Kamusal alan (public sphere) Batı’da kahvehaneler ve 18. yüzyılda belirmeye başlayan edebi/sosyal cemiyetlerle birlikte ortaya çıkmıştı. Bireylerin oluşturduğu hayali uzam diye nitelenebilecek bu kavram özellikle gazetelerin yaygınlaşmasına koşut şekillendi. Kamusal alan, devlet gücünü dengeleyici bir unsur olarak sivil toplumun ve ‘kamuoyu’ dediğimiz şeyin meydana gelmesini sağladı. Başta Habermas, birçok düşünüre göre kamusal alan demokrasinin sağlıklı işleyişi için bir önkoşul.Son dönemde ‘cemaat eleştirisi’ diye adlandırılan bazı metinlerde kamusal alan kavramının temel alınması, cemaat–kamusal alan ilişkisi üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor. (Bu konudaki tavrımı baştan belirteyim: Eleştirinin işlevi can sıkıcı sorular sormaktır. Kuşatıcı ve yapıcı eleştirilere ulaşabilmek için eleştirel seslerin önünü kesmemek gerekir.)
Jürgen Habermas bu konudaki ünlü kitabını 1962’de yayımlamıştı. (Kitap aslında Habermas’ın doçentlik teziydi ama Adorno ve Horkheimer tarafından reddedildi. Frankfurt Okulu’nun iki öncüsü, tezi liberal demokrasilere karşı fazla ‘iyimser’ bulmuştu.) Habermas tezinde herkesin özgürce söz aldığı bir kamusal alanı idealize ediyor, Batı kapitalizmini Marksist bir bakışla yerden yere vururken kamusal alanın başarı ölçütünü eşit katılım olarak belirliyordu.
EVRENSEL BİR KAMUSAL ALAN VAR MI?
Gelgelelim, bu tezin pratikte bazı sorunları vardı. Habermas’ın en büyük çıkmazı evrensel bir kamusal alan tahayyülüydü. Alman düşünür burjuva toplumunu merkeze alırken, alternatif kamusal alanların varlığını yok sayıyordu. Dahası, Habermas fazla idealist (kamusal alan tartışmasının önemini abartıyordu) ve cinsiyet körüydü (cinsiyet ayrımcılığının toplumsal etkisini görmezden geliyordu). Üstelik Habermas kadınlara ait bir kamusal alanı yok saymakla kalmıyor, kadınların toplum içinde görünmeye başladığı zaman dilimini kamusal alanın gerileme dönemi kabul ediyordu.
Elbette Habermas’ın kitabının ilk basımından bu yana geçen yarım yüzyılı aşkın sürede çok şey değişti. Kuramındaki aksaklıkları fark eden düşünür, 90’lı yıllarda bazı savlarını gözden geçirdi. Yine de sosyal medya çağında Habermas’ın ‘kamusal alan’dan anladığı şeyin bugünün gerçekliğine cevap verip veremediği tartışılıyor.
Osmanlı/Türk toplumunda ise kamusal alanın ortaya çıkışı Batı’dakinden farklı bir seyir izledi. Bu süreç entelektüel tarihimizde o denli belirleyici oldu ki, örneğin Tanpınar’a göre Türkçede roman türünün gecikmesinin temel sebeplerinden biri kamusal alanın tam gelişememesiydi. Tanpınar, kadın ile erkeğin kamusal alanda (“cemiyet kayıtları yüzünden”) yan yana gelemeyişini roman türünün önündeki büyük engel olarak görür. İlk Türk romancılar yabancı bir kadın ile erkeği yan yana getiremediği için yapıtlarındaki aşk serüvenleri ya akrabalar arasında ya da erkeklerle azınlık kadınları ve köleler arasında geçer. (İlk Türkçe roman sayılan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta erkek kahraman, sevgilisiyle ‘kamusal alan’da konuşabilmek için kadın kılığına girer örneğin.) Öte tarafta, Osmanlı/Türk toplumunun kendine ait bir kamusal özerklik alanı (vakıflar, tekkeler) kurduğunu da unutmamak gerekir.
KEMALİZM ETKİSİ
Bugün Türkiye’de ‘kamusal alan’ derken aslında sınırlarını Kemalizmin çizdiği bir zeminden söz ediyoruz. Kemalizm toplumu baştan inşa projesiydi ve işe kamusal alanı dizayn ederek başlamıştı. Örneğin, kadın kamusal alana bu süreçte dahil edildi ancak bunun için yeni bir imge gerekliydi. Kemalizm kadının kamusal alanda görünürlüğünü ‘maskülen’ bir imgeyle sağladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün çevresindeki ‘modern’ kadınların erkek giysileriyle, pantolonlu, kravatlı görünmesi rastlantı değil. (Bu konuda Ayşe Durakbaşa’nın Halide Edib üzerine çalışmasına bakılabilir.)
Aslında cumhuriyetten sonra inşa edilen kamusal alan toplumun her kesimine (Kürtlere, dindarlara) eşitlik vermiyordu. Devlet iktidarını farklı kesimlerle paylaşmaya yanaşmadı. Modern Türkiye’de kamusal alan inşası, bazı şeylerin ‘özel’ alandan ‘kamusal’ alana taşınmasından ibaret kaldı. Kız çocuklarının özel alandaki eğitiminin kamusal alana taşınması gibi… Bu yüzden, devlet ile sivil toplum arasındaki denge yeterince sağlanamadı.
Kemalist ideoloji toplumu şekillendirirken yeni kamusal alanda dindar/muhafazakâr kesime karşı hiyerarşik bir üstünlük iması da barındırıyordu. Bu yüzden cumhuriyet tarihinde dindar kesimler kamusal alanda var olabilmek için savunmacı refleksler geliştirdi.
Bütün bunları yok sayarak Türkiye’de cemaat–kamusal alan ilişkilerini tartışmak bizi sadece yüzeysel çıkarımlara götürecektir. Hizmet Hareketi’nin kamusal alanla ilişkisi bu tarihten bağımsız düşünülemez. Kaldı ki, Batı kaynaklı kuramların Türkiye toplumunu anlamak için bir kerteye kadar işlevsel olduğunu biliyoruz.
GÜÇLÜ DEVLET / ZAYIF SİVİL TOPLUM
Türkiye’de sosyal bilimler literatürü güçlü devlet / zayıf sivil toplum ikiliği etrafında şekillenmiştir. Bugün karşımıza çıkan ‘cemaat eleştirileri’ aslında bu söylemi yeniden üretmekten öteye geçmiyor.
Toplumdaki temel dinamiği devlet / sivil toplum karşıtlığı olarak gören yaklaşım, devleti ve sivil toplumu birbirinden tamamen ayrı iki kategori gibi değerlendirir. İki kavram arasındaki geçişkenliği yok saymak, sonunda iktidar dilinin “cemaat devlete sızdı” söylemine gelip dayanıyor. Oysa kamusal alanla bireysel alan arasına çizilen keskin sınır, günümüz dünyasında girift birey-toplum ilişkilerini çözümlemekte yetersiz kalıyor. Habermas’ın tezinin tıkandığı noktalardan biri de buydu.
Habermas’ın kuramındaki bir başka sorun, ‘alternatif’ kamusal alanların yok sayılması. Tam da bu yüzden, cemaate yönelik “Habermas’ın kamusal olarak tanımladığı alanı sanki mahrem bir alanmış gibi kullanmak” eleştirisi sağlam bir temele oturmuyor. Aksine, Hizmet Hareketi kamusal alanda görünür olma çekingenliği taşıyan sıradan bireylere sivil toplum organizasyonlarına katılım olanağı verdi. (Devlette görev almaktan söz etmiyorum: ‘Kamu’ ile ‘kamusal alan’ı birbirine karıştırmamak gerekir.)
‘BİZDE NEDEN SİVİL TOPLUM YOK?’
“Bizde neden sivil toplum yok?” sorusu, konuya en çok kafa yoran Türk aydınlarından Şerif Mardin’in deyişiyle “eksik saptamak”tan ibarettir ve “toplumun nasıl çalıştığını araştırmak yolunda kullanılabilecek yüzeysel bir yöntemdir.” Mardin, sivil toplumun gelişmişliği konusunda Batı-Türkiye karşılaştırmasının ötesine geçen bir yaklaşım gerektiğini belirtmiş ve meseleyi “toplum zembereği” dediği kavramla anlamaya çalışmıştı. Bir başka deyişle, Şerif Mardin “Batı düzeyinde bir sivil toplum bizde niçin yok?” diye sormak yerine, devlet-sivil toplum ilişkisini kendi kültürel tarihimizi, İslam geleneğini göz ardı etmeden incelemek gerektiğini söylüyordu. Cemaatlerin geleceğini belirleyecek şeffaflık/kapalılık, evrensellik/yerellik, milliyetçilik gibi sorunlara ancak bu düzlemde çözüm üretilebilir. Sosyal bilimcilerimizin Şerif Mardin’in 30 yıl önce koyduğu çıtayı aşamamış olması, entelektüel manzaramız hakkında yeterince fikir veriyor.
Bir de elbette bağlam meselesi var. Sürüp giden ‘cemaat’ tartışmasının, özellikle şu dönemde, devlet tarafından sınırları çoktan çizilmiş bir alanda gerçekleştiğini ve ‘bağlam’ın metne ister istemez nüfuz ettiğini unutmamakta yarar var. Eleştiri hiçbir zaman bağlamdan tamamen bağımsız değildir. Foucault’dan beri biliyoruz: Her metin içerdiklerinden öte bir şeydir.
Türk modernleşmesinin açmazlarına değinmeden cemaat eleştirisine soyunmak, sadece sığ bir yaklaşım değil, aynı zamanda insafsızca görünüyor.
[Can Bahadır Yüce] 10.12.2017 [Kronos.News]







