Çağlayan Temmuz 2018 [Abdullah Aymaz]

Temmuz 2018 Çağlayan dergisinin başyazısı: “Nefisle Yüzleşmede HÂLE’de ilk Halka (1)… Bundan önceki sayılarda başyazı, hep NEFİSLE YÜZLEŞME üzerineydi ve verilen misaller hep Peygamberlerle ilgili idi. Bu sayıda bu yüzleşmenin  sahabe efendilerimizin ilk saftaki büyükleri ile ilgili olacağını ifadelerden anlıyoruz. M. Fethullah Gülen Hocaefendi işe Hz. Ebu Bekir Sıddık Efendimizle başlıyor: “Kendiyle yüzleşip içini Allah’a dökerken o veliler serveri Sıddık-ı Ekber ve onu takdir eden de canlar canı Hz. Peygamber (S.A.S.) olmasına rağmen şöyle sızlanıyordu: ‘Allahım, şüphesiz ben kendime çok zulmettim; Günahlarımı Senden başka bağışlayacak yoktur.” A  canımın cananı, sen cahiliyenin yaşandığı dönemde bile günahın rüyasını görmedin; şayet bu, akrabü’l-mukarrabînden olmanın iniltileri ise, ‘Allah bizi de o iniltilere bağışlasın!’ der, günahkâr dilime bir kilit vurur, sonra da sessizlik murakabesine dalarım. Dediklerin, arkadan gelenlere mesaj mülâhazasına bağlı bir beyan ise, bu kez de ‘Vay bizim hâlimize!’ der inlerim. (…) İşte o sızlanışlardan birkaç damla: -Az bir tasarrufla Yakaran Gönüllerden:

“Lütfet kuluna ki, zâdı, azığı pek kalîl,
İflas etmiş haliyle gelmiş kapına ey Celîl!..
Günahı büyük mü büyük, yarlığa günahlarımı ne olur,
O bir şahs-ı garip ve bir günahkâr abd-i zelil,
Onda isyan, nisyan ve iç içe yanılma,
Bekliyor Senden ihsan üstüne ihsan ve atâ-i cezîl

(…)

Nice olacak hâlim, yok bende bir hayırlı amel,
Sû-i a’mâlim çoklardan çok, zâd-ı tâatim kalîl
Beni yakacak ateşlere ‘Soğuyuver!’ de ey Rab!..
Tıpkı dediğin gibi dün fî hakkı’l-Halîl…”

“Akılları Durduran RETİNA-I” yazısında Prof. Dr. Ömer Serranur, “Kendisi tek başına açık bir mucize olan gözün kaba anatomisi anlaşılsa bile, ince anatomisi ve görme hadisesinin fizyolojisi çok daha kompleks bir mucizedir” diyor.

Prof.  Dr. Atıf Yorulmaz, “YARATILIŞTA Azamî İktisad ve Koruma” yazısında; organlarımızla ilgili derin bilgiler vererek, herşeyin hem yerli yerinde hem de âzamî iktisad prensibi üzere yaratıldığı gözler önüne sermiştir.

Arif Mert “İfade Hürriyetinin Sınırları” yazısında, bu sınırlar anlatlıyor.

Dr. Sakhavat Mammadov, “Modern Enderun Okullarına Olan İhtiyacımız Üstün Yetenekli Çocukların Eğitimi” yazısında, diyor ki: “Bu gaye ile yola çıkan, sulh adacıklarında en nadîde çiçeklere bahçıvanlık yapan fedâkâr ve hasbî öğretmen, belletmen ve idarecilerimizi hürmet ve muhabbetle anıyoruz!”

Biyoğrafi bölümünde “Kireçci Hâfız Ahmed Feyzi Kul” yazısında, Risale-i Nurların mânevî avukatı Ahmed Feyzi Ağabeyimizin ibret dolu hayatından hatıralar naklediliyor.

Orta sayfada Hocaefendi, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” üzerine istidrak olarak yazdığı bu sayıdaki “Farklı mertebeleriyle Nefis-3” başlıklı yazısında diyor ki: “Evet, nefis, metapsişik donanımıyla dipdiri kaldığı sürece kalbî ve ruhî hayat mülahazaları da hayal olacak veya unutulup gidecektir. Onun ağzına, ifade edilen disiplinlerle fermuar vurulmadığı ve Kur’an, Sünnet esaslarına göre tezkiyeye tâbî tutulup meâliye (yüceliklere) yönlendirilmediği sürece o, insan mâhiyetinde bir yılan, bir akrep olarak kalmaya  devam edecek; sürekli kalbi ısıracak, ruha acılar çektirecek ve insanı ajite edip duracaktır.”

Kemal Suntay, sağlık bölümünde “Orucun Tıbbî Hikmetleri-2” yazısında, çeşitli organlarımız ve sistemlerimiz üzerinde orucun ibret verici hikmetleri üzerinde durmuştur.

Bu sayıda da Hocaefendi’den, “Vuslat-ı Yâr”  münacatı ile “Senin Aşkın”  naatı bulunmaktadır; Allah aşkı, Peygamber sevgisi arzulayanlara duyurulur.

Araştırma dalında, Selim Gül, “Uhud’daki Sarsıntıya Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Analitik Yaklaşımı” yazısında, Uhud olayının derin hikmetleri dile getirilmiş…

Kerem Umar, deneme dalında “Duvarlar Dile Gelse” başlıklı yazısında, hapisten çıkmış bir mazlumun, geri dönüp hapisane duvarlarına bakarken kalın duvarların hatırlattıkları gerçekleri hayal gözüyle süze süze dile getiriyor.

“Yansa da Yüreğim” şiiriyle Yusuf Turan, memleket hasretiyle yanan muhacirlere, mağdurlara ve mazlumlara, tercüman olmaya çalışmış…

Mustafa Yılmaz, “Fâtiha İle Bir Yakarış” başlıklı yazısında, âyet âyet Fâtiha’yı, bir münacaat hâlinde ifade edip bir nevi tefsir etmiş.

Yakup Bekar, “O Benimdir De” şiiriyle, nağmelere, yazılara, çilelere “Benimdir” diyerek sahip çıkmanın önemini anlatıyor…

Didem Fırtına, “Bir Minik Deniz Canlılarının Gövdesindeki Bakteriler Ve Kanser Tedavisi / Yosun Hayvancığı” başlıklı yazısıyla Cenab-ı Hakkın minicik bir canlının vücüdunda yarattığı sembiyotik bakterinin eliyle şifa verişinin, ilim ve araştırma dünyasında keşfetmiş hikayesini anlatmaktadır.

İşte bu ayın Çağalayan’ın yazılarından birer damlacık . İnşaallah damlada deryayı gören gözler, yazıların tamamını mütalaa ederek ilim ve irfanlarını geçiştirirler ve bu derginin okunmasına da vesile olurlar…

[Abdullah Aymaz] 4.7.2018 [Samanyolu Haber]

Şöhret ve makam düşkünlüğüne çare [Safvet Senih]

Üstad Hazretleri “Hubb-u câh” duygusunun çâresi olarak şunları anlatıyor: “Eğer hubb-u câh hissi susturulmazsa ve izale edilip giderilmezse, bu şöhret duygusunun yüzünü başka cihete çevirmek lâzımdır. Şöyle ki: ‘Uhrevî sevap için, dualarını kazanmak niyetiyle ve hizmetin güzel ve olumlu tesiri noktasında gelecek temsildeki sırra binâen, belki o şöhret ve makam düşkünlüğü hissinin meşru bir ciheti bulunur. Mesela; (Üstad anlatacağı bu temsili ilk Meclisin Başkanına, aynen böyle ifade etmiştir.) Ayasofya Câmii, fâzıl ve kâmil insanlardan, mübarek ve muhterem zatlarla dolu olduğu bir zamanda; tek tük, sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve serseri ahlâksızlar bulunup câminin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebilerin eğlence-perest seyircileri bulunsa… Bir adam o cami içine ve o cemaat içine dahil olsa, eğer güzel bir sadâ ile şirin bir tarzda Kur’an’dan bir aşir okusa, o vakit binler ehl-i hakikatın nazarları ona döner, hüsn-ü teveccühle, mânevî bir dua ile o adama bir sevap kazandırırlar. Yalnız HAYLAZ ÇOCUKLARIN, SERSERİ MÜLHİDLERİN ve TEK TÜK ECNEBİLERİN hoşuna gitmeyecek. Eğer o mübarek câmiye ve o muazzam cemaat içine o adam girdiği vakit, süflî ve edepsizce fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raks edip zıplasa; o vakit o haylaz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyata teşvik ettiği için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle hoşlanan bazı ecnebilerin alaylı tebessümlerini celbedecek. Fakat umum o muazzam ve mübârek cemaatin bütün efradından, bir nefret ve tahkir nazarı celbedecektir. Aşağıların aşağısı esfel-i sâfilîne düşmek derecesinde nazarlarında alçak görünecektir.

İşte aynen bu misâl gibi; Âlem-i İslâm ve Asyâ, muazzam bir câmidir… ve içinde ehl-i iman ve ehl-i hakikat o câmideki muhterem cemaattir. O haylaz çocuklar, ÇOCUK  AKILLI DALKAVUKLAR’DIR. O serseri ahlâksızlar, FRENK-MEŞREP, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebî seyirciler ise, ecnebilerin fikir ve düşüncelerini neşreden GAZETECİLER’dir. Herbir Müslümanın, bilhassa fazilet ve kemâl sahibi ise, bu câmide derecesine göre bir mevkii olur, görünür, nazar-ı  dikkat ona çevrilir. Eğer İslamiyetin bir sırr-ı esası olan İHLAS ve ALLAH  RIZÂSI  cihetinde, Kur’an-ı Hakîm’in ders verdiği ahkâma ve kudsî hakikatlara dair harekat ve ameller ondan meydana gelse, lisan-ı hâli mânen Kur’an âyetlerini okusa, o vakit mânen Âlem-i İslâmın her bir ferdinin dillerinden düşmeyen ‘Allah’ım! Mümin erkekleri ve kadınları mağfiret eyleyip bağışla’ duasında dâhil olup hissedar olur ve hepsiyle kardeşcesine alâkadar olur. Yalnız haşarat-ı muzırra nevinden bazı ehl-i dalâletin (milletimizin özüne köküne cibilli düşman olanların) ve SAKALLI  ÇOCUKLAR hükmündeki bazı ahmakların nazarlarında kıymeti görünmez. Eğer o adam, medar-ı şeref tanıdığı bütün ecdadını ve medar-ı iftihar bildiği bütün geçmişlerini ve ruhen dayanma noktası telâkkî ettiği geçmiş büyüklerimiz selef-i sâlihînin nurânî caddelerini terk edip hevâ ve hevesine uyup riyâkârâne, şöhret –perverâne, bid’atkârâne işlerde ve harekâtta bulunsa, mânen bütün ehl-i hakikat ve ehl-i imanın nazarında en alçak mevkiye düşer.. ‘Müminin ferâset ve basiretinden çekinin… Zira o baktı mı, Allah’ın nuruyla bakar’ (Tirmizi) hadisinin sırrıyla, ehl-i iman ne kadar avam ve câhil de olsa, aklı idrâk etmediği halde, kalbi öyle kendini beğenmiş adamları görse, soğuk görür, mânen nefret eder.

“İşte makam sevgisine tutkun ve şöhretperestliğe mübtelâ adam-temsildeki ikinci adam- hadsiz bir cemaatin nazarında esfel-i sâfilîne düşer. Ehemmiyetsiz, alaycı ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında, geçici ve uğursuz bir mevki kazanır. ‘Müttekîler dışında, dünyadaki bütün dostlar, mahşer gününde birbirine düşmandır.’ (Zuhruf Suresi, 43/67) âyetinin sırrına göre, dünyada zarar, kabirde azap, âhirette düşman bazı yalancı dostları bulur.

“Temsilde geçen birinci suretteki adam, faraza hubb-u câhı kalbinden çıkarmazsa, fakat İHLÂSI  ve ALLAH RIZASI’nı esas tutmak ve şöhretperestlik ve makam tutkusunu hedef edinmemek şartıyla; bir nevi meşru manevî bir makam, hem de muhteşem bir makam kazanır ki, o hubb-u câh damarını kemâliyle tatmin eder. Bu adam az, hem pek az ve ehemmiyetsiz bir şey kaybeder, ona mukabil, çok hem pek çok kıymetli, zararsız şeyleri bulur. Belki birkaç YILAN’ı kendinden kaçırır, ona bedel, çok mübarek mahlukları arkadaş bulur, onlarla ünsiyet eder. Veya ISIRICI YABANÎ EŞEK  ARILARINI kaçırıp, mübarek RAHMET  ŞERBETÇİLERİ  OLAN  ARILARI kendine celbeder. Onların ellerinden bal yer gibi, öyle dostlar bulur ki, daima dualarıyla ÂB-I  KEVSER  gibi FEYİZLER, Âlem-i İslâmın etrafından onun ruhuna içirilir ve amellerinin defterine geçirilir.

“Bir zaman, dünyanın büyük bir makamını işgal eden küçük bir insan, şöhret-perestlik yolunda büyük bir kabahat işlemekle Âlem-i İslâmın nazarında maskara olduğu vakit, geçen temsilin meâlini ona ders verdim; başına vurdum. İyi sarstı, fakat kendimi hubb-u câhtan kurtaramadığım için o ikazım  dahi onu uyandırmadı.” (Yirmi Dokuzuncu Mektup Altıncı Risale, Birinci Desise)

İstanbul’un İngiliz işgali sırasında Üstad’ın onların aleyhine yazdığı Hutuvat-ı Risalesini, Abdurrahman Nursî ile beraber korkmadan dağıtan Tevfik Demiroğlu diyor ki: “Üstad, daha önceden beni İstanbul’dan Ankara’ya göndermişti. Daha sonra ısrarla kendisini de Ankara’ya istenince geldi. Ankara’da  son olarak kendisini Mustafa  Kemal ile istasyonda  konuşurken gördüm. Ben yanlarında idim. O zaman Mustafa Kemal’in Sarayburnun’da heykelinin yapılmasını düşünüyorlardı. Buna karşılık ilk olarak Sokulluların adamı olan sarıklı avukatlardan Abdünnâfî Efendi karşı çıktı. İstanbul’dan Ankara’ya telgraflar çekti. ‘Hilâfet Merkezine heykeller dikilemez’ diye. O zaman da Üstad, ‘Paşa! Biz sana heykel dikmen için yardım etmedik’ dedi. İstasyonda  ben duydum.  Mustafa Kemal cevap vermedi, yürüdü. Ertesi gün de duyduk ki, Üstad, Van’a gitmiş…”

Üstad, heykel yerine okullar, üniversiteler ve hastaneler yapılmasını istiyordu.
“(Tevfik Demiroğlu, Van Mebusu Seyyid Tâhâ’nın yeğeni idi.)

[Safvet Senih] 4.7.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

AP Raportörü Piri: Türkiye ile müzakereleri askıya alma çağrısında bulunacağız

AP’nin Türkiye raportörü Kati Piri, kırmızı çizginin aşıldığını belirterek bu yılki Türkiye raporunda müzakerelerin askıya alınması çağrısında bulunacaklarını söyledi.

Avrupa Parlamentosu ( AP ) Türkiye raportörü Hollandalı parlamenter Kati Piri , 24 Haziran seçimleri ve bu seçimler sonrası Türkiye – AB ilişkilerini DW Türkçe’ye değerlendirdi. AP’nin Ankara ile üyelik müzakerelerinin formel olarak askıya alınması çağrısında bulunacağı işareti veren Piri , AB’ye üyelik modelinin Türkiye için opsiyon olmaktan çıktığı görüşünde.

“Seçim kampanyasının adil olmadığını söylemek sanırım yanlış olmaz”

DW Türkçe: Türkiye’deki son seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Piri: Öncelikle seçim kampanyasının adil olmadığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Televizyon kanallarında adaylara ayrılan süre kesinlikle eşit değildi. Seçim sonuçlarına bakacak olursak, Başkan Erdoğan bir önceki seçimlere oranla 7 puan kaybetti. Buna karşılık koalisyon ortağı MHP ile birlikte eskiye oranla zayıflamış parlamentoda çoğunluğa sahip. Yeni başkanlık yönetimi başkanın kuvvetler ayrılığı olmaksızın hiçbir demokraside görülmemiş ölçüde güce sahip olacağı anlamına geliyor. Başkan Erdoğan dünyanın en büyük demokratı da olsa kuvvetler ayrılığı her siyasiye gerekli. Ancak yeni sistemde bu yok artık.

“Müzakerelerin formel bir askıya alınmasını isteyeceğiz”

DW Türkçe: Sonuçlar Avrupa Parlamentosu ( AP ) içinde nasıl karşılandı?

Piri: Biz AP olarak geçen yıl Venedik Komisyonu’nun raporunun ardından, son anayasa değişikliğinin olduğu gibi hayata geçirilmesi halinde Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinin formel biçimde askıya alınması çağrısında bulunacağımızı söylemiştik. Ne yazık ki o noktaya gelmiş bulunuyoruz. AP’nin tutumu değişmedi. Ne yazık ki Türk hükümeti de hiçbir değişiklik yapmadı. Bu şartlarda ve en azından gelecek beş yıl süresince üyelik müzakerelerinin devam edebileceği hayalini bırakmak gerekiyor. Bizim açımızdan kırmızı çizgi aşıldı. Bu yılki Türkiye raporunda müzakerelerin kesin olarak askıya alınması çağrısında bulunacağız.

DW Türkçe: Seçimler sonrası yaptığınız açıklamada, Türkiye’deki başkanlık yönetiminin AB kriterleriyle uyumlu olmadığını savundunuz. Tam olarak nedir uyumlu olmayan?

Piri: AB üyeliği için liberal bir demokrasi olmanız gerekiyor. Bu, siyasiler yargıçları atayamaz demektir. Yeni anayasaya bakarsanız, Başkan kararnamelerle ülkeyi yönetiyor. Parlamento veya bir başka ortak yasama organı olmaksızın yasa yapabiliyor. Parlamentonun hiçbir söz hakkı olmadan kabine oluşturuyor. Parlamentoyu feshedebiliyor. Tek bir kişinin elinde bu kadar güç olması tipik bir liberal demokrasi özelliği değil. Avrupa Konseyi de Venedik Komisyonu aracılığıyla aynı şeyi söylüyor. Gelecekte anayasa değişmez demiyorum, fakat bu anayasa yürürlükte kaldıkça ve Türkiye’de temel haklar, insan hakları ve azınlık hakları konusunda mevcut şartlar devam ettikçe, dürüst olmalı ve ilişkimizin bu şekilde hiçbir yere gidemeyeceğini görmeliyiz. Başkan Erdoğan da politikalarıyla Türkiye – AB ilişkilerini riske soktuğunu çok iyi bilmekteydi. İçerdeki politikaları Batı ile ilişkilerinden daha önemliydi sanırım.

[TR724] 4.7.2018

Gergerlioğlu: 20 bin tutuklu yerlerde yatıyor; adaletsizlik fışkırıyor, hukuk yok oluyor

İnsan Hakları Savunucusu ve Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu kaleme aldığı köşe yazısında cezaevinde ağır hasta olmasına rağmen hâlâ tutuklu bulunan ve bu sebeple vefat eden tutuklulara yer verdi.

‘Tahliye olmak için ölmek mi gerek?’ sorusunu akıllara getiren ve ‘artık yeter’ dedirten skandalları anlatan Gergerlioğlu cezaevlerindeki doluluğa dikkat çekti ve şunları dedi: “Adeta fışkırıyor, adeta patladı. Fışkıran, patlayan iyi bir şey değil. Türkiye cezaevlerinden bahsediyorum. Kapasitesinin üzerinde tutuklu ve mahkum barındıran, her gün yeni bir skandalın oluştuğu cezaevlerinden bahsediyorum. Adalet Bakanlığı verilerine göre 20 bin tutuklunun yerlerde yattığını söyledi. Bunlar dehşet veren rakamlar. Çözümü için ne yapıldığını sorduğumuzda 60 tane yeni cezaevi yapılacağı söyleniyor. Yanlış okumadınız, 60 fabrika değil, 60 cezaevi. Ülkede hukuk giderek yok oluyor ve yargı bağımsızlığı ortadan kalkıyorsa değil 60, 600 cezaevi yapsanız yine de yetersiz kalır.”

BU SESSİZLİK NEDEN!

Ceza evinde yaşanan olayları da yazısında anlatan Gergerlioğlu, “Daha onlarca vaka var ve yazı sınırlarını aşacağı için değinemiyorum” diyor ve skandalların çokluğuna dikkat çekiyor. Yetkililerin yaşananlar karşısında sessiz kalmasına sitem eden Gergerlioğlu, şunları diyerek yazısına son veriyor: “Adalet Bakanlığı’na binlerce vaka bildiriliyor ve fakat büyük bir sessizlik hakim. Kimden, neyden çekiniyorlar? Belki T.C. tarihinin cezaevleri açısından bu en kötü günlerinde eleştirileri sessizlikle geçiştirebilirler, ama mızrak çuvala sığmıyor ve hasta tutukluların artan vicdan sızlatan durumları artık gözlerden kaçırılamıyor.

[TR724] 4.7.2018

Zeki Güven’i kim neden öldürdü? [Adem Yavuz Arslan]

Gazetecilik şüpheci olmayı gerektirir.

Hele hele Türkiye’de bu mesleği yapmaya çalışıyorsanız ekstra şüpheci olmanız şarttır.

Çünkü Türkiye tarihi aynı zamanda illegal işlerin, ‘hukuksuzluğun tarihi’ gibidir ve biz gazetecilerin iktidar-devlet kaynaklı haberlere özellikle şüpheyle yaklaşması şarttır.

Son haberi görmüşsünüzdür.

Türkiye’nin kritik dönemlerine şahitlik eden, bir çok önemli operasyona imza atan eski Ankara İstihbarat Şube Müdürü Zeki Güven, tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevi’ndeki hücresinde ölü bulundu.

İktidar kaynaklarına göre Zeki Güven kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. MİT’in medyadaki kalemlerine göre ise ‘itirafçı olmaya karar verince FETÖ tarafından infaz edildi’.

Kendine ‘liberal-sol’ tanımlaması yapan medya organları ise Zeki Güven’in ölümünü ‘mahkemeye çıkamadan gitti’ şeklinde vermeyi tercih etti.

Oysa ortada çok vahim bir tablo var.

CEZAEVLERİ ‘ÖLÜM EVLERİ’NE DÖNÜŞTÜ

Erdoğan rejiminde, cezaevleri ölüm evlerine dönüştü.

Zeki Güven ilk değildi, muhtemelen de son olmayacak. En azından bürokrasideki bu hukuk tanımazlık, medyada ve toplumdaki bu vurdumduymazlık, uluslararası kurumlardaki bu ilgisizlik olduğu sürece benzeri haberleri almaya devam edeceğiz.

Oysa ki hukuken cezaevindeki bir tutuklu/hükümlünün can güvenliği devlete emanettir. Dolayısıyla 24 saat devlet gözetimi altında olan birinin ölümü her şekilde şüphelidir ve sorumlusu da, faili de devlettir.

Ancak 15 Temmuz askeri darbe girişiminden (yeri gelmişken bir daha hatırlatayım, 15 Temmuz bir askeri darbe girişimi değil, bizzat Erdoğan ve ekibi tarafından planlanan bir istihbarat operasyonuydu) bu yana cezaevlerinde hayatını kaybeden onlarca kişi oldu.

Elimizde Zeki Güven’in ölümüyle ilgili somut hiçbir veri olmasa bile Erdoğan rejiminin ‘icraatları’ bizi fazlasıyla şüpheci kılmaya yeter.

Çünkü öğretmenden doktora, akademisyenden yargıca onlarca kişi cezaevlerinde hayatını kaybetti. Birçoğu haber bile olmadı.

Kimse adlarını bile hatırlamıyor.

Stockholm Center for Freedom kayıtlarına göre 15 Temmuz 2016’dan bu yana cezaevlerinde hayatını kaybeden tutukluların listesi şöyle ;


  • Halime Gülsu, öğretmen, 27 Nisan 2018, Tarsus Cezaevi
  • Teoman Gökçe, yüksek yargıç, kalp krizi, 2 Nisan 2018, Sincan Cezaevi, Ankara
  • Adnan Çetin, albay, ihmal, 16 Şubat, 2018, Silivri Cezaevi, İstanbul
  • Ahmet Turan Özcerit, akademisyen, kanser, 12 Şubat 2018, Bandırma Cezaevi, Balıkesir
  • Vahyettin Yahya Bayat, işadamı, kalp krizi, 9 Şubat 2018, Diyarbakır Cezaevi
  • Lokman Ersoy, öğretmen, ihmal sonucu, 8 Ocak 2018, Kepsut Cezaevi, Balıkesir
  • Selman Aşçı, Kimse Yok mu gönüllüsü, kanser, 27 Aralık 2017, Şakran Cezaevi, İzmir
  • Yavuz Ekrem Arslan, tuğgeneral, ihmal sonucu, 6 Kasım 2017, Buca F Tipi Cezaevi, İzmir
  • Mustafa Erdoğan, yüksek yargıç, tedaviden yoksun bırakılma, 22 Ağustos 2017, Antalya Cezaevi
  • Ahmet Tatar, polis amiri, kalp krizi, 3 Ağustos 2017, Osmaniye Cezaevi
  • Kamil Ülgüt, işadamı, kalp krizi, 4 Temmuz 2017, Elbistan E Tipi Cezaevi, Kahramanmaraş
  • Recep Erdem, işadamı, kalp krizi, 6 Nisan 2017, Erzurum Cezaevi.
  • Kadir Eyce, polis memuru, kanser, 11 Nisan 2017, Sivas E Tipi Cezaevi
  • Ali Özer, doktor, kalp krizi, 23 Mart 2017, Çorum Cezaevi
  • Mehmet İnam, diş hekimi, kalp krizi, 5 Ocak 2017, Menemen Cezaevi, İzmir
  • Ünal Takmaklı, işadamı, kalp krizi, 29 Kasım 2016, Menemen T Tipi Cezaevi, İzmir
  • Kemal Kaya, kanser/ihmal, 19 Kasım 2016, Isparta Cezaevi
  • Behçet Emdi, öğretmen, intihar, 19 Kasım 2016, T Tipi Cezaevi, Karabük
  • Burak Açıkalın, mühendis, intihar, 8 Kasım 2016, F Tipi Cezaevi, Hacılar, Kırıkkale
  • İrfan Kızılarslan, albay, intihar, 5 Kasım 2016, Çamlıbel T Tipi Cezaevi, Tokat
  • Fatih Korkmaz, öğretmen, kanser, 25 Ekim 2016, Bartın Cezaevi ve Ankara
  • Ahmet Ok, kalp krizi, 20 Ekim 2016, Anamur T Tipi Cezaevi
  • Enver Şentürk, gardiyan, intihar, 13 Ekim 2016, E Tipi Cezaevi, Adıyaman
  • Seyfettin Yiğit, savcı, intihar, 16 Ağustos 2016, E Tipi Cezaevi, Bursa
  • Ömer Çubuklu, gardiyan, intihar, 1 Ağustos 2016, 2 No’lu F Tipi Cezaevi, İzmir
  • Mustafa Törer, işadamı, kalp krizi, 28 Temmuz 2016, İskenderun Cezaevi, Hatay
  • İsmail Çakmak, yarbay, intihar, 23 Temmuz 2016, Silivri Cezaevi, İstanbul
  • Hasan Hayri Alp, işadamı, kalp krizi 19 Temmuz, 2016, Sincan F Tipi Cezaevi, Ankara
Dikkatimden kaçan başka isimler de olabilir.

Aslında sadece bu durum bile Erdoğan rejiminin karakteristiğini göstermeye yetiyor. Ülkenin cezaevlerinde hakimler, askerler, öğretmenler, polisler ölüyor ama medya haber bile yapmıyor.

İnsan hakları örgütleri, barolar, sivil toplum kuruluşları konunun takipçisi olmuyor.

ZEKİ GÜVEN’İN ÖLÜMÜ NEDEN ŞÜPHELİ?

Ben bu yazıyı yazdığım saatlerde Ankara Savcılığı Güven’in ölümünün kalp krizinden kaynaklı olduğunu açıkladı.

Beklenen bir gelişmeydi.

Çünkü yukarıda listesini verdiğim şüpheli ölümlerin hepsinde benzeri açıklamalar yapıldı.

Hiç birisine bağımsız kurumlarca detaylı otopsi yapılmadı.

Ayrıca gözaltında tutulan sivillere bile işkence yapıp, bunu Anadolu Ajansı ile dünyaya ilan eden bir anlayış var iktidarda. Böyle bir atmosferde hangi doktor ‘işkence ile ölmüştür’ raporu düzenleyebilir ?

Zeki Güven’in bilinen bir sağlık sorunu yoktu.

Mesai arkadaşlarının anlatımlarına göre sigara içmeyen, sağlığına dikkat eden birisiydi. Gözaltı ve tutuklanma sürecinde ekranlara yansıyan görüntüsü de bu durumu teyit eder türden.

Yani, cezaevine sapasağlam giren birisinin, tam da duruşma öncesi ‘kalp krizi’ ile ölümü başlı başına şüpheli bir durumdur.

‘İYİ SORGULANIRSA’ NE DEMEK?

Zeki Güven kamuoyunun yabancı olduğu bir isim değildi.

Havuz medyasınca ‘Cemaatin altın çocuğu’ ve ‘karakutu’ olarak tanımlandı. Eski emniyet müdürlerinden Hanefi Avcı ise hem kitaplarında hem gazete demeçlerinde Zeki Güven’in kritik bir isim olduğunu söyleyerek ‘iyi sorgulanır ve konuşursa’ diyerek adeta hedef göstermişti.

Adı daha önce işkence iddiaları ile gündeme gelen Hanefi Avcı’nın ‘umarım iyi sorgulanır’ sözü önemli.

Çünkü bugün güvenlik bürokrasisine hakim olan zihniyet, 1990’ların işkence ve infazları ile meşhur kadrosu. Bu insanların, Gökhan Açıkkollu gibi bir öğretmeni bile işkence ile öldürdüklerini düşünürseniz, Zeki Güven gibi ‘çok şey bilen bir ismi’ işkenceyle öldürmeleri ihtimal dışı değil.

Kaldı ki Zeki Güven’in 40 gündür tek kişilik hücrede tutulduğu, itirafçı olması için yoğun baskı yapıldığı, ‘hazır’ ifade tutanaklarını imzalamaya zorlandığı biliniyordu.

KONUŞSA NE ANLATABİLİRDİ?

Havuz medyası ve kendini ‘bağımsız – tarafsız medya’ olarak tanımlayan fakat gerçekte Havuz medyasından pek bir farkı olmayan gazetelere göre ‘Güven başta Baykal ve MHP’lilere yönelik kaset kumpasları ve çok sayıda ‘kirli operasyonun’ göbeğindeki isim’di.

Maalesef Erdoğan rejimi memlekette gazeteci bırakmadığı, gazeteciliği de zihnen öldürdüğü için kimse gerçekte durum öyle mi değil mi araştırma ihtiyacı bile hissetmedi.

Zeki Güven’in Baykal’a yönelik kaset kumpası davasında yargılandığı doğru. Fakat Ankara 14.Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki iddianameye bakarsanız Güven’e yapılan suçlamaların farklı olduğunu görürsünüz.

Güven’e yönelik suçlamalar ağırlıklı olarak Ergenekon ile ilgili. Öte yandan Baykal’ın şikayetçi olduğu isimler arasında Güven yok.

(Deniz Baykal’a yönelik kaset komplosuna dair bugüne kadar onlarca yazı yazdım. Her platformda ‘Bu komplo aydınlatılmazsa, Türk siyaseti bir daha normalleşemez’ diye söylemiş birisi olarak şimdi o konuya tekrar girmeyeceğim.

Eğer Erdoğan rejiminin kayyımları Bugün Gazetesi’ni gasp edip arşivini imha etmeseydi şimdi o yazı ve tv programlarına referans verebilirdim.)

Baykal’a yönelik kaset komplosu davası bir bakıma torba dava.

Değişen siyasi konjonktür gereği iktidarın hedefi olan çok sayıda polis şefi bu dosyaya eklendi.

Güven de onlardan birisi.

Mesai arkadaşlarının anlatımına göre Baykal olayındaki bilgisi Ankara’da görev yapmasından ibaret. Yine mesai arkadaşlarının anlatımlarına göre sadece Baykal olayı değil, özellikle iktidar partisini rahatsız edecek çok sayıda yolsuzluk ve gayri ahlaki ilişkilere dair bilgi sahibiydi.

Gözaltına alındığında doğrudan Erdoğan’ı suçlayan ifadeler vermesi de iktidar çevresindeki rahatsızlığı arttırmıştı.

Özetle mahkemede konuşması, Ankara’da dönen ‘Bizans oyunları’na dair detaylar paylaşması ihtimali sadece Erdoğan’ın değil Ankara’da bir çok kişinin uykusunu kaçırmaya yetiyordu.

GÜVEN’İ KİMLER ÖLDÜRMEK İSTER?

Zeki Güven’in özgeçmişine bakıldığında aslında ondan rahatsız olanların siyasi irade ile sınırlı olmadığı görülebiliyor.

1992’de polis akademisinden birincilikle mezun olduktan sonra Ankara’da terör ve istihbarat birimlerinde çalışmaya başlayan Güven çok sayıda kritik operasyonda yer almış.

Özellikle 2001’deki Hizbullah operasyonlarını yöneten isimlerden birisi.

Ayrıca 2002 yılında ki meşhur telekulak skandalını ihbar eden polis şefiydi. (Başka bir yazı konusu ama yeri gelmişken kısa bir hatırlatma yapayım; O skandalın aktörleri Erdoğan rejiminin gözde bürokratları oldu. Osman Ak Bursa Emniyet Müdürü, Mahmut Çorumlu Kırıkkale Emniyet Müdürü ve Mehmet Aslan da Erzurum Emniyet müdürü şimdilerde. Bu isimler telekulak davasında yargılanmış ve “Rahşan Affı” ile kurtulmuşlardı.)

Ankara’yı saran yolsuzluk ve rüşvet ağlarını en iyi bilen isimlerden biriydi. Özellikle El Kaide ve Ergenekon Operasyonları’nda aktif rol almıştı.

Bir başka ifadeyle ‘Güven’in tutuklanmasından, hücreye atılıp işkence ile öldürülmesinden memnun olacaklar koalisyonu’ 28 Şubatçılardan Ergenekon’a Saray’dan AKP çevrelerine geniş bir kesimden oluşuyor.

Şimdi en başa dönüp temel soruyu bir daha soralım; bütün bu detaylardan sonra Zeki Güven’in hücrede ölü bulunması, benzerlerinde olduğu gibi ‘kalp krizi’ denilerek konunun kapatılmak istenmesi şüpheli değil midir?

KRİTİK İSİMLER RİSK ALTINDA

Zeki Güven’in şüpheli bir şekilde ölümü, benzer pozisyonlardaki emniyet ve yargı mensuplarının da risk altında olduğunun delilidir. Çünkü Güven ile birlikte Sincan ve Silivri hapishanesinde tutulan yüzlerce emniyet ve yargı mensubu var.

Yurt Atayün ve Lokman Kırcılı gibi Ergenekon operasyonlarında kritik görevler almış, bu yüzden hedef haline gelmiş emniyet müdürlerine yoğun işkence yapıldığına dair bilgiler geliyor.

Sosyal medyaya yansıyanlara göre özellikle Lokman Kırcılı’ya yoğun işkence yapılıyor. Recep Güven gibi Lokman Kırcılı’da Ankara istihbaratta çalışmış, başkentin mahrem bilgilerine sahip bir polis müdürü.

Erdoğan’ın bu polis şefleri ile yakın çalıştığı, hatta dönemin İçişleri Bakanı Beşir  Atalay’ı pas geçip bu polislere doğrudan talimatlar verdiği Ankara’da herkesin bildiği bir durumdu.

Bakan Atalay’ın bu durumdan şikayetçi olduğu siyaset kulislerinde yaygın olarak dile getiriliyordu.

Ayrıca Erdoğan bu isimlere o kadar güveniyordu ki kızı Sümeyye’ye gelen taliplilerin güvenlik araştırmasını bile onlara yaptırıyordu.

DELİL YOK İTİRAFÇI YAPALIM!

Cemaat’e yönelik operasyonların karakteristik özelliklerinden birisi işkence ise diğeri ‘delilsizlik’.

Neredeyse 5 yıldır 7/24 operasyon yapılıyor, göz altına alınmayan, tutuklanmayan kimse kalmadı ama elde terör örgütü iddiasını destekleyecek somut bir delil yok.

Var olanlar da ancak ‘görevi ihmal’ kapsamına girebilecek iddialar.

Hal böyle olunca Erdoğan rejimi ve bürokrasideki Ergenekon uzantıları yoğun işkence yaparak önceden hazırlanmış ifadeleri imzalatmaya, sanıkları itirafçı olmaya zorluyorlar.

Nitekim mahkemeler bu yönde ifadelerle dolu.

Sanıklar sorgu aşamasında işkence gördüğünü, zorla ifade imzalatıldığını, itirafçı olmaya zorlandığını anlatıp ilk ifadelerini reddediyorlar.

Zeki Güven’e de özellikle ‘Ergenekon operasyonlarının kurgu olduğuna dair’ ifade vermesi için yoğun işkence yapıldığı iddiaları var.

Şu ana kadar edinilen tecrübeler bu iddiaları ciddiye almayı gerektiriyor.

NEREYE KADAR 3 MAYMUN?

Maalesef Zeki Güven’in şüpheli ölümü bile kamuoyu hassasiyeti oluşturmadı.

Bu kadar kritik bilgilere sahip, konuşması halinde bir çok olaya dair sis perdesini aralayabilecek bir isim tam da duruşma öncesi kalp krizi geçiriyor ama insan hakları örgütleri, barolar, ve medya ilgi göstermiyor.

‘Öcalan’ın zorla saçı kesildi’ iddiası için bile Türkiye’ye heyet gönderen Helsinki Komisyonu yada Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi gibi kurumlardan ses yok.

Kısacası öğretmeninden savcısına polisinden ev hanımına binlerce kişi işkence altında, onlarcası bu işkenceler sonucu hayatını kaybetti ama herkes ‘görmedim  duymadım bilmiyorum’ modunda.

Siyaset kurumu ise her zaman olduğu gibi Erdoğan’ın çiğneyip çiğneyip tükürdüğü FETÖ sakızını çiğnemekle meşgul.

Gelinen noktada cezaevlerindeki onlarca polisin, hakimin, savcının, akademisyenin ve askerin hayatı ‘kalp krizi’ raporu vermeye hazır doktorlara bağlı.

Güven 28 Şubat 2015’te Twitterdan yaptığı son paylaşımında ‘dün mesleğimiz, bugün özgürlüğümüz elimizden alındı, geriye bir tek canımız kaldı’ demişti.

Bugün onu da aldılar.

Eğer bu ülkenin gazetecileri, sivil toplum kuruluşları, akademisyenleri, doktorları, baroları kısacası sorumluluk sahibi insanları işkencelere, infazlara sessiz kalmaya devam ederse biz Erdoğan rejiminde daha çok ‘cezaevinde kalp krizi geçirdi’ haberi yaparız.

[Adem Yavuz Arslan] 4.7.2018 [TR724]

Al birini vur ötekine? [Levent Kenez]

Bütün siyasi hesaplar, analizler bir yana ortada şöyle bir somut veri var.

Kılıçdaroğlu 9 seçim arka arkaya kaybetmiş ve en son seçimde kendilerinin pek de itiraz etmedikleri ama kamuoyu vicdanında hileli olarak görülen sonuçlara göre partisinin oyları azalmış.

Çağdaşlık, Batılılık, muasır medeniyet laflarının en çok kullanıldığı partinin genel başkanı bu medeniyetlerde adiyattan sayılan şekilde neden istifa etmez?

İstifa etmez çünkü kamuoyu baskısı bir kaç gün daha devam eder, sonra kendi belirledikleri parti yönetimi ve delegelerle bu dalgayı da savuşturacaklarından eminler. Zaten yakında erken yerel seçim söylentisi var arada kaynar gider.

9 defa seçim kaybetmiş bir lider yarın yine meydanlara, ekranlara çıkıp prensiplerden, olması gereken şeylerden, dürüstlükten, erdemden bahsedecek.

Muharrem İnce başarılı mı? Nereden baktığınıza göre değişir.

Evet başarılı. CHP’nin üzerinden ölü toprağını kaldırmıştır. Meydan ve ekran performansı beklenenden çok çok iyi çıkmıştır. İnce sandığa gitmeyecek kitleleri sandığa getirmede de başarılı olmuştur. Partililerin aday gösterilmesinden zerre pişmanlık duymadığı bilakis kendi içlerinden böyle bir aday çıkardıkları için içten içe sevindikleri bir isim olmuştur. Partisinin oyundan fazla alacağı tahmin ediliyordu ancak oran beklenenden fazla oldu.

Seçimden önce ‘Kılıçdaroğlu’nun karşısına çıkmam’ demişti. Bir siyasetçi olarak elbette öyle diyecekti ama şimdi yine bir siyasetçi olarak bu seçim performansından sonra kanı kaynıyor, ‘hayır yokum’ der mi, elbette hayır. Kılıçdaroğlu’nun ilkesel davranıp istifa etmediği bir yerde İnce’ye de dün böyle demiştin demeye pek hakkı yok.

Peki çok mu başarılıydı?

Çok başarılı değil. Oranlar yanıltıcı olabilir o yüzden seçmen sayısını baz alalım. ‘Ekmek için Ekmeleddin’ kampanyası,  kampanya diyorum çünkü kampanyanın içinde lider yoktu, 2014 yılında 41 milyon seçmenin oy kullandığı seçimde 15,5 milyon oy almış. Çok daha büyük kutuplaşma ve Erdoğan nefreti ile gidilen son seçimde İnce 51 milyon seçmenin 15,3 milyonunun oyunu almış. 2014 yılında MHP’lilerin istisnasız hepsinin Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy verdiğini farz edelim. MHP’siz seçmen sayısını düşüp, rakamı doğru orantıya tabi tutarsak Ekmeleddin İhsanoğlu’nun 2018’de  kabaca 14,3 milyon civarı oyu olur. Bu seçimde Akşener’in de ortaya çıktığı gerçeğini yadsımıyorum. Ama Akşener’e uygulanan ambargoyu da düşünmek gerekir. Bir o kadar da İhsanoğlu’nun silikliğini.

2 aylık performansı ile  bir çok şeyi başardığını da hesaba katarsak potansiyeli ile CHP’nin başına geçecek liderlerin en başında olmayı tartışmasız hak ediyor.

İşler iyi gittiğinde herkesin yüzü güler, herkes ortalıkta görünür esas işler iyi gitmediğinde ya da kriz anlarında  nasıl davranıyor ona bakmak lazım. İnce, bu açıdan sınıfta kalmıştır.

CHP sözcüsü Bülent Tezcan o gece çıktı ve dedi ki ‘Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci tura kalmıştır’ . Bunu neye göre söyledi? Yalansa neden söyledi, gerçekse niye arkasında durmuyorlar, konuşan yok!

Elinizdeki ıslak tutanakları verin sisteme tek tek bakalım diyor insanlar. Tık yok.

‘O akşam kurduğunuz sisteme ne oldu?’ , ‘Kaç sandıktan direk sonuç alabildiğiniz?’ diye soruyor insanlar. Muhatap yok.

‘MHP oylarının artışı normal değil’ deniyor ilgilenen yok. Bunu anlamış olmak için çok sistem bilmeye gerek de yok. AKP’nin maksimuma ulaştığı yerlerde vekil sayısı değişmeyeceği için fazlalıkları MHP’ye geçirmişler. Erdoğan’ın oy sayısının MHP+AKP toplamının aynısı çıkması ne kadar güvenilir bir sonuç olduğunu anlatmıyor tam tersine mühendisliği anlatıyor ama geçmiş olsun.

Anadolu Ajansı’nın her sandıkta personeli olmadığına göre bu kadar hızlı sonuç bildirmesi mümkün değil. ‘Yayınladıkları doğru dahi olsa ancak partiden alabilirler bunu araştırın’ deniyor. Tık yok. Sonuçlar YSK ile uyumlu demek kadar bu işten zerre anlamadıklarını anlatan bir ifade yoktur. Keşke dükkanı kapatıp gitseler de millet umutlansa.

İnce her gittiği meydanda, her çıktığı televizyonda meydanlarda önce yargıyı düzelteceğim dedi. İyi de YSK dediğin bu yargı zaten. Adamlar seçim zamanı uzaydan gelmiyor.

“Çalınmıştır ama 10 milyon çalınmamıştır” dedi İnce. O kadar fecaat bir açıklama ki. Mesele zaten ikinci tura kalman. Sonra Demirtaş, Akşener ve Temel Reis’in seçmenleri ile kazanmayı zorlaman. Çok güvendikleri YSK rakamlarına göre eğer Erdoğan 49,9 alsa idi bugün meydanlarda kül bırakmayacaktı. O akşam sırtını döndüğü seçmenlerin ve diğer muhalefet adayların oylarını almak için on  takla atacaktı.

Bitmedi. O gece tamam üzüldün moralin bozuldu falan filan. E peki sosyal medyadan ve hemen hemen bütün mecralardan neredesin, konuşsana, noluyor diye yüzbinlerce mesaj yazıldı. Hadi sen düşünemedin. Hiç mi aklı başında kimse yok etrafında ya da iletişim ekibinde. Seçim zamanı harika işler yapan ve çok başarılı bir iletişim gerçekleştiren ekipten bu sessizlik beklenmeyeceğine göre bir şey söylemek lazım diyenleri neden dinlemedin?

Milletvekili rozetine tav olan, sanki çok adil bi seçim olmuş gibi mazbata almaya koşan, sayın vekilim lafına ayar,  ülkenin gittiği felaketten zerre miktar etkilenmeyen, zaten bir gün AKP dönemi bitecek diye sıra bekleyen, Ankara’da demokrasicilik oynayan adamlardan zaten bir şey beklemiyorduk da bari bu kadar göstere göstere yapmasalar.

Adliyeyi elinde tutan, orduyu kontrol eden, polisi bodyguardı yapan Erdoğan’la defalarca işe yaramadığı görülen yöntemlerle mücadele edeceklerini sanıyorlar. Hatta mücadele ediyormuş gibi yapıyorlar.

Şimdi de mecliste AKP çoğunluk değil çok şey yapacağız masalı var. Bir kere meclis, sizin kulisinde 10 kuruşa çay içtiğiniz, lokantasında 50 kuruşa enginar yediğiniz bir lokal sadece. Kaldı ki çoğunluk lazım gelirse MHP’lilere kalana kadar en az bir o kadar adamı ayarlar. Vekil dediğinin kilosu kaç lira Alla’sen.

Velhasıl muhalefet yüzünden değil ancak diktatörlük mesleği gereği gücünü konsolide eden, saraya vernik çeken Erdoğan’ın her şeye muktedir olduğunu sananların yanılacağı bir döneme girdik. Bakalım nasıl ilerleyecek zaman.

[Levent Kenez] 4.7.2018 [TR724]

Canavar diş kirasını da isteyecek [Semih Ardıç]

Alıştırma zamlarında sıra alkollü içeceklere geldi. Bu kalemde Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) yüzde 15 arttı.

6 ay içinde ikinci defa ÖTV artışı seçimden evvel tehir edilen zamların yola çıktığına işaret ediyor.

Avrasya Tüneli geçiş ücreti, kredi kartı harcamaları ile tüketici kredi faizleri de artmıştı. Ne ilk ne de son zam, arkası gelecek.

GIDA ENFLASYONU YÜZDE 20’NİN EŞİĞİNDE

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) kırpa kırpa hesapladığı enflasyon rakamları, zam tsunamisinin geçmiş günlerden kalan bakiyesidir.

Haziran sonu itibarıyla tüketici fiyatları (TÜFE) yüzde 15,39 arttı. TÜFE içinde gıda enflasyonu yüzde 19 oldu. TÜFE’de 2014 senesinin ocak ayından bu yana en yüksek enflasyon ilan edildi.

Türkiye’de aylık fiyat artışı yüzde 2,61. Pek çok memleketin senelik enflasyonundan fazla.

Merkez Bankası (TCMB) 2018 sonunda enflasyonu yüzde 5’e indirmeyi hedefliyordu. Hepsi kâğıt üzerinde hoş görünüyor o kadar!

DOMİNO TESİRİ

Enflasyon bünyeyi kemiren sinsi bir ur gibidir. Bütün tasarrufları eritir, yatırımın maliyetini artırır ve senelik planlama yapmaya dahi mümkün kılmaz.

Fiyatların daha da artacağı beklentisi ev kirasından dolmuş ücretine kadar her kalemde “zam” iklimi demektir. Halet-i ruhiye zamdan yana ise enflasyonla mücadeleden netice alınamaz.

2001 krizinden bu yana enflasyon beklentilerini esnetmek için reform üstüne reform yapıldı. Şimdi tekrar 1990’lı senelere rücu ettik.

Kimse üç gün ötesini göremiyor. Enflasyon artıyor koş döviz topla. Elindeki mal veya hizmete zam yap.

MERKEZ BANKASI’NI İŞ YAPAMAZ HALE GETİRİRSENİZ

Maalesef Türkiye’de enflasyon artmaya devam edecek. Türk Lirası’nın sene başından beri ortalama yüzde 25 eridiği dikkate alındığında fiyat artışının rotası hemen hemen tespit edilebilir.

Dolardaki artış peyder pey enflasyon tablosunda görünecek.

Vaktinde faiz artışı yaparak tüketimi kısmak ve tasarrufları artırmak yerine ucuz kredilerle tüketim harcamaları fonlandı. Kamu bankaları inşaat lobisi için seferber edildi.

Merkez Bankası gelen dalgayı gördüğü halde başını çevirdi. İnisiyatif kaybedildi. Toparlamak adına faizler üst üste artırıldı.

TCMB yüzde 17,77 ile bankaları fonluyor. Temmuzda enflasyonun yüzde 17’yi bulabileceğini tahmin etmek çok da zor değli. Sıcak para yatırımcısı 24 Temmuz’da TCMB’den yine faizi artırmasını bekleyecek.

Hep aynı kısır döngü… Enflasyon çıkacak, faiz artacak. Bu arada yatırım için kredi almak imkânsız hale gelecek.

BÜTÇE DELİK DEŞİK

Enflasyonun yüksek çıkması sebebiyle memur ve emekliye ödenecek farklar da bütçeden daha fazla personel harcaması manasına geliyor.

1 Ocak’ta senelik yüzde 7,5 zam veren hükûmet 6 ayın sonunda, “Pardon, yanlışlık oldu. Meğer 6 ay bittiğinde enflasyon yüzde 15,3 olmuş. Alın size yüzde 8 fark.” diyecek.

Senelik zam kadar enflasyon farkı! Ne kadar istikrarlı bir hükûmet değil mi?

Bütçe açığı aldı başını gitti. Yaz aylarında sebze-meyve fiyatları düşerse gıdada ucuzluk olabilir beklentisi de boşa çıktı. Patates, soğan, domates derken şimdi buğday, un ve ekmek fiyatları tırmanıyor.

DOLAR YENİDEN 4,70 TL’YE DOĞRU

Türkiye en son verilere göre Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD) verilerine göre yüksek enflasyonda Arjantin’in hemen peşinden gidiyor.

Arjantin’de enflasyon yüzde 26,29, Türkiye’de 15,39. Yüzde 24’e çıkan üretici fiyatları, Arjantin’i neredeyse yakaladı.

Arjantin’de halk pula dönen parayla (peso) alışveriş yapmıyor, ürün takas ediyor. IMF’den 50 milyar dolar kredi alan Arjantin’in krizden ne vakit çıkacağı şimdilik meçhul.

Yatırımcılar 24 Haziran seçiminden çıkan neticeyi unuttu bile. Dolar yeniden 4,70 TL’nin üzerine göz kırptı.

Artık ekonominin yalın hakikati ile yüzleşecek herkes. Seçimi ilk turda kazanan Recep Tayyip Erdoğan’ın elini çabuk tutması lazım.

ERDOĞAN ÇARE BULABİLECEK Mİ?

Acilen çare bulması gereken ekonomik kriz içinden çıkılmaz bir hal alırsa yolun sonu görünüyor: Türkiye de Arjantin gibi IMF’nin kapısını çalacak.

Enflasyonu dolu dizgin giden Türkiye için dünyanın en muteber isimlerinin, “Arjantin’in izinden gidiyor. IMF’nin kapısını her an çalabilir.” tespitleri fazla vakit kalmadığının işareti.

Fiyat istikrarını kaybetmek çok her daim pahalıya mâl olmuştur. “Merkez Bankası’na ilişmeyin. Günü kurtardığınızı zannederken memleketin üç-beş senesini berbat edebilirsiniz.” sözlerine kulak verilmedi.

Enflasyonun bu kadar yükseldiği bir dönemde hızla irtifa kaybeden uçak yumuşak iniş yapamaz.

İmtihanda piyasalar için daha en zor kısmı henüz gelmedi.

Tek haneli enflasyonu birkaç seneliğine unutun… Mümkünse nakitinizi harcamayın… Zira canavar çok yakında diş kirasını da isteyecek.


[Semih Ardıç] 4.7.2018 [TR724]

Bir Türkiye klasiği: Önce ihraç sonra sürgün, ölünce de kahraman [Dr. Serdar Efeoğlu]

Geçtiğimiz Cumartesi günü Türkiye’nin yetiştirdiği değerli bilim adamlarından birisi olan Prof. Dr. Fuat Sezgin 94 yaşında hayata gözlerini yumdu. Vefatıyla birlikte kendisinin büyük bir bilim adamı olduğu ve dünya bilim tarihine çok büyük katkılarda bulunduğu dile getirildi.

Hoca’nın bilim dünyasına yaptığı katkılar daha çok Almanya’daki akademik faaliyetleri öne çıkarılarak aktarıldı. Ama çoğu kişinin aklına Sezgin’in akademik çalışmalarına neden Almanya’da devam ettiği sorusu gelmedi. Hâlbuki Fuat Sezgin’in hayatı da bir Türkiye klasiğinin tekrarından başka bir şey değildi.

“Biz Türkler başarılı insanları önce “sakıncalı” yapar, ardından “vatan haini” damgası vurarak ihraç eder ve yurtdışına sürgüne göndeririz. Yıllar sonra da “kahraman” ilan ederek “ne kadar değerli bir insan olduğunu günlerce anlatırız”.

Sezgin Hoca’nın başına gelen de tam olarak buydu.

RİTTER’İN TALEBESİ FUAT SEZGİN

1924 yılında Bitlis’te doğan Fuat Sezgin, ilk ve orta öğretimini Doğubayazıt ve Erzurum’da yaptı. Osmanlı döneminde kadılık yapan babası, mevcut kanunlarla adaletin tesis edilemeyeceği düşüncesiyle bu görevi bırakmış ve hayatını hocalık yaparak devam ettirmişti.

Fuat Sezgin üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Şark’taki çocukluk ve ilk gençlik yılları sonrasında İstanbul’da önemli bir bilim ve kültür ortamıyla karşılaştı.

Üniversite eğitimi sırasında dünyaca meşhur Alman şarkiyatçı Prof. Hellmut Ritter’in talebesi oldu. Sezgin, öğrenimi sırasında Ritter’den çok fazla etkilendi ve hayatı boyunca da Ritter’in etkisi altında kaldı.

Ritter’in yanında İslam yazmalarını keşfetti ve İslam bilim tarihine yönelmesinde onun büyük bir etkisi oldu.

Ritter, o yılların Türkiye’sindeki kanaatlerin aksine Biruni, Harezmi ve İbnü’l Heysem gibi isimleri sayarak bu kişilerin Batı’nın meşhur bilginleriyle eşdeğer olduklarını söylemiş ve Sezgin’in düşünce dünyasında önemli bir çığır açmıştı.

Hoca’nın Arapçasının gelişmesinde de Ritter’in önerisiyle babasından kalan otuz ciltlik Taberi Tefsiri’ni bitirmesi büyük bir katkı sağladı. Ayrıca meşhur Alman oryantalist Carl Brockelman’ın çalışmalarındaki eksiklikleri fark etmesinin de İslam tarihine ilgisini artırdığı anlaşılmaktadır.

1947’de lisans eğitimini bitiren Sezgin, Ritter’in yanında doktorasını tamamladı. 1954 yılında kabul edilen “Buhari’nin Kaynakları” adlı doçentlik tezinde de hadislerin 7. Yüzyıla kadar giden yazılı kaynaklara dayandığını savundu. Sezgin, Ankara ve İstanbul Üniversitelerindeki asistanlık görevleri sonrasında da Doçent olarak İstanbul Üniversitesi’nde akademik hayatına devam etti.

BİR GECEDE “SAKINCALI HOCA”

Her olağanüstü dönemde olduğu gibi 27 Mayıs darbesi sonrasında da üniversite hedef alınarak bir tasfiye hareketine girişildi. 27 Mayıs darbecilerinin organize ettiği ve dönemin Milli Eğitim Bakanı’nın bile haberi olmadığını söylediği bir liste hazırlandı. Hazırlanan listelerde hiçbir kıstas yoktu ve ihbarlarla “Kürt milliyetçisi, Türk milliyetçisi, seküler, dindar, sağcı, solcu” denilerek toplam 147 kişi üniversitelerden ihraç edildi.

27 Mayıs’a destek veren hocaların bile yer aldığı listede Fuat Sezgin’in de ismi vardı. Sezgin Hoca çeşitli röportajlarda ihraç hadisesine çok kısa yer vermiş ve MBK içinde bir subaya isminin verilmesinden dolayı listeye dâhil edildiğini ifade ederek “muhbir” kişinin “Şarkiyat Enstitüsü’nde görev yapan ve çalışmalarını kıskanan bir Hoca” olduğunu söylemiştir. Bu kişinin ismi sorulduğunda da “Artık geçmiş, boş verin, nasıl olsa Allah’a hesabını verecek, uğraşmaya değmez” cevabını vermiştir.

İhraçla beraber Hoca için yeni bir hayat başladı. Türkiye’de “gelecek” ümidi kalmayan Sezgin, olağanüstü dönem mağdurlarının çoğu gibi yurtdışına çıkmayı tercih etti. Hoca, Almanya’ya gitti ve kendisi için yeni bir çalışma ortamı buldu.

Başlangıçta “misafir doçent” olarak çalıştı. Bu sırada tabii bilimler alanında ikinci bir doktora yaptı ve ayrıca doçentlik tezi hazırlayarak 1965’de Frankfurt Üniversitesi’nde Profesör oldu.

ALMANYA’DAKİ ÇALIŞMALARI

Sezgin Hoca, Frankfurt Üniversitesi’ndeki çalışmalarını “Arap İslam Kültür Çevresinin Tabii Bilimler Tarihi” alanında yoğunlaştırdı. İstanbul’da başladığı ve 1967’den 2000’e kadar süren Arap İslam Edebiyatı Tarihi çalışmasını “Geschichte Des Arabischen Schrifttums” adıyla on üç cilt olarak tamamladı.

Bütün bu çalışmaların sonucunda; Kur’ân, Hadis, Fıkıh, Tarih, Edebiyat, Tıp, Farmakoloji, Kimya, Matematik, Astronomi, Astroloji, Meteoroloji, Coğrafya ve benzeri bilim dallarının tarihsel sürecini anlatan hacimli bir eser ortaya çıktı. Bu eserin ilk cildinden itibaren müsteşriklerin birçok yaklaşımını da sorgulayan Sezgin, bütün dünyada büyük bir şöhret kazandı.

Sezgin’in başarısında, çalışmalarına Alman Araştırma Kurumu’nun ve Frankfurt Üniversitesi’nin verdiği destekler büyük bir rol oynadı. Fuat Hoca bir röportajda kendisinin Almanya’da böyle bir ortama kavuşmasını sağladıkları için 27 Mayıs darbecilerine teşekkür bile etti.

Sezgin’in en farklı yönü çalışmalarının sadece eserlerinde kalmamasıdır. Fuat Hoca eserlerinde geçen her alet ve bilimsel araç gerecin bir numunesini yaptırarak bunların sergilendiği Arap İslam Eserleri Tarihi Müzesi’ni kurdu. Burada, üniversitenin desteğiyle Müslüman bilim adamlarının geliştirdiği sekiz yüz kadar aletin prototipi sergilenmektedir.

Sezgin bütün bu çalışmalarında “İslam kültür tarihinin dünya bilimler tarihindeki yeri nedir?” sorusunun cevabını aradığını ifade etmektedir. Yıllar sonra dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Sezgin’i çalıştığı enstitüde ziyaret etti ve devlet bir nevi kendisine “pardon” diyerek özür diledi.

BAŞARI SIRRI

Sezgin’in başarısının altında Almanya’da bulduğu mükemmel akademik ortamın yanında kendi kişiliğinin de önemli bir payı olduğu muhakkaktır. Zamanın kıymetini çok iyi bilen Sezgin, hayatında sadece üç randevuya vaktinde yetişemediğini ve bunları hiç unutmadığını anlatmaktadır.

Fuat Sezgin, bilim adamına emekliliği ve tatil yapmayı yakıştıramamaktadır. Günlük on yedi saat çalışmayı prensip edinmiş ve bunda hocası Ritter’in etkisi olmuştur.

Sezgin’in günde on dört saat çalıştığını söylemesi üzerine Ritter, bu sürenin bir bilim adamı için yeterli olmadığını söylemiş ve çalışma süresini artırmıştır. Bu temposunu yıllarca devam ettirmiş, ancak yetmiş yaşından sonra günde on üç on dört saat çalışmıştır.

1966 yılında, ihtida eden bir Alman’la evlenmiş ve evlendiği gün bile çalışmalarına devam etmiştir. Yine röportajlarında yemek için fazla harcanan zamanı bile israf olarak gördüğünü söylemektedir.

Sezgin’e göre Türkler ve Müslümanlar “okumayan” toplumlara dönüşmüştür. Çare çok okumak ve bunun yanında mutlaka yabancı dil öğrenmektir.

Süryanice, Arapça, İbranice ve Latinceyi bu dillerdeki eserleri okuyacak derecede bilen Hoca’nın yakınları kendisinin yirmi yedi dil bildiğini iddia etmektedirler. Çalışmalarında ihtiyaç hissedince elli üç yaşından sonra Rusça ve Portekizceyi öğrenmesi Hoca’nın azmine iyi bir örnektir.

NEDEN BÖYLEYİZ?

Hemen her dönemde ülkemizin yetiştirdiği insanların kıymetinin bilinmediği ve sudan sebeplerle yokluğa mahkûm edildikleri görülmektedir. Yıllar önce Sezgin Hoca’nın yaşadıklarının çok daha fazlasını şu anda yüz binlerce insanımız ve binlerce akademisyen yaşamaktadır.

Bugün 15 Temmuz uğursuz darbesiyle hiçbir ilgisi olmayan binlerce akademisyen açlığa mahkûm edilmiş durumdadır. 1960’tan farklı olarak bu insanların çalışmalarını sürdürebilmeleri için yurt dışına çıkışlarına da izin verilmemektedir.

Bu tür olayların temel nedeni, ülkemizde gücü ele geçiren iktidarların “muhalif” gördüğü her kesimi yok etmek istemeleridir. Bunun için her türlü yola başvurulmakta ve çok büyük mağduriyetler yaşanmaktadır.

Yıllar sonra yapılan hatalar anlaşılmakta ve bazı mağdurlar büyük bir kahramana dönüştürülmektedir. Elbette her mağdur Fuat Hoca kadar şanslı olmamakta ve intikam duygusunun faturasını hayatıyla ya da çok büyük kayıplarla ödemektedir.

Asıl ilginç olan bütün bu gerçekler bilindiği halde her mağduriyetin bir öncekinden daha ağır bir şekilde yaşanmasıdır. Temennimiz bugün de daha fazla acı yaşanmadan mağduriyetlerin sona erdirilmesidir.

Kaynakça: M. Çebi, Aksiyon, S. 889; T. Korkmaz, 20. YY. İslam Bilim Tarihi Çalışmaları, George Sarton ve Fuat Sezgin Örneği, MÜ SBE yüksek lisans tezi, 2009; A. Karakaş, 20. Yüzyıl Hadis Eksenli Oksidentalizm Çalışmaları: Fuat Sezgin Örneği, ÇÜ SBE doktora tezi, 2015..

[Dr. Serdar Efeoğlu] 4.7.2018 [TR724]

Hemen her gün bir garib düşüyor toprağa [Süleyman Sargın]

Ortaokul yıllarımdan beri hizmet insanlarının vefat haberleri hiç eksik olmadı. Üzerimde büyük emeği ve tesiri olan Memduh hocam daha ben ortaokul üçüncü sınıftayken bir trafik kazasında vefat etti. Mehmet Özyurt hoca ve İbrahim Tabanca abi de o dönem vefat haberlerini aldığımız büyüklerimizdi. Daha sonra talebesini kurtarmak için Tuna nehrine atlayan ve orada boğularak vefat eden öğretmenlerin, Âdem Tatlı abilerin haberleri ile burkulduk. Ama bütün vefatlar ya bir kazanın veya boğulma vs gibi tabii sebeplerin neticesinde idi.

Şimdilerde neredeyse her gün zalimlerin doğrudan veya dolaylı olarak katlettiği masumların vefat haberleriyle sarsılıyoruz. Öz yurdunda garib, öz vatanında parya olan bu insanların kimi işkencede can verirken, bir başkası hücresinde öldürülüyor. İlacı verilmediği için zindanda vefat edenden, zulümden kaçarken Meriç’in sularında yolunu ahirete çevirenlere kadar onlarca, yüzlerce hadise yürekleri dağlıyor. Evinin balkonundan aşağıya atılıp intihar süsü verilen de var, mazlumen gittiği diyar-ı gurbette sıkıntıdan kalbi çatlayıp ruhunun ufkuna yürüyen de… Ölenlerin şehid olarak kabul edileceklerine dair ümidimiz bir nebze teselli verse de, ölümün kendisi, arkada bıraktıkları ve ruhlarda hâsıl ettiği hasar sürecin en ağır gerçeklerinde biri olarak karşımızda duruyor.

Elbette hayat muammalarla dolu ve insan hayatını başına neler geleceğini, nereden hangi sevinçli veya kederli haberi alacağını bilmeden yaşıyor. Bu bilinmezlik bazen bir müjde, ümit ya da sevinçle karşısına çıkıyor insanın, bazen de teselliye, ümide en muhtaç olduğu bir zamanda sırtını iki büklüm edecek bir hadise ya da haber olarak geliyor.

Bilhassa hassas, duyarlılığı gelişmiş insanlar bu türden haberlerden ve vakalardan çok daha derince etkilenirler. Bediüzzaman Hazretleri kendi hayatından bir hadiseyi en hisli ifadelerle eserlerinde anlatır: Zulmen gönderildiği Barla’da, dağlar arasında, işkenceli bir sürgünde, iç içe yalnızlıkların ağında, başkalarının kendisiyle görüşmesinin, buluşmasının bile men edildiği bir hengâmda, hem de ihtiyar, hasta ve gurbetler içinde perişan bir haldedir. Bir teselli, bir nur aramakta ve o acı, elemli ve hüzünlü halini unutmaya çalışmaktadır. Özellikle biri vardır ki, onu hiç unutamamaktadır. Bu da, kendisiyle yolları 6-7 sene önce ayrılan yeğeni Abdurrahman’dır.

Hazreti Üstad, “Kardeş çocuğum, manevi evladım, en fedâkar talebem, en cesur bir arkadaşım, deha derecesinde zekâ sahibi, hakikî evladın çok üstünde bir sadakat ve bağlılıkla bana hizmet edecek, en büyük maksadı, ben küçüklüğünde ona baktığım gibi bana ihtiyarlığımda bakacak ve bilhassa benim dünyada hakikî vazifem olan Kur’an’ın sırlarını neşretmede muktedir kalemiyle bana yardım edecek biri” olarak anlattığı yeğenini çok sevmektedir ve ondan İslâm’a hizmet adına büyük beklentileri vardır. Aklı, fikri ondadır ve ne durumda olduğunu çok merak etmektedir.

Barla’da, sürgünde, hasta, ihtiyarlık halinde ve gurbetler içinde Abdurrahman’ı düşünürken bir gün eline bir mektup ulaşır. Mektup Abdurrahman’dandır ve genç Abdurrahman, mübarek amcasını çok ağlatan bu mektubunda dünyanın zevklerinden nefret ettiğini, en büyük maksadının küçüklüğünde kendisine bakan amcasına ihtiyarlıkta bakmak ve Kur’an hakikatlerinin neşrinde kendisine yardım etmek olduğunu anlatmaktadır. Hatta “Yirmi-otuz risaleyi bana gönder, her birisinden yirmi-otuz nüsha yazayım, yazdırayım.” demektedir.

Kıyamet ve Âhiret ile alakalı 10. Söz’ün bir nüshası eline geçmiştir Abdurrahman’ın ve onu okuyarak amcasından ayrı düştüğü 6-7 sene içinde maruz kaldığı bütün manevi yaralardan kurtulmuştur. Mektuba ve Abdurrahman’ın orada müşahede ettiği ruh haline oldukça sevinen Hz. Üstad, bir-iki ay içinde Abdurrahman’la buluşacağını tasavvur ederken bir haber alır; Abdurrahman, vefat etmiştir. Yıllarca arkasından gözyaşı döktüğü Yusuf’unu beklerken Bünyamin’i de kaybeden Hazreti Yakup gibi yüreğine kor düşmüştür. Halini, “Bu haber beni o derece sarstı ki, beş senedir daha onun tesiri altındayım. O vakit içinde bulunduğum işkenceli esaret, sürgün, yalnızlık, gurbet, ihtiyarlık ve hastalığımdan on kat daha fazla bana ayrılık acısı, rikkat ve hüzün verdi. Merhume validemin vefatıyla hususi dünyamın yarısı gitmişti, Abdurrahman’ın vefatıyla da kalan yarısı vefat etti.” cümleleriyle anlatır.

Abdurruhman’ın vefatıyla yalnızlığı katmerlenmiştir Üstad’ın; Barla’nın derelerinde, dağlarında tek başına dolaşmaktadır. Kur’an’ın nurundan gelen teselliler olmasa dayanamayacak durumdadır. Abdurrahman gibi sadık talebelerle geçirdiği eski mesudâne hayat sinema levhaları gibi hayalinden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği hüzün bütün direncini kırmaktadır. Ancak O, bu durumda bile ye’se düşmemekte, eşya ve hadiselerin perde arkasını rasat etmektedir.

Yeğeninin ölümünü düşünürken üç büyük cenaze manzarası kaplamaktadır ufkunu; bunlardan biri, geçmiş elli beş yıllık ömrü içindeki her bir yıla tekabül eden 55 Said’in defnedilmiş cenazesidir ve kendisini bu cenazelerin konduğu kabrin başında bir mezar taşı gibi görür. İkinci cenaze, Hazreti Âdem’den bu yana vefat edip mazi kabrine defnedilmiş bütün insanların büyük cenazesidir. Hz. Üstad kendini bu büyük cenazenin devasa mezarının kabir taşı hükmünde olan kendi asrının yüzünde dolaşan bir karınca gibi görür. Üçüncü cenaze, her sene değişen mevsimlerle birlikte bir dünya gitmekte, yeni bir dünya gelmektedir. Bir gün gelecek bu dünya bütünüyle vefat edecektir ve Hz. Bediüzzaman bu cenazenin tasavvurundadır.

Üstad bu tefekkür halinde iken birden “Eğer her şey ve herkes seni bırakıp gidiyorsa sen ‘Allah bana kâfidir. Ondan başka ilah yoktur. O’na güvenip dayandım ve O Arş-ı Azîm’in Rabbidir’ de!” (Tevbe Sûresi, 9/129) ayeti ufkunda tülû ediverir ve ona “Her şey ölmeye, yok olmaya mahkûmdur, ancak O ve O’nun rızası istikametinde yapılan işler müstesna; hüküm O’nundur, O’ndandır ve O’na döndürülmektesiniz” (Kasas Sûresi, 28/88) ayetinin en kısa bir meâli olan “Yâ  Bâkî, Ente’l-Bâkî, Yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî- Ey Bâkî,  Bâkî-i hakîki yalnız Sen’sin” zikrini dedirtir. Bu hal kalbinde büyük bir inşiraha ve itminana vesile olur.

Hazreti Üstad tam teselliyi bulmuş olarak, dolaştığı derelerden Barla’ya döner. Bakar ki, Kuleönlü Mustafa adında bir genç, kendisinden abdest ve namaza dair birkaç soru sormak için gelmiştir. Ziyaretçi kabul etmediği halde ruhundaki ihlas sebebiyle o genci geri çeviremez. Fark eder ki bu delikanlı, Abdurrahman’ın yerine Rahmânî bir hediye olarak gönderilmiştir. Mustafa ve daha onun gibi pek çok genç, bir Abdurrahman’a bedel otuz Abdurrahman olarak dine hizmet edecek ve bu hizmette kendisine hem yardımcı, hem talebe, hem yeğen, hem manevi evlat, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş olacaktır. O vakit kalbine der; “Ey ağlayan kalbim! Madem bu nümuneyi gördün ve manevi yaralarının en mühimmi tedavi oldu; seni üzen diğer bütün yaraların da tedavi olacaktır.”

Bizden çok daha şiddetli ızdıraplar çeken, her menfi haber yüreğinde bizimkinin binler misli ızdıraba sebep olan Bediüzzaman’a yeten aynı teselli, aynı reca ve aynı nur, bu zamanda türlü imtihanlarla sarsılan bizlere de elbette yetecektir. İnşaallah bu süreçte mazlumen toprağa düşen her şehid, yedi veren başaklar gibi binlerce Kuleönlü Mustafa’ya dâyelik edecektir.

[Süleyman Sargın] 4.7.2018 [TR724]

Ah Hakan Şükür neden attın o golü! [Hasan Cücük]

‘Ve hakem Nestor Pitana’nın ilk düdüğüyle Danimarka – Hırvatistan ikinci tur karşılaşması başlıyor. İlk atak Danimarka’dan. Ceza alanına orta, tam bir krambol durumu. Ve topa son dokunan Mathias Jörgensen, daha ilk dakika dolmadan Danimarka 1-0 öne geçiyor. 2018 Dünya Kupası’nda en erken atılan golü Danimarka’lı Jörgensen kaydediyor. Ama Dünya Kupası tarihinin en erken golü için Jörgensen’in bu golü 11. saniye dolmadan atması gerekirdi. Bu alanda rekor kimde? Kral’da! Kral kim Hakan Şükür. Güney Kore’ye 2002 Dünya Kupası’nda 11. saniyede attığı golle Hakan Şükür, kupa tarihinin en erken golünü atan oyuncu olma rekorunu elinde bulunduruyor. Bu rekor zor kırılır. Bu rekoru kırmak için kral olmak lazım.’

Oldukça fantatisk br giriş oldu. Normal şartlarda Danimarka – Hırvatistan maçını anlayan TRT spikerinin bu minhalde cümleler kurması gerekirdi. Peki ne yaptı TRT spikeri? Jörgensen’in golünü büyük bir şevkle anlattı. Kupanın en erken atılan golü olduğunu söyledi. Ve bir adım ileriye gidip ‘Ancak daha erken atılan goller var’ deyip stop yaptı. Oysa adı gibi biliyordu, o erken golü kimin attığını. Dünya Kupası’nda maç anlatacak spiker olmayı bırakın az buçyuk futbola ilgi duyan herkes kupa tarihinin en erken golünü Hakan Şükür’ün attığını bilir.

Biraz geriye 2010 Dünya Kupası’na gidelim. Kupaya ev sahipliği yapan Güney Afrika’nın misafirleri arasında dünyanın en kapalı rejimine sahip Kuzey Kore de var. Ülkenin başında şimdiki lider Kim’in banası Kim Cong-il var. Kuzey Kore 44 yıl aradan sonra Dünya Kupası bileti alırken, liderin kesin talimatı var; kupayı kazanacaksınız. Kuzey Kore lideri takıma yenilmeyi yasaklamayı da ihmal etmiyordu. Brezilya, Fildişi Sahilleri ve Portekiz gibi güçlü ülkelerin yer aldığı gruba düşen Kuzey Kore’nin oynadığı maçlar ülkede canlı verilmedi. 90 dakikalık maç için altın sansür makası devreye girdi. Kuzey Kore oyuncularının yediği çalımlar, verdiği kötü paslar, yedkleri goller gösterilmedi. Bu durum ülke onurunu hakaret olarak algılandığı için sansüre uğradı.

Kuzey Kore ilk maçında Brezilya’ya 2-1 yenildi. Tüm dünyanın bildiği bu skor Kuzey Kore’ye 1-0 yendik olarak yansıdı. Brezilya’nın attığı 2 gol gösterilmeyince doğal olarak maçı bir gol atan Kuzey Kore kazanıyordu. İkinci maçında Portekiz’e 7-0, son maçta ise Fildişi Sahilleri’ne 3-0 yenildi. Sansür bu maçlarda da devreye girdi. Her iki maç 0-0 bitti gösterildi. Kuzey Koreliler, Brezilya gibi bir devi yenmenin, Portekiz ve Fildişi ile berabere kalmanın sevincini yaşadılar. Hatta grup maçlarında sıfır çekip, eve erken dönmelerine rağmen 2010 Dünya Kupası’nı kazandıklarını sanıyorlar.

Ne kadar komik  değildi. Okuyunca gülüyoruz. Ama Kuzey Kore’liler bizim güldüğümüz bu sahtekarlığı gerçek sanıyor. Dalga geçme adına kullandığımız ‘Kuzey Kore olma’ maalesef giderek Türkiye için gerçek olmaya başladı. Kuzey Kore’de televizyon ve internet imkanı olmadığı için kapalı devre yaşayan halkı kandırmak kolay. Türkiye’de herşeye rağmen internet var. Dahası 2002 Dünya Kupası’nı bugün gibi hatırlayan milyonlar var. Buna rağmen siz kalkıp tarihin akışını tersine döndürmeye çalışırsanız komik kaçarsınız.

TRT spikeri Hakan Şükür’ün adını anmaktan korktu ama Danimarka – Hırvatistan maçını anlatan her spiker kupa tarihinin en erken golünü atan Hakan Şükür’ün adını söyledi. TRT gözünü güneşe kapatsa ne yazar! Maçı anlatan Danimarkalı spiker Hakan Şükür’ün hakkını teslim edip, ‘Jörgensen 52. saniyede golü attı ama Şükür’ü geçmesi için çok çok önce atmalıydı’ dedi.

Kuzey Kore’nin 2010 Dünya Kupası’nda yaptığı sahtekarlığı güldüğünmüz gibi gün gelecek bugün yaşadığımız trajikomik durumlara da güleceğiz. Amma cinnet dönemiymiş diyeceğiz. Bugün bu meydanlarda höykürenler ise o gün sessizliğe bürünecek. Hakan Şükür suç sende kardeşim, neden o golü ve golleri attın. Senin yüzünden spikerler doğru dürüst maç anlatamıyor!

[Hasan Cücük] 4.7.2018 [TR724]