Erdoğan, tarihe ‘en büyük şantajcı’ olarak geçmeyi hak ediyor [Bülent Keneş]

Kurduğu dikta rejiminin baskın karakteri mafya olunca, benimsediği yöntemler de doğal olarak ona uygun oluyor. Bu yöntemlerin başında ise şantaj ve tehdit geliyor. Evet, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan ve türlü Bizans oyunlarıyla kurduğu mafyatik dikta rejiminden bahsediyorum. Erdoğan dize getirmek istediklerine hem yurt içinde hem de dış politikada aynı yöntemi uyguluyor. Hedefe koyduklarını yola getirmek için şantaj ve tehdide başvuruyor. Yüzkarası bu yöntemin ahlaksızlığını bir yana koyacak olursak her seferinde işe yaradığını kabul etmemiz gerekiyor. Sonuç alabildikleri müddetçe de Erdoğan ve aveneleri bu ahlaksız yöntemden vazgeçecek gibi durmuyor.

AKP Genel Başkanı Erdoğan, en fazla şantaja ve tehdide basan kafasının nasıl çalıştığının son örneğini geçtiğimiz günlerde Trabzon’da yaptığı bir konuşmada verdi. ABD ve Avrupa ülkelerini hedef alan Erdoğan, bir taraftan “benim yargım” dediği Türk yargısını ne kadar sefil ve zavallı bir duruma düşürdüğünü ele verirken, diğer taraftan birçok Avrupa ülkesinden gazeteci ve insan hakları savunucularını uyduruk gerekçelerle neden hapsettirdiğini de ifşa etmiş oldu.

‘ÖNCE VERECEKSİNİZ, ONDAN SONRA BİZDEN DE ALACAKSINIZ’

“İşte Pensilvanya’da, malum (biiiiip…) orada. Onun (biiiiip…), onlar da başta Almanya olmak üzere Avrupa’da ve bütün buralarda bunlar geziyorlar. Siz, bu (biiiiip) besliyorsunuz, ondan sonra kalkıp diyorsunuz ki ‘filancayı bize verin’. Kusura bakma, senin yargın varsa, benim de yargım var. Önce vereceksiniz, ondan sonra bizden de alacaksınız. Vermeden yok. Artık eski Türkiye yok, bu Türkiye yeni Türkiye.”

Düşünebiliyor musunuz AKP Genel Başkanı Erdoğan kirli pazarlıklara ne kadar açık olduğunu bu kadar uluorta ifade ediyor ve sonra “benim yargım” dediği ve tepe tepe kullandığı bu kullanışlı aparatının bağımsızlığına, tarafsızlığına, objektifliğine ve adilliğine insanların inanmasını bekliyor. Âlemi hakikaten kör, herkesi sersem sanıyor olmalı ki “benim yargım” dediği şeyin kendisinin iki dudağı arasında çıkan en akıl dışı, en hukuk dışı, en ahlak dışı talimatları bile emir telakki edip anında uygulayan kıyıcı bir sopaya, adi bir maşaya döndüğünü kimsenin görmediğini düşünüyor.

“Mülteci” lafını duyunca dizlerinin bağı çözülen Avrupa ülkelerinin bu zaafını sonuna kadar istismar ederek uzunca bir süre mültecileri şantaj malzemesi olarak kullanan AKP Genel Başkanı ve aveneleri bu adice şantajın cılkını çıkarıp limitlerini zorlayarak muhataplarını gına getirince belli ki başka şantaj ve tehdit yöntemlerine yönelme ihtiyacı duydular.

ESTAĞFİRULLAH ALNINIZDA ENAYİ DEĞİL, ŞANTAJCI YAZIYOR

Hatırlayacak olursak, zulümlerle sarmalanmış kendi zavallı haline bakmadan, sıra tüm insanlara insanlık dersi vermeye geldiğinde mangalda kül bırakmayan AKP Genel Başkanı Erdoğan, AB’nin Türkiye’ye vermeyi taahhüt ettiği 3 milyar Euro’luk ödemenin gecikmesi sebebiyle 11 Şubat 2016’da yaptığı bir konuşmada, gözlerini kırpmadan şunları söyleyebilmiş bir insandır neticede:

“Kusura bakmayın alnımızda enayi yazmıyor. Edirne’den insanları otobüslere bindirdik geri çevirdik. Bu bir olur iki olur. Kapıları açarız ‘hadi hayırlı yolculuklar’ deriz… Biz bir yere kadar ‘sabır, sabır, sabır’ ondan sonra da gereği neyse bunu yaparız. Herhalde otobüsler, uçaklar boşuna durmuyor. Gereği neyse bundan sonra o yapılır.”

Bakmayın siz “ümmet” deyip müraice evzinmesine… Aylan bebekler Ege’nin soğuk sularında boğulup minnacık cansız bedenleri kıyıya vurduğunda timsah gözyaşları dökmesine… Zavallı mültecileri Ortadoğu’daki kirli politikalarında kullanabileceği bir aparat ve iç siyasette bir sömürü malzemesinden başka bir şey olarak görmeyen AKP Genel Başkanı Erdoğan, dış politikada da bu mağdur ve mazlum insanları hoyratça kullanabileceği bir şantaj ve tehdit aracı olarak kullanmaktan hiç utanmıyor. Erdoğan ve adamları açısından durum dün de öyleydi, bugün de öyle. Ancak, bu kirli pazarlıktaki muhatapları nihayet bu adice şantaja boyun eğmeyeceklerine dair işaretler vermeye başladı. Mesela, geçtiğimiz ay bir açıklama yapan AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Johannes Hahn, Avrupa Birliği’nin mülteciler konusunda daha hazırlıklı olduğuna dikkat çekmiş ve “Türkiye’nin şantajına izin vermeyeceğiz” demişti.

ÇAVUŞOĞLU, ERDOĞAN’IN GERİDE BIRAKTIKLARINI GEVELİYOR

Buna rağmen, Erdoğan ve adamları bu kullanışlı istismar malzemesinden bir türlü vazgeçmek istemiyor. Kendisinin yanı sıra ahlaktan ve insanlıktan bînasip politikalarının hık deyicisi durumundaki Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve güya AB ile ilişkileri geliştirmeden sorumlu Ömer Çelik’ten de benzer şantajlar ve tehdit içerikli açıklamalar defalarca duyuldu. Erdoğan ve Davutoğlu’nun, kirli parmaklarıyla karıştırdıkları Suriye’de hayatlarını karartarak her şeylerini yitirmelerine yol açtıkları bu zavallı insanları bir de AB ülkelerine karşı şantaj malzemesi olarak kullanmaları hakikaten mide bulandırıcıydı. Bu iğrençliğe belli ki doyamayan Çavuşoğlu ise, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada, yine o bilindik insanlık dışılığıyla mültecileri bir kart olarak yeniden masaya sürme hevesini ortaya koydu.

Yandaş Türkiye gazetesine konuşan Çavuşoğlu şunları dedi: “AB maalesef Ege Denizi’nde yaşanan mülteci krizinin tamamen Türkiye’nin çabalarıyla kontrol altına alındığını unutmuş gibi davranıyor. Bundan bir buçuk yıl önce tüm AB liderleri sıraya girmiş, mülteci krizini ülkemizle çözme arayışındaydı. Sonuçta 18 Mart mutabakatını önerdik ve etkin uygulama sonucu Ege Denizi’ni mülteci krizinden kurtardık. Kolluk güçlerimiz halihazırda sergilediği tüm çabaları yarın bıraksa Ege Denizi yeniden bir düzensiz göç rotasına dönüşecek ve ciddi bir kriz ortaya çıkabilecektir. AB’nin bunu hatırda tutarak, mutabakattan doğan yükümlülüklerini süratle yerine getirmesini bekliyoruz.”

‘EY AB, AYLAN BEBEK MAYLAN BEBEK DİNLEMEZ HEPSİNİ EGE’YE SÜRERİZ’

Buradan ne anlaşılıyor? “Ey AB, mültecileri şakağına dayalı bir silah gibi kullanıp şantaj ve tehditle sana boyun eğdirdiğimiz yükümlülüklerini derhal yerine getir. Yoksa, Aylan Bebek Maylan Bebek dinlemez, Suriyeli mültecileri kıytırık botlara bindirir yine üzerinize salarız.”

Masum mültecilerin kararttıkları hayatlarını insan dalgaları halinde AB’ye karşı bir silah olarak kullanma alçaklığına ve ahlaksızlığına karşı çevrelerine, gazetelerine, televizyonlarına doldurdukları mürai vicdan münafıklarından bir tanesi çıkıp da “Yahu siz ne diyorsunuz öyle? Böyle adice, alçakça şey mi olur? Böyle bir adilik Türkiye’ye hiç yakışır mı? Masum ve mağdur insanların hayatlarını şantaj ve tehdit malzemesi olarak kullanmak ahlaksızlıktır, alçaklıktır,” diyemiyor. Diyemezler de, çünkü kendilerinin insanlıktan ve omurgadan bînasip karakterleri Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun pörsümüş karakterlerinin berbat izdüşümlerinden ibaret.

Neyse biz konumuza dönelim. Erdoğan ve aveneleri mülteciler konusundaki şantaj ve tehditlerinin eskisi kadar işe yaramadığının farkına varınca, yine bildikleri en iyi işe yöneldiler ve şantaj malzemelerini çoğaltıp ellerini güçlendirmenin arayışına girdiler. Buldukları yöntem de Batılı ülkelerin gazetecilerini, sivil toplum aktivistlerini, din adamlarını aptalca gerekçeler uydurarak keyfi bir şekilde tutuklayıp içeri atmaktan ibaret oldu.

Erdoğan’ın Trabzon’da yaptığı konuşma ise, bu ahlaksız şantajı hala anlamazlıktan gelenler varsa, anlamalarını sağlamak içindi. Mesela Almanya Şansölyesi Angela Merkel’e diyor ki, Deniz Yücel, Meşale Tolu, Peter Steudtner gibi gazetecileri ve insan hakları savunucularını salıvermemizi istiyorsan, önce uyduruk darbe komplosuyla içeri tıkmaya çalıştığım için senin ülkene sığınmak zorunda kalmış gazetecileri, akademisyenleri, diplomatları, hukukçuları, işadamlarını ve diğer Türk vatandaşlarını bana vermelisin. Dönüyor ondan sonra aynısını ABD’ye, İsveç’e, Fransa’ya, Avusturya’ya, Yunanistan’a da söylüyor. Kurduğu dikta rejimi tipik bir mafya örgütlenmesi olduğu için insanlarla ve ülkelerle olan münasebetleri ve iş yapma tarzı da ona göre oluyor. Yani aslında ortada şaşılacak bir durum bulunmuyor.

ŞANTAJ VE TEHDİT, ERDOĞAN’IN İÇ SİYASETTE USTALAŞTIĞI BİR USÜL

Neticede Erdoğan bu yöntemi yıllarca iç siyasette denemiş, özellikle omurgasız muhatapları karşısında kesin sonuçlar alabileceğini onlarca kez tecrübe etmiş bir isim. Şöyle düşünüyor olmalı: “Şantaj ve tehdit içeride acayip işe yarıyorsa, dışarıda neden yaramasın?” Önce Doğan Medya Grubu’nu, sonra diğer yayın gruplarını aynı yöntemleri kullanarak ne hale getirdiği ortada. Doğruya doğru, Erdoğan’ın adi bir sopa gibi kullandığı sadece sefih bir tetikçi üzerinden her istenileni yapmakta, her üstü çizileni feda etmekte gözünü bile kırpmayan Aydın Doğan’ın tüm medya organlarını maymuna çevirmeyi başarmadı mı? Şantaj ve tehditlerini kale almayan Çukurova, İpek Medya Grubu, Zaman Grubu’na keyfi bir şekilde çökmek suretiyle şantaj ve tehditlerinin blöf olmadığını gösterme imkânı da buldu üstelik.

Şimdilik adi bir mafya gibi, tabiri caizse sadece ayaklarına sıkmak yoluyla, kendi üslubuyla yaptığı uyarılarla epey yol almış olsa da, Doğan Medya Grubu’ndan elde ettiği sonuçlara tam erişemediği içindir ki Cumhuriyet ve Sözcü’den bazı gazeteci meslektaşlarımız hala içeride bulunuyor. Ama her iki gazetenin de bir yolunu bulup Erdoğan dikta rejimiyle uyumlu hale gelebilmek için nasıl kıvrandığı, nasıl çırpındığı gözlerden kaçmıyor. Bu amaçla Erdoğan’ın hedef aldıklarına ondan daha fazla saldırmak suretiyle sergiledikleri gizli açık çabalar mide bulandırıyor.  

Erdoğan aynı yöntemi iş dünyasına karşı da kullanmış ve hayal edebileceğinden daha büyük neticeler almıştı. Şu TÜSİAD’ın düştüğü tuhaf hallere bakınca ne demek istediğimiz sanırım daha iyi anlaşılabilir. Bülent Tanör’lerin demokrasi raporları sunabildiği bir TÜSİAD’tan diktatör şakşakçılığına kadar gerilemiş bir TÜSİAD’tan bahsediyoruz neticede.

Bütün bunların ışığında 50 yıl sonra bugünün tarihini yazacak olanlar, pek çok diğer insanlık dışı hasletlerinin yanı sıra AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın ve birebir kendi karakterini vermeyi başardığı İslamofaşist dikta rejiminin tarihin görüp görebileceği en büyük şantajcısı olduğunu da kayıtlara geçirecektir mutlaka. Bundan hiç şüphem yok.

[Bülent Keneş] 12.8.2017 [TR724]

Suriye meselesinde son durum ve Kürtler [Kemal Ay]

Fransız filozof Alexis De Tocqueville 1830’larda yaptığı Amerika seyahatinde, bu ülkedeki demokrasinin kaynaklarını araştırırken şöyle bir gözlemini mealen şöyle kayda geçirir: Amerika’da küçük birlikler ve dini gruplar bireylerin devlet karşısında güçlenmesini sağlamaktadır. İnsanlar hemşeri derneklerinde ya da meslekî örgütlerde bir araya gelerek devlete karşı kendilerini sakınabilecekleri bir ‘sığınak’ inşa etmektedirler aslında. Ayrıca buralarda edindikleri birlikte iş yapma tecrübesi, demokratik katılım fikrine de pozitif katkı sağlamaktadır. Aynı şekilde din etrafındaki cemaatleşme de bireylere toplumsal bir rol biçmekte ve demokrasinin prototipini oluşturmaktadır.

Yüzyıllardır bir devletleri olmadığı hâlde Kürtlerin bölgede kimliklerini koruyabilmelerinin ve çeşitli devletlerden gördükleri baskıya rağmen ayakta kalabilmelerinin sebepleri de bunlar olabilir: Aşiret yapısı, dini örgütlenme ve daha modern dönemde ideolojik mücadele. Demokrasinin bir çeşit ‘kelle sayımına’ indirgendiği Türkiye gibi ülkelerde Kürt aşiretlerin Türk siyasi partileriyle ilişkileri de uzun yıllar ‘oy deposu olma’ pratiğine indirgenmişti. Ancak ‘eşit ilişkiler’ de geliştirildi. 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin programında Kürt meselesinin yer alması ilk adımdı. 1970’lerde Kürtler arasından sol örgütlere sempati besleyen çok sayıda isim çıktı. 1980’den itibaren silahlı gerilla direnişi fikri ağır bastı. Buna rağmen 1990’larda Meclis’e SHP çatısı altında Kürt vekiller girmeyi başardı. Daha sonra Kürt ağırlıklı ve siyasî çizgisi PKK ile örtüşen partiler geldi. Ancak bununla birlikte güvenlik bürokrasisinin ‘yok etme’ politikaları da hızlandı.

PKK MEŞRUİYETİNİ BİZZAT DEVLETTEN ALIYOR

Bunun sebepleri herkesçe malum. Ankara’daki yerleşik yapı yumuşamadığı gibi PKK’nın silahlı mücadelesi de herhangi bir ‘çözüm’ umudunu dürüstçe desteklemedi. Bu yüzden biraz da Derin Devlet’le PKK arasında hep bir bağ olduğu varsayıldı. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın bazı açıklamaları da (bkz. 1999’da mahkeme safhasındaki savunması) açıkçası bu değerlendirmeyi güçlendirdi. Nitekim dünyadaki terör örgütü pratikleri de bu grupların ister istemez istihbarat örgütleriyle irtibat içinde olabileceğini gösteriyordu. Ancak Kürtlerin bir bölümü, hiç de azımsanmayacak bölümü PKK’nın kendi çıkarları için savaştığını düşündü hep. Devlet de bunun böyle olmadığını çeşitli yollardan ispata girişti. Yerleşik düzen ‘PKK’ya desteğin bedelini’ arttırdıkça (bkz. Köylerin yakılması) Kürtler arasında PKK’ya sempati azalmadı, bilakis arttı.

Netice itibariyle dört ülkeye yayılmış hâldeki Kürtlerin Türkiye’deki en ‘yaygın ve güçlü’ çatısı olan PKK, Marksist bir gerilla hareketini, aşirete dayalı kan bağını ve etnik milliyetçi siyaseti bir araya getirerek Kürtlerin bir kısmını devletten ‘korumayı başardı’. Geriye kimliğini ve kültürünü kazanmış Kürtlerin ‘sisteme’ entegre edilmesi kalmıştı. Nitekim Erdoğan ve Öcalan’ın inisiyatifleriyle başlayan ‘çözüm süreci’ toplumda kabul görmüş, Kürtlerin toplumdaki algısını dönüştürmeye başlamıştı. Fakat masanın devrilmesiyle her şey eskiye döndü. Bu kez şehirler yerle bir edildi. Erdoğan’ın orduda ulusalcılarla işbirliğine gitmesi, Kürt meselesindeki en ‘şahin’ komutanların işin başına geçmesine sebep oldu. Zaten Erdoğan’ın en iyi yaptığı şey de bu, sizinle işi bitene kadar size ‘hayallerinizi’ gerçekleştirme imkânı vermek. İşi bitince de, bütün suçu üzerinize yıkıp çekilip gitmek.

PKK’YI ‘ANLAMADAN’ MESELEYİ ÇÖZEBİLİR MİYİZ?

Bu arada şu parantezi açmam gerekiyor. PKK, Türkiye’de çok konuşulup pek anlaşılmayan bir yapı. Hakkında detaylı bir analiz yapan, gencecik çocukların neden PKK’ya katıldığını merak eden, örgütün içindeki işleyişi, bu işleyişin mantığını çözmeye gayret eden çok az sayıda çalışma mevcut. Bu konudaki en iyi işlerden birini Bejan Matur, Zaman gazetesinde yayınlanan söyleşilerden oluşan ‘Dağın Ardına Bakmak’ isimli kitabında ortaya koydu. Aliza Marcus’un ‘Kan ve İnanç’ kitabı henüz aşılabilmiş değil. PKK konusunda en yetkin isimlerden Cengiz Çandar’ın TESEV için hazırladığı Kürt Raporu da bir ‘siyasî paradigma’ önerse de, işin toplumsal boyutunda eksik kalmıştı. Kürt meselesindeki en meraklı gazetecilerden Hasan Cemal ise ‘sokağın/dağın hissiyatını’ yansıtmaktan öteye pek gidemedi. Aytekin Yılmaz’ın ‘soldaki iç hesaplaşma’ üzerine yazı ve kitaplarındaki PKK bahsi ise farklı bir örgütün yönünü ortaya koyuyor. Akademide bu konuda çalışma yapmak, doğrudan doğruya işten atılmayı getirir muhtemelen.

ULUSLARARASI BİR MESELEYE DÖNÜŞTÜ

Yıllarca hep bir çeşit ‘iç mesele’ olarak görülse de özellikle 2003’ten itibaren Kürt meselesi uluslararası bir boyut kazandı. Yıllarca Irak’ta ve Suriye’de zulüm gören Kürtler, 2003’teki Irak İşgali’yle birlikte yüzyıldır bekledikleri o ‘tünelin sonundaki ışığın’ nihayet göründüğünü hissettiler. Dört parçadan oluşan Kürt bölgesi, Irak’ta ABD’ye verilen destekle birlikte ciddi bir ivme yakaladı. Barzani aşiretinin temsil ettiği Irak Kürtler’i, bugünlerde bağımsızlık referandumu yapmaya hazırlanıyor. Suriye’de de benzer bir yöntem izlendi. Barzani ile Öcalan arasında ciddi farklar var ve bu iki ülkedeki Kürt siyasetine yansıyor. Ancak Suriye’deki Kürtlerin lideri konumundaki Salih Müslim doğrudan PKK’nın uzantısı olan PYD’yi yönetiyor. Türkiye’den çok sayıda genç PYD’nin ordusu konumundaki YPG saflarına katılıyor. 2003’te Irak’ta Peşmerge’yi sahaya sürerek kazanılan ABD desteği bu kez Suriye’de YPG eliyle kollanıyor.

Ancak Barzani ailesiyle iş ilişkileri kurarak dostluk kazanan Erdoğan ailesi, Suriye’deki PYD varlığından rahatsız. Fırat Kalkanı Operasyonu’yla PYD’nin ‘tekerine çomak’ sokmayı hedefleyen Erdoğan, şimdi de Rojava’ya ve diğer YPG alanlarına göz dikti. Cihatçılardan temizlenecek Suriye’de herkes kendince ‘alan hakimiyeti’ peşinde fakat Türkiye’nin tek hedefinin PYD’ye rahat vermemek olduğu görülüyor. Bunun anlaşılır tarafı şu: PYD’nin bölgede özerklik kazanması, Türkiye’de PKK’yı da güçlendirecek ve yarın bir gün benzer bir özerklik/bağımsızlık meselesi daha ‘uygulanabilir’ hâle gelecek. Erdoğan’ın ve askerî danışmanlarının Güneydoğu’yu yerle bir etmesinin mantığı da ‘rehine pazarlığı’ hikâyesi. PYD eğer Suriye’deki iddiasından vazgeçerse, muhtemelen PKK ile ‘müzakere masası’ bile kurmak mümkün. Ancak belirsiz bir Türkiye masası yerine ABD ile yürütülen seviyeli bir Suriye masası, daha cazip görünüyor.

SURİYE’DEKİ YENİ STATÜKO VE TÜRKİYE

Türkiye’nin PYD ısrarı, bu arada Suriye’de ‘cihatçılara’ alan açıyor. Zira kuzey Suriye’de IŞİD ve El Kaide türevleriyle doğrudan çarpışan neredeyse tek askerî güç YPG. Türkiye’nin sınırında YPG’yi tehdit etmesi de doğrudan buralardaki ‘cihatçı’ varlığını güçlendiriyor. Nitekim hem ABD hem de Rusya, Türkiye’nin bu tavrından rahatsız. İdlib’in El Kaide’nin eline geçmesi bunun son örneği. Her ne kadar Erdoğan’a yakın kaynaklar ‘Batı’nın kafası karışık politikalarını’ suçlasa da Ankara’nın ABD’yle yürüttüğü ve daha çok ‘salağa yatma’ olarak algılanan YPG pazarlığı Suriye’nin kuzeyindeki belirsizliği arttırıyor. Musul’dan sonra Rakka’nın da düşmek üzere olması sonrasında çatışmaların kuzeyde İdlib çevresine yoğunlaşacağı ve Türkiye’nin sınırına yakın bölgelere nüfuz etmek istediği sır değil. ABD ve Rusya’nın buradaki kararı belirleyici olacak.

Irak’ta Kürtlerin bağımsızlığı elde etmesi bir referanduma bağlı görünüyor ancak herkes Suriye’ye yönelmişken ve başta Irak merkezî yönetimi olmak üzere itirazlar yükselirken nasıl bir ‘bağımsızlık’ yaşanacağı merak konusu. Suriye’de ise daha alınacak çok yol var gibi görünüyor. Ama kısa vadede Türkiye’nin yeni bir askerî operasyonla Suriye’de varlık göstermesine kesin gözüyle bakılıyor. Sadece askerî değil bakanlıkların ve Diyanet’in de bölgede ciddi çalışmaları var. Türkiye’deki Suriyelilerin bölgeye taşınması ve buralarda ‘muhaliflere’ alan açılması hedefleniyor uzun vadede. Gelgelelim Suriye’nin geleceğine şekil verilecek masada Türkiye’nin ne kadar süre oturabileceği muamma. Erdoğan’ın ‘fiilî durum oluşturma taktiği’ içişlerinde başarılı ancak dış politikada ne kadar etkili olacak göreceğiz.

[Kemal Ay] 12.8.2017 [TR724]

AYM’nin yok ettiği hukukun onuru [Umut Atay]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Olağanüstü Hal (OHAL) Kanun Hükmünde Kararnamesi (KHK) ile ihraç edilen bir davayı reddederek, OHAL Komisyonu’nu adres göstermesinin ardından Anayasa Mahkemesi (AYM) de KHK’larla yapılan idari işlemler hakkındaki 71 bin başvuruyu “iç hukuk yollarının tüketilmemesi”ni gerekçe göstererek geçtiğimiz hafta reddetti. 15 Temmuz 2016’dan itibaren başlayan hak ihlalleriyle ilgili şikayetleri incelemekle görevlendirilen bu komisyon ancak 2017 Ocak ayında kurulabildi. Bu da yetmezmiş gibi komisyon başvuruları hemen değil, mağduriyetlerin oluşmasından 1 yıl sonra yani 17 Temmuz 2017’de almaya başladı.

‘TÜRKİYE’DE ANAYASAL BİR REJİM KALMADI’

İstanbul Barosu Eski Başkanı Turgut Kazan, AİHM’in ve devamında AYM’nin verdiği kararlarla ilgili yerinde değerlendirmeler yaptı. Kazan, öncelikle AİHM’in kararını “kirli bir anlaşma” olarak nitelendirmiş, AYM’nin verdiği karara ilişkin ise, karara kimsenin şaşırmadığını, ifade etmişti. Kazan’ın kirli anlaşma olarak nitelediği AİHM kararı ile, mahkemenin çok sayıda yükün altına birdenbire girmekten korktuğu için Türkiye ile pazarlık yaptığını, bir anlamda “Siz başvuru yolu icat edin, zaman kazanılmış olur” demesi üzerine, Türkiye’nin de bir komisyon kılıfı bulduğunu söylemişti. Mağduriyetlerin müsebbibi olan siyasi irade tarafından göstermelik olarak kurulan bu komisyon, Kazan’a göre; çok uzun bir süre içinde karar verecek. Ondan sonra yargı yolu açılmış olacak, gidilecek o yargı makamı da başvuruları reddedecek. Sonra davalar AYM’ye götürülebilecek. Böylece insanların ömrü yollarda tükenmiş olacak. Sonrasında da hem AİHM hem bu mağduriyetlere sebep olan tüm sorumlular kurtulmuş olacak. Kazan açıklamasında son olarak, AYM Başkanı Zühtü Arslan’ın bu karardan aylar önce yaptığı “OHAL kararnamelerini inceleme yetkilerinin bulunmadığı” açıklaması ile Türkiye’de bir anayasal rejim kalmadığının ilan edildiğini ve bu son kararla da AYM’nin hukuksal anlamda ‘yok’ olduğunun anlaşıldığını söylemişti.

İç hukuk normlarına göre Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, OHAL KHK’larının Anayasa’ya aykırılık nedeniyle yüksek mahkemeye götürülemeyeceğini söylüyor. Zaten AYM Başkanı Arslan’ın aylar önce “ihsas-ı rey” kapsamında kalmasından çekinmeyerek yaptığı basın açıklamasının gerekçesi de bu düzenleme. Siyasi iradenin son yıllarda kendisinden ziyadesiyle memnun olduğu ve zaten son dönemde üyelerinin önemli bir bölümünün Erdoğan tarafından atandığı yüksek mahkeme, korumakla görevli olduğu Anayasa’nın en temel maddelerini görmezden gelebiliyor.

OHAL DE OLSA, KHK DA OLSA, DOKUNULMAZ ALANLAR VAR

AYM’ye yapılan bu başvuruların neredeyse tamamı ilgili bakanlıklar tarafından haklarında hiçbir idari soruşturma yapılmadan, delil toplanmadan ve savunma bile almaya gerek görülmeden verilen memurluktan ihraç kararlarından oluşuyor. Bu yönüyle de Türkiye’de otorite olarak kabul edilen Anayasa hukukçularından Prof. Dr. Kemal Gözler’in ehemmiyetle vurguladığı husus önem kazanıyor. Buna göre, Anayasa’nın 15/2. maddesinde, olağanüstü hâllerde dahi dokunulamayacak bir çekirdek alan içinde “Hiç kimsenin düşünce ve kanaatlerinden dolayı suçlanamayacağı, suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağı” vardır. Bu nedenle OHAL KHK’larının Anayasa’nın bu maddesinde sayılan hak ve ilkelerden oluşan çekirdek alana müdahale edemeyeceği açıktır. AYM’nin yıllardır kabul etmiş olduğu genel kabule göre; AYM, önüne getirilen metnin Resmî Gazetede konulan adıyla bağlı değildir. Bu metnin hukukî tavsifini serbestçe yapabilir. Gerçekten, bu metnin bir “OHAL KHK’sı” olup olmadığını araştırabilir.

Bu araştırma sonucu incelediği kararnamenin gerçekten OHAL KHK’sı olmadığı kanısına varırsa, bu kararnameyi “dönüştürme kuramı” uyarınca, bir “olağan dönem KHK’sı” olarak kabul edip denetleyebilir. Uygulamada Anayasa Mahkemesi, 425 ve 430 sayılı KHK’ları, sınırları dışına çıktıkları için “olağan dönem kanun hükmünde kararnamesi” olarak kabul edip denetlemiş ve bu hükümleri iptal etmiştir. Bu yerleşik içtihada ve aksi yönde bir içtihat bulunmamasına rağmen yüksek mahkeme üyeleri, kendilerini o makama taşıyan siyasi iradenin “yüksek hatırı” için verdikleri bu hukuksuz kararla sayın Kazan’ın da belirttiği gibi aslında kendilerini inkardan başka bir şey yapmamışlardır.

Dünyada bir benzerinin sadece Nazi Almanya’sında görülebildiği ‘sosyal çevre’ bilgisinin kesin delil kabul edilmesine de aynı mahkeme kararlarında rastlamış olmak aslında kimseyi şaşırtmıyor. Açık Anayasa ve ilgili birden fazla kanuni aykırılığa rağmen yüksek mahkeme, hiçbir soruşturma yapmaya ve savunma almaya gerek görmeden, hukuksuzca tutuklanmalarına sessiz kaldığı iki üyesini bu “kesin delil (?)” ile ihraç edebilmişti.

Türkiye’de gücü elinde tutan siyasi irade yönetimde olduğu sürece, haklı olanın değil, sadece “güçlü” olanın haklı olacağı ve bu kabule, ülkede ki hiçbir yargı organının da (HSYK seçimlerinde siyasi iradeye muhalif kalan yaklaşık 5000 yargıcın da ihraç edildiği hatırlanırsa) karşı koyamayacağı özellikle son bir yılda ve de bu kararla kesinlik kazanmış oldu…

Ne diyelim darısı 21. yüzyılda hala demokrasiyle yönetilen diğer Avrupa Komisyonu üyesi ülkelerin başına…

[Umut Atay] 12.8.2017 [TR724]

Maskeli Darbe: Kanlı tiyatro [Yazı Dizisi-3] [Veysel Ayhan]

15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece uzun ve kanlı olacaktı. 6-7 Eylül 1955 olayları sonrası Cumhurbaşkanı Celal Bayar, İstiklal Caddesi’ndeki korkunç hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” demişti

15 Temmuz akşamı için de belki bir devlet üst yetkilisi bir gün aynı şeyleri söyleyecektir.

Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının, 1. Ordu Komutanı’nın suskunluğu, Erdoğan’ın sessizce bekleyişi ile ordunun yüzde 1,5’u emir komuta içinde bir darbe umuduyla sokağa çıkmıştı.

Korkunç bir tuzak kurulmuş, kurtlar tuzağın çevresine dizilmiş yalanıyor, sessizce avlarını yani “Allah’ın lütfunu” bekliyordu. Keşke avla yetinselerdi. Olanlar, işin içyüzünü bilmeyen masum halka ve linç edilen askerlere olacaktı.

AKAR’IN ASIL AMACI?

Hemen hemen tüm darbe zanlıları mahkemelerde girişimin emir komuta dahilinde yapıldığını zannettiklerini beyan ediyor. Akar’ın o akşamki saatlerce sessiz bekleyişi bu algının hedefine ulaşması için yetmişti.

3 KUVVET KOMUTANI DÜĞÜNDE

18.30’da Genelkurmay tarafından hava sahası kapatılıyordu. Ama nasılsa tüm komutanlar geç saatlere kadar darbe girişimini duymamışlardı.

Erdoğan’ın eniştesi bile darbeden haberdardı ama kuvvet komutanları habersizce(!) düğünde yakalanmayı bekliyordu!

Jandarma Genel Komutanı Galip Mendi Ankara Gazi Orduevi’nde.

Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, 22 generalle Moda Deniz Kulübü’nde.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu İstanbul’da Çınar Otel’de.

Akar, hava sahasını kapatıyor ama Havacı Abidin Ünal’a haber verdirmiyor. Ünal, hadiseyi ta 21.30’da eşinden öğreniyor.

Oysa tanıklıklar işin hiç de öyle olmadığını, herkesin olanları bildiğini ve sessizce beklediğini gösteriyor.

‘BUGÜN FAZLA YORMAYIN AKŞAM İŞİMİZ VAR’

Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal darbeyi 21.30’da haber aldığını söylüyordu. Ama 15 Temmuz günü uğradığı Yalova yaz kampında ağzından bir şeyler kaçırmıştı.

Harp okulunda okuyan oğlu darbeye iştirak etti diye tutuklanan, Adalet Yürüyüşü’nün sembol ismi Veysel Amca katıldığı televizyon programında şunları demişti:

“Benim oğlum Harp Okulu 2’den 3’e geçti. Yalova’da kamptaydı. Bunlara ‘plansız tatbikata gidiyoruz’ demişler. Otobüse koyuyorlar, 12’yi beş geçe. O gün oraya Hava Kuvvetleri Komutanımız geliyor teftişe. Orada emir veriyor, Bugün çocukları spora ve eğitime fazla yormayın akşam işimiz var.”

Tutuklu pek çok Harbiyeli bu iddiayı dile getirdi. O gün kampa katılan yüzlerce Harbiyeli bu konuda tanıklık yapabilir.

Tatbikata götürülüyoruz diye Yalova’dan otobüslerle alınıp köprülere götürülen yüzlerce Harbiyeli hala tutuklu. Ve bu Harbiyeliler bahane edilerek 16 bin 409 Harp Okulu öğrencisinin kazanılmış hakları ellerinden alınarak sokağa atıldı. Harp Okulları kapatıldı. Ama Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal göreve devam etti.

Akar ve kuvvet komutanlarının sessizlik ve suskunluğu  böylece darbe heveslilerinin ‘kalkışmanın emir komuta içinde olduklarını düşünerek’ sokağa çıkmalarına sebep oldu.

GECENİN SÜRPRİZİ: FİDAN-GÖRMEZ BULUŞMASI

Gecenin tuhaflıkları bitmiyor. MİT Müsteşarı Fidan, darbe girişiminin iyice alevlendiği 21.00 – 22.30 civarı Diyanet İşleri Reisi Mehmet Görmez’le yemek yiyor. Yani 9 şiddetinde deprem olurken! Görmez’in belki gerçekten haberi yok ama Fidan’ın hiçbir şey yokmuş gibi davranması onun bu senaryoda en emin koltukta oturduğunun net göstergesi. Görmez, darbenin ‘Kandilli’sinde ama girişimi eşinden telefonla öğreniyor ve ona “Ben de bu işi en önce haber alacak bir yerdeyim, onlar öyle bir şey demedi, belki terör saldırısıdır” demiş.

Peki, Fidan ve Görmez bu kızıl kıyamette darbe girişimi hakkında konuşmuyorsa ne konuşuyorlardı? En üst düzey din adamı, üst düzey istihbarat ajanıyla ne konuşur?

Bu garip görüşmede bir üçünçü kişi daha var ki izahı yok: Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu eski başkanı Muaz El Hatib.

Toplantı gündemi ne olabilir?

Sala ve ezan desek, orada konuşulmadığı ortaya çıktı.

Hatta Görmez’in bu konuda yalan söylediği anlaşıldı. Telefonu kapalı olduğu için kendisine gece 02.00’ye kadar ulaşılamamış. Sala ve ezanlar, Şeref Malkoç tarafından Memur-Sen Başkanı aracılığıyla Diyanet-Sen’e organize ettirilmiş.

Peki bu görüşmenin içeriği ne?

Fidan’ın, Muaz El Hatib’le görüşmesi normal. Müsteşar binlerce TIR silah gönderdiği bir cephenin eski lideriyle görüşebilir. Ama bu isimle Mehmet Görmez’in nasıl bir yakınlığı var ki aynı masada yer alıyor?

Evet tam bir Susurluk gizemi! Mit ajanı, din adamı ve muhaliflerin eski lideri…

Acaba gündem o gece SADAT kadrolarına yaptırılacak infazlar ve eski muhalif liderin ‘Ronin’leşmiş kadrolarından bu konuda istifade etmek olabilir mi?

Fidan’ın Suriye’ye savaş gerekçesi üretmekten bahsettiği, meşhur dışişleri konuşmasını hatırlayalım: “Şimdi bakın komutanım, şimdi biz gerekçeyse gerekçe üretilir. Ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım.” Fidan’ın o gün dediği kabul edilseydi füzeleri muhtemelen Muaz El Hatip’in adamlarına attıracaktı.

Kendi ülkesini bombalatmaktan soğukkanlılıkla bahsedebilen bir insan 15 Temmuz senaryosu için neler yapmaz ki?

O sebeple 15 Temmuz gecesi için Suriyeli eski ‘Ronin’lerden istifade edilmiş olması akla çok uzak değil.

O.K. BİLMECESİ

Savcı Alpaslan Karabay, MİT’e ihbarda bulunan O.K.’nın (Osman Karacan) ifadesini almak istemişti, ama sonradan resmen MİT personeli yapıldığı için izin alamamıştı. Albay Ümit Bak’ın avukatı Tuncay Özcan’a göre O.K. iki yıldır zaten MİT’e çalışıyordu. Özcan, bu bilgiyi müvekkili olduğu pilotlardan aldığını söyledi.

Ancak ihbarcı binbaşının gizlice Ankara Başsavcısı Harun Kodalak ve Başsavcı Vekili Necip Cem Özçimen’e ‘Darbe olacağını MİT’e söyledim’ dediği Yeni Şafak  Gazetesi’nde yer aldı. Bu bilgi darbe olacağının bilindiği, ancak önlenmediği gerçeğini günyüzüne çıkardı. MİT, o gün derhal bir açıklama yaptı. İhbarcı Binbaşının sadece Hakan Fidan’a yönelik bir eylem konusunda ihbarda bulunduğu açıkladı. Oysa savcılar, Abdulkadir Selvi’nin kitabında anlattığı ihbarın video kaydını isteyebilseler tüm tartışma bitecek. Tabi bu mümkün olmadı.

Savcılar, darbenin önceden öğrenildiğini deşifre eden bu bilgiyi “görüşme tutanağı”ndan çıkarıp resmi ifade haline getiremediler. İddianamelerde kullanmadılar.

Ama bu da yetmedi. Her iki savcı bu olaydan sonra tenzil-i rütbe ile soruşturmadan alındı. Oysa Kodalak, AKP döneminde gündeme gelen ilk büyük yolsuzluk soruşturması olan Deniz Feneri Dosyasını kapatan savcıydı.

GECENİN KAHRAMAN GENERALİ

Tüm kuvvet komutanları düğünlerde her şeyden habersiz eğlenirken MİT’le koordineli olarak 15 Temmuz’u organize eden önemli bir isim vardı. Sanık beyanları ve iddianameler okunduğunda Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı’nın 15 Temmuz’un karanlık kutusu olduğu görülüyor. Aksakallı darbe girişiminden bir gün önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la 1 saatlik gizemli bir görüşme yapmıştı. O da Akar ve Fidan gibi meclis komisyonuna ifade vermedi.

Meclise davet edildiğinde ‘Suriye’de olduğum için bu hafta gelemeyeceğim’ dedi. Ama bir türlü Suriye’den dönemedi! İtham ettiği isimlerle mahkemede yüzleşmeyi kabul etmedi. Duruşmasız olarak ‘tanık’ sıfatıyla ifade verdi.

Kendi ifadesiyle “Gece (15 Temmuz gecesi) birçok kez MİT Müsteşarı Hakan Fidan Bey ile görüştük. Durumla ilgili bildiklerimi aktardım. Önceden tahmin ettiğim FETÖ’cü generallerin isimlerini paylaştım.”

CİNAYETE AZMETTİRMEK…

Aksakallı, darbeci olduğu iddia edilen Tuğgeneral Semih Terzi’nin babasının hastalığı dolayısıyla Ankara’ya gelmek için kendisini aradığını ve bunu kabul ettiğini söylüyor. Ama bu iddiasında kendinden başka şahit yok.

Genelkurmay’ın uçuş yasağı koymasına rağmen Tuğgeneral Semih Terzi’yi Diyarbakır’dan getirtmek için uçak gönderilmesini en yakın adamlarından Albay Ümit Tatan vasıtasıyla sağlıyor. Uçağın Ankara’dan kalkışı, Diyarbakır’a varışı, tekrar oradan havalanıp Ankara’ya gelişi engellenebilecekken engellenmiyor.

Ve Başbakan Binali Yıldırım’ın kalkışmayı açıklamasından 1 saat sonra 23.59’da Terzi Diyarbakır’dan havalanıyor. Güya darbe yapmaya geliyor ama ona refakat eden 24 personelden 20’si Aksakallı’nın askeri.

8 DEFA ÖLÜM EMRİ

Aksakallı, MİT aracılığıyla o gece 01.11’de TGRT ve 01.47’de NTV televizyonlarına canlı yayına bağlanıyor. Ama Semih Terzi’den bahsetmiyor. Oysa canlı yayında bu uçuşu ifşa etse belki Tuğgeneral Terzi Etimesgut’a hiç inemeyecek ve Gölbaşı’na intikal etmeyecekti.

Aksakallı, 3 yıldır koruma astsubaylığını yapan Ömer Halisdemir’i telefonla 8 defa arıyor. Semih Terzi’nin hain olduğunu söyleyerek öldürmesi emrini veriyor. Halisdemir, ÖKK binasının ağaçlık kısmına saklanıyor. Saat 02.16’da binaya doğru ilerleyen Terzi’ye arkadan 3 el ateş ederek vuruyor. Daha sonra Üsteğmen Mihrali Atmaca, Halisdemir’e 2 el ateş edip o da onu katlediyor.

Halisdemir daha sonraki günler kahraman olarak ilan ediliyor. Ama…

HALİSDEMİR’İ ÖLDÜRENİ TEBRİK ETMEK…

Sabah 10.00 sularında kışlaya gelen Aksakallı, Ömer Halisdemir’in cansız bedenine bakıyor sonra alnından öpüyor. Halisdemir’i şehit eden Mihrali Üsteğmeni cinayetten tutuklatması lazım ama bunu yapmıyor. Tuhaf bir şekilde darbeyi engellediği için tebrik ediyor.

Tuğgeneral Semih Terzi darbeci diye Aksakallı tarafından infaz ettiriliyor fakat Terzi’ye uçakta eşlik eden Binbaşı Fatih Şahin, “Uçakta Semih Terzi bana, ’TSK yönetime el koymuş, hazır olmalıyız, müdahale yapanlar bize de müdahale edebilirler” diye konuştuğunu aktarıyor.

İŞKENCECİ İŞBİRLİKÇİ Mİ?

Bir başka iddia Aksakallı’nın Genelkurmay’da sorgu odası kurup işkence yaptırdığı. Genelkurmay Protokol Personeli tutuklu Üsteğmen Kübra Yavuz, Aksakallı’nın yetkisi olmadığı halde Genelkurmay karargahında bir sorgu odası kurduğunu ve kendisine işkence yaptığını, ölüm tehditleri ile kendisine zorla bir ifade imzalattığını öne sürdü. Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam da mahkemede, “Zekai Aksakallı ve Alay Komutanı Ümit Tatan’ın emri ile iki gün bize işkence yapıldı” demişti.

Aksakallı göründüğü kadarıyla 15 Temmuz’un kara kutusu. 15 ve 16 Temmuz telefon kayıtları, görüşme trafiği ortaya çıksa pek çok gizem aydınlanacaktır. Sadece 11 Temmuz’da başlattığı iddia edilen Konvansiyonel Olmayan Harekât (KOH) planı ve harekat listeleri hakkında bilgisine başvurulsa, kimin emriyle yaptığını açıklasa kafi gelecektir.

ERDOĞAN’IN DARBE’Yİ ÖĞRENME KOMEDİSİ!

15 Temmuz’un kilit ismi Erdoğan. Ama yaklaşık 10 yıldır TV’de kendisine soru sorabilen bir gazetecin karşısına çıkamadı. Çıkabilse belki pek çok şey aydınlanacak. Erdoğan’a soru sorulabilen son program NTV’de yayınlanan “Seçim 2007” programı oldu. Bu tarihi soru Kadir Çöpdemir’e nasip oldu. Çöpdemir, “Oğlunuz burslu okumasına rağmen nasıl gemi alabildi?” şeklinde bir soru sormuştu. Erdoğan bu olaydan dersini aldı ve bir daha TV’de gerçek gazetecilerin karşısına çıkmadı.

Erdoğan’a soru sorulamadığı için de istediğini diyor ve kimse “Niye böyle?” diye soramıyor.

Buyrun şu beş açıklamayı karşılaştırın:

1– Erdoğan’ın ilk açıklaması: “Değerli arkadaşlar bugün bilindiği gibi öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki Silahlı Kuvvetlerimizde mevcuttu.” (Gece 00.30, İstanbul Atatürk Havalimanı)

Peki bunu öğrendin de ne yaptın?

2- Saat 16.00-16.30 civarında eniştemden bir telefon aldım (2 Temmuz Reuters’e yaptığı açıklama.)

Oysa Eniştesinin bahsettiği Beylerbeyi’ndeki hareketlilik akşam 21.30’da.

3- Saat 20.00 civarında haber aldım. (18 Temmuz, CNN International)

4- Saat 21.30’da eniştem beni aradı haber verdi. (20 Temmuz, El Cezire röportajı)

5- Saat 21.00 civarı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte masada oturuyorduk. Enişteden öğrendik. (25 Temmuz, CNN Türk canlı yayınında, Damat Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak)

Erdoğan’ın bu sözlerinden en kötü ihtimalle darbe girişimini 21.00 civarı öğrenmiş olduğunu çıkarabiliriz. Bütün TV kanalları emrindeydi. Ama 00.24’e kadar saatlerce bekledi.

Gece 00.24’te halka seslendi.

TV’lerin altyazılarına bile anında müdahale eden, ortalığı ayağa kaldıran Erdoğan niçin 15 Temmuz günü Cuma namazına bile gitmeden 6,5 saat sessizce bekledi?

Yarın: 4. Bölüm, TAVŞAN KAÇ TAZI TUT

[Veysel Ayhan] 12.8.2017 [TR724]

Bir aşk hikâyesi (1) [Bekir Salim]

Birkaç gün evvel Pensilvanya’da idim.

Bir âşığa ancak aşk sorulur:

“Hocam, Efendiler Efendisine (SAV) nasıl âşık olacağız? Ömrümüz geldi geçti, hâlâ o duygulardan uzağız. (Ben bunu kendim için söyledim) Molla Cami, Diyarbakırlı Leylâ Hanım, Yaman (Yanan) Dede gibileri bu aşka nasıl vasıl olmuşlar?”

Bugüne ve Pensilvanya’ya tekrar döneceğim inşallah, ama evvelâ sizi çocukluğuma götürmek istiyorum.

*************

Aşk…

Sırrı çözülemeyen şey…

Daha altı yaşında tanıştığım, ama elli sene geçtiği halde hâlâ mânâlandıramadığım coşkun duygu…

İlkokul birinci sınıfta tanko (Erzurum dışından olan ve Erzurum şivesiyle konuşmayan, hâli vakti yerinde, zengin, yüksek mevkie sahip ailelerin çocuklarına biz niyeyse tanko derdik.) bir sınıf arkadaşıma âşık olmuştum da, bu duygumu dillendirme cesaretini gösterince kafamın ortasına demir bir cetvel yemiştim. O gün bugündür “hemoglobin” değerim hep düşük çıkar. Hem dahi, sanırım o hadisede, hislerimi açıkça ifade etme yeteneğim de başımdan akan kanlarla birlikte toprağa karışıp gitmişti… İyi ki şiir vardı, iyi ki imâ vardı, ihsas vardı; mecâz, istiâre, tevriye, cinas vardı… Zira, bu gönlün boş kalmaya hiç tahammülü yoktu. Nasıl bir yangın yeriyse yüreğim, ortaokul son sınıfa kadar hiç kimsenin haberi olmadan sekiz kere âşık olmuşum. Son sınıfta o kadar şiddetli bir âteşe düşmüşüm ki, “o cicili bicili subay elbiselerini giyerek Erzurum’a tatile gelirsem belki bir tebessümüne muhatap olurum da az bir şey serinler, nefes alırım.” düşüncesiyle Işıklar Askerî Lisesi’ni kazanıp Bursa’ya gittim. Yirmi beş sene postal giymemin tek nedeni budur. Varın hâlimi siz anlayın… Niye birinde sebat etmedin diye soranlara cevabım: Sanki birini arıyordum, bulamıyordum. Yeni bir umutla yeni bir aşka yelken açmam “o birine” ulaşmak içindi belki… Mevlâna, “Aşk Leylâ’dan Mevlâ’ya uzanan kudsî bir yoldur.” diyordu; tamam, ama, “Ben kimim ki, O’na âşık olabileyim!” hissiyle bu keyfiyetten çok uzak görüyordum kendimi…

Rahmetli babam her perşembe akşamı aileyi toplar, Efendimizi(SAV) ve sahabe efendilerimizi anlatırdı. Anlatırken de çok defa bebekler gibi ağzını eğer, büker ağlardı. İçimden, “Yahu babalar hiç ağlar mı!” diye hafif söylenirdim ama, ben de elimde olmadan onunla beraber ağlardım. Nihayet, bir gün “1975 Ramazan Bayramı vaazı” diye bir teyp kaseti geçti elime; ablamla birlikte dinlemeye koyulduk. Daha başlangıçta, “…Rabbişrahli…” dediği andan itibaren kendimi birden gökyüzünde, yıldızların arasında hissettim. Ses çok uzaklardan, ötelerden, sanki yıldızlara çarpıp yankılanarak geliyor, gönül tellerime öyle bir dokunuyordu ki… Gözlerimi kapattım, gönlümü açtım… Evimizde eski kristal bir avize vardı; lambayı yakınca taşlarının arasından yeşil, kırmızı, mavi renkler süzülürdü ve beni mest ederdi; bu defa gökyüzünde sallanan yıldızlar adetâ kocaman bir avize gibi göründü gözüme… Sohbet ilerledikçe yağmur yağmaya başladı. Babamın ağlaması ne ki!  Hele sonlara doğru, dua bölümünde, “İki korkuyu bir arada vermem, iki emniyeti bir arada vermem.” derken gelen hıçkırık… “Burada korkanları orada korkutma Ya Rab!” duası… Bu kaseti eşe dosta dinletirken onlarla beraber beş yüz kere dinledim desem ve yemin etsem başım ağrımaz… (Belki bu kaseti dinlemekten diğer kasetleri dinlemeyi ihmal ettiğim bile söylenebilir.)

“Âşık Edebiyatı”nda bir rüya motifi vardır. Âşık, rüyasında bir “pîr” elinden bade içer ve rüyada hayâl meyâl gördüğü maşukasına ömür boyu şiir söyler, türkü yakar durur… Ben o gün sanki bade içmiştim ama maşukamın hayâlini bile görememiştim. Uzun yıllar, “acaba nasıl biri?” diye merak edip durdum. 1986 yılıydı. Terbiye ve ahlâktan bugün dahi zerrece nasibi olmayan bir gazetede “İşte…” diye başlayan bir manşetle küçük bir fotoğraf gördüm. Nasıl heyecan duyduğumu anlatmaya boş yere uğraşmayacağım… O nasıl bir güzeldi… Gün geldi, Fatih semtinde, sokak arasındaki bir videocuda, (hiç unutmuyorum otuz numaralı video kaset), bir sohbetini seyrettim. İbrahim Hakkı Hazretlerinin;

“Ey dide nedir uyku, gel uyan gecelerde,

Kevkeplerin et seyrini seyran gecelerde.

………………………………………………..”

şiirini orada ezberledim.

Ve büyük gün geldi… O’nu görecektim… Çok fena sigara içtiğim dönemler… Acaba, sigarayı, Rahmetli Üstat Necip Fâzıl’ın neredeyse bütün fotoğraflarını dumanlı görünce “şair olmanın bir rüknü” mü sanmıştım? Bilemiyorum… Kahvaltıya davetliyim.  Paketi yeni açmış, günün ilk sigara lezzetini(!) kahvaltı sonrasına bırakmıştım. Beni yukarı katlara taşıyan asansörün dili olsa da heyecanımı anlatsa… Necip Fâzıl’ın,

“Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;

Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.”

beytinin üzerine –şimdilik- bir şey söylemek istemem… Elini öpmek için eğildim, müsaade etmedi. Gözlerine ve yüzüne bakmaya da cesaret edemedim. Çok şey konuşuldu ama, ben ayaklarım yerden kesildiği için hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece, sofradan (bütün zorlamalara rağmen) tek lokma yemeden kalktığım halde hiç açlık hissetmediğimi, bir de “Allah davasına gönül vermiş insanların parmakları arasına sigara yakışmaz” ifadesinin geçtiğini hatırlıyorum.  Hiç üzerime almamıştım… Dışarı çıkıp da bir heves sigaraya sarıldığımda parmaklarımın arasının sapsarı olduğunu görmüş ve ikazın bana olduğunu o an anlamıştım. Sigara paketini bir güzel gıncıttım (yani avuçlarımın arasında ezip kullanılamaz hâle getirdim.) ve çöpe attım. Atış o atış…

İnşallah, haftaya devam edelim mi?

[Bekir Salim] 12.8.2017 [TR724]

Altınların İran’a nasıl gittiğini Babacan da biliyordu [Semih Ardıç]

Amerika Birleşik Devletleri’nde Reza Zarrab (Rıza Sarraf) gibi ‘kara para aklamak’, ‘İran ambargosunu delmek’ ve ‘bankacılık kanuna muhalefet’ suçlarını işlediği iddiasıyla 75 seneye kadar hapis cezası talebi ile mahkeme önüne çıkarılan Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın kefaletle tahliye müracaatına mukabil savcılık da mahkemeye adeta belge yağdırıyor.

İki hafta evvel genel müdürlük emrine aldıkları Atilla’yı yavaş yavaş kapının önüne koyanlar artçı şokların geleceğini hissetmiş olmalı. Yakında ‘böyle birini tanımıyoruz’ derlerse şaşırmam! New York Güney Bölgesi Savcılığı altın ticaretinin iç yüzünü 17 Aralık 2013 Yolsuz ve Rüşvet Operasyonu’ndan 13-14 ay evvel şerh etmiş Ali Babacan’ın beyanatını Atilla aleyhine delil olarak takdim etti. Malumun ilamı gibi de olsa Ankara’da yüksek mevkileri bile sarsacak, birilerinin uykularını kaçıracak evsafta şifreleri kuvvetli bir adım bu.

2012’DE ALTIN İHRACATI PATLAMIŞTI

Babacan’ın Zarrab davasının delilleri arasına giren konuşması, 23 Kasım 2012’de Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan Bütçe Komisyonu zabıtlarına geçmişti. Türkiye’nin dokuz aylık altın ihracatı 10,7 milyar doları bulurken, ithalatı ise 6,7 milyar dolar olarak gerçekleşmişti. O tarihe kadar altın ihracatı 1 milyar dolar civarındaydı. Senelik 20-30 ton altın imalatı da ithalat da bu rakamların izahına kâfi gelmiyordu.

Üstelik altınların tamamına yakının gittiği adres İran ve Dubai (Birleşik Arap Emirlikleri) olarak görünüyordu. 10,7 milyar dolar altın ihracatının 6,4 milyar dolarlık kısmı İran’a, 3,2 milyar dolarlık kısmı ise Dubai’ye yapılmıştı. Haliyle bu rakamlar gazete ve televizyon haberlerinde öne çıkmıştı.

BABACAN ‘İŞİN ÖZÜ BU’ DİYEREK HÜLLEYİ DEŞİFRE ETTİ

Türkiye’nin en çok tartışılan başlıklardan biri İran’a giden altınlar olmuştu.

Ekonominin patronu Babacan, Plan Bütçe Komisyonu’nda CHP ve HDP milletvekillerin esrarengiz altın ticaretine dair suallerine muhatap olunca şunları ifade etmişti:

“Türkiye olarak İran’dan aldığımız gazın parasını biz TL olarak İran’ın Türkiye’deki hesabına yatırıyoruz. Fakat İran’ın o parayı dolar olarak kendi ülkesine götürmesi mümkün değil, uluslararası kısıtlamalar, ABD’nin müeyyideleri sebebiyle. Dolayısıyla İran bunu döviz olarak kendi ülkesine götüremeyince o TL’yi kendi hesabından çekiyor, altın alıyor piyasadan. Altını kendi ülkesine götürüyor. Bunu nasıl götürüyor bilmiyorum, ama işin özü bu. Oraya altın ihracatı aslında bizim doğalgazı almak için ödediğimiz karşılık gibi bir şey oluyor.”

O tarihte bu sözlerin sadece dış ticaret veçhesi müzakere edilebildi. Zira kimsenin aklına ne Zarrab ne de onunla rüşvet mekanizması kurmuş dört bakan geliyordu. Hükûmet ‘doğalgaz ödemesini’ İran’a altın ihracatı olarak göstererek ihracat rakamlarını şişiriyordu, o kadar!

HEM İHRACAT ARTMIŞ GÖRÜNÜYOR HEM DE …

Demokratik bir rejimde bu hülle de kabul edilmemeliydi. Devletin istatistiklerle oynaması resmî verilere duyulan itimadı hâk ile yeksan eder. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), istatistikleri manipüle etmeyi ilk defa İran altınlarında tecrübe etmişti.

O günden beri iktisatçılar, Türkiye İstatistik Kurumu için ‘Polit Büro istatistikçi’ tabirini kullanılıyor. Sovyetler Birliği’nde Komünist Parti’nin talimatları ile hareket eden ‘Polit Büro’nun yerinde yeller esse de o misyonunu 21. asırda Türkiye’de, TÜİK devam ettiriyor! İşin iç yüzünün ihracat rakamlarını şişirmekten ibaret olmadığı 17 Aralık 2013’ten itibaren daha berrak biçimde görüldü.

Babacan’ın komisyona verdiği malumatta en hassas kısım şu cümlede geçiyor: “İran bunu döviz olarak kendi ülkesine götüremeyince o TL’yi kendi hesabından çekiyor, altın alıyor piyasadan. Altını kendi ülkesine götürüyor. Bunu nasıl götürüyor bilmiyorum, ama işin özü bu.”

Babacan altınların nasıl götürüldüğünü bilmediğini söylese de Hazine, Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Halkbank, Ziraat Bankası ve Vakıfbank’tan mesul Başbakan Yardımcısı’nın Türkiye’den İran’a altınların nasıl gittiğini bilmemesi mümkün mü? Babacan her şeyin farkındaydı. Hatta Zarrab’ın Halkbank üzerinden yapılan işlemler için daha fazlasını talep etmesinden rahatsız olmuş, ona yüz vermemişti.

ZARRAB, BABACAN VE ŞİMŞEK’İ NİYE ‘SOĞUK’ BULDU

Babacan’dan umduğunu bulamayan Zarrab son bir umut devrin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e gitmişti. 17 Aralık tapelerinde bu ziyaretlerden eli boş dönen Zarrab’ın elemanlarından biri ile telefon görüşmesi de vardı. O tapede geçen şu sözler Zarrab’ın şaşkınlığını ele veriyor: “O biraz soğuk. Biliyorsun Ali Babacan’la aynı kafa yapısında. İkisi de ihracat rakamlarıyla çok ilgilenmiyor. Tuhaf bir insan, diğerleri gibi değil. Gitmeden önce de bana söylemişlerdi.”

Zarrab’ın konuşmasında tedirgin olduğu da dikkatten kaçmıyor: “Köz acaba alevlendi mi?” Patronunun bu sualine R.B. de, “Belki uyuyan şeyi uyandırdık, bilmiyorum; inşallah öyle yapmamışızdır.” cevabını veriyor. Babacan o konuşması ile başta ABD’liler olmak üzere birilerinin dikkatini esrarengiz ticarete çekmeyi murat etmiş de olabilir.

ATİLLA’NIN VAZİFESİ ZARRAB’IN İZİNİ KAYBETTİRMEKTİ

Zarrab ve Atilla için yolun sonu göründü. Avukatları milyon dolar kefaletle en azından ev hapsine geçebilmesi için dilekçe üstüne dilekçe verse de New York Güney Bölgesi Savcılığı suçun mahiyeti ve kuvvetli delilleri hatırlatarak ‘tahliye’ taleplerine itiraz ediyor. Zarrab’ı yakalayan Savcı Preet Bharara’nın ABD Başkanı Donald Trump tarafından azledilmesi davanın seyrini zannedildiğin aksine sanıklar aleyhine hızlandırdı.

Babacan’ın sözlerinin Atilla aleyhine delil olarak takdim edilmesi sembolik kıymeti haiz. Atilla, Zarrab ile alakası olmadığını iddia ede dursun, savcı son hamlesi ile İran paralarını aklamak üzere tesis edilmiş ihracat görünümlü bu mekanizmayı ilk defa Babacan’ın itiraf ettiğine dikkat çekti.

Atilla’nın Halkbank’ta ihracat diye Excel tablolara işlettiği emtianın altın, soya, kanola veya buğday olduğunu ispat etmesi artık daha zor. Zira Babacan, İran’ın parasını Türkiye’den bu metotlarla çıkarıldığını belirterek Pandora’nın kutusunu açmıştı.

TECÜHÜL-İ ÂRİF YAPIYOR

Babacan, “Bilmiyorum.” derken eskilerin ‘tecahül-i ârif’ sanatını icra ediyor, yani bildiği halde bilmezlikten geliyor. Mevzudan haberdar. Yukarıdakine rağmen en fazla bu kadarını açıklayabilmiş. Dört bakanın düştüğü tuzağa düşmemiş, ayakkabı ve çikolata kutularıyla gelen rüşvetleri elinin tersi ile itmiş, o gün için bu kirli havuza girmemiştir. Bildiklerine ve mekanizmanın haricinde kalmasına rağmen Babacan’ın niye istifa etmediği ise tam bir muamma.

Hülasa edersek Atilla düne kadar Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı’ydı. Babacan’a rağmen bu karanlık işlerde rol aldığı anlaşılıyor. Halkbank’ı ambargonun delinmesi için paravan olarak kullanacak kadar yüksek bir iştiyakı vardı. Sanal işlemlerle Zarrab’ın ABD’nin İran ambargosunu deldiğini ve İran’a altın-para gönderdiğini kamufle edileceğini zannedecek kadar da safderun!

ATİLLA İLE ZARRAB SUÇ ORTAĞI

Savcılık şimdi içeriden bir bilgiyle Atilla’yı köşeye sıkıştırdı ve ilave etti: “Atilla yanlış belgeler hazırlıyor ve bunları işlemlerde kullanıyordu. O zaman Türk Başbakan Yardımcısı Ali Babacan tarafından da kabul edildiği gibi, İran’dan alınan petrol karşılığında Türkiye’den altın nakli yapılıyordu. İran’ın ABD ve uluslararası yaptırımlara tabi petrol satışlarından elde ettiği geliri telafi edebilmesi için kullanılan bir yöntemdi.”

Zarrab ve Atilla’nın ABD’de muhakeme edilmesi Türkiye’de karartılan 17 Aralık dosyasının ne kadar sağlam bir dosya olduğunu ispat ediyor. Düğmesiz cübbelerini AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın huzurunda iliklemek için iki büklüm olan hâkim ve savcıların yarım bıraktığı işi Amerikan adaleti tamamlayacak.

İran, Dubai ve Türkiye üçgeninde kurulan rüşvet çarkına dahil olanları Zarrab ve Atilla’dan farklı bir akıbet beklemiyor. ABD’ye ayak bastıkları an tevkif edilecek hepsi. Babacan giderse ne olur? Hapse atmazlar. Muhtemelen ‘tanık’ sıfatı ile ifadelerine müracaat edebilirler.

[Semih Ardıç] 12.8.2017 [TR724]