Erol Olçok’a gecikmiş bir veda [Tuncay Opçin]

Bir yazı böyle başlamaz biliyorum, ama sözü dolandırmak da istemiyorum: Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz’da yaşanacakları günler öncesinden biliyordu, hazırlığını da ona göre yapmıştı. Fakat bilmediği Erol Olçok gibi, uzun yıllar birlikte çalıştığı bir arkadaşının kendisi için can verecek olmasıydı.

Olçok, geniş halk yığınlarının hayatının ince ayrıntılarını bilmese bile adından haberdar olduğu bir isimdi. Olçok, AKP efsanesinin doğuşunda büyük pay sahibi olan isimlerdendi. Olçok’u ben de Recep Tayyip Erdoğan’ın ofisinde tanımıştım.

ERDOĞAN’IN OFİSİNDE TANIŞTIM

2001’de Erdoğan, Kırklareli-Pınarhisar Cezaevi’nde cezasını çekmiş, İstanbul’a, Çamlıca-Emniyet mahallesindeki homeofisine dönmüştü. Siyasi yasaklıydı, ama buna rağmen İstanbul’da özellikle zengin işadamları ve gazeteci-yazarlarla yemekli akşam toplantılarına katılıyordu. Aldığı ceza yüzünden seçilme hakkını kaybeden, bu yüzden “Muhtar bile olamaz” denilerek, aşağılanan bir isimdi. Ancak halktaki karşığı hergün büyüyordu ve İstanbul sermayesi bunu farketmişti. Ben de bir gazeteci olarak, Erdoğan’ın yükselen portresini haberleştirmek istiyordum. Öneri o dönem Aktüel’de çalışan kıdemli gazeteci Seda Ercan’dan gelmiş, ancak benim üzerime kalmıştı. Muhtemelen Ercan’ın elinde başka haberler vardı ve onlara öncelik vermek istiyordu. Aktüel’deki editörüm Necdet Açan’la birlikte, Erdoğan’la görüşmeye gitmiştik. Erdoğan samimi bir dille yapmak istediklerini anlatmıştı.

Görüşme bitiminde, ayaküstü sohbet edip, bizi uğurlayan isim ise 1962 doğumlu Erol Olçok’tan başkası değildi. Olçok, kartını vermiş, görüşmek istediğimde günün herhangi bir saatinde arayabileceğimi söylemişti. Aktüel, merkez medyaydı ve Erdoğan ekibinin merkez medyada tanıdık isimlere ihtiyacı vardı. Muhtemelen bundan dolayı yakın davranmıştı.

2001 Krizi’nin olanca ağırlığıyla Türkiye’nin üzerine çöktüğü günlerde, derginin yayın yönetmeni Metin Soysal, Aktüel’e gelen bir telefonu bana yönlendirmişti. Kendisini “Vedat” olarak tanıtan birisi, elinde önemli bir haber olduğunu belirterek, söze başladı. Cübbeli Ahmet Hoca adıyla bilinen Ahmet Ünlü’nün genç, erkek bir sevgilisi vardı ve bu kişi Aktüel’e konuşmak istiyordu.

YENİ FADİME ŞAHİN OLAYI

İlk bakışta haber oldukça sansasyonel ve çarpıcıydı. Ancak bir o kadar da hassas işçilik gerektiyordu. Vedat’ın sözünü ettiği “Burak” adındaki gençle bir kaç gün sonra tanışmış, üç yada dört defa bir araya gelmiştim. Anlattıkları olayın içinde tutarsızlıklar vardı ve verdiği bilgileri teyit edemiyordum. Süleymancılardan Milli Eğitim Bakanlık’ına, otel kayıtlarına kadar herşeyi araştırdım. Ancak sonuç olumsuzdu.

Fakat Vedat’ın da, Burak’ın da durmaya niyeti yoktu. Ben de bunun üzerine, yaşananları Cübbeli Ahmet Hoca’ya duyurmaya karar verdim. Çevremde Çarşamba Cemaati’nden hiç kimse yoktu. Böyle bir bilgiyi de damdan düşer gibi, randevu alarak gidip anlatmak inandırıcı olmayacaktı. Bunun için birilerini bulmam ve oradan Cübbeli Ahmet Hoca’ya ulaşmam gerekiyordu.

O zaman aklıma Erol Olçok geldi ve randevu alarak yanına gittim. Ofisinin üst katında, sade döşenmiş bir odada olan biteni olduğu gibi Olçok’a anlattım. Olçok, anlattıklarımı dikkatle dinledi ve sonra, “Bunun karşılığında bizden ne istiyorsun?” dedi. Ben de, “Ben dindar birisiyim. Hiçbir Müslümanın başına böyle bir şey gelsin istemem. Kaldı ki bu konunun altından başka kokular geliyor. Yeni bir Müslüm Gündüz-Fadime Şahin Olayı tertipleniyor olabilir” dedim.

Olçok, benim İslami hassasiyetimi öğrenince şaşırmıştı. Ancak samimiyetime de inandı. “Ben Cübbeli Ahmet Hoca’ya ulaşacak birisini bulacağım ve seninle görüştüreceğim” dedi. Gerçekten de bir kaç gün sonra, Hoca’nın bir yakınıyla Taksim’de, Marmara Oteli’nin altındaki kafede oturup, konuyu konuştuk.

Cübbeli Ahmet Hoca, yaşananları öğrenince boş durmamış, şeker hastalığı yüzünden “iktidarsız” olduğuyla ilgili bir rapor almıştı. Bu olaydan kısa bir süre sonra Olçok’la tekrar buluştum. Muhtemelen Olçok aramıştı ve ofisine gitti. Olçok, konuyu Recep Tayyip Erdoğan’a da açtığını, Erdoğan’ın “Cübbeli Ahmet’e bu kadın-kız meselelerinde kefil olamayız” dediğini söyledi.

Sonrasında da Olçok’la sohbet edip, basından, basının geleceğinden konuştuk. Olçok, o gün söz oraya geldiği için özel hayatıyla ilgili epey bir ayrıntıyı anlattı. Olçok’la üçüncü ya da dördüncü görüşmemizdi. Bu kadar açık ve rahat konuşmasını reklamcılık ve halkla ilişkiler konusundaki tecrübesine vermiş, yakınlığı ve güveni için teşekkür etmiştim.

NABİ AVCI’YI ARAMAK İSTEMİŞTİ

Sonrasında Sabah Grubu’nun yaşadığı sıkıntılar sırasında Gerçek Hayat’a geçmemi önermişti. Ancak tam o sırada benim için yeni bir fırsat doğmuş ve ABD’ye gelme şansı bulmuştum. Olçok’la ABD’de bulunduğum iki yıla yakın hiçbir görüşme şansım olmadı. O arada Adalet ve Kalkınma Partisi kurulmuş, seçim kazanılmıştı. Ben Türkiye’ye döndükten sonra, tekrar Aktüel’de başlamıştım.

2003 zor bir yıldı. AKP henüz yeni iktidar olmuş, ne yapacağını bilmez bir haldeydi. Askeri cenah ise kıpır kıpırdı. AKP’nin tek şansı, genelkurmay başkanlığında Hilmi Özkök gibi demokrasiyi özümsemiş bir ismin bulunmasıydı. Ben, o arada haber kaynaklarımı yoklamaya başlamış ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin nabzını tutmaya çalışıyordum. Bir ayağım da Recep Tayyip Erdoğan’ın Emniyet Mahallesi’ndeki evindeydi.

Erdoğan’ın ailesini teslim ettiği, Mustafa Gündoğan’la görüşüyor, olan-biten hakkında bilgi alıyordum. Olçok o sıralarda, daha çok yeni aldığı işlerle konuşuluyordu. Ben fırsat bulup, Olçok’la görüşememiştim. 2003’ün sonlarına doğru, yaptığım haberlerden dolayı işten atıldım. Daha öncesinde de benimle ilgili Sabah Grubu’nun o dönemdeki sahibi Turgay Ciner’e baskılar yapılmıştı. Ciner, dergi grubunun alım işleri tamamlanınca ilk iş olarak beni kapının önüne koymuştu.

Ben o tarihlerde mağdur edebiyatı yapmak yerine, ikinci kitabımın hazırlıklarıyla uğraşmaya başlamıştım. İşte tam o günlerde, Erol Olçok’la karşılaştım. Kuzguncuk’tan Özbekler Tekkesi’nin olduğu Sultantepe’ye çıkıyordum. Olçok da arabasıyla karşıdan geliyordu. Beni görünce arabasından indi ve tokalaştık. Halimi, hatırımı sordu, işsiz olduğumu öğrenince, “Hemen Nabi Avcı’yı arayayım ve sana uygun bir iş bulalım” dedi. Ben, Olçok’un bu teklifini kibarca reddettim. AKP’nin nereye evrileceği konusunda, daha o günlerde kuşkularım vardı. Ancak Olçok, büyük bir vefa örneği göstermiş, yapabileceği bir şey olursa mutlaka aramamı söylemişti.

TEKKEDEN VEDA ETTİ

Olçok, 15 Temmuz’da Boğaziçin Köprüsü’nde oğlu Abdullah Tayyip Olçok’la birlikte hayatını kaybetti. Ölüm haberini kaleme alanlar, cenazenin önce Karagümrük’teki Cerrahi Asitanesi’ne götürüldüğü detayına yer vermişlerdi. Bu Olçok ve oğlunun, Cerrahi Dergâhı’na bağlı olduğunun bir işaretiydi. Cenaze bir gece dergâhta, Hz. Nurettin El-Cerrahi’nin ayak ucunda bekletilmiş, ertesi gün Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii’nden kaldırılmıştı.

Olçok’la, siyasi konularda iki karşı kampta bulunsak da birbirimiz hakkında hiç kötü konuşmadık. Olçok benim İslami hassasiyetlerimi gayet net olarak biliyor ve samimiyetime sonuna kadar inanıyordu. El altından bazı arkadaşlarıma da yardım ettiğini, sonradan öğrendim.

Erol Olçok, hayata zirvede veda etti. Sevenleri için takdire rızadan başka bir yol olmadığını da ölümüyle gösterdi. Makamı Cennet, mekanı pirinin yanı olsun…

[Tuncay Opçin] 11.12.2018 [Kronos.News]

Şairler ve savaş [Muhammet Mertek]

Bugün (11 Kasım) Birinci Dünya Savaşı’nın (1914-18) yüzyıl önce resmen sona erdiği gün. Onlarca ülkenin katıldığı savaş, arkasında büyük yıkımlarla birlikte milyonlarca ölü ve yaralı bıraktı. Yüzyıl önce birbirleriyle savaşan ülkelerin liderleri bugün el sıkışarak kucaklaşabiliyorsa, bütün bunlar niye yaşandı? Gerçekten kazananı var mıdır savaşların?

Kim bilir zafer diye kutlanan savaşların arkasında bile nice trajedi ve dramlar yatıyor(dur)… Ancak bunları yaşamayanlar savaşı yüceltebilirler. Aynen Birinci Dünya Savaşı öncesi ve başlarında savaşı yücelten 50 bin civarında şiir yazan Alman şairler gibi.

Savaşın bitiş yıldönümü güneşli bir pazar gününe denk geldi. Bu münasebetle her yerde olduğu gibi Hamm Şehir Kütüphanesi’de de bir etkinlik düzenlenmişti. Hem konferansı verenin kişiliği hem de sunumun içeriği kütüphanenin yolunu tutmama vesile oldu. Kütüphanenin bir yıl kadar önce emekli olan eski müdürü Dr. Volker Pirsich’in sunumu gerçekten ibretli örneklerle doluydu. Son derece sessiz bir ortamda dönemin bazı önemli edebiyatçı ve şairlerinden bahsetti, şiirlerinden okudu.

Kimler yoktu ki bunlar arasında… Gerhard Hauptmann, Alfred Döblin, Thomas Mann, Heinrich Mann, Hermann Hesse, Richard Dehmel, Ernst Jünger, Alfred Lichtenstein, Ernst Stadler, August Stramm, Otto Nebel, Kurt Tucholsky, Erich Mühsam, Lugwig Rubiner, Carl Zuckmayer, Kurt Heller, Walter Flex vb.

Mesela Georg Trakl (1887-1914), son şiirlerinden birinde şu anki Batı Ukranya’da Rus kuvvetleriyle Avusturya-Macaristan ordusunun 1914’te yaptığı çetin Grodek Savaşı’nı şöyle anlatıyor.

GRODEK

Akşam oldu mu hazan ormanları
Kan kusan silahların sesiyle sarsılır,
Altından yaylalarla mavi göller üzerinde güneş
Durmadan artan kederiyle yıkılır gider;
Gece kucaklar ölüme yazılmış savaşçıları,
Ve parçalanmış ağızların keskin çığlığını.
Şafağın kızıl bulutlarına oturan öfkeli Tanrı
Çayırların üzerinde sessizce toplar,
Akıtılan kanı; ayın ürpertici esintisinde
Bütün sokaklar kara çürümüşlüğe bulanır.
Gecenin ve yıldızların altından dalları dibinde,
Salınır suskunluğa gömülü ormanda kızkardeş gölge,
Kahramanların ruhunu ve kanlı başları
Selamlamak için;
Ve sessiz çınıltısı işitilir
Güzün karanlık flütlerinin.
Ey gururlu hüzün! Siz tunçtan sunaklar,
Ruhun kızgın alevini dev bir acı besliyor,
Doğmamaya yazgılı torunlar.

Özellikle Trakl gibi çoğunluğu ekspresyonist ekolü oluşturan ve 1875-1895 yılları arasında doğup Birinci Dünya Savaşı’na büyük bir heyecanla, gönüllü katılan genç şairler, bu büyük felaketi yazmış ve yüzleşmişlerdir. Alman edebiyatında ekspresyonizm, başlangıçta estetik ve felsefeye dayalı olsa da sonraları politik yanı ağır basan bir akımdır.

Ernst Toller ise gönüllü olarak katıldığı savaştan ağır yaralı olarak döner. Sonra Münih ve Heidelberg’de felsefe ve edebiyat öğrenimi görür. Savaş yaşantısı Toller’in hayatını kökten değiştirir ve antimilitarist bir dünya görüşüne yönelir. 1933 yılında İsviçre, Fransa, İngiltere üstünden Amerika’ya göç eden Toller, ağır bunalımlara düşerek 1939’da New York’ta intihar eder. Toller’e göre politik şairliğin en önemli şartı sorumluluk duygusudur: Kendine ve insan kardeşlerine karşı sorumluluk.

Toller’in eserlerindeki değişmeyen konu insanın yalnızlaşma sorunudur. İnsanlar arasında gerçek bir sevgi ve beraberlik var mıdır, sorusuna derinden cevap arar. Retorik ve ütopik de olsa cevabı evet’tir. Ona göre idealistle öteki insanlar arasındaki uçurumun kapanması için kütlenin (Masse) insan, sürünün (Herde) de toplum (Gemeinschaft) olması gerekir. Bu da özgürlüğe dayalı mutlak bir ahlakın sağlanmasıyla gerçekleşebilir.

Her ne kadar şiirlerinde savaşkârlığı yüceltse de onun kahredici ve yıkıcı yüzünü gördükten sonra çokları gibi bu düşüncelerinden vazgeçer.

“Die Wandlung” (1919) isimli dramında altını çizer bunun. Dram kahramanı Friedrich, heykeltraş olmak ister. Savaşın herkesi birleştireceğine inandığından denizaşırı savaşlara katılır. Savaş dönüşü, bir heykelde vatanın zaferi konusunu işlemek ister. Ama savaş malûlü bir kocadan dinledikleri, onu çok etkiler ve savaşın yalnızca belli bir çıkarcı çevreyi desteklediğini öğrenince heykelini paramparça eder.

Alman edebiyatçıların çoğu 1920’li yıllarda savaşın anlamsızlığını ortaya koyan roman, dram, şiir gibi nice edebi eserler verirler. Verirler ama 21 yıl sonra gelecek ikinci büyük felaketin önüne geçemezler.

Niçin? Bertolt Brecht, 1928’de yayınlanan “Üç Kuruşluk Opera” (Die Dreigroschenoper) isimli eserinde teşhisi koyar: “Önce ekmek sonra ahlâk. İnsan neyle yaşar ki?” (Erst kommt das Fressen, dann kommt die Moral. – Denn wovon lebt der Mensch?)

Savaşların nasıl bir yıkım ve felaket olduğunu hâlâ anlamayan dünyanın belli coğrafyaları, bu acıları yaşamaya devam ediyor. Toplumun eğitim ve refah seviyesi yükselmeden, evrensel bir hukuk ve adalet anlayışı yerleşmeden de acılar ve trajediler biteceğe benzemiyor.

Dr. Pirsich’i dinlerken aklıma Arif Nihat Asya’nın “Bayrak”, Yahya Kemal’in “Akıncılar”, Mehmet Akif’in “Çanakkale Zaferi” isimli şiirleri geldi. Savaş ve düşmanlık üzerinden değil, barış ve sevgi üzerinden bir kimlik inşasına her zamankinden daha çok ihtiyaç var.

Alman halkı savaşı yücelten 50 binden fazla şiirin bedelini fazlasıyla ödediler. Peki bunca tecrübeye rağmen toplumlar hâlâ niçin ağır bedeller ödemeye çalışırlar anlaşılır gibi değil.

[Muhammet Mertek] 11.11.2018 [Kronos.News]

Ödeşmeler [Can Bahadır Yüce]

Önceki gün, o korkunç ‘kırık camlar gecesi’nin, Kristallnacht’ın yıldönümünde, The Guardian’da ilginç bir yazı yayımlandı. Nazi kıyımından kaçıp kurtulan Yahudi bir ailenin çocukları 80 yıl sonra yeniden Alman vatandaşı olmak için başvurmuş. İkinci kuşaktan Robin Lustig (“Alman pasaportunu kullanmaya niyetim yok,” dese de) bu kararın nedenini şöyle açıklıyor: Ailenin (biraz da Brexit etkisi) Avrupalı kökenlerini hatırlamak ve Nazi soykırımının nihai amacına ulaşamadığını göstermek.

Bu gecikmiş ödeşme bana Thomas Bernhard’ı hatırlattı. Yıllar sonra Nazi mirasıyla yüzleşmek, onun ülkesine duyduğu haklı öfkenin merkeziydi. Yirminci yüzyıl edebiyatının büyük huysuzu, faşizme kucak açan Avusturya’dan tiksinip ölümünden sonra ülkesinde kitaplarının (mektuplar ve belgeler dahil) basımını, oyunlarının sahnelenmesini yasaklamıştı. Bu, bir diktatörü alkışlayarak karşılamış kalabalığa öfke ve acıma duyan yazarın ödeşme biçimiydi.

Her yazarın, her bireyin, her ailenin kendi toplumuyla ve geçmişiyle yüzleşme yöntemi var. Belki bunun için yolun sonuna varmış olma duygusu şart: Koestler hücrede idamını beklerken geçmişiyle yüzleşebilmiş, hiçbir soyut idealin kişisel acılara değmeyeceğine ikna olup Marksizmi terk etmişti. Benzer deneyim –idamdan son anda kurtuluş– Dostoyevski’yi ise dine yaklaştırdı. (Bernhard yolun varlığını baştan reddetmişti.)

Ödeşmeler hep sonraya bırakılır. Geniş zamanlarda yapılmamış sorgulamalar dar vakitlere kalmıştır. Belki, sanılanın aksine, bunu özgürken yapmak daha zor olduğu için. Tutsaklık ise bedeni hapsetse de imgelemi kışkırtır. (Nâzım’ın ‘içerde’ yazdığı 21-22 Şiirleri, Manzaralar ‘dışarıda’ yazdığı son dönem şiirlerinden daha coşkundur örneğin.)

Gelgelelim, en çetin ödeşmeler arafta yapılanlar: Yazdıklarının gün yüzü görmeme ihtimalini bilerek çekmece için yazanların pazarlıksız ödeşmesi. O belirsizlikte hem baş döndürücü bir şiirsellik hem de zihni kamçılayan bir cesaret vardır.

Yaşamı ödeşmelerle geçen Primo Levi, Auschwitz’te notlarını aklına kazırken hiç yazamayacağını, yazsa da yazdıklarının gün yüzü göremeyeceğini düşünürmüş. Kamptan mucizevi şekilde kurtulunca hep sağ kalmanın utancıyla yaşayan yazarın ilk kitabı önce reddedilmiş, yayımlanınca da hiç ilgi görmemiş. (Gaz odalarının varlığını inkâr edenlerin aymazlığı karşısında nasıl yaralandı kim bilir?) Bazen ödeşme ömür boyu bitmiyor: Levi, doğduğu evin penceresinden kendini bırakarak hesabı kapattığında 68 yaşındaymış.

Ödeşmek için önce cesaret, sonra soğukkanlılık gerekiyor. Levi soykırıma çağdaşlarından –daha ağır bir travma yaşamasına karşın– daha soğukkanlı bakabilmişti. Felaket zamanlarında tanık olmayı yargıç olmaya yeğledi ve bunu entelektüel dürüstlüğün koşulu saydı. Bir kitabı ölüm kampındaki “Kalk!” emriyle biter: Wstawach! Bütün yapıtı bu emre ağırbaşlı bir karşılık gibidir—yazarak kurbanlara borcunu ödemiş, katille ödeşmiştir.

Bugün Avrupa 100 yıl öncenin dehşetiyle, Büyük Savaş’ın mirasıyla yüzleşiyor. Kalabalıkların nasıl aklını yitirdiğini anlamaya çalışıyor. Ama savaş bittikten 21 yıl sonra başa dönüldüğünü unutmamakta yarar var: Gerçek bir yüzleşme olmayınca hatalar tekrarlanıyor.

Ödeşme konusu bana tuhaf biçimde geçmişi değil geleceği düşündürüyor. Bizi kuşatan karanlıkla bir gün hesaplaşacak mıyız? Bu halk Bernhard’ın Herkunftskomplex dediği yüzleşmeyi yaşayacak mı?

Her toplumun da bir ödeşme biçimi var. Türkiye’de ne yazık ki yok sayma, ödeşmenin yerini almıştır. Ermenilere, Kürtlere, azınlıklara yapılanlarla yüzleşildi mi ki yakın gelecekte bir yüzleşme bekleyelim? Ola ki kötülüğe alkış tutanlarla, seyirci kalanlarla her şey bittiğinde bir daha karşılaşırsak hiçbir şey olmamış gibi sırıtacaklar. Bizse birbirimizle göz göze gelip susacağız.

Kirli bir miras birikiyor. Her gün öyle ahmaklıklar yaşanıyor ki bunları yazmak için keskin satirist’lere, amansız yergicilere ihtiyacımız olacak. Yas tutarken alay etmeyi de bilen, ironiyi şaşmaz bir ciddiyetle kullanmayı beceren yazarlar toplumun hastalıklarına neşter atabilir. Bize geçmişi özleyen romantikler değil, Thomas Bernhard’lar gerekecek.

Geçenlerde, bu toplum için uğraşmaya değmezmiş, dedi arkadaşım. Bence değerdi. Onca çaba, emek, alın teri—Necatigil’in şiirindeki gibi: Ödedik, öderiz. Yapabildiğimiz, yazarak ödeşmek.

Bir gün ödeşir, sayfayı çeviririz.

[Can Bahadır Yüce] 11.11.2018 [Kronos.News]

Hristiyanların ibadet yerleri nelerdir? [Dr. Ali Demirel]

Şapel: Özellikle kırsal alanlarda ve küçük yerleşim yerlerinde veya yol kenarlarında dini ihtiyaçları karşılamak için yapılmış dua etme ve mum yakma yerleridir. Bir nevi küçük kiliselerdir.

Kilise: Kilise amaç, anlam ve fonksiyon bakımından mezheplere göre farklılıklar gösterir. Katolik anlayışına göre kilise, Hz. İsâ tarafından kurulan ve O’na inananların oluşturduğu topluluktur. Bu durumda katolik düşüncesine göre kilise birlik, kutsallık, genellik ve hidâyete götüren bir emniyet (Apostolluk) yolu gibi bazı özelliklere sahiptir. Ortodoks mezhebine mensup olanlar da kilisenin hem bu dünyaya hem de görünmeyen öteki âleme ışık tuttuğuna inanmaktadırlar. Protestan ilâhiyatını tercih eden Hristiyanlar ise kiliseyi Allah’ın emirlerinin sunulduğu ve dinî ibadetlerin yapıldığı bir mekân ve mabed olarak kabul ederler.

Başlangıçta tek bir kurum olan kilise daha sonra ibadet biçimleri, inanç şekilleri ve yaşayış ilkeleri bakımından doğu ve batı kollarına ayrılır. Kiliselerin disipline edilmiş ayin ve dua törenleri vardır. Bu törenler orada görevli din adamları tarafından icra edilir.

Bazilika: Bazilikaları kiliselerden ayıran özelliği mimarileridir. Ortada uzun ve yüksek bir koridor, iki yanda daha alçak iki koridor bulunur. Bazilikalar dolayısıyla haç planlı değildir. Bazilikal planda ölçü birimi genellikle transept karesidir. Pek çok roman kilisesi bu ilke üzerine kurulmuştur. Transept karesinin ölçülerine -bazen küçük sapmalarla- koronun, transept kollarının, naos (orta nefin), kemer gözlerinin ölçülerinde rastlanır. Bazilikal plan tipi Gotik Sanat döneminde doruk noktasına ulaşır. Kubbeli bazilika naosun (ana nef) üzeri kubbe ile örtülü bazilika. İstanbul’da bulunan, Justinianus devri yapıtı Hagia Eirene (Aya İrini) kilisesi bir kubbeli bazilikadır.

Katedral: Katedral, bir piskoposluğun merkezi olan, başka bir deyişle kilise hiyerarşisi içinde idari bir organ olan, piskoposun devamlı olarak bulunduğu mekândır. Şehrin en büyük kilisesine katedral denir. Avrupa’nın ve dünyanın en büyük katedrallerinden biri Köln Katedrali’dir.
Manastır: Manastır, din görevlilerinin ve kendini dine adayan kimselerin bir arada yaşadığı dinî yapıdır. Genelde şehirden ve uygarlıktan uzakta, ulaşılması zor alanlara kurulurlar. Amaç, inzivaya çekilen kişilerin beşerî sorunlardan olabilecek en az düzeyde etkilenmesi ve şehirlere yapılacak olası askerî saldırılarından uzak durulmasıdır.

Hıristiyan din adamları kimlerden oluşur?

Papa: Papa, Katolik Hristiyanların dini lideridir. İlk zamanlar tüm piskoposlara verilen papa unvanı, sonraları yalnız Roma Piskoposu için kullanılmaya başlandı.
Kardinal: Hristiyan Katolik Kilisesi’nin ruhban sınıfının Papa’dan sonra en yüksek mevkiye sahip olan din adamıdır. Kardinal olacak din adamları mevcut Papa tarafından aday gösterilirler. Bunlar da bir sonraki Papa’yı kendi aralarından seçerler.

Piskopos: Bazı Hristiyan kiliselerinde, birkaç cemaatten oluşan bir bölgenin başpapazı olan, fetva verme yetkisine sahip üst kademeden din adamına verilen isimdir.
Papaz: Aslı Yunanca “pappas” olmakla beraber dilimizde “papaz” şeklinde kullanılışı daha yaygındır. Papaz “baba” anlamına gelir. Ortaçağ’daki din adamlarına da genellikle papaz denir.
Rahip: Hristiyanlarda genellikle manastırda yaşayan din adamı için kullanılan bir ifadedir.
Patrik: Patrik, Ortodoks Kiliseleri, Oriental Ortodoks Kiliseleri, Süryani Kilisesi ve diğer Doğu Kiliseleri’nde kilisenin başında bulunan en yüksek rütbeli piskoposun adıdır.
Diyakoz: Diyakoz (veya diyakon) Katolik, Anglikan ve Ortodoks kiliselerindeki üç yüksek ruhban derecesinin ilk basamağı olan diyakozluk rütbesine sahip kişidir. Diğer iki rütbe ise sırasıyla papazlık (vaizlik) ve piskoposluktur.

Pastör: Bir kilise topluluğunda yalnızca pazar günleri vaaz vererek değil, birçok organize, dua, İncil öğrenme, vaftiz eğitimi ve diğer etkinliklerle kilise topluluğunun büyümesinde ve gelişmesinde önder olarak hizmet eden sorumlu kişidir.

Bu makale, Hristiyanlık hakkında özet bir bilgi vermek için kaleme alındı. Detaylı bilgi edinmek isteyenler konu ile alakalı yazılmış kitapları okuyabilirler.

BİTTİ

[Dr. Ali Demirel] 12.11.2018 [Samanyolu Haber]
alidemirelshaber@gmail.com, @aliihsandemirel

Çocuklar gibi sevindiler! [Kadir Gürcan]

ABD'nin İran'a karşı yaptırım takvimi resmen başladı. İlgili ülke, organizasyon ve şirketler direnç limitlerine göre, ya İran ile ticari ilişkilerini bitirecek ya da yaptırımlar konusunda nasiplerine düşecek maliyete katlanmak zorunda kalacaklar. Amerika'nın ambargo ve yaptırımları uygulama kararlılığını hiç kimse hafife alma ve test etme cesareti gösteremiyor.

İran'a karşı alınacak tedbirlerin, önümüzdeki aylarda dozajının artırılarak devam edeceği söyleniyor. Akıllarından zoru olan liderlere mahkum, birkaç Ortadoğu Ülkesi haricinde ABD ile arayı bozmak kimsenin işine gelmiyor. Hele İran için hiç...Türkiye hariç. Kışın gününe, doğalgaz ithalatının yüzde onyedisini İran'a bağlamış Türkiye'nin bu koltuk değneğine mahkumiyeti çok acı. İktidarın, iç siyasetteki işe yaramaz milliyetçi düşünceye yaslanarak yürüttüğü hafif ölçekli strateji ne ise, İran ve Rusya arasında ayakta durma gayreti de aynı şey. Böyle bir destekten mahrumiyet, Türkiye için kabusa dönüşebilir. Doğalgaz konusunda önümüzde başka hiçbir alternatif yok. Değneğin iki ucu da kirli; bir tarafta İran, diğer tarafta Rusya.

ABD'nin önemli spor malzemeleri üreten, meşhur şirketi Nike, geçtiğimiz aylarda oynanan Dünya Kupalarında, İran Milli Takımı'na futbol kramponu satmayı red ederek işin ne kadar ciddi olduğunu büyük firmalara göstermişti. Maçları izlemedim ama, herhalde İran Takımı, karşılaşmalara asker postalı ile çıkmamıştır. İhtimal, ambargoların başlama tarihini hesap eden kurnaz bir firma, İran'ı rezil olmaktan geçici olarak kurtarmış olmalı. “Bir krampon'dan ne olacak, canım! Biz kara lastiklerle futbol oynamış nesiliz. Adamlar ABD'ye kafa tutuyorlar!” diyerek, akli dengesi bozuk liderlerin miting ve Balkon Konuşmaları'na sakın aldanmayın. Onların kudret dopingleri, ABD'den ithal ediliyor, ona göre.

Ambargolara muhatap olmak demek, dünyanın yarış kulvarlarından kopmak, dolayısıyla ülkeler liginden düşmek demek. Ha, dünya ligindeki karşılaşmaları umursamıyor ve kendi fildişi kulenizden tarihi hamaset avuntuları ile yaşıyorsanız, tercih sizin! Öyle ülkeler yok mu? Elbetteki var. 21. yüzyılın ilk çeğreğini tamamlayan dünya ülkelerinin yanında, hala 19. yüzyılı yaşayan ülke sayısı az değil. Daha kötüsü, 18. yüzyıl savaşlar döneminin geri geleceğini ve 21. yüzyıl'daki düşmanlarına hak ettiği dersi, ellerindeki tahta kılıçlarla, vereceklerini zanneden, tarih dışı toplumlar da var.

Önünüzdeki seçeneklerin her biri diğerinden berbatsa, gideceğiniz fazla bir yer olmaz. Ölüme dayanmış tercihleri ötelemek,-Kurtulmak değil. Sadece ötelemek!- ağrılı bütün tedaviler için bıçak altına yatmaktan geçiyor. Sadece büyük ve hayati operasyonlar değil, beyninizi zonklatan ağrılardan biraz olsun kurtulabilmek için de. Şu an Türk Siyasi Hayatının dışa bakan yönü aynen böyle. Onurlu bir dış münasebetten bahsetmeyeli epey bir zaman oldu. Rahib Brunson'dan sonra, Türk Yetkililer, başları önlerine eğik, ABD'den aldıkları ödevleri birer birer yerine getirmeye devam ediyorlar. Enflasyonu Türkiye'nin seksenli yıllarındaki iki haneli rakamlarındaki ilerleyişini uzun zaman gözlerden kaçıramayacaklarını bilenler, hala rahat değiller.

Biz, ülkelere uygulanacak yaptırım cezasından bahsederken, Türkiye'de iktidarı elinde bulunduranlardan bazılarının kirli işlere bulaştığını unutmuştuk. Ambargo'dan muaf olduğumuzu ağzı kulaklarına vardırarak anlatan zavallı bakan'ın hali pek acınasıydı. Hele, Menemen Testisi gibi yanyana oturmuş, iki devletlinin hallerine ne demeli? Hatırlarsanız, İçişleri ve Adalet Bakanları, ABD'nin İran Yaptırımlarından, şahsa özel nasiplerini almış ve Amerika'daki mal varlıkları dondurulmuştu. Daha önce uluslararası pis işlere bulaşmış Dalton Kardeşleri (Dört, eski AKP'li bakan!) aklamak için ülkeyi felaketin içine sürükleyen suç örgütü görünümlü iktidar, Kabine'deki iki bakan paçayı ucuz kurtarınca, çocuklar gibi sevinip, parti içi, Saray İç Avlusu şenlikleri düzenlediler. Kolay mı, ABD'ye girememek gibi bir ayıp ile karşı karşıya idiler. Hele bir gitselerdi. JFK Havalimanın'dan bütün aleme rezil-i rüsvay olmaları işten bile değildi. Elin oğlu, öyle sırtını Saray'a dayamış olmaya falan bakmaz. Neyse ki, şimdilik rahatlar. Ama yine de tedbirli olsunlar! Affedilmek, suçlardan ve kirli bir sicil kamburu ile dolaşmaktan muaf oldukları manasına gelmiyor.

ABD, İran'a karşı başlattığı Ekonomik Ambargo paketini açtıktan sonra, şimdi de, Rusya için uygulanacak başka bir yaptırım listesini konuşmaya başladı. Şimdilik İran ambargosunu gol ile savuşturan Türk Yetkililerin, Rusya için bir bahaneleri olacak mı göreceğiz. Şu an yoksa bile önümüzdeki günlerde ABD yönetimini ikna edecek başka pazarlıklar düşünmeleri gerekecek. Rahip Brunson'u İran için verdiklerine göre, Türkiye'ye gelecek başka bir ABD'li yetkiliyi zabt edip, Rusya Yaptırımları için kullanabilirler. Mevcut iktidarın, ekonomi anlayışı, tedavüldeki nakit cinsinden iş görmüyor. Bizim divaneler, insan ticaretinin 19. yüzyılda bittiğini anlamak istemiyorlar.

Ortadoğu'da İran ve Rusya'ya yaslanarak iş görmeye ve özgül ağırlık edinmeye çalışan Türkiye'nin dış siyasette kan kaybının önüne geçilemiyor. Ülke kendi başına ayakta duramadığı için malesef, Ortadoğu'da şimdilik iki koltuk değneği ile hareket etmeye mahkum.

İstanbullular için temennimiz bu kışı, ABD Yaptırımları'nın sürprizlerine toslamadan atlatmaları. Gelecek kış için bu temennimiz bir işe yaramayabilir. Tedbirli olmakta fayda var. Rusya için gelecek ambargoların eli kulağında, ona göre. “Hatırlatmadınız!” demeyin!

[Kadir Gürcan] 12.11.2018 [Samanyolu Haber]

Bittik çığlıklarını duyan var mı? [Ali Emir Pakkan]

Sosyal medyada izledim. Bursalı bir tekstilci, makinaların önünde, "biz bittik, asıl gündem biziz, yolla, köprü ile, andımızla gündemi değiştirmeyin." diye ağlıyor... Rejimin kanallarını yalan söylemekle suçluyordu.

Trabzon'da Tomyakoop süt fabrikası iflas etmiş. Kadınlar toplanmışlar, ellerinde kalan sütü sokağa döküyorlardı.

Bandırma'da kağıt toplayarak geçimini temin eden 17 yaşındaki genç açlıktan bayılıp yere düşmüş. Yoldan geçenlerin yiyecek ikramı ile kendine gelebilmiş.

İşsizlikten bunalıma girenler, evine ekmek götüremediği için intihar edenler, çaresizlikten kendini ateşe verip yakanların sayısı artıyor.

Dev fabrikalar, ünlü markalar, asırlık işletmeler peşi peşine konkordato ilan ediyor...

Diğer yandan Okluk köyü, Saray için tamamen kapatılmış, kamulaştırma başlamış. Cumhurbaşkanlığına 44 yeni araç alınacakmış.
Vesaire, vesaire...

2001'de Başbakanlık önünde yazar kasayı 'artık işime yaramıyor' diye fırlatan esnafın bu eylemi nerede ise Bülent Ecevit hükümetini düşürecekti. Ana akım medyada günlerce bu eylem vesilesi ile ekonomik kriz gündem oldu!

Peki şimdi ekonomik kriz daha derin ve etkileri çok daha fazla olduğu halde neden bir türlü esnafın, memurun, üreticinin sorunları gündeme getirilemiyor? İsraf harcamaları niçin eleştirilemiyor?

İşin sırrı medyada...

27 Mayıs sabahı darbecilerin ilk duraklarından biri Ankara Radyosuydu. Bir cemse asker gece yarısından sonra radyoyu ele geçirdi. Darbe bildirisi radyodan okunduğunda her şey bitmişti.

Gazetecileri Çankaya’ya çağırdı ve bir mutabakata imza attırdılar. ‘Darbe ve Yassıada mahkemeleri’ konusunda cuntacıların istediği haber ve yorumlar yapılacaktı!

12 Eylül 1980’in hedefinde önce basın vardı. Yayın yasaklarına uymayan gazeteler hemen kapatılıyor, gazeteciler hapse atılıyordu.

28 Şubat 1996 post modern darbesinde tankların yerini bazı medya kuruluşları almıştı.
"İrtica" ile topyekün mücadele basın kullanılarak yapıldı.

Erdoğan rejimi de darbecilerin yolunu izledi.
Türkiye'de bağımsız medya organı kalmadı.
Takrir-i sükun günleri yaşandı... Yaşanıyor...

Gazete ve televizyonlar tek tek kapatılıp, gazetecilerin ellerine kelepçe vurulurken sessiz kalan yığınlar, yanlış politikaların etkileri kendilerine ulaştıkça hareketlenecek. Ancak artık çok geç, "bittik", "yandık" çığlıklarını kimse duyamayacak...

[Ali Emir Pakkan] 12.11.2018 [Samanyolu Haber]

“…Zanne’l – Cahiliye…” (3/154) [Abdullah Aymaz]

Cenab-ı Hak, Âl-i İmran Suresinde şöyle buyuruyor: “Sonra (Cenab-ı Hak),  o gam ve kederin peşinden, üzerinize bir emniyet ve güven duygusu indirdi. Sizden bir kısmını bürüyen tatlı bir uyku hâli verdi. Bir kısmınız ise can derdine düşmüş, Allah hakkında Câhiliye devrindekine benzer gerçek dışı şeyler düşünüyorlar: ‘Bu işi kararlaştırılmasında bizim yetkimiz mi var? Ne gezer!’  diye söyleniyorlardı. De ki: ‘Bütün yetki  ve karar Allah’ındır.’ Onlar aslında içlerinde, sana karşı açığa vuramadıkları bir şeyler saklıyor ve kendi aralarında: ‘Bu emir ve komuta işinde bir payımız olsaydı, şimdi burada olmaz, öldürülmezdik’ diyorlardı. De ki: ‘Siz evlerinizde olsaydınız haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı. Allah, sizin içinizden olanı sınamak ve kalblerinizi her türlü vesveseden ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki, bunu başınıza getirdi. Allah sinelerin özünü dahi bilir.” (3/154)

Bediüzzaman Hazretleri bu âyetteki fesahat hakkında şöyle diyor: “İşte bu âyette bütün hece harfleri mevcuttur. Bak ki, telâffuzu zor, ağır, bütün harf çeşitleri beraber olduğu halde selâsetini, akıcılığını bozmamış. Belki bir revnâk (göz alıcı bir güzellik ve parlaklık) ve muhtelif tellerden uyumlu ve uygun, birbiriyle insicamlı bir fesahat nağmesi katmış. Hem şu mucizelik parıltısına dikkat et ki, hece harflerinden ‘yâ’ harfi ile ‘elif’ en hafif ve birbirine kalbolduğu, (birbirlerinin yerlerine geçtikleri) için iki kardeş gibi her birisinin yirmi bir kere tekrarı var. ‘Mim’ ile ‘Nun’ birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için her birisi otuz üçer defa zikredilmiştir.

“Sâd, Sin’ Şin’ mahreç (çıkış yerleri) bakımından sıfatça, sesçe kardeş oldukları için herbiri üç defa; “Ayn, Ğayn’ kardeş oldukları halde ‘Ayn’ daha hafif altı defa; ‘Ğayn’ ağır olduğu için yarısı olarak üç defa zikredilmiştir.

“Tı, Zı, peltek Zel, Ze’ mahreç bakımından, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için her birisi ikişer defa: ‘Lâm’  ve  ‘Elif’ ile beraber ‘Lam Elif’ suretinde birleştiklerinde, ‘Elif’ harfinin ‘Lam Elif’ suretinde hissesi ‘Lâm’ harfinin yarısıdır. Onun için ‘Lâm’ kırk iki defa, ‘Elif’ onun yarısı olarak yirmi bir defa zikredilmiştir. ‘Hemze’ (güzel) ‘He’  ile mahreççe kardeş oldukları için ‘Hemze’ on üç, ‘He’ bir derece daha hafif olduğu için, on dört defa,  ‘Kef, Fe, Kaf’ kardeş oldukları için ‘Kaf’ın bir noktası  fazla olduğu için ‘Kaf’ on, ‘Fe’ dokuz, ‘Be’ dokuz, ‘Te’ on iki, ‘Te’ nin derecesi üç olduğu için on iki defa zikredilmiştir. ‘Rı’  ‘Lâm’ın kardeşidir. Fakat ebced hesabıyla ‘Ayn’ iki yüz, ‘Lâm’ otuzdur. Altı derece yukarı çıktığı için altı derece aşağı düşmüştür. Hem ‘Rı’ telaffuzca tekerrür ettiğinden telaffuzu  ağır olup yalnız altı defa zikredilmiştir.

“Hı, Ha, (peltek) Se, Dât’ harfleri telaffuzları zor ve ağır oldukları ve bazı münasebet cihetleri için, birer defa zikredilmiştir. ‘Vav’ harfi ‘Ha’dan ve ‘Hemze’den daha hafif ve ‘Ye’ den ve ‘Elif’ten daha ağır olduğu için on yedi defa ağır hemzeden dört derece yukarı, hafif eliften dört derece aşağı zikredilmiştir.

“İşte şu harflerin bu zikrinde harikulade bu muntazam vaziyet ile o gizli münasebet ile, o güzel  intizam ve o dakik (hassas) ince nazım ve insicam ile iki kere iki dört eder derecede gösterir ki, beşer fikrinin haddi değil ki, şunu yapabilsin. Tesadüf ise, muhaldir ki, ona karışsın. İşte şu harflerin vaziyetindeki harika intizam ve garip nizam, lafzındaki fesahat ve akıcılığa vesile olduğu gibi, daha gizli çok hikmetleri bulunabilir. Madem harflerinde böyle intizam gözetilmiş. Elbette, kelimelerinde, cümlelerinde, mânâlarında öyle esrarlı bir intizam, öyle nurlu bir insicam gözetilmiş ki, göz görse ‘Maşaallah’ akıl anlasa ‘Barekallah’ diyecek.” (Yirmi Beşinci Söz)

Uhud Savaşında ilk andaki gerilemeden sonra sıkıntı  sıkıntı üzerine, gam üstüne gam bütün problemler  Sahabe Efendilerimizin üzerine binmişti. Ümitler kırılmıştı, sanki herşey bitmiş gibiydi. Efendimizin (S.A.S.) bile öldüğü söyleniyordu. Moraller bozulmuştu. İşte tam o sırada Cenab-ı Hak onlara emniyet verici bir uyku verince kalblerine, bir sekinet ve sükûnet geldi. Kendilerine gelip, morallerini buldular ve yepyeni bir neşve ile işlerine koyuldular… O sıkıntılı vaziyette maalesef bazıları da cahilce sözler söylemişlerdi. Evet âyette buyurulduğu üzere: “Allah bunları,  iman edenlere yardımı olmadığından değil, nice nice hikmet ve iyi şeyler için ve özellikle içinizdeki ihlas, samimiyet ve nifak, bozguncuğu, tecrübe âleminde imtihana çekmek ve kalblerinizdeki gizli şeyleri ve  vesveseleri, şüpheleri günahları ve temizlik için böyle yapmıştır. Şunu da bilmeli ki, Allah sinelere arkadaş olan ve onlardan ayrılmayan sırları ve gizlilikleri tamamen bilir. Şüphe yok ki, iki ordunun çatıştığı gün içinizden yüz çevirip Medineye dönenleri, herhalde kazanmış oldukları bazı hataları sebebiyle şeytan onların ayaklarını kaydırmak istedi. Muhakkak ki, Allah onların günahlarını affetti. Allah çok bağışlayıcı ve Halimdir.”

Kur’an sınırlı harf ve kelimelerle sınırsız mânâlar ifade eder. Her an taze nâzil olmuş gibi hep ter ü tazedir. Onun için, Kur’an-ı Kerime,  belli bir zamanın olayları için inmiş bir kitap muamelesi yapamayız. O, her zaman olayların içindedir ve her seferinde de onlar için yeni manalar ifade etmekte  ve yepyeni mesajlar içermektedir.

Yaşadığımız süreçle ilgili Kur’anî  ilhamların üzerinde de düşünmemiz ve almamız gereken dersleri de almamız lâzımdır. zaten “Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşmekte, rumuz ve işaretleri daha açık anlaşılmaktadır.” Hem de “zaman kaydını ızhar etse, itiraz edilmez.” buyuran Hz. Bediüzzaman, bedîülbeyan olan Kur’an’ın hep bu nazarla mütalaa edilmesini istemektedir. Bu âyetler de, Sure-i Yusuf’ta geçen kıssa-i Yusuf Aleyhisselam da bu nazar ve şuurla okunmalı ve derin mütalaa ve müzakerelerle bugün bize ne türlü mesajlar veriyor diye im’an-ı nazarda bulunulmalıdır…

[Abdullah Aymaz] 12.11.2018 [Samanyolu Haber]

Tablet ve akıllı telefonlar çocukları nasıl kambur yapıyor?

Eve misafir geldiğinde ya da dışarıya yemeğe gidildiğinde ailelerin çocukları oyalamak için sıkça başvurduğu yöntemlerden biri, tablet bilgisayar ya da akıllı telefonlarla oynamalarına izin vermeleri.

Her gün hayatın bir alanında, telefon ya da tabletteki oyuna odaklanmış, çevresindeki olup bitenle ilişkisini tamamen kesmiş onlarca çocuk görmek mümkün.

Ancak uzmanlara göre bu durum, çocuklarda çok ciddi sağlık ve gelişme sorunlarına yol açıyor. Tablet bilgisayarlar ve akıllı telefonlar nedeniyle çocuklarda boyun ve bel rahatsızlıkları başta olmak üzere çok sayıda rahatsızlığın ciddi biçimde artış gösterdiği belirtiliyor. Bu aletler, yoğun biçimde kullanım nedeniyle gelişme çağındaki çocukların omurgalarında ciddi hasara yol açıyor.

BBC’nin konunun uzmanlarıyla görüşerek yaptığı haberdeki verilere göre, dünya çapında genç kuşakları bekleyen en önemli tehlikelerin başında, boyun fıtığı ve kamburluk geliyor.

BOYUN, SIRT VE BİLEK AĞRILARI ARTTI; ÇOCUKLAR KAMBURLUK TEHDİTİ İLE KARŞI KARŞIYA

Boyun, sırt, bilek ve göz ağrısı gibi hastalıklar, en fazla 5 – 9 yaş arası çocuklarda görülüyor. Uzmanlara göre en iyi tedavi, çocukların tablet ve akıllı telefon kullanımına sınırlama getirilmesi.

Hollanda’da son yıllarda 8 – 18 yaş aralığındaki çocuklarda sırt ve boyun şikayetleri yüzde 40 oranında arttı.

Hollandalı uzmanlara göre, çocuklarda tablet ve akıllı telefon kullanımına bağlı rahatsızlıklar “alarm” düzeyinde.

Ortopedik cerrah Peter Loon’a göre boyun fıtığı ve kamburluk başta olmak üzere bu aletlerin kullanımından kaynaklanan rahatsızlıklar ciddi bir soruna dönüşüyor.

TABLET VE MOBİL TELEFON KULLANIMI KAFA AĞIRLIĞI BASKISINI ARTIRIYOR

Fizyoterapist Maurice Blom, kafa ağırlığının yaklaşık 5 kilo olduğunu belirterek, telefon ve tablet kullanımı ile bu ağırlığın sürekli olarak aşağı baskı yaptığını söylüyor.

Blom, bu sarkmanın vücutta boyun fıtığı ve kamburluk başta olmak üzere birçok kronik rahatsızlığa yol açtığını vurguluyor.

ÇOCUKLARIN PARMAK VE BOYUN ŞİKAYETLERİNDE ARTIŞ VAR

Uzmanlara göre, WhatsApp kullanımı ve kısa mesaj yazımı da çocuklarda boyun ve parmak şikayetlerinin artmasına neden oluyor.

Yapılan araştırmalara göre, Danimarka’da boyun fıtığı sorunu nedeniyle fizyoterapiste giden 10 – 14 yaş arasındaki çocukların sayısı, 2008 yılına göre iki kat arttı.

Danimarka’da, uzun süreli tablet ve telefon kullanımı yüzünden giderek daha fazla çocuk boyun sorunu yaşıyor. 5 – 9 yaş arasındaki çocuklarda bu sorun daha yüksek.

‘ENGEL OLMAK, TEDAVİDEN DAHA KOLAY’

Belçika’da bu konuda kapsamlı bir araştırma yapılmamış ancak çocuklardaki ciddi sağlık sorunlarının, diğer Avrupa ülkelerinden az olmadığı vurgulanıyor.

Gent Üniversitesi’nden Profesör Barbara Cagnie, akıllı telefon ve tabletle sürekli öne eğilme sonucu boyun kasları ve eklemlerin ciddi hasar gördüğünün altını çiziyor.

Belçikalı fizyoterapi uzmanının ebeveynlere tavsiyesi, çocukların aşırı tablet ve akıllı telefon kullanımına engel olmaları.

Profesör Cagnie’ye göre, aşırı kullanıma engel olmak tedavi etmekten daha kolay. Çünkü, tedavi edilse bile kullanım sınırlanmadığı sürece şikayetler hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmayacak.

UZUN SÜRE TABLET İLE OYNATMAYIN; OTURUŞ ŞEKLİNİ SIKÇA DEĞİŞTİRMESİNİ SÖYLEYİN

Korumanın, şikayetlerin azalmasında önemli bir rol oynadığına işaret eden Barbara Cagnie, “Çocuklarınızı uzun süre tablet ya da telefonla oynatmayın. Oynarken de sık sık oturuş şeklini değiştirmeye teşvik edin” diyor.

Hollanda başta olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde sadece tablet, telefon ve oyun konsoluna bağlı rahatsızlıklara bağlı şikayetleri ele alan ortopedi klinikleri oluşturuluyor.

[TR724] 11.11.2018

Hangi saatte ders çalışırsam daha çok verim alırım?

Ders çalışmak kadar, hangi zamanda neyi çalışacağını bilmek çok önemli. İdeal ders çalışma saat aralıkları kişiden kişiye değişiklikler gösteriyor. Ancak araştırmalara göre, en verimli zaman dilimi birçok insan için sabah saatleri. Sabah vakti zihin dinlenmiş ve beyindeki algılama üst düzeyde oluyor. Yeterli uyku alındığından dolayı çalışma sırasında uyuma ihtimali oldukça düşük. Ayrıca, çevresel dış uyaranlar da etkin değil. Tüm bu bileşenler sabah yapılan çalışmalardan en üst düzeyde verim alınmasına zemin oluşturuyor.

Günün hangi saatinde neyi çalışacağını tespit edenler daha az çalışarak daha çok verim alabilir. Kişiye göre değişmekle birlikte anlama ve dikkat yoğunlaşması günün belli saatlerinde artar ve azalır. Bu saatleri yakalamak için birey kendini ve bir gününü gözlemeli. Günün en verimli saatleri yakalamak için bir gün içinde kendinizi adım adım takip etmelisiniz. Günün hangi saatlerinde çalışıldığında daha kolay anladığınızı, hangi saatlerde anlamakta zorlandığınızı test etmelisiniz. Bu şekilde kişisel verim saatinizi öğrenebilirsiniz.

DERS VERİMİ İÇİN UYGUN SAATLER

Peki günün hangi saatlerinde hangi dersi çalışmanız gerektiğini biliyor musunuz?

08.00-11.00: Ders için en uygun zaman dilimi kortizon gibi uyanıklık veren ve kişinin dinamik olmasını sağlayan hormonlar en çok bu zaman diliminde salgılanıyor. Bu saat aralıkları; planlama, düzenleme ve ileriye dönük yapıcı fikirler üretmek için en verimli zamanlar. Öğrencileri zorlayan matematik ve fen gibi dersleri bu saatler arasında çalışmak en doğrusu.

16.00-18.00 Tekrar saati: Bu zaman dilimi zihnin yeniden canlandığı, bilgilerin kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya aktarıldığı bir dönem.

19.30-22.30: Beyin yine öğrenmeye hazır: Bu zaman diliminde yenilen yemeklerin sindirimi kısmen yapılmış, beyin yeni bir öğrenme ve tekrarlar için hazır hale gelmiştir. Bu zaman aralığı yaklaşık 3 saat sürer.

22.30 sonrası ölü dönem: Günün bu saatinden sonra yapılan çalışmalarda verim düşer. Bunun nedeni zihnin yorulması ve uyku ihtiyacı duymasıdır. İlla ki çalışılması gerekiyorsa bu zaman diliminde zihni yormayan tekrarlar yapılabilir.

Ders çalışırken bunları unutmayın!

  • Dikkatinizin en yoğunlaştığı saatlerde en çok zorlandığınız dersleri çalışın
  • Herhangi bir dersle ilgili plan yaparken o dersin sınıfta işlendiği güne yakın olmasına dikkat edin.
  • Çalışma saatlerini mümkün olduğunca her gün aynı saatlere koyun.
  • Yemekten sonra derse hemen başlanmamalı. Çünkü yemekten hemen sonra beyne gitmesi gereken kanın bir kısmı sindirim sistemine gittiğinden kişi halsiz kalabiliyor.
  • Ders çalışma süresini 1,5 saate sabitleyin. Sonra mola yapın.
  • Ulaşım araçlarında zamanı daha verimli kullanın.

[TR724] 12.11.2018

AfSV: Yasadışı talep veya rica kimden gelirse gelsin, Hizmet katılımcıları tarafından reddolunmalıdır

Gazeteci Ahmet Dönmez’in, kişisel blogunda yazdığı ‘24 Haziran 2018’de seçim akşamı cezaevlerinde bir isyan olacak ve Hizmet Hareketi’ne mal edilmeye çalışacaktı’ haberine ilişkin AfSV’den yapılan açıklamada, ‘Kaynağı her ne olursa olsun, şiddet veya yasadışılığın herhangi bir şeklini içeren sözde talep ve ricayı taşıyan ve yayan kişilerin Hizmet Hareketi ile iltisakları hangi seviyede olursa olsun, mesajları da kendileri de reddolunmalıdır.’ denildi.

Ahmet Dönmez, cezaevlerini kana bulamayı amaçlayan kumpasa Hizmet Hareketi’ne yakın isimlerin dahil edildiği, ancak bu girişimden Fethullah Gülen’in haberdar olmasıyla tezgah girişiminin akim kaldığını iddia etmişti.

Dönmez, planlanan isyanın detaylarını kişisel blogunda şöyle aktarmıştı:

”Ortaya atılan senaryo şöyleydi: “Sincan Cezaevi’nde bir kaç kişi isyan başlatacaktı. Bunlar cemaatle hiç ilgisi olmayan, hatta önceden yerleştirilmiş kişiler olabilir… Belki bir iki gardiyan öldürülecekti. Televizyonlarda ve sosyal medyada, ’FETÖ’cüler isyan çıkardı. Sincan Cezaevi yanıyor, ölüler var’ şeklinde bir son dakika bilgisi paylaşılacaktı. O sırada cezaevinin önünde, normalde orada olmaması gereken cemaatten bazı isimler yakalanacaktı. Tıpkı Akıncı Üssü’ndeki gibi… İsyanı bunların örgütlediği açıklanacaktı. Daha önceki Özel Harp Dairesi operasyonlarında olduğu gibi, haberleri gören yüzlerce insan cezaevlerine koşacak, daha sonra infiale gelen vatandaşlar sokaklara dökülüp cezaevlerini basacaktı.”

Bu noktada Sedat Peker’in 16 Temmuz 2017 tarihinde, yani 1 yıl önce yaptığı şu açıklamayı da hatırlamakta yarar var: “Neymiş, Maltepe Cezaevi’ni basacaklarmış, arkadaşlarını çıkaracaklarmış. Büyük bir devrimin başlangıcı olacakmış. Onların düşündüğü gibi cezaevleri de bir gün basılacak. Ancak vallahi onların hayal ettiği gibi değil. Dışarıda yakaladıklarımızın hepsini ağaçlara, bayrak direklerine astıktan sonra o cezaevlerine de gireceğiz. Onları cezaevlerinde de asacağız. Boyunlarından asacağız, bayrak direklerine.” ”

AfSV, DEĞERLERİ HATIRLATTI

Hizmet Hareketi adına resmi açıklamalarda bulunan The Alliance for Shared Values (AfSV), isim vermeden Ahmet Dönmez’in haberine atıf yaparak, Devlet Bahçeli’nin ‘cezaevlerinde isyan’ çıkışını hatırlattı. AfSV, bu tür senaryolara karşı Hizmet katılımcılarına düşen görevin, Hareketin değerlerine göre davranıp, değerlere uymayan taleplerin kimden gelirse gelsin reddedilmesi yönünde olması gerektiğini vurguladı.

AfSV’nin açıklamasının tamamı şöyle:

Türkiye’deki hapishanelerde 24 Haziran 2018 seçimleri öncesinde bir kalkışma planı iddiası son günlerde internet medyasında paylaşıldı. Başta Hizmet Hareketi mensupları olmak üzere birçok masumun can güvenliğini tehlikeye atarak toplumsal bir infiali hedefleyen kumpas iddiası ile ilgili çıkan bu haberler, Hizmet katılımcılarını zan altında bıraktığı için bu mevzuda bir açıklamaya ihtiyaç doğmuştur.

Hizmet hareketi mensupları ve gönüllüleri bir sivil toplum hareketi çerçevesinde üzerine düşen mesuliyetin farkında olarak kendi imkanları ile bu mevzuyu araştırmaktadır ve bu konuyla alakalı toplumsal şuurun arttırılması için gereken tedbirleri almaktadır.

Hatırlanacağı üzere bu konu ilk defa Milliyetçi Hareket Partisi genel başkanı Devlet Bahçeli tarafından; Türkiye hapishanelerinde mazlumen kalan binlerce Hareket mensubunu hedefleyen “kanlı bir ayaklanma planı” şeklinde Mayıs 2018 tarihinde dillendirilmiştir. Aynı şekilde bazı nüanslarla İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından da yukarıdaki konu dile getirilmiştir. Bu açıklamalar, bir yerlerde planlanan bir senaryonun içine hizmet sempatizanlarını da çekmek için, suret-i Haktan görünen bazı kimselerin bulunabileceği ihtimalini akla getirmektedir.

Böyle bir senaryonun gelecekte de vuku bulma ihtimaline karşı hizmet katılımcılarına düşen kendilerine ulaşan mesajları kendi akıl ve vicdanlarıyla değerlendirip hizmet hareketinin temel değerlerine uymayanları reddetmektir.

Bu vesileyle hatırlatmak isteriz ki; Uluslararası ve ulusal hukuka saygı, bulundukları ülkelerin kanunlarına riayet, barışa kendini adamışlık ve şiddete tevessül etmemek hizmet hareketinin temel değerleridir.

Hizmet katılımcıları; şimdiye kadar Türkiye’de maruz kaldıkları insanlık dışı muameleler, sosyal tecrit ve ötekileştirme kampanyaları, hukuksuz tutuklamalar, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere bütün insan hakları örgütleri tarafından kınanan hapishane şartları ve işkencelere rağmen bir yumruk dahi kaldırmayarak barış ve hukuka sadakatlerini açık ve net bir şekilde ifade etmişlerdir.

Dolayısıyla kaynağı her ne olursa olsun, Hizmet hareketine ait krediyi kullanarak şiddet veya yasadışılığın herhangi bir şeklini içeren sözde talep ve ricayı taşıyan ve yayan kişilerin Hizmet Hareketi ile iltisakları hangi seviyede olursa olsun, mesajları da kendileri de reddolunmalıdır.

Hizmet katılımcıları temel değerlerine aykırı yönlendirmelere maruz kaldıkları takdirde bu değerlerinden taviz vermeyerek barış ve hukuk çerçevesinde hareket etmeye devam edeceklerdir.
Kamuoyuna saygılarımızla arz ederiz


[TR724] 12.11.2018 [https://twitter.com/AfSV_TR]

Facia depoluyoruz! [İlker Doğan]

Hakkari’nin Şemdinli ilçesindeki üs bölgesinde 9 Kasım’da saat 17.00 sıralarında top atışı yapıldığı esnada mühimmatın patlaması sonucu 7 asker şehit oldu. Hakkari Valiliği ilk açıklamasında patlamaya ‘arızalı’ mühimmatın neden olduğunu belirtti. Bu ilk değil. Benzer bir skandal 6 yıl önce Afyonkarahisar’da yaşanmış ve 25 askerimiz şehit olmuştu. Orada da arızalı mühimmatın patlaması sonucu yaşanan skandalın faturası üç sıralı komutana kesilerek konunun üzeri kapatılmıştı. Arızalı veya miadı dolmuş mühimmatın TSK’nın envanterinden çıkarılması için kaç askerin daha şehit olması lazım?

Şemdinli’de 9 Kasım’da akşam üzeri yaşanan olay ‘bu kadar da olmaz’ dedirtti. Ajanslara ilk düşen haberlerde Şemdinli ilçesindeki bir üs bölgesinde, mühimmatın infilak etmesi sonucu 25 askerin yaralandığı, 7 askerin ise ‘kayıp’ olduğu ve arama çalışmalarının sürdüğü yazıyordu. Saatler ilerledikçe önce 3 askerin şehit olduğu bilgisi ‘son dakika’ olarak düştü televizyon ekranlarına. Ardından şehit sayısı 7’ye çıktı.

VALİLİK: SEBEBİ ARIZALI MÜHİMMAT

Hakkari Valiliği, yaptığı ilk açıklamada olayın ‘arızalı’ mühimmatın infilak etmesi sonucu yaşandığı bilgisi verildi. Açıklamada, “Bugün Şemdinli ilçesi Ortaklar Süngü Tepe Üs Bölgesi’nde top atışı yapıldığı esnada arızalı mühimmatın infilak etmesi sonucu askeri personelimiz yaralanmıştır.” denildi. Ancak daha sonra yapılan ikinci açıklamada ‘arızalı’ mühimmat ifadesi çıkarıldı: “…mühimmat deposunda meydana gelen patlama sonucu askeri personellerimiz yaralanmıştır.”

BAKANLIK: NEDENİ BİLİNMEYEN KAZA!

Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ise olayın ‘kaza’ olduğu savunuldu. “Hakkari’de bir üs bölgemizde, ilk bilgilere göre atış esnasında ağır silah mühimmatından kaynaklandığı değerlendirilen bir kaza meydana gelmiştir.” denilen açıklamada, olaya ilişkin çok yönlü soruşturmanın sürdüğü kaydedildi. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise olay yerinde yaptığı açıklamada, ‘topçu atışı sırasında henüz belirlenemeyen bir nedenle kaza meydana geldiğini’ söyledi. Olaya ilişkin ‘hem adli hem idari hem de teknik yönden çalışmaların sürdüğünü’ kaydetti.

KAMU DÜZENİ İÇİN JET HIZIYLA YAYIN YASAĞI

Şemdinli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın olaya ilk tepkisi mahkemeden yayın yasağı kararı istemek oldu. Talebi ‘yerinde’ bulan Şemdinli Sulh Ceza Hakimliği, ‘toplumun olumsuz etkilenmemesi, olayın vehameti ve kamu düzeni’ gerekçeleriyle jet hızıyla yayın yasağı kararı aldı. Bu arada, partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuya ilişkin açıklamasında muhimmatın miadının dolduğu iddialarını yalanladı.

AFYONKAHİSAR’DA DA ARIZALI EL BOMBASI PATLAMIŞTI

Benzer bir skandal 5 Eylül 2012’de Afyonkarahisar’da yaşanmıştı. Olaya ilişkin bilirkişi raporuna göre, cephanelikteki tasnif işlemi gece, askeri araçların far ışıklarıyla yapılıyordu. Zira kasım ayında denetim vardı ve deponun yetiştirilmesi gerekiyordu. Tasnif sırasında arızalı bir el bombası sandığının düşmesiyle meydana gelen zincirleme patlamada 25 asker yanarak can vermişti. Konuya ilişkin yargı süreci 6 yılda anca tamamlandı. Davanın 8 Ocak 2018’de görülen duruşmasında ‘taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma’ suçlaması ile Albay V.Ö. ve Binbaşı A.D. 13 yıl 4’er ay, Üsteğmen T.A. ise 6 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. 25 askerin ölümüyle sonuçlanan ihmaller zincirinin faturası 3 kişiye kesildi.

23 BİN EL BOMBASI ARIZALI ÇIKTI

Patlamaya ilişkin bilirkişi raporunda, ölümcül ihmaller zinciri gözler önüne serilmişti. Buna göre, 286 bin el bombası kurallara uyulmadan kışlaya gönderilmişti. El bombalarının alüminyum pimleri eğrilmiş ve kırılmış, maşası koli bantlarıyla bağlanmış, özel kutularından çıkarılmıştı. Patlamayan depodaki 23 bin el bombası ‘kritik arızalı’ çıktı. Bilirkişi raporunda askerlerin bomba tasnifi için eğitimli olduğu savunulmuştu. Ancak patlamada şehit olanlar arasında 3 günlük askerler de vardı. Askerler, mahkemedeki ifadelerinde, dengesiz duran bomba yüklü sandıkları düzeltmek için çivi çakıp, tokmakla vurduklarını söyledi.

[İlker Doğan] 12.11.2018 [TR724]

İkinci 15 Temmuz mu? [Veysel Ayhan]

Aslında “15 Temmuz” da farklı bir şey değildi. Terörle asla irtibat kurduramadıkları Hizmet hareketine karşı korkunç bir tuzak ve kumpas kurulmuştu. 15 Temmuz bahanesiyle yüzlerce general, on binlerce subay ordudan atıldı. Eğer atılan general ve subayların onda biri Hizmet Hareketiyle iltisaklı olsaydı ve darbe girişimine katılsaydı, darbenin başarılı olmama ihtimali yoktu.

Hizmet Hareketi’nden katılmış olanlar olabilir miydi?

Fethullah Gülen 15 Temmuz’un hemen sonrasında şöyle demişti:

“Eğer bana yakın olduğu söylenen bazı kişiler haince girişimin içerisinde yer almışlarsa barış ve huzurdan başka bir hedefi olmayan beni ve hareketi darbe ve terör ile ilişkili göstermeye çalışan odaklara hizmet etmişlerdir.”

Gülen haklıydı, bir tuzak kurulmuştu. 15 Temmuz’a tek tük “Bilmeden” veya “kandırılarak” veya “kazanılarak” katılmış olanlar olabilirdi. Ve Gülen daha o tarihte bu tür kişileri telin etmiş, safını demokrasi tarafına koymuştu.

Ama Erdoğan, medyasının da yardımıyla, ordunun yüzde 1,5’inin katıldığı bu kumpasla, kendi darbesini yaptı. “Allah’ın lütfu” dedi. Ülkeyi kısa zamanda tam bir Kuzey Kore’ye çevirdi. Asker olmayan, darbeyle hiç bir ilgilerinin olamayacağı doktor, öğretmen, işçi, ev hanımı… yüz binleri hapse attı. Medyayı teslim aldı, muhalefeti bitirdi. Ama doymadı…

24 HAZİRAN

Şimdi konumuza geçelim. Ahmet Dönmez araştırmacı bir gazeteci. Geçenlerde ortaya “kanlılık”ta 15 Temmuz’u geçebilecek bir iddia attı. İnanılacak gibi değildi.

Dönmez’in iddialarında şunlar vardı:

“24 Haziran 2018 günü Gülen’den habersiz bir şekilde ama onun adını kullanarak Türkiye’deki bazı şahısları aradığı ve cezaevlerinde isyan tertiplediği…”

“… Muhalefetin seçim sonuçlarını kabullenmeyeceği ve yüzbinlerce insanın protesto için sokaklara döküleceği öngörüsüne dayalı olarak kurgulanan bu kanlı kalkışma, Sincan Cezaevi’nden başlatılacak ve diğer yerlere sıçratılacaktı…”

Dönmez, muhtemel planı şöyle detaylandırıyordu:

“…Televizyonlarda ve sosyal medyada, ‘FETÖ’cüler isyan çıkardı. Sincan Cezaevi yanıyor, ölüler var’ şeklinde bir son dakika bilgisi paylaşılacaktı. O sırada cezaevinin önünde, normalde orada olmaması gereken cemaatten bazı isimler yakalanacaktı. Tıpkı Akıncı Üssü’ndeki gibi… İsyanı bunların örgütlediği açıklanacaktı. Daha önceki Özel Harp Dairesi operasyonlarında olduğu gibi, haberleri gören yüzlerce insan cezaevlerine koşacak, daha sonra infiale gelen vatandaşlar sokaklara dökülüp cezaevlerini basacaktı.”

Akıl almaz şeylerdi. Bu iddialar bir yanıyla uçuk olsa da Devlet Bahçeli, Süleyman Soylu ve AKP’nin mafya uzantısı Sedat Peker’in o tarihlerde yaptığı “Cezaevlerinde isyan çıkacak…” türü açıklamalarla örtüşüyordu.

Dönmez’in yazısına bayağı bir tepki geldi. Dönmez bu tepkilere şöyle cevap verdi:

“Bazı okuyucular, ‘Bizim arkadaşlar asla isyan etmez. Karıncayı bile incitmeyecek insanlar böyle bir şey yapar mı? Zamansızca kapıları açıp ‘hadi hepiniz çıkın’ deseler bile çıkmazlar.’ diyorlar. Bu insanları bana mı anlatıyorsunuz? İçeride yüzlerce yakın arkadaşım var. Tanımasam da en az arkadaşlarım kadar kefil olduğum binlerce insan var. Onların bırakın isyana teşebbüs etmeyi, içeride isyan çıksa bile tek bir insanın burnu kanamasın diye cansiperane mücadele edeceklerini bilmiyor muyum? Adım gibi biliyorum.”

Dönmez, ne kadar ciddi bir gazeteci olsa da herkes bunun Fethullah Gülen’in avukatları veya sözcüleri tarafından “kabul veya red” edilmesini bekledi.

İşte dün bu kritik açıklama geldi.

TEMEL DEĞERLER

Hizmet Hareketi’nin tüzel sözcülüğünü üstlenen “Alliance for Shared Values”un (AFSV) açıklamasında çarpıcı noktalar var.

Açıklama kimseyi zan altında bırakmamaya çalışan kısa ve özenli bir dille 7 maddede iddiaları doğruluyor. Konunun “araştırıldığını” “gereken tedbirlerin alındığını” belirtiyor.

Metin, Gülen’in 15 Temmuz sonrası açıklamalarını hatırlatıyor. “suret-i Haktan görünen bazı kimselerin bulunabileceği ihtimali” önemle vurgulanıyor.

Açıklamada 24 Haziran kumpası doğrulanıyor ve sonrası için “Böyle bir senaryonun gelecekte de vuku bulma ihtimaline karşı” cümlesiyle tedbirler vurgulanıyor.

Metnin en çarpıcı noktası Hizmet Hareket gönüllülerinin her türlü tuzağa karşı tek bir kriterleri olması gerektiğini ifade ediyor. O ise şu:

“hizmet katılımcılarına düşen kendilerine ulaşan mesajları kendi akıl ve vicdanlarıyla değerlendirip hizmet hareketinin temel değerlerine uymayanları reddetmektir.”

Bu cümlenin satıraltı şu: “Yani sizi birileri tuzağa çekebilir. Bunlar sizin güvendiğiniz kimseler de olsa bu telkinler ‘temel değerlerinize’ aykırı ise kesinlikle reddedin.”

Sonraki maddede ise temel değerlerin ne olduğu açıklanıyor:

“Uluslararası ve ulusal hukuka saygı, bulundukları ülkelerin kanunlarına riayet, barışa kendini adamışlık ve şiddete tevessül etmemek hizmet hareketinin temel değerleridir.”

TALEP VE RİCAYI TAŞIYAN VE YAYAN KİŞİLER…

Metnin ortalarındaki bu vurgu yeterli görülmemiş sonda tekrar vurgulanmış:

“…Dolayısıyla kaynağı her ne olursa olsun, Hizmet hareketine ait krediyi kullanarak şiddet veya yasadışılığın herhangi bir şeklini içeren sözde talep ve ricayı taşıyan ve yayan kişilerin Hizmet Hareketi ile iltisakları hangi seviyede olursa olsun, mesajları da kendileri de reddolunmalıdır.”

Bu cümle dolaylı olarak “İkinci 15 Temmuz” diyebileceğimiz 24 Haziran kumpasında, Gülen’in önleyici duruşuna da atıf yapmış oluyor.

Dönmez, Gülen’in müdahalesini şöyle belirtmişti:

“Bu görüşme trafiğinden haberdar olan bir şahsın doğrudan Gülen’e ulaşarak haberdar etmesi ile korkunç girişimin deşifre olduğu ve aynı isimlere tek tek ulaşılarak kanlı kumpasın 24 Haziran’dan önce önlendiği ifade ediliyor.”

Gülen’in müdahalesi olmasa Erdoğan’ın kurduğu tuzağın hedefi -Allah korumuş- belki de Sedat Peker’in kumpas tarihi öncesi sözlerindeki gibi olacaktı:

“…yakaladıklarımızın hepsini ağaçlara, bayrak direklerine astıktan sonra o cezaevlerine de gireceğiz. Onları cezaevlerinde de asacağız. Boyunlarından asacağız, bayrak direklerine.”

BU KUMPAS NİYE O ZAMAN DEŞİFRE EDİLMEDİ?

Bu açıklama 24 Haziran’ın hemen akabinde yapılabilirdi.

Niye yapılmamış olabilir?

Bir kaç sebep akla geliyor. İlki metnin başında belirtilmiş:

“Hizmet katılımcılarını zan altında bırakma” tehlikesi.

Muhtemelen bu tuzak 24 Haziran’da önlenmiş, gereği yapılmış ama duyulduğunda herhangi bir taksiratı olmayan insanların zan altında kalmasını önlemek için kamuoyuna duyurulmamış.
Bir başka sebep hapishanelerde bulunan hizmet gönüllülerini ve yakınlarını yeni bir endişe ve korku ile karşı karşıya bırakmamak olabilir.

Bir başka sebep de 15 Temmuz’daki gibi “bilmeden” veya “kandırılarak” veya “kazanılarak” katılmış olanlar var idiyse bunları deşifre edip yerlerine yeni birilerinin istihbarat örgütlerince sokulmasını engellemek olabilir ki; bu bence en stratejik olanı ve şapka çıkarılması gerekeni.

Ama bu, şu an için artık söz konusu değil. Deşifre oldular. Yanlış anlamadıysak kimin ne olduğu öğrenilmiş ve tedbir alınmış. Sonraki teşebbüslere karşı şu cümle yeterince uyarıcı: “…iltisakları hangi seviyede olursa olsun, mesajları da kendileri de reddolunmalıdır.”

Adem Yavuz Arslan’ın yorumu önemli: “15 Temmuz’da olduğu gibi, AKP ve istihbarat uzantıları siyasal hedeflerine ulaşmak için Cemaat üzerinden operasyon çekmeye çalışıyorlar. Herkesin çok dikkatli olması gereken bir süreç.”

SONUÇ OLARAK

Hizmet Hareketi; ölçüleri, kriterleri ve prensipleri ile dünyanın en barışçı ve uzlaşmacı hareketlerinden biri. Yüz binlerce Hizmet gönüllüsü 5 yıldır terörist muamelesi görüyor. Tek biri “fiske” ile dahi mukavemet etmedi. AKP tarafından rehin alınmış kolluk güçlerine isyan etmedi, kötü söz söylemedi. Buna hem dünya hem de Türkiye kamuoyu şahit. Önemli olan bu.

Hiçbir koyun postu, kendisine gizlenen kurdu uzun zaman gizleyemez. Gözü medya propagandasıyla köreltilmemiş kitleler artık gerçek teröristi biliyor olmalı. Hırsız belli, polis de belli; masum belli, katil de belli. “Kral’ın çıplaklığı” herkesin malumu.

“15 Temmuz”un uyutulmuş kitleler dışında alıcısı kalmadı. Eksozuna tişört tıkanmış tanklar sadece karikatürleri süslüyor. Şerife Bacılar’ın makyajı döküldü. Geriye birer kamyon yazısı kaldı.

Hizmet Hareketi’nin o kadar farklı türde sütten ağzı yandı ki şimdiden sonra hiç bir “24 Haziran”ın şansı yok gibi. Cevheri Güven de aynı umuda işaret ediyor: “Hizmet Hareketi ya da Fethullah Gülen adına mesaj taşıdığını söyleyenler -ki MİT’in bir numaralı gündemi- bu açıklamadaki duruş ve ilkeleri aşamayacaklardır sanırım.”

[Veysel Ayhan] 12.11.2018 [TR724]

“Evime ekmek götüremiyorum” [Semih Ardıç]

Türkiye’de korku duvarının yıkılması için iktisadî krizin patlak vermesi icap ediyormuş.

“Kanun Hükmünde Kararname” diye yazılan, “keyfi hükümet kararları” diye okunan utanç vesikaları Resmî Gazete’de yayımlanırken kimse oralı olmamıştı.

Mesai arkadaşları atılırken diğer memurlar ismi listede olmadığı için derin bir “oh” çekip yola devam etti.

120 BİN İNSAN AÇLIĞA MAHKÛM EDİLDİ

Memur, öğretmen, mühendis, asker, polis, savcı, hâkim, ebe, hekim, veteriner, şoför 120 binden fazla insan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) “düşman hukuku” altında inlerken, ömrünü verdiği mesleğinden bir gece yarısı ihraç edilirken herkes film seyreder gibi seyretti.

Ağustosta kur şoku ile fitili ateşlenen mevcut krizde KHK mağdurlarının açlık ve sefalete mahkûm edilmesinin de payı var.

İntikam hissi ile alınan ve hukuktan bînasip KHK’lar devlet namına bünyenin bir anda kan kaybetmesinden farksızdı.

İlk anda kan kaybına karşı bütün müdafaa mekanizmaları harekete geçebilseydi hasar bu kadar ağır olmazdı. Kanama durdurulamadığı gibi hafife alındı.

YENİ ŞOKLAR UZAKTA DEĞİL

Kur tarafında dünyanın en yüksek ikinci repo faizini ödendiği için kur tarafında tansiyon düşmüş gibi görünse ekonomi her an yeni şoklara maruz kalabilir.

Vaktinde faiz artışı ile enflasyonu aşağıda tutarak, kaynakları makul ve öncelikli yatırımlara tahsis ederek ve israfa son vererek borç krizi kontrol altına alınabilirdi.

Hülasa hükûmet ayağını yorganına göre uzatsa tahribat mahdut kalacaktı. O fırsat kaçırıldı. Piyasa ile bilek güreşine girildi. O güreş 10-0 Türkiye’nin mağlubiyeti ile nihayete erdi.

Borç krizi olarak kontrol altına alınabilecekken bütün reel sektörü içine alan umumî bir krize dönüştü buhran…

KORKU DOST SOHBETİNE KADAR SİRAYET ETTİ

İnsanlar artık dost sohbetlerinde bile konuşurken bin düşünüp bir söylüyor.

Sosyal medyada yayınlanan o videoda Antalyalı amcanın sarfettiği, “Aman kızım, alıverirle adamı içeri!” sözleri ahtapotun kollarının nerelere kadar uzandığını cümle âleme gösterdi.

Girizgâh yaparken belirttiğim “korku duvarının aşılması” tam da bu noktada başladı. Krizin tükettiği esnaf, “Artık bir kuru canım kaldı, yeter!” diyerek sosyal medyada feryat ediyor.

Bursa’da 9 makineli bir atölyede tekstil firmaları için imalat yapan Mert Çetinkal korku duvarını aşan esnaflardan sadece biri. Sanal âlemde protesto videosu yayınlayanların sayıları çoğalıyor.

ATÖLYEYİ KAPATTI, İŞÇİLERİ ÇIKARDI

Çetinkal, peşi sıra gelen elektrik zamlarının aylık faturayı 9 bin TL’den 15 bin TL’ye çıkardığını söylüyor.

Maliyetin altından kalkabilmesi için parça başına ücreti 50 kuruşa çıkarması icap ettiğini, ancak piyasa bittiği için böyle bir zam yapamadığını anlattıktan sonra mecburen atölyeyi kapattığını ve çalışanları işten çıkardığını ifade ediyor.

“Biz bittik, evime ekmek götüremiyorum. Cebimde para yok.” diyen Çetinkal videonun devamında Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile Erdoğan’ın hem damadı hem de Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a sesleniyor: “A Haber’i seyrediyorum. ‘İşler şöyle patladı. Uçuyoruz’ diyorlar. Nerede o işler. Sadece benim değil bütün esnafın işi bozuk. Herkes son noktada.”

ALGI OYUNLARINI ARTIK ESNAF YUTMUYOR

Gündemi değiştirmek için maaşlı troll tutan AKP bu mevzuda esnafın ne düşündüğünü merak ediyorsa Çetinkal’a kulak verebilir.

Çetinkal esnafın maruz kaldığı krizin gündemden düşmesi için “Andımız” ve “Cumhur İttifakı” gibi suni gündemlerin ortaya atıldığının farkında olduklarını aktarıyor.

Çetinkal, “Sayın Cumhurbaşkanım ‘Biz bittik öldük’ diyoruz; siz ‘yol’ diyorsunuz, ‘havalimanı diyorsunuz. Sonra bir anda ‘Andımız’ konusu açılıyor. Gündemi değiştirmeyin. Asıl gündem biziz. Bittik.” diye adeta feryat ediyor.

BİR BABANIN ÇARESİZLİĞİ

6,5 dakikalık videoda bir kısım var ki krizin haneleri nasıl kasıp kavurduğun cevabı o kısımda mahfuz.

Yer yer gözleri dolan ve hissiyatını saklayamayan Çetinkal, “Akşam eve gidince çocuğumla oyun oynuyorum. Aklım onda değil. Yarınımı düşünüyorum. Biz alnımızın terini döker ekmeğimize bakarız. Artık eve ekmek götüremiyorum.” diyor.

Bir babanın evladı karşısında aciz vaziyete düşmesinin ne demek olduğunu bilmeyenler için yukarıdaki satırlar “mübalağa” gibi gelebilir.

FATURAYI HEP VATANDAŞ ÖDER

Çetinkal’ın çektiği videoda baştan sona her ifadesinde devleti idare edenler için ibretlik tespitler var.

“Enflasyonla Topyekûn Mücadale” diye göstermelik indirim kampanyalarında konuşan Hazine Bakanı o kadar uğraşacağına elektrik ve doğalgaz zamlarını geri alsaydı belki Mert Çetinkal ve onun gibi binlerce esnaf kepenk indirmeyecekti.

Ne hazindir ki krizi bankalar, büyük şirketler ve siyasetçiler çıkarır, bedelini hep vatandaş öder.

[Semih Ardıç] 12.11.2018 [TR724]

AYM’si, AİHM’i ile Erdoğan’ın dikensiz gül bahçesi [Ramazan Faruk Güzel]

Yıl 2018! 2019’a 1,5 ay kalmış ve Uzay Çağı’na girdiğimiz şu demlerde dünya, Uzay Hukukuna ve mülkiyetine dair detayları konuşuyor. Genetik mühendisliğinin zirveye çıktığı günümüzde, bilimde etik ve hukuki sınırlar tartışılıyor. Her geçen gün yeni ve daha bilinçli robotlar üretildiği için bilinçlenmiş makinelerin bir hakkının, hukukunun, bireyselliğinin olup olamayacağı üzerinde kafa yoruluyor…

Türkiye’ye geldiğimizde ise, Avrupa’nın bundan 1000 yıl önce kafa yorduğu, Magna Carta ile bunun mücadelesini verdiği en temel hakların (mal ve can emniyeti) varlığı tartışılıyor. Ülkenin sayılı zenginlerindenken bir sabah sulh ceza hakimliğinden yollanmış bir kağıt parçası ile herşeyini kaybetmiş olabiliyorsunuz.. ya da akademik kariyeri, bir mesleki makamı- mevkisi olan, bir anda sıfırlanmış olabiliyor. Bunun için de fiiliyatta itiraz edebilecek hiçbir yer yok..

“Adalet ve Kalkınma” iddiasıyla yola çıkan, kurucu liderinin “şiir okudu” diye bir kaç ay hapis yatmış olmasından mütevellit bir rüzgarla başa gelen parti; başlangıçta geniş özgürlükler, haklar, AB’ye üyelik süreci vaatleri içerisinde idi.. kamuoyu desteği için de her kitleden, kesimden insanlara mavi boncuklar dağıtıyordu: inançları hür ve özgür olarak yaşama, her fikri serbestçe ifade edebilme, ana dilde eğitim, bütün kimliklere hayat hakkı vs, vs…

ŞİMDİ BİR KUŞA BENZETTİ..

AKP’nin kurucusu, şimdilerde ülkedeki her varlığın ve yetkinin fiilen (de facto) sahibi R.T.Erdoğan, başlangıçta yargının yetkilerinden, yer yer faaliyetlerini kısıtlamasından şikayet ediyordu. Bu konuda da askeriyenin etkisi olduğunu düşünüyordu. Oportinist yaklaşımlarla değişik kesimlerle işbirliklerine girdi, kullan-at taktikleriyle kendisine alan açtı, güç devşirdi.. Her seferinde “mağduriyetler edebiyatı” geliştirerek yol aldı ve sonunda yasama- yürütme- yargı erklerinin hepsini elinde toplamış oldu. “Ülkeyi bir A.Ş. gibi yönetmek istiyorum” derken, bitli bir mahalle bakkalından daha salaş bir hale getirdi devlet idaresini..

Hani Nasrettin Hoca leyleği görünce, “Bu nasıl kuş böyle?!” deyip, gagasından, ayaklarından kırpmaya başlayıp, sonra leyleği bir güvercin boyuna getirince, “Hah, şimdi bir kuşa benzedin!” demesi gibi ülke yargısını da, devlet idaresini tam da istediği bir kuşa benzetti: istediği ebatta ama uç desen uçamayacak, yürü desen yürüyemeyecek bir hale..

ERDOĞAN’IN ARKA BAHÇESİNDE…

Dikenleri ayıklanmış Erdoğan’ın gül bahçesinde son gündem:

-Polis, hakkında arama kararı bulunan KHK mağduru öğretmeni bulamayınca eşini gözaltına aldı.

-Erdoğan yargısına son yıllarda dahil edilmiş neferlerinden 170 bin sicilli savcılarından Erzurum Savcısı Zülfükar Unal’ın, 4 yaşındaki bir kız çocuğu ile ilgili Cemaat üyelikten bir soruşturma için Mersin Başsavcılığı’ndan “ifadesini alınıp delilleri toplayarak Erzurum Başsavcılığı’na –ivedilikle- gönderilmesini istediği” ortaya çıktı!

-Sefer Selvi, “Paradise Papers karikatürü” nedeniyle tazminata mahkûm edildi.

– Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı dönemde TRT Haber’i zirveye taşıyan, Kanalı 2012 yılında Avrupa’da ‘yılın en iyi televizyonu’ seçilmesine vesile olan, 2 yıldır tutuklu olan Ali Ahmet Böken hakkında 9 yıl 9 ay hapis cezasına karar verildi.

-Cenk Yiğiter tutuklandı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademisyenlerinden Cenk Yiğiter, 2 Kasım 2018 tarihinde aynen şöyle bir tweet atmıştı: “KHK’li bir hukuk doktoruyum. Bazı dergilerde yazımın yayınlanması, bazı bilimsel toplantılara katılmam yasak. Kamuda çalışmam yasak. Vakıf üniversitesinde çalışmam yasak. Avukat olmam yasak. Ankara Üniversitesi’nde öğrenci olmam yasak. Pasaport almam ve yurtdışına çıkmam yasak.” Ve bu tweet’ten bir hafta sonra da evine baskın yapılıp tutuklandı.. Başına bunca şeyin gelmesi “kan dursun, ateş dursun” diyen “barış akademisyenlerinden” olması… baskın yemesi de bunu dile getirmiş olması.

-İstinaf mahkemesince cezası onanan sanatçı ve yazar Atilla Taş tekrar cezaevine gönderildi. Atilla Taş’ın dosyası AİHM’de sözde öncelik verilmiş ve yaklaşık bir yıl önce yazışmaları tamamlanmıştı, ve o dosyasında halen bir ölüm sessizliği var. Akademisyen Kerem Altıparmak’ın da dediği gibi, “AİHM, 90’lardaki gibi olsaydı, bugünleri böyle yaşamazdık.”

AYM VE AİHM’DEN GELEN “TATSIZ KOKULAR”!

2017 yılı içinde Türkiye’de 478 bin kişi terör örgütü üyeliğinden soruşturuldu. Bu rakam, tüm Avrupa’da 20 yılda olanlardan fazla… En ufak bir itiraz bile “Cumhurbaşkanına, Erdoğan’a hakaret” olarak algılanıyor ve insanlar yaka paça hapse atılıyor.

Dediğimiz gibi, ülke ve yargısı tam da Erdoğan’ın dikensiz gül bahçesi şimdi, bu bahçede bülbüller ötmese de Erdoğan’ın borusu ötüyor, en tiz perdeden! Bu noktaya gelmesinde de AYM ve AİHM’ye çok önemli roller düşmüştü.

AYM verilerine göre, başlangıçtan 30 Eylül’e kadar toplam 161.084 başvuru karara bağlanmış, bunların sadece 2801’inde ihlal bulunmuş ve bu ihlallerin de 1819’u da “makul sürede yargılanma hakkı”na dair imiş zaten! Bu rakamı da çıkardığınızda ise – K. Altıparmak’ın ifadesi ile- ‘AYM başvurunuzda başarı şansınız yaklaşık %1 veya altı.’

İç hukuk yollarınının tüketilmesi (idare mahkemesi + bölge idare + Danıştay + AYM) derken 10-15 yıl! AİHM’i beklersen ortalama 10-15 yıl… Nihai karar 20 ile 30 yıl arası yani. Türkiye’ye OHAL Komisyonu kurma aymazlığı fikrini veren de AİHM zaten; buradan da niyetini anlamak mümkün.

AYM ile AİHM arasında da tuhaf, gizli bir ilişki var. Buna dair de ilginç bir örnek var. Baskın Oran, Artı Gerçek’teki köşesinde “AYM-AİHM ilişkisinden tatsız kokular geliyor” başlığı ile bunu dile getirdi.

AİHM, AYM’nin Oran kararının yayımından sadece 4 gün sonra “Kaboğlu ve Oran kararı” için 2 Ekim’de toplanmış. Başka zaman olsa ele alası aylar, yıllar sonra ele alacak olan mahkeme, 4 gün içinde kararı fark etmiş ve hemen heyete yetiştirmiş!

Daha ilginci: AİHM 30.10.2018 tarihinde yayımlanan “Kaboğlu ve Oran/TR kararında AİHM, bir ay önce, (yani 28.9.2018 tarihinde Resmi Gazete’de) yayımlanan AYM kararına atıfta bulunmuş.

Yayımlanmamış bir kararı AİHM biliyor ve bu kararı kararı en az 3 hafta önce (9 Ekim’de) hazır ediyor. AYM kararı ile AİHM kararı arasındaki 10 günlük süre içinde hükümetin fark etmesi, çevirtmesi, gerekçesiyle yollaması ve son günde AİHM’in karara girmesi mümkün mü?!

AYM TAMAM DA AİHM NE İŞTİR?

AYM’nin, Türkiye’deki Erdoğan rejimi muhaliflerine karşı yapılan zulümlere sessiz kalmasını, hatta arka çıkmasını anlayabiliyoruz. Başkanı Zühdü Arslan’ın, bir resepsiyonda Erdoğan karşısındaki duruşu, mahkenin pozisyonunu da çok güzel özetliyordu:

AHİM’e gelince; Evrensel İnsan hakları Bildirgesi’ne sadık kalması gereken mahkeme, mahalle yanarken saçını taradı, Avrupa Birliği’nin politik çıkarları doğrultusunda hareket eden bir araç görüntüsü verdi.

Özellikle bu son dönemdeki tutumuna dair değişik görüşler var.

-İhlal kararları çıktıkça Erdoğan Türkiye’sinin kendisinden uzaklaşıp kontrolünden çıkmasından korktuğu için AİHM’in böyle davrandığı,

AİHM’nin, Türkiye’den gelen ifade özgürlüğü dosyalarının fazlalığını ileri sürerek bunları önlemeye çalıştığı,

Türkiye’de büyük yatırımları olan AB ülkelerinin, varlıklarının heba olması korkusu ve refleksi ile Mahkeme’nin böyle hareket ettiği,

-Türkiye’nin elindeki Suriyeli mülteci kozundan korktukları için,

-Batı’nın, AİHM’nin daha çok seküler kişilere karşı empati duydukları, özellikle dini yapılara karşı mesafeli oldukları,

– (İhsan Yılmaz gibi bazı akademisyenlere göre ise) Özellikle Gülen Cemaati gibi gruplara karşı Batı dünyasının “Güven sorunu”ndan dolayı, bu toplu mağduriyetlere mesafeli yaklaştığı vs..

İktidara gelmesi, gücü tamamen ele geçirmesi ve başta Yahudiler olmak üzere milyonlarca insanı yok etmesi yıllar alan Hitler Rejimine karşı da Batı ve Avrupa “Bekleyelim ve görelim” (Wait and see) taktiği uygulamıştı. Sonrasında Bosna, Afganistan, Irak ve en son Suriye’de de böyle bir “genişlik” gözlenmişti. Bunları açıklamak için komplo teorileri üretmeye gerek yok, ille de bir sebebe dayandırmak da icap etmiyor. Ama olan şu ki, oluşması yıllar alan Evrensel Hukuk değerleri ve ilkeleri aşınıyor, yara alıyor. Basın Oran’ın ifadesi ile AİHM, ‘resmen kendi kuruluş gerekçesini, yani “demokratik Avrupa düzenini korumak”ı inkar ediyor, kendi tarafsızlığına ve dahi varlık nedenine gölge düşürüyor” yani.

‘Adaletin hakim olduğu yerde silahın yeri yoktur’ (AMYOT) ve ‘adaletin olmadığı yerde de ahlaktan bahsedilemez’ (MONTAIGNE). GANDHI’nin ifadesiyle ‘Adaletsiz rejimler, adaletle yıkılır”. Böyle adaletsiz rejimlerin zorbaca uygulamalarına sessiz kalarak, yavaş davranarak ortak olan AİHM gibi uluslararası mahkemeler ve kuruluşlar, dolaylı olarak bu adaletsiz çarkın sürmesine vesile oluyorlar. Mustafa Ünal gibi gazeteciler Türkiye’de “Allah adaleti emreder” dediği için müebbet ile yargılanırken, bu yazımız; AİHM gibi mahkemelere, filozof Merikare’in ‘Bari siz Adil olun’ çağrısının bir hatırlatmasıdır.

[Ramazan Faruk Güzel] 12.11.2018 [TR724]

OHAL Komisyonu etkili bir iç hukuk yolu değildir! [Nurullah Albayrak]

İnternette yer alan bilgilere göre, Avrupa Konseyi Kasım ayı sonunda, Venedik Komisyonu da Aralık ortasında OHAL Komisyonu üyelerini dinleyecek. Bu görüşmede OHAL Komisyonu üyeleri, özverili çalışıp karara bağladıkları 42.000 başvurudan 39.000’ini reddettiklerini 83.000 başvuruyu da yoğun bir şekilde incelemeye devam ettiklerini anlatacaklar. OHAL Komisyonunu dinleyecek muhataplardan en azından bizim beklediğimiz ise, OHAL Komisyonunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun bir organ olup olmadığı, değerlendirmelerinin de AİHM içtihatlarına ne kadar uyduğunu sorgulamaları ve Komisyon tarafından reddedilen kararlarda ki gerekçeleri izah etmelerini istemeleridir.

Ohal Komisyonu, herkesin bildiği üzere, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin 7 Ekim 2016 tarihli uyarı yazısı ve Venedik Komisyonunun 12 Aralık 2016 tarihli kararı sonrasında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ve Venedik Komisyonunun önerileri doğrultusunda 23 Ocak 2017 tarihli ve 685 sayılı KHK ile oluşturuldu.

Amacı, mağduriyetlerin giderilmesi olması gereken bu Komisyon, ne yazık ki mağduriyetlerin artmasından ve devamından başka bir işe yaramamıştır. Türkiye’nin mevcut şartlarında oluşturulacak hiçbir kurumun, komisyonun bağımsız ve tarafsız olması zaten beklenmez ama en azından mağdurları dinler, suçlamalara karşı savunma yapmalarını sağlar, hangi gerekçeyle ihraç edildiklerini söyleyerek bu iddiaları çürütebilmeleri için fırsat verir diye umut etmiştik ancak, komisyonun ilk kurulma aşamasında bu umutlarımız bitmiş oldu.

Komisyon üyeleri belirlendiğinde, üyelerden birinin kardeşinin de KHK ile ihraç edildiği haberleri çıkmıştı. Haberlerin muhatabı olan üyenin bir gazetede çıkan açıklamasında, ‘Etrafında olan, tanıyan herkes bilir cemaate yakınlığını. Cemaatin sendikasına üyeydi. İkimizin görüşünün aynı olması gerekmiyor. Devletimiz bize komisyon üyeliği görevini verdi. Dosyası komisyona gelirse, fikrim ve kararım FETÖ’cü olduğu yönündedir.’ Sadece bu açıklamaya bakılarak komisyonun nasıl işleyeceği anlaşılabiliyor. ‘Dosyası gelirse, yani başvuru yaparsa, dosyasında ne yazdığına bile bakmadan kardeşim FETÖ’cüdür diyeceğim ve ihraç kararının doğru olduğuna karar vereceğim, Devletim bana görev verdi’ diyen kişinin olduğu komisyondan, mahkemeye erişim hakkı, masumiyet karinesi adil yargılanma güvenceleri, özel hayata saygı hakkı, eğitim hakkı ve mülkiyet hakkı gibi temek insan haklarına yönelik bir çaba beklemek tabi ki mümkün olmazdı.

Komisyon tarafından bugüne kadar verilen 39.000 ret kararının gerekçesine bakıldığında da açıklamada yer aldığı şekliyle hareket edildiği görülmektedir.

Mahkemeler tarafından Beraat, Savcılıklar tarafından takipsizlik kararları verilmiş olmasına rağmen dikkate alınmaması; İsimsiz imzasız mektup ve e-maillerle yapılan ve doğruluğu konusunda bir değerlendirme bulunmayan ihbarlara; Kurum yetkilileri ya da çalışanları tarafından hazırlanan, hukuki ve fiili doğruluğu olmayan tek taraflı kanaatlere; Kurum içi fişlemeler sonucu oluşturulan bilgiler gerekçe gösterilerek ret kararlarının verilmiş olması; Eşi, kardeşi, oğlu, babası, annesi, amcası, kuzeni vs gibi akrabaların bankaya para yatırması ya da haklarında soruşturma olması gerekçe gösterilerek ret kararları verilmiş olması, değerlendirmelerinin en temel hukuk ilkelerinden uzak siyaselerin kriterlerine göre yapıldığı, görmek istemeyenlerin dahi gözlerine sokulacak tarzda gösterilmiştir.

Komisyon tarafından ret kararı verildiğinde bu kararların İdari Yargı sürecinde açılacak davalarla iptal edilebileceği gibi bir kanaat ise çoktan terkedildi. Bu kanaate sahip olan varsa da sadece HSK’nın kararlarına, HSK üyelerinin açıklamalarına bakarak yanlış bir kanaate sahip olduğunu düşünerek bu kanaatinden vazgeçmeli.

Hakimlerin duruşma esnasında gözaltına alındığı, tutuklandığı, hücrelerde tecrit altında tutulduğu, en ufak bir şikayette görev yerlerinin değiştirildiği, Saray tarafından yargılama süreçlerinin takip edildiği ve zaman zaman kamuoyu önündeki davalarla ilgili Cumhurbaşkanı tarafından hakimler hedef gösterecek açıklamalar yapıldığı bir ortamda, kimse yargı bağımsız ve tarafsız demesin ve bu yalana bizleri inandırmaya kalkmasın. Türkiye’de yargı bağımsız ve tarafsız değildir. Venedik Komisyonu’nun da eski üyesi olan Anayasa Hukuku Profesörü Ergün Özbudun tarafından 2015 yılı sonlarında yargının durumu ile ilgili yapılan açıklamada ‘yargıyı zapt etme süreci tamamlanmış gibi görülüyor’ denilmekte iken bu açıklama yapıldıktan sonra süreç daha kötü bir duruma evrilerek  İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından ifade edilen ‘ yargı siyasetin köpeğidir’ halini almıştır.

Yapılması planlanan ziyaret beklenmeksizin, bu komisyonun ve komisyon sonrası sürecin etkili bir iç hukuk yolu olmadığı kabul edilerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından başvuruların esası hakkında karar verilme yolu açılmalıdır. Avrupa Konseyi ve Venedik Komisyonu yetkilileri tarafından bunun dışında yapılacak her açıklama, insan hakları değerlerini yok sayma ya da bir kesim için görmeme anlayışından başka bir anlam ifade etmeyecektir.

[Nurullah Albayrak] 12.11.2018 [TR724]

Şöhreti geç yakaladı erken kaybetti: Rivaldo [Hasan Cücük]

Türkiye’nin üçüncü olduğu 2002 Dünya Kupası’nı kazanan Brezilya’da 3 oyuncu ön plana çıkıyordu. Bu isimler 3R olarak tanımlanan Ronaldo, Rivaldo ve Ronaldinho idi. Her ne kadar Ronaldo gol kralı olarak bir adım öne çıksa da diğer 2R Rivaldo ve Ronaldinho şampiyonluk yolunda takıma büyük katkı sağlıyordu. Nitekim Rivaldo’nun katkısını teknik patron Felipe Scolari açıkça ortaya koyuyordu.

‘Kupada en çok katkı sağlayan isimlerin başında şüphesiz Rivaldo geliyor. Rivaldo olmasaydı şampiyonlukta olmazdı’ diyerek Rivaldo gerçeğine dikkat çekiyordu. Dünya Kupası’na damgasını vuran isimlerin başında gelen Rivaldo’yu ise dönüşte bir sürpriz bekliyordu. 1997 yılından bu yana başarıyla formasını giydiği Barcelona Rivaldo’nun serbest bırakıldığını açıklıyordu. Bu açıklama aynı zamanda Dünya Kupası’nda zirveye çıkan Rivaldo’nun hızlı inişini de beraberinde getiriyordu.

19 Nisan 1972’de doğan Rivaldo, Brezilya futbolunun efsaneleri Pele ve Ronaldo gibi fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Brezilya’nın dünya futboluna kazandırdığı diğer yıldızların aksine Rivaldo şöhreti geç yakaladı. İlk profesyonel kontratını 1991 yılında sıradan bir takım olan FC Santa Cruz takımıyla imzaladığında yaşı 20’e merdiven dayamıştı. 1993 yılında transfer olduğu Corinthians  takımında 19 maçta attığı 11 golle dikkatleri üzerine çekti. 1994 yılında Palmeiras takımına transfer olduğunda hayatında önemli bir yere sahip olacak teknik patron Luxemburgo ile yolu ilk defa kesişiyordu. Aynı yıl kazanılan Brezilya şampiyonluğu Rivaldo’nun ilk şampiyonluğu oluyordu. 1993’de milli takıma çağrılmasına karşılık, 1994 Dünya Kupası kadrosunda kendine yer bulamıyordu. Avrupa’ya yelken açması ise 1996 yılında oluyordu.

Brezilya kültürüne Avrupada en yakın olan ülkelerden biri olan İspanya’ya gelen Rivaldo’nun yeni takımı Deportivo’ydu. Burada yıldızı iyice parlayan Rivaldo 1997 yılında Barcelona’ya 25 milyon dolara transfer olarak dikkatleri üzerinde topladı. Barcelona ile 2 lig ve 1 kupa sevinci yaşayan Rivaldo, 2002 Dünya Kupası sonrası kendini kulüp dışında bulduğunda bu kez rotasını Çizme’ye çevirdi. Bonservis ödemeden Rivaldo’yu renklerine katan Milan, Rivaldo ile kadrosunu güçlendireceğini hesaplıyordu.

Milan macerası Rivaldo için tam anlamıyla bir hüsran oldu. Bırakın yedek soyunmayı çoğu zaman maç kadrosuna giremedi. 18 aylık İtalya işkencesinden Aralık 2003’de kurtuldu. Milan’lı günler Rivaldo için tam bir yıkım oldu. 1999 yılında Dünya ve Avrupa’da yılın futbolcusu seçilen Rivaldo, 2003 yılında İtalya’da yılın en kötü futbolcusu seçiliyordu. Bir kere İtalya ile Rivaldo’nun kimyası uyuşmuyordu. Ne yapsa yaranamıyordu.

Aralık 2003’de Milan’la bağlarını koparan Rivaldo’nun adı Tottenham, Liverpool ve Espanyol ile anılmaya başlamıştı. Tam bu sırada Suudi Arabistan’ın El İttihad takımı başkanı Mansur Balaw’i Asya Futbol Federasyonun internet sitesine yaptığı açıklamada Rivaldo ile 3 milyon dolara 6 aylığına anlaştığını açıklıyordu. Ülkesi Brezilya’da ise Rivaldo’nun adı bir çok takımla beraber anılıyordu. İnzivaya çekilen Rivaldo ise ortalıkta gözükmüyordu. Nihayet Ocak 2004’te Cruzeiro ile anlaşarak spekülasyonlara son noktayı koyuyordu. Cruzeiro birlikteliği ise sadece 10 hafta sürüyordu.

Rivaldo elbette sıradan bir isim değildi. 1999 yılında hem dünyada hem de Avrupa’da yılın futbolcusu seçilmiş bir isimdi. Bütün bunlar akla ‘Barcelona Rivaldo’yu neden gönderdi’ sorusunu getiriyordu. Bunun cevabı gayet basitti. Göndermenin sebebi kesinlikle Rivaldo’nun saha içi başarısızlığıyla ilgili değildi. Rivaldo saha içinde gayet başarılı olmasına karşılık, ‘futbolun sadece futbol’ olmadığı günümüz dünyasında saha dışında cazibesi olan bir kişiliğe sahip değildi. Rivaldo hiçbir zaman David Beckham veya Ronaldo olamıyordu. Attığı adımlar sansasyonel değildi. Gece kulüplerinde boy göstermiyor, magazin dergilerine konu olmuyordu. Yani Barcelona’nın reklamını iyi yapmıyordu. Sadece saha içi başarı içinde Rivaldo’ya bir çuval dolusu para ödemek gereksizdi. Bundan dolayı Rivaldo futboluna bakılmaksızın kapı dışına konuldu.

25 yaşında şöhreti yakalayan Rivaldo, 31 yaşında sıradan bir futbolcu muamalesi görmenin şokonu yaşıyordu. Ne futboldan kopmaya ne de pes etmeye niyeti vardı. 2004’te bu kez rotasını Yunanistan’a çeviren Rivaldo, ülkenin önemli kulüplerinden Olympiacos’la anlaştı. Yunan liginde kendini yeniden bulan Rivaldo, Olympiacos formasıyla çıktığı 70 maçta 36 gole imza attı. 2007’de bu kez AEK Atina yolunu tutan Sambacı, bir sezon formasını giydiği bu takımda 35 maçta 12 gole imza attı.

Takvim yaprakları 2008’i gösterdiğinde Rivaldo bu kez paranın izinden gidip Özbekistan’ın Bunyodkor takımı ile anlaşıyordu. 36 yaşında olmasına rağmen tekniği ve oyun zekasıyla Özbek ligine damga vuruyordu. İki sezon top koşturduğu Özbek liginde 53 maçta 33 gole imza atıyordu. Yaşı ilerliyor ancak futbolu bırakmaya niyeti hala yoktu. 2010’da Brezilya’nın ünlü Sao Paulo takımına gelen Rivaldo’nun vücudunun ‘artık yeter’ dediğinin farkına varıyordu. Bir sezon boyunca çoğu yedekten 31 maçta forma giyerken 5 gole imza atıyordu. Vücuduna inat Rivaldo futbolun içinde kalmaya devam ediyordu. 2011’de Angola ligine giden Rivaldo, Brezilya’nın sıradan takımlarında top koşturduktan sonra 2015’te 43 yaşında futbola son noktayı koydu.

Brezilya milli takım formasını 74 maçta giyen Rivaldo 35 gole imza attı. Milli takım ile Dünya Kupası, Copa America ve Konfederasyon Kupası sevinci yaşadı. Kulüp düzeyinde Barcelona, Olympiacos ve Bunyodkor ile lig şampiyonlukları yaşadı. Yedek kulübesine mahkum olduğu Milan’da ise 2003’te Şampiyonlar Ligi kupası sevinci yaşadı. Finalde ilk 18’de olmasına rağmen forma şansı bulamadı. Rivaldo, şöhreti geç yakalayıp, erken kaybeden futbolcu olarak tarihteki yerini aldı

[Hasan Cücük] 12.11.2018 [TR724]

Zindanda kuzu sesi var! [Hakan Zafer]

Askerliğimi yaptığım Gökçeada’nın serbest dolaşan koyun, keçi sürüleri meşhurdu.

Görev yaptığım küçük barakanın hemen arkasındaki alanda bakımsız bir zeytinlik vardı.

Öğleye doğru küçükbaş sürüsü o alana gelince ben de mola verip sürüyü izliyordum.

Tel örgülerin baklava dilimlerine parmaklarımı paylaştırıp mutlu sona kadar bekliyordum. Çok sürdüğünü söyleyemem, taş çatlasın beş dakika.

“Nesi var, neyini seyrettin” diyebilirsiniz.

Asıl ilgimi çekip beni aylarca bu anlamlı seyre devam ettiren, sürünün kargaşasından ayrı düşüp kaybolmuş ana-kuzunun birbirini bulmak için anlamlı olduğu kavuşturmasından belli yanık bir uzun hava titrekliğindeki melemeleriydi.

Önce kuzu ürkek ürkek melemeye başlıyor sonra ana diğer taraftan “korkma, buradayım” der gibi devam ediyordu. Sırası geçen susup karşıdan gelecek cevaba yer açıyor, sonra tekrar başlıyordu, ta kavuşana dek.

Sesin koca sürünün neresinden geldiğini bulmayı ikisine bırakmıyor, gözüm kulağım koordineli ben de arıyordum.

Orta yaştan sonra hayatına televizyon girmiş, film izlerken vicdanının sesine kulak verip kahramana yardım etmeye çalışan amcalar, teyzeler gibi uzaktaki ana-kuzuya, tez kavuşsunlar diye hangi tarafa gitmeleri konusunda komutlar veriyor, yanlış gittiklerinde “tüh” çekiyordum.

En heyecanlı yeri, anasını bulmuş kuzunun heyecanla koşarken kendini durduramayıp şiddetle anasına çarpmasıydı.

Kuzu da sendeliyordu, ben de. Sanki döşüme inen sevinçle karışık bir hüzün yumruğu gibiydi.

Sonrası malum, beslenme cihetiyle akranlarından geride kalan kuzu, telafi edecek şekilde alelacele soğurmaya başlıyordu.

Size bir şey söyleyeyim mi, bende Allah bilincinin pekişmesinde o tablonun hiç küçümseyemeyeceğim bir katkısı var.

Unutmuyor, ana-kuzu hangi canlıyı birbirine şefkat ederken görsem aynı duyguları tekrar yaşıyorum.

Arayış ve şefkatin o her gün izlediğim buluşmasına, hayalimde tutabileceğim en büyük merceği tutuyor, büyütebileceğim kadar zihnimde büyütüyor, bir umudun verebileceği en coşkun, en mahcup zevkin kapısında elim açık bekliyorum.

Sufi meşrep biri değilim, olanın zihin konforuna, kalabalıkta yer bulmuş adama özenir gibi arada özenmiyor da değilim ama ana-kuzu arası bu bağın bendeki etkisi eskimiyor.

Bu yüzden, koptuğu durumların ağırlığını kaldıramıyorum.

Nerede ayrı kalmış, zayıf düşürülmüş bir ana görsem, biri hayalimdeki bu merceğimi un ufak etmek istiyormuş gibi hissediyorum.

Sebebi ne olursa olsun, zindanda bebek tutmanın bendeki izahı da bu.

Şuna inancım tam, kuzusundan yana ana ağlatan hiçbir davanın kutsalla alakası olamaz ve bu davaların güdüldüğü hiçbir toprağa bereket uğramaz, uğramasın da.

Hasılı

Küçük dağlara tapu çıkaranlar, ne yaptınız biliyor musunuz?

İşte bu bağı kopardınız.

Rahimlerin arasını açıp ıslahı mümkün bir toprakta bozgun çıkardınız.

Yaratan Rabbiyle ahdi taptaze bebeklere cennetten gönderilmiş gibi davranmak varken, kurmakla övündüğünüz cehennemlerinize attınız.

Büyüklüğünüze tasdik arıyorsanız tamam, büyük zulmettiniz, yeteri kadar acı saldınız.

Küçük dağlar da sizin olsun.

Kuzuları bırakın artık…

[Hakan Zafer] 12.11.2018 [TR724]

Ayetlerin doğru anlaşılması için bağlam bilgisinin önemi (4) [Ahmet Kurucan]

“Bağlam bilgisinin önemi” meselesine devam ediyoruz. İsterseniz kısa bir gezinti yapalım ve genelde “huzuu zineteküm inde külli mescid” kısmına verdikleri manaları ardı ardına sıralayalım: “Bütün mescidlerde ziynetlerinizi alınız. Her mescitte ziynetinizi takınız.  Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin. Namaz kılacağınız her vakit, elbisenizi giyin. Allah’a kulluk olsun diye, yapıp ettiğiniz her işte, kendinize çeki düzen verin. Her secde mahallinde zinetinizi giyin. Her ibadet edilen yerde, her mescide gidişinizde, insan içine çıkarken güzel elbiselerinizi giyin. Her mescide gidişinizde süslerinizi alın. Her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Her namazınızda süslü elbisenizi giyinin. Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin.  Her (namaz vaktinde) mescide giderken, susunuz olan elbisenizi giyinin. Her mescid huzurunda ziynetinizi tutunun. Mescitlere gidişinizde temiz ve güzel giyinin, yiyin için, israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez. Allah’a sadakatinizi işbat için giriştiğiniz her eylemde ziynet ve zarafetinizi takının. Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi giyinin.”

Ayetin tarihle ve sosyoloji ile yani inmiş olduğu zeminle kopartmanın karşımıza çıkardığı sonuçtur bu. Hatta isterseniz ayete verilen bu meallerden hareketle bir adım daha atabilir ve şu hükümleri de çıkartabilirsiniz: “Pijama ile namaz kılmak caiz değildir. Kadın-erkek herkes mescide giderken ya da evde tek başına namaz kılarken en güzel elbiselerini giymek zorundadır. İş elbiseleri ile namaz kılmak caiz değildir… vs.” sonu yok bu yorumların. Onlarca yorum yapabilirsiniz. Ardından bu ayeti okuyup kendi düşüncenizi Allah’ın beyanı gibi derinlemesine dini bilgilere vakıf olamayan insanlara anlatabilirsiniz. Halbuki yapılacak şey sebebi nüzul ve bağlam bilgisinin meale yansıtılmasıdır. O da “Kabe’yi tavaf edeceğiniz her vakitte (çıplak olarak değil) giyinik olarak gelin, edep yerlerinizi kapalı olsun” şeklinde bir meal olacaktır. İşte bu mana, yukarıda sonu yok, onlarca yorum dediğimiz ayete dayandırılan yorumların önünü kesecektir.

Şu itiraz yapılabilir; insan Allah’ın huzuruna çıkıyor. En güzel elbiselerini giymeli değil mi? Kâbe’de olsa, mescidler de olsa, evde tek başımıza namaz kılıyorken de olsa en güzel elbiseleri giymek daha doğru değil mi? Belki ayetin huzuu zineteküm inde külli mescid” lafzıyla nazil olmasının asıl nedeni budur.” Bu yaklaşıma ve yorumlara  ben de can-u gönülden katılıyorum. İnsanları ibadetten usandıracak, meşakkat ve tekalife zorlamayacak ölçüde elbette Allah’ın huzuruna çıkarken en güzel elbiselerimizi giymeliyiz. Ama bu husus söz konusu ayetin bize verdiği mesajdır yoksa ayetin nüzul toplumuna ne dediğini bize anlatmıyor. Daha önceleri de başka münasebetlerle kaleme almıştım, ayetin ne dediği ile ne demek istediği arasındaki dağlar kadar fark vardır.  Ayet, nüzul ortamında Kabe’nin muhataplarından çıplak olarak tavaf edilmemesini istiyor. Bu, “ayet ne diyor?” sorusunun cevabıdır. Kıyamete kadar gelecek Müslümanlara ne demek istiyor sorusunun cevabı ise “her nerede olursanız olun Allah’ın huzuruna giderken temiz giyinin” şeklinde ifade edilebilecek olan mesajdır ki bunu bir sonraki yazımda daha detaylı ele alacağım.

Bağlam ekseninde vereceğim bir başka örnek: Bakara suresi 198 ayet. “Rabbinizden bir fazl istemenizde sakınca yoktur.” diye başlıyor ayet. Orijinal şekli şu: “Leyse aleyküm cunahun en tebteguu fadlen min rabbikum.” Ve devam ediyor: “Arafat’tan kalabalıklar halinde dalga dalga indiğinizde, Meş’ari’l-Haram’da Allah’ı anın…”

Ne demek fazl? Lütuf, ihsan, bereket. İyi ama siyak-sibak münasebeti açısından baktığımızda bir ticaretten söz ediliyor? Amenna, bunu nazara alalım ve bu kontekst içindeki fazl’ın manası, ticari kar, kazanç ve bereket demektir diyelim. İyi de bu ayet Hac menasikinin anlatıldığı ayetler içinde zikrediliyor. O zaman meale nüzul toplumundaki muhataplarının anladığı manayı yakalamak için “hac zamanında, hac mevsiminde, hac esnasında, hac bölgesinde” ilavesini yapmak zorundayız. Bütün bu unsurları gözeterek bir meal denemesi yapalım: “Hac mevsiminde ve hac esnasında ticaret yaparak Rabbinizin lütuf ve nimetlerinden nasibinizi aramanızda mahzur yoktur.” Oldu mu? Bence bir hususun daha açıklığa kavuşması lazım. Hac mevsiminde mi, hac esnasında mı? Çünkü hac farz olan menasikleri açısından bakıldığında bir güne sıkıştırabilecek bir zaman dilimi ama mevsim sözü edilen günü de içine alan daha geniş bir zamanı kapsıyor. Bakara 197-203 ayetleri arasında hac menasikine yönelik anlatılan, cinsel ilişki yasağı, kötü söz söyleme, kavga çıkartma, Hac’da yenilecek azığı yanında getirme, Arafat’ta Müzdeli’ye inme, Mina günlerinde Allah’ı zikir etme vb. şeyler arasında bu sorunun cevabını bulamıyoruz. Yani daha önceleri dile getirdiğimiz ne sebebi nüzul ne metin içi ve metinler arası münasebet hac esnası mı hac mevsimi mi sorusunun tatmin edici ölçüde vermiyor bize.  Bir boşluk var ortada. O boşluğu neyle dolduracağız? Muhayyilemizle mi yoksa benim bağlam bilgisi dediğim o toplumun siyasi, sosyal, kültürel, askeri, dini yaşam tarzına, örf ve adetlerine, gelenek ve göreneklerine vakıf olmakla mı? Benim görüşüm belli; bu durumda müracaat edilecek şey ikincisidir. Tabii ki sahih bilgi temeline oturması şartıyla.

Bu noktada Derveze bize çok aydınlatıcı bilgiler sunuyor. Diyor ki: “Müfessirler İ. Abbas’tan rivayet ediyorlar: Hac aylarında bazı panayırlar kuruluyordu. Bunlar Ukaz, Mecenne ve Zul-mecaz panayırlarıydı ve hepsi de Mekke’ye yakındı. Sonuncusu Arafat’a yakındı. Araplar orada ticaret yaparlardı. Zul-Kade ayının yirmi gününde ilkinde duruyor sonra ikincisine geçiyor. Orada da on sekiz gün kalıyor, sonra Arafat’a çıkıyorlardır. İlk ikisine yakın bir süre de Arafat’a yakın olan Zul-Mecaz panayırında duruyorlardı.”  Hac –esnası mı mevsimi mi sorusunun cevabını aradığımız yerde verdiğimiz bu bağlam bilgisi aslında meseleyi çözüyor. Demek ki kastedilen Zul-kade ayında başlayıp Arafat günlerine kadar devam eden ve yaklaşık 2 aylık bir süreyi kapsayan panayırlar mevsimi imiş.

Tam bitti, aydınlandık, mana zihnimizde tebellür etti dediğimiz anda küçük bir soru daha zihnimizde beliriyor; madem hac mevsiminde ticaret kadimden bu yana uygulanagelen bir şey neden Kur’an hac mevsiminde ticaret yaparak Rabbinizin lütfundan, ihsanından talepte bulunmanızda mahzur yok deme ihtiyacı duydu? Bu sorunun cevabı da bağlamda. Çünkü Müslümanlar panayırların İslam’dan önceki dönemde yapıldığı gibi yapıldığını Hz. Ebu Bekir’in hac emri olduğunu hacda da görmüşler ve ticaretin ibadete mani olduğunu düşünmüşler. İşte Allah bu ayeti ile bahsini ettiğimiz zeminde hayatını sürdüren muhataplarına zihinlerindeki bütün kuşkuları gideren ve hac mevsiminde bir taraftan hac ibadetlerini yaparken diğer taraftan ticari hayatlarına da devam edebileceklerini anlatıyor.

Şimdi mesaja geçebilirim.

[Ahmet Kurucan] 12.11.2018 [TR724]