Cemaat ve ‘kamusal alan’ [Can Bahadır Yüce]

Kamusal alan (public sphere) Batı’da kahvehaneler ve 18. yüzyılda belirmeye başlayan edebi/sosyal cemiyetlerle birlikte ortaya çıkmıştı. Bireylerin oluşturduğu hayali uzam diye nitelenebilecek bu kavram özellikle gazetelerin yaygınlaşmasına koşut şekillendi. Kamusal alan, devlet gücünü dengeleyici bir unsur olarak sivil toplumun ve ‘kamuoyu’ dediğimiz şeyin meydana gelmesini sağladı. Başta Habermas, birçok düşünüre göre kamusal alan demokrasinin sağlıklı işleyişi için bir önkoşul.

Son dönemde ‘cemaat eleştirisi’ diye adlandırılan bazı metinlerde kamusal alan kavramının temel alınması, cemaat–kamusal alan ilişkisi üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor. (Bu konudaki tavrımı baştan belirteyim: Eleştirinin işlevi can sıkıcı sorular sormaktır. Kuşatıcı ve yapıcı eleştirilere ulaşabilmek için eleştirel seslerin önünü kesmemek gerekir.)

Jürgen Habermas bu konudaki ünlü kitabını 1962’de yayımlamıştı. (Kitap aslında Habermas’ın doçentlik teziydi ama Adorno ve Horkheimer tarafından reddedildi. Frankfurt Okulu’nun iki öncüsü, tezi liberal demokrasilere karşı fazla ‘iyimser’ bulmuştu.) Habermas tezinde herkesin özgürce söz aldığı bir kamusal alanı idealize ediyor, Batı kapitalizmini Marksist bir bakışla yerden yere vururken kamusal alanın başarı ölçütünü eşit katılım olarak belirliyordu.

EVRENSEL BİR KAMUSAL ALAN VAR MI?

Gelgelelim, bu tezin pratikte bazı sorunları vardı. Habermas’ın en büyük çıkmazı evrensel bir kamusal alan tahayyülüydü. Alman düşünür burjuva toplumunu merkeze alırken, alternatif kamusal alanların varlığını yok sayıyordu. Dahası, Habermas fazla idealist (kamusal alan tartışmasının önemini abartıyordu) ve cinsiyet körüydü (cinsiyet ayrımcılığının toplumsal etkisini görmezden geliyordu). Üstelik Habermas kadınlara ait bir kamusal alanı yok saymakla kalmıyor, kadınların toplum içinde görünmeye başladığı zaman dilimini kamusal alanın gerileme dönemi kabul ediyordu.

Elbette Habermas’ın kitabının ilk basımından bu yana geçen yarım yüzyılı aşkın sürede çok şey değişti. Kuramındaki aksaklıkları fark eden düşünür, 90’lı yıllarda bazı savlarını gözden geçirdi. Yine de sosyal medya çağında Habermas’ın ‘kamusal alan’dan anladığı şeyin bugünün gerçekliğine cevap verip veremediği tartışılıyor.

Osmanlı/Türk toplumunda ise kamusal alanın ortaya çıkışı Batı’dakinden farklı bir seyir izledi. Bu süreç entelektüel tarihimizde o denli belirleyici oldu ki, örneğin Tanpınar’a göre Türkçede roman türünün gecikmesinin temel sebeplerinden biri kamusal alanın tam gelişememesiydi. Tanpınar, kadın ile erkeğin kamusal alanda (“cemiyet kayıtları yüzünden”) yan yana gelemeyişini roman türünün önündeki büyük engel olarak görür. İlk Türk romancılar yabancı bir kadın ile erkeği yan yana getiremediği için yapıtlarındaki aşk serüvenleri ya akrabalar arasında ya da erkeklerle azınlık kadınları ve köleler arasında geçer. (İlk Türkçe roman sayılan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta erkek kahraman, sevgilisiyle ‘kamusal alan’da konuşabilmek için kadın kılığına girer örneğin.) Öte tarafta, Osmanlı/Türk toplumunun kendine ait bir kamusal özerklik alanı (vakıflar, tekkeler) kurduğunu da unutmamak gerekir.

KEMALİZM ETKİSİ

Bugün Türkiye’de ‘kamusal alan’ derken aslında sınırlarını Kemalizmin çizdiği bir zeminden söz ediyoruz. Kemalizm toplumu baştan inşa projesiydi ve işe kamusal alanı dizayn ederek başlamıştı. Örneğin, kadın kamusal alana bu süreçte dahil edildi ancak bunun için yeni bir imge gerekliydi. Kemalizm kadının kamusal alanda görünürlüğünü ‘maskülen’ bir imgeyle sağladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün çevresindeki ‘modern’ kadınların erkek giysileriyle, pantolonlu, kravatlı görünmesi rastlantı değil. (Bu konuda Ayşe Durakbaşa’nın Halide Edib üzerine çalışmasına bakılabilir.)

Aslında cumhuriyetten sonra inşa edilen kamusal alan toplumun her kesimine (Kürtlere, dindarlara) eşitlik vermiyordu. Devlet iktidarını farklı kesimlerle paylaşmaya yanaşmadı. Modern Türkiye’de kamusal alan inşası, bazı şeylerin ‘özel’ alandan ‘kamusal’ alana taşınmasından ibaret kaldı. Kız çocuklarının özel alandaki eğitiminin kamusal alana taşınması gibi… Bu yüzden, devlet ile sivil toplum arasındaki denge yeterince sağlanamadı.

Kemalist ideoloji toplumu şekillendirirken yeni kamusal alanda dindar/muhafazakâr kesime karşı hiyerarşik bir üstünlük iması da barındırıyordu. Bu yüzden cumhuriyet tarihinde dindar kesimler kamusal alanda var olabilmek için savunmacı refleksler geliştirdi.

Bütün bunları yok sayarak Türkiye’de cemaat–kamusal alan ilişkilerini tartışmak bizi sadece yüzeysel çıkarımlara götürecektir. Hizmet Hareketi’nin kamusal alanla ilişkisi bu tarihten bağımsız düşünülemez. Kaldı ki, Batı kaynaklı kuramların Türkiye toplumunu anlamak için bir kerteye kadar işlevsel olduğunu biliyoruz.

GÜÇLÜ DEVLET / ZAYIF SİVİL TOPLUM

Türkiye’de sosyal bilimler literatürü güçlü devlet / zayıf sivil toplum ikiliği etrafında şekillenmiştir. Bugün karşımıza çıkan ‘cemaat eleştirileri’ aslında bu söylemi yeniden üretmekten öteye geçmiyor.

Toplumdaki temel dinamiği devlet / sivil toplum karşıtlığı olarak gören yaklaşım, devleti ve sivil toplumu birbirinden tamamen ayrı iki kategori gibi değerlendirir. İki kavram arasındaki geçişkenliği yok saymak, sonunda iktidar dilinin “cemaat devlete sızdı” söylemine gelip dayanıyor. Oysa kamusal alanla bireysel alan arasına çizilen keskin sınır, günümüz dünyasında girift birey-toplum ilişkilerini çözümlemekte yetersiz kalıyor. Habermas’ın tezinin tıkandığı noktalardan biri de buydu.

Habermas’ın kuramındaki bir başka sorun, ‘alternatif’ kamusal alanların yok sayılması. Tam da bu yüzden, cemaate yönelik “Habermas’ın kamusal olarak tanımladığı alanı sanki mahrem bir alanmış gibi kullanmak” eleştirisi sağlam bir temele oturmuyor. Aksine, Hizmet Hareketi kamusal alanda görünür olma çekingenliği taşıyan sıradan bireylere sivil toplum organizasyonlarına katılım olanağı verdi. (Devlette görev almaktan söz etmiyorum: ‘Kamu’ ile ‘kamusal alan’ı birbirine karıştırmamak gerekir.)

‘BİZDE NEDEN SİVİL TOPLUM YOK?’

“Bizde neden sivil toplum yok?” sorusu, konuya en çok kafa yoran Türk aydınlarından Şerif Mardin’in deyişiyle “eksik saptamak”tan ibarettir ve “toplumun nasıl çalıştığını araştırmak yolunda kullanılabilecek yüzeysel bir yöntemdir.” Mardin, sivil toplumun gelişmişliği konusunda Batı-Türkiye karşılaştırmasının ötesine geçen bir yaklaşım gerektiğini belirtmiş ve meseleyi “toplum zembereği” dediği kavramla anlamaya çalışmıştı. Bir başka deyişle, Şerif Mardin “Batı düzeyinde bir sivil toplum bizde niçin yok?” diye sormak yerine, devlet-sivil toplum ilişkisini kendi kültürel tarihimizi, İslam geleneğini göz ardı etmeden incelemek gerektiğini söylüyordu. Cemaatlerin geleceğini belirleyecek şeffaflık/kapalılık, evrensellik/yerellik, milliyetçilik gibi sorunlara ancak bu düzlemde çözüm üretilebilir. Sosyal bilimcilerimizin Şerif Mardin’in 30 yıl önce koyduğu çıtayı aşamamış olması, entelektüel manzaramız hakkında yeterince fikir veriyor.

Bir de elbette bağlam meselesi var. Sürüp giden ‘cemaat’ tartışmasının, özellikle şu dönemde, devlet tarafından sınırları çoktan çizilmiş bir alanda gerçekleştiğini ve ‘bağlam’ın metne ister istemez nüfuz ettiğini unutmamakta yarar var. Eleştiri hiçbir zaman bağlamdan tamamen bağımsız değildir. Foucault’dan beri biliyoruz: Her metin içerdiklerinden öte bir şeydir.

Türk modernleşmesinin açmazlarına değinmeden cemaat eleştirisine soyunmak, sadece sığ bir yaklaşım değil, aynı zamanda insafsızca görünüyor.

[Can Bahadır Yüce] 10.12.2017 [Kronos.News]

Hutbenin sonundaki ayet bize ne anlatıyor? [Dr. Hüseyin Kara]

On dört asırdan beri İslam coğrafyasında, hutbelerin sonunda okunan ayetin ihtiva ettiği yüksek değerleri bir kez daha gündeme getirmek suretiyle; müminlerin bu emir ve yasaklara karşı hassasiyetlerini veya ilgisizliklerini bu yazıda tahlil etmektir, muradım. Bu ayeti her cuma duyan cemaatin, onu ezberlemiş olsa dahi, manasını anlamada, ayetteki emirlerin ve yasakların uygulamasında o kadar başarılı oldukları söylenemez.

‘‘Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.’’ (Nahl,16/90) Kısaca mana-i münifi verilen ayette; Allah, üç hususu emrederken, üç hususu da yasaklıyor. Emrettiği konular; toplum hayatının vazgeçilmezleri olan ADALET, İHSAN ve AKRABAYA YARDIM olarak sıralanmaktadır. Yasakladığı konular ise; HAYASIZLIK, ÇİRKİN İŞLER, ZULÜM ve TECAVÜZ olarak yer almaktadır.

Kur’an herkese fert planında hitap etmesine karşılık, bu ayetteki emir ve yasaklar bir toplumun ayakta kalmasına katkı sağlayacak unsurlar olması itibariyle çok önem arzetmektedir. İnsanlık tarihinin tecrübeleri ile sabittir ki, bir millette bu önemli değerler kayboldukça o millet de kaybolup, tarih sahnesinden silinip gitmiştir.

İbn Mesud (ra) demiştir ki: Kur’an’da iyilik ve kötülüğü en fazla bir arada beyan eden ayet budur. Bu gerçekten hareketle ‘‘Eğer Kur’an’da bu ayetten başka bir şey olmasaydı ona yine ‘Her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde’ denmesi doğru olurdu. (Elmalı, cilt,5 , s 255) Ayette zikredilen üç emir ile üç yasak, ayetin sonundaki fezlekede yerini bulan ‘‘Allah size öğüt veriyor, düşünüp tutasınız diye’’ ifade-i ilahiyesinden anlaşılan odur ki; ayetin başında üç emir, ortasında üç nehiy ve sonunda da muhatap kulların akıllarını kullanıp, durum değerlendirmesi yapıp bu emir ve yasaklara uyulması tavsiye edilmektedir. Allah her zaman kullarına emir ve yasaklar koyar, fakat kullarının iradelerine ipotek koymaz. Yani teklif var, icbar yoktur. Başka bir ifade ile akla kapı açılır fakat irade elden alınmaz.

AYETTE EMREDİLEN ÜÇ KONU

1-ADALET: Bu sihirli kavram aslı itibariyle Allah’ın Âdil isminin tezahürü olarak zulmün zıttıdır. Bir toplumda adalet bütün kurum ve kurallarıyla işliyorsa orada zulüm yok demektir. Adaletin olmadığı yerde ise boşluğu zulüm doldurduğundan yıkılma süreci başlamış demektir. Allah Adil-i Mutlak olmasıyla, kullarının adaletli olmasını emrediyor. Bir atasözünde ‘‘ Bir emrin kıymeti ve değeri, o emri veren amirin kıymet ve değeri ile ölçülür.’’ denilir. Bu ayette insanlara; ‘ adaletli olun’ emrini kâinatların ve Âdil isminin sahibi Allah vermektedir. Emre inkıyad edip her işte adaleti gözetenlerin âbâd olmalarına karşılık, emre başkaldırıp da zulmü tercih edenler ise berbad olmaktan hiçbir zaman kurtulamamışlardır.

İnsanlar, adaleti uygulama emrine, bu emri veren Allah’ın varlığını ve birliğini tanımakla başlamalıdırlar. Zira, en büyük adaletsizlik, Allah’sızlığın kendisidir. ‘‘ Allah’a ortak koşma! Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.’’ (Lokman, 31/13 ) Dolayısıyla Allah tanımazların kullardan adalet istemeye hakları olmasa da mümine yakışan herkese karşı adil olmaktır. Bununla beraber, zulmü tercih edenlerin imanları sorgulanmaya açık hale gelir. Allah adaleti ikame etmek isteyen kullarını sevdiği kadar, zalim kullarından da nefret eder. (Al-i İmran, 3/140)

2-İHSAN: İyilik yapmak, etrafa güzellikler saçmak, Rakîb ve Müheymin olan Allah tarafından her hal ü kârda görünüyor olma duygusu ile hareket etmek anlamlarına gelen ihsan şuuru, imanda derinleşmenin de remzidir. Müminin ihsan mertebesine ulaşması kendi keyfine bırakılmayıp, Allah’ın kullarına verdiği bir emir olarak düşünüldüğünde, kural olarak da emirlerin vücub ifade etmesi dikkate alındığında, mümin muhsin olmaya mecburdur. Yani, mümin bir iyilik insanıdır ve müsbet hareket etmekle mükelleftir. Zaten müslümanın tarifinde, Efendimiz (sav) ‘‘Elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği insandır, müslüman’’(Buhari-Müslim) buyurmuştur. İhsan şuuru, Cibril hadisinde ifade buyrulduğu gibi ‘‘Allah’ı görüyor gibi O’na ibadet etmendir. Sen O’nu göremesen de O seni görüyor.’’ (Buhari-Müslim) Böyle yüksek bir duyguyu sürdürülebilir halde tutmak, müminlik evsafı ile doğru orantılıdır. İhsan duygusunun adalet duygusundan hemen sonra emredilmesi asla tesadüfe bağlanamaz. Zira bu iki duygu birbirlerininin lazım-ı gayr-i mufarıkıdır. Birisi olmadan diğeri de olmaz. Yani adil olamayan muhsin de olamaz. Bunun tersi de doğrudur. Allah’ı görüyor gibi kulluk yapamayanlar adaleti asla tahakkuk ettiremezler.

3- AKRABAYA YARDIM: Müminler arasında yardımlaşma, zekat ve sadaka farzıyeti ile sağlam bir şekilde yerleşmiş olmasına rağmen, Allah’ın bu ayettte üçüncü sırada özellikle akrabaya yardım etmeyi tekrar ve hususi olarak emretmesinin mutlaka hikmetleri olsa gerektir. Mümin, öncelikle kendi ailesinden başlamak üzere yakın daireden uzak daireye doğru, kan bağı veya nikah bağı ile oluşan akrabalar arasında, yardıma muhtaç olanların korunup gözetilmesini emrediyor. İnsan tanınmadığı yerde başkalarının kıskançlıklarına maruz kalmaz. Fakat ne derece imkanlara sahip olduğu yakın akrabaları tarafından çok iyi bilindiği için onların haset oklarından kurtulamaz. İmkanları olan müminlerin, bu ayetin emrine uyarak en yakın daireden başlamak üzere en azından onların aslî ihtiyaçlarını karşılaması gerekir. Kendi aile fertleri ve yakın akrabaları ihtiyaç içinde kıvranırken bir mümin yardımlarını başka sahalara aktarmakla daha büyük sevaplar kazanamadığı gibi, bu ayetin emrine muhalefetten de ceza görebilir. Bu konuda hiç kimse kendisini Hz. Ebubekir’in (ra) bir defasında yaptığını, ömür boyu yapmak gibi sıradışılığa sürüklememelidir. Düz bir mümin olmanın gereği, imanının gücü kadar amel işlemesi ve Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmesidir.

AYETTE YASAKLANAN ÜÇ KONU

1-HAYASIZLIK: Allah’ın ayette kullandığı ‘fahşa’ kelimesi, hem fiilî hem de kavlî bütün günahlar için kullanılan, kapsamı oldukça geniş bir kavramdır. Yalandan zinaya, iftiradan kumara kadar her çeşit kötülüğü Allah’ın yasaklamasının hikmeti de; bunların bir mümine yakışmayan kötü vasıflar olmasındandır. Bu tip kötülükler şahsı kirlettiği gibi, bunların yaygın olduğu toplumları da kirletir. Müminler, imanlarının kemali ve başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerindeki ihlas ve devamlılıkla ancak bu tür günahları askariye indirebilir.

Ayette önceliği üç emre vermesinin hikmeti de bu olsa gerek. Zira bu üç emre uyum olmadan günahlardan kurtulmak nerede ise imkan haricidir.

Adaletin ve ihsanın olmadığı yerde, doğru bir paylaşımın yapılamadığı toplumlarda, günahlar her zaman çoğalma eğiliminde olur. Beşer tarihi, bu kabil ahlaksızlıkların yaygın olduğu milletlerin sonuçta topluca battıklarına çok şahit olmuştur. Kur’an’daki Âd, Semud ve Lût kavimleri bunun en bariz örneklerdir. Gerçi günümüzde insanların işledikleri fuhşiyat ve menhiyat tarihte işlenenlerden kat kat fazladır. Sadece sanal alemde yaşanan hayasızlıklar bile insanlığın batması için yeter de artar bile. Ancak Efendimiz’in (sav) kabul olan duası sayesinde toplu helak olmamaktadır.

2-MÜNKER: Din ve akl-ı selimin kabul etmediği söz ve davranışlar olan münkerat bu ayetle yasaklanmıştır. İnsanın hakkı olmayanı talep etmesinden, başkasının hakkına tecavüze kadar her türlü gayri meşru davranış, bu münkerat kapsamına dahildir. İslam toplumu tarafından çirkin karşılanan, örflere ve geleneklere aykırı tavır ve davranışlar da münkerata girer.

Müminlerin yaşayabileceği ortamlar her türlü hayasızlıktan ve münkerattan arındırılmış olması gençliğin iyi yetişmesi için çok önemli olduğundan, Allah tarafından haram kılınmıştır. Müslümanlar arasında bu tip kötülüklerin yayılmaması için Allah kullarına iki şeyi tavsiye ediyor. ‘‘Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayasızlıktan ve münkerattan alıkoyar. Allah’ı namazla anmak en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.’’ ( Ankebut, 29/45) Bu ayete göre; Kur’an’ı anlayarak okumak ve gereğini yapmakla birlikte gerçek bir namaz kılmak haramları işlemeye engeldir. Dolayısıyla bir taraftan Kur’an’a iyi bir talebe olarak Kur’an’laşmak ve namazı hakkıyla ikame derek namazlaşmak sayesinde müminler bu kötülüklerden kurtulabilir.

3-BAĞY: İsyan, azgınlık ve yoldan sapma olarak tanımlanan bağy, başkalarının hakkına tecavüz edip bu yolla insanlara zarar verip zulmetmektir. Allah, yasaklar arasında üçüncü sırada bunu saymakla, toplumun huzur ve güvenini sarsmanın haram olduğuna hükmetmektedir.

Mümin, emniyet ve güven insanı olmak ve çevresinde bulunanların huzuruna katkı sağlamakla mükellef iken, tam tersi bir tutumla azgınlık ve taşkınlık yapması kabul edilemez. Zira, barış manasını taşıyan İslam, şiddeti ve terörü haram kılmıştır. Böylece toplumun huzuruna kastedenlere ağır cezalar öngören dinimiz, insanların emniyet ve güvenini sağlamayı hedeflemiştir. Bundan dolayıdır ki İslam dininin gerçekten yaşandığı coğrafyalarda müslim-gayr-i müslim herkes huzur içinde yaşamışlardır. Devlet-i Aliye’nin güçlü olduğu dönemlerde, dört asır Ortadoğu ve Balkanlarda huzuru nasıl temin ettiğini günümüz sosyologları çok iyi tahlil etmelidirler.

ABD’de İkiz Kuleler’in yıkılışının ardından ilk defa Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bütün dünya komuoyuna deklare ettiği ‘‘Terörist müslüman olamaz, müslüman da terörist olamaz.’’ Özdeyişi hakikatin ifadesi olarak insanların kulaklarında hala çınlamaktadır. Buradaki bağy kavramının kapsamına mafyatik ilişkiler de dahildir. Zira adaletin olmadığı yerde zulümden başka hiçbir şey olmaz.

Ayet güçlü bir fezleke ile ‘‘Allah, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.’’ cümlesi ile bitiyor. Ayetteki üç emri düşünüp de, haşa gereksizliğini söyleyen hiçbir kimseye bu güne kadar rastlanmamıştır. Keza yasaklanan son üç husus da toplum halinde yaşamanın olmazsa olmaz kuralları içinde yer almış ve tarih boyunca kanun koyucular bunlara gereken önemi vermişlerdir.

Her hafta cuma hutbelerinin sonunda okunduğu ve anlamının da söylendiği ülkelede hala toplumu sarsacak olumsuz hadiseler çoklukla yaşanıyorsa; ayetin son cümlesi dikkete alınmıyor demektir. Ne idareciler ne de idare edilenler henüz düşünüp taşınma fırsatı bulamamış olacaklar ki! ayetteki üç emir ile üç yasak konusundaki Allah’ın tavsiyelerini dikkate almamaya ısrar etmekte ve bu husuların uygulanmasında ayak diremektedirler. Halbuki emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker müslümanların üzerlerinde farz-i ayn’dır.

[Dr. Hüseyin Kara] 11.12.2017 [TR724]

Paris eylemi [Salih Yusuf]

Türkiye’de Hizmet Hareketi’ne yönelik kitlesel imha operasyonları ile 17 bin kadın ve 668 çocuğun cezaevlerine konması Fransa’nın başkenti Paris’te protesto edildi.

Republique Meydanı’nda  biraraya gelen insan hakları savunucuları başta kadın ve çocuklar olmak üzere, siyasetin elinde oyuncak olmuş yargının tutukladığı tüm masumlara özgürlük istediler.

Oyuncak bebeklerle çevrilmiş geniş bir alana biberonlarla oluşturulan 668 sayısı Fransız halkının ve medya mensuplarının oldukça dikkatini çekti. Gönüllüler hem Fransız medyasına hem de eylemin nedenini merak eden Fransız halkına, Türkiye’de yaşanan hak ihlallerini anlatıp, görsel mağduriyet örneklerinin bulunduğu broşürler dağıttılar.

10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası’nın ilk günü Paris'in birbirinden meşhur meydanları çok renkli protesto gösterilerine şahit oldu.

Dünyanın her kıtasından insan kendi ülke hükümetlerinin antidemokratik politikalarını ve mağdur ettikler insanların acılarını herkese duyurma telaşında idiler.

Nitekim bu insanların ülkelerinde mazlumların seslerini duyurma imkanları kalmamış. Bu nedenle çok sayıda Suriyelisi, Mısırlısı, İranlısı, Venezuellalısı, Gabonlusu, Kürdü, Türkü Paris meydanlarındaydı.

Her bir eylemde farklı ülkelerdeki hak ihlallerinin oldukça benzerlikler taşıyordu. Her birinde muktedirlerin gazabına uğrayan çok sayıda gazeteci ve yazarın bulunması, azınlık konumda olan etnik ve inanç mensuplarına yapılan ayrımcı ve baskıcı politikalar, yolsuzluklar, şiddet, hukuksuzluklar. Parisliler neredeyse her hafta bu tip hak ihlallerini, afişlerle, sloganlarla duyuran eylemlere şahit oluyorlar. Belki de bu nedenle insan hakları savunucularının bu tarz protestoları Parisliler´de bir alışkanlık peyda etmiş gibi. Halkın ilgisi kısıtlı bir seviyede. Aktivistler de görsel ve yazılı medya ile sosyal medyada eylemlerinin etki alanını genişletmeye çalışıyorlar.

Ama bugün Republic Meydanına gelen Fransızlar bir hayli dikkatlerini çeken bir eyleme şahit oldular. Meydanın simgesi özgürlük heykeli ile kalabalık metro çıkışının arasındaki geniş bir alanda onlarca oyuncak bebek ve yüzlerce biberondan oluşmuş 668 sayısı gören herkeste bir şaşkınlık uyandırdı.

Bu renkli kareografinin üç tarafında ise gönüllüler ellerinde tuttukları görsel ve yazılı afişlerle başta bebek ve çocuklar olmak üzere masum insanlara yapılan akılalmaz zulümlere dikkat çektiler. Birçok insan Türkiye´de insan haklarına aykırı uygulamalardan haberleri olduğunu ama olayın bu noktalara geldiğine şaşırdıklarını söylediler.

Bu eylemde gördüklerine belki de en çok şaşıranlar, Paris´te çok önemli bir nüfusu barındıran Arap kökenli Fransa vatandaşları oldu.

Onlardan biriyle ilginç bir diyaloğum oldu. Ülkesindeki özgürlük mücadelesine aktif bir şekilde katıldığını söyleyen Tunuslu bir kadın, Türkiye´de yaşananları detaylıca öğrenmek istediğini söyledi. Ben de kendisine, "15 Temmuz darbe girişimi" bahanesiyle masum insanların canlarına, ekmeklerine ve özgürlüklerine nasıl da kastedildiğini anlattım.

Bunun üzerine bu Arap aktivist, "Türk yönetimi kurtulmak için mücadele ettiğimiz tek adam rejimine dönmüş desenize. Bizim yaşadıklarımız da bu anlattıklarınızdan farklı değildi" dedi. Ben de ona, "Peki sizin hükümetler; ev kadınlarından yeni doğum yapmış lohusalılara, bebeklerden yaşlılara, öğretmenlerden esnaflara kadar on binlerce insanı hapislere attı mı?" diye sordum.

O da, "Arap dikta rejimleri insanları yıldırtan her türlü kötülüğü yaptılar ama doğrusu bu derecesini daha önce duymadım. Belki  de iktidarları için bu yönlü bir tehdit görmedikleri için böylesi bir cezalandırmaya başvurmadılar " dedi..

Oldukça soğuk bir havaya rağmen, sırf inançlarından dolayı zulüm gören mağdurların sesi olmaya azmetmiş gönüllüler, iki saat boyunca binlerce insana, Türkiye´de yaşanan hak ihlallerini duyurmayı başardılar. Ve bu tip eylemleri tüm masumların mağduriyetleri giderilinceye kadar devam ettireceklerini ifade ettiler.

[Salih Yusuf] 11.12.2017 [Samanyolu Haber]

Şevki kıran dördüncü engel [Abdullah Aymaz]

İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde “Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vâsıl olasınız.” (Bakara Suresi, 2/21) âyetinde Üstad Hazretleri ibadet konusunu ele alırken, ibadetin, dünya ve âhiret saadetlerine ve bunlarla ilgili işleri tanzime vesile ve sebep oluşunu izahta birinci maddede  özetle şöyle diyor:

“İnsan, bütün hayvanlardan seçkin ve müstesnâ olarak, acîp ve lâtif bir mizaçla yaratılmıştır. O yaratılış yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller ve arzular meydana gelmiştir. Mesela, insan herşeyin en seçkinini, insana lâyık olanlarını ister, en güzel şeylere meyleder, ziynetli şeyleri arzu eder insanlığa lâyık bir geçim ve şerefle yaşamak ister. Şu meyillerin gereği olarak, yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarını istediği gibi güzel bir şekilde elde etmek için çok sanatlara ihtiyacı vardır. (Hem terzi, hem berber, hem doktor, hem mühendis, hem fırıncı, hem eczacı olmak gibi…) Tek başına o sanatlara vukufu ve onlarda mahareti olmadığından onları bilen diğer insanlarla ortak çalışmaya mecbur olur ki, her birisi çalışmalarının semeresi ile, arkadaşına mübadele (değiştirme) suretiyle yardımda bulunsan ve bu sayede ihtiyaçlarını seviyelerine göre temin edebilsinler. Fakat insandaki şehevî, gazabî ve aklî kuvve  Cenab-ı Hak tarafından sınırlandırılmadığından (insanlar akıl, zeka, güç, kuvvet yönünden  farklı farklı olduklarından) ve insanın iradesiyle terakkisini temin etmek için bu kuvve ve güçler serbest bırakıldığından, muamelelerde zulüm ve tecavüzler meydana gelir (güçlüler zayıfları ezer, haklarını ellerinden alır, kurnazlar ve cerbezeler diğerlerini kandırıp haksızlıklara sürüklerler). İşte bu adaletsizlik ve tecavüzleri önlemek için insan toplumu, adâlete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı adâlete idrakten âciz  olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki, fertler o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak KANUN  şeklinde olur. Öyle bir kanun da ancak (yarattıklarının her hallerini bilen) Allah’ın koyduğu esas ve prensipler olur.  Sonra o kanunları koyan Cenab-ı  Hakkın emirlerine ve yasaklarına itaatı ve inkıyadı kurup temin etmek için, O’nun azametini (her an her yaptığımızdan haberdar olup haddini aşanlara cezasının  şiddetli olduğunu) zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak imanî hükümlerin tecellileriyle olur. İmanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak  tekrar ile yenilenip duran İBADET ile olur.”

(Bu arada bir hatıramı naklederek İşârâtü’l-İ’caz’dan naklettiğim bu bölümü bilmemin beni senenin başında zayıf almaktan nasıl kurtardığını da anlatmış olayım. İmam-Hatip'te okurken bir de “Kanun Dersi”miz vardı. Ayrı bir kitabı vardı, sadece Milli Eğitime bağlı kitap evlerinde satılıyordu. Biz yatılı olduğumuz için ancak tatil günlerinde oradan alabilme imkanımız vardı. Derse giren Orhan Bey ile fikir ayrılığından dolayı çok tartıştığımız için garazından dolayı kitap almadığım gerekçesiyle senenin hemen başında beni tahtaya kaldırıp, “Kanuna niye ihtiyaç vardır?” diye henüz daha işlemediğimiz bir konudan sözlü yapmak ve aslında zayıf not vermek istedi. Ben de o günlerde İşârâtü’l-İ’cazı çok okuyordum. Aynen burada anlatılanları tekrarlayınca Orhan Bey şaşırıp kaldı. Çünkü daha sonra kitabı alınca karşılaştırdım, kanuna niye ihtiyaç olduğunu kitap bu kadar geniş ve güzel anlatamıyordu. Zayıf almaktan kurtulmuştum. İyi bir not da vermedi sadece “Haydi bakalım… Neyse… Şimdi not vermeyelim, bakalım.” demekle yetindi. Tabii ben zayıf almadığıma seviniyordum.)

Üstad Hazretleri, Münazarat’ta şevki kıran dördüncü engeli anlatırken; insanın tabiatı ve fıtratı icabı, tek başına insanlığa lâyık ve uygun bir şekilde yaşayamayacağı gerçeğini söyleyerek, toplum içinde kendi hak ve hukukunu da düşünmek ve korumak mecburiyetinden ister-istemez kendisini ön plana almak ve şahsını öne çıkarıp önem vermek açısından bir kaymanın olabileceğini şöyle ifade ediyor: “Sonra da, tabiatı ve fıtratı icabı medenî  olup toplu yaşamaya mecbur olan ve diğer insanların hak ve hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramaya mükellef bulunan insanın emellerini dağıtan, infiradî düşünce ve şahsî tasavvur, karşı çıkar.”

Bilhassa hizmette böyle bir şey cemaat içinde ŞEVK KIRICI bir husus olur. Çünkü, ihlas, sadakat, candan samimiyet ve tam bir dayanışma üzerine kurulmuş, adanmışlık ve beklentisizlik hizmetinde böyle şahsını düşünmeler, istişaresiz infiradî kararlar ve icraatlar, zihinleri bulandırır, gönülleri karartır… Ama bir yandan da imtihan için yaratılmış olan insanın, içinde, toplum içinde haklarını arama, kendisini de koruma duygusu da vardır. Milimi milimine tam isabetli hareket etmesi, şaşmaz bir adalet duygusu içinde ne kendisine ne de topluma haksızlık yapmadan iş yapması da çok zordur. Daha başka bir şey gerekir ki, kendi haklarından vazgeçerken onların yerini hem de fazlasıyla dolduracak başka güzellikler olsun… Burada işte, imanlı fazilet, Allah’ın rızasını kazanmak, makamların en yücesi rıza makamına yükselmek hususlar insanın kaybettiklerinin daha doğru kendi isteğiyle feda ettiklerini yerini hayli hayli çok çok fazlasıyla doldurur. Onun için Üstad Hazretleri şöyle diyor: “İnsanların en hayırlısı, insanlara en  çok faydalı olan kimsedir.’ Yüce himmet prensibini kendinize mal edip, tabiatınızın bir yanı haline getirerek işte bu güzel duygu ve anlayışı bir mücahid gibi, o infiradi anlayış ve şahsî tasavvura karşı savaşa çıkarın.” Yoksa, kim daha iyi ameller yapacak diye imtihan için içimize yerleştirilmiş bazı duyguların esiri olabiliriz. Hatta muzır madenler gibi iç âleminizde kaynayan zararlı patlamaların önünü alamayız.

Üstad, insan fıtratını en doğru teşhislerle ortaya koyduktan sonra âyet ve hadislerden mülhem çâre ve ilaçları da söyleyerek doğru ve isabetli hareket etmenin imkanlarını bizlere sunuyor. Allah, ebediyyen râzı olsun…

[Abdullah Aymaz] 11.12.2017 [Samanyolu Haber]

Bir Telefonluk İşler(!) [Kadir Gürcan]

Elinde telefonuyla iş bitiriyor havası veren tiplere gülmekten kendimi alamam. Onlar da etrafı umursamaz görünüp, bu tür jestlerle ne kadar önemli olduklarını, bütün grift meseleleri bir telefon ile hallettikleri izlenimi vermeye bayılırlar. Bu tipleri bir de kulaklıklarını takmış konuşurken görün! Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını idare ediyor zannedersiniz!

Elbetteki bazı işler “ahbab-çavuş” ilişkileriyle halledilir. Hele bizim gibi parti aidiyetini mukaddes bey’ate çeviren toplumlarda, telefon ile halledilebilen iş listesi epey uzundur. Bir şekilde parti merkezi ile işlerini halledebilen parti il ve ilçe, teşkilat başkanları, mülki amirlerin pabucunu dama atacak kadar kudretlidir. İktidarın atadığı il başkanlarının mülki amirlere nasıl horozlandığını, racon kestiğini gazelerden hep birlikte okumuyor muyuz? Vali ve kaymakamların bu şartlar altında bütün yapabilecekleri 9-5 mesaisi ile ya bir sonraki tayin yerlerini ya da emekliliklerini beklemekten ibaret.

Saray’ın davetine icabet edip selfie çektiren muhtarların dar da olsa kendi muhitlerinde en az Yalova Kaymakamı kadar itibar gördüğü muhakkak. Mutad toplantılarda muhtarlar heyetine ne anlatılıyor bilmiyoruz ama, hepsinin hallerinden memnun olduklarını söyleyebiliriz. Mahalle muhtarından Nüfus Kaydı almak için bekleyen vatandaşın homurtusunu,  Birinci Aza’nın “Muhtarımız şu an, bir sonraki toplantının detayları için Saray’la görüşüyor. Bekleyeceksiniz kardeşim! Muhtarınız sizin için çalışıyor!” tatlı serzenişiyle savmaya hakkı yok mu?

Zarrab Davası’nın Türkiye dokunan uçları ve şifreleri çözülmeye başlayınca, Sayın Cumhurbaşkanı ve ekibinin davayı boşa çıkarma gayretleri gerçekten ilginçti. En son Cumhurbaşkanı “Konuyu Trump ile görüşürüm!” diyerek, ABD siyaseti içinde ne derece sözüne itibar edildiğini ima etmiş oldu. Mahalle kahvesini dolduran partizanların “Adamımız bir telefon ile Beyaz Saray’a bağlanıyor, daha ne yapsın?” keyiflerine dokunmayalım.

İranlı-Türk İşadamı ile iş tutup, emeklerinin karşılığını alanlar, kara kara düşünürken, Cumhurbaşkanı’nın meseleye dahil olması biraz da olsa Saray eşrafını rahatlamış olmalı. “Telefon ile görüşürüm!” denildi ya artık meseleyi çözülmüş (!) sayabilirsiniz. Elinde telefon ile medyaya servis edilen görüntüler arşiv mahsülü mü yoksa gerçekten Trump ile bir görüşme yapıldı mı, onu test etme şansımız yok. Ancak şu ana kadar Zarrab Davası’nın işleyişinde bir aksama yaşanmadı.

Son üç-dört senedir, Türkiye ile ABD ilişkileri bir telefon ile çözülebilecek basitlikte, harc-ı alem işler değil. Obama döneminde bile Türk Yetkililerin bırakın telefon ile bağlantı kurmayı, resmi ziyaretler için bile randevu alamadıklarını gazetelerden okumuştuk. Hatta “Küçük Enişte” lakaplı eski, akademisyen başbakan, ABD gitmişti de, Beyaz Saray’dan “Haberimiz yok!” açıklaması bile yapılmıştı. Türkiye ne siyasi yüzler ne de iktidar açısından bir değişiklik  yaşamadı. Dolayısıyla, iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi için makul bir sebeb görünmüyor.

Diğer taraftan Türkiyedeki Siyasi yüzlerin, Beyaz Saray’ı, ABD yargı sistemini ve hukuk adamlarını hedef alan düşük seviyeli hakaretleri dur durak bilmiyor. Zarrab Davası ile ilgili herkesi tutuklama, haklarında Kırmızı Bülten çıkarma gibi gülünç manevraların sadece iş yapıyor görünme takıntısı haricinde bir faydası yok.

Mahkeme, Kara Para ile ilgili eline geçen delilleri duruşmada kullandıktan sonra dünya kamuoyu ile de paylaşmayı ihmal etmiyor. Ortaya çıkan manzarayı hukuk çerçevesinde konuşma yerine kahvehane ağzı ile ötelemek, yok saymak ya da savuşturmaya çalışmak, bakalım ne netice verecek?

Mevcut iktidar, daha once Türkiye ile alakalı meselelerde davul-zurna eşliğinde ya da Mehter Takımı refakatinde ABD’ye izleme heyeti falan gönderirdi. Zarrab Davası’na şimdilik bir heyetin gönderildiğinden bahsedilmedi. Anlaşılan herkes tedirgin. Saray ne yapsın? Gönderdiğin heyetin içinde Zarrab ile flört etmiş siyasetçilerin olması ihtimali her zaman mümkün. ABD’li savcıların şakası yok. Cumhurbaşkanı’nın yakın korumaları için çıkarılan yakalama kararı hala yürürlükte.

Türkiye’de iktidara vaziyet edenlerin, bir telefon ya da bir nota ile halledebilecekleri hiçbir diplomatik mesele kalmadı. Ülke içindeki düşük ölçekli ihale ve kanunsuzluklar hariç. Telefonun her iki ucundakiler birbirlerinin fiyatlarını çok iyi biliyorlar.

[Kadir Gürcan] 11.12.2017 [Samanyolu Haber]

Silivri’de Orta Çağ manzarası! [Ali Emir Pakkan]

8 Aralık 2017, Silivri...Gazeteciler Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mustafa Ünal, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, Faruk Akkan, Mehmet Özdemir, İbrahim Karayeğen ve diğerleri iki yanlarında jandarmalarla duruşma salonuna geliyor. “Darbecilik” ve olmayan bir “terör örgütü”nün üyeliği ile yargılanıyorlar! İdam olsa, idam istenecek! Haklarında tek bir delil yok! 500 gündür hapisteler... İyi bir avukat da olan yazar Orhan Kemal Cengiz soruyor: “Hakkımda delil olmadan nasıl yargılanacağım, neyin savunmasını yapacağım?"

Savunmalardan da anlaşılıyor ki; dosyalarda sadece yazarların yazıları bulunuyor.

Şahin Alpay; “16 ayı geçti, 500 gündür hapisteyim. Somut delil yok. Zaman'da çıkan 7 yazı, hepsi o kadar. Darbeciliği, terör örgütü üyeliğini reddediyorum. Cebir ve şiddet suçu işlemedim. Her zaman şiddetin siyasetten men edilmesi için mücadele verdim. Aklımı kaçırmış olmam gerekir darbecileri desteklemek için..."

Mustafa Ünal: “Neden 500 gündür hapisteyim, gerçekten bilmiyorum. İddianamede 8 yazı başlığı ve 1 yazıdan 2 cümle... O kadar! Müşahhas bir delil yok. 500 koca gün yetmez mi delil toplamaya?.."

Ali Bulaç:,”Tam 499 gündür tutukluyum. Nedir müşahhas delil? Yok. Sadece 6 yazımla, o da yalnızca başlıkları zikredilerek yargılanmaktayım. Ben darbeci değilim. Darbe zorbalıktır çünkü... Darbeye davetiye çıkarmak alçaklıktır diye yazdım 15 Temmuz'dan çok kısa süre önce..."

Mümtaz'er Türköne: “Tam 500 gündür hangi gerekçeyle yatıyoruz, bunu bize açıklamanızı bekliyoruz. Demokrasiden, hukuktan yana oldum. Darbe karşıtı oldum."

Prof Ahmet Turan Alkan, mikrofona geliyor. Tarihe not düşüyor;

“Bu dava bir intikam hırsının, bir siyasi hıncın eseri. Biz bu hırs ve hıncın saikiyle sanık olarak ifade veriyoruz. Benim ve bizlerin üzerinden muhalif gazetecilere gözdağı verilmek istendiğini gayet iyi biliyoruz. Herkes biliyor ve itiraf edemiyor, yargı ağır baskı altında. Sanki bu salonun üstünde büyük ağabeyin tehditkar bakışları geziniyor. “

Prof. Alkan, net konuşuyor: “Bu zorlama dosyanın ömrü bizi buraya tıkan iradenin ikbaline bağlı. Dengeler değiştiği anda biz serbest kalacağız. Çünkü zaten suçlu değiliz. “

11 saatlik duruşmadan sonra gazetenin reklam bölümünde çalışan üç kişiye tahliye çıkıyor. Sonraki duruşma 5 Nisan 2108’de.

Zaman davası gösteriyor ki; 21. yüzyılda Silivri’de gazetecilik yargılanıyor. Düşünce suç sayılıyor! Türkiye, Orta Çağ karanlığına çekiliyor...

[Ali Emir Pakkan] 11.12.2017 [Samanyolu Haber]

İsrail ile ticaret aynen devam edecek mi? [Semih Ardıç]

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başşehri olarak kabul ettiğini ilan etmesi hangi veçheden mütalaa edilirse edilsin Ortadoğu’da sulha katkı sağlamaktan fersah fersah uzak tek taraflı bir emrivaki olarak tarihe geçecek.

Filistinlilere ait toprakları 40 senede adım adım işgal eden İsrail’in Kudüs gibi sembol bir şehrin siyasî mülkiyetinin kendisine ait olduğunu iddia etmesi ve ABD’nin buna teşne olması vahim bir hatadır. Müstafî millî güvenlik müşaviri Micheal T. Flynn’in işlediği suçlardan dolayı FBI ile anlaşıp itirafçı olmayı kabul ettiği günlerde Trump’ın böyle bir karar alması dikkatten kaçmadı.

BM ÇATISI ALTINDA MUTABAKAT ŞART

Trump, Kudüs’ün tek bir kimliği varmış vehmi ile hareket etti. Oysa Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında mutabakat zemini yakalamadan atılacak adımlar, Ortadoğu’da yeni krizleri tetiklemekten başka bir netice vermeyecektir. Trump ve İsrail, “Kudüs, BM Güvenlik Konseyi ve BM Genel Kurul kararları esas alınarak, iki taraf arasında doğrudan görüşmeler yoluyla en son çözülmesi gereken bir konudur” diyen BM Genel Sekreteri Antonia Guterres’e kulak vermelidir.

AKP’NİN İSRAİL’LE İLİŞKİLERİ: ALGILAR VE GERÇEKLER

Gerilim, katliam ve derin acıları müteakip nasıl bir zeminde el sıkışılacağını tek çırpıda kimse ifade edemiyor. Böyle bir zorluk var diye sulha matuf samimi gayretler hafife alınabilir mi? Trump, Beyaz Saray’da kendi siyasî ömrünü uzatmak için dinler arasında yeni gerginliklere sebebiyet verecek bu adımdan vazgeçmezse ve İsrail de Filistinlilere rağmen başşehir dayatmasında ısrar ederse üçüncü tarafların dayatmaya karşı ittifak etmesi insanlığa ve tarihe karşı bir vecibe haline gelir.

DÜNYADA SULHUN TEMİNİ ADINA İTTİFAK

Avrupa Birliği’nin (AB) Kudüs’ün İsrail’in başşehri ilan edilmesine dair verdiği ilk beyanlar hatadan dönülmesi adına umut vericidir. AB’li siyasetçiler ilk çıkıştaki tavrın arkasını getirmeli. Zira Brüksel’in ‘evet’ demediği bir formülün Ortadoğu’da başarılı olma ihtimali zayıftır.

Müslümanlar ve Hristiyanlar, hatta bu kararın hatalı olduğuna inanan Yahudi kuruluşları hatadan dönülünceye kadar beraber mücadele vermeli. Türkiye’nin ilk andan itibaren Trump’ın Kudüs için yaptığı emrivakiye karşı takındığı tavır isabetlidir.

AKP SAMİMİ VE NET OLMALI

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı bu kararın karşısında durduğunu ifade etmekle kalmayıp İsrail ile münasebetler bahis konusu olduğunda halkın önünde başka, kapalı kapılar ötesinde başka davranmaya son vermelidir.

AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın 2005 senesinde Başbakan unvanıyla gittiği İsrail’de, “Başşehrimiz Kudüs’e hoşgeldiniz” ifadesine itiraz etmediğini gösterir video internette elden ele dolaşıyor. Erdoğan o gün sessiz kaldığı o ifadeye en azından son karar muvacehesinde yüksek sesle itiraz etmelidir.

TÜRKİYE, KUDÜS’Ü İSRAİL BAŞŞEHRİ OLARAK TANIDI MI?

Mavi Marmara Gemisi mağdurlarının açtığı davalardan vazgeçerken İsrail ile imzalanan anlaşmada Kudüs’ün ‘başşehir’ olarak gösterildiği iddiası da vuzuha kavuşturulmalı. Hariciye, iddiayı ve yayımlanan evrakı hâlâ tekzip etmediğine göre maalesef Türkiye, Kudüs’ü resmî mânâda başşehir olarak tanıyan ilk devlet olmuş.

Bu tenakuz giderilmeden kürsüden sarf edilecek sözler ne Filistin halkına ne de Filistin davasına fayda getirir. İlaveten İsrail doğalgazının Türkiye’ye ithal edilmesine matuf müzakereler ile savunma sanayii mutabakatları derhal durdurulmalı. Böylece Türkiye, dünyaya net bir mesaj verilmeli. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) 13 Aralık Çarşamba günü İstanbul’da tertip edeceği ‘Kudüs’ toplantısından da Müslüman devletlerin müşterek bir çizgide buluşması adına istifade edilmeli.

MAVİ MARMARA’YA DÖNMESİN

Türkiye’nin çizgisi farklı devletler için ilham verici olacaktır. Dolayısıyla Mayıs 2010’da patlak veren Mavi Marmara krizinde müşahede ettiğimiz medcezirler yine tekerrür etmemeli.

AKP, Mavi Marmara buhranının en çetin günlerinde bile Tel Aviv ile ticareti dolu dizgin devam ettirmişti. Gazze’yi bombalayan İsrail jetlerinin yakıtının Türkiye’den ihraç edildiği, Kuzey Irak’tan gelen ucuz Kürt petrolünün Ceyhan’dan Hayfa Limanı’na Erdoğan’ın oğlu Bilal’in tankerleri ile taşındığı ortaya çıkmıştı. Mavi Marmara’nın hareketine mâni olmayan Erdoğan, İsrail ile anlaşmış ve, “Giderken bana mı sordunuz?” sözleri ile mağdur yakınlarının kolunu kanadını kırmıştı.

ESKİ HESAPLARLA KUDÜS MÜCADELESİ YÜRÜMEZ

Mazide olup bitenleri herkesin kendi mevziisi adına kullanmaya kalkmasının kimseye faydası yok. Filistin’de sahnelenen en son zorbalığa karşı herkesin ortak bir irade beyan etmesi elzem. İktidardaki AKP, bu sefer müşahhas adımlar atarak Filistinlilerin yanında olduğumuzu ortaya koymalı.

İsrail ile iktisadî münasebetler en alt seviyeye çekilmeli. Sokakların dolup taşması, protestolar kamuoyu baskısını hissettirmek için elbette mühimdir. Protesto mitingleri asla mecraından koparılmamalı. Mitinglerin meşruiyetine gölge düşürmemek adına şiddete meyille kişi ve gruplara fırsat verilmemeli.

KUDÜS: SİYASET ÜSTÜ BİR MESELE

Gösteri ve yürüyüşler ne kadar tesirli olursa olsun bağlayıcı kararları halklar almıyor. Türkiye’de Kudüs kararına karşı halkın sergilediği makul ve demokratik tepkileri iktidarın iç siyasette yelkenlerini şişirmek için kullanma temayülü müşahede ediliyor ki bu kabul edilemez. Trump’ın yaptığı emrivakiden farkı yok.

Farklı mezhep, meşrep ve siyasî görüşten insanın Filistinlilere destek için çıktığı yolculuk AKP’nin oy sandığında bitmemeli. Bilakis her kesim bütün siyasî beklentilerini bir tarafa bırakıp İsrail’e geri adım attırıncaya kadar omuz omuza mücadele etmeli.

İSRAİL İLE TİCARET YİNE ARTACAK MI?

Mavi Marmara krizinden evvel 2 milyar dolar civarında olan karşılıklı ticareti 4 milyar doların fevkine çıkaran AKP aynı çizgiyi Kudüs krizinde de takip ederse inandırıcılığı kalmaz. Kudüs’ü başşehir yapmaya çalışan İsrail ile hiç birşey olmamış gibi münasebetleri devam ettirilemez.

Kudüs Müslümanların ilk kıblegâhıdır. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere gibi mukaddes şehirlerimizden biri olan Kudüs’ü İsrail’in oldu bittiye getirmesine bilerek ya da bilmeyerek vesile olanlar hiç de hayırla yad edilmeyecektir.

Kudüs’ü İsrail başşehri yapmaya çalışanlarla ticarî ve siyasî münasebetin devam ettirilmesi zorbalığa meşruiyet kazandıracaktır.

TÜRKİYE-İSRAİL ARASINDAKİ DIŞ TİCARET (bin ABD Doları)
SENE           
İHRACAT
İTHALAT
HACİM
2004
1.315.292
714.143
2.029.435
2005
1.466.913
804.691
2.271.603
2006
1.529.158
782.149
2.311.308
2007
1.658.195
1.081.743
2.739.938
2008
1.935.235
1.447.919
3.383.154
2009
1.528.459
1.074.727
2.603.186
2010
2.080.148
1.359.639
3.439.786
2011
2.391.148
2.057.314
4.448.462
2012
2.329.531
1.710.401
4.039.932
2013
2.649.663
2.417.955
5.067.618
2014
2.950.902
2.881.262
5.832.164
2015
2.698.138
1.672.500
4.370.638
2016
2.956.450
1.385.595
4.342.045
2016 (Ocak-Ağustos)
1.960.279
882.225
2.842.505
2017(Ocak-Ağustos)
2.190.417
1.058.555
3.248.972



[Semih Ardıç] 11.12.2017 [TR724]

Nasıl ‘terörist’ oldum? [Av. Nurullah Albayrak]

Yıl 2003, terör örgütü yöneticisi olma sürecimin başladığı tarih!

Ceza yargılamasında suçun maddi ve manevi olmak üzere iki unsuru vardır. Maddi unsur isminden de anlaşılabileceği üzere suçun işlenip işlenmediğinin tespitine yarayacak somut davranışlardır. Manevi unsur ise suçun bilerek ve isteyerek işlenip işlenmediğinin yani kastın varlığının tespitine yönelik düşüncenin tespitidir. Bir suçun işlenip işlenmediğinden bahsedilebilmesi için sadece maddi davranış yeterli olmayıp bilerek ve istenerek yapılıp yapılmadığının da tespiti gerekir.

Terör örgütü yöneticisi ya da üyeliği suçundan bahsedilebilmesi için de maddi olarak bazı eylemlerin yapılması gerektiği gibi bu eylemleri yaparken de silahlı terör örgütü faaliyeti olarak yapıldığını bilmek ve istemek gerekir. İddianamelerde ve mahkeme kararlarında eylem olarak gösterilen; bankaya para yatırmak, çocuğunu okula göndermek, sendika ya da derneğe üye olmak vs. gibi fiillerin, soruşturulan/yargılanan kişiler tarafından silahlı terör örgütü faaliyeti olduğu bilinerek ve isteyerek bu suçun işlenmesi gerekmektedir.

NEDEN DERNEK KURDUK?

Silahlı terör örgütü yöneticisi suçlamasına gerekçe gösterilen davranışlarımdan birisi dernek üyesi ve yöneticisi olmamdır. İddianameye göre bu kapsamda yaptığım faaliyetleri silahlı terör örgütü faaliyeti olarak bildiğim ve buna inanarak yaptığım iddia edilmektedir. Bu iddiayı desteklemek için somut bir delil sunulmadığını yazmama gerek yok herhalde. İddianame bu şekilde demesine rağmen, dernek kurma, yöneticisi ve başkanı olma ve bu kapsamda faaliyette bulunmayı hangi amaç ve kasıtla yaptığımı kısaca izah etmeye çalışıyım.

Mahkemelerimizin çalışma sisteminin tek güzel tarafı avukatların birbirleriyle tanışmasına, iletişim kurmasına vesile oluyor olmasıdır galiba. Duruşma için gelen insanları saatlerce duruşma kapısı önünde bekletme üzerine kurulu sistemimiz, zorunlu olarak insanların kaynaşmasına, tanışmasına vesile oluyor. (Fazla kaynaşma nedeniyle kimi zaman kavgalara vesile olduğu da oluyordu tabi ki ama o şimdilik bizim konumuz değil.) Ben de mesleğimin başlarında hem takip ettiğim dava dosyalarında karşı tarafın avukatı meslektaşlarım, hem de duruşma kapısı önünde beklemek durumunda kalan meslektaşlarımla konuşuyor, dertleşiyor, ileriye dönük planlarımızı birbirimizle paylaşıyorduk. İtiraf etmek gerekirse ileriye dönük en önemli planlarımız nasıl daha çok para kazanabiliriz üzerine oluyordu.

2002 yılı içinde olduğunu sanıyorum. Üniversitede okurken tanıştığım bir arkadaşımla görüştüğümde, tanıdığı bir avukat olduğunu söyledi ve bizi tanıştırdı. Zaman zaman onlarla da bir araya geliyor davalar ve dosyalar hakkında fikir alışverişinde bulunuyor daha çok da nasıl para kazanılabileceği üzerine konuşmalar yapıyorduk. Büyüdüğümüz sosyal çevreden olsa gerek kahvehane ya da gece hayatı gibi bir kültürümüz de olmadığı için bu tür konuşmalar bir zaman sonra bizi sıkmaya başladı ve kendi kendimize bütün hayat boyunca mevzumuz sadece bunlar mı olacak sorusunu yöneltmeye başladık. Artık bir araya geldiğimizde, adliyede karşılaştığımızda kendimiz ve işlerimiz dışında ülkemize, toplumumuza faydalı olacak bir şeyler yapmalıyız konusunu konuşmaya başladık.

Bir şeyler yapacaksak öncelikle bir dernek kurulabilir fikri çıktı. Ancak, bu konuda bir tecrübemiz ve henüz mesleğin başında olmamız nedeniyle de yeterli paramız da yoktu. Bize göre dernek kurma konusunda tecrübeli, tecrübesi bir dönem köy derneğinde üyelik yapması, bir arkadaşımız kendi ofisinin adres gösterilerek dernek kurulabileceğini, masrafları da aramızda halledebileceğimizi söyledi ve onun tecrübeleriyle dernek kurma sürecine başladık.

KAPIMIZ HERKESE AÇIKTI

Neler yapabileceğimiz konusunda çok bir fikrimiz yoktu, benzer amaçlı olan sivil toplum organizasyonlarını araştırarak bilgi sahibi olmaya çalıştık. Dernek kurmak için gerekli zorunlu üyelerin belirlenmesi için tanıştığımız arkadaşlarımıza düşüncelerimizi açıyor, kabul edenlerin isimlerini listeye yazıyorduk. Yapılan görüşmeler neticesinde üye listesini oluşturduk ve derneğimizi kurduk. Ülkemize, toplumumuza faydalı bir şeyler yapacak olma düşüncesi bile bizi mutlu etmeye başlamıştı.

Derneği kurduğumuz ilk andan itibaren herkese kapımızı açtık. Katkı sağlamak isteyen herkes bizim için değerli olduğu gibi sadece faaliyetlere katılmak isteyenler de bizim için değerliydi. Bunun en önemli kanıtı, bizi de en çok mutlu eden hukuk fakültesi öğrencilerine burs verme projemizdir.

Dernek üyesi arkadaşlarımızın neredeyse tamamı üniversite yıllarında burs almış ve aileleri maddi olarak orta seviye denilebilecek kişilerdi. Burs almanın ne demek olduğunu çok iyi bildiğimiz için 20 hukuk fakültesi öğrencisine burs verme kararı aldık ve duyurularımızı yaptık. 50 civarında öğrenci başvuru yaptı. Arkadaşlarla yaptığımız değerlendirme neticesinde tek kriter olarak maddi olarak ihtiyaç sahibi olmayı belirledik. Burs için gelen öğrenci arkadaşlarımız bize referans olarak ‘kimi bulmamız gerekir’ diye sorduklarında, referans bulmalarına gerek olmadığını tek kriterimizin ‘ihtiyaç sahibi olunması’ olduğunu anlattık. Başvuru yapanların neredeyse tamamı madden sıkıntılı durumda olduğu için en çok ihtiyaç sahibi 20 kişiyi zor belirleyebildik. Veremediklerimiz bizi üzdüğü için arkadaşların teklifiyle diğer öğrencilere de bir sefere mahsus bir miktar ödemeye karar verdik. Ödediğimiz bursların tamamını üyemiz olan arkadaşlar karşıladı.

İkinci yıl biz burs vereceğimiz öğrenci sayısını artırdık ve başvuru sayısı 500’e ulaştı. Üçüncü yıl da burs vereceğimiz öğrenci sayısını 1000’e çıkarttık. Burs verdiğimiz süreçte başvuru yapan, burs alan öğrencilerin büyük kısmı şu an hâkim, savcı, avukat olarak görev yapmaktadır. Bu kişilere sorulsa, herkese kapımızın açık olduğunu ve kimsenin inancını, düşüncesini, fikrini, partisini, ırkını merak etmediğimizi ve araştırmadığımızı söyleyeceklerdir.

FAALİYETLERİMİZ ORTADA

‘Suça Uzak Topluma Yakın Gençlik Projesi’, ‘Hukukçuların Avrupa’yı ziyaret ve mesleki gelişimi projesi’, ‘Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Bilgilendirme projesi’, ‘Boşanma aşamasında olan ailelere hukuki ve psikolojik destek sağlama projesi’, ‘Fakir öğrencilere yardım projesi’ yapmaya çalıştığımız faaliyetlerden bazıları.

Hukukçular olarak ülkemizin insan hakları seviyesini yükseltilmesi, yasaların evrensel hukuk kriterlerine uygun olması için çalışmalar yaptık ve kamuoyu ile ve konunun muhataplarıyla çalışmalarımızı paylaştık. Meclis’te yürütülen yasa çalışmaları hakkında teklif ve değerlendirmelerimizi hazırlayarak ilgili komisyonlara ilettik.

Derneğin kuruluşundan itibaren hiçbir zaman gizli ajandamız, planımız, programımız olmadı. Her şeyi herkesle konuşuyor ve makul görülen faaliyetleri yapmak için gayret sarf ediyorduk. Herkese açık olmaya çalışıyor ve yapmak istediklerimizi çevremizdeki insanlarla da paylaşıyorduk. Suç olarak değerlendirilecek hiçbir davranış içine girmediğimiz gibi derneği ilk gün hangi amaçlarla kurduysak kapatıldığı ana kadar da aynı duygu ve düşüncelerle hareket ettik.

Yaptıklarımızdan ya da yapmaya çalıştıklarımızdan dolayı kimseden takdir, teşekkür, iltifat beklemiyoruz. Ancak, yaptıklarımız gerekçe gösterilerek bize terör örgütü üyesi ya da yöneticisi de asla denilemez. Suçlunun yerine masum insanların yargılanmasına isyan ettiğimiz için suçlu ilan edildiğimizin farkındayız ve er geç asıl suçluların yargı karşısında hesap vereceğine de inanıyoruz.

[Av. Nurullah Albayrak] 11.12.2017 [TR724]