"Tek başıma yattığım bir odam var. Bir çelik dolap, yere sabitlenmiş bir demir karyola, kantinden satın aldığım bir komodin, duvarlara yapıştırdığım eski hayatıma dair fotoğraflar. Daha doğrusu, canımdan kıymetli sevgili çocuklarım, torunlarım, abim, gelinler, yeğenler… ama onlara çok bakamıyorum. İnsanın yüreğinin hıçkırıkla sarsılmasının ne demek olduğunu burada öğrendim. Bakışlarım resimlere değince, bağrımda bir fırtına kopuyor…"
Yukarıdaki satırlar üç yılı aşkın bir zamandır güneşi görmeyen Nazlı Ilıcak’a ya da daha doğru ifade ile onun durumunda olan on binlere ait.
Dışarıda sonbahar rüzgârları, içimizde Nazlı Ilıcak’ın sözleri fırtınalar koparıyor.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda göreve başladıktan sonraki ilk büyük organizasyonumuz, 1997’nin son günlerinde yaptığımız “Ulusal Uzlaşmaya Teşvik” gecesiydi.
Program gecesi yılbaşına hazırlanan İstanbul ışıl ışıldı.
Her zaman tipiye borana meydan okumaya alışkın insanlar, mevsimin soğuğuna aldırmadan ıslak kaldırımları adımlayarak Harbiye’deki Hilton Oteli’nin görkemli salonuna dolmaya başladılar.
Bir yıl önce Hoşgörü Ödülleri’ne ev sahipliği yapan Vakıf, şimdi de 28 Şubat rüzgârları ile yeniden sertleşen ortamı bu defa da “Ulusal Uzlaşmaya Teşvik’’ gecesiyle yumuşatmaya çalışacaktı.
Hoşgörü Ödülleri Gecesi, toplumun, laik-anti laik, Kürt-Türk, Sünni-Alevi gibi kamplara ayrıldığı, ülkenin parçalanmış bir kristal haline geldiği o günlerde yeniden bir sevgi ve hoşgörü toplumu oluşturma yolunda atılmış büyük bir adım olmuştu.
Fethullah Gülen Hocaefendi ile Prof. Dr. Toktamış Ateş'in birbirine kenetlenen elleri gecenin en anlamlı fotoğraflarından biri olarak hafızalara kazınmıştı.
Toplumsal uzlaşmaya doğru büyük bir adım atıldı derken; 28 Şubat rüzgârları ile hava birdenbire yeniden sertleşmişti.
Böyle bir geceyi gerçekleştirmek hiç de kolay değildi. Zira o günlerde Hocaefendi ‘Batı Çalışma Grubu’nun irticai faaliyet gösterenler listesinde çoktan yer almıştı.
Yani Milli Güvenlik Kurulu’nun kara listesindeydi.
Erbakan Hoca başbakanlığı bırakmaya zorlanmış, protokol gereği Tansu Çiller başbakan olması gerekirken, Cumhurbaşkanı Demirel, hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a vermişti.
Askerler ayaktaydı. Refah Partisi’nin kapatma davası Anayasa Mahkemesi’nde sürüyordu.
O güne dek toplumda maya tutan, çoğulculuk ve çok kültürlülük şemsiyesi altında, kimliklerin sosyal barış içinde bir arada yaşama azmi kırılmış; yerini kıstasları belirsiz tartışmalar ve kutuplaşmalar almıştı.
O gece salonun en önünde Sayın Cumhurbaşkanı Demirel ve Hocaefendi yan yana oturuyorlardı.
Bu yan yana duruş o günler için çok değerliydi. Ankara’dan esen sert rüzgârlara karşı, bir sahiplenme bir dik duruştu.
Barkovizyon gösterileri eşliğinde ödüller, bir bir sahiplerini buldu.
Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr. Şerif Mardin, Prof. Dr. Nilüfer Göle, Hülya Koçyiğit, Sakıp Sabancı, Üzeyir Garih, Nevval Sevindi, Mehmet Ali Birand, Sami Yıldırım, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İhsan Doğramacı, Nihat Gökyiğit ödüllerini aldılar.
Başbakan yardımcısı Bülent Ecevit ve Meclis Başkanı Hikmet Çetin bütçe görüşmelerinden dolayı geceye katılamadılar.
Sayın Ecevit daha sonra vakfa teşrif ederek ödülünü aldılar.
Siyaset, sanat, medya ve iş dünyasından ünlülerin kenetlendiği büyüleyici gecede, ödül alan ve verenler anlamlı birer kısa konuşma yaptılar.
Yıllarca Özel Yamanlar Koleji’nde genel müdürlük yapan Sezen Aksu’nun babası geçtiğimiz günlerde vefat eden Sami Yıldırım, Cumhurbaşkanı'na hitaben yaptı konuşmasını;
"Cumhurbaşkanımızın huzurunda söylüyorum ki bu okullarda Milli Eğitimin amaçlarına uygun başarılı, ahlaklı öğrenciler yetişmektedir."
Prof. Dr. Halil İnalcık, Hocaefendi’ye hitaben yaptı konuşmasını;
"Muhterem Hocaefendi! Sizin açtığınız okulu cumhurbaşkanıyla birlikte üç sene önce Moğolistan'da ziyaret ettik. Türk bayraklarıyla karşıladılar, İstiklal Marşı'nı söylediler. Gözyaşlarımızı tutamadık. Bu başarı için sizi candan tebrik ederim. Bu anlamlı ödülü aldığım için teşekkür ediyorum."
Şimdilerde dört duvar arasındaki Nazlı Ilıcak’ın çeliğe su verme misali yaptığı konuşma hem Cumhurbaşkanı Demirel’e hem de Hocaefendi’ye hitabendi.
"Ben, Sayın Cumhurbaşkanı'nın burada olmasını, bir çirkinliği ve bir hatayı düzeltme gayreti olarak görüyorum. Sayın Demirel'in burada bulunması Fethullah Hoca hakkında Ankara'da ileri geri konuşanlara cevap niteliğindedir. Sayın Hocamız çok ince ruhlu bir insandır. Bu yüzden de kendisiyle bağlantı kurulan okulları Milli Eğitime devretmeye kalkmıştır. Kendisi verse bile bizler buna razı olmayız. Muhterem Hocam! Sayın Demirel'in Zincirbozan'dan bana yazdığı iki cümleyle hitap etmek isterim: "Kamer esna-i zaafında bile müşarün bi'l benan olmuş " (Ay en zayıf halinde bile ‘işte orada’ diye parmakla gösterilir) "Bir gece daima iki gündüz ortasındadır. "Muhterem Hocam! Siz de bütün söylentilere rağmen ayaktasınız."
Gecenin sonunda Cumhurbaşkanı Demirel, sahneye Hocaefendi ile birlikte çıktı. Demirel, en büyük ödül olan "devlet adamlığı" dalındaki ödülünü Hocaefendi’nin elinden aldı.
Ağır meyve yüklü dalları andıran Hocaefendi, tevazu ikliminde yaptığı kısa konuşması gönüllerde ufuklar açtı.
En son kendinden emin ve topyekûn bir vatanı ve milleti kucaklayıcı konuşmasıyla Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geceye son noktayı koydu:
"Sayın Gülen'e fevkalade veciz sözlerinden dolayı teşekkür ediyorum.” diyerek başladı konuşmasına.
“İbret dolu, ders dolu bir geceydi. Birliğimizi, dirliğimizi güçlendiren sizlere teşekkür ediyorum. Tarihimizin derinliklerinden gelen direktifleri hatırladık. Hoca Ahmet Yesevîleri, Hacı Bektaş-ı Velileri hatırladık. Bunlar bizim büyük medeniyetimizin mimarlarıdır. Hep barış içinde yaşamayı, birlikte, beraberlikte olmayı bize tavsiye etmişlerdir. Bu ülkenin insanları hangi kökenden gelirse gelsin bin sene içinde bu toprakları vatan yapmışlardır. Ona sahip oldukları sürece mutlu olmuşlardır. Devlet sizindir. Bedeli ecdadımız tarafından ödenmiştir. Gelin birbirimize sarılalım.
Bu tören çok öğretici olmuştur. Gönül isterdi ki bu töreni Türkiye'den herkes izleyebilsin. Bu ülke bize emanettir. Türk milletinin birliğini, dirliğini güçlendirecek bu akşamki gibi hareketlerin hepsinin de yanındayım. Meclis bana cumhurbaşkanlığı görevini tevdi ettikten sonra ülkenin her köşesinin ve her kişisinin cumhurbaşkanıyım. Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.”
Bu sözleri devletin en tepesindeki insan, Cumhurbaşkanı Demirel söylüyordu.
Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde değil, generallerin Hizmet Hareketi’ne savaş açtığı bir zamanda Hocaefendi’nin onursal başkanı olduğu bir vakfın gecesinde, Ankara’nın ve bütün Türkiye’nin hatta bütün dünyanın duyacağı şekilde söylüyordu.
Şimdi düşünüyorum da Demirel mezarda, Nazlı Ilıcak dört duvar arasında, ben sürgünde.
Nazlı Ilıcak…
Onu, darbeleri yargılayışından, güce karşı dik duruşundan, mazlumun yanında oluşundan hatırlıyoruz.
Başörtülü kızların yanında oluşundan, Meclis’te Merve Kavakçı’ya sahip çıkışından tanıyoruz. Kanlıca’daki Boğaza nazır köşkü bir “Agora” gibiydi.
Mevcut iktidarın bile inşa fikrinin orada konuşulduğunu herkes biliyor.
Haksızlığa uğradıkları yıllarda Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Meral Akşener gibi pek çok siyasi ve Mehmet Barlas, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Taha Akyol, Mehmet Ali Birand, Ertuğrul Özkök gibi yazıları ile ülkeye yön veren gazeteciler onun köşkünde bir araya gelirlerdi.
Ayda bir yapılan bu toplantıların hemen hepsine beni de davet ederdi.
Her haksızlığın karşısında duran bu kocaman yürekli kadının onca yaşına rağmen dört duvar arasında dün kol kanat gerdiği insanlar tarafından tutsak edilmesi ne kadar acı.
Vefasızlık nasıl bir şey…
Üç yılı aşkındır güneşe hasret bu kahraman kadın daracık hücresinden haykırıyor…
“Tek başıma yattığım bir odam var. Bir çelik dolap, yere sabitlenmiş bir demir karyola, kantinden satın aldığım bir komodin, duvarlara yapıştırdığım eski hayatıma dair fotoğraflar. Ama onlara çok bakamıyorum. İnsanın yüreğinin hıçkırıkla sarsılmasının ne demek olduğunu burada öğrendim. Bakışlarım resimlere değince, bağrımda bir fırtına kopuyor…”
Daracık hücresinden haykırdığı sözlerle bağrımızda fırtınalar koparan bu kahraman kadına diyoruz ki…
“Ay tutulması hiç kalıcı olabilir mi, bir gece daima iki gündüz arasındadır, ay en zayıf halinde bile ‘işte orada’ diye parmakla gösterilir.
[Harun Tokak] 11.10.2019 [Samanyolu Haber]
Ay en zayıf halinde bile ‘işte orada’ [Harun Tokak]
Safer ayı, bela ve musibet ayı mı? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Hocam malumunuz safer ayındayız. Safer ayının kaza ve belâların gökten yağmur gibi yağdığı bir ay olduğu, uğursuzluk taşıdığı, bu ayda başa gelen kaza ve afetlerden korunmak için sadaka verilmesi gerektiği dilden dile dolaşıyor. Ve bu ayın girmesiyle toplum içinde ister istemez korku ve panik havası oluşuyor. Hatta, “Safer ayının çıkışını müjdeleyen kimseye ben de cenneti müjdelerim” şeklinde bir hadisin olduğu söyleniyor, doğru mu? Safer ayı gerçekten bela ve musibet ayı mı? Bu aya ait hususi okunması gereken dualar var mı?” (Nevin H.)
Evet, kamerî ayların ikincisi olan Safer ayı ile ilgili olarak halk arasında maalesef bahsini ettiğiniz şekilde yaygın bir takım olumsuz düşünce ve inanış mevcut.
İsterseniz öncelikle kelimenin anlamı üzerinde duralım. Safer kelimesi sözlükte “boş kalmak, boşluk; sararmak, sarılık” gibi anlamlara geliyor.
Kaynaklara baktığımızda Câhiliye döneminde Arapların bu ayda savaşa çıkıp evlerini boş bıraktıkları veya saldırdıkları evlerin eşyasını alıp boşalttıkları için bu ismin verildiği bilgisi yer alıyor.
Bazı kaynaklarda ise kelimenin ikinci anlamından (sararmak) hareketle Câhiliye devrinde insanların yüzlerinin sararmasına yol açan veba salgınının bu aya denk gelmesi sebebiyle içinde yaşadıklara aya “safer” dendiği söyleniyor. (Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ, el-Eyyâm ve’l-leyâlî ve’ş-şühûr, s. 41-42, 47-49; Ezraki, A?bâru Mekke, 1/183-185)
Şimdi sorularınızın cevaplarına geçelim.
Safer ayı, tıpkı diğer aylar gibi Rabbimiz’in yarattığı bir zaman dilimidir. Bu ayın uğursuzluğuna dair söylenen şeylerin hepsi uydurmadır, hurafedir; aynı zamanda İslam öncesi cahiliye inançlarına dayanmaktadır.
Zira câhiliye dönemi Arapları Safer ayını uğursuz saymaktaydı. O dönemde bu ayda yapılan evliliklerin uzun ömürlü olmayacağı, başlanan işlerin sonuçsuz kalacağı, ya da kötü biteceği şeklinde bir takım batıl inançlar vardı.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bunların hepsinin yanlış olduğunu ifade buyurmuştur. (Buhari, Tıp, 19; Ebu Davud, Tıp, 24)
Hatta o dönemde safer ayında umre yapmak büyük günahlardan sayılıyordu. Allah Resulü bizzat kendileri “Umre her zaman helâldir!” (Buhari, Hac, 777) buyurarak bu inanışı yıkmıştır.
Yine hadis kaynaklarımıza baktığımızda safer ayıyla alakalı Efendimiz’in şu nurlu beyanını görüyoruz:
“Eşya da uğursuzluk yoktur, Safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur.” (Müslim, Selâm, 102)
Soruda bahsettiğiniz, “Safer ayının çıkışını müjdeleyen kimseye ben de cenneti müjdelerim” şeklindeki rivayetin (Zekeriyyâ b. Muhammed el-Kazvînî, s. 69) bir aslı yoktur ve kaynaklarımızda uydurma bir söz olduğu bilgisi yer almaktadır. (Radıyyüddin es-Sâganî, s. 61; Şevkânî, s. 438)
Evet, toparlayacak olursak safer ayı halk arasındaki yaygın yanlış anlayış gibi bela ve musibet ayı değildir. Bu aya mahsus herhangi bir özel ibadet de yoktur.
Ancak geçmişte bazı mana büyüklerinin aşağıdaki duayı okuduğunu biliyoruz:
“Ya dâfial belâyâ idfa’ annel belaya fallahü hayrün hafizan ve hüve erhamürrahimin inneke ala külli şey’in kadir - Ey belaları def eden Allah’ım! Belaları bizden uzaklaştır. Allah muhafaza edicilerin en merhametlisidir. Muhakkak ki senin kudretin her şeye yeter.”
Ancak bu dua, safer ayına has yapılması gereken bir dua değildir. Yani bu güzel dua, belli bir zaman dilimine has kılmadan her zaman her yerde elbette okunabilir.
İsteyen kardeşlerimiz, bela ve musibetlerin sağanak halde yağdığı şu günlerde de bu duayı okuyabilir...
[Dr. Ali Demirel] 11.20.2019 [Samanyolu Haber]
Evet, kamerî ayların ikincisi olan Safer ayı ile ilgili olarak halk arasında maalesef bahsini ettiğiniz şekilde yaygın bir takım olumsuz düşünce ve inanış mevcut.
İsterseniz öncelikle kelimenin anlamı üzerinde duralım. Safer kelimesi sözlükte “boş kalmak, boşluk; sararmak, sarılık” gibi anlamlara geliyor.
Kaynaklara baktığımızda Câhiliye döneminde Arapların bu ayda savaşa çıkıp evlerini boş bıraktıkları veya saldırdıkları evlerin eşyasını alıp boşalttıkları için bu ismin verildiği bilgisi yer alıyor.
Bazı kaynaklarda ise kelimenin ikinci anlamından (sararmak) hareketle Câhiliye devrinde insanların yüzlerinin sararmasına yol açan veba salgınının bu aya denk gelmesi sebebiyle içinde yaşadıklara aya “safer” dendiği söyleniyor. (Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ, el-Eyyâm ve’l-leyâlî ve’ş-şühûr, s. 41-42, 47-49; Ezraki, A?bâru Mekke, 1/183-185)
Şimdi sorularınızın cevaplarına geçelim.
Safer ayı, tıpkı diğer aylar gibi Rabbimiz’in yarattığı bir zaman dilimidir. Bu ayın uğursuzluğuna dair söylenen şeylerin hepsi uydurmadır, hurafedir; aynı zamanda İslam öncesi cahiliye inançlarına dayanmaktadır.
Zira câhiliye dönemi Arapları Safer ayını uğursuz saymaktaydı. O dönemde bu ayda yapılan evliliklerin uzun ömürlü olmayacağı, başlanan işlerin sonuçsuz kalacağı, ya da kötü biteceği şeklinde bir takım batıl inançlar vardı.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bunların hepsinin yanlış olduğunu ifade buyurmuştur. (Buhari, Tıp, 19; Ebu Davud, Tıp, 24)
Hatta o dönemde safer ayında umre yapmak büyük günahlardan sayılıyordu. Allah Resulü bizzat kendileri “Umre her zaman helâldir!” (Buhari, Hac, 777) buyurarak bu inanışı yıkmıştır.
Yine hadis kaynaklarımıza baktığımızda safer ayıyla alakalı Efendimiz’in şu nurlu beyanını görüyoruz:
“Eşya da uğursuzluk yoktur, Safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur.” (Müslim, Selâm, 102)
Soruda bahsettiğiniz, “Safer ayının çıkışını müjdeleyen kimseye ben de cenneti müjdelerim” şeklindeki rivayetin (Zekeriyyâ b. Muhammed el-Kazvînî, s. 69) bir aslı yoktur ve kaynaklarımızda uydurma bir söz olduğu bilgisi yer almaktadır. (Radıyyüddin es-Sâganî, s. 61; Şevkânî, s. 438)
Evet, toparlayacak olursak safer ayı halk arasındaki yaygın yanlış anlayış gibi bela ve musibet ayı değildir. Bu aya mahsus herhangi bir özel ibadet de yoktur.
Ancak geçmişte bazı mana büyüklerinin aşağıdaki duayı okuduğunu biliyoruz:
“Ya dâfial belâyâ idfa’ annel belaya fallahü hayrün hafizan ve hüve erhamürrahimin inneke ala külli şey’in kadir - Ey belaları def eden Allah’ım! Belaları bizden uzaklaştır. Allah muhafaza edicilerin en merhametlisidir. Muhakkak ki senin kudretin her şeye yeter.”
Ancak bu dua, safer ayına has yapılması gereken bir dua değildir. Yani bu güzel dua, belli bir zaman dilimine has kılmadan her zaman her yerde elbette okunabilir.
İsteyen kardeşlerimiz, bela ve musibetlerin sağanak halde yağdığı şu günlerde de bu duayı okuyabilir...
CNN: ‘Brunson’a karşı Zarrab pazarlığı Beyaz Saray’da yapıldı’
ABD Başkanı Donald Trump’ın avukatı Rudy Giuliani’nin, 2017’de Reza Zarrab’a yöneltilen suçlamaların düşürülmesi için Beyaz Saray’da bir toplantıda ABD liderine ve dönemin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’a baskı yaptığı iddia edildi.
CNN’in aktardığına göre Giuliani, Trump ve Tillerson’dan Türkiye’de tutuklu bulunan rahip Andrew Brunson’ın serbest bırakılması karşılığında Zarrab’a ABD’nin yönelttiği suçlamaların düşürüleceği bir anlaşma yapılmasını talep etti.
Çarşamba günü Bloomberg’ün yayınlanna haberinde ise Başkan Trump dönemin Dışişleri Bakanı Tillerson’a Adalet Bakanlığı’nı davanın kapatılması konusunda ikna için baskı yaptığını iddia edilmişti.
CNN’nin haberinde ise bu toplantının Beyaz Saray’da yapıldığı belirtildi. Zarrab aynı zamanda Giulani’nin müvekkillerinden biri olduğunun belirtildiği haberde toplantıdan sonra Tillerson’ın Trump’ın özel kalem müdürü John Kelly’e bu planı onaylamadığını belirttiği bildirildi.
CNN bu haberi toplantı hakkında bilgilendirilen bir yetkiliye dayandırdı.
Bloomberg perşembe günü benzer bir toplantı hakkında bir haber hazırlamıştı.Bloomberg’e konuşan kaynaklar ABD Başkanı Donald Trump’ın 2017’de dönemin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’a Reza Zarrab’ın serbest bırakılması için baskı yaptığını iddia etmiş, ancak Giuliani’nin toplantıda olduğundan veya bir suçlu takasından bahsetmemişti.
Giuliani önce yalanmamış sonra ‘olabilir’ demişti
Amerika’nın Sesi’nin haberine göre ise bu ay verdiği bir röportajda Giuliani önce Zarrab’ın dosyasını Trump’la yaptığı görüşmede gündeme getirdiğini yalanlamış ancak daha sonra böyle bir şey yapmış olabileceğini belirtmişti. Giuliani Rıza Sarraf ve o dönem Türkiye’de cezaevinde tutulan ABD’li rahip Andrew Brunson’ı kapsayan bir takas anlaşması konusunda yetkililerle görüştüğünü söylemişti. Rudy Giuliani, “Trump’la bu konuyu konuştuysam ne olmuş?” demişti.
Hakim Berman’ın kafasını karıştıran ilişkiler ağı
Zarrab’ın bir süre avukat kadrosunda yer alan eski New York Belediye Başkanı ve Trump’ın yakın dostu Rudolp Giuliani ve eski ABD Adalet Bakanı Michael Mukasey, Türkiye’ye giderek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmüştü.
Zarrabdavasının hakimi Richard Berman, savcılığın ikilinin çıkar çatışması iddiasıyla avukatlıktan men edilmesiyle ilgili duruşmalarda kafasını karıştıran birçok soru olduğunu belirterek bunların açıklığa çıkmasını istemişti.
75 yaşındaki Hakim Berman, Zarraf davasında kendisini en çok şaşırtan şeyin, Rıza Zarrab’ın arabulucu hukuk danışmanı olarak savunma ekibinde yer verdiği ve daha önce birlikte çalıştığı eski New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani’nin yıllar sonra değişen tavrı olduğunu söylemişti.
Berman, Zarrab davasını yakından takip ederek haberleştiren internet sitesi Court News’a yaptığı açıklamada, Giuliani’nin Sarraf davasında üstlendiği rol karşısında çok büyük bir şaşkınlık yaşadığını ifade etmişti.
Türkiye Trump’a yakın lobi şirketlerine milyonlarca dolar ödedi
New York Güney Bölgesi başsavcılığının diğer bir çıkar çatışması iddiası da Giuliani’nin iş ortağı olduğu Greenberg Traurig firmasının ABD’de Türkiye adına lobicilik yapmasının davada çıkar çatışmasına yol açıp açmayacağı sorgulanmıştı.
Başkan Trump’a yakınlığıyla bilinen Brian Ballards’ın sahibi olduğu Ballards Partners lobi şirketinin müşterileri arasına dava süreci sırasında Türkiye de girmişti.
Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç ve firmanın sahibi Brian Ballards arasında, 21 Mayıs 2017’de lobi anlaşması imzalanmıştı.
Sarraf’ın tanık olarak katıldığı eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla aldığı 32 aylık hapis cezasını tamamlayıp tahliye olmasına rağmen Sarraf savcılıkla işbirliği yaptığı için alacağı indirimli hapis cezası için henüz hakim karşına çıkarılmadı.
Bazı Türk medya kuruluşları tarafından dışarda olduğu iddia edilen Sarraf ‘ın nerede olduğuyla ilgili hakim ve savcılığa, aralarında VOA Türkçe’nin de bulunduğu medya kuruluşlarının dilekçelerine ise uzun bir süredir yanıt verilmiyor.
ABD Adalet Bakanlığı’nın elektronik dava işlemlerinin yapıldığı sistemde davanın hala sürdüğü görülüyor. Dava dosyasında en sonuncusunun iki gün önce elektronik sisteme girdiği 40 yakın gizlilik kararı olan dosya bulunuyor.
Zarrab’ın davası devam ediyor: ’40 yakın gizlilik kararı olan dosya var’
Zarrab’ın tanık olarak katıldığı eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla aldığı 32 aylık hapis cezasını tamamlayıp tahliye olmasına rağmen Zarrab savcılıkla işbirliği yaptığı için alacağı indirimli hapis cezası için henüz hakim karşına çıkarılmadı.
Bazı Türk medya kuruluşları tarafından dışarıda olduğu iddia edilen Zarrab’ın nerede olduğuyla ilgili hakim ve savcılığa, aralarında VOA Türkçe’nin de bulunduğu medya kuruluşlarının dilekçelerine ise uzun bir süredir yanıt verilmiyor.
ABD Adalet Bakanlığı’nın elektronik dava işlemlerinin yapıldığı sistemde davanın hala sürdüğü görülüyor. Dava dosyasında en sonuncusunun iki gün önce elektronik sisteme girdiği 40 yakın gizlilik kararı olan dosya bulunuyor.
[TR724] 11.10.2019
CNN’in aktardığına göre Giuliani, Trump ve Tillerson’dan Türkiye’de tutuklu bulunan rahip Andrew Brunson’ın serbest bırakılması karşılığında Zarrab’a ABD’nin yönelttiği suçlamaların düşürüleceği bir anlaşma yapılmasını talep etti.
Çarşamba günü Bloomberg’ün yayınlanna haberinde ise Başkan Trump dönemin Dışişleri Bakanı Tillerson’a Adalet Bakanlığı’nı davanın kapatılması konusunda ikna için baskı yaptığını iddia edilmişti.
CNN’nin haberinde ise bu toplantının Beyaz Saray’da yapıldığı belirtildi. Zarrab aynı zamanda Giulani’nin müvekkillerinden biri olduğunun belirtildiği haberde toplantıdan sonra Tillerson’ın Trump’ın özel kalem müdürü John Kelly’e bu planı onaylamadığını belirttiği bildirildi.
CNN bu haberi toplantı hakkında bilgilendirilen bir yetkiliye dayandırdı.
Bloomberg perşembe günü benzer bir toplantı hakkında bir haber hazırlamıştı.Bloomberg’e konuşan kaynaklar ABD Başkanı Donald Trump’ın 2017’de dönemin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’a Reza Zarrab’ın serbest bırakılması için baskı yaptığını iddia etmiş, ancak Giuliani’nin toplantıda olduğundan veya bir suçlu takasından bahsetmemişti.
Giuliani önce yalanmamış sonra ‘olabilir’ demişti
Amerika’nın Sesi’nin haberine göre ise bu ay verdiği bir röportajda Giuliani önce Zarrab’ın dosyasını Trump’la yaptığı görüşmede gündeme getirdiğini yalanlamış ancak daha sonra böyle bir şey yapmış olabileceğini belirtmişti. Giuliani Rıza Sarraf ve o dönem Türkiye’de cezaevinde tutulan ABD’li rahip Andrew Brunson’ı kapsayan bir takas anlaşması konusunda yetkililerle görüştüğünü söylemişti. Rudy Giuliani, “Trump’la bu konuyu konuştuysam ne olmuş?” demişti.
Hakim Berman’ın kafasını karıştıran ilişkiler ağı
Zarrab’ın bir süre avukat kadrosunda yer alan eski New York Belediye Başkanı ve Trump’ın yakın dostu Rudolp Giuliani ve eski ABD Adalet Bakanı Michael Mukasey, Türkiye’ye giderek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmüştü.
Zarrabdavasının hakimi Richard Berman, savcılığın ikilinin çıkar çatışması iddiasıyla avukatlıktan men edilmesiyle ilgili duruşmalarda kafasını karıştıran birçok soru olduğunu belirterek bunların açıklığa çıkmasını istemişti.
75 yaşındaki Hakim Berman, Zarraf davasında kendisini en çok şaşırtan şeyin, Rıza Zarrab’ın arabulucu hukuk danışmanı olarak savunma ekibinde yer verdiği ve daha önce birlikte çalıştığı eski New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani’nin yıllar sonra değişen tavrı olduğunu söylemişti.
Berman, Zarrab davasını yakından takip ederek haberleştiren internet sitesi Court News’a yaptığı açıklamada, Giuliani’nin Sarraf davasında üstlendiği rol karşısında çok büyük bir şaşkınlık yaşadığını ifade etmişti.
Türkiye Trump’a yakın lobi şirketlerine milyonlarca dolar ödedi
New York Güney Bölgesi başsavcılığının diğer bir çıkar çatışması iddiası da Giuliani’nin iş ortağı olduğu Greenberg Traurig firmasının ABD’de Türkiye adına lobicilik yapmasının davada çıkar çatışmasına yol açıp açmayacağı sorgulanmıştı.
Başkan Trump’a yakınlığıyla bilinen Brian Ballards’ın sahibi olduğu Ballards Partners lobi şirketinin müşterileri arasına dava süreci sırasında Türkiye de girmişti.
Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç ve firmanın sahibi Brian Ballards arasında, 21 Mayıs 2017’de lobi anlaşması imzalanmıştı.
Sarraf’ın tanık olarak katıldığı eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla aldığı 32 aylık hapis cezasını tamamlayıp tahliye olmasına rağmen Sarraf savcılıkla işbirliği yaptığı için alacağı indirimli hapis cezası için henüz hakim karşına çıkarılmadı.
Bazı Türk medya kuruluşları tarafından dışarda olduğu iddia edilen Sarraf ‘ın nerede olduğuyla ilgili hakim ve savcılığa, aralarında VOA Türkçe’nin de bulunduğu medya kuruluşlarının dilekçelerine ise uzun bir süredir yanıt verilmiyor.
ABD Adalet Bakanlığı’nın elektronik dava işlemlerinin yapıldığı sistemde davanın hala sürdüğü görülüyor. Dava dosyasında en sonuncusunun iki gün önce elektronik sisteme girdiği 40 yakın gizlilik kararı olan dosya bulunuyor.
Zarrab’ın davası devam ediyor: ’40 yakın gizlilik kararı olan dosya var’
Zarrab’ın tanık olarak katıldığı eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla aldığı 32 aylık hapis cezasını tamamlayıp tahliye olmasına rağmen Zarrab savcılıkla işbirliği yaptığı için alacağı indirimli hapis cezası için henüz hakim karşına çıkarılmadı.
Bazı Türk medya kuruluşları tarafından dışarıda olduğu iddia edilen Zarrab’ın nerede olduğuyla ilgili hakim ve savcılığa, aralarında VOA Türkçe’nin de bulunduğu medya kuruluşlarının dilekçelerine ise uzun bir süredir yanıt verilmiyor.
ABD Adalet Bakanlığı’nın elektronik dava işlemlerinin yapıldığı sistemde davanın hala sürdüğü görülüyor. Dava dosyasında en sonuncusunun iki gün önce elektronik sisteme girdiği 40 yakın gizlilik kararı olan dosya bulunuyor.
[TR724] 11.10.2019
Harekatın 3 günü: Suriye’den atılan roketlerle 7 sivil hayatını kaybetti, 2 asker şehit oldu
Türkiye’nin Suriye’ye başlattığı harekatın 3. gününde 2 asker şehit oldu, 3 asker de yaralandı. Gün içinde sınırın karşı tarafındaki YPG kontrolündeki bölgeden atılan roketler ve havan topu saldırılar sonucu ise 7 sivilin öldüğü belirtildi.
Suriye’ye yönelik harekat kapsamında Tel Rıfat’ta yaşanan havan saldırısında 2 askerin şehit olduğu, 3 askerin de yaralandığı açıklandı. Gaziantep Valiliği, Suriye’ye yönelik harekat kapsamında Tel Rıfat’ta bulunan TSK birliklerine YPG bölgesinden havan saldırısı düzenlendiğini açıkladı.
Suruç’a havan saldırısı: 2 sivil hayatını kaybetti
Suriye’de YPG kontrolündeki bölgeden atılan ve Şanlıurfa Suruç’a isabet eden havan mermili saldırı sonrası iki sivil hayatını kaybetti.
Nusaybin’e düşen roket bir eve isabet etti: 5 kişinin hayatını kaybettiği iddia ediliyor
Nusaybin’de düşen roket bir eve isabet etti. Resmi olmayan yerel kaynaklara göre beş kişi hayatını kaybetti. Nusaybin’de Yeni Turan Mahallesi Hamam sokakta düşen roket bir eve isabet etti. Resmi olmayan yerel kaynaklara göre beş kişi yaşamını yitirdi.
Nusaybin’de gazetecilerin olduğu binaya ateş açıldı
Suriye’ye yönelik harekata ilişkin yayın yapan gazetecilerin olduğu binaya ateş açıldığı belirtiliyor. Mardin Nusaybin’den Suriye’ye yönelik harekatı haber yapan gazetecilerin bulunduğu otelin çatısındaki restoran bölümüne ateş açıldı.
İHA muhabiri canlı yayında, kırılan camlar nedeniyle 2 gazetecinin hafif yaralandığını söyledi. Söz konusu restorana tekrar ateş açılması üzerine polisler, gazetecileri binadan tahliye etti.
[TR724] 11.10.2019
Suriye’ye yönelik harekat kapsamında Tel Rıfat’ta yaşanan havan saldırısında 2 askerin şehit olduğu, 3 askerin de yaralandığı açıklandı. Gaziantep Valiliği, Suriye’ye yönelik harekat kapsamında Tel Rıfat’ta bulunan TSK birliklerine YPG bölgesinden havan saldırısı düzenlendiğini açıkladı.
Suruç’a havan saldırısı: 2 sivil hayatını kaybetti
Suriye’de YPG kontrolündeki bölgeden atılan ve Şanlıurfa Suruç’a isabet eden havan mermili saldırı sonrası iki sivil hayatını kaybetti.
Nusaybin’e düşen roket bir eve isabet etti: 5 kişinin hayatını kaybettiği iddia ediliyor
Nusaybin’de düşen roket bir eve isabet etti. Resmi olmayan yerel kaynaklara göre beş kişi hayatını kaybetti. Nusaybin’de Yeni Turan Mahallesi Hamam sokakta düşen roket bir eve isabet etti. Resmi olmayan yerel kaynaklara göre beş kişi yaşamını yitirdi.
Nusaybin’de gazetecilerin olduğu binaya ateş açıldı
Suriye’ye yönelik harekata ilişkin yayın yapan gazetecilerin olduğu binaya ateş açıldığı belirtiliyor. Mardin Nusaybin’den Suriye’ye yönelik harekatı haber yapan gazetecilerin bulunduğu otelin çatısındaki restoran bölümüne ateş açıldı.
İHA muhabiri canlı yayında, kırılan camlar nedeniyle 2 gazetecinin hafif yaralandığını söyledi. Söz konusu restorana tekrar ateş açılması üzerine polisler, gazetecileri binadan tahliye etti.
[TR724] 11.10.2019
Türkiye’nin 6 puanlık maçı [Hasan Cücük]
Türkiye, Euro 2020 yolunda iki önemli sınava çıkacak. Önce Arnavutluk’la sahamızda sonra Fransa ile deplasmanda karşılacağız. 6 maçta 15 puan toplayan Milliler’in kritik maçı Arnavutluk karşılaşması olacak. Deplasmanda 2-0 yendiğimiz Arnavutluk karşılaşması 6 puanlık bir maç. Grubumuzun diğer iki favori ülkesi İzlanda ve Fransa’nın birbirine rakip olması Arnavutluk maçını daha da önemli kılıyor.
Avrupa şampiyonası ve Dünya Kupası elemelerinin sıradan takımı olarak görülen Arnavutluk son yıllarda kabuğunu kırma eğiliminde bulunuyor. Futbol Federasyonu’nu 1930’da kuran Arnavutluk, 1932’de FIFA’ya, 1954’te de UEFA’ya üye oldu. Kırmızı-siyahlılar olarak bilinen Arnavutluk Millî Takımı, tarihteki ilk maçını 7 Ekim 1946’da başkent Tiran’da Yugoslavya ile oynadı ve gol düellosu biçiminde geçen müsabakayı 3-2 kaybetti. Arnavutlar en farklı galibiyetlerini 12 Şubat 2003’te Vietnam’ı 5-0, 12 Ağustos 2009’da da Kıbrıs Rum Kesimi’ni 6-1 yenerek elde ederken, en farklı yenilgisine 24 Eylül 1950’de Macaristan karşısında 12-0’lık skorla uğradı. Arnavutluk, ilk olarak 1964 Avrupa Şampiyonası elemelerine katıldı ancak Danimarka engelini aşamadı. Kopenhag’daki ilk maçı 4-0 kaybeden Arnavutlar, Tiran’da 1-0 kazanmalarına rağmen elenirken, bu arenadaki ilk golü atmak da Panajot Pano’ya nasip oldu. Dünya Kupası elemelerine ilk defa 1966 İngiltere için katılan Arnavutluk; İsviçre, Kuzey İrlanda ve Hollanda ile paylaştığı grubu altı maçta beş yenilgi, bir beraberlikle son sırada tamamladı.
Arnavutluk futbolunun tarihi dönüm noktası Euro 2016 yolunda gerçekleşti. Portekiz, Danimarka, Sırbistan ve Ermenistan ile aynı gruba düşen Arnavutluk’a şans tanıyanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Euro 2016’da şampiyon olacak Portekiz’i deplasmanda Balaj’ın golüyle 1-0 yenerek gruplara rüya gibi bir başlangıç yaptılar. Sahasında Danimarka ile 1-1 berabere kaldıktan sonra Sırbistan’la deplasmanda oynadıkları maç yarıda kaldı ve CAS kararıyla 3-0 hükmen galip ilân edildiler. Sırplar da üç puan silme cezası alınca Arnavutluk’un önü iyice açılmış oldu. Sonrasında Ermenistan’ı 2-1 yenip, deplasmanda Danimarka ile 0-0 berabere kaldılar. Portekiz ve Sırbistan’a evlerinde kaybetseler de Ermenistan’ı deplasmanda 3-0 yenerek tarihlerinde ilk kez bir büyük turnuvanın finallerinde boy gösterme hakkını elde ettiler.
Euro 2016’da ev sahibi Fransa’nın yanı sıra İsviçre ve Romanya aynı gruba düşen Arnavutluk, ilk maçında ilk 11’inde beş Arnavut asıllı oyuncunun yer aldığı İsviçre’ye 1-0 yenilseler de ikinci maçlarında ev sahibi Fransa’ya kök söktürdüler. Fransa, Arnavutluk’un müthiş inadını 90’da Griezmann ve 90+6’da Payet’nin attığı gollerle kırabildi. Arnavutluk, son maçında ise Romanya’yı Armando Sadiku’nun golüyle yenerek finallerdeki ilk galibiyetine ulaştı.
Türkiye ve Arnavutluk bugüne kadar 11 kez karşı karşıya geldiler. İstatistiklerde üstünlük Türkiye’den yana bulunuyor. A Milliler’in 5 galibiyetine karşılık, Arnavutlar 4 maçtan sahadan üstün ayrıldı, iki maç ise berabere bitti. Gollerde ise üstünlük Arnavutlardan yana. Türkiye 12 gol atarken, kalesinde 14 gol gördü. Türkiye ile Arnavutluk, tarihlerinde ilk kez 1970’te karşı karşıya geldi. İstanbul’daki oynanan ilk maç için takımlar 13 Aralık 1970’te sahaya çıktı. İnönü Stadı’ndaki Avrupa Şampiyonası Eleme Grubu maçını milli takım Metin Kurt ve Cemil Turan’ın golleriyle 2-1 kazandı. Arnavutluk sahasında İzlanda’yı 3-2 yenerek, grupta dengeleri değiştiren bir galibiyete imza atmıştı. Bu skor aynı zamanda Arnavutların kolay lokma olmadığını ortaya koydu.
Euro 2020 yolunda gruplara iyi bir başlangıç yapan Türkiye, oynadığı 6 maçın 5’inde sahadan 3 puanla ayrıldı. Sadece deplasmanda İzlanda’ya yenilen A Milliler, dünya kupasını kazanan Fransa’yı Konya’da 2-0 yenmeyi başardı. Grupta Türkiye ve Fransa’nın 15, İzlanda’nın ise 12 puanı bulunuyor. Türkiye’nin avantajı hem kendi sahasında oynaması hem de gruptaki iki rakibinin birbirine rakip olmasıdır. Arnavutluk maçında alınacak 3 puan, Euro 2020 yolunda önemli bir virajı geçmek demek olacak. Türkiye’nin kazanması kadar Fransa’nın İzlanda deplasmanından puan veya puanlarla dönmesini bekleyeceğiz. Fransa’nın galibiyetiyle İzlanda yarışta oldukça geriye düşecek. Grupta ilk iki sırada yer alan ülkeler Euro 2020 biletini alacak.
A Millilerin başındaki ikinci dönemini geçiren Şenol Güneş, ay-yıldızlılarla 59. maçına Arnavutluk karşısında çıkacak. Şenol Güneş yönetiminde 58 maçta milliler, 30 galibiyet, 13 beraberlik ve 15 yenilgi yaşadı. Türkiye, Güneş yönetiminde 90 gol atarken, kalesinde 53 gole engel olamadı. A Milli Takım, Şenol Güneş yönetiminde 40 resmi maç yaptı. Türkiye, Güneş idaresindeki resmi maçların 25’ini kazanırken, 8’ini yitirdi, 7’sinde ise eşitliği bozamadı. Bu maçlarda 75 gol atan ay-yıldızlılar, kalesinde 32 gol gördü.
Türkiye – Arnavutluk maçına Ülker Stadı ev sahipliği yapacak ve mücadele saat 21.45’te başlayacak. Maçın hakemi ise Romanya’dan Ovidiu Hategan. Milli takımda aday kadroya çağırılan ancak sakatlığı nedeniyle ameliyat edilen Dorukhan Toköz, dışında eksik bulunmuyor.
[Hasan Cücük] 11.10.2019 [TR724]
Avrupa şampiyonası ve Dünya Kupası elemelerinin sıradan takımı olarak görülen Arnavutluk son yıllarda kabuğunu kırma eğiliminde bulunuyor. Futbol Federasyonu’nu 1930’da kuran Arnavutluk, 1932’de FIFA’ya, 1954’te de UEFA’ya üye oldu. Kırmızı-siyahlılar olarak bilinen Arnavutluk Millî Takımı, tarihteki ilk maçını 7 Ekim 1946’da başkent Tiran’da Yugoslavya ile oynadı ve gol düellosu biçiminde geçen müsabakayı 3-2 kaybetti. Arnavutlar en farklı galibiyetlerini 12 Şubat 2003’te Vietnam’ı 5-0, 12 Ağustos 2009’da da Kıbrıs Rum Kesimi’ni 6-1 yenerek elde ederken, en farklı yenilgisine 24 Eylül 1950’de Macaristan karşısında 12-0’lık skorla uğradı. Arnavutluk, ilk olarak 1964 Avrupa Şampiyonası elemelerine katıldı ancak Danimarka engelini aşamadı. Kopenhag’daki ilk maçı 4-0 kaybeden Arnavutlar, Tiran’da 1-0 kazanmalarına rağmen elenirken, bu arenadaki ilk golü atmak da Panajot Pano’ya nasip oldu. Dünya Kupası elemelerine ilk defa 1966 İngiltere için katılan Arnavutluk; İsviçre, Kuzey İrlanda ve Hollanda ile paylaştığı grubu altı maçta beş yenilgi, bir beraberlikle son sırada tamamladı.
Arnavutluk futbolunun tarihi dönüm noktası Euro 2016 yolunda gerçekleşti. Portekiz, Danimarka, Sırbistan ve Ermenistan ile aynı gruba düşen Arnavutluk’a şans tanıyanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Euro 2016’da şampiyon olacak Portekiz’i deplasmanda Balaj’ın golüyle 1-0 yenerek gruplara rüya gibi bir başlangıç yaptılar. Sahasında Danimarka ile 1-1 berabere kaldıktan sonra Sırbistan’la deplasmanda oynadıkları maç yarıda kaldı ve CAS kararıyla 3-0 hükmen galip ilân edildiler. Sırplar da üç puan silme cezası alınca Arnavutluk’un önü iyice açılmış oldu. Sonrasında Ermenistan’ı 2-1 yenip, deplasmanda Danimarka ile 0-0 berabere kaldılar. Portekiz ve Sırbistan’a evlerinde kaybetseler de Ermenistan’ı deplasmanda 3-0 yenerek tarihlerinde ilk kez bir büyük turnuvanın finallerinde boy gösterme hakkını elde ettiler.
Euro 2016’da ev sahibi Fransa’nın yanı sıra İsviçre ve Romanya aynı gruba düşen Arnavutluk, ilk maçında ilk 11’inde beş Arnavut asıllı oyuncunun yer aldığı İsviçre’ye 1-0 yenilseler de ikinci maçlarında ev sahibi Fransa’ya kök söktürdüler. Fransa, Arnavutluk’un müthiş inadını 90’da Griezmann ve 90+6’da Payet’nin attığı gollerle kırabildi. Arnavutluk, son maçında ise Romanya’yı Armando Sadiku’nun golüyle yenerek finallerdeki ilk galibiyetine ulaştı.
Türkiye ve Arnavutluk bugüne kadar 11 kez karşı karşıya geldiler. İstatistiklerde üstünlük Türkiye’den yana bulunuyor. A Milliler’in 5 galibiyetine karşılık, Arnavutlar 4 maçtan sahadan üstün ayrıldı, iki maç ise berabere bitti. Gollerde ise üstünlük Arnavutlardan yana. Türkiye 12 gol atarken, kalesinde 14 gol gördü. Türkiye ile Arnavutluk, tarihlerinde ilk kez 1970’te karşı karşıya geldi. İstanbul’daki oynanan ilk maç için takımlar 13 Aralık 1970’te sahaya çıktı. İnönü Stadı’ndaki Avrupa Şampiyonası Eleme Grubu maçını milli takım Metin Kurt ve Cemil Turan’ın golleriyle 2-1 kazandı. Arnavutluk sahasında İzlanda’yı 3-2 yenerek, grupta dengeleri değiştiren bir galibiyete imza atmıştı. Bu skor aynı zamanda Arnavutların kolay lokma olmadığını ortaya koydu.
Euro 2020 yolunda gruplara iyi bir başlangıç yapan Türkiye, oynadığı 6 maçın 5’inde sahadan 3 puanla ayrıldı. Sadece deplasmanda İzlanda’ya yenilen A Milliler, dünya kupasını kazanan Fransa’yı Konya’da 2-0 yenmeyi başardı. Grupta Türkiye ve Fransa’nın 15, İzlanda’nın ise 12 puanı bulunuyor. Türkiye’nin avantajı hem kendi sahasında oynaması hem de gruptaki iki rakibinin birbirine rakip olmasıdır. Arnavutluk maçında alınacak 3 puan, Euro 2020 yolunda önemli bir virajı geçmek demek olacak. Türkiye’nin kazanması kadar Fransa’nın İzlanda deplasmanından puan veya puanlarla dönmesini bekleyeceğiz. Fransa’nın galibiyetiyle İzlanda yarışta oldukça geriye düşecek. Grupta ilk iki sırada yer alan ülkeler Euro 2020 biletini alacak.
A Millilerin başındaki ikinci dönemini geçiren Şenol Güneş, ay-yıldızlılarla 59. maçına Arnavutluk karşısında çıkacak. Şenol Güneş yönetiminde 58 maçta milliler, 30 galibiyet, 13 beraberlik ve 15 yenilgi yaşadı. Türkiye, Güneş yönetiminde 90 gol atarken, kalesinde 53 gole engel olamadı. A Milli Takım, Şenol Güneş yönetiminde 40 resmi maç yaptı. Türkiye, Güneş idaresindeki resmi maçların 25’ini kazanırken, 8’ini yitirdi, 7’sinde ise eşitliği bozamadı. Bu maçlarda 75 gol atan ay-yıldızlılar, kalesinde 32 gol gördü.
Türkiye – Arnavutluk maçına Ülker Stadı ev sahipliği yapacak ve mücadele saat 21.45’te başlayacak. Maçın hakemi ise Romanya’dan Ovidiu Hategan. Milli takımda aday kadroya çağırılan ancak sakatlığı nedeniyle ameliyat edilen Dorukhan Toköz, dışında eksik bulunmuyor.
[Hasan Cücük] 11.10.2019 [TR724]
Toplumu savaş değil ahlaksızlık bitirir! [M.Nedim Hazar]
Hazreti Mevlana ahlakın olmadığı yerde kanunun anlamsız ve işlevsiz olacağını anlatır Mesnevi’sinde. Cicero ise toplumların ekonomik sıkıntılardan, parasızlıktan dolayı değil ahlaksızlıktan dolayı çökeceğini söyler.
Kin ile beslenen tayfa için ise ahlak zaaftır ve zalim zafiyetten hiç mi hiç hazzetmez.
Hüseyin Avni, Sultan Abdülaziz döneminin paşalarından biriydi.
Başarılı askeri hizmetleri esnasında gösterdiği ahlaki zaaftan dolayı sürgüne yollanmış, akabinde gittiği Avrupa’da hem tedavi görmüş hem de intikam aşkıyla keskinleşmişti. Türk tarihinin ilk organize darbesini (Mayıs-1876) kurgularken halkın ve iktidarın tüm zaaflarını çok iyi bilmesinin başarısındaki etkisi büyüktü. Talebelerin yürütülmesi, gazetelerin bilinçli dezenformasyon ile sarayı itibarsızlaştırılması işini Mithat Paşa ile beraber ustaca yapıyordu.
Avrupalı dostlarıyla oluşturduğu Mahmut Nedim Paşa’ya ‘Nedimof’ algısı kısa sürede işe yaramış, Sultan Aziz, önce kabineyi değiştirmek durumunda kalmış, ardından Hüseyin Avni Paşa’yı tekrar Seraskerlik (Genelkurmay Başkanı) makamına getirmek zorunda kalmıştı.
Bütün bu tavizler de işe yaramamış ve sonu kanlı biten bir darbe sürecinin başkahramanı olmuştu Hüseyin Avni Paşa. Sultan Abdülaziz’in elbette kendi dünyasında bir tasavvuru vardı ve donanmayı güçlendirerek başta Avrupa olmak üzere Rusya’ya karşı ağırlığı olan bir devlet pozisyonunda tutmayı amaçlıyordu. İktidarı devirme planlarını yaparken, büyük tartışmalar yaşanıyor ve kapalı kapılar ardında alternatif yeni yönetimler hesaplanıyordu. İşte bu tartışmaların birinde amacın sadece özgürlük olduğunu düşünen ve buna samimi olarak inanan Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, meşrutiyetin yeterli bir amaç olduğunu ileri sürüp, kanlı entrikaların devlet ve idareci ahlakıyla bağdaşmayacağını ileri sürdüğünde, belindeki silahına davranan Avni Paşa o meşhur repliği patlatacaktı: Ahlak zaaftır paşa!
Ahlak… Önemli bir kavram. En ahlak dışı yöntemlerin, yönetimlerin, sistemlerin bile kendi içinde bir ahlakı olması zaruri. Beğenin-beğenmeyin, katılın ya da reddedin her şeyin bir ahlakı olmak zorunda. İsyanın bile!
Ülkemizde yıllardır yaşananlara bakınca toplumun çökme noktasına gelmesinin temel öznesinin ahlaki problemler olduğunu anlamak hiç de zor olmasa gerek.
Yaşananlara bakıldığında, bu güne kadar sadece simülasyon olarak test edebildiğimiz özgürlük ve demokrasi kavramlarının en büyük gediği ahlak duvarında verdiğini görüyoruz. Özellikle iktidarın ahlakı bir zaaf olarak algılayanların eline düştüğüne ne mene bir silaha dönüştüğünü de görüyoruz ne yazık ki! Üstelik bu bahsini ettiğimiz ahlakın iman, inanç ya da inançsızlık ile doğrudan bir ilişkisi yok. Kendilerini İslam ve iman şemsiyesi altında ifade eden bir takım zevatın dahi ahlakı bir kenara bırakıp, menfaat devşirmeye çabaladıklarına şahit oluyoruz.
Siyasi bir görüşün güdümünde olan televizyon, radyo, dijital ya da yazılı medya mecralarının bu eksiklik ile hareket ettiklerinde korkutucu bir canavara dönüşebildiklerini görmek mümkün.
Bu anlamda sayısız örneği buraya sıralayabiliriz. İster iktidar tarafından olsun, ister muhalefet, ister zulmedenlerden olsun ister zalime seyirci kalanlardan.. Fark etmiyor… Ahlaki açıdan aynı defo ile malul bir toplumumuz var.
İster iktidar kanadını, içinden ahlakın çekip alındığı her hareket, davranış ve hamlenin aynı vicdansız pozisyona geldiği aşikar.
Cenab-ı Hak ibadetleri belli zamana ve şartlara bağlamış ama ahlaklı olmanın bir zamanı ya da disiplini yok. 24 saat ve ömür boyu ahlaklı olmak zorundasınız.
Ahlakı yönden çökertilen toplumların ekonomik, iktisadi ve sosyal yönden ayakta durabilmeleri neredeyse mümkün değil. Ve bu ahlaksızlık marazı hele de kendini dinin temsilcisi ve sahibi olarak görenlere tebelleş olmuşsa korkarım ki tedavi pek mümkün olmuyor. Toplum, kendini idare edenlerin ahlaksızlıklarını normalmiş gibi algılıyor ve ahlaki olan tüm her şey standart dışı sayılıyor. Ve galiba en büyük ahlaksızlıklardan biri de, kendi menfaati için savaş çıkarmak olsa gerek. Siz bu savaşı kendi toplumunuza bir “beka meselesi” olarak yedirebilirsiniz ama tarih sizin yaptığınız servisi çiğnese bile yutmaz, bir süre sonra kusar ve geçmişteki tüm ahlaksız zorbalar gibi insanlığın en lanetli sayfalarına yerleştirir.
[M.Nedim Hazar] 11.10.2019 [TR724]
Kin ile beslenen tayfa için ise ahlak zaaftır ve zalim zafiyetten hiç mi hiç hazzetmez.
Hüseyin Avni, Sultan Abdülaziz döneminin paşalarından biriydi.
Başarılı askeri hizmetleri esnasında gösterdiği ahlaki zaaftan dolayı sürgüne yollanmış, akabinde gittiği Avrupa’da hem tedavi görmüş hem de intikam aşkıyla keskinleşmişti. Türk tarihinin ilk organize darbesini (Mayıs-1876) kurgularken halkın ve iktidarın tüm zaaflarını çok iyi bilmesinin başarısındaki etkisi büyüktü. Talebelerin yürütülmesi, gazetelerin bilinçli dezenformasyon ile sarayı itibarsızlaştırılması işini Mithat Paşa ile beraber ustaca yapıyordu.
Avrupalı dostlarıyla oluşturduğu Mahmut Nedim Paşa’ya ‘Nedimof’ algısı kısa sürede işe yaramış, Sultan Aziz, önce kabineyi değiştirmek durumunda kalmış, ardından Hüseyin Avni Paşa’yı tekrar Seraskerlik (Genelkurmay Başkanı) makamına getirmek zorunda kalmıştı.
Bütün bu tavizler de işe yaramamış ve sonu kanlı biten bir darbe sürecinin başkahramanı olmuştu Hüseyin Avni Paşa. Sultan Abdülaziz’in elbette kendi dünyasında bir tasavvuru vardı ve donanmayı güçlendirerek başta Avrupa olmak üzere Rusya’ya karşı ağırlığı olan bir devlet pozisyonunda tutmayı amaçlıyordu. İktidarı devirme planlarını yaparken, büyük tartışmalar yaşanıyor ve kapalı kapılar ardında alternatif yeni yönetimler hesaplanıyordu. İşte bu tartışmaların birinde amacın sadece özgürlük olduğunu düşünen ve buna samimi olarak inanan Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, meşrutiyetin yeterli bir amaç olduğunu ileri sürüp, kanlı entrikaların devlet ve idareci ahlakıyla bağdaşmayacağını ileri sürdüğünde, belindeki silahına davranan Avni Paşa o meşhur repliği patlatacaktı: Ahlak zaaftır paşa!
Ahlak… Önemli bir kavram. En ahlak dışı yöntemlerin, yönetimlerin, sistemlerin bile kendi içinde bir ahlakı olması zaruri. Beğenin-beğenmeyin, katılın ya da reddedin her şeyin bir ahlakı olmak zorunda. İsyanın bile!
Ülkemizde yıllardır yaşananlara bakınca toplumun çökme noktasına gelmesinin temel öznesinin ahlaki problemler olduğunu anlamak hiç de zor olmasa gerek.
Yaşananlara bakıldığında, bu güne kadar sadece simülasyon olarak test edebildiğimiz özgürlük ve demokrasi kavramlarının en büyük gediği ahlak duvarında verdiğini görüyoruz. Özellikle iktidarın ahlakı bir zaaf olarak algılayanların eline düştüğüne ne mene bir silaha dönüştüğünü de görüyoruz ne yazık ki! Üstelik bu bahsini ettiğimiz ahlakın iman, inanç ya da inançsızlık ile doğrudan bir ilişkisi yok. Kendilerini İslam ve iman şemsiyesi altında ifade eden bir takım zevatın dahi ahlakı bir kenara bırakıp, menfaat devşirmeye çabaladıklarına şahit oluyoruz.
Siyasi bir görüşün güdümünde olan televizyon, radyo, dijital ya da yazılı medya mecralarının bu eksiklik ile hareket ettiklerinde korkutucu bir canavara dönüşebildiklerini görmek mümkün.
Bu anlamda sayısız örneği buraya sıralayabiliriz. İster iktidar tarafından olsun, ister muhalefet, ister zulmedenlerden olsun ister zalime seyirci kalanlardan.. Fark etmiyor… Ahlaki açıdan aynı defo ile malul bir toplumumuz var.
İster iktidar kanadını, içinden ahlakın çekip alındığı her hareket, davranış ve hamlenin aynı vicdansız pozisyona geldiği aşikar.
Cenab-ı Hak ibadetleri belli zamana ve şartlara bağlamış ama ahlaklı olmanın bir zamanı ya da disiplini yok. 24 saat ve ömür boyu ahlaklı olmak zorundasınız.
Ahlakı yönden çökertilen toplumların ekonomik, iktisadi ve sosyal yönden ayakta durabilmeleri neredeyse mümkün değil. Ve bu ahlaksızlık marazı hele de kendini dinin temsilcisi ve sahibi olarak görenlere tebelleş olmuşsa korkarım ki tedavi pek mümkün olmuyor. Toplum, kendini idare edenlerin ahlaksızlıklarını normalmiş gibi algılıyor ve ahlaki olan tüm her şey standart dışı sayılıyor. Ve galiba en büyük ahlaksızlıklardan biri de, kendi menfaati için savaş çıkarmak olsa gerek. Siz bu savaşı kendi toplumunuza bir “beka meselesi” olarak yedirebilirsiniz ama tarih sizin yaptığınız servisi çiğnese bile yutmaz, bir süre sonra kusar ve geçmişteki tüm ahlaksız zorbalar gibi insanlığın en lanetli sayfalarına yerleştirir.
[M.Nedim Hazar] 11.10.2019 [TR724]
Tehdide boyun eğeni tehdit ederler [Alper Ender Fırat]
AKP yöneticilerinin ve onun tetikçi yazarlarının daha üç beş ay önce Suriyeli mülteci meselesini nasıl ele aldığını hatırlıyor musunuz? Türkiye Müslüman kardeşlerine insanlık vazifesini yapıyor, savaş mağduru bir topluma kucak açıyordu ve onlarla sofrasını paylaşıyordu. Bol bol ensar muhacir hikayesi dillendiriyorlar, Müslüman kardeşliğinden bahsediyorlardı. Ancak Erdoğan dünkü konuşmasıyla bir kere daha teyit etti ki, Suriyeli mülteciler; Saray Rejimi için Batı’yı tehdit malzemesinden başka hiçbir şey değil.
Dün yaptığı konuşmada Eyyyy Avrupa Birliği diye parmağını sallayan Erdoğan ‘Kendinize gelin bak yine söylüyorum bizim şu andaki operasyonumuzu bir işgal harekatı diye nitelendirmeye çalışırsanız işimiz kolay, kapıları açarız 3,6 milyon mülteciyi sizlere göndeririz.’ diye yine açık açık tehdit etti. Erdoğan’ın şantajından sonra tahmin ediyorum Batı başkentlerinin dizlerinin bağı çözülmüştür. ‘Aman bize bulaşmasın da…’ oportünist anlayışını yürürlüğe koymakta bir beis görmeyeceklerdir.
Bu konuda Recep T. Erdoğan’ı da tebrik etmek gerekir, tehdidi yiyeni tehdit etmeyi çok iyi biliyor. Ve AB’yi bu tehditlerle hizaya soktuğu su götürmez bir gerçek. 15 Temmuz dahil Erdoğan’ın içinde bulunduğu uluslararası kriminal işlerin tamamına vakıf olmalarına rağmen onunla işbirliği içinde olmaya devam ediyorlar.
Hatırlayacaksınız, bir ara Avrupa başkentlerinde ya da önemli şehirlerinde bombalar patlıyordu. O patlamalardan önce Erdoğan parmağını sallayarak ‘Bombaların Brüksel’de veya AB’nin herhangi bir şehrinde patlamaması için hiçbir sebep yok’ demişti. Batı kentleri art arda adına Siyasal İslamcı terör olaylarıyla sarsılmıştı. AB ülkelerinin yöneticileri bir konuda ikna edilmiş olacaklar ki bu terör saldırıları bıçakla kesilir gibi kesildi.
Türkiye’de tutuklu bulunan Gazeteci Deniz Yücel’in de aralarında bulunduğu pek çok AB ve Alman vatandaşının da yetkililerin gizli görüşmelerinden sonra serbest kaldığını hatırlayalım. Şunu söylesek yanlış olmaz Erdoğan Rejimi özellikle ekonomik anlamda ne zaman zor durumda kalsa AB ülkeleri gizli ya da açık bir şekilde hayat öpücüğü konduruyor, Onu yeniden hayata döndürüyorlar. Bunda Erdoğan’ın tehdit dilinin çok etkili olduğu kanaatindeyim. Üzerime gelirseniz, beni dışlarsanız, beni zor durumda bırakırsanız, ambargo koymaya kalkarsanız o zaman günah benden gider.
‘Açarım kapıyı sizi 3,5 milyon mülteci ile baş başa bırakırım’ cümlesi de bu tehditlerden birisi. Kapıları açarım tehdidi tek kalemde bütün Batı’yı hizaya getiren bir cümle. Tehdidi yemek ve bunu hazmetmek doğrusunu isterseniz Batı devletleri için yüz karası bir tutum. Bu tehditlerden sonra Türkiye’deki insan hakları ihlallerini ‘endişeyle takip’ etmek dışında bir şey yapmaması da bu çelişkinin diğer yüzü.
Olayın bir de şu tarafı da var. Batı; Erdoğan rejimini desteklemek için bu tehditleri bahane de ediyor olabilir. Çünkü onlar da gönülsüz kabul ettikleri, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin önündeki Erdoğan engelinden memnun görünüyorlar.
Ne gerekçe ile olursa olsun, Avrupa’nın hemen yanı başında bir ülkenin böylesine çağ dışı, böylesine hukuk düşmanı bir anlayışla yönetilmesine yardım ve yataklık etmesinin izah edilir bir tarafı yok.
[Alper Ender Fırat] 11.10.2019 [TR724]
Dün yaptığı konuşmada Eyyyy Avrupa Birliği diye parmağını sallayan Erdoğan ‘Kendinize gelin bak yine söylüyorum bizim şu andaki operasyonumuzu bir işgal harekatı diye nitelendirmeye çalışırsanız işimiz kolay, kapıları açarız 3,6 milyon mülteciyi sizlere göndeririz.’ diye yine açık açık tehdit etti. Erdoğan’ın şantajından sonra tahmin ediyorum Batı başkentlerinin dizlerinin bağı çözülmüştür. ‘Aman bize bulaşmasın da…’ oportünist anlayışını yürürlüğe koymakta bir beis görmeyeceklerdir.
Bu konuda Recep T. Erdoğan’ı da tebrik etmek gerekir, tehdidi yiyeni tehdit etmeyi çok iyi biliyor. Ve AB’yi bu tehditlerle hizaya soktuğu su götürmez bir gerçek. 15 Temmuz dahil Erdoğan’ın içinde bulunduğu uluslararası kriminal işlerin tamamına vakıf olmalarına rağmen onunla işbirliği içinde olmaya devam ediyorlar.
Hatırlayacaksınız, bir ara Avrupa başkentlerinde ya da önemli şehirlerinde bombalar patlıyordu. O patlamalardan önce Erdoğan parmağını sallayarak ‘Bombaların Brüksel’de veya AB’nin herhangi bir şehrinde patlamaması için hiçbir sebep yok’ demişti. Batı kentleri art arda adına Siyasal İslamcı terör olaylarıyla sarsılmıştı. AB ülkelerinin yöneticileri bir konuda ikna edilmiş olacaklar ki bu terör saldırıları bıçakla kesilir gibi kesildi.
Türkiye’de tutuklu bulunan Gazeteci Deniz Yücel’in de aralarında bulunduğu pek çok AB ve Alman vatandaşının da yetkililerin gizli görüşmelerinden sonra serbest kaldığını hatırlayalım. Şunu söylesek yanlış olmaz Erdoğan Rejimi özellikle ekonomik anlamda ne zaman zor durumda kalsa AB ülkeleri gizli ya da açık bir şekilde hayat öpücüğü konduruyor, Onu yeniden hayata döndürüyorlar. Bunda Erdoğan’ın tehdit dilinin çok etkili olduğu kanaatindeyim. Üzerime gelirseniz, beni dışlarsanız, beni zor durumda bırakırsanız, ambargo koymaya kalkarsanız o zaman günah benden gider.
‘Açarım kapıyı sizi 3,5 milyon mülteci ile baş başa bırakırım’ cümlesi de bu tehditlerden birisi. Kapıları açarım tehdidi tek kalemde bütün Batı’yı hizaya getiren bir cümle. Tehdidi yemek ve bunu hazmetmek doğrusunu isterseniz Batı devletleri için yüz karası bir tutum. Bu tehditlerden sonra Türkiye’deki insan hakları ihlallerini ‘endişeyle takip’ etmek dışında bir şey yapmaması da bu çelişkinin diğer yüzü.
Olayın bir de şu tarafı da var. Batı; Erdoğan rejimini desteklemek için bu tehditleri bahane de ediyor olabilir. Çünkü onlar da gönülsüz kabul ettikleri, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin önündeki Erdoğan engelinden memnun görünüyorlar.
Ne gerekçe ile olursa olsun, Avrupa’nın hemen yanı başında bir ülkenin böylesine çağ dışı, böylesine hukuk düşmanı bir anlayışla yönetilmesine yardım ve yataklık etmesinin izah edilir bir tarafı yok.
[Alper Ender Fırat] 11.10.2019 [TR724]
İftiracı uzmanlar iş başında, ya işleri biterse! [Ramazan Faruk Güzel]
Ankara BB Başkanı Mansur Yavaş açıklayınca kamuoyu öğrendi profesyonel “Fetö Uzmanları”nı. Bu titr ile kart bile bastırmışlar. Bir gün bile işe gitmeden belediyeden maaş almaktaymış o “uzman”. Adamın işi, Cemaat’e karşı hangi dava olursa, çağrılınca gidip aleyhe tanıklık yapmak, “evet gördüm, öyleydi, ordaydım, o da vardı” vs demek…
Benzer duruma İstanbul BB’de de rastlamıştık. Yeni İstanbul BB Ekrem İmamoğlu gündeme getirince öğrendik ki, Pelikancılar’ın, Havuz’da yazan yazarımsıların bir kısmı, sosyal medyada terör estirmekte olan Trollerin ekseri İstanbul BB tarafından fonlanıyorlarmış. Belediyeye beş kuruşluk faydası olmayan, bir gün bile işe gitmemiş olan bu kimselere belediye kasasından milyonlarca para akıtılmış. Hatta bazıları Amerika’ya doktora bahanesi ile gönderilmiş…
AKP ve Erdoğan’ın neden büyükşehir belediyelerini bırakmak istemedikleri, hatta bu uğurda hukuku neden bir daha katlettikleri daha iyi anlaşılmış oldu; Belediyeler üzerinden trollerini ve yalancı şahitlerini beslemeye devam etmek istemeleri…
Fonlanan “Fetö Uzmanı” denilen sözde itirafçı/ iftiracılara kısa bir göz atalım bu yazıda…
FETÖ UZMANI ÇETİN!
“Bu arkadaş devletimiz için önemli birisi. Buna yanlış yapmayın” denilen ve kendine ‘FETÖ Uzmanı’ kartviziti bastıran Çetin Acar kimdir?
5 yılda belediyeden toplam 270 bin lira maaş almış olan, bunun karşılığında Cemaat davalarında “itirafçılık” yapmış olan Acar, Independent Türkçe’ye kendisini tanımlarken: “FETÖ’nün askeri mahrem imamlarından biri”, “en son FETÖ’nün yurt dışı okullarında öğretmenlik, yöneticilik yapmış birisi” diyor.
2014’ten beri Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve Terörle Mücadele Şubesi ile çalıştığını söyleyen Acar, vermiş olduğu ifadeyle, FETÖ Çatı Davası’na katkıda bulunduğunu, 15 Temmuz 2016’da darbenin olduğu gün savcı Serdar Coşkun’un iddianameyi mahkemeye sunduğunu ekliyor…
“Çalışmaları(?)” üzerine gerek yargıdan gerek güvenlik kurumlarından o dönemin yetkilileri, ‘Bu arkadaş bizim için önemli. Siz buna maaşını verin. Bu arkadaş çalışmalara devam etsin’ demişler ve Mansur Yavaş başkan olana kadar bu böyle devam etmiş!
Acar, 2014’ten sonra Cemaat’in kötüye gittiğini görünce döndüğünü vs dese de Ankara Belediyesi’nde “işçi” kadrosunda işe başlatılma tarihi 2009. Yani En az 10 yıldır yargının, güvenlik kurumlarının o dönemin yetkilileri onu paralı istihdam etmişler ve o zamandan beri kullanmaktalarmış kendisini.
LAZIM OLAN HER YERE UZMAN!..
Acar’ın uzmanlığı “çaya çorbaya limon” her yerde geçerli.
Çetin Acar ismine, Rus Büyükelçi Karlov Suikastı davasında da rastlıyoruz; iddianamedeki “kamu tanıklarından” birisi… İddianamede ifadesine 25. sırada yer verilmiş ve kendisini “Belka A.Ş. Ankara Büyükşehir Belediyesinde çalışanı” olarak beyan etmiş.
Acar, profesyonel bir itirafçı olduğu için, Cemaat’e bir suç yıkılmak istendiğinde ve ortada somut bir veri olmadığında devreye sokulan bir ara aparat… O yüzden de -Karlov Suikastı hakkında hiçbir bilgisi olmadığı halde- Gülen Cemaatini suçlu gösterme kapsamında bu şahsın ifadesine de iddianamede yer verilmiş.
Yine o iddianameden anlıyoruz ki, bu şahıs -devletin ihtiyaç gördüğü yerlerde- “tahşiyeciler” den tutun da Rus uçağının düşürülmesine kadar her olay hakkında “bilgi sahibi birisi (!)”olarak Gülen Cemaati aleyhinde beyanda bulunmuş!
Acar’ın gizli tanıklığının Akın İpek dosyasında geçtiği ve Pelikancıların “Fetö Gerçekleri” hesabından da bunun kamuoyuna servislendiği görülüyor. (Sosyal Medya hesabında Akın İpek bu oluşumu net özetliyordu: “Bunlar, organize bir suç örgütünün elemanları.”
Çetin Acar’ın Fetö Uzmanlı’ğında kendini aştığı ve dip yaptığı nokta, Sabah’ın “3 bin kişilik fuhuş çeteleri var” manşeti ile duyurduğu, Cumhuriyet Gazetesi’nin de sorgulamadan atladığı ifadeleri… Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamada Çetin, Cemaat’i “Türk milleti, devletini ve ordusunu ele geçirmek için İsrail- Amerika adına yapılmış bir operasyon” olarak değerlendirirken, şöyle yumurtluyordu: “Örgüt, 3 bin kişilik fuhuş çetesi kurmuş. Kendilerine karşı olan hâkim, savcı, milletvekili, siyasetçi bakan koynuna bu kadınları sokuyorlar, çekiyorlar.”
Hatta Acar daha da ileriye gidip, “FETÖ evlerinde kalan bazı kız öğrencilerin bu tür kumpaslarda kullanıldığını” da iddia ediyordu!.. Bunu yaparken de hiçbir delil, bilgi, belge sunma gereği görmüyordu. Mahkeme de sormuyordu zaten. Çünkü onlar da biliyordu, onun işinin devletten para karşılığı itiraf adı altında iftiralar üretmek olduğunu. Bunu haberleştiren Sabah’ından Cumhuriyet’ine kadar hiçbir gazete de sorgulamıyordu.
İŞİ BİTİNCE…
Devlet, itirafçı olarak kullandıklarını -suçlamak istedikleri kimseler aleyhinde- tepe tepe kullandıktan sonra bir kenara bırakıyor. Şimdi Çetin Acar’ın başına gelen bu. Acar, belediyeden kapı dışarı edilmesini, “Mansur Yavaş ve kendisine operasyon çekme” olarak gerekçelendirmeye çalışsa da olay bu.
Bir benzerini, diğer itirafçı eski Savcı Bayram Bozkurt hadisesinde gördük.
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016/79823 Soruşturma numaralı dosyasına ısrarlı talepleri üzerine itirafçı olan Bozkurt, 30.11.2016’da başlayan ve günler süren ifadelerinde 200’ü yargı mensubu olmak üzere 500 kadar kimsenin ismini vermiş ve bu isimler ağır cezalar almıştı.
O ifadelerinin 21. Sayfasında Bozkurt 2013 yılından beri MİT adına çalıştığını ve “o zamandan beri Cemaat içindeki kimseleri istihbarata kazandırmada görev almakta olduğunu” anlatıyordu.
Devlet, cezalandırmak istediği kimselerle ilgili, delilleri yetersiz kaldığında SEGBİS ile ona bağlanıyor ve onun ifadelerini kayda aldırıp ilgili sanığa ağır cezalar veriyordu… Bu iş o kadar ayyuka çıkmıştı ki artık bir noktada Türk mahkemeleri “Bu kadarına yeter ama!” demişti. Nitekim, Adana 2 ACM, bir yargı mensubunun yargılanması esnasında o dosyanın tek tanığı olan Bozkurt için, “Daha önce de 200 kadar yargı mensubu için tanıklık yapmış olan bu şahsın güvenilir bir tanık olamayacağı” söyleyerek ilgili sanık için beraat kararı vermişti.
Ülke içinde misyonu tamamlanan o şahıs da rotayı yurtdışına çevirmiş…
İpliği pazara çıkarılan Çetin Acar rotayı nereye çevirir, ne yapar bilinmez.
Öyle anlaşılıyor ki; şu an Cemaat davalarında “tanık”, “gizli tanık”, “itirafçı” denilen ve “uzman” olarak ortada dolaşanların hepsi, bir topluluğu yok etmek için hareket etmiş devlet mekanizmasının istihbarat aygıtları… Şu anki devlet de adeta mafya mantığı ile hareket ediyor. Mafyanın çalışma yöntemi de bellidir. Bazı insanları kullanır, sonra harcar, döner onu da birilerini üzerine atar. İstihbaratın kullandığı elemanlara, asıl işleri bittikten sonra çok dikkat etmeli.
Hukuk tekrar geldiğinde, devletin bir suç mekanizmasına dönüştürülmesi, insanların suç üretmede kullanılması aydınlandığında resim daha da net ortaya çıkacaktır.
[Ramazan Faruk Güzel] 11.10.2019 [TR724]
Benzer duruma İstanbul BB’de de rastlamıştık. Yeni İstanbul BB Ekrem İmamoğlu gündeme getirince öğrendik ki, Pelikancılar’ın, Havuz’da yazan yazarımsıların bir kısmı, sosyal medyada terör estirmekte olan Trollerin ekseri İstanbul BB tarafından fonlanıyorlarmış. Belediyeye beş kuruşluk faydası olmayan, bir gün bile işe gitmemiş olan bu kimselere belediye kasasından milyonlarca para akıtılmış. Hatta bazıları Amerika’ya doktora bahanesi ile gönderilmiş…
AKP ve Erdoğan’ın neden büyükşehir belediyelerini bırakmak istemedikleri, hatta bu uğurda hukuku neden bir daha katlettikleri daha iyi anlaşılmış oldu; Belediyeler üzerinden trollerini ve yalancı şahitlerini beslemeye devam etmek istemeleri…
Fonlanan “Fetö Uzmanı” denilen sözde itirafçı/ iftiracılara kısa bir göz atalım bu yazıda…
FETÖ UZMANI ÇETİN!
“Bu arkadaş devletimiz için önemli birisi. Buna yanlış yapmayın” denilen ve kendine ‘FETÖ Uzmanı’ kartviziti bastıran Çetin Acar kimdir?
5 yılda belediyeden toplam 270 bin lira maaş almış olan, bunun karşılığında Cemaat davalarında “itirafçılık” yapmış olan Acar, Independent Türkçe’ye kendisini tanımlarken: “FETÖ’nün askeri mahrem imamlarından biri”, “en son FETÖ’nün yurt dışı okullarında öğretmenlik, yöneticilik yapmış birisi” diyor.
2014’ten beri Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve Terörle Mücadele Şubesi ile çalıştığını söyleyen Acar, vermiş olduğu ifadeyle, FETÖ Çatı Davası’na katkıda bulunduğunu, 15 Temmuz 2016’da darbenin olduğu gün savcı Serdar Coşkun’un iddianameyi mahkemeye sunduğunu ekliyor…
“Çalışmaları(?)” üzerine gerek yargıdan gerek güvenlik kurumlarından o dönemin yetkilileri, ‘Bu arkadaş bizim için önemli. Siz buna maaşını verin. Bu arkadaş çalışmalara devam etsin’ demişler ve Mansur Yavaş başkan olana kadar bu böyle devam etmiş!
Acar, 2014’ten sonra Cemaat’in kötüye gittiğini görünce döndüğünü vs dese de Ankara Belediyesi’nde “işçi” kadrosunda işe başlatılma tarihi 2009. Yani En az 10 yıldır yargının, güvenlik kurumlarının o dönemin yetkilileri onu paralı istihdam etmişler ve o zamandan beri kullanmaktalarmış kendisini.
LAZIM OLAN HER YERE UZMAN!..
Acar’ın uzmanlığı “çaya çorbaya limon” her yerde geçerli.
Çetin Acar ismine, Rus Büyükelçi Karlov Suikastı davasında da rastlıyoruz; iddianamedeki “kamu tanıklarından” birisi… İddianamede ifadesine 25. sırada yer verilmiş ve kendisini “Belka A.Ş. Ankara Büyükşehir Belediyesinde çalışanı” olarak beyan etmiş.
Acar, profesyonel bir itirafçı olduğu için, Cemaat’e bir suç yıkılmak istendiğinde ve ortada somut bir veri olmadığında devreye sokulan bir ara aparat… O yüzden de -Karlov Suikastı hakkında hiçbir bilgisi olmadığı halde- Gülen Cemaatini suçlu gösterme kapsamında bu şahsın ifadesine de iddianamede yer verilmiş.
Yine o iddianameden anlıyoruz ki, bu şahıs -devletin ihtiyaç gördüğü yerlerde- “tahşiyeciler” den tutun da Rus uçağının düşürülmesine kadar her olay hakkında “bilgi sahibi birisi (!)”olarak Gülen Cemaati aleyhinde beyanda bulunmuş!
Acar’ın gizli tanıklığının Akın İpek dosyasında geçtiği ve Pelikancıların “Fetö Gerçekleri” hesabından da bunun kamuoyuna servislendiği görülüyor. (Sosyal Medya hesabında Akın İpek bu oluşumu net özetliyordu: “Bunlar, organize bir suç örgütünün elemanları.”
Çetin Acar’ın Fetö Uzmanlı’ğında kendini aştığı ve dip yaptığı nokta, Sabah’ın “3 bin kişilik fuhuş çeteleri var” manşeti ile duyurduğu, Cumhuriyet Gazetesi’nin de sorgulamadan atladığı ifadeleri… Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamada Çetin, Cemaat’i “Türk milleti, devletini ve ordusunu ele geçirmek için İsrail- Amerika adına yapılmış bir operasyon” olarak değerlendirirken, şöyle yumurtluyordu: “Örgüt, 3 bin kişilik fuhuş çetesi kurmuş. Kendilerine karşı olan hâkim, savcı, milletvekili, siyasetçi bakan koynuna bu kadınları sokuyorlar, çekiyorlar.”
Hatta Acar daha da ileriye gidip, “FETÖ evlerinde kalan bazı kız öğrencilerin bu tür kumpaslarda kullanıldığını” da iddia ediyordu!.. Bunu yaparken de hiçbir delil, bilgi, belge sunma gereği görmüyordu. Mahkeme de sormuyordu zaten. Çünkü onlar da biliyordu, onun işinin devletten para karşılığı itiraf adı altında iftiralar üretmek olduğunu. Bunu haberleştiren Sabah’ından Cumhuriyet’ine kadar hiçbir gazete de sorgulamıyordu.
İŞİ BİTİNCE…
Devlet, itirafçı olarak kullandıklarını -suçlamak istedikleri kimseler aleyhinde- tepe tepe kullandıktan sonra bir kenara bırakıyor. Şimdi Çetin Acar’ın başına gelen bu. Acar, belediyeden kapı dışarı edilmesini, “Mansur Yavaş ve kendisine operasyon çekme” olarak gerekçelendirmeye çalışsa da olay bu.
Bir benzerini, diğer itirafçı eski Savcı Bayram Bozkurt hadisesinde gördük.
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016/79823 Soruşturma numaralı dosyasına ısrarlı talepleri üzerine itirafçı olan Bozkurt, 30.11.2016’da başlayan ve günler süren ifadelerinde 200’ü yargı mensubu olmak üzere 500 kadar kimsenin ismini vermiş ve bu isimler ağır cezalar almıştı.
O ifadelerinin 21. Sayfasında Bozkurt 2013 yılından beri MİT adına çalıştığını ve “o zamandan beri Cemaat içindeki kimseleri istihbarata kazandırmada görev almakta olduğunu” anlatıyordu.
Devlet, cezalandırmak istediği kimselerle ilgili, delilleri yetersiz kaldığında SEGBİS ile ona bağlanıyor ve onun ifadelerini kayda aldırıp ilgili sanığa ağır cezalar veriyordu… Bu iş o kadar ayyuka çıkmıştı ki artık bir noktada Türk mahkemeleri “Bu kadarına yeter ama!” demişti. Nitekim, Adana 2 ACM, bir yargı mensubunun yargılanması esnasında o dosyanın tek tanığı olan Bozkurt için, “Daha önce de 200 kadar yargı mensubu için tanıklık yapmış olan bu şahsın güvenilir bir tanık olamayacağı” söyleyerek ilgili sanık için beraat kararı vermişti.
Ülke içinde misyonu tamamlanan o şahıs da rotayı yurtdışına çevirmiş…
İpliği pazara çıkarılan Çetin Acar rotayı nereye çevirir, ne yapar bilinmez.
Öyle anlaşılıyor ki; şu an Cemaat davalarında “tanık”, “gizli tanık”, “itirafçı” denilen ve “uzman” olarak ortada dolaşanların hepsi, bir topluluğu yok etmek için hareket etmiş devlet mekanizmasının istihbarat aygıtları… Şu anki devlet de adeta mafya mantığı ile hareket ediyor. Mafyanın çalışma yöntemi de bellidir. Bazı insanları kullanır, sonra harcar, döner onu da birilerini üzerine atar. İstihbaratın kullandığı elemanlara, asıl işleri bittikten sonra çok dikkat etmeli.
Hukuk tekrar geldiğinde, devletin bir suç mekanizmasına dönüştürülmesi, insanların suç üretmede kullanılması aydınlandığında resim daha da net ortaya çıkacaktır.
[Ramazan Faruk Güzel] 11.10.2019 [TR724]
Siyasiler kazansa bile, gelinen noktada, ülke ve halk kaybeder… [Erhan Başyurt]
Türkiye, yıllar boyu defalarca Irak’a sınır ötesi harekat yaptı. Sonuç ortada, PKK halen Kandil’de üstlenmiş silahlı bir terör örgütü…
Şimdi, ‘’PKK’nın Suriye kolu YPG’nin devlet kurmasını engellemek için…’’ Suriye’ye ardı ardına operasyonlar yapıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan dün resmen açıkladı:
‘’Bizim bu sınır harekatımızın altında güneyimizde bir terör devletinin kurulmasını engellemek var. Biz buna çalışıyoruz. Buna fırsat vermeyiz…’’
Türkiye’nin tek ve ana hedefi, YPG kontrolünde sınırımız boyunca 480 kilometre ilerleyen yeni bir özerk bölgeyi, Kürt yönetimini engellemek.
IŞİD ile mücadele, Suriyeli mültecileri döndürmek… Bunlar operasyona insani gerekçeler üretmek ve uluslararası kamuoyunu iknaya yönelik geliştirilmiş stratejik söylemler..
Hedef iddia edildiği gibi terör örgütünü çökertmek, bitirmek de değil.
Sınır ötesi operasyonların PKK’yı bitirmeye yetmediği yıllar içinde tecrübelerle görüldü.
Kuzey Irak’ta Kandil’e girmedikçe, Suriye’ye operasyon yapmanın PKK’yı bitirmeye yönelik olduğunu söylemek, hayal pazarlamaktır.
***
ABD’nin Türkiye’ye, Tel Abyad ve Rasulayn arasındaki 105 kilometrelik bölüme yeşil ışık yaktığı anlaşılıyor.
Bu bölge Akçakale ile Ceylanpınar arasına tekabül ediyor.
YPG güçleri, zaten bu bölgelerden ABD ile müşterek operasyonlara başlandığında 12 km içeri çekilmişler.
Trump, ekonomik yaptırım tehditlerini de bu alanın aşılması halinde dile getiriyor.
Türkiye’nin operasyona giriştiği, birliklerin girdiği 4 ol da bu bölge içerisinde.
Türkiye’nin söz konusu sınırlar içerisinde kalıp kalmayacağı, operasyon alanına ilişkin belirsizlik ise sürüyor.
Tel Abyad-Rasulayn hattı, Kobane ve Haseke’yi dışarıda bırakıyor. Ancak YPG kontrolündeki bölgenin Türkiye sınırını böylece bölüyor.
YPG’nin kontrolündeki bölgenin önemli kısmını yok etmiyor. Kantonlar arası güneydeki M4 otoyolundan bağlantı mümkün.
Türkiye, otoyolun da denetimini istiyor. Böylece, kontrolü dışında bir gelişmeyi önlemeyi hedefliyor.
***
ABD Başkanı’nın Türkiye’ye operasyon izni vermesine, Pentagon’un onayı olmadığı artık net.
Kendi partisinden Kongre üyeleri bile isyan ediyorlar.
Trump’ın sadece IŞİD tutuklularının tüm sorumluluğunu Türkiye’nin üstlenecek olması ile yetindiğini düşünmüyorum.
Trump ilkeli bir dış politika değil, ‘tüccar dış politika’ izliyor. Türkiye’nin önüne gizli olarak uzlaşılmış ciddi bir fatura yakın zamanda konursa şaşmamak lazım…
***
‘Güvenli bölge mi, ateş hattı mı?’ başlıklı yine tr724’te yayınlanan bir önceki yazımda, operasyonun başarısının sadece Trump’ın iznine bağlı olmadığını uluslararası kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyulduğunu yazmıştım.
Şaşırtıcı şekilde, Türkiye bir sınır ötesi operasyon için oldukça fazla yalnız kalmış durumda.
Avrupa ülkeleri de, Arap ülkeleri de kınıyor. BM olağanüstü toplanıyor. Arap Birliği olağanüstü toplanıyor.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi
Dahası, Trump ‘yeşil ışık’ yaktığı halde, ABD Kongresi’ne Türkiye’ye yönelik çok sert bir dizi yaptırım kararı iki partinin ortak teklifi ile sunuldu.
Teklifte yer alan yaptırımlar, Kıbrıs Harekatı dönemi kadar sert.
Türkiye’ye her türlü askeri teknoloji, yedek parça ve mühimmat satışını durdurmayı öneriyorlar. İran’a olduğu gibi…
Dahası nokta atış yapıp, Türk siyasilere ambargo uyguluyorlar ve Erdoğan’ın mal varlığının araştırılması isteniyor.
Türkiye’nin bu kadar yalnız kaldığı ve uluslararası tepki ile karşılaştığı bir dönemi yakın zamanda hatırlamıyorum.
Pentagon’un farklı düşünüyor olması da, Türkiye’nin önüne hiç beklenmedik engellerin ya da karşı hamlenin çıkması ihtimalini taşıyor.
Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirme operasyonu, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki nüfuzunu kırmak ve itibarını yaralamak için yine AKP iktidarında ABD tarafından gerçekleştirilmişti.
***
Sonuç olarak, bir başka ülkenin toprağında yapılan siyasi hesaplar, Türkiye’nin başını ağrıtacak gibi.
Evdeki hesap, bir kez daha çarşıya uymadı… Görünen o…
Türkiye, uluslararası tepkiler ve hatta ABD başta olmak üzere kapsamlı ambargolara rağmen, Suriye operasyonunu kapsamlı ve derinliğine sürdürmeyi tercih edebiler.
Bu ihtimal, en kötü senaryonun hayata geçmesi olur.
Her ne kadar ABD tarafından donatılıp eğitildiyse de, YPG karşısında üstün başarı da gösterebilir.
Ancak iyiden iyiye yalnızlaşır. Daha kötüsü, zaten kırılgan olan ekonomisi büsbütün çökebilir ya da kriz derinleşebilir. Halk iyice fakirleşir…
AKP’nin bunu tercih etmesi halinde, çoğu Tek Adam yönetimlerinde olduğu gibi, demokrasi iyice askıya alınır.
İfade ve fikir hürriyeti tamamen yok edilir. Muhalefet sindirilir. Seçimler bile ‘uygun zamana’ ertelenebilir…
Barışı savunmanın suç ilan edildiği ülkemizde, ‘savaşa dur’ demek yargı eliyle imkansız hale getirilir.
Halk ekseriyetle sessiz kalır veya ‘milli birlik’, ‘ulusal çıkarlar’ rüzgarı ile ‘bıçak kemiğe dayanana kadar’ iktidarın arkasında yer alır.
***
Bu şartlar altında iyi senaryo ise, Türkiye’nin operasyonu Tel Abyad ve Rasulayn arasında 105 km ile sınırlı tutması, üstüne de IŞİD tutuklularını devralması olur.
Ancak bu pahalı bedeli de tabanına ‘zafer’ olarak sunar.
Ava giderken avlanmak tabiri bir kez daha hayat bulur ama uluslararası yaptırımlar ve baskılardan da önemli ölçüde kurtulur.
Ekonomi canlanmaz ancak büsbütün çökmez de…
AKP’nin, tabanda dağılmayı durdurup durduramadığı, oylarını artırıp artıramadığı, yaşananları halka başarıyla satıp satamadığına göre değişir.
***
Ne yazık ki, siyasi ve stratejik hesap hatalarıyla gelinen noktada en iyi senaryo da bile Türkiye ve Türk halkı kaybeder…
[Erhan Başyurt] 11.10.2019 [TR724]
Şimdi, ‘’PKK’nın Suriye kolu YPG’nin devlet kurmasını engellemek için…’’ Suriye’ye ardı ardına operasyonlar yapıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan dün resmen açıkladı:
‘’Bizim bu sınır harekatımızın altında güneyimizde bir terör devletinin kurulmasını engellemek var. Biz buna çalışıyoruz. Buna fırsat vermeyiz…’’
Türkiye’nin tek ve ana hedefi, YPG kontrolünde sınırımız boyunca 480 kilometre ilerleyen yeni bir özerk bölgeyi, Kürt yönetimini engellemek.
IŞİD ile mücadele, Suriyeli mültecileri döndürmek… Bunlar operasyona insani gerekçeler üretmek ve uluslararası kamuoyunu iknaya yönelik geliştirilmiş stratejik söylemler..
Hedef iddia edildiği gibi terör örgütünü çökertmek, bitirmek de değil.
Sınır ötesi operasyonların PKK’yı bitirmeye yetmediği yıllar içinde tecrübelerle görüldü.
Kuzey Irak’ta Kandil’e girmedikçe, Suriye’ye operasyon yapmanın PKK’yı bitirmeye yönelik olduğunu söylemek, hayal pazarlamaktır.
***
ABD’nin Türkiye’ye, Tel Abyad ve Rasulayn arasındaki 105 kilometrelik bölüme yeşil ışık yaktığı anlaşılıyor.
Bu bölge Akçakale ile Ceylanpınar arasına tekabül ediyor.
YPG güçleri, zaten bu bölgelerden ABD ile müşterek operasyonlara başlandığında 12 km içeri çekilmişler.
Trump, ekonomik yaptırım tehditlerini de bu alanın aşılması halinde dile getiriyor.
Türkiye’nin operasyona giriştiği, birliklerin girdiği 4 ol da bu bölge içerisinde.
Türkiye’nin söz konusu sınırlar içerisinde kalıp kalmayacağı, operasyon alanına ilişkin belirsizlik ise sürüyor.
Tel Abyad-Rasulayn hattı, Kobane ve Haseke’yi dışarıda bırakıyor. Ancak YPG kontrolündeki bölgenin Türkiye sınırını böylece bölüyor.
YPG’nin kontrolündeki bölgenin önemli kısmını yok etmiyor. Kantonlar arası güneydeki M4 otoyolundan bağlantı mümkün.
Türkiye, otoyolun da denetimini istiyor. Böylece, kontrolü dışında bir gelişmeyi önlemeyi hedefliyor.
***
ABD Başkanı’nın Türkiye’ye operasyon izni vermesine, Pentagon’un onayı olmadığı artık net.
Kendi partisinden Kongre üyeleri bile isyan ediyorlar.
Trump’ın sadece IŞİD tutuklularının tüm sorumluluğunu Türkiye’nin üstlenecek olması ile yetindiğini düşünmüyorum.
Trump ilkeli bir dış politika değil, ‘tüccar dış politika’ izliyor. Türkiye’nin önüne gizli olarak uzlaşılmış ciddi bir fatura yakın zamanda konursa şaşmamak lazım…
***
‘Güvenli bölge mi, ateş hattı mı?’ başlıklı yine tr724’te yayınlanan bir önceki yazımda, operasyonun başarısının sadece Trump’ın iznine bağlı olmadığını uluslararası kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyulduğunu yazmıştım.
Şaşırtıcı şekilde, Türkiye bir sınır ötesi operasyon için oldukça fazla yalnız kalmış durumda.
Avrupa ülkeleri de, Arap ülkeleri de kınıyor. BM olağanüstü toplanıyor. Arap Birliği olağanüstü toplanıyor.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi
Dahası, Trump ‘yeşil ışık’ yaktığı halde, ABD Kongresi’ne Türkiye’ye yönelik çok sert bir dizi yaptırım kararı iki partinin ortak teklifi ile sunuldu.
Teklifte yer alan yaptırımlar, Kıbrıs Harekatı dönemi kadar sert.
Türkiye’ye her türlü askeri teknoloji, yedek parça ve mühimmat satışını durdurmayı öneriyorlar. İran’a olduğu gibi…
Dahası nokta atış yapıp, Türk siyasilere ambargo uyguluyorlar ve Erdoğan’ın mal varlığının araştırılması isteniyor.
Türkiye’nin bu kadar yalnız kaldığı ve uluslararası tepki ile karşılaştığı bir dönemi yakın zamanda hatırlamıyorum.
Pentagon’un farklı düşünüyor olması da, Türkiye’nin önüne hiç beklenmedik engellerin ya da karşı hamlenin çıkması ihtimalini taşıyor.
Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirme operasyonu, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki nüfuzunu kırmak ve itibarını yaralamak için yine AKP iktidarında ABD tarafından gerçekleştirilmişti.
***
Sonuç olarak, bir başka ülkenin toprağında yapılan siyasi hesaplar, Türkiye’nin başını ağrıtacak gibi.
Evdeki hesap, bir kez daha çarşıya uymadı… Görünen o…
Türkiye, uluslararası tepkiler ve hatta ABD başta olmak üzere kapsamlı ambargolara rağmen, Suriye operasyonunu kapsamlı ve derinliğine sürdürmeyi tercih edebiler.
Bu ihtimal, en kötü senaryonun hayata geçmesi olur.
Her ne kadar ABD tarafından donatılıp eğitildiyse de, YPG karşısında üstün başarı da gösterebilir.
Ancak iyiden iyiye yalnızlaşır. Daha kötüsü, zaten kırılgan olan ekonomisi büsbütün çökebilir ya da kriz derinleşebilir. Halk iyice fakirleşir…
AKP’nin bunu tercih etmesi halinde, çoğu Tek Adam yönetimlerinde olduğu gibi, demokrasi iyice askıya alınır.
İfade ve fikir hürriyeti tamamen yok edilir. Muhalefet sindirilir. Seçimler bile ‘uygun zamana’ ertelenebilir…
Barışı savunmanın suç ilan edildiği ülkemizde, ‘savaşa dur’ demek yargı eliyle imkansız hale getirilir.
Halk ekseriyetle sessiz kalır veya ‘milli birlik’, ‘ulusal çıkarlar’ rüzgarı ile ‘bıçak kemiğe dayanana kadar’ iktidarın arkasında yer alır.
***
Bu şartlar altında iyi senaryo ise, Türkiye’nin operasyonu Tel Abyad ve Rasulayn arasında 105 km ile sınırlı tutması, üstüne de IŞİD tutuklularını devralması olur.
Ancak bu pahalı bedeli de tabanına ‘zafer’ olarak sunar.
Ava giderken avlanmak tabiri bir kez daha hayat bulur ama uluslararası yaptırımlar ve baskılardan da önemli ölçüde kurtulur.
Ekonomi canlanmaz ancak büsbütün çökmez de…
AKP’nin, tabanda dağılmayı durdurup durduramadığı, oylarını artırıp artıramadığı, yaşananları halka başarıyla satıp satamadığına göre değişir.
***
Ne yazık ki, siyasi ve stratejik hesap hatalarıyla gelinen noktada en iyi senaryo da bile Türkiye ve Türk halkı kaybeder…
[Erhan Başyurt] 11.10.2019 [TR724]
Bu savaşın sonunda ne olur? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye kuzeydoğu Suriye topraklarında ne yapıyor? “Barış Pınarı” adı verilen saldırının objektif amacı nedir? Kuzey Suriye’de Türk çıkarları nelerdir? Neden bu bölgeye Türk ordusunun girmesine gerek duyuldu? Bu yazıda bu konulara odaklanmak istiyorum.
Öncelikle şunu belirtmekle başlamak gerekiyor. Kuzeydoğu Suriye, Türkiye’nin Suriye ile olan sınırları dâhilinde en az güvenlik zafiyeti ortaya çıkabilecek bölgeydi. İç savaşın altüst ettiği bir ülkenin görece istikrar kazandığı, yol olan altyapısının kısmen onarıldığı, insanların iç savaş koşullarında tarumar olmuş bir ülkede elde edebilecekleri en olumlu koşullarda yaşamlarını sürdürdükleri bu bölgede, başından beri Türkiye’yi en fazla rahatsız eden şey, bölgenin İslamcılığı reddeden ve Arap olmayan bir grup tarafından idare edilmesiydi. Çünkü Ankara Suriye iç savaşının dallanıp budaklanması için elinde ne var ne yok seferber etti. Amacı Esad rejimini yıkarak yerine İslamcı-cihatçı bir Sünni rejimin kurulmasını sağlamaktı. Kürt varlığı, en az Esad kadar bu amaçların karşısında engel çıkaracak bir pürüz olarak algılandı.
Esad rejimine karşı çıkan Ankara’nın temel argümanına baktığımızda, söylemle fiiliyatın nasıl çeliştiğini apaçık görüyoruz. Türkiye neden Esad rejimini devirmeyi hedefledi? Resmi söyleme göre Esad antidemokratik ve insan haklarını hiçe sayan bir diktatördü. Arap Baharı hareketi esnasında Suriye’de yükselen protestoları antidemokratik yöntemlerle bastırdı. Bunun üzerine Ankara Suriye’deki Esad karşıtı tüm güçlerden “Suriye muhalefeti” diye bahsetmeye başladı. Kürtler de ilk başlarda bu gruplara dâhildi. Suriye Kürtlerinin lideri Salih Müslim defalarca Ankara’da resmi temaslarda bulundu. Ankara defalarca Kürtlerle görüşmeler yaptı. Kobani’de Suriye Kürtleri’ne Irak Kürdistan birliklerinin yardım etmesi, Ankara’nın özel izniyle gerçekleşmedi mi? Dahası, bu birlikler Türkiye sınırlarından giriş yapıp, Türkiye topraklarını güzergâh olarak kullanarak Suriye Kürdistan’ına ulaşmadılar mı? Yani Türkiye rejimi, Suriye Kürtlerini o dönemde terörist olarak görmüyordu. Eğer görüyorduysa, neden o “teröristleri” IŞİD’ten kurtarmak için Irak Kürdistan’ından gelen Kürt askerlerine geçiş izni verdi? Bu ne yaman çelişki demezler mi adama! Yani şunu tespit etmek istiyorum. Net olarak, Suriye’deki Kürt varlığı konusunda Ankara’nın tutumu zaman içinde değişti. Başlangıçta muhatap kabul ettiği, zımnen yardım ettiği, hoşlanmasa da tolere ettiği Suriye Kürtleri, ne olduysa bir süre sonra “PKK uzantısı teröristler” olarak nitelenmeye başlandı! Ve akabinde Türkiye’nin tutumunda inanılmaz bir dönüşüm meydana geldi. Neden?
Bu soruyu açalım. Ne gibi gelişmeler yaşandı da, Türkiye Esad’a karşı Suriye muhalefetinin bir parçası olarak algıladığı Suriye Kürtlerini düşman kategorisine aldı? Bu sorunun yanıtı, iç siyasette Çözüm Süreci’nin bitirilmesinde rol oynayan faktörlerle çok çarpıcı bir paralellik gösteriyor. Şöyle ki, içeride Kürtlerle Çözüm Süreci neden bittiyse, dışarıda, Suriye Kürtleri’ni “PKK uzantısı teröristler” olarak algılamaya başlamak da aynı nedenlerden dolayı gerçekleşti. Devletlerin politika değişikliklerinin iç ve dış gerekçeleri vardır. Bu gerekçeleri tespit etmeden, yapılan politika değişimlerini sanki meteorolojik veya astronomik değişimler gibi algılamak, sosyal bilimlerin mantığına aykırı olur. Çünkü sosyal olan her alanda olduğu gibi, politikada da değişimlerin kaynağı insandır. İnsanların belirlediği politikalardaki değişimleri rasyonel olarak ve mantık silsilesi içinde kavramak ve açıklamak isteriz. Yani şunu diyorum. Türkiye karar alıcıları neden Suriye Kürtlerine ilişkin algılarını değiştirdiler? Bu soruyu sormadan ve yanıtlamaya çalışmadan, Türkiye’nin bölgedeki amaçlarını da anlayamayız. Zira Suriye Kürtleri konusundaki algı değişimleriyle, Türkiye siyasi elitlerinin çıkar tanımlamaları arasında korelasyon var.
Bir senaryoya göre şunu düşünebiliriz. Suriye Kürtleri Türkiye’ye yönelik tutumlarını değiştirdiler. Bu nedenle Türkiye de Suriye Kürtleri konusundaki algılarını ve dolayısıyla da çıkarlarını dönüştürmek, yeniden formüle etmek durumunda kaldı. Yani bir aksiyona karşılık, reaksiyon verdi. Zorunlu bir tepki gösterdi. Öyle mi? Yakın tarihe baktığımızda, bu senaryoyu destekleyen bir olay yaşanmadığını görüyoruz. Suriye Kürtlerinin derdi, Suriye’deki cihatçı fanatiklerdi. Çünkü tüm cihatçı gruplar, seküler ve Arap olmayan Kürtleri düşman olarak algılıyordu. Dolayısıyla Suriye Kürtleri bu cihatçı fanatik teröristlerle uğraşmaktan zaten Türkiye’ye yönelik bir tehdit algısında olamazlardı. Dahası, Türkiye Suriye Kürtleri için en azından sırtlarını yaslayabildikleri güvenli bir sınır demekti. Ve bundan daha da önemli olarak, Suriye Kürtleri rasyonel aklın gereği olarak, çok güçlü bir askeri potansiyeli olan Türkiye’yi provoke etmekten kaçınmak durumundaydılar. Yani Kürtler Türkiye’ye yönelik tutum değiştirmedi. Ve bu nedenle Türkiye, bir reaksiyon olarak Kürtlere saldırmayı seçmek zorunda kalmadı. Bölgeden Türkiye’ye ve Türkiyelilere yönelik bir tehdit mevcut değildi. Peki, o halde Türkiye Suriye Kürtlerine yönelik olarak neden tutumunu değiştirdi? Başa dönüyoruz yine.
İkinci bir senaryoya göre, üçüncü bir gücün tutum değişikliği Türkiye’yi Suriye Kürtlerini tehdit olarak algılamaya itmiş olabilir. Bunu test edelim. Bu üçüncü ülke ABD veya Rusya olabilir. Sahada bir de İran ve Suriye rejimi var. Fakat bu son ikisi Rusya’ya bağlı, ya da en azından onun dümen suyunda bir görünüm arz ediyorlar. O halde zaten Rusya derken, doğrudan Esad rejimini, kısmen de İran’ı kast edebiliriz. Aynı kapıya çıkıyor çünkü. Rusya’yı bu bağlamda değerlendirirsek, Suriye’nin batısında kontrolü olduğunu, doğuda etkisi olmadığını tespit ediyoruz. Yani Ruslar Kürtlerle – şimdilik – ilgilenmiyorlar. O halde geriye ABD kalıyor. Washington, Suriye iç savaşı çıktığında Esad’ın devrilmesini önceleyen bir politikayı seçti. Fakat zamanla Esad’ın alternatifi olarak iktidara gelecek muhtemel gücün, cihatçı fanatik İslamcı bir Sünni grup olacağını değerlendirdi. Dolayısıyla Esad’ın devrilmesi önceliğini realist bir biçimde revize etti. Ve bunun yerine kendi çıkarlarını maksimize edecek bir politikaya geçti. Buna göre, ABD açısından Suriye’de IŞİD ve türevi cihatçı fanatik grupların etkisiz hale getirilmesi ön plana çıktı. Bunun iki nedeni var. Birincisi, bu grupların terör rejimi Suriye’den kitlesel göçü tetikliyordu. İkincisi, küresel cihatçı fanatizmi besliyordu. ABD bu nedenle Suriye’de IŞİD ve türevi ideolojileri düşman olarak algıladı. Bunlarla mücadele etmek için bir koalisyon kurdu. Türkiye bu koalisyondaydı. Bir NATO üyesi olarak bu doğal! Fakat Ankara fiilen asla bu koalisyonun amaçlarını desteklemedi. IŞİD’le mücadelede devamlı ayak sürdü. Yapıyormuş gibi yaptı ve kapalı kapılar ardında cihatçı fanatiklere her türlü desteği verdi. ABD bu durumu görünce Türkiye yerine başka ortaklar aramaya başladı. Bu iş için sahada zaten IŞİD’le savaşan seküler Kürtleri buldu. Onları organize ederek ve destekleyerek, IŞİD’i dengeledi. Türkiye kendi irrasyonel İslamcı ve Sünnici politikası yüzünden Kürtlerle ABD’nin çıkar birliğini sağlamış oldu. Ankara bindiği dalı kesmişti. Ama iş işten geçmişti. Kürtler ABD desteğiyle hem idari hem de askeri anlamda konsolide oldular. Bölgede elde ettikleri askeri başarılarla birlikte, daha fazla devletleştiler. Bu durum Ankara’yı rahatsız etti. Kürtlerle ABD’nin arasını bozmak için bahane aramaya başladı. Suriye Kürtleri’nin ideolojik olarak PKK’ya yakın olması ve kuzeydeki Kürt hareketiyle organik olmasa da duygusal biçimde bağlantılı olması, Ankara’ya iyi bir malzeme sundu. Böylece gideren Ankara Suriye Kürtleri’nin PKK uzantısı olduğu konusunu işlemeye başladı. ABD ile her görüşmede bu konuyu gündeme getirdi. Fakat Washington durumun farkındaydı. Geri adım atmadı. Suriye Kürtleri’ni destekleme politikasını terk etmedi.
15 Temmuz sonrasında TSK’daki NATO ile işbirliğinin devamından yana olan kadrolar büyük oranda tasfiye edildiler. Yerlerine, hapisten apar topar çıkartılan Ergenekoncu, Balyozcu, Sarı Kızcı askerler geldi. 17 Aralık sonrasından 15 Temmuz’a kadar geçen süre zarfında giderek artan biçimde bu askeri bürokrasi Türkiye güvenlik politikalarını içerde de dışarıda da belirlemeye başladı. Erdoğan ve AKP iktidarlarını korumak ve kendilerine yargı önünde dokunulmazlık kazandırmak adına bu duruma ses çıkartmadı. Erdoğan ve AKP böylece Ergenekoncu-Avrasyacı-Ulusalcı bir diskuru benimsedi. Bunun gereğini yapmaya başladı. Çözüm Süreci bitirildi. Kürtler konusunda içeride 1990’ların da gerisine düşen bir şahin politikaya geçildi. Kürtlerin yaşadığı köyler, kasabalar, mahalleler bombalanmaya başladı. Büyük insanlık suçları içlendi. Dışarıda ise gideren Moskova güdümüne girildi. ABD’den duyulan hayal kırıklığı ve Avrasyacı elitlerin tercihleri nedeniyle Türkiye giderek Rusya uydusu bir görünüme büründü. 15 Temmuz sonrasında “darbenin arkasında ABD var” söylemi iç kamuoyuna pompalandı ve ABD baş düşman ilan edildi. Bu çerçevede Türkiye toplumunda içeride Kürtlere yönelik radikal şahinleşme ve dışarıda Suriye Kürtlerine yönelik pozisyon değişikliği, bir tür tepkisel gereklilik olarak değerlendirildi. Muhalefet (CHP ve İYİ Parti) de bu söylemi ve politikayı benimseyince, bugünkü “Barış Pınarı” saldırısının taşları döşenmeye başlandı.
Peki başta sorduğum soruya gelelim. Türkiye ne istiyor? İçeride rejimi konsolide etmek, çöken ekonominin sorumluluğunu “dış güçlerin kötü emelleriyle” açıklamaya yönelik gerekçe hazırlamak, muhalefeti tuzağa düşürmek ve “savaş var, birlik olalım” diyerek rejimin ömrünü uzatmak! Dışarıda, Batı değerlerinden ve savunma-istihbarat topluluğundan daha da koparak, içerideki otoriterleşmeyi sağlama almak. Çünkü Batı kulübünde şekilden de olsa bulunduğu sürece, daima insan hakları ve demokrasi zafiyetleri bu rejimin yüzüne çarpılacaktır. Bunu biliyorlar. Dolayısıyla tümden Rusya-Çin-İran ligine katılmak!
Tabi ki bu saydıklarım dikkat ederseniz orta ve uzun vadeyi düşünen politika tercihleri değil. Dahası, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını değil, iktidar sahiplerinin siyasi kariyerlerini önceleyen politikalar. Yani kısa vadede günü kurtaran, ama ülkenin geleceğini ciddi şekilde tehlikeye atan irrasyonel tercihler. Maalesef Türkiye’deki milyonlarca sığınmacı Suriyeli, bu rejimin elindeki joker olarak, rejime – şimdilik – dokunulmazlık zırhı sağlıyor. Avrupa Birliği ve NATO, bunun bilincinde ve bu nedenle Ankara’ya haddini bildirecek bir tutum içine girme kararlılığını gösteremiyorlar. BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin de Türkiye’yi kınama tasarısını Rusya ile beraber reddetmesi, ABD’nin hale bir “arka kapı diplomasisi” olasılından medet umduğunu ortaya koyuyor. Belli ki ABD Trump’ın neden olduğu zararı zamana yayarak tamir etme düşüncesinde. Dahası, zaten Rusya’nın veto edeceğini ön gördüğü için, tasarıyı veto ederek Ankara’ya “hala uzlaşabiliriz” mesajı veriyor. Türkiye’nin tümden Rusya’nın kontrolüne kaymaması için uğraşıyor.
Sonuç olarak, Erdoğan ve rejimi, en azından şimdilik günü kurtarmışa benziyor. Yakın zamanda ABD yaptırımları Senato dayatmasıyla gerçekleşirse, ABD Türkiye’de artık açıktan rejim değişikliğine oynayabilir. Çünkü o saatten sonra ABD’nin kaybedeceği bir şey kalmamış olacak. Sanırım buna AB ve uluslararası toplum da katılacak. Bunun Türkiye’deki rejimi daha da konsolide etmesi ihtimal dahilindedir. Bu Türkiye’nin NATO’dan çıkartılmasına uzanan yolun başlangıcı olabilir. Rejim değişmez, aynen devam ederse, korkarım normalleşme bir geçişle değil, bir kırılmayla gerçekleşir. Bunun anlamı Türkiye’nin çok ama çok ağır bir hasar almasıdır. Bu hasarın en olumsuz ihtimali toprak kaybıdır. En iyi ihtimali, sosyoekonomik yıkım ve “sıfırdan başlamadan” kaynaklanacak maddi ve manevi kayıplardır. Çok yanlış bir tercih yapıldı! Faturası neyse, bunu Türkiye ve halkı ödeyecek. Umarım Kürtler daha fazla zulüm görmeden bu süreç tamamlanır. Savalın sonunda ne mi olur? Türkiyeliler savaşın, radikal milliyetçiliğin ve İslamcılığın doğru yol olmadığını öğrenir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.10.2019 [TR724]
Öncelikle şunu belirtmekle başlamak gerekiyor. Kuzeydoğu Suriye, Türkiye’nin Suriye ile olan sınırları dâhilinde en az güvenlik zafiyeti ortaya çıkabilecek bölgeydi. İç savaşın altüst ettiği bir ülkenin görece istikrar kazandığı, yol olan altyapısının kısmen onarıldığı, insanların iç savaş koşullarında tarumar olmuş bir ülkede elde edebilecekleri en olumlu koşullarda yaşamlarını sürdürdükleri bu bölgede, başından beri Türkiye’yi en fazla rahatsız eden şey, bölgenin İslamcılığı reddeden ve Arap olmayan bir grup tarafından idare edilmesiydi. Çünkü Ankara Suriye iç savaşının dallanıp budaklanması için elinde ne var ne yok seferber etti. Amacı Esad rejimini yıkarak yerine İslamcı-cihatçı bir Sünni rejimin kurulmasını sağlamaktı. Kürt varlığı, en az Esad kadar bu amaçların karşısında engel çıkaracak bir pürüz olarak algılandı.
Esad rejimine karşı çıkan Ankara’nın temel argümanına baktığımızda, söylemle fiiliyatın nasıl çeliştiğini apaçık görüyoruz. Türkiye neden Esad rejimini devirmeyi hedefledi? Resmi söyleme göre Esad antidemokratik ve insan haklarını hiçe sayan bir diktatördü. Arap Baharı hareketi esnasında Suriye’de yükselen protestoları antidemokratik yöntemlerle bastırdı. Bunun üzerine Ankara Suriye’deki Esad karşıtı tüm güçlerden “Suriye muhalefeti” diye bahsetmeye başladı. Kürtler de ilk başlarda bu gruplara dâhildi. Suriye Kürtlerinin lideri Salih Müslim defalarca Ankara’da resmi temaslarda bulundu. Ankara defalarca Kürtlerle görüşmeler yaptı. Kobani’de Suriye Kürtleri’ne Irak Kürdistan birliklerinin yardım etmesi, Ankara’nın özel izniyle gerçekleşmedi mi? Dahası, bu birlikler Türkiye sınırlarından giriş yapıp, Türkiye topraklarını güzergâh olarak kullanarak Suriye Kürdistan’ına ulaşmadılar mı? Yani Türkiye rejimi, Suriye Kürtlerini o dönemde terörist olarak görmüyordu. Eğer görüyorduysa, neden o “teröristleri” IŞİD’ten kurtarmak için Irak Kürdistan’ından gelen Kürt askerlerine geçiş izni verdi? Bu ne yaman çelişki demezler mi adama! Yani şunu tespit etmek istiyorum. Net olarak, Suriye’deki Kürt varlığı konusunda Ankara’nın tutumu zaman içinde değişti. Başlangıçta muhatap kabul ettiği, zımnen yardım ettiği, hoşlanmasa da tolere ettiği Suriye Kürtleri, ne olduysa bir süre sonra “PKK uzantısı teröristler” olarak nitelenmeye başlandı! Ve akabinde Türkiye’nin tutumunda inanılmaz bir dönüşüm meydana geldi. Neden?
Bu soruyu açalım. Ne gibi gelişmeler yaşandı da, Türkiye Esad’a karşı Suriye muhalefetinin bir parçası olarak algıladığı Suriye Kürtlerini düşman kategorisine aldı? Bu sorunun yanıtı, iç siyasette Çözüm Süreci’nin bitirilmesinde rol oynayan faktörlerle çok çarpıcı bir paralellik gösteriyor. Şöyle ki, içeride Kürtlerle Çözüm Süreci neden bittiyse, dışarıda, Suriye Kürtleri’ni “PKK uzantısı teröristler” olarak algılamaya başlamak da aynı nedenlerden dolayı gerçekleşti. Devletlerin politika değişikliklerinin iç ve dış gerekçeleri vardır. Bu gerekçeleri tespit etmeden, yapılan politika değişimlerini sanki meteorolojik veya astronomik değişimler gibi algılamak, sosyal bilimlerin mantığına aykırı olur. Çünkü sosyal olan her alanda olduğu gibi, politikada da değişimlerin kaynağı insandır. İnsanların belirlediği politikalardaki değişimleri rasyonel olarak ve mantık silsilesi içinde kavramak ve açıklamak isteriz. Yani şunu diyorum. Türkiye karar alıcıları neden Suriye Kürtlerine ilişkin algılarını değiştirdiler? Bu soruyu sormadan ve yanıtlamaya çalışmadan, Türkiye’nin bölgedeki amaçlarını da anlayamayız. Zira Suriye Kürtleri konusundaki algı değişimleriyle, Türkiye siyasi elitlerinin çıkar tanımlamaları arasında korelasyon var.
Bir senaryoya göre şunu düşünebiliriz. Suriye Kürtleri Türkiye’ye yönelik tutumlarını değiştirdiler. Bu nedenle Türkiye de Suriye Kürtleri konusundaki algılarını ve dolayısıyla da çıkarlarını dönüştürmek, yeniden formüle etmek durumunda kaldı. Yani bir aksiyona karşılık, reaksiyon verdi. Zorunlu bir tepki gösterdi. Öyle mi? Yakın tarihe baktığımızda, bu senaryoyu destekleyen bir olay yaşanmadığını görüyoruz. Suriye Kürtlerinin derdi, Suriye’deki cihatçı fanatiklerdi. Çünkü tüm cihatçı gruplar, seküler ve Arap olmayan Kürtleri düşman olarak algılıyordu. Dolayısıyla Suriye Kürtleri bu cihatçı fanatik teröristlerle uğraşmaktan zaten Türkiye’ye yönelik bir tehdit algısında olamazlardı. Dahası, Türkiye Suriye Kürtleri için en azından sırtlarını yaslayabildikleri güvenli bir sınır demekti. Ve bundan daha da önemli olarak, Suriye Kürtleri rasyonel aklın gereği olarak, çok güçlü bir askeri potansiyeli olan Türkiye’yi provoke etmekten kaçınmak durumundaydılar. Yani Kürtler Türkiye’ye yönelik tutum değiştirmedi. Ve bu nedenle Türkiye, bir reaksiyon olarak Kürtlere saldırmayı seçmek zorunda kalmadı. Bölgeden Türkiye’ye ve Türkiyelilere yönelik bir tehdit mevcut değildi. Peki, o halde Türkiye Suriye Kürtlerine yönelik olarak neden tutumunu değiştirdi? Başa dönüyoruz yine.
İkinci bir senaryoya göre, üçüncü bir gücün tutum değişikliği Türkiye’yi Suriye Kürtlerini tehdit olarak algılamaya itmiş olabilir. Bunu test edelim. Bu üçüncü ülke ABD veya Rusya olabilir. Sahada bir de İran ve Suriye rejimi var. Fakat bu son ikisi Rusya’ya bağlı, ya da en azından onun dümen suyunda bir görünüm arz ediyorlar. O halde zaten Rusya derken, doğrudan Esad rejimini, kısmen de İran’ı kast edebiliriz. Aynı kapıya çıkıyor çünkü. Rusya’yı bu bağlamda değerlendirirsek, Suriye’nin batısında kontrolü olduğunu, doğuda etkisi olmadığını tespit ediyoruz. Yani Ruslar Kürtlerle – şimdilik – ilgilenmiyorlar. O halde geriye ABD kalıyor. Washington, Suriye iç savaşı çıktığında Esad’ın devrilmesini önceleyen bir politikayı seçti. Fakat zamanla Esad’ın alternatifi olarak iktidara gelecek muhtemel gücün, cihatçı fanatik İslamcı bir Sünni grup olacağını değerlendirdi. Dolayısıyla Esad’ın devrilmesi önceliğini realist bir biçimde revize etti. Ve bunun yerine kendi çıkarlarını maksimize edecek bir politikaya geçti. Buna göre, ABD açısından Suriye’de IŞİD ve türevi cihatçı fanatik grupların etkisiz hale getirilmesi ön plana çıktı. Bunun iki nedeni var. Birincisi, bu grupların terör rejimi Suriye’den kitlesel göçü tetikliyordu. İkincisi, küresel cihatçı fanatizmi besliyordu. ABD bu nedenle Suriye’de IŞİD ve türevi ideolojileri düşman olarak algıladı. Bunlarla mücadele etmek için bir koalisyon kurdu. Türkiye bu koalisyondaydı. Bir NATO üyesi olarak bu doğal! Fakat Ankara fiilen asla bu koalisyonun amaçlarını desteklemedi. IŞİD’le mücadelede devamlı ayak sürdü. Yapıyormuş gibi yaptı ve kapalı kapılar ardında cihatçı fanatiklere her türlü desteği verdi. ABD bu durumu görünce Türkiye yerine başka ortaklar aramaya başladı. Bu iş için sahada zaten IŞİD’le savaşan seküler Kürtleri buldu. Onları organize ederek ve destekleyerek, IŞİD’i dengeledi. Türkiye kendi irrasyonel İslamcı ve Sünnici politikası yüzünden Kürtlerle ABD’nin çıkar birliğini sağlamış oldu. Ankara bindiği dalı kesmişti. Ama iş işten geçmişti. Kürtler ABD desteğiyle hem idari hem de askeri anlamda konsolide oldular. Bölgede elde ettikleri askeri başarılarla birlikte, daha fazla devletleştiler. Bu durum Ankara’yı rahatsız etti. Kürtlerle ABD’nin arasını bozmak için bahane aramaya başladı. Suriye Kürtleri’nin ideolojik olarak PKK’ya yakın olması ve kuzeydeki Kürt hareketiyle organik olmasa da duygusal biçimde bağlantılı olması, Ankara’ya iyi bir malzeme sundu. Böylece gideren Ankara Suriye Kürtleri’nin PKK uzantısı olduğu konusunu işlemeye başladı. ABD ile her görüşmede bu konuyu gündeme getirdi. Fakat Washington durumun farkındaydı. Geri adım atmadı. Suriye Kürtleri’ni destekleme politikasını terk etmedi.
15 Temmuz sonrasında TSK’daki NATO ile işbirliğinin devamından yana olan kadrolar büyük oranda tasfiye edildiler. Yerlerine, hapisten apar topar çıkartılan Ergenekoncu, Balyozcu, Sarı Kızcı askerler geldi. 17 Aralık sonrasından 15 Temmuz’a kadar geçen süre zarfında giderek artan biçimde bu askeri bürokrasi Türkiye güvenlik politikalarını içerde de dışarıda da belirlemeye başladı. Erdoğan ve AKP iktidarlarını korumak ve kendilerine yargı önünde dokunulmazlık kazandırmak adına bu duruma ses çıkartmadı. Erdoğan ve AKP böylece Ergenekoncu-Avrasyacı-Ulusalcı bir diskuru benimsedi. Bunun gereğini yapmaya başladı. Çözüm Süreci bitirildi. Kürtler konusunda içeride 1990’ların da gerisine düşen bir şahin politikaya geçildi. Kürtlerin yaşadığı köyler, kasabalar, mahalleler bombalanmaya başladı. Büyük insanlık suçları içlendi. Dışarıda ise gideren Moskova güdümüne girildi. ABD’den duyulan hayal kırıklığı ve Avrasyacı elitlerin tercihleri nedeniyle Türkiye giderek Rusya uydusu bir görünüme büründü. 15 Temmuz sonrasında “darbenin arkasında ABD var” söylemi iç kamuoyuna pompalandı ve ABD baş düşman ilan edildi. Bu çerçevede Türkiye toplumunda içeride Kürtlere yönelik radikal şahinleşme ve dışarıda Suriye Kürtlerine yönelik pozisyon değişikliği, bir tür tepkisel gereklilik olarak değerlendirildi. Muhalefet (CHP ve İYİ Parti) de bu söylemi ve politikayı benimseyince, bugünkü “Barış Pınarı” saldırısının taşları döşenmeye başlandı.
Peki başta sorduğum soruya gelelim. Türkiye ne istiyor? İçeride rejimi konsolide etmek, çöken ekonominin sorumluluğunu “dış güçlerin kötü emelleriyle” açıklamaya yönelik gerekçe hazırlamak, muhalefeti tuzağa düşürmek ve “savaş var, birlik olalım” diyerek rejimin ömrünü uzatmak! Dışarıda, Batı değerlerinden ve savunma-istihbarat topluluğundan daha da koparak, içerideki otoriterleşmeyi sağlama almak. Çünkü Batı kulübünde şekilden de olsa bulunduğu sürece, daima insan hakları ve demokrasi zafiyetleri bu rejimin yüzüne çarpılacaktır. Bunu biliyorlar. Dolayısıyla tümden Rusya-Çin-İran ligine katılmak!
Tabi ki bu saydıklarım dikkat ederseniz orta ve uzun vadeyi düşünen politika tercihleri değil. Dahası, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını değil, iktidar sahiplerinin siyasi kariyerlerini önceleyen politikalar. Yani kısa vadede günü kurtaran, ama ülkenin geleceğini ciddi şekilde tehlikeye atan irrasyonel tercihler. Maalesef Türkiye’deki milyonlarca sığınmacı Suriyeli, bu rejimin elindeki joker olarak, rejime – şimdilik – dokunulmazlık zırhı sağlıyor. Avrupa Birliği ve NATO, bunun bilincinde ve bu nedenle Ankara’ya haddini bildirecek bir tutum içine girme kararlılığını gösteremiyorlar. BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin de Türkiye’yi kınama tasarısını Rusya ile beraber reddetmesi, ABD’nin hale bir “arka kapı diplomasisi” olasılından medet umduğunu ortaya koyuyor. Belli ki ABD Trump’ın neden olduğu zararı zamana yayarak tamir etme düşüncesinde. Dahası, zaten Rusya’nın veto edeceğini ön gördüğü için, tasarıyı veto ederek Ankara’ya “hala uzlaşabiliriz” mesajı veriyor. Türkiye’nin tümden Rusya’nın kontrolüne kaymaması için uğraşıyor.
Sonuç olarak, Erdoğan ve rejimi, en azından şimdilik günü kurtarmışa benziyor. Yakın zamanda ABD yaptırımları Senato dayatmasıyla gerçekleşirse, ABD Türkiye’de artık açıktan rejim değişikliğine oynayabilir. Çünkü o saatten sonra ABD’nin kaybedeceği bir şey kalmamış olacak. Sanırım buna AB ve uluslararası toplum da katılacak. Bunun Türkiye’deki rejimi daha da konsolide etmesi ihtimal dahilindedir. Bu Türkiye’nin NATO’dan çıkartılmasına uzanan yolun başlangıcı olabilir. Rejim değişmez, aynen devam ederse, korkarım normalleşme bir geçişle değil, bir kırılmayla gerçekleşir. Bunun anlamı Türkiye’nin çok ama çok ağır bir hasar almasıdır. Bu hasarın en olumsuz ihtimali toprak kaybıdır. En iyi ihtimali, sosyoekonomik yıkım ve “sıfırdan başlamadan” kaynaklanacak maddi ve manevi kayıplardır. Çok yanlış bir tercih yapıldı! Faturası neyse, bunu Türkiye ve halkı ödeyecek. Umarım Kürtler daha fazla zulüm görmeden bu süreç tamamlanır. Savalın sonunda ne mi olur? Türkiyeliler savaşın, radikal milliyetçiliğin ve İslamcılığın doğru yol olmadığını öğrenir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)