Korkunun ecele faydası yok, bir oyluk canları var

Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, tutuklu bulunduğu Edirne Kapalı Cezaevi'nde avukatı vasıtasıyla önemli açıklamalarda bulundu. Demirtaş, "Bugünün neredeyse Saray’ın hukuk komisyonu haline gelmiş olan savcı ve hâkimleri, verdikleri yasa dışı kararlar sebebiyle kesinlikle yargı önünde hesap verecekler. Tamamını belgeliyoruz, dosyalıyoruz." dedi.

37 aydır Edirne Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, seçimin kesinlikle 2023'ten önce olacağını söyledi.

AKP'nin sebep olduğu ağır tahribatı bir kerede tamir etmenin mümkün olmadığını ve demokrasi blokunu kurarak yarına hazırlanılması gerektiğini ifade eden Demirtaş, "HDP de eminim ki, bu blokta güçlü bir şekilde yerini alacaktır." dedi.

DEMİRTAŞ: HDP İLE ARAMDA İHTİLAF YOK

Tarafsız Haber Ajansı'nın haberine göre HDP ile arasında en küçük bir ihtilaf olamadığını belirten Demirtaş, "Her konuda fikrimi, önerilerimi aktarıyorum. Genel merkezimiz, önemli konularda mutlaka benim de görüşümü alır." ifadelerini kullandı.

“Türkiye toplumu benim ve arkadaşlarımın, siyasi sebeplerle hapiste olduğumuzu biliyor. Zaten (Recep Tayyip) Erdoğan bunu öyle gizlemiyor." diyen Demirtaş, "Canlı yayınlarda yargıya açık açık talimatlar veriyor, yargı da buna tıpış tıpış uyuyor. Ancak halk bunun farkında. O yüzden asla bize olan güveninden vazgeçmiyor, sevgisi azalmıyor." dedi.

Demirtaş; AKP'nin kendi siyasi ikbali için muhalif herkesi hapse attırdığını, ancak bunun AKP'nin siyasi ikbalini adım adım bitirdiğini söyledi: "Gün gelecek, bizi hapse attırdığı için pişman olacak. O çok sevdiği koltuktan, makamdan, şatafattan hiçbir şey kalmadığında bunu daha iyi anlayacak."

"FAŞİZM İKTİDARDAYKEN KİMSEYE RAHAT YOKTUR"

Demirtaş, faşizm iktidardayken  adalet beklemenin saflık olacağını belirterek, "O gün geldiğinde bugünün neredeyse Saray’ın hukuk komisyonu haline gelmiş olan savcı ve hâkimleri, verdikleri yasa dışı kararlar sebebiyle kesinlikle yargı önünde hesap verecekler. Tamamını belgeliyoruz, dosyalıyoruz." dedi.

Demirtaş şöyle devam etti: "Anayasa Mahkemesi üyelerinden savcılara; sulh ceza, ağır ceza ve asliye ceza hâkimlerinden istinaf mahkemelerinin üyelerine kadar hepsinin bizimle ilgili işledikleri suçların istisnasız tamamını belgeledik. Bugün iktidar tarafından korunuyor, hatta ödüllendiriliyorlar. Adil bir yargı önünde her birinden tek tek hesap soracağımızdan emin olsunlar. Şimdilik devran onlardan yana, fakat dönüyor. Ne demiştim? Krala yaslanmayın, düşersiniz.”

"DEMOKRASİ BLOKU KURARAK YARINA HAZIRLANMALIYIZ"

Demirtaş, seçimin 2023 yılından önce olacağını ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın parlamenter sisteme dönmek isterse buna şaşırmayacağını ifade etti.

Demirtaş, "AKP’nin sebep olduğu ağır tahribatları bir kerede tamir etmek mümkün değil, fakat demokrasiye geçiş süreci diye adlandırabileceğimiz bir dönemi kolektif bir geçiş hükümetiyle yapmak en akılcı olanıdır." diye konuştu.

"Bunun için de bugünden tezi yok demokrasi blokunu kurarak yarına hazırlanmak gerekir. HDP de eminim ki, bu blokta güçlü bir şekilde yerini alacaktır." diyen Demirtaş, "Kamplaşma sebebiyle paramparça olmuş bu toplumu bir arada tutabilmenin tek yolu budur. Bunu başaracağımıza olan inancım da tamdır." ifadelerini kullandı.

"AKP'DEN KURTULUŞUN MÜMKÜN OLDUĞUNU HERKESE ANLATIN"

Cezaevinde olmasının tamamen siyasi bir karar olduğunu kaydeden Demirtaş, bunun uzun sürmeyeceğini dile getirdi.

Demirtaş, kendisini hapse attıranların büyük haksızlıklarla biriktirdikleri ne varsa her şeylerini kaybedeceğini ifade ederek, "Bunu biz değil, kendileri istedi. Madem bunu seçtiler, o halde siyaseten tarihin çöplüğüne gitmeye katlanacaklar artık. Halkımız her daim umutlu, moralli ve cesur olsun." dedi.

"Bu pespaye takımına boyun eğip yenilecek değiliz. Zaten tarumar olmuş durumdalar." diyen Demirtaş, "Perişanlıkları fark edilmesin diye de ha bire kabadayılık taslıyor, bağırıp çağırıyorlar. Halk olarak yeter ki gece-gündüz demeden örgütlenin, toplumun tamamına ulaşıp onları bilgilendirin, AKP’den kurtuluşun mümkün ve yakın olduğunu herkese anlatın." şeklinde konuştu.

Demirtaş, "Sonrası, bir oyluk canları var, korkunun da ecele faydası yok. Yepyeni, pırıl pırıl bir gelecek kuracağız. Bundan herkes emin olsun." dedi.

[Samanyolu Haber] 13.12.2019

En büyüklerin "sırrı" ne? Neyi perdelemeye çalışıyorlar

En büyük havalimanı, en büyük hastane, en büyük cami, en büyük köprü ve şimdi de en büyük kütüphane… Projelerin her biri birer fiyaskoya dönüşse de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) için seçmeniyle kurduğu diyalogda çok işe yarıyor. Son olarak en büyük kütüphane projesi 1950’den 2000’e kadar 14 kat artan ama 2000’den sonra azalan halk kütüphanesi gerçeğini gizliyor.

Seçmenin önüne “büyük” bir boş gösteren konurken en büyüklerin ardındaki gerçekler gizleniyor. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu projeleri siyasallaştırmakta başarılı.

Ancak projelerin aktüel siyasetin mezesi haline gelmesi bu projelerin arkasında yatan kamu zararının tartışılmasına engel oluyor. En büyük havalimanı yapılıyor ancak kapatılan Atatürk Havalimanı kadar yolcu taşıyamıyor.

HER BİRİ BÜYÜK FİYASKO DA OLSA AKP'NİN RANT KAPISI

En büyük cami yapılıyor ancak dolmuyor. En büyük köprü yapılıyor ancak geçiş garantileri yüzünden bütçeden milyarlar müteahhit firmalara akıtılıyor. Aynı durum şehir hastanelerindeki hasta garantileri yüzünden geçerli.

En büyük projelerin hepsi fiyasko, fakat iktidar için vazgeçilmez bir nimet. Erdoğan bir süredir Türkiye’nin en büyük kütüphane projesine ilişkin demeçler veriyor.

Bu demeçler 1950’den 2000’e 14 katına çıkan 2000’den sonra ise artmak bir yana yüzde 13 azalan halk kütüphaneleri gerçeğini hatırlattı.

AKP’nin “en büyük” icraatlarına ve bu icraatlarına perde arkasına mercek tuttuk.

1- EN BÜYÜK HAVALİMANI: DEV İŞLETME BORÇ BATAĞINDA

AKP, İstanbul Havalimanı’na ilişkin, “Bu bir havalimanı değil, zafer anıtı” diyerek kendi seçmen tabanında büyük beklentiler yarattı. Bugün işletme, kamu bankalarına olan borcunu ödeyemiyor, ortaklar işletmeden çekiliyor. Üstelik yeni havalimanı turist rekoru kırılan dönemde dahi henüz Atatürk Havalimanı’ndaki yolcu sayısını yakalayabilmiş değil.

2018 ve 2019 yıllarının nisan başından eylül sonuna dek İstanbul Havalimanı’nın taşıdığı yolcu sayısı henüz geçen yıl Atatürk Havalimanı’nın taşıdığı sayıyı yakalayamadı. Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) verilerine göre 2018 yılında Nisan-Eylül döneminde Atatürk Havalimanı 36,4 milyon yolcu taşımıştı. 2019’un aynı döneminde İstanbul havalimanı turist rekoru kırılmasına rağmen 35,3 milyon yolcu taşıyabildi.

Döviz cinsinden borçlar, yüksek faizlerin üzerine bir de beklenen yolcunun gelmemesi ise Havalimanı’nı işleten şirket İGA’nın finansman güçlükleri yaşamasına neden oluyor. İGA 4 kasımda 5 milyar dolarlık borcunu yapılandırmak için aracı kuruluşlara başvuru yapmıştı.

2- EN BÜYÜK HASTANE: GEREKİRSE ZARAR EDERİZ

Şehir Hastaneleri projesi uzmanların tüm uyarılarına rağmen hayata geçirildi. Bu kapsamda Avrupa’nın en büyük hastanesi olan Ankara Şehir Hastanesi bu yılın mart ayında tamamlandı.

Kamu-Özel Ortaklığı ile hayata geçirilen projelerle “hasta doluluk garantisi” verilen başta Rönesans, CCN, YDA, Türkerler, Astaldi olmak üzere AKP’nin “gözde” firmaları zengin ediliyor. Kamunun cebinden tek kuruş çıkmayacak denerek halka anlatılan projelerin zararını bugün ilgili bakanlıklar dahi kabul ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan dün “halka hizmet için gerekirse zarar ederiz” savunmasını öne sürdü. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ise geçen ay “şehir hastanelerini biz yapsak daha az maliyete katlanırdık” demişti. Şehir Hastaneleri’nin bütçeye 25 yıllık toplam maliyetinin en az 40 milyar dolar olduğu hesaplanıyor. Toplam maliyeti ise mali şeffaflık yeterince sağlanamadığı için henüz bilinmiyor.

3- EN UZUN KÖPRÜ: FİYATI GEÇMEYE YETMİYOR

Dünyanın en uzun 4’üncü asma köprüsü Osmangazi Köprüsü. 2016’da faaliyete geçen köprü için köprüyü yapan firmaya araç başına 35 dolar garanti verildi. Üstelik dolarda yaşanan enflasyonla beraber 35 dolarlık garanti yıldan yıla artırıldı.

Köprü açıldıktan sonra mesafe kısalacak diye sevinen yurttaşlar ise köprü geçiş ücreti karşısında şaşkınlık geçirdi. Bu yıl bir otomobilin köprüden geçmesi için sadece tek yöne vermesi gereke tutar 103 lira. Buna rağmen kurdaki yükselmeyle beraber geçenin de geçmeyenin de parası halkın bütçesinden harcanıyor.

4- EN BÜYÜK CAMİ: ÇAMLICA’nın TEPESİNE 60 BİN KİŞİLİK YAPI

Türkiye’nin en büyük camisi olan Çamlıca Camii siyasal İslamcıları da ikiye böldü. Mayıs ayında açılan camiinin kapasitesi 63 bin kişi, maliyeti ise Erdoğan’a göre 100 milyon dolar. İslamcı camianın diğer partisi Saadet’in genel başkanı Temel Karamollaoğlu projeye “hangi akıllının aklına Çamlıca’nın tepesine 60 bin kişilik camii yaptırmak gelir, oraya gidenlerin anası ağladı” diyerek karşı çıkmıştı.

Eleştiriler dinlenmedi, caminin yapımı tamamlandı. İlk haftalarda Cuma günleri AKP teşkilatları eliyle yapay olarak doldurulmaya çalışan camii, bugün kapasitesini kullanmıyor.

5- EN BÜYÜK KÜTÜPHANE: SARAY’DA HAZIRLIK BAŞLADI

Erdoğan siyasi geçmişi boyunca projelerinin bir biçimde “en büyük” olmasına önem verdi. Dün de yaptığı konuşma sırasında son günlerde sıkça duyurduğu en büyük kütüphane projesinden bahsetti. Projeye göre Saray’da yapılacak kütüphane Türkiye’nin en büyük kütüphanesi olan Milli Kütüphaneyi de geride bırakacak.

Türkiye’deki kütüphanelerin sayısına ve içeriğine mercek tuttuk. Resmi verilere göre 2002’den bu yana halk kütüphanesi sayısı artmak bir yana alıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre (TÜİK) 2001 yılında 1350 olan halk kütüphanesi sayısı 1162’ye geriledi. 2001’den önceki yıllarda ise kütüphane sayısı istikrarlı bir biçimde artıyordu. Yıllara göre kütüphane sayıları tablodaki gibi.

Dahası halk kütüphaneleri dışında kalan üniversite kütüphanelerinde de durum farklı değil. Üniversite sayısındaki fahiş artışla beraber üniversite kütüphanesi de artıyor ancak içerik aynı hızda artmıyor. Yükseköğretim Kurumu (YÖK) verilerine göre 105 üniversitede öğrenci başına düşen kitap sayısı 5’in altında. Akdeniz, İzmir Demokrasi, Giresun ve Celal Bayar üniversitelerinde ise öğrenci başına bir kitap dahi düşmüyor.

YILLARA GÖRE KÜTÜPHANE SAYILARI

1950’den 2000’e kadar yurt çapındaki halk kütüphanesi sayısı 14 katına çıktı. 2000’den bugüne ise sayı yüzde 13 azaldı. Geçmiş 10 yıllarda halk kütüphanesi sayısı şu şekilde:

1950: 88
1960: 160
1970: 576
1980: 632
1990: 915
2000: 1.341
2010: 1137
2018: 1.162

*Kaynak: Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı

[Samanyolu Haber] 13.12.2019

Gizli kırmızı dosyalar her an açılabilir

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "dolandırıcı" diye itham ettiği Ahmet Davutoğlu, yeni kurduğu Gelecek Partisi'ni resmen ilan etti. Davutoğlu'nun kurmayları, Erdoğan ve AKP cenahından gelecek saldırılara karşı ellerinin boş olmadığı mesajını veriyor.

Yeniçağ yazarı Orhan Uğurluoğlu, Merkez Partisi'nin kuruluş müracaatını yapan ve kurucular heyetini açıklayan Ahmet Davutoğlu'nun yakın bir isme atıf yaparak çarpıcı bir iddiada bulundu.

Uğurluoğlu bugün yayımlanan makalesinde Davutoğlu'nun kurmaylarından birinin,"Madem bu saldırılar sürecek o halde biz de boş durmayız. Elbette günü gelince devlet sırrı olmayan gizli kırmızı dosyaların açılacağı zaman da gelecek. Ancak bizimki hayali değil, gerçek olayları içerek dosyalar olacak." ifadelerini aktardı.

DAVUTOĞLU CENAHI HAZIRLIKLI, İTHAMLARI SİNEYE ÇEKMEYECEK

Orhan Uğrluoğlu, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Bunlar dolandırıcı." diyerek itham ettiği Davutoğlu cenahının sessiz kalmayacağının altını çizdi.

Erdoğan-Davutoğlu kavgasının bundan sonraki seyrine dair Uğurluoğlu'nun, tespitleri şu şekilde:

"Erdoğan'ın bu açıklamasındaki, "Hani bunlar dürüstü. Bunlar Halk Bankası'nı da dolandırmaya çalışıyorlar…" sözü var ya şimdi bakalım bu krediyi kim verdi?

Şehir Üniversitesi'nden yapılan açıklamaya göz atalım:

"Ana bağışçımızın, Haziran 2016'dan itibaren bağışları beklenmedik bir şekilde kesmesi üzerine Dragos kampüsünde inşaatların tamamlanabilmesi için Halkbank'la Eylül 2016'da yatırım kredisi çerçeve sözleşmesi imzalanmıştır.

Kredi anlaşmasının imzalandığı bu tarihte Sayın Binali Yıldırım başbakanlığındaki 65'inci Türkiye Cumhuriyeti hükümeti işbaşındadır.

"DEVLET SIRRI OLMAYAN GİZLİ KIRMIZI DOSYALAR AÇILACAK"

Bu dönemde kampüs inşaatı için 300 milyon TL yatırım kredisi alınarak Mart 2019'a kadar 55 milyon 68 bin 781 TL geri ödeme herhangi bir aksama olmadan Halkbank'a yapılmıştır…"

Şimdi diyebilirsiniz ki; "Erdoğan krediyi verenin Binali Yıldırım olduğunu öğrenince ne diyecek…"

Beni ne diyeceği ilgilendirmez ama Davutoğlu ve ekibinden bir siyasetçinin söylediği şu sözler ilgilendiriyor:

"Madem bu saldırılar sürecek o halde biz de boş durmayız…"

Sordum: Kastınız nedir?

Dedi ki; "Elbette günü gelince devlet sırrı olmayan gizli kırmızı dosyaların açılacağı zaman da gelecek. Ancak bizimki hayali değil gerçek olayları içerek dosyalar olacak…"

[Samanyolu Haber] 13.12.2019

Ergenekon ve Balyoz’dan sonra JİTEM de aklandı

2011 yılında açılan Ankara Jitem Davası, hakim değişimlerinin ardından bugün tüm sanıkların beraatiyle sonuçlandırıldı.

Ankara ve çevre kentlerinde 1993-1996 yılları arasında 19 kişinin öldürülmesine ilişkin açılan ve kamuoyunda “Ankara JİTEM Davası” olarak bilinen dava Ankara 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde 23’üncü kez görülmeye başlandı. Duruşmaya, öldürülen 19 kişi arasında yer alan Savaş Buldan’ın eşi HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ve çok sayıda HDP milletvekili katıldı.

SAVCILIK BERAAT TALEP ETTİ

Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın haberine göre; “Cürüm işlemek için oluşturulan silahlı teşekkülün faaliyeti kapsamında insan öldürmek” suçlamasıyla yargılanan sanıklar duruşmaya katılmazken savcılık mütalaasını okudu. Tanıkların dosyadaki ifadelerini okuyan savcılık, “Tanıkların ifadeleri denetime tabi tutulamayacak derecededir” dedi.

Bugüne dek yakalanamayan ve ‘Yeşil’ kod adıyla bilinen sanık Mahmut Yıldırım’ın dosyasının ayrılmasını talep eden savcılık ölen Ahmet Yıldırım hakkında da düşme kararı talep etti. Savcılık geriye kalan tüm sanıklar yönünden beraat kararı verilmesini talep etti.

Savcılığın mütalaasını ardından konuşan mağdur avukatlarından Mehmet Emin Aktar, “Bizim için şaşırtıcı değil. Sanıksız yargılama yapıldı. Adalet çıkmayacağını biliyorduk. Mahmut Yıldırım’a da beraat kararı verilsin kurtulalım hepimiz. Siz ne karar verirseniz verin vicdanlarımızda mahkumlardır” diye konuştu.

Mağdur avukatları, “Davanın açılmasına karşı çıkanların iddialarının aynısı iddia makamının mütalaasında da belirtilmiş” ifadeleriyle savcının mütalaasına itiraz etti.

SANIK AVUKATI: BEN KATİL MİYİM?

Mağdur avukatlarından Murat Yılmaz, “Bu mütalaa hiç şaşırtıcı değil. Bu ülkede cezasızlık politikası devam ediyor. Devletler katildir. Bazı çeteler suç işler. Bunların suç işlediğini siz de sanık avukatları da herkes de biliyor” dedi.

Sanık avukatlarından, “Ben katil miyim biz bilmiyoruz” ifadeleriyle mağdur avukatına tepki geldi. Mağdur avukatları, “Herkes her şeyi iyi biliyor” ifadelerini kullandı.

‘SAVCI UZAYDA MI YAŞADI BİLMİYORUM’

Öldürülen Yusuf Ekinci’nin oğlu ve aynı zamanda mağdur avukatlarından Sertaç Ekinci, “Sayın savcı uzayda mı yaşadı bilmiyorum. Mütalaada siyasal içeriğine dair hiçbir şey yok. Bu soruşturma aşamasında sanırsınız Tansu Çiller tanık olarak dinlenmemiş. Bunlar varken siz mahkemeye reddi hakim mi yaptın diyorsunuz? Bizimle dalga geçmeyin” sözleriyle mütalaaya tepki gösterdi.

Mağdur avukatlarından Nuray Özdoğan, “Siyasi içerikli cinayetlerin aydınlatılmasında uluslararası kararlar devleti yükümlü kılar. Hali hazırda bu çeteler devlet içinde olduğu için bu davanın yürümeyeceği belliydi. Cinayetlerin aydınlatılmasına dönük etkin bir yargılama yapmalıydınız. Aydınlatmaya dönük karar veremeyecekseniz zaten sürdürmeyin. Bu yargılama sürdürülemeyecekse buna dönük adım atmalısınız” diye konuştu.

MAĞDUR AVUKATLARI DURUŞMA SALONUNU TERKETTİ

Mağdur avukatlarından Ahmet Özmen, “Savcılık 25 yıl geçti toplaşın evinize gidin bundan sonra yapmayacağız diyor. Kamu görevlileri sizler tarafından korunmaktadır. Bu mütalaa bundan sonra bir şey yapılmayacak anlamındadır” diye konuştu.

Sanık avukatlarının mütalaaya ilişkin beyanları sırasında mağdur avukatlarının büyük bir kısmı ve HDP Eşbaşkanı Pervin Buldan’ın da aralarında bulunduğu HDP milletvekilleri, mahkemeyi protesto ederek duruşma salonundan çıktı.

Sanık avukatları mütalaaya katıldıklarını ifade ederek müdafilerin beraat etmesini talep etti.

TÜM SANIKLARA BERAAT

Mahkeme heyeti avukatların beyanlarının ardından kararını açıkladı. Sanık Ahmet Demirel’in ölümü nedeniyle atılı suçların düşmesine karar veren mahkeme heyeti Lazem Esmaeılı ve Asker Smıtko’nun ölümüne ilişkin suçlanan tüm sanıkların dosyalarının ayrılmasına karar verdi.

Mahkeme heyeti 17 kişinin ölümüne ilişkin ise suçlanan tüm sanıkların beraatine karar verdi.

CUMARTESİ ANNELERİ: BU CİNAYETLERİ KİM GERÇEKLEŞTİRDİ?

Kayıp yakınlarının faillerini sormak için her hafta bir araya gelen Cumartesi Anneleri, mahkemenin beraat kararına tepki gösterdi. Cumartesi Anneleri yaptığı açıklamada, “Ceza yargılamasının amacı hakikati ortaya çıkarmaktır. Söyleyin o zaman; Polis Özel Harekat envanterinde bulunan silahla işlenen bu cinayetleri kim gerçekleştirdi?” dedi.

DAVANIN SANIKLARI

Duruşmanın sanıkları şu şekilde:

Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, Eski Özel Harekat Daire Başkanı İbrahim Şahin, MİT’çi eski Yarbay Korkut Eken ve özel harekat timi polisleri Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven, Muhsin Korman.

ÖLDÜRÜLEN 19 KİŞİ

Öldürülen 19 kişinin ismi şu şekilde: Namık Erdoğan, Metin Vural, Recep Kuzucu, Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Hacı Karay, Adnan Yıldırım, İsmail Karaalioğlu, Yusuf Ekinci, Ömer Lutfi Topal, Hikmet Babataş, Medet Serhat, Feyzi Aslan, Salih Aslan, Lazem Esmaeili, Asker Smitko, Faik Candan, Abdulmecit Baskın, Tarık Ümit.

[Samanyolu Haber] 13.12.2019

Bosna’da öğretmen Fatih Keskin için yürütmeyi durdurma kararı

Bosna Hersek’teki Richmond Park Bihaç Koleji’nin Müdürü Fatih Keskin’in Türkiye’ye iade edilmesine yargı ‘dur’ dedi. Mahkeme yürütmeyi durdurma kararıyla hukuksuzluğun önüne geçti.

Fatih Keskin, 4 Aralık’ta Bihaç şehrinde çağrıldığı polis merkezinde gözaltına alındı. Keskin, sürekli oturumunun iptal edildiğinin kendisine söylenmesinden sonra Saraybosna’da bir göçmen merkezine götürüldü.

20 yıla yakın bir süredir Bosna Hersek’te yaşayan ve sürekli oturumu olan eğitimci Fatih Keskin, kararı yargıya taşıdı. Mahkeme, yürütmenin durdurulmasına hükmetti.

Keskin’e yönelik yapılanlar Bosnalıların büyük tepkisini çekmişti. Ana muhalefet partisi, gelişmeyi ‘Bosna halkının tamamına yönelik bir korkutma hareketi’ olarak yorumlarken, öğrenciler ve mezunlar sosyal mecralardaki kampanyalarla Fatih öğretmene sahip çıktı.

Muhalefet, Türk öğretmenin yaşadıklarının AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın özel siparişi üzerine, politik sebeplerle gerçekleştiği görüşünü dile getirdi.

[Samanyolu Haber] 13.12.2019

Emekliler eylem yaptı “TÜİK’in ‘uydurma’ rakamlarıyla belirlenen maaşlarımızla geçinemiyoruz”

Kadıköy’de buluşan Tüm Emekliler Sendikası “TÜİK’in ‘uydurma’ rakamlarıyla belirlenen maaşlarımızla geçinemiyoruz” diyerek boş tencerede fatura yaktı.

Tüm Emekliler Sendikası tarafında yapılan yaptığı açıklamada, “İnsanca yaşamak istiyoruz. Bilindiği gibi Şu anda TBMM’de 2020 yılı bütçesi görüşülüyor. Meclis 2020 yılında gelir kaynaklarını açıklayacak ve toplumsal geliri nasıl paylaştıracağını belirleyecek. Bugüne kadar belirlenen tüm bütçelerde bizler yok sayıldık. Siyasi iktidarın talimatlarıyla düzmece veriler hazırlayan TÜİK’in belirlediği rakamlarla zam oranlarımız ayarlanıyor. Gündem bize ödenecek rakamlara gelince akıllarına tasarruf geliyor. Hesapları çay, simit üzerine yapıyorlar. Bizler toplumsal gelirden payımıza düşeni hiçbir zaman alamadık. Çalışırken asgari standartların altında olan yaşam koşullarımız emekli olunca açlık sınırının altına düştü. Katlanılamaz koşullarda yaşıyoruz ve bu durum siyasi iktidarın umurunda bile değil” denildi.

Emeklilerin boş tencerede fatura yaktığı esnada, “Faturalar bizi yakmadan biz onları yakalım” sesleri duyuldu.

Toplantıda konuşan Emekli-Sen Genel Başkanı Salman Hürkardeş, ‘hazırlanan bütçede insanca yaşam yerine yoksulluk, işsizlik, baskı ve israf olduğunu’ söyledi. Hürkardeş, 8 milyon emeklinin asgari ücret altında, 1 milyon 100 bininin ise bin TL’nin altında maaş aldığına dikkat çekti.

Bütçe metinlerinin rakamların yan yana geldiği değil milli gelirin pay edildiği metinler olduğunu ifade eden Emekli-Sen Genel Başkanı Salman Hürkardeş, “Son 16 yıldır krizin, dış borçlanmanın, yoksullukların, israfın ve güvenlik konseptli yönelimin faturası bizlere ödetiliyor. Bu bütçede barış ve kardeşlik yoktur, insanca yaşam, emeklinin sağlık hakkı yoktur. Baskı, yoksulluk, işssizlik, yolsuzluk ve israf var. Bu bütçe yoksulluğun, savaşın, adaletsizliğin, eşitsizliğin bütçesi” ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 13.12.2019

Bir Aşk Bestesi… [Fikret Kaplan]

Ebedi ölüm vadilerinde yıllarca bir ümit ışığı aradı insanlık… Engin bir denizdeki yoğun karanlıklar içinde debelenip durdu. Hasret kaldı bir sese, bir nefese… Issız çöllerde hep serap kovaladı.
Ve zulmetin zirve yaptığı anda Hira’da tutuşturuldu sonsuzdan gelen bir aşk meşalesi…

Beşeriyet bu aşkla kirlerinden arınarak tertemiz hâle geldi. Beden hapishanesinden kurtularak kalp ve ruhun hayat derecesine yükseldi. Vahşi duyguları karınca incitmez melekler seviyesine çıkardı bu son aşk bestesi…

Derken, asırları aştı sevgi şem’ası… İnsanlığa beklediği huzur ve barışı getirdi yüzyıllarca…

Fırtınalı bir zamanda, Erek Dağı’ndaki mağaraya, Van kalesinin üstündeki kapkaranlık oyuğa, Barla’daki çınarın tepesine konulan tahta bir kulübeciğe sığındı… Çam Dağı’ndaki katran ağacının üstüne bina edilen kapısız, penceresiz, duvarsız evcikte yeniden harlandı, bir kere daha tutuştu… küllerinden arındı aşk közü, alevlendi sevgi koru…

Nur Adam’ın yüreğini yakan coşkun bir ateşe dönüştü bu aşk.. Gurbette, hücre hapsinde, yalnız ve münzevî olarak yaşadı... çok tazyik ve sıkıntı verildiği hâlde, bütün emsali tutuklulara muhalif olarak istirahati için bir tek defa hükûmete müracaat etmedi… ebedi hayatı yok eden ve dünyevi yaşamı dahi elem içinde eleme, azap içinde azaba çeviren mutlak anarşiye karşı gâlibâne mücadele etti… ölümü yüz bin adam hakkında ebedi idamdan terhis tezkeresine çevirdi samimi bir gönlü yakan bu aşk bestesi…

‘Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.’ diyerek Şark tarafından bir nurun zuhurunu hep gözledi o vefalı aşk insanı…

Gezip gördüğü her yerde bu ümit kahramanını sordu. Fakat, aradığını bulamadı, bulduklarında da aradığının hususiyetlerini göremedi. Karşılaştığı insanlar, sahabenin aşkını, şevkini yeniden uyaracak bir düşünceye, heyecana; bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip değildiler. Onlarda arayıp sorduğu aşk insanının çarpıcı nazarları, ızdırap ve acıları; coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu. Ateş denizinde mumdan gemiler yüzdürecek Aşık-ı Sadık’ı bulmak kolay değildi.

O gönlündeki heyecanla yanıp tutuştu.  Fakat çiçekler baharda gelirdi. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazırlamak için gayret etti o eşsiz insan kalbindeki bu aşk u şevkle…Ve anladı ki, bu hizmetleriyle o nurani zatlara zemin hazırlıyor…  (Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)

Zamanı gelince de devretti bu aşk nöbetini Edirne’deki cami penceresine ve ardından Kestanepazarı’ndaki tahta bir kulübeciğe… 

Küçük bir yerdi bu kulübecik… Uzansa, insanın ayakları duvara değerdi. Banyosu, lavabosu yoktu. Dışarda bir su bidonu vardı sadece. Fakat bu küçük oda, gönülleri gerçek aşkla doyuracak şekilde hizmet verdi. Çok mütevazi ve sade bir hayatla gelecek nice hizmetlere işte bu Tahta Kulübe analık yaptı. Bir han gibi işledi orası...

Bu tahta kulu¨beyi dolduran aşk, mana ko¨ku¨yle gidip ta^ “Daru¨’l-Erkam”a dayanıyordu. Asr-ı saadetteki safveti, keyfiyeti, ruhu ve manayı ha^l-i ha^zıra aksettiriyordu. I·manın, ızdırabın, u¨midin ve as¸kın birles¸tigˆi iklimde etrafına mahzun bir dirilis¸ sadası yayıyordu.

Bu küçük tahta kulübede fidanlara can oldu aşk…   Gönül “aşk” ile öyle bir şahlandı ki ondan başka bütün mülahazalar, silinip gitti!.. Semaya ser çekmiş ulu ağaçlar, kökleri zeminin derinliklerine inmiş yüce çınarlar yetişti. Karın, dolunun şiddetinden; tipinin ve boranın yakıp kavuruculuğundan etkilenmeyecek fidanlar yeşerdi… Gecesi sabah aydınlığında, gündüzü Cennet gibi rengârenk bahçeler oluştu yavaş yavaş her tarafta.  Duyguda, düşüncede, anlayışta, inançta ve hizmette daima coşkun aşk sahibi güller, fidanlar boy attı.

Musab b. Umeyrler, Asımlar, Hubeybler, Sa’dlar, Hamzalar, Aliler… nice er oğlu erler yetişti bu kulübenin aşk bahçesinden.
Hep geçmişin şanlı hikayeleri içinde gösterdiğimiz yiğitler aramızdaydı artık. İnsanlık için büyük hizmetler yapacak olan güzide insanlar kitapların sayfalarına hapsolmaktan kurtulmuştu. Cenâb-ı Hakk’ı her an görüyor gibi bir tavır ortaya koyan ve onun tarafından görülüyor olmanın mehâbetini üzerlerinde taşıyan Hacı Kemal Erimezler, Yusuf Pekmezciler, Mehmet Özyurtlar, Bahattin Karataşlar, M. Ali Şengüller… insanların yanındaydı, sohbetindeydi…gönlünde ve gezisindeydi.

Tavırlarda inanmış bir insan görüntüsünün olması, başkalarını da imrendiriyordu artık. “Acaba bir yalan peşinde miyim?” dedirtmiyordu İslâm’a sıcak bakanlara.

Arkadan gelen nesiller önlerinde gönülden inanmış, inancını hal ve tavırlarına içirmiş, böyle ciddî insanlar görünce, onlar da ciddiyetle yetişiyordu.

Model insan, o¨rnek adam aradıgˆımızda sadece Saadet Asrı’na, I·sla^m Tarihi’nin bazı altın kesitlerine kos¸makta bulduğumuz kahramanlar artık sokağımızdaydı.. mahallemizde, şehrimizde ve ülkemizin her yanındaydı…

Diğergamlık, feda^karlık, hasbi^lik, co¨mertlik, iffet, s¸efkat, merhamet... denildigˆinde bu yüce faziletleri yaşayan insanları göstermek ic¸in sadece gec¸mis¸in şanlı sayfalarına gitmeye gerek yoktu. Tahta Kulübe’nin çayını yudumlamış samimi insanlara bakmak yeterliydi… Canlanmıştı onlar yeniden. Ete, kemiğe bürünmüş, hayat bulmuştu bir kere daha…

Bu nasıl bir aşktı ki örnekleri kendinden nice güzel sadakat erenleri ortaya çıkarmıştı.

Japon İmparatoru Meiji’nin 1889 yılında Sultan Abdülhamid Han’dan istediği elçiler hayatın göbeğindeydi artık. Meiji, “İslâm Dini hakkında detaylı bilgileri Japonca veya Fransızca olarak” anlatacak elçiler göndermesini talep etmişti. Sultan Abdülhamid Hân, Japonya’ya hicret edip orada Müslümanlığı bizzat yaşayışıyla gösterecek insanları gönderme arzusundaydı. Fakat ne acıdır ki, o dönemde kaht-ı rical yani adam yokluğu devri yaşanıyordu. Etrafta dine hizmet için dünyanın dört bir tarafına gönderilecek insanlar pek yoktu. Olana da zaten memleketin büyük ihtiyacı vardı. Onun için Japonya’ya ancak birtakım hediyeler gönderildi. İslâm dini hakkında istenen bilgiler için ise süre istendi. Adam yokluğu devri bütün kahrediciliğiyle acı acı yaşanıyordu.

Ülkemizin de dünyanın da yoluna ümit bağladığı gökteki yıldızların izdüşümü aşka pervane gönüller fetret döneminden sonra yeniden diriliyordu… Allah’ın lütfuyla, Tahta Kulübe’nin coşkun aşkı, altın bir nesli filiz ve fideleriyle yeşertmeye başlamıştı artık…

‘Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman?
Nerdesin, hayâllerimizin güvercini, rüyâlarımızın üveyki?
Nerdesin 'ba'su ba'del-mevt'imizin müjdecisi?
Izdırab dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, 'bu O'dur' deyip, 'seniye-i vedâ' türküleriyle yollara döküldük. Guruplara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk.’ deyip yıllarca hasreti çekilen kara sevdalılar yaşamın her karesine canlılık veriyordu. 

Boşuna yorulma… iğneyle kuyu kazma! Gelmeyecek Mesih soluklular, Heraklit pazulular… diyerek ümit kıranların kuruntuları kursaklarında kalmıştı.

Kaf dağından ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı olan yiğitler,

Bir karasevdalı gibi girdiği bu yolda, 'girdik reh-i sevdâya bize onur, bize gurur lâzım değil' diyen adanmışlar gönüllerine koydukları aşkla, riyânın, şöhretin, mansıbın ümitlere zift sürmek istediği kara günlerde yeniden insanlık için nefes olmuşlardı.

Bu aşk, gülüyle, fidanıyla dünyanın dört bir yanını tutmuştu artık. Tahta Kulübe’den dünyaya barış ve huzur taşıyan bu sevdalıları yok edeceklerini zannedenler yanılıyorlardı.

Bir zamanlar kendilerine bu aşkı kazandıran gönül insanını sevenler, onun fikirlerine değer verenler; hareketi, hamleyi, gayreti durdurmadan, Allah'ın izni ve inâyetiyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak yola devam ediyorlar.

Aşka pervane bu gönülleri, kime benzetirsek benzetelim, onların yaydıkları nurlar sayesinde kupkuru çöller Cennet bağlarına döndü… pek çok kömür ruh, elmasa dönüştü.. taştan-topraktan tabiatlar, altın ve gümüş olma pâyesine yükseldi.. ve haklı olarak şimdilerde herkes onlardan söz ediyor; onların vadettikleri sevgi, kardeşlik ve hoşgörünün gerçekleşeceği günleri bekliyor. Bugün sadece, karanlık ile ışığı birbirine karıştıranlar, hayatlarını beden hapsinde geçirenler onların aleyhinde atıp-tutuyor… yalan, iftira, tezvir ocakları yeniden körükleniyor.  Ama bütün bu çırpınışlar nâfile…

Sonsuzdan gelen bu aşk sarmış her yanı; sarmış gönülden taşan bu sevgi bütün cihanı. Artık dem aydın ruhların demi, devran da onların devranı.

Bir gülü, bir çiçeği soldurmakla, bir tahta kulübeyi yıkmakla bahara engel olacaklarını zannedenler aldanıyorlar.

Yüzlerine kapansa da hep dost bildikleri kapılar,
Ülkelerinde besteledikleri aşk şarkıları yarım kalsa da,
Çizdikleri resimleri solsa da,
Döktükleri gözyaşları sel olup akıp gitse de,

Onlar aşklarından bir şey kaybetmedi…kaybetmiyorlar… Sadece ülkelerinin kaybettiği değerlere üzülüyorlar…

Zira, bu  şık-ı sâdıklar, ne naz biliyor ne de kuruntu tanıyorlar.
Onlar, iradelerinin hakkını vererek Hakk’a kulluğun en ince âdâbına riayet edip gösterişsiz, âlâyişsiz tam bir sebat ve ikdam kahramanı olduklarını ortaya koyuyorlar.

Onlar, Hira’da yakılmış olan bu aşk meşalesini söndürmeden hedefine ulaştırmaya azmetmişler. ‘Siz bitirmeye azmederseniz Allah sizi çoğaltmakta, sizi ikmal etmekte, itmam etmekte ve bu işi bitirmede size yardımcı olacaktır.’ diye gürül gürül sesleniyor onlara o Tahta Kulübe’nin samimi ve mütevazi aşkını taptaze, dupduru gönlünde taşıyan kutlu insan.

‘Eğer tutulup kaldırılmayı düşünüyorsanız, dağınıklığınızın giderilmesi ve toparlanmayı düşünüyorsanız bu işe sahip çıkın. İslam’ın dağınık şemnini bir araya getirin ki Allah da sizi dağınıklıktan kurtarsın, derlenip toparlanmanıza yardımcı olsun ve tutsun sizi tutup kaldırdığınız hakla beraber kaldırsın. Hakkı koyacağı yere koysun. Hak sahiplerini, ihkak-ı hak yapanları hakkı kaldırıp koyduğu yere koysun.’

[Fikret Kaplan] 13.12.2019 [Samanyolu Habe]

Ağlayanı Olmayan Adam [Bahattin Karataş]

“Benim de anam olsaydı bana candan dua ederdi de iyileşirdim... Veya arkadaşlarımdan ikisi canından birileri için yaptığı yana yakıla duayı etseydi ben de iyileşirdim” diyen adam, Yalnız Adam.. ! Tanıdınız mı bu zatı?
Kalabalıklar içinde tek başına yalnızlıkları çokluk içinde yoklukları yaşayan adam.
Ağlayanı yok, derdine dermanı yok!

Ne diyorsunuz arkadaşlığına, yoldaşlığına?
Bu ifadelerin neresindeyiz?

Düşünüyorum da annem babam ya da eşim çocuklarım yanı başımda acılar içerisinde kıvransalardı, inlemeleri her taraftan duyulsaydı.. Neler yapmazdım ki? Gecenin bir yarısı da olsa ne çareler bulur, ne doktorlar arar, ne kapılar çalardım.. Hiçbir şey yokmuş gibi uyuyabilir miydim?

Ama birisi var ki.. Yanı başımda inim inim inliyor.
Kıvrım kıvrım kıvranıyor..
Büklüm büklüm sancılanıyor..
Bense duyarlılığımı yitirmiş, rahat uyuyabiliyor, gülebiliyor ve yiyip içebiliyorum..

Ne kadar insî cinnî şeytanlar varsa, hepsi hücumda..
Ne kadar şer cephesi varsa, hepsi atakta..
Ne kadar habis ruhlar varsa hepsi bela musibet okumakta,
Firavunun bütün sihirbazları, yılanlarını almış gelmiş.. Musa’ya (as.) karşı amansız saldırıda..
Kimisi de ateşlerden ateş yakmış, mancınıkları hazırlamış.. İbrahim’i (as.) Nemrud'un ateşine atmakta..
Ne kadar avaneleri varsa, ne kadar şebekeleri varsa, merasime davet etmekte adeta..

Aylardır birisi de var ki..Kalabalıklar içinde yalnızlık yaşıyor..
İsa (as) gibi yok mu? Allah'ın davasında bana yardımcı olacak?
Candan ciğerden dua edeni de mi yok?
Anne babasına ağladığı gibi yana yakıla ağlayanı da yok?
Eşi ve çocuğunun sancısıyla kıvranan gibi kıvrananı da yok...

Medet imdat ey kimsesizler kimsesi medet!..
Çokluklar içinde, kalabalıklar içinde yalnızlıklar yaşayan şu zata kimse ol! Medet!..
Ülfetimi, gafletimi ve duyarsızlığımı sana şikayet ediyorum medet!
Kulunu sahipsiz koyma, medet!
Canım sana kurban, canım hocam!
Anam babam sana kurban, dertleneni olmayan hocam!

Bir gün hocamız, yetmişli yıllarında üstadımızın yine zehirlendiğini bir talebesinin ağzından nakletmişti.. Ziyaretine gelen abimiz, üstadımızın o haline acımış, içi burkulmuş, keşke çoluk çocuğu olsaydı belki daha iyi bakarlardı, duyguları içinde komadaki aziz ruhun üstüne eğilir, ağlar ve şöyle mırıldanır. A be aziz üstadım! Evlenmeyi hiç düşünmedin mi?

Dava adamının bamteline, işte şimdi dokunulmuştu. O ölü insan adeta canlanmış ve derin derin gözlerine bakarak şöyle demişti:

”Hiç aklıma gelmedi, hiç düşünemedim kardeşim”

Hocamız da ağlayarak şunları eklemişti... Evet İslam'ın derdiyle dolu zat hiç boşluk hissetmedi ki, aklına evlilik gelsin..
Eşref Edip’e “Bana ızdırap veren sadece İslam'ın maruz kaldığı tehlikelerdir'' dememiş miydi? Yine “Beni nefsini kurtarmayı düşünen bencil bir adam mı zannediyorlar? Ben milletin imanını kurtarmak yolunda, dünyamı da feda ettim, ahiretimi de...''

Bir baş yazıda üstad için “Seni Anlayamadık Yavru” başlığını atarken , “Korkarım beni de bir gün anlaşılmadan gömersiniz” demiştiniz efendim.. Bu kadar insan varken nasıl olur demiştim kendi kendime? Şimdi anlıyorum ki, sana hakiki anlamda dost ve iyi bir yol arkadaşı olamadık..

Bugün bizim de Rabbimizi gerçek manada tanımamız, Efendiler efendisi ve dava arkadaşlarını, sahabe efendilerimizi bilmemiz, başımızdaki zatın rehberliğiyle değil midir?
Onun rehberliği olmasaydı, bugün kim bilir nerelerde, hangi vadilerde, kimlerin arkasında at koşturuyor olmayacak mıydık?

Maddi manevi bütün varlığını, dünya ukba her türlü hakk ve hukukunu ve de hayatını bize ve ümmeti Muhammed’e feda eden bu zatın hayatına Sen Şahitsin ya Rabbi, biz de şahidiz!. Bi hakkın yoldaş, arkadaş olamadık.. Derdine ızdırabına ortak olamadık... Çoğu yerde derdiyle baş başa, yalnız bıraktık...

Ne olur sıhhat afiyetler ihsan buyur ya Rabbi!
Yalnızlığını varlığınla duyur ya Rabbi!
Sen onu yalnız bırakma!
Ey her şeye ve her halimize Nigehbân olan yüce Rabbimiz!

Ya Rabbi hocamın tüm hastalıklarına acil şifalar ver!
Ağlayanı olmayan şu zatın göz yaşlarını dindir, onu sevindir ya Rab!
Ya Rabbi onu üzenlerin şerrinden halas eyle!
Ey Kimsesizler kimsesi! Ona kimse ol! Yalnız koyma nolur!
Tüm sıkıntılarını gider ya Erhamerrahimin!

[Bahattin Karataş] 13.12.2019 [Samanyolu Haber]

Nefis niçin ve nasıl firavunlaşır? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Ağabey, geçtiğimiz günlerde arkadaşlarla beraber yirmi dokuzuncu mektubu okuyorduk. Orada Üstad Hazretleri’nin “Nefis, Rabbisini tanımak istemiyor; firavunâne, kendi rububiyet istiyor.” ifadelerini anlamakta zorlandık. Arkadaşlarımızın farklı mülahazaları oldu. Bu cümleyi açabilir misiniz?” (E.K.)

Sevgili okur!

Sorunuzu yine Risale-i Nur’dan istifade ederek cevaplandırmaya çalışalım:

Nefis insanda, sürekli kontrol edilmesi ve dizginlenmesi gereken bir güçtür. “Kontrolsüz güç, güç değildir” sözü en çok nefis için geçerlidir ve doğrudur. Yani nefis gerektiği gibi kontrol edilmediğinde güç olmaktan çıkar, bir tahrip vasıtası haline gelir.

Rabbimiz insana, bu zorlu mekanizmayı kontrol edebilecek başka güçler de vermiş, onu başka sistemlerle de donatmıştır. Aklın gösterdiği istikamette irade devreye sokulabilirse, nefsin gücü iyiye ve faydalıya kanalize edilmiş olur, zararlı bir güç olmaktan çıkar, pek çok hayra vesile olabilir.

Nefis her zaman kendisinin hür ve serbest olmasını ister. Hatta kendisini tam hür kabul eder, öyle hareket eder. Öyle olur ki kendisini adeta büyük bir saltanatın sultanı olarak görür. Keyfince yaşayıp keyfince yiyip içmek ister.

Kendini kendisine ve tasarrufu altındaki eşyaya mâlik zanneden böylesi bir nefse sahip olan insan, hakimiyet iddiasında bulunur. Yani kendisinde bir hâkimiyet olduğu zannına kapılır. Başkalarını da kendilerinin ve tasarrufları altındaki eşyanın sahibi zanneder.

Böylece Allah’ın mülkünü, malını kendisi ve kendisi gibi insanlara taksim ederek, hem onlar üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunmaya girişir, hem de bilhassa bu tasarruf adına İlâhî hükümlere karşı çıkar.

Bunun bir adım ötesi, gücü ve imkânları eline alan insanın veya bir zümrenin başka insanların ve onların mallarının da mâlik ve hâkimliğine kalkışması veböylece yeryüzünde hâkimiyet sevdasına tutulmasıdır. Bu da, nefsin firavunluğu demektir ve sonu gelmez çatışma, vuruşma ve savaşların sebebidir.

Oysa insan, vücudunun, ondaki tek bir şeyin ve kendi kendisinin mâliki olmadığı gibi tasarrufuna bırakılan eşyanın da hakiki mâliki değildir. Kaldı ki başkaları ve onların malları üzerinde mâlikiyet ve neticede hâkimiyet iddiasında bulunabilsin.

İnsan, kendisine özel mülk olarak verilen malın bile gerçek sahibi değildir. Onun mâlikiyeti mecazîdir ve dolayısıyla malı üzerinde de her şeyin hakikî Mâliki bulunan Cenab-ı Allah’ın izni ve hükümleri çerçevesinde tasarrufta bulunma mevkiindedir.

Böyle olunca, yani herkes kendisi dâhil mülkü hakikî Sahibi’ne verip, mülk üzerinde O’nun izni ve kanunları istikametinde tasarrufta bulunursa kavga, çatışma ve savaş da olmaz.

Peki insanın, kendisini tasarrufu altındaki eşyaya mâlik zannetmesinin sebebi nedir?

İnsan, Cenab-ı Allah’a en kapsamlı aynadır ve Hz. Allah (c.c.), Kendisi’nde bulunan sıfatları insanda yansıtmıştır. Ulûhiyet’in, yani Allah olmanın en önemli vasfı, mutlak istiklâliyettir. İşte insan, kendisinde böyle bir istiklâliyet hisseder ve bu hisle, kendi üzerinde otorite kabul etmek istemez.

Oysa mutlak istiklâliyet mutlak güç, ilim, irade, mutlak kontrol, dolayısıyla mutlak görme ve işitme ister. İnsan ise âcizdir, fânidir ve her bakımdan noksandır. İşte ona tanınan istiklâliyet ve hürriyet, bir başka ifadeyle, benlik, yani “ben” hissi, ona Cenab-ı Allah’ın sıfatlarıını idrak etmesi için bir kıyas ölçüsü olarak verilmiştir.

İnsanın, varlığı, vücudu ve hayatı gibi, sıfatları ve kabiliyetleri de kendisinden değildir. Ayrıca bu sıfatların tamamı eksiktir, kusurludur, geliştirilmeye muhtaçtır. Çünkü apaçık görüyoruz ki, insanın bütün eserleri kusurludur.

İşte insan, kusurlu eserlerinden ve sıfatlarından hareketle, aynı sıfatların Yaratıcı’da kâmil olarak bulunduğunu anlayacaktır. Çünkü Yaratıcı’nın bütün eserleri, mahlukata tanınan iradenin dâhil bulunmadığı bütün İlâhî eserler, kusursuzdur.

Ayrıca bütün kâinatın yaratılması ve idaresi, mutlak ve sonsuz bir güç, ilim, irade, görme ve işitme gibi sıfatların varlığını zarurî kılmaktadır.

İşte insan, bütün bu apaçık gerçekler karşısında enaniyetini Cenab-ı Allah’ın mutlak Ulûhiyet, Rubûbiyet ve hâkimiyetinde yok edebildiği zaman, gerçek değerini, gerçek gücünü ve gerçek zenginliğini kazanır. Çünkü bu şekilde O’nun sıfatlarını kapasitesinin tamamı ölçüsünde yansıtan parlak bir ayna olur.

Fakat benlikle, kendinde olanı kendinden bilmek, kendi kendisinin ve tasarruf altındaki eşyanın mâliki olduğunu iddia etmek, daha ötede başkaları ve onların malları üzerinde de hâkimiyet kurma teşebbüsünde bulunmakla insan firavunlaşır ve açık veya gizli rubûbiyet ve ulûhiyet davasına kadar gider.

Ne acıdır ki insanlık tarihi böylesi firavunlarla doludur...

SORU VE MESAJLARINIZ İÇİN;
TWİTTER : @aliihsandemirel
alidemirelshaber@gmail.com

[Dr. Ali Demirel] 13.12.2019 [Samanyolu Haber]

Kırılacaksa Kırılsın Elimiz [Harun Tokak]

Arabamız akşamın alacasında hızla yol alıyor. Yollar oldukça tenha. Her bir şey bütünüyle teslim olsa da hala kışa direnen ağaçların çokluğu gönlümüze inşirah veriyor. Arabanın camını hafifçe açıyorum. Bereketli bulutların göz pınarlarından dökülen yağmur kokusu doluyor içeriye.

Yaklaşık yarım saat kadar yol aldıktan sonra tarihi bir binanın önünde duruyor arabamız.

Yol arkadaşım “geldik diyor”.

Genişçe bir salon…

İçerde otuz kadar pırıl pırıl insan…

Bir hatip konuşma yapıyor…

Kalabalık derin bir sükût içerisinde dinliyor.

“Gül devri…” diyor. “Her şeyin en güzeli, en güzel devir.

Kur’an bahar yağmurları gibi güzel güzel yağıyor.

Yeryüzü bir mektep, Güllerin Efendisi muallim, sahabiler onun güzide talebeleri…

Güllerin Efendisi sözlerin en güzelini söylüyor…

‘Arşı azamın etrafında nurdan kürsüler vardır. Bu kürsülere öyle kimseler oturacaktır ki, elbiseleri ve yüzleri nur gibi parlayacaktır. Bunlar peygamber ve şehit değillerdir. Fakat peygamberler ve şehitler onlara gıpta edeceklerdir. Sahabiler şimşek gibi atılıyor. “Ya Rasulallah kim o kullar onlarla dost olalım”

“Onlar Allah için birbirini sevenler, Allah için buluşup oturanlar ve Allah için birbirini ziyaret edenlerdir.” Buyuruyor.

Peygamberimiz Medine’ye geleli neredeyse beş ay olmuştu.

Muhacirlerin ellerinde avuçlarında olan ufak tefek birikimleri de bitmeye başladığından sıkıntılar da her geçen gün artıyordu.

Ayrıca Medine’de her bir kabilenin kalbinde, karşılıklı bıraktıkları acılar vardı. Emzikte büyüyen çocuk gibi gün be gün büyüyordu acılar.

Ensar ve muhacirin bu yaralarını sarmak kolay olmasa da, gözleri ışık saçan Kutlu Nebi çevresinde ağırbaşlı bir saygı uyandırmıştı.

Çünkü o herkesi kucaklıyor, herkes için yüreği titriyordu. Düşmanlığı yok etmek, yürekleri sevgide birleştirmek istiyordu.

Herkes yorgun yüreklere yeni bir umut güneşinin doğduğunun farkındaydı.

Bu güneşin tüm dünyayı sonsuza dek aydınlatacak güce sahip olması herkese ziyadesi ile haz veriyordu.

Bir gün Kutlu Nebi, ensar ve muhaciri Enes Bin Malik’in evinde topladı. Önce muhacirleri kendi aralarında, sonra da ensâr ve muhacirleri birbirleri ile kardeş yaptı.

Ama daha da önemlisi, yüz yıllar boyu birbirlerine kin ve nefretle bakan, birbirlerini acımasızca öldüren, Evs ve Hazrec kabilesinin insanları yüz yıl sonra birbirlerine sarıldılar.

O mütevazı evde Medine, tarihin en güzel ve duygulu sahnelerinden biri yaşandı.

Bu soylu kardeşlik inşası, Mekkeli muhacirlerin vatan hasretlerini biraz olsun hafifletmiş, onları Medine’de bir sığıntı, mülteci olmaktan kurtarmış, psikolojik eziklik duymalarını engellemişti.

Onlar Ensar’a yük değil kardeş olmuş, yabancı değil şehrin asil sakinleri haline gelmişlerdi.

Bu kardeşlik sayesinde yepyeni bir kimlik oluşturulmuş, Kureyşli, Evsli ya da Hazreçli olmanın değil Müslüman olmanın değer ifade ettiği yeni bir dünya kurulmuştu.

Ensar, muhacirlerin yaralarını sarabilmek için olağanüstü gayret sarf ediyorlar, ekmeklerini paylaşıyorlar, oturacakları evleri birlikte inşa ediyorlar, tarihin benzerini görmediği bir cömertlik ve fedakârlık tablosu çiziyorlardı.

Bu kutlu kardeşlik, Mekke’den gelen ve evi  barkı olmayan muhacirlerin barınma sorununu ortadan kaldırdı. Ensar kardeşleri onlarla evlerini paylaştılar.

Tüm varlıklarını Mekkeli kardeşleriyle paylaşmak isteyen ensâr en büyük zenginlikleri olan hurma bahçelerini dahi muhacirlere vermek istiyordu. Allah’ın Resulü buna karşı çıkarak hurmalıkların bakım ve sulanmasında birlikte çalışmalarını ve mahsulün paylaşılmasını tavsiye ettiler.

O topraklar tarihinde hiç yaşamadığı sevgi sahnelerine şahit oluyordu.

Mekke’de tarıma elverişli arazi olmadığı için muhacirler bağ bahçe işlerine yabancı idiler.

Ensâr ve muhacir kardeşler yalnızca ekmeklerini, evlerini ve hurmalıklarını paylaşmakla kalmıyorlar, zamanlarını, bilgi ve tecrübelerini de paylaşıyorlardı.

On üç yıl boyunca Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen, büyük bir bilgi ve birikime sahip olan Mekkeli Müslümanlar, bildiklerini ensârla paylaşıyor, Medineli kardeşlerine ilim öğretiyor, onlara öğretmenlik yapıyorlardı.

Hurma bahçelerinde nöbetleşe çalışıyorlar, kardeşlerden biri hurma bahçesindeyken diğeri Peygamberimizin yanında bulunuyordu.

Yıllar Ensar’ın bu samimiyetinden hiçbir şey alıp götüremeyecekti. Onlar, İslam devletinin güçlendiği, Müslümanların nispeten rahata ulaştığı günlerde bile muhacirlere yardımcı olmaktan vazgeçmeyeceklerdi.”

Bir gurbet akşamında salonu dolduran insanlar konuşmacıyı büyük bir sükûnetle dinliyorlardı.

Konuşmacı “günler değişti, aylar değişti…” diye devam ediyor konuşmasına.

“Yıllar değişti. Çağlar değişti. Yaşam tarzı değişti. Kültürler farklılaştı. Dünün küçük yerleşim alanları bu günün şehirleri oldu. Dünün güvenilir coğrafyaları bugünün savaş alanlarına döndü.

Değişen dünyamızda değişmeyen bir gerçek var ki; insanlar bazen doğup büyüdükleri yerlerden değişik birçok sebeple ayrılabiliyor, muhacir olabiliyor. Kimi vatan toprağını bırakıyor, kimi köyünü, ilçesini, şehrini. Kimi ana-babasını bırakıyor, kimi evlatlarını ve eşini. Kimi kendi rızasıyla ayrılıyor kimi zoraki. Hangi gerekçeyle olursa olsun günümüzde var olan kaçınılmaz gerçeğin karşısında kardeşliğin zirvesi ve en güzeli olan Muhacir-Ensar kardeşliğini bugün yeniden hayatımıza aktarmalı, yaşam tarzı haline getirmeliyiz. Çünkü biz insanız. Tek başımıza yaşayamayız.

Dünyada yaşayan bütün Müslümanlar birbirlerinin kardeşidir.

Türkiye’de bir karı-koca pazardan balık alıyorlar. Biraz fazla alalım da kocası hapisteki o bacımıza da verelim…

Akşam pişirip götürüyorlar.. Kapı açılıyor ama içerisi karanlık.

Elektriklerin kesik olduğu anlaşılıyor. Yetecek kadar para bırakıyorlar.

Birkaç gün sonra uğradıklarında ailenin yine karanlıkta oturduğunu görüyorlar.
 
“Ne oldu bacım para mı yetmedi?”
“Yok, yetti ama üst katta bir başka aile var kocası hapiste o daha muhtaç ona verdim.”

Dünyanın en büyük saadetlerinden biri de dostların birbirlerine ilgi ve alakalarıdır. Evet, keder ve ıstıraba düşen bir insana teselli verecek ve onun gözyaşlarını şefkat elleriyle silecek olan dostların bulunması ne büyük bir saadettir.

Hulusi Abi diyor ki…
“Nur Talebesinde uhuvvet ruhu gelişmez ise, o Nur Talebesinde marifet sırrı da gelişmiyor,
İşte bu hareket tam bir dünya kardeşliği hareketidir.
Üstadımız diyor ki… “Ahir zamandaki gelecek zat müminler arasındaki muhabbeti tesis edecek…”

Yaklaşık yarım saat kadar süren konuşma bittiğinde salondakilerden biri yiğitçe kükrüyor.

“Kardeşlerim! Vakit elimizi taşın altına koyma vakti. Koyalım elimizi taşın altına kırılırsa bu yolda kırılsın”

Bu sözler üzerine salondakiler coşuyor.

Türkiye’de yıllarca yaşadığımız infak kahramanlarının sergilediği sahnelerden bir sahne yaşayarak gecenin bir vaktinde ayrılıyoruz o kutlu mekândan ve pırıl pırıl insanlardan.

[Harun Tokak] 13.12.2019 [Samanyolu Haber]

Silivri'de Bayram Sabahı [Ali Turna]

Sabah namazına uyandım. Her günden farklı bir gündü. Çocukluğum aklıma geldi. Bayramdan bayrama alınan özel kıyafetlerimizi dolaptan alır, giyer ve sokağa fırlardık. Büyüklerimizin elini öpüp harçlık alır ve topladığımız paralarla bakkal amcadan istediklerimizi alırdık. Aldığımız çatapatlar, çikolatalar ve  gazozlar günü daha da bir özel kılardı bizim için... Ama şimdi büyümüştüm ve bayramlar eskisi gibi çocukça mutluluk vermiyor hatta daha da büyümüştüm bir önceki bayramı bile arar olmuştum.

Abdest alıp sabah namazını kıldık. Ve dolabımı açıp, sıradan ama diğerlerine göre en güzel olan kıyafetlerimi giydim. Bugün bayramdı ve diğer günlerden özel olmalıydı..

Ve ezan...

Her beş vakitte okunandan daha farklı bir ezandı bu.

Duygu ve özlem yüklüydü bir kere. Bayram namazına çağırıyordu hepimizi. Ciğerlerini bildiğim arkadaşlarımla omuz omuza saf durduk. Bayram mutluluk verirdi ama bütün arkadaşlarımın gözünde yaş vardı. Oldukça hüzünlü bir bayram namazıydı kıldığımız...

Fatih, beyaz bir gömlek giymişti kotunun üstüne. Üçüzlerin babası Remzi, her zamanki özel kazağını giymiş, köşede boynu bükük hutbeyi dinliyordu. Her gün muzipliğiyle şen şakrak olan Özkan’ın yüzü, yıllardır dolabında sakladığı ciddiyetiyle farklı bir çehredeydi.

Namaz kılındı, hutbe bitti ve dualar yapıldı. Bitkin ayaklarla ittirilircesine indiğimiz merdivenlerden, salonda hizaya geçmiş bir şekilde bayramlaşmaya başladık. Acemiydim, yeni dâhil olmuştum bu gruba ve çok farklı bir bayram yaşanıyordu. O yüzden acemice ben de yerimi aldım halkada. Halkanın en başındaki yanındakinden başlayarak sırayla bayramlaşıyordu. Bayramlaşırken sarılıyor, ağlıyor ve bir daha sarılıyorduk. Sıra bana gelince anladım ki bu duyguyu taşıyabilecek ne takatim vardı ne de gücüm...

Geleli iki hafta olmuştu ve her geçen gün sıkı sıkı tuttuğum, bastırdığım, zamanı değil dediğim, sonra dediğim duygularıma artık mani olamıyordum. Barajın önündeki setin kaldırılması gibi karmakarışık yoğun sevgi, özlem, nefret, acı dolu duyguları karıştırıp salıvermiştim her sarıldığım omuzda. Selami abide babamı, Fatih’te abimi ve İmran’da oğlumu görüp sarılmıştım.Sevdiklerim, canım ciğerim dediklerim, eşim, çocuklarım, babam, abim, dostlarım çok uzaklarda olsa da yanı başımdaydı sanki o an. Kırk ayrı omuzda, kırk farklı yakınımla ve kırk farklı duyguyla sarıldık birbirimize. Ben de sarıldım, sarıldım ve ağladım.

Salgın bir hastalık gibi gözyaşı da bulaşıcıydı burada. Omuza düşen gözyaşı, karşı tarafı da ağlatıyor ve duyguların birleşimiyle demir parmaklıkları eritip, özgür bırakıyorduk sanki ruhumuzu. Bayramlar mutluluk verirdi ama bizimkisi daha çok hüzün veriyordu. Tarifi olmayan bir tutsak bayramıydı yaşadığımız bu hapishane koğuşunda...

Kurban Bayramı 4 gündür diye söylenir ve yaşardık ama koğuşta yaşadığımız bayram bitmişti bile daha ilk gününde. Gözyaşları tükenmiş kimi köşesinde, gözler tek noktaya mıhlı, hareketsiz bir şekilde zihnen çıktığı yolculukta, kim bilir nerede, nasıl yaşıyordu bayramı. Kimisi ise yanındakine yaşanılası geçmiş veya özlemini duyduğu bayramını anlatıyordu ve kimi de bu anı hiç yaşamamış gibi yapıp içine bastırıyordu.  Gelecekte böyle bir bayram anısını hatırlamamak için hafızasından siliyordu sanki...

Bu bayram, bizim yaşadığımız ve hiç kimsenin de böyle bir bayram yaşamaması için dua ettiğimiz, hüzünlü ve yalnız bir bayramdı. Acı veriyordu, hüzün veriyordu  ve özlemin kara kökünü alarak çoğaltıp ciğerimize saplıyordu. En acısı da boynu bükük bir şekilde, üstünde bayramlığı ile gülümsemeyen somurtmuş bir şekilde bir köşede duran çocuklarımızın siluetiydi. Bu bizi derinden yaralıyordu.

Şair Süleymaniye’de bayram sabahını yaşarken, biz Silivri’de bayramın acısını yaşıyorduk. Bayramın acısını biz, mutluluğunu ise şair yaşıyordu. Ama şair bilmiyordu, acısını biz yaşadığımız için mutluluğunu onların yaşadığını. Ve biz özgür mahkûmlardık, sizin tutsak özgürlüğünüze inat...

Dedim ya şair Süleymaniye’de bayram sabahını yazmış şiirinde. Ben inanıyorum ki Silivri’deki bayram sabahını yaşasaydı şiirini değil destanını yazardı...

Silivri’de bayram bir gün yaşanır fakat o bir gün de dört güne bedeldir. Samimiyet kokar insanlar. Çilelidir, dertlidir, hüzün doludur. Biri düştü mü, diğerleri onu sırtında taşır. Her birinin hüzün kokan hikâyeleri vardır, kimsenin bilmediği. Anlatmazlar dertlerini, keder üstüne keder eklememek için. Sabah namazıyla başlar bayram günü. Açık görüş kıyafetleri giyilir ve koğuşun ortasında, melekleri kıskandıracak türden bir bayram namazı kılınır. Şair Süleymaniye’ de alamaz bu hazzı.

Şair bilmiyordu dedim ya Silivri’deki bayram sabahını. Ve toplanır alana 38 hüzünlü insan. Bayramın hatrına yüzlere takınır,  en  gerçekçi gülümsemeler bayram ya. Mutluluk saçmaya çalışırlar ama ne mümkün... 38 dertli, çileli, hüzünlü insandır. İlk sarılmada gözyaşlarını salıverirler ve gözyaşları sel olur, hüzün olur, umut olur, bayram olur diğerlerinin yüreğine. Uzun sürer bayramlaşma. Çünkü ayrılmaz sarılanlar. 38 omuzda ayrı gözyaşı dökülür.

Sonra...

Sonrası olmaz, zaman durur. İşlemez hale gelir saatler, günler. Yıllar yaşanır o bir günün içinde... Bütün duygular, yaşanmış anılar ve yaşanılacak zamanlar sığdırılmaya çalışılır bugüne. Her bir sarılma bir destandır, bir ömürdür. Kucakladığımız bir nevi dosttur, babadır, anadır, eştir, çocuktur... Dertler, kederler, hasretler, umutlar ve en içten hıçkırıklar aktarılır omuzdan omuza.

Dedim ya şairin suçu yok. Şair görmemişti Silivri’deki bayram sabahını. Bayramlaşma biter son sarılma ile ve asıl bayramlaşma başlar iç dünyalarında. Çekilirler köşelerine 38 güzel insan. Kapatırlar gözlerini başlarlar bayramlaşmaya o kadar uzaktakiler yanı başında beliriverir, en sevdikleri dostları, aileleri. Uzun uzun konuşur iç dünyasında sarılır, döker içinde söylemek isteyip de söyleyemediklerini.

Şair bunları da bilmez. Ama 38 adam yaşar bu destanı. Tel  örgülü gökyüzünde güneş farklı doğar Silivri’nin üstüne, bulutlar sabit  kalır seyredebilmek için bu anı. Sayıma gelen gardiyanlar kıskanırlar aslında gizli gizli. Silivri’de bayram sabahı gizli yaşanır. Canlı yayın araçları olmaz. Dış dünyaya kapalıdır Silivri. Yalnız Allah’a açıktır... Bu yüzden görmez şair bu sabahı ve şair bu yüzden Süleymaniye’deki sabahı yazar, herkesin bildiği. Ve... Ve herkes birbirine hediye olarak en güzel temennilerini sunar.

-Son bayramımız olur inşallah bu bayram tel örgüler içinde.

Aslında gizliden bilirler, buradaki gibi duygu yüklü bir bayramı başka yerde yaşayamayacaklarını. Çok da dertleri değildir bayram. Hepsinin idealleri vardır gelecek adına. Yapacak çok işleri ve sırtlayacak çok dertleri vardır. Dokunacakları yığınla yürekler de vardır daha...

Bayramlardan da vazgeçerler, her şeyden vazgeçtikleri gibi. Değil mi ki yardan, babadan, anadan, çocuktan vazgeçmiş 38 adam; bir bayramdan mı vazgeçemeyecek. Çok da bayram görmüş de değillerdir zaten. Pişmanlık görülmez mesela bu adamların simalarında. Çünkü çok iyi bilirler, her şeyi apaçık gören görmektedir Silivri’deki bayram sabahını.

Dedim ya şair görmemiştir bu sabahı ve bilmez yazamaz şiirini Silivri üzerine. Her koğuştan dualar yükselir basamak basamak gökyüzüne. Sessiz çığlıklar bıçak olur gökyüzünün bağrına. Gökyüzü ağlar, duvarlar ağlar, 38 adam ağlar. Günün adı bayramdır ya tebessüme zorlanan çehreler aslında gözyaşını içine doğru akıtır, derin derin boğazlarda bir yumru tıkanır, yutkunamaz, konuşamaz.
Sonra...
Sonrası olmaz bu bayramın. Korkarlar birbirlerine dokunmaya. İçlerine akıttıkları gözyaşı barajının patlayacağından korkarlar. Bakışlar sabittir bir noktada. Delici keskin bakışlar. Silivri’de kurban kesilmez. Bu bayram da ne koyun ne dana ne de İbrahim’in İsmail’i kurban edilir... Bu bayram kendilerini kurban ederler Allah’a.

Kurban 38 adamdır. Kan yerine gözyaşı akar bıçak vurulan yüreklerinden. Ve teslim olurlar kaderin sahibine. Bu bayramı okuyamazsınız o büyük şairin şiirinde...

Sonra akşam olur hüzün dolar hiç terk etmediği bu mekâna. Silivri’de bayram sabahı...  Kimsenin bilmediği ama herkese gönderilen duaların mekânıdır burası. Siz bilmezsiniz bu koğuşu, hayatınızda bir virgül bile değildir belki de ama bu koğuş sizi bilir. Yamalı duvarlar suçluluk duyarlar bu 38 adamın önünde set oldukları için. Demir parmaklıkların arasından süzülür salavatlar ve yol bulur gökyüzüne.

Bugün bayram... Bu 38 adamı hapsettikleri gibi tel örgüler içinde, bayramımıza da pranga vurmaya çalıştılar. Ey hâkim bey, tel örgülerle, duvarlarla hapsettiğiniz bu duygular özgürdür aslında... Hayallerimizi de tutuklayamazsınız ya... Duygular ayrılır bedenden ve kanatlanırlar uzak diyarlara. Belki hüzünlü, belki ağlamaklı, belki dertli bir bayramdır yaşadığımız. Ama yine de bayramdır Silivri’de yaşadığımız. Koğuş araması yapar gardiyanlar. Ama bayramımıza, rüyalarımıza, duygularımıza ulaşamazlar...

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

[Ali Turna] 13.12.2019 [Samanyolu Haber]

Tekirdağ Cezaevi’nde kaloriferler çalıştırılmıyor

Tekirdağ F Tipi Cezaevinde kış günü kaloriferlerin çalıştırılmadığı belirtildi. Bir çok tutuklu ve hükümlünün mağduriyet yaşadığı aktarılıyor.

Gazeteci Arzu Yıldız birçok mahkum yakının kendisine ulaştığını belirterek yanan sorunu gündeme getirdi:

“Tekirdağ cezaevinde yönetim ne yapmaya çalışıyor anlamadım. Birçok dm alıyorum. Kış günü kaloriferi kapatıyor, birçok konuda keyfi kısıtlamalara gidiyorlarmış. Kıyafet, kitap, gıda vs S.S kampı mı cezaevi mi? Suç işliyorsunuz..”
[TR724] 13.12.2019

Kanser hastası kadını da tutukladılar: ‘6 yaşındaki çocuğu ortada kaldı’

15 Temmuz sonrası cezaevine hukuksuzca yollanan kadınlara her geçen gün yenileri ekleniyor. Antalya’da yaşayan ve bir ay önce kanser ameliyatı olan Ayşe Özdoğan da hakim kararıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Ameliyattan sonra yaşadığı sıkıntıları bitmeyen Özdağan’ın kanser hastalığı kemiğine de sıçradığı için önümüzdeki günlerde 2. ameliyatını olacağı belirtildi. Özdağan’ın bu yüzden çene kaşığı alınacak.

Özdağan’ın eşi de 8 aydır tutuklu. Çiftin 6 yaşındaki çocukları ise şimdi hem annesiz hem de babasız kaldı.

HDP’li vekil ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu bu durumu gündeme getirdi: “Kanserli bu kadını da tutukladılar.!ANTALYA.Anne AYŞE ÖZDOĞAN kanser hastası,1ay önce ameliyat geçirdi kanser kemiğe sıçradığı için çene kaşığı alınacak.Fakat Antalya’da tutuklandı,eşi 8 de aydır tutuklu! 6 yaşındaki çocuk annesiz ve babasız kaldı.!” ifadelerini kullandı.
[TR724] 13.12.2019

Down sendromlu Nalan annesiz kaldı: ‘Nuran Dilber tutuklandı’

Biri Down sendromlu iki çocuk annesi Nuran Dilber tutuklandı. İstanbul Vatan Emniyet’tek gözaltı sürecinden sonra hakim karşısına çıkarılan Dilber cezaevine yollandı.

7.5 yaşındaki Down sendromlu Nalan’ın ise annesine ihtiyacı var. Bu dönemin Nalan’ın okuma yazma ve hayatı boyunca kullanacağı temizlik ve tuvalet bakımı gibi eğitimleri için çok önemli olduğu belirtiliyor.

İki çocuğun da annelerine ihtiyacı olduğunu söyleyen HDP’li vekil ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, ” Çileyi 2 çocuk çekecek. Hasta çocuğa asıl kötülük yapıldı. Vicdan var mı ki..!? Tutukluluk cezalandırma oldu, acımasızca. Anne tutuksuz yargılanmalı.” dedi.
[TR724] 13.12.2019

Bir kez daha bağırıyorum: 780 bebek mahpus!

AKP rejimi Türkiye’sinde şu anda 780 bebek cezaevinde annesiyle birlikte kalıyor. Yüzlerce çocuk ise hem annesi hem de babası uyduruk gerekçelerle cezaevine gönderildiği için öksüz ve yetim büyüyor.

AKP rejimi, kamuoyundan yükselen ‘bebekleriyle cezaevinde tutulan anneler en azından tutuksuz yargılansın’ talebi karşısında lal kesilmiş durumda. Aksine tutuklu annelerin sayısına her geçen gün yenileri ekleniyor.

Yazar Orhan Aydın da bu zulmü sesini yükseltenlerden. Aydın, sosyal medya hesabından #780BebekHapisteÜşüyor etiketiyle yaptığı paylaşımda, “Bir kez daha bağırıyorum; sağır kulaklarınızın duyması, kör olmuş gözlerinizin görmesi, çürümüş vicdanlarının kahrolması için… CEZA EVLERİNDE BEBEKLER MAHPUS…” ifadelerini kullandı.
Orhan Aydın’ın paylaşımı kısa sürede binlerce RT ve binlerce ‘Beğeni’ aldı. Altına yüzlerce yorum yazıldı.

[TR724] 13.12.2019

Mahkeme akladı; Ankara JİTEM davasında ‘beraat’ kararı!

Ankara JİTEM davasında beklenen oldu! Savcı, sanıklar hakkında ‘mahkumiyete yeterli her türlü şüpheden uzak delil elde edilemediğinden’ beraat kararı verilmesini talep etti. Mahkeme de savcının talebine uygun olarak, ‘hiç bir delil bulunamadığı gerekçesiyle’ 17 sanığın beraatine karar verdi. Savcının mütalaasının bilgisayarda önceden zabta geçmiş olması dikkat çekti. Zorla kaybedilen veya yasa dışı keyfi infaz edilen 19 kişiye ilişkin ilk soruşturma 2011 yılında başlatılmıştı.

Ankara ve çevre kentlerinde 1993-1996 yılları arasında 19 kişinin zorla kaybedilip infaz edilmesine ilişkin açılan ‘Ankara JİTEM Davası’nın 23. duruşması, Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada, sanık ve kayıp yakınlarının avukatları hazır bulundu. Duruşmaya, Hakların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ile zorla kaybedilip infaz edilen 19 kişi arasında olan Namık Erdoğan’ın kızı Begüm Erdoğan ve çok sayıda kişi katıldı.

Duruşmada mütalaasını açıklayan savcı, ‘mahkumiyete yeterli her türlü şüpheden uzak delil elde edilemediğinden’ sanıkların beraatini istedi. Mahkeme, 17 kişinin ölümüne ilişkin suçlanan tüm sanıkların beraatine, Lazem Esmaeılı ve Asker Smıtko’nun ölümüne ilişkin suçlanan sanıkların dosyalarının ayrılmasına karar verdi.

KAYIP YAKINLARI: BEKLİYORDUK!
Mütalaaya ilişkin konuşan kayıp yakınları, “Bizim için değişen bir şey olmadı, bunu bekliyorduk. Burada bir adalet gerçekleşemeyeceğini biliyoruz. Sanıkların bütünü bu cinayetlerden sorumludur. Siz ne karar verirseniz verin, bunlar vicdanımızda mahkumdur.” ifadelerini kullandı.

MÜTAALA BİLGİSAYARDA HAZIR!
İddia makamımın mütalaasının önceden bilgisayarda hazır bulunmasına tepki gösteren kayıp yakınlarının avukatları, “Bu durum mahkeme ve iddia makamı arasındaki organik ilişkiyi ortaya çıkarmıştır.” şeklinde konuştu. Mağdur avukatlarından Murat Yılmaz, “Bu mütalaa hiç şaşırtıcı değil. Bu ülkede cezasızlık politikası devam ediyor. Devletler katildir. Bazı çeteler suç işler. Bunların suç işlediğini siz de sanık avukatları da herkes de biliyor.” dedi.

Duruşmanın sanıkları şu şekilde:

Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, Eski Özel Harekat Daire Başkanı İbrahim Şahin, MİT’çi eski Yarbay Korkut Eken ve özel harekat timi polisleri Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven, Muhsin Korman.

Öldürülen 19 kişi

Öldürülen 19 kişinin ismi şu şekilde: Namık Erdoğan, Metin Vural, Recep Kuzucu, Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Hacı Karay, Adnan Yıldırım, İsmail Karaalioğlu, Yusuf Ekinci, Ömer Lutfi Topal, Hikmet Babataş, Medet Serhat, Feyzi Aslan, Salih Aslan, Lazem Esmaeili, Asker Smitko, Faik Candan, Abdulmecit Baskın, Tarık Ümit.

[TR724] 13.12.2019

Rabia Naz’ın kıyafetlerinde lastik izi olduğu ispatlandı

Giresun’un Eynesil ilçesinde şüpheli şekilde hayatını kaybeden Rabia Naz Vatan soruşturması ile ilgili yeni ve çok önemli bir gelişme yaşandı. Önceki gece sabaha kadar 7 klasörlük dosyaları incelediğini belirten baba Şaban Vatan, kızının elbisesinde araç izine rastlandığını ispat eden belgeleri sosyal medya hesabında paylaştı.

Şaban Vatan’ın paylaştığı Ankara Kriminal Polis Laboratuvarı’nın raporuna göre, Rabia’nın okul giysisi ile pantolonda lastik izi tespit edilmiş. Küçük kızın elbiselerinin görüntü iyileştirme programı kullanarak incelendiği belirtiliyor raporda. Baba Şaban Vatan, belgeleri paylaştığı mesajında, “Şimdi bana bunu açıklayın yetkililer. Giresun Başsavcısı Abdurrahim Alan. Dosyanın savcısı, müfettişler. Resmen elbisede araç izine rastlanmış. Ve elbise temizlenmiş olmasına rağmen izine rastlanmış. Hani araçla ilgili hiçbir olasılık dahi yoktu! Araç deyince inkar başlıyordu,” ifadelerini kullandı.
[TR724] 13.12.2019

Zaman, tarih ve karanlık çağ (3) [Seyid Nurfethi Erkal]

Eşyayı, tabiatı ve eşlik eden kanunların kökenini anlayıp, değerlendirmede modern bilim anlayışıyla vahyi telakki arasında (zannedildiği veya umulduğunun aksine) telifi mümkün olmayan bir fark bulunduğu gibi zamanın ontolojik kökeni ve tarihi hadiselerin beraberinde işlediği mekanizmalar ve bunların değerlendirilişi hususunda da benzer bir farklılık söz konusudur. Bu farklılığın altında ise varlığa ve zamana bakış, değerlendiriş ve kabuldeki ayrılık yatmaktadır.

“Felsefe ve hikmet-i insaniye dünyaya sabit bakar, mevcudâtın mahiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsilen bahseder; Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de icmâlen bahseder. Âdetâ, kâinat kitâbının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez.

Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyâl, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılâbcı olarak bakar; mevcudâtın mahiyetlerinden, sûrî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat Sâni’ tarafından tavzif edilen vezâif-i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâniin isimlerine ne vecihle ve nasıl delâlet ettikleri ve evâmir-i tekviniye-i ilâhiyeye karşı inkıyadlarını tafsîlen zikreder. İşte, felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur’âniyenin şu tafsil ve icmâl hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat hangisidir göreceğiz:…” (25. Söz)

“Ölüm ve hayatın değişmesiyle, seneler ve nesillerin dalgaları üstünde sayısız cenazeler binip yokluğa atılıyor gibi görünen dünyamız ve zeminimiz”e dair her felsefenin farklı biri görüşü ve kendince teselli arayışı olduğu gibi Kur’ân’ın dahi bir biliş ve haber veriş tarzı vardır. Tarih boyunca iman ile inkâr arasında devam edegelen münazara ve mücadele de bu iki farklı okuma biçiminin neticesidir denilebilir.

Varlığa dair bu bakma ve okuma, Yaratıcı inkâr veya göz ardı edilse dahi, bütün varlığın bütün unsurlarıyla bütün şuur sahiplerinin bilincinin farklı katmanlarına hep birden, kesintisiz yaptığı bir telkinin neticesi olduğundan; zavallı beşer bu çağrıdan yüz çevirmek, unutmak ve duymamak için zihnini oyalayıcı, sarhoş edici veya uyuşturucu meşgale ve maddelere sarılmaktan başka çare bulamaz. Ama yokluğa akıyor görünen varlığın resmi ve bir çağlayandan dökülen zamanın sesi gözü önünden bir an kaybolup, susmaz.

“İşte, nasıl elimizdeki saat, sûreten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, dâimî, içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, kudret-i ilâhiyenin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sâbitiyetiyle beraber, dâimî zelzele ve tegayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın sâniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir, sene o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir, asır ise o saatin saatlerini tâdâd eden bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı, emvâc-ı zevâl üstüne atar, bütün mâzi ve istikbâli ademe verip yalnız zaman-ı hâzırı vücûda bırakır. Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber mekân itibâriyle dahi yine dünya, zelzeleli gayr-i sâbit bir saat hükmündedir. Çünkü cevv-i hava mekânı çabuk tağyir ettiğinden bir halden bir hale sür’aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla, sâniye sayan milin sûret-i tegayyürü hükmünde bir tegayyür veriyor.” (25. Söz)

Geleceği beklemek ve geçmişi hatırlamak arası korku, hüzün geriliminde zamanı ve varlığı idrak eden insan, her an ölüyor olduğu hakikatinden mutlak anlamda gafil olmak istese de her günün geceyle bitmesi, her baharın kışa dönmesi, her dirinin ölümle tanışıvermesi insanın dünyayı, ayakları altından kayan bir zemin olarak idrak etmesini netice vermektedir.

Bu en net hakikati görmezlikten gelmek için aklın mukteziyatını felsefe ile inkâr ve fıtri hissiyatını beşer icadı oyuncaklarla iptal etmek yoluna sapan insanoğlu, modern zamanlarda madde ve zamanın anlamı değil ancak hesabı olabileceğine dair net bir karara varmış görünmektedir. Modern aklın bakışında yerleşik bu kesin kararı bozan hatta anlamsız kılan ve her ne yapsa başa çıkılmaz görünen tek şey ise ölümdür ve kıyamettir.

“Şimdi, dünya hânesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden, dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin yüzü itibâriyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbât ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin çıkmaları ve hasflar vuku’ bulması, saatleri sayan bir mil gibi, dünyanın şu ciheti ağırca mürûr edicidir gösterir. Dünya hânesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecrâmların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufât ve husufâtın vuku’ bulmasıyla yıldızların sukut etmeleri gibi tegayyürât gösterir ki, semâ dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harâbiyete gidiyor. Onun tegayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor; fakat, herhalde geçici ve zevâl ve harâbiyete karşı gittiğini gösterir.

İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde binâ edilmiştir; şu rükünler, dâim onu sarsıyor. Fakat, şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâniine baktığı vakit, o harekât ve tegayyürât, kalem-i kudretin mektubât-ı samedâniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahvâl ise, esmâ-yı ilâhiyenin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifât ile gösteren, tazelenen aynalarıdır.” (25. Söz)

Zaman denilen, hakikati “Levh-i Mahv ve İsbat” olan ve kaynağı “Levh-i Mahfuz”da bulunan nehr-i azîmin içinde akmakla birlikte sanki kıyısındaymışçasına resmedilmesine benzetebileceğimiz “tarih”in akışına yön verdiği iddia edilen bütün iktisadi ve siyasî değişim ve dönüşümler, tarihin işlediği asıl fay hattı olan Hak ve batıl mücadelesi çizgisinde beliren kırıklardan ibarettir ve müspet veya menfi beşeri bilgi, plan ve güçlerin her türlü teşebbüsü de neticeleri itibariyle Rabb’in mutlak takdiri çerçevesinde yine O’nun bilinmesi istikametinde tarihin sahnelerinde istihdam edilen unsurlardır.

Beşer aklı tıpkı madde boyutunda eşya ve tabiata tabi olduğu kanunlar sebebiyle mevhum, müstakil bir şahsiyet verme eğiliminde olduğu gibi zaman buudunda hadiseler ve tarihe de bizzat tesir ve icracı hüvviyeti vermeye meyyaldir. Bu ise insanın gafletine örtülen ikinci kalın bir perdeden başka bir şey değildir.

“İşte dünya, dünya itibâriyle hem fenâya gider hem ölmeye koşar hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gaflet ile sûreten incimâd etmiş, fikr-i tabiatla kesâfet ve küdûret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefîhenin câzibedar lehviyâtıyla, sarhoşâne hevesâtıyla o dünyanın hem cümûdetini ziyâde edip gafleti kalınlaştırmış, hem küdûretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor.” (25. Söz)

Kâinatın sonlanmayan devinimi ve zamanın susmayan gürültüsünün anlamını tek hakiki metafizik bilgi olan Vahyin hikmet ve rahmet, Habercilerinin marifet ve muhabbet yüklü gür sesiyle tercüme edip, insana duyuran Hak Taala ve tekaddes Hazretleri ne yarattığı mahlukatı manasız ne de muhatabı İnsanı dünya denilen çölde Sahipsiz ve Hamisiz bırakmış değildir ve olamaz. İşte Din denilen değişmez İlke, beşerin yüzünü işaretten işaret edilene, yani maddeden manaya, hadiseden derse, eşyadan hakikate çevirip İnsan olma hedefine sevke etmenin adıdır. (Biz bunun harici beşeri zanların eseri nazariyeleri felsefe; bunu netice vermeyen dini tutum ve tarafgirliği ise yobazlık olarak tanımlamaktayız.)

“İşte Kur’ân’ın baştanbaşa kâinata müteveccih olan âyâtı şu esâsa göre gider, hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar gösterir, çirkin dünyayı ne kadar çirkin olduğunu göstermekle beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sâni’e bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir, hakiki hikmeti ders verir, kâinat kitâbının mânâlarını tâlim eder. Hurufât ve nukuşlarına az bakar; sarhoş felsefe gibi, çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufâtın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyâtta sarf ettirmiyor.” (Sözler, s. 477)

Hamd Alemlerin Rabbi Allah’a, salat ve selam Resulu ve alinedir. Amin.

(devam edecek)

[Seyid Nurfethi Erkal] 13.12.2019 [TR724]

Atalanta tarih yazdı, Galatasaray hüsran yaşadı [Hasan Cücük]

Dünyanın bir numaralı kulüp organizasyonu olan Şampiyonlar Ligi’nde grup maçları tamamlandı. 16 takım gruplarda ilk iki sırada yer alıp, adını son 16 turuna yazdırdı. Gruplarda oynanan 96 maçta meşin yuvarlak 308 kez ağlarla buluştu. Devler Ligi’ndeki tek temsilcimiz Galatasaray ise grubunda sonuncu olup, Avrupa defterini kapattı. Şampiyonlar Ligi’ne damga vuran ekip ise Atalanta oldu.

2019-20 Şampiyonlar Ligi sezonunda gruplara kalan 32 takım arasında Atalanta ve RB Salzburg gibi ilk kez adını gruplara yazdıran takımlar vardı. Atalanta,  C Grubu’nda Manchester City, Shakhtar Donetsk ve Dinamo Zagbreb ile Şampiyonlar Ligi’nin büyük okyanusunun küçük balığı olarak sahne aldı. Grupta oynadığı ilk üç maçtan mağlup ayrılan Atalanta ilk kez katıldığı devler arenasında hüsranın adı olmaya adaydı. İlk puanını grubun güçlü takımı City karşısında sahasında 1-1 berabere kalarak alan Atalanta, ilk galibiyetini ise 5’inci hafta Dinamo Zagreb’i yenip hanesine 3 puan yazdırdı.

Gruptaki son maçlar öncesinde son sırada bulunan Atalanta’nın City’den sonra çıkan ikinci takım olması için; deplasmanda Shakhtar Donetsk’i yenmesi, İngiliz ekibinin ise yine deplasmanda Dinamo Zagbreb’i yenmesi gerekiyordu. 90 dakikalar sonunda ise yüzü gülen taraf Atalanta oldu. Deplasmanda Ukrayna temsilcisini 3-0 yenen Atalanta, City’nin de Zagreb’i yenmesiyle ikinci olarak adını son 16 turuna kalan takımlar arasına yazdırdı. Atalanta grupta oynadığı ilk 3 maçı kaybedipte, ilk ikide yer almayı başaran ikinci takım oldu. 2002-03 sezonunda aynı başarıya Newcastle United imza atmıştı.

Atalanta’nın imza attığı tarihi başarıyı temsilcimiz Galatasaray ise tersten yazdı. Real Madrid ve PGS gibi iki devin yer aldığı grupta ilk iki şansı azdı ama üçüncü olup yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etmesi beklentisi oldukça yüksekti. Grup maçları tamamlandığında sarı-kırmızılı ekip, hüsranın adı oldu. Grupta topladığı 2 puanla sonuncu oldu. Dahası 32 takım arasında en az gol (1) ve kaleye en az isabetli şut (9) atan takım oldu. Genk ve Kızılyıldız ise kalelerinde gördükleri 20’şer golle 6 maç sonunda en çok gol yiyen iki ekip oldu. Bu takımları 14 gol ile Tottenham, Olympiacos ve Galatasaray takip etti.

Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde Fatih Terim yönetiminde 8. kez grup aşamasını bitirdi. Sarı-kırmızılı takım, Terim idaresinde ilk kez maç kazanmadan grubunu tamamladı. Fatih Terim, 2013-14 sezonunda Galatasaray’ın başında Şampiyonlar Ligi’nde bir maça çıktıktan sonra görevinden ayrılmıştı. Sarı-kırmızılı takım, Devler Ligi’nde Terim ile en iyi dönemini 2012-13 sezonunda yaşadı. Söz konusu sezonda grup aşamasını 10 puanla bitiren Galatasaray, daha sonra son 16 turunu da geçerek çeyrek final oynama başarısı göstermişti. Galatasaray,  Şampiyonlar Ligi’nde en kötü performansı 2014-15 sezonunda sergiledi. Sarı-kırmızılılar, İtalyan teknik Cesare Prandelli yönetiminde 5, Hamza Hamzaoğlu idaresinde ise 1 karşılaşmaya çıktığı bu sezonda sadece bir puan kazandı. Devler Ligi’nde 2014-15 sezonunu bir beraberlik ve 5 mağlubiyetle kapatan Galatasaray, attığı 3 gole karşın 19 kez topu ağlarından çıkardı.

Şampiyonlar Ligi tarihinde yine bir ilk bu sezon gerçekleşti. İlk kez son 16 turuna kalan takımların tamamı Avrupa’nın 5 büyük liginden oluştu. Avrupa’nın en büyük 5 futbol ligi kabul edilen İngiltere Premier Lig, İspanya La Liga, İtalya Serie A, Almanya Bundesliga ve Fransa’da Ligue 1 mücadele eden 16 takım, gruplarında ilk iki sırayı alarak bir üst tura yükseldi. İngiltere’den geçen yılın finalistleri Tottenham ve Liverpool’un yanı sıra Chelsea ve Manchester City, İspanya’dan Real Madrid, Barcelona, Atletico Madrid ve Valencia, İtalya’dan Juventus, Napoli, Atalanta, Almanya’dan Bayern Münih, Borussia Dortmund ve Leipzig, Fransa’dan Paris Saint-Germain ve Olympique Lyon tur atlayan takımlar oldu. 5 büyük ligden İnter (Serie A), Bayer Leverkusen (Bundesliga) yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam ederken, grup maçlarında sonuncu olan Lille (Ligue 1), 5 büyük ligden Avrupa’ya veda eden tek takım oldu.

Bu sezonun bir başka sürprizine Ajax imza attı. Geçen yıl yarı finale kadar yükselen Ajax, grup lideri olarak çıktığı son maçta sahasında Valencia’ya 1-0 yenilince üçüncü olup Devler Ligi macerasını noktaladı. Futbolun büyük ülkelerinden Rusya’nın iki temsilcisi Zenit ve Lokomotif Moskova gruplarında sonuncu olup Avrupa defterini kapattı.

Grup aşamasının son haftasında en genç gol atan futbolcu ve forma giyen en genç kaleci unvanları el değiştirdi. Barcelona’da forma giyen Ansu Fati, takımının Inter’i 2-1 yendiği maçın 86. dakikasında fileleri havalandırdı ve 17 yaş 40 günle bir Şampiyonlar Ligi maçında gol atan en genç futbolcu oldu. E Grubu’nda yer alan Genk’te forma giyen 17 yaşındaki Maarten Vandevoordt, bir Şampiyonlar Ligi maçına çıkan en genç kaleci oldu. Vandevoordt, 2016-17 sezonunda 18 yaşındayken Benfica kalesini koruyan Svilar’ın rekorunu kırdı.

Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan katılan 5 büyük ligden 19 takımın 16’sı yoluna devam etmesi bir acı gerçeği daha ortaya çıkardı; bu ülkelere tanınan fazla kontenjanlar, diğer ülkelerin şampiyonlarının bile Devler Ligi’ne katılmasını engelliyor. Zengin daha zenginleşirken, makas giderek açılıyor. Şampiyonlar Ligi giderek 5 büyük ligin ekiplerinin kendi arasında rekabet ettiği bir arenaya dönüşüyor.

[Hasan Cücük] 13.12.2019 [TR724]

Siyasal İslam ve şeytanın arkadan gelmesi… (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Günümüzde, devletteki derin yapının tam desteğine sahip olan Siyasal İslamcılar’ın yol açtığı önemli zararlardan bazılarını zikredelim:

  1. İslam’a ve İslami değerlere sahip çıkmak suretiyle bir taraftan halkın desteğini sağlarken, diğer taraftan menfi manada ortaya koydukları temsillerle İnsanların İslamiyet’ten ve İslami değerlerden soğumasını gerçekleştirmektedirler. Çok açıktır ki, din ve dini değerlere karşı düşmanlık besleyen derin yapı için bu durum,  ülkede din ile alakalı her şeyi bitirebilmeleri için çok büyük fırsatlar sunmaktadır.
  2. Yaptıkları zulümlerine meşruiyet kazandırmak için, İslam tarihindeki nizâlı olan, yanlış anlaşılan ve bir kısmı itibarıyla da yanlış olan bir takım uygulamaları ve hükümleri kendi menfaatleri adına kullanmalarıdır.
  3. Siyasal İslamcılar’ın yaptıkları haksızlık ve zulümlerde böyle bir yol izlemeleri, bir taraftan cahil toplumun desteğini almalarını sağlarken, diğer taraftan bu söylemler bunların mağdur ettiği kesimlerin şiddetli tepkisine yol açmıştır. Böylece Siyasal İslamcı’ların kullandıkları argümanlara/toplumlara/medeniyetlere/değerlere/kişilere karşı iyi veya kötü, doğru ya da yanlış, faydalı veya zararlı olup olmamalarına bakılmaksızın toplumda reaksiyoner olarak bir kin, nefret, düşmanlık ve hazımsızlık meydana gelmiştir.
  4. Yine aynı şekilde Siyasal İslamcılar’ın amaçlarına ulaşmak için, kendilerini tarihteki bir takım devletler ve şahsiyetlerle aynılaştırmaları ve sürekli bunları nazara vermeleri, toplumda geçmişte yaşayan İslam medeniyetlerine, İslam’ın önemli ölçüde yaşandığı devletlere, İslam’a önemli hizmetleri olan insanlar da dahil olmak üzere tarihteki şahsiyetlere karşı bir düşmanlığı beslemiş, bütün bir geçmişin karalanmasını netice vermiş ve bugünkü nesillerin geçmiş ile olan bağlantısını kesmiştir. Maalesef geçmişine, atalarına ve onların ortaya koyduğu medeniyetlere karşı sürekli lanet okuyan, küfreden, hakaret eden bir nesil ortaya çıkarmışlardır.
  5. Her zaman hak cephesi ile mücadele halinde olan şer cephesi tarafından, geçmişi ile olan bağlantısı koparılmış ve geçmişinden beslenemeyen bu toplulukların kolayca manipüle edilmeleri, geçmişten tevarüs edilen manevi değerlerinden uzaklaştırılmaları ve bunların neticesinde asimile edilmeleri kaçınılmaz olmuştur.
  6. Maalesef aynı tehlike hizmet insanları için de geçerlidir. Siyasal İslamcılar’dan en fazla zarar gören kesim olan Hizmet insanlarında da yer yer geçmişe karşı düşmanlıkların oluştuğu görülmektedir. Bu insanların, yaşadıkları mağduriyetin şiddetine bağlı olarak, geçmiş ve geçmiş ile tevarüs edilen bir takım manevi değerlere karşı cephe aldıkları görülmektedir. Bazıları yaşanılan hadiselerin şokuyla ciddi düşünce kaymaları yaşamışlar ve maalesef bir kısmı itibarıyla da ifrat ve tefritlere düşmekten kurtulamamışlardır.

Şeytan arkadan geliyor, seni kökünden koparıyor…

Bugün Siyasal İslam üzerinden hayata geçirilen bu müthiş tehlikeye Fethullah Gülen Hocaefendi “Korku, Ümit Ve Farklı Derinlikleriyle Nefis” başlıklı bamtelinde işaret etmektedir: “Şeytan arkadan geliyor, seni kökünden koparıyor. Senin kökün tâ “Ezel”e dayanıyor; İlm-i İlahî’de Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a dayanıyor. Sonra hükmünün, peygamberler manzumesinin kâfiyesi olması itibariyle, Hazreti Muhammed’e dayanıyor, o Hazreti Ahmed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem). Sonra, Ebu Bekirler ile, Ömerler ile, Osmanlar ile, Aliler ile, çok mükemmel bir mazi meydana getirilmiş. Mazin o, geçmişin o!.. Senin, arkanda bıraktığın şey, o!.. Sonra değişik devletler gelmiş; içinde, gerçekten sahabî ayarında insanlar yetişmiş. Bir Ömer İbn Abdülaziz’i, bir Hâdî’yi, bir Mehdî’yi, bir Orhan Gazi’yi, bir Osman Gazi’yi, bir Süleyman Şah’ı, bir Murad Hüdavendigâr’ı, bir İkinci Murad’ı onlardan geri göremezsiniz. Tam arkalarında; o ayağını kaldırırken, o oraya basıyor gibidir. İçlerinde böyle babayiğitler, devasa insanlar yetişmiştir, Allah’ın izniyle. Mazin bu senin!..

Yahya Kemal’in -Tevfik Fikret’e karşı- ifadesiyle, “Ne harabîyim, ne harabâtiyim / Ben, kökü mazide bir âtiyim.” Biz, kökü mazide bir âtîyiz. Şimdi maziden koptuğumuz zaman bize ait bütün değerler manzumesi yıkılır. Evet, bu da şeytanın arkadan gelmesi demektir, hafizanallah.”

Asimile olma tehlikesi…

Hizmet insanları, cebri lutfi olarak dünyanın dört bir tarafına hicret etmek zorunda kalmışlardır.  Gidilen bu yerlere entegre olabilmek için bu yerlerin dillerinin ve kültürlerinin öğrenilmesi çok önemlidir. Fakat bu entegrasyon gerçekleşirken asimile olmamak da bir diğer önemli noktadır. Asimile olmamak ve gidilen yerlerde kendi değerlerimizin temsil edilebilmesi için, kendimiz olmamız, manevi değerlerimizi ve hizmet prensiplerimizi koruyabilmemiz gerekmektedir.  Hadiselerin menfi etkisiyle insanımız bir taraftan geçmişten tevarüs edegelen değerleri, diğer taraftan da mevcut hizmet prensiplerini sorgulamaya başlamışlardır.

Bu sorgulamalar her seviyede olmakla beraber, özellikle genç jenerasyonda ve çocuklarımızda daha ileri seviyede olmakta ve bazen bu değerlerin ve prensiplerin inkarına kadar gidebilmektedir. Yeni hicret edilen batı ülkelerinde yakalanmış olan insan hak ve hukukları noktasındaki gelişmişlik bu problemin şiddetini arttırıcı olmuştur. Buna binaen gençlerin ve çocukların asimile olmaları önemli bir problem olarak karşımızda durmaktadır.

Başta da ifade edildiği gibi bu tehlike her seviyede söz konusudur. Buna binaen herkese önemli vazifeler düşmektedir. İnsanımızın geçmiş ile olan bağının tekrar inşâsına, ekseriyeti itibariyla Kur’ani ve Nebevi olan prensip ve dusturların hakikatlerinin tekrar anlaşılmasına ihtiyaç vardır. Siyasal İslamcılar üzerinden hayata geçirilen, insanlarımızın değerlerinden uzaklaştırılmaları planına engel olmak adına çok ciddi çalışmalar yapmak gerekmektedir.

İnşaAllah bir sonraki yazıda konumuza devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 13.12.2019 [TR724]

Kadınlar muayyen günlerinde mescide girebilirler mi? [Cemil Tokpınar]

Bu haftaki yazımız, geçen hafta işlediğimiz konuları tamamlar mahiyette olacaktır. Yazımızda kadınlar muayyen günlerinde mescide girebilirler mi, hac ve umrede nasıl davranmalıdırlar, özür hâlinde neler yapılır gibi soruları cevaplamaya çalışacağız.

Geçen yazımızda da belirttiğimiz gibi, ihtilaflı konularda ibadete izin veren görüşleri tercih edeceğiz. Bu yazımızda kaynak olarak herkesin kolayca ulaşabileceği ilmihallerden faydalandık. Dolayısıyla biz bir hüküm vermiyoruz, sadece âlimlerimizin çıkardığı hükümleri sizlere duyurmuş oluyoruz.

İlim öğrenmek için mescide girilebilir

Hayızlı (âdetli) kadının zaruri durumlar dışında mescide girip orada kalması, Hanefîler de dâhil fakihlerin çoğunluğuna göre câiz değildir. Zaruri durumlar dışında mescide girmek, orada eğleşmek ve itikâfa çekilmek de caiz değildir. Hadiste şöyle buyurulur: “Hiç bir hayızlı veya cünüp mescide giremez.” (İbn Mâce, Tahâre, 92; Dârimî, Vudû’,116).

Bununla birlikte bazı İslâm bilginleri, kadınların özel hallerinde mescide girmelerinin hükmü konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu âlimlere göre, Resulullah (s.a.v.) Müslüman olmayanları dahi mescide almıştır. Buna göre, cünüp kimselerin temizlenmeleri kendi isteklerine bağlı ise de, âdetli ve lohusa kadınların temizlenmeleri iradelerine bağlı olmadığından, bu durumundaki bayanların, başta irşad faaliyetleri olmak üzere, camide yapılan dinî içerikli hizmetlerden yararlanmak amacıyla camiye girmelerinde bir sakınca bulunmamaktadır.

Buna göre hanımlar, vaaz, sohbet, seminer, Kur’an, hadis dinlemek için mescide girebilirler. Bu görüş, çocuk eğitiminde büyük rolü olan hanımların eğitim ve öğretimi açısından çok daha isabetlidir.

Hac ve umrede âdet gören hanımlar nasıl davranmalı?

Kim bilir kaç yıl boyunca mukaddes beldeleri ziyaret etmenin hayaliyle yaşayan ve bu özlemi dindirmek için maddî ve manevî nice fedakârlıklara katlanıp Mekke ve Medine’ye gelen hanım kardeşlerimizin muayyen günlerinde nasıl davranacakları hususu çok önemlidir. Bu hususta kendi doktorlarının bilgisi dâhilinde âdet geciktirici ilâç kullanmalarının dinen bir sakıncası yoktur.

Bununla birlikte hac ve umre döneminde âdet gören kardeşlerimiz nasıl davranmalıdır?

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun bu konuyla ilgili 2009/116 no’lu kararı şöyledir:

“Dini Soruları Cevaplandırma Komisyonunca değerlendirilen ‘Hayızlı ve Nifaslı Kadınların Mescide Girmeleri’ konusu görüşüldü. Günümüzde hac ibadeti, şartlar gereği sınırlı bir zaman diliminde gerçekleştirilebilmektedir. Hac için gelen kadınlar, bu süre içerisinde hayız ve nifas gibi kendilerine özgü özel bir hal ile karşı karşıya kalabilmektedirler. Şartlar gereği ömründe bir defa hac yapma fırsatı yakalayan kadınların özel durumlarında Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Haram’ı ziyaret etmeleri, dua ve zikir amacıyla mescidlere girebilmeleri, günümüzde çözüm bekleyen önemli bir dinî problem olarak gözükmektedir.

“Kadınların âdetli iken mescide girmeleri, İslâm âlimlerinin çoğunluğu tarafından caiz görülmemektedir. Ancak bazı âlimler bunu caiz görmektedirler. Bu görüşten hareketle, hacda âdetli iken dua, zikir ve istiğfar ile meşgul olmak, Kâbe’yi seyretmek veya Hz. Peygamberi ziyaret etmek gibi amaçlarla Harem-i Şerif’e ve Mescid-i Nebevî’ye girmek isteyen âdetli hanımların, buna cevaz veren âlimlerin görüşleri doğrultusunda amel edebilecekleri oy çokluğu ile mütalaa edilmiştir.”

Âdetli kadın hangi ibadetleri yapamaz?

Hayız, bir nevi abdestsizlik ve cünüplük hali, yani hükmî kirlilik (hades) veya mazeret kabul edilir. Hayızlı kadının namaz kılmasının ve oruç tutmasının câiz ve sahih olmadığında, yani hayzın bu iki ibadetin ifasına engel bir mazeret sayıldığında âlimler görüş birliğindedir. Hayız süresince terkedilen namazların kaza edilmesinin gerekmediği, oruçların ise temizlendikten sonra tutulacağı hususlarında da görüş birliği vardır. Bu konuda Hz. Peygamber’in bilgi ve onayı dâhilinde cereyan eden uygulamalar esas alınmıştır (Buhârî, “Hayız”, 20; Müslim, “Hayız”, 69; Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 105).

Hayızlı bir kadın hac ibadetini eda ederken Kâbe’yi tavaf hariç hacla ilgili bütün işlemleri ve ibadetleri (menâsik) yapabilir. Haccın rüknü olan ziyaret (ifâza) tavafını yapmak üzere temizleninceye kadar Mekke’de bekler. Hanefîler’e göre hayızlı olarak tavaf yapılması geçerli olmakla birlikte ceza kurbanı kesilmesi gerekir.

Hayızlı kadının Kur’an okuması ve Mushafı eline alması, mescide girip orada kalması, Hanefîler de dâhil fakihlerin çoğunluğuna göre câiz değildir. Bu konuda hayızlı kadın cünüp kimse gibidir. İhtiyaç halinde mescide girebilirler, dua ve zikir niyetiyle dua âyetlerini, Fâtiha, İhlâs gibi sûreleri besmeleyi, kelime-i tevhid ve şehâdeti okuyabilirler.

Mâlikî fakihleri ise, bazı sahâbe ve tâbiîn âlimlerinden rivayet edilen görüşlerin desteğiyle, kadının hayız (âdet) süresi içinde Kur’an okuyabileceğini, fakat hayız kanı kesildiği andan itibaren gusledip temizleninceye kadar cünüp hükmünde olup Kur’an okuyamayacağını belirtmişlerdir. İbn Hazm bu şartı da aramaz. Mâlikîler ve İbn Hazm dâhil bir grup İslâm bilgini, cünüplük halinin iradî, hayızın ise gayri iradî oluşundan hareketle hayızlı kadın lehine bir ayırım yapmayı gerekli görmüş, özellikle Mâlikîler kadınların Kur’an öğretimi ve öğrenimi için böyle bir ruhsata ihtiyacı bulunduğu noktasından hareket etmişlerdir.

Hayızlı kadının hayız sebebiyle ibadet edememesi, Kur’an okuyamaması dinin kendisine tanıdığı bir muafiyettir. Bu ibadetleri yapamadığı için dinî bir sıkıntı, eksiklik ve sorumluluk duyması yersizdir. İbadetlerde sayı ve süreden ziyade niyet ve fikrî-ruhî yoğunluk önemlidir. Fakat Kur’an öğretimi ve öğrenimi ile meşgul olan kadınlar, hatta mazeret beyan etmesinin kendisini zor durumda bırakacağı bir ortamda bulunan kadınlar yukarıdaki ruhsattan yararlanarak hayızlı oldukları halde Mushafı ellerine alıp, Kur’an okuyup dinleyebilirler.

Âdetle karıştırılan istihâze (özür hâli)

Rahim içi damarlardan hayız ve nifas hali dışında ve bir hastalık veya yapısal bozukluk sebebiyle gelen kana istihâze (özür kanı) denilir. Diğer bir ifadeyle istihâze, kadının âdet ve loğusalık dışındaki kanamalarının genel adıdır. Fakihlerin, hayız ve nifasın âzami sürelerini belirleme çabalarının bir amacı da hayız ve nifas kanı ile istihâze kanını birbirinden ayırt etme konusunda kadınlara genel ve pratik bir ölçü vermektir. Bu konuda her bir kadının kendi tecrübe ve kanaatinin de önemli olduğunu, nihaî olarak da tıp biliminin tesbitlerinin ölçü alınması gerektiğini belirtmek gerekir.

İstihâze kanı, dinmeyen burun kanaması, tutulamayan idrar veya bir yaradan sürekli kan akması gibi sadece abdesti bozan bir özür (mazeret) halidir. Bu durumdaki kadın gerekli maddî-bedenî temizliği yapar, tedbirleri alır ve özürlü kimselere tanınan ruhsat ve muafiyetleri kullanarak her bir namaz vakti için ayrı ayrı abdest alıp ibadetlerini eda eder. Alınan bu abdestle o vakit içindeki bütün farz, vâcip ve nâfile, eda ve kazâ namazları kılabilir. Şâfiî ve Mâlikîler’e göre her bir farz namaz için ayrıca abdest almak gerekir.

Geçen haftaki yazımızın sonunda da dediğimiz gibi, burada Hanefîlerin görüşleri dışındaki fetvalara da yer verdik. Bilhassa sıkıntılı durumlarda farklı mezheplerin görüşleri, istismar etmek için değil, istifade etmek ve çözüm bulmak için kullanılabilir. Bu yüzden bizim yazdıklarımızın dışında farklı fetvalar duyabilirsiniz. Biz burada muayyen günlerinde zikir ve dua etmek, camideki irşad faaliyetlerinden yararlanmak, hac ve umrenin feyzinden istifade etmek isteyen hanım kardeşlerimizin arzu ve duygularına tercüman olmaya çalıştık. Aksini arzu edenler farklı fetvalara uygun davranabilirler.

[Cemil Tokpınar] 13.12.2019 [TR724]

Anayasa Mahkemesi KHK ihraçlarını inceleyebilir mi? [Aziz Kamil Can]

15 Temmuz kontrollü darbe girişimini müteakip olağanüstü halin ilan edildiği 20 Temmuz 2016 ile 19 Temmuz 2018 tarihleri arasında geçen 2 yıllık dönemde 31 adet KHK çıkarıldı. Bu KHK’lar ile hastane, sendika, dernek, vakıf, eğitim, medya gibi alanlarda binlerce kurum kapatıldı. Binlerce şirkete el konuldu. 600.000’den fazla kişi hakkında işlem yapıldı. 100.000’i aşkın kamu görevlisi ihraç edildi. Şiddet ve baskı ile topluma korku aşılandı.

Fakat bugünlerde kısmen de olsa insanların korkularından sıyrıldıklarını görüyoruz. Örneğin KHK mağduriyetleri etrafında gittikçe artan bir dayanışmaya şahit oluyoruz. Umarım bu haklı cesur sesler artar ve mağdur olan yüzbinler kenetlenerek seslerini dünyaya duyururlar.

Öte yandan sadece aktif protestolar, medya sunumları yetmez, mağdurların aynı biçimde ulusal ve uluslararası hukuk önünde de haklarını sonuna kadar aramaları oldukça önemlidir. İnanıyorum ki er ya da geç hukuki arayışlar meyvelerini verecektir. Hukuki arayışlardan asla vazgeçilmemelidir.

Her ne kadar Perinçek “hukuk siyasetin köpeğidir” diyor ve birçok kişi de bu düşünceyi paylaşıyor ise de ben faklı düşünenlerdenim. “Hukuk” yerinde durur, evrenseldir, doğuştan bireyle var olur ve onunla yaşar, bir kişinin, zümrenin, iktidarın emrine giremez, bir ruh gibi dokunulmazdır, yeri vicdanlardadır. “Köpek” ise sadece kendini besleyen sahibine bağlıdır, ondan emir alır ve gerekirse karşıdakinin masumiyete bakmadan saldırır. İlla bir benzetme yapılacaksa burada “köpek” ancak bir “yargıç” olabilir.

Hava, su ve ekmek kadar değerli olan “hukuk” mesleğini icra eden “yargıç” şayet bu değeri bırakıp bir kişiye bağlanmış ve sürekli ondan gelen kemik kırıntıları hürmetine tarafsızlığını yitirmiş ise, o artık “hukuk”un sağladığı özgür ve saygıdeğer yargıç değil, efendisine bağlı, sadık bir “köpek”tir. Dolayısıyla eğer Perinçek, anılan cümlesi ile “yargıç”ı kastettiyse, tespitini paylaşırım, aksi halde hukuku kastetmişse yanılıyordur. Hukuk kimseye bağlı değildir.

Bu açıklamadan hareketle, çıkarılan tüm KHK’lar anayasaya, uluslararası temel hak sözleşmelerine ve dolayısıyla hukuka aykırı olmalarına rağmen “bağlı” AYM yargıçları tarafından efendilerinin isteklerine uygun biçimde farklı yorumlanabilmişlerdir. Hatta yoruma bile gerek kalınmadan bunları incelemeyeceklerini bile söylemişlerdir.

Nitekim AYM Başkanı Zühtü Arslan, Mahkeme’nin, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde çıkarılan KHK’ları denetleme yetkisine sahip olmadığını söyleyerek ve bir nevi ihsası reyde bulunarak bu yolu kapatmıştır.

Oysa aynı AYM daha önceden OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ları incelemiş (bkz. 10 Ocak 1991 tarih ve 1991/1 sayılı karar yanında diğer kararlar; E.1991/6, K.1991/20; E.1992/30, K.1992/36 ile E.2003/28, K.2003/42) ve hatta bu incelemesinde bazı hükümlerin OHAL kapsamında olamayacağını belirterek iptal kararı bile vermişti. AYM, darbe girişimi sonrasında çıkarılan 668 ve 669 sayılı KHK’lar ile ilgili yaptığı değerlendirmede istikrar kazanmış içtihadından vazgeçerek iptal taleplerinin yetkisizlik nedeniyle reddine karar vermiştir (AYM, E. 2016/166, K. 2016/159, T.12.10.2016; AYM, E. 2016/167, K. 2016/160, 12/10/2016).

Şüphesiz AYM’nin konjonktürel dar düşünceye dayalı bu içtihat değişikliği başta anayasaya aykırılık teşkil ediyordu. AYM, bir KHK’nın olağanüstü hal kapsamına girip girmediğini öncelikle olağanüstü hal şeklini düzenleyen Anayasanın 119. maddesine uygun olarak incelemek zorundadır. Şayet 119. madde koşulları gerçekleşmiş ve inceleme konusu düzenleme de olağanüstü hal kapsamına uygun düşmüş ise o zaman AYM, anayasanın 148. maddesini dikkate alabilir.

Fakat AYM böyle bir incelemeye girmemiştir. Dolayısıyla anılan KHK’lar bağlamında gerçekleşen tüm hukuksuzluklara karşı AYM Başkanının açıklaması ile tüm yargısal yollar kapatılmıştır.

Bu durum aynı zamanda Anayasa’nın “Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir” içerikli 40. maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir.” içerikli 13. maddesinde garanti edilen “mahkemeye erişim hakkının” da ihlalidir. Çünkü bu düzenlemelere göre mağdurun başvuracağı bir merci olmadığı gibi başvursa dahi sonuç alamayacağı aşikardır.

Hal böyle olmakla birlikte KHK’ların kanunlaşması ve bu kanunun somut ve soyut norm denetimi ile iptale konu olması halinde durumun AYM tarafından incelenmesi kaçınılmaz olup, nitekim AYM de kısa bir süre önce bu yönden bir inceleme yapmıştır.

Bilindiği gibi KHK’lar zincirinin öncüsü 667 sayılı KHK idi. Birkaç ay önce Anayasa Mahkemesi denetimine konu olan bu KHK maalesef medyada çok yer almadı ve tüm hukuksuzlukları ile halen günlük hayatımızda bir tehdit unsuru olarak geçerliliğini korumaktadır.

AYM, 24/07/2019 tarihinde (Esas Sayısı: 2016/205, Karar Sayısı: 2019/63, R.G. Tarih – Sayı: 31/10/2019 – 30934) OHAL kapsamında çıkarılan 667 sayılı KHK’nın TBMM tarafından onaylanması sonucunda yürürlüğe giren 6749 sayılı Kanun’un bazı hükümlerinin iptali istemini karara bağladı.

Aslında anılan KHK’nın neredeyse tüm düzenlemeleri olağanüstü hal amaç ve süresini aştığı halde Muhalefet Partisi tarafından bu kanunlaşan KHK’nın sadece birkaç hükmünün iptali için başvuru yapılmıştı. Fakat AYM, bu yetersiz başvuruda bile iptal istemindeki birçok hususu anayasaya uygun görerek talebi reddetmiştir.

Bu yazıda karara konu olan hükümleri tartışmayacağız. Ancak AYM’nin bir tespitini dikkate sunmak istiyoruz.

Kararda AYM, OHAL KHK’ların inceleme yetkisi dışında olduğunu, bununla birlikte bunların TBMM tarafından onaylanarak kanunlaşması hâlinde bu kanun hükümlerinin Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde dava açılmasının önünde bir engel bulunmadığını belirtmiştir.

AYM, bu denetim yapılırken söz konusu kuralların olağanüstü hâle yönelik düzenlemeler içermesi nedeniyle öncelikle inceleme yönteminin belirlenmesi gerektiğini söylemiştir.

AYM’ye göre “Anayasa, temel hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin olarak olağan ve olağanüstü dönemler için iki ayrı hukuki rejim öngörmektedir. Olağan dönemde temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması rejimi Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenmişken olağanüstü dönemde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması ya da kullanılmasının durdurulması rejimi Anayasa’nın 15. maddesinde düzenlenmiştir.

Kanunlaştırılarak yargısal denetime açılan bir kuralın Anayasa’nın olağanüstü dönem için öngördüğü denetim rejimine tabi olabilmesi için kural, olağanüstü hâlin ilanına sebep olan tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olmalı ve olağanüstü hâl süresiyle sınırlı uygulanmalıdır. Dolayısıyla ancak bu iki niteliği taşıyan bir kuralın Anayasa’ya uygunluk denetiminde olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının sınırlanmasını ve durdurulmasını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesi esas alınabilir.

Kuralın olağanüstü hâlin ilanına neden olan tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olmadığı ya da olağanüstü hâlin süresini aştığı durumlarda ise söz konusu kuralın Anayasa’ya uygunluk denetiminde Anayasa’nın 15. maddesi dikkate alınamaz. Bu durumda kurala ilişkin inceleme sınırlamaya konu hakkın düzenlendiği Anayasa maddesi başta olmak üzere Anayasa’nın ilgili hükümleri ile olağan dönemde hak ve özgürlükleri sınırlama ve güvence rejimi bakımından temel öneme sahip olan Anayasa’nın 13. maddesi bağlamında yapılmalıdır…”

Özetle AYM bu kararı ile, OHAL’de yapılan ve sonradan kanunlaşan bir KHK’nın anayasaya aykırı da olsa OHAL süresince inceleme dışı kalacağını, ancak etkisi şayet OHAL sonrasında da devam ettiriliyorsa, Anayasaya uygunluğunun normal kurallar uyarınca incelenebileceğini değerlendirmiştir.

Nitekim bu karara konu 667 sayılı KHK ile getirilen “KHK ile ihraç edilen ve pasaportu iptal edilen kişilerin eşlerine pasaport engeli sağlayan düzenleme; kapatılan yükseköğretim kurumlarında kayıtlı olup devlet veya vakıf üniversitelerine yerleştirilen öğrencilerin mezun oluncaya kadar vakıf yükseköğretim kurumlarına ödemeleri gereken ücretleri ilgili üniversiteye ödemeye devam etmeleri kuralı ile Kanun kapsamında alınan kararlar ve yapılan işlemler nedeniyle açılan davalarda yürütmenin durdurulmasına karar verilemeyeceğini öngören kural” iptal edilmiştir. AYM, OHAL Kanunu kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğunun doğmayacağını öngören kural gibi diğer iptal istemine konu hususları da anayasaya uygun görmüştür.

Bu kararda alınması gereken mesaj şudur: AYM, OHAL KHK’larını önceki yerleşik içtihatlarına rağmen incelemeyi reddetse de, bu KHK’ların kanunlaşması ve etkilerinin OHAL amaç ve nedenleri ile süresini aşması halinde incelemeyi kabul etmektedir.

Bu durum, şüphesiz KHK’lar ile gerçekleşen tüm mağduriyetleri etkilemekle beraber özellikle ihraç kamu personellerini daha da çok ilgilendirmektedir.

Bilindiği gibi ihraç durumu sadece OHAL süresi ile sınırlı kalmamış bizzat ömür boyu bir neticeye bağlanmıştır. Kanunlaşan KHK’ların bu hukuksuz ihraç ekleri bildiğimiz kadarıyla ana muhalefet partisi tarafından iptal istemi ile AYM’ye götürülmedi. Fakat henüz bu yöndeki ulusal ve uluslararası hukuksal çareler tüketilmiş değildir.

KHK’lı mağdurlar, davalarını inceleyen idare mahkemeleri nezdinde, kanunlaşan bu KHK normunun anayasaya aykırılık sorununu ileri sürerek mahkemeden konuyu AYM’ye taşımalarını isteyebilirler. Öte yandan kanunlar bireysel başvuruya konu edilmese dahi kanunun birey üzerinde doğrudan idari düzenleyici bir etki doğurması nedeniyle, bireysel başvuru yolu ile de konu AYM’ye denetletilebilir. AYM’nin, hukuka uygun değil de bağlı iradeyle karar vermesi halinde ise bu hukuksuzluk AİHM ve diğer uluslararası denetim organlarına taşınmalıdır.

Sonuç olarak tüm KHK mağdurlarının, dava dilekçelerinde, ihraçlarına konu KHK’yı kanunlaştıran ilgili kuralların OHAL amaç ve sürelerini aştığını, ömür boyu bir cezaya dönüştüğünü, keyfi ve ölçüsüz olduğunu, bu ve benzer nedenlerle anayasa aykırı bulunduğunu ifade ederek yerel mahkemeler, AYM ve uluslararası mahkemelerde başvuru haklarını kullanmaları mümkündür.

[Aziz Kamil Can] 13.12.2019 [TR724]