Su kaynağı bakteri yuvası çıktı

Ordu’daki Kepçeli Yaylası’nda bulunan düzenli çöp toplama alanının su kaynaklarına ciddi zarar verdiği ortaya çıktı. Su örnekleri üzerinde yapılan testlere göre, sularda ciddi oranda bakteriye rastlandı.

Ordu’daki Kepçeli Yaylası’nda bulunan düzenli çöp toplama alanlarının kaldırılması için mücadelesini sürdüren yöre halkı, çöp toplama alanlarındaki pis suyun içme surları ve dereye karıştığını savunuyordu.

 Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Hilmi Güler, daha önce yaptığı açıklamada herhangi bir tehlike olmadığını belirtse de yapılan analizlerde suyun kullanıma uygun olmadığı tespit edildi.

Sözcü gazetesinden İsmail Akduman’ın haberine göre, Ordu’nun Çaybaşı ilçesi Kepçeli Yaylası’nda bulunan düzenli çöp depolama alanından sızan pis suyun içme sularına ve derelere karıştığını ileri süren yöre halkının, çöp alanının kaldırılması için başlattığı eylem 51. gününde.İlküvez mahalle muhtarı Yaşar Güleç, musluklardan akan suyu içemediklerini belirterek, içme suyu kaynaklarından aldığı örnekleri Samsun Halk Sağlığı Laboratuvarı’na analiz ettirdi.

‘KULLANILMASI UYGUN DEĞİL’

Su örneklerini inceleyen Samsun İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlık Laboratuvarları tarafından suyun amonyum, enterokok/fekal streptococ, escherichia coli, florür, koku, koliform bakteri, nitrit, renk parametreleri yönünden uygun olmadığı belirtildi.İçme suyunda bulunma limiti mevzuatlarına göre “0” olması gereken ve varlığı çevresel suların kirlenmesinin bir belirtisi olan koliform bakteri değeri 165 olarak tespit edildi.

MUHTAR YÖRE HALKINI UYARDI

İlküvez mahalle muhtarı Yaşar Güleç, laboratuvardan aldığı sonuçları sosyal medya hesabından paylaşarak yöre halkını uyardı.Bir çevre sorunuyla karşı karşıya kaldıklarını dile getiren muhtar Güleç, şöyle konuştu:* Doğanın ve suların kirletildiğine, insanların yaşam alanlarının ellerinden alındığına şahit olduk.

* Hal böyle olunca bölge insanı doğasını korumak için hukuki ve demokratik mücadeleye başladı.

* Sorunları en doğru bir şekilde gereken yerlere çözüm önerilerimiz ile birlikte ulaştırdık.

* En önemli sorun ise çöp suyunun su kaynaklarına karışmasıydı.

* Binlerce insanın içme ve kullanma suyu olarak yararlandığı ve hayvanları için kullandığı su kaynağımızda çıplak gözle dahi görülen kirlenmeler oldu.

* Ne yazık ki şimdiye kadar su numunesi alan belediye yetkilileri bu suyun temiz olduğu iddia etti.

* Bölgedeki mahalle muhtarları ile geçtiğimiz hafta İlçe Jandarma Karakol Komutanlığının bilgisi dahilinde bir komisyonla tutanak ile çöp suyunun karıştığı Kındere Dağlıağaç mevkilisinde su kaynaklarının bulunduğu alandan su numuneleri alarak Samsun İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı biriminde tahlil yaptırdık.

* Çıkan sonuca göre insanlar ve hayvanlar bu suyu içemez, kullanamaz.

BAŞKAN, SUYU KONTROL ETTİKLERİNİ SÖYLEMİŞTİ

Yaklaşık 1 ay önce çöp alanında inceleme yaparak halkın şikayetlerini dinleyen Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Hilmi Güler, su kaynaklarının sürekli kontrol altında tutulduğunu söyleyerek, Katı Atık Bertaraf ve Düzenli Depolama Tesisi’nden kaynaklanan sorunların giderileceğini söylemişti.

[Samanyolu Haber] 18.2.2020

81 yaşındaki Pekmezci’ye ağırlaştırılmış müebbet talebi: ‘Hayır faaliyetleri’ delil olarak sunuldu

İzmir’de gözaltına alındıktan sonra tutuklanan İzmir’in tanınmış hayırsever esnaflarından 81 yaşındaki Yusuf Pekmezci hakkında iddianame hazırlandı. Birçok rahatsızlığı bulunan ve alzheimer hastası olan Pekmezci hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis talep edildi.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, Yusuf Pekmezci hakkında, ‘Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçundan hazırlanan iddianame, İzmir 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Hakkında, ‘ağırlaştırılmış müebbet’ istenen Pekmezci’nin yaptığı hayır faaliyetleri delil olarak sunuldu. İddianamede Pekmezci’nin Fethullah Gülen Hocaefendi ile İzmir’de hayır faaliyetlerinde bulunması ve bunları devam ettirmesi müebbet talebi için gerekçe yapıldı.

Pekmezci, ilk ifadesinde, “Fethullah Gülen Hocaefendi’yi severim. Ona terörist diyemem” dediği öğrenilmişti. Pekmezci’de alzheimer hastalığının yanı sıra  tansiyon, kemik erimesi rahatsızlıkları da  bulunuyor. Damadı halen tutuklu olan Pekmezci’nin kızı da tutuklanmıştı. Pekmezci’nin sahip olduğu mal varlığına ise hukuksuzca el konulmuştu.

[TR724] 18.2.2020

Gezi davasında kararın bozulması için savcı istinafa başvurdu

Gezi davasında sanıklara verilen beraat kararına karşı İstanbul Cumhuriyet Savcısı Edip Şahiner mahkemeye istinaf başvurusunda bulundu.

Şahiner, sanıklar hakkında verilen kararın bozulması gerektiğini savundu ancak ayrıntılı dilekçeyi mahkemenin gerekçeli kararını açıklamasından sonra istinaf mahkemesine sunacağını belirtti.

Şahiner’in verdiği dilekçe ‘süre tutum’ dilekçesi olarak biliniyor. Bu dilekçeyle savcılık, kararı istinaf etmesi için gereken süreyi, gerekçeli kararın yazımından sonraya kadar uzatmış oldu.

Mütalaada ceza isteyen savcılığın, kendi talebine aykırı karar çıkması nedeniyle kararı istinafa götüreceğine kesin gözüyle bakılıyordu.

Gezi Parkı eylemlerine ilişkin aralarında iş adamı Osman Kavala, gazeteci Can Dündar, Ayşe Mücella Yapıcı ve oyuncu Memet Ali Alabora’nın da bulunduğu 1’i tutuklu 7’si firari 16 sanığın “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan yargılandığı davada karar çıktı.

Sanıklar tüm suçlardan beraat etti. Tutuklu tek sanık Osman Kavala’ya tahliye kararı çıktı. İçlerinde Can Dündar ve Mehmet Ali Alabora gibi isimlerin de bulunduğu 7 firari sanığın dosyası ayrıldı. Mahkemenin Kavala kararı sonrası, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, mahkemeye süre tutum dilekçesi sundu, gerekçeli karar yazılana kadar itiraz hakkının saklı tutulmasını talep etti. Başsavcılık dilekçesinde, gerekçeli kararın hazırlanmasının ardından beraat kararları için itiraz edeceğini belirtildi.

[TR724] 18.2.2020

Osman Kavala için ‘Anayasal düzeni bozmaya teşebbüsten’ gözaltı kararı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, iş insanı Osman Kavala hakkında, 15 Temmuz darbe girişimi soruşturması kapsamında gözaltı kararı verdi.

Gezi Parkı eylemleri gerekçesiyle 840 gündür tutuklu bulunan Osman Kavala hakkında bugün beraat ve tahliye kararı verilmişti. Hakkında isnat edilen tüm suçlardan beraat etmesinin ardından Kavala’nın Silivri Cezaevi’nden tahliye edilmesi bekleniyordu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Kamuoyunda ‘gezi olayları’ olarak bilinen ve Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini hedef alan kalkışma girişiminin soruşturması kapsamında; eylemleri planlayan, yöneten ve yönlendiren bir kısım şüpheliler hakkında Cumhuriyet Başsavcılığımızın 19.02.2019 tarihle iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.

“İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 18.02.2020 kararı ile hakkında kamu davası açılan sanıkların beraatine ve tutuklu sanık Mehmet Osman Kavala’nın tahliyesine karar verilmiştir.

“Alınan kararın bozulması talebiyle ilgili mahkemeye süre tutum dilekçesi verilmiş olup, kararın gerekçesinin yazılmasına müteakip Başsavcılığımızca istinaf kanun yoluna başvurulacaktır.

“Yargılama sonunda tahliyesine karar verilen sanık Mehmet Osman Kavala hakkında 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin Başsavcılığımızca yürütülen bir başka soruşturma kapsamında TCK’nın 309. maddesi uyarınca anayasal düzeni bozmaya teşebbüs suçundan ayrıca gözaltı kararı verilmiştir.”

Osman Kavala’nın tahliye edilmesini bekleyenler gözaltı kararını televizyondan öğrendi.

[TR724] 18.2.2020

Kuru 6 TL’de tutabilmek için Libya’dan gelen paralar dahil 17 milyar dolar satıldı

Ekonomi yönetimi özel bankalara pompalama yöntemiyle yılbaşından bu yana kuru frenlemek için toplam 17 milyar dolar sattı. Libya’dan gelen paralar da içinde.

BOLD – Ekonomide işler iyi gidiyor görüntüsü vermek için geçen yıl kamu bankaları aracılığıyla 40 milyar doların üzerinde döviz satışı yaparak kurlara müdahale eden Merkez Bankası bu yıla da hızlı başladı. Dolar yılbaşından bu yana artış eğilimini korurken, Merkez Bankası’nın 6 TL’lik psikolojik eşik civarında yaptığı toplam müdahalenin en az 13 milyar doları bulduğu anlaşılıyor.

Can Teoman’ın analizine göre; Söz konusu rakam Merkez Bankası’nın kendi bilançosundan çıkan veriler ışığında hesaplanırken, medyaya yansıyan haberlere göre Ocak sonunda Libya’dan da 4 milyar dolar düzeyinde döviz yardımı eklenirse satış tutarının 17 milyar doları bulması mümkün.

Merkez Bankası geçen yıldan itibaren iç piyasadaki bankalarla swap işlemlerine başlarken, verilerin gecikmeli servis edilmesi ve piyasadan ödünç alınan dövizlerin pasif tarafına yazılmadan doğrudan rezervlere eklenmesi ile birlikte bilançoda şeffaflık kaybolmuştu. Ayrıca resmi olarak döviz satış işlemi yapmayan Merkez Bankası’nın, kamu bankalarını muhabir olarak kullanarak, piyasadaki kur seviyesini kontrol etmek için yaptığı satışlar da belirsizliğin artmasında bir başka nedendi.

Piyasadaki işlemciler bazı günlerde kamu bankalarının kur seviyesini düşürmek için milyarlarca dolarlık satış yaptığını belirtirken, bu satışların toplamda ne kadara ulaştığını hesaplamak giderek zorlaştı.

Yine de bazı ipuçlarını göz önünde bulundurarak Türk Merkez Bankası’nın piyasaya yaptığı müdahaleleri kabaca hesaplamak mümkün. Örneğin brüt döviz rezervleri temel alınarak yapılacak bir hesap, 2020 başından beri doları 6 TL’nin altında tutmaya çalışan ancak bunda pek de başarılı olamayan Merkez Bankası’nın müdahaleleri hakkında bir bilgi verebilir.

Merkez Bankası’nın son açıkladığı rakamlara göre ülkenin toplam brüt döviz rezervleri 7 Şubat’ta 74 milyar 420 milyon dolar oldu. Bu rakam 27 Aralık 2019’da 81 milyar 240 milyon dolardı. Bu, brüt döviz rezervlerinde doğrudan 6.8 milyar dolarlık bir düşüşü ifade ediyor.

Ancak bu rakam tek başına bütünün tamamını oluşturmuyor. Çünkü Merkez Bankası bu yıl içinde zorunlu karşılık uygulamalarında iki kez değişikliğe gitti ve bunlar rezervlere 3.2 milyar dolarlık katkı yaptı. Keza banka reeskont kredileri karşılığında ihracatçıdan 2 milyar doların üzerinde döviz geliri elde etti (1.8 milyar doları Ocak ayında).

Tüm bunlara ek olarak Merkez Bankası’nın net döviz pozisyonuna göre 7-13 Şubat arasında en az 1 milyar dolar tutarında döviz satışı daha gerçekleşti. Bu veriler Merkez Bankası’nın yeni yılda yaptığı döviz satışlarının kabaca 13 milyar doları bulduğunu gösteriyor. Aradan geçen sürede brüt döviz rezervlerini etkileme açısından kamunun döviz mevduatında önemli bir değişim olmadığını da belirtelim.

Diğer taraftan Merkez Bankası’nın döviz satışlarının bilançodan tahmin edilenin daha üzerinde olabileceğine ilişkin bir başka gelişme de Libya’dan geldiği iddia edilen 4 milyar dolarlık havale. Daha önce Katar Merkez Bankası’yla yapılan bir yardım anlaşması çerçevesinde, Türk Merkez Bankası rezervlerini güçlendirmek adına bu ülkeyle 5 milyar dolarlık uzun vadeli swap işlemi yapıyor. Şimdi benzer bir anlaşmanın Libya ile de yapıldığına ilişkin iddialar var.

Londra’da yayınlanan Al Arab gazetesinde yer alan bilgilere göre, Türkiye’nin askeri yardımda bulunduğu Libya’daki UMH iktidarı, ülkenin yurtdışı varlıklarından 4 milyar dolarlık bir bölümü Türk Merkez Bankası’na emanet olarak aktardı. Gazete iddiayı Libya Merkez Bankası Likidite Kriz Komitesi Başkanı Ramzi Al-Agha’nın açıklamalarına dayanarak verdi.

Hatta geçen hafta içinde bankanın 1 milyar dolar tutarındaki yeni bir mevduatı daha Türk Merkez Bankası’na yatırmayı planladığı belirtildi. Söz konusu rakamlar Türk Merkez Bankası hesaplarına geçmesine rağmen rezervlerde bir artışa neden olmadı. Bu da Merkez Bankası’nın gelen para miktarındaki dövizi piyasalara sattığı yönündeki kanıyı güçlendirdi.

Türk Merkez Bankası geçen yıl 40 milyar doları aşan bir tutarda döviz satışı yaparken bu dövizlerin büyük bölümü iç piyasadaki döviz yatırımcısı tarafından satın alınmıştı. Türk yatırımcıların talebi ülkedeki dolarizasyon oranını yüzde 46’dan yüzde 55’lere kadar yükseltirken, uzun yıllar sonra ilk kez bankalardaki mevduatın yarısından fazlası döviz hesaplarında korunur hale geldi. Dolarizasyon her ne kadar kötü olsa da, bankaya yatırılan her döviz mevduatı Merkez Bankası’nın döviz rezervleri açısından rahatlatıcı bir etki de yarattı.

Örneğin bankalardaki döviz mevduatı arttıkça Merkez Bankası’nın zorunlu karşılıklar yoluyla piyasadan çektiği döviz otomatik olarak yükseldi. Aynı şekilde bankaların döviz likiditesinin yükselmesi Merkez Bankası’nın swap yoluyla piyasadan rahatlıkla döviz borçlanmasını sağladı. Kısacası iki etken de döviz rezervleri için dolaylı da olsa bir konfor sağlamış oldu.

Buna karşın 2020 yılında bu trendin değiştiği anlaşılıyor. Çünkü Merkez Bankası’nın sattığı yüksek miktardaki dövize karşın bu kez Türk yatırımcıların döviz mevduatlarında belirgin bir artış yok. Banka’nın açıkladığı verilere göre Aralık sonundan 7 Şubat’a kadar ülkedeki döviz hesaplarında yaşanan artış sadece 2 milyar dolar. Bu da dövizlerin bu kez çoğunlukla yabancı yatırımcılar tarafımdan alındığı ya da borç ödemeleri ve yeniden artmaya başlayan ithalatı finanse etmek için kullanıldığını gösteriyor.

Bütün bunlara ek olarak Merkez Bankası’nın yaptığı tüm satışlara rağmen dolar kurunun 6.05’i TL’yi geçerek geçen yılın sonuna göre 10 kuruş yüksekte işlem gördüğünü de hatırlatmakta fayda var.

[BoldMedya] 17.2.2020

Özel banka KHK’lının eşine hesabındaki parayı vermedi

Erzincan’da ihraç edilen ve halen cezaevinde olan KHK’lının özel bir bankada açtığı birikim hesabındaki parası eşine verilmedi. N.K., “Ben sadece hakkım olanı istiyorum” dedi.

BOLD – KHK’lılara bazı bankaların yaptığı ayrımcılık devam ediyor. Özel bir banka, KHK’lı kişinin eşine, vekaleti olmasına rağmen hesaptaki parayı ödemedi. Banka bu tasarrufuna gerekçe olarak ise 4 ay önce kaldırılan tedbir kararını gösterdi. Tedbir kararının kalkmasına rağmen bankadaki birikimini çekemeyen N.K. “Ben sadece hakkım olan istiyorum” dedi. Hukukçular, “Mahkemenin bankaya yazı yazması, bankanın da hesaptaki parayı ödemesi gerekir” diye konuştu.

Erzincan’da KHK ile ihraç edilen ve halen cezaevinde olan B.K.’nin özel bir bankada açtığı birikim hesabındaki parası eşine verilmiyor. B.K.’nin eşi N.K. eşinden vekalet alıp bankaya, “Neden paramızı vermiyorsunuz?” diye sordu. Banka da buna gerekçe olarak, ‘Daha önce mallarınız üzerine konulan bir tedbir kararı var’ yanıtını verdi. Ancak mahkemenin vermiş olduğu tedbir kararı 4 ay önce kalktı.

BANKA MAHKEMEYE YAZI YAZDI

Gazete Duvar’ın haberine göre B.K.’nin hesaplarına mahkeme kararıyla iki yıllık bir süre için tedbir kararı konuldu. İki yıllık süre geçip de tedbir kararı kalktığında N.K., eşinden aldığı vekaletle birlikte bankaya giderek parayı çekmek istedi. Fakat banka 4 ay önce kaldırılmış olmasına rağmen aynı tedbir kararını gerekçe göstererek bu talebi yerine getirmedi.

Banka N.K.’den mahkemeden tedbirin kaldırıldığına ilişkin yeni yazı getirmesini istedi. Yazıyı almak üzere adliyeye giden N.K., görüştüğü yetkililerin kendisine “Biz yazı gönderemeyiz. Tedbir karanının 2 yıllık olduğuna dair yazı zaten sizde var” dediğini aktardı. Başvurularına rağmen sonuç alamayan N.K. konuyu üst mahkemeye taşımaya hazırlanıyor.

BU KADAR HUKUKSUZLUK OLMAZ

N.K. yaşadığı süreci şöyle anlattı: “Bankaya kanun maddesini hatırlattım. Haklarımı istedim. Bana hesaplarımızda tedbir kararının kalkmadığını söylediler. Mahkemeden yazı getirmemi istediler. Ben de mahkemenin kararını gönderdim. Buna göre tedbir kararı zaten 27 Aralık 2019’da kalkmış durumda. Ama bu sorun ne yazık ki çözülmedi. Ben kimsenin parasını istemiyorum. Sadece hakkım olanı istiyorum. Hakkımızda şu an herhangi bir dava yok. Eşimin aldığı ceza da şu an Yargıtay’da. Hakkında kesinleşmiş bir karar da yok. Bunu insanlara anlatamıyorum. Bu kadar hukuksuzluk olmaz. Benimle aynı durumda başka arkadaşlarım ise paralarını alabildiler.”

Konuyla ilgili aradığımız banka şubesi ise, “Bu konuda bilgi veremeyiz” yanıtını verdi.

SINIRLAMA KEYFİ OLAMAZ

Borçlar Hukuku alanında uzman olan avukat Muharrem Özay, süren bir soruşturma kapsamında kişilerin mal varlığı haklarına uygulanan el koyma tedbiri hakkında, 1961 ve 1982 Anayasası’nda mülkiyet hakkının kamu ve toplum yararı amacıyla sınırlanabileceği hüküm altına alındığını ancak bu sınırlamaların keyfi ve sınırsız olmadığını söyledi. Özbay, sınırlama gerektiren durumlar için şunları söyledi: “Örneğin 1982 Anayasası’na göre mülkiyet hakkına yapılacak olan sınırlandırmanın ölçülü olması aranır. Hem sınırlama sebepleri hem de sınırlamanın sınırları 1961 ve 1982 Anayasası’nda tanımlanmamış. Mülkiyet hakkı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Ek 1 Protokol ile düzenlenmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi verdiği kararlarda mülkiyet hakkının hukuki boyutunu ulusal hukuklardan bağımsız bir şekilde yorumlamıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 1 No’lu Protokol’ün Mülkiyetin korunması kenar başlıklı 1’nci maddesinde, ‘Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır’ denilir. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.”

“El koyma tedbirinin de ölçülü olması gerekmekte” diyen Özay, bunu da şöyle açıkladı: “Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık gibi alt ilkeleri barındırmakta. Ayrıca mülkiyet hakkına müdahaleye yol açan tedbirlerin keyfi veya öngörülemez biçimde uygulanmaması gerekmekte. Hukuk düzeni devletin icracı kurumlarına ve yargı erkine bu standartları kurarken üçüncü şahısların da bu standartlara uygun davranması hukuk güvenliği açısından bir zorunluluk. Terörle mücadele açısından oldukça yoğun bir dönem geçiren ülkemizde Anayasa Mahkemesi’nin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin gösterdiği hassasiyet önemsenmeli. Hukukun üstünlüğü her alanda şiar edinmeli.”

Avukat Mensur Çil ise burada kişinin mağdur edildiğini söyleyerek bankanın parayı vermesi gerektiğini söyledi. Ancak mahkemenin tedbir kararını kaldırdığı tarihte, gerekli yerlere de bildirim yapmasının elzem olduğunu belirten Çil, “Mahkemenin tedbir kararı kaldırıldığını bildirdiği an bankanın parayı yatırması gerekiyor. Burada mahkemenin bankaya bildirimde bulunması zorunludur. Banka, mahkeme kararını görmediğinden anlaşmamazlık söz konusu olmuş. Mülkiyet hakkı koruma altındadır” dedi.

GERGERLİOĞLU MECLİS GÜNDEMİNE TAŞIDI

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da konuyu Meclis gündemine taşıdı. Gergerlioğlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a şu soruları sordu:

“B.K. isimli yurttaşın banka hesaplarına bloke konulduğu iddiası doğru mudur?
B.K. isimli yurttaşın eşine bankanın parasını vermediği iddiaları doğru mudur?
Bakanlığınıza iletilmiş bu konuyla ilgili şikayet var mı?
Son 4 yılda banka hesaplarına bloke koyulan yurttaş sayısı kaçtır?”

[BoldMedya] 17.2.2020

“Erdoğan bu kararın kendisine daha iyi hizmet edeceğini düşünmüştür”

Herkesin ağır cezalar beklediği davada hakkında verilen beraat kararına şaşırmadığını belirten Can Dündar, içeride ve dışarıda sıkışan Tayyip Erdoğan’ın kararda etkili olduğunu ima etti.

BOLD – Gezi eylemlerine ilişkin açılan davada müebbet hapis cezasıyla yargılanırken beraat alan gazeteci Can Dündar kararı ‘Artı Gerçekler’e değerlendirdi. Karar için ‘Ortada hukuk kalmadığı için bunu yasal nedenlerine değil de siyasal nedenlerine bakmak lazım’ diyen Dündar, ”Onu da uluslararası sıkışıklıktan başlayarak, yani bütün bu Suriye’de Rusya’yla anlaşmazlık, Avrupa’ya yakınlaşma çabası, NATO’ya göz kırpma… Biraz uluslararası arası çerçeveden bakınca insan oraya oturtabiliyor” ifadelerini kullandı.

KARARIN İÇ SEBEPLERİ DE VAR

Kararın iç sebepleri de olduğuna dikkat çeken Dündar, ”Onun dışında da içeride Davutoğlu’nun şikayetini geri alması, Gül’ün gurur duyuyorum demesi AKP’den kopanları giderek Gezi ruhuna yakın durmaya çalışması ve bunun AKP içerisinde yaratabileceği sonuçlar, Osman Kavala’nın Avrupa’daki etkisi vs. Bütün bunları üst üste koyunca Erdoğan’a böyle bir şeyin (kararın) kendisine daha iyi hizmet edeceğini düşündüğünü düşünüyorum” dedi.

[BoldMedya] 18.2.2020

'Barış bildirisi'ne imza atan akademisyenlere pasaport verilmeye başlandı

AKP hükümetinin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan ettiği Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) görevinden ihraç edilen ve ''Barış Akademisyenleri'' olarak tanınan bildiri imzacısı akademisyenler Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararının ardından pasaport almaya başladı.

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden ihraç edilen barış bildirisi imzacısı Doç. Dr. Tezcan Durna pasaport aldığını açıkladı.

667 sayılı KHK'nın kabul edilmesini öngören 6749 sayılı kanunun 5. maddesinde "pasaportu iptal edilen kişilerin eşlerine ait pasaportların genel güvenlik açısından mahzurlu görülmesi halinde İçişleri Bakanlığınca iptal edilebileceği" hükmü yer alıyor. AYM, bu hükmün Anayasa'ya uygun olmadığına ve iptal edilmesi gerektiğine karar vermişti.

Doç. Dr. Tezcan Durna sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada pasaportunu aldığını belirterek gelen kargo fotoğrafını paylaştı. “679 sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildiğimden beri pasaportum üzerinde tahdit vardı.” diyen Durna şöyle yazdı: “Üç yıldan fazla süredir bordo pasaport almak için başvurumuz bile kabul edilmiyordu. Ancak tahdit kaldırılınca başvuru kabul edildi ve alabildim bordo pasaportumu. İhraç olduğum için yeşil pasaport alma hakkım zaten kaldırıldı.”

Akademisyen Durna bu süreçte yaşadığı mağduriyetleri de anlattı. Tezcan Durna pasaportu olmadığı için yurt dışında kazandığı bir çok burstan yararlanamadığını da belirtti.

[Samanyolu Haber] 18.2.2020

Ulus’un iflası

Ankara’nın göbeğindeki Tarihi Ulus İş Hanı’nda hem hukuki sıkıntılar hem de ekonomik kriz esnafı derinden etkiledi.

Başkent’in en önemli ekonomik bölgesi olan Ulus’ta yer alan esnaflar son dönemde zor günler yaşıyor. 1964 yılında açılan tarihi Ulus İş Hanı’ndaki esnafın büyük bir bölümü kepenklerini indirdi. Han ile ilgili yaşanan hukuki statü meselesi ve ekonomik kriz hanın üst katlarını boş bırakmış durumda. Sadece ana cadde üzeri ve giriş katındaki dükkânlar işliyor.

ANKARA’NIN EN ÖNEMLİ EKONOMİ MERKEZLERİNDENDİ

Milli Gazete'nin haberine göre Ankara’nın göbeğinde yer alan tarihi Ulus İş Hanı’nda yer alan esnaf bir bir hanı terk ediyor. Daha önce bölgenin en işlek hanlarından olan ve eskiden kent ekonomisinin en önemli yerlerinden olan tarihi binada zor günler yaşanıyor. Hem son dönemde yaşanan ekonomik daralma hem de hanın hukuki statüsüyle ilgili yaşanan sorunlar handaki esnafı derinden etkiledi. Handa yer alan yaklaşık 300 dükkânın 240’ı şimdilerde kapalı durumda.

Ankara’nın göbeğinde yer alan tarihi Ulus İş Hanı’nda yer alan esnaf bir bir hanı terk ediyor. Daha önce bölgenin en işlek hanlarından olan ve eskiden kent ekonomisinin en önemli yerlerinden olan tarihi binada zor günler yaşanıyor. Hem son dönemde yaşanan ekonomik daralma hem de hanın hukuki statüsüyle ilgili yaşanan sorunlar handaki esnafı derinden etkiledi. Handa yer alan yaklaşık 300 dükkânın 240’ı şimdilerde kapalı durumda.

DURUMUMUZUN İYİLEŞTİRİLMESİNİ TALEP EDİYORUZ

Boşaltılan dükkânların yeniden kiraya verilmediği iş hanında 17 yıldır kuyumculuk yapan Tolga Soyalp da iş hanının hukuki statüsü ile ilgili sorunların da bunda etkili olduğunu kaydetti.

Boşaltılan dükkânların yeniden kiraya verilmediği iş hanında 17 yıldır kuyumculuk yapan Tolga Soyalp da iş hanının hukuki statüsü ile ilgili sorunların da bunda etkili olduğunu kaydederek, “Bundan 15 yıl önce iş hanı Emekli Sandığı’na bağlı idi. Emekli Sandığı’ndan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı bünyesine geçti. İş yapamaz duruma gelip terk edilen dükkânlar yeniden kiraya verilmiyor. Eski başkan Melih Gökçek döneninde iş hanımız için 2 kez yıkılma kararı alındı ve mahkeme kararları ile iptal edildi. Yeni Belediye Başkanı Mansur Yavaş’tan, durumlarımızın iyileştirmesi yönünde adımlar bekliyoruz” dedi.

4-5 AYDIR KİRALARIMIZI ÖDEYEMİYORUZ

Tarihi Ulus İş Hanı’nın 47 yıllık esnaf tecrübesi olan ve son 8 yıldır çay ocağında çalışan Mehmet Yakut ise neredeyse tüm esnafın 4-5 aydır kiralarını ödeyemez hale geldiğini söyledi. Yakut, “Her geçen gün tebligatlar arka arkaya geliyor, hiç kimse bizlerle ilgilenmez oldu” dedi.

Tarihi Ulus İş Hanı’nın 47 yıllık esnaf tecrübesi olan ve son 8 yıldır çay ocağında çalışan Mehmet Yakut ise neredeyse tüm esnafın 4-5 aydır kiralarını ödeyemez hale geldiğini söyledi. Yakut, “Her geçen gün tebligatlar arka arkaya geliyor, hiç kimse bizlerle ilgilenmez oldu” dedi. Yakut, sözlerine şöyle devam etti: “Bu iş hanında 300 dükkân var. Bu 300 dükkânın 240’ı kapalı durumda. Esnaf arkadaşlarımız buradaki zanaatkârlar ya mesleğini bıraktı ya da buradan taşınmak zorunda kaldı’’ dedi.

HER GÜN DAHA DA KÖTÜYE GİDİYOR

İş hanının 30 yıllık esnaflarından çay ocağı işletmecisi Şevki Aslan, handaki esnafın dükkân kapatmasını şu sözlerle değerlendirdi: “Ben burada 30 yıllık esnafım, son 8 yıldır çay ocağı işletiyorum, tüm esnaf arkadaşlarımın durumu her geçen gün daha da kötüye gidiyor.”

İş hanının 30 yıllık esnaflarından çay ocağı işletmecisi Şevki Aslan, handaki esnafın dükkân kapatmasını şu sözlerle değerlendirdi: “Ben burada 30 yıllık esnafım, son 8 yıldır çay ocağı işletiyorum, tüm esnaf arkadaşlarımın durumu her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Her geçen sene bir önceki seneyi aratıyor, son dönemin popüler kültürünün bir parçası olan AVM kültürü belimizi bükmüş vaziyette.”

[Samanyolu Haber] 18.2.2020

Perinçek’in sözleri damga vurdu: AKP tarafından bütün cemaat ve tarikatlar şeytanlaştırıldı!

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in katıldığı canlı yayında sarf ettiği sözler geceye damgasını vurdu. Cemaat ve tarikatların hedef alındığı tartışmada Perinçek, “Tarikatları ve cemaatleri şeytanlaştıran AK Parti Hükümetidir ve çok doğru yaptı” dedi.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Pakistan ziyareti dönüşünde gazetecilerin “darbe girişimi söylentileri var” tarzında sorulan soruya verdiği cevaptan sonra Türkiye’nin birinci gündemi “darbe” iddiası oldu. HaberTürk’te düzenlenen ‘Türkiye’nin nabzı’ programından darbe iddiası gündeme geldi. Katılımcılar arasındaki konuşma bir ara ‘tarikat-cemaat’ tartışmasına döndü.

“AKP ÇOK DOĞRU YAPTI”

Programa konuşmacı olarak katılan Doğu Perinçek, Yenişafak gazetesi Yazarı Yusuf Kaplan’ın yazısı üzerinden başlayan tartışmada geceye damga vuran açıklamalarda bulundu. Kaplan’ın “Yeni bir darbenin ayak sesleri her yerden işitiliyor” yazısı üzerine başlayan tartışmada Perinçek, “Tarikatları ve cemaatleri şeytanlaştıran AK Parti Hükümetidir ve çok doğru yaptı.” İfadesini kullandı.

PERİNÇEK İDDİALARINA DİYANETİN RAPORUNU ÖRNEK GÖSTERDİ

“Bakın tarikatlar ve cemaatler Türkiye tarihinde hiç bu kadar şeytanlaşmamıştı” diyen Perinçek “Ve bunu yapanda AK Parti hükümetidir. FETÖ, arkasından Adnan Oktar, Furkan Vakfı ve Süleymancılara operasyonlar yapıldı. Tarihimizde bu kadar büyük müdahale olmadı.” Şeklinde vurguladı. Perinçek, sözlerine ise Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı “Tarikatlar ve cemaatler” başlıklı raporunu örnek gösterdi.

“AKP’LİLER BU AÇIKLAMAYI SİNDİRİYOR MU? MERAK EDİYORUM”

Perinçek’in ifadelerine sert tepki gösteren Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kaya, “Doğu Bey’in açıklamalarına cevap hakkını AKP’lilere bırakıyorum. Doğu Bey ile ittifak içerisinde olanlar AKP’lilerdir. Bu açıklamaları içlerine sindiriyorlarsa merak ediyorum. Bu nedenle değerlendirme ihtiyacı duymuyorum. Doğu Perinçek ile aynı gemide olanlar AKP’lilerdir.” dedi.

[Samanyolu Haber] 18.2.2020

AKP'den faiz lobisine 591 milyar dolar!

Türkiye'de son 20 yılda 2 trilyon 320,4 milyar dolar vergi tahsil edildi. 20 yılın 18 yılında iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) vergi gelirlerinin dörtte birine tekabül eden 591 milyar doları faiz lobisine aktardı.

Vergi gelirleri ve faiz ödemeleri Merkez Bankası ortalama döviz alış kurundan dolara çevrildiğinde 20 yılda 2 trilyon 320,4 milyar dolar vergi ödendi. Devletin ödediği faiz gideri ise 590,5 milyar doları buldu.

Dünya gazetesinden Metin Türkyılmaz'ın haberine göre, 2017 yılında gelirlerin yüzde 92'sini vergiler, yüzde 8'ini vergi dışı normal gelirler oluşturdu.

SERVET VERGİLERİNİN TOPLAM İÇİNDEKİ PAYI YÜZDE 3,3

Türkiye’de verginin yüzde 66,8'i Katma Değer Vergisi (KDV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi vasıtalı vergilerden, yüzde 29,9'u vasıtasız vergilerden oluşuyor.

Servet vergilerinin toplam vergi gelirleri içindeki oranı ise yüzde 3,3’de kalıyor.

ORTALAMA DÖVİZ KURUNA GÖRE VERGİ GELİRLERİNİN DÖRTTE BİRİ FAİZE

2000 yılı dahil 2000-2019 dönemindeki 20 yılda devlet cari fiyatlarla 5 trilyon 283,8 milyar lira vergi toplandı. Buna karşın faiz ödemelerinin toplamı 1 trilyon 72,4 milyar lirayı buldu.

20 yıllık sürede vergi gelirlerinin GSYH’ye oranı yüzde 17,7 oldu. Bu dönemde vergi gelirlerinin yüzde 20,3’ü, bir diğer ifadeyle 5’te 1’i faize gitti.

Her yıl gerçekleşen vergi gelirleri ve faiz ödemeleri Merkez Bankası ortalama döviz alış kurundan dolara çevrildiğinde vatandaşların devlete 20 yılda 2 trilyon 320,4 milyar dolar vergi ödediği ortaya çıktı.

Bu dönemde devletin ödediği faiz gideri ise 591 milyar doları buldu.

2019 yılı verilerine bakıldığında vergi gelirlerinin 673,3 milyar lirada kaldığı, faiz ödemelerinin ise 100 milyar lirayı bulduğu görüldü.

Faizlerdeki düşüşe rağmen vergi gelirlerinin yüzde 14,9’u faiz ödemelerine gitti.

[Samanyolu Haber] 18.2.2020

O sır görüşmenin şahidi konuştu

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünde dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal'ın koruma şefi eski astsubay Fatih Kahraman, "Abidin Ünal kuyruğunu kurtarma derdinde. Üs kapatılmaya çalışılsa da Akıncı'da Hulusi Akar ile görüşme yaşanmıştır, gerçektir ve her iki taraf da bu sır görüşmeyi bilmektedir. Kendini kurtarmak için beni ateşe attı. Dışarıda bunları açıklasaydım yer yerinden oynardı." dedi.

SAMANYOLUHABER- Ankara 4'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Akıncı Davası'nda sanıkların esas hakkında mütalaaya karşı savunmalarının alınmasına devam edildi.

Bugünkü celsede savunma yapan dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal'ın koruma şefi eski astsubay Fatih Kahraman, savunma hakkının bir günle sınırlanmasına tepki gösterdi.

NİÇİN KOMUTANLAR VE HAKAN FİDAN'DAN HESAP SORULMADI?

Mahkeme Başkanı Selfet Giray'ı, "Hak hırsızlığı, yıllarınızı verdiğiniz hukuk adamlığınıza gölge düşürecektir." sözleriyle eleştiren Kahraman, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne dair komuta kademesi ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan'dan hesap sorulmamasının darbenin gerçek fâillerine ulaşılmasını engellediğini söyledi.

Kahraman, Başkan Giray'ın da katıldığı bir çalıştayda "Şüpheden devlet yararlanmalı." şeklinde bir kriter belirlendiğini hatırlattıktan sonra şöyle konuştu: "Ancak Bülent Arınç’ın damadı Ekrem Yeter ve Emre Belözoğlu'nda devlet şüpheden yararlanmamış, erklerin baskısı ile beraat ettirilerek, şüpheden sanığın yararlanması sağlanmıştır."

“ABİDİN ÜNAL BANA BUNLARIN KONTROLLÜ BİR ŞEKİLDE AKINCI'YA GETİRİLMESİNİ, DİĞERLERİNİN BIRAKILMASINI SÖYLEDİ”

Kahraman, 15 Temmuz gecesi İstanbul Moda'daki düğünden Ankara Akıncı Üssü'ne (Mürted) nasıl geçtiklerini ise şöyle anlattı: "Moda'dan çıkarken Abidin Ünal bir not verdi. Hatırladığım, Mehmet Şanver ve Hasan Küçükakyüz'ün isimleri vardı. Abidin Ünal bunların kontrollü bir şekilde Akıncı'ya getirilmesini, diğerlerinin bırakılmasını söyledi."

"Helikopterde de telefon görüşmelerine devam etti." diyen Kahraman, "Sabiha Gökçen'deki VIP uçağa geldiğimizde uçuş ekibine 'İyi akşamlar' dedi ve ben refakat ettiğim için 'Akıncı'ya gidiyoruz' dedi. Akıncı'ya inince doğrudan 141'inci Filo'ya gidileceğini söyledi. Geçtik. 30-40 asker vardı. Komutanı selamladılar. O da 'İyi akşamlar, kolay gelsin' dedi. Harekât Komutanı Ahmet Özçetin ile ofis gibi bir odaya geçtiler." ifadelerini kullandı.

"NE ABİDİN ÜNAL NE DE BAŞKA BİR KOMUTAN TUTUKLUYDU"

Abidin Ünal'ın ifadelerinde iddia ettiği gibi kırık dökük, boş bir odaya geçmediğini belirten Kahraman, "Kapıyı kapatıp, bir müddet (Özçetin ile) konuştular. Bir süre sonra çıktılar. Abidin Ünal tuvalete gitti. Sonra harekât komutanın odasına geçtiler." dedi.

Kahraman, Ünal ya da başka bir komutanın tutuklanmadığına işaret ederek, şunları aktardı: "Orada bir tutuklu yoktu, biz de gardiyan değil, koruma personeliydik. Saat 04:00 gibi tekrar tuvalete gitti. Çıktığında bana 'Araç hazır olsun' dedi.Ben VIP minibüse giderken, o odadan telefonunu aldı. Aracı ben kullandım. Üs komutanın karargâhına gittik. Orada görüştüğü kişi Hulusi Akar'dır. Ben gördüğümü söylüyorum."

Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal'ın 15 Temmuz'dan birkaç gün önce Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile gizlice görüştüğü ortaya çıkmıştı.

“ABİDİN ÜNAL KUYRUĞUNU KURTARMAK İÇİN BENİ ATEŞE ATTI”

Abidin Ünal için, "Kuyruğunu kurtarma derdinde." ifadesini kullanan Kahraman, şöyle devam etti: "Abidin Ünal odada tutulduğu sürece hiçbir şey yiyip, içmediğini söyledi. Öyleyse bu kadar sık tuvalete gitmesinin sebebi neydi? Yaz günü üşüttü mü?" sorularını yöneltti.

"Akıncı'da sadece kendi görüntülerinin ortaya çıkmasıyla kendisine karşı tavır alındığı hissine kapıldığı anlaşılıyor." diyen Kahraman, "Üs kapatılmaya çalışılsa da Akıncı'da Hulusi Akar ile görüşme yaşanmıştır, gerçektir ve her iki taraf da bu sır görüşmeyi bilmektedir. Kendisinin kamuoyunun önüne atılması, Hulusi Akar'ın ise işin içinden sıyrılıp, kamuoyunda karşılık bulmasından panikledi." dedi.

"O SIR GÖRÜŞMENİN ŞAHİDİ BENİM, DIŞARIDA OLUP BUNU AÇIKLASAYDIM YER YERİNDEN OYNARDI"

Kahraman'a göre Ünal'ın mahkemeye rahatça gelip gitmesi kendisine istediği teminatın verildiğini gösteriyor.

"Bunca süredir niçin cezaevinde olduğumu düşünüyorum." ifadelerini kullanan Kahraman, "O sır görüşmenin, Abidin Ünal'ın telefonuyla an be an gelişmeleri takip etmesinin tek şahidi benim. Beni ateşe atmasının sebebi, ispatlanması imkânsız bu görüşmenin şahidi olmamdır. Dışarıda olup da bunu açıklasaydım her halde yer yerinden oynardı." diye konuştu.

“BEYANLARI UYDURMADIR VERDİĞİ EMİRLERİ GİZLEMEYE ÇALIŞMIŞTIR”

Ünal'ın, "Bana silah doğrulttular." ifadesinin tam bir iftira olduğunu öne süren Fatih Kahraman, "Hiçbir kamera kaydında böyle bir görüntü yok. Silah nasıl doğrultulur? Bunu erden orgenerale herkes bilir. Böyle ucuz bir ifade koca bir orgenerale yakışmamıştır. Beyanları uydurmadır, verdiği emirleri gizlemeye çalışmıştır." dedi.

[Samanyolu Haber] 18.2.2020

81 Yaşındaki Yusuf Pekmezci hakkında ağırlaştırılmış müebbet istendi

Yusuf Pekmezci ilerlemiş yaşına ve çeşitli hastalıklarına rağmen tutuklanmıştı. Pekmezci hakkında iddianame hazırlandı

İzmir’de gözaltına alındıktan sonra çıkarıldığı mahkemece 23 Ocak’ta tutuklanan Yusuf Pekmezci hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede  Müebbet hapis cezası talep edildi

Pekmezci hakkında “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan hazırlanan iddianame, İzmir 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

Alzheimer hastası 81 yaşındaki Pekmezci, ilk ifadesinde, “Fethullah Gülen Hocaefendi’yi severim. Ona terörist diyemem” dediği öğrenilmişti.

Yusuf Pekmezci’de alzheimer hastalığının yanı sıra  tansiyon, kemik erimesi rahatsızlıkları da  bulunuyor. Damadı halen tutuklu olan Pekmezci’nin kızı da tutuklanmıştı. Pekmezci’nin sahip olduğu mal varlığına ise hukuksuzca el konulmuştu.

[Samanyolu Haber] 18.2.2020

Bir Garip Çiftçi ve Bir Garip Bahçıvan [Fikret Kaplan]

İstanbul’da bir garip adam… 1907’de gelmiş Şark’tan garip şekli, farklı elbisesiyle… Dert dolu sinesini ve insanlık için zonklayan kafasını anlamıyor kimse… Dalkavukluk teklif ediliyor kendisine…

Ama o, Allah’tan başka kimsenin minneti altına girmiyor. Zira insanlığının tabiiliğini ve yaratılana olan muhabbetini ilân etmek için düşmüş yollara…  Beşerin ebedi mutluluğu uğruna dünyasını da ahiretini de feda etmiş… Dünya zevki namına bir şey bilmiyor. Hayatının hemen her faslında başkalarına hesap veriyor gibi davranmış. Öyle ki, yediği yumurtanın, giydiği paltonun ve ayağındaki çarığın kaynağını dahi göstermek suretiyle dünyada gözü olmadığını kesin bir biçimde ortaya koymuş...

Aylarca, haftalarca, günlerce… her kesimden, her dünyadan alimlerle başarılı, yüksek ilmi münakaşalar yapıyor medeniyetin beşiği bu antika şehirde… İlmin yuvası haline gelmiş Şekerci Han’da… 

Fakat, ilmin bir enaniyeti var… kendinde olmayanı çekememe var… Haset var, kıskançlık var… Ve kaldığı odanın kapısındaki “Burada her suale cevap verilir! Her müşkül halledilir, fakat sual sorulmaz!” yazısı ateşliyor hasedin ve düşmanlığın fitilini.

Sonunda ‘Bu adam delidir, çünkü her şeyi biliyor.’ diye zavallı Said’i deliler defterine kaydediyorlar… Din, ilim, maarif, memleket, medeniyet ve insanlık mecnunu bu güzel insanı tımarhaneye sevk ediyorlar. 

Tımarhanede iken, Mabeyn’den (Genel Sekreterlik’ten) bir doktor gönderiyorlar Bediüzzaman’ı muayene için. ‘Akıl melekelerini kaybetmiş. Artık sağlıklı düşünemiyor!’ yazılı bir rapor bekliyorlar hekimden… Halkı bununla kandırmak için…Yıllar sonra Mustafa Sungur Ağabey’e yapmak istedikleri gibi… Hocaefendi’ye yapmak isteyip tutturamadıkları gibi…

‘Ben değil, memleket, millet hastadır.’ diye anlatıyor doktora uzun uzadıya macerasını ve İstanbul’a niçin geldiğini Üstad Bediüzzaman:

‘Onların tedavisi için geldim. Şark memleketi yaratıldığı durumda durmaktadır. Halkı cehalet hastalığında boğulmaktadır. Onları kurtarmak ümidiyle buraya geldim. Burada bu hususta çalışırken cinnet ile ittiham edildim. Hakikaten deliler içine düşen deli olur ki; İstanbul’a geldim, ben de deli oldum.’”

O günün hekimi ve hakimi…zulmedeni… ne kadar zalim de olsa yine de bugünden biraz daha insaflı…

‘Eğer Bediüzzaman’da zerre kadar bir delilik varsa, bütün yeryüzünde tek bir akıllı insan yoktur!’ diye yazıyor raporuna doktor üzerindeki bütün baskılara rağmen…

‘Hadi git, serbestsin diyor!’ az önce onlarca kişiyi 31 Mart Vakası’ndan dolayı dar ağacına gönderen Mahkeme Reisi Hurşit Paşa…

Bütün olumsuzluklara rağmen vazgeçmiyor Bediüzzaman gaye-i hayalinden… Haksızlık karşısındaki dik duruşundan…

İsyan çıkarmak üzere olan askeri taburları, medrese talebelerini ve binlerce saf gönüllü hamalları ikna edip vazgeçiriyor taşkınlıklarından. Ferah Tiyatrosu’ndaki faciayı engelliyor büyük bir cesaretle koltuk tepesine fırlayarak…

Emmanuel Karasso’nun gözünden kaçmıyor bu müthiş insan… “Macedonya Risorta” mason locasının Üstad-ı a’zamı, devletin dost görünen; fakat en azılı düşmanı meşhur Emmanuel Karasso… Bediüzzaman’ı etki altına alıp kendi safına çekmek ümidiyle heyecanlanıyor:

‘Davamıza öyle bir adam kazandıracağım ki, yüzyıllık bir çalışmaya bedel! diyor taraftarlarına…

Zira, Karasso’ya göre herkesin satın alınacak bir fiyatı vardır… Kimisinin az; kimisinin çok… ama mutlaka herkesin vardır bir karşılığı… Makama, şöhrete, mal u menale… eve, villaya… çil çil altınlara, yeşil kağıtlara kim karşı koyabilirdi?

Karasso, Üstad Bediüzzaman’ı da herkes gibi kolayca elde edebileceğini zannediyor.

Selanik’te ısrarlı davetleri üzerine Bediüzzaman görüşmeyi kabul ederek bir araya geliyorlar. Birlikte giriyorlar bir odaya… ama çok geçmeden Emmanuel Karasso, bu iman abidesinin yanından fırlayarak çıkıyor dışarıya: 

“Neredeyse bu acayip adam konuşmasıyla beni de Müslüman edecekti.” diyor. Bediüzzaman ise birlikte girdiği kapıdan yine aynı ruh hali, aynı aydınlık çehre ve biraz daha şahlanmış iman dolu yüreğiyle çıkıyor... Kendinden emin, davasından emin…
Duvarlar arkasında satın alınamamıştı o. Satmamıştı gönlünde taşıdığı yüce hakikatleri üç beş günlük dünya menfaatine… bağına, bahçesine… 

Bu hakikat yine samimi bir Hizmet insanın da bütün hayatında yankılanacaktı her zaman:

“Bu harekette hiç kimsenin, hiçbir gücün tek bir senti bile yoktur. Bağımlı hareketler bir gün mutlaka kundaklanır ve çökerler. Geleceğin dünyasını bağımsızlar kuracaktır. İnsanlığa mal olmuşluk size yeter. Tek sermayeleri samimiyetleri olan bu garipler dünyayı değiştirmeye vesile olacaklar. Bu destan, dünyayı değiştirmeye gelmiş bir insanın (Hazreti Muhammed (sav)) peşinde koşanların destanıdır…

Bu, sahabe dönemi gibi örneği kendinden olan bir harekettir. Benzeri az bir fedakârlık örneğidir… Âlemin kurtuluşunu kendilerinden beklediğimiz nesillere evvel ve ahir tavsiyemi söylemek istiyorum: Aziz ve onurlu olun. Yakanızı ve paçanızı belli güç kaynaklarına kaptırmayın. Onların yanına derdinizi ve kendinizi ifade etme için gitmiş olsanız bile her zaman müstağni davranın. Başkalarının tahdit ve kayıtları altına girmeyin.

Kimse bizi alet olarak kullanamaz. Çünkü kimseye diyet ödeme mecburiyetinde değiliz… Bir zamanlar âleme nizam vermiş bu milletin hamiyetli çocuklarını hiçbir dış güç kendi hedefleri istikametinde kullanamayacak, figüre edemeyecektir. Çünkü bu vatan evladının hiç kimseye bir diyet borcu ve minneti yoktur.” ***

Derdini kimseye anlatamayınca, her tarafına hastalık bulaşmış İstanbul’dan ayrılıyor Bediüzzaman üzüntüyle. Tekrar Şark yoluna düşüyor 1910 yılında… Tiflis’e uğruyor yolu seyahat esnasında... Şeyh San’an Tepesi’ne çıkarak istikbaldeki Tiflis’in çehresine göz atıyor. Manevi alemdeki planlarına gayb dürbünüyle bakmaya çalışıyor.

Bediüzzaman bu düşünceler içinde istikbale açılırken bir Rus polisi yaklaşıp soruyor:
– Niye böyle dikkat ediyorsun?
Bediüzzaman:
“Medresemin plânını yapıyorum.”
Polis:
“Nerelisin?”
Bediüzzaman:
“Bitlisliyim.”
Rus Polis:
“Bu Tiflis’tir?”
Bediüzzaman:
“Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.”
Rus polisi:
“Ne demek?”
Bediüzzaman:
“Asya’da, âlem-i İslâm’da üç nur birbirinin arkasında inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstüne üç zulmet inkişafa başlayacaktır. Şu istibdat perdesi yıkılacak, takallüs edecek (kasılacak), ben de gelip burada medresemi yapacağım.”
Rus Polisi:
“Heyhat! Şaşarım senin ümidine!”
Bediüzzaman:
“Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir gündüzü vardır.”

Zamanın bereketli toprağına bir çiftçi gibi atıyor tohumları… “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.” (Münazarat) diyor ve ekliyor:

     "Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), dine sonradan girmiş hurafeleri dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhurunu çok gözledim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin hazırlıyoruz".  (Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)

Ekilen nur tohumlarını yeşertip meyveye durduracak bahçıvandan bahsediyordu Üstad… Semaya ser çekmiş ulu ağaçlar, kökleri zeminin derinliklerine inmiş yüce çınarlar yetiştirecek olan kutlu bir bahçıvandan... Karın, dolunun şiddetinden; tipinin ve boranın yakıp kavuruculuğundan etkilenmeyecek fidanlar yeşertecek olan bir güzel insandan… Gecesi sabah aydınlığında, gündüzü Cennet gibi rengârenk bahçeler oluşturma peşinde olan bir garipten…

‘O gelecek zatın ismini veririm, ama üç vazifesi birden hatıra gelince; yanlış olur.’ diyor, Üstad Sikke-i Tasdik-i Gaybi’de…ve şöyle devam ediyor: ‘Hem hiçbir şeye âlet olmayan nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü'minîn nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. Ehl-i siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için, Nurlara o ismi vermek münasip görülmüyor.’ (Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdik-i Gaybi)

Tohum saçmadan topraktan bir şeyler beklemek abes olduğu gibi; fidanların meyveye durması istikâmetinde, bazı fedâkârlıklara katlanmadan gidip hedefe ulaşmaya da imkân yoktu.

Hem bu eşsiz büyük çiftçi hem de o garip bahçıvan, istiyorlardı ki fidanları ve gülleri duyguda, düşüncede, anlayışta, inançta ve hizmette daima genç kalsın... kalsın ve taştan su çıkarma seviyesini daima muhafaza etsin…hiç yaşlanmasın… Solmayan güller gibi daima, ama daima genç kalabilsin... Çocuklar gibi saf ve temiz olsun. İnançta, amelde ve hizmette daima tertemiz olsun. Ve devamlı ön saflarda koşsun. Tıpkı küheylanlar gibi… hem de çatlayıncaya, kalbi duruncaya kadar ve başlangıçtaki halinden hiç taviz vermeden hep koşsun!..

Tiflis’ten sonra, Hızır gibi seyahatine devam ediyor Bediüzzaman… Ve nihayet varıyor Şark’a. Fakat, davası oturtmuyor onu yerinde… 1911’de Şam'a gidiyor.

Şam Emeviye Camii'nde "Hutbe-i Şamiye" adıyla meşhur olan hutbesini veriyor. Bugün bizleri yok eden hastalıkları sayıyor tek tek:

Ye’sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup, dirilmesi, diyor birincisi…

İkincisi: Sıdk’ın (Sadakatin) toplumsal hayatta ölmesi (yani, siyasi cereyanların hayatta ağır basmasıyla İslâmiyet’e sadakatin azalması).

Üçüncüsü: Adavete (düşmanlığa) muhabbet. (Müslümanlar arasında fitneyi, ayrılığı yayarak Müslümanların Müslümanlara düşmanlıktan hoşlanır duruma getirilmesi)

Dördüncüsü: Ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani bağları bilmemek. (Rabbi Bir, Peygamberi Bir, Kitabı Bir, Kıblesi Bir… Bir… Bir… Binler kadar ortak noktası Bir olan Müslümanların birlik olmaması.)

Beşincisi: Çeşit çeşit bulaşıcı hastalıklar gibi yayılan zulüm. (İslâm’a her türlü kötülüğü yapmış ve yapmak isteyen herkes. Bunlar Müslüman da olabilir, Müslüman olmayan da. Ama en büyük zulüm Müslümanların kötü alışkanlıklarıyla, İslâm’a uymayan yaşayışlarıyla dine verdikleri zarar.)

Altıncısı: Bütün himmetini şahsi menfaatlerine harcamak. (Sadece haramlardan kaçmakla bu dönemde Müslümanlar vazifesini yapmış olmazlar. Buna şahsi ibadetlerini eklemek de yetmez. Zira Âlem-i İslâm paramparça olurken kişinin sadece kendi şahsi dünyasını ihya etmesi düşünülemez. Ferdi ibadetler, kolektif güç haline gelen küfür karşısında tutunamaz. Bu asırda canıyla ve malıyla dine hizmet etmek gibi farzlar üstü farz bir iş var.)

Devam edecek…

[Fikret Kaplan] 18.2.2020 [Samanyolu Haber]

En Çok Muhtaç Olduğumuz Muhabbetullah-2 [Mehmet Ali Şengül]

 “Mevcûdâtın îcâdındaki en büyük makâsıd-ı Rabbâniyye, kendisini zîşuurlara tanıttırmak, sevdirmek ve medh-ü senâsını ettirmek ve minnettârlıklarını kendine celbettirmektir.
       
Bu ince sır içindir ki, şükrü ve perestişi, minnettar- lığı ve muhabbeti, medhi ve ubûdiyeti netice veren; rızık, şifâ, hidâyet ve îman, ‘zahr-ı kalb’ denilen insanın hâfızası ve ağaçların çekirdekleri, bütün bunların doğrudan doğruya kâinat Hâlıkı’nın eseri, ihsânı, in’âmı ve hediyesi olduğunu insan unutmamalıdır.” (Şuâlar)
     
Muhabbet ihtiyârî değil, ızdırârîdir, Allah’tandır. Evvelâ; Allah kulunu sever, sonra kul Allah’ı sever. Mâide sûre-i celilesinin 54. âyeti bunun delilidir: “...Allah onları sever onlar da O’nu (Allah’ı) sever...”
     
Fakat zikir ise, ihtiyârîdir. Önce kul Allah’ı zikreder, sonra Allah kulu anar. Cenâb-ı Hak Bakara sûresi 152.âyette; “Öyle ise siz beni zikredin ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!” buyuruyor.
     
Allah sevgisi, muhabbet makamlarının en yüce zirvesidir. Muhabbetin mukaddimeleri; ilim, ihlâs, amel, tevbe, sabır ve tevekküldür. Semeresi ise; recâ (ümit), huşû (Allah korkusu), şevk (istek, sevinç), ünsiyet (yakınlık, dostluk), Cennet, rızâ ve cemâlullahtır.
     
Cüneydi Bağdâdî’ye (rahmetullahı aleyh)  muhabbetten sorulduğunda; “iki gözün yaş dolup akması, kalbinin aşk ve şevk ile çarpması ve sonra kalbten lisâna gelen vâridatlardır.” cevâbını vermiştir.
     
Hz.Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’dan Rasûlüllah sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
   
“Allah bir kulu sevdiğinde Cebrâil’i çağırır: “Ben filanı seviyorum, sen de onu sev” der. (Bu sebeble) Cebrâil aleyhisselâm onu sever. Sonra semâ ehline nidâ eder ve der ki: “Muhakkak Allah filan kulunu seviyor. Siz de onu sevin. (Bu sebeble de) semâ ehli onu severler. Sonra da yerde hüsn-ü kabul görür. (İnsanlar da onu severler)” (Buhari)

Allah (cc)  l-i İmran sûresi 146. âyette: “Allah sabredenleri sever” ve Bakara sûresi 153. âyette de; “Ey îman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesîle kılarak Allah’tan yardım dileyin. Muhakkak ki Allah, sabredenlerle bareberdir.” buyurmaktadır.
     
Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem);
   
“Üç haslet her kimde var ise, îmanın halâvetini tadar:
1)Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmak,
2)Sevdiği kişiyi ancak Allah için sevmek,
3)Îman ettikten sonra küfre dönmeyi, ateşe atılmak kadar hoş görmeyip kerih görmektir.”  (Buhâri)
   
“Ben; kendisine ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, sizden biriniz hakîkî îman etmiş olamaz.” (Buhâri, Tirmizi)
   
“Nimetleri ile sizi beslediği için Allah'ı sevin. Allah sevgisi ile de beni sevin.” buyurmuşlardır. (Tirmizi) 

Bakara sûresi 165.âyette Cenâb-ı Hak; “Öyle insanlar vardır ki, Allah’tan başkasını Allah’a denk tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgileri ise, her şeyden daha ileri ve daha kuvvetlidir...” ve 207.âyette de; “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızâsını kazanmak için kendini fedâ eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.” buyurmaktadır.
       
Evet seven, sevilir. “İnsan Allah tarafından ne kadar sevildiğini anlamak istiyorsa, kendisi Allah’ı ne kadar sevdiğine bakmalıdır.”***
     
Ebû Ümâme’nin rivâyetinde Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem), ‘Allah’ı kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin!‘ (Suyûti) buyurmuş;
       
Ebû Derdâ (radıyallahu anh) ’dan rivâyetle de;
     
“(Şu) duâ Dâvud (aleyhissalâtü selâm)’ın duâsından idi: ‘Ey Allah’ım! Ben senin sevgini ve seni sevenin sevgisini istiyorum. Senin sevgine yetiştiren ameli istiyorum. Ey Allah’ım! Senin sevgini, bana nefsimden, ehlimden ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” (Tirmizi) duâsı tavsiyesinde bulunmuşlardır.

[Mehmet Ali Şengül] 18.2.2020 [Samanyolu Haber]

Bu ekini ekenler bile... [Abdullah Aymaz]

Arkadaşımız Prof.  Dr.  Yunus  Serin,  çimler üzerine yazdığı yazısında, çimlerin biçim zamanı ile ilgili durumları, Hizmetin başına gelen bu SÜREÇ  ile mukayese ederek zamanın bir ALTIN  DİLİMİNDEN bahsediyor. Bu hususta, Fetih Suresinin son ayetlerinin bu mesele ile ilgili olduğunu düşündüğüm için üzerlerinde bir durmak istiyorum:

“Sahabelerin İncil’deki sıfatları da şudur: ‘Ke zer’ın’ yani bir EKİN  gibi ki, ‘Ahrace şat ehû’:  filizini çıkarmış, yani çimi sürgünü yarmış, çatallanmış ‘Fe âzerahû’ derken onu kuvvetlendirmiş, başak çıkarmaya başlamış ‘Fe’stağleza’: derken kalınlaşmış ‘Fe’stevâ alâ sûkıhî’  derken sâkları (sapları)  üzere bir düzeye dizilmiş gövdelerinde ZAYIFLIK  yok,  YATIK  değil,  DİK ve  DÜZGÜN, öyle bir terbiye ile MUNTAZAM bir şekilde YETİŞMİŞ,  ÖYLE  DÜZGÜN,  ÖYLE  DOLGUN, ÖYLE  BEREKETLİ  ‘Yu’cibü’zürrâ’ öyle ki, ekenlerin / ekincilerin  hoşuna gider toprak sahipleri ve EĞİTİM-ÖĞRETİM  ÜSTADLARI  onları gördükçe imrenir. (Onları yetiştirenler bile bu sürpriz gelişme karşısında şaşırır, hayret ve  hayranlık duygusu içinde kalırlar. A.A.)  Bunların niçin böyle yetiştirildiğine gelince, ‘Li yeğiza bihimü’l-küffara’  Onlarla kâfirleri öfkelendirmek için, yetiştirilmişlerdir.” (Elmalılı  Tefsiri)
Fetih Suresinin bu âyetleri, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin her öğlen namazının tesbihatını bitirdikten sonra her zaman okuduğu ve talebelerine de okutturduğu âyetlerdir. Dolayısı ile bu Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye ile çok alâkalıdır. Dolayısıyla Efendimizin (S.A.S.) asırlar evvel sahabelerine haber verdiği âhir zamandaki “kardeşleri’ ne de bir işaret vardır. Mekke’de iki buçuk sene süren boykot olayına benzer bu günlerde yaşadığımız süreçlerden sonraki – hem de önceki günlerin tarihlerine işaretler vardır… (1393=1957)  Miladîden, 1445-1446=2025-2026 Miladîye kadar…)

Hatta “Li yeğiz”= 1950’deki ezan aslına döndürülmesindeki gayız ve öfke tarihine arkasından devamındaki “bî him” ile beraber 1997 Yirmi Sekiz Şubat tarihindeki hınç ve öfkeye kadar hepsini içermektedir… Ama bu gayız, kin, hınç ve öfke, Hz. Yusuf’un kardeşlerinde nasıl onu Mısır’a yani badiyeden medeniyet merkezine sevketmeye vesile olmuştur. Günümüzdekilerin bu sınırsız düşmanlıkları da, Hizmet mensuplarının birer tohum gibi bütün dünyaya, bilhassa modern medeniyet merkezlerine ulaşmalarına vesile teşkil etmiştir.

Fî Zılâl tefsirinde bu mesele şöyle ele alınmaktadır: “Onların İncil’deki sıfatları Cenab-ı Hak, Efendimize (S.A.S.)  ve sahabelere müjdelerken onlar hakkında kullanılan nitelikler; onların ‘Filizini yarıp çıkarmış  ekin gibi’ oldukları şeklindedir. Bu ekin, gelişen güçlü, verimliliği ve gücünden dolayı yarıp çıkaran bir EKİN’dir. Ancak ne var ki, BU  FİLİZ  gövdeyi zayıflatmaz aksine GÜÇLENDİRİR, KUVVETLİ  ve  SAĞLAM  yapar. Ve ekin kalınlaşır, gövdesi İRİLEŞİR de DOLGUNLAŞIR, da ‘Gövdesi üzerine dikilmiştir.’ Bu ekin be yana eğilmiştir ne de eğri-büğrüdür, aksine DOSDOĞRU, KUVVET  DOLU  ve  DÜZGÜNDÜR.

“Ekinin asıl şekli budur. Fakat çiftçilikte tecrübeli olan, onun yetişimi ile solgun olanını, verimlisi ile verimsizini bilen tecrübeli kişilerin ruhlarındaki etkisi ise hayret verip  imrendirmedir. ‘Ki, bu çiftçilerin hoşuna gider.’  Şeklinde okunmuştur… Buradaki çiftçi bu yetişen güçlü, verimli ve imrendirici etkinin sahibi olan Hz. Muhammed’dir (S.A.S.). Bu ifadenin kâfirlerin ruhlarında bıraktığı etki ise tam aksinedir. Onların ruhlarına etkisi, tam bir kin ve nefret etkisidir. ‘İnkarcıları öfkelendirmek içindir.” Kafirlerin öfkelendirilmesine yönelilmesi, bu EKİN’in yüce Allah’ın EKİN’i veya Peygamberin EKİN’i olduğunu onların yüce ALLAH’IN  KUDRETİNE  bir perde ve ALLAH’IN  DÜŞMANLARINI kızdırmak için de vasıta olduklarını imâ etmektedir.

“Ondört yüzyılın gerisinden bir defa daha şu bahtiyar insanların yüzlerini ve kalblerini görmeye çalışıyorum. Hoşnutluk, şereflendirme ve büyük vaadden oluşan bu mukaddes feyzi alırlarken görmeye çalışıyorum onları. Evet onlar kendilerini, yüce Allah’ın değerlendirmesinde, ölçüsünde ve Kitabında işte böyle görüyorlar. Hudeybiye’den dönerken bakıyorum onlara… Haklarında  bu surenin inmiş ve kendilerine okunmuş olarak, dönerken bakıyorum onlara… Bu bahtiyar insanlar, şu surede yaşıyorlar. Ruhları ile kalbleri ile, duygu ve nitelikleriyle yaşıyorlar. Birbirlerinin çehresine bakıyorlar ve kendi benliklerinde hissettikleri nimetin izlerini görüyorlar birbirlerinin çehrelerinde…

“Ey Allahım!  Sen biliyorsun ki, ben işte bu eşsiz azıktan bir kırıntı bekliyorum…”
Biz de bekliyoruz Allahım!..

[Abdullah Aymaz] 18.2.2020 [Samanyolu Haber]

Hollandalılar İslam’ı daha yakından tanıyacaklar! [Basri Doğan]

Teolog Emrullah Erdem’in 3 yıl süren titiz bir çalışma sonucu Hollandaca kaleme aldığı Ontmoeting Met de İslam (İslam’ı Yakından Tanıma) adlı kitabın lansmanı Rotterdam Openhaard konferans salonunda yapıldı. Eğitimci, akademisyen ve iş dünyasından davetlilerin katıldığı tanıtım toplantısında konuşan Yazar  Emrullah Erdem, eser sayesinde Hollandalılara İslam’ı daha doğru ve yakından tanıtmayı hedeflediğini söyledi.

40 yıldır Hollanda’da yaşadığını ve Nijmegen Radboud Üniversitesi İslam Bilimleri ve Doğu Dilleri Edebiyatı mezunu olduğunu belirten Emrullah Erdem, yaptığı çalışmaya ilişkin şu bilgileri paylaştı: “2010 ila 2014 yılları arasında Ali Ünal Bey’in İngilizce Kur’an-ı Kerim mealini Hollandacaya çevirmiştim. Yeni bir ihtiyaç ve talep üzerine de Hollandaca yazdığım kitabımız Uitgevrij De Rijn tarafından basıldı. Bu tarzda ilk defa bir kitap çıkmış oldu. Kitabın içeriği Risale-i Nurlar ve Pırlanta serilerinden ağırlıklı olarak derlendi. İmanın esasları, İslam farzları, Bediüzzaman’ın Risalelerde bahsetmiş olduğu yeniden diriliş, yeniden yaratılış bunlara göstermiş olduğu deliller… Bunların hepsi Risalelerden derlenerek Hollandaca olarak literatürümüze kazandırıldı.”

3 YILDIR YOĞUN BİR ÇALIŞMANIN EMEĞİ

Kitabının yaklaşık 3 yıllık bir emeğin ürünü olduğunu vurgulayan Emrullah Erdem, Tr724’e şunları anlattı: “Bu kitap ile ilgili yoğun bir mesaimiz oldu. Kitap içerisinde imanın ve inancın esasları  nedir ve ne manaya geliyor? Kitaplara inanmak nedir? Kur’an-ı Kerim bu vahiy kitapları içerisinde nedir ? İslam dininin diğer dinleri içerisinde mi alıyor? Dolayısıyla İslam dininin diğer dinleri de kabul ettiğini nazara veriyoruz. Biz daha çok günümüzün bazı problemlerine yönelik olarak ta bazı ilave eklemelerde bulunduk. Ali Ünal Bey’in Hollandacaya kazandırmış olduğumuz Kur’an-ı Kerim mealinden bizatihi almış olduğumuz ilaveler var içerisinde. Mesela Miraç ile ilgili, ya da İslam’ın cihada bakışı ile ilgili veya çok daha gündem de olan İslam’da kadının pozisyonu yeri konusu nedir? Bunun yanında İslam ile demokrasi bağdaşır mı? Bu konuya detaylı olarak değindik. Buna benzer Hollandaca eserimizde bu gibi ayrıntılı bilgileri bulmak mümkün. İslam bir devlet yönetimi empoze ediyor mu? Konusunda detaylı bilgiyi bulmak mümkün.’’

‘İSLAM MAALESEF YANLIŞ TEMSİL EDİLİYOR’

“İslam maalesef çoğu Müslümanlar tarafından yanlış temsil ediliyor. Biz de bu kitabımızda İslam’ın gerçek manada barış dini olduğunu, esasında İslam’ın temelinde hoşgörünün olduğuna vurgu yaptık. İslam’ın bütün dinleri içerisinde barındırdığına değindik. Temel olarak ta bizleri kainatı yaratan Yüce Allah’ın bizden istemiş olduğu nedir? Allah’ı tanımak ve inanmak. O’na hakkiyle ibadet ve kulluk yapabilmektir. Göndermiş olduğu bütün peygamberlerin temel mesajı tevhit inancıdır. Tek Allah’a inanmak ve onun getirdiği kitaplara inanmak. O peygambere inanmak. Dolayısıyla esas itibari ile burada izah ettiğimiz tevhit inancının kitapta izah ettiğimiz şekli ile Hıristiyanlıkta da Yahudilikte de aslında tevhit inancı esastır. Burada da Kuran’dan ayetler ile Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadislerinden örnekler ile bu tezimizi destekliyoruz. ”

HOLLANDALILAR İÇİN BİR REFERANS KİTAP

‘Ontmoeting Met de İslam’ın, Hollandalılar’ın İslam’ı daha iyi tanımları için bir referans kitabı olduğuna vurgu yapan Yazar Emrullah Erdem, sözlerine şöyle devam etti: “Kesinlikle Hollandalılar için bir referans kitabı olacağını umuyoruz. Hatta kitabımın sonunda Hollanda’nın eski Başbakanlarından Dries van Acht bir takdim yazısı kaleme ele aldı. Van Acht’ın temennilerini de sizinle paylaşmak isterim: ‘Hollanda toplumunda Müslümanlar da var. Bu çok renklilik ve çok farklı dinlerin olması, maalesef bazı sürtüşmelere sebep oluyor. Bunun sebebi de ağırlıklı olarak ta cahillikten kaynaklanıyor. Daha doğrusu İslam’ı bilmediğimizden kaynaklanıyor. Dolayısıyla da bilinmediğinden dolayı da fanatik  din anlayışı nazara verilerek gündeme getiriliyor. Umuyorum ki Yazar Emrullah Erdem’in ‘Ontmoeting Met de İslam’ kitabının piyasaya çıkması ile okuyup daha iyi İslam’ı gerçek manada anlayıp, Müslümanların neye inandığını, İslam’ın ne manaya geldiğini daha iyi öğrenmeleri için bir fırsat olacaktır.’ Acht’ın bu ifadeleri çok önemli.”

‘HOLLANDA’DA 17 MİLYON İNSAN GERÇEK MANADA İSLAM’I BİLMİYOR’

Okuyuculara kitabı önyargısız okumaları tavsiyesinde bulunan Yazar Emrullah Erdem, sözlerini şöyle tamamladı: “Maalesef ne Müslümanlar gerçek manada İslam’ı biliyor ne de gayr-i Müslimler. Hollanda’daki 17 milyon insan gerçek manada İslam’ı bilmiyor. Hollandaca da bir tabir var: Onbekend maakt onbemind… yani, tanımadığın bir şeyi sevmezsin. Ya da tanıdığın şeyi seversin. Dolayısıyla bu kitabı okuyup öncelikle inançsız ateist bile olabilirsiniz. Bu görüşünüzü bir kenara bırakarak bu kitabı bir okuyun. Daha sonra oturup konuşalım. Kitapta size de saygımız var dedim. Bu kitap hem Müslümanlara, hem de Müslüman olmayanlara ithafen yazıldı. Gerçek manada İslam’ı tanımak istiyorlar ise bu kitabı tanımaları gerekiyor. Her kurumun böyle bir esere ihtiyacı olduğunu biliyorum. Hep talep geliyordu. Hollandaca İslam’ı gerçek manada bir kitap yok deniliyordu. İşte 3 yıllık titiz bir çalışmanın ürünü şuan kitapçılarda satışa sunuldu. Uitgevrij De Rijn aracılığı ile kitabı temin edebilirler.”

ELİAÇIK: HERKESİN BU KİTABI OKUMASINI TAVSİYE EDERİM

Uitgevrij De Rijn Yayınevi Sahibi İlahiyatçı Adem Eliaçık ise 17 milyon nüfuslu Hollanda’da İslam’ı daha iyi tanıtacak güzel rol modellerin olmadığına vurgu yaparak kitabın iyi bir rehber olacağını söyledi. Eliaçık, “Uitgevrij De Rijn yayınevi sahibi olarak,  İslam’ı Yakından Tanıma’ adlı bu kitabın içeriğine baktım. Kendi yayın politikama uygun olduğu için, bu kitabı yayınlamış oldum. Gerçekten her genç insanın bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Çünkü Müslümanlık bu gün şiddetle anılıyor. Kanla anılıyor. Bomba ile anılıyor. Oysa ki İslam’ın bir de gülen yüzü var. Şefkat yüzü var. Merhamet yüzü var. Sevgi yüzü var. İslam’ın bu yüzlerini Yazar Emrullah Erdem ilmi bir çalışma ile kitaba aktarmış. Dolayısıyla bu eserin Hollanda’da çok önemli bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Ve gerçekten iki kültür arasında bir köprü olacağını umut ediyorum. Çünkü her Hollandalının okumasını istediğim gibi, Müslümanlarında okumasını istiyorum. Çünkü içinde yaşadığımız toplum çok kültürlü ve çok dinli bir toplum. Bu toplumunda farklı algılamaları var. Daha doğrusu farklı algılama seviyeleri var. Dolayısıyla bu güzel eseri yayınevi De Rijn olarak basmaktan çok mutlu oldum. Herkesin okumasını tavsiye ediyorum. İslam’ın bir güzide yüzünü görmesini tanımasını arzuluyorum. İlk baskı şuan 3 bin adet oldu. Talebe göre 2,3, 10 ve 100’ncü baskılar elbette yapılacak. Güzel bir araştırma. Risale-i Nur ve Fethullah Gülen’in pırlanta serisinden etkilendiği ortada. Dolayısıyla kitabın fikir dünyasını orası oluşturuyor. Bu fikir dünyasının bu yaşadığımız Hollanda toplumunda ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu çok önemsiyorum.” açıklamasında bulundu.

[Basri Doğan] 18.2.2020 [TR724]

6 aylık hamile Büşra İbişoğlu, 2 ay sonra tahliye edildi

Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında 4 aylık hamile olmasına rağmen iki ay önce tutuklanan Büşra İbişoğlu, İzmir 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nce tahliye edildi. Büşra İbişoğlu’nun tahliyesi için dün gece sosyal medyada 100 bine yakın tweet paylaşıldı.

Emine Büşra İibişoğlu, 4 aylık hamileyken, İzmir 4. Sulh Ceza Hakimliği tarafından yaklaşık 2 ay önce tutuklanarak İzmir Şakran Cezaevi’ne gönderilmişti. Düşük tehlikesi vardı. Ancak sulh ceza hakimliği oralı bile olmadı. Çocuğunu kaybetme riski olan Büşra İbişoğlu için sosyal medyada başlatılan kampanyada bir gecede 100 bine yakın tweet atıldı. Bugün mahkemesi vardı. İzmir 17. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 aylık hamile olan İbişoğlu’nun tahliyesine hükmetti. Adli kontrol şartıyla salıverilen İbişoğlu, tutuksuz yargılanacak.

[TR724] 18.2.2020

Ahmet’in sevinci bir gün sürdü; annesine yeniden yasak geldi!

Kanser hastası Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç’ın yurt dışı yasağının kaldırılmasına ilişkin karar mahkeme tarafından bozuldu. Ahmet Almanya’daki tedaviye yine annesiz gitmek zorunda kalacak. Bir gün önce açıklanan ‘yasağın kaldırıldığı’ yönündeki kararın 24 saat geçmeden başka bir mahkeme tarafından bozulması büyük tepki çekti.

Aylardır kanser hastası Ahmet Burhan için sosyal medyada sürdürülen kampanyada önceki gün önemli bir gelişme yaşanmıştı. Mersin 7. Ağır Ceza Mahkemesi, Anne Zekiye Ataç’ın adli kontrol şartını kaldırarak, yurt dışı yasağını sonlandırmıştı. Karara göre Zekiye Ataç, oğlunun Almanya’daki tedavisinde yanında olacaktı. Ancak bu sevinç 24 saat bile sürmedi.
Mersin 7. Ağır Ceza’nın ‘yasağı kaldırma’ kararı mahkemece bozuldu. Anne Zekiye Ataç, kararın ardından yıkıldı. Babası cezaevinde olan Ahmet’in tedavisi için çırpınan Arlet Natali Avazyan, skandalı sosyal medya hesabı üzerinden duyurdu. Avazyan, “Böyle saçmalık olmaz. Daha önce Mersin Mahkemesi’nin kaldırmış olduğu yurtdışı yasağı, mahkemece bozulmuş. Ahmet annesiyle tedaviye gidemiyor. Kara efemin haberi yok. @Zekiye_Atac kahroldu. Ahmet’i kurtaralım. Lütfen ses verin. @adalet_bakanlik @AdanaBarosu @yurdagul_faruk”
GERGERLİOĞLU: BU YANLIŞTAN DÖNÜN!

İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu da tepkiliydi karara: “Bu nasıl saçmalık ya..! 2 günlük sevinci mi çok gördünüz Ahmet’e, annesine, babasına, hepimize..!? Ya size çocuk hasta diyoruz, zaman az diyoruz, insaf,vicdan, merhamet diyoruz ..! Bu yanlıştan dönün, yeter artık!”

[TR724] 18.2.2020

TRT kamburu büyüyor [İlker Doğan]

İktidarın yayın organı haline gelen TRT en son faaliyet raporunu 2016’da yayınladı. Son üç yılın faaliyet raporları yayınlanmıyor. Bandrol ve elektrik faturalarından 2015, 2016, 2017 ve 2018’de toplam 8 milyar liraya yakın gelir elde eden TRT’nin geçtiğimiz yıl milletin cebinden ne kadar çektiği bilinmiyor! Ancak hiç bir şey yapmadan her yıl kasasında yaklaşık 2,5 milyar lira bulan TRT, buna rağmen zarar etmeyi başarıyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın geçtiğimiz aylarda yayınladığı Kamu İşletmeleri Raporu’nda yer alan bilgilere göre, TRT’nin 2018 yılındaki zararı 92 milyon lira!

13 televizyon, 16 radyo, 38 dil ve lehçede web yayını ve 4 basılı dergisi ile Türkiye’nin en büyük medya kuruluşu olan TRT’nin gelirlerinin yaklaşık yüzde 90’nını elektrik hasılat payı ve bandrol ücretleri oluşturuyor. 33 milyon elektrik abonesi, AKP’nin yayın organı haline gelen TRT’ye yılda 100 milyonlarca TL ödüyor… Özerk bir kurum olan TRT, yılda 2,5 milyar civarında parayı hiç bir şey yapmadan bandrol ve elektrik hasılat payı olarak kasasında buluyor. 2017’de 2.1 milyar lira olan bandrol ve elektrik hasılatı geliri 2018’de yaklaşık 2,4 milyar lira olarak kayıtlara geçti. Kurum, elektrik faturalarından yüzde 2 pay alıyor! Türkiye’deki her konut, elektrik faturaları üzerinden yılda ortalama 30-40 lira TRT’ye ödüyor.

2018 ZARARI: 92 MİLYON LİRA!

Sayıştay, 2015’de hazırladığı raporda, “Kurum giderlerinin, gelirlerine uygun olmayan hızlı artışı kurumun finansman açığının büyümesine yol açmaktadır. Kısa vadede yeterli ve hızlı bir tasarrufa gidilmesi gerektiği ortadadır.” uyarısında bulunmuştu. Zira 2015’de bandrol ve elektrik faturalarından kurumun kasasına tam 1 milyar 700 milyon TL giren TRT, buna rağmen 2015’i 147 milyon TL zararla kapattı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın geçtiğimiz aylarda yayınladığı Kamu İşletmeleri Raporu’nda yer alan bilgilere göre ise, 2018 yılında TRT’nin faaliyet kârı bir önceki yıla göre yüzde 121.2 geriledi ve kurum 92 milyon lira zarar etti.

FAALİYET RAPORLARI SIR GİBİ SAKLANIYOR

264 milyon lira ilan ve reklam geliri elde eden kurumun, hizmet alımı için ne kadarlık ödeme yaptığı ise bilinmiyor. TRT’nin son 3 yıldaki zararı ile geçtiğimiz yıl elektrik ve bandrol gelirlerinden ne kadar para aldığını tam olarak bilmiyoruz! Zira en son faaliyet raporu 2016’da yayınlandı. Faaliyet raporu 3 yıldır yayınlanmıyor. Ve faaliyet raporunun neden yayınlanmadığı da açıklanmıyor.

AKP ALEYHİNE TEK BİR HABER BİLE YOK

Muhalefete göre TRT, iktidarın ‘çiftliği’ haline geldi. Muhalefet, TRT’nin milletten aldığı milyarlarca lirayı, ‘dış yapımlar’ adı altında yandaşlarına aktardığını savunuyor. Bu arada bütün eleştirilere rağmen TRT, dış yapımlara ayırdığı bütçeyi her geçen yıl daha da artırıyor. 2014 yılında 608 milyon 785 bin lira ödenmişti dış yapımlar için. Bir yıl sonra rakam yüzde 49 oranında artışla 907,2 milyon liraya çıktı. Son iki yılda ödenen paranın ne kadar olduğu bilinmiyor.

[İlker Doğan] 18.2.2020 [TR724]

İslam medeniyetinde alimlerin arasındaki tenkitçilik [Fatih Kumaş]

Bu makalede, İslam medeniyeti tarihinde alimlerin arasında görülen teknkidciliğe dair bazı örnekler vermek istiyorum.

Hocaefendi diyor ki:

“Eleştiri, usûl ve üsluba dikkat ederek ortaya konulduğunda bir kısım hataların düzeltilmesinde ve eksikliklerin telafi edilmesinde önemli bir faktördür. Buna mukabil olumsuz ve yıkıcı bir tarzda yapılan eleştiri ise problemi daha da büyütecek, tahribatı daha da derinleştirecektir…

İslâm tarihine göz atacak olursak, vahyin başlangıcından itibaren farklı şekil ve kalıplarda eleştirinin varlığını devam ettirdiği görülecektir. Mesela sahih hadisleri, uydurma olanlardan ayırma adına ortaya konmuş çok önemli birer disiplin olan metin ve senet tenkidine bu gözle bakabiliriz.(11 Ağustos 2019. Kategori Kırık Testi)

Bu konuda diğer bir eserinde diyor ki:

Evet, işte sünnet, bu fevkalâde hassasiyet içinde tesbit edildi. Buna rağmen, bir kısım hadisler uydurulmadı da denemez; uyduruldu ama, uydurulan hadisler, sahabe ve tâbiînin hadis sarraflığına çarptı ve karakolları çok iyi tutmuş bu hassas nöbetçileri aşamadı. Aşanlar da zamanla ayıklandı ve sahih hadis külliyatına girmeye yol bulamadı (Sonsuz Nur 2, s. 462.).

Fakat zararlı kabul ettiği tenkidi de şöyle tarif etmektedir:

Bugün, ferdî seciyeleri itibariyle kararsız, tamirden daha çok tahribe açık.. fırsat bulduklarında hemen tecavüze geçen, yetmediklerini anladıklarında da sünepeleşen.. kafaları günlük meselelerle malemâl; alternatif düşünce üretme yerine bütün güçlerini tahrip ve tenkide hasretmiş dünya kadar insan var. (28 Şubat 1995. Kategori Yeşeren Düşünceler)

Üstad’a sorulan bir soru üzerinden meseleye bakacak olursak:

S – Tenkidi nasıl görüyorsun? Hususan umur-u diniyede…”

“C – Tenkidin sâiki, ya nefretin teşeffisidir veya şefkatin tatminidir. (Dostun veya düşmanın ayıbını görmek gibi.)”

“Sıhhat ve fesada muhtemel bir şeyde kabule temayül ve tercih şefkatten; redde temayül ve tercih -vesvese olmazsa- nefretten geldiğine ayardır.”

وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلِيلَةٌ – وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِى الْمَسَاوِيَا (“Rıza gözü, ayıplara karşı kördür. Kem göz ise kusurları araştırır.” Ali Mâverdî, Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn, s.10; Dîvânü’ş-Şâfiî, s.91.)

“Sâik-i tenkit, aşk-ı hak ve arzu-yu tenzih-i hakikat olmalı. Selef-i Salihînin tenkitleri gibi…”

Kısaca, tenkidin ya kişinin düşmanından intikam almak için yapıldığını, ya da dosta duyulan şefkatten dolayı hatasını göstermek için yapıldığını söylemektedir.
Fakat, tenkid meselesinde Selef-i Salihin gibi olmalı yalnız hakikati ortaya çıkarmak için tenkid etmelidir.

Prof. Dr Talat Koçyiğit Muhacir ve Ensar’ın ileri gelenleri hakkında diyor ki : Bunlar, islam’a ilk girmiş olan kimselerdi. Hz. Peygamberin nazarında da mümtaz bir mevkie sâhip bulunuyorlar, bir çok meselelerde onun müşaviri oluyorlardı. Daha o zamandan geniş bir tenkid hürriyetine alışmışlardı.Bu bakımdan, ‘Ömer ibnu’l-Hattab, Peygamberin ve yine onun yolundan giden Eba Bekr’in siyasetini takip ediyor ve bu sahabilerin Medine’den ayrılmalarına müsaade etmiyordu. Her türlü devlet işlerindeki tasarruflarından onlara hesap veriyor, iyi veya kötü neticelenebilecek her türlü işte onlara danışıyordu. Onların tenkidleri, ‘Ömer’in devlet idaresindeki siyasetine gerçek bir yön veriyordu.(Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, sf.22)

Şimdi İslam tarihindeki eleştiri kültürüne dair bazı örnekler verecek olursak; İslamiyetin ilk üç asrı son derece işlek bir bilgi üretimine sahipti. İlk üç asır fakihleri, her türlü mezhebî taassuptan uzak idiler. Fıkıh, Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklanıyordu. Onlar Kur’ân ve Sünnet’e aykırı düştüğüne inandıkları mezhep imamlarının içtihadlarını bile Kur’ân ve Sünnet’in ışığında eleştiriye tabi tutuyorlardı. Bu anlayışları, içtihadda hareketliliği sağlıyor ve İslâm hukukuna bir dinamizm kazandırıyordu. ( Şamil İslam Ansiklopedisi, Mütekaddimun md.)

Bu konuda Hanefi mezhebini baz alarak konuşacak olursak, Osmanlı’nın son zamanlarında yetişen muhakkik alim Zahid el-Kevseri’nin aktardığı üzere, Hanefi mezhebinin kurucu imamı olan Ebu Hanife diyor ki: “Delilimizi bilmeden kimseye bizim kavlimizle fetva vermek helal olmaz”(Fikhu ehli’l-Irak ve hadîsuhum, s. 56.). Yani, fetvası kullanılan kişi değil, esas olan bu fetvada onun kullandığı delilin geçerliliğidir. Yani şahıstan önce, konuştuğunun geçerliliği ön plana çıkartılmaktadır.

Bu konuda Muhammed Ebu Zehra şunu diyor: İmamlar arasında benzer yaklaşımların olduğu konularda taklide dayalı bir muvafakat söz konusu olmayıp, delile ve içtihada dayalı olarak görüşlerin ittifakı söz konusudur (Usûlu’l-fikh, s. 391). Bir konuda ittifak ediyorlarsa, o konuda ortaya sürülen fikirleri kabul ettikleri için ittifak ediyorlardı, aksi durumda hoca-talebe arasında dahi farklı görüşler ortaya çıkıyordu.

Ebû Hanîfe, dersleri çoğunlukla anlatım yoluyla değil, ilmî müzakere ortamında işlerdi. Öğrencilerinin muhakeme yeteneğini geliştirir ve onları araştırmaya sevkederdi (Yavuz, Yunus Vehbi, Hanefî Mezhebinde İçtihad Felsefesi, İşaret Yayınları, İstanbul 1993, s. 78)

Ebû Hanîfe, gündemdeki fikhî konuları, öğrencilerine sunar ve herkes bu mesele hakkındaki görüşünü -kendilerine sunulan düşüncelerini ifade etme hürriyeti ile- beyan ederlerdi ( Ebû Zehra, Ebû Hanîfe hayatuhu ve asruhu, s. 77 )

Şahıslardan once bilginin geçerliligi ön planda tutuluyordu. İslam’da bilginin önemine dair meşhur doğu bilimci Rosenthal diyor ki:

Eğer İslam dini ta başlangıçtan itibaren bilimin (ilm) rolünü dinin ve böylece bütün bir insan hayatının asıl itici gücü olarak öne sürmemiş olsaydı, Müslümanlara tıp vb. pozitif bilimlerle tanışmayı cazip gösteren ne pratik faydacılık, ne de felsefi-teolojik sorunlarla uğraşmalarına sebep olan teorik faydacılık yeterli olabilirdi, .. ‘Bilim’ İslam’da böylesine merkezî bir konuma yerleştirilmiş, hatta neredeyse dinî bir saygı görmüş olmasaydı, muhtemelen(ilk dönemlerdeki yabancı kültürlerdeki bilgilere dair) çeviri faaliyeti, olduğundan daha az bilimsel, daha az sürükleyici ve daha çok yaşamak için zaruri olanı almaya –gerçekte bilinenden farklı bir şekilde– sınırlanmış olarak kalırdı.(Das Fortleben der Antike im Islam, s. 18, Fuat Sezgin, Islam’da Bilim ve Teknik, sf.5)

Şimdi biraz daha İslam kültüründeki eleştirilsel düşünceye dair müşahhas örnekler verelim. Buhari’nin, Ebu Hanife’yi kendi ismini vererek olmasa da, “ insanlardan bazıları” diyerek eleştirdiği açıktır. Tuhaf ki, günümüzde hadislere ve muhaddislere karşı gelen zümre, Buhari’nin Ebu Hanife’yi eleştirmesini, hıyanet gibi algılamaktadırlar. Oysa bu, o devirlerde görülen bir şeydir. Asrımıza yakın mezhep tartışmaları çıkınca, Buhari’ye cevap olarak el- Meydani, “Keşfu’l-iltibas Ammâ Evredehu’l-Buhârî alâ Bâzı’n-Nâs” diye bir eser kaleme almıştır. Kendisi gibi Hanefi olan Ebu Gudde bu eseri neşretmiştir. Bu arada Ebu Gudde’de İmam-ı Azam’ın Darülharp’te faiz ile alakalı kararına” bu imamın bir sevap aldığı bir içtihadıdır” diyor. Yani aslında kabul etmediğini veciz bir şekilde beyan ediyor ki, isabetli bulsa iki sevaplık kabul edeceği muhakkaktır.

Bunun yanında Buhari de bazı konularda eleştirilmiştir ki, Buhari’nin kitabını şerheden allame İbn Hacer bunlar ile alakalı cevaplar yazmıştır. İbn Hacer’den bahsetmişken talebesi Sehavi’ye de değinelim. Sehavi tenkidçi bir karaktere sahipti. Bir çok eleştiri mahiyetinde eseri vardır ama yine büyük bir alim olan Suyuti ile ilmi çekişmeleri pek meşhurdur.

Mezhep imamlarının asrına yeniden dönecek olursak; Hanefi mezhebinde önemli bir mevkiye sahip olan ve imamların güneşi diye adlandırılan Serahsi, İmam-ı Malik’in boşandıktan sonra, yeniden nikah kıymak (ricat) için, iki şahid’in gerekli olduğuna dair görüşüne, şöyle bir eleştiride bulunmaktadır : Bu onun tuhaf bir görüşüdür, nikahta şahidi şart koşmazken, boşandıktan sonra geri dönme nikahında şart koşmaktadır “ ( El-Mebsut, VI,19 ).

Birde Maliki mezhebi içinden İmam-ı Şafii’ye dair bir eleştiri’yi aktaracak olursak, İbnu-l Arabi (meşhur Mühyiddin ibnu-l Arabi değil, fakih Ebu Bekr İbnu-l Arabi) kurban kesiminin namazdan önce de olabileceğine dair görüşüne, “ hayret edilecek bir şey dir ki Şafii böyle bir görüşe varmıştır” demektedir . (İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/399)

Kaldı ki, mezhep içinde dahi bazen birbirini tenkid eden, aynı olay ile alakalı farklı içtihadlarda bulunanlar çıkmıştır. Örneğin Hanefilerin meşhur fetva kitabı, Fetava-yı Hindiyye bu konuda oldukça fazla örneğe sahiptir. Derleme bir eser diyebileceğimiz o çalışmada, bazen bir mesele ile alakalı deniyor ki, Kâfî’de böyledir, Tebyîn’de böyledir, Fethu’l Kadîr’de böyledir, Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir vesair… kendilerinden önce konu ile alakalı verilen mezhep içindeki farklı farklı fetvaları söylüyorlar, sonra da bir tercihte bulunup görüşlerini kime istinad ettiklerini belirtiyorlar.

Yaşadıkları dönemin ve sonrasının büyük alimlerinden olan İmam-ı Malik ve Leys bin Sa’d’ın mektuplaşmaları meşhurdur .Leys hazretleri, bir mektubunun genelinde İmam-ı Malik’i en çok etkileyen Rabia bin Ebi Abdurrahman ve İbn Şihab ez-Zuhri’yi açıkça bazı konularda tenkit ediyor, fakat mektubun bir kısmında da görülebileceği gibi, onların dindarlıklarına bir şey söylemiyor, ilmi konularda yanlış gördüğü hususları belirtiyor. Yazının başında dediğimiz gibi ilk üç asırda böyle ilmi tenkidler pek meşhurdur. Mesela İmam-ı Mâlik’e, Şamlılar’ın kendisine muhalefet ettikleri söylendiğinde, “Şamlılar bu ilmî seviyeyi ne zaman elde ettiler, bu Medineliler’e ve Kûfeliler’e aittir” cevabını vermiştir (İbn Abdülber, Câmiʿu beyâni’l-ʿilm, II, 158). Yani Şam ehlinin kendisini tenkid edecek seviyede olmadığını ama Küfe ve Medine ehlinin bunu yapabileceğini söylemiştir.

Biraz da sonraki zamanlardan bahsedecek olursak, İbn Teymiyye Şia ve Kaderiyye’ye karşı yazdığı meşhur el-Minhac adlı eserinde Hz. Ömer’in, Hz. Ali’den daha fakih olduğunu söylemiştir. Gerçi bu görüşünü değil de, İbn Hacer el-Mekki, onu bazı konularda eleştirmiş ve Şia’ya reddiye yapacağım darken, Hz. Ali’nin faziletlerini düşürdüğünü söylemiştir. Hatta sonradan gelenler de İbn Teymiye hakkında şunu söylemişlerdir; İbn Teymiyye hırçın dalgalar gibidir, bazen sahile inci mercan getirir, bazen çer-çöp. İnci mercanı al, çer-çöpü bırak.

Böyle ilmi tenkitler pek çoktur, İbn Kayyım, İbn Mace’yi surelerin faziletlerine dair yaptığı rivayetlerden dolayı eleştirmiş, ve ilim ehli olmasına rağmen nasıl böyle bir hataya düşmüş diyerek bir de hayıflanmıştır. Gerçi Üstad da 19. Mektup’da İbn Kayyım’ın bazen tenkidde aşırı kaçtığını, sahih hadislere dahi mevzu (uydurma) dediğini söylüyor. Ebu Gudde de İbn Kayyım hakkında, kendi mezhebi / itikadi görüşü ile alakalı bazen garip yorumları benimsediğini söylüyor.

Hadis konusuna girmişken Hattabi, Ebu Davud’u şerheden bir alim. Bir rivayetin yorumunda, Hz. Osman’ın elindeki Aleyhissaletu vesselam efendimize ait yüzüğü kuyuya düşürmesi ile o devirde fitnelerin başladığını ifade ediyor. Sonra bu yorum ile ilgili şunu gördüm ki, “indi (şahsi) bir yorum, dini bir hakikat içermediği için katılmak zorunda değiliz” deniliyor. Yani meşhur dahi olsa bazen bir alimin görüşü tenkide uğramıştır. Mesela Endülüslü Kadı İyaz ve Nevevi, İmam-ı Müslim hadis kitabı üzerine şerh yazmışlardır. Ama Nevevi bazı hadislere yorum yaparken, aynı hadisler hakkında Kadı Iyaz’in görüşlerini açıkça eleştirmektedir. Bu tip tenkitler de pek çoktur.

Zehebi, ilim konusunda çok haris bir insan. Onun ders aldığı hocalarından bahsettiği Mu’cemu’ş-şuyûħ diye bir eseri var, orada bazı kişilerden bahsederken kendilerini hiç beğenmediğini söylüyor ama bendeki bu ilim azmi onlardan dahi ders almama sebep oldu diyor. Yani illa ders okudu diyerek, övmeye de gerek duymuyor, hatta eleştiriyor.

Zehebi’den devam edecek olursak, kendisinin hadis ravileri ile alakalı yazdığı Mîzânu’l-iʿtidâl fî naḳdi’r-ricâl, adlı eseri başlı başına İslam medeniyetindeki eleştiri kültürünü göstermek için önemlidir. 11.053 kişinin biyografisinin verildiği bu eserde, zayıf görülen, eleştirilen, hafızası kuvvetli olmayan ve rivayet sistematiğinde eksiklik ve arıza kabul edilen hususlara sahip olan kişiler teker teker sıralanmıştır. Gerçi çok daha önceleri Muhammed ibn Sirin, bu ilim dindir onu kimden aldığınıza dikkat edin demiştir. Böylelikle dini bilgiyi aktaran kişilerin güvenilirliğine dair çokça kitaplar yazılmış, hatta liste halinde ilan dahi edilmişlerdir ki, Ahmed bin Hanbel hazretlerinin Kitabu’l-ilel ve ma’rifeti’r-rical adlı eseri buna bir örnektir. Yani Hocaefendi’den yaptığımız iktibasta denildiği gibi yanlış bilgilerin İslamiyet bünyesinde yerleşmemesi hususunda gayret göstermişlerdir.

Devam eden dönemlerde de tenkid kültürüne örnekler çokça bulunur. Hayret edilecek bir durum ki, İmam-ı Gazzali’nin felsefecileri tenkid etmesi öne çıkarılıyor ama devrinde neredeyse tenkid etmediği zümre kalmadığından pek bahsedilmiyor. Yeri geliyor sufileri de eleştiriyor, yeri geliyor muhaddislere dahi söz ediyor, hatta gençliğinde Hanefi mezhebine dair bir eleştiri kitabı dahi yazmıştır. Alimlerin hayat seyrinde fikirlerinde dönemsel farklılıkların olduğu malum olan bir husustur, zira Gazzali’nin sonraki tutumlarında bunu görmüyoruz. İhya adlı eserinde Ebu Hanife hazretlerinden övgüyle bahseder.

Yeri gelmişken Gazali büyük bir alim ama İhya adlı eserinde bazı tartışmalı rivayetler bulunuyor. Bu konuda ise meşhur Zeyneddin el-Iraki İhya’daki hadisleri yirmi yaşındayken kontrol ediyor, zayıf bulduklarını ifade ediyor, doğru bulduklarını tasdik ediyor. Kimse de demiyor ki, yirmi yaşındaki sen, Hüccetül İslam’ın kitabını nasıl böyle değerlendirmeye tabi tutarsın?

İslam tarihinde gerek müslümanlar arasındaki tartışmalarda, gerekse din dışı konularda çokça reddiyeler yazılmıştır ki, bunu yer yer müstakil olarak, yer yer de kitapların içinde görüyoruz. İmam-ı Matürudi’nin Tevhid adlı eserinde veya İmam-ı Eşari’nin Malakat’ında İslam inancına ters görüşler ele alınmış bunlar ile alakalı akli ve nakli açıklamalarda bulunulmuştur. Hakeza bazen diğer dinlere de reddiye yazılmıştır ki, İbn Kayyim’in Hidayetül Hıyara fi Ecvıbetil Yehud ven Nasara ve Fahreddin er-Razi’nin Münâzara fi’r-Reddi ale’n-Nasârâ adlı eserleri bunlara örnek gösterilebilir.

Bir de İslam bilim tarihinden ornek verecek olursak; Prof. Dr. Fuat Sezgin bu konuda şunları söylüyor:

“Câbir b. Hayyân Musahhahâtu Eflâtûn, Musahhahâtu Aristotles, Musahhahâtu Câlînûs diye muhtelif kitaplar yazmıştır.(Bu eserler bahsi geçen meşhur düşünürlerin yanlış görülen düşüncelerinin doğrusunu belirtmek için yazılmıştır). Hatta bu şahıs Musahhahâtunâ nahnu diye kendisini tenkit eden bir kitap yazmaktan bile çekinmemiştir. Burada gözden kaçan şey ‘müslümanlarda ortaya çıkmış olan tenkit ahlâkı’, yani insaflı tenkittir. Avrupa’da milâdî XIII. yüzyıldan itibaren küfürden ibaret olan bir tenkit vardır. Bu tenkit değil küfürdür. İlimler tarihiyle uğraşanlar bu ayrıma dikkat etmedikleri için müslümanlarda bunu bulamamışlar ve tenkit yok iddiasını ortaya atmışlardır. Müslümanlar Aristotales’i hem tenkit etmişler hem de Muallimü’l-evvel diyerek onu taltif etmişlerdir. Aynı şekilde Calinus’u zikrederken Câlînûsü’l-fâzıl diye övgü ifadesi kullanmışlar, Eflâtûn’a da Eflâtunü’l-fâzıl demiş-lerdir. Onların dinlerini, inançlarını hiç göz önüne almadan faziletli pâyesini vermişlerdir. Nasıl tenkit ettiklerine dair bir misal vermek gerekirse: Büyük bir astronom ve matematikçi olan Ebû Nasr b. Irâk kitabında, Ebû Ca‘fer Hâzım hakkında şöyle bir değerlendirme yapmıştır: “Ebû Ca‘fer Apollionus’u haksız yere şu, şu meselelerde tenkit etmiştir. Biraz insaflı davranmalıydı. Eğer Ebû Ca‘fer böyle bir tenkit seviyesine ulaştıysa, bu kabiliyetini ve bu durumunu seleflerine, hocalarına borçlu olduğunu unutmamalıdır.” Ebû Nasr’ın bu yaklaşımını ve tenkit ahlâkını başka bir kültür merkezinde bulmak zordur. (“İslâm Medeniyetinin Duraklama Sebepleri” Konferansı;Fuat SEZGİN, Prof. Dr. 25 Eylül 2003)

Toparlayacak olursak, İslam kültüründe tenkide dayalı tartışmalar bilgide bir zenginlik oluşturmuş, düşünceyi tahrik etmiş, ilmi derinliğe de canlılık kazandırmıştır denilebilir. Fakat her tenkid takdir edilmemiş, bazen tenkid edenler de tenkide maruz kalmışlardır. Zira mühim olan eleştirmekten ziyade, eleştirinin sağlam zemine oturması, objektif bilgi içermesi, ikna edici olması ve gereksiz ihtilafa sebep olacak kadar basit bir mesele olmamasıdır.

[Fatih Kumaş] 18.2.2020 [TR724]

Ergenekon CHP İttifakı geri mi geliyor? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Ülkede insanlar açlıktan kendisini yakıyor. İşsizlik, yoksulluk, adaletsizlik zirvede. Eğitimde çöküş, uyuşturucuda patlama, kadın cinayetlerinde rekor var. Kamu kaynakları, Cumhuriyet tarihinde bu kadar yaygın ve pervasızca talan edilmemişti.

Türkiye’de artık anayasanın bir hükmü yok. Bir zamanlar Erdoğan “anayasayı tanımıyorum, takmıyorum” demişti. Şimdi Erdoğan’ın muhtarları bile takmıyor!

Yasalar herkese eşit uygulanır ama AKP Türkiyesi’nde yasalar tamamen keyfi uygulanıyor.

TBMM, Erdoğan tarafından totaliter ülkelerdeki meclislere benzer sembolik hale getirildi. Kurumların anayasadan doğan yetkileri yok sayılıyor.

Münhasıran 15 Temmuz’dan sonra kuvvetler ayrılığı diye bir şey kalmadı. Yasama ve Yargı iptal, sadece YÜRÜTME var! Onu da Erdoğan ve etrafındaki sınırlı sayıda kimse YÜRÜTÜYOR!

Anayasanın 127. maddesine göre Yerel yönetimlerin karar organları seçmenler tarafından seçilerek oluşturulur. “Görevleri ve yetkileri yerinden yönetim ilkesine göre” yasalarla düzenlenir. Ama AKP kaç tane belediyeye halkın seçmediği kayyım atadı. Bırakın muhalif partilerin belediyelerine müdahaleyi, kendi partisinden belediye başkanlarını bir gecede keyfi kararla görevden aldı, yerine atamayla başkanlar getirdi.

Anayasaya göre özerk olması gereken TRT’den Merkez bankasına, oradan Üst Kurullara kadar hiçbir kurumun özerkliği kalmadı. Hepsi MİT talimatlarıyla, parti emirleriyle çalışan kurumlara dönüştü.

Toplum lime lime bölündü, ayrıştırıldı.

Devletin her yerine mülakatla partizanlar dolduruluyor.

CHP’nin hep “Cumhuriyeti kuran güzide kurum” olarak gördüğü TSK sıfırlandı, bitirildi. Ülkenin iç ve dış güvenliği tehdit altında.

Dış politikada AKP’nin her adımı iflasla sonuçlandı.

İktidar sadece insanların canına, hürriyetine kastetmiyor. Üzerine çökülen, talan edilen özel şirketin haddi hesabı yok! En son CHP’nin ortaklığı bulunan İş Bankası’nda bir katakulli çeviriyor.

Erdoğan’ın ürettiği F.TÖ çuvalından mağdur olan insan sayısı 3 milyona vardı. CHP’li pek çok kimse de bu etiketlemeden içerde.

Gerçekten muhalefet etmek isteyen bir parti için Türkiye muhalefet cenneti! Yığınla malzeme, iktidarı yıpratacak dolu konu var. Ama CHP bu kadar malzeme arasında gidiyor kendisine Erdoğan’ın ürettiği sakızı muhalefet aracı olarak tercih ediyor. “FETÖ’nün siyasi ayağı” söylemi ile giriyor gündeme. Öte yandan yeri geldiğinde dil ucuyla da olsa ülkede adaletin kalmadığından, ağır zulmün olduğundan bahsediyor. Ama bu adalet sisteminin ürettiği kavramı kullanmaktan utanmıyor, çekinmiyor.

Ortada tuhaf, izah edilemez bir durum var. Türkiye Cumhuriyetini kuran, en eski, en köklü parti bu kadar basiretsiz olamaz. Ya bir acziyet, beceriksizlik söz konusu veya planlı bir strateji.

Türkiye’deki sosyal ve siyasi muhalefetin beceriksizliği aşikar. Ama her zor durumda hukukun, insanın, milletin yanında değil, devletin yanında yer aldığı, devletçi refleksler verdiği de bir vakıa. Ancak buradaki sanki bir beceriksizlik değil, iradi tercih.

Tam da Erdoğan’ın oy desteğinin eridiği, milletin AKP iktidarından yıldığı bir durumda hukuk, demokrasi, insan hakları, ekonomi gibi toplumda da karşılığı olan ve içi dolu konularla muhalefet etmek yerine CHP’nin “F.TÖ’nün siyasi ayağı” diye topa girmesi CHP-Ergenekon ortaklığını akla getiriyor. Ergenekon’un AKP sonrası dönem için kendisine siyasi aktör olarak CHP’yi tercih ettiğini gösteriyor. CHP öteden bu tarafa derin, Ergenekon tarzı yapılarla iç içe olmuştur. Zurnanın zırt dediği zamanlarda demokrasinin, milletin ve hukukun değil, devletin, daha ötesi derin devletin yanında konumlanmıştır. “Birileri iktidarı devirsin de bana fırsat doğsun” beklentisi CHP’nin klasik tavrıdır. Ergenekon-CHP iç içeliği Tek Parti dönemine kadar gider. O dönemler devlet ve parti bütünleşmesi olduğu için CHP halka, hukuka ihtiyaç duymazdı. Daha sonraları bu, CHP’nin halktan kopmasına, halkın CHP’ye güvenmemesine neden oldu. Bunu sadece Ecevit yıkabildi. Bu nedenle CHP halka, demokrasiye değil, derin devlete, statükonun içinde yapılanmış güçlere oynadı hep. Eski bütün Ergenekoncuların CHP’de toplanması bir tesadüf değildir. CHP’de her daim ulusalcı-Ergenekoncu güçlü bir damar olmuştur. Zaman zaman halka açılma, tabana oynama atraksiyonları oldu ise de parti içindeki çelik çekirdek demokratları tasfiye etmiş, kulvar dışına itmiştir.

Son olaylar gidici olduğu görünen Erdoğan sonrası için CHP-Ergenekon ittifakının yeniden kurulduğunu gösteriyor. CHP, ilkeli olmak, ülkeyi hukuka, demokrasiye döndürmek yerine yine hazıra konmayı, yine derin odaklarla iş tutmayı tercih ediyor. Erdoğan’ın ürettiği suni problemler üzerinden Erdoğan’ı yıkmaya çalışıyor. Daha tehlikelisi Erdoğan’ın oluşturduğu kirli ve illegal iktidarı bu defa Ergenekon desteğinde kendisi kullanmak istiyor.

Yanılmayı çok arzu ederim ama derin ulusalcı Ergenekoncu yapılar Erdoğan sonrası kendilerine binek olarak CHP’yi seçmiş görünüyor. CHP öteden bu tarafa Ergenekon’un, derin düzenin siyasi ayağı idi. Erdoğan’la kurulan geçici ittifak bozulmaya yüz tutunca tekrar eski nikahlısına dönmeye karar vermiş görünüyor.

Bu ittifak ülkeye sadece zarar verir. Türkiye din soslu otoriterlik formundan seküler Kemalist otoriterliğe geri döner. CHP en eski, ama umut vermeyen, halktan kopuk Parti rolünde kalır. Millet huzursuz ve hukuksuz ezilmeye, inlemeye devam eder. Halkın sırtına yine binilir, sadece binen değişir.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 18.2.2020 [TR724]

Bu gurur AKP’nin! [M.Nedim Hazar]

Anadolu’nun herhangi bir köşesindeki bir cezaevi… İki memur son birkaç senedir değişen durumdan şikâyet etmektedir. Bunlardan birisi kütüphane görevlisi, diğeri ise imam…

Şikayet konusuna gelmeden önce yaklaşık dört yıl önceki şu haberi okuyalım hele:

“Diyanet İşleri Başkanlığı, Adalet Bakanlığı ile birlikte yürüttüğü manevi rehberlik hizmetleriyle cezaevlerinin ‘’bir okul ve mescide’’ dönüştürüldüğünü bildirdi.” Haberi veren mevkutenin (Birgün) tıynet/üslup ilişkisini “es” geçersek haberin özü şu: “AKP’nin tüm topluma yönelik dinselleştirme politikalarından cezaevleri de nasibini alıyor. 545 psikoloğun görev yaptığı cezaevlerinde 680 din görevlisi ile yürütülen bu uygulama AKP hükümetinin tercihlerini bir kez daha ortaya koydu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Adalet Bakanlığı ile yürüttüğü ortak proje ile cezaevlerinin ‘’bir okul ve mescide’’ dönüştürüldüğü bildirildi.”

İşte şikayetçi olanlardan biri, diyanetin yolladığı din görevlisi. Diyor ki, “kardeşim birkaç senedir yoğunluktan perişan olduk. Sanki cezaevi değil de bir din merkezi oldu burası. Herkes mescide çıkmak istiyor. Gece namazları, oruç için sahur yemeği talepleri… Ne rahatımız kaldı, ne tatilimiz!”

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


AKP, cezaevindekileri dindarlaştıramayınca, dindarları cezaevine atarak bu sorunu çözmüş gibi görünüyor.

Diğer şikayetçi personel ise kütüphane müdürü. O da, daha düne kadar rahatı, keyfi yerindeyken gündü yüzlerce kitap talebi almanın hayatını zehir ettiğinden şikayetçi.

“Kardeşim” diyor, “Burası cezaevi şehir kütüphanesi değil ki! Talepleri bitmiyor. Çoğu da sakıncalı kitaplar talep ediyor!”

“Terör örgütüne üye olmak” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından 14 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan BDPli, Eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak, Kocaeli Kandıra 1 Nolu F Tipi Kapalı Cezaevinden Mezopotamya Ajansına (MA) gönderdiği mektupta kitap meselesini şöyle anlatıyor:

“Cezaevi Gözlem Kurulu, dışarıdan kargo ile gönderilen ya da ziyaretçilerimizin yatırdığı hiçbir kitap ve dergiyi (süreli-süresiz) artık vermeme kararı aldı. Bu karar bize tebliğ edildi. İnfaz Hakimliği’ne itiraz ettim, bakalım ne zaman karar verecek. Bu durumda sadece ücretini cezaevi emanet para hesabında bulunan paramızdan ödemek koşuluyla, cezaevi idaresi aracılığıyla kitap-dergi alabileceğiz..” Bu konuda yargı yollarına başvurduklarını aktaran Kışanak, insan hakları kuruluşlarına duyarlılık çağrısında bulunduklarını da hatırlatarak şunları ifade ediyor:

“Kitap yasağı felaket bir durum. ‘Kitabı ancak paran varsa alabilirsin’ diyen bir karar. Kitap bir ticari mal değildir, tüketim ürünü değildir. Kitap zenginlerin alıp, süs olsun diye bir kenara bırakacağı bir eşya değildir. Aynı kitap elden ele binlerce kişi tarafından okunabilir. ‘Parası olmayan kitap okumasın’ demek nasıl bir mantığın ürünü, gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum. Tüm bunları idarenin istediğimiz kitapları alacağını varsayarak, yazıyorum. İşin birde bu yanı var. ‘İstediğin kitabı bulamadım’ diyerek, parasını verdiğin istediğin kitapları okumamızı engellemeleri işten değil.”

Amerikan Kütüphane Birliği ve Uluslararası Af Örgütü’nün teşvikiyle 1982 yılından bu yana 22-28 Eylül haftası Yasaklı Kitaplar Haftası (Banned Books Week) adıyla yasaklanmış kitaplara dikkat çeken ve okuma özgürlüğünü vurgulayan bir kampanya yapıyor..

Kısa bir ara verip Meclis’e uzanalım…

MHP Konya Milletvekili Esin Kara’nın soru önergesini cevaplayan Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, 15 Temmuz 2016 sonrası okullardaki ve kütüphanelerdeki Hizmet Hareketi bağlantılı yayınlara ne yaptıklarını anlattı. Selçuk, “301 bin 878 adet kitap imha edilmiştir” dedi.

300 binden fazla kitap yakılmış/imha edilmiş.

Nazi döneminde Almanya’da imha edilen kitap sayısının 20 bin olduğu düşünülürse AKP rejiminin durumu daha net ortaya çıkıyor.

2000-2004 tarihleri arasında Türkiye’de toplam 204 kitap hakkında toplatma kararı uygulanırken, sadece 2016 yılında bu rakamın binlerceyi aştığı biliniyor.

Hapishanelerdeki durum ise daha fecaat.

Cezaevlerinden sık sık koğuşlarda kitap sınırlaması uygulandığı yönünde haberler gelmesi üzerine CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, konuyu Meclis gündemine taşımıştı.

CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde, koğuşlarda kitap sayısında sınırlama olup olmadığını ve sınırlama getirilen kitap sayısının kaç olduğunu soruyor. “Tanrıkulu’nun soru önergesine cevap veren Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, süreli ve süresiz yayınlarla ilgili kuralları düzenleyen 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 62. Maddesini hatırlatıp Meclis kayıtlarına geçen, akla ziyan şu gerekçeyi ifade ediyor: “özellikle mevcudu kalabalık ceza infaz kurumlarında, aramalar sırasında yaşanabilecek olumsuzlukların önüne geçilebilmesi, odalardaki düzensizliğin önlenmesi, bulundurulması yasak eşyaların ve örgütsel dokümanların saklanabilmesinin ve oda yakma olaylarında kitap ve dokümanların kullanılarak yangının daha tehlikeli hale getirilmesinin önlenebilmesi gibi amaçlarla, Ceza İnfaz Kurumları Kütüphane ve Kitaplık Yönergesinin 30. maddesinde yer alan ‘Verilecek yayın sayısı, kütüphane ve kitaplık hizmetlerini aksatmayacak, oda veya koğuş düzenini bozmayacak şekilde, oda veya koğuştaki hükümlü ve tutuklu mevcudu ile kütüphane veya kitaplıkta bulunan yayın sayısı dikkate alınarak eğitim kurulu kararıyla belirlenir’ hükmü uyarınca Eğitim Kurulu Başkanlığınca alınan kararla, verilecek kitap sayısında sınırlamaya gidilebilmektedir.”

Cebinde kibrit olan herkesi evleri yakma ihtimali var diye tutuklamak gibi bir tuhaflıktan başka bir şey değil bu gerekçe!

Şu haber daha çok taze:

Ankara’da 14 Şubat’ta yapılan ev baskınlarında gözaltına alınan 10 kişinin emniyet sorgusunda HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın son kitabı Leylan suç unsuru sayıldı.

Biraz daha geri saralım filmi.

Adalet Bakanı, bugünlerde kendi partisi tarafından pek hazzedilmeyen ve parti içi çeteler tarafından imkan olsa bir kaşık suda boğulacak olan Sadullah Ergin. Ergin’e, cezaevinde kaç adet kitabın bulunduğu, yasaklı kitap listesini soruyor siyasiler. Onun da cevabı halef ve seleflerinden pek farklı değil:

“ceza infaz kurumlarında tutuklu ve hükümlülerin yararlanmasına yönelik olarak oluşturulmuş bilgisayar sınıfları bulunmaktadır. Ancak bu amaçla tahsis edilen bilgisayar ve daktilo sayısıyla ilgili olarak Bakanlığımızda kayıtlı istatistik veri bulunmamaktadır. Hükümlü ve tutuklulara posta yoluyla gelen veya ziyaretçileri tarafından getirilen ya da sevkle gelen, onların refakatinde getirdiği süreli ve süresiz yayınlar denetime tâbi tutulmaktadır. İçeriğinde yasa dışı örgütleri ve bu örgütlerin yasa dışı davranış ya da eylemleriyle bu tür eylemlere katılanları övücü veya hükümlüyü suça teşvik edici ve kurum görevlilerini hedef gösterir tarzda ibareler içeren, örgütsel haberleşme niteliği taşıyan, topluma yeniden kazandırma çalışmalarını olumsuz etkileyen, örgütsel dayanışmayı artırıcı ve ceza infaz kurumu ile görevlileri hakkında yalan yanlış bilgi içeren, tehdit ve hakaret ihtiva eden, dolayısıyla kurumun asayiş ve güvenliğini tehlikeye düşüren süreli ve süresiz yayınlar hakkında ceza infaz kurumu eğitim kurulu kararıyla kısıtlama getirilebilmektedir. “

Eski bakan lafa dünya turu attırıyor ama özünde son bakan Gül’ün gerekçesinden milim farkı yok durumun.

Bir önceki Bakan Bekir Bozdağ ise Hitler misyonuna daha yakın duruyor. Bozdağ döneminde yapılan yönetmelik değişimiyle, koğuşlarda bulundurulabilecek kitap sayısı 5 ile sınırlandırılıyor!

Adalet Bakanı Gül, önceki gün bir istatistiki gururla açıkladı.

Gül, Adalet Bakanlığının, ceza infaz kurumlarında kalan tutuklu ve hükümlülerin geçen yıl kurum kütüphanelerinde toplam 1 milyon 102 bin kitap okuduğunu açıkladı. Ayrıca tutuklu ve hükümlülerin talepleri doğrultusunda halk kütüphanelerinden istedikleri 159 bin 600 kitaba ulaşması sağlandığını ifade etti.

AKP ve liderinin kitap/yazar düşmanlığı, rejimin kendileri gibi düşünmeyen yayınlardan, yazar ve çizerlerden ne denli nefret ettiğini anlamak için kapatılan, çökülen basın kurumlarına, yayın organlarına, kapatılan internet sitelerine ve hapsedilen yazar/çizerlere bakmak yeterli.

Şu anda Türkiye’de hapishanelerde tutulan yazar/çizer sayısı tüm dünya cezaevlerindekinin toplamından çok fazla.

Yazarını tutuklayıp, yayınevini kapatmakla yetinmeyip, hapse attıkları insanların kitaba ulaşmaması için ellerinden geleni ardına koymayan bir yönetime rağmen hapishanelerde bulunan her kişi yılda en az 5 kitap okumuş.

2019 rakamlarına göre, Dünyada en fazla kitap okuyan ülkelerin başında, yüzde 21 ile Fransa ve İngiltere bulunuyor. Türkiye ise yüzde 0,1’lik kitap okuma oranıyla 86’ncı sırada yer alıyor.

Türkiye’de 1 kitap başına 12 bin 89 kişi düşerken, Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı 25, Fransa‘da ise 7…

Sadece bu açıdan bakıldığında bile, Türkiye’deki cezaevlerinin artık dışarıdan çok daha eğitimli ve entelektüel olduğunu söylemek mümkün.

Dünyada kitap istatistiği tutanlar, Türkiye’ye geldiklerinde sokakta değil de cezaevlerinde istatistik yaparlarsa dünya birincisi olacağımızdan eminim.

Eh bu başarı da şüphesiz Saray ve AKP’nin, bu gurur siyasal İslam’ın…

[M.Nedim Hazar] 18.2.2020 [TR724]