Tutuklu hakim ve savcı yakınlarının mektupları 12 dile çevrildi

"Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Hakimleri" (MEDEL) Türkiye'de 15 Temmuz 2016'da gerçekleşen darbe girişiminin ardından toplu şekilde ihraç edilen veya tutuklanan hakim ve savcıların yakınları tarafından kendilerine gönderilen mektupları 12 dile çevirerek gün ışığına çıkardı. Mektuplar Avrupa genelinde mahkeme ve adliyelerde sergilenecek.

MEDEL Türkiye'deki yargı bağımsızlığı konusunda endişelerini internet siteleri üzerinden yayınladıkları bir yazılı açıklama ile duyurdu.

"Türkiye'deki meslektaşlarımızın yanındayız"

euronews Türkçe'ye konuşan MEDEL Başkanı Felipe Marques "Türkiye'deki meslektaşlarımıza kendilerini hiç bir zaman yalnız bırakmayacağımızı ve unutmayacağımızı söylemek istiyoruz. Avrupalı savcı ve hakimlere ise insan haklarını savunan bir tek hakimin bile cezaevinde olması halinde hiç bir hakim ve savcının dünyanın herhangi bir yerinde kendini gerçek anlamda özgür hissedemeyeceğini belirtmek istiyoruz." dedi. Marques ayrıca "Yargıçlar ve Savcılar Birliği YARSAV'ın hükümet tarafından kapatılmasını tanımıyoruz, bu yüzden YARSAV hala MEDEL üyesi." dedi.

"Hukuku savunan bütün hakim ve savcılar ya ihraç edildi ya da tutuklandı"

MEDEL'in internet sayfasında 23 Mayıs tarihinde yapılan yazılı açıklamada "Son yıllarda Avrupa Birliği'nin içinde ve dışında vahim olaylar yaşandı. Ancak bizler Türkiye'de yargı bağımsızlığını ve hukukun üstünlüğünü tamamen çökertmek için planlanmış bir şekilde hareket edilmesini başka hiç bir ülkede görmedik. 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana hukukun üstünlüğünü savunan bütün savcılar, hakimler ve avukatlar kendilerini hiç bir şekilde savunma hakkı garantisi verilmeden ya ihraç edildi ya da tutuklandı." ifadeleri yer aldı.

Yaklaşık 10 Avrupa Birliği ülkesinde 22 Hakimler Birliği'ni temsil eden MEDEL'e üye olanlar arasında Türkiye'de kapatılan Yargıçlar ve Savcılar Birliği YARSAV da bulunuyor. euronews Türkçe'ye konuşan MEDEL Başkanı Felipe Marques "YARSAV'ın hükümet tarafından kapatılmasını tanımıyoruz bu yüzden YARSAV hala MEDEL üyesi" dedi.

Söz konusu yazılı açıklamada "2017 Vaclav Havel İnsan Hakları Ödülü'nü kazanan YARSAV Başkanı Murat Arslan görevden alınarak tutuklandı. Temel uluslararası standartların ihlal edildiği bir sürecin ardından 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı." ifadeleri kullanıldı.

Hakim ve savcı yakınlarının mektupları 12 dile çevrildi

Avrupa Konseyi gözlemcisi konumunda bulunan MEDEL son yıllarda ihraç edilen veya tutuklanan hakim ve savcıların yakınları tarafından kendilerine gönderilen mektupları 12 dile çevirdi. Yorum eklenmeden olduğu gibi yayınlanan mektuplar ve mesajlar MEDEL'in internet sitesinde okunabiliyor. Yazılı açıklamada "Bu mektuplar Türkiye'deki hukuk devletinin hızlı çöküş sürecini inanılmaz bir şekilde ortaya koyuyor." ifadeleri yer alıyor.

MEDEL'E ulaşan mektuplarda yer alan bazı mesajlar şöyle:

"Bizler, 3500 hakim ve savcı, herhangi bir delil olmaksızın, savunmamız alınmadan, darbeye katılmakla suçlandık, görevlerimizden uzaklaştırıldık. Hepsi bu değil, ülkemizde son dönemde yaşananlar, 15 Temmuz'daki darbe girişiminden daha kötü bir kabus."
"Yaşananlar soykırım olarak tanımlanabilir. Çünkü bize yönelik uygulamalar şahsımızın yanı sıra aile üyelerimizi, eşlerimizi ve çocuklarımızı da hedef alıyor."

"Ben bir cumhuriyet savcısı karısıyım. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kocam önce açığa alındı, sonra meslekten ihraç edildi. Ardından da maaşına ve malvarlığımıza el kondu. Kocam, terör olaylarının yaygın ve şiddetli olduğu bir dönemde özveri ve fedakarlıkla yıllarca terörizmle mücadele etti."

Mektuplar ile ilgili ilk sergi ve panel 31 Mayıs tarihinde Polonya'da yapılacak.

(tr.euronews.com)

[Samanyolu Haber] 24.5.2019

Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-15 [Tarık Burak]

Hazmedilmeyen Aktif Hizmet İnsanı 

Fethullah Gülen Hocaefendi, askerden sonra Edirne’ye dönmüş, yeni vazifesine dört kolla sarılmış, heyecanla işe başlamıştı. Tam o sırada Edirne'ye yeni bir müftü geldi. 1964 yılının Ekim ayında Suat Yıldırım Hoca, Diyarbakır'dan Edirne'ye müftü olarak atandı. Hocaefendi ve Suat Yıldırım Bey çok güzel anlaşıp kaynaştılar.

Hocaefendi, o günleri şöyle anlatıyor: “Bu arada Suat Bey de Edirne'ye müftü olarak geldi. Değişik yönlere çekilmesin diye ona ayrı bir ev tuttuk. Ben de ayrı bir evde kalıyorum. Ancak ikimizin evi de çok kötü ve hırpani idi.

Bir gün erkenden Suat Bey'i ziyarete gittim. Bana: "Bu evde çok pire var, bir türlü uyuyamadım" dedi. Ben de "İki odalı başka bir ev bulalım, odanın birinde siz, diğerinde ben kalırım" dedim. Bir ev bulduk. Yaşlıca bir kadının eviydi. Altlı üstlü iki odası var. Bir kenara da mutfak gibi bir şey sıkıştırılmış. Tam bir bülbül yuvası. Biz ikimiz gidince kadın çığlığı kopardı. "Bana bir kişi dendi, siz iki kişisiniz. Katiyyen olmaz, istemem de istemem..." Kadının bizi bir dövmediği kaldı.

Hemen yeni bir ev bulduk. İlk giriş salon gibi bir yere açılıyor. Yan yana iki odası var. Merdiven altında da bir mutfak. Helası, yukarıda oturan ev sahipleriyle müşterek ve bahçenin bir köşesinde. Kim helaya gidecek olsa, herkes tarafından görülüyor. Odanın birine Suat Bey, diğerine ben yerleştim. Ben o kötü evden, Suat Bey de pireli yerden kurtulmuş olduk.”

Prof. Dr. Suat Yıldırım Hoca, hatıralarında o günlere şöyle değiniyor:

‘Hassasiyetime dokunmayacak, rahatsız etmeyecek bir samimiyet ve şefkatle bana bir ağabey gibi davranıyordu. Bununla beraber, Müftü olmam itibariyle, kendisinden beş yaş küçük olmama rağmen, ayrıca bir saygı göstermekten asla geri kalmıyordu. Hemen bütün hizmetlerde bana fırsat bırakmayacak tarzda önce kendisi davranırdı. Sobayı yakmak, yemek hazırlamak, bulaşık yıkamak, evi temizlemekte hep önce davranırdı.

Hocaefendi karaciğerinden rahatsızdı. Bu rahatsızlık sebebiyle alerjisi vardı. Her yemeği yiyemezdi. Kaşıntılarının çok şiddetli olduğunu söylüyordu. Bazen, sinirlendiği veya kendisini rahatsız edecek bir tavır gördüğünde bu alerjik durum azar ve onu günlerce kaşındırırdı. Hatta, çok kere vücudu kanadığında çamaşırlarını değiştirmek zorunda kalırdı. O günün iptidai şartları düşünülecek olursa, günde birkaç defa çamaşır değiştirme zorunda kalmak, tahammül edilecek bir şey değildi. Hele kışın çamaşır yıkamak başlı başına bir çileydi. Hocaefendi ise, temizliğe karşı çok hassastı. Bazen muhatapları onun ruh halini anlamaz ve çok kaba davranırlardı. Bu durum onu fevkalade rahatsız eder; fakat muhatabının kalbini kırmamak için susardı. Tabii ki, onun bu susuşu birkaç gün kaşınması demekti. Hatta bazen kendisi espri yapardı. "Bu gece de senin için kaşınayım" derdi.

Başkaları için geçerli olduğunu düşünmese de kendi nefsi için geçerli olmak üzere şöyle dediğini hatırlıyorum:

"Nefsime güvenemediğimden, ilk gençliğimden beri Rabbime dua ettim: "Çevremdekileri rahatsız etmeksizin beni rahat bırakmayacak bir sıkıntıyı benden eksik etme" diye. Bu alerjik sıkıntımı, bu kabilden kabul ediyorum".

Değişik bir şahsiyeti olduğu her halinden belli idi. Dini takva dairesinde, yiyecek içeceğine son derece dikkatli, çok temiz ve tertipli, evine olduğu gibi giyimine de dikkat eden bir kişi idi. Evin bütün işlerini o yapardı. Bunu severek ve samimiyetle yapıyordu. Ben elimi bir işe uzatsam mani olur ve benden evvel davranıp o işi kendisi yapardı.

Altı ay kadar aynı evde beraber kaldık. Bu zaman zarfında, bir kere dahi, onun zahiren aşırı görülebilecek yarenliğe varan tavrını görmedim. Bana hep "Müftü Efendi" diye hitap ederdi. Halbuki ben, hem yaşça hem de ilim itibariyle ondan küçüktüm. Ve onun yanında katiyen müftü olduğumu hatırlamazdım. Gün geçtikçe kendisine karşı saygım artıyor, asla eksilmiyordu. Fakat buna rağmen, o hep bana karşı hürmetkar davranıyordu. Bu, onun asaletinden gelen bir davranış tarzıydı. Katiyen suni ve yapmacık değildi.

Dostluğu da hep ölçülüydü. Samimiyeti hep belli bir seviyede tutmasını gayet iyi bilirdi. Diyebilirim ki, bugün kendisinde müşahede ettiğimiz, dengeli hareket, kendisinde o zaman da aynen vardı. O gün için dikkatimi çeken ve hala çekmeye devam eden bir hususiyeti daha vardı. Katiyen, kimsenin karşısına yatak kıyafetiyle çıkmazdı. Ben ne beraber kaldığım süre içinde ne de ondan sonraki devrede katiyen kendisini yatak kıyafetiyle pijamalı vaziyette görmedim. Bu belki küçük bir ayrıntı gibi gelebilir. Fakat, bence çok nadir insanda bulunan bir hususiyettir.

Askere gitmeden simsiyah olan saçları, askerden sonra büyük bir kısmıyla beyazlamıştı. Bunun askerde gördüğü sıkıntılardan olduğunu söylerdi. Bu ve benzeri hususiyetleriyle, sıradan bir insan olmadığı intibaını veriyordu. Birkaç aylık beraberliğimiz esnasında bunu ben de yakından gördüm. Kendi yaşından çok olgun davranıyordu ve sıradan bir hoca değildi.

Bir insanı anlayıp tanımada, beş altı ay gibi bir süre aynı yerde kalmak yeterlidir sanırım. Hocaefendi için de durum aynıdır. Ben gün geçtikçe ve onu yakından tanıma fırsatı buldukça, ihlas, samimiyet, diğergamlık, hasbilik ve mürüvvet gibi mümtaz vasıfları onda fazlasıyla gördüm. Ve kendi kendime, bu insanla ebedi dostluk yapılır dedim. Çünkü o, hakikaten, dikkat çekecek kadar terbiyeli ve nezaketli bir insandı. İyi bir aile terbiyesi gördüğü her halinden belli oluyordu. Afif bir hayat yaşıyordu. Dünya malına ehemmiyet vermiyordu. Aldığı maaşın yarısını, okuttuğu bazı talebelere dağıtırdı. Onlara hediyeler alır ve gönüllerini kazanmaya gayret gösterirdi. Bütün bunları da sırf Allah için yapıyordu.

Çok defa büyük görünen insanlar, onlarla beraber olup mahremiyetlerine nüfuz edildikçe, onların zannedildiği kadar büyük olmadıkları ortaya çıkar ve birçokları bu durumlarda hayal kırıklığına uğrar. Halbuki hakiki büyük zatlarda durum tamamen aksi bir seyir takip eder. Onları tanıdıkça büyüklükleri artar. Hocaefendi'nin bende bıraktığı intiba da öyle oldu. Onunla beraber kaldıkça kendisine olan saygı ve güvenim arttı.

Hocaefendi'ye, ben orada bulunduğum sırada da benden önceki devrelerde de birçokları için cazip gelebilecek evlenme teklifleri yapılmıştı. Edirne'nin en zengin ve soylu ailelerinden teklifler geldi. O bunların hiçbirini kabul etmedi

Fethullah Gülen'in resmi görevi Kur'an Kursu Öğretmenliği idi. Fakat fiilen kursta fazla çalışamıyordu. Zira orada vazifeli bir başka hoca, bir meşrebe mensup olup inhisarcı davranışla hareket ediyor, o da onunla niza çıkarmak istemiyordu. Kendisinde hayatı boyunca uyguladığı bir prensibi o zamandan beri uyguluyordu: Ona göre; dine, ilme, hayra hizmet eden insanlar arasında çekişme doğru değildir. Hizmet eden biri varsa ona rakip olmanın mânâsı yoktur. Onun yaptığından daha iyisini yapma imkanına sahip olsa bile, rekabeti terk etmek ve başka bir hizmet alanı bulmak gerekir. Zira birbirleriyle lüzumsuz rekabet edenler müspet hareketi muhafaza edemezler, bunun sonu iyi olmaz ve Allah Teala'nın tevfiki de birbiriyle ihtilaf edenlere gelmez. Tevfik-i İlahiyi celbeden, müminlerin vifakıdır. İşte bu şuurla Kur'an Kursundaki hizmeti öteki hocaya bırakıp kendisi başka hizmet sahası bulmaya yöneliyordu. Ona mukabil fahri vaizlik yetkisi olduğundan muntazaman vaaz ediyordu. Ayrıca imamlık kadrosu olmayan Darülhadis Camii'nde günde beş vakit namaz kıldırıyordu.’

Sıkıntılı Günler

Ramazan bayramı yaklaşmıştı. Hocaefendi, bayram tebrik kartı bastırmak istedi. Zira, o zamanlar bayram kutlama kartları önemli bir işleve sahipti. Diğer taraftan, bu kartın sıradan olmayıp hiç değilse azıcık bir mesaj taşımasını, böylece gönderdiği arkadaşlara bir teselli vermesini de düşünmüştü. Bunu da başka bir ifade kullanmaksızın, sadece bir hadis-i şerif mealini nakletmekle yapacaktı. Tebriğin arkasına da Habbab b. Eret hadisini yazdı:

"Habbab b. Eret (R.A) anlatıyor: Allah Rasulü, Kâbe'nin duvarının dibine oturmuş, düşünüyordu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım ya Rasullallah, dua etmez misin Allah'a bize yardım etsin " dedim. Bunun üzerine Allah Rasulü, kaşlarını çattı ve şu mealde konuştu:

Siz de ıstırap mı çekiyorsunuz. Allah'a yemin ederim sizden evvel insanlar, sırf inançlarından dolayı alınır, hendeklere yatırılır, demir testerelerle biçilirdi ve yine dinlerinden dönen olmazdı. Yine sizden evvelki o insanların demir taraklarla etleri kemiklerinden ayrılır da yine onlar dinlerinden dönmezdi. Allah'a yemin ederim, Allah bu dini tamamlayacaktır; fakat siz acele ediyorsunuz..." (Buhari, Menakıbu'l-Ensar, 29; Menakıb, 25)

Kartın bir tarafına bu hadisi, öteki tarafına tebrik cümlesi ile adresi yazıp matbaaya verdi. Matbaanın bildirdiği vakitte kartları almaya giden Fethullah Gülen Hocaefendi, basılan kartların Emniyet görevlisi tarafından alındığını hayretle öğrendi.

Matbaacı, kanun gereği bu tebriklerinden bir nüshasını göndermişti savcılığa. Derken, emniyette, adliyede kızıl-kıyamet kopmuştu.

Gece vakti, hafif hafif kar yağıyordu. Hocaefendi, dışarda bir gürültü duydu. Pencereden baktı, Resul Bey ve yanında tayfası... Hemen baskın olacağını anladı ve onlara göre mahzurlu sayılan kitapları kütüphanenin arka tarafına attı. Kapı çalındı, açtı Hocaefendi. Gelenler her tarafı aradılar, pek bir şey bulamadılar. ‘Öbür odayı da arayalım’ dediler. Hocaefendi: "Orası Müftü Efendi'nin odası, benimle alakası yok" dedi. İnsaflı insanlardı, ısrar etmediler ve Hocaefendi’yi alıp emniyete götürdüler. Resul Bey, Hocaefendi’nin askere gitmeden önce Edirne’de tanıdığı birisiydi. Hatta, onun merdiven boşluğuna itilmesini o önlemişti. Ancak Emniyet müdürü kesin emir verince Hocaefendi’yi almaya o gelmişti.

Emniyet müdürü genç birisiydi ve mütecavizdi. Toyluğunu çalım ile örtmeye çalışan bir tip... Kendisinin bayram tebriği için getirildiğini sandı Hocaefendi; ancak esas sebebi orada anladı. Emniyet müdürü, Kur'an kursu mütevellisi tarafından iyice doldurulmuştu. Ve esas baskını onlar yaptırmıştı. Müdür, Hocaefendi’ye: "Bak, Fethullah! Seni son defa ikaz ediyorum. Sen talebe ile meşgul olmayacaksın. Aksi halde buraya tekrar alır ve ne yapacağımı da bir ben bilirim bir de Allah bilir!" dedi. Hocaefendi de "Burada kuvvetlisin, yaparsın. Ama bir de bu yerin altı var. Seninle orada hesaplaşırız" diyerek cevap verdi.

Bir de başkomiser vardı orada. Gece gündüz sarhoş birisiydi. O da Hocaefendi’yi hesaba çekti. Yazdırdığı bayram tebriğini vatana ihanet olarak vasıflandırıyordu. Ayrıca, Kadir gecesinde, arkadaşlarıyla çok samimi bir hava içinde geceyi geçirdikten sonra, birbirilerine gayet içten ve yürekten sarılıp ağlayışlarının da hesabını vermek zorunda kalmıştı Hocaefendi.

Niçin bu kadar samimi imişler? Ve niçin hıçkıra hıçkıra ağlamışlar? Hocaefendi’nin bunlardan dahi hesaba çekildiği o günler, cidden zor günlerdi.

“Herkes dinî yaşantısının kadrine kıymetine göre belalara maruz kalır. Dini güçlü olanın maruz kaldığı bela da güçlü; dini zayıf olanın maruz kaldığı bela da zayıf olur.” (Hâkim, el-Müstedrek 1/99)

Fethullah Gülen Hocaefendi o günlere ait hatıralarını şöyle anlatıyor:

“Dar’ül Hadis Camiine, birkaç hâkim ve bir de savcı gelip gitmeye başladılar. Savcı Erzincanlı bir adam. Adı Selçuk. Cumadan sonra, “Selçuk Bey sizi bekliyor” dediler. Uygunsuz şeyler söyleyeceğini tahmin ettiğim için dışarıya çıkmadım. Diyeceklerini hissetmiş gibiydim. Bir bekçi gönderip beni adliyeye çağırttı. Uzun boylu konuştuk, bana: “Sen korkunç bir sistem düşmanısın. İsimleri açıktan söylemiyorsun; fakat ben senin konuştuklarından bunu rahatlıkla anlıyorum. Hep maziyi methediyor ve şimdiki hali kötülüyorsun. Halbuki, sende çok güzel bir konuşma kabiliyeti var. Başkasının kağıttan okuduğunu sen irticalen konuşabiliyorsun. Aslında bu kabiliyetini müsbet yönde de kullanabilirsin. Fakat sen…” dedi, bazı telkinlerde bulundu.”

Önünüze Bakın

Hocaefendi, askerden önce olduğu gibi Hüseyin Efendi'nin ısrarıyla bazı salı günleri kadınlara vaaz veriyordu. Vaaza çıkmadan bir hafta evvelinden sakalını bırakıyor ve vaaza sakallı olarak çıkıyordu. Bir iki defa da kadınlara "Ben konuşurken, önünüze bakın, benim yüzüme bakmayın!" demişti. Sorgu hâkimi bunu da mesele yaptı ve “Şuna bak, kadınlara: Bana bakmayın, önünüze bakın!’ demiş” şeklinde, esasen din adına Hocaefendi’nin lehinde olan bir sözü, tamamen saptırarak aleyhine bir delil gibi kullanmaya kalktı. Bir de kadınlardan istihbarat adına çalışanlar olacağı o güne kadar Hocaefendi’nin aklına hiç gelmemişti. Bu sorgu sırasında anladı ki, onlardan da istihbarat adına çalışanlar var ve bu salı vaazlarına gelip gidiyorlar...

Hâkim, tebrikleri müsadere etti. Milleti ayaklandırmaya matuf bildiri saydı ve sorgulamadan sonra Hocaefendi’yi bıraktı.

Fethullah Gülen Hocaefendi, bir başka yargılama mevzusunu ise şöyle anlatıyor:

“Suat Bey’in isteği üzerine bayramda Eski Camii’de vaaz verdim. Hutbeyi de caminin imamı Ekrem Hoca okudu. Konuştuğum şeylerde rahatsız edecek bir şey de yoktu. Biraz içki hakkında da konuşmuş olabilirim. Yalnız, şunları söylediğimi hatırlıyorum: "İçkiler artık cami duvarlarının dibinde içiliyor... Eğer bu gençliğe bir dur denmez ve bunlar İslami ölçüler içinde terbiye edilmezse, yakında babalarının kafataslarıyla şarab içerler. Ey adliyeci arkadaş, sen adaletli olursan, bir senen senelerce ibadet hükmüne geçer. Muallim arkadaş, bu milletin geleceğini bayraklaştıracak nesiller senin elinde. Onları iyi yetiştir..." Şimdi, bu sözlerde ne var? Önce bir vak'ayı anlatıyorsun. Herhangi bir şahsı hedef alıp da söylenmiş sözler de değil bunlar. Ama gel gör ki, bütün bu sözler mahkemede karşıma çıkarıldı. "Kim babasının kafatasında şarab içmiş?" gibi manasız sorgulamalara gidildi. Bir de benim her sınıf insana ayrı ayrı seslenişim, bölücülük kabul edildi. Niçin ayrı ayrı; adliyeci, muallim, esnaf, tüccar, demişim!.. Allah Allah! Bugün herkes böyle konuşuyor!..

Ekrem Hocaefendi'nin konuşmaları da benim üzerime yıkıldı. O da çok şiddetli konuşmuştu.
O gün camiye gelip vaaz dinleyenler çok rencide olmuşlar. Sadece bayram namazı için gelenlerle günlük cemaatın arasında ve söylenenleri değerlendirmede dahi çok büyük farklılıklar göze çarptığını bu hadise münasebetiyle daha iyi anlamış oldum. Hiç ümit etmediğim, daha önceden tanışıklığımız olan kişilerden bazıları bile o günkü konuşmaları hazmedememiş, hatta birisi "evimize yaralı olarak dönüyoruz" gibi, tarizlerde bulunmuştu...

On beş kadar amme şahidi gelip mahkemede aleyhimize şehadet etti. Bizi müdafaa eden şahitler de vardı. Onlardan birinin de istihbarat hesabına çalıştığını daha sonra öğrendik. Sözde mahkemede bizim lehimize konuşuyordu. Halbuki, aleyhimize rapor hazırlayanlardan biri oydu.

Bizim lehimize konuşanlardan Rıfat Bey, diye bir şahıs vardı. Daha önceleri çok kötü bir hayat yaşayan ve daha sonra İslami hayata dönen bu zat Edirne ileri gelenleri tarafından tanınıp saygı duyulan bir kişiliğe sahipti. Mahkemede lehimize konuşması, mahkeme heyeti üzerine çok ciddi tesir etmişti.

O gün söylediklerinden hatırımda kalan şu sözü oldu: "Sayın hâkimler, geçmişimin nasıl olduğunu çok iyi bilirsiniz. Kale içinde içip nara attığım zaman herkesin ödü kopardı. Ben de bir devlet memuruyum. O zaman öyle idim. Şimdi de gördüğünüz gibi böyleyim. Benim bu dönüşüm bu arkadaşlar sayesinde oldu. Oraya gidip geldim ve kendimi bulup idrak ettim. Bütün kötülüklerden kurtuldum.."

Daha önce hâkimlerle savcılarla beraber yiyip içen Rıfat Bey, bizim Dar'ül Hadis camiinde yaptığımız sohbetlere devam etmiş ve Cenab-ı Hakk da onu hidayete erdirmişti. Ondaki bu ani değişiklik bütün Edirneli tarafından ilgiyle izlenmişti. Uzun boylu, görkemli bir insandı. Tabii ki onun söyledikleri o gün için çok mühimdi. Ve daha sonra da bu sözlerin tesirini görecektik.

Ancak, mahkeme aleyhte konuşanların sözüne daha çok itibar ediyordu. Mahkeme heyetinin bize karşı tavrı çok sert ve haşindi.

Sanat Okulu'nun müdürü aleyhte konuşanlardan biriydi. Sözde ben, "Şuraları basmalı, bunlara şöyle yapmalı.." gibi sözler söylemişim. Mahkeme heyetinden izin istedim ve "Bu şahsa sorun bakalım, şu, şu sözleri de söylemiş miyim?" dedim. Bu sözler daha ziyade huzur ve sükun adına söylediğim sözlerdi. Sorulunca adam: "Hoparlör bazen cızırtı yapıyordu, duymadım." dedi. Ben yine kalkıp " Hoparlör hep benim aleyhime olacak sözlerde çalışıp lehimde olacak sözlerde cızırtı mı yapıyordu? Çelişkisi bu kadar açık olan bir kişinin söyledikleri dinlenemez ve itibara alınamaz" dedim. Adam kararıp kaldı ve hiçbir şey söyleyemedi.

Bir hazine avukatı vardı. Çok defa teravih namazını benim arkamda kılardı. Birkaç defa da beni iftar yemeğine götürmüştü. Tanışırdık. O da aleyhime şehadet etmeye gelmişti. Hakim, beni göstererek "Bunu tanıyor musun?" diye sorunca yüzüme baktı ve "Tanımıyorum" dedi. Ardından da "Camiye girdim. Camide bir ihtilal havası vardı. Sarığının ucunu yana sarkıtmış veryansın ediyordu." dedi.
Israrla söz istedim. Nihayet razı oldular. Ayağa kalktım ve şunları söyledim: "Sayın avukatın sözleri hakkında bir şeyler arz etmek istiyorum. Değerlendirmenizi ona göre yapın. "Bu şahıs, senelerce benim arkamda teravih namazı kılmıştır. Bunun yüzlerce şahidi vardır. Salim Arıcı ile beni kaç defa iftar yemeğine götürmüştür. Sonra hatırımda kalmayacak kadar çok sayıda bir yere oturup çay içmişizdir. Şimdi, bir insan arkasında teravih kıldığı, beraber aynı sofrada yemek yiyip aynı masada çay içtiği birini "Ben tanımıyorum" derse, onun diğer sözlerine de ancak o kadar itimat edilir.
Ben bunları söyleyince, adam heyecanlandı, "Tanıyorum" dedi. Sonra da kaşkolunu tutup mahkeme salonunu terk etti. Bütün bu olanlar hep bizim adımıza zaferdi. Mahkeme uzun süre devam etti. Bana on seneye yakın bir ceza düşünülüyordu. Zaten vaizlik vesikamı da almışlardı. Artık vaaz edemiyordum. Bütün bunlar Ferit Kubat'ın başının altından çıkıyordu...”

Ferid Kubat o sırada Edirne valisiydi. Daha sonra da 12 Mart'ta İçişleri Bakanlığı yapmıştı. Hocaefendi’ye karşı dopdoluydu. Kinini gayzını adeta kusacak yer arardı. Bir defasında bütün din görevlilerini toplamıştı. Hocaefendi de gitmişti. Vali orada onun gözünün içine baka baka ve herkesin anlayacağı şekilde: "İçinizde bazı aşağılık hainler var. Bunları ezeceksiniz..." diyordu.

Vali, Hocaefendi’nin yakasını bırakmıyordu. Bu arada Suat Yıldırım Hoca, altı ay kadar Edirne'de kaldıktan sonra mecburen askere ayrıldı. Askerliği Tuzla Piyade Okulu’na çıkmıştı. Hocaefendi’nin vefası, onu Edirne'den yolcu etmeye müsaade etmedi. Ona refakat edip, birkaç aktarma yaptıktan sonra, Tuzla'ya kadar gitti. Beraberce kışlaya girdiler. Hocaefendi Suat Hoca’yı yeni muhitine alıştıracak kadar kaldıktan sonra mecburen ayrılıp Edirne'ye döndü. Fakat, “Gençliğimin alımlı çalımlı döneminin geçtiği yer” diye tanımladığı Edirne’de kalmanın tadı kaçmıştı artık.

Vali Ferit Kubat, çok zulüm ediyordu. Sol bir dünya görüşüne sahip Vali Kubat’ın gözünde Hocaefendi’yi “hain” yapan şey, onun aktif bir hoca olmasıydı. Hocaefendi’yi sürekli takip ve baskı altında tutuyordu. Aktif olarak insanlığa hizmet eden gönüller, daima hazımsızlıkla karşılanmıştır. Düşmanlık duygularıyla esirip duranların kini, öfkesi düşmanlıklarına verilebilir belki; ama vefasız dostların hazımsızlığına ise söylenecek bir tek bir kelime bulunamaz. Onların o hazımsızlığı daha derin ve sınır tanımayan bir nefreti, haseti barındırır.

Ferit Kubat’ın hayatının sonu da öncekiler gibi çok perişan geçmiştir. Kendileriyle aynı düşünceyi paylaştığı insanları kovalayıp durmuştur. Ölümü de hayatının sonu gibi son derece ibret vericidir. Ferit Kubat, bir ara izine ayrılınca Hocaefendi bunu fırsat bilip o da ayrıldı.

Hocaefendi’nin gayesi Edirne'den başka bir yere tayinini yaptırmaktı. Çünkü Edirne kendisi için artık sadece bir kâbus olmuştu. Emniyet Müdürü, "Kursta talebe okutmayacaksın" diye tazyik ediyor; vali elinden vaizlik vesikasını alarak, vaaz etmesine mani oluyordu... Ve o tek başına bütün bunlarla mücadele etmek zorunda kalıyordu...

Ankara'ya gitti. Orada Yaşar Hoca ile karşılaştı. Yaşar Hoca o sıralarda İzmir'deydi. O da bir iş için Ankara’ya gelmişti. Durumunu kendisine anlattı Hocaefendi. Bu dönemde Diyanette Özlük İşleri Müdürü Yaşar Gökten Bey'di. Bir de ona gidip durumu izah ettiler, fikrini aldılar. O da Hocaefendi’nin Edirne'de kalması için ısrar etti. Hocaefendi ise Kırklareli'ne gitmek istediğini söyledi ve isteğinde ısrar etti.

Bunun üzerine iki belge hazırlandı. Biri alakayı kestiğine, diğeri de yeni vazifeye başlamasına dairdi. Onları eline alıp Edirne'ye döndü Hocaefendi. Bu sırada, Ferit Kubat, Edirne'den ayrılmıştı.

Ferit Kubat’tan boşalan Edirne Valiliği’ne Nail Memik adında, cumaları da kılan, yumuşak tabiatlı bir vali yardımcısı vekalet ediyordu... Kendince başından bir sıkıntıyı defetmek için olsa gerek, Nail Memik, Hocaefendi’nin tayin belgesini hemen imzaladı. Elinden vesikanın alınmış olmasını hiç mesele yapmadı. Hocaefendi, Edirne'den ayrılsın da ne olursa olsun, razı gibiydi...  Fakat kaderin cilvesi, bir müddet sonra Nail Memik de Kırklareli Valiliği’ne tayin edilecekti.

[Tarık Burak] 25.5.2019 [Samanyolu Haber]

Mansur Yavaş: 1 katrilyona yaptıkları ihaleyi, bu yıl 188 milyona yaptık

Ankara Büyükşehir Başkanı Mansur Yavaş, dün akşam İstanbul’da katıldığı bir iftar programında konuştu. Yavaş, kendi başkanlığı öncesinde Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketlerinde yapılan usulsüzlükleri yakın zamanda açıklayacaklarını belirtti.

Ankara’da seçimi kazandıktan sonra belediye meclisindeki yetkileri ve şahsının yetkilerini almaya kalktıklarını söyleyen Yavaş, “Vermedim. Neden bu şirketlerin yönetimi vermek istemiyorlar diye sormamız lazım. Bunları yakında açıklayacağız, şirketlerle bunların neler yaptıklarını hepiniz göreceksiniz.”

Daha önce 1 Katrilyona yapılan bir ihaleyi bu yıl 188 Milyon Liraya yaptıkları söyleyen Yavaş, bundan sonra ABB’de yapılacak ihalelerin ‘şeffaf’ olacağını belirtti:

“Bu kaynakları bırakmak istemiyorlar, alışmışlar. 2016-2017 yılında yılda 1 katrilyona gerçekleştirilen ihaleyi açık şeffaf ve internetten yayınlama suretiyle bütün dünyanın izleyeceği şekilde ilan ederek yayınladık. Onların 1 katrilyona yaptıkları ihaleyi biz bu yılın fiyatıyla 188 milyon liraya tamamlamış olduk.

Makam araçlarını en az sayıya indiriyoruz. Sekreterlerin altında araba var müdürde yok. Belediyede 3 cip var biri zırhlı, yaklaşık değerleri 1 milyon. Melih Gökçek’e tahsis edilmiş. İade istedik ikisi geldi. Satacağız. İhtiyacımız yok. Zırhlı araç kendisinde kaldı, iki personelle.”

Bu nedenle bırakmak istemiyorlar. İnşallah bunlarla ilgili net rakamları kamuoyu ile paylaşacağız. Halka hepsini anlatacağız. İnşallah bundan sonra herkes, sağcı solcu demeden, dürüst insanların yönetime gelmesi Türkiye’de çok şeyi değiştirecek diye düşünüyorum.”

[TR724] 25.5.2019

Senanur Özcerit: Özgürlüğüm için yapılan kampanya canıma can kattı

Cezaevinde kansere yakalanan ve tahliye olduktan sonra hayatını kaybeden Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit’in gözaltına alınan 19 yaşındaki kızı Senanur Özcerit, adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı.

Mahkeme önünde beklerken gülümseyen fotoğrafı ile dikkat çeken Özcerit, tahliyesinin ardından Kronos’tan Selahattin Sevi’ye yaptığı açıklamada “Gülümsüyordum, çok rahattım. Çünkü gerçekten masum olduğumu biliyordum!” dedi.

‘LAF ÇARPITMASI YAPAN POLİSLERE SÖZÜMÜ ESİRGEMEDİM’

Sakarya Üniversitesi Gazetecilik Bölümü öğrencisi olan Özcerit, kendisinin suçsuz olduğumu kabullenen polislerin yanında kabullenmeyenler de olduğunu belirtti. Özcerit, “Ben doğruyum, ben yanlış yapmadım demek istedim. Hiçbir polis karşısında ve mahkemede ağlamadım, yüzümü ekşitmedim. Sorgularken maalesef bazı polisler laf çarptırmaları yapmak istedi. Ben de sözümü esirgemedim açıkçası…” ifadelerini kullandı.

Polis merkezinde ve mahkemede hakaret ve kötü davranış görmediğini söyleyen Senanur Özcerit, “Fakat gözlerinizin içine baka baka terörist yaftası yemek çok ağırdı. Avukatım hep yanımdaydı” dedi.

‘KENDİMİ ÇOK GÜÇLÜ HİSSETTİM’

Özcerit, sosyal medyada kendisi için yapılan kampanya ile ilgili ise şunları söyledi: “Duyduğumda o gücü bütün bedenimle hissettim. Benim için enerji oldu. İnsanların beni düşünmesi, benim özgürlüğüm için çırpınması beni çok duygulandırdı. Benim özgürlüğümün başkaları için önemli olması canıma can kattı. Tanımı olmayan bir lezzet. Bu yüzden de mahkeme kapısındaki tebessümüm ve bundan sonraki bütün dualarım yanımda olan güzel insanlarla olacak.”

‘ONLARIN İÇERİDE OLMASI YARALIYOR BENİ’

Tekrar annesine ve ailesine kavuşması hakkında da şu yorumu yaptı: “Annem tahliye olduğunda çok mutlu oldum. Şükür ki kavuştum anneme. Nezarethanede birçok masum arkadaş edindim. Benim dışarıda olmam, onların içeride olması çok yaralıyor beni. Dosyada 18 kişi vardı, sadece 6 kişi adli kontrolle serbest kaldı. Maalesef 8 kişi tutuklandı. Suçlamalar tamamen birbirleriyle olan iletişim, telefon vs…”

‘TERÖRİST SUÇLAMASI YIKICI VE KIRICI’
Kendisi için yapılan ‘terörist’ suçlamalarının kırıcı ve yıkıcı olduğunu vurgulayan Senanur Özcerit, sözlerini şöyle tamamladı:

“Nezarethanede küçük bir yer verdiler. 13-14 kişi bir arada kaldık. Sahurda yiyecek, iftarda pide verdiler. Yattığımız yer tahtaydı. Aldığımız battaniyeler işe yaramadı. Ağrılı geceler oldu bizim için. Ne bir güvencemiz ne de asgari konforumuz vardı. Bacakları moraran kişiler oldu aralarında. Pis bir ortamdı.”

ANNESİ İLE BİRLİKTE GÖZALTINA ALINMIŞTI

Senanur Özcerit, annesi Esra Özcerit ile birlikte 4 gün önce Sakarya Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı operasyon ile sabah saatlerinde gözaltına alınmıştı. Anne Özcerit, emniyetteki ifadesinin ardından serbest bırakılırken kızı Senanur Özcerit 3 gün boyunca emniyette sorgulanmış ve dün mahkemeye çıkarılmıştı. Anne ve kız ‘örgüt üyesi’ olmakla suçlanıyordu.

[TR724] 25.5.2019

47 milyon Euro ödenen yerli otomobil kayıp!

Sanayi Bakanı Mustafa Varank’ın “Yerli otomobil 2022’de yollarda olacak’’ açıklamasını eleştiren CHP Kocaeli Milletvekili Tahsin Tarhan, “Sayın Varank, 2019 yılının sonunda prototip bir aracın ortaya çıkacağını belirtti. Peki 47 milyon euro ödenerek alınan daha önceki prototip nerede? O prototip kullanılmayacak mı?” diye konuştu.

CHP Kocaeli Milletvekili Tahsin Tarhan, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank’ın “Yerli otomobil ile ilgili “2019 yılı sonunda bir prototip ortaya çıkacak, 2022 yılında inşallah araçlarımızı caddelerimizde göreceğiz” açıklamasını eleştirdi. Bakanlığın başka, Bakanın başka konuştuğunu da belirten Tarhan, “9 Mayıs 2019 tarihli yazılı soru önergemize gelen cevapta ‘Elektrikli yerli otomobilin iletim ve dağıtım sistemlerine yönelik mevzuat ve fiziki çalışmalar devam etmektedir’ diye cevap veriyorsunuz. Daha sonra ekranlara çıkıp ‘2022’de araçlarımızı caddelerde göreceğiz’ diyorsunuz. Henüz alt yapısını kurmamışsınız nasıl otomobil yapacaksınız?” dedi.

47 MİLYON EURO ÖDENEN PROTOTİP NEREDE?

Milletvekili Tarhan “Yerli otomobil üretmenin yollarını, nasıl yapılması gerektiğini defalarca dile getirdik. Ne yazık ki işin başındaki kişiler bu durumu anlamak istemiyor. Her gelen bakan bir öncekinin hatalarını devam ettiriyor. Sayın Varank, 2019 yılının sonunda prototip bir aracın ortaya çıkacağını belirtti. Peki 47 Milyon Euro ödenerek alınan daha önceki prototip nerede? O prototip kullanılmayacak mı? Kullanılmayacaksa neden o kadar para ödendi? Burada bir kamu zararı yok mu? Varsa o dönemin Bakanının ve sorumlularının konuyla ilgili açıklama yapması gerekmez mi? Bi milletin hayalini oyuncağa çevirenler utansın” diye konuştu.

YERLİ OTOMOBİL YILAN HİKAYESİNE DÖNDÜ

Tahsin Tarhan konuşmasına şöyle devam etti: “Türkiye gibi güçlü ve donanım sahibi bir ülkenin yerli otomobil konusunda bu kadar yanlış yapması kabul edilebilir değildir. Denetim mekanizmalarından biri olan yazılı soru önergesine ‘alt yapı çalışmalarımız devam ediyor, henüz bitmedi’ diyeceksiniz; fabrikası nerede, kaç model, kaç segment üreteceksiniz, bir otomobili kaça mâl edeceksiniz, vatandaşa kaça satacaksınız sorularına ‘Üzerinde çalışıyoruz, henüz belirli değil’ diyeceksiniz, ancak vatandaşın karşısına çıkıp ‘2022’de yerli otomobilimiz yollarda diyeceksiniz.’ Ayıptır.”

BİZ HÂLÂ PROTOTİP ÜRETECEĞİZ

Tahsin Tarhan son olarak şunları söyledi: ‘’İngiltere’nin meşhur süpürge markası Dyson, 18 ay önce başladığı elektrikli otomobil projesini tamamladı ve üretime geçme aşamasına geldi. 500 kişi ile patentini de aldıkları elektrikli otomobili üretip 2021 yılında satışa sunacaklar. 9 yıldır her seçim döneminde yerli otomobil için şu tarihte yollarda diyenler artık utanmalıdır. Madem elektrikli otomobil yapamayacaklar, bari elektrikli süpürge yapsınlar. Sanayi Bakanlığının imajını kurtarsınlar.”

[TR724] 25.5.2019

Tutuklu gazeteci Zafer Özcan’dan mektup var: ‘Burada insan anılarının yasını tutuyor’

Tutuklu gazeteci Zafer Özcan’ın kızı Ebrar Beyza Özcan, babasının kendisine yazdığı mektubu kişisel blogunda paylaştı.

Zafer Özcan, mektubunda, “Oysa insan cezaevinde anı yaşayamıyor. Anı ve hayal, umut ve karamsarlık arasında bir araf bizim halimiz. Şunu farkettim, burada insan anılarıyla yaşıyor gibi görünse de aslında anılarının yasını tutuyor.” diyor.

Akhisar Süleymanlı Cezaevi’nde tutuklu bulunan tecrübeli gazeteci, kızıyla dertleştiği duygu dolu satırlarında yaşadığı anları şöyle tarif ediyor: “Salı günlerinden bahsediyorum, görüş günümüzden. Her salı cam bölmenin gerisinde anneni görüp, telefon ahizesini elime aldığımda ruhumu saran tecritten kurtulup, çarşaf gibi bir denizin üstünde, sakin ve huzurlu bir yolculuğa çıkıyorum.”

Zafer Özcan’ın kızı Ebrar Beyza Özcan’a yazdığı mektup şöyle:

“Biliyor musun Ebrar, burada yaşadığımız aslında gerçeküstü bir hayat. Geçici olduğunu bildiğimiz ama ne zaman geçeceğini bilmediğimiz, hak etmediğimiz ama yaşamak zorunda olduğumuz, kalmak istemediğimiz ama bırakıp da gidemediğimiz, şartları sevmesek de değiştiremediğimiz, hiç alışamasak da yerleştiğimiz, tuhaf bir yaşam döngüsü.

O gerçeküstü yaşam döngüsünden beni alıp, gerçek hayatın içine fırlatan, hemen her gün bir kez duyduğum tren sesi. Muhtemelen yakınlarımızda bir tren yolu geçidi var ve uyarı sesi her gün çalıyor. O sesi duyunca, belki sana tuhaf gelebilir ama iyi hissediyorum. O gerçeküstü döngü bir anlığına da olsa kırılıveriyor ve hayatla aramızdaki kalın duvarların arasından bir ışık sızıyor. Anlık belki ama hayatın müjdesini taşıyor o ışık, varlığını haber veriyor. İşte bana her gün hayatın ışığını taşıyan o trende seyahat eden insanları düşünüyorum o anda. Hayalleri, umutları, dertleri, tasaları, sevinçleri, hüzünleriyle seyahat eden insanlar. Trenin kendilerini nereye götürdüğünü biliyor ama hayatın iktidarı hakkında muhtemelen hiçbir fikirleri yok. Bugünkü mutluluk veya hüzünlerinin yarın nasıl değişebileceği hakkında da düşünmüyorlar ve anı yaşıyorlar. Hayatın bir tılsımı da bu aslında, sana “anı yaşama” fırsatı sunuyor.

Oysa insan cezaevinde anı yaşayamıyor. Anı ve hayal, umut ve karamsarlık arasında bir araf bizim halimiz. Şunu farkettim, burada insan anılarıyla yaşıyor gibi görünse de aslında anılarının yasını tutuyor. Bazen bir trenin çığlığıyla dahi olsa hayata tutunabileceğini, insan yaşamında kaç kez hissedebilir ki?

Yine hayatın veya buradaki döngünün bir cilvesi olsa gerek, bu satırları yazmaya ara verdiğimde okuduğum kitapta şu cümle çıktı karşıma; “yaşam bir trendir, atla” sence de öyle değil mi? Yaşam bir tren ve birbirine hiç benzemeyen durakları var. Doğum gibi, evlilik gibi, çocuk sahibi olmak gibi, ayrılık gibi, ölüm gibi, cezaevi gibi…

Cezaevi durağında trenin çığlığı nasıl beni hayatın içine bir an dahi olsa fırlatıveriyorsa, ruhumu ve kalbimi o hayatın bir parçası gibi hissettiren “o günden” de bahsetmem gerekir elbette. Salı günlerinden bahsediyorum, görüş günümüzden. Her salı cam bölmenin gerisinde anneni görüp, telefon ahizesini elime aldığımda ruhumu saran tecritten kurtulup, çarşaf gibi bir denizin üstünde, sakin ve huzurlu bir yolculuğa çıkıyorum. Hayatımda belki hiçbir zaman önemsemediğim ve üzerinde durmadığım o 40 dakikanın, 40 dakikalık bir zaman diliminin tadını doyasıya çıkarıyorum. 45 yıllık hayatımın yarısında benimle olan ve acı tatlı yığınla şeyi paylaştığım, daima kendimi yanında huzurlu ve güvende hissettiğim kadını, o 40 dakika dinlemenin ve izlemenin, o yaralı ruhuma ve kalbime ne kadar iyi geldiğini, sonraki 167 saat 20 dakika boyunca her an hissediyorum. Ve sonra buradaki haftalık 168 saatimin, 167 saat 20 dakika sonra başlayacak olan o 40 dakikaya odaklandığını farkediyorum. Benim için buradaki zamanı genişleten ve ferahlatan o 40 dakikaya…

Sanırım buradan çıktığımda salı günleri ve 40 dakika, hayatımda önemli bir yere sahip olacak. Şunu aklından çıkarma Ebrar, hayatta sahip olduğun ve kullanabildiğin her şey ama her şey tek başına çok kıymetli. Ve bunu, 40 dakikalık o zaman dilimine sahip olabilmek için, 167 saat 20 dakika beklemek zorunda kalmadan anlayabilmen en kıymetlisi…”

[TR724] 25.5.2019

Performans canavarı Mercedes-AMG A35 Türkiye’de! [Yusuf Dereli]

Mercedes-AMG, yeni A 35 4MATIC ile Türkiye’deki performans tutkunlarının aklını çelecek. Çift kavramalı AMG SPEEDSHIFT DCT 7G otomatik şanzıman, AMG süspansiyon ve MBUX gibi donanımların standart olarak sunulduğu A 35’te görev yapan 2.0 CC’lik turbo beslemeli benzinli motor 306 HP güç ve 400 Nm tork üretiyor! Otomobilin fiyatı ise 532.500 TL’den başlıyor.

A 35 4MATIC, Mercedes-Benz’in yeni önden çekişli platformunu kullanıyor. Şasi, karoser, yürüyen aksam, dört tekerlekten çekiş sistemi ve şanzıman da dâhil her bir ayrıntı maksimum sürüş konforu sunacak şekilde optimize edilmiş. Egzoz sistemi standart olarak otomatik kumandalı bir egzoz kapağı ile donatılıyor. Seçilen sürüş programına bağlı olarak egzoz sesi değişiyor.

ÇİFT KAVRAMALI OTOMOTİK ŞANZIMAN

Çift kavramalı AMG SPEEDSHIFT DCT 7G otomatik şanzımanın oranları çok iyi ayarlanmış. Kullanıcı deneyimlerine göre vites geçişleri çok hızlı ve güç kaybını sıfıra indiriyor. Standart olarak sunulan RACE-START fonksiyonu kullanıcıyı, kalkış anında mümkün olan en kısa hızlanma süresiyle buluşturuyor.

DURUŞ MESAFESİ KISALDI

A 35, fren sistemini ise A 45 4MATIC’ten alıyor. Yüksek performanslı fren sistemi A 35 4MATIC’in en kısa sürede güvenli bir şekilde durmasını sağlıyor. Delikli ve hava kanallı diskler etkin bir soğutma sağlıyor. Hıza duyarlı elektromekanik spor direksiyon sistemi, netliği ve keskinliği ile yüksek performanslı sürüşleri destekliyor. İki farklı ayar seviyesine sahip değişken oranlı direksiyon sistemi, seçilen sürüş moduna bağlı olarak daha sportif veya daha konforlu olmak üzere farklı karakterlere bürünüyor.

Yeni Actros çok ‘çekici’

Yakıt ekonomisi, güç, konfor ve güvenlik… Bir çekicide arayabileceğiniz her şey Yeni Actros’da mevcut. Mercedes-Benz, Yeni Actros’ta teknolojik devrimlere imza atmış durumda. Actros, sahip olduğu teknolojik donanımlarla premium bir otomobilden farksız. Multimedya kokpitte bütün modellerde standart olarak sunulan 10 inç büyüklüğündeki iki adet renkli ekran oluşturuyor. Hız, devir ve yakıt göstergesine sahip alışılagelmiş gösterge panelinin yerini renkli ekranlardan biri alıyor. Sürüş ile ilgili tüm bilgileri sürücüye gösteren bu ekran, sürücünün kendi ihtiyacına göre kişiselleştirilebiliyor.

AYNALARIN YERİNİ KAMERALAR ALDI

Ayrıca kamyonda aynalara da veda edilmiş. Onların yerine iki küçük kamera ve araç içerisine konumlandırılan dikey ekranlar almış. Sistem araç tamamen kapalı durumdayken bile çalışıyor ve sürücüye kamyonun etrafını yattığı yerden bile kontrol etme imkanı sağlıyor.

YARI OTONOM SÜRÜŞ ÖZELLİĞİ

Yeni Actros güvenli yolculuk konusunda da iddialı görünüyor. Şerit takip özelliğine sahip yeni Aktif Sürüş Sistemi diğer sistemlerin aksine bir ilke imza atarak tüm hızlarda yarı-otonom sürüş özelliği sunuyor. Opsiyonel olarak sunulacak Aktif Fren Sisteminde 5 (ABA5) ise yaya algılama özelliği geliştirildi. Sistem yürüyen veya sabit duran yayaları algılayıp fren yapıyor.

Yeni Clio’ya Euro NCAP’tan 5 yıldız

Fransız Renault’un en çok satan modeli yeni Clio, girdiği Euro NCAP güvenlik testlerinde beş yıldız almayı başardı.

2018 yılında daha zorlu hale getirilen standartlara göre test edilen model, tüm segmentler dahilinde pazarın en iyi sonuçlarını elde ederek en yüksek puanın sahibi oldu. Yeni Clio bu performansı, geliştirilmiş pasif güvenlik özellikleri ve kategorisinin en kapsamlı sürüş destek sistemleri sayesinde elde etti.

Yeni Clio’da 6 adet hava yastığı, acil durum fren destekli ABS, bir kamera ve radar, hız ayar ve sınırlayıcı, emniyet kemeri hatırlatıcısı ve acil durum arama donanımları bulunuyor. Ayrıca yüzde 100 LED ön farlar, otomatik kısa/uzun far ve kendiliğinden kararan iç dikiz aynası standart olarak sunuluyor.

Yeni Corsa’dan ilk görseller paylaşıldı

Merakla beklenen 2020 model yeni Opel Corsa nihayet ortaya çıktı. Eylül ayındaki tanıtımdan önce yeni Corsa’nın özellikleri ve görselleri siteden sızdırıldı. Opel’in yeni Corsa modeli baştan aşağı yenilenmiş görünüyor. B segmentte işler kızışacak!

Baştan aşağı yenilenen yeni modelin, elektrikli versiyona da sahip olacağı öğrenildi. Corsa-e adı verilen elektrikli model, Peugept 208 ile benzer özellikler gösteriyor. Tüm Corsa modelleri, PSA’nın Peugeot 208 ve DS3 Crossback modellerinde kullanılan platform üzerinde geliştirildi. Bu nedenle selefine göre 108 kg daha hafif olacak. Böylece yakıt verimliliği ve dinamikleri konusunda gelişmeler sağlayacaktır.

Sızdırılan Corsa mevcut modele göre daha geniş ve daha düşük görünüyor. Buradan yola çıkarak yol tutuşunun daha da iyileştirilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Ön bölüm ise daha agresif ve lüks bir görünüme sahip. Arka bölümde ise Insignia modelinde yer alan led farlar yer alıyor. Motor hakkında fazla bilgi yok, ancak Corsa-e, Peugeot e-208 ile aynı elektrikli üniteye sahip. 100 kw’ lik batarya 134 hp gücünde ve 340 km menzil mesafesi sunuyor.

Yılın Şehir Otomobili: Suzuki Jimny

Otomotiv alanında dünyanın en prestijli ödülleri arasında gösterilen ‘Dünyada Yılın Otomobil Ödülleri’  bu yıl 15’inci kez sahiplerini buldu. Tecrübeli otomotiv uzmanlarından oluşan jüri, 2019 yılı için 6 farklı kategoride yılın en iyi otomobillerini seçti.

Benzersiz 4 tekerlekten çekiş sistemiyle Suzuki’nin efsanevi SUV modeli Jimny, ‘Yılın Şehir Otomobili’ kategorisinde birinciliğe layık görüldü.  Ulaşarak önemli bir başarı elde etti.

Kompakt boyutlarıyla şehir içinde de hayatı kolaylaştıran yeni Suzuki Jimny, Türkiye’de GLX donanım paketi, 1.5 litrelik 102 HP gücündeki benzinli motoru ve 4 ileri vitesli otomatik şanzıman seçeneğiyle 152 bin liradan satışa sunuluyor.

[Yusuf Dereli] 25.5.2019 [TR724]

Sezonun bitirdiği oyuncular! [Hasan Cücük]

Süper Lig’de sezon başında beklentilerin yüksek olduğu bazı isimler hayal kırıklığının adresi oldu. Özellikle Fenerbahçe, takım olarak sınıfta kaldı. Sarı-lacivertli ekibi bir kenara bırakırsak, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’un ümit bağladığı bazı isimler de sınıfta kaldı. Bir dönemin gözde isimleri sezonu sıradan tamamladı. İşte o isimlerden öne çıkanlar.

Semih Kaya (Galatasaray): Galatasaray’ın alt yapısından yetişen Semih Kaya, 2011-17 arasında sarı-kırmızılı takımın defans hattında görev yaptı. Bir zamanlar takımın değişmezi olan Semih Kaya, son yıllarda gözden düştü. Temmuz 2017’de Sparta Prag’a transfer oldu. Ozan Kabak’ın Stuttgart’a transfer olmasının ardından Sparta Prag’dan Ocak 2019’da kiralanan Semih Kaya, Galatasaray’daki performansıyla büyük hayal kırıklığı yaşattı. Fatih Terim’in özellikle Erzurum deplasmanında sadece 45 dakika dayanabildiği 28 yaşındaki futbolcu, kiralık kontratının sona ermesiyle birlikte Çek Cumhuriyeti’ne geri dönecek. Yarım sezonda 4 maçta sahaya çıkıp 140 dakika ter döktü.

Demba Ba (Başakşehir): Türk futbolseverlerin Temmuz 2014’ten itibaren Beşiktaş formasıyla tanıdığı Demba Ba kısa sürede siyah-beyazlı taraftarın adına şarkılar bestelediği bir oyuncu olmuştu. Bir yıl ter döktüğü Beşiktaş formasıyla unutulmazlar arasına girdi. Çin Ligi’nden Beşiktaş ve Göztepe formalarını giyip, yeniden Çin’e döndü. Ara transfer döneminde Galatasaray’ın da gündeminde olmasına rağmen Başakşehir’in elini çabuk tutup kadrosuna kattığı Demba Ba, İstanbul ekibinde aradığını bulamadı. Beşiktaş ve Göztepe formasıyla ayakta alkışlanan Ba, Abdullah Avcı tarafından yeterli görülmeyince kulübeye mahkum edildi. Futbolundan ziyade aldığı ücretle gündem olan Demba, Başakşehir’in şampiyonluğu kaçırmasında rolü olan isimlerden oldu.

Volkan Babacan (Başakşehir): Uzun yıllar Fenerbahçe’de adaşı Volkan Demirel’in yedeği olan Volkan Babacan’ın şansı Başakşehir’e transfer olmasıyla değişmişti. 2014’ten itibaren sadece Başakşehir’in değil Milli Takımı’nda bir numaralı formasını sırtına geçiren Volkan Babacan, 4 yıl sonra formasını bu sezon Mert Günok’a kaptırdı. Geçen sezon 40 maçta Başakşehir kalesini korurken, bu sezon sadece 4 maçta görev aldı. Milli Takım ve Başakşehir formasını Mert’e kaptıran 30 yaşındaki Volkan’ın ismi Beşiktaş ve Galatasaray’la anılıyor.

Oğuzhan Özyakup (Beşiktaş): Futbola Hollanda’da başlayıp, Arsenal’e yolu uğradıktan sonra 2012’de Beşiktaş’a gelen Oğuzhan, sadece siyah-beyazlı ekibin değil Türk futbolunda büyük ümit bağladığı bir isimdi. Beşiktaş orta sahasının vazgeçilmezlerinden biri olup, takım kaptanlığına kadar yükselen genç oyuncu için bu sezon beklentilerin çok altında geçti. Beşiktaş’ta bir anda gözden düşen ve ilk 11’de kendisine yer bulamayan Oğuzhan Özyakup, formasını Dorukhan’a kaptırdı. Süper Lig’de en son geçen sene 11 Kasım’da Vodafone Park’ta 2-1 kaybedilen Sivasspor mücadelesinde ilk 11’de sahaya çıktı. Sezonun geri kalanında oyuna hep yedek kulübesinde başladı. Bir dönem Avrupa devlerinin peşinde olan 27 yaşındaki futbolcunun sezon sonunda takımdan ayrılması bekleniyor.

Olcay Şahan (Trabzonspor): Futbol alt yapısını Almanya’da alan Olcay Şahan, temmuz 2012’de Beşiktaş’a transfer olarak Türkiye kariyerine başlangıç yaptı. Hırsı ve mücadele gücüyle Beşiktaş kadrosunun önemli isimlerinden biri olan Olcay, Ocak 2017’de sürpriz bir şekilde Trabzonspor’a transfer oldu. Aynı çizgisini Karadeniz ekibinde de sürdürdü. Ta ki bu sezona kadar.  Trabzonspor’da Onur Recep Kıvrak ile birlikte kadro dışı bırakılan ve ligin ikinci yarısında takımdan ayrı olarak çalışmalarını alt yapı tesislerinde sürdüren Olcay Şahan, maaşında indirime gidip ve affedilerek takım geri döndü. Trabzonspor’un sözleşmesi sezon sonu sona erecek Olcay ile yeni kontrat yapılmayacak. Sezon boyunca çoğu yedekten 19 maçta forma şansı bulup, 2 gol attı.

Enzo Roco (Beşiktaş): Sezon başında Meksika’nın Cruz Azul kulübünden bedelsiz transfer edilen Roco, beklentileri bir türlü karşılayamadı. Şenol Güneş, Pepe’nin takımdan ayrılmasının ardından Roco’ya forma şansı vermedi ve Vida’nın yanına PSV’den transfer edilen Mirin’i monte etti. Beşiktaş ile 2021’e kadar sözleşmesi bulunan Roco, gönderilecekler listesinde en üst sırada yer alıyor. 6’sı lig toplam 10 maçta Beşiktaş formasını terleten Roco sahada 496 dakika kaldı.

Ahmet Çalık (Galatasaray): Gençlerbirliği formasıyla gösterdiği performansla Türk futbolunun yükselen değerlerinden biri olan Ahmet Çalık, ocak 2017’de 2,5 milyon Euro bedelle Galatasaray’a transfer oldu. Galatasaray’da 3 sezondur vasatı aşamayan Ahmet Çalık, Gençlerbirliği döneminin çok gerisinde kaldı. Yeni sezonda kadroda düşünülmeyen isimlerden biri oldu.. Marcao ve Luyindama’nın cezalı olduğu haftada bile Terim, tercihini Donk’tan yana kullandı. Takımdan ayrılmasına kesin gözüyle bakılan Ahmet’e Anadolu’dan pek çok talip var.

Ömer Bayram (Galatasaray): Japon sol bek Nagatomo’ya alternatif arayan Galatasaray, sezon başında Akhisar’dan 400 bin Euro’ya Ömer’i transfer etmişti. Kritik Rizespor maçının 87. dakikasında yakaladığı fırsatı, auto göndererek takımının öne geçme şansını heba etti. Bursaspor ve Beşiktaş karşılaşmalarında birebir aynı gol pozisyonlarını kolayca harcayan Ömer Bayram. Emre Taşdemir’in de transfer edilmesiyle gözden düştü. Formasını kaptıran Ömer’in takımdan ayrılması bekleniyor.

[Hasan Cücük] 25.5.2019 [TR724]

Anayasa’yı tanımaz ama Anayasa’ya karşı olmakla suçlar! [Ramazan Faruk Güzel]

İLTİSAK-İRTİBAT ÜZERİNE (1)

Bu dönem biz hukukçuların karşılaştığı en büyük sıkıntılardan biri, “Mevcut iktidarın hukuksuz ve pervasızca yaptığı işlemlere, eylemlere karşı ne yapılması gerektiğinin” sorulması karşısında yaşadığımız acziyet! Zira yapılan işlemlerin hukukta, kanunda, içtihatta, uluslararası hukuk ve teamüllerde karşılığı yok. “İltisak ve irtibat” kavramları da bu konulardan. Buna dair kısa bir değerlendirmede bulunalım.

İlk bölümde, başkalarını “Anayasal düzene karşı olmakla” suçlayan muktedirlerin, Anayasa’yı nasıl hiçe saydığını, nasıl Anayasal suçlar işlediklerini ortaya koymaya, ikinci bölümde ise Anayasal suçlar işlemek için uydurulmuş “iktisak” gibi kavramların karşılığını irdelemeye çalışalım.

ANAYASA’YA KARŞI

Meselenin odak noktasından başlayalım. Karşımızda:

– Meri Anayasa’yı tanımayan, tanımadığını da açıkça deklare eden,

– Mevcut yasaları işine geldiği kadarını kabul eden/ onları bir manivela gibi kullanan, bununla başkalarını cezalandıran, hizaya getiren,

– İşine gelmeyen yasaları ve düzenlemeleri ise saymayan, “Kır kapıyı al, gerekirse konuyla ilgili bir yasa çıkarırız” diyen,

– Evrensel ilke ve değerleri tanımayan bir topluluk, bir iktidar var.

Demokrasi, adalet, kalkınma vaatleriyle gelen, bütün gücü ele geçirdiğini düşündüğü andan itibaren ise kendisini bütün kural ve değerlerden azade görenler… Korkutma, ödüllendirmelerle kitleleri yönlendirerek, bütün kurumları, güçleri ele geçirdiği/ diş geçirdiği için seçimlerden bir şekilde istediği sonuçları alabildiği için iktidarda kalmasını sürdürebiliyor.

Kendisine bu konuda problem çıkarabilecek kimseleri şiddetli bir şekilde bastırıyor, hatta ibreti alem için onlara soykırıma varan uygulamalar yapabiliyor. Bu dönemde iktidarın en çok hışmına uğramış kimseler ise Gülen Cemaati mensupları. Onlar üzerinden gücünü gösterip başka toplulukları izaya getirirken, “şeytanlaştırdığı” bu topluluğa karşı yürüttüğü bu tenkil ve soykırım hareketini bir “milli kurtuluş meselesi” gibi göstererek kitleleri etrafında toplamayı başarıyor. Bu konuda da örnek aldıkları Hitler Almanyasından derslerini iyi çalışmılar, çok başırılı gidiyorlar bu algı operasyonunda.

İşte, Anayasa’yı tanımayan bu kuralsız iktidar, bu ve benzeri muhalif gördüğü kesimleri “Anasayal düzene karşı olmak”, “Anayasal düzeni yıkmaya çalışmak” ile suçluyorlar! Suçladığı o kesimlere dair ortaya somut bir veri koyamazken, kendileri her gün Anayasa’nın bir başka maddesini göstere göstere ihlal edebiliyorlar.

ANAYASA İHLALLERİ

“Ne gibi Anayasal ihlaller?” derseniz, çok kısa bir özet geçelim.

Bir kere daha Anayasa’nın ilk maddesindeki “Devletin şekli” ile ilgili “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” denilse de, de facto bazı uygulamalarla ve düzenlemelerle devletin rejimini değiştirdiler.

Ve ayrıca Madde 2’de belirtilen “Cumhuriyetin nitelikleri”ne dair (“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”) bütün unsurları yerle bir ettiler…

Madde 4’de “Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” denilse de ülkeyi bir hukuk devleti olmaktan çıkarıp diktatörlük yolunda otokratik bir düzene soktular. Bunlar başlı başına “Anayasal suçlar”dır!

“Yargı yetkisi” Madde 9 gereği “Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” denilse de her gün yargıya müdahale edip yargı bağımsızlığını ortadan kaldırıyorlar.

Binaenaleyh bu iktidar Anayasa Madde 10’daki “Kanun önünde eşitlik” ilkesinin bütün alt başlıklarına aykırı hareket etmektedir de…

Ve bu iktidar, Anayasa’da sıralanan vatandaşlara tanınmış olan temel insan haklarını ihlal etmektedir. Bunlardan ilk akla gelenleri:

– Özel hayatın gizliliği (Madde 20),

– Konut dokunulmazlığı (Madde 21),

– Haberleşme hürriyeti (Madde 22),

– Yerleşme ve seyahat hürriyeti (Madde 23) (Prof. Dr. Haluk Savaş’ın sırf KHK ile işinden oldu diye tedavi için yurtdışına çıkmak istemesinin engellenmesini, yaşanan tartışmaları hep birlikte gördük.)



Liste böyle uzayıp gidiyor… İşte Anayasa’yı hiçe sayanlar/ bu iktidar Anayasal haklarını kullanan insanları teröristlikle suçluyorlar. Bunun adı “Devlet Terörü”dür. Bunu ihtiyat haline getiren devletler de zamanla “Terör Devleti”ne dönüşürler. Ki o raddedeyim.

Deneyimli Hakim Kemal Karanfil’in de vurguladığı gibi, Anayasada teminat altına alınan:

– Din ve vicdan hürriyeti (m.24),

– İfade ve düşünceyi yayma hürriyeti (m.25-26),

– Haberleşme hürriyeti (Madde 22),

– Eğitim, öğretim, sendikal hakların kullanılması (m.42-51)

– Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı (m.34) (Bu arada belirtelim ki; Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelmeleri 38 haftadır engelleniyor. Barışcıl protesto bir insan hakkıdır, Anayasal bir haktır ve engellenemez! İktidarın bu Anayasa ihlali bile başlı başına ayıp olarak yeter.)

Bütün bunlar terör suçu sayılıyor. Bu hakları kullananlar da “Anayasal düzene karşı gelmek” ile suçlanıyor. Hem de kim tarafından: Anayasayı hiçe sayan, her gün bir maddesini ihlal eden muktedirlerce…

İnsanları suçlamak için elinde de somut veriler olmadığı için kendinden, bir tarafından uydurduğu suç tanımları ile insanları suçluyor ve cezalandırıyor. İltisak- irtibat başta olmak üzere o kendilerinden menkul delilleri bir sonraki yazımızda ele almaya çalışalım.

[Ramazan Faruk Güzel] 25.5.2019 [TR724]

Acı bir masal; Gözüdönmüşlüğün esaretinde [M.Nedim Hazar]

Çok eski bir deyiştir; masallar küçükleri uyutmak, büyükleri uyandırmak için anlatılır!

Oscarlı ünlü film Cesuryürek’te anlatıcı filmin hemen başında şu repliği patlatır: “İngiliz tarihçiler benim bir yalancı olduğumu söyleyecekler ama tarih, kahramanları asanlar tarafından yazılıyor.”

Size birazdan anlatacaklarım çok değil birkaç yıl sonraki insanlar tarafından okunduğunda belki inanmakta güçlük çekilecek hadiseler olabilir. Ve ihtimal ki bugünkü mevcut tablonun mimarlarının kalemşorları yazılanların yalan olduğunu söyleyecek. Ama tarih maalesef kahramanlar tarafından yazılmıyor hiçbir zaman.

Ne ki, gelecek nesiller için gerçeklerin her formda kayda geçmesi zaruri.

Masallar…

Enteresandır;  gerçek değildir belki ama hiçbir masalın yalan olduğunu da kimse iddia edemez. Sadece hakikatin farklı bir formu olarak karşımıza çıkar belleklerde. Ve masallarda krallar, kâhinler, büyücüler, prensler ve kurbanlar vardır. Hakikat farklı bir formda karşımıza çıkmıştır ama anlatılanlar tarihin her dönemi yaşanmaktadır. Kendi öykümüzdür hayretler içinde dinlediğimiz.

Romalı şair Horatius, Sermones’te şöyle der: “Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur.” Yani şu; “Niye gülüyorsun? Değişik isimlerle anlatılan senin hikayendir!”

Avcının yanılgısı ise şudur; tarih kendileri yazdığı müddetçe kendilerini yüceltecektir ama avcının ilanihaye yüceltildiği bir masal da yoktur. İlla ki bir Musa doğacaktır, tüm bahçeler tarumar edilse de bir çiçek boy verecektir!

Yaşadıklarımızın kimileri için hayret edilemeyecek kadar sıradan gelmesi toplumsal olarak nasıl bir narkozun etkisinde olduğumuzun da çarpıcı göstergesi. Masalların öyle bir yönü de vardır esasen; hikâye dinleyenin hayatına değmezse bir şekilde, uyumak için iyi geliyor ve derinleştiriyor sersemliği. Ve biliyoruz ki, masallar çocukları uyutmak, büyükleri uyandırmak için anlatılır aslında.

Cebbur ed-Düveyhi, anlatılanların hepsinin gerçek hayatta bir karşılığı olduğunun altını ısrarla çizer ve “”… Sözün dış yüzü halka ve ileri gelenlere eğlence olsun; iç yüzü ise seçkinlerin zekâsına hitabetsin, onlara bir tür deneyim kazandırsın diye kitabı yırtıcı hayvanların, kuşların dilinden verdi!” der İbnül Mukaffa’nın mukaddimesinde.

Meselâ ‘Maymun ile Kaplumbağa Babı’ şöyle başlar Kelile ve Dimne’de: “Hükümdar Debşelim, filozof Beydebâya dedi ki: Bir ihtiyaç, bir amaç peşinde koşan ama tam eriştiğinde yine kaybeden adamın hikayesini anlat!”

Aynı kitapta “Arslan ve Öküz” bahsinde ana mevzu iki merhalede ele alınır: 1- Dimne öküzün aslana boyun eğmesini sağlayarak aslanın dostluğunu kazanır. 2- Sonra öküzün öldürülmesi gerektiği hususunda aslanı ikna eder. Çünkü öküz, Dimne’nin nice zamandır tamah ettiği bir makama gelmiştir ve bir nevi rakibi olmuştur. Ama Dimne’nin sahtekârlığı ortaya çıkar.

Hikâye “birbirini seven ve savunan siyasilerin araya çeşitli desise ve entrikaların girmesiyle nasıl birbirlerinden soğuduklarını” anlatır. Böylece mesel, cihanşümul bir insanî olguyu irdeler: Birbirini seven dostlar ve arabozucular…

Hırslı fakat erdemlerle bezeli gibi görünen bir kralın öyküsüdür yaşananlar.

Ve bir yüzük ile başlar her şey. Parmağından çıkardığı yüzüğü etrafındakilere gösterir geleceğin kralı ve şöyle haykırır kendine has retoriği ile; “İşte bütün servetim…”

Yüzüğe dair çok hikâye dinlemişizdir esasen ama en akılda kalıcı olanı Gollum’unkidir; “Efendimiss” der bitmek tükenmek bilmeyen bir iştah ile. Arslan’a herkesi gözü yüzükte olan öküz olarak gösterebilecek bir illüzyona sahiptir Gollum. Gün gelir bir kır gezisinde Filozof Beydebâ’yı yardan aşağı iterken aynı tıslayan ses yankılanır uçurum kenarında; Kıymetlimisss…

Çok sular akmıştır artık hayat deresinden.

Kâhin her daim kılıktan kılığa girip, bin bir düşman sureti oluşturmuştur hünkârın aynalarında. Beklediği fırsat ise şehzadelerin bir sabah mücevher dolu yataklarında basılmasıyla eline geçer. Elinde iki hap ile girer Hünkâr mahfiline büyücü. “Hayatımı kontrol edemiyor olma düşüncesini sevmem” der şaşkın kral. “Dokunamadığın tadamadığın ya da koklayamadığın bir hapishanedesin” diye cevap verir kâhin.

Kırmızı ya da mavi hap…

Birinde yıllardır kurduğu hayal âleminde devam vardır, diğerinde ise hakikat. Sadece uykunun devamını tercih etmez hünkâr, aynı zamanda kendisine tapınırcasına bağlı olanların dışında herkes bir anda Gregor Samsa’ya dönüşecektir. ‘Böcekler’diye haykırmadan önce şehzadeye okkalı bir şamar aşkeder kısık sesiyle, “batırdın her şeyi!” Rüya sona erecekken Gollumlar girer devreye, şehzade ise Uzun Bacaklı Edward’ın oğlu gibi hisseder kendini.

Hani en yakın arkadaşının şatonun penceresinden aşağı atılmadan önce kral babasına nasihat veren had bilmez 2. Edward gibi. “Operasyon yapalım baba, hepsini yok edelim” diye hoyratça haykırır.

Tarih, onu eline alan için bir oyun hamuru gibidir… İstediği gibi şekil verebildiğini düşünür çoğu muktedir. Ancak gel gör ki, zaman öyle muazzam bir dengeleyicidir ki, er ya da geç bir şekilde her şeyi yerli yerine oturtur. Geriye gözü dönmüş bir bahtsızlığın acı, çok acı anlatısı kalır!

[M.Nedim Hazar] 25.5.2019 [TR724]

İçinizdeki Yezit [Alper Ender Fırat]

Katletmeden önce aç ve susuz bırakmak, kadınlara ve çocuklara saldırmak tam bir yezit geleneği.

Kufe’ye gitmek için yola çıkan Hz. Hüseyin ve ailesinin etrafını Kerbela’da saran Yezid’in askerlerine, önce onların su ile irtibatlarının kesilmesi talimatı verilmişti.

Su kuyularını ve Fırat’ın önünü kesen Yezid’in adamları, Hz. Hüseyin ve ailesini çölde günlerce susuz bırakmışlardı. Aç-susuz bırakmak, kendinde hiçbir insani değer bırakmadan hasmına zalimce davranmak bir Yezit geleneği.

Yezit’in ataları Mekke Müşrikleri de, yola gelsinler diye Müslümanlara üç yıl boyunca ticari boykot uygulamışlar onları işe almamışlar, onlardan mal alıp, mal satmamışlar, kasti olarak açlığa mahkum etmişlerdi.

Yüzbinlerce insanı kanunun suç saydığı hiçbir gerekçe olmadan işten atan, tutuklayan, açlığa mahkum eden Saray ve Ergenekoncular, Yezidi geleneği devam ettiriyorlar.

Bir de yapılan zulümlere ses etmeden izleyen, bundan içsel bir haz duyan, yeri geldiğinde de zalime desteğini esirgemeyenler var. Onlar da bu geleneğin müritleri

Logosunda ‘Hak geldi Batıl zail oldu’ diye yazan Milli Gazete’nin internet sitesinde yayınlanan habere bakar mısınız? ‘ FETÖ’cülere toplantı halinde baskın, onlarca gözaltı var.’ Haberin detayından öğreniyoruz ki Elazığ’da tutuklu olanların, şehir dışından gelen yakınların kaldığı eve yapılan baskından bahsediyor. Haberde gözaltına alınanlara yapılan bir suçlama da KHK’lı olanlara yardım toplamak! Tıpkı Mersin’de, İstanbul’da ve daha nice şehirde yaptıkları gibi Elazığ’da da KHK’lılara yardım edenlere terörist muamelesi yaparak gözaltına almışlar. Milli Gazete de bundan mutluluk duymuş.

Komşusu açken tok yatan bizden değil diyen bir peygambere iman ettiğinizi söyleyeceksiniz, aç komşusuna yardım edenlere terörist muamelesi yapılmasından da mutluluk duyacaksınız.

Logonuzda ‘Hak geldi Batıl zail oldu’ diye yazacak, haksızlığa uğramış bir KHK’lının derdini gündeme getirmediğiniz gibi bin türlü zorlukla yapılan hayırlara da terör eylemi diyeceksiniz.

Kerbela menkıbeleri anlatacak, Hüseyin’in yanında görünecek ama Yezit’in türküsünü söyleyeceksiniz.  Şairin dediği gibi, söyleyin ‘bu yeni dini size kim indirdi’.

Kerbela çölünde susuzluğa mahkum ettiklerinize su götürdüğü için tutuklananlara terörist demek nasıl bir ruh bozulmasıdır. Eğer bu haksızlıklara itiraz etseydiniz bir şeyci olmazdınız, ama önce insan, sonra da iddia ettiğiniz Müslümanlığın bir gereğini yapmış olurdunuz.

Gazeteci Adem Özköse diyor ki “KHK’lılara yapılan zulüm bir gün toplum tarafından fark edilecek bu denli büyük bir zulmün zamanla toplumun vicdanında yer bulmaması imkansız.” Ama bu Milli Gazete’nin vicdanında yer bulmuyor.

Özköse’yi ve birkaç tekil çıkışı bir tarafa bırakırsak bu İslamcı kesiminden açlığa, yokluğa ve yoksulluğa mahkum edilmiş yüzbinler için hiçbir itiraz sesi duyulmuyor. İtiraz etmedikleri gibi bu konuyla ilgili arada bir twit atan Adem Özköse’ye de mahalle baskısı yapıyor olacaklar ki ne zaman bir şey söyleyecek olsa ‘Bana yine kızacaksınız ama’ diye başlıyor.

Yüzbinlerce kişi işsiz ve geçinemiyor. Çok azının başka bir yerde iş bulma ihtimali var. İstedikleri sadece haksız yere ellerinden alınan işlerine geri dönebilmek. Hiç birisiyle ilgili ihale takipçisi, hırsız, yolsuz, görevi kötüye kullanma gibi bir itham yok. Sadece hırsızlar zalimlerden yani Yezit’ten yana değiller diye Kerbela çölünde açlık ve susuzluğa mahkum edildiler.

Yazık ki içinizin nasıl çürüdüğünü fark etmeyecek kadar kalbiniz kurum bağlamış.

[Alper Ender Fırat] 25.5.2019 [TR724]

Hocaefendi için dua edelim [Cemil Tokpınar]

Mübarek Validemin vefat haberini yoğun programlar arasında almıştım. Zaten yorgunluk ve uykusuzluktan dolayı sabah programını nasıl yapacağım diye düşünürken erken saatlerde gelen bir telefonla haberi öğrendim. Sosyal medyadan paylaştım. Dünyanın dört bir yanından binlerce dost taziye, teselli ve dualarla yardıma koştu. Rabbime sonsuz hamdolsun, ilk anlardan itibaren bir metanet ve sekine ihsan etti.

Programları iptal etmeden tamamlayıp dönüş için havaalanında koşturuyordum ki, telefonum çaldı. Görüntülü olarak arayan değerli büyüğümüz Hocaefendiydi. Çağın dertlisi, bunca hastalık, acı haber, sıkıntı ve ıztırabın arasında bu fakirin anne acısını da dert etmişti kendine. Selamdan sonra taziye ve tesellide bulundu.

Bir taraftan vefasından dolayı memnun olurken diğer taraftan telefon ekranındaki hasta ve bitkin hâli tarifsiz bir hüzne gark etti beni. Aslında bu hüznüm yeni değildi. Belki on beş yıldır sürekli hasta olduğunu duyar, üzülür ve dua ederdim. Fakat özellikle beş yıldır çekmiş olduğu acı ve ıztırabın tesiriyle zaten var olan hastalıkların ilerlemesi ve yeni sağlık problemlerinin olması normaldi. Çünkü acı ve ıztırap insanın bağışıklık sistemini felç eder. Bizzat ziyaret edenlere de sorduğumda Hocaefendinin çok hasta olduğunu söylediler.

Aslında onun günlük ibadet ve çalışma yoğunluğuna, çektiği sıkıntılara, yaşadığı hastalıklara bir insan vücudunun dayanması mümkün değildir. Bu bakımdan 80 yıllık bereketli bir ömürle birlikte hâlâ aramızda olması Rabbimizin bir inayeti ve lütfudur. Fakat gönlümüz daha sağlıklı olmasını, uzun yıllar hizmet ve himmetiyle başımızda bulunmasını arzu ediyor.

Peki, ne yapabiliriz? Yakınındaki vazifeli arkadaşlar ve doktorlar tedavisi için gerekli sebepleri ve ortamı hazırlarken, dünyanın her tarafına yayılmış sevenleri hiçbir şey yapamaz mı?

Çok şey yapabiliriz. Onu seven, ondan istifade eden, onun tedbir ve tanzimiyle hizmet eden bizler, küllî ve umumî, derin ve müstecab, her fırsatta ve sürekli dualar ederek onun maddî ve manevî sıhhat ve afiyetine katkıda bulunabiliriz. Onun için birçok alanda dua edebiliriz, ancak bugün bilhassa sağlığıyla ilgili yapacağımız dualar üzerinde durmak istiyorum.


Üstad sağlığı için dua isterdi

Başta peygamberler olmak üzere onların varisleri olan alimler, veliler, salihler, bilhassa müceddidler birçok imtihan ve engelin yanı sıra hastalıklarla da mücadele etmişlerdir. Mustafa Sungur Ağabeyden defalarca dinlediğime göre, Üstad Hazretleri şöyle dermiş: “Bende on hastalık var. Bunlardan birisi sizde olsa, ayağa kalkamazsınız.”

Risale-i Nur’un birçok yerinde, şikâyet için değil, ama mazeretini beyan etmek veya dua istemek için hastalığından bahseden Üstad Hazretleri, çocukların teveccühünü gördüğü zaman, “Siz masum olduğunuz için duanız makbuldür. Ben çok hastayım, bana dua ediniz” demiştir.

Nur Talebeleri de başta namaz tesbihatı olmak üzere her gün Kur’an, Cevşen, Tahmidiye, Veysel Karanî’nin Münacatı, Sekine gibi evradlarını okurken Üstadın sağlığına dua etmişlerdir. Hatta şiirlerinde, “Senin hastalığını bana verseler” diye dua eden Şahide Yüksel gibi annelerimiz, “Allah’ım, Üstadımın ömrü tamam olduysa, onun yerine benim canımı al ve benim ömrümü ona ver” diyerek onun bedeline şehit olan Hafız Ali gibi ağabeylerimiz olmuştur.

Diyebiliriz ki, dua ve fedakârlıklarla Üstadın sıhhati ve ömrü artmıştır.

Bugün de iman ve Kur’an davasının yeryüzünde hamili, hadimi ve mümessili olan Muhterem Hocamızın sağlığına ve ömrüne dua ile destek olan büyüklerimiz vardır. Ancak bu gayretlerimizi daha da arttırmak, yaygınlaştırmak, ailece, bilhassa çocuklarımız vasıtasıyla dua etmek gerekmektedir.

Nasıl dua edebiliriz?

Belki dua etmekte örnek olur veya fikir verebilir düşüncesiyle kendi uygulamamı paylaşmak istiyorum. Başka kardeşlerimiz de bu hususta fikir verirlerse okuyucularımla paylaşırım inşallah.

Ben günde 25-30 defa muhterem büyüğümüze dua ederim. Uzun namaz tesbihatında Üstadımızdan hemen sonra onun adını da zikrederek tesbihat içinde dokuz defa dua etmiş olurum. Namazdan sonraki dua bölümünde ise her vakitte üç kez olmak üzere beş vakitte on beş kez ona dua ederim. Birincisi, umumî dualar bölümünde, ikincisi süreçle ilgili kısımda, üçüncüsü de özel sağlığı için dua ettiğim hastalar kısmında Hocamızın ismini de anarım. “Ya Rabbi, sıhhat, afiyet, şifa ihsan eyle. Kuvvet, kudret, enerji lütfeyle. Sağlığımızdan sağlığına, ömrümüzden ömrüne ver” gibi cümlelerle yalvarırım.

Bunun dışında Kur’an, Cevşen, Tahmidiye, Sekine ve bütün evradlarda ismini anar, sağlığına dua ederim. Ayrıca gün içinde fırsat buldukça, “Ya Rab güldür hocamızı, ta gülmelerinden güller açılsın. Allah’ım, ismiyle müsemma edip gönülleri fethettirdiğin gibi soy ismiyle de müsemma eyle” diye yalvarırım.

Başka ne yapabiliriz?

Bu yazıyı okuyan ve paylaşan bütün kardeşlerimden istirham ediyorum. Lütfen, sizler de verdiğim örnekler veya başka şekillerde dua ediniz. Özellikle duaların kabul edildiği şu kutlu ayda, oruçlu iken, iftarı açarken, namazlardan sonra ve teravihten sonra tek başına veya cemaatle dua edelim.

Bunlardan başka Muhterem Hocamızın adına Cevşen, Tahmidiye, Tefriciye, Şifa Salavatı okuyarak, sırf bu niyetle hacet namazları kılarak Şafi-i Hakikî olan Rabbimizden sıhhat, afiyet, şifa ve uzun ömür isteyelim ki, Allah başımızdan eksik etmesin.

Mesela, isteyen bir grup kardeşimiz her gün onun için Tahmidiye okuyabilir. Bir başka grup kardeşimiz her gün hacet kılabilir. Bir başka grup bin defa Şifa Salavatı okuyup dua edebilir. Başka bir grup, Sekine okuyup dua edebilir.

Onun için zaten yaptığımız duaları, bir dua seferberliği olarak artırırsak Rabbimizin ne güzellikler lütfettiğini hep birlikte göreceğiz. Çünkü duanın tesiri büyüktür. Külliyet kazanırsa, yani bütün cemaat tarafından ve sürekli yapılırsa netice vermesi kesindir. Ben bunu birçok hastada bizzat gördüm.

Onu ziyaretten gelen kimselere, “Sağlığı nasıldı?” deyip iyiyse sevinmek, kötüyse üzülmek yeterli değildir. Onun sağlığı iyiyse de dua etmeliyiz ki, bu sıhhat ve afiyet devam etsin. Kötüyse de dua etmeliyiz ki, Rabbim şifa ihsan etsin.

Şunu da hatırdan çıkarmayalım: Büyüklerin imtihanı da, hastalığı da bitmez. Ama bizim dualarımız çok büyük hayırlara vesile olabilir, onların yükünü azaltabilir.

Konu hakkında görüş ve tekliflerinizi mail, yorum ve mesaj yoluyla bana yazabilirsiniz. Böylece okuyucularımızla paylaşıp daha güzel ve etkili çözümleri yaygınlaştırabiliriz.


[Cemil Tokpınar] 25.5.2019 [TR724]

Rus Avrasyacılığı ile Türk Avrasyacılığı arasındaki ufak farklara dair [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Her ne kadar Türkiye için Avrasyacılığı rasyonel bulmasam da, Ruslar için Avrasyacılığın rasyonalitesi tartışma götürmez. Her şeyden önce Moskova bakımından Avrasyacılık bir ideoloji olmaktan çok bir jeopolitik strateji olması bakımından Türkiye’deki kurusıkı retorik ve hayalci Avrasyacılıktan çok farklıdır. Televizyon karşısında döner bıçağı sallayarak aşağılık kompleksini tatmin eden cahillerin ilkel algıları üzerine inşa edilen anayasasız serseri devlet konseptinin belirgin hal aldığı Erdoğan’ın ustalık dönemi ürünü Avrasyacı koalisyonla yan yana getirdiğinizde, Rus Avrasyacılığı içinde sofistike bir mantık ve akıl barındıran, Rusya çıkarlarına hizmet eden bir devlet aklının temelidir.

Çarlık Rusya’sından dünyanın iki süper gücünden biri olan ve 1991’e dek dünya düzeninin temel iki sütunundan birini oluşturan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne (SSCB) kadar, Avrasyacılık Rus jeopolitiğinin kendi içinde tutarlı dış ve güvenlik politikalarının temeliydi. Rusya Federasyonu 1991’de SSCB’nin çöküşünden sonra bağımsız olan 15 ardıl cumhuriyetten biri olarak, SSCB mirasını üstlendi. Nükleer ve konvansiyonel Sovyet askeri gücü başta olmak üzere, SSCB topraklarının büyük çoğunluğunu miras alan Rusya, dünyanın yüzölçümü olarak en büyük, fosil enerji kaynakları açısından ise en zengin iki-üç ülkesidir.

Rus Çarlığı ve SSCB gibi Rusya da bölgesinde en istikrarlı ve güçlü devlet oldu. Öncelikle eski Sovyet cumhuriyetlerinin büyük çoğunluğuyla havuç-sopa yöntemini kullanarak tek yönlü bağımlılık ilişkileri kurdu. Kendi ekseninin dışına çıkarak AB ve NATO’ya katılan Baltık cumhuriyetleri ve eski Doğu Bloku’na dâhil ülkelerden ders alarak, Putin döneminde NATO-AB genişlemesi konusunda rest çekti. Ve hedefe Ukrayna ve Gürcistan’ı aldı. Onların üzerinden Azerbaycan ve Ermenistan’a da aba altından sopa göstererek, tüm eski Sovyet cumhuriyetlerini hizaya soktu. Böylece Gürcistan’da Batı yanlıları Rus etkisiyle tasfiye edildi. Gürcistan Güney Osetya üzerinden kaşınarak, Osetya bağımsızlığına güneyde destek olup Gürcistan’a müdahil olma imkânını yarattı. Hâlbuki kendi sınırları içindeki Kuzey Osetya Cumhuriyeti’ne bu olanağı vermedi. Böylece yıldırım harekâtıyla 2008’de Rus birlikleri Gürcistan’a girdi. Sadece bir hafta gibi bir sürede geniş bir hava, deniz ve kara operasyonu ile Gürcistan’ı ezdi. Gürcistan’ın NATO ve AB yönelimini sonlandırarak, “yakın dış ülkeler” olarak adlandırdığı ve arka bahçe muamelesi yaptığı Sovyet ardılı güney kuşağı ülkelerine yönelik ilk askeri adımı atmış oldu. 2014’te yine aynı bağlamda Ukrayna toprağı olan Kırım’ı işgal etti ve sonrasında Kırım’ı uluslararası hukuka aykırı olarak topraklarına kattı. Akabinde Rus askeri ve lojistik desteği ile doğu Ukrayna topraklarını Kiev kontrolünden ayırarak Rus etki alanı haline getirdi. Ukrayna’yı fiilen böldü ve bu ülkenin NATO ve AB’ye katılım imkânını sıfırladı. Batı’nın kendisini çevreleme stratejisine, Avrasyacı jeopolitik ve jeostrateji ile göğüsledi. NATO da AB de gerek Gürcistan’da gerekse de Ukrayna’da geri adım atmak mecburiyetinde kaldılar. Bu durum Rusya’nın küresel rekabette yeniden dikkate alınması gereken bir süper askeri güç konumunu tasdik etti. Elindeki taktik nükleer silah envanteriyle dünyayı tümüyle birkaç kez yok etme potansiyeli olan ve dünyadaki en etkin kara güçlerine sahip bir konvansiyonel güce sahip Rusya, artık yeni Soğuk Savaş’ın başladığını dosta-düşmana ilan ediyordu.

Oysa NATO ve AB başta, tüm Batı dünyası 1991’de Rusya tehdidinin sona erdiğini, çünkü ideolojik antagonizmin bittiğini düşünmekteydi. Oysa anlamadıkları, Soğuk Savaş’ın görünürde bir ideolojik çatışma olmasına karşın, özünde bir jeopolitik mücadele olduğu gerçeğiydi. Batı çatışmanın bittiği kanısına komünizmin yıkılmasıyla varmıştı. Oysa komünizm yıkıldıktan sonra da Rusya’nın genel tutumu, savunma ve askeri konularda değişmemişti. Bu durum özellikle Yeltsin sonrasında Kremlin’e gelen Vladimir Putin döneminde artık Pentagon tarafından iyice kavranmıştı. Yeni Soğuk Savaş, fazlaca üzerine konuşulmasa da, özellikle doğu Avrupa’yı korumak bakımından NATO’nun tüm eki komünist doğu ve güneydoğu Avrupa’ya doğru genişleyerek, bu coğrafyadaki küçük ülkeleri güvenlik şemsiyesi altına almasıyla sonuçlandı. Böylelikle 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, 2004’te Bulgaristan, Estonya, Litvanya, Letonya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan, 2017’de ise Karadağ NATO’ya alındı. Bu ülkeler NATO’nun önemini biliyordu, çünkü Rusya’yı ve onun jeopolitik yaklaşımını bizzat yaşamışlardı.

Rusya, Batı’nın ve – Atlantik gücü olarak adlandırdıkları – ABD’nin (ve NATO’nun) daha fazla etkinlik kazanmasını ve kendi etki bölgesine nüfuz etmesini tolere etmeyeceğini net iki mesajla gösterdi. Gürcistan ve Ukrayna’da Batı’nın olası reaksiyonunu iki kez test etti. İkisinde de NATO’nun elindeki tek seçeneğin, hiç seçemeyeceği seçenek (karşı atak) olduğunu memnuniyetle gördü. Yakın bölgesini kendisine bağladı, gerekirse askeri seçenek “sopasını” kullanmaktan çekinmesi. Bolca da “havuç” dağıtarak, Çarlık ve SSCB dönemlerinden kalan kadim taktiğini uyguladı.

İçeride de öncelikle Rusya Federasyonu içindeki irili ufaklı ve birbirinden farklı statülerdeki otonom (muhtar) birimleri merkezi kontrolü altına aldı. Eski KGB’ci tecrübeli ve zeki lider Putin, oligarkları, basını, yargıyı, askeriyeyi, yerel yöneticileri – kısacası her tür iç dinamiği ve faktörü – kendisine bağladı ve modern bir çar gibi ülkeyi yönetmeye devam etti. Yeltsin döneminin yolsuz ve çürük Rusya’sını değiştirdi. Maaşı ödenmediği için tankını satan Rus askeri imajını düzelterek, yeniden kendisine güvenen, katı otoriter ama SSCB gibi her alana hâkim, güçlü bir Rusya devleti ve bürokrasisi oluşturdu.  Ve zaten demokrasiyi ve liberal hakları hiç tanıma fırsatı bulamamış olan Rusya halkına kendisini bir Slav Mesih gibi sunarak, harika bir PR çalışması yaptı! Yeltsin döneminin yıkılan devlet imajını küllerinden çıkartarak, tabiri caizse pejmürde Rusya’yı zapt-ı rapt altına aldı. Kırsaldaki anneanneler ve dedeler yeniden emekli maaşlarıyla az buçuk yaşayabilir oldular. Ve başlarındaki kısa boylu ama kurnaz Kremlin’li adamda, geçmişin ihtişamlı ve kendilerine gurur (ve de korku) salan liderini buldular. Avrasyacılık, içeride Rusya’yı bu başarı öyküsüyle birleştirirken, Rusya’dan ümidi kesen Batılı insan hakları savunucuları, Rusya’da rejim muhaliflerine neler olduğu konusuyla giderek daha az ilgilenir oldu. Sonuçta dünyada herkes SSCB’yi nasıl kabul ettiyse, Putin Rusya’sını da aynı şekilde kabullenerek, Rusya gerçeklerini sindirdi.

Ardından Avrasyacılığın bir ileri aşamasına geçildi. Suriye’ye çıkartma yapan ve ülkenin en stratejik batı yarısının hava sahası kontrolünü kendi hava kuvvetleriyle denetimine alan Rusya, doğu Akdeniz’e donanmasını demirleterek, Tartus’u bir Rus ileri karakolu haline getirdi. Rus askeri, IŞİD ve radikal İslamcı manyakların altın tepside sunduğu kaotik ve çöküşe geçmiş Suriye’yi savunma misyonu altında, Ukrayna-Gürcistan-Suriye hattından Slav steplerini Ortadoğu’ya bağladı. Soğuk Savaş’tan beri içinde olduğu gerileme psikolojisinden çıkarak, tarihinin en cüretkâr hamlesini yapmaya girişti: artık hedef Türkiye’ydi!

Türkiye bir kilit NATO üyesiydi

Kurumsallaşmış bir anayasal düzeni vardı. Tüm Batılı uluslararası kuruluşlara asli veya ortak üyeydi. Ama bir zaafı vardı: kendi içinde bölünme süreci 1990’larda inanılmaz ivme kazanarak toplumu kutuplaşmaya ve yabancılaşmaya götürmüştü. Ülkedeki dış politika ve savunma aidiyeti de bu kutuplaşma ve yabancılaşmadan payını alacaktı. İslamcıların demokrasi rüyası, içine düştükleri yolsuzluk ve hırsızlık çığı altında önce donacak, sonra anayasal devlet mimarisiyle beraber perişan olacaktı. AB demokratikleşmesinde tasfiye edilen habis vesayetçi güçler, bu zafiyetten yararlanarak kifayetsiz muhterisleri kendilerine bağlayacak, maddi zafiyetleri ve işledikleri suçların bedelini adalet önünde ödemekten duydukları dehşet korku nedeniyle, 10 yıllık iktidarlarında savundukları ne kadar demokratik ilke varsa, her birini yeni ortaklarının ayakları altına sereceklerdi! Böylece Ergenekon rehabilite oldu, aklandı, kılcal damarlara sirayet ederek devlette ölen tüm hücrelerini bir zincirleme reaksiyon gibi birbiri ardına yeniden aktive etti.

Suriye’de Sünnici politikalar güden “derinlik sarhoşu” politikalar, Ortadoğu bataklığının kesif konusunda bir tür Avrasyacı silkinmeyle, İslamcı-Nasyonalist bir Batı karşıtı reflekse bürünecek, Şam’da Emevi Camii’nde namaz temalı İslami hayaller, hırslı emelleri meşrulaştırıcı Kürt karşıtlı üzerinden, “kendimizi savunuyoruz!” ve “savunma hattı kuruyoruz” gerekçeli bir Rus teslimiyetine kapı aralayacaktı. Artık ok yaydan çıkmıştı. Erdoğan ve çevresi, “memleketi PKK’ya peşkeş çeken hainler” olmaktan, bu Avrasyacı usta vesayet cambazları sayesinde “yerli ve milli” bir riyasetin yöneticileri şeklinde lanse edilerek aklanacaklardı. Diğer toplumsal güçler, “bizi bölmek ve parçalamak isteyen Batılı güçlerin” karşısında görünen bu rejime sahip çıkacak, böylece herkesin birbirine düşman olduğu bu memlekette, tüm düşman kardeşler ortak düşmanları olarak belledikleri Batı üzerinden, kendi aralarındaki mücadeleyi buza yatıracaktı.

Rusya bu ortamda aradığından fazlasını bulmuştu! Böylece 15 Temmuz ve sonrasında giderek artan Rusya etkisi, ülkeyi pratikte NATO’dan kopartmış, geriye kala-kala salt kuru bir kâğıt üzeri üyelik kalmıştı! Tüm doğu ve güneydoğu Avrupa’yı yitirmiş olan Rusya, tüm tarihinin en büyük jeopolitik piyangosunu kazanmak üzereydi. Üstelik bunu Gürcistan, Ukrayna ve Suriye’deki gibi askeri gücünü kullanarak değil, tek kurşun sıkmadan yapıyordu. Dahası, sattığı silah sistemleri, yaptığı nükleer santral projeleri, sattığı doğal gaz vs. üzerinden üzerine para veren, istekli bir liderlik sayesinde ciddi ekonomik fayda elde ederek yapıyordu!

Bu elim duruma karşı çıkabilecek eğitimsel donanıma sahip, yetişmiş insan gücü, TSK’nın tasfiyesi ile ortadan kalkmış olduğundan ve yazar-çizer kitle durumun vahametini anlayabilecek donanıma sahip olmadığından – bir kısmı da bu dönem aldığı rantı rizikoya atmamak için – yaşanan ihaneti izliyor, hatta bu durumu güzelleyecek yazılar yazıyordu. Bunlar olurken, Türkiye tarihinin en ciddi ekonomik yıkımına yaklaşıyor, yeni bir duyun-u umumiye saati geldiğinde Rusya-Çin ortaklığında zararın bedeli karşılanır şeklinde B planına yaklaşılıyordu. Kulislerde ülkenin kaba değeri konuşuluyor, net borcu karşıladığı görülünce – kim bilir – belki de gevrek-gevrek gülerek derin bir oh çekiliyordu.

150 yıllık Avrasyacı Rus stratejisi seri adımlarla bunları gerçekleştirirken, o akşam Ertuğrul dizisi esnasında kafalarına pilav tencerelerini geçiren, ellerinde tencere kapağından çakma kalkanlar ve uzunca eski mutfak bıçakları olan insanlar, dizideki savaş sahnelerini bizzat ağır çekimde yaşayarak muhteşem tarihleriyle gurur duyuyor, bunu haykırarak ve garip sesler çıkartarak en “öz” biçimde ifade ediyordu! Ah bir de o iç ve dış düşmanlar onlara engel olmasalardı!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.5.2019 [TR724]

Sabırlı olmalı… Zaman, doğrunun intikamını alıyor [Tarık Toros]

İngiltere Başbakanı Theresa May istifasını açıkladı.

Brexit’le geldi, Brexit’le gitti.

Yani.

Ülkesini AB’den salimen çıkarmak misyonu ile hükümet kurdu, başaramadı, emaneti teslim etti.

**

Serde politika muhabirliği olunca Birleşik Krallık siyasetini yakından takip ediyorum.

Merakla, öğrenmeye çalışarak.

Şunu söyleyebilirim:

Politika özünde aynı.

Matematiği, ülkeden ülkeye fark etmiyor.

Politikacılar için de bu geçerli.

Ülkeleri bu konuda birbirinden farklı kılan ise:

Demokrasi geleneği, serbest seçimleri, özgür sivil toplumu, hür medyası ve kuvvetler ayrılığından taviz vermeyen sistemi.

**

Maddeleri ikiye düşürürseniz:

Gazetecilik ve bağımsız yargı başlıklarına indirgeyebilirsiniz.

Türkiye’de 2011’den itibaren bu ikisi uçuruldu.

Hoş, yargısı ve medyası mükemmel değildi.

17 Aralık 2013’le birlikte, olanın üzerine beton döküldü.

**

3 yıldır İngiltere’deyim, iki haftaya kadar üçüncü başbakanı göreceğim.

BBC’nin yayın politikası hakkında önceleri fikrim vardı ama…

Şimdi yerinde takip ederken hemen her gün farklı bir tavrına veya konuyu ele alış biçimine imreniyorum.

O arada…

Erken yaşlardaki düşüncelerimi revize ettim.

Buradaki sistemi alıp ülkeme monte etme gibi fantezilerim yok.

Üç yönden olanaksız bu:

Tarih, toplum ve ekonomik gelişmişlik.

**

İngiltere Başbakanı istifa edince Twitter’dan soranlar oldu:

Şimdi ne olacak?

En az 10 aday var.

Hepsi bilgili, birikimli, kimi meziyetleri itibariyle göreve layık.

Ülkede ne politikacı enkazı var, ne de alternatif isim kıtlığı.

Siyasilere bıraksanız, hayatları boyunca politikada kalmak isterler.

Londra’da her defasında bir nöbet değişimi yaşanıyor.

Hırslar torbaya konuyor ve ülkenin ikinci kadın başbakanı, “kariyerinin sonunu” açık yüreklilikle ifade ediyor.

Demokrasi tanımları içine konmalı belki:

Bırakmasını bilmek.

**
**

Bırakmasını bilmeyene ne yapacaksın?

Devam edelim:

Theresa May’in suyu 6 aydır ısınıyordu.

Aşama aşama eli zayıfladı.

Önce partisi homurdanmaya başladı.

Ardından Brexit meselesinde Brüksel onu yalnız bıraktı.

Sonra Parlemento inisiyatifi ele aldı.

Ve basın, “artık git” demeye başladı.

24 Mayıs cuma sabahına gelindiğinde, yerel saatle saat 10.00’da, ikinci kadın başbakan için tüm çıkış seçenekleri tükenmişti.

BBC’nin ekranın altındaki başlığı da bunu teyit ediyordu:

“May, istifasını teyit etti.”

**

Bu kazanımlar kolay elde edilmiyor.

Peygamberin halifesi, cennetle müjdelenmiş Hazreti Ömer’e, “Haktan saparsan seni kılıcımla düzeltirim” diyen sahabeden günümüze Ortadoğu çok geriye düştü.

**

Son not:

Hakkın teslimi ne zaman, bilmiyorum.

Aziz Nesin’in dediği gibi:

Zaman, doğrunun intikamını alıyor. O yüzden sabırlıyım.

[Tarık Toros] 25.5.2019 [TR724]

İstanbul referandumu [Levent Kenez]

Komik bir deneyin içerisindeyiz aslında.

Devlet bütün araçlarıyla bir adamı delirtmek için uğraşıyor.

Öfkelensin kendisini kaybetsin diye.

Aman ağzından bir kelime, bir cümle çıksın da madara edelim diye pusuda bekliyor.

Tetikçileriyle hergün adama hakaret yağdırıyorlar.

Trollerin yazmadığı şey neredeyse kalmadı daha seçime bir ay var, düşünün daha neler yazılacağını.

Hepimiz adamın artık nerede, ne zaman patlayacağını merak eder olduk.

İmamoğlu da epey sabırlı çıktı. Karşı tarafın ne kadar motivasyonu varsa laz damarının etkisi ile o da sabrediyor. İçinden sövdüğünü hissetseniz de asla nezaketinden taviz vermiyor.  Birkaç defa anladıkları dilden konuştu, her saniye adama küfreden troller “aa ahlaksıza bak” diye tiyatroya başladılar.

Geçen gün yaptığı ve gazetesinde basılan röportajı, Erdoğan’ı eleştiriyor diye onursuzca internetten kaldırılan gazeteci, İmamoğlu için ‘maske düşmeye başladı’ diye yazı döşüyor düşünün.

İmamoğlu ekibi, ilk günden beri çok iyi yürüttükleri CHP tabanı dışındakilere asla antipatik gelmeme uğraşısını bence başarıyla sürdürüyor. Hem de Mustafa Sarıgül paçozluğuna düşmeden. İmamoğlu “siyasetçi işte son tahlilde” olayına bile gelmedi. Popülizmin bütün gerekliliklerini  yerine getiriyor bu arada.

Ama bu kez işi daha zor.

AKP cenahı geçen seçimde nerede hata yaptılarsa şimdi onun üzerine gidiyor. Nerede yeteri kadar çalamadılarsa da buna dahil.

İmamoğlu tahmin edileceği gibi istisnalar hariç CHP’lilerden, HDP’lilerden ve İyi Partililerden oy aldı.

CHP’liler geçen seçimde oy vermeyenlerin de katılımı ile daha bir motive haldeler.

İYİ Partililer geçen seçimde “PKK ile el ele” ve beka gibi kara propagandaya pek prim vermemişti. Bu kez onların fikirlerini değiştirecek bir gelişme yaşanmadı. Rum çocuğu çıkışlarının İyi Parti kesiminde çok işe yarayacağını sanmıyorum. CHP’liler kadar olmasa da onlar için de İstanbul seçimleri bir şekilde taraf olarak kimlik ve PR yapabilme fırsatına dönüştü.

Gelelim kilit parti HDP’ye… Şu an HDP’lilerin fikirlerini değiştirecek bir gelişme yaşanmadı. Öcalan üzerindeki tecritin kalkmış olması bugün itibariyle İstanbul seçimlerine yönelik bir çağrı ya da bir gelişmeye dönüşmedi. HDP’lilerin bunlardan bağımsız olarak 31 Mart’taki kadar sandığa gidip gitmeyeceğini ben de merak ediyorum. Ama İstanbul’da oy verecek konuştuğum HDP’iler yine İmamoğlu’na oy vereceklerini  söylüyor.

İşte soru işareti doğuran da bu. Tam da seçim arifesinde Öcalan’ı ne kadar ihmal ettiklerini hatırlayan hükümet acaba Kürtler için hangi rüşveti düşünüyor? Öcalan’ın yeni ikametgahı ile ilgili söylentiler Ankara’da konuşulanlardan. Yine herkesi ilgilendiren ceza indirimi ve af gelişmeleri de masada.

Ne kadar HDP’li sandığa gitmezse aslında o kadar Binali Yıldırım’a oy vermiş olacaklar.

Eğer Öcalan kartı masaya konur ve sessiz boykot moduna girilirse ve buna rağmen İmamoğlu yine kazanırsa bu kez Demirtaş’ın ağırlığı artmış olacak.

Tabii Kürtler için düşünülen rüşvette MHP ile olan karşılıklı menfaat dengesini de korumak mesele.

Binali Yıldırım’a oy veren AKP’liler arasında İmamoğlu için ‘yahu kardeşim adam kazandı işte” diyecek kişi sayısının çok olacağını sanmıyorum ama farkın çok az olduğunu düşünürsek bu kişilerin sandığa gitmeyerek etki etmeleri olası. AKP, propaganda makinesi marifetiyle İmamoğlu’nun mağdur, hakkı yenmiş aday olmasına imkan vermiyor.

MHP’liler son seçimde ve referandumda Cumhur ittifakına sadık kaldıkları gözlenmişti. İktidardaymış gibi hissetmenin be davranmanın tadını sevdiler. İstanbul’da çok küçük bir yüzdeye sahip MHP’de bir önceki seçimdeki kadar AKP’ye oy verilecek bir motivasyon gözlemlenmiyor. Hem de Bahçeli’nin kendisi adaymış gibi çıkışlarına rağmen.

Gelelim AKP’nin 31 Mart’ta ve sonrasında sövüp şimdi seçim zamanı “ya biz kardeş değil miydik” dediği Saadet’e. Seçim sonrası çok daha iyi görüldü ki Saadet Partisi kendi adayını çıkararak aslında Millet ittifakı içinde yer aldı. Çünkü kendi tabanı İslamcı olduğu ve güvenilmez olduğunu gayet iyi bildikleri için “Milli Görüş’ün adayı varsa ona veririz diyen” kesimi en azından frenleyebildiler. Yine seçime girerek benzer bir katkı yapacaklar.

Erdoğan’ın CHP gibi dinsiz, abdestsiz bir parti mi İstanbul’u yönetsin tarzı bel altılarından etkilenen Saadetli çıkar mı? Elbette çıkar ancak İmamoğlu şimdilik dinle diyanetle sorun yaşayacak bir izlenim bırakmadı.

İşte buraya kadar zaten herkesin bildiği şeylerden sonra görüldüğü gibi pek de sonuçların değişeceği bir istikamette gitmiyor seçim. Her ne kadar iktidar sosyal medyaya daha bastırsa, Binalı Yıldırım daha çok koşsa da.

AKP’nin “biraz daha az Erdoğan, daha fazla Binali” stratejisinin bir şeyleri değiştirdiğini görürlerse buna devam edebilirler.

Erdoğan sembolik bir ilin belediye seçimlerini kendisi için adeta referanduma çevirdi. Bir kez daha kaybettiği zaman hasar çok ağır olacak. Kendi eliyle muhaliflerine bu imkanı verdi. Kutuplaştırma ve germe hakkını 31 Mart’ta kullandı.

Bu saatten sonra bomba patlatsa işe yarar mı? Zor… Ekonomik paket açıklasa faydası olmayacak. Geriye bütün milleti kenetleyecek diplomatik krizlerden başka seçenek kalmıyor gibi. S-400 ya da Kıbrıs’ı fırsat olarak görebilir. Ama dövizin patlamasını kaldıracak ekonomi yok.

Bakalım ne çıkacak karşımıza.

Kazanırsa biraz nefes alacak. Kaybederse toplaması zor.

Seçim bundan ibaret.

[Levent Kenez] 25.5.2019 [TR724]

TL’nin çöküşüne hazır olun [Semih Ardıç]

Başlık kimilerine mübalağalı kimilerine vasat gelebilir. Bazıları için vaka-i rapordan öte bir manası da olmayabilir.

Türk Lirası’nın (TL) elem veren halini anlatırken kullandığım bu cümleyi mübalağalı bulanlar hâlâ işlerin düzeleceği hissiyatına sahip olmalı.

TUZU KURU, SIRTI PEK!

Diğer bir ihtimal de şu: Mum gibi eriyen bir para birimine rağmen hiç keyifleri kaçmadığına göre “tuzu kuru” diye tasnif edilenler arasında yaşıyorlar.

O meşhur deyişi biraz tadil ederek söylemek icap ederse tuzu kuru, sırtı pek!

Saray’ın ihya ettiği bir avuç mutlu azınlık!

Onlar için enflasyon 1’de olsa aynı 100’de olsa aynı. 82 milyonun vergilerini babalarından miras mal gibi semirmekten başka bir marifetleri yok.

250 gram ekmeğin İstanbul’da kaç liradan satıldığın sorsanız iki saat düşünecekler.

İş takipçiliği ile sıradaki ihaleyi nasıl kapacaklarının pazarlığından arta kalan vakitlerde milyon dolarlık lüks jiplerinden Instagram yayını paylaşıyorlar.

KRİZ Mİ VAR?

Dolayısıyla mevzu Cumhuriyet tarihinin en ağır krizi ve o krizin sebebiyet verdiği iflaslara, acılara ve çaresizliklere geldiğinde “Kriz mi var?!” diyecek kadar işi pişkinliğe vurabilenler “TL’nin çöküşüne hazır olun!” başlığının muhatabı değil.

Türkiye’yi idare edenlerin ne düşündüğünün artık hükmü kalmadı. Zira Türkiye’nin maruz kaldığı malî ve iktisadi iflas Türkiye’ye borç veren yabancı bankaları da kara kara düşündürüyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın tek adamlık rejimini inşâ ederken Anadolu insanına çıkardığı maliyete seyirci kalan para baronları şimdi alevlerin kendi mahallelerine ulaşması karşısında şaşkın.

“ERDOĞAN BİZİ DE YAKACAK!”

Tarihin en vahim hak ihlalleri karşısında “AKP-cemaat kavgası” ezberini kendilerine rapor diye takdim edenlere inanma kolaycılığını seçenler hâlihazırda, “Eyvah, Erdoğan bizi de yakacak.” demeye başladı.


ABD’nin Rus S-400 hava savunma sistemini almaktan vazgeçmemesi halinde Ankara’ya karşı malî ve askerî müeyyide kararı alacağı endişesiyle Türkiye’nin risk primi (CDS) 520’nin üzerine çıktı.
Batıdaki demokrasi havarileri, şahsi ikbali uğruna Erdoğan’ın Türkiye’nin bütün birikimini tarumar etmesine seyirci kalarak büyük bir hata yaptı.

Zira onlar iyilerin hiç kaybetmeyeceğini, kaybedileceği hakikatini görmek istemedi. İyileri kaybettiler ve meydan kötülüğün iktidarına kaldı.

Vaktinde “Erdoğan’ın reformist tarafına destek” diye saçtıkları paraların yekûnu 450 milyar doları buldu. Şimdi o paraları yangından kurtarmanın yollarını arıyorlar.

SERMAYE KONTROLLERİ İÇİN PROVA

15 Temmuz 2016 tarihli darbe tiyatrosundan bu yana paraların bir kısmı yandı. Borsa’da kaybettiklerini mazide kazandıklarına sayıp sineye çektiler.

Mamafih yabancıların bankalardaki döviz hesaplarından yana içleri hiç rahat değil.

Her biri Erdoğan’ın döviz satışında yüzde 0,1 vergi ve 100 bin dolar için ertesi gün şartı derken sermaye kontrollerinin provasını yaptığını anlayacak kadar tecrübeliler.

Yine bono-tahvil diye aldıkları kâğıtları satıp dövize çevirirken yeni yasaklarla karşılaşıp karşılaşmayacaklarını bilmemek uykularını kaçırıyor.

DÜNYANIN ERDOĞAN KRİZİ

Düne kadar bizim bir Erdoğan krizimiz vardı. Artık bütün dünyanın, hassaten para baronlarının bir Erdoğan krizi var.

Amerikan Wall Street Journal (WSJ) gazetesi 24 Mayıs’ta yayımladığı başyazıda benim başlığa çektiğim ifadeye yer verdi.

WSJ sadece iş âleminin yahut bankacıların takip ettiği bir gazete değildir. Diplomasi çevreleri de ilk iş olarak WSJ’ye bakar.

İşte o gazete liranın çöküşüne mani olmak için Erdoğan’ın elinde seçeneklerin tükendiği yazdı.

Makalede, “Türkiye bugünlerde İran’ın ekonomik yaptırımlardan kaçınmasını sağlamaya yardım ederek ve Rusya’yla olan askeri entegrasyonu pekiştirerek NATO müttefikinden çok bir düşman gibi davranıyor.” ifadelerinin altını çizdim.

Erdoğan’ın okyanus ötesinde biletinin kesildiğini ele veren satırlar bunlar.

HALKBANK’TA YARIM KALAN DOSYA DA MASADA


WSJ, Erdoğan’ın Rus yapımı S-400 hava savunma sistemi satın almasının Amerikan Kongresi’nin müeyyide kararı ile karşı karşıya kalabileceğine işaret etti.

Türkiye’nin ikinci büyük kamu bankası olan Halkbank’ın ise İran müeyyidelerini ihlal ettiği gerekçesiyle Amerikan Hazine Bakanlığı tarafından milyarlarca dolarlık para cezasına çarptırılabileceği de belirtildi.

Buradan da anlaşılıyor ki Halkbank davasında yarım kalan dosya Türkiye’ye S-400’ü almaktan vazgeçmesi için verilen iki haftalık mühletten sonra masaya getirilecek.

HERKES BİR KARAR VERECEK

WSJ, bazı tavsiyelerde bulunsa da Erdoğan’ın bunları kale almayacağının altını çizdi ve ilave etti: “Erdoğan, lira meselesinde kendisinin nasıl bir rol oynadığını anladığına dair hiçbir sinyal vermiyor. Bu durumda yatırımcılar ve dünyanın dört bir yanındaki maliye bakanlıkları, liranın çökmesi ihtimaline karşı hazırlıklı olmalı.”

Beyaz Saray iki haftalık kum saatini ters çevireli bir hafta geride kalmak üzere. Herkes bir karar verecek

Beyaz Saray da Kremlin Sarayı da bin küsur odalı Saray da son sözlerini söyleyecek. Tarih yine hükmünü verecek.

Zaman hızlandı.

Dünyanın dört bir yanındaki maliye bakanları merkez üssü Erdoğan’ın bin küsur odalı Sarayının temsil ettiği tek adam rejimi olan büyük depremin artçı şoklarına ve tsunami ihtimaline karşı hazırlık yapıyor.

Bizim tuzu kurular selfie çekmeye devam etsin.

 [Semih Ardıç] 25.5.2019 [TR724]