İşkenceyi Önleme Komitesi cezaevleri konusunda Fransa’yı uyardı, ya Türkiye [Mehmet Dinç]

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) Fransa’daki cezaevleri raporunu yayınladı. Türkiye’deki işkenceleri ve hapishane şartlarını anlatan raporu ise, Kasım ayında tamamlamasına rağmen AKP hükümetinin onayı henüz gelmediği için yayınlayamıyor.

Fransa, Avrupa’nın en kötü hapishane koşullarına sahip ülkesi, bu konuda birçok uluslararası insan hakları derneği ve denetleme kurumlarından eleştiri ve ikazlar aldı. Fransa hapishanelerindeki en büyük sorun aşırı kalabalık, olumsuz cezaevi şartları ve ortalama 3 günde bir yaşanan intihar/şüpheli ölüm vakaları. 14 Nisan 2017 itibariyle Fransa hapishaneleri kapasitesi 60 bin civarında olmasına rağmen içeride 80,023 kişi bulunuyor.

Fransa hapishanelerinde her yıl ortalama 100 intihar veya şüpheli ölüm vakası yaşanıyor. Sadece 2017 Ocak ayından beri 15 intihar bildirildi. Cezaevlerinde intihar sayısı son 20 yılda yüzde 200 artış gösterdi, 2001’de bir sene içerisinde 104 kişi intihar etmişti. İntihar edenlerin yüzde 60’ının henüz yargılaması devam ederken, geriye kalan yüzde 40’ının çoğu henüz ilk ayında intihar ediyor. 2016’da 85, 2015’de 78, 2014’de 69, 2013’te 78 intihar bildirildi. İşkence komitesi de Avrupa Konseyi’ne üye 47 devleti kapsayan raporunda hapishanelerdeki her 4 ölümden birisinin intihar veya şüpheli ölüm olduğuna dikkat çekti.

SİVİL TOPLUM MAHKUMLARA YARDIMCI OLMAYA ÇALIŞIYOR

Fransa sosyal hayatında sivil toplum örgütlerinin önemli yeri var. Hapishanelerdeki mahkûmların haklarını savunmak için bir araya gelen BAN PUBLIC adında etkili bir dernek bulunuyor. BAN PUBLIC Fransız hapishanelerinde yatan mahkûmlara ve ailelerine hukuki destek veriyor. Günlük gelişmeleri kamuoyu ile paylaştıkları, mahkûm sayılarının, intihar hadislerinin, hak ihlallerinin paylaşıldığı bir siteleri bulunuyor.

CPT, cezaevlerinin aşırı kalabalık olması, ceza infaz kurumlarındaki ve polis teşkilatlarındaki gözaltı koşullarının iyileştirilmesi için, Fransız makamlarının acil önlem almasını istedi. Tutukluların nakledildiği hastanelerdeki tedavi koşullarının ve psikiyatri olanaklarının da iyileştirilmesini istedi.

İşkenceyi önleme komitesi, Frenes, Nimes ve Ville Pinte hapishaneleri başta olmak üzere kapasiteyi aşan aşırı kalabalık oranlarına dikkat çekti, bu üç hapishanede dolduk yüzde 150 ila yüzde 180 arasında değişiyor. Komite yetkililere her mahkûm için en az 4 metrekare yaşam alanı ve mutlaka ayrı yatak temin edilmesi gerektiğini ifade etti. Ayrıca Fransa hapishanelerinin önemli soru olan radikalleşmeye karşı da uyarılarda bulundu. Mahpusların hastaneye sevkleri ve tedavi sürecindeki şartlarının kabul edilemez derecede olmasını üzüntü verici olarak nitelendirdi.

‘İNTİHAR’ VAKALARI CİDDİ SORUN

Ayrıca CPT, gözaltı süresi boyunca, polis karakollarında memurlar tarafından saldırıya uğradığını söyleyen birçok mahkumla görüşmeler yaptıklarını dile getirdi. “İle de France” bölgesindeki bu mahkûmların çoğunun yaşlarının henüz reşit olmaması endişeleri daha da artırıyor. Bununla birlikte önemli sayıda ırkçı veya homofobik nitelikte şiddet ve taciz vakaları görülmekte. Komite, ziyaret ettiği polis teşkilatlarının çoğunda gözaltı koşullarından ciddi endişe duyuyor.

Fransa’da Türk mahkumlardan, Yalçın Demir, Abdullah Ceylan, Baysal Gökoğlan, Erhan Çelik, Fatih Turan, Kubilay Ç, Samet Baki ve Erdoğan Hanbaş için ailelerine “intihar etti” bilgisi verildi. Genç yaştaki Türk mahkumların ekseriyeti tahliyelerine birkaç ay kala televizyon kablosu veya çarşafla intihar ettiği haberi geldi. Ancak, mahkûmların aileleri çocuklarının intihar ettiğine inanmıyor. Kimi çocuklarının intiharını telefonla öğrenmiş, kimi hapishane yönetimi haber vermediği için hapishaneden başka bir mahkûmun aramasıyla çocuklarının öldüğünden haberdar olmuş. 3 ay mahkûmiyet cezası alan 21 yaşındaki Yalçın Demir çıkmasına 3 gün kala çarşafla kendisini asarak intihar ettiği haberi geldi ancak ailesi çocuklarının intihar ettiğine inanmıyor. Yine 21 yaşındaki Samet Baki hapishaneden çıkmasına 2,5 ay kala 25 Haziran 2011’de intihar haberi geldi. 22 Kasım 2012’de intihar ettiği söylenen Erdoğan Hanbaş’ın ise 6 yıllık hapis cezasını tamamlamasına 9 ay kala intihar ettiği ileri sürüldü.

RADİKALLEŞME KORKUSU

Son yıllarda Fransa gündemini meşgul eden en önemli maddelerden biri Müslüman gençlerin Ortadoğu’ya savaşmaya gidecek kadar radikalleşmesi. Devlet bunun için okullardan, sosyal hayata kadar bir dizi önlem alırken, hapishanelerde örgütlenmelerin de önüne geçmeye çalışıyor. Radikalleşme 18-35 yaş arasındaki çok genç Müslümanlar arasında hızla yayılabiliyor. Fransa’dan Suriye ve Irak’a savaşmaya giden yaklaşık 700 kişi var, bunlardan 232’si öldü. Geri dönen yaklaşık 200 kişi ülke için tehdit oluşturuyor, birçoğu cezaevine girdi. Buna karşın Fransa cezaevlerinde radikalliğe karşı eylem planı uygulanmasını istiyor. Bu tip mahkumlar ayrı tek kişilik hücrelerde tutulurken, radikalleşmesinin önüne geçecek eğitime tabi tutuluyor.

Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin danışmanlarından Guilallme Larrrive tarafından yapılan araştırmaya göre cezaevlerinde Müslüman ya da İslam kültürüne sahip yaklaşık 40 bin kişi bulunuyor aralarında radikal düşünceleri yayan yüzlerce mahkûm var. Hapishaneye girmeden serseri bir hayat yaşarken, hapishanede radikalleşen birçok örnek gösteriliyor.

Fransa cezaevlerindeki mahkûm sayısı 90’li yılların sonunda düşüş eğiliminde iken 2002’den çok hızlı şekilde yükselişe geçti. 1996’da 55bin olan tutuklu, 2001’de 47’bine düşmüştü fakat o tarihten sonra hızla yükselen rakam 2017’de 80.000’e ulaştı. Su anda doluluk oranları yüze 180 olan hapishaneler mevcut.

TÜRKİYE RAPORU HALA AÇIKLANMADI

CPT, Türkiye hapishanelerinde işkence iddiaları artık ayyuka çıkıp uluslararası insan hakları örgütlerinin raporlarında yayınlanınca, Türkiye ziyareti gerçekleştirdi. Raporu Kasım ayı sonunda tamamlayacağını internet sitesinden duyurdu. Ziyaretlerin üzerinden 7 aydan fazla zaman geçmesine rağmen hala Türkiye’de işkence raporu yayınlamadı. Raporun yayınlaması için Türk hükümetinin izin vermesi gerekli. Mevlüt Çavuşoğlu Ekim 2016 ‘da yaptığı Strazburg ziyaretinde işkence raporuna ilişkin “rapor yayınlanacak” ifadesine rağmen hala raporun yayınlanmasına izin verilmedi. Ne zaman yayınlanacağı da belirsiz. Raporun yayınlanmasına izin verilememesi, Türkiye’de işkence raporunun durumu hakkında bilgi veriyor.

Fransa cezaevlerinde durum çok vahim fakat, Türkiye cezaevlerindeki durum ise felaket. İşkence, tecavüz, intihar süsü verilerek infazlar, sözlü ve cinsel taciz, ağır cezaevi koşulları, aşırı doluluk oranı. Yaşını doldurmamış bebeklerden, 80’lik ihtiyarlara kadar her yaştan insan, sağlık koşullarına bakılmaksızın son dönemde hapse atıldı. Şartları daha vahim hale getiren ise bu insanların haklarını savunacak (Fransa’da BAN Public) gibi bir derneği bırakın, avukat dahi olmaması. Avukata erişebilse bile zaten Türkiye’de bağımsız yargılanması söz konusu bile değil.

Sadece 15 Temmuz’dan sonra 42 bin kişi “terör örgütü” bahanesiyle tutuklu bulunuyor. Cezaevlerindeki toplam hükümlü/tutuklu sayısı 200.000’e dayandı. Kasım 2016 itibariyle kapasite 10 bin kişi aşılmış durumda ve bu rakam her geçen gün AKP’nin ihtirasları yüzünden artıyor. 2007’de 90 bin olan tutuklu/hükümlü sayısı rakam 2017 başında 191,297’ye yükseldi.

ÜLKE CEZAEVİNE DÖNÜŞTÜ

Son 10 yılda 111 yeni cezaevi açıldı. Türkiye’de şu anda toplam kapasite ek binalar dahil 189bin. Türkiye’nin hedefleri büyük! Adalet Bakanlığı Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürü Yavuz Yıldırım önümüzdeki yıllarda 165 yeni cezaevi yapılacağı müjdesini verdi.

İşkenceyi önleme komitesi 2015 raporuna göre son 10 yılda Türkiye’de cezaevlerinde artış yüzde 191 olarak açıklamıştı. 2016 raporunu ise önümüzdeki hafta açıklayacak. Komite raporunda tutuklu sayısının kapasitesinin üzerine çıktığı ülkeleri Türkiye, Fransa, İspanya, Macaristan, Belçika ve Makedonya olarak sıraladı. Avrupa konseyine üye ülkelerde tutuklu sayısı yüzde 7 azalma gösterirken Türkiye’de yüzde 191’i bulan artış söz konusu.

Türkiye’de 1970 yılından 2006’ya kadar tutuklu ve hükümlü sayıları 50 bin ile 70 bin arasında seyrederken, bu tarihten sonra ise hızlı bir artışın olduğu görülüyor. Örneğin, 2006 yılında 70 bin 277 olan tutuklu ve hükümlü sayısı 10 yıl içinde yüzde 150 artış gösteriyor ve yaklaşık 200 bin seviyelerine ulaşıyor.

Ayrıca Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü 56 bin 772 kişinin denetimli serbestlik kapsamında takip edildiğini ve 2 bin 492 kişinin ise elektronik kelepçeyle izlendiğini açıkladı.

[Mehmet Dinç] 15.4.2017 [TR724]

Sen bilirsin Türkiye!.. [Akif Umut Avaz]

Her türlü ahlaki ve insani değerden yoksun azgın mı azgın bir güruhun hırs ve hevesleri peşinde şuursuzca sürüklenen Türkiye nihayet tarihi bir kırılma noktasına vardı. Pazar günü yapılacak oylamadan şayet ‘evet’ oyu fazla çıkarsa ya da ‘el çabukluğu marifet’ çıkmış gibi gösterilirse 17 devlet kurmakla övünen Türkler kendi elleriyle 17. devletlerini de tarihe gömmüş olacak.

Böylece gıcırdayarak da olsa şöyle böyle işleyen yarım yamalak demokrasinin tabutuna son paslı çiviler de çakılacak. Yerini arsızların, hırsızların, despotların, ahlak yoksunu mürai dinbazların iyice hükümferma olacağı fiili dikta rejiminin alması resmen tescillenmiş olacak. Tarihin bu kavşak noktasına ramak kalmışken ve henüz iş işten geçmemişken tarihe ve insanlığa olan sorumluluğumuzun gereği olan son vazifelerimizi yapıp son uyarılarımızı yapmak boynumuzun borcu olsun. Lütfen bu yazıyı o son vazifenin kırık dökük bir ifası olarak görün.

On sekiz maddelik anayasa değişikliği konusunda haftalardır konuşuluyor. Ama Anayasa değişikliğinin teknik analizini yaparak insanları iknaya çabalamak kadar aptalca bir şey olamaz kanaatindeyim. Ne kimse kimseyi aldatsın, ne de ahmak yerine koysun. Neticede destekleyen de karşı çıkan da çok iyi biliyor ki, gırtlağına kadar suça batmış Erdoğan ve devasa bir çeteye dönüştürdüğü çevresindekiler her türlü baskının ayyuka çıktığı, özgür tartışma imkanının olmadığı bir ortamda dayatılan değişikliklerle hesap vermeyecekleri bir dikta rejimi kurmak istiyor.

Biz yine de son bir umutla konuya dair son sözlerimizi söyleyip Halil Cibran’ın “Ey kavmim” şiirindeki gibi insanların körelmiş vicdanına son bir kez daha hitap edelim. Sonra da “Sen bilirsin Türkiye!” deyip neler olup biteceğini bekleyip hep birlikte görelim…

Ey Türkiye, sen ki vicdanını bile dinlemedin beni mi dinleyeceksin. Dönüp de şöyle göz ucuyla bile bakmazsın yazıp çizeceklerime. Bilirim ki üzülüp acımazsın zaten bilekleri kelepçeli, gözleri yaşlı, umutları kırık en güzel çocuklarının ahvaline. Şu hoyrat halinle belki sen Lut kavminden bile betersin. Ama bilesin ki günah dolu yasak hazlardan olmayacak mahvın. Umarsız gözlerinin önünde acı üzerine acı sardı ülkenin her yanını da yürek parçalayan bu acılara aymazsın. Mürai dinbazlara uyup çok uzaklara türlü ağıtlar yakarsın da yanı başındakilerin, kendi kanındakilerin kulak parçalayan feryatlarını duymaz kulakların. Duymaz kulakların kendi evlatlarının ağıdını. Peşine düştüğün dinbaz haramiler, bir koyun sürüsünden çalar gibi çalar da evlatlarını, sen bir koyun sürüsü gibi bön bön bakarsın gözünün önünde çalınanlarına. Allah’a yakarır gibi yapar ama firavunların firavunu Erdoğan’a taparsın. Bir mucizeyle Hz. Musa yeniden gelip Kızıldenizi açsa önünde, Firavun’a âşık sen o denizden bile geçmezsin.

Ey Türkiye, sen ki vicdanını bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Düşmansın kendinden olmayan herkese. Ve sen ölesiye korkarsın elindekileri yitirmekten. Onurunu, gururunu, izzetini, benliğini birkaç pula satıp hazların en çirkinlerini alırsın sana layık görülen sahte cennetten. Hazreti İbrahim olsan Allah katından gönderilen kurbanı bile pazarda satarsın. Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sırtını döner, Erdoğan neye ağlamanı isterse timsah gözyaşlarıyla ona ağlarsın sen. Gündüzleri uluorta din iman satar, kıyıda tenhada sakalını sıvazlayıp haram zıkkımlanırsın. Kalabalıkların önünde namus timsali kesilir masum Maria Magdalena’yı ‘fahişe’ iftirasıyla taşlar, geceleri arsızca koynuna girmeye çabalarsın. Kuran’ı, İslam’ı ihtiraslarına meze yapıp, Hazreti Davud’a üzülür gibi yapıp Golyat’ın sırtını sıvazlarsın.

Ey Türkiye, sen ki vicdanının kısık sesini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de şöyle göz ucuyla bile bakmazsın alkışlarının eşliğinde tek tek yere düşürülenlere. Üstelik Lut kavmi kadar bile değilsin ki hazdan olsun mahvın. Kaldı ki sen kendi günahlarına bile yabancısın. Dilinden dini, imanı, “başörtülü bacım”ı düşürmezsin müraice ama zindanlardaki çiçeği burnunda annelerin, beli bükülmüş yazmalı ninelerin kederle solan tenlerini hiç umursamazsın. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, zulüm her gün bir beşikten diğerine erişir de hiç aldırmazsın.

En aşağılık zulümlere ortak olursun ama dileneceksen yine kendine merhamet dilenirsin. Haksızlıklar karşısında dilsiz şeytanlığa soyunup, sonra mağdur rolüne bürünür bir de şefkat beklersin. Makarna kömür kesmez olur üstüne para ziftlenirsin. Ve şevk alırsın kendi gibilerinden. Utancı belki bilir, belki bilmezsin ama nedense hiç utanmazsın. Camide, mescitte, tekkede, Mekke’de Allah’a inanır gibi kendini yerden yere atar ama firavunların firavunu Erdoğan’a taparsın. Bütün o güzelim seslerin arasından meftunu olduğun onun nefret kusan sesini dinlersin sen.

Ey Türkiye, sen ki vicdanını bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Sana dokunmayan yılana yahşi çeker, sana yapılmayan işkenceye alkış tutarsın. Tenine değmeyen hiçbir acıyı duymazsın. Yaralı parmağa işemez, örümcek olsan Hazreti Muhammed’in saklandığı mağaraya bile ağ örmezsin. Her koyunun kendi bacağından asılacağından bihabermiş gibi felaketin olacağını bile bile peşine takıldığın sürünün sürüklediği yere gidersin. Hazreti Hüseyin’in kellesini vuranı alkışlamakla kalsan yine iyi, Kerbela’nın mirasından kendine pay bile istersin. Kızmak, kınamak şöyle dursun, Yezid’e öylesine ustaca yaltaklanırsın ki yüzün bile kızarmaz. Hazreti Ömer’i, Hz. Ali’yi hançerleyen bir el de sen olursun.

Ey Türkiye, sen ki vicdanını bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Bodrumlarda aylarca can çekişen yavrularına, cansız bedeni sokak ortasında günlerce yatan analarına, cesetleri buzdolabında saklanan bebelerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de betersin ama bilesin ki hazdan olmayacak mahvın. Bin yıllık şehirlerinde taş üstüne taş bırakılmazken taş kesilen yüreğin gibi sen de taş kesilirsin de kendine bile ağlayamazsın. Sen ki, komşun, dostun, kendi çocuğun en aşağılık zulümler altında inlerken harami zalimleri alkışlamaktan bile haya etmezsin, Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden bile geçemezsin. Allah’a inanır gibi yapar ama firavunların firavunu Erdoğan’a taparsın. Sen ki, yılışık yılışık gülerek “sen haklısın ey masum, ama karnımızı Erdoğan doyuruyor” diyecek kadarsın.

Ey Türkiye, sen ki vicdanını bile dinlemedin beni mi dinleyeceksin.  

Pazar günü önüne konulacak yalandan sandık öncesi ben diyeceğimi dedim ama yine de sen bilirsin… Sen bilirsin Türkiye!

[Akif Umut Avaz] 15.4.2017 [TR724]

Evet ya da Hayır çıkarsa ne olur? [Barbaros J. Kartal]

Uzun bir aradan sonra sonucunun ne olduğunu pek merak etmediğim bir seçim 16 Nisan. Gönlüm “Hayır” çıkmasından yana. Bunun nedeni işlerin daha iyi olacağına inancım için değil, sebebini birazdan açıklayacağım. Evet de çıksa hayır da çıksa Türkiye’yi bekleyen son değişmeyecek. Bu yolda kaderdenk bir nokta olacak. Bu nokta ‘hayır’a mı yazıldı ‘evet’e mi onu ilerleyen zaman gösterecek. Benim Türkiye ile ilgili tek dileğim hapisteki masum on binlerce insanın bir an önce özgürlüklerine kavuşması ve baskı-zulüm ortamının bir an öce son bulması. Bunu hangisi en kısa sürede sağlayacaksa sandıktan da o çıksın inşallah.

Evet çıkarsa…

Artık seçilmiş bir diktatörümüz olacak. Zaten halihazırda da diktatör kendileri, ancak bunu sandıkta tasdik ettirdiğini söyleyerek çok daha pervasız bir şekilde kanun kural tanımazlığına onay almış gibi devam edecek. İlk işi partisine girmek olacak tabii kağıt üzerinde zaten hiç çıkmadı partisinden. Batı ile ilişkilerde seçim dönemiydi geldi geçti işimize bakalım nevinden yeni tavizler verecek. Seçim dönemi faturalarının masraflarını ödeyecek. İhale ve güvenliğimiz ile ilgili peşkeşler yanında bir-iki sembol isim salıverilir. Ben bu koltukta olduğum sürece İsrail ile anlaşmam demişti hatırlayın şimdi ben bu koltukta oturduğum sürece Alman-Türk gazeteciyi iade etmem demiş, ilk iş o gazeteci serbest kalacak. Bir kişiyi saldığı için düşen şekerini yeni tutuklamalarla dengeleyecek. Medyada kalan işleri tamamlamak için bir yol haritası çizecek kendisine. Ya bırakır gidersiniz ya da el koyarım tehdidi ile bu sefer kayyum yerine yeni kelepir satın almalar olacak.

Her otoriter lider gibi devamlı bisiklet sürmek zorunda. O sebeple 2019’un- büyük ihtimalle o kadar bekleyemez- yollarını döşemeye başlayacak. Referandumda yeterli desteği vermediğine inandığı isimlerin ipini çelecek. İş dünyasında satın alımlara hazır olun, şirketler değerinin çok çok altında yeni isimlere gidecek. Büyük ihtimalle Katarlı olur yeni sahipler.

Siz asıl Erdoğan’dan ziyade zafer sarhoşu olacak danışman ekibi ve yobazlara dikkat edin. Artık eski hesapların görülmesi kesin gibidir. Sokakta otobüste ise tekme mi, dersiniz tokat mı! Sesini çıkaranın bugünden daha şiddetli bir şekilde hapsi boylaması sürpriz olmaz? Askeriye ile ilgili gelecek planları yapacak. Akar sonrasını şekillendirecek. Orduya ve emniyete ‘KPSS 30’luklardan yeni alımlar gerçekleşecek. Ekonominin önemini bildiği için bir kriz yaşanmaması için çalışacak ancak artık yama kabul etmeyen deliklerden yavaş yavaş krize doğru gidilecek.

Batı ile el altından iyi giderken masa üstünde klasik haçlı seferleri muhabbetini sürdürecek. Her zaman düşmanlara ihtiyaç vardır çünkü. 16 Nisan’ın intikamını almaya çalışıyorlar diyerek epey ekmek yer. Türkiye gibi bir ülke bir yere kadar baskı ve zulmü kaldırabileceği için ve bunun yanına kötü giden ekonomiyi de eklersek bir sosyal patlama ve iç karışıklık dahil her şeye hazır olalım.

Hayır çıkarsa…

Abdullah Gül ile Ahmet Davutoğlu o gece ülkeyi terk etsin. Eyalet tartışmasını açan danışman ve bilumum danışmanlar ortalardan yok olsun. Hayır çıktı diye sevinenleri gördükçe öfkeden çıldırır.  7 Haziran gibi bir süre ortalardan kaybolur. Bir hafta sonra yarım ağız milletin takdiri deyip referandumdan evet çıksaydı neler olacaksa de facto uygulanmaya başlar. Bahçeli’ye faturayı  keser, Binali Yıldırım için zor günler başlar. Berat partinin başına geçer. Son kalan kırıntı düzeyindeki muhalif medyanın üzerinden geçer. Kendi medyasını da darmadağın eder. Referandumda kendisine destek vermeyenlerin evlerine ve şirketlerine polis uğrar. CHP her ne kadar cumhurbaşkanı görevde dese de zaferin etkisi ile “sen kendini ortaya koydun ve kaybettin” diyerek istifasını ister.  Deliye döner, CHP’den tutuklamalar olur. Kılıçdaroğlu ile ilgili en iğrenç bel altı mücadele başlar. Gideceğini anlayan ve ona göre pozisyon alacak bürokrasiyi sindirmek için üst düzey bürokratlardan tasfiye ve hapis başlar. Sivil milisleri iş elden gidiyor diye daha da pervasızlaşır. Batı ile ilişkilerde gardı düşmekle beraber al-ver ilişkisi devam eder. Batı topal ördek konumundaki lidere daha tavizsiz yaklaşır. Eğer seçim dönemindeki saçmalıklarına devam ederse hiç ummadığı goller yiyebilir. Bu işin sonu yargılanmak diyerek öfkeyle son tahribatlarını yapmaya başlar. Çok şey bilen adamların can güvenliği tehlikeye girer. Ülkede Allah korusun kan dökülebilir. Gideceğini anlayan her diktatör gibi yakıp yıkmadan gitmez.  Her hata bir diğerini getirir. Her diktatör gibi çıkış planları yapar. Ailede huzur kalmaz, ailede huzur olmayınca yine bize patlar. Güneydoğu’da askeri operasyonlar başlar, bölge yeniden daha kötü bir şekilde karışır. Bütün bu baskı ve sindirme bir yerde patlayacağı için kendi sonunu getirmiş olur.

Her iki senaryonun sonunda da ben aynı şeyi görüyorum. Bakalım ne olacak? Ülke için en hasarsız bir kurtuluş diliyorum. Ama bu kadar zulüm yapılırken sessiz kalanların ülkesinde buna pek ihtimal vermiyorum.

Peki neden hayır çıkmasını istiyorum, sebebi şu. Oldukça değil inanılmaz bir adaletsiz seçim ortamı var. En etkili muhalif isimler hapiste. Bir tane doğru dürüst muhalif medya yok. Devletin bütün imkanları ile yapılan bir evet kampanyası. Hayır diyeceklere tehdit ve şantaj gırla. Bütün bunların olduğu bir yerde seçim hilelerine rağmen eğer Hayır çıkarsa bu ülke tarihinde absürt bir şekilde gurur duyulacak bir başarı olacak. “Diktatörlükle yönetilmek istiyoruz” diyen insanlardan sayıca biraz  fazla olmanın buruk bir tesellisi…

[Barbaros J. Kartal] 15.4.2017 [TR724]

‘Bana ne! Bana ne! Ben Başkan olmak istiyorum…’ [Bekir Salim]

Âşık Garip gene öyle garip bir ayak açtı ki, fazla söze ihtiyaç bırakmıyor:

GARİP:

Ant olsun ki “başkan” olacağım ben,
Bu işin sonunda savaş olsa da!
Bütün dünya bilsin: geleceğim ben
Başınıza… Yavaş yavaş olsa da!

BEKİR SALİM:

Yazık! Hâlâ sana inananlar var,
Anlattığın her şey tıraş olsa da…
O sözü sıksalar yalnız “kan” damlar,
Önündeki hece bir “baş” olsa da…

GARİP:

Şöyle ki: tıraş var, bir de “tıraşçık”.
Hem bak yerli oto ve uçak yaptık.
“Hamdolsun”, medya da çok özgür artık,
Bir iki tanesi yandaş olsa da…

BEKİR SALİM:

Ben de kabullendim, hakkındır fahir,
Yalanda çok büyük üstatsın zahir.
İnsan nasıl olur bu kadar mahir;
Süfyan ile ikiz gardaş olsa da…

GARİP:

Süfyan müfyan bilmem! Bende fetvâ var:
“Yolsuzluk, hırsızlık değildir zinhar”
Allah’a şükredin: bu fakir dindar!
Önceki reisler “ayyaş” olsa da…

BEKİR SALİM:

Hasedinden nefret ettin, kin tuttun,
Sen o reislere rahmet okuttun,
Zehrini de her tarafa akıttın,
Ayırmadı zulmün, dindaş olsa da…

GARİP:

Ha dinsiz, ha dindaş, umurumda değil,
İçeri tıkarım, ederim sefil.
Eğer muhalifse, aramam delil;
Yeter, göz üstünde bir kaş olsa da…

BEKİR SALİM:

Vurdun “Anadolu Kaplanları”nı,
Yok ettin asırlık helâl kârını,
Çöktün, gasp eyledin bütün varını;
Bu kadar yapmazdı nebbaş olsa da…

GARİP:

Ben oy damıtırım, ülkeyi gerip,
Her sandıktan böyle, çıkarım galip!
Yine beni seçer bu millet, Garip:
Kirli çamaşırlar hep fâş olsa da…

BEKİR SALİM:

Salim der, bu dünya senin tek varın,
Düşünme Mizan’da ne olur yarın,
Zaten gözü doymaz canavarların,
Akıbet üç metre kumaş olsa da…


***

USTA SÖZÜ

Gördüm iki kişi mezar eşiyor,
Gam, gasevet gelmiş boydan aşıyor.
Çok yaşayan yüze kadar taşıyor.
Gel de bu rüyayı yoy deli gönül.

                                Âşık Ruhsatî

***

TADIMLIK

Gayri dert câna düştü,
Derman cânâna düştü.
Boşa dost aramışım,
Gene iş sana düştü.
Bana gedalık gerek,
Kerem Sultan’a düştü…

                Bekir Salim

***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Bu defa isminin açıklanmasını istemeyen bir hanımefendi dörtlük tamamlayayım derken hızını alamamış şiir yazmış. İyi de etmiş… Gönlüne sağlık…


Kendine eziyet etme,
Nefret zehir, sevgi baldır
Kalbi boşa hiç kirletme
İçindeki kini kaldır

Şu dünyanın zahmetine
Girdiğimiz töhmetine
Değer mi hiç mihnetine?
Hepsi eğik kırık daldır

Dinle desem fayda var mı?
Ettiğimiz bize kar mı?
Kalp ehline cefa yar mı?
Küseceksen, canı aldır.


Yeni dörtlük tamamlamamızın ilk iki satırı…

Yeter bu ayrılık, yeter bu hasret;
Derdinden del’oldum, yâr neredesin?
…………………
…………………

[Bekir Salim] 15.4.2017 [TR724]

3 müebbet yetmez, ‘müsle’ yapın! [Abdullah Salih Güven]

Haber sitelerinden gördüm.

Aylardır beklenen Zaman Gazetesi yönetici ve yazarları hakkındaki iddianame nihayet hazırlanmış. 64 sayfaymış. Bazı siteler uzun uzadıya özet yapmış.

Başladım okumaya.

İçim kan ağlamaya başladı.

Necip Fazıl’ın “bıçak soksan gölgeme sımsıcak kanım damlar.” dizesinde anlattığı anı yaşamaya başlamıştım sanki.

Hayır, şair mübalağası değil bu.

Yaşadım yaşadım ben bu anı bir kaç defa.

Hal diyemem ama anlık bir his diyebilirim çok rahatlıkla.

Zihnimdeki her şeyi bir kenara bırakarak, dikkatimi olağanüstü diyebileceğim bir şekilde toplayarak okumaya devam ettim.

Yüreğimde derin acı, yüzümde o acının yansımaları okuyordum.

Bir yere geldim güldüm.

Ağlarken gülmek dedikleri bu olsa gerek.

Ağlanacak halimize gülmek de diyebilirsiniz isterseniz.

Güldüğüm yeri aktarayım belki siz de benim gibi ağlanacak halimize gülebilirsiniz.

Gülerken ağlamak da serbest.

Bazı köşe yazarlarının adını verdikten sonra şöyle diyor iddianame: “…..yazarların günlerce yazdıkları köşe yazılarıyla yolsuzluk yapıldığı şüphesi oluşturulmaya çalıştıkları iddia edildi.”

“Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim.

Devamı da var: “Ayakkabı kutularında 4.5 milyon dolar, evde yedi çelik kasa”, “Rüşvet ve örgütten tutuklandılar” manşetlerini de atmış gazete.

Halk tabiriyle söyleyeyim; sözün bilmem kaçıncı defa bittiği yerdeyiz.

Haberin sonuna geldiğimde ilk tepkim şu oldu; 3 müebbet yetmez, müsle yapın. Ardından Ekrem Dumanlı’ya bakayım o nasıl tepki vermiş dedim. Şöyle demiş Ekrem Bey: ADALETİNİZ BATSIN!

Gazeteci ve yazarlara 3 kez ağırlaştırılmış müebbet istemişler.

Tarih sizi asla affetmeyecek…

YAZIKLAR OLSUN!”

Malum yazı dilinde başlıklar hariç büyük harfler muhatabına bağırmayı ifade eder.

Bunu sesimi duyun manasında bir haykırış, bir çığlık olarak da okuyabilirsiniz.

Katılıyorum Ekrem Bey’e. Adaletten nasipsiz adaletleri batsın ve gerçekten yazıklar olsun.

Ben kendi tepkime döneyim.

Türkiye insanının bildiğini sanmam müsle kavramını.

İslam öncesi arap toplumunun bir adetidir bu.

Savaşta öldürdüğünüz düşmanın kulağını burnunu kesmek, gözünü oymak demek.

Başkalarına ibret olması için yaparmış cahiliye dönemi arabi bunu.

Ama ondan daha önemlisi, müsle öldürmenin bile söndüremediği intikam ateşini söndüren bir eylem.

Gerçekten söndürür mü ya da söndürmüş mü onu bilmiyorum ama Peygamber Efendimiz (sas) yasaklamış bunu.

Uhud’da Ebu Süfyan’ın karısı Hind, Hz. Hamza’ya uygulamış bu müsleyi.

Rivayetlere göre Hind, Hz Hamza’nın burnunu kulağını kesmenin ötesinde iç organlarını bile parçalamış, ciğerlerini çıkartmış; hatta onları ağzına alıp çiğnemiştir.

Bu ne vahşet Allah’ım?

Benzeri bir vahşet bizim ülkemizde mahiyet değiştirmiş şekliyle yaşanıyor nice zamandır.

Yüz yıl desem?

Dersim desem mesela ne dersiniz?

Ya insan gibi yaşamak için tabii haklarından mahrum bırakılan Kürt vatandaşlarına yıllardır yapılanlar?

Şimdi de terörist iftirası ile hedefe konan cemaat?

Söz konusu iddianame de bunun bir başka parçası.

Bu nasıl bir nefret Allah aşkına!

Anlamakta insan zorlanıyor.

Gazetecilik mesleğini mesleğin evrensel kuralları içinde yerine getirmeyi bile terörist eylem olarak gören bir mantık.

Bence siz müebbet cezalarla oyalanmayın.

Asın gitsin onları!

Asmak yetmez, müsle de yapın!

Burunlarını kulaklarını kesin, Sultanahmet, Kızılay, Konak meydanlarında teşhir edin.

Belki o zaman düşmanlığınız sona erer.

Hangi ara büyüttüğünüzü bilmediğim içinizdeki intikam ateşi söner.

Fakat şunu unutmayın; ahirette buluşacağız.

Gerçek hesaplaşmayı adaletinden zerre miktar şüphemiz olmayan Ahkemü’l hakimin Allah’ın huzurunda yapacağız.

Necip Fazıl ile bitireyim.

Onun yukarıda sadece bir satırını aktardığım dizelerinin bütünü şöyle:

“Bıçak soksan gölgeme,
Sıcacık kanım damlar.
Gir de bir bak ülkeme:
Başsız başsız adamlar…”

[Abdullah Salih Güven] 15.4.2017 [TR724]

Takım elbiseli IŞİD’liler ve AKP’nin beyin tomografisi [Veysel Ayhan]

İnsanın gerçek kimliği iktidar sahibi olduğunda açığa çıkar. Düşük karakterler, iktidarları sarsılmaz hale gelene kadar dikkatli konuşur. Ama iktidarlarından emin olduklarında, özgüven patlaması yaşar ve gerçek niyetlerini ağızlarından kaçırır.

Bu sayede AKP zihniyetini analiz etmek mümkün oluyor.

‘EVET’ DİYENLER AHİRETLERİNİ KURTARIR.

AKP zihniyetine göre ortada bir referandum yok. Savaş var. AKP’liler müslüman. Diğerleri onlarla savaşan “küffar” ve “haçlı”. “Evet” verenler müslüman, vermeyenler kafir. Bunu tabana telkin eden 3 isim var:

1- Recep Tayyip Erdoğan.

Sadece referandum sürecinde dedikleri şunlar:

“Hayır”cılar cehalettir, Kandil’dir, İmralı’dır.

“Hayır” diyenlerin konumu aslında 15 Temmuz’un yanında yer almak.

“Hayır” diyenler terörist ve vatan hainidir. (Sonra ‘ben böyle demedim’ dedi.)

“Evet” diyenler ahiretlerini kurtarır. Dünyanızı da, ahiretinizi de tehlikeye atmayın. 

Erdoğan bu sözlerle ülkeyi ikiye bölüyor. Bir tarafta müslümanlar diğer tarafta vatan haini ehli küfür.

2- AKP Müftüsü Hayrettin Karaman:

Bu düşüncenin ana kaynağı Hayrettin Karaman. Bilinen lakabıyla Saray müftüsü veya parti müftüsü.

Karaman’a göre devlet düzenimiz çoktan beri şeriat. Dolayısıyla her şeyi kendince buna göre kurguluyor. Neler diyor neler:

“Müslümanlar Yahudilere, Hristiyanlara ve diğer din mensuplarına aralarında, kendi toplumlarında yaşama hakkı tanıdıklarına, onlarla ‘iyilik ve adalet çerçevesinde’ ilişkiler kurduklarına göre kendi insanlarından olup zaman içinde değerlerine, öz medeniyet ve kültürüne yabancılaşmış parçalarına bunu tanımayacaklar mı? Elbette tanıyacaklardır.”

Hoca AKP’li olmayanları gayri müslim-zımmi gibi kabul buyurup onlara hayat hakkı bahşediyor. Sadece cizye miktarını açıklamıyor!

Karaman’ın son fetvası “evet” in dindeki yeri üzerine: “Bizi hedefe yaklaştıracak olan bir adımı daha ‘Evet’ diyerek atmak, ‘farz olanı tamamlayan ve ona yaklaştıran her fiil farzdır’ kuralının çerçevesine dahildir.”

Yani “evet” demek farzdır. Belki bu “evet” deme farzını yerine getirmeyenler ne olacak? Hocanın “hayır” diyenleri mürted sayacağı fetvası herhalde yakında gelir.

3- Tarih işportacısı Kadir Mısıroğlu:

Shakespeare’in Şeyh Pir olduğunu keşf eden, AKP’nin büyük tarih bilgini Mısıroğlu da aynı iddiada. Şöyle diyor:

“Evet’ten yana olmak islamın icabıdır, imanın icabıdır, tarih şuurunun icabıdır. Karşı olanlara bak. Küfür doğru bir işe yönelse bile yanında olunmaz.”

Yani AKP’li olmayanlar, “evet” vermeyenler küfür ehli.

(Cemaati ve Saray’a “secde etmeyenleri” fırak-ı dalle sayan bir diğer Saray müftüsü Mehmet Görmez, referandumla ilgili henüz bir fetva yayınlamadı.)

HIRSIZLIK FETVASI VE ‘DAVA’

AKP’liler müslüman, karşı taraf ehli küfür ve müşrik olunca tüm haydutluk ve haramiliklere fetva çıkmış oluyor. Bu düşünce en yukarıdakilere “humus” hakkı veriyor.

(Humus nedir: İslam ordusunun savaş sonrası aldığı ve hak sahiplerine verilmek üzere beytu’l-mâle kondurduğu devlete ait beşte bir miktar.)

AKP’li bu hükmü alıp güncelliyor. Diyelim ki bir şehrin belediye başkanısınız. Seçim bir yarış. Bu yarışı cihat sayıyorsunuz. Bu fetva ile ihalelerin, vergilerin yani toplam gelirin beşte birine el koyuyorsunuz. Eee ama bu para legal değil. O zaman ‘dava’nız için harcama planlarıyla şahsi kasalarınıza aktarıyorsunuz. Bir müddet sonra da siz artık ‘dava’nın bizzat kendisi oluyorsunuz.

Erdoğan’ın büyük kısmını yurt dışına taşıdığı, Rahmi Koç’un teyit ettiği, o günlerde İsviçre bankalarından “yalandır” belgesi almadığı 8 banka hesabı ve Kısıklı’da o gece sıfırlattığı serveti işte buradan. Ses kayıtlarını hatırlayalım:

“Bilal:

-Dün Sıtkı Bey geldi. Bir 10 (milyon dolar) filan olduğunu… Gerisini sonra…

Erdoğan:

-Sakın alma, sakın alma, kendisi bize ne söz verdiyse onu getirecekse getirsin, getirmeyecekse gerek yok. Başkaları getiriyor da o niye getiremiyor, laf mı. Bunlar ne zannediyorlar bu işi, ya ama şimdi düşüyorlar, kucağımıza düşecekler merak etme.”

Bu ve benzeri komisyon, rüşvet, para kasası ve ayakkabı kutularının menşei bu fikir veya bu sözde fetva!

Başbakan olduysanız böylece tüm kupon araziler sizin. Yani ‘halife’nin şahsi mülkü oluyor. Artık her türlü komisyon ve rüşvet size helal! Böylece Reza Zarrap “memurun rüşvetini peşin veren”, yükümlülüklerini tam olarak yerine getiren hayırsever bir iş adamı oluyor!

TAKIM ELBİSELİ IŞİD’LİLER

Bu düşünce, AKP’nin en alt yönetici kadrolarına kadar yayılmış ve sinmiş durumda. Bu yığınların eline silah verseniz IŞİD’li olur. Silahını alıp takım elbise giydirseniz eyyamcı bir AKP’li.

Bunlar da üstleri gibi düşünüyor. Kafirlerle savaş halindeler. Dolayısıyla malları ve ırzları ganimet.

AKP trol tabanından sosyal medyaya sızan bilinçaltında şunlar var:

“CHP savaş ilan etti. 17 Nisan günü savaşı kazanınca bunların karıları ve kızları ganimet olarak ‘evet’çilere helaldir.”

“Savaş hukukundan bahsediyoruz. Savaşı başlatanlar sonucuna katlanmalıdır.”

“Eee onlar savaş açar biz cihat eder ganimetleri toplarız. Mahşere kadar”

“Helal derken cariyen oluyor.”

“Neyse hele savaştan galip gelelim de değerlendiririz.”

Bu bilinçaltı sızmaları yeni değil. Bu sözleri CHP’lilere dedikleri için tepki gördüler. Yoksa 3 yıldır daha galizlerini  Cemaat’e karşı sarf ediyorlar.

Bu sözleri edenlerin İslam’ın yüz karası IŞİD’lilerden farkı var mı?

Seçim kazanınca mülk kendilerinin oluyor. Sonra ülkenin tapusu ‘Halife’ Erdoğan’a, belediyelerin tapusu ise o belediye başkanına ait oluyor.

‘HAYIR DİYENLERİ İŞTEN ATMAZSAN ŞEREFSİZİM!’

Son örnek Düziçi’nın AKP’li  Belediye Başkanı Ökkeş Namlı.

Özgüven patlaması yaşayınca içindeki dışa dökülmüş. Dikkatle okuyun:

“Belediye başkanlarını ve milletvekillerini kimse aldattığını zannetmesin. Aldatan aldatılan siz olursunuz. Hem ekmeğini yiyip hem hastaneye gidip ondan sonra da ‘Hayır’cıyım demek şerefsizliktir… Bu, bize saldırılara içten dıştan saldırılara karşı bunu diyen şerefsizdir! Şerefsizdir! Şerefsizdir!

Oy vermiyorsa Ak Parti’nin ekmeğini yiyorsa haram zıkkım olsun. Seçimden sonra hiç zannetmeyin ki sizlerin çoluk çocuğu dururken “hayır” diyenleri -ilçe başkanı burda, milletvekillerimiz de burda işçisi de burda- onları orda korsam namerdim. Onları orda koyan koyan şefersizdir namussuzdur.”

‘Bu kafa’nın bilinçaltını analiz ettiğinizde şunlar var:

Belediye, kasaba, şehir yani mülk tamamen onların. Parayı onlar kazanıyor. Onlar çalışıyor. Ve lutfedip ‘kulları’ yani halkı doyuruyor, iş ve ekmek veriyorlar.

Tabi halk ‘nankör’ çıkıp ‘hayır’ deyince doğal olarak mülk sahibi belediye başkanı Ökkeş Namlı öfkeleniyor. Ekmeği ve işi keseceğini ilan ediyor.

‘Bu kafa’ neyin aşağı yansıması?

‘BİZDE TARAFSIZLIĞIN DANİSKASI VAR BE’

Tabi ki Erdoğan’ın aşağıya yansıması. Erdoğan daha bir kaç gün önce ‘mülk sahibi halife’ olarak ne demişti: “Biz Yavuz Sultan Köprüsü’nden şunlar geçer, bunlar geçemez diyor muyuz? Biz Çanakkale Köprüsü’nden şunlar geçer, bunlar geçemez diyor muyuz? Bizde tarafsızlığın daniskası var be! Hayırcıların zihniyeti bu işte” 

‘Bu kafa’nın Düziçi belediye başkanından farkı var mı? Köprüyü sanki babasının parasıyla yapmış da millete geçme hakkı bahşediyor. (Köprülerdeki rant soygunu ayrı bir yazı konusu)

Ama ben en çok “Bizde tarafsızlığın daniskası var be” sözünü sevdim.

Biliyorsunuz Erdoğan halen geçerli anayasaya göre cumhurbaşkanı oldu. Ve şu yemini etmişti:

“Üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmeye namusum ve şerefim üzerine and içerim.”

Bu nasıl bir ‘daniska’ tarafsızlıksa AKP dışında kavga etmediği parti, tekme tokat saldırmadığı tek bir Allah’ın kulu yok.

Bu nasıl bir ‘daniska’ tarafsızlıksa ne yaparsan yap ‘şeref ve namus’ yerinde duruyor!

Maalesef bu kafa yapısı bir virüs gibi artık yüz binlerce insan beynini ele geçirdi. O sebeple de binlerce şirkete, on binlerce iş yerine el koyuyorlar, kayyım atıyorlar, şahsi mülklere çöküyorlar. Yani 40 haramiliğin daniskasını yapıyorlar. Ellerinden gelen her haydutluğu pervasızca yapıyorlar.

Allah memleketi bunlardan kurtarsın.

[Veysel Ayhan] 15.4.2017 [TR724]

Tanıştırayım, zihin savcısı ‘John’ Bozkurt [Ahmet Dönmez]

İspanyol yönetmen Jorge Calvo Dorado’nun 2013 yapımı psikolojik gerilim filmi Mindscape’de (Zihin Okuyucu) karşımıza çıkmıştı bu bellek dedektifleri. Filmin baş karakteri Dedektif John Washington, insan zihninin içine girip anılar arasında yolculuğa çıkıyor, yaşananları sanki oradaymış gibi izliyor, tanık oluyor ve suç olaylarını bu sayede aydınlatıyordu. Meğer bu mindscape yöntemi Türkiye’de de uygulanmaya başlamış. Hem de yargıda! İleri demokrasinin ileri teknoloji ürünü yargısı böyle olur. Şu son gazeteci iddianamesi olmasa haberimiz olmayacaktı. Savcı İsmet Bozkurt, adeta köşe yazarlarının, gazete yöneticileri ve ajans çalışanların belleklerine girip neyin ne olduğunu çözmüş. Kim din istismarı yapıyor, kim aslında ‘öyle bir kastı yokmuş gibi’ görünse de darbeye zemin hazırlıyor, kim ‘aslında suç unsuru taşımıyormuş gibi’ yazsa da aslında darbeye niyetli, hangi yazarın gerçek maksadı ne, melek yüzlü gazeteciler aslında ne melanetler peşindeymiş hepsini bir bir dökmüş ortaya. Vallahi aşkolsun Savcı Bey! Pes doğrusu!

Yani bir ara ‘Acaba bu iddianameleri Yiğit Bulut mu yazıyor’ diye işkillenmedim değil. Hani telekinezi melekinezi yöntemleri ile bir takım kör noktalara nüfuz edip gerçeği ortaya çıkarmış olmasındı. Baksana bizim kerli ferli köşe yazarları, iddianamede fara tutulmuş şaşkın geyikler gibi kalakalmış. Ama değil. İstanbul’da savcılar varmış meğerse.

‘GÖRÜNÜRDE NORMAL ELEŞTİRİ GİBİ GÖRÜNSE DE…’

Mesela neyi ortaya çıkarmış bizim ‘bellek savcısı’ John Bozkurt? Bu Gülen cemaatinin ‘evrensel değerler ile ima ve töhmet yollu’ tehditleri varmış yahu. Örneğin 12 Kasım 2012 tarihinde Ali Ünal, dershanelerin kapatılması için “Özel müteşebbis hürriyetine müdahale” demiş. İddianamede şöyle diyor Bozkurt: “Görünürde normal bir eleştiri gibi görünen bu düşünceler, Türkiye’de dershanelerdeki muazzam payı dikkate alındığında FETÖ-PDY’nin menfaatlerini savunmak için sarf edilmişti.”

Yani azizim, hiç öyle ‘özel teşebbüs hürriyeti-mözel teşebbüs hürriyeti’ gibi alengirli-afili Anayasal kavramlarla kamufle edemezsin kötü niyetini. Görünürde normalmiş gibi duran bu düşüncenin altında ne hinlikler yattığını Dedektif İsmet Washington’dan daha mı iyi bileceksin canım!

Bakın devamında Zaman’ı nasıl ‘suçüstü’ yapıyor bellek savcımız: “Örgüt menfaatleri doğrultusunda hükümete yönelik eleştiri dozajını artıran ve hukuki müeyyidelerden etkilenmemek amacıyla hükümete profesyonelce imalı ve şifreli ya da üstü kapalı hakaretler yağdıran Zaman (…)”

Yani sen istediğin kadar suç unsuru taşımayan, hukuki müeyyidelere karşı dikkatli bir dil kullan. Senin dilinin altındaki imayı da şifreyi de üstü kapalı hakareti de baklayı da leblebiyi de ‘leb’ diye anlayacak bir Savcı var karşında. Hey yavrum hey! Dünkü yazımda boşuna ‘yerli Mayk Hammer’ demedim ben ona! Benim Hasanımın Hans’tan, İsmet’imin Simith’ten ne farkı var?

Sadece bunlar değil efendi, bak daha ne gizli kodları çözmüş savcı. “(…) alınan kararı (dershaneleri kapatma), eğitime darbe vurmaya yönelik bir uygulama olarak okuyucularına sunmakla kalmamış, komplo ve kumpaslarla hükümeti hedef alarak devirmeyi hedeflemiştir.” diyor iddianame. Bak görüyor musun şeytanlığı? Anadolu’da bir söz vardır; ‘ağzının yuvarlanmasından Osman diyeceği belli’ derler. Bu cemaatin de darbeye hevesi varmış tevekkeli, ikide bir olur olmaz yerde yok ‘eğitime darbe’, yok ‘özel teşebbüse darbe’ diyerek darbe sevdasını subliminal subliminal açık edermiş meğerse. Helal olsun savcıya, anında foto-finiş…

GÜLEN ASLINDA ZARRAB’IN ALTINLARINI KASTEDİYORMUŞ

Peki şuna ne demeli? Fethullah Gülen, 20 Ekim 2013 tarihli sohbetinde, “(…) ‘Siz böyle dünyeviliklere tapıyorsunuz esasen. Allah’a tapmıyorsunuz siz, Allah’a tapacağınız halde benim ayağımı vurduğum yerin altındaki şeye tapıyorsunuz’… Şimdi bu da meselenin bi yorumu… Şimdi meseleyi birinci şıkka bağlayarak, onu idama mahkum etmek isteyen insanlar olur yani. Ama meseleyi ikinci şıka bağladıkları zaman; öyle baktıkları zaman, tebliğine gittikleri zaman, işin arkasını araştırmaya, altına inmeye baktıkları zaman, altı dolu mu değil mi, öylemi değil mi baktıkları zaman diyecekler ki; yav ne güzel, hakkaten bu bir altın. Ne diyor? Vurma mı? Altın Vuruş yaptı, bir Altın Vuruş yaptı…” demiş.

Tırnak içi, aynen iddianameden alıntı. Siz bunu, ayağının altına gömülü altınları kastederek, “Sizin taptıklarınız benim ayaklarımın altındadır” diye kinaye yapan Muhyiddin-i Arabi zannetmeye devam edin ey saflar. Neyse ki savcılarımız sizin gibi sıradan insanlar değiller. Gülen’in orada Reza Zarrab’ın altınlarını kastettiğini ve 17 Aralık soruşturması için mesaj verdiğini kim akıl edebilirdi ki? Tabi ki süper zekâ İsmet Bozkurt. Siz onu sıcak yatağında yatıyor zannederken o aslında seyr-ü süluk halinde, Gülen’in zihnine girmiş kazı yapıyordu. Öyle buldu çıkardı o altınları oradan. İddianameye de aynen şöyle yazdı: “(…) herhangi bir kişiyi ya da kurumu hedef göstermese de dini bir menkıbeden yola çıkarak sohbeti farklı bir boyuta taşımakta ve 17-25 Aralık soruşturmaları sırasında gündeme getirilecek olan ‘altın’ meselesine vurgu yaparak örgüt tabanına mesaj vermektedir.”

Bak, ince işçiliğe bak! Adeta bir sarraf gibi… Diyor ki, “Aslında herhangi bir kişiyi ya da kurumu hedef göstermese de (…)” diyor. Yer mi bunu Anadolu savcısı! Yememiş içmemiş, bu dahiyane bulguyu iddianamesine yerleştirmiş. Afferin ona!

AKIN İPEK, HİMMET PARALARINI ALTINMIŞ GİBİ GÖSTERMİŞ

Sahi, altın demişken… İddianamedeki bir diğer parlak tespit de Akın İpek’in altınları ile ilgili. Yani ‘olmayan’ altınları… Bozkurt diyor ki, “(…) Hamdi Akın İpek’in ortağı bulunan Koza Holding A.Ş. ve bağlı diğer şirketlerin himmet adı altında toplamış oldukları paraları altın üretiminden kazanmış gibi göstererek (…)” Noldu, çok mu aradınız altınları? Ara, tara, tırım, tırıs; yok değil mi! Onlar aslında yok, onlar aslında Akın İpek’in süperegosu. Yani Akın İpek o kadar altın madeninde sabah akşam davul tozu öğütüyormuş meğer. Koca holdingi de himmet paralarıyla kurmuş. Delil mi? “Delil benim işte” diyor ordan Dedektif John Bozkurt! Daha ne delili istiyonuz?

Zaman Gazetesi yazarı Şahin Alpay’ı da fena sobelemiş mesela. İddianamede, “24 Aralık 2013 tarihinde Alpay, ‘Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaşananlara seyirci kalmaması gerektiğini’ vurgulayarak kurumlar arasında çatışma yaratmayı hedeflemiştir.” diyor. Siz şimdi buradan, Anayasa’ya atıf yapar Cumhurbaşkanı’nın görevlerini filan hatırlatmaya kalkarsınız. Yapmayın öyle şeyler. Neyin ne olduğunu siz bellek savcısından daha mı iyi bileceksiniz?

Peki şuna ne diyeceksiniz bakalım: 18 Ocak 2014 tarihli Zaman gazetesi, “MİT’ten skandal talimat: tüm dini grupları izleyin” manşeti ile çıkmış. Böylece Zaman, bir sonraki gün MİT tırlarına yapılacak operasyon öncesinde MİT’i hedef göstermiş. Yahu iddianame öyle diyor.

Keza 22 Temmuz 2014 tarihli sahur operasyonu… Aynı gün Zaman gazetesinin o dönemki Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, henüz operasyon başlamadan “Ey Mazlum, başına ne gelirse gelsin sen hep dik dur, yılma, yıkılma ve unutma ki zulüm kalıcı değildir…” şeklinde tweet atmış. Savcı, iddianamede diyor ki, “Bu yazıda Dumanlı’nın siyasi düşüncelerini desteklemek maksadıyla İslami bir söylem kullanarak din istismarı yaptığı görülmüştür.”

Yetişmiş bir Türk savcısı, aynı zamanda en az Hayrettin Karaman kadar teolog, en az Nevzat Tarhan kadar da telekinezi uzmanıdır. Bu böyle biline! Kimin din istismarı yapıp kimin samimi olduğuna o karar verir. Hem zaten o Dumanlı’nın beynine de girmiş ve asıl düşüncelerini okumuştur. Sen gerisini savcının külahına anlat!

‘GÖRÜNÜRDE SUÇ UNSURU TAŞIMASA BİLE…’

İddianamenin en sonunda şüphelilerin isimlerini sıraladıktan sonra (çoğu şüphelinin adı sadece bu listelemede geçiyor, onun dışında iddianamenin hiç bir yerinde adı yok) Sayın Washington asıl ‘altın vuruş’u yapıyor: “(…) FETÖ-PDY medya organlarında görev yapan köşe yazarlarının; yazı başlıklarının ve yazılarından seçilen kısımların ‘cımbızla çekilip’ alınmadığı (iddianamede), konjonktürel ve tarihi perspektifle bakıldığında bu yazılardaki ifadelerin ‘mecaz’ ya da ‘metafor’ olarak izah edilemeyeceği, genel olarak operasyonların ve yargı sürecinin devam ettiği dönemlerde kaleme alınan yazılarda Hükümete sadece muhalefet yapılmadığı veya eleştiri yöneltilmediği; görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları (…)”

Dedim size, nasıl bir bellek avcısı ile karşı karşıya olduğumuzu görün artık. Yazarların kendisinin bile farkında olmadığı, şuur altındaki tüm madrabazlıklardan haberi var canım savcımın. Velev ki ‘görünürde suç unsuru taşımasa bile’… Savcı dediğin odur ki, aslında suç maksadı taşıyıp da yazıya döküldüğünde suç unsuru taşımıyormuş gibi görünen gerçek niyet ve emelleri bile karga-tulumba yakalar. Yani iddianamede o bölümler her ne kadar cımbızla çekilip alınmış gibi dursa da öyle değil aslında. Sakın yanlış anlamayın. Ayrıca Sayın Savcım ‘mecaz’ nedir, ‘metafor’ nedir hepsini bilir Alimallah! Bunların hiçbirinde o tür sanatlar, kalem oyunları yoktur. Savcım onların cemaziyülevvellerini bilir, bakmayın siz. Olaylara tarihi perspektifle bakmayı bildiğini de lütfen dikkatlerinizden kaçırmayınız.

KÜLYUTMAZ İSMET

O değil de, yahu deminden beri adama John Washington deyip duruyorum. İnsan bir uyarır. Halbuki bizim Külyutmaz Necmi’miz var değil mi? Daha bir yerli ve milli. Hani şu Hababam Sınıfı’nın Külyutmaz’ı. Hani kimseye kopya çektirmediğini zannederken haylaz öğrencilerin birbirine kendi pantolon paçasında, ceket astarında kopya ulaştırdığı Necmi Öğretmen. O işte, o. Necmi Bozkurt. Pardon İsmet Külyutmaz. E zaten bizim savcının külyutmazlığı da o kadar işte canım.

[Ahmet Dönmez] 15.4.2017 [TR724]

İflasla yüzleşmek… [Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye tek adamın iki dudağı arasında yaşamaya ‘evet’ ya da ‘hayır’ diyecek. 16 Nisan 2017 Pazar günü sandıktan çıkacak neticeyi en az bizim kadar komşularımız, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği üyesi memleketler ve Rusya da merak ediyor. Halkın kararının evet ya da hayır olmasının siyasî, iktisadî ve içtimaî neticeleri olacak.

Evet çıkması halinde tamamen layüsel hale gelecek olan Recep Tayyip Erdoğan, kendisine muhalif gördüğü (AKP içindeki Gül ve Davutoğlu ekipleri dahil) herkesi tasfiye ederek yarım kalmış bir hesabı görecek. Hizmet Hareketi’nin maruz kaldığı baskı ve zulümler farklı kesimlere de tatbik edilecek. Zulmün son perdesinde Doğu Perinçek’e yakın asker-sivil bürokratlar, TÜSİAD camiası ve Saray’a tam teslimiyet beyanında bulunmayan cemaatler hedef alınacak. Hizmet Hareketi’ni bitirmek için yaptığı hazırlıkların benzerini ‘diğerleri’ için de yaptı. Siyasî kariyerini ‘kullan ve at’ pragmatizmi üzerine bina etmiş birinden vefa bekleyenler ‘evet’ten sonra derin bir sukut-ı hayale uğrayacak. Bin küsur odalı Saray’da hazırlanmış tasfiye listelerinde kimlerin ismi yok ki!

Asgarî demokrasinin bile mumla aranacağı o günlerde bütün bunlar olurken yargı ve yasama kuklalıktan öteye geçemeyecek. 17/25 Aralık 2013’ten beri mahkemelerden kaçırılan yolsuzluk ve rüşvet dosyaları tamamen imha edilecektir. Ucube rejim, ileri demokrasinin çıtası kabul edilen Avrupa Birliği ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden kovulmak için her kırmızı çizgiyi ihlal edecektir. Türkiye giderek yalnızlaşacak, içine kapanacaktır.

Hayır tercihi galip gelirse Türkiye uçuruma yuvarlanmaktan son anda kurtulacak. Siyasî fikri ne olursa olsun her hamiyetperver, referandumdan sonra bir daha sandık kurulmayabileceği ihtimalini dikkate alarak tercih mührünü ‘hayır’a basacaktır. Hayır, mevcut sistemin aksaklıların giderilmesi için lazım gelen vakti sunmuş olacak. Erdoğan anayasanın çizdiği hududa geri çekilecek, sadece reis-i cumhur sıfatı ile devlet mekanizmasının uyum ve koordinasyonuna nezaret edecek. Fiilî müdahalede bulunamayacak, tarafsız kalmaya ihtimam gösterecek. Yürütmenin başı olarak hükûmet işinin başına dönecek. TBMM çalışacak. Erdoğan arzu etmese de başkanlık hevesinden vazgeçecek. 15 Temmuz 2016’nın karanlık tarafları biraz daha aydınlanacak.

RESTORASYON İÇİN İLK ADIMI ATMAK ‘HAYIR’LI OLUR

Son üç senede yerle bir edilen nizamın tadilatı hayli vakit alacak. Bir günde telafi edilemeyecek kaybettiklerimiz. Amma restorasyon için ilk adım ‘hayır’la atılmış olacak. Bölünmeyi tetikleyecek eyalet sistemi gündemden düşecek. Bir hususun altını çizeyim: Hayırlı neticelerde sapma olmaması Erdoğan’ın ve onun malum müttefiklerinin halkın tercihini kabullenmesine bağlı. Erdoğan’ın koalisyon çıktığı için 7 Haziran 2015 sandığını nasıl tekmelediğini unutmayalım. Referandumdan ‘hayır’ çıkması halinde de aynı tehlike ile karşı karşıya gelebiliriz. 500 bin kişinin silahlandırıldığı iddiaları tekzip edilmediği gibi AKP’nin önde gelen bazı isimleri ‘hayır’ diyenleri pişman edeceklerini söylemekten imtina etmiyor. Burası mevzunun bam telini teşkil ediyor. Hayır en az evet kadar tabii karşılanmazsa büyük bir felaket yaşanır. Yakalanan toparlanma fırsatı heder olur. Birileri şahsî ikballerini halkın itirazına rağmen tahakkuk ettirmeye kalkarsa Türkiye kutuplaşır, telaffuz etmek istemesem de memleket iç savaşa sürüklenebilir. Akl-ı selim sahibi milyonlar buna mani olacaktır, olmalıdır.

ERDOĞAN’IN SEÇTİĞİ ELBİSEYİ HERKES GİYEBİLİR Mİ?

Kumaşını, rengini, bedenini Erdoğan’ın seçtiği, yine Erdoğan tarafından dikilmiş bir elbiseyi 79 milyona giydirmeye kalkarsanız ‘evet’in de ‘hayır’ın da açmazları olacaktır. Nitekim ekseriyetin mutabakatı aranarak çıkılmadı yola. Dayatmaya ‘evet’ demek çare değil. Hayır tercihinin Saray tarafından tanınmaması ihtimal olarak dahi masada duruyorsa demokrasi çoktan mezara gömülmüş demektir. Mamafih sandığa müdahale ihtimalini külliyen ortadan kaldırmak ve demokrasiye sahip çıkmak için ‘hayır’dan başka bir şık görünmüyor.

PİYASA COŞACAK SÖZLERİ O KADAR BOŞ Kİ!

Piyasanın fiyatladığı gibi pragmatik bakmıyorum 17 Nisan sabahına. Bir yerlerden talimat almış gibi benzer cümleleri sarf eden piyasa uzmanlarına kalırsa ‘evet’ Borsa’yı coşturacak, dolar düşecek… Hintli Herif ve Yatırım Finansman zaten bir haftadır ‘evet’ üzerine oynuyor. Borsa’ya milyar dolar girmiş gibi hava estirdiler. Evet için moral destek lazımdı. Bu gerçekleştiğinde geri çekilecek ve balon sönecek. Onun için Saray’ın estirdiği zafer rüzgârı en fazla bir-iki gün sürer. Akabinde piyasa zafer sarhoşluğundan demokrasinin kaybedileceği endişesi ile uyanacak.

Ekonomi zaten fiilen iflas etti. Olmayan paralar havalara saçıldı. 17 Nisan’da parti dağılmış ve hesabı ödeme vakti gelmiş olacak. Ekonominin hal-i pür melalini anlamak için hususî gayrete lüzum yok. Esnaf taksit imkânı sunulmasına rağmen borcunu ödeyemeyince kendi çıkardıkları affın da affını çıkardılar. İcra dosyaları mahkeme koridorlarına taştı. Bir sene içinde ödenecek dış borcun tutarı 100 milyar dolar. Bütçe kevgire döndü. Merkez Bankası’nın net rezervleri 30 milyar dolara geriledi. SGK’nın zararı 100 milyar liraya dayandı. Para bulamadıkları için İşsizlik Fonu ve Kıdem Tazminatı gibi çalışana ait ne varsa hepsine göz diktiler. 15 senedir iktidarda olmalarına rağmen nedense babaanneye torun maaşı vermek referandumdan iki gün evvel akıllarına geldi. O paralar yine o babaannelerden çıkacak çıkmasına da o kısma kimse girmek istemiyor.

KÖPRÜ VE YOL YAPTILAR, PARASINI VATANDAŞ ÖDÜYOR

“Yol yaptılar, köprü yaptılar.” sözü akan suyu durdursa da acı hakikat başka. Çok iftihar edilen bu projelerin ihale ediliş şeklindeki çarpıklıklar yüzünden Türkiye’nin istikbaldeki 30 senesi çalındı. Köprüler, tüneller ve havalimanlarının hepsi zarar yazıyor. Amma velakin zarar işletmeciye dokunmuyor. Hazine, dolayısıyla vatandaş da hükûmetin has adamlarına her ay yüz milyon liradan fazla ödeme yapıyor.

Türk Lirası’nın rekor seviyelere düştü. Hükûmet, seçmenleri cezbetmek ve yavaşlayan ekonomiyi teşvik etmek için bankalara talimatla kredi dağıttırdı. Sanayi, turizm dibe vurdu. Yabancı yatırımcı son sürat kaçıyor. Yerli sermaye kayyım marifetiyle kıyıma tabi tutuluyor. Evet çıkınca verdikleri sözlerin üzerini çizecekler, gelsin zamlar ve yeni vergiler… Nasıl olur? demeyin. Parayı Sümer devleti, verginin vergisini Türkiye icat etti. Maliyemiz vatandaşın cebindeki üç kuruşu kaşla göz arasında geri almayı bilecek kadar mahirdir…

GOLDMAN SACHS: NETİCE NE OLURSA OLSUN…

17 Nisan ve akabinde ekonominin seyrine dair en sıhhatli tespiti Goldman Sachs yaptı: “Referandum neticesi ne olursa olsun Türkiye’nin cari ekonomik trendleri sürdürülebilir değil.” Bunun manası şu: Merkez Bankası kur ve enflasyonu düşürmek istiyorsa faizleri artırmak mecburiyetinde. Bu da kâfi gelmeyecek. Hükûmetin borçlanarak yaptığı harcamaları kısması ve vergi artışlarına gitmesi şart.

Londra’da Blackfriars Asset Management Ltd. fon yöneticisi Anastasia Levashova, ‘Evet’in geçici bir ferahlama getireceğini, hemen ardından Erdoğan’ın yeni bir seçime ne zaman gideceği sorusunun ortaya çıkaracağını belirtti ve ilave etti: “Bazı uzmanlar, bunun 2017 yazında olabileceğini, bu yüzden piyasada fazla istikrar olmayacağını kaydediyor.”

Marmara Capital fon yöneticisi Haydar Acun, ‘evet’in Türkiye’nin rejimini Rusya’nın rejimine yaklaştıracağından endişe ediyor ve yatırımcıları ikaz etti: “Yeni riskler ışığında yeniden değerlendirmeye hazır olmak durumundasınız.”

ERDOĞAN, ‘HAYIR’I TANIMAYABİLİR!

Credit Agricole’den Tresca benim yukarıda paylaştığım endişeye hak verdi. ‘Hayır’a rağmen Erdoğan’ın bırakmayabileceğini belirten Tresca, “Erdoğan kararı bypass etmenin bir yolunu bulacaktır. Bu sebeple belirsizlikler olabilir ve piyasalar belirsizliklerden nefret eder.” ifadelerini kullandı. Hamburg’da Berenberg Bank ekonomisti Wolf-Fabian Hungerland iç çatışma ihtimaline dikkat çekti: “Halk oylamasında ‘Hayır’ çıkması halinde Erdoğan ve destekçilerinin resmi olarak başkanlık sistemini sağlama alabilmek için artan baskıları ve genişleyen çabaları gelecektir. Bu durum muhtemelen toplum içinde gerginliği artıracak. Kürt vatandaşlar, Avrupa, basın ve genel olarak her türlü muhalefet ile. Erdoğan fiili iktidarını yasal çerçeveye alarak meşrulaştırmaya çalışacak. Bu da piyasaların diğer bir belirsizlik yükü ile karşılaşmasına sebep olacak.”

Dikkat ederseniz sandıktan evet ya da hayır çıkması Türkiye’nin üzerini kaplayan sis tabakasını dağıtmaya yetmeyecek. Terazinin bir kefesinde sandık diğerinde Erdoğan duruyorsa 17 Nisan’dan sonrası için nasıl ümitlenebiliriz ki! Evet Erdoğan’a hanedanlık yolunu açacak.

Hayır’a gelince orası muğlak. Hayır’ın ne kadar tesirli olacağı Erdoğan’ın milletin bu tercihini kabul edip etmemesine, karara saygı duyup duymamasına bağlı. Fiilî başkanlığın 79 milyona biçtiği deli gömleği…

İflasla yüzleşmek derken bunu kastetmiştim. Bütün değerleri tefessüh etmiş, çalmaktan hicap duymayan bir kadro tarafından kolu bacağı budanmış bir sistemle nereye kadar yürünebilirse o kadar yürüyebileceğiz.

Mukadder finalde iflas var. Ötesi laf ü güzaf, var biraz da sen oyalan…

[Semih Ardıç] 15.4.2017 [TR724]