Gülen İle Kimler Görüştü? Hangi Bakan Gece Boyu Bekledi? Hangi Gazeteci…



2.6.2018

17 Aralık’ın simge şarkısına hapis cezası: Sanatçı Erdal Güney’e ‘babacığım babacığım’ şarkısı nedeniyle 11 ay hapis cezası verildi

17-25 Aralık sürecinden sonra en popüler şarkılar arasına giren “Babacım matematik çalıştır, sıfırlamak ne demek” şarkısı gerekçe gösterilerek Erdal Güney’e Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla 11 ay hapis cezası verildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret iddiasıyla ilginç ceza kararları gelmeye devam ediyor. Sanatçı Erdal Güney, “babacığım” ifadesinin yer alan şarkısı nedeniyle Erdoğan’a hakaretten 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildi.

Yine aynı şarkı sebebiyle Güney’e açılan Bilal Erdoğan’a yönelik hakaret davasında suçu alenen işlediği gerekçesiyle 112 tam gün para cezası verildi.

BirGün gazetesine konuşan Güney’in avukatı Erdal Fatih Çanakçı, ‘’Eser, ifade ve sanat özgürlüğü kapsamında yargılandı. Savunmamızda ifade ve sanat özgürlüğünün hem uluslararası hukuk hem yerel hukuk bağlamında koruma altında olduğunu ifade ettik. Siyasetçilerin, hükümetin ve kamu görevlilerin eleştirileri hoşgörü ile karşılaması gerekir. Bunlar ifade ve sanat özgürlüğü kapsamındadır. Buna rağmen mahkeme kamu görevlisine hakaretten ceza verdi. Bu sanat ve ifade özgürlüğünü güvence altına alma yükümlülüğüne yönelik bir ihlaldir. İtiraz edeceğiz, Anayasa Mahkemesi’ne ve duruma göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar taşıyacağız’’ açıklamasında bulundu.


[TR724] 1.6.2018

Fethullah Gülen’i ziyaret etmek [Levent Kenez]

İnce’nin gündeme getirdiği Erdoğan’ın Pensilvanya ziyaret muhabbeti devam ediyor. Erdoğan’ın, Gülen’i ziyaret ettiğini kitabına yazan N.G. adlı itirafçının nasuh bir tövbe ederek Reis’e karşı yapmış cümle günahlardan pişmanlık serdetmesinden sonra bunların tanrısı kim diye sormadan edemiyor insan.

Ziyarete dönersek…

İnce gol atmışa benziyor çünkü Erdoğan yanlış bir strateji izledi.

Psikolojik üstünlük İnce’de gibi duruyor ancak bu konuda haklı olan Erdoğan.

Son olarak İnce de Erdoğan da yalan söylüyor.

Dediklerimizi açalım.

Bu işin sonunun gideceği yer şudur: Ben “gitmedim” demedim ki “icazet almadım” dedim. Siz benim ağzımdan “Ben hayır kendisini Amerika’da ziyaret etmedim” dediğimi duydunuz mu? Ben ne dedim? “Ben partimi kurarken ondan izin almadım” dedim. Benim izin aldığımı ispatlamazsa namerttir. Bu sözümün de arkasındayım. Evet Erdoğan en son bunu söyleyecek. Bakalım nerede?

Peki bu polemik nasıl oldu da büyüdü. İnce’nin parti kurarken icazet almaya gitmedin mi? mealindeki iddiasına çok sert tepki gösteren Erdoğan ve medyası asla bu olayın olmadığını söyleyerek iddialarını Erdoğan’ın parti kurulmadan önce Gülen’i Amerika’da hiç ziyaret etmediği şekline çevirdiler. Öyle bir anlam verdiler ki ABD’de hiçbir zaman birbirlerini görmemişler.

Halbuki şahitlerinin olduğu bir ziyareti inkar etmek ne kadar akıllıca? Gülen’in yanında bulunan Osman Şimşek yıllar önce yazdığı bir yazıda açık açık ziyareti anlatıyor, hatta suların kesik olduğu için bahçede hortumla abdest alındığına kadar somut ve net bir ayrıntı veriyor. Görüşmenin muhatabı Gülen de verdiği bir televizyon röportajında Erdoğan’ın kendisini Amerika’da ziyaret ettiğini zaten söylemişti.

Ortada aslında çok komik bir durum var. Cemaat tarafı kendilerinden bağımsız gelişen bir polemikle ilgili olarak “geldi” diyor, Erdoğan “yok gitmedim” diyor. Hapiste olanlar olmasa, ülkede zulüm görenler olmasa insanın “Aslında çok eğlenceli bir ülke” diyesi geliyor. Oturup çiğdem çıtlayıp seyredeceksin sitcom niyetine. İkisinden biri yalan söylediğine göre bu kadar bariz bir olayda yalan söyleyenin aslında her olayda yalan söylediğini rahatlıkla ima edebiliriz.

Ayrıca bu ziyaret işinde ne var bu kadar anlamak mümkün değil. Gülen Türkiye’nin en önemli dini kanaat önderi. Bir kısa parantez açalım. Bugün çok şeytanlaştırdınız yarın Mevlana gibi sözlerini yazacaksınız sağa sola. Her gün biriniz, bir gün hepiniz özür dileyecek. Kapatalım parantezi. Erdoğan da cezaevinden yeni çıkmış, kafasında yeni bir parti kurup eski gömleklerini çıkarıp merkez partisi olmak gibi yeni işler yapmak var. Gülen’i Amerika’da ya da nerede olursa olsun ziyaret etmesi o kadar normal ki. Bugüne dönersek AKP’nin kendi iftira ve zulüm uygulamalarıyla da hiç ters düşmüyor. Ne diyor AKP, ‘biz 17-25’ten sonra uyandık. Öncesinde zaten her türlü desteği verdik ama gerçek yüzlerini görünce falan filan’. Yani bu münafık senaryolarına bile uygun. Bu kadar hoplayıp zıplayacak ne var anlamak mümkün değil.

Gelelim icazet meselesine. Önde gelen CHP’lilerin ve İslami camiayı dışarıdan seyreden bilumum gazetecilerin ve sosyal medya tüccarlarının din ve cemaat üzerine cahilliklerine alışkınız. Muharrem İnce de neyin ne olduğunu bilmeye en yakın tip olmasına rağmen siyasi propagandası gereği yalan söylemekten çekinmiyor. Bir maden bulmuş gibi kazdıkça kazıyor. Halbuki Erdoğan’ın oyununa geldiğinin farkında değil. Bu FETÖ muhabbetinde Erdoğan sana her zaman üstün gelir. Adam fakir öğrencilere sarma yapan ev kadınını hapse attı ibreti alem için siz nasıl yarışacaksınız, gaz odasıyla mı? Senin söylemini baştan ret ediyorum. Senin kelimelerinle konuşmayacağım, sen kimsin diyecek kadar da cesaretiniz olmadığı için sizin de işinize gelen cemaatin bitirilmesinden dolayı yapılan zulümlere zımni destek veren ikiyüzlü insanlarsınız.

Cemaat asla sizin bildiğiniz gibi siyasete icazet veren, oy pazarlığı yapan tarikat ya da dini oluşum olmamıştır. Kimse Gülen’e bu anlamda icazet almaya gelmez, bu niyetle gelmeyeceğini bilir. Zaten en başta Gülen’in kendisi böyle bir konumlandırmayı kabul etmez. En fazla diyeceği şey ‘hayırlı olsun’dur, ‘herkesi kucaklamak lazımdır’ vb şeyler olur.

2000’li yılların başında cemaat ya da Gülen bu denli konuşulan güçlü bir aktör ya da figür olmadığı gibi Milli Görüş çizgisinden gelen bir siyasetçinin asla sempati ile bakacağı ya da bir şey danışacağı, izin alacağı bir profil değildir. İslamcı siyaset ile ilgili olarak cemaatin tavrı öteden beri de bilinirdi. AKP ile iyi ilişkiler bu partinin merkeze oturduğu,iktidara gelmesinden bir hayli sonra gerçekleşmiştir. CHP’nin de bu yakınlaşmadaki katkısı epey fazladır.

Peki Gülen ile konuşmayı, bir araya gelmeyi bu kadar kriminalize eden Muharrem İnce’nin, aynı mantıkla CHP’nin 3.genel başkanı, tarihinizde sizi en son iktidara getiren lider Bülent Ecevit ile ilgili de çıkıp bir şeyler söylemesi gerekir. Ecevit ile Gülen’in yakın diyaloğuna da o zaman aynı kuşku ile bakması gerekir. Gülen ile yakınlaşmasından sonra DSP’nin birinci parti olmasıyla ilgili bir sürü deli saçması komplo teorilerini de yutması gerekir.

Neyse madem meydanlarda birbirlerine böyle sesleniyorlar biz de onlar gibi bitirelim: İcazet aldı deyip ispatlayamayan da gittiği halde gitmemiş gibi yapan da namert olsun.

[Levent Kenez] 2.6.2018 [TR724]

Ne olacak bu TL’nin hali! [Semih Ardıç]

Türk Lirası (TL) perişan vaziyette. En basit menfi haber doları zıplatıyor. 23 Mayıs’ta yüzde 3 artırılan faiz bile piyasayı teskin etmedi. Akabinde gecelik borçlanma faizi yüzde 18’e kadar çıkarıldı.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek yanına Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya’yı alarak İngiltere’nin başşehri Londra’da özür üzerine özür beyanında bulundu.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın iki hafta evvel yine Londra’da yatırımcılarda bıraktığı intiba öylesine dehşetengiz olmalı ki Şimşek’in ‘ne kadar enflasyon o kadar reel faiz artışı’ teminatı bile büyük fonları ikna edemedi.

FITCH 25 BANKAYI MÜŞAHEDE ODASINA ALDI

Dünyanın önde gelen fonlarının TL’den uzak durma temayülü daha bariz hale geldi.

Yatırımcıların akıl hocalarından Fitch’in Türkiye’deki 25 bankayı 6 ay boyunca müşahede odasına aldığı haberi geldi ki yeni not indiriminden evvelki son ikazdır bu.

Fitch’ten yapılan açıklamada, “Negatif izleme bankaların finansal kapasiteleri; performansları, varlık değerleri, kârlılığı ve pek çok durumda likidite ve fonlama profilleri açısından artan riski yansıtıyor.” denildi.

Fitch artan fonlama maliyetleri ve yavaşlayan kredi büyümesi sebebiyle sektörün 2018’de kârlılığının zayıflamasını bekliyor.

BANKALARIN DIŞ BORCU 186 MİLYAR DOLAR

“Birinci çeyrek sonunda, sektörün kredi/teminat oranı yüzde 127 oldu. Bankaların dış borçları 186 milyar dolara ulaştı. Bunların 103 milyar dolarını ise 12 ay içerisinde vadesi dolan borçlar oluşturdu.” ifadeleri bankaların notunun en az bir basamak indirileceği manasına geliyor.

GRAFİK | Muadili para birimlerine göre TL son 10 yılda en fazla değer kaybeden para birimi oldu.
‘Yatırım yapılabilir’ olmaktan iki basamak aşağı düşmüş bir ekonomi için yeni not indirimi en son arzu edilecek haberdir.

Türkiye’nin Vietnam, Bangladeş, Tanzanya, Arnavutluk ve Azerbaycan liginden de aşağı düşme tehlikesi var!

DOLAR YENİDEN 4,60 TL’Yİ AŞTI

Manzara yürek burksa da devleti idare edenlerin keyfi yerinde.

Erdoğan’ın ekonomi baş müşaviri Cemil Ertem için ‘dolar artışı nasıl algıdan ibaretse’ bu kararın da spekülasyondan başka bir karşılığı yok.

Hakikatle irtibatını kaybetmiş, yalan tacirliği ile günü kurtarma telaşına düşen iktidardan masalların çarşı pazarda geçer akçe etmediği aşikâr.

Haftanın son, haziran ayının ilk işlem gününde bir ara 4,65 TL’ye yaklaştı dolar. TL’nin günlük kaybı yüzde 2,5’i aştı.

Geriye dönük bazı verileri müşahhas hale getirmek icap ederse…

*TL mayısta yüzde 11’den fazla değer kaybetti.

*TL’de 1 Ocak’tan bugüne değer kaybı yüzde 22,3 oldu.

*TL’nin dolar karşısındaki son bir yıllık kaybı yüzde 31.

*Borsa İstanbul şubattan beri üst üste 4 aydır ekside.

*BIST 100 Endeksi sadece Mayıs ayında yüzde 3,48 eridi.

*Gecelik borçlanma faizi 5 ay için yüzde 7 yükseldi.

*Hazine’nin borçlanma maliyetindeki artış yüzde 7’yi buldu.

*Faizdeki 1 puanlık artış şirketlere 11 milyar TL, Hazine’ye 1,6 milyar TL ilave yük bindiriyor.

TL’nin bir ayda yüzde 11 erimesi ekonomide denizin tükendiğini gösteriyor. Artık TL’de kayıp kural haline geliyor, artış ise istisnaya dönüştü.

ENFLASYON YÜZDE 15’İ BULABİLİR

Mayıs ayında doların bu kadar yükselmesi enflasyon başta olmak üzere ekonomiye tepeden tırnağa tesir edecek.

İlk sarsıntı 4 Haziran Pazartesi enflasyon verisinde hissedilecek. Yüzde 12’ye, hatta yüzde 13’e tırmanan enflasyon haziran ve temmuz aylarında da hanelerdeki yangını büyütecek.

Almanya’nın 12 katı bir enflasyon altında imalat yapan şirketler nasıl rekabet edecek?

Üstelik açıklanacak enflasyona enerji zamları dahil değil. Nitekim iki haftadır enerji zamları ‘seçimden evvel oy kaybettirir’ diye tehir ettiriliyor. Seçimi müteakip elektrikten doğalgaza, benzinden motorine kadar adeta zam sağanağı başlayacak.

BENZİNDE 40 KURUŞ ZAM ÖTV’DEN DÜŞÜRÜLDÜ

Sadece benzinde son iki haftada 40 kuruş zam yapıldığı halde pompaya aksettirilmedi. O kadar tutar Özel Tüketim Vergisi’nden (ÖTV) düşürüldü. Bunun sonu yok ki!

Bütçede vergi gelirleri düşerken açığın büyüdüğü bir dönemin sonunda duvara toslamak mukadder.

İmalat sanayii girdilerinin yüzde 80’ini ithal ediyor. Döviz fırlayınca girdi maliyeti de arttı. Tehir edilen zamlar, artan üretici fiyatları (ÜFE) kademe kademe tüketici fiyatlarını da yukarı çekecek.

GERÇEK ENFLASYON YÜZDE 39

Financial Times Gazetesi’nin Türkiye’de gerçek enflasyonun yüzde 39 olduğuna dair yorumu da gösteriyor ki Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) rakamlarına artık itibar edilmiyor.

Kâğıt üzerinde enflasyonu düşürmek, büyümeyi yukarı çekmek başlangıçta iktidara iyi gelse de o memleketi ‘yalancı çoban’ vaziyetine düşürür ki Türkiye bugün tam da bunu iliklerine kadar hissediyor.

24 Haziran 2018 Pazar günü Türkiye’de denge ve denetleme mekanizmalarının tamamen devre dışı bırakılacağı bir sisteme geçileceği piyasalarda yüksek sesle ifade ediliyor.

Erdoğan’ın şahsi ihtirasları uğruna piyasayı ateşe atabileceğine dair son vakalar yüzünden yatırımcı Türk yoğurdunu üfleyerek yiyor. Seçimin nasıl bir siyasî tablo çıkaracağından da emin değiller.

PİYASA TCMB’NİN FAİZİ YÜZDE 20’YE ÇIKARMASINI BEKLİYOR

Hal-i hazırda TCMB’nin faizleri en az yüzde 20’ye çıkarmaktan başka çaresi kalmadığı konuşuluyor ki 7 Haziran’da Para Politikası Kurulu’nun (PPK) aksi yönde bir karar alması halinde dolarda yeni bir ralli sürpriz olmaz.

Türkiye’de cari açık, döviz borcunun millî gelire oranı, bütçe açığı ve dış ticaret açığı (ilk 4 ayda yüzde 56 arttı) gibi levhalar doların şu anda 5,16 TL yoluna girmesini işaret ediyor.

TCMB’nin son iki hamlesi tansiyonu düşürmüş gibi görünse de ABD Merkez Bankası (FED) bu ay faizleri yüzde 2,00-2,25 aralığına çıkardığı an 5,16 TL seviyelerini bile geçebilir dolar.

Piyasada ‘Türkiye’nin Arjantin misali Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kapısını çalabileceğine’ dair görüşler de giderek öne çıkıyor. Hukukî teminat kalmamışsa IMF sigortası isteyecekler.

DÜN TÜRKİYE’NİN REFORM HİKÂYESİNE PARA YATIRIYORLARDI

Memleket malî, iktisadî ve hukukî açıdan enkaza dönmüşse paraya yön veren merkezler bir gecede naz makamından emir makamına geçiverir. Maalesef öyle oldu.

Dün Türkiye’nin içi dolu reform hikâyesini satın almak için sıraya giriyorlardı. Hal-i hazırda ‘borç istiyorsan tefeci faizine denk faiz ödeyeceksin’ mesajı veriyorlar.

‘Ne olacak bu TL’nin hali!’ suâlinin cevabı giderek zorlaşıyor. Uzun soluklu bir ıslahat reçetesine muhtacız.

Islahat (reform) akşamdan sabaha ikmal edilecek bir teşebbüs değildir. Türkiye’yi yeniden ayağa kaldıracak kısa, orta ve uzun vadeli hedefler tanzim edilir ve bir noktadan başlanılır.

OHAL KALKSA DOLAR 4 TL’YE GERİLER

İlk adım olarak 20 Temmuz 2016 tarihli sivil darbenin eseri uygulamalar lağvedilmeli.

Olağanüstü Hal (OHAL) kaldırılmalı, hatta genel bir af çıkarılmalıdır.

Bu teklif kulağa garip gelebilir. Hatta Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin ‘genel af’ ısrarı ile aynı telakki edilebilir. Mahsuru yok.

Bozuk saat bile günde iki kere doğru vakti gösterirken Türkiye’nin geldiği noktadan çıkışı için olmazsa olmaz hale gelmiş ‘genel af’ teklifini sırf Bahçeli telaffuz etti diye reddetmek bana makul gelmiyor.

İktidarların işlediği suçların yarasını sarmak için devletlerin elinde maalesef affın haricinde ikinci bir güzergâh yok. Arada azılı katiller de çıkacakmış.

Af çıkmasın ve binlerce masum mahpus kalsın, öyle mi? Adalet bunun neresinde.

Masumları canilerle beraber hapishanede tutmakla adalet tecelli etmiş mi oluyor?

HUKUK İHLALLERİ EKONOMİYİ YERLE BİR ETTİ

Son iki senede Türkiye’yi açık bir hapishaneye çeviren üstünlerin hukuku en fazla ekonomiye zarar verdi.

Mahkemelere kimse itimat etmiyor. Yatırımcıdan vatandaşa herkeste mülkiyet hakkının her an devlet tarafından gasp edilebileceği endişesi hâkim.

Gazeteci ve yazarların tevkif edilmesi, binden fazla şirkete el konulması, kamudan 110 bin kişinin ihraç edilmesi, talimatla faiz indirterek piyasa dinamikleri ile oynanması Türkiye’nin en fazla tenkit edildiği konuların başında geliyor.

Mübalağadan imtina ederim. Mamafih seçimden önce bu minvalde atılacak adım bile doları 40-50 kuruş düşürecektir.

GEMİYİ DEMOKRASİ LİMANINA BAĞLAYALIM

Ekonominin içine düştüğü girdap Erdoğan kadar rakipleri Muharrem İnce, Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu, Selahattin Demirtaş ve Doğu Perinçek’e de aynı mesajı veriyor: Gemiyi yeniden hukuk ve demokrasi limanına bağlamadan ne yapsanız nafile!

Sadece Merkez Bankası’nın faiz artırarak altından kalkabileceği bir enkazdan bahsetmiyoruz.

‘Ne olacak bu TL’nin hali’ artık ’ne olacak bu Türkiye’nin hali’ suâline eşdeğerdir.

“Genel af ilan edelim ve OHAL’i kaldıralım.” çağrılarına kulak tıkayan Erdoğan ilk turda ya da ikinci tur neticesinde seçimi kazansa da mevcut siyasette ısrar etmesi halinde ekonominin toparlanma ihtimali yok.

Erdoğan’ın ‘seçimi nasıl olsa kazandım’ diyerek mevcut baskı rejiminde ısrar etmesi halinde iki-üç ay geçmeden bütün yapı çökecektir.

2019 YILI MART AYINDA BELEDİYE SEÇİMLERİ VAR

2019 yılı Mart ayında belediye seçimleri olduğu dikkate alındığında Erdoğan veya yerine gelecek diğer bir isim ekonomik krizin derinleşmesini düşünmek dahi istemez.

Doların artışı sadece bir işaret. Hafife alınmayacak kadar kuvvetli bir işaret. Köprüden evvel son çıkış. Dolayısı ile kalıcı tedbir almak için hâlâ vakit var.

Evvela herkes peşin hükümlerinden ve sırtında taşıdığı öfke heybesinden kurtulmalı.

Bilvesile ifade edeyim: “Dolar 7 TL, euro 10 TL olacak.Türkiye yerle bir olacak.” nevinden sathi tahlillere itibar etmeyin. Türkiye’nin herşeye rağmen düştüğü yerden çıkmasına imkân verecek potansiyeli var.

TÜRKİYE’Yİ FEDA ETMEZLER

Merak etmeyin tablo o kadar berbat hale gelecekse Türkiye’yi gözden çıkarmazlar. Nihayetinde cebren de olsa IMF’nin nezaretinde ev ödevlerini yazarlar.

Ay sonunda ne kadar ödev yapmışsak Merkez Bankası’nda açılan hesaba o kadar krediyi yatırırlar. Neticede 440 milyar dolar alacağı kimse kimseye hibe etmez.

Başta oturan kimsenin meşrebini de hangi sistemin cari olduğunu da zerre kadar kale almazlar. Paşa paşa tatbik ettirirler kurallarını…

Elbette risk vardır ve her geçen gün artmaktadır. Paranın, ticaretin maliyeti artmıştır.

TÜRKİYE 2001 KRİZİNDEN NASIL ÇIKTI?

Hukuk geri geldiği anda bütün bu riskler süratle azalacak, kırmızı göstergeler yeşile dönecektir.

2001 krizinin üzerinden birkaç sene geçmeden Türkiye’nin yakaladığı siyasî ve iktisadî toparlanma hepimizi irşat edecek kadar parlak bir numunedir.

Siyaset üstü bir bakış ile hazırlanmış, beyne’l-milel (uluslarası) camianın desteğini celbedecek bir reform takvimi ile bu badireyi pekâlâ atlatabiliriz.

Kimse içine düştüğümüz bu kuyudan tek başına çıkamayacak.

Hâdiselerin lisan-ı hali bize ‘hatada ısrar etmeyin, kendinize gelin’ diyor.

[Semih Ardıç] 2.6.2018 [TR724]

İçeride despot olmak dışarıda rezil olmaya engel değil [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Gazetecinin önünde kıvranıyor. Kim araya girip de o randevuyu ayarladıysa, Almanya’dan geri dönmesin Türkiye’ye. O derece yani. Karşısındaki deneyimli gazeteci, ısrarla sorularını soruyor. Dış güçlerden şikâyetçi Türkiye rejimi, işte “dış güçlerin” televizyonunda terliyor. Mevlüt Bey salto halinde akın-akın akan soruların şaşkınlığını üzerinden atmaya çalıştıkça, usta gazeteci ve sunucu Tim Sebastian’ın eline daha fazla düşüyor. İşin kötüsü, o da bu durumun farkında.

Türkiye’de boş bakan kalabalıklar önünde hitabetin şehvetine kapılıp “Ey Avrupa!”, “Ey Hollanda!”, “Ey Almanya!”, “Ey Amerika!”, “Ey AB!” diye başlayan ve arkasından NAZİ, ırkçı, faşist gibi hakaretlerle tek başına kavga etme “becerisini” gösteren ve sonra da muzaffer bir edayla bu “fırçanın” kalabalıklar arasında yayılan hipnozunu ve transını büyük bir zevkle izleyenlerin, hayatın gerçeklerinin duvarına çarpma anındaki idrakin acısı bu yaşanan. Ama çok geç artık. Kameralar orada. Spotların ısısını yüzünde hissediyor, gözlerini kamaştıran ışıkların ve boğazını sıkan pahalı gömleğin baskısıyla, karşısındaki soru soran ve hazırlıklı olduğu belli olan yaşlıca adamın ısrarla sorularını yinelemesi, canını sıkıyor.


Oysa Türkiye’de öyle mi?

Soruların sadece önceden verildiği de değil, sorulacak soruların önceden soruları soracak olana gönderildiği, parası önceden ödenerek sipariş edilen bir mal gibi adrese teslim edilen sorulara, önceden üzerinde ekip halinde çalışılmış yanıtların verildiği müsamere “röportajların” rahatlığı yok tabii Düsseldorf’taki ortamda. Kurusıkı retoriğin, hasmane diskurun, kutuplaştırıcı ve manipüle edici belagatin, “Türk’e Türk propagandası” bağlamı dilin cümlesi cümlesine, hatta kelimesi kelimesine not edildiğinin farkında mı değillerdi yoksa? Silah almak veya kredi borcu geri ödemelerinin zamanlamasının pazarlığını yapmak isterken dükkânına gelen turiste halı satmak için köpüklü orta şeker Türk kahvesi ısmarlayan halı tüccarı edasında olan, ama ülkesindeki her türlü sıkıntının faturasını “dış güçlere” kesen muhteris, ama kabiliyetsiz, aynı zamanda da tutarsız ve irrasyonel bir yönetici sınıfı, algılar üzerine kurduğu yalan dünyanın Türkiye dışında var olamadığını acaba göremedi mi? Açıkçası bunca fecaate karşın hala bir Batı televizyonuna uzun ve açık mülakat için çıkmak, aldığı riski hesaplamaktan aciz birinin veya birilerinin alıkça cesareti gibi geldi bana.

Can alıcı bölümlerde birinde Sebastian Türkiye’nin AB demokrasisi hakkında yakındığını, ama Birleşmiş Milletler’in Türkiye’ye ülkede yüz binlerce insanın haklarının ihlal edildiğini, bunun ikiyüzlülük olduğunu söylüyor. Mevlüt Bey buna aralarında atışan çocuklara özgü bir refleksle “bu sizin ikiyüzlülüğünüz” yanıtını veriyor – gerçekten acınılacak bir an. Çünkü Sebastian kendisine teslim edilen altın fırsatı kaçırmıyor ve yanıtı bastırıyor: “Birleşmiş Milletler mi ikiyüzlü?”.

Röportajın ilerleyen bölümlerinde Türkiye’nin AB ile ilişkilerin düştüğü seviyeye dair bir diyalog yaşanıyor. Tecrübeli gazeteci, Türk dışişleri bakanına Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından sarf edilen bir cümleyi anımsatıyor. Ne demişti Erdoğan? “Böyle yapmaya devam ederseniz, bundan böyle dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, hiçbir Batlı güvenle, huzurla sokağa adım atamaz!”. Sebastian bunun açık bir tehdit olduğunu Türk bakanın yüzüne vuruyor. Mevlüt Bey hala ısrarla Türkiye’nin hiç kimseyi tehdit etmediğini söylemeye çalışıyor, ama debelendikçe batıyor. “Hayır, bu bir tehdit değildir!” diyor. Yaşlı gazeteci karşısındakinin yanıtına şaşırarak: “Nasıl tehdit değil!” diyor. Bakan ısrarla Erdoğan’ın aslında Avrupa’yı uyardığını söylüyor.

“Siz ülkelerinizde böyle suçlulara ne yapıyorsunuz?”

223 bin insanın 15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonrası tutuklanması konusunu Türkiye’nin son AB raporundaki insan hakları ve demokrasi meselelerinin bir örneği olarak dile getirdiğinde, Mevlüt Bey bunun doğru olmadığını, bu tutuklanan insanların banka soyguncuları, cinayet işleyen katiller, tecavüzcüler, uyuşturucu tacirleri olduğunu söylüyor. Evet, utanmada had var mı yok mu, bu konuda fazla bir şey söylemeye gerçekten gerek yok. “Siz ülkelerinizde böyle suçlulara ne yapıyorsunuz?” diye soruyor. Belli ki sunucuyu tüm Avrupa’yı – hayır düzeltiyorum tüm Batı’yı – temsil eden gazeteci gibi algılıyor. Ama bu İslamcı bir politikacının dünyaya bakışını sembolize etmesi dışında fazlaca öneme sahip değil. Aynı kişi Avrupa Konseyine bir dönem başkanlık etmiş biri olmak bağlamında düşündürücü bir ötekileştirme ifadesi olsa da! Usta gazeteci, bakanın pişkinliği ve ucuz manipülasyon retoriği karşısında, “Dünya bu söylediklerinize inanmıyor!” demekten kendisini alı koymuyor. Bilginin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Temsilcisi’nin paylaştığı bir veri olduğunu yineleyerek noktayı koyuyor. Türkiye, evet, dünyanın önünde insan haklarını yerle bir etmiş, hukukun yanından bile geçmediği, keyfi uygulamaların anayasa ve yasaların üzerinde olduğu bir üçüncü sınıf muz cumhuriyeti olarak yerden yere vuruluyor. Türkiye’deki kalabalıklar Ertuğrul dizisi izleyip cümbür cemaat televizyona döner bıçağı sallarken, dışarıda, küreselleşen dünyada herkes olanı-biteni görüyor. Bir trafik kazasının yanından geçerken yavaşlayıp, dehşetle olanları izleyen, birkaç saniye sonra ise kendi olağan hayatına devam eden insanlar gibi, Türkiye tek başına, kendi yalnızlığında, ama bunun farkında bile olmadan yavaş-yavaş batıyor.

Bakan sonunda ağzındaki baklayı çıkartmaya karar verdi. Nihayet Türkiye’de her kapıyı açan (buna en başta iktidar dâhil!) sihirli kelimeyi söylüyor ve o tutukluların “FETÖ” üyesi “teröristler” olduğunu söylüyor. Gazeteci bakanın Fethullah Gülen’in cemaatini mi kast ettiğini soruyor ve ekliyor “bunu siz iddia ediyorsunuz ama dünya bunu böyle görmüyor!”. Bir darbe daha. Bir ülkede hukuk değil de rejim egemen olursa ve sen bir devlet görevlisiysen, en iyisi ülkenin dışında hiç basının karşısına çıkma! Sanırım bu röportajın Mevlüt Bey için en didaktik mesajı bu olsa gerek!

Düşündürücü olan bir başka gerçek de şu: içeride despot olmak, dışarıda rezil olmaya engel olamıyor!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.6.2018 [TR724]

Erdoğan’ın rehine diplomasisi ve eşkiyalığın yürüyen şanı [Bülent Keneş]

Şayet olaya “adının tüm dünyada hayduta çıkması eşkiyalığın şanındandır,” şeklinde yaklaşırsak haramilerin şahı, haydutların padişahı Recep Tayyip Erdoğan’ın çok büyük bir iş başardığını, dünya çapında çok büyük bir şöhrete kavuştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Tıpkı sıra kendilerine gelinceye kadar başlarını kuma gömüp korkunç Erdoğan realitesi ile yüzleşmekten kaçınan Türkiye’deki kendine demokrat çevrelere olduğu gibi tüm hukuksuzlukları, despotlukları ve radikal İslamcı terör örgütleriyle alengirli ilişkileri bilinmesine rağmen Erdoğan rejimi ile iş tutmaya devam eden Batılı ülkelerin liderlerine de yıllardır “yapmayın, etmeyin, bu canavarı büyütmeyin” diye sürekli uyarıda bulunulup duruldu. Ama ne yazık ki, ne içeridekilere ne de dışarıdakilere Erdoğan’ın ne büyük bir tehlike olduğu bir türlü anlatılamadı.

İnsan hayatına hiçbir değer vermeyen Erdoğan, mesela, Suriyeli göçmenleri insan dalgaları halinde Ege ve Trakya’dan Avrupa’nın üzerine sürüp o gariban insanları adi bir şantaj aracı gibi kullanmaya kalktığında Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin liderlerine az uyarı yapılmamıştı. Hem de Türkiye’de hem de Batı’da, bu adamın ahlaksız şantajlarına boyun eğmeyin diyenler hiç de az değildi.

NE MUHALİFLERE NE DE AB LİDERLERİNE SÖZ DİNLETİLEMEMİŞTİ

O dönemde “Erdoğan’ın bugün Suriyeli göçmenler üzerinden yaptığı şantaja boyun eğerseniz şayet, korkarız ki yakın gelecekte Türkiyeli mültecileri de kapınız da bulursunuz,” denilip duruldu. Ama, kirli göçmen pazarlıklarına liderlik eden Almanya Şansölyesi Angela Merkel başta olmak üzere, bu haklı ve yerinde uyarılara kulak asan olmadı. Korkulan oldu ve yapılan uyarılar gerçekleşti. Aradan çok fazla bir zaman geçmeden onbinlerce Türk ve Kürt, despot Erdoğan’ın zulmünden kurtulmanın çaresini güç bela Batılı ülkelere sığınmakta buldu.

Tıpkı Türkiye’deki kitleler gibi dünya kamuoyu da uzun süre Erdoğan diye çok ciddi bir baş belasının olduğunu kabul etmek istemedi. Türkiye’de giriştiği hukuksuzlukların, baskı ve zulmün, insan hakları ihlallerinin belki de ülke sınırları içerisinde kalacağını düşündüler hep. Sorunun sınırları aşma potansiyeline dair gerçeği kabullenmek istemediler. Erdoğan’ın zulmünün ülke sınırları içerisinde kalsa bile kendilerini yine de tehdit edebileceğini ise hesaba hiç katmadılar. Akıllarına gelmeyen başlarına geldi. Erdoğan pek çok Batılı ülkenin vatandaşlarını tutuklatarak zindanlara attı. Bir çok Batılı ülkenin yönetimlerine diz çöktürmekte bunu adice bir pazarlık unsuru olarak kullandı.

Bugün, çok geç de olsa, bu korkunç gerçeği artık herkes görüyor. Kendisi bundan belki gurur duyuyor olsa bile makul hiçkimsenin pek hoş bir şey olduğunu söyleyemeyeceği eşkiyalık ve haydutlukta Erdoğan’ın şanı çoktan sınırları aştı. Tüm dünyaya yayıldı. Öyle ki artık en seçkin düşünce kuruluşları Erdoğan’ın eşkiyalıklarını, haydutluklarını raporlar haline getiriyor.

NORMAL BİR İNSANIN ANLAMASI ÇOK ZOR OLAN BİR DENKLEM

Değil devlet adamlarına en ilkel kabile reislerine bile yakışmayacak Erdoğan’ın bu kirli ve ahlaksız yöntemleri tüm dünyanın dilinde. Yani şanı aldı öyle bir yürüdü ki, sormayın gitsin. Onurlu bir ülke ve haysiyetine önem veren bir millet için elbette ki bundan daha utanç verici bir şey olamaz! Ama durun bir dakika, iyi kötü bir ahlaki düzeyi olan sıradan insanların tartışmasız utanç duyacağı böyle bir kepazelikten Erdoğan yandaşları korkunç bir gurur duyuyor olmasın sakın!.. Evet, öyle olmalı ki, Erdoğan’ın haramiliğe, eşkiyalığa, haydutluğa dair hak edilmiş şöhreti dünyaya yayıldıkça yandaşlarının ona olan hayranlığı ve bağlılığı bir kat daha artıyor. Belli ki, normal bir insanın anlaması çok zor olan enteresan bir denklem bu…

Bir dönem CHP milletvekilliği de yapan akademisyen Aykan Erdemir ile ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman’ın ABD’nin köklü düşünce kuruluşlarından Demokrasileri Savunma Vakfı (Foundation for Defense of Democracies – FDD) için ortaklaşa kalem aldıkları “Erdoğan’ın Rehine Diplomasisi – Türk Hapishanelerindeki Batı Uyruklular (Erdogan’s Hostage Diplomacy – Western Nationals in Turkish Prisons)” başlıklı rapor Erdoğan rejiminin ne menem bir şey olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Rapora göre, Erdoğan Batılı ülkelerle ilişkilerinde taviz koparmakta pazarlık unsuru olarak kullanmak üzere bugüne kadar Batılı ülke vatandaşı olan, çifte vatandaşlığı bulunan ya da diplomatik misyonlar dahil Batılı kurumlara çalışan 56 kişiyi tutukladı.

FDD raporuna göre, Erdoğan bugüne 30 Batılı ülke vatandaşını tutuklatarak farklı süreler için hapse attırdı. 1 Haziran 2018 tarihi itibariyle, Erdoğan’ın rehine diplomasisinin mağduru olmuş 9 Batılı ülke vatandaşı halen Türk cezaevlerinde bulunuyor. Rapor, tartışmalı darbe girişiminin ardından ilan edilen ve üzerinden 2 yıla yakın zaman geçmesine rağmen Erdoğan rejiminin vazgeçemediği Olağanüstü Hal (OHAL) şartları altında tutuklananların 7 yıl boyunca hiçbir yargılamaya tabii tutulmadan tutuklu kalabileceklerine de dikkat çekiyor.

Özellikle Amerikalı protestan din adamı Andrew Brunson ile NASA çalışanı Serkan Gölge vakalarına geniş yer ayrılan raporda, Türkiye’de yaz tatilindeyken darbeye karışma iddiasıyla tutuklanan Gölge’ye 2018 Şubat’ında 7,5 yıl hapis cezası verildiği kaydediliyor. Brunson ve Gölge’nin tutuklanma gerekçesi olarak “FETÖ üyeliği”nin gösterildiğinin belirtildiği raporda, bu tabirin Erdoğan ve çevresinin 2013’teki yolsuzluk skandalının ortaya çıkarılmasında rolü olmakla suçlanan Hizmet Hareketi için ilk kez 2015 yılında kullanılmaya başlandığı ifade ediliyor.

SADECE REHİN ALMIYOR, LİNÇ DE EDİYOR

Brunson’un Hizmet Hareketi’ne üyeliğin yanısıra “bu hareketin baş düşmanı” olan PKK üyeliği ile de suçlanmasının tuhaflığına dikkat çekilen raporda, bu iki Amerikan vatandaşının OHAL altında tutuklanan 100 bin kişiden sadece ikisi olduğu hatırlatılıyor. Darbe sonrası görevlerinden ihraç edilen 150 binden fazla kamu görevlesinin ise darbeye destek verdikleri iddia edilen kişilerin yanısıra seküler ve liberal muhalefet üyelerinden oluştuğu raporda kayda geçiriliyor. FDD raporunda, kamudan kitlesel ihraçlar “kitlesel siyasi tasfiye” şeklinde tanımlanıyor.

Brunson ve Gölge’nin tutuklanan tek yabancı ülke vatandaşları olmadığının da hatırlatıldığı raporda, Batılı insan hakları savunucularının kendileriyle işbirliği yapan muhaliflerin sindirilmesi amacıyla tutuklanmasıyla yetinilmediği kaydediliyor. Keyfi bir şekilde tutuklanan bu insanlar hakkında hükümet yandaşı medya tarafından korkunç iftira kampanyaları düzenlendiği hatırlatılıyor. Bu kampanyalarda söz konusu kişilerin teröre destek vermekle ya da darbeye karışmakla suçlandıkları belirtiliyor.

Öte yandan, Fethullah Gülen’in ABD’de yaşıyor olmasının ve Washington’ın Suriye Kürtlerine desteğinin devlet kaynaklı anti-Amerikan propagandasını alevlendirdiğinin ifade edildiği raporda, bu durumun Amerikan vatandaşlarının Türkiye’de özel bir gözetim altına alınmasına yol açtığı dile getiriliyor.

Cezaevine atılan insanların OHAL koşulları altında savunma haklarının ihlal edildiğine  değinilen raporda, avukat-müvekkil imtiyazının artık olmadığı belirtiliyor ve Brunson’un iddianamesinin tamamen bir gizli tanığın ifadelerine dayalı olarak yazılmasının 17 ayı bulduğu hatırlatılıyor. Bu süre zarfında hep yüksek güvenlikli bir cezaevinde tutulduğu belirtilen Brunson’un kötü koşullardan dolayı en az 20 kg verdiği kaydediliyor.

Erdoğan’ın takip ettiği “rehine diplomasisi”nden dolayı 2017 yazından bu yana Amerikan ve Avrupalı yetkililerin pek çok kez Türkiye’yi kınadığının hatırlatıldığı raporda, Erdoğan rejiminin Batılı rehineler almak yoluyla bunları siyasi pazarlık konusu yaptığı açıkça dile getiriliyor. Erdoğan rejiminin, hapishanelerde tuttuğu bu rehineleri kullanmak suretiyle, AB ülkeleri ve ABD ile ikili ilişkilerinde tavizler koparmaya çalıştığı ifade ediliyor. Raporda, Freedom House uzmanlarından Nate Schenkkan’a atıfla “Türkiye’nin yeni dış politikasının rehineler almaya” dayalı olduğu tespiti yapılıyor.

ERDOĞAN’IN HAYDUTLUĞU ÜLKENİN KÜRESEL İTİBARINI İKİ PARALIK ETTİ

Raporda, söz konusu rehine diplomasisinin Türkiye’nin sadece küresel itibarına zarar vermekle kalmadığı, ülkenin transatlantik ortaklarının Ankara’ya yaptırımlar uygulamayı artık ciddi ciddi düşünmesine de yol açtığı belirtiliyor. Raporda, Almanya ve ABD’nin bu rehin alma vakalarından dolayı vatandaşlarını Türkiye’ye ziyarette bulunmamaları konusunda pek çok kez uyardığı da hatırlatılıyor. Rehin alma hadiseleri dahil olmak üzere Türkiye’deki baskıcı iklim ile temel hak ve özgürlüklerin yokluğunun Avrupa’daki iş çevreleri ve yatırımcıları korkuttuğu da raporda işleniyor.

Erdoğan rejimi ile Hollanda arasında 2017 Mart ayında patlak veren krizin de Erdoğan’ın bu ülkedeki Türk göçmenleri kışkırtmasının yanısıra Türkiye’deki Hollanda vatandaşlarının sınır dışı edilmeleri ya da tutuklanmalarının ciddi bir rol oynadığının altının çizildiği raporda, bu çirkin siyasete en sert tepkinin ise tutuklamalardan sorumlu Türk yetkililere defalarca yaptırım uygulanması çağrısı yapan ABD Kongresi’nden geldiği ifade ediliyor.

ABD vatandaşı Brunson ve Gölge’nin yanısıra Erdoğan rejiminin Amerikan konsolosluk çalışanı en az 3 Türk vatandaşını tutuklamasının 2017 Ekim ayında iki ülke arasında vize krizine yol açtığının hatırlatıldığı raporda, bu kriz aynı yılın Aralık ayında sona ermesine rağmen bu 3 konsolosluk çalışanının cezaevinde ya da ev hapsinde tutulmaya halen devam edildiği belirtiliyor.

Raporda, ABD ve değişik ABD ülkelerinin şu ana kadar Erdoğan’ın rehine diplomasisiyle sadece ikili seviyede uğraştıkları, vatandaşlarının ve çalışanlarının serbest bırakılmasını ise gizli görüşmeler yoluyla sağlamaya çalıştıkları kaydediliyor. Erdoğan’ın ise her ülkeyle kendi takvimine göre pazarlık yapmayı tercih ettiği ve aldığı rehineleri bu ülkelerden taviz elde etmekte bir manivela olarak kullandığı kayda geçiriliyor. ABD ve AB ülkelerinin Erdoğan’ın rehine diplomasisine tutarlı bir transatlantik stratejiyle cevap vermesi gerektiğine vurgu yapılan raporda, Batılı ülke vatandaşlarının serbest bırakılmasının ve gelecekte benzer olayların önüne geçilmesinin ancak bu yolla mümkün olabileceği ifade ediliyor.

ERDOĞAN’IN YENİ BİR UTANÇ VESİKASI OLARAK TARİHE GEÇTİ

Brunson ve Gölge benzeri rehin alma vakalarına tek tek yer verilen raporda, CHP milletvekili Zeynep Altıok’un 2012’den bu yana Türkiye’den 100 civarında protestan din adamının sınır dışı edildiği iddiasına da değiniliyor. Raporda, Erdoğan’ın tutuklu Amerikan vatandaşları ile Fethullah Gülen ve Reza Zarrab’ın takas edilmesi yönündeki çağrılarından da genişçe bahsediliyor.

Aldığı rehinelerle hedefe koyduğu başkalarını takas etme yöntemini yol edinen Erdoğan’ın Türk-Alman gazeteci Deniz Yücel’in serbest bırakılması konusunda yapılan kirli pazarlıklara, Yunanistan’a sığınan 8 Türk askerine karşılık kazayla sınırı geçen 2 Yunan askerinin rehin alınmasını, önceden rehin alınmış Çek Cumhuriyeti vatandaşlarına karşılık PYD eski başkanı Salih Müslim’in bu ülkeden istenmesine de raporda yer veriliyor. Raporun sonunda Erdoğan rejiminin 15 Temmuz 2016’dan bu yana rehin aldığı, önemli bir kısmı gazeteci olan Batılı ülke vatandaşlarının isim ve bilgilerinin yer aldığı bir tablo da bulunuyor.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da azıcık haysiyeti onuru olan herkesin okuduğu her satırda yüzünü kızartacak bu raporda yer alan utanç verici rehin alma vakalarından hicap duymayacak olanın şeref ve haysiyetinden şüphe duyması gerekir. İslamofaşist bir hayduta dönüşen Erdoğan, işlediği insanlık suçlarıyla sadece Türkiye’yi yaşanmaz hale getirmiyor, nesiller boyunca Türkiye vatandaşlarının dünyada başını eğdirecek bir utanca da imza atıyor.

Erdoğan sadece Türkiye için değil dünya için de gün geçtikçe taşınması daha zor bir külfete dönüşürken, Erdemir ve Edelman’ın FDD için kaleme aldığı rapor Erdoğan’ın yeni bir utanç vesikası olarak tarihteki yerini alıyor.

[Bülent Keneş] 2.6.2018 [TR724]

Çocuğunuzu bronşiolitten korumak sizin elinizde!

Çocuklarda sık görülen bronşioliti, nem, ani ısı değişiklikleri, ev tozları ve çiçek polenleri tetikliyor. Ancak asıl kaynağı griptir. Bronşiolit hastalarının yüzde 90’ının ailesinde gribal bir enfeksiyon hikayesi bulunuyor. En önemli belirtilerinden biri solunum sıkıntısı olduğundan, anne babalar hemen astımı düşünüyor. Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Kaan Kadıoğlu, akut bronşiolitin, özellikle iki yaş altı çocuklarda küçük hava yollarının iltihabi tıkanıklığı sonucu ortaya çıktığını ve alt solunum yollarının en sık görülen hastalığı olduğunu söylüyor. ’’Hastalık bir hafta içinde zirve yapar, öksürük ve solunum sıkıntısına da yol açar. Bir haftanın sonunda yavaş yavaş iyileşme başlar.’’ diyor.

Dr. Kaan Kadıoğlu, iki aydan daha az veya hiç anne sütüyle beslenmemiş bebekler, sigara dumanına maruz kalan ve doğuştan kalp veya akciğer sorunu bulunan bebekler ile prematüre dünyaya gelen bebeklerin bronşiolite daha yatkın olduğunu belirtiyor. Hastalığın, öksürük aksırma ile ortama yayılan virüs dolu partiküller sayesinde kolayca bulaşabildiğine dikkat çekiyor. Soluk alıp verme, burnun el ile teması, elin eşya veya kişilere doğrudan dokunması en sık bulaşma sebepleri arasında sayılıyor. Buna engel olmak için çocuklara küçük yaşlardan itibaren özellikle de yemeklerden önce ve sokaktan eve geldiklerinde el yıkama alışkanlığının kazandırılması büyük önem taşıyor.

Bronşiolit genellikle iyi huylu bir hastalıktır ve doğru tedavi ile bir ay içinde tamamen iyileşir. Tedavide, ağrı kesici ve ateş düşürücü özelliği olan ilaçlardan faydalanılabilir. Nefes almada güçlük sorunu için de nefes açıcı ilaçlar verilebilir. Virüslerin neden olduğu bronşiolit hastalığında antibiyotikler etkisizdir. Bu nedende birçok hastalığın tedavisinde kullanılan antibiyotik, bu hastalık için uygun değildir. Peki hastalığa yakalanmadan bronşiolitten korunmanın yolları yok mu? Dr. Kaan Kadıoğlu bunun için 10 tavsiyede bulunuyor:

  1. Grip hastası aile büyükleri, bebeklerden ve çocuklardan mümkün olduğunca uzak durmalı. Hastalar koruyucu maske kullanmalıdır.
  2. Ev ortamı sık sık havalandırılmalı.
  3. Hijyen kurallarına uyulmalı, ev düzenli olarak temizlenmelidir.
  4. Çocuklar kapalı mekanlardan uzak tutulmalı.
  5. Çocuğun sigara dumanına maruz kalmasına kesinlikle izin verilmemelidir.
  6. Anne sütü ile beslenme desteklenmelidir. Bebeklerin özellikle ilk 6 ay anne sütü almalarına dikkat edilmelidir.
  7. Çocukların bol sıvı alması, günlük taze sebze ve meyve tüketmeleri sağlanmalıdır.
  8. Çocukların yanında parfüm ve deodorant kullanılmamalı.
  9. Hastalığın salgın yaptığı dönemlerde, çocukları kreş gibi ortamlardan uzak tutmalıdır.
  10. Aile bireyleri, bronşiolite ve bulaş yollarına karşı bilinçlendirilmeli.

[TR724] 2.6.2018

Zidane, zirvede bırakmak demek! [Hasan Cücük]

Futbol dünyası Real Madrid teknik patronu Zinedine Zidane’nin şok istifasıyla sarsıldı. 2,5 yıl önce oturduğu koltuğunda tarihi başarıları imza atan genç teknik adam, ‘’Herkes için en doğru an buydu. Takım için her şey iyi giderken böyle bir karar almak garip durabilir ama bu takım kazanmaya devam etmeli. Üç yılın ardından bir değişim gerekiyordu. Real Madrid’in daha fazlasını kazanmak için değişime ihtiyacı var. Gelecek sezon burada olmayacağım. Real Madrid ve başkan Florentino Perez’i gerçekten çok seviyorum” sözleriyle görevinden istifasını ilan ediyordu. Tarihin en başarılı teknik adamları olmayı kısa sürede başaran bir isim için bu istifa sürprizdi. Ama adınız Zidane ise daima zirvede bırakmak gerekiyordu.

Hayata 23 Haziran 1972’de Marsilya’nın La Castilla bölgesinde merhaba diyen Zinedine Zidane’in ailesi Cezayir’den 10 yıl önce geçim derdi için Fransa’ya gelmişti. Babası İsmail ailenin geçimini sağlamak için bir markette yıllarca gece bekçiliği yaparken, annesi Malika ev hanımıydı. Zidane 3 erkek kardeşi Cemal, Ferid, Nureddin ve  kız kardeşi Leyla ile uzun yıllar küçük bir evde normal avrupa standartlarının altında bir hayat yaşadı. Futbol yeteneği Zidane için bu şartlardan kurtulmanın adresiydi.

‘Mecburen’ futbolcu!

Hayata zor şartlarda merhaba diyen Zidane mecbur olduğu için gittiği okuldan boş kalan vakitlerini meşin yuvarlığın peşinde geçirmeye başladığında  ilk takımları US Saint-Henri ve Septemes Sports Olympiques oluyordu. Ancak bu takımlar o zamanın şartlarına göre mükemmel imkanlara sahip olmayan, gençlerin sadece spor amaçlı yerler olarak bir araya geldiği mekanlardı. Zidane hem kulüpte oynuyordu hemde futbol kabiliyetini arttırmak için caddelerde top koşturuyordu o dönemlerde.

Zidane’ı futbol dünyasına kazandıran isim Jean Varraud’dur. Cannes takımının yönetim kurulu üyesi olan Varraud görevi takımı yönetmekten ziyade ‘yıldız avcılı’ğıydı. Nitekim Zidane’i okul karmasında seyreden Varraud, ‘Tekniği harikaydı. Dikkatimi hemen üzerine yoğunlaştırdım. Diğer yıldız avcıları daha çok maça ve mücadeleye konsantre oldukları için Zidane’ye dikkatlerini yöneltmediler. Zidane dünyanın en iyi top tekniğine sahip müthiş bir yetenekti’ diyecekti. Kendisini futbol dünyasına kazandıran Varraud’la bağını hiç koparmayan Zidane, ‘Futbol hayatımı borçlu olduğum isim şüphesiz Mösyö Varraud’dur. Devamlı kendisini ararım. Aklımdan çıkarmadığım tek isimdir’ diyerek vefasını ortaya koyuyordu. Cannes yeteneğiyle kendinden bahsettiren Zidane 17 yaşında genç takımda oynamaya başladı. 19 yaşına geldiğinde artık profesyonel olarak Fransa liginde top koşturuyordu. İlk golün hediyesi ise kulüp başkanından Renault marka bir araba oluyordu.

Real Madrid’li yıllar

Cannes’te başlayan kariyerine kısa sürede ülkenin köklü kulüplerinden Bordeaux’da devam etti. Zidane’nin yıldızı her geçen gün parlıyordu. 1996 yılında Bordeaux’u İnter Totto’dan UEFA Kupası finaline taşıyan kadroda yeralan Zidane adını artık bütün Avrupa ezberlemişti. Zidane, Bordeaux’da Dugary ve Lizarazu gibi ilerde milli takımla büyük başarılara imza atacağı isimlerle buluşmuştu. 1996’da Juventus’a giderken, o artık adını herkesin bildiği bir yıldızdı. 2001’de Real Madrid’e transfer olurken, futbol tarihinin en pahalı oyuncusu oluyordu. Yıldızlar topluluğu Real Madrid’de takımın dümenine yine Zidane geçiyordu.

Başarısı sadece kulüp düzeyinde kalmıyordu. Fransa tarihinde ilk kez 1998 Dünya Kupası’nda şampiyon olurken, başrolde Zidane vardı. Euro 2000’de gelen şampiyonluğun mimarı yine Zidane’dı. Zidane’siz Fransa’yı görmek için 2002 Dünya Kupası’na bakmak gerekiyor. Sakatlığından dolayı gruptaki ilk iki maçta oynayamayınca Fransa tel tel dökülyordu. Zidane’lı üçüncü maç gruptan çıkmaya yetmeyip, 4 yıl öncenin şampiyonu grup maçlarında kupaya veda ediyordu.

“Sen bir virtüozsün, dünya futbolunun dahisisin”

Euro 2004’de Yunanistan’a yenildikleri maç sonrası Henry’nin ‘Takımda gerçek bir lidere ihtiyaç var’ sözleriyle isyan bayrağını açtığı Zidane karşı ‘Arsenal çetesi’ Henry, Pires, Vieira ve Wiltord birleşince tepkisini milli takımı bırakarak gösteriyordu. Almanya 20006 yolunda işler ters gitmeye başlayınca Zidane ile birlikte hareket edip milli takımı bırakan Thuram ve Makalele’nin tekrar kapısı çalınıyordu. Zidane’nin dönüşüyle Fransa galibiyetle tanışıp Almanya 2006’da İsviçre ve İsrail’in önünde grup lideri olarak gelmekle kalmayıp, oynadığı futbolla ülkesini finale kadar taşıyordu. Fransa’nın eski başkanı Jacques Chirac, 2006’da Zidane’a yazdığı açık mektupta, “Sen bir virtüozsün, dünya futbolunun dahisisin.” demişti.

Zidane, 2006 Dünya Kupası öncesi Real Madrid’i, kupa sonrası ise futbolu bırakıp herkesi çok ediyordu. 34 yaşınna yeni girmişti. Oynadığı futbolla herkesi mest etmişti. Ama o Zidane’di. Zirvede bırakmak gerekiyordu. Diğer yıldız oyuncular gibi son döneminde kulübeye mahkum olmak veya para kazanmak için kolay liglerde top koşturmak Zidane yakışmazdı.

Futbolcuyken zirvede bırakan Zidane, teknik adamlığında aynı tercihi yapıyordu. 2,5 yıllık Real Madrid geçmişine tam 9 kupa sığdırırken, bunun 3’ü Şampiyonlar Ligi kupasıydı. Yıllarını futbola veren efsane teknik adamların ulaşamadığı başarıya 2,5 yıl gibi kısa sürede erişmişti. Bu denli büyük başarı aynı zamanda içinde büyük tehlikeyi de barındırıyordu. Başarıya alışmış bir kulüpte en ufak bir sendeleme başarısızlık addedilecekti. Zidane adına leke düşecekti. Uzun başkanlığı döneminde gözünü kırpmadan teknik adamların biletini kesen Florentino Perez’in gözyaşları içinde Zidane, Real Madrid’e veda etti. Zirvede bırakmanın yeni örneğini verdi.

[Hasan Cücük] 2.6.2018 [TR724]

‘Haydi Abbas vakit tamam’ eşliğinde: “Reis ile sahurdayız!” [Naci Karadağ]

Dün çok ilginç bir haber çıktı. TBMM’nin aylarca üzerinde çalıştığı 15 Temmuz Darbe Komisyonu’nun raporu bir türlü basılmıyormuş. Sebebi ise raporun Türkiye aleyhine olmasıymış. Yarım yamalak, büyük bölümü çarpıtma ve eksik olan bir raporu bile yayınlamaya korkar duruma gelmişlerse artık mızrak çuvala sığmıyor demektir!

15 Temmuz’un en net olan kısmı zannedersem sonraki kısmıdır.

Öncesi ve o lanetli gece ile ilgili bildiğimiz şeylerin neredeyse tamamının çarpıtma olduğu gibi, gerçeklerin büyük kısmının ise şu ana kadar bir şekilde üzerinin örtüldüğü kanaatindeyim.

Çok az ve nadir de olsa hala birkaç onurlu gazeteci ve hukukçunun çalışmaları bile bu kanlı balonu patlatmaya yetiyor.

Aksi olsa raporu hemen basar, bir milyon dile çevirir tüm dünyaya yayarlardı.

Bu yazının konusu 15 Temmuz darbesi değil tabii ki.

O gece katledilenlerden biri AKP reklamcısı Erol Olçok’tu.

Olçok Tayyip Erdoğan’ın şahsi dostu ve kuruluşundan beri AKP’nin reklamcısıydı. Sadece Türkiye’deki kampanyalarını değil, başta Kıbrıs olmak üzere, Balkanlar, Mısır gibi Arap ülkelerinde Erdoğan adına çalışmalar yapıyordu Arter reklam personeli. Zamanla bunların hepsi teker teker ortaya çıkacaktır.

Doğrusu beni en çok şaşırtan kayıp rahmetli Erol Olçok ve genç evladı olmuştu.

Garip bir şeydi bu. Erol Bey, saldırıya uğrayacağını bilse oralara gidecek bir adam değildi. Zaten keskin nişancı kurşunuyla şehit edildiği söyleniyor kendi ajansının yaptığı belgeselde de.

Bizzat rahmetlinin eşi de “sniper”dan bahsediyordu ama sonra unutturuldu bu kişiler!

Dahası merd-i kıpti misali bir takım SADAT’çılar sağda solda nasıl adam öldürdüklerini, kaç mermi harcadıklarını, tank paletlerini nasıl attırdıklarını filan anlatıyordu ama medya bunun yerine Erdoğan’ın tank egzozuna tişört tıkayan kahramanlar hikayesine yoğunlaşıyordu. (BKZ)

Ajansın işleri ailenin en genci Cevat’a kalmıştı. Erdoğan’ı kuşatan pek çok kişi rahmetli Erol Olçok’tan da rahatsızdı ama diş geçirebilecek kudrette değillerdi. Cevat’ı alt etmek daha kolay olacaktı şüphesiz.

Vaktiyle aralarında bulunmuş, kendisine danışılmış, strateji önerisi ciddiye alınmış bir kreatif beyin beni şaşırtan şu cümleyi sarf etmişti: “Göreceksin Erdoğan hemen değil, bir miktar bekledikten sonra Cevat ve şirketine yol verecek. Ama bunu doğal seyrinde yapacaktır. Yoksa başka sorularla muhatap olma riski var!”

Doğrusu hem anlam verememiş, hem de içimden “Erol Olçok’un seni niye çizdiği belli oldu. Bu nasıl öngörü, Erdoğan kadar vefalı biri Arter ile iş ilişkisini asla bitirmez!” diye düşünmüştüm.

Gerçekten de öyleydi.

Rahmetli Osman Yağmurdereli ile olan hukuku, Yağmurdereli’yi Meclis’e kadar taşımış, vefatından sonra ise aynı vefa hissiyle eşi ve yeğeninin film şirketine saçma sapan TV dizileri yaptırarak destek çıkmıştı.

Yağmur Ajans’ın ne proje yaptığı önemli değildi. Bizzat TRT yetkilileri Esin Hanım ve yeğeni Çağrı’nın bir projelik hakkının her sezon mahfuz olduğunu söylüyordu. Zira direktif böyleydi. Yıllarca sürdü bu sadakat kıyağı.

Ancak, ‘ex’ danışman haklı çıktı. Hem AKP’nin oy oranı, hem Erdoğan’ın popülaritesinin düşmesi bahane gösterilerek reklam işi Arter’den alındı.

Lakin başka bir hataya yöneltti Erdoğan’ı kuşatan çevreler Reis’lerini.

Bir anket firmasına verdiler reklam işini.

Uzman oldukları alan anket manipülasyonu ve PR’dı bu şirketin.

Muharrem İnce’nin şaşırtıcı performansı Erdoğan’ı hem geriyor hem de çaresiz bırakıyordu.

Erdoğan ve Binali Bey artık boş meydanlara konuşuyor ve bu durum canlarını sıkıyordu.

Seçim için hazırladıkları kampanya AKP’nin tarihindeki belki de en ilkel ve alt düzey olanıydı.

“Vakit Türkiye vakti” gibi ikisi farklı üç kelimeden oluşan mottoyu kim teklif ettiyse ona başarısızlık ödülü verilmeliydi kesinlikle.

‘Her müdür müdür müdür’ türü ergence kelime oyunlarına dayanan reklamcı diliyle bir ‘gargara’ mantığın koskoca siyaset kampanyasını taşıyabilmesi ihtimal dışıydı zaten.

O nedenle Erdoğan siyasi tarihinde ilk kez boş alanlara konuşuyordu.

İktidar medyası çarpıtıyordu ama muhalif medya da yanılıyordu. Mesele liste krizi filan değildi. Zira hepsi çok iyi biliyordu ki Erdoğan, “uzaya 4 şerit otoban yapacağız” dese inanmaya hazır bir kitle vardı. Liste filan önemli değildi Erdoğan için.

Ajans ilk işinde çuvallıyordu ve kendi anketleriyle beraber, Adil Gür’ün üfleyerek şişirdiği anketler olmasa hain damgası çoktan yemiş olacaklardı!

Bir şeyler yapmak lazımdı ama ne?

Tilkinin bütün türküleri kümese dair olur ya, anket ve PR şirketinden iletişim ve etkileşim stratejisiyle ürettiği reklam kampanyası çıkması mümkün değildi.

Yeni ajansın getirdiği her proje tam Reis’in damak tadına hitap ediyordu…

Bunlardan birisini de geçen gün uyguladılar. Proje ismi şahaneydi:

“Reis ile sahurdayız!”

Ne o öyle “inanç, erdem, cesaret”

Wilyım Vallıs mıyız aga biz?

Önce şöyle bir twit atıldı:

Ardından yaklaşık 20 dakika sonra şu ‘mention’ geldi:

Ve olaylar gelişti. Ne kadar AKP vekil adayı ve ekibi varsa hepsi birden bir şekilde bu ‘menşın’da yerini almak üzere kanat çırpmaya başladılar.

AKP’nin seçmen kitlesi hareketlendi…

‘Reisle sahurdayız’ kampanyası iki açıdan Erol Olçok’un eksikliğini gösteriyordu.

Birincisi; Erdoğan başka hiçbir seçimde bu kadar acemi bir PR çalışmasına imza atmamıştı.

İkincisi ve çok daha önemlisi; Erdoğan bu seçimde milliyetçi oylara yönelmesi gerekirken, kendi tabanının altından kaydığını hissettiğinden elde olanı tutabilmek için bu PR çalışmasına olur vermişti.

Yoksa herkes biliyordu ki Erdoğan sosyal medyaya “makara kukara” diyor ve burada vakit geçirenleri avuttuğu gibi, esas halkın, sosyal medya dışındakiler olduğunu defalarca söylüyordu.

Sonrası malum, Erdoğan ve ekibi tam tekmil daveti yapan çocuğun yurduna gittiler.

Gelsin “reisle sahur keyfi”, gitsin selfiler…

Kaldı ki biliyorsunuz Erdoğan selfiden hazzetmezdi. Hatta “Hayatımda hiç selfi yapmadım” diye beyanatı vardı.

Yok… Bu görsel yanlış oldu…

Pardon bu da değil… Bir dakika…

Reis uyumamış, gran tuvalet, gençlerle selfi çektiriyordu. ve saat sabahın 4’ü olmuştu. Siz meydana gitmezseniz, Reis size gelir. İşte  bu kadar!

Saat sabahın 4’ü idi ve enteresandır medyasından danışmanlarına kadar hemen herkes tam takım hazırdı olay yerinde.

Biriniz de aceleyle saçı dağınık, pijamayla filan gelin değil mi? Doğal süsü verin hiç olmazsa!

Neyse biz böyle düşünürken, işin iç yüzü ortaya çıkmaya başladı. Mesajı atan çocuğun partili olduğu ortaya çıktı ki bu doğaldı. Doğal olmayan çocuğun hemen sonra devreden çıkarılması ve tıkır tıkır işleyen bir organizasyonun uygulanmasıydı.

Aynı yurtta kalan bir çocuk şöyle diyordu: (tabii ismini korkudan saklayarak)

“Gece yarısı ani gelişme deniyor ama akşamdan sonra yurt temizlendi, görevlilere yeni kostüm verildi, menü ona göre değiştirildi…”

Başka bir yurt öğrencisinden:

“Arkada müzik çalıyor, tabaklara, yemeklere bak, ortada pideler, salatalar, herkese su… Biz sahurdan 1 saat önce yemekhane kapısında kuyruk olup anca bir peynir, yumurta alıyoruz.  KYK’da kalan kimseye o görüntüleri yutturamazlar.”

Reise özel hazırlanmış menü, özel tepsisinde getirildi ve şen şakrak sahur operasyonu tamamlanmış oldu!

Yazıyı bitirirken Reis’in yeni ajansına sevabına birkaç kampanya uygulaması önerelim.

“İnanç, erdem, cesaret” gibi sözlük kelimelerinin Türk milletinde karşılığı yoktur.

Tuzu para birimi olarak kullanan (Çok tuzluymuş deriz ya) bir millete Cesuryürek filmi repliğiyle seslenmek anlamsız.

Reis ile sahurdayız, özellikle AKP seçmen kitlesi yutabilir. Ama fazla zorlamayın elinizde patlar.

Onun yerine;

Reis ile iftar çadırındayız. (Burada Reis yemek dağıtacak)

Reis ile davuldayız (motosiklet olsa daha iyi olur)

Reis ile Çarşamba pazarındayız (Reis yufka ve lor tezgahında)

Reis kırmızı ışıkta (cam sileceği ve temiz bez unutulmayacak)

Reis ile nargileni ateşle (Çorlulu ve At meydanı gençlerinin gönlü kalmasın)

Reis bizi denize götür (Sarayburnu trafiğine dikkat edilecek, haşemalar unutulmayacak öbür türlü görüntü şık durmuyor)

ve Reis All Star (Turabi – Adem kapışması ilgiyi yükseltti, bir şey yapmak lazımdı, Acun medya ile Havuz medyası da gösteri maçı yapar, Seda Sayan’ın oğlu 5 gol atar)

Hadi kolay gelsin…


[Naci Karadağ] 2.6.2018 [TR724]