Erdoğan neden savaşa muhtaç? [Ufuk Yiğit]

Türkiye dürüst, namuslu ve helal kazanç peşinde olanlar için nefes almanın bile zor olduğu bir ülke haline geldi. Cezaevine doldurulan ve işkencelere maruz kalan binlerce insan dünyanın gündeminde. BBC daha yeni cezaevlerindeki işkenceleri anlatan haberler yayımladı. Avrupa Birliği mülteci şantajına rağmen restini çekti. AKP'lilerin alkışlarla karşıladığı ABD'nin seçilmiş başkanı Donald Trump AKP yönetimi ve cumhurbaşkanının IŞİD terörünü nasıl desteklediğini adım adım takip ediyor ve hesap sormaya kararlı.

Şimdi karşımızda bir de Suriye bataklığı var. Saraydaki zata göre Esed'i devirmek için Suriye'ye giren Türk ordusu orada kimlerle çarpışıyor? Rusya, Suriye, İran, PYD. Türkiye'yi Avrupa ve Amerika'dan koparan Erdoğan, bir yandan mecburen yakınlaşmak zorunda olduğu Putin'e gülücükler dağıtırken, bir yandan da Rusya'nın açıktan desteklediği Esed'i devireceğini söylüyor.

Nasıl?

Her gün Suriye bataklığında verilen ve sayısının gerçekte kaç olduğunu bilemediğimiz şehitlerle.

Peki Türkiye göz göre göre gerçekten neden girdi bu bataklığa? Sadece sarayın ihtirası mı her gün gelen şehit haberleriyle yürekleri dağlayan? Elbette değil.

Erdoğan bu savaşa muhtaç.

Hatırlayın, 15 Temmuz öncesi Türkiye'de bütün zulümlere rağmen yavaş yavaş muhalif sesler yükselmeye başlamıştı. Gerçek gazeteciler ve sağduyulu isimler artık bu durumun sürdürülemez olduğunu haykırıyordu. Saraydaki zatın kendisini cumhurbaşkanı zannetmesine karşılık üniversite diplomasının bile olmadığı ortaya çıkmış, ne yapacağını bilemez halde ona buna saldırıyordu. Diktatör bozuntusunun bunların üstünü örtebilecek, istediği soykırımı rahatlıkla yapabilmesini sağlayacak bir şeye ihtiyacı vardı.

Erdoğan, bugün dünyanın bir senaryo nazarıyla baktığı bu başarısız darbeye muhtaçtı.

Aradan dört buçuk ay geçti. Darbeyi gerçekleştirenlerin kim olduğu hala bilinmiyor. Çakma bir araştırma komisyonu kuruldu. Orada da gerçekler ortaya çıkmasın diye asıl dinlenmesi gerekenler dinlenmiyor. Her şey zulmü meşrulaştırmak için yapıldı. Güya ordu, emniyet, adliye, eğitim, sağlık, iş dünyası temizlendi.

Bütün bunlardan sonra Türkiye'nin çok daha gelişmiş, aydınlık bir ülke olduğunu görmemiz gerekmiyor muydu?

İyiye giden ne var?

Kaos kaos üstüne. Şehirlerde canlı bombalar cirit atıyor. Dünyanın bir numaralı hedefi olan IŞİD terör örgütünün militanları ellerini kollarını sallayarak adam devşiriyor. Dolar almış başını yürümüş. Millete dolarlarınızı bozdurun, yurt dışındaki paralarınızı getirin, yatırım yapın diyenler dolar istiflemeye devam ediyor.

Dünyaya kapılarını kapatmış bir Türkiye'nin bu karışıklıktan kurtulması mümkün değil.

İşte bu yüzden sadece kendini ve sarayını düşünen zat, Suriye bataklığındaki bu savaşa muhtaç.

Sonucu vatanın bölünmesi, binlerce insanın hayatını kaybetmesi olsa da bu savaşın can simidi olduğuna inanıyor.

Çünkü savaş varsa hiçbir şeyi konuşmanız mümkün olmaz. Terör deseniz... Savaş var. Ekonomi deseniz... Savaş var. İnsan hakları, işkenceler, vicdan, adalet deseniz... Savaş var.

Korkarım 15 Temmuz gerçeğini göremeyen Türkiye, bu savaşın gerçeğini çok acı faturalar ödeyerek görecek.

Ufuk Yiğit, 1.12.2016 /Samanyolu Haber

Cezaevinde vefat eden Ünal Takmaklı’nın ardından… [Semih Ardıç]

Anadolu’nun bağrında, onlarca ülkeye ihracat yapabilmeyi başarmış bir markanın patronuydu Ünal Takmaklı. 15 Temmuz’dan sonra başlatılan cadı avında iki kardeşi gözaltına alınınca ifade vermek için Aydın Nazilli Emniyet Müdürlüğü’ne kendisi gitmişti. Hakkında herhangi bir adlî tahkikat yoktu. Suçu da yoktu.

77 aşındaydı. Ömrünü ‘Uğur’ markasını Türkiye ve dünyada tanınan bir marka haline getirmeye adamıştı. Sayıları giderek azalan hakikî sanayicilerdendi. Dondurmacılık, dondurma makineleri imalatı, soğutucular derken derin dondurucu denince akla ilk gelen markanın sahibiydi. Candan tavırları ile işçisinden bayilerine kadar herkesin gönlünde taht kurdu. Tevazu ona en çok yakışan elbiseydi.

En bariz vasfı kapısına gelenleri eli boş çevirmemesiydi. Bir şekilde her muhtaç insanın yarasına merhem olma gayretine herkes şahitti. ‘Sağ elin verdiğini sol el duymayacak’ çizgisinde bir cömertliğin temsilcisiydi.

‘İfademi verip çıkarım’ ümidi ile gittiği Emniyet’te ve savcılıkta Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak tanımlanmamış fiilleri işlemekle itham edildi. Pek çok hayırsever gibi o da vicdanları kanatan, adalet kavramını yerle bir eden siyasî bir davanın ortasında bulmuştu kendini.

Yargıda Birlik Platformu kontenjanından avukat yatıp savcı olarak uyananlar, fakir talebelere verdiği bursların hesabını soruyordu duayen sanayiciye.

HAYIRSEVERLİK KATMERLİ SUÇ!

Yeni Türkiye’de hayırseverlik katmerli suçlardan biriydi. Olmayan suçun cezası da olamayacağına göre muhakemeye, hâkim huzuruna çıkarılmaya lüzum yoktu. Cezası işkence, zulüm ve zindanda ölümdü. ‘Ayakkabı bağı ile intihar etti’ veya ‘koğuşunda ölü bulundu’ yalanlarını haber diye verecek havuz medyası ve vicdanı körelmiş milyonlar varken kötü muamele ve işkencenin en ağırından geri durmaya lüzum görmediler. Değil ayakkabı bağı dikiş ipliğinin bile yasak olduğu kuş uçurtulmayan kapalı cezaevlerinden gelen her intihar haberine şüphe ile bakılmalı.

Ankara’da küsuratı ile bin odalı Saray’da hazırlanan kara listelerde ismi geçen her fâninin maruz kaldığı eza ve cefa Ünal Takmaklı’ya da reva görüldü. Saray’a kapı kulu olmayı reddedenlere ödetilen bedeli merhum da ödedi.

Tutuklu ya da mahkum cezaevindeki her vatandaşı korumakla mükellef devlet diğer müessif vak’alarda olduğu gibi Takmaklı’nın can emniyetini temin etmedi, etmek istemedi. Aralarında savcı, emniyet müdürü, yarbay, öğretmen, mühendis ve işadamlarının bulunduğu onlarca kişinin demir parmaklıkların ardında şüpheli biçimde vefat ettiği ortada iken TBMM İnsan Hakları Komisyonu ve bağımsız insan hakları kuruluşlarının pasifliği gözden kaçmıyor. Artık kırmızı alarm verilmeli. Yarından tezi yok şüpheli ölümlerin olduğu cezaevlerinde inceleme yapılmalı.

BİR ASIRLIK ÇİLENİN FİLİZLERİNİ KOPARIYORLAR

AKP yerli ve millici maskesi altında Anadolu sermayesini ortadan kaldırmakta kararlı. Takmaklı, Boydak, Nakipoğlu, Güllüoğlu, Kavuk, Dumankaya, İpek gibi aileleri hedef alarak en küçük esnafa kadar korku salmayı hedefliyorlar. Tedhiş yöntemleri ile olmayan suçların itirafçılarına ulaşmanın hesaplarını yapıyorlar. Talebeye burs vermeyin, yurt inşa ettirmeyin, kermes tertip etmeyin, hülâsa “Şehzade Bilal’in uhdesine verilen işlere burnunuzu sokmayın.” demek istiyorlar.

Anadolu’da son bir asırlık çile ve ıstırabın yeşerttiği filizleri kökünden söküp atıyorlar. Anadolu insanı da bu hoyratlığa alkış tutmaya devam ediyor. Varsın öyle olsun. Zulmü alkışlayanlar, gönülleri kasıp kavuran kuraklığa duçar olunca karşılık beklemeden infak edenlerin yokluğunun ne kadar büyük bir kayıp olduğunu yakında iliklerine kadar hissedecektir. O nedamet hissinin mânâsızlığı ‘bade’l–harabü’l–Basra (Basra harap olduktan sonra) sözü ile anlatılacaktır.

HESAP SORULSUN

Ünal Takmaklı da kardeşleri de binlerce hayırsever gibi suçsuz yere tevkif edildi. Menemen T Tipi Cezaevi’nde hâkim karşısına çıkıp masumiyetinin tescilleneceği günü bekliyordu. 28 Temmuz’dan beri iddianamesi bile yazılamayan suçun cezasını çekiyordu.

Dün ajanslara kalp krizi geçirdiği, kaldırıldığı hastanede vefat ettiği haberi düştü. Cenazesine katılmayı arzu ettiği halde buna imkânı olmayan binlerce mahzun gönül uzaklardan hüsn ü şehadette bulunuyor, Ünal ağabeyi dualarla uğurluyor. Titreyen dudaklardan “İyi bilirdik ya Rab.” sözleri dökülüyor.

Allah rahmeti ile muamele eylesin.

Soruşturmanın en kısa zamanda tamamlanması ve ihmali olanların cezalandırılması acı ve öfkeyi bir nebze dindirecektir.

Semih Ardıç, 1.12.2016 /TR724

Büyük devletlerin intikamı [Vehbi Şahin]

Çok konuşup ona buna tehdit savurmaz büyük devletler. Ne yapar peki? Kendisine yapılan her hareketi not eder. İntikam için uygun zamanı kollar. Fırsatını bulunca da affetmez, cezayı keser. Örnek mi?

Sayısız örnek var. Son dönemde sadece Erdoğan liderliğindeki AKP’nin bölgesel ve küresel aktörlerle yaşadıklarına bakmak yeterli.

ONE MINUTE VE MAVİ MARMARA   

Bunlardan ilki İsrail’le ilişkileri koparan gerilim. Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres arasında Davos’ta yaşanan One Minute tartışması ve arkasından gelen Mavi Marmara olayı AKP ve Erdoğan için zahiren büyük siyasi başarıydı.

Onlar, İsrail’le yaşanan gerilimi “zafer” gördüklerinden meydanlarda bunu fazlasıyla istismar etti. Sonuç ne oldu peki? Erdoğan, sessiz sedasız İsrail’in çizgisine geldi. Güneydeki otoriteye boyun eğdi.

Türkiye’nin barışmak için öne sürdüğü üç şarttan biri olan Gazze’ye ambargo kalkmadı. Ama Erdoğan, çerez parası sayılabilecek bir tazminatı ve kuru bir özrü, İsrail aleyhine açılacak davaların kapatılması ve büyükelçilerin göreve başlaması şartıyla kabul etti.

Bugün 1 Aralık… İsrail’in yeni atadığı Büyükelçi Eitan Na’eh işbaşı yapmak için bugün Ankara’ya geliyor. Ne diyelim, hayırlı olsun.

‘İKİNCİ EVİM’

Bölgemizdeki önemli aktörlerden bir diğeri de İran. Osmanlı zamanından beri rekabet içinde olduğumuz ülke… Erdoğan’ın ikinci evi…

1979’daki devrimden bu yana İran bölgeye nüfuz etme stratejisi uyguluyor. Bir yandan devrimi ihraç etmeye çalışıyor diğer yandan da çatışma alanlarını kendi topraklarından uzak tutmak için vekalet savaşlarına öncelik veriyor. En büyük rakibi Türkiye…

Lübnan’da Hizbullah ile kazandığı başarı ortada. Aylardır süren “Cumhurbaşkanı kim olacak” meselesi, Hizbullah’ın istediği adayın kabul edilmesiyle çözüme kavuştu. Daha önce Türkiye’nin bastırmasıyla İran istediğini elde edememişti. İntikamını aldı yani.

2003’teki ABD işgali sonrası Irak’ta ipleri eline geçiren yine Tahran oldu. Sünni siyasetçiler devre dışı kaldı. Erdoğan’ın Irak politikaları iflas etti. Türkiye’nin Bağdat üzerinde bir ağırlığı kalmadığı Başika krizinde ortaya çıktı.

İki ülke arasındaki asıl rekabet alanı ise Suriye oldu. Erdoğan, Suriye yakılıp yıkılırken, Esed’e hayati destek veren Tahran’ı hiçbir zaman hedef almadı. Hatta Suriye savaşının en kritik döneminde gittiği İran’dan “İkinci evim” diye söz etti.

BM’de bu ülkenin aleyhine olan bir oylamada Batı ülkeleri ve ABD’yi karşısına alma pahasına çekimser kalarak İran’a arka çıktı.

Karşılığını alabildi mi?

ZARRAB’I ERDOĞAN’IN KUCAĞINA BIRAKTI

Tam tersine İran, ABD ve Batı ülkeleriyle arasındaki nükleer silah elde etme meselesini çözdü. Ambargonun kalkmasından sonra eski hesapları da kapatmaya başladı. Türkiye’deki 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının en önemli aktörlerinden Reza Zarrab’ın yakalanmasından sonra Batı’nın ambargosunu delmek için kullandığı Babek Zencani’yi yakalayıp hapse attı. Zarrab’ın patronu olan Zencani, idam edilmekten Türkiye’de 8,5 milyar dolar rüşvet dağıttığını itiraf ederek kurtuldu.

İran, Erdoğan’ın ikinci evim iltifatına da BM fedakarlığını da vefa göstermedi. Aksine Zarrab meselesini Erdoğan’ın kucağına bırakıp ABD ve Batılı ülkelerle ilişkilerini geliştirmeye başladı.

MERKEL’DEN RESTE REST

Almanya liderliğindeki Avrupa Birliği de son bir aydır Erdoğan’ın hedefi halinde. Gerilimin zirveye çıktığı nokta 15 Temmuz sonrası Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukları Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin gündeme getirmesi ve Türk vatandaşlarına siyasi sığınma hakkı vermesi.

Erdoğan bu gerçeği kabullenemedi ve başta Almanya olmak üzere Batılı ülkelere adeta savaş açtı. Hatta diplomatik nezaketi de bir kenara bırakıp işi Suriyeli göçmenleri Avrupa’ya gönderirim tehdidine kadar götürdü.

Avrupa Parlamentosu da bu tehdide boyun eğmedi. Ezici bir çoğunlukla, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin dondurulması teklifini kabul etti. Dün de Almanya Başbakanı Merkez, yeni fasıl açılmayacağını açıklayarak Erdoğan’ın tehditlerine usulünce cevap verdi.

Erdoğan, AB dışında küresel oyuncular ABD ve Rusya’ya da meydan okuyor. Nasıl mı? Anlatalım…

TEK DERT ZARRAB DAVASI

Reza Zarrab, Erdoğan için çok önemli bir isim. 17 Aralık sonrası gözaltına alınan İran asıllı Türk vatandaşı Reza Zarrab için hukuk sistemini altüst etmesi de ona verdiği değeri gösteriyor zaten.

ABD ile yaşanan her gerilimin altında, Amerikan adaleti tarafından Miami’de yakalanan ve Ocak’ta yargılanmaya başlayacak olan Reza Zarrab davası var. Ama görünür anlaşmazlıklar IŞİD’le mücadele, Suriye’deki Kürtler ya da Gülen’in iadesi gibi konular olsa da perde arkasında asıl gündem hep bu dava oldu.

Zarrab’ın Türkiye’ye iadesinde sonuç alamayınca Erdoğan, ABD ziyaretinden dönerken uçakta kapalı kapılar arkasında yapılan pazarlıkları kamuoyuna deşifre etti. Sonra Adalet Bakanı Bozdağ’ı Washington’a gönderdi.

Bu ziyaretten de somut netice çıkmayınca Şanghay İşbirliği Örgütü ve Rusya üzerinden  ABD’ye, “Patronu olduğun NATO kulübünden çıkarım” tehdidi savurdu. Türkiye’nin, Batı ile karar mekanizmalarında yer aldığı tek kurum olan NATO’dan çıkma kumarı ters tepince de Erdoğan, NATO Genel Sekreteri’ne örgüte bağlılık sözü verdi.

Amerika’daki başkanlık seçimini fırsata çevirip Suriye ve Irak’ta, ABD liderliğindeki koalisyon güçleri ile eşgüdümlü hareket etmeden IŞİD’le mücadele adı altında bağımsız hareket edeceğini sandı. Ama Washington, yeni Başkan Trump Beyaz Saray’a yerleşmeden yapılan bu şark kurnazlığını not edip Türkiye’yi koalisyon güçleri ile koordine içinde olmamakla suçladı.

Erdoğan’ın Irak’taki Musul’dan Suriye’deki El Bab ve Menbiç’e kadar komşu ülkelerin topraklarında askeri operasyon yapma politikası fiyasko ile sonuçlandı. Musul harekatından dışlandı, El Bab’a yönelince de ABD’den uyarı geldi.

RUSYA’NIN UÇAK İNTİKAMI

Sanırım Erdoğan ve AKP için en büyük hayal kırıklığı Rusya olmuştur herhalde. Geçen yıl 24 Kasım’da Türkiye’nin Suriye’de düşürdüğü Rus savaş uçağı sonrası iki ülke savaşın eşiğine geldi. Rusya’nın uyguladığı yaptırımlar Türk ekonomisine büyük zarar verdi.

ABD ve Avrupa ile yaşanan ihtilaflardan sonra Erdoğan, yeni arayışlara girdi. Putin ile işbirliği yapmak için geri adım attı. Yazdığı mektupla Rusya’dan ve Putin’den özür diledi.

Moskova-Ankara hattında bahar havası yaşanırken geçen hafta ilginç bir gelişme oldu. Rus savaş uçağının düşürüldü günün yıl dönümünde, yani 24 Kasım 2016 tarihinde Suriye’deki birliklerimize hava saldırısı düzenlendi.

TSK, dört askerimizin şehit olduğu saldırının, Suriye’ye ait bir savaş uçağı tarafından gerçekleştirildiğini duyurdu. Fakat Erdoğan da AKP hükümeti de bu elim olay karşısında sessiz kalmayı tercih etti.

Suriye’nin, Rusya’dan habersiz böyle bir operasyona kalkışamayacağı bu kadar açıkken Erdoğan her zaman yaptığı gibi Putin’e yüksek perdeden meydan okumadı. Aksine konunun unutulması için dört şehit verilen olay adeta yaşanmamış gibi davrandı.

Sadece Türkiye’nin, Esed’in hükümranlığını bitirmek Suriye’ye girdiğini söyledi. Bu mesaj yerine ulaşmış olmalı ki dün Kremlin sözcüsü Peskov, Erdoğan’ın “Fırat Kalkanı’nı Esad’ı devirmek için başlattık” sözlerine açıklık getirmesini beklediklerini söyledi.

Gördüğünüz gibi Erdoğan ve AKP iktidarı uluslararası alanda sıkışmış durumda. Bütün yollar çıkmaz sokağa çıkıyor. Kendini gücünü abartarak yaptığı hamleler boşa düşüyor. Tehdit etmekle, bağırıp çağırmakla büyük devlet olunmuyor yani.

Bölgesel ve küresel aktörler ise Erdoğan’ın izlediği iki yüzlü siyaseti çözmüş durumda. Bekliyor ve kendi çıkarlarına uygun fırsatı yakalandıkları anda harekete geçip intikamlarını alıyorlar. Olan da Türkiye’ye ve Türkiye’nin istikbaline oluyor maalesef.

AKP Genel Sekreteri Abdülhamid Gül, geçenlerde CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun ulusal güvenlik sorunu haline geldiğini söyledi.

Bence aynaya bakmasında fayda var.

İzlediği politikalar yüzünden, asıl Erdoğan’ın ve AKP iktidarının Türkiye’nin ulusal güvenliğini büyük bir zaafa uğrattığını belki görür o zaman…

Vehbi Şahin, 1.12.2016 /TR724

Seyyid Kutup’tan bugüne… (1) [Veysel Ayhan]

Türkiye’de şu anda kadınlı erkekli on binlerce masum insan sadece burs verdiği, zekât topladığı, ihtiyaç sahiplerine yardım ettiği gerekçesi ve ‘darbe girişimi’ bahanesi ile zindanlarda. 70 milyon insan bu mezalime şahit. Ama görmezden geliyor. Kendilerini “Bunlar darbe yaptı” illüzyonuna kaptırmışlar. Yapılan mezalim başka çağlarda yapılanlarla o kadar çok benzeşiyor ki!

Fizilal-il Kur’ân isimli müstesna tefsirin müellifi Seyyid Kutup(ra) yarım asır önce idam edildi. İdam emrini veren bir Mısır Firavunuydu. Fiilen bir firavundu ama gördüğü her camide korumaları eşliğinde namaz kılıyor, meşhur kâri Mustafa İsmail’den Kur’an dinliyor, o günün Mısır ulemâsıyla oruç açıyordu.

DARBE GİRİŞİMİ

İhvan-ı Müslimin 27 Kasım 1954’de Mısır devlet başkanı Cemal Abdunnâsır’a suikast girişimiyle suçlandı. Yüzlerce insanla birlikte Seyyid Kutup da tutuklandı. Yapılan göstermelik yargılamanın neticesinde ağır işlerde çalıştırılma kaydıyla on beş sene ağır hapis cezası verildi. On sene hapis yattıktan sonra o zamanın Irak devlet başkanı Abdusselam Arif vesile oldu ve serbest bırakıldı. Hapisten çıktıktan 1 yıl sonra “Yoldaki İşaretler” adlı kitabını yayımlayınca tekrar tutuklandı. Gerekçe “devlete karşı darbe girişimi” idi.

Kutup çok ağır hapishane şartlarında maruz kaldı. Üzerine eğitilmiş köpekler salıp hapishane bahçesinde kan revan içinde bıraktılar, yaraladılar. Ellerini ayakların bağlayarak aç ve susuz bıraktılar. Yeğenini gözü önünde işkence ile öldürdüler. Kutup, uzun zindan hayatında pek çok hastalığa yakalandı. Defalarca mide kanaması geçirdi. Bütün bu işkenceler Cemal Abdunnasır’dan özür dilemesi için yapılıyordu.

Kız kardeşi aracılığı kendisinden bir söz istiyorlardı. İdam sehpasında bir defa daha tekrarlayacakları teklif şuydu: “Şimdiye kadar sarf ettiğim söz ve davranışlarımda yanılmışım, Cumhurbaşkanı Abdünnasır’dan özür diliyorum” diyecek ve serbest bırakılacaktı. Kız kardeşi bunu kendisine iletti. Cevap çok netti:

“Eğer âdil bir yargılama ile idama mahkûm edilmiş isem affedilmem zaten haksızlık olur. Ama bâtıl kanunlarla zâlim bir karara kurban gidiyorsam, zulme uğruyorum ve bu kararı verenler zâlimdirler demektir. Benim inancım, zâlimlerden af ve merhamet dilememe müsaade etmez, bir mümin, münafıktan özür dilemez.”

BUNLAR DÜŞMANLARIMIZLA İŞ TUTAN HAİNLER…

Kutup’un şehit edildiği günlerde hapishanede İhvan-ı Müslimin’e yapılanlara şahit olan iki asker şunları anlatıyor:

“Hapishaneye her gün erkekler, genç kadınlar hatta yaşlılar grup grup getirilirdi. Bize ‘Bunlar aleyhimize Yahudilerle iş tutan hainlerdir! Kesinlikle bunların sırlarını ortaya çıkartmalıyız. Bunun tek yolu onlara şiddetli işkenceden geçer’ diyorlardı. Bu ‘vatanî ve kutsal söylem’ onları coplar ve sopalar altında saatlerce inletmemize yetiyordu. Biz bu eziyet ve işkenceleri vatan adına ve mukaddes bir iş yaptığımız inancıyla yapıyorduk! Ancak bir müddet sonra kendimizi garip bir halde bulduk. Bize ‘vatan haini’diye takdim edilen bu insanlar gece yarıları kalkıp ibadet ediyordu ve Allah’ın (c.c) zikri dillerinden düşmüyordu. Hatta bazıları şiddetli cop darbelerinin ve saldırgan köpeklerin pençeleri altında can verdikleri halde yine de yüzleri gülüyor ve dillerinden Allah’ın zikri ve istiğfar eksik olmuyordu…

SABAH-AKŞAM ALLAH’I ZİKREDEN İNSANLAR

Bu gördüklerimizden çok etkilendik ve bu şekilde sabah-akşam Allah’ı zikreden insanlar Allah düşmanlarıyla iş tutan hainler alamazlar dedik ve imkân buldukça bunlara yardım edip onların eziyet ve işkencelerini hafifletmeye çalıştık.

Hapishanede bize tevdi edilen son görev tek başına bir hücrede kalan Seyyid Kutup isimli bir mahkûmu gözetlemekti. Bize bu kişinin en tehlikeli kişi olduğunu, bütün bu terör işlerini onun düşünüp organize ettiğini, dolayısıyla çok dikkatli olmamız gerektiğini sıkıca tembih ettiler! Gördüğümüzde kendisine uygulanan işkence ve eziyet her halinden belliydi. Mahkemeye güçlükle gidebiliyordu.

28 Ağustos 1966 gecesi idama götürülmek üzere hazırlanması emri geldi! Ona son olarak nasihat edip kelime-i şahadeti getirtmesi için bir hoca getirildi. Duyduğumuz kadarıyla bu hoca Seyyid Kutub’a şahadet getirmeyi telkin edince şu cevabı almış. ‘Ben bu kelimeden dolayı idam ediliyorum. Sen ise bu kelimeyi bana telkin etmekle ekmek yiyorsun!’

Sabaha karşı, askeri arabalarla idamın yapılacağı alana gittik. Darağaçları önceden hazırlanmıştı. Darağaçlarındaki ipler mahkûmların boyunlarına geçirildi. İdamlıkların ayaklarının altındaki sehpayı çekecek ve infaz işleminden sonra siyah bayrağı kaldıracak görevliler yerlerini aldılar ve işaret beklemeye başladılar.

O anlar hiç unutamayacağımız anlardı. Seyyid Kutup ve arkadaşları birbirini kutluyor, ebediyet Cennetinde Hz. Muhammed(SAV) ve arkadaşlarıyla buluşmayı umuyor ve sözlerini ‘Allahu Ekber ve Lillahilhamd’ diyerek bitiriyorlardı. Nefeslerin tutulduğu o korkunç anda, aniden bir araba geldi ve içinden üst rütbeli bir subay indi. Cellâtlara ‘durun’ dedi ve Seyyid Kutup’un yanına yaklaşıp gözlerindeki bandajın çözülmesini ve boynundaki ipin çıkartılmasını istedi.

SADECE BİR CÜMLE İLE İDAMDAN KURTULACAKSINIZ!

Sonra gayet nazikçe yaklaşarak ‘Ey kardeşim! Ben merhametli ve hoşgörülü Reis (Cemal Abdunnasır) tarafından size hayatınızı bağışlamak üzere gönderildim. Sadece bir cümle yazacaksınız, sonra kendiniz ve şu arkadaşlarınız idamdan kurtulacak.’ Subay daha cevabı beklemeden hemen dosyayı getirdi ve kalemi uzatarak ‘Hata ettim. Özür diliyorum!’ diye yazacaksınız, hepsi bu efendim.

Seyyid Kutup gözlerini kaldırdı şunları söyledi: ‘Ben kesinlikle ebediyen silinmeyecek bir yalan ve utanç lekesi karşılığında rezil bir hayatı tercih edemem’ Subay ‘Ancak efendim, bu ölüm!’ diye kekeledi ama o, ‘Allah yolunda ölüme merhabalar olsun’ diyerek kabul etmedi. İnfaz için işaret verildiğinde gökler ‘Lailahe illellah, Muhammedür’resulullah’ sadaları ile yankılanıyordu.”

SARAY YARGISI

Seyyid Kutub, o günkü Firavun’un saray’ından verdiği emirle göstermelik bir şekilde yargılanmış ve idam edilmişti. Hukuki hiç bir delil söz konusu değildi.  Kutup idamına karar verildiğinde kendisini teselliye gelenler şu sözleri söylediği anlatılır: “Üzülmeyin, rüyamda Rasûlullah’ı gördüm, beyaz bir at üzerindeydi. Bana ‘Sen üzerine düşeni yaptın, şehitlik sana kutlu olsun’ dedi.”

Merhum Kutup’tan bugüne değişen çok az şey var. Yine münafıkların müminlere zulmü, yine ‘niye özür dileyip tabi olmuyorsunuz’ kavgası, yine ‘nasıl ederiz de bunları idam ederiz’ arayışı, yine ‘darbe girişimi’ illizyonu ve saçma sapan bahaneler…

Birkaç fark var: İntihar kılıflı onlarca infazın pervasızca yapılabilmesi ve o günkü sınırlı sayıda kadın mahkûma bedel bugün binlerce genç, yaşlı, hamile, emzikli kadına işkence ve taciz yapılması.

Son bir fark ise işkence emirlerini verenlerin ve tetikçilerinin tarihin en sefil ve en deni kadrolarından oluşması.

(Kaynak: Prof Dr. Mesut Erdal, Seyyid Kutub, Yeni Ümit dergisi; Ali Rıza Akgün, Bir Mücahidin Son Gecesi)

Veysel Ayhan, 1.12.2016 /TR724

Türkan Elçi’ye borcunuz var… [Haber Yorum: Kemal Ay]

28 Kasım 2015’te, yani tam bir yıl önce, Diyarbakır’da tuhaf bir cinayet işlendi. Şehrin önde gelen simalarından, Baro Başkanı Tahir Elçi, Sur ilçesinde bir basın açıklaması yapıyordu. Sırtını 4 ayaklı minareye vermişti ve karşısında bir grup gazeteci, etrafta sivil giyimli polisler vardı.

Konuşmasını bitirmiş, elindeki dövizleri minareye bırakmak üzereydi ki, bulundukları sokağın (Yenikapı Sokak) başından, Gazi Caddesi üzerinden silah sesleri geldi. Sivil polisler silahlarını çıkarıp karşıdan koşarak gelen ve elinde silah olan iki kişiye ateş açmaya başladı. Görüntülerden anlıyoruz ki, hayli yakın mesafeye gelmelerine rağmen, sivil polisler bu iki kişiyi yaralayamadı ve ellerinden kaçırdı.

Elçi’nin cansız bedeni

İşte tam bu sırada Tahir Elçi, 4 ayaklı minarenin arka tarafında değil, sokağa bakan tarafına, yani silahlı kişilerin kaçış güzergâhının olduğu yere doğru kaçmıştı. O kısım görüntülerde olmadığı için bunu sadece tahmin ediyoruz.

Saldırganların kaçışını ve polislerin onları, 4 ayaklı minareyi geçince sağda kalan Aliemiri Sokak tarafında doğru ateş ederek takip ettiklerini gösteren görüntülerden hemen sonra, yerde Tahir Elçi’nin yattığını fark ediyoruz. Hareketsiz bir şekilde, yüz üstü. Sanki olaylar başlar başlamaz, ilk o vurulmuş gibi. Zira sokağın başından silahlı kişilerin koşmaya başlaması ve başka bir sokağa doğru kaçmaları 1 dakika bile sürmüyor.

Polisler ‘kazara’ vurmuş olabilir

Bu sebeple, Diken’den Tunca Öğreten’e konuşan bir ‘görgü tanığı’nın Tahir Elçi’yi polislerin ‘kazara’ vurduğuna dair bir teorisi var. Ancak Elçi’nin cesedinin ön otopsi raporunda, “mermi çekirdeği giriş yarasının incelenmesine göre atış mesafesinin uzak atış mesafesinden” yapılmış olduğu iddia ediliyor.

Raporda merminin nasıl vücuda girdiği ve vücuttan nasıl çıktığı da şöyle anlatılmış:

“Kişinin vücuduna isabet eden mermi, ense soldan kafasına isabet ederek öne, aşağıdan hafif yukarıya ve soldan hafif sağa seyirle kemik kırıkları, ayrıca beyin-beyincik kanaması ve harabiyet yaparak alın sol taraftan vücudu terk etmiştir”

Yani, Tahir Elçi 4 ayaklı minare sağına düşecek şekilde arkaya doğru giderken, sol yanından gelen bir kurşunun, aşağıdan yukarıya doğru çapraz bir şekilde isabet etmesiyle hayatını kaybetti.

Olay yeri inceleme sağlıklı değil

Burada Jandarma tarafından yapılan olay yeri incelemede, çatışma sebebiyle olay yerinin zarar gördüğünü ve olay sırasındaki özelliklerini kaybettiği özellikle belirtildi. Dahası, olay yeri inceleme esnasında da ekiplere ateş açıldı. Bu da demek oluyor ki, birçok bulgu henüz keşfedilemeden kaybolmuş olabilir. Ama olmayabilir de.

Nitekim Elçi’nin vurulduğu noktanın karşısındaki dükkâna 150’ye yakın mermi isabet etmiş. Yani o esnada 10’un üzerinde silahın ateş aldığı söylenebilir. Kamera görüntülerinde o kadar çok silah varmış gibi durmasa da, Gazi Caddesi’nden Yenikapı Sokak’a kadarki mesafede, sokağın başından da polislerin ateş açtığı düşünülebilir. Nitekim daha sonra ortaya çıkan emniyetin ‘görevlendirme’ yazısından, Tahir Elçi’nin basın açıklaması için 14 polisin görevlendirildiği anlaşılıyor.

Bilirkişi: ‘Tıbben ve fiziken bilinemez’

En son Mayıs ayında ortaya çıkan ‘bilirkişi raporunda’ çok çeşitli senaryolar üzerinde durulmuş ve 8 farklı açıdan ateş edilmiş olabileceği hesaplanmış. Ancak bilirkişi raporunun, Tahir Elçi’nin nasıl öldüğünün ‘tıbben ve fiziken bilinemez’ olduğunu ilan eden sonucu şöyle:

“Olay anında çekilmiş görüntülerde şahısların ateş ettikleri istikamet ve açılardan meydana gelebileceği gibi başka açı ve istikametlerden de meydana gelebileceği, bunlar arasında ayrım yapılamayacağı, bununla birlikte ateşli silah mermi çekirdeğinin vücudun içerisinde izlediği yolun ense soldan kafasına isabet ederek, arkadan öne, hafif aşağıdan yukarıya ve soldan hafif sağa seyirle kafatası kemiklerinde kırıklar meydana getirip, beyin beyincik kanaması ve harabiyeti yaparak sol kaş üzerinden vücudu terk etmiş olduğu sonucuna varıldığı kanaatindeyiz.”

Bu arada, delillerle ilgili şüpheler sadece olay yerinin çatışma sebebiyle dağılmasından ibaret değil. Ocak ayında Tahir Elçi davasının avukatları, iki delilin savcılık aşamasında kaybolduğunu iddia eden bir dilekçe yazdı.

Silinmiş kamera görüntüleri

Bir de kameralar var. Çatışma anının polis kamerası ile kaydedildiği ancak Elçi’nin vurulma anını içeren 13 saniyelik kısmın dosyaya dâhil edilmediği söyleniyor. Dahası, Yenikapı sokakta bulunan PTT şubesinin güvenlik kamerasının da 17 dakikalık kısmı kayıp. Tam da Tahir Elçi’nin vurulduğu dakikalarda…

Bir başka skandal, 4 ayaklı minaredeki basın açıklaması için alanda hazır bulunan sivil polislerin ‘görevlendirme’ yazılarının olaydan sonra düzenlendiğinin anlaşılması. Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’ın haberine göre, görevlendirme belgesinde 11 gün sonrasının tarihi yer alıyor. Bu da, olay yerinde ‘resmi görevli olmayan’ birilerinin varlığı şüphesini kuvvetlendiriyor.

1 yılda 3 savcı değişmiş

İlginç olan, olayın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen dosyanın neredeyse hiç ilerlememesi. Tahir Elçi’nin aile avukatı Mahsuni Karaman, altı aydır dosyayla irtibatlarının kesildiğinden yakınıyordu. Dahası, Elçi dosyasına bakan savcıların sıklıkla görevden alınması. Bir yılda, 3 savcı eskitti bu dava. Avukat Karaman, cinayetin motivasyonunun hiç araştırılmadığını da vurguluyor.

Niye öldürdüler?

Sahi, Tahir Elçi’yi kim, neden öldürmek istesin?

Gazi Caddesi’nde duran taksiden inen iki silahlı saldırgan (PKK’ya bağlı YDG-H’li oldukları iddia ediliyor) önce burada polislerle çatışıyor. İki polisi şehit ediyor. Ardından Yenikapı Sokak’a koşarak giriyor. Kameradaki görüntülerde, saldırganlardan birinin silahı namlusundan tuttuğu görülüyor. Yani ateş etmemiş. İki kişi yoğun ateş altında sokağı baştan sonra kat ediyor ve hemen sağdaki Aliemiri Sokak’a saparak uzaklaşıyorlar. Ardından çatışmalar yoğunlaşıyor, izleri kaybediliyor.

PKK mı, polis mi?

Olayın seyrine bakarak, ilk etapta iktidara yakın gazeteciler, Tahir Elçi’yi PKK’nın öldürttüğünü ima etmişti. Ancak bu iki şahsın eylem yapacağı, hatta bindikleri taksi dâhi bilinmesine rağmen, neden o sokağa koşana kadar durdurulmadıkları muamma.

Bir de basın açıklamasına katılan sivil bir tanık, ara sokaktaki bir polisin bir şarjör mermiyi boşalttığını gördüğünü iddia ediyor. Sadece bir işyerine denk gelen 150 mermiyi sanırım bu türlü davranışlar açıklar. Ancak bu mermi yağmurunun Tahir Elçi’yi ölüme götüren bir sebep olma ihtimali de yüksek.

Bu durumda, Tahir Elçi’nin ölümünden bizatihî polis sorumlu hâle gelir ki, kısa süre önce CNN Türk ekranlarında, Ahmet Hakan’ın programında PKK’nın bir terör örgütü olmadığını söylediği, ve kısa süreli gözaltına alındığı için, ‘zemin ve şartların’ müsait olduğu da pekâlâ iddia edilebilir.

Son ihtimal, PKK’lı iki kişinin başka bir eylem için çıktıkları yolda, Tahir Elçi’nin ölümüne yol açmış olmaları… Hiç de imkânsız bir senaryo değil ama bunu savcılığın ispat etmesi gerekiyor.

Polisler, soruşturmada ‘korunmuş’

Soruşturmada sivil polislerin ifadelerinin tamamı yok. En azından avukatlar, tamamına erişemiyor. Üstelik polislerin isimleri de yok, sadece sicil numaraları var. Anlaşılabilir bir durum, zira polisler sadece tanık ya da şikâyetçi sıfatıyla ifade vermişler. ‘Şüpheli’ değiller. Üstelik bir istihbaratçı var alanda ve savcılık dâhil herkesten gizleniyor.

Koşarak kaçan PKK’lı 3,5 ay sonra öldürüldü

Son olarak, o görüntülerde Yenikapı Sokak’ta Tahir Elçi’ye doğru koşarak gelen ve polislerin yakın mesafeden bir türlü vuramadığı Mahsun Gürkan’ın 14 Mart 2016’da Sur’daki PKK operasyonunda öldürüldüğü ortaya çıktı. Yani eğer Elçi’yi katleden kurşun, o silahtan çıkmışsa, katili şu an ölü. Yani motivasyonunu öğrenme şansımız pek yok. Ancak bu düşük bir ihtimal çünkü Mahsun Gürkan koşarken silahı namlusundan tutuyordu. Gürkan, sokağa girmeden önce polisle çatışmış, iki polisi şehit etmişti.

‘Tertemiz’ bir faili meçhul

Tekrar başa dönelim: Tahir Elçi’nin ölümüyle ilgili henüz delillerin tamamı toplanmamış, tanıkların ifadelerinin tamamına ulaşamıyoruz ve elimizdeki kamera görüntülerinden hiçbir şey anlaşılmıyor. Tabiri caizse, ‘tertemiz’ bir faili meçhul.

Normal ülkelerde bu türlü faili meçhul cinayetler, devletin hanesine yazılır, zira faili bulmak onun görevidir. Devlet, 1 yılda 3 savcı değiştirmek yerine olayın çözülmesi için daha fazla kaynak kullanabilir pekâlâ.

PKK’nın Tahir Elçi’yi öldürmek istemesi, operasyonlarla zor duruma düştüğü bir dönemde, pek akla yatkın gelmiyor ama neden olmasın? PKK’nın sokak yapılanmalarının ‘rasyonel’ olma zorunluluğu yok neticede. Devletin Elçi’yi öldürme gerekçesi ise, Güneydoğu’daki güçlü, sembol isimlerin sindirilmek ya da yok edilmek istenmesi olabilir. Nitekim, 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana, Kürt politikası böyle işliyor.

Sebep her ne olursa olsun, devletin eşi Türkan Elçi’ye dört başı mamur bir açıklama borcu var.

Kemal Ay, 1.12.2016 /TR724

Devlet bazı haberleri görmenizi istemiyor [Erman Yalaz]

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Adana’da özel bir öğrenci yurdundaki 11’i kız öğrenci 1’i eğitmen 12 kişinin can verdiği yangın faciası için Aladağ ilçesi Sulh Ceza Hakimliğinin kararı ile soruşturma tamamlanıncaya kadar yayın yasağı getirilmesinin ve yapılan yayınların kaldırılmasının kararlaştırıldığını duyurdu. Gerekçeyi hakimliğin yazısından aynen aktarıyorum: “(…) yayınların yurt çapında huzur ve güven ortamı ile kamu düzenini bozucu eylem ve davranışlara dönüşebileceği, soruşturmanın akamete uğratılabileceği kanaati… (…)”

200 BÜYÜK OLAYIN HER BİRİNDEN YAYIN YASAĞI VAR

Sulh Ceza Hakimlikleri, Türkiye’de sistematik bir şekilde patlama, tecavüz, terör, ani ölüm ve büyük olaylarda iktidar adına karartma yapıyor. Son 5 yılda Türkiye’yi derinden sarsan 200’e yakın olayda yayın yasağı yoluyla sansür gerçekleştirildi. Milli güvenlik, huzur ve güven ortamını koruma denen şey, iktidarın dokunulmazlığını artırmaktan başka bir şey değil. İlk olarak 34 kişinin uçakla bombalandığı Roboski Katliamı’nda görüldü. Ardından Ankara Garı katliamı, Reyhanlı, Musul Konsonsolosluğu’na IŞİD baskını, 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, MİT Tırları haberleri, 301 kişinin öldüğü Soma Maden Faciası geldi.

Sistem şöyle işliyor: Önce uygun bir sulh ceza hakimi bulunuyor, sonra RTÜK ya da Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) devreye alınıyor. Mahkeme kararı ile TV’ler, internet siteleri, sosyal medya ve medya kurumları engelleniyor. Gazeteler ve internet sitelerinin bu yasağı takmaması normal. Bu konuda dava açmak dışında bir yaptırım görünmüyor. Ancak özellikle TV’ler, RTÜK denetiminde olduğu için bu yayın yasakları sebebiyle haber programlarında bu konuları yayınlayamıyor. Bu da, Türkiye gündemini çoğunlukla TV’den takip eden Türk halkı için uygun bir sansür yöntemi.

İş o kadar ayağa düşmüş ki, halen ABD’de yargılanan Reza Zarrab’ın eşi Ebru Gündeş’in bir futbolcuyla yaşadıklarının yayınlanmasına İstanbul 11. Asliye Mahkemesi eliyle yayın yasağı getirilmiş. Yüzlerce yayın yasağı arasında belki de tek haklı gerekçesi olan hadise budur. Gündeş, hiç değilse ‘özel hayatım’ deyip bunu savunabilir. Ancak Adana’da 11 fidanın alevler içinde ölümünü, yangın merdivenlerini, ihmalleri, hataları araştırmak yasak. Mahkeme istese ‘kamu davası’ açabilir ama kamunun bu olaydan ‘haberdar olması’ yasak.

YANDAŞIMIZA SANSÜR RAHATLIĞI TANIYALIM ZİHNİYETİ

Peki yayın yasakları ne işe yarıyor? Gerçekten iktidarın korktuğu meseleler yazılıp çizilmiyor mu? Zaten kapatılmış ve susturulmuş muhalif ve alternatif medyanın olmadığı bir ortamda bu yayın yasakları bir nevi iktidar kontrolündeki medyaya otosansür anlamı taşıyor. Yayın yasağı bahanesiyle zaten sansüre teşne bu gazeteci güruhu rahatlatılıyor. Alternatif medyada, Twitter, Facebook’ta, bazı internet sitelerinde haberlerin orijinali ve olaya dair yorum zenginliği az da olsa korunuyor.

Tabi yayın yasağı ile yetinmiyor sansür mekanizması. Her yayın yasağından sonra haberlere ilişkin erişim engelleme faaliyeti icra ediliyor TİB ve Başbakanlık eliyle. İnternet ve sosyal medyada yasaklar o kadar abartıldı ki, Kasım ayı başında Türkiye yasakçılıkta dünyada bir ilki başardı ve VPN programları engelleme kararı aldı.

ÖNCE YAYIN YASAĞI SONRA YAYIN DURDURMA

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu internet servis sağlayıcılarına ve operatörlere gönderdiği talimatla 5651 sayılı kanunun 6. maddesinin 1. fıkrasının ‘ç’ bendi çerçevesinde VPN servislerinin kapatılmasını istedi. Tor Project, VPN Master, Hotspot Shield VPN, Psiphon, Zenmate VPN, TunnelBear, Zero VPN, VyprVPN, Private Internet Access VPN, Espress VPN, IPVanish VPN servisleri hedefteydi. Bankacıların, noterlerin, birçok şirketin sanal ağlarının güvenliğini sağlayan uygulamaların bırakın hukuki yanını ekonomik olarak bu şirketlere vereceği zarar bile görmezden gelindi.

116 BİN SİTEYE ERİŞİM ENGELİ

Youtube, Twitter, Facebook’a 17 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarından sonra defalarca yasak geldi. İnternet, sosyal medyada adeta sansür rutinleşti. Örneğin, Engelliweb.com sitesinin verilerine göre Türkiye’de halen erişimi engellenen internet sitesi sayısı 116 bin 126. 15 Temmuz bahane edilerek kapatılan yayın organı, medya sayısı 200’ü aştı. İş yerleri fiilen kapandı, 10 binden fazla basın emekçisi işsiz. Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde yaşanmayan bu yasakçı anlayışın yüzde 93’ü hükümetin TİB eliyle aldığı sansür kararlarından oluşuyor. Son iki yılda, TİB ve BTK’nın re’sen yani başbakan ya da cumhurbaşkanının talimatıyla erişim engeli koyduğu internet sitesi sayısı 35 bin.

Bütün bu yasakçı zihniyet ve icraatların tek hedefi var. Doğru ve gerçek bilgiyi engellemek. İfade ve fikir hürriyeti, medya özgürlüğü sizlere ömür. Sulh Ceza Hakimlikleri, RTÜK, TİB ve tabi Saray eşrafı mahşerin dört atlısı olarak sansür makinesini bu yüzden işletiyor. Yeni bir üst kurul bile kurulabilir bu çerçevede, hem mahkemeye aradaki bürokrasiye ihtiyaç olmaz. Adını da SansürMatik koyar, yoluna devam eder Türkiye!

İŞTE HATIRDA KALAN BELLİ BAŞLI YASAKLAR

ANKARA KATLİAMI: Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısında 3 saniye arayla 2 canlı bomba kendini patlattı. ‘Emek, Barış ve Demokrasi’ mitingine katılmak üzere Ankara Garı önünde toplanan grupta 109 kişi öldü, 400’ü aşkın insan da yaralandı. Ankara 6. Sulh Ceza Hakimliği soruşturma hakkında yazılı, görsel ve sosyal medyada her türlü haber, röportaj, eleştiri ve benzeri yayınlara yasak getirdi.

REYHANLI KATLİAMI: 11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde düzenlenen iki ayrı bombalı saldırısında 52 kişi hayatını kaybetti, 146 kişi yaralandı. Bir gün sonra Reyhanlı Sulh Ceza Mahkemesi yayın yasağı getirdi.

MUSUL KONSOLOSLUK BASKINI: Musul’u ele geçiren IŞİD terör örgütü 11 Haziran 2014’te Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nu basıp 49 Türk vatandaşını rehin aldı. 5 gün sonra yayın yasağı getirildi.

ROBOSKİ KATLİAMI: 28 Aralık 2011’de Şırnak’ın Uludere ilçesinde 34 sivil vatandaşın öldürüldüğü hava bombardımanı hakkında olaydan kısa süre sonra yayın yasağı konuldu.

17-25 ARALIK YOLSUZLUK SORUŞTURMALARI: 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarının kamuoyunda konuşulmaması ve gündeme gelmemesi için mahkeme tarafından yayın yasağı kararı alındı.

MİT TIR’LARI: Hatay ve Adana’da, Suriye’deki gruplara silah taşıdığı ileri sürülen MİT’e ait TIR’ların savcılık kararıyla durdurulması hakkında 14 Ocak 2015 tarihinde yayın yasağı getirildi.

SOMA MADEN KATLİAMI: Manisa’nın Soma ilçesinde 301 işçinin öldüğü maden faciasıyla ilgili haberler hakkında televizyon kuruluşları RTÜK tarafından uyarıldı.

SURUÇ KATLİAMI: Suruç Sulh Ceza Hakimliği’nce, 34 kişinin öldüğü Suruç’taki canlı bomba saldırısına ait görüntülerin ve sonrasındaki haberlerin  yazılı, görsel ve sesli yayın organlarında yayınlanmasına yasak getirilmişti.

BAŞBAKANLIKTAKİ BÖCEK HABERLERİ: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çalışma ofisinde bulunan ve ”böcek” olarak anılan dinleme cihazına ilişkin yürütülen soruşturmayla ilgili yayın yasağı konuldu. Sonra dava terse çevrilerek, polisleri yargılanır hale geldi.

BİNGÖL SUİKASTI: Kobani eylemleri sırasında 9 Ekim’de Bingöl Emniyet Müdürü Atalay Ürker ve beraberindeki polislere yönelik iki polisin hayatını kaybettiği silahlı saldırıya ilişkin soruşturmada gizlilik kararı alındı, sonra yayın yasağı getirildi.

REZA ZARRAB’A ELEŞTİRİ: Yolsuzluk soruşturmasının baş şüphelisi Zarrab ve eşi Ebru Gündeş’in talebiyle, mahkemeden “her türlü eleştiriye yayın yasağı” geldi.

SURİYE TARAFINDAN DÜŞÜRÜLEN TÜRK UÇAĞI HABERLERİ: 20 Haziran 2012 tarihinde Türkiye-Suriye sınırında keşif görevi yaparken, Suriye tarafından düşürülen TSK’ya ait savaş uçağı konusundaki haberlere de yayın yasağı getirilmişti.

Erman Yalaz, 1.12.2016 /TR724

İki gözüm bu işin yok sağı solu [Tarık Toros]

90 yaşında ölen Fidel Castro devrimci mi diktatör mü? En doğrusu, İngiliz Sun gazetesinin başlığı, “bir devrim ikonu”. Bizde solcular İnönü’ye, sağcılar Menderes’e laf söyletmez, bu tavır semboller için de böyledir. Tek doğru da yoktur. Misal, “Ulu Hakan” Abdülhamit, “Vatan Şairi” Namık Kemal’i sürgün eder. “Şahbaba” Vahdettin, Nutuk’ta “hain” olarak geçer. “İstiklal Marşı” şairi Mehmet Akif, istiklal harbinden sonra yurdu terk eder. Tan gazetesi baskını “Milli Şef” dönemine rastlar. Aynı şef, İkinci Cihan Harbi’nde ülkeyi savaşın dışında tutarak yok olmasını önler.

Nazım Hikmet, “Tek Adam” ve “İkinci Adam” dönemlerinde hapistir. 50 yaşında tahliye olunca Menderes askere çağırır. Nazım’ı Rusya’ya kaçıran Refik Erduran, bugünkü Kültür Bakanı’na tiyatrocuları jurnalleyen aynı kişidir. Menderes, Nazım Hikmet’i vatandaşlıktan atar, Cumhuriyet gazetesi de “doya doya yüzüne tükürün” diye Nazım’ın resmini birinci sayfaya basar. Külliyat olur bunlar.

İNSANI AFALLATAN ŞEY

Fidel Castro, 1956’da bir düzine adamla dağa çıkmış, 3 sene içinde Küba’yı teslim almıştır. Şimdi ülkeyi 85 yaşındaki kardeşi yönetiyor, Raul Castro. Che Guevera ile ağabeyini tanıştıran üç “comandante”den biridir. Nazım Hikmet, devrimin ilk zamanları Küba’ya gider ve şöyle bahseder: “Küba’ya gittim, Havana’ya. Orada iki şeyi gördüm. Küba halkını gördüm. O görülecek şey yani. Sonra, o halka layık başka bir şeyi gördüm. O da yani insanı afallatan şey, Fidel Castro’yu gördüm.”

2003’te demokrasi aktivisti ve gazeteci 75 kişiyi tutuklatmaktan çekinmeyen Castro’nun şu sözü meşhurdur: “Bir katilin, bir hırsızın başbakan olduğu bir cumhuriyette, dürüst kişilerin yerinin ya mezar, ya cezaevi olduğunu anlayabilmek zor bir şey olmasa gerek.”

Tarih, egemenlerle hür düşünceyi, rejimlerle sosyal hareketleri hep karşı karşıya getirdi, getirmeye de devam edecek. 12 Eylül’ün 14 bin kişiyle birlikte vatandaşlıktan attığı Cem Karaca son dönem şarkılarından birinde ne güzel diyordu, “İki gözüm bu işin yok sağı solu”.

KES KEMOTERAPİYİ!

Sırf bu yazıdaki örnekleri bile parmakla sayıp sola ve sağa çekmeye çalışan çıkacaktır, bununla uğraşacak hal yok. 11’i çocuk 12 kişinin can verdiği bir yurt yangını bile “tarikat yurdu” olup olmamasıyla yorumlanıyorsa, ölümü bekleyen umutsuz hasta gibi, “Kes doktor kemoterapiyi, ağrı kesicileri, ne olacaksa olsun” diyesi geliyor insanın. Allah aşkına, bırakın Adana’yı, İstanbul’da kaç binada yangın merdiveni var, kaçı aktif? Salaklaşmamak lazım. Sanki, her yer Paris, bir orası Bağdat…

Dövizle borçlanmışız, taahhütlerimiz var, açığımız 390 milyar doları bulmuş, vadesi gelen miktar belli, cari açık belli. Haliyle öksürsen kur artar. Öyle de oluyor. Devlette her kafadan bir ses! “Darbe oldu” deyip, vatandaşı sokağa çıkardılar. Şimdi, “dolar patladı” diye yine vatandaşı harekete geçirdiler. Vatandaş da inanıyor, “darbeyi önlediğim gibi doları da düşürürüm.”

İstikbale dair umutlarımız inançlarımız olmasa, doktordan istenecek şey “ötenazi” olurdu, lakin sabrediyoruz, çare yok. Dolar yakanlar bilmiyor ki, son açılan her iki köprüyü, “üzerinden geçmeden” finanse ediyorlar ve dolar üzerinden bu yıllarca sürecek.

Bugün farklı bir şey yapıp bir tutuklu mektubuna yer vereceğim. Mazlum mesajlarına kısa bir ara:

ÇEKTİRENLERİN ÇEKECEKLERİ OLACAK

“Selam Yüreğim;

Bugün perşembe, öğle vakitleri ranzamda oturup seni hayal ediyorum. Çektiğin sıkıntıları içimde ruhumun en derin noktasında hissediyorum. Yüreğimi kanatan büyük bir acı, büyük bir çığlık. Kaderde payımıza düşeni yaşıyoruz. Biliyorum ki yalnızsın, biliyorum ki için yanıyor. Her anı zor olan bu dönemin mükâfatı bol olur inşallah. Öyle derin bir dert ki, verdiği elem ile içimde binlerce ateş yakılmış. Sensizliğin ortasında ışığını kimliğini kaybetmiş mülteciler gibi yabancıyım kendime. Seni bu derece severken sana bu kadar ihtiyacım varken sensizliği kabullenemiyorum. Her yeni bir gün yeni bir fırtına içimde, içimden götürdüklere bakmadan özgürlüğüme bedel sensin. Her kapalı görüşte dik durmak için sana moral vermek için çektiğim azap her gözyaşın için dünyayı feda edecek bir yangın içimdeki. Bu kış ve soğuk günlerin sonu da gelecek elbet. Bana bunu çektirenlerin çekecekleri olacak. Ömrüm sağ oldukça nefes aldıkça her zerresinden hesap soracağım inş.”

GÖRÜLDÜ, Mektup Okuma Komisyonu.

Tarık Toros, 1.12.2016 /TR724

Kelepçeler kimi bekliyor? [Nazif Apak]

Hatırlayacaksınız… Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı sıfatıyla İngiltere’ye davet edilmişti. Birinci sınıf bir protokolle karşılandı. Kraliçe bizzat konuk etti Gül ve beraberindeki heyeti. Tam bu ziyaret tıkır tıkır işliyordu ki şöyle bir hadisenin yaşandığı duyuldu Ankara kulislerinde.

Başkent gazetecilerinin çok yakından ve detaylı olarak bildiği hadise şöyle cereyan etmiş: Gül’ün en üst düzeyde karşılanması Köşk’te sevinçle karşılanırken Reis ve etrafında huzursuzluk nedeni olmuştu. Anlatıldığına göre Gül’ün ziyareti ile ilgili haberi izlerken Reis şöyle söyledi etrafına: “Ben demedim mi sizlere bu, İngilizlerin adamı diye!” Herkes şoka girmiş. O kadar ki olaya bizzat şahit olan birisi soluğu Ankara’nın meşhur restoranlarından birinde alıp gazeteci dostlarına az önce yaşadıklarını detaylı bir şekilde anlatıvermiş.

‘KELEPÇELİ GÖRMEK İSTİYORUM’

Meğer daha o günlerde Gül’den bahsederken ‘İngiliz Abdullah’ diye bahseden birileri varmış Reis’in etrafında. Gül’ün İngiltere’de üniversitede okumuş olmasından yola çıkarak üretilen senaryolara göre Gül’ün Londra’da beraber olduğu gazeteciler ve vekiller de aynı damarda pozisyon almaktadır. Zaten Reis gücü elde eder etmez Gül’ün yakınındaki bütün bakanlar, vekiller tasfiye edildi.

Hepsi bir kenara, şu son iddiaya bir anlam verebilen var mı? Bir yazar çıkıp çok ilginç bir kulis bilgisi paylaştı kamuoyuyla. İddiasına göre Reis AKP kurucularından ilk ve öncü kadroyu işaret ederek “Bunları kelepçeli görmek istiyorum” demiş. Kastedilenler belli: Abdullah Gül, Bülent Arınç, Sadullah Ergin… Aradan günler haftalar geçti en küçük bir yalanlama bile yapılmadı. Yani? Abdullah Gül’ün başını çektiği AKP kurucu üyeleri de tutuklanacak mı?

Bahsi geçen kişilerin listesine baktığınızda ürpermemek mümkün mü? Gül, partinin kurucu üyesi, ilk başbakanı, cumhurbaşkanı. Erdoğan’ı Bülent Arınç ile istişare ederek partiye davet eden de o. Düşünmüşlerdi ki yasaklı olmasına rağmen partinin vitrininde Erdoğan da olmalı. Arınç ve Gül, Erdoğan’ı da sürece dahil etmek için İstanbul’a gitmiş, desteğini ve katılımını sağlamışlardı.

AK TROLLER ÇOKTAN HAZIR

Şimdi konuşulanlara bakar mısınız?

AK Trollerin geniş hayal dünyasında zaten çoktandır Gül, Arınç, Sadullah Ergin, Hüseyin Çelik gibi isimlerin ellerine kelepçe vuruldu. Hemen hepsi ‘hain’ ilan edildi, onurları sarsıldı, haklarında dedikodular üretildi. Parti kurulurken konu ile yakından uzaktan alakası olamayan AK Troller/Troliçeler, uzun bir zamandan beri ‘Reis’e karşı gördüğü herkesi linç etmeye devam ediyor. Asıl soru şu: Bugüne kadar ‘dava çilesi’ çekmemiş hazırlop bir kadro bu çılgın cesareti kimden alıyor?

Eski Cumhurbaşkanı Gül’ün basın danışmanlığı görevini uzun süre üstlenen Ahmet Sever geçenlerde mahkeme huzuruna çıkmak zorunda kaldı. Şikayetçi Mustafa Varank. Onu medya dünyası ‘AK Trollerin başı’ olarak tanıyor. Erdoğan’ın kızı ile yaptığı telefon görüşmesi internete düşmüştü malum. O görüşmede Varank’tan destek isteniyor, AK Trollerin harekete geçirmesi rica ediliyordu.

Ahmet Sever, Cumhuriyet’e verdiği röportajda bu bağlantıyı ifade edince Varank mahkemeye vermiş. Sever mahkemede çok haklı bir şey söylüyor “Madem AK Trollerle hiçbir ilginiz yok, neden herkese karşı soruşturma açılıyor da bu trollerle ilgili hukuki bir işlem yapılmıyor?”

AK Troller dünya medyasına da haber oldu. Bu maskeli iletişimin kirli aktörlerinin kim olduğu belli. Hukuk Türkiye’ye geri döndüğünde her bir trol tek tek hesabını verecek. Nerede tünedikleri belli, kimlerden emir aldıkları belli, ne fırıldaklar çevirdikleri belli…

NASIL BİR İDEOLOJİ Kİ?

Asıl önemli olan bu zavallı güruhun kimlerden oluştuğu değil; bunların kimler tarafından motive edildiğidir. Daha ilginç olan da şu: Nasıl bir inanç, nasıl bir ideoloji ki bir davanın kurucu üyelerini bir anda hain diye yaftalayabiliyor? Üstelik yaftalama işleri çok geride kaldı artık konu karalama işleminden taşarak fiili saldırılar ve planlamalara dönüştü. Bu saatten sonra en yakın dairedeki herkesi kelepçeli görmek mümkün.

Nereden biliyorsun?

Kelepçeli istikbale çıkarım yapmak  için iki önemli parametre var. Bir: Tek adam yönetimine kayan bütün siyasi hareketler parti içi farklılıkların yok edilmesi ile sonuçlanmıştır. İstisnası yok. Bir siyasi oluşum içinden bir lider sivrilip her şeyi kontrol ettiğinde kuruluş aşamasında emek veren herkes bir gün hain ilan edilir. Danton’u idama mahkum eden Robespierre, bir dönem onun çok yakın dava arkadaşı değil miydi? Stalin ipleri ele geçirdiğinde en sadık sosyalistleri bile Troçkist ilan edip hem Troçki’yi hem öncü kadroları imha etmemiş miydi? Hitler yola beraber çıktığı ve az biraz karizmatik bulduğu herkesi yok etmedi mi?

KADİR TOPBAŞ BİLE…

İkinci parametre için AK Parti kurucu üyelerinin listesine bakmak yeterli. Partiyi kuran, bir manada dava çilesi çeken her kim varsa bugünkü yönetimin dışındadır.

İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş Erdoğan’ın en sadık destekçisi ve ‘Reis’in Kadir abisi’ oldu hep. Çok kısa süre önce internette “Reise ihanet etti, çocukları çantalarla bankadan para çekti” haberleri yapıldı. “Hesap verecek!” diye feryadı koparan azgın trollerin Kadir Abi ile yetinmesi mümkün değil; sırada eski bakanlar, eski cumhurbaşkanı ve kurucu bütün kadrolar var.

KELEPÇELER HAZIR…

Son günlerde havuz medyasında çıkan haberlere bakın. Gül parti kuruyormuş, Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair ile yurt dışında görüşmüş, Mehmet Şimşek’in AB çıkışı ve Gül’ün fısıldar gibi telaffuz ettiği AB süreci yeni bir ‘kumpas’ın yansımasıymış falan filan… Kelepçeler ısıtılmaya başlanmış bile.

Tek adam rejimi dediğimiz de budur! Bir adamın sivrilmesi uçabilmesi uğruna birlerinin çukurun dibine batırılması gerekir. Hep böyle olmuştur. Eğer katılımcı ve çoğulcu demokrasi keşfedilebilseydi ve şeffaflık siyasi bir kültüre dönüşebilseydi, hırsızlık yolsuzluğun üzerine gidilebilseydi bugün yaşananların hiçbirine katlanmak zorunda kalmazdık. Bu gerçekleri keşfedene ve içimize sindirene kadar bu gaddarlık bitmeyecek. Kelepçeler hazır, kurbanlarını bekliyor…

Nazif Apak, 1.12.2016 /TR724