedilir. Burada eşya o kadar çarpıcı, o kadar sıcak; dört bir yana canlılık dağıtan hava öyle lâtif, öyle temiz; bizleri ipek gibi yumuşak kollarıyla saran atmosfer öyle şefkatli, öyle duygulu; ötelerden göz kırpan yıldızlarıyla, uyuyan hislerimizi uyaran gökyüzü o kadar muhteşem, o kadar büyüleyicidir ki, görüp uyanmamak, uyanıp arkasındaki şefkatli eli hissetmemek, hissedip sevgi ve mutluluğa ermemek mümkün değildir.
Ah, iman ne müthiş bir iksir; mâneviyat ne tükenmez bir hazine, geçmiş ne temiz bir kaynak, gelecek ne bereketli bir bahçe; hâl; binbir dinamiğiyle ne büyük bir sermaye!..
[Safvet Senih] 24.4.2019 [Samanyolu Haber]
Islah ahlâkı-2 [Dr. Ahmet Yılmaz]
“Islah”, kavramının Kur’ânî bir mefhum olduğu çok açık. Kur’an, onlarca âyet-i kerîme ile ıslah vurgusu yapıyor. Kur’ân’ın iz düşümünde tesis edilen kültür ve medeniyetimizde; inancında ve davranışlarında erdemli olan erkeklere “sâlih”, kadınlara ise “sâliha” denmiştir. İyiyi, güzeli ve faydalı olanı netice veren işler için ise “sâlih amel” kavramı adeta abideleştirilmiştir. Sâlih veya sâliha kimse; önce kendisi doğru olan kimsedir. Böyle bir kimse önce kendisini eğitir, düzeltir. Faydalı ve yarayışlı işler yapar. Salâhın zıddı olan fesattan uzak durur. Yeryüzünde âsâyişin, sulhun ve selametin temsilcisi olur. Kur’ân-ı Hakîm’in ve Sünnet-i Sahîha’nın ruhuna uygun yaşar. “Muslih” kimse ise; kendisi bizâtihî böyle olmakla birlikte, insanlığın faydası için durmak-dinlenmek nedir bilmeyen küheylanlar gibi koşturan kimsedir. O, muhataplarının dünya ve ahiretlerini mamur kılmak için mütemadi ceht ve gayret gösteren bir ıslahat kahramanıdır!
Sâd sûresinde Cenâb-ı Allah, mealen şöyle buyurmaktadır: “Yoksa iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanları yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutacaktık? Yahut günah işlemekten sakınanları günaha batanlar gibi mi sayacaktık?” (Bkz. Sâd (38), 28). Evet, bu dünyada inanıp erdemli ve faydalı işler yapanlarla yeryüzünde fesat çıkaranlar; günah işlemekten sakınanlarla günahta boğulanlar asla bir tutulmayacaktır. Herkes ilâhî adalete göre hak ettiği karşılığı görecektir. Bu âyette sorulu bir anlatım tarzının seçilmesi, zikredilen mükâfat ve mücâzatın kesinliğini vurgulamayla ilgilidir. Aslında Yahudileri merkeze alan, ancak onlar üzerinden Kur’ân’ın bütün muhataplarına mesaj veren başka bir âyet-i kerimede ise şöyle buyurulmaktadır: “Kitaba sımsıkı sarılanlara ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz, iyiliğe çalışan (erdemli) kimselerin (yani muslihlerin) mükâfatını zayi etmeyiz.” (Bkz. A‘râf (7), 170). Evet, âyetin sibâkından anlaşıldığına göre, “iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz” buyurularak, insanlığın mabeynindeki bozgunculuk temayülü ima edilmektedir. Kişilerin; bir imtihan vesilesi olarak fıtratlarına yerleştirilen beşerî garîzelerini ve menfi temayüllerini aşarak sulh ve ıslah için çalışmaları halinde bunun karşılığını yüce Allah’ın kendilerine eksiksiz vereceği teninat altına alınmış bulunmaktadır.
Yüksek ahlâki değerler manzûmesi olan dinimizi bize irşad ve tebliğ eden Yüce Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, her hususta olduğu gibi bu hususta da mükemmel bir örneklik sergilemiştir. Onun tedriciliği esas alan eğitim sisteminde ıslah karakteri ağır basar. O hem sâlih bir kul ve hem de insanlık tarihinin gördüğü en muhteşem ıslahçıdır. 23 yıllık kısa sayılabilecek peygamberlik dönemiyle birlikte, câhiliye olarak bilinen karanlık bir dönem kapanmış ve yitik geceler aydınlık ufukları sürgün vermiştir. O’nunla salallâhu aleyhi ve sellem bahtiyar olan saâdetli günlerde, o zulmetli topraklar bir sulh adacığına dönüşmüştür.
O’nun tesis ettiği sistem; önce fertlerin, sonra ailelerin ve sonra da toplumun ıslahını gaye edinir. Zira fertler ailenin, aileler de toplumun özüdür. Fertler düzelirse aileler, aileler düzelirse toplum düzelir. Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in eğitim nizamında ıslah düşüncesi tabandan başlayarak, yetkinlik-sorumluluk dengesi içinde, toplumun bütün katmanlarını kuşatır.
1. FERDİN ISLAHI
Bir insanın sağlam ve sıhhatli olması, maddi ve manevi azalarının sağlıklı olması ile mümkündür. Öyleyse her bir muhatap, mahruti ve bütüncül bir usulle değerlendirilmelidir. Problemler tespit edilmeli ve ayrı ayrı ele alınmalıdır. Zor zamanlarda kimi fertlerin zihinleri yorulabilir. Duyguları yıpranabilir. Böyle kimseler mütemadiyen dert ve tasa izhar edebilirler. Endişeli bir halet-i ruhiyeye bürünebilirler. Yara bere içindeki bir ferdin salâh çizgisine çekilmesi ise ancak bu yaraların iyi etüt edilip, sebepleri ile birlikte tespit edilmesi ve ferden ferda mualece uygulanması mümkün olacaktır. Hatta sorunların teşhisinden (müşahhas hale getirilmesinden) sonra, ferdin ıslahının hangi yollarla ve nasıl yöntemlerle yapılacağını da ayrıca ele alıp tespit etmek, bu hususta lazım olan itinayı sergilemek gerekir. Ortak akla müracaat edilerek, nitelikli ve gayretli bir usul belirlenebilir ve çözüm uğrunda gerekli sabır da gösterilebilirse zamanla virüslü hücreler, tertemiz hücrelerle elbette yer değiştirecektir.
O sallallâhu aleyhi ve sellem; “Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir” (Bkz. Buhârî, “Îmân” 39; Müslim, “Müsâkat” 107) buyurarak fertlerin sâlih dâirede kalmalarının ne kadar hayati olduğunu ortaya koymuştur. Bu hadis-i şerif aynı zamanda ferdin hayatında “kalp” unsurunun ne kadar önem arz ettiğini de ortaya koymaktadır. Öyleyse ıslah ahlâkının temel parametresi ve ana ilkesi kalp ahlâkıdır. Kalpler yeniden ritmini yakalayıncaya kadar durmadan çabalamak ve kendi insanımızı bir defa daha ahenk çizgisinde buluşturmak son derece mühimdir. Kalp ile tekallüp kelimelerinin aynı kökten geldikleri unutulmamalıdır. Kalpler bir o tarafa bir bu tarafa savrulabilir. Fıtraten, hilkaten bu böyle. Dolayısıyla kalp üzerinde sürekli bir ıslah ameliyesi icra etmek gerekiyor.
2. AİLENİN ISLAHI
Aile, kadın ve erkeği asil bir duygu etrafında, onları bedenî ve ruhî sükûnete ulaştıran yegâne yapıdır. İslâmiyet açık ve net bir şekilde aileyi yüceltmiştir. Onu cemiyet hayatının merkezine yerleştirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır” (Bkz. Rûm (30), 21). Sağlıklı toplumun inşası da ancak sağlıklı bir aile işleyişi ile mümkün olabilir. İnsan için kalbin fonksiyonu ne ise toplum için ailenin fonksiyonu da odur. Öyleyse ailelerin sâlih dairede kalabildiği ölçüde toplum da sâlih dairede kalacaktır. Aile bir okuldur. Fertlerini eğitir ve geleceğe hazırlar. Sâlih bir ailede birlik, beraberlik, kaynaşma, sevgi, saygı, şefkat ve fedakârlık duyguları hâkimdir.
Aile kurumu aynı zamanda bir imtihan vesilesidir. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kişinin imtihanı ailesi, malı, çocuğu ve komşusu iledir. Namaz, oruç, sadaka ve iyiliği emredip, kötülükten sakındırma işte bu imtihan için kefaret olur” buyurmuştur (Bkz. Buhârî, “Mevâkîtü’s-salât” 4). Peygamber Efendimiz döneminde, bu duygularla dantela gibi örülen bir aile portresi çıkıyor karşımıza.
Ancak diğer taraftan Sahîh-i Buhârî’de Abdullah b. Ömer’in bir kavli olarak yer alan bir rivayet var ve çok dikkat çekici. Şu şekilde: “Hz. Peygamber zamanında hakkımızda vahiy indirilir korkusuyla hanımlarımıza karşı söz söylemekten ve istediğimiz gibi davranmaktan çekinirdik. Ancak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem vefat edince istediğimizi söylemeye ve rahat davranmaya başladık!” (Bkz. Buhârî, “Nikâh” 81). Hadis, bir cihetten Hz. Peygamber devrinin bu konulardaki üstünlüğünü ortaya koyuyor belki ama bir cihetten de salah-fesat dengesinin ne kadar kaygan bir zeminde ilerlediğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
3. CEMİYETİN ISLAHI
Ve en nihâyetinde O sallallâhu aleyhi ve sellem, tolumun ıslahını şu sözleri ile bayraklaştırıyor ve mukaddes bir vazife olarak omuzlarımıza yüklüyor: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Bkz. Müslim, “İman” 232 (ilk kısmı); Tirmizî, “Îmân” 13). Evet, O’nun sallallâhu aleyhi ve sellem düşünce ve amel dünyasında üretkenlik vardı. İşleri sağlam ve kaliteli yapmak vardı. Muhataplarının gönüllerinde Din-i Mübîn-i İslâm adına bir his ve heyecan uyandırma adına bitmek tükenmek bilmeyen bir azim ve irade ortaya koymak ve bu uğurda çeşitli yol ve yöntemleri mütemadiyen araştırmak ve bulmak vardı!
Ancak O’nun bu nurlu beyandan anlaşılmaktadır ki ifsadın yolları da sayısız ve ehl-i fesat her zaman çok olacak. Sâlih dâire kalmak ise çok zor. Ehl-i salâh her zaman garîb kalacak ve âdeta gurbet içinde gurbet yaşayacak!
Bir taraftan ehl-i fesâdın bitmek tükenmek bilmeyen haset ve düşmanlıklarına tahammül gösterirken diğer taraftan ıslah yollarını arayanlar ise bizzat Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından müjdelenmişlerdir…
Sâd sûresinde Cenâb-ı Allah, mealen şöyle buyurmaktadır: “Yoksa iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanları yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutacaktık? Yahut günah işlemekten sakınanları günaha batanlar gibi mi sayacaktık?” (Bkz. Sâd (38), 28). Evet, bu dünyada inanıp erdemli ve faydalı işler yapanlarla yeryüzünde fesat çıkaranlar; günah işlemekten sakınanlarla günahta boğulanlar asla bir tutulmayacaktır. Herkes ilâhî adalete göre hak ettiği karşılığı görecektir. Bu âyette sorulu bir anlatım tarzının seçilmesi, zikredilen mükâfat ve mücâzatın kesinliğini vurgulamayla ilgilidir. Aslında Yahudileri merkeze alan, ancak onlar üzerinden Kur’ân’ın bütün muhataplarına mesaj veren başka bir âyet-i kerimede ise şöyle buyurulmaktadır: “Kitaba sımsıkı sarılanlara ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz, iyiliğe çalışan (erdemli) kimselerin (yani muslihlerin) mükâfatını zayi etmeyiz.” (Bkz. A‘râf (7), 170). Evet, âyetin sibâkından anlaşıldığına göre, “iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz” buyurularak, insanlığın mabeynindeki bozgunculuk temayülü ima edilmektedir. Kişilerin; bir imtihan vesilesi olarak fıtratlarına yerleştirilen beşerî garîzelerini ve menfi temayüllerini aşarak sulh ve ıslah için çalışmaları halinde bunun karşılığını yüce Allah’ın kendilerine eksiksiz vereceği teninat altına alınmış bulunmaktadır.
Yüksek ahlâki değerler manzûmesi olan dinimizi bize irşad ve tebliğ eden Yüce Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, her hususta olduğu gibi bu hususta da mükemmel bir örneklik sergilemiştir. Onun tedriciliği esas alan eğitim sisteminde ıslah karakteri ağır basar. O hem sâlih bir kul ve hem de insanlık tarihinin gördüğü en muhteşem ıslahçıdır. 23 yıllık kısa sayılabilecek peygamberlik dönemiyle birlikte, câhiliye olarak bilinen karanlık bir dönem kapanmış ve yitik geceler aydınlık ufukları sürgün vermiştir. O’nunla salallâhu aleyhi ve sellem bahtiyar olan saâdetli günlerde, o zulmetli topraklar bir sulh adacığına dönüşmüştür.
O’nun tesis ettiği sistem; önce fertlerin, sonra ailelerin ve sonra da toplumun ıslahını gaye edinir. Zira fertler ailenin, aileler de toplumun özüdür. Fertler düzelirse aileler, aileler düzelirse toplum düzelir. Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in eğitim nizamında ıslah düşüncesi tabandan başlayarak, yetkinlik-sorumluluk dengesi içinde, toplumun bütün katmanlarını kuşatır.
1. FERDİN ISLAHI
Bir insanın sağlam ve sıhhatli olması, maddi ve manevi azalarının sağlıklı olması ile mümkündür. Öyleyse her bir muhatap, mahruti ve bütüncül bir usulle değerlendirilmelidir. Problemler tespit edilmeli ve ayrı ayrı ele alınmalıdır. Zor zamanlarda kimi fertlerin zihinleri yorulabilir. Duyguları yıpranabilir. Böyle kimseler mütemadiyen dert ve tasa izhar edebilirler. Endişeli bir halet-i ruhiyeye bürünebilirler. Yara bere içindeki bir ferdin salâh çizgisine çekilmesi ise ancak bu yaraların iyi etüt edilip, sebepleri ile birlikte tespit edilmesi ve ferden ferda mualece uygulanması mümkün olacaktır. Hatta sorunların teşhisinden (müşahhas hale getirilmesinden) sonra, ferdin ıslahının hangi yollarla ve nasıl yöntemlerle yapılacağını da ayrıca ele alıp tespit etmek, bu hususta lazım olan itinayı sergilemek gerekir. Ortak akla müracaat edilerek, nitelikli ve gayretli bir usul belirlenebilir ve çözüm uğrunda gerekli sabır da gösterilebilirse zamanla virüslü hücreler, tertemiz hücrelerle elbette yer değiştirecektir.
O sallallâhu aleyhi ve sellem; “Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir” (Bkz. Buhârî, “Îmân” 39; Müslim, “Müsâkat” 107) buyurarak fertlerin sâlih dâirede kalmalarının ne kadar hayati olduğunu ortaya koymuştur. Bu hadis-i şerif aynı zamanda ferdin hayatında “kalp” unsurunun ne kadar önem arz ettiğini de ortaya koymaktadır. Öyleyse ıslah ahlâkının temel parametresi ve ana ilkesi kalp ahlâkıdır. Kalpler yeniden ritmini yakalayıncaya kadar durmadan çabalamak ve kendi insanımızı bir defa daha ahenk çizgisinde buluşturmak son derece mühimdir. Kalp ile tekallüp kelimelerinin aynı kökten geldikleri unutulmamalıdır. Kalpler bir o tarafa bir bu tarafa savrulabilir. Fıtraten, hilkaten bu böyle. Dolayısıyla kalp üzerinde sürekli bir ıslah ameliyesi icra etmek gerekiyor.
2. AİLENİN ISLAHI
Aile, kadın ve erkeği asil bir duygu etrafında, onları bedenî ve ruhî sükûnete ulaştıran yegâne yapıdır. İslâmiyet açık ve net bir şekilde aileyi yüceltmiştir. Onu cemiyet hayatının merkezine yerleştirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır” (Bkz. Rûm (30), 21). Sağlıklı toplumun inşası da ancak sağlıklı bir aile işleyişi ile mümkün olabilir. İnsan için kalbin fonksiyonu ne ise toplum için ailenin fonksiyonu da odur. Öyleyse ailelerin sâlih dairede kalabildiği ölçüde toplum da sâlih dairede kalacaktır. Aile bir okuldur. Fertlerini eğitir ve geleceğe hazırlar. Sâlih bir ailede birlik, beraberlik, kaynaşma, sevgi, saygı, şefkat ve fedakârlık duyguları hâkimdir.
Aile kurumu aynı zamanda bir imtihan vesilesidir. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kişinin imtihanı ailesi, malı, çocuğu ve komşusu iledir. Namaz, oruç, sadaka ve iyiliği emredip, kötülükten sakındırma işte bu imtihan için kefaret olur” buyurmuştur (Bkz. Buhârî, “Mevâkîtü’s-salât” 4). Peygamber Efendimiz döneminde, bu duygularla dantela gibi örülen bir aile portresi çıkıyor karşımıza.
Ancak diğer taraftan Sahîh-i Buhârî’de Abdullah b. Ömer’in bir kavli olarak yer alan bir rivayet var ve çok dikkat çekici. Şu şekilde: “Hz. Peygamber zamanında hakkımızda vahiy indirilir korkusuyla hanımlarımıza karşı söz söylemekten ve istediğimiz gibi davranmaktan çekinirdik. Ancak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem vefat edince istediğimizi söylemeye ve rahat davranmaya başladık!” (Bkz. Buhârî, “Nikâh” 81). Hadis, bir cihetten Hz. Peygamber devrinin bu konulardaki üstünlüğünü ortaya koyuyor belki ama bir cihetten de salah-fesat dengesinin ne kadar kaygan bir zeminde ilerlediğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
3. CEMİYETİN ISLAHI
Ve en nihâyetinde O sallallâhu aleyhi ve sellem, tolumun ıslahını şu sözleri ile bayraklaştırıyor ve mukaddes bir vazife olarak omuzlarımıza yüklüyor: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Bkz. Müslim, “İman” 232 (ilk kısmı); Tirmizî, “Îmân” 13). Evet, O’nun sallallâhu aleyhi ve sellem düşünce ve amel dünyasında üretkenlik vardı. İşleri sağlam ve kaliteli yapmak vardı. Muhataplarının gönüllerinde Din-i Mübîn-i İslâm adına bir his ve heyecan uyandırma adına bitmek tükenmek bilmeyen bir azim ve irade ortaya koymak ve bu uğurda çeşitli yol ve yöntemleri mütemadiyen araştırmak ve bulmak vardı!
Ancak O’nun bu nurlu beyandan anlaşılmaktadır ki ifsadın yolları da sayısız ve ehl-i fesat her zaman çok olacak. Sâlih dâire kalmak ise çok zor. Ehl-i salâh her zaman garîb kalacak ve âdeta gurbet içinde gurbet yaşayacak!
Bir taraftan ehl-i fesâdın bitmek tükenmek bilmeyen haset ve düşmanlıklarına tahammül gösterirken diğer taraftan ıslah yollarını arayanlar ise bizzat Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından müjdelenmişlerdir…
[Dr. Ahmet Yılmaz] 24.4.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ahmet Yılmaz
Lucescu’lar için Türkiye’de hüsran, Yunanistan’da bayram [Hasan Cücük]
Lucescu soyadını futbol dünyasında baba Mircea ve oğlu Razvan temsil ediyor. Mircea Lucescu hepimizin yakından tanıdığı bir isim. Önce Galatasaray sonra Beşiktaş’ı çalıştırıp şampiyon yaptı. Yıllar sonra yeniden geldiği Türkiye’de bu kez milli takımla hüsran yaşadı. Oğlu Razvan ise Yunanistan Süper Ligi’nde PAOK’la mutlu son yaşadı. Hem de 34 yıl sonra PAOK’u şampiyon yaparak.
Ağustos 2017 öncesine dönüp, Türk futbolseverlerin en fazla takdir ettiği yabancı teknik direktörler kim sorusuna verilecek cevaplarda Mircea Lucescu adı üst sıralarda yer bulurdu. Romen hocanın yolu 2000’de ülkemize Galatasaray’la düşerken, ayağının tozuyla sarı-kırmızı taraftarlara UEFA Super Kupası sevinci yaşattı. 2 yıllık Galatasaray döneminde bir lig şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi’nde gelen çeyrek final Lucescu’nun artı hanesine yazıldı. Galatasaray sonrası geldiği Beşiktaş’ı da lig şampiyonluğuna taşıyan Mircea Lucescu 2004’te Türkiye defterini kapatıp Ukrayna’nın Shakthar Donetsk yolunu tuttu. Ukrayna ekibiyle önce ligde Dinamo Kiev hegomanyasını yıktı. Sonra Avrupa’da saygı duyulan bir ekip kurdu. 2009’da UEFA Kupası’nı kazanarak başarısını tescillendirdi.
2016’da Ukrayna’dan ayrılıp Rusya Ligi’ne geçen Lucescu’nun yeni takımı Zenit oldu. Ukrayna yıllarına nazaran oldukça sıradan geçen iki yılın ardından Rusya defterini de kapattı. Artık inişe geçen kariyerinin dibe vurduğu süreç Ağustos 2017’de A Milli Takımın başına geçmesiyle başladı. Fatih Terim döneminde zora giren Dünya Kupası şansı Lucescu döneminde kaçırıldı. UEFA Uluslar Ligi’ndeki başarısızlıktan sonra geçtiğimiz aylarda Lucescu’nun görevine son verildi. Türk futbolseverlerin en saygı duyduğu yabancı teknik adamlardan biri olan Lucescu’nun Türkiye finali kötü bitmiş oldu.
Babası Mircea’nın izinden giden Razvan meslek olarak futbolu seçti. Babası orta sahada oynarken, Razvan kaleciliği tercih etti. Razvan, futbola 1977’de babası Mircea Lucescu’nun Corvinul Hunedoara takımına transferi ile bu takımın altyapısında başladı. 1980’de ise babasının yıllarca top koşturduğu Dinamo Bükreş’in altyapısına geçti. 1987’ye kadar bu takımda kaldı. 18 yaşında takımda yer bulamayınca, Sportul Studențesc takımına transfer oldu. Razvan Lucescu çeşitli takımlarda geçen kariyerini 2003’te noktaladı. Kariyeri boyunca 243 maçta kaleyi korudu.
Razvan Lucescu, 2003-04 sezonunda eski takımlarından FC Braşov’un teknik direktörlük kariyerine başladı. 15 maçta takımın başına çıkan Lucescu, 5 galibiyet 3 beraberlik ve 7 mağlubiyet alarak pek başarılı bir peformans gösteremedi. 2004-07 arasında Rapid Bükreş’i çalıştıran Razvan, 2009-11 yıllarını ise Romanya milli takımının başında geçirdi. 2014’te Yunanistan ligine adımını Skoda Xanthi ile attı. 3 yıl Skoda Xanthi’yi çalıştıran Razvan, 2017’de PAOK’un başına geçti.
2003’te başladığı teknik adamlık kariyerinde en önemli başarısı Rapid Bükreş ile 2006 ve 2007’de üst üste kazandığı iki Romanya Kupası oldu. Katar Ligi takımlarından El Jaish takımıyla 2013’te de Qatar Star Cup’u kazandı. Yunanistan Ligi’nde ise 2015’te Skoda Xanthi’yi kupada finale taşıdı. PAOK’un başına geçtiği ilk yılda Yunanistan Kupası’nı kazanarak iyi bir başlangıç yaptı. Kupayı kazanırken ligi ikinci sırada bitirdi.
Bu sezon ise PAOK fırtınası esti. Ligin bitimine bir hafta kala en yakın rakibi Olympiakos’a 5 puan fark atarak şampiyonluğunu ilan etti. PAOK tarihinde 3. kez mutlu sona ulaşırken, Razvan Lucescu ile 34 yıllık şampiyonluk hasretine son verdi. Ligde oynadığı 29 maçta 77 puan toplayan PAOK henüz yenilgi yüzü görmedi. 25 galibiyet ve 4 beraberlik alan PAOK, ligin son haftasında Giannina deplasmanında kaybetmezse namağlup olarak şampiyon olacak. Ligde 14. sırada bulunan Giannina, PAOK’u yenip rakiplerinin puan kaybetmesiyle ligde kalmayı, PAOK ise yenilgisiz şampiyon olmayı hedefliyor.
Baba Mircea’nın teknik adamlık kariyeri şampiyonluklar ve kupalarla dolu olmasına rağmen oğlu Razvan ilk şampiyonluk sevincini kariyerinin 16. yılında yaşadı. Mircea Lucescu Türkiye’de hüsran yaşadığı yılda, oğlu komşuda bayram etti.
[Hasan Cücük] 24.4.2019 [TR724]
Ağustos 2017 öncesine dönüp, Türk futbolseverlerin en fazla takdir ettiği yabancı teknik direktörler kim sorusuna verilecek cevaplarda Mircea Lucescu adı üst sıralarda yer bulurdu. Romen hocanın yolu 2000’de ülkemize Galatasaray’la düşerken, ayağının tozuyla sarı-kırmızı taraftarlara UEFA Super Kupası sevinci yaşattı. 2 yıllık Galatasaray döneminde bir lig şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi’nde gelen çeyrek final Lucescu’nun artı hanesine yazıldı. Galatasaray sonrası geldiği Beşiktaş’ı da lig şampiyonluğuna taşıyan Mircea Lucescu 2004’te Türkiye defterini kapatıp Ukrayna’nın Shakthar Donetsk yolunu tuttu. Ukrayna ekibiyle önce ligde Dinamo Kiev hegomanyasını yıktı. Sonra Avrupa’da saygı duyulan bir ekip kurdu. 2009’da UEFA Kupası’nı kazanarak başarısını tescillendirdi.
2016’da Ukrayna’dan ayrılıp Rusya Ligi’ne geçen Lucescu’nun yeni takımı Zenit oldu. Ukrayna yıllarına nazaran oldukça sıradan geçen iki yılın ardından Rusya defterini de kapattı. Artık inişe geçen kariyerinin dibe vurduğu süreç Ağustos 2017’de A Milli Takımın başına geçmesiyle başladı. Fatih Terim döneminde zora giren Dünya Kupası şansı Lucescu döneminde kaçırıldı. UEFA Uluslar Ligi’ndeki başarısızlıktan sonra geçtiğimiz aylarda Lucescu’nun görevine son verildi. Türk futbolseverlerin en saygı duyduğu yabancı teknik adamlardan biri olan Lucescu’nun Türkiye finali kötü bitmiş oldu.
Babası Mircea’nın izinden giden Razvan meslek olarak futbolu seçti. Babası orta sahada oynarken, Razvan kaleciliği tercih etti. Razvan, futbola 1977’de babası Mircea Lucescu’nun Corvinul Hunedoara takımına transferi ile bu takımın altyapısında başladı. 1980’de ise babasının yıllarca top koşturduğu Dinamo Bükreş’in altyapısına geçti. 1987’ye kadar bu takımda kaldı. 18 yaşında takımda yer bulamayınca, Sportul Studențesc takımına transfer oldu. Razvan Lucescu çeşitli takımlarda geçen kariyerini 2003’te noktaladı. Kariyeri boyunca 243 maçta kaleyi korudu.
Razvan Lucescu, 2003-04 sezonunda eski takımlarından FC Braşov’un teknik direktörlük kariyerine başladı. 15 maçta takımın başına çıkan Lucescu, 5 galibiyet 3 beraberlik ve 7 mağlubiyet alarak pek başarılı bir peformans gösteremedi. 2004-07 arasında Rapid Bükreş’i çalıştıran Razvan, 2009-11 yıllarını ise Romanya milli takımının başında geçirdi. 2014’te Yunanistan ligine adımını Skoda Xanthi ile attı. 3 yıl Skoda Xanthi’yi çalıştıran Razvan, 2017’de PAOK’un başına geçti.
2003’te başladığı teknik adamlık kariyerinde en önemli başarısı Rapid Bükreş ile 2006 ve 2007’de üst üste kazandığı iki Romanya Kupası oldu. Katar Ligi takımlarından El Jaish takımıyla 2013’te de Qatar Star Cup’u kazandı. Yunanistan Ligi’nde ise 2015’te Skoda Xanthi’yi kupada finale taşıdı. PAOK’un başına geçtiği ilk yılda Yunanistan Kupası’nı kazanarak iyi bir başlangıç yaptı. Kupayı kazanırken ligi ikinci sırada bitirdi.
Bu sezon ise PAOK fırtınası esti. Ligin bitimine bir hafta kala en yakın rakibi Olympiakos’a 5 puan fark atarak şampiyonluğunu ilan etti. PAOK tarihinde 3. kez mutlu sona ulaşırken, Razvan Lucescu ile 34 yıllık şampiyonluk hasretine son verdi. Ligde oynadığı 29 maçta 77 puan toplayan PAOK henüz yenilgi yüzü görmedi. 25 galibiyet ve 4 beraberlik alan PAOK, ligin son haftasında Giannina deplasmanında kaybetmezse namağlup olarak şampiyon olacak. Ligde 14. sırada bulunan Giannina, PAOK’u yenip rakiplerinin puan kaybetmesiyle ligde kalmayı, PAOK ise yenilgisiz şampiyon olmayı hedefliyor.
Baba Mircea’nın teknik adamlık kariyeri şampiyonluklar ve kupalarla dolu olmasına rağmen oğlu Razvan ilk şampiyonluk sevincini kariyerinin 16. yılında yaşadı. Mircea Lucescu Türkiye’de hüsran yaşadığı yılda, oğlu komşuda bayram etti.
[Hasan Cücük] 24.4.2019 [TR724]
İktidarı kaybetmeme yöntemi olarak seçimlere müdahale ve hileler [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Demokrasisi bir türlü rayına oturmayan ülkelerde seçimlerle birlikte çeşitli “hile” iddiaları gündeme gelir. Bu ülkelerde iktidar olmak, ülkenin tahakkümle yönetilmesi ve iktidarın nimetlerini hoyratça kullanmak şeklinde algılanıyorsa iktidar partisi seçim kaybetmemek için her yola başvurur.
Bu tür ülkelerde her seçim bir “beka meselesi” veya “rejimin tehlikede” olduğu propagandasıyla farklı bir zemine oturtulmaya, halk kutuplaştırılmaya ve böylece oy devşirilmeye çalışılır.
İktidar partisi seçim kazandığında “milli iradenin zaferi” olur. Seçim kaybedildiğinde ise seçimin iptaline çalışılır. Hele iktidarı kaybetme ihtimali ortaya çıkarsa iktidar partisinin seçim kazanmasını sağlayacak kanunî düzenlemeler veya diğer yollarla seçim garantiye alınır.
Sopalı Seçimler
Türk siyasetinin seçim süreci Tanzimat dönemine kadar götürülebilir. Bildiğimiz manada ilk seçimler olarak da 1876’da Abdülhamit’in Kanun-i Esasi’yi kabul etmesiyle gerçekleşen Meclis-i Mebusan seçimleri gösterilebilir. Ancak Abdülhamit’in parlamentoyu feshetmesiyle bir sonraki seçimlerin otuz yıl sonra yapılabildiği bir gerçektir.
1908’de İkinci Meşrutiyetin ilanıyla Türkiye seçimlerle yeniden tanıştı. 1908-1946 arasındaki seçimler iki dereceli olarak yapıldı ve sadece “müntehib-i sani” denilen ikinci seçmenler oy kullanabildi.
İkinci Meşrutiyet devrinin iktidar partisi İttihat ve Terakki (İTC), kendisini devletle özdeşleştirmiş ve ülkedeki her türlü muhalefeti “vatan hainliği” olarak yansıtmayı tercih etmişti.
İttihatçıların bu yaklaşımı seçimlere de damgasını vurdu ve bu dönemin seçimleri iktidar partisinin baskısı altında yapıldı. Hatta 1912 seçimleri tarihe “sopalı seçim” olarak geçti. İttihatçılar 1914 seçimlerine de karşılarında hiçbir muhalefet partisi olmadan tek başlarına girdiler.
Tek Parti Devri: Bir İleri İki Geri
Anadolu’nun işgali sürecinde 1919’da yapılan seçimler sonucunda Meclis-i Mebusan açıldı ve İstanbul’un işgali ile de yeni meclis Ankara’da devam etti. Milli Mücadele sırasında büyük bir özveriyle çalışan Meclis, yeni rejimle birlikte yol ayrımına geldi. 1923 seçimleri aynı zamanda Meclise tek parti damgasının vurulması aşamasının başlangıcıydı.
Terakkiperver Fırka’nın 1925’de kapatılmasıyla 1927 seçimlerine sadece iktidar partisi CHP girdi. Artık bütün milletvekilleri parti genel başkanı tarafından seçiliyor ve ikinci seçmenler bu listeyi onaylıyordu.
1930 yılında ise “icazetli” Serbest Fırka’nın (SCF) kurulmasıyla yerel seçimlere birden fazla parti iştirak etti. Bu seçimlerde de iktidar partisinin baskıları ve sandıklarda yapılan hileler öne çıktı. Sınırlı muhalefetine izin verilen SCF buna rağmen elli civarında belediye başkanlığı kazandı.
Seçimler sonrasında “hile iddiaları” tartışmalara neden oldu ve iktidar partisinin birkaç belediyeyi bile kaybetmeye tahammülü olmadığı anlaşıldı. Seçim esnasında SCF’nin “yankesiciler, kaçakçılar, hüviyeti belli olmayan kişiler, komünistler ve mürteciler tarafından desteklendiği” propagandası yapıldığı gibi muhalefetin kazandığı tek il merkezi olan Samsun belediye başkanı Boşnakzade Ahmet Resai Bey’e de görevden el çektirildi.
1946 “Hileli” Seçimleri
Bundan sonra 1946’ya kadar seçimler, milletvekili listelerinin onaylanmasından ibaret kaldı. Zaten “açık oy gizli tasnif” esas olduğundan seçmenlerin serbest bir şekilde oy kullanmaları mümkün değildi.
1945’de çok partili hayata geçilmesiyle birlikte kurulan ilk parti Nuri Demirağ’ın Milli Kalkınma Partisi oldu. Ancak iktidar partisi CHP ve onun lideri “Milli Şef” İnönü’nün asıl endişesi, 7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti’nin halk nezdinde bir karşılığı olmasıydı.
Bu durum çok partili dönemde iktidar partilerinin “hilelere kadar varacak” çeşitli yöntemlerle seçim kazanmalarının başlangıcı oldu. CHP ilk tedbir olarak DP’nin ülke çapında örgütlenmesine fırsat vermeden yerel seçimleri bir yıl önceye aldı. DP de bu durumu protesto ederek seçimlere girmedi.
İktidar partisinin genel seçimleri de bir yıl önceye almasıyla DP, bu seçimlere 64 ilin ancak 34’ünde teşkilatlanmış olarak girdi. İktidar partisi CHP’nin seçim kaybetmeye hiç niyeti yoktu ve buna göre planlar yapmıştı. Bu nedenle 1946 seçimlerine iktidarın sandık hileleri damgasını vurdu ve bu seçimler tarihe “hileli seçimler” olarak geçti. Seçimde yapılan hilelerle ilgili tartışmalar TBMM’ye de taşınarak günlerce gündemi meşgul etti.
DP’nin Çözümünden AKP’nin Çözümüne
CHP 1950 seçimlerini de rahatlıkla kazanacağını ümit ediyordu. Ancak “Yeter Söz Milletindir!” sloganıyla yola çıkan DP büyük bir başarıya imza atarak 1923-1950 arasındaki yirmi yedi yıllık tek parti iktidarını sona erdirdi.
1950’de “beyaz ihtilalle” iktidara gelen DP de iktidarı kaybetmemek için her yola başvurdu. Muhalefetteyken en çok eleştirdiği “çoğunluk sistemini” devam ettirdiği gibi seçim kazanamadığı yerler için farklı yöntemlere başvurarak Türk siyasetine yeni yöntemler öğretti.
Bunlar içinde en çok bilineni CHP’yi destekleyen Malatya’nın bölünerek Adıyaman’ın vilayet yapılması ve Osman Bölükbaşı’nın partisi Millet Partisi’ni destekleyen Kırşehir’in ilçeye çevrilerek Nevşehir’in il yapılmasıydı.
Menderes Hükümeti bu aşamada çok stratejik hareket etmiş, Malatya’yı bölerken yeni il merkezi olarak ekonomik ve demografik yönden öne çıkan ancak CHP’nin güçlü olduğu Besni yerine Adıyaman’ı il merkezi yapmıştı. Seçimlerde bunun semeresini alacak ve Malatya’da kazanamasa da Adıyaman’da seçimi kazanacaktır.
Menderes Hükümeti ayrıca belediye başkanlarına da müdahale etti. Malatya’da CHP’li belediye başkanı Muzaffer Akalın, 14 Ekim 1950’de duvarda CHP lideri İsmet İnönü’nün fotoğrafının bulunması nedeniyle “partizanlık yaptığı” gerekçesiyle görevinden alındı.
DP’nin yeni atadığı valiye göre makam odasında sadece Atatürk’ün resmi bulunabilirdi ve bu suçlama sonunda CHP’li başkanın yerine yeni bir başkan tayin edildi. Böylece milli iradenin sesi olarak tek parti iktidarına son veren DP “bir Türkiye klasiği olarak” kendisi kazanamadığında milli iradeyi hiçe sayarak sonraki dönemlerin iktidar partilerine “ilham kaynağı” oluyordu.
Merhum Menderes’in en büyük hatalarından birisi de muhalefet lideri İsmet İnönü’nün Uşak’tan başlattığı ve “Büyük Taarruz” adını verdiği siyasi gezisini engellemek için valiler vasıtasıyla provokasyonlar yaptırmasıydı.
Muhtemelen iktidarı kaybetme korkusu Menderes’i böyle bir yanlışa itmiş, “Vatan Cephesi” ile gerilen siyasi hayatın daha da gerginleşmesine yol açarak 27 Mayıs darbesinin gerekçelerinden birisini oluşturmuştu.
12 Eylül’ün Subay Belediye Başkanlarından Kayyum Başkanlara
Milli iradeyi hiçe sayan yöntemler sonraki yıllarda da devam etti. 27 Mayıs darbecileri Demokrat Partililerin siyaset yapmasını engelleyerek Türkiye’de kendi düşüncelerine uygun iktidarların seçilmesini garantiye almak istediler.
12 Eylül’ün darbeci komutanları da Demirel, Ecevit, Türkeş ve Erbakan’a “siyaset yasağı” getirdiler. Hatta 1983 seçimlerine sadece kendilerinin izin verdikleri partileri sokarak “kendi partileri” MDP’nin kazanması için gayret sarf ettiler.
12 Eylül darbecilerinin ilginç bir uygulaması da darbe sonrasında bütün belediye başkanlarını görevden alarak yerlerine “kayyum” subayları getirmeleri oldu. 1980 Eylülünden 1984 Martına kadar belediyeler “asker-kayyum” belediye başkanları tarafından yönetildi.
Yıllar sonra bir zamanların “milli irade kutsayıcısı” AKP de aynı yola başvurarak çeşitli gerekçelerle “seçilmiş” belediye başkanlarını görevden aldı ve yerlerine “partili memur kayyumları” tayin etti. İlk olarak HDP’li belediyelerden başlasa da daha sonra kendi “partili” başkanlarını bile istifa ettirerek “milli iradeyi” hiçe saydı.
Yeter ki Kaybetmeyelim!
Türk siyasi hayatında seçimlere müdahale ve hile iddialarına bakıldığında bunların kaynağının iktidar partileri olduğu görülmektedir. Türkiye’de iktidara gelen parti, çeşitli yöntemlerle bağımsız olması gereken kurumları da ele geçirmeye çalışmakta ve bundan yararlanarak seçim kaybetmemek için her yola başvurmayı “mubah” görmektedir.
Türk siyasetinin en büyük ayıplarından birisi de “seçilmiş” kişilerin çeşitli gerekçelerle görevden alınarak 1930’da Samsun’da, 1950’de Malatya’da görüldüğü gibi yerine iktidar yanlısı kişilerin tayin edilmesidir. Özellikle son dönemde karşımıza çıkan belediyelerin “kayyımlarla” yönetilmesinin demokrasi ve milli iradeyle bağdaşan bir tarafının olması mümkün değildir.
Bugün de AKP’nin kaybettiği illerdeki belediyelerle ilgili olarak izleyeceği siyaset, Türkiye’nin demokrasi ya da “tek adam-tek parti rejiminin” neresinde olduğunun ispatı olacaktır. KHK’lı belediye başkanlarının yerine ikinci sıradaki adayın kazandırılması gibi komediler devam eder ve hele KHK’lıların oy kullandığı gibi gülünç bir gerekçeyle seçim iptali yaşanırsa yeni rejimin demokrasi olmadığı tescillenecektir.
Kaynakça: İ. Safi, T. Kurşuncu, “Siyasal Partizanlığın Bir Göstergesi Olarak Seçim Hileleri ve Türkiye’de Bazı Uygulamaları”, İİSAD, S. 8, 2019; H. Çolak, 1930 Belediye Seçimleri, AÜ TİT Enstitüsü yüksek lisans tezi, Ankara, 2007; K. Olgun; “Türkiye’de 1908’den 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, ATAM, S. 79.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 24.4.2019 [TR724]
Bu tür ülkelerde her seçim bir “beka meselesi” veya “rejimin tehlikede” olduğu propagandasıyla farklı bir zemine oturtulmaya, halk kutuplaştırılmaya ve böylece oy devşirilmeye çalışılır.
İktidar partisi seçim kazandığında “milli iradenin zaferi” olur. Seçim kaybedildiğinde ise seçimin iptaline çalışılır. Hele iktidarı kaybetme ihtimali ortaya çıkarsa iktidar partisinin seçim kazanmasını sağlayacak kanunî düzenlemeler veya diğer yollarla seçim garantiye alınır.
Sopalı Seçimler
Türk siyasetinin seçim süreci Tanzimat dönemine kadar götürülebilir. Bildiğimiz manada ilk seçimler olarak da 1876’da Abdülhamit’in Kanun-i Esasi’yi kabul etmesiyle gerçekleşen Meclis-i Mebusan seçimleri gösterilebilir. Ancak Abdülhamit’in parlamentoyu feshetmesiyle bir sonraki seçimlerin otuz yıl sonra yapılabildiği bir gerçektir.
1908’de İkinci Meşrutiyetin ilanıyla Türkiye seçimlerle yeniden tanıştı. 1908-1946 arasındaki seçimler iki dereceli olarak yapıldı ve sadece “müntehib-i sani” denilen ikinci seçmenler oy kullanabildi.
İkinci Meşrutiyet devrinin iktidar partisi İttihat ve Terakki (İTC), kendisini devletle özdeşleştirmiş ve ülkedeki her türlü muhalefeti “vatan hainliği” olarak yansıtmayı tercih etmişti.
İttihatçıların bu yaklaşımı seçimlere de damgasını vurdu ve bu dönemin seçimleri iktidar partisinin baskısı altında yapıldı. Hatta 1912 seçimleri tarihe “sopalı seçim” olarak geçti. İttihatçılar 1914 seçimlerine de karşılarında hiçbir muhalefet partisi olmadan tek başlarına girdiler.
Tek Parti Devri: Bir İleri İki Geri
Anadolu’nun işgali sürecinde 1919’da yapılan seçimler sonucunda Meclis-i Mebusan açıldı ve İstanbul’un işgali ile de yeni meclis Ankara’da devam etti. Milli Mücadele sırasında büyük bir özveriyle çalışan Meclis, yeni rejimle birlikte yol ayrımına geldi. 1923 seçimleri aynı zamanda Meclise tek parti damgasının vurulması aşamasının başlangıcıydı.
Terakkiperver Fırka’nın 1925’de kapatılmasıyla 1927 seçimlerine sadece iktidar partisi CHP girdi. Artık bütün milletvekilleri parti genel başkanı tarafından seçiliyor ve ikinci seçmenler bu listeyi onaylıyordu.
1930 yılında ise “icazetli” Serbest Fırka’nın (SCF) kurulmasıyla yerel seçimlere birden fazla parti iştirak etti. Bu seçimlerde de iktidar partisinin baskıları ve sandıklarda yapılan hileler öne çıktı. Sınırlı muhalefetine izin verilen SCF buna rağmen elli civarında belediye başkanlığı kazandı.
Seçimler sonrasında “hile iddiaları” tartışmalara neden oldu ve iktidar partisinin birkaç belediyeyi bile kaybetmeye tahammülü olmadığı anlaşıldı. Seçim esnasında SCF’nin “yankesiciler, kaçakçılar, hüviyeti belli olmayan kişiler, komünistler ve mürteciler tarafından desteklendiği” propagandası yapıldığı gibi muhalefetin kazandığı tek il merkezi olan Samsun belediye başkanı Boşnakzade Ahmet Resai Bey’e de görevden el çektirildi.
1946 “Hileli” Seçimleri
Bundan sonra 1946’ya kadar seçimler, milletvekili listelerinin onaylanmasından ibaret kaldı. Zaten “açık oy gizli tasnif” esas olduğundan seçmenlerin serbest bir şekilde oy kullanmaları mümkün değildi.
1945’de çok partili hayata geçilmesiyle birlikte kurulan ilk parti Nuri Demirağ’ın Milli Kalkınma Partisi oldu. Ancak iktidar partisi CHP ve onun lideri “Milli Şef” İnönü’nün asıl endişesi, 7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti’nin halk nezdinde bir karşılığı olmasıydı.
Bu durum çok partili dönemde iktidar partilerinin “hilelere kadar varacak” çeşitli yöntemlerle seçim kazanmalarının başlangıcı oldu. CHP ilk tedbir olarak DP’nin ülke çapında örgütlenmesine fırsat vermeden yerel seçimleri bir yıl önceye aldı. DP de bu durumu protesto ederek seçimlere girmedi.
İktidar partisinin genel seçimleri de bir yıl önceye almasıyla DP, bu seçimlere 64 ilin ancak 34’ünde teşkilatlanmış olarak girdi. İktidar partisi CHP’nin seçim kaybetmeye hiç niyeti yoktu ve buna göre planlar yapmıştı. Bu nedenle 1946 seçimlerine iktidarın sandık hileleri damgasını vurdu ve bu seçimler tarihe “hileli seçimler” olarak geçti. Seçimde yapılan hilelerle ilgili tartışmalar TBMM’ye de taşınarak günlerce gündemi meşgul etti.
DP’nin Çözümünden AKP’nin Çözümüne
CHP 1950 seçimlerini de rahatlıkla kazanacağını ümit ediyordu. Ancak “Yeter Söz Milletindir!” sloganıyla yola çıkan DP büyük bir başarıya imza atarak 1923-1950 arasındaki yirmi yedi yıllık tek parti iktidarını sona erdirdi.
1950’de “beyaz ihtilalle” iktidara gelen DP de iktidarı kaybetmemek için her yola başvurdu. Muhalefetteyken en çok eleştirdiği “çoğunluk sistemini” devam ettirdiği gibi seçim kazanamadığı yerler için farklı yöntemlere başvurarak Türk siyasetine yeni yöntemler öğretti.
Bunlar içinde en çok bilineni CHP’yi destekleyen Malatya’nın bölünerek Adıyaman’ın vilayet yapılması ve Osman Bölükbaşı’nın partisi Millet Partisi’ni destekleyen Kırşehir’in ilçeye çevrilerek Nevşehir’in il yapılmasıydı.
Menderes Hükümeti bu aşamada çok stratejik hareket etmiş, Malatya’yı bölerken yeni il merkezi olarak ekonomik ve demografik yönden öne çıkan ancak CHP’nin güçlü olduğu Besni yerine Adıyaman’ı il merkezi yapmıştı. Seçimlerde bunun semeresini alacak ve Malatya’da kazanamasa da Adıyaman’da seçimi kazanacaktır.
Menderes Hükümeti ayrıca belediye başkanlarına da müdahale etti. Malatya’da CHP’li belediye başkanı Muzaffer Akalın, 14 Ekim 1950’de duvarda CHP lideri İsmet İnönü’nün fotoğrafının bulunması nedeniyle “partizanlık yaptığı” gerekçesiyle görevinden alındı.
DP’nin yeni atadığı valiye göre makam odasında sadece Atatürk’ün resmi bulunabilirdi ve bu suçlama sonunda CHP’li başkanın yerine yeni bir başkan tayin edildi. Böylece milli iradenin sesi olarak tek parti iktidarına son veren DP “bir Türkiye klasiği olarak” kendisi kazanamadığında milli iradeyi hiçe sayarak sonraki dönemlerin iktidar partilerine “ilham kaynağı” oluyordu.
Merhum Menderes’in en büyük hatalarından birisi de muhalefet lideri İsmet İnönü’nün Uşak’tan başlattığı ve “Büyük Taarruz” adını verdiği siyasi gezisini engellemek için valiler vasıtasıyla provokasyonlar yaptırmasıydı.
Muhtemelen iktidarı kaybetme korkusu Menderes’i böyle bir yanlışa itmiş, “Vatan Cephesi” ile gerilen siyasi hayatın daha da gerginleşmesine yol açarak 27 Mayıs darbesinin gerekçelerinden birisini oluşturmuştu.
12 Eylül’ün Subay Belediye Başkanlarından Kayyum Başkanlara
Milli iradeyi hiçe sayan yöntemler sonraki yıllarda da devam etti. 27 Mayıs darbecileri Demokrat Partililerin siyaset yapmasını engelleyerek Türkiye’de kendi düşüncelerine uygun iktidarların seçilmesini garantiye almak istediler.
12 Eylül’ün darbeci komutanları da Demirel, Ecevit, Türkeş ve Erbakan’a “siyaset yasağı” getirdiler. Hatta 1983 seçimlerine sadece kendilerinin izin verdikleri partileri sokarak “kendi partileri” MDP’nin kazanması için gayret sarf ettiler.
12 Eylül darbecilerinin ilginç bir uygulaması da darbe sonrasında bütün belediye başkanlarını görevden alarak yerlerine “kayyum” subayları getirmeleri oldu. 1980 Eylülünden 1984 Martına kadar belediyeler “asker-kayyum” belediye başkanları tarafından yönetildi.
Yıllar sonra bir zamanların “milli irade kutsayıcısı” AKP de aynı yola başvurarak çeşitli gerekçelerle “seçilmiş” belediye başkanlarını görevden aldı ve yerlerine “partili memur kayyumları” tayin etti. İlk olarak HDP’li belediyelerden başlasa da daha sonra kendi “partili” başkanlarını bile istifa ettirerek “milli iradeyi” hiçe saydı.
Yeter ki Kaybetmeyelim!
Türk siyasi hayatında seçimlere müdahale ve hile iddialarına bakıldığında bunların kaynağının iktidar partileri olduğu görülmektedir. Türkiye’de iktidara gelen parti, çeşitli yöntemlerle bağımsız olması gereken kurumları da ele geçirmeye çalışmakta ve bundan yararlanarak seçim kaybetmemek için her yola başvurmayı “mubah” görmektedir.
Türk siyasetinin en büyük ayıplarından birisi de “seçilmiş” kişilerin çeşitli gerekçelerle görevden alınarak 1930’da Samsun’da, 1950’de Malatya’da görüldüğü gibi yerine iktidar yanlısı kişilerin tayin edilmesidir. Özellikle son dönemde karşımıza çıkan belediyelerin “kayyımlarla” yönetilmesinin demokrasi ve milli iradeyle bağdaşan bir tarafının olması mümkün değildir.
Bugün de AKP’nin kaybettiği illerdeki belediyelerle ilgili olarak izleyeceği siyaset, Türkiye’nin demokrasi ya da “tek adam-tek parti rejiminin” neresinde olduğunun ispatı olacaktır. KHK’lı belediye başkanlarının yerine ikinci sıradaki adayın kazandırılması gibi komediler devam eder ve hele KHK’lıların oy kullandığı gibi gülünç bir gerekçeyle seçim iptali yaşanırsa yeni rejimin demokrasi olmadığı tescillenecektir.
Kaynakça: İ. Safi, T. Kurşuncu, “Siyasal Partizanlığın Bir Göstergesi Olarak Seçim Hileleri ve Türkiye’de Bazı Uygulamaları”, İİSAD, S. 8, 2019; H. Çolak, 1930 Belediye Seçimleri, AÜ TİT Enstitüsü yüksek lisans tezi, Ankara, 2007; K. Olgun; “Türkiye’de 1908’den 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, ATAM, S. 79.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 24.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Kamu bankaları döviz borcu ile kurtarılabilir mi? Batmaya devam! [Semih Ardıç]
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP), 31 Mart Mahallî İdareler Genel Seçimi’nde ağır bir hezimet uğramasında çarşı-pazarı kasıp kavuran iktisadî krizin payı zannedildiğinden daha fazla.
Bunun içindir ki AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olmasına rağmen Berat Albayrak’ı Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın başından almaya hazırlandığı konuşuluyor.
AKP, CHP’DEN MEDET UMAR HALE GELDİ
Hatta Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yüzde 28,1 pay sahibi olduğu İş Bankası’nın genel müdürü Adnan Bali’ye ekonominin başına geçmesi bile teklif edildi.
Benzer iddia İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı’ndan 29 Mart’ta istifa eden Ersin Özince namına da telaffuz edilse de Özince’ye yakın kaynaklar, “Söz konusu bile olamaz!” diyor.
Bali’nin de teklifi nazik bir şekilde reddettiği belirtiliyor.
Saray bir tarafta CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun canını zor kurtardığı saldırıyı “mazur” ve “meşru” göstermeye çalışırken diğer tarafta CHP’ye yakın bankacılardan yardım talep edebiliyor.
Erdoğan’ın her fırsatta yerden yere vurduğu CHP kadrolarından medet umması ne kadar manidar değil mi?
Sıkışmışlığın, tükenmişliğin ve şaşırmışlığın bini bir para!
ALBAYRAK, HARİCİYE’YE Mİ GİDECEK?
Esasında Berat Albayrak’ın 31 Mart hezimeti yüzünden Hazine’den alınıp eskilerin Hariciye dediği Dışişleri Bakanlığı koltuğuna geçmesi halinde halef bulmak çok da vakit almamalı.
Mevlüt Çavuşoğlu zaten önüne gelen tehditler savuran İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun hariciye versiyonu. Gitmesi kayıp sayılmayacaktır.
Erdoğan ve damadının vehimden ibaret iktisadî modelinin Türkiye’yi ne kadar derin bir çukura düşürdüğü ortada.
Dolayısıyla müstakbel Hazine Bakanı her kim olacaksa en azından selefinin içi boş power point sunumlarına son verse piyasa bir nebze nefes alabilir.
ABD KAPILARINDA BORÇ İSTEMİŞTİ
10 Nisan’da “yapısal reform” diye ekrana yansıttığı power point sunumun üzerinden üç hafta geçti. Temenniler manzumesi teşhisimde hatalı çıkmak isterdim.
Mamafih o arada borç para bulmak ümidiyle Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) gitse de okyanus ötesinden eli boş dönen Damat Berat “yapısal reform” ambalajına sardığı pakette kamu bankalarının batırdığını itiraf etti.
ABD’ye Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank ve Türk Eximbank ile Vakıf Katılım ve Ziraat Katılım’a da para bulmak için gidilmişti.
Paketteki “kamu bankalarına 28 milyar TL devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) verilecek” cümlesinin ne kadar ağır bir maliyet getirdiği günden güne berraklaşıyor.
BANKALARI KURTARMAK İÇİN BORÇ!
Kamu bankalarının sermaye açığını kapatmak maksadıyla 3,3 milyar euro, katılım bankaları için de 400 milyon euro olmak üzere toplam 3,7 milyar euro (24,3 milyar TL) tutarında DİBS ihraç edilecek.
24 Nisan 2019 valör tarihli olmak üzere net 3,3 milyar euro tutarında tahvilin vadesi 5 yıl olacak. Euro tahvilinin yıllık faizi ise yüzde 4,61 olacak.
İki katılım bankası için ihraç edilecek 400 milyon euro tutarında 5 yıl vadeli tahvilin ise faiz ödemesi yok.
HANİ VARLIK FONU DENİLİYORDU!
DİBS ihracını da 2017 senesinde beri Türkiye’yi para getirmesi beklenen Varlık Fonu icra edecek. İsminde “varlık” olsa da yokluk fonu olduğunu bir kere daha müşahede ediyoruz.
Kamu bankalarının haricinde faiz geliri ile ayakta duran Ziraat Bankası ve Vakıfbank’ın kendi ön isimleri ile kurduğu katılım bankaları da sermayeye muhtaç hale getirilmiş.
Faiz geliri elde eden bankanın sermayesinin nasıl faizsiz bankacılığa nüve teşkil ettiğinin cevabını sadece AKP’nin parti müftüsü Hayreddin Karaman biliyor.
Mevzumuz kamunun faizsiz bankacılık yalanından ziyade top yekûn batırılan kamu bankaları.
DÖVİZ ARTTIKÇA BORÇA DA ARTACAK
Euroya endeksli Hazine kâğıtlarını almak isteyen yabancı ya da yerli yatırımcıya senelik yüzde 5’e yakın faiz ödeyerek Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank kurtarılacak, öyle mi? Kamu bankaları borç aldıkları parayı sermaye benzeri kredi olarak kullanacak.
2001 krizi tam da bu sebeple patlak vermişti. Siyasetçilerin arpalığana dönen kamu bankaları 18 milyar TL (18 katrilyon TL) zarar etmişti.
Uluslararası Para Fonu (IMF) kamu bankalarını özerk hale getiren kanuni düzenlemeyi 25 milyar dolar kredinin ilk diliminin serbest bırakılması için ön şart olarak öne sürmüştü.
O sayede Türkiye son 3-4 seneye kadar kamu bankalarına siyasetçinin doğrudan müdahil olmadığı hakiki manada kamu bankacılığı ile tanışmıştı.
TALİMATLA BANKACILIK YAPILMAZ
Ancak hukuk ve demokrasiyi, anayasayı ayaklar altına alan Erdoğan’ın nazarında kanun ve teamüller ayak bağıydı.
Kanunu hiçe sayarak yandaş işadamlarına, müteahhitlere ve batık futbol kulüplerine talimatla kredi tahsis ettirildi.
Tüketim körüklenip ekonomiyi suni bir büyüme ile cilalama derdine düşüldü. Netice ortada.
Saray’ın talimatı ile verilen 10 milyarlarca lira tutarında kredi battı.
Bankalar batıkları karşılamak için sermayelerinden yemeye başladı. Erdoğan ve damadı, ekonominin hislerle idare edilemeyeceği acı hakikati ile nihayet yüzleşti.
SEÇİM RÜŞVETLERİNİ ÖDEME VAKTİ
İki senedir ikaz ediyorum. Kredi Garanti Fonu ile Hazine’yi ve kamu bankalarını ateşe attıklarını kabul etmek istemediler.
“Seçimi kazanalım, sonra bakarız” ezberi ile bütün çer çöp halının altına süpürüldü. Yabancılar artık borç vermiyor. Verse de maliyet ikiye hatta üçe katlandı.
Yüzde 7-8 dolar faizinin altından kalkacak babayiğit çıksın söylesin!
Berat Albayrak bir sene bile dolmadan kendi uhdesindeki ekonomiyi ve kamu maliyesini perişan etti.
Son DİBS takviyesinin kamu bankalarına ne kadar merhem olacağı şüpheli.
DOLAR SESSİZ SEDASIZ 5,85 TL OLDU
Albayrak’ın power point sunumuna kalsa ABD Doları için sene sonu tahmini 5,90 TL idi. Dolar 23 Nisan’da 5,85 TL’yi geçti. Bu şartlarda kim yarından emin olabilir ki!
Ne bütçe bıraktı ne Merkez Bankası’nda döviz rezervi. Bankaları şimdilik kurtarmış gibi olabiliriz. Amma velâkin döviz arttıkça alınan borçların maliyeti de artacak.
Hem faiz hem de kur riski kamu bankalarının sırtını bindi. Bir başka ifadeyle vergileri ile bu bankaları kuran vatandaş sırtına yeni bir kambur ilave edildi.
Merkez Bankası tablolarına göz attım. Geçen hafta itibarıyla batık kredi tutarı 108 milyar TL’ye yükselmiş.
En kötüsü geride kaldı diyenlere değil bir dönem kâr rekoru kıran ve Hazine’nin yükünü hafifleten kamu bankalarının perişan haline bakmanızı tavsiye ederim…
Bu hesaba özel bankalar ve 220 milyar dolar borcu olan şirketler dahil değil.
BORÇ PARA İLE SERMAYE TAKVİYESİ YAPILACAK?*
T.C. Ziraat Bankası A.Ş.: 1.400.000.000
Türkiye Halk Bankası A.Ş.: 900.000.000
Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O.: 700.000.000
Türkiye İhracat Kredi Bankası A.Ş.: 150.000.000
Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş.: 150.000.000
Ara Toplam: 3.300.000.000
Ziraat Katılım Bankası A.Ş.: 100.000.000
Vakıf Katılım Bankası A.Ş.: 100.000.000
Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş.: 200.000.000
Ara Toplam: 400.000.000
Genel Toplam: 3.700.000.000
(*)DİBS ihracından elde edilecek gelirin taksimatı, euro.
[Semih Ardıç] 24.4.2019 TR724[]
Bunun içindir ki AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olmasına rağmen Berat Albayrak’ı Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın başından almaya hazırlandığı konuşuluyor.
AKP, CHP’DEN MEDET UMAR HALE GELDİ
Hatta Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yüzde 28,1 pay sahibi olduğu İş Bankası’nın genel müdürü Adnan Bali’ye ekonominin başına geçmesi bile teklif edildi.
Benzer iddia İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı’ndan 29 Mart’ta istifa eden Ersin Özince namına da telaffuz edilse de Özince’ye yakın kaynaklar, “Söz konusu bile olamaz!” diyor.
Bali’nin de teklifi nazik bir şekilde reddettiği belirtiliyor.
Saray bir tarafta CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun canını zor kurtardığı saldırıyı “mazur” ve “meşru” göstermeye çalışırken diğer tarafta CHP’ye yakın bankacılardan yardım talep edebiliyor.
Erdoğan’ın her fırsatta yerden yere vurduğu CHP kadrolarından medet umması ne kadar manidar değil mi?
Sıkışmışlığın, tükenmişliğin ve şaşırmışlığın bini bir para!
ALBAYRAK, HARİCİYE’YE Mİ GİDECEK?
Esasında Berat Albayrak’ın 31 Mart hezimeti yüzünden Hazine’den alınıp eskilerin Hariciye dediği Dışişleri Bakanlığı koltuğuna geçmesi halinde halef bulmak çok da vakit almamalı.
Mevlüt Çavuşoğlu zaten önüne gelen tehditler savuran İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun hariciye versiyonu. Gitmesi kayıp sayılmayacaktır.
Erdoğan ve damadının vehimden ibaret iktisadî modelinin Türkiye’yi ne kadar derin bir çukura düşürdüğü ortada.
Dolayısıyla müstakbel Hazine Bakanı her kim olacaksa en azından selefinin içi boş power point sunumlarına son verse piyasa bir nebze nefes alabilir.
ABD KAPILARINDA BORÇ İSTEMİŞTİ
10 Nisan’da “yapısal reform” diye ekrana yansıttığı power point sunumun üzerinden üç hafta geçti. Temenniler manzumesi teşhisimde hatalı çıkmak isterdim.
Mamafih o arada borç para bulmak ümidiyle Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) gitse de okyanus ötesinden eli boş dönen Damat Berat “yapısal reform” ambalajına sardığı pakette kamu bankalarının batırdığını itiraf etti.
ABD’ye Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank ve Türk Eximbank ile Vakıf Katılım ve Ziraat Katılım’a da para bulmak için gidilmişti.
Paketteki “kamu bankalarına 28 milyar TL devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) verilecek” cümlesinin ne kadar ağır bir maliyet getirdiği günden güne berraklaşıyor.
BANKALARI KURTARMAK İÇİN BORÇ!
Kamu bankalarının sermaye açığını kapatmak maksadıyla 3,3 milyar euro, katılım bankaları için de 400 milyon euro olmak üzere toplam 3,7 milyar euro (24,3 milyar TL) tutarında DİBS ihraç edilecek.
24 Nisan 2019 valör tarihli olmak üzere net 3,3 milyar euro tutarında tahvilin vadesi 5 yıl olacak. Euro tahvilinin yıllık faizi ise yüzde 4,61 olacak.
İki katılım bankası için ihraç edilecek 400 milyon euro tutarında 5 yıl vadeli tahvilin ise faiz ödemesi yok.
HANİ VARLIK FONU DENİLİYORDU!
DİBS ihracını da 2017 senesinde beri Türkiye’yi para getirmesi beklenen Varlık Fonu icra edecek. İsminde “varlık” olsa da yokluk fonu olduğunu bir kere daha müşahede ediyoruz.
Kamu bankalarının haricinde faiz geliri ile ayakta duran Ziraat Bankası ve Vakıfbank’ın kendi ön isimleri ile kurduğu katılım bankaları da sermayeye muhtaç hale getirilmiş.
Faiz geliri elde eden bankanın sermayesinin nasıl faizsiz bankacılığa nüve teşkil ettiğinin cevabını sadece AKP’nin parti müftüsü Hayreddin Karaman biliyor.
Mevzumuz kamunun faizsiz bankacılık yalanından ziyade top yekûn batırılan kamu bankaları.
DÖVİZ ARTTIKÇA BORÇA DA ARTACAK
Euroya endeksli Hazine kâğıtlarını almak isteyen yabancı ya da yerli yatırımcıya senelik yüzde 5’e yakın faiz ödeyerek Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank kurtarılacak, öyle mi? Kamu bankaları borç aldıkları parayı sermaye benzeri kredi olarak kullanacak.
2001 krizi tam da bu sebeple patlak vermişti. Siyasetçilerin arpalığana dönen kamu bankaları 18 milyar TL (18 katrilyon TL) zarar etmişti.
Uluslararası Para Fonu (IMF) kamu bankalarını özerk hale getiren kanuni düzenlemeyi 25 milyar dolar kredinin ilk diliminin serbest bırakılması için ön şart olarak öne sürmüştü.
O sayede Türkiye son 3-4 seneye kadar kamu bankalarına siyasetçinin doğrudan müdahil olmadığı hakiki manada kamu bankacılığı ile tanışmıştı.
TALİMATLA BANKACILIK YAPILMAZ
Ancak hukuk ve demokrasiyi, anayasayı ayaklar altına alan Erdoğan’ın nazarında kanun ve teamüller ayak bağıydı.
Kanunu hiçe sayarak yandaş işadamlarına, müteahhitlere ve batık futbol kulüplerine talimatla kredi tahsis ettirildi.
Tüketim körüklenip ekonomiyi suni bir büyüme ile cilalama derdine düşüldü. Netice ortada.
Saray’ın talimatı ile verilen 10 milyarlarca lira tutarında kredi battı.
Bankalar batıkları karşılamak için sermayelerinden yemeye başladı. Erdoğan ve damadı, ekonominin hislerle idare edilemeyeceği acı hakikati ile nihayet yüzleşti.
SEÇİM RÜŞVETLERİNİ ÖDEME VAKTİ
İki senedir ikaz ediyorum. Kredi Garanti Fonu ile Hazine’yi ve kamu bankalarını ateşe attıklarını kabul etmek istemediler.
“Seçimi kazanalım, sonra bakarız” ezberi ile bütün çer çöp halının altına süpürüldü. Yabancılar artık borç vermiyor. Verse de maliyet ikiye hatta üçe katlandı.
Yüzde 7-8 dolar faizinin altından kalkacak babayiğit çıksın söylesin!
Berat Albayrak bir sene bile dolmadan kendi uhdesindeki ekonomiyi ve kamu maliyesini perişan etti.
Son DİBS takviyesinin kamu bankalarına ne kadar merhem olacağı şüpheli.
DOLAR SESSİZ SEDASIZ 5,85 TL OLDU
Albayrak’ın power point sunumuna kalsa ABD Doları için sene sonu tahmini 5,90 TL idi. Dolar 23 Nisan’da 5,85 TL’yi geçti. Bu şartlarda kim yarından emin olabilir ki!
Ne bütçe bıraktı ne Merkez Bankası’nda döviz rezervi. Bankaları şimdilik kurtarmış gibi olabiliriz. Amma velâkin döviz arttıkça alınan borçların maliyeti de artacak.
Hem faiz hem de kur riski kamu bankalarının sırtını bindi. Bir başka ifadeyle vergileri ile bu bankaları kuran vatandaş sırtına yeni bir kambur ilave edildi.
Merkez Bankası tablolarına göz attım. Geçen hafta itibarıyla batık kredi tutarı 108 milyar TL’ye yükselmiş.
En kötüsü geride kaldı diyenlere değil bir dönem kâr rekoru kıran ve Hazine’nin yükünü hafifleten kamu bankalarının perişan haline bakmanızı tavsiye ederim…
Bu hesaba özel bankalar ve 220 milyar dolar borcu olan şirketler dahil değil.
BORÇ PARA İLE SERMAYE TAKVİYESİ YAPILACAK?*
T.C. Ziraat Bankası A.Ş.: 1.400.000.000
Türkiye Halk Bankası A.Ş.: 900.000.000
Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O.: 700.000.000
Türkiye İhracat Kredi Bankası A.Ş.: 150.000.000
Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş.: 150.000.000
Ara Toplam: 3.300.000.000
Ziraat Katılım Bankası A.Ş.: 100.000.000
Vakıf Katılım Bankası A.Ş.: 100.000.000
Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş.: 200.000.000
Ara Toplam: 400.000.000
Genel Toplam: 3.700.000.000
(*)DİBS ihracından elde edilecek gelirin taksimatı, euro.
[Semih Ardıç] 24.4.2019 TR724[]
“Kınalı kuzum ne ettiler size böyle” – Arapkirli Agop’un hikâyesi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Küçücüktü Agop daha, yedi yaşında yoktu henüz. 1992 yılında akciğer kanserine yakalanana dek başından geçenleri kimseye anlatmadı, anlatamadı. Artık anlatması lazımdı. Bunca susma yeterdi gayrı!
Acıyı anlatmak nedir, bilir misin sen oğlum? Bilme, emi? Zordur çünkü acıyı konuşmak! Acıyı konuşmak da acı verir insana çünkü. Konuşmak için 1915’ten 1993’e tam 78 yıl bekleyecekti. O kadar uzun mu sürer acının dinmesi? Yüzlerce Ermeni evlerinden alınıyordu Arapkir’de. Mahalleler adeta yangın yerine dönüşmüştü. Her tarafta kadınların ve çocukların yürek parçalayan çığlıkları, askerlerin bağrışmaları, zaman zamansa tüfek seslerinin yaş duvarlardan gelen yankıları, kulakları sağır edercesine, yürekleri deler geçercesine! Babayı erkek çocuklarla beraber aldılar. Kızlarına ve eşine belli etmemeye çalışarak, zoraki bir gülümsemeyle “ts tesudyun” (hoşçakalın) dedi, eşine sarıldı, kızlarının gözlerini öptü. Burnunun direği sızlayarak kafasını öte yana çevirdi. “Uzatma, çabuk ol len!” diye bağırdı çavuş Agop’un babasına, aynı anda onu ve oğlanları kapıya doğru itekleyerek. Baba ve küçük oğulları tozlu avludaydılar artık. Eşinin yalvarmaları ve kızların gözyaşlarıyla beraber, manga oradan uzaklaşırken, bir başka grup asker de Agop’un annesini ve kız kardeşlerini kadınları topladıkları yere götürüldü. Onlara ne olacaktı? Nereye götürülüyorlardı? Akşama evlerine geri dönecek, tandırın başında pişen sıcak ekmeklerini çorbalarına banarken, o gün yaşadıklarını unutturmak için baba yine her zamanki şakalarından yapacak mıydı? O sessiz akşamların odun sobası kokulu hoş sokakları, şimdi çok başka görünüyordu.
Annesini ve kız kardeşlerini bir daha hiç görmedi Agop. Erkekleri Fırat’ın bir başka yerine götürmüşlerdi. Buralar eskiden kaysı toplamaya amcasının çiftlik evine gittikleri yer miydi? Çok benziyordu. Nehrin üzerindeki köprüde çocukları yetişkinlerden ayırdılar. Babasına öyle bir sarıldı ki Agop, nefes alamıyordu. Bir süre öyle kaldı. Bu anı hiç unutmadı. Babasının sıcak bedenini yüzünde hissettiği o an! Babasını hep o başını karnına gömdüğü anki sıcaklık ve kokuyla hatırlayacaktı. Kolundan sertçe çeken asker, onunla beraber birkaç sıska çocuğu daha yerde sürükleyerek, diğer çocukların toplandığı yere götürdü. Artık serde erkeklik falan kalmamış, farklı yaşlarda bu çocuklar ağlıyor, bazıları birbirine sarılmış, gözlerini kapıyor, belki de bu yaşadıklarının bir kâbus olması için içlerinden Tanrı’ya yalvarıyordu. Onlardan yüz metre kadar ötede, nehrin hemen oradaki taş köprüde erkekleri üçerli olarak dizdiler. Sonra her bir sıraya bir el ateş ettiler. Sonra onları ölü veya can çekişen bakmadan köprüden nehre attılar. Kocaman kara gözleri dehşet içinde, ağzını iki eliyle kapayan Agop, nefes alamadığını hissetti. Kafasını öne-arkaya istemsizce sallayarak, askerler gelip diğerleriyle birlikte onu da kolundan çektikleri ana dek ağlayamadı. Ellerini ağzından kurtarıp bileğinden yakalamak isteyen askerin, direnen Agop’un yüzüne attığı tokattan sonra ağlayabildi. Hıçkırıyor, ama kendi hıçkırıklarını diğer çocukların feryat ve ağlama seslerinden duyamıyordu.
Onları ikişerli sıra yaptılar. Atın üzerindeki askerler, görevlerini tamamlamış, çocuklara nizam vermiş, kafile yola çıkmıştı. Batıya değil, güneye doğru yola çıktıklarını anladığında, Agop artık evine, Arapkir’e değil, başka bir yere gittiğini biliyordu.
Agop’un yalın ayakları, batan taşlardan su topladı, sonra cılk yara oldu. Öyle ki, yürümek işkenceydi. Fakat asıl acı, biri yavaşladığında kafana-güzüne inen asker dipçiğiydi. Yoksa bunlardan da büyüğü, anneni özlediğinde içinde bir yerlerde, karnınla kalbin arasında hissettiğin o burkulma mıydı? Agop bunu bilmiyordu. Gece kamp yaptıkları yerde yediği iki lokma ekmek ve hep içini kavuran, dilini damağına yapıştıran yapış-yapış bir susama hissi, sadece bir su kenarından geçerken koşup dereye kafasını daldırıp, kana-kana su içtiğinde gidiyordu. O an mutluluktan gülümsemesi, hatta kahkaha atması, o su içmenin hazzı geçtikten sonra büyük bir vicdan azabına dönüşüyor, aklında babacığı ve çok ama çok özlediği anneciği, yine ağlamaya başlıyordu. Bu his, uzun yıllar hiç geçmeyecek, Suriye’ye vardıktan sonra da her an ona eşlik eden, çok tanıdık bir duygu olacaktı. Bir de eline her kürek aldığında, yolda hastalanan ve ölen arkadaşlarını gömmek için alelade her yerde kazdığı mezarlar aklına gelecekti. Küçük konvoyları büyük konvoya eklendiğinde, oradaki her yetişkin kadının annesi olması için belli etmeden, gizlice içinden İsa’ya yalvardı. Fakat bu duaları hiç yerine gelmedi. Oradaki kadınlardan birinin annesi olmaması talihsizlik miydi, bilemiyordu. Çünkü orada kadın ve kızların hayatı, belki de en zoruydu. Çoğu zaman geceleri kamp yaptıkları yerde kollarından tutulup izbe bir karanlığa sürüklenen kadınların çığlıklarını duymamak için, minik ve kirli elleriyle kulaklarını kapatıyordu. O kadınlar geri dönerse eğer, adeta taş kesilmiş, gözleri yerde sadece adımlarına bakan, değişmiş varlıklar oluveriyorlardı. Yolda bazen bir köylü acıyıp, askerler mola verdiğinde onlara bir parça ekmek ve su ikram ediyordu. O yaşlı teyzelerden biri, bir gün Agop’un başını okşayıp “kınalı kuzum, ne ettiler size böyle!” dediğinde, iyi ile kötünün aslında ne kadar birbirlerine karışmış, birbirleriyle iç içe olduğunu öğrenecekti. Yedi yaşına varmamış bir çocuk için bu ne erken bir hayat dersiydi!
Lübnan’a geldiğinde her şey geride kalmıştı artık. Arapkir’i özlüyor muydu? Evet, rüyalarına giriyordu memleketi sıklıkla. Ama anne-babasından, kız kardeşlerinden koparıldığı gün, o eski Arapkir gitmiş, yerine soğuk, tanımadığı, hatırlamak istemediği bir yer gelmişti. Bu nasıl bir histi böyle? Sonra Lübnan artık onun yeni memleketiydi – öyle demişti ona bir gün yaşlı amcalardan biri. Yaşadıklarından sonra her yer yaşadığı cehennemden daha iyiydi zaten. Böylece birkaç yıl geçti. Uzunca bir süre Lübnan’da kaldıktan sonra, orada şans eseri onu bulan bir akrabasının onu evlat edinip Amerika’ya götürmesinin ardından, güzel günler gördü. Yeni bir ülke, yeni bir dil, kültür, küçük bir çocuk için, hele de Agop için neydi ki? Okula gitmek, mahallede arkadaşlarıyla oynamak, sıradanlaşan bir hayat, başından geçenleri unutturamasa da, en azından onları düşünmemeyi olanaklı kılıyordu. Uzun süre yalnız kalmak istemedi. Hem zaten maddi imkânsızlıkları, yeni kardeşleriyle aynı odada dört çocuk kalmaları, yalnız kalmasına izin vermedi. İyi ki de! Ve o ailede, kendisini asla bir yabancı gibi görmedi. Yine de kendisini evlat edinen o güzel karı-kocaya anne-baba diyemedi! Kardeşleri – ailenin kendi çocukları – her anne veya baba dediğinde yüreğinin Fırat’ın kenarında bir yerlerde kaldığını hissetti Agop.
Bunları torunlarına anlatan dede, hayatının tümünde bu duyguları bastırmak, onları kontrol etmek için hiç, ama hiç anlatmadı yaşadıklarını. Ta ki 1992 yılında kansere yakalanana dek. Artık anneciğine ve babacığına, kız kardeşlerine kavuşacağı günler yakındı. Evlatları ve onların evlatları, hatta bir iki de büyük torun, evde onun acısına ortak oldular, dede Agop’un yeniden yedi yaşına dönüşünü beraber yaşadılar. Onun gözündeki yaşlarla ıslandılar, ona sarıldılar, onu sımsıkı sardılar. Yedi yaşındaki Agop, o günleri onlarla paylaştı. Gördüklerini, yaşadıklarını, hissettiklerini onlara anlattı. Başkalarının ona anlattıkları hikâyeleri, onların yaşadıklarını ve yitirdiklerini de, kendisinin başını okşayan Müslüman teyzenin şefkatini de… Ama en çok o babasının karnına gömdüğü, onun kokusunu içine çektiği anı anlattı. Anlatırken kep beraber ağladılar. 1993’te Agop yitirdiklerine kavuştu. Ben onun cennette şimdi anne-babasıyla beraber olduğuna inanıyorum.
Acıyı anlatmak nedir, bilir misin sen oğlum? Bilme, emi? Zordur çünkü acıyı konuşmak! Acıyı konuşmak da acı verir insana çünkü. 1915’te yaşanmış, o günlerin soğuk satır aralarından bize cımbızlanarak anlatılmış, rasyonelleştirilerek bir savaşa eklemlenmiş bir tarihi, biz İnkılâp Tarihi kitabının satır aralarında okumamız gerektiği kadar okurken, karşımıza neden hiçbir zaman Agop çıkmadı? Neden biz “tehcir” oldu, onlar gitti dendiğinde, nereye gittiler demedik, diyemedik? “Arkadan vurdular bizi!” dediklerinde, neden “ama onu yapan çetelerdi, 1915’te yaşananı ise devlet yaptı” diye düşünemedik? Niçin “çetelere katılan binde bir için milyonlarca insan sürüldü yurdundan” diye soramadı bir tek tarihçi, sosyal bilimci, yazar, aydın, siyasetçi?
Neden Agop’un başını okşayan o yaşlı teyze gibi “kınalı kuzum, ne ettiler size böyle!” diyemedik?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.4.2019 [TR724]
Acıyı anlatmak nedir, bilir misin sen oğlum? Bilme, emi? Zordur çünkü acıyı konuşmak! Acıyı konuşmak da acı verir insana çünkü. Konuşmak için 1915’ten 1993’e tam 78 yıl bekleyecekti. O kadar uzun mu sürer acının dinmesi? Yüzlerce Ermeni evlerinden alınıyordu Arapkir’de. Mahalleler adeta yangın yerine dönüşmüştü. Her tarafta kadınların ve çocukların yürek parçalayan çığlıkları, askerlerin bağrışmaları, zaman zamansa tüfek seslerinin yaş duvarlardan gelen yankıları, kulakları sağır edercesine, yürekleri deler geçercesine! Babayı erkek çocuklarla beraber aldılar. Kızlarına ve eşine belli etmemeye çalışarak, zoraki bir gülümsemeyle “ts tesudyun” (hoşçakalın) dedi, eşine sarıldı, kızlarının gözlerini öptü. Burnunun direği sızlayarak kafasını öte yana çevirdi. “Uzatma, çabuk ol len!” diye bağırdı çavuş Agop’un babasına, aynı anda onu ve oğlanları kapıya doğru itekleyerek. Baba ve küçük oğulları tozlu avludaydılar artık. Eşinin yalvarmaları ve kızların gözyaşlarıyla beraber, manga oradan uzaklaşırken, bir başka grup asker de Agop’un annesini ve kız kardeşlerini kadınları topladıkları yere götürüldü. Onlara ne olacaktı? Nereye götürülüyorlardı? Akşama evlerine geri dönecek, tandırın başında pişen sıcak ekmeklerini çorbalarına banarken, o gün yaşadıklarını unutturmak için baba yine her zamanki şakalarından yapacak mıydı? O sessiz akşamların odun sobası kokulu hoş sokakları, şimdi çok başka görünüyordu.
Annesini ve kız kardeşlerini bir daha hiç görmedi Agop. Erkekleri Fırat’ın bir başka yerine götürmüşlerdi. Buralar eskiden kaysı toplamaya amcasının çiftlik evine gittikleri yer miydi? Çok benziyordu. Nehrin üzerindeki köprüde çocukları yetişkinlerden ayırdılar. Babasına öyle bir sarıldı ki Agop, nefes alamıyordu. Bir süre öyle kaldı. Bu anı hiç unutmadı. Babasının sıcak bedenini yüzünde hissettiği o an! Babasını hep o başını karnına gömdüğü anki sıcaklık ve kokuyla hatırlayacaktı. Kolundan sertçe çeken asker, onunla beraber birkaç sıska çocuğu daha yerde sürükleyerek, diğer çocukların toplandığı yere götürdü. Artık serde erkeklik falan kalmamış, farklı yaşlarda bu çocuklar ağlıyor, bazıları birbirine sarılmış, gözlerini kapıyor, belki de bu yaşadıklarının bir kâbus olması için içlerinden Tanrı’ya yalvarıyordu. Onlardan yüz metre kadar ötede, nehrin hemen oradaki taş köprüde erkekleri üçerli olarak dizdiler. Sonra her bir sıraya bir el ateş ettiler. Sonra onları ölü veya can çekişen bakmadan köprüden nehre attılar. Kocaman kara gözleri dehşet içinde, ağzını iki eliyle kapayan Agop, nefes alamadığını hissetti. Kafasını öne-arkaya istemsizce sallayarak, askerler gelip diğerleriyle birlikte onu da kolundan çektikleri ana dek ağlayamadı. Ellerini ağzından kurtarıp bileğinden yakalamak isteyen askerin, direnen Agop’un yüzüne attığı tokattan sonra ağlayabildi. Hıçkırıyor, ama kendi hıçkırıklarını diğer çocukların feryat ve ağlama seslerinden duyamıyordu.
Onları ikişerli sıra yaptılar. Atın üzerindeki askerler, görevlerini tamamlamış, çocuklara nizam vermiş, kafile yola çıkmıştı. Batıya değil, güneye doğru yola çıktıklarını anladığında, Agop artık evine, Arapkir’e değil, başka bir yere gittiğini biliyordu.
Agop’un yalın ayakları, batan taşlardan su topladı, sonra cılk yara oldu. Öyle ki, yürümek işkenceydi. Fakat asıl acı, biri yavaşladığında kafana-güzüne inen asker dipçiğiydi. Yoksa bunlardan da büyüğü, anneni özlediğinde içinde bir yerlerde, karnınla kalbin arasında hissettiğin o burkulma mıydı? Agop bunu bilmiyordu. Gece kamp yaptıkları yerde yediği iki lokma ekmek ve hep içini kavuran, dilini damağına yapıştıran yapış-yapış bir susama hissi, sadece bir su kenarından geçerken koşup dereye kafasını daldırıp, kana-kana su içtiğinde gidiyordu. O an mutluluktan gülümsemesi, hatta kahkaha atması, o su içmenin hazzı geçtikten sonra büyük bir vicdan azabına dönüşüyor, aklında babacığı ve çok ama çok özlediği anneciği, yine ağlamaya başlıyordu. Bu his, uzun yıllar hiç geçmeyecek, Suriye’ye vardıktan sonra da her an ona eşlik eden, çok tanıdık bir duygu olacaktı. Bir de eline her kürek aldığında, yolda hastalanan ve ölen arkadaşlarını gömmek için alelade her yerde kazdığı mezarlar aklına gelecekti. Küçük konvoyları büyük konvoya eklendiğinde, oradaki her yetişkin kadının annesi olması için belli etmeden, gizlice içinden İsa’ya yalvardı. Fakat bu duaları hiç yerine gelmedi. Oradaki kadınlardan birinin annesi olmaması talihsizlik miydi, bilemiyordu. Çünkü orada kadın ve kızların hayatı, belki de en zoruydu. Çoğu zaman geceleri kamp yaptıkları yerde kollarından tutulup izbe bir karanlığa sürüklenen kadınların çığlıklarını duymamak için, minik ve kirli elleriyle kulaklarını kapatıyordu. O kadınlar geri dönerse eğer, adeta taş kesilmiş, gözleri yerde sadece adımlarına bakan, değişmiş varlıklar oluveriyorlardı. Yolda bazen bir köylü acıyıp, askerler mola verdiğinde onlara bir parça ekmek ve su ikram ediyordu. O yaşlı teyzelerden biri, bir gün Agop’un başını okşayıp “kınalı kuzum, ne ettiler size böyle!” dediğinde, iyi ile kötünün aslında ne kadar birbirlerine karışmış, birbirleriyle iç içe olduğunu öğrenecekti. Yedi yaşına varmamış bir çocuk için bu ne erken bir hayat dersiydi!
Lübnan’a geldiğinde her şey geride kalmıştı artık. Arapkir’i özlüyor muydu? Evet, rüyalarına giriyordu memleketi sıklıkla. Ama anne-babasından, kız kardeşlerinden koparıldığı gün, o eski Arapkir gitmiş, yerine soğuk, tanımadığı, hatırlamak istemediği bir yer gelmişti. Bu nasıl bir histi böyle? Sonra Lübnan artık onun yeni memleketiydi – öyle demişti ona bir gün yaşlı amcalardan biri. Yaşadıklarından sonra her yer yaşadığı cehennemden daha iyiydi zaten. Böylece birkaç yıl geçti. Uzunca bir süre Lübnan’da kaldıktan sonra, orada şans eseri onu bulan bir akrabasının onu evlat edinip Amerika’ya götürmesinin ardından, güzel günler gördü. Yeni bir ülke, yeni bir dil, kültür, küçük bir çocuk için, hele de Agop için neydi ki? Okula gitmek, mahallede arkadaşlarıyla oynamak, sıradanlaşan bir hayat, başından geçenleri unutturamasa da, en azından onları düşünmemeyi olanaklı kılıyordu. Uzun süre yalnız kalmak istemedi. Hem zaten maddi imkânsızlıkları, yeni kardeşleriyle aynı odada dört çocuk kalmaları, yalnız kalmasına izin vermedi. İyi ki de! Ve o ailede, kendisini asla bir yabancı gibi görmedi. Yine de kendisini evlat edinen o güzel karı-kocaya anne-baba diyemedi! Kardeşleri – ailenin kendi çocukları – her anne veya baba dediğinde yüreğinin Fırat’ın kenarında bir yerlerde kaldığını hissetti Agop.
Bunları torunlarına anlatan dede, hayatının tümünde bu duyguları bastırmak, onları kontrol etmek için hiç, ama hiç anlatmadı yaşadıklarını. Ta ki 1992 yılında kansere yakalanana dek. Artık anneciğine ve babacığına, kız kardeşlerine kavuşacağı günler yakındı. Evlatları ve onların evlatları, hatta bir iki de büyük torun, evde onun acısına ortak oldular, dede Agop’un yeniden yedi yaşına dönüşünü beraber yaşadılar. Onun gözündeki yaşlarla ıslandılar, ona sarıldılar, onu sımsıkı sardılar. Yedi yaşındaki Agop, o günleri onlarla paylaştı. Gördüklerini, yaşadıklarını, hissettiklerini onlara anlattı. Başkalarının ona anlattıkları hikâyeleri, onların yaşadıklarını ve yitirdiklerini de, kendisinin başını okşayan Müslüman teyzenin şefkatini de… Ama en çok o babasının karnına gömdüğü, onun kokusunu içine çektiği anı anlattı. Anlatırken kep beraber ağladılar. 1993’te Agop yitirdiklerine kavuştu. Ben onun cennette şimdi anne-babasıyla beraber olduğuna inanıyorum.
Acıyı anlatmak nedir, bilir misin sen oğlum? Bilme, emi? Zordur çünkü acıyı konuşmak! Acıyı konuşmak da acı verir insana çünkü. 1915’te yaşanmış, o günlerin soğuk satır aralarından bize cımbızlanarak anlatılmış, rasyonelleştirilerek bir savaşa eklemlenmiş bir tarihi, biz İnkılâp Tarihi kitabının satır aralarında okumamız gerektiği kadar okurken, karşımıza neden hiçbir zaman Agop çıkmadı? Neden biz “tehcir” oldu, onlar gitti dendiğinde, nereye gittiler demedik, diyemedik? “Arkadan vurdular bizi!” dediklerinde, neden “ama onu yapan çetelerdi, 1915’te yaşananı ise devlet yaptı” diye düşünemedik? Niçin “çetelere katılan binde bir için milyonlarca insan sürüldü yurdundan” diye soramadı bir tek tarihçi, sosyal bilimci, yazar, aydın, siyasetçi?
Neden Agop’un başını okşayan o yaşlı teyze gibi “kınalı kuzum, ne ettiler size böyle!” diyemedik?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Bugün 23 Nisan, adalet istiyor insan! [Ramazan Faruk Güzel]
ADİL YARGILAMA İÇİN BAĞIMSIZ YARGI (5)
Bu satırları kaleme aldığımda günün tarihi 23 Nisan 2019 ve “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” günü…
23 Nisan 1920 yılında Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ve Türk halkının egemenliğini ilânının 99. Yılı.
Önümüzdeki ay da (19 Mayıs’ta) Milli Mücadele’nin başlangıcı kabul edilen, Atatürk’ün Samsun’a ayak basmasının 100. Yılı anılacak, kutlanacak.
Ve böyle bir günde bu yazıyı kaleme almama sebep, şu iki haberdir:
– İlki, 23 Nisan münasebetiyle gerçekleştirilen bir programda NTV canlı yayınında bir genç kızın sözleri idi… Yayında kadın gazeteci: “Akademik olarak hayalin ne?” diye sorduğunda, (15 yaşındaki) kız çocuğu nihayi hedefi olarak: “Alman vatandaşı olma”yı söylemesi idi.
Bu çocuğun sözleri sosyal medyada çok tartışıldı, paylaşıldı haliyle… Zira şu dönemki Türkiye’yi ve yeni nesilin kuşatılmışlığını göstermesi açısından ibretlik idi…
Cevabı paylaşanlardan olan AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, sosyal medya paylaşımında “Dünyaya ümitle bakan bir evladımız hayallerini gerçekleştirmek için Almanya’da okuyup Almanya vatandaşı olmak istiyorsa, başta biz siyasiler silkelenip derin derin düşünmek zorundayız. İlkelerde Türkiye ittifakı ile bu gençleri Türkiye’ye inandırmak en temel önceliğimiz olmalıdır” ifadesini kullanmıştı. Üzerlerine alındıklarına sevindim açıkçası!.. (Burhan Kuzu gibileri bunu da CeHaPe’ye bağladı ya, neyse… Burhan Hocadır, ne yapsa yeridir.)
Şu an hapishaneler insan dolu ve çoğu da siyasi sebeplerle… Mevcut iktidara ters düştü diye bir anda insanlar kendisini cezaevlerinde bulabiliyor. En ufak bir değerlendirme bile “Cumhurbaşkanı’na hakaret” olarak değerlendirilebiliyor ve insanı hürriyetinden edebiliyor. (Son mağduru da eski Emniyet Müdürü Sabri Uzun. Ekrem İmamoğlu’nu tebrik ederken, “yolsuzluklara bulaşmaması temennisi” bile Erdoğan’a hakaret olarak algılanmış. Ne kadar alınganlıksa artık, yolsuzluk dedin mi direkt üzerlerine alınıyorlar!)
Ve şu an hapishanelerde 700’ün üzerinde bebek ve çocuk var, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 99. Yılında… 17 binin üzerinde kadın da yine tutuklu bu ülkede.
“Adalet” ve haklar ayaklar altında, insanlar geleceğine ümitle bakamıyor. Her an tutuklanabilirsin, her an malvarlığına, emeğine el konabilir. Her an hürriyetinden, hatta canından bile olabilirsin.
Böyle bir ortamda da bu pırıl pırıl ve gözleri zeka fışkıran kız çocuğumuz dahil, sayısız insan bir çıkış yolu arıyor. Bunun bir yolu olarak da bu ortamı terk etmek, ülke dışına çıkmak, bir Avrupa ülkesine gidip sıfırdan da olsa hayata yeniden başlama umudu ve hayali taşıyor.
Kaderin bir cilvesi ki, 510 binden fazla insan (“Fetö safsatası” ile ya da bir benzeri ile) tutuklanmış olunca, binlercesi de yurtdışına çıkma yolunu tercih etmişti. Meriç nehrinden, Ege denizinden, Yunan sınırından bin bir güçlüklerle, ölüm tehlikelerini göze alarak yapılan bu çıkışlarla insanlar, çocuklarıyla bir Avrupa ülkesinde sıfırdan bir hayat kurmaya başladı bile. “Sıfırdan” zira, geride bıraktıkları birikimlerine ve varlıklarına el konulmuş vaziyette. Yıllar yılı oluşturdukları işleri, kariyerleri de geride bırakmak zorunda kalarak… Geldikleri ülkelerde de yep yeni bir dil ve işler öğrenmek ve sil baştan düzenler kurmak durumundalar.
Ama en büyük tesellileri ise;
Çocuklarını o kısır çekişmelerin olduğu, her an bir başka tehlikenin denk gelebileceği bir ortamdan uzaklaştırmış olmaları. Yani kısaca, geride kalan nesillerin hayallerini yaşıyorlar elan!
GENÇ KIZLARLA İLGİLİ DİĞER HABER
Bu 23 Nisan’da dikkatimi çeken ve bir çok hadiseyi tedai ettiren diğer haber ise Ekrem İmamoğlu’nun, başkanlığını yaptığı İBB toplantısında 2 genç başörtülü bayana söz vermesine dair.
Bu haberde Başkan İmamoğlu’nun söz verdiği gençler, adeta sözleşilmiş, anlaşmışçasına Erdoğan’ı övmeleri, AKP propagandaları yapmaları idi. Hatta ikincisinin, önündeki kağıdı okuyarak bu propagandayı yapması ve “Erdoğan’ın kadınlara, gençlere fırsatlar tanıdığına” dair beyanları tam bir ibretlik idi. Sayın İmamoğlu ise gülmekle yetinmişti bu yersiz sözler kaşısında, başka da ne denirdi ki!..
Fakat R.T. Erdoğan’ın aydın, okumuş kadınlara neler yaptığına dair söylenecek çok sözler var. Önceki haberin değerlendirmesinde dediğimiz gibi; hapishaneleri okumuş kadınlarla doldurdu kendisi, büyük bir kısmı da öğrenci… Dünyanın gözü önünde yaşandı/ yaşanmakta bunlar ama partili o iki genç kızın bunlardan haberi yok gibi.
Erdoğan ve rejimi ayrıca on binlerce çalışan kadını işinden etti. Binlerce kadın yargı mensubu ihraç oldu, bir kısmı da halen hapiste.
…
İsimler vereyim, verilmiş cezalarını aktarayım burada, belki daha somut olur:
– Hakim Mine Kaya (Yargıtay üyesi) 7 yıl 6 ay,
– Hakim Esra Şahin 7 yıl 1 ay,
– Hakim Filiz Karadağ 7 yıl 6 ay,
– Hakim Gülsüm Coşar 7 yıl 6 ay,
– Hakim Serap Dağ 6 yıl 3 ay,
– Hakim Hüsne Karaköse 7 yıl 6 ay,
– Hakim Beray Büşra Koçarslan 6 yıl 3 ay,
– Hakim Fatma Öztürk 7 yıl 6 ay,
– Hakim Zehra Haktanır Arslantepe (ve savcı eşi Onur Arslantepe) 6 yıl 3 ay,
– Hakim Nurdan Okumuş 6 yıl 3 ay,
– Hakim Hatice Özcan (ve savcı eşi Cahit Özcan) 7 yıl 6 ay,
– Hakim Fatma Çimen 6 yıl 10 ay 15 gün,
– Hakim Fatma Ünal 6 yıl 10 ay 15 gün,
– Hakim Ayşe Karakoç 7 yıl 6 ay,
– Hakim Derya Kurt (ve Saltuk Buğra Kurt) 6 yıl 3 ay,
– Hakim Türke Tutku Dikmen (ve savcı eşi Süleyman Tuna Dikmen) 6 yıl 3 ay,
– Hakim Emine Bayburtlu (ve hakim eşi Arif Bayburtlu) 6 yıl 9 ay,
– Hakim Nihal Cuvoğlu (ve savcı eşi Mahmut Cuvoğlu) 7 yıl 6 ay,
– Hakim Rabia Başer (Ve eşi Hakim Mustafa Başer) 7 yıl 6 ay,
– Hakim Hacer Gençoğlu 6 yıl 10 ay 15 gün,
– Hakim Fevziye Melis Kılıç (ve savcı eşi Mehmet Kılıç) 6 yıl 3 ay,
– Hakim Zeynep Mercan 6 yıl 3 ay,
– Hakim Esma Üçler 6 yıl 10 ay 15 gün,
– Hakim Sema Alkan 8 yıl 9 ay,
– Hakim Yeşim Sayıldı 9 yıl 9 ay 9 gün…
Bilgilerine ulaşabildiklerim bunlar! Daha halen davaları devam eden ve ceza bekleyen bir çok bayan hakim ve savcılar da var… Önlerine konulan kağıtları okuyarak “Erdoğan’ın kadınlara, gençlere yol açtığı” propagandasını yapan genç kızlarımız bu isimleri, bu listeleri de okusunlar; az bir vicdanları, insafları kaldı ise…)
“EN ÇOK KADIN HAKİM TUTUKLATAN” LİDER!!
Dünyanın herhangi bir ülkesinde, tarihin herhangi bir döneminde kadın hakimlerin toplu olarak tutuklandıklarını ve cezaevlerinin hücrelerinde yıllarca tutulduklarını okumadım. Okuyan var mı?!
İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü alanında cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşayan Türkiye’de, yüzlercesi mesleğinden atılan, tutuklanan kadın hakimlerin onlarcası yaklaşık 3 yıldır hücrelerde tutuluyor. Kadın hakimlerin mesleklerinden atılması, tutuklanması ve hücrelerde tutulması, iktidar tarafından halen görevlerine devam eden hakim ve savcılara açık bir tehdit mesajıdır:
“Biz kadın-erkek demeden, bizim istediğimiz kararı vermeyen tüm hakim ve savcıları, kendi meslektaşları eliyle tutuklatırız, cezaevi hücrelerinde yıllarca tutarız!”
Arkalarında siyasi bir partinin desteği olmayan, yıllarca mütevazi odalarında, yıllanmış dosyaların arasında adalet dağıtmaya çalışan kadın hakimlerin dramı, büyük bölümü iktidarın sesi haline gelen medyada hiç yer almıyor…
Türkiye’nin en saygın insan hakları aktivistlerinden olan Milletvekili Ö. Faruk Gergerlioğlu, 2014 HSK seçimlerinde aday olan ve 4816 hakim ve savcının oyunu alan Ayşe Neşe Gül’ün 17 yaşındaki kızının mektubunu TBMM’de okudu. Kamuoyu, Hakim Gül’ün, “hakkında yakalama kararı olduğunu bilmesine rağmen ailesiyle birlikte Türkiye’ye döndüğünü, sınır kapısında gözaltına alınıp tutuklandığını, eşiyle ayrı ayrı illerde cezaevlerine konulduklarını, 6 ay boyunca ailesiyle dahi görüştürülmediğini, ailesinin yedek kıyafet getirmesine dahi izin verilmediğini ve 3 yıldan beri bir hücrede tutulduğunu” Gergerlioğlu’nun mektubu okumasıyla öğrendi. (Kendisi, okuduğumuz Adalet Akademisi’nin müdürlüğünü e yapmıştı, o dönem de yardımsever tutumuyla bütün yargı mensuplarının gönüllerini kazanmasını bilmişti.)
Suçsuz bir kadın hakime yapılan bu haksızlıklar kamuoyu tarafından öğrenilmesine rağmen, Gül’e yönelik ağır hak ihlalleri hız kesmeden devam ediyor, bizim ise elimizden yazmaktan başka bir şey gelmiyor!
BAZI KADIN YARGIÇLAR HALEN HÜCREDE ve SUÇLARI VAHİM!!
İnfaz Kanunu’nun 44. Maddesi’nde hücre cezasının, “geceli gündüzlü bir hücrede tek başına tutulma ve her türlü temastan yoksun bırakılma suretiyle uygulanacağı” belirtilir. Kanun’a göre hücre cezası kanunda tek tek sayılan hallere mahsus olarak en fazla 20 güne kadar verilebilir.
Kanundaki açık hükme ve herhangi bir hücre cezası almamış olmalarına rağmen bayan hakimler Ayşe Neşe Gül, Nesibe Özer, Yeşim Sayıldı ve sayısını bilmediğimiz daha birçok hakim yaklaşık üç yıldır hücrede tutulmakta… Bu açık bir hukuksuzluktur, suçtur.
Ayşe Neşe Gül, Nesibe Özer ve Yeşim Sayıldı’nın ortak özellikleri, suçları(!):
– “2014 HSK seçimlerinde hükümet destekli YBP adaylarının karşısında aday olmaları”,
– Meslektaşlarınca tanınmaları ve takdir görmeleri,
– Hukukun üstünlüğünü korkusuzca savunmalarıydı.
Seçim sürecindeki en önemli vaadleri, “yargı bağımsızlığı” idi. O dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu ile görüşen YBP temsilcilerinin ortak sözü ve vaadi ise “Yürütme ile uyumlu yargı” idi! (Sonradan bunu D. Perinçek mealen “Siyasetin köpeği olma” olarak formülize etmişti!)
Nesibe Özer, hücrede tutulması nedeniyle sesini duyurmak için bir süre açlık grevine girmişti.
Ayşe Neşe Gül 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talebiyle yargılanıyor.
Yeşim Sayıldı 9 yıl 9 ay 9 gün hapis cezası aldı.
Herbiri hukukun üstünlüğüne inanmanın, güçlü birer kadın olmanın bedelini ağır bir şekilde ödüyorlar. Kimi kadın hakimler ise 7 kişilik koğuşlarda 40 kişi ile birlikte tutuldular/tutuluyorlar.
Aralarında hamile ve bebekli olanlar vardı. Onlardan birisi bebeğinin hastalanması üzerine bebeğinden ayrılmak zorunda kalmıştı. 15 Temmuz sonrasında, çok önceden hazırlanan fişleme listelerine göre gözaltına alınan kadın hakimlerin gözaltına alınma anındaki görüntüleri tam bir trajediydi.
Adalet dağıtan narin ellerine sert ve soğuk kelepçeler vuruldu.
Adliye önünde bekletilen grupların hakaretlerine maruz bırakıldılar.
Görüntüleri medyaya servis edildi.
Gözaltına alınırken akıllarında yalnız bıraktıkları çocukları vardı. Çoğunun eşi de hakim-savcıydı ve birlikte gözaltına alınmışlardı.
Memleketlerinden çok uzak yerlerde görev yapıyorlardı ve çocuklarını emanet edecek birini bulma imkanı dahi verilmemişti. Maddi ve manevi destekten yoksun bırakılan çocuklar, anne ve babalarının bir katil gibi götürülmesini izlediler. Çocukların hayat boyu unutamayacakları bu travmanın boyutunu bir düşünün! (Bana bu detayları anlatan bir bayan hakimin aktardığına göre, bu dramlardan birine maruz kalan bir kadın hakim, durumu avukatına anlatarak yardım istemişti. Zira 6 ve 13 yaşlarında iki çocuğu vardı. Eşiyle birlikte gözaltına alındıklarından beri çocukları evde yalnızdı. Tam iki hafta geçmişti. Endişeliydi, hiçbir haber alamamıştı. Avukat, kadın hakimin anlattıklarını dinleyince gözyaşlarına boğularak, kadın hakimin evine koşmuştu…)
İktidarın çok önceden muhalif olarak sınıflandırdığı kişilerden oluşturulan fişleme listelerine göre 15 Temmuz sonrasında tutuklanan kadın hakimler hakkında, uzun süre iddianame hazırlanmadı. Zira dosyalarında hiçbir delil yoktu. Delil oluşturmak için uzun süre çabaladılar. Sonrasında ise içi boş dosyalarla, onlarca kadın hakime 6 yıl 3 ay ile 11 yıl arasında değişen ağır cezalar verildi.
Kadın hakimlerin tutuklanmalarından sonra, ilginç bir şekilde, Türkiye’de kadın mağduriyetleri ve çocuk istismarı haberlerinde ciddi artış oldu. Kadın hakları savunucularının kadın hakimlere yönelik haksızlıkları dillerinden düşürmemeleri gerektiği halde, bir kez dahi gündemlerine almadılar. Şu an yurtdışına çıkabilmiş bir bayan hakimin bana dediği gibi:
“Kadın hakimler, gözü bağlı Themis heykelinde tasvir edildiği şekilde;
Adliyelerde adalet dağıtırken de yalnızdılar, cezaevi hücrelerinde de!..”
Fakat bu iş burada kalmıyor, çember gittikçe daralıyor. Azgın iktidar her seferinde daha fazlasını istiyor, daha fazla hukuksuzluk buyuruyor. Bu taleplere ileride daha fazla dayanamayacağını öngören bazı yargı mensupları memleketlerine yakın yerlere tayinlerini istemeye başladılar. Zira bir gün iktidarın işine yaramayan bir karar verdiklerinden dolayı tutuklandıklarında aileleri ortada kalmasın da hısım akrabaları onlara kolay bakabilsinler diye…
Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi:
“Demiri demirle dövdüler; biri sıcak biri soğuktu.
İnsanı insanla kırdılar; biri aç biri toktu.”
Halkı halka, hakimi hakime kırdırdılar, cezalandırdılar. İşleri bitenleri de tedavülden kaldırdılar.
Bu çarka dişli olanlar, alet olanlar;
“Size de yuh olsun, kırdığınız yerden kırılın.”
O kadarlık diyeyim.
[Ramazan Faruk Güzel] 24.4.2019 [TR724]
Bu satırları kaleme aldığımda günün tarihi 23 Nisan 2019 ve “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” günü…
23 Nisan 1920 yılında Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ve Türk halkının egemenliğini ilânının 99. Yılı.
Önümüzdeki ay da (19 Mayıs’ta) Milli Mücadele’nin başlangıcı kabul edilen, Atatürk’ün Samsun’a ayak basmasının 100. Yılı anılacak, kutlanacak.
Ve böyle bir günde bu yazıyı kaleme almama sebep, şu iki haberdir:
– İlki, 23 Nisan münasebetiyle gerçekleştirilen bir programda NTV canlı yayınında bir genç kızın sözleri idi… Yayında kadın gazeteci: “Akademik olarak hayalin ne?” diye sorduğunda, (15 yaşındaki) kız çocuğu nihayi hedefi olarak: “Alman vatandaşı olma”yı söylemesi idi.
Bu çocuğun sözleri sosyal medyada çok tartışıldı, paylaşıldı haliyle… Zira şu dönemki Türkiye’yi ve yeni nesilin kuşatılmışlığını göstermesi açısından ibretlik idi…
Cevabı paylaşanlardan olan AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, sosyal medya paylaşımında “Dünyaya ümitle bakan bir evladımız hayallerini gerçekleştirmek için Almanya’da okuyup Almanya vatandaşı olmak istiyorsa, başta biz siyasiler silkelenip derin derin düşünmek zorundayız. İlkelerde Türkiye ittifakı ile bu gençleri Türkiye’ye inandırmak en temel önceliğimiz olmalıdır” ifadesini kullanmıştı. Üzerlerine alındıklarına sevindim açıkçası!.. (Burhan Kuzu gibileri bunu da CeHaPe’ye bağladı ya, neyse… Burhan Hocadır, ne yapsa yeridir.)
Şu an hapishaneler insan dolu ve çoğu da siyasi sebeplerle… Mevcut iktidara ters düştü diye bir anda insanlar kendisini cezaevlerinde bulabiliyor. En ufak bir değerlendirme bile “Cumhurbaşkanı’na hakaret” olarak değerlendirilebiliyor ve insanı hürriyetinden edebiliyor. (Son mağduru da eski Emniyet Müdürü Sabri Uzun. Ekrem İmamoğlu’nu tebrik ederken, “yolsuzluklara bulaşmaması temennisi” bile Erdoğan’a hakaret olarak algılanmış. Ne kadar alınganlıksa artık, yolsuzluk dedin mi direkt üzerlerine alınıyorlar!)
Ve şu an hapishanelerde 700’ün üzerinde bebek ve çocuk var, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 99. Yılında… 17 binin üzerinde kadın da yine tutuklu bu ülkede.
“Adalet” ve haklar ayaklar altında, insanlar geleceğine ümitle bakamıyor. Her an tutuklanabilirsin, her an malvarlığına, emeğine el konabilir. Her an hürriyetinden, hatta canından bile olabilirsin.
Böyle bir ortamda da bu pırıl pırıl ve gözleri zeka fışkıran kız çocuğumuz dahil, sayısız insan bir çıkış yolu arıyor. Bunun bir yolu olarak da bu ortamı terk etmek, ülke dışına çıkmak, bir Avrupa ülkesine gidip sıfırdan da olsa hayata yeniden başlama umudu ve hayali taşıyor.
Kaderin bir cilvesi ki, 510 binden fazla insan (“Fetö safsatası” ile ya da bir benzeri ile) tutuklanmış olunca, binlercesi de yurtdışına çıkma yolunu tercih etmişti. Meriç nehrinden, Ege denizinden, Yunan sınırından bin bir güçlüklerle, ölüm tehlikelerini göze alarak yapılan bu çıkışlarla insanlar, çocuklarıyla bir Avrupa ülkesinde sıfırdan bir hayat kurmaya başladı bile. “Sıfırdan” zira, geride bıraktıkları birikimlerine ve varlıklarına el konulmuş vaziyette. Yıllar yılı oluşturdukları işleri, kariyerleri de geride bırakmak zorunda kalarak… Geldikleri ülkelerde de yep yeni bir dil ve işler öğrenmek ve sil baştan düzenler kurmak durumundalar.
Ama en büyük tesellileri ise;
Çocuklarını o kısır çekişmelerin olduğu, her an bir başka tehlikenin denk gelebileceği bir ortamdan uzaklaştırmış olmaları. Yani kısaca, geride kalan nesillerin hayallerini yaşıyorlar elan!
GENÇ KIZLARLA İLGİLİ DİĞER HABER
Bu 23 Nisan’da dikkatimi çeken ve bir çok hadiseyi tedai ettiren diğer haber ise Ekrem İmamoğlu’nun, başkanlığını yaptığı İBB toplantısında 2 genç başörtülü bayana söz vermesine dair.
Bu haberde Başkan İmamoğlu’nun söz verdiği gençler, adeta sözleşilmiş, anlaşmışçasına Erdoğan’ı övmeleri, AKP propagandaları yapmaları idi. Hatta ikincisinin, önündeki kağıdı okuyarak bu propagandayı yapması ve “Erdoğan’ın kadınlara, gençlere fırsatlar tanıdığına” dair beyanları tam bir ibretlik idi. Sayın İmamoğlu ise gülmekle yetinmişti bu yersiz sözler kaşısında, başka da ne denirdi ki!..
Fakat R.T. Erdoğan’ın aydın, okumuş kadınlara neler yaptığına dair söylenecek çok sözler var. Önceki haberin değerlendirmesinde dediğimiz gibi; hapishaneleri okumuş kadınlarla doldurdu kendisi, büyük bir kısmı da öğrenci… Dünyanın gözü önünde yaşandı/ yaşanmakta bunlar ama partili o iki genç kızın bunlardan haberi yok gibi.
Erdoğan ve rejimi ayrıca on binlerce çalışan kadını işinden etti. Binlerce kadın yargı mensubu ihraç oldu, bir kısmı da halen hapiste.
…
İsimler vereyim, verilmiş cezalarını aktarayım burada, belki daha somut olur:
– Hakim Mine Kaya (Yargıtay üyesi) 7 yıl 6 ay,
– Hakim Esra Şahin 7 yıl 1 ay,
– Hakim Filiz Karadağ 7 yıl 6 ay,
– Hakim Gülsüm Coşar 7 yıl 6 ay,
– Hakim Serap Dağ 6 yıl 3 ay,
– Hakim Hüsne Karaköse 7 yıl 6 ay,
– Hakim Beray Büşra Koçarslan 6 yıl 3 ay,
– Hakim Fatma Öztürk 7 yıl 6 ay,
– Hakim Zehra Haktanır Arslantepe (ve savcı eşi Onur Arslantepe) 6 yıl 3 ay,
– Hakim Nurdan Okumuş 6 yıl 3 ay,
– Hakim Hatice Özcan (ve savcı eşi Cahit Özcan) 7 yıl 6 ay,
– Hakim Fatma Çimen 6 yıl 10 ay 15 gün,
– Hakim Fatma Ünal 6 yıl 10 ay 15 gün,
– Hakim Ayşe Karakoç 7 yıl 6 ay,
– Hakim Derya Kurt (ve Saltuk Buğra Kurt) 6 yıl 3 ay,
– Hakim Türke Tutku Dikmen (ve savcı eşi Süleyman Tuna Dikmen) 6 yıl 3 ay,
– Hakim Emine Bayburtlu (ve hakim eşi Arif Bayburtlu) 6 yıl 9 ay,
– Hakim Nihal Cuvoğlu (ve savcı eşi Mahmut Cuvoğlu) 7 yıl 6 ay,
– Hakim Rabia Başer (Ve eşi Hakim Mustafa Başer) 7 yıl 6 ay,
– Hakim Hacer Gençoğlu 6 yıl 10 ay 15 gün,
– Hakim Fevziye Melis Kılıç (ve savcı eşi Mehmet Kılıç) 6 yıl 3 ay,
– Hakim Zeynep Mercan 6 yıl 3 ay,
– Hakim Esma Üçler 6 yıl 10 ay 15 gün,
– Hakim Sema Alkan 8 yıl 9 ay,
– Hakim Yeşim Sayıldı 9 yıl 9 ay 9 gün…
Bilgilerine ulaşabildiklerim bunlar! Daha halen davaları devam eden ve ceza bekleyen bir çok bayan hakim ve savcılar da var… Önlerine konulan kağıtları okuyarak “Erdoğan’ın kadınlara, gençlere yol açtığı” propagandasını yapan genç kızlarımız bu isimleri, bu listeleri de okusunlar; az bir vicdanları, insafları kaldı ise…)
“EN ÇOK KADIN HAKİM TUTUKLATAN” LİDER!!
Dünyanın herhangi bir ülkesinde, tarihin herhangi bir döneminde kadın hakimlerin toplu olarak tutuklandıklarını ve cezaevlerinin hücrelerinde yıllarca tutulduklarını okumadım. Okuyan var mı?!
İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü alanında cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşayan Türkiye’de, yüzlercesi mesleğinden atılan, tutuklanan kadın hakimlerin onlarcası yaklaşık 3 yıldır hücrelerde tutuluyor. Kadın hakimlerin mesleklerinden atılması, tutuklanması ve hücrelerde tutulması, iktidar tarafından halen görevlerine devam eden hakim ve savcılara açık bir tehdit mesajıdır:
“Biz kadın-erkek demeden, bizim istediğimiz kararı vermeyen tüm hakim ve savcıları, kendi meslektaşları eliyle tutuklatırız, cezaevi hücrelerinde yıllarca tutarız!”
Arkalarında siyasi bir partinin desteği olmayan, yıllarca mütevazi odalarında, yıllanmış dosyaların arasında adalet dağıtmaya çalışan kadın hakimlerin dramı, büyük bölümü iktidarın sesi haline gelen medyada hiç yer almıyor…
Türkiye’nin en saygın insan hakları aktivistlerinden olan Milletvekili Ö. Faruk Gergerlioğlu, 2014 HSK seçimlerinde aday olan ve 4816 hakim ve savcının oyunu alan Ayşe Neşe Gül’ün 17 yaşındaki kızının mektubunu TBMM’de okudu. Kamuoyu, Hakim Gül’ün, “hakkında yakalama kararı olduğunu bilmesine rağmen ailesiyle birlikte Türkiye’ye döndüğünü, sınır kapısında gözaltına alınıp tutuklandığını, eşiyle ayrı ayrı illerde cezaevlerine konulduklarını, 6 ay boyunca ailesiyle dahi görüştürülmediğini, ailesinin yedek kıyafet getirmesine dahi izin verilmediğini ve 3 yıldan beri bir hücrede tutulduğunu” Gergerlioğlu’nun mektubu okumasıyla öğrendi. (Kendisi, okuduğumuz Adalet Akademisi’nin müdürlüğünü e yapmıştı, o dönem de yardımsever tutumuyla bütün yargı mensuplarının gönüllerini kazanmasını bilmişti.)
Suçsuz bir kadın hakime yapılan bu haksızlıklar kamuoyu tarafından öğrenilmesine rağmen, Gül’e yönelik ağır hak ihlalleri hız kesmeden devam ediyor, bizim ise elimizden yazmaktan başka bir şey gelmiyor!
BAZI KADIN YARGIÇLAR HALEN HÜCREDE ve SUÇLARI VAHİM!!
İnfaz Kanunu’nun 44. Maddesi’nde hücre cezasının, “geceli gündüzlü bir hücrede tek başına tutulma ve her türlü temastan yoksun bırakılma suretiyle uygulanacağı” belirtilir. Kanun’a göre hücre cezası kanunda tek tek sayılan hallere mahsus olarak en fazla 20 güne kadar verilebilir.
Kanundaki açık hükme ve herhangi bir hücre cezası almamış olmalarına rağmen bayan hakimler Ayşe Neşe Gül, Nesibe Özer, Yeşim Sayıldı ve sayısını bilmediğimiz daha birçok hakim yaklaşık üç yıldır hücrede tutulmakta… Bu açık bir hukuksuzluktur, suçtur.
Ayşe Neşe Gül, Nesibe Özer ve Yeşim Sayıldı’nın ortak özellikleri, suçları(!):
– “2014 HSK seçimlerinde hükümet destekli YBP adaylarının karşısında aday olmaları”,
– Meslektaşlarınca tanınmaları ve takdir görmeleri,
– Hukukun üstünlüğünü korkusuzca savunmalarıydı.
Seçim sürecindeki en önemli vaadleri, “yargı bağımsızlığı” idi. O dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu ile görüşen YBP temsilcilerinin ortak sözü ve vaadi ise “Yürütme ile uyumlu yargı” idi! (Sonradan bunu D. Perinçek mealen “Siyasetin köpeği olma” olarak formülize etmişti!)
Nesibe Özer, hücrede tutulması nedeniyle sesini duyurmak için bir süre açlık grevine girmişti.
Ayşe Neşe Gül 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talebiyle yargılanıyor.
Yeşim Sayıldı 9 yıl 9 ay 9 gün hapis cezası aldı.
Herbiri hukukun üstünlüğüne inanmanın, güçlü birer kadın olmanın bedelini ağır bir şekilde ödüyorlar. Kimi kadın hakimler ise 7 kişilik koğuşlarda 40 kişi ile birlikte tutuldular/tutuluyorlar.
Aralarında hamile ve bebekli olanlar vardı. Onlardan birisi bebeğinin hastalanması üzerine bebeğinden ayrılmak zorunda kalmıştı. 15 Temmuz sonrasında, çok önceden hazırlanan fişleme listelerine göre gözaltına alınan kadın hakimlerin gözaltına alınma anındaki görüntüleri tam bir trajediydi.
Adalet dağıtan narin ellerine sert ve soğuk kelepçeler vuruldu.
Adliye önünde bekletilen grupların hakaretlerine maruz bırakıldılar.
Görüntüleri medyaya servis edildi.
Gözaltına alınırken akıllarında yalnız bıraktıkları çocukları vardı. Çoğunun eşi de hakim-savcıydı ve birlikte gözaltına alınmışlardı.
Memleketlerinden çok uzak yerlerde görev yapıyorlardı ve çocuklarını emanet edecek birini bulma imkanı dahi verilmemişti. Maddi ve manevi destekten yoksun bırakılan çocuklar, anne ve babalarının bir katil gibi götürülmesini izlediler. Çocukların hayat boyu unutamayacakları bu travmanın boyutunu bir düşünün! (Bana bu detayları anlatan bir bayan hakimin aktardığına göre, bu dramlardan birine maruz kalan bir kadın hakim, durumu avukatına anlatarak yardım istemişti. Zira 6 ve 13 yaşlarında iki çocuğu vardı. Eşiyle birlikte gözaltına alındıklarından beri çocukları evde yalnızdı. Tam iki hafta geçmişti. Endişeliydi, hiçbir haber alamamıştı. Avukat, kadın hakimin anlattıklarını dinleyince gözyaşlarına boğularak, kadın hakimin evine koşmuştu…)
İktidarın çok önceden muhalif olarak sınıflandırdığı kişilerden oluşturulan fişleme listelerine göre 15 Temmuz sonrasında tutuklanan kadın hakimler hakkında, uzun süre iddianame hazırlanmadı. Zira dosyalarında hiçbir delil yoktu. Delil oluşturmak için uzun süre çabaladılar. Sonrasında ise içi boş dosyalarla, onlarca kadın hakime 6 yıl 3 ay ile 11 yıl arasında değişen ağır cezalar verildi.
Kadın hakimlerin tutuklanmalarından sonra, ilginç bir şekilde, Türkiye’de kadın mağduriyetleri ve çocuk istismarı haberlerinde ciddi artış oldu. Kadın hakları savunucularının kadın hakimlere yönelik haksızlıkları dillerinden düşürmemeleri gerektiği halde, bir kez dahi gündemlerine almadılar. Şu an yurtdışına çıkabilmiş bir bayan hakimin bana dediği gibi:
“Kadın hakimler, gözü bağlı Themis heykelinde tasvir edildiği şekilde;
Adliyelerde adalet dağıtırken de yalnızdılar, cezaevi hücrelerinde de!..”
Fakat bu iş burada kalmıyor, çember gittikçe daralıyor. Azgın iktidar her seferinde daha fazlasını istiyor, daha fazla hukuksuzluk buyuruyor. Bu taleplere ileride daha fazla dayanamayacağını öngören bazı yargı mensupları memleketlerine yakın yerlere tayinlerini istemeye başladılar. Zira bir gün iktidarın işine yaramayan bir karar verdiklerinden dolayı tutuklandıklarında aileleri ortada kalmasın da hısım akrabaları onlara kolay bakabilsinler diye…
Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi:
“Demiri demirle dövdüler; biri sıcak biri soğuktu.
İnsanı insanla kırdılar; biri aç biri toktu.”
Halkı halka, hakimi hakime kırdırdılar, cezalandırdılar. İşleri bitenleri de tedavülden kaldırdılar.
Bu çarka dişli olanlar, alet olanlar;
“Size de yuh olsun, kırdığınız yerden kırılın.”
O kadarlık diyeyim.
[Ramazan Faruk Güzel] 24.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Çare Sarıgün! [Levent Kenez]
Bugün burada toplanmamıza vesile olan kıymetli Sedat Peker abimiz, bir an önce özgürlüğüne kavuşması için dua ettiğimiz Osman Amcamızın değerli yakınları, bugün kutladığımız 24 Nisan’da yanımızda olamasa da buradan selamlarımızı gönderdiğimiz sevgili Ogün Samast kardeşimiz, değerli Kahramançubuk halkı ve Gazi Akkuzu mahallesi sakinleri;
Geçtiğimiz pazar günü büyük bir acı içerisinde zaten bir matem yeri olan mahallemizin huzurunu bozmak için gelenlerin çıkarmış oldukları olaylar bir kez daha göstermiştir ki birlik ve beraberliğimize düşman unsurlar asla pes etmemiştir ve ülkemiz işgal edilene kadar da etmeyeceklerdir. Genel başkanımızın beka sorunumuz var derken ne kadar haklı olduğu bir kez daha ispat edilmiştir. Bu, artık o kadar açık ve seçik ortaya çıkmıştır ki beka sorununu görmek için bir zekaya ihtiyaç da kalmamıştır. Hainler için aptal olmak gibi bir bahane kalmamıştır.
Provokatif ziyaretin mimarı, Türk düşmanı HDP’nin dostu Bay Kemal’e hepimizin içinden geçen ama cesaret edemediğimiz en net tepkiyi gösteren Osman Amca’nın yumruğu sonrası eğer Bay Kemal’in ağzından ve burnundan kan gelse idi ve o görüntüler sosyal medyaki ajanları vasıtasıyla anında yayılacaktı, sonrasında çıkacak olayları bir düşünün. Aynı saatlerde, teröristlerin dahi oy kullandığı bir seçim sonrası nispet yaparcasına en büyük şaibenin gerçekleştiği Maltepe’de toplatılan kalabalık içinde bu görüntüleri bekleyen kimseler mi vardı acaba? Elbette vardı. Zamanlamaya bakın. Düşman uyumuyor arkadaşlar, hainler uyumuyor. Osman Amca’nın yumruğundaki ölçünün, dengenin ve matematiğin nasıl bir provokasyonu önlediğini şimdi anladınız mı? Hem demokratik tepkini göstereceksin hem de provokatörlere malzeme vermeyeceksin. Budur.
Hele hele Bay Kemal, Akkuzu sakinlerinin merhameti neticesinde sığındığı evde iken, bugün bile hala bulunamayan ve mahallede kimsenin o ana kadar duymadığı sesin sahibi kadının kışkırtmaları sonucu ya o ev yakılsaydı! Belki de plan buydu arkadaşlar. Biliyorsunuz Bay Kemal zaten Alevi, bunlar kendilerini yaktırmayı çok iyi bilirler. Nerede o şive taklidi yapan kadın şimdi? Ben size söyleyeyim çoktan yurtdışına kaçtı. Devletin elinde onunla da ilgili çok önemli bilgiler var. O evi yakmayı düşündüler ama milletimizin feraseti sayesinde kibriti çakamadılar. Demokratik tepkisini gösteren halkımızı kanun dışı bir çizgiye getiremediler. Kendilerinin deşifre olacağından korkup planlarını iptal etmek zorunda kaldılar.
O kocaman kayayı alıp araca fırlatan bir kadın olabilir mi? Olamaz, çünkü değil. PKK’lı kahpeler gibi başörtüsü takıp etek giyip kendisini kamufle etmiş bir erkek olduğunun görüntüleri devletimizin elinde. Kadın kılığına girmiş bu hangi ülkenin itiyse sessizce uzaklaşıyor ve aracına binip basıp gidiyor. Mobese görüntülerinde bunların hepsinin olduğu dün tarafımıza söylendi ve bu cuma günü yayınlayacaklar.
Tek suçu kameralara yakalanmak olan, Gezi gibi anarşist bir kalkışmayı ve işgal planlarını engellemiş Osman Amcamız neden hala hapiste tutulmaktadır. Bir süre tepkileri dindirmek için misafirimiz olacak dediniz sustuk ama kaç gün geçmiştir. Osman Amcanın artık evine dönme vakti gelmiştir. İçeride kendisine iyi bakıldığı önemli değildir. Bağdat Caddesi’nde üç beş kanı bozuk alkoliğin gönlü olacak diye bu halkın evlatlarına bu muameleyi reva görenler bilmelilerdir ki ittifakımız herkese mavi boncuk dağıtarak şirin görünmeye çalışanlarla değil yeri geldi mi düşmanın karşısına çıkıp yumruğunu çakan milletimizledir. Ya zillet içindesinizdir ya da milletle berabersinizdir.
Deniyor ki bu olayları Cumhur ittifakı organize etti. Neden edelim arkadaşlar? 4,5 yıl bu ülkede seçim yok, rahatız, neden bunu yapalım. Devletimiz ne zaman seçim olmalı derse biz zaten seçime götürürüz ülkeyi. Öyle bir şey var mı yok? Diyorlar ki ekonomik kriz öncesi muhalefet ülkeyi karıştırdı da kriz bu sebeple çıktı demek için ülkede olay çıkartıyorlar. Öyle ekonomik krizlerle hükümet devirme günleri geride kaldı. Bu halk gerektiğinde tanzim satış kuyruğunda saatlerce bekler ama soysuzlara kuyruk olmaz. Yok efendim İstanbul seçimleri iptal olacakmış da ona zemin hazırlanıyormuş. İptal olsa n’olurmuş? Son sözü söyleyecek olan YSK değil mi? Kararları hepimizi bağlamıyor mu? Mazbatayı verirken iyi, kanunları uygulayınca mı kötü YSK. Eğer yeniden seçim derse yeniden seçim olur. Kim hukukun, kanunun dediğini tanımıyorum, devleti tanımıyorum derse nasıl hatırlatıldığını kahraman Çubuk halkı göstermiştir. Bizler de devletimiz ne zaman görev verirse bir an olsun bile tereddüt etmeden vazifeye koşacağımızı ifade etmiş olalım. Ama biz Osman Amca gibi merhametli olmayacağız.
Sizler içinizi rahat tutun, devletimiz her şeyin farkındadır. Şehitlerimize layık olmaya çalışın. Yener kardeşimiz gibi hepimize de Rabbimiz inşallah şehadet şerbetinden içmeyi nasip etsin.
[Levent Kenez] 24.4.2019 [TR724]
Geçtiğimiz pazar günü büyük bir acı içerisinde zaten bir matem yeri olan mahallemizin huzurunu bozmak için gelenlerin çıkarmış oldukları olaylar bir kez daha göstermiştir ki birlik ve beraberliğimize düşman unsurlar asla pes etmemiştir ve ülkemiz işgal edilene kadar da etmeyeceklerdir. Genel başkanımızın beka sorunumuz var derken ne kadar haklı olduğu bir kez daha ispat edilmiştir. Bu, artık o kadar açık ve seçik ortaya çıkmıştır ki beka sorununu görmek için bir zekaya ihtiyaç da kalmamıştır. Hainler için aptal olmak gibi bir bahane kalmamıştır.
Provokatif ziyaretin mimarı, Türk düşmanı HDP’nin dostu Bay Kemal’e hepimizin içinden geçen ama cesaret edemediğimiz en net tepkiyi gösteren Osman Amca’nın yumruğu sonrası eğer Bay Kemal’in ağzından ve burnundan kan gelse idi ve o görüntüler sosyal medyaki ajanları vasıtasıyla anında yayılacaktı, sonrasında çıkacak olayları bir düşünün. Aynı saatlerde, teröristlerin dahi oy kullandığı bir seçim sonrası nispet yaparcasına en büyük şaibenin gerçekleştiği Maltepe’de toplatılan kalabalık içinde bu görüntüleri bekleyen kimseler mi vardı acaba? Elbette vardı. Zamanlamaya bakın. Düşman uyumuyor arkadaşlar, hainler uyumuyor. Osman Amca’nın yumruğundaki ölçünün, dengenin ve matematiğin nasıl bir provokasyonu önlediğini şimdi anladınız mı? Hem demokratik tepkini göstereceksin hem de provokatörlere malzeme vermeyeceksin. Budur.
Hele hele Bay Kemal, Akkuzu sakinlerinin merhameti neticesinde sığındığı evde iken, bugün bile hala bulunamayan ve mahallede kimsenin o ana kadar duymadığı sesin sahibi kadının kışkırtmaları sonucu ya o ev yakılsaydı! Belki de plan buydu arkadaşlar. Biliyorsunuz Bay Kemal zaten Alevi, bunlar kendilerini yaktırmayı çok iyi bilirler. Nerede o şive taklidi yapan kadın şimdi? Ben size söyleyeyim çoktan yurtdışına kaçtı. Devletin elinde onunla da ilgili çok önemli bilgiler var. O evi yakmayı düşündüler ama milletimizin feraseti sayesinde kibriti çakamadılar. Demokratik tepkisini gösteren halkımızı kanun dışı bir çizgiye getiremediler. Kendilerinin deşifre olacağından korkup planlarını iptal etmek zorunda kaldılar.
O kocaman kayayı alıp araca fırlatan bir kadın olabilir mi? Olamaz, çünkü değil. PKK’lı kahpeler gibi başörtüsü takıp etek giyip kendisini kamufle etmiş bir erkek olduğunun görüntüleri devletimizin elinde. Kadın kılığına girmiş bu hangi ülkenin itiyse sessizce uzaklaşıyor ve aracına binip basıp gidiyor. Mobese görüntülerinde bunların hepsinin olduğu dün tarafımıza söylendi ve bu cuma günü yayınlayacaklar.
Tek suçu kameralara yakalanmak olan, Gezi gibi anarşist bir kalkışmayı ve işgal planlarını engellemiş Osman Amcamız neden hala hapiste tutulmaktadır. Bir süre tepkileri dindirmek için misafirimiz olacak dediniz sustuk ama kaç gün geçmiştir. Osman Amcanın artık evine dönme vakti gelmiştir. İçeride kendisine iyi bakıldığı önemli değildir. Bağdat Caddesi’nde üç beş kanı bozuk alkoliğin gönlü olacak diye bu halkın evlatlarına bu muameleyi reva görenler bilmelilerdir ki ittifakımız herkese mavi boncuk dağıtarak şirin görünmeye çalışanlarla değil yeri geldi mi düşmanın karşısına çıkıp yumruğunu çakan milletimizledir. Ya zillet içindesinizdir ya da milletle berabersinizdir.
Deniyor ki bu olayları Cumhur ittifakı organize etti. Neden edelim arkadaşlar? 4,5 yıl bu ülkede seçim yok, rahatız, neden bunu yapalım. Devletimiz ne zaman seçim olmalı derse biz zaten seçime götürürüz ülkeyi. Öyle bir şey var mı yok? Diyorlar ki ekonomik kriz öncesi muhalefet ülkeyi karıştırdı da kriz bu sebeple çıktı demek için ülkede olay çıkartıyorlar. Öyle ekonomik krizlerle hükümet devirme günleri geride kaldı. Bu halk gerektiğinde tanzim satış kuyruğunda saatlerce bekler ama soysuzlara kuyruk olmaz. Yok efendim İstanbul seçimleri iptal olacakmış da ona zemin hazırlanıyormuş. İptal olsa n’olurmuş? Son sözü söyleyecek olan YSK değil mi? Kararları hepimizi bağlamıyor mu? Mazbatayı verirken iyi, kanunları uygulayınca mı kötü YSK. Eğer yeniden seçim derse yeniden seçim olur. Kim hukukun, kanunun dediğini tanımıyorum, devleti tanımıyorum derse nasıl hatırlatıldığını kahraman Çubuk halkı göstermiştir. Bizler de devletimiz ne zaman görev verirse bir an olsun bile tereddüt etmeden vazifeye koşacağımızı ifade etmiş olalım. Ama biz Osman Amca gibi merhametli olmayacağız.
Sizler içinizi rahat tutun, devletimiz her şeyin farkındadır. Şehitlerimize layık olmaya çalışın. Yener kardeşimiz gibi hepimize de Rabbimiz inşallah şehadet şerbetinden içmeyi nasip etsin.
[Levent Kenez] 24.4.2019 [TR724]
Erdoğan’ın son şansı [Adem Yavuz Arslan]
Önce ‘kritik bir kulis’ bilgisi ile başlayalım; son dönemde Erdoğan’ın ‘yakın çevresi’nden, ‘çok güvendiği isimler’den ABD’ye gelenler muhataplarına ‘enteresan Türkiye analizleri’ yapıyorlar.
Türkiye’de iken yüksek perdeden ABD’ye ayar veren bu kişiler (ve mikrofonlara konuş(a)mayanlar) okyonusu aşıp Washington’a geldiğinde farklı bir kimliğe bürünüyorlar.
Hepsi gayet mülayim, işbirliğine açık ve dahası muhataplarına ‘bağlılık bildiren’ mesajlar veriyorlar.
Buraya kadar duyduklarınız az çok tahmin edebileceğiniz şeyler olabilir. Sonuçta ‘içeride farklı, dışarıda farklı konuşmak’ AKP tarzı siyasetin belirgin özelliklerinden.
Ancak son dönem de ‘yeni bir durum’ var.
ABD’li muhataplarından sert eleştiriler geldiğinde Erdoğan’ın yakın halkasındaki isimler ‘Haklısınız ama Reis’e söz geçiremiyoruz. Bu kararları tek başına alıyor, bütün politikalar onun eseri.’ diyorlar.
Bir nevi ‘çevresi iyi Erdoğan kötü’ söylemi var. Peki ne oluyor ? Erdoğan’ın yakın halkası, sırdaş bürokratları ‘Reis’i yolda mı bırakıyor?’
Siyasette temel kurallardan birisidir; başarı birleştirir. Sebebi ne olursa olsun herkes iktidara, güç odaklarına yakın olmak ister. İktidar gidince de dün önünde el pençe divan durulan kudretli siyasilerin yüzüne bakan olmaz.
Erdoğan için ‘yaprak dökümü’ var demek için erken. Ancak Erdoğan’ın yakın halkasındaki isimlerin ‘günah keçisi’ olarak Erdoğan’ı işaret etmeleri ABD’li muhataplarının bile dikkatini çekmiş durumda. Söz konusu AKP’lilerin ‘post Erdoğan dönemi’ne hazırlık yaptıkları yorumu hayli yaygın.
Bu ‘detay’ı not edip esas yazı konuma geçeyim.
Türkiye 31 Mart seçimleri ve sonrasında gelişen gündemlerin peşine takıldığı için pek fark etmiyor ama ABD başkenti’nde ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Bilindiği gibi Ankara ile Washington’un arası hayli gergin. Türkiye’de tutuklu bulunan ABD vatandaşlarından S-400’lere, YPG’den Halkbank yaptırımlarına kadar uzun bir liste var.
Ankara uzunca bir zamandır Türkiye’nin stratejik önemini masaya sürüp ‘Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamazsınız’ diyordu. Hatta bu ifadeyi geçen hafta Washington’da olan Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın bir kez daha kullandı. Ancak Washington aynı frekansta değil. S-400 bahsinde kimse Türkiye’nin stratejik önemini dikkate almıyor.
Kongre ve Pentagon “Türkiye, Ruslar’dan S-400 alma projesinden tamamen vazgeçmeden hiç bir şey konuşmayız” modunda. Ayrıca Türkiye’de tutuklu bulunan ABD vatandaşları sebebiyle bir yıldır gündemde olan Küresel Magnitsky Yasası’ndan sonra ABD’nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası (CAATSA) da ısıtıldı.
Son haftalarda CAATSA kapsamında Türkiye’ye yaptırım uygulanması gerektiği yaygın olarak dile getiriliyor.
Hatta Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Cumhuriyetçi Oklahoma Senatörü Jim Inhofe öncülüğünde bir grup senatör Türkiye’nin S-400’den vazgeçmemesi halinde CAATSA kapsamında ambargoya muhatap olması gerektiğini ifade eden yazılar yazdılar.
Eğer CAATSA kapsamında Türkiye’ye yönelik bir ambargo uygulanırsa zaten derin bir krizde olan Türk ekonomisinin ağır bir çöküşe sürükleneceği değerlendirmesi yapılıyor.
Başkentte konuşulanlara ve kulislere yansıyanlara göre hem Magnitsky hem de CAATSA kapsamında yaptırımlar listesi hazır. Demokratların çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi bu konuda kararlı. Bazı Cumhuriyetçi senatörlerinde Erdoğan rejimine kızgınlıkları artık sır değil.
Bu arada zaten medyaya yansıdı ama belki gözünüzden kaçmıştır diye aktarmış olayım; Berat Albayrak ‘para bulmak’ için geldiği Washington’da pek itibar görmedi. ABD medyasına yansıyanlara göre, Albayrak’ın sunumu yatırımcıların ‘bugüne kadar gördükleri en zayıf sunum’ olmuş.
Fakat Berat Albayrak’ın asıl başarısı, zaten az sayıda olan Türkiye dostu siyasileri küstürmek oldu. Şöyle ki; Albayrak ikili görüşmeler için Kongre’de ‘bulabildiği’ iki senatörden randevu alıyor. Bunlar Jim Risch ve Trump’ın yakın dostu olmasıyla bilinen Lindsey Graham.
Ancak Albayrak, Senato binasına girişte üst arama cihazından geçmeyeceğini söyleyip randevulara gitmiyor. ABD tarafı Senato’daki protokol kuralları gereği Albayrak’ın üst arama cihazından geçmesi gerektiğini söylese de Albayrak kararını değiştirmiyor.
Konumuza dönersek;
ABD Kongresi’nde Erdoğan rejimine yoğun bir tepki var. Magnitsky Yasası’ndan sonra CAATSA için de hazırlıklar yapılıyor. Hatta duyumlarıma göre kapsamlı bir ‘yaptırım listesi’ hazır. Zaten başta Berat Albayrak ve Mevlüt Çavuşoğlu ABD’de iddianame konusu oldu. Eğer bahsedilen yaptırımların yarısı bile uygulansa Erdoğan’ın saadet zinciri kopar.
Kaldı ki ABD’nin Pazartesi sabahı ilan ettiği yeni düzenleme ile aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 8 ülkeye tanınan İranla petrol ticareti yapma muafiyeti önümüzdeki hafta itibariyle son bulacak. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo kararı açıklarken mayıs itibariyle kimseyi istisna sağlanmayacağını belirtip “sağlanan fayda alınacak risklere değmez” diye uyarmayı da ihmal etmedi.
Böylece Türkiye ile ABD arasında var olan ‘kriz listesi’ne bir madde daha eklenmiş oldu. S-400 kadar olmasa da İranla petrol ticareti muafiyetinin iptali ciddi bir kriz demek.
Bu noktada Erdoğan rejiminin oyun planına parantez açalım.
Uzunca bir zamandır ABD başkentinde Erdoğan rejiminin dostu yok. Kongre’nin tavrı ortada. Sadece Demokratlar değil, Cumhuriyetçiler arasında da Erdoğana ‘ciddi bir ders verilmesi’gerektiğini savunanlar var.
Bu yüzden Erdoğan tüm oyun planını Trump üzerine kurmuş durumda. Hatta geçtiğimiz hafta Washington’da olan Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın bu durumu teyit eden “ Trump’tan Türkiye’nin alacağı S-400’lerden dolayı gerçekleştirilebilecek olan S-400 yaptırımlarından bizi korumasını bekliyoruz.” Ifadesini kullandı.
Kalın diplomatik dille ifade ediyor ama bu cümlenin anlamı şu; ‘Koru bizi Trump’.
Erdoğan ve AKP kurmayları, Kongre’den gelecek yaptırımlara kesin gözüyle bakıyor ve yaşanabilecek krizleri önlemek için Trump’a yanaşıyor. Erdoğan Trump ile olan ‘frekans uyumu’ ile sorunları çözmeyi umuyor.
Aslında şu ana kadar da bu taktiğin başarılı olduğunu söylemek mümkün.
Zira başta Halkbank cezası olmak üzere ‘hazır’ gündemler var. Ancak Trump düğmeye basmadı. ‘Hazır dosyaları’ sümen altı etti. Dahası damat Albayrak’ı Beyaz Saray’da ağırlayarak ‘bu ilişki modelini’ desteklediğini göstermiş oldu.
Özü itibariyle Trump iş adamı ve Erdoğan ABD başkanının zihnini nasıl çeleceğini biliyor. Trump’a cazip gelen iş teklifleri ile gidiyor. Damatlar aracılığı ile farklı bir diplomasi yürütüyor. Trump ise Erdoğan’a bir nevi kol kanat geriyor.
Kısacası Başkan Trump Erdoğan’ın ABD’deki son şansı.
[Adem Yavuz Arslan] 24.4.2019 [Tr724]
Türkiye’de iken yüksek perdeden ABD’ye ayar veren bu kişiler (ve mikrofonlara konuş(a)mayanlar) okyonusu aşıp Washington’a geldiğinde farklı bir kimliğe bürünüyorlar.
Hepsi gayet mülayim, işbirliğine açık ve dahası muhataplarına ‘bağlılık bildiren’ mesajlar veriyorlar.
Buraya kadar duyduklarınız az çok tahmin edebileceğiniz şeyler olabilir. Sonuçta ‘içeride farklı, dışarıda farklı konuşmak’ AKP tarzı siyasetin belirgin özelliklerinden.
Ancak son dönem de ‘yeni bir durum’ var.
ABD’li muhataplarından sert eleştiriler geldiğinde Erdoğan’ın yakın halkasındaki isimler ‘Haklısınız ama Reis’e söz geçiremiyoruz. Bu kararları tek başına alıyor, bütün politikalar onun eseri.’ diyorlar.
Bir nevi ‘çevresi iyi Erdoğan kötü’ söylemi var. Peki ne oluyor ? Erdoğan’ın yakın halkası, sırdaş bürokratları ‘Reis’i yolda mı bırakıyor?’
Siyasette temel kurallardan birisidir; başarı birleştirir. Sebebi ne olursa olsun herkes iktidara, güç odaklarına yakın olmak ister. İktidar gidince de dün önünde el pençe divan durulan kudretli siyasilerin yüzüne bakan olmaz.
Erdoğan için ‘yaprak dökümü’ var demek için erken. Ancak Erdoğan’ın yakın halkasındaki isimlerin ‘günah keçisi’ olarak Erdoğan’ı işaret etmeleri ABD’li muhataplarının bile dikkatini çekmiş durumda. Söz konusu AKP’lilerin ‘post Erdoğan dönemi’ne hazırlık yaptıkları yorumu hayli yaygın.
Bu ‘detay’ı not edip esas yazı konuma geçeyim.
Türkiye 31 Mart seçimleri ve sonrasında gelişen gündemlerin peşine takıldığı için pek fark etmiyor ama ABD başkenti’nde ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Bilindiği gibi Ankara ile Washington’un arası hayli gergin. Türkiye’de tutuklu bulunan ABD vatandaşlarından S-400’lere, YPG’den Halkbank yaptırımlarına kadar uzun bir liste var.
Ankara uzunca bir zamandır Türkiye’nin stratejik önemini masaya sürüp ‘Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamazsınız’ diyordu. Hatta bu ifadeyi geçen hafta Washington’da olan Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın bir kez daha kullandı. Ancak Washington aynı frekansta değil. S-400 bahsinde kimse Türkiye’nin stratejik önemini dikkate almıyor.
Kongre ve Pentagon “Türkiye, Ruslar’dan S-400 alma projesinden tamamen vazgeçmeden hiç bir şey konuşmayız” modunda. Ayrıca Türkiye’de tutuklu bulunan ABD vatandaşları sebebiyle bir yıldır gündemde olan Küresel Magnitsky Yasası’ndan sonra ABD’nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası (CAATSA) da ısıtıldı.
Son haftalarda CAATSA kapsamında Türkiye’ye yaptırım uygulanması gerektiği yaygın olarak dile getiriliyor.
Hatta Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Cumhuriyetçi Oklahoma Senatörü Jim Inhofe öncülüğünde bir grup senatör Türkiye’nin S-400’den vazgeçmemesi halinde CAATSA kapsamında ambargoya muhatap olması gerektiğini ifade eden yazılar yazdılar.
Eğer CAATSA kapsamında Türkiye’ye yönelik bir ambargo uygulanırsa zaten derin bir krizde olan Türk ekonomisinin ağır bir çöküşe sürükleneceği değerlendirmesi yapılıyor.
Başkentte konuşulanlara ve kulislere yansıyanlara göre hem Magnitsky hem de CAATSA kapsamında yaptırımlar listesi hazır. Demokratların çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi bu konuda kararlı. Bazı Cumhuriyetçi senatörlerinde Erdoğan rejimine kızgınlıkları artık sır değil.
Bu arada zaten medyaya yansıdı ama belki gözünüzden kaçmıştır diye aktarmış olayım; Berat Albayrak ‘para bulmak’ için geldiği Washington’da pek itibar görmedi. ABD medyasına yansıyanlara göre, Albayrak’ın sunumu yatırımcıların ‘bugüne kadar gördükleri en zayıf sunum’ olmuş.
Fakat Berat Albayrak’ın asıl başarısı, zaten az sayıda olan Türkiye dostu siyasileri küstürmek oldu. Şöyle ki; Albayrak ikili görüşmeler için Kongre’de ‘bulabildiği’ iki senatörden randevu alıyor. Bunlar Jim Risch ve Trump’ın yakın dostu olmasıyla bilinen Lindsey Graham.
Ancak Albayrak, Senato binasına girişte üst arama cihazından geçmeyeceğini söyleyip randevulara gitmiyor. ABD tarafı Senato’daki protokol kuralları gereği Albayrak’ın üst arama cihazından geçmesi gerektiğini söylese de Albayrak kararını değiştirmiyor.
Konumuza dönersek;
ABD Kongresi’nde Erdoğan rejimine yoğun bir tepki var. Magnitsky Yasası’ndan sonra CAATSA için de hazırlıklar yapılıyor. Hatta duyumlarıma göre kapsamlı bir ‘yaptırım listesi’ hazır. Zaten başta Berat Albayrak ve Mevlüt Çavuşoğlu ABD’de iddianame konusu oldu. Eğer bahsedilen yaptırımların yarısı bile uygulansa Erdoğan’ın saadet zinciri kopar.
Kaldı ki ABD’nin Pazartesi sabahı ilan ettiği yeni düzenleme ile aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 8 ülkeye tanınan İranla petrol ticareti yapma muafiyeti önümüzdeki hafta itibariyle son bulacak. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo kararı açıklarken mayıs itibariyle kimseyi istisna sağlanmayacağını belirtip “sağlanan fayda alınacak risklere değmez” diye uyarmayı da ihmal etmedi.
Böylece Türkiye ile ABD arasında var olan ‘kriz listesi’ne bir madde daha eklenmiş oldu. S-400 kadar olmasa da İranla petrol ticareti muafiyetinin iptali ciddi bir kriz demek.
Bu noktada Erdoğan rejiminin oyun planına parantez açalım.
Uzunca bir zamandır ABD başkentinde Erdoğan rejiminin dostu yok. Kongre’nin tavrı ortada. Sadece Demokratlar değil, Cumhuriyetçiler arasında da Erdoğana ‘ciddi bir ders verilmesi’gerektiğini savunanlar var.
Bu yüzden Erdoğan tüm oyun planını Trump üzerine kurmuş durumda. Hatta geçtiğimiz hafta Washington’da olan Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın bu durumu teyit eden “ Trump’tan Türkiye’nin alacağı S-400’lerden dolayı gerçekleştirilebilecek olan S-400 yaptırımlarından bizi korumasını bekliyoruz.” Ifadesini kullandı.
Kalın diplomatik dille ifade ediyor ama bu cümlenin anlamı şu; ‘Koru bizi Trump’.
Erdoğan ve AKP kurmayları, Kongre’den gelecek yaptırımlara kesin gözüyle bakıyor ve yaşanabilecek krizleri önlemek için Trump’a yanaşıyor. Erdoğan Trump ile olan ‘frekans uyumu’ ile sorunları çözmeyi umuyor.
Aslında şu ana kadar da bu taktiğin başarılı olduğunu söylemek mümkün.
Zira başta Halkbank cezası olmak üzere ‘hazır’ gündemler var. Ancak Trump düğmeye basmadı. ‘Hazır dosyaları’ sümen altı etti. Dahası damat Albayrak’ı Beyaz Saray’da ağırlayarak ‘bu ilişki modelini’ desteklediğini göstermiş oldu.
Özü itibariyle Trump iş adamı ve Erdoğan ABD başkanının zihnini nasıl çeleceğini biliyor. Trump’a cazip gelen iş teklifleri ile gidiyor. Damatlar aracılığı ile farklı bir diplomasi yürütüyor. Trump ise Erdoğan’a bir nevi kol kanat geriyor.
Kısacası Başkan Trump Erdoğan’ın ABD’deki son şansı.
[Adem Yavuz Arslan] 24.4.2019 [Tr724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)