Zamanın altın diliminde kamplar [Abdullah Aymaz]

Tarihî Kestanepazarı  Camiinin bünyesinde Kur’an Kursları daha sonra da İzmir İmam-Hatip Okulunda okuyan öğrenciler için açılan yurtta, gerçekten değerli hocalarımız tarafından İslamî ilimlerle ilgili dersler verilirdi. Yaz tatillerinde de bu yurt açık kalır, aşağı-yukarı iki, iki buçuk ay kurslar ve dersler devam ederdi. Tabii, esnafın çocukları da dıştan Kur’an öğrenmeye gelirdi. Tarihi bir câmi olduğu için turistler de gelirdi. İzmir sıcak bir iklime sahip olduğu için yazın şiddetli sıcaklıklar da olurdu. Yaz-kış aynı mekanda bulunmak bu yaz kurslarını öğrenciler için bazen sıkıntılı hâle getirebilirdi.

1966’ta İzmir’e, Ege Bölgesi Umumî Vaizi ve Kestanepazarındaki İzmir İmam-Hatip ve İlahiyatta Öğrenci Yetiştirme Derneğinin Yurdunun da Müdürü olarak Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi gelince bu durumları yakından gördü. O, sadece Kur’an Kursunda, İmam-Hatipte ve İlahiyatta okuyan öğrencilerle değil, onlarla beraber bütün okullarda ve üniversitelerde  okuyanlarla da ilgilenilmesini istiyordu. Sadece din eğitimine odaklanmış bu iyi niyetli insanlara bir anda geniş projeyi anlatıp kabullendirmek kolay değildi.

Hocaefendi bu hususta ilk adımı 1968’te İzmir’de Buca-Kaynaklar Köyü ortasında açılan bir kampla atmış oldu. Kurs idarecileri buna istekli olmadıkları hatta bazıları karşı oldukları için tam desteği vermediler. Hocaefendi çadırları öğrencilerle beraber kendisi kurdu. Tuvalet çukurlarını kendisi kazdı… Aşçı yoktu, ekmek yoktu ve diğer yiyeceklerin hiçbirisi yoktu… Yemek kazanlarını İstanbul’dan Mustafa Birlik ve Mehmet Uslu Ağabeyler yaptırıp getirmişlerdi. Odunları, dağdan taştan öğrenciler toplayıp getiriyorlardı. Aşçılık Hocaefendi'nin üzerinde idi. Ekmek ve diğer erzak nereden temin edilecekti?

O günleri anlatırken Muammer Türkyılmaz şöyle diyor:  “Aydın’dan lise mezunu olarak İzmir İktisat Fakültesine geldim. İnancımız var, Müslümanız ama inkâr içine düşmüş hocaların ve arkadaşlarım bilhassa “evrim teorisi”  üzerine ileri sürdükleri şüpheli sorulara cevap veremiyoruz. Ben bu problemi halletmek için İzmir Müftülüğüne başvurdum. Müftü Ahmet Karakullukçu’ya derdimi anlattım. O, bana ‘Evladım, bizim Kestanepazarı Camiinde vaaz eden değerli bir vaizimiz var. O, senin gibi gençlerle ilgileniyor ve sorularına cevap veriyor. Sen benim selamımla onun yanına git ve tanış.’ dedi. O hafta görüşemedik. Sonra tanıştım ve hem vaazlarını hem sohbetlerini dinlemeye başladım. Kamp açılınca da kampa gittim ilk gündü. Hocaefendinin çadırında Mustafa Birlik ve Mehmet Uslu Ağabeyle beraber oturuyorlardı. Hocaefendi “Bu kadar talebeyi buraya getirdik. Dernekten bir destek yok. Ben bunlara ne yedireceğim?” dedi. Onlar “Hocam, ne kadar bir masraf gerekir?” deyince, Hocaefendi: “Talebe sayısını ve iki buçuk aylık kamp müddetini de hesap ederek ’40-50 bin lira civarında!..’dedi. Onlar ‘Hocam siz bunları düşünmeyin, biz dükkanımızı bile satar, bu parayı buluruz. Siz ilimle meşgul olun, talebeleri yetiştirin. Erzak v.s. işi bizim meselemiz.’ dediler. Ben Cuma günü, Kemeraltı Camiinde bir Kur’an Kursuna yardım için iki lira, iki buçuk liradan fazla vermeyen cemaat için 25 lira verdiğim için kendimi bir şey zannediyordum. Ağabeyler ömrü hayatları boyunca dişleriyle tırnakları ile geldikleri noktadaki bütün birikimlerini hiç düşünmeden vermeyi teklif ediyorlardı!..” Gerçi daha sonra buna gerek kalmadı…

Kamp günleri çok güzel geçiyordu. Hocaefendi İmam-Hatip talebelerine Arapça, Hadis, Fıkıh, Tefsir gibi dersler veriyordu. Lise ve üniversite talebeleri, Kur’an ve İlmihal dersleri alıyorlardı. Bol bol Risale-i Nurlar okunuyordu.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kamplarda Zaman” başlıklı yazısında o günleri şöyle anlatıyor: “Kamplarda geçen ayları, haftaları, günleri değil; bir tek gün, bir tek saati dahi anlatmaya  kalkışsak anlatamayız. Nasıl anlatabiliriz ki, o, bütün benliğimize sinen, derinlemesine ruhlarımızda yaşanan ve uhrevî hazlarıyla tasavvurlarımızı aşan hayatın tam cennetiydi… Bahar bulutları üzerimizden gelip geçen her dakika, başımıza geçmişten hâtıralar yağdırır… Bizler de, bu mâvi hülyâlar içinde kendimizi geleceğin aydınlık yamaçlarına atar… Şanlı mâzideki günleri, kendilerine has ışık, renk, deseni kostüm ve şivesiyle en canlı şekilde bir kere daha yaşar… Zaman zaman hâlihazırdaki güzellikleri; hâtıraların renkleri, ideallerin ışıklarıyla daha da derin hisseder, hatta bazen birkaç dakika gibi en dar zaman dilimi içinde, duygu ve düşüncelerimizi sonsuzluğun, sınırsızlığın sardığını duyabilirdik…

“Her gece seherin bağrında ve üns esintileri içinde, su sesi, yaprak hışırtısı, kuş cıvıltsı, bazen de tatlı bir meltemle uyanır; âh u enîn dinlemeye teşne (susamış) seccadelere koşar ve berzah koridoru için hazırlayıp, gecenin koyulaştığı demlerde ışığına koştuğumuz meşâleyi bir daha lebriz eder… Sonra da imanlı gönüllerin kabirde haşri bekledikleri gibi güneşin doğuşunu beklemeye koyulurduk…”

Bütün her şey, bunlardan ibaret değil, inşaallah daha sonra da Hocaefendinin bu şaheser yazısının üzerinde duracağız…

[Abdullah Aymaz] 28.11.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

İşte Gökhan Açıkkollu cinayetinin belgeleri: ‘İşkenceyle öldüğüne şahidim’ [Bülent Ceylan]

İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nde 13 gün gözaltında tutulan ve hayatını kaybeden Tarih Öğretmeni Gökhan Açıkkollu’nun sistematik işkenceye maruz kaldığı belgelendi. Adli tıp uzmanlarının “işkence sonucu ölüm” tespitini raporlaştıran Stockholm Center for Freedom (SCF), tanık ifadelerini, sağlık raporlarını ve elde edilen bulguları mercek altına yatırdı. 68 sayfalık raporda gözaltında yaşananlar gün gün resmi tutanaklarla gözler önüne serildi. “Tortured to Death” (Ölümüne İşkence) isimli raporda, gözaltı süresi boyunca görevli polislerin isimleri de yayınlanarak etkin soruşturma ilkelerine uyulması istendi.

AÇIKKOLLU’YU ÖLÜME GÖTÜREN SÜREÇ 15 TEMMUZ’LA BAŞLADI

15 Temmuz 2016 günü üniversite sınavına hazırlanan oğlunun doğum günüydü. Eşiyle birlikte gündüz hediyesini almış akşam da mütevazi bir kutlama planlamışlardı. Ancak TV kanallarında darbe girişimi olduğuna dair haberler morallerini bozmuştu. Ümraniye’deki evlerinin önünden silah sesleri gelmeye başladı. Sokaklarda asker veya polis yoktu ancak toplanan halkın arasından tabancalarını ateşleyenler görülüyordu. Eşi, çocuklarına pencereden uzak durarak yerde oturmalarını söylerken Gökhan Açıkkollu’nun ilk yorumu, “Böyle bir şey bu devirde nasıl olabilir. Bir köprü kapatmayla nasıl darbe olabilir. Bu bambaşka bir şey,” şeklindeydi.

17 Temmuz’da kardeşinin düğününe katılan Gökhan Açıkkollu, ailesini tatil için eşi Mümüne Açıkkollu’nun memleketi Konya’ya götürdü. 21 Temmuz günü Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Tekin’in CNN Türk’ten yaptığı canlı açıklamada Hizmet Hareketi’ne yakınlığıyla bilinen yaklaşık 1000 okulun kapatıldığını öğrendi. Açıklamaya göre bu okullarda görev yapan 27 bin öğretmenden 21 bininin de çalışma ruhsatı, lisansı iptal edilmişti. Bu okullarda eğitim gören 138 bin öğrencinin de devlet okuluna yerleştirileceği açıklanmıştı. Gökhan öğretmen bunun üzerine İstanbul’a dönerek kızının okuluna gitmeye ve kayıt ücretlerini geri almaya karar verdi. Ardından da başka bir okula kaydını yaptıracaktı.

22 Temmuz Cuma günü hızlı tren ile İstanbul’a dönen Gökhan Açıkkollu’nu öğle saatlerinde görev yaptığı Ümraniye Atatürk Endüstri Meslek Lisesi Müdürü aradı. Açığa alındığını haber verdi. Eşini teselli etmeye çalışan 23 yıllık memur Mümüne Açıkkollu da bir saat sonra aldığı telefonla eşi gibi açığa alındığını öğrendi. Mümüne Açıkkollu, Hizmet Hareketi ile bağlantısı olan hiçbir kurumda çalışmadığı halde neden açığa alındığını sorduğunda ‘eşinizden dolayı olabilir’ denilmişti. Gökhan Açıkkollu gibi binlerce öğretmenin meslekten ihraç edildiğine dair 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ise 23 Temmuz 2016’da Resmi Gazetede yayınlandı.

23 Temmuz Cumartesi günü Gökhan öğretmen, kızının okuluna gitti. Ancak okulu polisler sarmıştı. Envanter çalışması ve demirbaşı sayımı yapıldığı gerekçesiyle içeriye alınmadı. Kayıt işlemini iptal edemedi. Kayıt ücreti de geri ödenmedi. Akşam saatlerinde Ümraniye’deki evine döndü. Ailesi hala Konya’daydı. Saat 23:00 sularında yaklaşık 15 kişilik bir polis ekibi evini bastı. Açıkkollu neye uğradığını anlayamadan maskeli terörle mücadele polisleri tarafından yüzüstü yere yatırıldı. Ellerine arkadan kelepçe takıldı. Arama yapılırken çağrılan yönetici ve eşi de evde hazirun (tanık) olarak tutuldu.

Açıkkollu, “Avukat istiyorum, suçum nedir? Ne diye evimi arıyorsunuz.” diye sorduğunda darp edildi. Polis, avukatlık bir durum olmadığı ve çağrılamayacağını söyledi. Panik atak ve ağır şeker hastası olan Gökhan Açıkkollu’nun şekeri 400- 450’lere çıktığı için kriz geçirdi. Polisler ağzına şeker vermeye çalışınca yönetici annesinin de şeker hastası olduğunu insülin iğnesi yapılması gerektiğini söyledi. Bu sırada çantasından insülin ilacını bulundu. Kelepçelerini çözmeden insülün iğnesi vuruldu. Açıkkollu darp edilmeye devam edince yönetici kötü muamele karşısında “ben tahammül edemiyorum çıkmak istiyorum. Burada böyle şeyler yapmayın” dese de çıkmasına izin verilmedi. Hatta bir polis yönetici kadına, “Bir de Aleviymişsin. Bunlara fırsat verilse ilk senin kafana sıkarlar. Bunların yetiştirdiği öğrenciler şimdi bize ve devletimize kurşun sıkıyor” dedi.

Arama sırasında Açıkkollu’nun telefonuna, bilgisayarına, fotoğraf makinasına, sd kartlarına, nişan fotoğraflarına ve çocuklarının okul taksit makbuzlarına delil olduğu gerekçesiyle el konuldu. Arama sonrası TEM’e gözaltına alınan Gökhan öğretmene polis aracı içinde de şiddet uygulandı. Öğretmen sağlık kontrolüne götürüldüğünde doktora yaşadıklarını detaylarıyla anlattı. Açıkkollu sağlık kontrolünde sırtına, gözünün kenarına ve omuzlarına vurulduğu anlattı. Arabada götürülürken de darp edilmeye devam edildiğini söyledi.

Ailesi Açıkkollu’nun gözaltına alındığını, 24 Temmuz Pazar sabahı Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nden bir polisin araması üzerine öğrendi. Suçlama ile ilgili ve nerede gözaltında olduğu konusunda bilgi verilmedi. Eşinin İstanbul Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde olduğunu ancak 4. gün konuştuğu bir polisten öğrenebildi. Terörle Mücadele Şubesi’ne giderek giysilerini ve ilaçlarını teslim etti. Avukat tutmak istediğini söylediğinde ise kendisine bunun mümkün olmadığı özel avukat tutamayacakları ancak savcı izin verdiğinde İstanbul Barosundan avukat atanabileceği belirtildi. Savcılık izniyle avukat atandığında Gökhan Açıkkollu gözaltında 7. Günü geride bırakmıştı. Mümüne Açıkkollu ile konuşan İstanbul Barosu avukatı, “savcılıktan izin alıp yedek gözlük getirebilir misiniz” diye sordu. Mümüne Açıkkollu sebebini sorduğunda “Eşinizin gözlüğü kırılmış görmekte zorlanıyormuş” dedi. Gökhan Açıkkollu kırılmaz geçişli progresif camdan yaptırdığı bir gözlük kullanıyordu. Pahalı bir gözlüktü ve kolay kolay kırılmıyordu.

Mümüne Açokkullu, eşine şiddet uygulandığını düşünerek savcılığa suç duyurusunda bulunmak istediğini söyledi. Avukat bunun üzerine görünür yerlerinde şiddet izi görmediğini ileri sürdü. Ancak işkence iddiasını takip etmedi ve suç duyurusunda bulunmadı. Mümüne Açıkkollu yedek gözlüğü emniyet müdürlüğüne götürerek teslim etti.

SAĞLIK KONTROLLERİNDE İŞKENCENİN İZLERİ TESPİT EDİLDİ

13 günlük gözaltı sürecinde 3 kez kriz geçiren zaman zaman hastaneye yatırılan ve tekrar nezarethaneye götürülen Açıkkollu, sevk edildiği her sağlık kontrolünde kendisine yönelik işkence ve kötü muameleleri anlattı. Bunların bir kısmı doktor raporlarına girdi. Doktorlar Açıkkollu’nun anlatımlarını doğrular mahiyette morluklar, kızarıklar ve kanamalar da tespit etti.

Açıkkollu, 4. gün ve 6. gün gözaltında yapılan sağlık kontrolünde kendisine yüzlerce kez tokat atıldığını göğsüne tekme atıldığını, sırtına basıldığını, kafasının duvara vurulduğunu anlattı. Yapılan muayenesinde yüzünün sağ tarafında, alın ve göz dışı yan bölgesinde sıyrıklar, kafa arka saçlı deri içinde şişkinlik ve yara, sağ göğüs altında ağrı, tespit edildi. Gözaltında 5. Gün komaya girdi. Hastaneye yatırıldı. Ancak şeker ve panik atak gibi kronik hastalıklarına rağmen yeninden nezarethaneye götürüldü.

Açıkkollu devam eden günlerde benzer şikayetlerde bulunmaya devam etti. Bu anlatımları ve işkence delili olan bulgular sağlık raporlarına da girdi

GÖZALTINDA 13. GÜN: HAYATINI KAYBEDİYOR

Gökhan Açıkkollu’nun 13 gün boyunca ne tür muamelelere maruz kaldığına dair en önemli delillerden biri de nezarethanede kaldığı C koğuşu 3 Nolu bölümü gören güvenlik kamera kayıtlarıydı. İşkence iddialarını soruşturan savcılık, 13 günlük kamera kayıtlarının tamamını incelemeye gerek duymadı. Sadece hayatını kaybettiği gün olan 5 Ağustos’ta sabah 4 ile 5:30 saatleri arasında tutulan güvenlik kamera kayıtları inceledi.

Bu kayda göre Gökhan Açıkkollu C-3 nezarethanesinde 4 kişiyle birlikte kalıyordu. Kamera açısına göre Gökhan Açıkkollu en sağda parmaklıklara dikey şekilde yatıyordu. Üzerinde beyaz atlet altında siyah eşofman vardı. Gözaltındaki diğer 4 kişi de uyuyordu. Kayıtlara göre 22. dakika 35. saniyede Açıkkollu, kalkarak bir süre oturdu. 26. dakika 26. saniyede ayağa kalkarak parmaklıların önüne geldi. 5 dakika boyunca burada bekledi. 31. dakika 26. saniyede parmaklıkların önünden ayrılarak tekrar uzandı. 35. dakika 33. saniyede vücudunda kasılmalar gözlendi. 35. dakika 52. saniyede nezarethanede bulunan diğer 4 şahıs, muhtemelen Açıkkollu bu kasılmalar nedeniyle inlediği için uyanmaya başladı. Beyaz atletli gri eşofmanlı olan kişi Açıkkollu’nun elinden tutarken bir diğeri parmaklıkların önüne gelerek polislere seslendi.

Polislerin durumdan haberdar olması ve kalbinin durduğunun anlaşılması üzerine Açıkkollu’ya ilk müdahaleyi yine o sırada gözaltında bulunan adli tıp kurumu uzmanları yaptı. Ancak şubede 40 dakika boyunca yapılan kalp masajına rağmen Açıkkollu geri döndürülemedi. Saat 05:30’da hastaneye kaldırıldı.

İLAÇLARI EKSİLMEMİŞ HALDE AİLEYE TESLİM EDİLDİ

Polis, Açıkkollu’nun eşini 5 Ağustos sabahı saat 9:10 sularında aradı. Acilen Haseki Hastanesi’ne gelmeleri istendi. Yaklaşık 1 saat sonra ise bir başka polis bu kez Adli Tıp Kurumu’na gelmelerini istedi. Gökhan Açıkkollu’nun rahatsızlandığını zanneden ailesi hayatını kaybettiğini Adli Tıp Kurumu’na geldiklerinde öğrendi. Açıkkollu’nun cenazesi aile yakınlarına teşhis ettirildi.
Kendisinden geriye kalan eşyaları ise İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gelen eşine teslim edildi. Mümüne Açıkkollu, şeker hastası eşi için getirdiği ilaçları neredeyse hiç eksilmemiş halde geri aldı. Gökhan Açıkkollu’nun her yemekten sonra kullanması gereken 2 çeşit insülin ilacı vardı. Tablet şeklinde kullandığı ilacı hiç eksilmemişti. 100’lü iğne kutusundan ise sadece 4 tanesi eksilmişti. Polisin iade edilecekler listesinde Açıkkollu’nun gözlüğü bulunmuyordu. Mümüne Açıkkollu’nun hatırlatması üzerine polis önce kırık gözlüğün çöpe atıldığını savundu. Mümüne Açıkkollu ısrar edince ‘teslim edilenler’ listesine sonradan kırık gözlüğü de eklendi.

AVUKAT BİÇER: ‘DÖVE DÖVE ÖLDÜRDÜLER’

Gökhan Açıkkollu’nun gözaltında neler yaşadığına tanıklık eden birçok kişi Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor. Bu isimlerden biri de avukat Engin Emrah Biçer. Biçer cezaevi yönetimine verdiği 20 Eylül 2016 tarihli el yazısı dilekçesinde, “Gözaltında iken yaklaşık 14 gün başka bir dosyadan gözaltına alınan öğretmen Gökhan Açıkkollu ile beraber kaldık. Kendisi gözaltında iken döve döve öldürülmüştür. Bu duruma en az 15 kişi şahittir. Deliller sabittir. Bu kişi için açılan bir soruşturma olup olmadığının, var ise soruşturma numarasının tarafıma bildirilmesini saygılarımla talep ederim” diye yazdı. Tutuklu bir Adli Tıp Uzmanının avukatı da Gökhan beyin eşine ulaşarak, “Müvekkilim şahitlik yapmak istiyor. Gökhan Açıkkollu’nun şiddete maruz kalarak öldüğüne dair bilgi vermek istiyor.” Dedi. Tanıklardan biri de halen tutuklu bir gazeteciydi. Açıkkollu ailesine haber göndererek, işkence davası açılırsa gördüklerini anlatacağını iletti. Özellikle soruşturma dosyasına dilekçesi de girdiği halde avukat Engin Emrah Biçer başta olmak üzere hiçbir tanığın soruşturmayı kapatan savcı Burhan Görgülü tarafından ifadesi alınmadı.

‘İŞKENCEDEN ÖLDÜĞÜNE ŞAHİDİM’

SCF’nin avukatı aracılığıyla ulaştığı bir tutuklu, Gökhan Açıkkollu ile aynı zamanlarda aynı nezarethanede gözaltında kaldı. Tutuklu A.G., Gökhan Açıkkollu’yu ölüme götüren gözaltı süreci ile ilgili SCF’ye önemli açıklamalar yaptı:

“İlk getirildiğinde her tarafında darp izi vardı. Morluklar ve çizikler vardı. Gözaltı süresince nezarethanedeyken 3–4 defa yanımızdan alıp götürdüler ve dövülmüş halde geri getirdiler. İlk 4–5 gün sağlık kontrollerini adli tıpta görevli doktorlar yapmıştı. Daha sonra hastanede görevli pratisyen veya asistan doktorlar geldi. İlk muayeneler iyiydi. Gökhan Açıkkollu özellikle ilk günlerde yaşadığı her şeyi anlattığını doktorların kayda aldığını söyledi. Doktorlara delil olsun diye fotoğraf çektirdiğini anlatmıştı.

Başka doktorlara sevk edildiğinde görevli polislerin dalga geçtiğini gezmeye de götürelim mi diye dalga geçtiklerini söylemişti. Panik atak olduğu için her geçen gün biraz daha içine kapanmaya başladı. Titriyordu. Bir seferinde gözaltında bulunan bir avukatın (Engin Emrah Biçer) omzuna dayanıp dakikalarca ağladı. Sağlık kontrolüne götürülürken kelepçe takılıyordu. Bundan dolayı birkaç kez kontrole çıkmak bile istemedi. Bir başka arkadaş da ite kaka sürükleye sürükleye götürüldüğünü gördüğünü söyledi. Bir seferinde de polisler dayak attıktan sonra özellikle sağlık kontrolüne götürmediler.

‘NE İSTİYORSANIZ KABUL, YETER Kİ ARTIK İŞKENCE YAPMAYIN’

Bir eczacı vardı gözaltındaydı. Bu eczacı onunla birlikte 2 kişinin daha aleyhine ifade vermiş. Açıkkollu ondan ilaç alışverişi yapıyormuş eczacı oradan tanıyormuş. Gökhan Açıkkollu, ‘eczacı herhalde kurtulmak için benim adımı verdi’ demişti. Polisler, bu yüzden ‘sen emniyetin imamıymışsın anlat bize isim ver’ diyorlarmış. Bir seferinde polis, hangi jandarmaların imamıydın anlat diye döverken diğeri onu uyarıp jandarma değil polisin deyince bu kez hangi polislerin imamıydın anlat diye dövmeye devam etmiş. Bunu Gökhan Açıkkollu kendisi anlatmıştı. ‘Ne istiyorsanız yazın ben altına imzamı atayım yeter ki bana bu işkenceyi yapmayın’ demiş. Polis ‘hayır bize isimler vereceksin’ demiş. Örgüt şeması çıkarmasını istemişler.

‘HER AN GÖTÜRÜP DÖVECEKLER DİYE BEKLEDİ’

Yanımızdan alıp götürmüşlerdi 3–4 defa. Her seferinde dövüp geri getiriyorlardı. Bize ‘Bir daha götürecekler mi beni acaba?’ diye soruyordu. ‘Hayır seni bir daha neden götürsünler’ diyerek ona moral vermeye çalıştık ama yine götürdüler. Her an beni yine alacaklar dövecekler diye bekliyordu. Biz onun adına çok üzülüyorduk ama elimizden bir şey gelmiyordu. Çok sıkıntılıydı çok telaşlıydı.
Bir seferinde gözlüğü kırılmıştı. O günü şöyle anlattı; Polisler onu aralarına almışlar. Bir polis neden yüzüme bakıyorsun diyerek tokat atmış. Yere baktığında da neden yere bakıyorsun yüzüme bak diyerek yine tokat atmış. Bu sırada arkasındaki polisler dizleriyle sırtına vurmuşlar. Ağır şiddet uygulamışlar.

Psikolojik işkence de uyguladılar. Dövüyorlar ancak ifadesini almadan bekletiyorlardı. Hepimizin ifadesi alındı ancak 13–14 gün olmuştu onun ifadesi alınmamıştı. Yaşadığı her şeyi herkese hepimize anlattı. Doktorlara da anlattı.

İlk günlerde kendisinden bahsederken öğretmenliğini çok neşeli, eğlenceli bir şekilde anlatıyordu. Eğitim faaliyetlerini anlatırken mutluluğunu gösteriyordu. İlk zamanlarda aslında gördüğü şiddeti de gülümseyerek komik şekilde anlatıyordu. Belli ki hayat dolu bir insandı. Hastalıklarının üzerine yaşadığı onca sıkıntıya sağlıklı bir insan da dayanamayabilirdi. O günlerde orada gözaltında olan herkes bu olaylara şahit oldu. Kamera kayıtlarında da bu görüntülerin olduğunu düşünüyorum.

‘ÖLMEDEN ÖNCE GÖĞSÜNE SERT BİR ŞEKİLDE VURMUŞLARDI’

Ölmeden önceki gece göğsüne çok sert vurmuşlardı. Göğsünü tutarak geldi. Dokununca bile ağrıdığını söylüyordu. O gece uyuyamadı. Bir süre sonra uyudu ben de uykuya daldım. Onun bağırmasıyla böğürmesiyle hepimiz uyandık. Polisleri çağırdık. Sonra alıp götürdüler. Ambulans çağırdılar. Götürülürken başının düştüğünü gördüğümde işin ciddi olduğunu anladım. Sonra ölüm haberi geldi. İşkence altında öldü. Kalp kriziyle öldüğünü söyleseler de onu bu sürece götüren şey işkenceydi. Gördüğü baskılar ve darp edilmesiydi. Ben doktorların da bu süreçte baskı altında olduğundan işkence izlerini tam olarak kayda geçmemiş olabileceklerini düşünüyorum. Panik atağı, şeker hastalığı, psikolojik rahatsızlıkları vardı. Birkaç kez atak geçirmişti.”

OTOPSİDE KABURGA KEMİKLERİNDE KIRIKLAR TESPİT EDİLDİ

Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi’nin 29 Ağustos tarihli ve 16/70527/3425 sayılı otopsi raporunda özellikle göğüs bölgesinde yapılan incelemelerde kırıkların belirlenmesi dikkat çekiyor. Raporda kaburga kemiklerinde 3, 4, 5, 6, 7. Kotlarda oblik bir hat izleyen kırıkların tespit edildiği belirtiliyor. Özellikle de 5. İnterkostal aralık hizasında kanama görüldüğüne dikkat çekiliyor. Adli Tıp Kurumu 1. Adli Tıp İhtisas Kurulu’nun görüşlerini içeren 23 Kasım 2016 tarihli raporda ise kırıkların yeniden canlandırma işleminden kaynaklanmış olabileceği, ölümün kalp krizi sonucu gerçekleştiği görüşünde oybirliği sağlandığı belirtiliyor. Ancak raporda tespiti yapılan boyun ve sırtta cilt altında, kas içinde çıplak gözle kanama alanları tanımlanması, mikroskop ile yapılan incelemede bu kanamaların doğrulanması Açıkkollu’nun gözaltı muayenelerinde bahsettiği kaba dayak ile uyumlu yaralanmaları destekler mahiyette olduğu ortaya çıkıyor.

Gökhan Açıkkollu, 26 Temmuz’da polislerin göğsüne tekme vurduğunu ve o tarihten itibaren her çıkarıldığı sağlık kontrolünde ağrılarının dinmediğinden bahsetmişti. Kaburgasındaki kırıkların bu tekme nedeniyle olup olmadığı rutin kontrolleri yapan doktorlar tarafından röntgeni çekilmediği için tespit edilemiyor. İstanbul Protokolü ve Minnesota Protokolü, adli tıp doktorlarının işkence ve kötü muamelenin ortaya çıkarılması için gerekli kontrollerin nasıl yapılması gerektiğini düzenliyor. Ancak rutin sağlık kontrolleriyle ilgili hazırlanan tutanaklar protokollere uyulmadığını gösteriyor.

PROF. DR. FİNCANCI: AÇIKKOLLU İŞKENCE SONUCU ÖLDÜ

Gökhan Açıkkollu’nun hayatını kaybetmesi üzerine doktor raporlarını, verilen ifadeleri ve otopsi raporunu inceleyen Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı ve Türk Tabipleri Birliği yöneticisi, Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, değerlendirme raporu hazırladı. Fincancı, soruşturma dosyasına da giren 18 Ocak 2017 tarihli 14 sayfalık raporda ölüm nedeninin işkence olarak kayda girmesi gerektiğini vurguladı.

Raporda;

– Gözaltında bulunduğu süre içinde yapılan muayeneler ve düzenlenen adli raporlarda da belirtildiği üzere gözaltında alındığı ilk günden itibaren hakaret, tehdit, fiziksel şiddete maruz kaldığını aktardığı, vücudunun değişik bölgelerinde yüz, başın arka kısmı, boyun, omuz, göğüs sağ yanı ve sırtı kapsayan değişik renk ve boyutlarda berelenmeler tanımlandığı, otopside de boyun ve sırt bölgesinde gerek çıplak gözle görülebilen gerekse mikroskopta doğrulanan kanama alanları saptandığı dikkate alındığında, yaralanma bulgularının boyut renk ve yerleşim özellikleri itibariyle kişinin aktardığı yumruk, tekme, başın duvara çarpılması şeklindeki kaba dayak uygulaması ile uyumlu olduğu,

– Maruz kaldığı ruhsal ve fiziksel travmalar ile uyumlu akut stres bozukluğu geliştiği,

– Gerek vücudundaki kaba dayak ile uyumlu yaralanmalar gerekse ruhsal değerlendirmede saptanan akut stres bozukluğunu birlikte değerlendirildiğinde Dünya Sağlık Örgütü hastalık sınıflandırma kılavuzunun ICD 10’da yer alan ‘diğer kötü muamele sendromları’ başlığı altında Y.07.3 kodu ile tanımlanan işkence tanısı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği,

– Kalp krizi sonucu ölmüş olduğu belirtilmiş ise de stres ve travmanın kalp damar hastalıklarının gelişiminde önemli bir risk faktörü olarak değerlendirilmesi gerektiğinin bilindiği de dikkate alındığında gözaltında maruz kaldığı ve muayenelerde de tanımlanan ruhsal ve fiziksel travmaların (Y.07.3 işkence) bir başka risk faktörü olarak şeker hastalığı da bulunan kişide kalp krizi gelişmesinin tetikleyici etkenlerden biri olarak kabulü gerektiği, şeklinde tespitler yapıldı.
SCF’nin görüştüğü Prof. Dr. Fincancı, kronik rahatsızlıkları bulunan öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun kalp krizi geçirmesine sebep olan ağırlaştırıcı durumlara dikkat çekti. Fincancı ölüme götüren bu durumun gözaltında gördüğü işkenceden kaynaklandığını söyledi.

SAVCI ‘AÇIKKOLLU’YA İŞKENCE’ SORUŞTURMASINI KAPATTI

Gökhan Açıkkollu’nun işkence altında hayatını kaybettiğine dair şikayetler üzerine ‘Taksirle Ölüme Neden Olma’ suçlamasıyla açılan soruşturmayı Savcı Burhan Görgülü yürüttü. Savcı Görgülü, ailenin sunduğu tanıkların hiçbirini dinlenmeden, Terörle Mücadele Şubesi’nde 13 günlük kamera kayıtlarını incelemeden, Prof. Fincancı’nın Açıkkollu’nun işkence altında öldüğünü açıklayan raporunu dikkate almadan delil yetersizliği gerekçesiyle dosyayı kapattı. 20 Aralık 2016 tarihinde verdiği takipsizlik kararının gerekçesinde “olayda herhangi bir kimsenin kastı veya ihmali olmadığı, herhangi bir kimsenin azmettirmesi sonucunda eylemin gerçekleşmediği anlaşılmış olup, Gökhan Açıkkollu’nun ölümünde etkisi veya katkısı olduğunu düşündürecek harici bir etkenin varlığını gerektirir bilgi ve bulgu olmadığı ” tespitine yer verdi. Otopsi raporunda Açıkkollu’nun kalp krizi sonucu hayatını kaybettiği bilgisi, takipsizlik kararına dayanak kabul edildi.

SULH CEZA HAKİMLİĞİ AİLENİN İTİRAZINI 7 AY SONRA HAKLI BULDU

Açıkkollu ailesinin avukatı Erol Bayram verilen takipsizlik kararına itiraz ederek, “etkin soruşturma’ yapılmadığını belirtti. Delilleri, ifadeleri, dinlenmeyen tanıkları ve doktor raporlarını sıralayan avukat Bayram soruşturmanın yeniden açılması gerektiğini savunarak Sulh Ceza Hakimliği’ne başvurdu. Adli prosedürlere göre 15 gün içinde verilmesi gereken karar tam 7 ay sonra geldi. Sulh Ceza Hakimliği soruşturmanın yeniden açılmasına karar verdi.

Gökhan Açıkkollu kimdir:

Tarih öğretmeni Gökhan Açıkkollu, 42 yaşında evli ve iki çocuk babasıydı. 1997 Konya Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü mezunuydu. Askerlik görevini 2004 yılında Hakkari Şemdinli’de 8 ay kısa dönem er olarak yapmıştı. Ailesine düşkünlüğü nedeniyle askerlik süreci sıkıntılı geçmişti. 4 yaşındaki oğluna ailesine bir an evvel kavuşmak için izin kullanmamış askerlik görevini 7 ayda bitirmişti. Ancak bu sıkıntılı süreçte ilk kez depresyon ilaçları kullanmaya başlamıştı. Sağlık kontrollerinde sosyal fobi teşhisi konulmuştu.

Nevşehir, Aksaray ve Konya’da Hizmet Hareketi’ne yakınlığıyla bilinen dershanelerde öğretmen olarak çalıştı. 2012 yılında KPSS sınavına girdi ve İstanbul’da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Ümraniye Atatürk Endüstri Meslek Lisesi’nde Tarih öğretmenliği yapmaya başladı. Genel olarak hayat dolu, esprili, diğer öğretmen arkadaşları tarafından da sevilen alan bir kişiydi. SCF’nin görüştüğü aile yakınlarına göre Açıkkollu, trafik cezası dışında hiçbir suça karışmamış, haşerelerin dahi öldürülmesine izin vermeyen, meslektaşları tarafından sevilen ve sıkça hediye gönderilen bir öğretmendi. 2013 yılında şeker hastası olduğunu öğrenmiş ve ilaç kullanmaya başlamıştı. Ayrıca panik atak rahatsızlığı vardı.

[Bülent Ceylan] 28.11.2017 [TR724]

Ses vermeye (gel) sen de himmet eyle!.. [Bülent Keneş]

Malumunuz Erdoğan rejiminin resmi borazanlığını yapan, söylediği yalanları çoğaltıp attığı iftiraları katmerleştiren Anadolu Ajansı, birlikte anılmaktan ancak şeref duyabileceğim başta Fethullah Gülen Hocaefendi olmak üzere, bir grup muhterem insanla birlikte bendenizi de eski Western filmlerinden hatırladığımız Vahşi Batı’daki kanun kaçakları için asılan “Wanted” afişleri gibi sarı silik bir kağıt üzerine resmederek sık sık “aranan terörist” diye yayınlıyor.

Geçtiğimiz günlerde Stockholm Center for Freedom’dan (SCF) iki arkadaşımız önemli bir insan hakları forumunda Türkiye’deki basın özgürlüğü ihlalleri, tutuklu ve sürgündeki gazeteciler ile ilgili bir sunum yaparken benimkine de denk gelecek şekilde bu fotoğraflardan bir ikisini ekrana yansıtmışlardı. Elindeki kaleminden, dilindeki bir iki kırık kelamından başka bir şeyi olmayan masum insanlara “terörist” yaftası yapıştırma alçaklığı, oldukça çarpıcı sunumu izleyen kalabalığı hayrete düşürmüştü.

‘SİZ BİRAZ ÖNCE EKRANA YANSITILAN O ‘TERÖRİST’ DEĞİL MİSİNİZ?”

Programı müteakiben forumun paralelindeki insan hakları fuarında kurulan standları ziyaret etmiştim. Resmi nitelikli bir kurumun standına sıra geldiğinde o kurumu temsil eden bir yetkili şaka yollu “Siz biraz önce ekrana yansıtılan o ‘terörist’ değil misiniz?” diye soruvermişti. Sadece bir yazıdan ötürü üç müebbetle yargılanan anlı şanlı bir ‘terörist’ olarak bu takılmayı elbette ki cevapsız bırakacak değildim. Anında karşı misillemede bulunmuş “Evet, taa kendisiyim. Kalemimi konvansiyonel ya da konvansiyonel olmayan her türden silah gibi kullanmakta üstüme yoktur,” demiş ve standdaki diğer insanlarla birlikte hep birlikte gülmüştük.

Hırs ve ihtiraslarının peşinde Suriye’deki kirli ilişkileriyle koca bir milleti perme perişan eden; gırtlağına kadar harama, rüşvete, hırsızlığa batmış olan; masum insanlara karşı yalanı kıyıcı bir silah, iftirayı cephane gibi kullanan; sırf yapıp ettiklerinden, hayatını kararttıklarından, canına kıydıklarından, çalıp çırptıklarından layüsel olabilmek uğruna kurmaya cehd ettiği dikta rejimine payanda olmadıkları için köylerini, kasabalarını, şehirlerini tanklarla, toplarla dümdüz ettiği Kürtlerin evlerini barklarını başlarına yıkan; bütün bunlar yetmezmiş gibi üstüne bir de şeytani bir kurguyla sahnelediği 15 Temmuz çakma darbesiyle yüzlerce insanın ölümüne yol açarken yüzbinlerce insanı işinden aşından, özgürlüğünden edip 80 milyonluk ülkeyi gidemeyenlerin cehennemine dönüştüren Erdoğan’ın İslamofaşist şer şebekesi elindeki kaleminden, dilindeki kırık dökük kelamından başka silahı olmayan bizlere varsın gece gündüz terörist desin.

REZİLLER TARİHİN ZELİLLER HANESİNE, DÜRÜSTLER İSE NEZİHLER HANESİNE

Vallahi vız gelir tırıs gider… Kimin ne olduğunu Allah zaten biliyor. Beynelmilel maşeri vicdan da er ya da geç gerçek terörist kim, gerçek hain ve alçak kim mutlaka anlayacak. İnancım ve umudum odur ki, tarih de herkesi hak ettiği yere mutlaka oturtacak. Reziller ve müptezeller zeliller hanesine, dürüstler ve namuslular nezihler hanesine… Ömrü olan bunu mutlaka görecek…

Kaldı ki bu yaşananlar elbette ilk kez bizim başımıza gelmiyor. Bu tür zulüm devirleri maalesef tarih boyunca hep olmuş. Ama hiçbiri ebediyete kadar sürmemiş. Geride büyük acılar, enkazlar, kahredici hatıralar bırakmış olsalar da hiçbiri baki kalamamış. Büyük tantanalarla geldikleri gibi hep büyük vaveylalarla gitmişler. Geride ise nesiller boyunca utançla, lanetle anılacak isimlerini ve mülevves hatıralarını bırakmışlar. Tarihin lanetliler çöplüğüne şöyle bir baktığımızda zaman tünelinden bu türden kimler kimler geçmemiş ki…

Dünya dediğimiz şey zaten böyle bir yer. Gelen geçer, konan göçer…. Geçmeyecek, baki kalacak olan ise kalemin ve kelamın namusunun, kalem sahibinin ve kelam müellifinin namusu olduğu gerçeğidir. Kalemini ve kelamını zalim ve ahlaksız muktedirlerin emrine verip şahsi menfaatlerine aracı kılanların, can ve mal korkusundan eğdikleri boyunlarıyla birlikte kalemlerine zikzaklar yaptıranların veya ikbal beklentisiyle kelamını rüşvete çevirenlerin tarihe geçecek olan utancıdır. Bu cinsten sefil muharrirliğin ve mülevves münevverliğin namusu en fazla orta malına dönüşmüş namuszedelerinki kadardır.

ALÇAK ZALİMLER ÖNÜNDE EĞİLMEKTENSE KIRILMAYI YEĞLEYENLER

Bugün namussuz havuz medyasında sayısız örneğini gördüğümüz bu türler, Necip Fazıl’ın ifadesiyle, ucuz bir sermayeye çevirdikleri fikrin hem “fahişesi” hem de “zamparası” olmayı meziyet bilirler yine de. Yüz kızartıcı yaltaklanmalarından hastalıklı bir zevk alan devletlûlere yakınlıklarını başlarına konmuş devlet kuşu gibi görür bu sefihler. Gölgesinden güç devşirdikleri muktedirin önünde eğildikçe eğilir, haysiyetlerini erittikçe şişen ceplerini kar sayarlar.

Bizi bu tiksindirici türlerden biri olarak yaratmadığı, menfaat ya da korkular karşısında anında şahsiyet erozyonuna uğrayan tiksinç bir istidadla halk edip bu sefil durumlara düşürmediği için Allah’a ne kadar şükretsek azdır.

Neticede kendisine azıcık saygısı olanlar, zalimler ve tescilli alçaklar önünde eğilmektense kırılmayı yeğlerler. Çünkü, kırılma pahasına eğilmeyenlerin tek ölçüsü haktır. ‘Hakkın hatırı ise alidir.’ O hatırı hiçbir hatıra feda etmeyenlerin fiilen ve maddeten kaybetmiş gibi göründükleri dönemlerde bile başlarını eğdirecek bir durum söz konusu değildir. Çünkü, hile, hurda ve alçaklıklar karşısında yenilmiş gibi olsalar dahi başları dik, alınları açık, yüzleri ak, vicdanları rahattır. Böyle olabilenlerin gücünü ahlakiliğinden alan ne kalemleri ne de kelamları zeval görür.

AYDIN BİLİNEN KALEM EHLİ, BİRER KIVRAK MASLAHATGÜZAR OLAMAZ

Bu bağlamda fikri ve kelamı iş edinen, üzerlerine alınsalar da alınmasalar da kendilerine aydın denilen kalem ehli asla maslahatgüzar olamaz. Düşünce disiplininin namusu olan ilke ve prensipleri terk edip maslahatgüzarlık bataklığına bir kez sapmış olana da zaten aydın ve kelam/kalem erbabı denilemez. Bir kalem/kelam erbabı için en büyük meziyet odur ki, ilke ve prensipleri çerçevesinde doğru bilip, hak olduğuna vicdanen kanaat getirdiğini sonuçlarından bağımsız olarak gümbür gümbür dile getirebilsin. Hakkın ali hatırını şahsi ilişkilerinin, başına açacağı bela ve musibet endişesinin ya da menfaat beklentisinin önünde eğip büküp iki paralık etmesin.

Maddi kılıcın kınına girdiği, medenilere galebenin ikna ile olduğu bir dönemde hakperestlikle donanmış kalemin ve hakkaniyetle bezenmiş kelamın kılıca ve silaha üstünlüğüne ise şüphe yoktur. Zulüm ve haksızlıklar karşısında susmak yerine vicdan terazisinde tartılan hakkın hatırını müdafaa için kuşanılan kalem ve kelam, hatanın mümessili, edilecek sözün muhatabı her kim olursa olsun Hz. Ömer’in (ra) çevresindeki sahabilerin taşıdığı o ağır sorumlukla mükelleftir.

Bilinen hikayedir. Hz. Ömer (ra) hilafeti devraldığı günlerde “Ey nas! Ben haktan, adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?” diye sormuş ve oradakilerden birinden “Ya Ömer! Sen eğrilir, hakdan inhiraf edersen, seni kılıcımızla doğrulturuz!” cevabını almıştı. Rivayet odur ki, Hz. Ömer (ra) zaten almayı umduğu bu cevap karşısında çok memnun olmuş ve “Elhamdülillah! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım varmış!” diyerek şükretmişti.

Siz bakmayın tarih öncesinden ışınlanmış gülyabanilerin, zincirlerinden boşalmış eli kanlı yobaz sürülerinin ortalığı kasıp kavurup, tarumar etmesine. Referansımız olan medeni dünyada cidalin yerini ikna, kılıcın yerini kalem ve kelam alalı çok oluyor. Bu yüzdendir ki hakkın hatırını ali tutanların nereden ya da her kimden neşet ederse etsin bir yanlışı sahabiler gibi kılıçları ile değil, kalem ve kelamlarıyla düzeltme cehdine dair sorumlulukları artmıştır. Bu sorumluluğunun idrakiyle usulünce çaba harcayanlar kınanmayı, linci ve dışlanmayı değil, olsa olsa muhataplarının Hz Ömer’in yaptığına benzer bir takdirini hak etmektedirler.

‘BAŞLANGIÇTA SÖZ VARDI’

Hakkın müdafii olan söz/kelam ve dolayısıyla söze/kelama ebedilik kazandıran kalemin işlevinin kudsiyetine dair hem İncil’de hem de Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet vardır. Ne ilginçtir ki İncil’in (Yuhanna) ilk ayeti “Başlangıçta Söz vardı,” diye başlar. ‘Söz’ün üzerine titrenilmesi gereken ne derece önemli bir nimet olduğunu ifade için şöyle devam eder: “Söz Tanrı’yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu. Var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı.”

Bilemiyorum tabii, bazı değişimlere uğramış olan İncil’deki bu ayetle murat edilen Yaratılış’tan önce sözün varlığını zımnen ifade ettiğini düşündüğüm Bakara Suresi’nin “O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen oluverir,” şeklindeki 117. Ayeti’ndeki ‘Ol’ sözü ile kastedilen şeyle aynı mıdır? Boyumuzu aşan bu tartışmayı işin ehline bırakıp geçelim.

Öte yandan, İbrahim Suresi’nin 24. Ayeti’nde, “Görmedin mi Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? Söz kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir,” denilmektedir. Meryem Suresi 50. Ayet’te ise, “Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onlar için yüce bir doğruluk dili var ettik,” denilmek suretiyle, daha birçok çağrışımlarının yanı sıra, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insanın söyleyeceği sözlerdeki doğruluğa, hakkaniyete ve hakperestliğe sadakate atfedilen önem vurgulanmıştır.

Kelamın ve kalemin doğruluğu her zaman hayatidir. Ama ekranların, meydanların, sayfaların, cemiyetin eraciften geçilmediği bu türden ifritten günlerde hakka seda olan iki çift söz, kırık dökük bir iki kelam, doğru bildiğinden sapmayan dosdoğru bir kalem daha büyük bir önem ve hayatiyet kazanmıştır. Edecek sözü, dökecek dili, yazacak kalemi olduğu halde ‘eraciften üzerime bir şey sıçrar da gül gibi adımı kirletir’ kaygısıyla zulümler, çirkeflikler ve çirkinlikler karşısında sessizliği zırh edinenlerin, bana göre, yatacak yeri yoktur.

KİMBİLİR BADİRELERİ BELKİ DE ‘SÜHAN’IN MİHMANDARLIĞINDA ATLATACAĞIZ

Başa dönecek olursak, sadece hakkın hatırının müdafaası için kuşandığı kaleminden ve seferber etiği kelamından başka bir şeyi olmayanlardan terörist falan olmaz. Bu devir eninde sonunda bir gün sona erecek. İşte o gün bugünün alçak ve zalim Yezitlerinin iftiralarının, attıkları çamurların ve uydurdukları yalanların hedefinde olan masum insanlara ne büyük haksızlıklar yapıldığı bir bir ortaya çıkacak. Yeter ki, üzerimize düşenleri yapalım. Ne pahasına olursa olsun, zalimler karşısında kalemimizi dik tutalım, öz namusumuz olan kelamımızın iffetini bil’hakkın koruyalım.

En müşkül durumlarda dahi sözün ve kelamın, dolayısıyla kalemin kıymetini anlayabilmek için bilemiyorum belki de dönüp o müthiş mecazi anlatımıyla Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ını yeniden okumalıyız. Binlerce beyit boyunca başlarından türlü badireler geçen hikâyenin kahramanlarına mihmandarlık yapan Sühan’ın (söz, kelam) oynadığı o kritik rolü ve onları ne çok badireden kurtardığına belki bir de bu nazarla bakmalıyız.

Öyleyse bu yazıyı da, gelin bir beytinde “Merdanelik asaleti meydanda bellidir; Hayber günü babasını kim sordu Düldül’ün?” diye soran Şeyh Galip’in “Fehmetmeğe sen de himmet eyle; Ol gevheri bul da sirkat eyle” beytini az biraz değiştirip masum insanlara büyük acılar çektiren alçakça zulümlere karşı sadece fehmetmekle (düşünmekle) yetinmeyip “Ses vermeye sen de himmet eyle; O cevheri bul da sirkat eyle,” diyerek bitirelim.

[Bülent Keneş] 28.11.2017 [TR724]

Kurtlar Vadisi Reza [Naci Karadağ]

Ortalama zekâ yaşı hakkındaki düşüncemi yazıp kimseyi rencide etmek istemem elbette ama AKP iktidarının son birkaç yıldır taşıdığı kafa hakikaten orijinal ve insana “Ne içiyor bunlar?” dedirtecek cinsten.

Aslında çok eğlenceli bile sayılabilir ama güç bu zihniyetin elinde olunca maalesef gülmekten ziyade kahroluyor insan.

Aklın yerini paranoya, izanın yerini saçma sapan fevrilik alınca, bir dolu ‘bildiğin düz deli’ de bu kişilerin yol göstericisi oluyor.

Normal bir memlekette ancak tımarhanedeki deli doktorlarına dertlerini anlatabilecek kadar kafayı sıyırmış arızalı güruh sosyal medyada iktidar adına sallayıp duruyor, racon kesiyor, insanları tehdit ediyor.

GOFRETLE, JELİBONLA SARSILAN ÜLKE

Dünyanın en saçma davalarından biri olan Zaman Gazetesi reklamı davasını ballandıra ballandıra anlatabiliyor mesela. Nasıl bir güç ise bu Zaman gazetesi darbeden tam 9 ay 14 gün önce yapılacak olan darbeye atıfta bulunan subliminal (bu kelimeye özellikle Saray savcıları bayılırlar) reklam çekmişler. Bu kadar derinlikli bir stratejik akıl her nedense başarılı olamamış. Çünkü yurdum insanı tanka atlet tıkayarak darbeyi önlemiş!

Gülmeyin ciddi bir şey anlatıyoruz burada!

Kafa bu olunca gofret reklamından da darbe mesajı çıkarırsınız, çiklet reklamından da vatan hainleri üretirsiniz.

Gofretle yıkılmaya çalışılan ülke olarak tarihe geçerseniz elbette!

Düşünsenize bir sonraki gofret reklamını; rejim yıkan, iktidar deviren çikolatalı gofret marketlerde. Israrla isteyiniz!

Jelibonla sarsılan bir devletin sağlık bakanı Narcos isimli diziyi sabahlara kadar izleyerek uyuşturucu ile ilgili bilgilendiğini ve mücadele yöntemlerine dair şahane fikirler aklına geldiğini açıkladı geçtiğimiz günlerde.

NARGİLECİDE DIŞ POLİTİKA ÇİZİLİRKEN

Dış politika stratejisini kerameti kendinden menkul TRT senaristinin Çukurcuma’da nargile içerken çiziktirdiği Diriliş Ertuğrul dizisiyle geliştiren bir ülkeye yakışabilecek bir bakanımız olduğu için ne kadar iftihar etsek azdır.

Zaten biliyorsunuz, tüm hainleri ya Kurtlar vadisi dizisiyle vururuz ya da Diriliş Ertuğrul ile.

Ecdadımız acımadan ikiye böler alimallah vatan “Hayın”larını!

Sevda Kuşun Kanadında isimli evlere şenlik bir tarihi dizi çektirdi Reis.

Her tarafından pespayelik dökülen ilkel ve iptidai bir sinema diline eklemlenmiş ucuz didaktik propaganda bulamacı.

Cem Karaca’nın o güzelim parçasını zayi ettiler, harcadılar resmen.

Sözüm olan “Reyis”i anlatıyordu dizi.

1970’li yıllarda geçiyor.

Bütün muhafazakâr delikanlılar mert, yiğit…

Cemaat ta o zamandan hain ve darbeye meraklı…

Yani Zaman’ın 9 ay 14 gün önce darbeyi bilmesi marifet mi, TRT kadrosu 30 yıl önceden Cemaat’in darbe yapacağını söylüyor dizisinde… Uzak görüşlülük diye buna derim ben!

Reis bol keseden devletin parasını böyle saçma sapan çok yere dağıttı.

Misal Reis diye bir film çektirdi yüzüne bakılacak gibi değil.

IMDB’de gelmiş geçmiş en kötü film sıralamasında liste başı oldu bu bayağı propaganda filmi.

PARASINI VERİNCE SANAT OLUYOR MUYMUŞ?

Her türlü madrabazlığı bilenlerin sanattan anlamaması, bu işin parayla olacağını zannetmesi kadar doğal bir şey yoktur sanırım.

15 Temmuz Darbesi’ni araştırmak istemeyenlerin meseleyi Şaşmaz Kardeşler’e havale etmesi de anlaşılabilir, çünkü sağ olsun milletimizin bu konuda doymak bilmez bir iştahı var.

Polat gelecek ve tüm hainlere günün gösterecek…

Açıkça söyleyeyim, ben ‘Kurtlar Vadisi Reza’ gibi bir çalışma bekliyorum. Kontrol eden oldu mu bilmem, belki internet sitesi filan şimdiden alınmıştır. Malum bu işleri çok iyi bilir Şaşmaz kardeşler.

Para bol olunca, ite köpeğe kaptırmak, çakallara yedirmek kader oluyor elbette.

Bilmiyoruz bugüne kadar kaç milyar lirası bu tür saçmalıklara gitti milletin.

En son Amerika’da yedikleri nanelere bakılırsa epey para akıtmışlar bu film işlerine.

Arada paspas Nedim Şener ve ruh hastası emekli askerler filan da yemiş epeyce.

Belgesel çekiyoruz ayağına Flynn’a para akıtmışlar.

Sadece Zarrab değil Flynn’ın da itirafçı olduğu söyleniyor. Durun bakalım, bugün yarın ortaya çıkar pisliğin boyutu.

Designated Survivor dizisinde kendilerine laf sokulunca kafayı yiyecek duruma geldiler. Tabii elin oğlu işi biliyor, öyle Reis gibi saçmalıklarla, Diriliş Ertuğrul gibi ilkelliklerle uğraşmıyor. Tabiri caizse vurdu mu, oturtuyor!

Saray ve avenesi bu uğurda milyarlar akıtıyor ama 1 dakikalık Amerikan dizisi kadar etki edemiyorlar.

Buna mı yansın Saray’da ikamet eden zat, yoksa sağını solunu saran bir yığın yetenek kabızı sanatçı bozuntularına mı?

Gofretle sarsılan iktidarı elbette TV ekranındaki tarihi dizi kılıcıyla koruyacaksınız, başka ne olacak yani!

[Naci Karadağ] 28.11.2017 [TR724]

Malzeme her yerde aynı [Tarık Toros]

Geçen, Periscope’ta önüme düşünce açtım.

CHP’nin grup toplantısı partinin Periscope hesabından canlı yayımlanıyordu.

Periscope, Twitter’a bağlı, internetten görüntülü yayın yapmaya olanak tanıyan özgür bir platform.

Kemal Kılıçdaroğlu konuşuyor, asgari ücretin yetersizliğini, 2 milyon TL olması gerektiğini söylüyor, grup alkışlarla karşılıyor, filan.

İki dakika filan seyredebildim, sonra dayanamayıp kapattım.

Sanki, 10 sene önceki parlamenter sistem var, muhalefet de grup konuşmalarında gündem belirliyor.

Hoş, 10 sene önce de muhalefetin bir şey belirlediği, belirleyebildiği yoktu.

AKP 2002’de iktidara geldikten sonra tüm seçimleri kazandı, muhalefet de kaybetti.

Muhalefetin, özellikle son 5 senedir “Şunu yaptık, şu konu bizim sayemizde çözüldü, şu yasaya şöyle bir katkıda bulunduk” diyeceği, diyebileceği herhangi bir başarısı yok.

Birkaç dirayetli milletvekilinin hukuksuzluklara karşı kişisel çırpınması var, hepsi o.

***

CHP’nin “Adalet Yürüyüşü” umut verici ve çok etkili bir eylemdi.

Kendinden konuşturdu, lakin arkası gelmedi.

Gelmeyeceği de belliydi.

Kâhin olmaya lüzum yok.

***

Kılıçdaroğlu en son, “Tek adam rejiminin fragmanını yaşıyoruz” demiş.

Sonra da eklemiş:

“2019’da bu gerçek bir öyküye dönüşebilir.”

Oradan demek ki öyle görünüyor.

Allah aşkına… Yaşananlar, yaşadıklarımız fragman falan değil, düpedüz tek adam rejimi.

Partisinin il başkanlarını Saray’da toplayacak kadar fütursuz bir “tek adam” var.

2019’da “anayasal” yetkilere kavuşacak.

Ve bu da yetmeyecek.

Sorarım, şu an yapmak isteyip de yapamadığı ne var?

Anayasa çiğnenmiş, siyasi teamüller alt üst edilmiş, kimin umurunda!

***

“Ülkenin her alanda çivisi çıktı”ya son örnek:

Harp okulları mezun vermeye başladı.

Emekli Koramiral Atilla Kıyat, Twitter’da yazdı:

“15 Temmuz’dan sonra bütün harp okulları kapatıldı, tüm öğrenciler okuldan atıldı. 8 yılda aldığım eğitimden fazlasını bir yılda alan subayları tebrik eder, MSB Üniversitesi rektörünü takdir eder, yeni sistemi süratle benimseyen dört yıllık harp okulu mezunu komuta kademesini kutlarım. Tarihe geçtiniz…”

Kıyat, sıradan bir isim değil.

Deniz Harp Okulu Komutanlığı, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı gibi görevlerde bulunmuş bir isim.

***

Eğitimde son balyoz, subay yetiştiren okullara indi.

Ondan önce hakimlik, savcılık, polislik gibi meslekler ayağa düştü.

Malum, tahrip çok kolay, tamir zor.

AKP rejimi de yıka yıka gidiyor.

Ne çare, zaman ilerledikçe telafisi hayli güçleşiyor, güçleşti.

Kimine göre 20 sene, kimine göre 30, kimine göre ise 50 yılda toparlamak ancak mümkün olacak.

Bugünkü nesil ortada.

Ayrıca, nesil yetiştirmek için nesil yetiştiricilere ihtiyaç var.

Atılan akademisyenler, ülkeyi terk edenler, mevcut düzenin ne kadar ve ne biçimde süreceği, sürekli değişen eğitim ve sınav sistemleri ile geleceği kestirmek çok çok zor.

***

Ahval’den Eylem Yılmaz’a konuşan Perihan Mağden, “Yakın planda bir şey umut etmek daha çok işime gelir” deyip ekliyor: “İçerideki insanların dışarı çıktıklarını göreyim yeter.”

İnsanların kolu kanadı kırık.

Anadolu topraklarının bu denli umutsuzluğa düştüğü başka bir dönem olmuş mudur, bilmiyorum.

***

Cumhuriyet gazetesinin internet sitesinin başındaki isim, Oğuz Güven hapis cezası aldı.

Gazeteci arkadaşları şöyle başlık atmış: “Hatalı tweet’e 3 yıl 1 ay hapis.”

Yahu, tweet’te hata yok ki hapis cezası olsun.

Böyle hüküm vermek için, hukuk diplomasını poşete koyup adliye kapısında bırakan hâkime ihtiyaç var sadece.

Oğuz Güven, “Savcıyı kamyon biçti” diye yazmış… Sonra da sanırım, “başımıza bela almayalım” diye silmiş.

Türkçe haber yazılırken kullanılan bir kalıptır bu, bakın Google’a binlercesini görürsünüz.

Hem kime ne anlatıyorsun, ülkede gerçek ötesi bir dönem yaşanıyor.

***

Muhalefet aynı kafayla siyaset yapadursun, gazeteciler de gazetecilik…

Rahatlatır mı bilmem, Türkiye bu abukluklarda yalnız değil.

Misal:

ABD seçimlerindeki Rusya etkisi, Trump’ın başını çok ağrıtacak.

Çevresindeki yığınla isim, daha ilk aylarda tepetaklak gitti.

Peki Trump seçmeni ne düşünüyor?

Biri demiş ki mesela, “Trump’ın Rusya ile işbirliği yaptığını Hz. İsa kendisi bana söylese, yine de Trump’ın yanında dururum.”

Malzeme her yerde aynı, vesselam.

[Tarık Toros] 28.11.2017 [TR724]

Dolar hiç 7 bin 500 lira olmadı [Semih Ardıç]

Bir konuşmasında Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın ölümünden 16 sene sonrasına tekabül eden 1243’te Anadolu’yu işgal ettiğini belirten Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan döviz kurlarının tarihçesinden bahsederken yine hatalı bilgiler serdetti.

Erdoğan, kendince doların Ekim ayından beri Türk Lirası’na mukabil yüzde 20’ye yakın kıymet kazanmasında endişe edilecek bir hal olmadığını ispat etmeye çalışırken, “Döviz kurlarında suni şişkinlik var. ‘Kur şöyle arttı böyle arttı.’ Bütün bunları konuşuyorsunuz da 1 doların 7 bin 500 liralara çıktığı günleri niye konuşmuyorsunuz?” ifadelerini kullandı.

ERDOĞAN İKTİDARA GELDİĞİNDE DOLAR 1,67 TL

Hakikaten şaşırmamak elde değil. Doların gün içinde bile yüzde 2 inip çıktığı esnada bu sözleri sarf edebilen Erdoğan güya iktisadî tablonun hayli parlak olduğundan dem vuruyor. Bunu yaparken de eski kötü günlerden haberler veriyor.

Maalesef Erdoğan’a verilen malumat baştan sona hatalı. İktisat tarihinde ABD doları hiç 7 bin 500 lira olmadı. TL’den 2005’te altı sıfır atıldığı için eski ve yeni rakamlar karıştırılabiliyor. AKP’nin iktidara geldiği 4 Kasım 2002’de 1 ABD Doları, 1,67 TL idi. Dolar bugün 3,90 TL. 1,50 TL seviyelerine 2001 krizinde tırmanan dolar, Mayıs 2013’e kadar 2 TL’nin altında seyretmişti. Son dört senedir TL’deki erime yüzde 80’i aştı.

EVET, FAİZLER YÜZDE 7 BİN 500 OLDU

Erdoğan’a verilen notlarda 7 bin 500 lira ifadesi dolarla beraber geçiyorsa vay Türkiye’nin haline. Külliyen hatalı bir bilgiye devletin bir numarası tarafından atıf yapılıyorsa üçüncü şahısların buna yaklaşımı hiç de lehimize olmaz. Hal-i hazırda Türkiye’nin resmî verilerinin batıda yerden yere vuruluyor olması sebepsiz değil.

Devlet adına hareket eden memur da Reis-i Cumhur da bin düşünüp bir konuşmalıdır. Yazılı olmayan beyanlar için de geçerli bir düsturun günü birlik siyaset uğruna çiğnenmesi resmî verilere duyulan itimadı sarsar.

EVET, FAİZLER YÜZDE 7 BİN 500 OLDU

Türkiye’de 7 bin 500’leri gören bir kalem var. O da Hazine’nin borçlanma maliyetidir. 2001 krizinin en hararetli günlerinde Hazine’nin yüzde 7 binlere varan faiz ödeyerek borç bulabildiğini kastediyor.

Faizin o devirde yükselmesinin sebebi tıpkı bugünkü gibi döviz kurlarında görülen afakî artıştı. Dolar Şubat 2001’de 1,5 TL’ye fırlayınca Hazine de para bulmakta zorlanmıştı. Yüzde 7 bin 500 ifadesi faiz için kullanılsaydı herhangi bir itirazım olmazdı.

DOLARDA REKOR AKP’DE: 3,9830 TL

Dolar bahsinde ille de bir rekordan bahsedilecekse o rekor 3,9830 TL ile Erdoğan’ın liderliğini yaptığı AKP’ye aittir. O rekor 22 Kasım 2017 Çarşamba günü kırılmıştır.

Dile kolay! Doların maliyeti son bir ayda 50 kuruşa yakın artıyorsa 434,2 milyar dolar dış borcu olan bir ekonomide herkesin endişelenmesi lazım gelir. Endişelenenlerin başında da Reis-i Cumhur olmalıdır.

Esnaftan memura her kesimin alım gücünü yüzde 20’ye yakın eriten devalüasyonu, kelime/rakam oyunları veya siyasî gaflarla geçiştirmek ekonominin bağışıklık sistemini tamamen çökertebilir.

Elinde parası olanlar gününü gün ederken bütçede aslan payı (66 milyar lira) faiz ödemelerine ayrılıyor. Türkiye’nin faiz cephesinde de değişen birşey yok.  AKP’nin 15 senelik devr-i iktidarında faiz ödemeleri 180 milyar doları buldu.

DÖVİZ BAĞIMLILIĞI HAD SAFHADA

“Faize karşıyım?” demekle faiz sıfırlanmıyor. Tutarlı, makul ve kalıcı adımlar atmadan ekonomiyi kasıp kavuran döviz bağımlılığına son verilemez. Bağımlılığın mânâsı gayet açık: Yüksek faiz, yüksek enflasyon ve yüksek işsizliğe mukabil halkın refahının azalmasıdır.

Cari açığa bir de hukuk ve demokrasi açığı ilave olunmuşsa artık ‘hasta adam’ diye nitelendirilen Türkiye ekonomisinin ayağa kalkma ihtimali de yok denecek kadar azalmıştır.

Temennim o ki Erdoğan’ın, “Doların 7 bin 500 lira olduğu günleri ne çabuk unuttunuz.” sözlerinin sürç-i lisan olduğu ilan edilir ve bu hicap veren pişkinliğe son verilir.

Akabinde de hükûmet, ekonominin kurtuluş reçetesini esastan müzakere etmeye başlarsa millet bir nebze nefes alabilir.

Maalesef ufukta böyle bir emare görünmüyor.

[Semih Ardıç] 28.11.2017 [TR724]

Sosyal medyada fitne ve troller! [Mahmut Akpınar]

Rusya dünya çapında bilişim korsanlarına sahip ve son zamanlarda bu imkanlarını ve yetişmiş personeli politik amaçlar için etkili şekilde kullanıyor. Brexit referandumundan Trump’ın seçildiği ABD seçimlerine, Avrupa’daki muhtelif seçimlere kadar Rus hackerlerin ve bilişim korsanlarının pek çok seçime sonuçlarını etkileyecek şekilde müdahale ettiği yazılıyor. Nefrete ve şiddete yönlendiren sahte hesaplar üzerinden sosyal olayları, grupları maniple ettiği, bölücü, kışkırtıcı propagandalar yaptığı konuşuluyor.

Rusya, Batı’nın bir yandan en güçlü tarafı öte yandan en büyük zaafı olan demokrasiyi demokrasinin imkanlarını istismar ederek hedef alıyor. Sahte ve etkili pek çok hesap üzerinden kamuoyu oluşturuyor. Irkçılığı ve ırkçı partileri destekleyerek-körüklüyerek demokratik toplumların içinde yarılmalar, ayrışmalar planlıyor. Böylece Batı’yı “ırkçı” gösterme imkânı elde ediyor, oradan kendisi için propaganda malzemesi elde ediyor; ayrıca Batı dünyasını bir adada tutan demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, düşünce hürriyeti, çok kültürlülük gibi değerleri aşındırıyor.

SAHADA VE SANAL ÂLEMDE SAVAŞ!

Putin Rusya’sı bir yandan kendi hinterlandı saydığı yerlerde (Gürcistan, Ukrayna, Suriye vb.) ‘hard power’ı kullanıp askeri işgallere, hareketlere girişirken, Rus ordusunu sahaya sürerek denklemi lehine değiştirirken, öte yandan düşman olarak gördüğü ülkelerin iç kamuoylarında manipülasyonlar, provokasyonlar planlıyor ve uyguluyor. ABD’de kurup etkin hale getirdiği iki ayrı hesap üzerinden aşırı sağ grupları ve Müslüman grupları karşı karşıya gelecek şekilde bir alanda aynı anda toplayıp provoke etmeyi başarıyor.

Demokratik, insani değerleri yok edecek grupları, siyasi liderleri destekleyerek demokratik dünyanın kendi içinde bölünmelere, ayrışmalara, çatışmalara girmesine neden olacak argümanlar üzerine yatırımlar yapıyor. Bu ayrışmaları internet korsanları, sanal hesaplar, sosyal medya mühendislikleri üzerinden köpürtüyor. Yani dış politikada bir yandan revizyonist politikalarla sert gücü kullanırken öte yandan teknolojinin/bilişimin imkanlarıyla hedef aldığı toplumları/devletleri içten zaafa uğratmaya çalışıyor. Muhtemelen bütün bunları kalabalık ve nitelikli bir bilişimci/hacker ordusuyla ve büyük bütçelerle bir devlet politikası olarak yapıyor.

İNTERNET, BİR MÜDAHALE ALANI

İyilerin iyi halleri, iyi niyetleri kötüler için imkân, kolaylık oluyor. Art niyetli kişiler, dolandırıcılar, hırsızlar, istismarcılar kötülüklerini iyilerin güven, yardımlaşma, paylaşma duygularını, sevgilerini, merhametlerini istismar ederek gerçekleştirirler. Kendilerini olduklarından farklı takdim eder, sahte mağduriyetler, acınası haller üzerinden duyguları sömürür, insanları kandırır, soyar, tokatlarlar. Bu nedenle hayatta hüsnü zan kadar ademi itimat prensibi de önemlidir.

İnternette bireysel ve organize pek çok dolandırıcılık ekipleri ve faaliyetleri var. İnternet ama artık interneti, bilişimi onun güvenliğini sağlaması gereken devletler, hükümetler de istismar ediyor. Bir partinin, liderin sosyal medya üzerinden reklam-tanıtım yapmasından bahsetmiyoruz. Hukuk dışı yollarla, farklı kimlikler, hesaplar üzerinden yapılan manipülasyonlardan, provokasyonlardan bahsediyoruz. Eğer hukuk yeterince güçlü değilse veya işlemiyorsa, tek adam rejimi varsa internet-sosyal medya bir toplum mühendisliği aracı, teknolojik bir silah, siyasetin kirli propaganda aracı haline getirilebiliyor. Otoriter yönetimler diğer hukuksuzluklar gibi interneti de rakiplerini bertaraf için kullanıyorlar. İnternet ve sosyal medya mecraları sansüre tabi tutulmanın yanında itibarsızlaştırma, kara propaganda, yalan haber aracı haline getiriliyor.

AKP’NİN TROL ORDUSU

AKP sosyal medyanın önemini ilk defa Gezi’de fark etti. İnsanların sosyal medyada hızlı şekilde organize olup etkili muhalefet yapması iktidarı acze düşürdü. Erdoğan pragmatizmi bu alana el atmasa olmazdı. Gezi Eylemleri sonrası AKP yavaşlatma, engelleme, kapatma gibi “tedbirler” yanında interneti-sosyal medyayı kullanmayı keşfetti. Ama her alanda olduğu gibi burada da meşru alanda, hukuk içinde kalmadı. Medyaya da yansıyıp inkâr edilmediği üzere 3-4 sene önce sayıları 6.000 kişiye varan AKP lehine manipülasyon yapan bir trol ordusu kuruldu. Genel başkan yardımcısı Süleyman Soylu’nun bir dönem en önemli işi bunları yönetmek ve yönlendirmekti. Bu trol ordusunun sayısının ve etkinliğinin daha da arttığını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Hiçbir denge denetim, kontrol imkanının bırakılmadığı böylesi bir dönemde bu gücün ne tür kirli iş ve ilişkilerde, manipülasyonlarda kullanıldığını yansımalarından görebiliyoruz.

AK Trol ordusunun tek işi AKP goygoyculuğu yapmak değil. Liberal, solcu, milliyetçi, Alevi, Kürtçü, Cemaatçi pek çok kimliğe bürünmüş sahte hesaplar var ve bunlar o kimliklerle merkezden planlanan politikalar-yönlendirmeler çerçevesinde paylaşımlar yapıyorlar. Paylaşımların altına yapılan yorumlara dikkatle bakarsanız AKP Trolleri içinde pek çok Cemaatçi görünümlü hesabın da olduğunu görürsünüz. Ben fark ettiklerimi blokluyorum. Ama bunlar fitnelerini “düşünce hürriyeti” istismarıyla sürdürüyorlar ve blokladığınızda bir de yaygara çıkarıyorlar. Ülkede hukuk, adalet, fikir hürriyeti kalmadığı için pek çok kişi kendi adına hesap açamıyor ve paylaşım yapamıyor. Bunun için korku/kaygı nedeniyle müstear isim kullananlarla AK Trolleri ayırt etmek kolay olmuyor.

Bu troller neler yapıyor?
  • Sosyal gruplar içindeki fikri tartışmaları küfürlerle, hakaretlerle körüklüyor ve kopuşlara, ayrılmalara neden olmak istiyorlar.
  • Kendi taraftarlarını yalanla, hayalle ayakta tutarken başka grup ve görüşlerin içine umutsuzluk aşılıyorlar.
  • Aynı grup hareket içindeki insanların birbirine ve harekete olan güvenini yıkıyorlar.
  • Küfürlü paylaşımlarla gerçek hesapları maniple ediyor, kışkırtıyorlar.
  • Bilinen, meşhur hesaplara bir siyasi kimlik, aidiyetten görünerek hakaret, küfür ediyor ve onları o insanlara karşı olumsuz düşüncelere itiyorlar.
  • Hareket, grup içindeki insanları tuzu kurular, perişanlar, Türkiye’dekiler, Avrupa’dakiler, hapistekiler, dışardakiler gibi ayrımlarla kategorize etmeye çalışıyorlar. Bazen bunu sureti haktan görünerek yapıyorlar.
Bu nedenlerden dolayı sosyal medyadaki her yorumu, hesabı dikkate almayınız. İnternet kimliklerin niyetlerin gizlendiği pek çok art niyetli insanın bulunduğu gri-flu bir alan. Burada herkesi ciddiye almak, cevap yetiştirmek en iyi ihtimalle moralinizi bozar. Ayrıca emin olmadan retweet yapmak, teyide muhtaç bilgileri yaymak bilgi kirliliğini artıracaktır.

Sosyal medya görüşlerinizi yaymak, zulmü anlatmak, düşünce özgürlüğü için büyük imkân ve kolaylık sunuyor. İnternet mecralarında bir şey yazmak, paylaşmak artık çok kolay. Ama eğer bilinçli olmazsanız paylaşımlarınızla birilerinin kirli amaçlarına, kara propagandasına alet olabilirsiniz.

Özellikle sosyal medyada gezinirken AK Trollerin her kılığa bürünerek internette sosyal medyada cirit attığını, fitne, fesat, vuruşturma planlarının parçası olarak kullanıldıklarını unutmayın!

[Mahmut Akpınar] 28.11.2017 [TR724]

15 Temmuz sonrasında aslında ne oldu? [Mehmet Efe Çaman]

Sistemin ötekisiyken Avrupa Birliği’ne yöneldi, çünkü demokrasi kendisine lazımdı. Askeri vesayet varken NATO’cuydu, çünkü TSK’daki demokrasiyi içine sindirmiş Batıcı, muasır medeniyetçi komuta kademesine gereksinim duymaktaydı. Anayasayı defalarca değiştirdi, çünkü derin devletin hortlamasından ve kendisini alaşağı etmesinden çekiniyordu. Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı olduğunu söyledi, çünkü o zamanlar ABD’nin Ortadoğu’ya model olarak önerdiği halkı Müslüman, demokratik ve seküler bir ülkenin sistemle bütünleşmeyi başarmış İslamcı ekolünü temsil ediyordu. Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne ve daha birçok liberal, demokrat yazarın, liberal kesimin desteğini almaktan memnundu, çünkü iktidarını sağlamlaştırmak ve derin devletin nomenklaturasına (egemen oligarşiye) karşı direnebilmek için gerekliydiler.

Cemaat ile adeta koalisyon içindeydi, çünkü Cemaat’in insana odaklı ve eğitime yatırım yapan yapısı ve yetişmiş insan gücünün rüzgârını arkasına almakta yarar görmüştü. Kürtlerin siyasi temsilcileriyle işbirliğini bırakın, terörist PKK’nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan’la bile devletin kurumsal istihbarat örgütü üzerinden pazarlık yapmaktan imtina etmedi, çünkü güneydoğudaki Kürt oylarına el atmak peşindeydi. Kıbrıs’ta Annan Planı’na evet dedi, çünkü AB’nin desteğinin kendisi için yaşamsal olduğunu biliyordu. Ergenekon’un savcısıyım dedi, çünkü derin devletin İslamcıların cumhuriyete eklemlenmesini ve yönetime gelmesini sindirmeyeceğinin ayırtındaydı.

Davos’ta one-minute şovunu yaptı, çünkü İslamcı tabanın dış bir düşman oluşturularak kendi reisliğinde bütünleştirilmesi lazımdı. Suriye’de Esad’ı devirmeye soyundu, çünkü Sünniler iktidara gelince kendilerine biat edeceği kulağına fısıldanmıştı. ABD ve tüm Batı dünyasını karşısına alarak İran’ın nükleer programına destek verdi, çünkü ortada İran’ın Zarrab-Zencani hattında kurduğu sistemin rantı çok cazipti. Kürecik’e NATO savunma kalkanını konuşlandırmayı kabul etti, çünkü İran’la kurulan ilişkide Türkiye’nin zerre kadar menfaati yoktu ve TSK’daki NATO’cu rasyoneller işin tehlikelerini ortaya koymuşlardı.

ÖRTBAS EDİLMESİ OLANAKSIZDI

Sonra 17/25 Aralık patladı. Şeffaf devlet, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, güçler ayrılığı, hukuk devleti, anayasa, Devlet Denetleme Kurulu, özgür basın, ne varsa hepsi aleyhine işlemeye başladı. Zarrab ile kurulan suç düzeni ortaya savruldu. İnternette dolanan tapelerde duyulanlar yakın dönemi bırakın, Osmanlı da dâhil Türk tarihinde tanıklık edilmemiş, eşi-benzeri görülmemiş, dibinin indiği derinliğin ürkütücü olduğu bir uluslararası ve küresel suçu afişe etmişti. Türkiye devletinin iktidarındakiler, İran gibi bir komşularının kitle imha silahı edinmesine varacak bir sürece pervasızca destek vermekteydiler. İran ve uzantısı olan Beşir Atalay’ın başını çektiği bir İrancı ekip, baştaki avanelerin korkunç zafiyetlerinden yararlanarak, Türk karar alma sistemindeki birçok kilit ismi rüşvet sistemiyle kendilerine bağlayarak İran’ın parasını uluslararası finans sisteminin boşluklarından faydalanmak suretiyle aklıyorlar, İran uranyum zenginleştirme planının değirmenine su taşıyorlardı. Bu skandal maalesef Türk kamuoyuna sadece yolsuzluk boyutuyla – yani magazinsel şekilde – yansıdı. İşin vatana ihanet boyutu ile uluslararası hukuk ihlali boyutu ortaya çıkmadı.

Ancak yolsuzluk boyutu dahi öylesine alengirli bir durumdu ki, yargı süreci ilerleyebilmiş olsa gerçekler buradan çorap söküğü gibi tüm yalınlığıyla ve boyutuyla ortaya çıkacaktı. Ulusal yargı sürecinin erişeceği bulguların Erdoğan’ı ve çevresindeki yakın çalışma arkadaşlarını Yüce Divan’a götüreceği muhakkaktı. Dahası, işin uluslararası hukuk boyutunun ortaya çıkmasıyla beraber bu işin emir-komuta ve uygulama merhalelerinde yer alan herkes yargıya hesap vermek durumunda kalacaktı.

Erdoğan artık sistemin ötekisi değildi. Müesses düzenin kontrolünü almış, siyaset-ticaret-medya-tarikat-istihbarat-mülkiye-ilmiye, aklınıza ne gelirse kendi elinde tüm gücü toplamayı başarmıştı. Kemalist devletin deformasyonundan sonra, geriye kalan tüm kurumsal devlet teşkilatı, inanılmaz partizan ve anti-liyakat üzerine kurulu bir kadrolaşma hareketiyle, merkezinde Erdoğan olan AKP’nin eline geçmişti. Yine de yolsuzluk skandalı öyle büyük bir tehlike oluşturuyordu ki, normal işleyen anayasal-demokratik sistem içerisinde bu büyük açığın kapatılması, örtbas edilmesi olanaksızdı.

REDDEMEYECEĞİ BİR TEKLİF

İşte o anda sihirli bir değnek, küçücük bir dokunuşla Erdoğan’a ihtiyacı olan çözümü altın tepside sundu. Derin devlet, yani kilidin çilingiri değil, bizzat üreticisi, yani Türk bürokratik devlet aparatının bizzat ete-kemiğe bürünmüş hali, Erdoğan’a reddedemeyeceği bir teklifte bulundu. Gücünü korumak ve yargı dokunulmazlığını sağlamak karşılığında, devleti resetleme, 1990’ların fabrika ayarlarına geri döndürme anlaşması yaptılar. Derin yapı, tüm tarihi boyunca vesayet sistemini korumuş, karar alma süreçlerinde son sözü söyleyen olmuştu. Bu iş 2000’lerden itibaren başlayan Kopenhag Kriterleri (yoğun reform AB süreci) ile beraber gücünü-etkisini kaybetmişti. Türk siyasetinde denge-kontrol mekanizması hep bu derin devlet olagelmişti. Erdoğan bu güç sahne gerisine düştükten sonra siyasi sistemdeki denge-kontrol mekanizmasını güçler ayrılığı üzerine (yani normal bir demokraside olması gerektiği gibi) inşa etmek yerine, boşalan alanı kendi şahsi ağıtlığı ile doldurma yoluna gitmişti.

Yine de yargı tam olarak kendi kontrolünde değildi. 17/25 Aralık’ta derin devlet Erdoğan’ın yargıyı kendi kontrolü altındaki yürütme gücü kontrolüne sokmasına yardım etti. Ulusalcı-Milliyetçi muhalif kitlelerin gazını aldı. CHP ve MHP içerisine derinden sirayet ederek Erdoğan’ın hareket alanını genişletti. Böylece Erdoğan kendi hakkındaki yolsuzluk soruşturmalarını durdurmayı başardı. Elbette derin devlet Erdoğan’ın gücünün geçici olduğunu biliyordu. Sistemi anayasal düzenden çıkardılar, kişisel bir diktatörlüğün tüm koşullarını seçimlerle gelmiş karizmatik bir siyasetçi olan Erdoğan’a kabul ettirdiler. Nasıl İran şahsi zafiyetler üzerinden Erdoğan üzerinde nüfuz elde etmek suretiyle nükleer programına Türkiye üzerinden finansal kaynak sağladıysa, derin devlet de şahsi zafiyetler üzerinden Erdoğan’ı kendisine bağımlı hale getirdi. Ve AB süreci içerisinde sağlanan tüm ilerlemeleri sıfırlattı.

TASFİYE HAREKETİ BAŞLADI

Böylelikle derin devlet Erdoğan’la ortak olarak Cemaat ve liberalleri tasfiye etme harekâtını başlattı, istediği Kürt politikasını (askeri çözüm) Erdoğan’a kabul ettirdi, zaten ivmesini neredeyse tümden yitirmiş AB sürecini tümden baltalattı. Bu dönemde “milli orduya kumpas” sloganı üzerinden tüm darbe davalarından beraat kararları alındı, içerideki askeri vesayetçi derin yapı salıverildi. Erdoğan tüm eski dava arkadaşlarını ekarte ederek AKP’yi kendi çiftliği haline getirdi. Derin devlet Erdoğan’ın yalnızlaştırılması harekâtının başarıyla sonuçlanmasının ardından, planın ikinci aşamasına geçti. Artık TSK’daki NATO’cu silah arkadaşlarını tasfiye edeceklerdi. Bunun için bir meşrulaştırmaya ihtiyaç duymaktaydılar.

“Allah’ın bir lütfu” olan 15 Temmuz imdatlarına yetişti. TSK’daki tüm general-amiral kadrosunun neredeyse yüzde ellisini hapse attılar! Kurmay muvazzafların tasfiye edilenlerinin oranı da inanılmaz yüksekti. İşin boyutlarını daha iyi anlamanız bakımından söylüyorum: Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na tarihimizde ilk defa Oramiral değil, Koramiral atandı! TSK’nın tüm kilit birimlerine Avrasyacı dediğimiz anti-Batıcı, anti-AB’ci, anti-NATO ve anti ABD’ci subaylar getirildi. Binde bilmem kaçlarda oy alan Perinçek’in Vatan Partisi’nde tüm kurullarda yüksek oranda ordu istihbaratçı emekli askerler, onlarca general, bu Avrasyacı ekiple derin bağlara sahipti. Perinçek’e göre Erdoğan, Yüksek Askeri Şura’larda tek haneli rakamlarla yapabildikleri tasfiyeleri 15 Temmuz sonrasında on binli rakamlarda yapmıştı, bu bir ikinci kurtuluş savaşıydı. Bugünkü yürütme güdümündeki Saray mahkemeleri, Perinçek’e göre İstiklal Mahkemeleri ile eşdeğer bir işleve sahiptiler. Perinçek Avrasyacılığın hukuka bakışını tek cümleyle özetlemekteydi: Hukuk iktidarın köpeğidir. Erdoğan’ın ismi iktidardaydı belki de, cismi iktidarda değildi. 15 Temmuz sonrasında derin devlet küllerinden doğarak 1990’ların çok daha ilerisinde bir güce ve etkiye kavuşmuştu.

YENİDEN DEMOKRATİK DÜZEN SAĞLANABİLİR Mİ?

Artık askeri vesayet bitmişken, AB ile müzakerelere başlanmışken, Derviş’in ekonomik istikrar reçetesinin mirasına konularak ekonomi rayına sokulmuşken, enflasyon tek haneli rakamlara inmişken, büyüme pik yapmışken, İran’ın 3000 yıllık Pers siyasi aklı, Türkiye’de siyasi sınıfın en zayıf olduğu alandan İslamcı iktidar elitlerini yakalamış ve teslim almıştı. Böylelikle atom bombasının verebileceği zarardan belki de daha fazlasını vermişler, Türkiye’nin gardını düşürmeyi başarmışlardı. Timur’un Anadolu’ya girmesinden sonraki ikinci fetret devrini başlatmışlardı. Sonrasında güç boşluğunu dolduran Avrasyacı derin yapı da, Rusya-Çin-İran istikametinde Batı’dan kopmuş bir Türkiye hedeflemekte, böylelikle insan hakları, demokrasi, azınlık hakları, basın özgürlüğü, hukuk devleti vb. tüm liberal değerlerden kendilerini kurtarmayı ve ülkeyi istedikleri gibi idare etmeyi hedeflemekteydiler.

Avrasyacılar için en harikası neydi biliyor musunuz? Sıcak kestaneleri ateşten Erdoğan’a aldırmak! Böylelikle vitrindeki Erdoğan’a istedikleri her şeyi yaptırtacaklardı – tıpkı şu ana dek bunu başardıkları gibi! Erdoğan’ın etkin olduğu yüzde elli üzerindeki etkisi muhtemel bir ekonomik kriz vs. ile bittikten sonra ise, kontrolü tümüyle elde edebileceklerdi. CHP-MHP ve Akşener, bu oyunun sonunda bize ne düşer diye bekleyerek, durumu kabullenmiş bir profil çiziyorlar zaten. MHP Kürt politikalarına, CHP takibata alınan Cemaat’e tav olmuş durumda. Akşener’e gelince, o da sanırım Erdoğan sonrası vitrin rolüne talip görünüyor.

Anayasa, hukuk devleti, güçler ayrılığı, insan hakları, basın özgürlüğü, azınlık hakları, şeffaflık, sivil toplum, AB yönelimi, kısacası normalleşme bekleyenlere soruyorum: Sizce bu şartlar altında demokratik temel düzenin yeniden sağlanması mümkün mü?

[Mehmet Efe Çaman] 28.11.2017 [TR724]

Çinli şirketler, Avrupa futbolunu istiyor [Hasan Cücük]

Rus ve Arap sermayesinden sonra Çinliler de Avrupa’nın önde gelen kulüplerini satın alma yarışına katıldı. Sürekli artan Çinli zenginler için futbol giderek bir yatırım aracına dönüşüyor. Artık Rus ve Arap sermayesinin karşısında güçlü bir Çin sermayesi de var. Yatırımcılar daha çok İngiltere ve İtalya ligindeki takımlara yönelirken, PSG’nin Arap, Monaco’nun Ruslara satılmasından sonra Fransa takımlarına da bir ilgi oluştu. Avrupa’nın ilk dört liginde bu gelişmeler yaşanırken, yavaş yavaş Türkiye de radarda gözükmeye başladı.

BAŞAKŞEHİR’E ÇİNLİ TALİP

Yaptığı sponsorluk anlaşmaları ve formasına aldığı reklamlardan dolayı ‘devlet destekli takım’ imajını veren Başakşehir’in adı yabancı sermaye ile anılan ilk Türk takımı oldu. Önce Katar’lıların alacağı iddiası düştü medyaya. Alıcının Süper Ligin yayın haklarını satın alan Bein Sport’un sahipleri olduğu söylentileri kısa sürede yalanlandı. Ama ateş olmayan yerden duman çıkmazdı. Maçları yayınlayan bir şirketin Başakşehir’i satın alması pozitif ayrımcılığı akıllara getirecekti. Aradan fazla bir süre geçmeden yine Başakşehir adı bu kez Çinlilerle birlikte anılmaya başlandı. Bu kez söylentiden daha fazlası vardı. Açıklamayı yapan bizzat kulübün başkanıydı. Başakşehir Başkanı Göksel Gümüşdağ, Çinli bir grupla görüştüklerini ve Başakşehir’e bir ortak alabileceklerini ifade etti.

PREMİER LİG’DE ÇİNLİ HİSSEDARLAR

Her ne kadar Rus ve Arap sermayesinin adı çıkmış olsa da Avrupa’da birçok kulübün hissesini Çinliler elinde tutuyor. Premier Ligin lideri Manchester City’nin tamamını 265 milyon sterline satın alan Arap milyarder Şeyh Mansur, daha sonra kulübün yüzde 13’ünü devlet destekli Çin şirketleri CMC ve CITIC’den oluşan bir konsorsiyuma sattı.

Çinlilerin Premier Lig’de hatırı sayılır oranda başka yatırımları da bulunuyor. Premier Lig kulüplerinden West Bromwich Albion’un yüzde 88’ini 2016’da 250 milyon dolar karşılığında Çinli bir şirket satın aldı. ABD’li milyarder Randy Lerner’ın 2006 yılında 62,2 milyon sterline sahibi olduğu Aston Villa, 2016’da el değiştirip Çinli iş adamı Tony Xia tarafından 76,5 milyon sterline satın alındı. Yine Çin merkezli Fosun International adlı yatırım şirketi, 2016 yılında 45 milyon sterlin karşılığında Wolverhampton takımının hisselerinin tamamını elde etti.

AUXERRE, SOCHAUX, NİCE VE LYON

Fransa’da yabancı sermayenin takımları denince akla hemen Monaco ve Paris Saint Germain (PSG) gelir. Oysa Axuerre, Sochaux, Nice ve Lyon’un hisselerinin önemli bir bölümü Çinlilere ait bulunuyor. Auxerre’in yüzde 60’ını 2016’da 7,7 milyon dolara satın alan Çinli gıda ambalajı şirketi ORG, daha sonar kulüpteki payını yüzde 77’ye yükseltti. Peugeut’nun işçileri tarafından kurulan Sochaux, 2015’te Çinli bir LED aydınlatma üreticisi şirketine 7 milyon Euro karşılığında satıldı. Son iki yılda aldığı başarılı sonuçlarla dikkat çeken Nice’i, Çinli Chien Lee ve Alex Zeng, ABD’li ortaklarıyla birlikte 21 milyon dolar ödeyerek kulübün hisselerinin yüzde 80’ine sahip oldu. Kalan yüzde 20’lik bölüm ise kulüp başkanı Jean-Pierre Rivere’de kaldı. 2000’li yılların başından itibaren Fransa ligine ambargo koyup üst üste 7 kez şampiyon olan Lyon’un yüzde 20’si Çinli yatırım şirketi IDG Capital Partner tarafından 110 milyon Euro’ya satın alınmıştı.

ATLETİCO MADRİD’İN YÜZDE 20’Sİ

İspanya La Liga’ya yabancı sermaye Malaga’yı satın alarak girmesine karşılık pek başarılı olamamıştı. Arapların satın aldığı Malaga, ligin devleriyle başa çıkacak bir kadro kuramadı. Arapların hüsran yaşadığı La Liga’da Çinliler şanslarını Espanyol’un yüzde 56’lık hissesini satın alarak denedi. Restar Grubu, Espanyol’un yüzde 56’lık hissesi için 64 milyon Euro ödedi. Real Madrid ve Barcelona’dan sonra La Liga’nın en iyisi olan Atletico Madrid’in yüzde 20’si de Çinlilerin elinde bulunuyor. Çin’in en büyük şirketlerinden Dalian Wanda Grup’un sahibi Wang Jianlin, 2015 başında Atletico Madrid’in yüzde 20’lik hisselerini yaklaşık 45 milyon Euro karşılığında satın aldı.

MİLANO’DA ÇİN HÂKİMİYETİ

Serie A’daki kulüplerin sahibi genelde zengin İtalyanlardır. Zenginlerin gücünü arkasına alan kulüpler için başarı daha kolaydır. İtalya Serie A’ya yabancı sermaye Çinliler ile girdi. Milano takımları İnter ve Milan’ın sahipleri artık İtalyanlar değil. Geçen yıl Silvio Berlusconi’nin 31 yıldır sahibi olduğu Milan’ın yüzde 99,93’lük hissesi, yaklaşık 740 milyon Euro bedelle Çinli iş adamı Li Yonghong’un sahibi olduğu Rossoneri Sport Investment Lux’a devredildi. İnter’in yüzde 31’lik hissesi aynı zamanda kulüp başkanlığını yapan Endonezyalı Eric Thohir’in elinde bulunurken, geriye kalan yüzde 68,55’lik hissesi de geçen yıl elektronik aletler üreten Çin firması Suning Holdingler Grubu’na satıldı.

Başakşehir’e Çinli ortak gelirse Türk kulüpleri ilk kez yabancı sermaye ile tanışmış olacak. Avrupa’da gördüğümüz manzaranın benzerini Türkiye’de de görmeye başlayacağız; şampiyonluğu paranın gücü belirleyecek. Bugün özellikle Fransa ve İngiltere’de paranın gücünü arkasına alan takımlar şampiyonluğunun en büyük favorisi konumunda bulunuyor.

[Hasan Cücük] 28.11.2017 [TR724]

Zülfü Livaneli: Abdülhamit, Rum tebaa incinir diye İstanbul’un fethi kutlamalarına izin vermezdi [Mehmet Dinç]

Bu yıl onuncusu düzenlenen Akdeniz günleri çerçevesinde Strasbourg’da bir söyleşiye katılan Zülfü Livaneli, Türkiye’yi içinde bulunduğu çıkmazdan sanatın ve şiirin çıkaracağını ifade etti. Son yıllarda İstanbul’un fethi yıl dönümlerinde büyük kutlamalar yapıldığını hatırlatan Livaneli, Abdülhamit döneminde kutlamalara izin verilmediğini söyledi.

Livaneli söyleşide, sanattan siyasete, hatıralarından  geleceğe dair bir çok konuya değindi. Türkiye kökenli sevenlerinin yanında Fransız hayranları da Livaneli’yi dinlemek için Strasbourg’da Kleber kütüphanesinin salonunu doldurdu. Aynı  etkinlik çerçevesinde söyleşinin ardından Yunan meslektaşları ile birlikte şarkılar seslendirdi.

“Politikacı saklar, sanatçı içini kazıyarak anlatır”

Sanatçı, yazar, yönetmen, siyasetçi kimlikleri olan Zülfü Livaneli’ye katıldığı söyleşide “hangi kimliğinin öne çıktığı veya kendisini nasıl tanımladığı soruldu. Başarılı bir siyasetçi olmadığını söyleyen Livaneli “Ben kendimi edebiyat ve müzik olarak görüyorum, politikada başarılı görmüyorum. Zaten Türkiye’de eğer sanat veya başka şekilde büyük kitlelere açılmışsanız sizi takip eden insanlar varsa rahat bırakmıyorlar gelip zorla politikaya sokuyorlar. Politikanın farklı kuralları var. Politika neyi ne zaman nerede söyleyeceğini bilmek ve çoğunlukla içinde saklamaktır, ama sanatçı içini kazıyarak her şeyi paylaşmak ister. Bu sebeple çok kötü bir politikacı oldum. Ayrıca “şarkıcı” ifadesi de beni rahatsız eder, ben ses sanatçısı değil kendi bestelerini söyleyen birisiyim. Fakat kendimi şanslı hissediyorum çünkü şarkılarım dünyanın en iyi sesleri tarafında okundu, Joan Baez, Jocelyn B. Smith, Yunanlı şarkıcılar, Almanlar, Amerikalılar söyledi. Dolayısıyla bu kadar güzel sesten duyunca kendim söylemek istemiyor. Ama aksine halk da benim söylememi istiyor. Ve şimdi ilk sevgilime geri döndüm” ifadelerini kullandı.

“Kültür ve sanatla uğraşmak tehlikeli bir iştir”

Almanya veya Fransa gibi ülkelerin aksine Türkiye’de toplumu düşünce yazılarının değil, şiir veya edebiyatın dönüştürdüğünü ifade eden Livaneli “Bizim gibi ülkelerde sanatla uğraşmak tehlikeli bir iştir. Hermann Göring’in bir lafı vardır, “Kültür lafını duyunca elim silaha gidiyor” der. Kültürün tehlikeli bir tarafı var, risklidir. Riskin diğer tarafı ise kültür ve edebiyatın önemli olduğu gösterir, toplumu dönüştürür değiştirir. Fransa veya Almanya gibi toplumlar düşünce eserleri ile değişir fakat bizde şiirle değişir, örneğin Namık kemal veya dönemindeki şairler “Vatan” şiirleri yazarlar bu, manastırda askeri okulda okuyan Mustafa Kemal’i etkiler ve onlar bir devrim yapar. Sonra Kurtuluş savaşı şiirleri ardından Sol hareket belirir onu da şiirler ve edebiyat belirler. Yasar Kemal’le New York’ta yazarlar toplantısına gitmiştik, “bizde yazarlar öldürülür, hapishaneler Türk yazarının okuldur” gibi açıklamalar yaptık, konuşma bittikten sonra ABD’li yazar Kurt Vonnegut, “sizi çok çok kutlarım” dedi, neden deyince “sizi öldürecek kadar ciddiye alıyorlar biz burada kimse ciddiye almıyor” dedi.

Unesco’dan neden istifa etti?

1996’da UNESCO tarafından iyi niyet elçisi olarak seçilen Livaneli, 20 yılın ardından 2016’da istifa etmişti. 2016 yılında Türk ordusu tarihi Sur şehrini bombalarken Unesco ve Birleşmiş Milletler İstanbul’da “İnsani yardım” organizasyonu düzenlemesine tepki gösterdi. Defalarca iptal edilmesi yönünde girişimlerde bulunmasına rağmen toplantının gerçekleştiğini belirten Livaneli, bununüzerine BM genel sekreteri ve UNESCO direktörüne eleştirel bir mektup yazarak istifa ettiğini dile getirdi. Livaneli, şanları aktardı: “İyi niyet elçisi ve  genel müdür danışmanı oldum, kurum  yıllarca çok güzel çalışmalar yaptı fakat zamanla değişti. Önceden çok entelektüel bir grupken sonradan zenginler cumhurbaşkanı eşleri veya prensesler dahil oldu, şıklık yarışı yapılan bir yer haline geldi. Ben bundan rahatsızdım, son olarak Kürtlerin yoğun yaşadığı Güneydoğu’da  tarihi eserler ve insanlar bombalanırken UNESCO ve Birleşmiş Milletler İstanbul’da “Humanitarian summit ” insanı yardım zirvesi düzenlediler. Buna itiraz ettim, ısrar ettim ama yaptılar ben de istifa etim.”

“Bir hanedanın altında 500 yıl yaşayan bir aynı halktık biz, bir aileydik”

Yunanistan ile Türkiye’nin benzerliklerinden söz eden Livaneli, yemekleri adetleri, zevklerinin aynı olduğunu söyledi: “Bazı kitaplarda da anlatmaya çalıştım, aslında bir hanedanın altında 500 yıl yaşayan bir aynı halktık biz, bir aileydik, 600 yıl sürdü ve o aile kendisinin Türk olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi. Son yıllarda İstanbul’un fethi büyük kutlamaları yapılıyor fakat Abdülhamit döneminde bile hiçbir zaman izin verilmedi kutlamalara. Çünkü ben sadece Müslümanların padişahı değilim, benim Rum tebaam da var  üzülürler düşüncesiyle izin vermezdi. Düşünceler bugünden çok daha ileriymiş. Yunanistan’da da Türkiye’de de sanatın önemi çok, toplumu değiştirici dönüştürücü bir özelliği var.

“Bugün, Sanattan başka Türkiye’yi değiştirebilecek bir güç yok”

Türkiye bir kitap ülkesi oldu, batı ülkelerinde kitaplar çevrildiği zaman satışlar çok değil, Avrupa’daki yayıncılarımız kitabın orijinalinin çok sattığını, örneğin 400 bin sattığını duyunca gözlerindeki kuşkuyu okuyabiliyorum. Geçtiğimiz günlerde bir kitap fuarından fotoğraf paylaşıldı. Sanki yüz binlerce insan Rock konserine gidiyor. Kendimden  örnek verdiğim için çok özür diliyorum, sadece benim yayın evim son beş yılda sadece benim kitaplarımdan 3 Milyon kitap satmış. Bu ABD’de yok başka ülkelerde yok, hele de edebiyat kitaplarında hiç yok. Dünyada farklı kaynaklardan kitap satışlarının TOP10 listeleri yayınlıyor,  ya “grinin elli tonu”, ya diyet kitabı, ya da  “trendeki kız” gibi kitaplar var ama bir tane edebiyat kitabı göremiyoruz.”

“Elia Kazan, tıpkı Itaka gibi Kayseri’de cenneti aradı ama bulamadı”

Livaneli, Oscar ödüllü sanatçı Elia Kazan’ın yaşamının son yıllarında, doğduğu köy olan Kayseri’nin Germir köyünü, sanki Konstantinos Kavafis’in Etika cennetine yolculuğu gibi aradığını anlattı. Livaneli şöyle konuştu: “Elia ABD’de zor dönemlerden geçerken  iki kişi desteklerdi, birisi  Robert De Niro diğeri Martin Scorsese, ben de onun Türk çocuğuydum, çünkü Elia Türkiye asıllıydı. ABD’de ölümüne yakın artık bir cennete ulaşma arzusuyla Kayseri’deki köyünü bulmamı ve onu götürmemi istedi. Kayseri’de eski bir Rum köyü, orayı bulduk, İstanbul’dan Ankara’ya uçakla oradan arabayla Kayseri’ye gittik. Bu seyahat bana İtaka’ya gidişi anımsattı.  Biz de o köye gittiğimizde ne Rum ne Ermeni kalmıştı, kilise ortadan ikiyi bölünmüş, evleri yıkılmış.  Kavafis, şiirinde “Itaka’ya giderken yolun uzun olsun” çünkü esas olan “Yol’dur”, gittiğin zaman önemli değil der. Bende bunun hikayesini yazdım, Elia’ya karşı bunu borç bildim.”

[Mehmet Dinç] 28.11.2017 [TR724]