'Fe Sabrun Cemil' [Mehmet Ali Şengül]

Bir ömür boyu kendini iman ve Kur’an hizmetine adayan, kışta bahar tohumlarını atıp, ‘ben kışta geldim, siz bahar-âsâ bir mevsimde geleceksiniz.’ mesajlarıyla ümit vadeden Hz.Üstad(ra);

"Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var” dır,  gerçeğini ifade etmektedir. (18.Söz)
     
Hz.Yakub’un (as) oğulları, Yusuf’u (as) kıskanıp kuyuya attıktan sonra ağlayarak, ‘Güzel babamız! bize inanmayacaksın ama Yusuf’u kurt yemiş!’ dediklerinde; Hz.Yakup, ‘artık bana düşen ümitvar olarak güzelce sabretmektir.’ Buyurmuştu. (Geniş mâlumat için Yusuf suresine bakılabilir.)
    
‘Fe sabrun cemil’, feryatsız, şikayetsiz, soğukkanlı ve mütevekkil bir şekilde bela ve musibetleri karşılamak, ye’se düşmeden sebeplere tevessül edip yardımı sadece Allah’tan beklemek demektir. Bir peygamber olarak Hz.Yakup (as) da, kendine düşeni yapmış;  “sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum.” (Yusuf suresi, 86) ayetinde ifade edildiği gibi halini Allah’a arz etmiştir.

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresi 216. ayette; “...Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Buyurmaktadır.
    
Olup biten hadiseler karşısında, Allah’ın icraatına müdahale etmeye yetkimiz olmadığı gibi, O’ndan daha şefkatli olmaya da hakkımız yoktur. Yeter ki esbabda kusur etmiş olmayalım. 
     
Yeryüzünde nice insanlar, hâlâ  Allah’ı inkar ediyorlar, hakarette bulunuyorlar. Buna rağmen Cenab-ı Hak, onların başına hemen bela ve musibet vermiyor, rızklarını kesmiyor. Dünyada rahat yaşama fırsat ve imkanı veriyor. Biz arzu ediyoruz ki, zulmeden zalimlerin başına hemen taş yağsın, Allah ellerindeki imkanları alsın. 
     
Allah (cc) Adil-i mutlaktır. Zerre kadar hayır ve şerri zayi etmemekte, emr-i İlahi ile Kiramen Katîbîn olan melekler, gözle görünmeyen kalem ve kameralarla kayda almaktadırlar. Allah imhal eder, mehil verir ama, ihmal etmez. Cezalandırmada Allah acele etmez. ‘Belki vazgeçer, tövbe eder, aklı başına gelir, zulmünün, hatalarının farkına varır’ diye mehil verir ama, neticede öyle bir yakalar ki, artık iflah etmez. 
     
Ra’d suresi 34. ayette; “Onlara dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha çok çetindir. Onları Allah’ın elinden kurtaracak kimse de yoktur.” 
    
Yine Ra’d suresi 42. ayette; “Kendilerinden önce geçenler de (Peygamberlerine- inananlara) tuzaklar kurdular. Fakat bütün tuzaklar Allah’ındır (Allah’ın tedbiri, onların tuzaklarını boşa çıkarır). O, her insanın ne işlediğini pek iyi bilir. Yarın kâfirler de, bu dünyanın sonunun kimin olduğunu anlayacaklardır.” Buyurulmaktadır.
    
İbrahim suresi 3. ayette ise şöyle bir ikaz vardır: “Vay onlara ki, âhirete inanmalarına rağmen, bile bile dünyayı âhirete tercih ederler. İnsanları Allah yolundan çevirir de o yolu eğri büğrü göstermek isterler. İşte onlar haktan, doğru yoldan çok uzak bir sapıklık içindedirler.”
     
Bugün, helaket ve felaketlerin ruhları sardığı, büyük çoğunluk itibariyle kimlik yanılmasıyla insanların yalan, iftira ve isnadlarla yanıltıldığı, iman ve ahlâkın tahrip edilip dinin temeline dinamit konduğu bir dönem yaşanmaktadır. Buna rağmen budanan ağacın bakımı iyi yapıldığı takdirde, mükemmel meyve verdiği de muhakkaktır. 
   
Başta Hoca Efendi olmak üzere bütün hizmet gönüllüleri, gayr-ı meşru bütün dünya lezzetlerini terk ederek, kalbi ölmüş, ruhu sönmüş bir milletin yeniden ihyası için büyük fedakarlıklarda bulunmuşlardır. 
      
Bir milletin uzun ömürlü olması, memleket ve milletin dünya kamuoyunda itibarının yükselmesi, eğitim yoluyla gelecek nesl-i cedidin kafasının aydınlatılmasına, kalbinin iman ve ahlakla donatılmasına bağlıdır. 
      
Bu itibarla, tarihte olduğu gibi büyük fedakârlıklarda bulunan Anadolu insanı, nesl-i cedidin yetiştirilmesi mevzunda, gece gündüz koşturarak, küfür ve dalâlet yangınında yanmakta olan neslin; ‘Yok mu elimizden tutup bizi kurtaracak?’  feryatlarına karşı kulak vermiş, gözyaşları dökmüş, maddi-manevi imkanlarını seferber ederek, tatlı dil  güler yüzleriyle  dünya barışına katkıda bulunmaya çalışmış ve çalışmaktadırlar.
      
Dinin ruhuna aykırı, nesli ifsât edecek düşünce ve fikirlerin kapısının aralandığı bir dönemde bu kahraman eğitim gönüllüleri; son derece samimi, hasbî, fedakâr, inandığı, hak bildiği davasını hiçbir şeye alet etmeden, evvela ülkenin her bir köşesinde, sonra da bütün dünya kamuoyunda açtıkları eğitim kurumlarıyla,  sevgiyle, şefkâtle insanlığın gönlünü kazanmaya ve ahiretlerini mamur etmeye çalışmışlardır.
        
Böylesine kahramanca ve fedakârca hizmet veren bu insanlar, renk, dil, din ayırmadan, insan olan herkese kendi konumu içinde değer vermiş; kavga, kin ve nefret yerine anlaşmayı, uzlaşmayı, müşterek noktalarda buluşmayı, sevgi, şefkat ve merhamet duygularını geliştirerek yardımlaşmayı esas almışlardır.
     
Ele geçirdikleri kuvveti kullanarak, milleti korkutup insanları baskı altına alıp ortalığı katıp karıştırmak, fitne ve fesat çıkarmak suretiyle, başta aile olmak üzere millet fertlerini birbirine düşürüp düşman haline getirerek değil; sevgiyle, aşk ve şevkle, kavl-i leyyin, tatlı dil ve güleryüzle, medenice, ikna yolunu kullanarak insanların ruhlarına girmeye çalışmışlar ve yaratılış gaye ve çizgisinde sulh-u umumiyi esas alarak hizmetlerini yapmışlardır. 
     
Böylesine zor şartlar altında büyük fedakârlıklarla, dünyanın her yerine eğitim yoluyla insanlığın en muhtaç olduğu hizmeti götüren, boğaz tokluğuna çalışıp, hizmeti hiçbir şeye alet etmeyen, gece gündüz dünyayı barıştırma adına koşturan bu yiğitler, bu dünyada hepimizin misafir olduğunu ve mülkün gerçek sahibinin Allah olduğuna dikkatleri çekmişlerdir. 
      
Bu halis, muhlis kahramanların mevcudiyetinden rahatsız olan yarasalar(!), menfaatlerinin ve çıkarlarının gereği olarak, geçici şan ve şöhretlerinin korunması adına, onların yolunu kesme ve engel olmaya çalışmış ve çalışmaktadırlar.
     
Hizmet gönüllülerinin ülkemizde ve dünyanın hiçbir yerinde illegal işleri olmamış, bulundukları bütün ülkelerde devletin ve halkın desteklerini alarak; kanunlara, mevzuata ve hukuka uygun bir şekilde hizmetlerini legal olarak yapmışlardır.
    
Hangi sebeple olursa olsun, yalancı cennetlerine engel olunacak düşüncesi ve korkusuyla, bu hizmetin varlığından rahatsız olan bir zihniyet; yaşlı, kadın, çocuk, hasta, suçlu-suçsuz ayırmadan insanları, ecdatlarının kanı üzere kurulmuş kendi ülkelerinde yaşam hakkından mahrum ederek, karı-kocayı birbirinden, şefkat ve bakıma en muhtaç oldukları bir yaşta yavrularını, anne-babalarından ayırmışlardır. 
      
Yakın tarihte böylesi hiç görülmeyen bir zulümle, yuvaları parçalayıp masum insanlara verilen sıkıntıların yanında; memlekete ve millete en faydalı olacakları bir dönemde, geniş çapta zorunlu bir beyin göçüne sebep olmuş ve olmaktadırlar. 
    
Evet zahiren acı, üzücü, dünya hayatı adına ciddi bir mahrumiyet ve mağduriyet olan bu göç, kader ve ahiret hayatı açısından değerlendirildiği takdirde, çok büyük hayırlar ve güzellikler hasıl edeceği, kim bilir belki milyonların ahiret hayatının kurtulmasına vesile olacağı unutulmamalıdır.
    
Böylesine hayır ve bereketlere vesile olacağına inandığımız bu hicreti, iyi organize etmeli, az dahi olsa bazı muhacirlerin mahrumiyet yaşamalarına fırsat vermeden, murad-ı İlahi istikametinde değerlendirmeye gayret edilmelidir.
    
Nice mağdur, mazlum, mahkum, çocuk, kadın, hasta ve yaşlı insanlar vardır ki, şeytan saltanatının kurbanı olmuşlardır. Bu masum insanların, meşru yollarla hakları aranmalı, müdafaaları yapılmalı, demokratik hak ve hukuklarını elde edebilmeleri için destek verilmelidir.
    
Dünya gaye-i maksat yapılıp ahiret unutulursa, musibetler karşısında kadere taş atılırsa, vazifeler ihmal edilip ceyyid ve cedid nesiller beyin felcine uğratılırsa, o zaman mes’uliyet yakamızı bırakmayacaktır.
    
Herkes bulunduğu ülkelerin dilini mutlaka öğrenmelidir. Efendimiz (sav) dil öğrenmeyi Hz. Zeyd bin Sabit (ra)  şahsında ümmetine teşvik buyurmuşlardır. Mü’minler bu yolla, insanların dünyaya gönderiliş gayelerini, hal ve sözleriyle, tavır ve davranışlarıyla, muhtaç olan insanlara anlatmalı ve herşeyi yaratıp emrimize veren Rabbimizi tanıtmalı ve sevdirmelidirler.
     
Ehl-i iman da, o ülke insanlarına ait fazilet, kültür ve sanat gibi insanlığa yararlı, terakkisine vesile olan güzelliklerden, kendi benliğini, kimliğini kaybetmeden istifade etmeli; herkesin canını, malını, namusunu, kendi canı, malı, namusu kadar değerli kabul edip, başkalarına saygıda kusur etmeden  korumalı ve güven telkin etmelidirler.
    
Ülkemizin kıymet ve değeri kalbimizde müsellem, bununla beraber bir mü’min için, inancını rahat yaşadığı Allah’ın mülkü olan her yer vatanıdır. Allah (cc), mü’minler için yeryüzünü mescit, Mekke-i mükerremeyi kıble, Medine-i münevvereyi minber ve kainatın yaratılış vesilesi Efendiler Efendisi Hz.Muhammed’i (sav) de, kainat ve insanın yaratılış gayesini anlatan bir hatip, dünya ve ahiret mutluluğuna insanları kavuşturan bir rehber ve bir lider olarak tayin etmiştir.

İbrahim suresi 11. ayette; “Müminler yalnız Allah’a dayanıp güvenmelidirler” buyurulmaktadır.

Kendilerini Allah’a davet ettikleri için kavmi tarafından sıkıntı çekmeyen resul, peygamber yoktur. 

“Resuller, (yer yer sıkıştıklarında) Allah’dan yardım ve zafer istediler. Neticede her inatçı, zorba zalim hüsrana uğradı. İş bununla bitmeyecek, ardından o zorba cehenneme girecek. Orada kendisine kanlı, irinli, su içirilecek, yutmaya çalışacak ama, boğazından geçiremeyecek. Ölüm her yandan ona geldiği halde yine de ölmeyecek. Bunun arkasında da pek şiddetli bir azap daha vardır.” (İbrahim suresi 15-16-17)

“Bunalmaları sebebiyle, her ne vakit cehennemden çıkmak isterlerse, gerisin geriye oraya itilirler ve kendilerine: 
‘Çıkmak yok! İster istemez, bu yakıcı azabı  tadacaksınız!’ denir.” (Hac suresi, 22) 

“İman edip makbul ve güzel işler yapanları ise Allah, içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Orada altın bilezikler ve incilerle bezenirler. Orada giyim kuşamları da ipekten olacak.” (Hac suresi, 23)

“İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan râzı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!” (Tevbe suresi, 100)

“Bunlardan önce Medine’yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. 

Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, onlara verilmesini tercih ederler. 

Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte felah ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır. 

Onlardan sonra gelenler (başta muhacirler olarak, kıyamete kadar gelecek müminler): 
‘Ey kerim Rabbimiz, bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle! İçimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma! 

Duamızı kabul buyur ya Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!’ derler.” (Haşir suresi, 9-10) 

Müslümanlar, liyakatlarını ispatladıkları müddetçe daima üstün geleceklerdir. Dünyanın varisliği, Tevhide bağlı, şirkten ve tefrikadan uzak olan, en güzel ve sağlam işler yapan kullara aittir. 

“(Habibim) De ki: “Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Çünkü bâtıl, yok olmaya mahkûmdur.”  (İsra suresi, 81)

Hayır ve şer işlemeye müsait yaratılan insan, misafir olduğu, her an ayrılması muhtemel dünya hayatında, ciddi bir imtihana tâbî tutulmaktadır.  

Allah(cc), insan için ‘akla kapıyı açıp iradesini elinden almamıştır’. Hayra davette peygamberler, şerre davette şeytanlar tavsif edilmiş, intihap, tercih, insan akıl ve iradesine bırakılmıştır. Onun için sorumlu insandır, dolayısıyla hayatını bu sorumluluk şuuruyla tanzim etmelidir.

[Mehmet Ali Şengül] 20.7.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Nankörlüğün cezası [Safvet Senih]

Bahaddin Gürsoy Bey anlatıyor:

“1968’de Van’daki (Risale-i Nur davasından dolayı devam eden) Mahkememize Avukat Bekir Berk Ağabeyle girdikten sonra, Iğdır’daki bir Mahkemeye gitmiştik. Gece Erzurum’a dönecektik. Bekir Ağabey, ani bir karar ile Rus Hudut Karakolu’ndan geçmemizi istedi. Bizi Karakolun önünde durdurdu. Askerlere selam verdi. Türk ve Rus askerleri, karşı karşıya nöbet tutuyorlardı. Askerlerimize önce Kıbleyi sordu. Orada ikişer rekat namaz kılmamızı söyledi. Namazdan sonra ben Nazım Gökçek ve İshak Övet ile birlikte yaptığı duaya ‘Âmîn’ dedik. Komünizmin yıkılması, esaret altında olan Müslüman soydaşlarımızın hürriyetlerine kavuşması için dua etti ve hep birlikte ‘Âmin’ dedik. Gece karanlığında sanki dağ ve taşın da bizimle ‘Âmîn’ dediğini hissettik.

“Yine o yıllarda Bekir Ağabey, bir grup kardeşle Trabzon’a gelmiş, oradan da bize uğramışlardı. Arsin Merkez Camiinde kıldığımız namazdan sonra Rize’ye hareket ettik. Cami cemaatinden Halk Partili bir komşumuz, Jandarma Komutanlığına şikayet etmiş; ‘Bahattin Gürsoy’a gelen misafirler din devleti kuracaklar!’ diye.

“Bunun üzerine Jandarma gelip evimizi kuşatma altına almış. Nereye gittiğimizi sorduklarında ağabeyim ters istikameti işaretleyerek, Trabzon tarafını göstermiş. O gün bizi yakalayamadılar. Bir gün sonra döndüğümüzde evi tekrar sarıp bizi Karakola götürdüler. Serde Karadenizlilik de var! Karakol Komutanına çok sert çıkmıştım: ‘Sen ne hakla baskın yapıp misafirlerimizle bizi buraya getiriyorsun? Bu zat, Türkiye’nin en tanınmış avukatlarından Bekir Berk’tir. Bu yaptığını senin yanında koymayacağım!’ İlçenin de ileri gelenlerinden olduğumuz için, Komutan özür dileyip bizi serbest bırakmak sorunda kaldı. 

“Müslim Selçuk ve arkadaşlarının mahkemesi vardı. Bekir Ağabey yine Trabzon’a gelmişti. Trabzon Siyasî Şube Başkomiseri Mustafa Bey, Bekir Ağabeyin dayısının oğluymuş. Bekir Ağabeyin geldiğini haber alınca gelip kendisiyle görüştü. Ayrılırken, ‘Yolculuk buradan nereye Bekir Bey?’ diye sordu. Bekir Ağabey de yakını olduğu için güzergâhını söylemekten çekinmedi. ‘Erzurum’a gideceğiz.’ dedi. 

“Akşam saatlerinde Erzurum’a doğru tola çıktık. Gümüşhane’ye yakın gece yarısı yolumuz Jandarmalar tarafından kesildi. Bizi karakola aldılar. Kimliklerimizi alıp tutanak tutmaya başladılar. Bekir Ağabey, Jandarma Komutanına hitaben: ‘Ben Avukat Bekir Berk, yardımcım Bahattin Gürsoy. Arabayı Trabzon’dan kiraladık, Erzurum’daki duruşmaya gidiyoruz. Bizi eşkıya mı sandınız da yolumuzu kestiniz?’ dedi. Jandarma Komutanı, Bekir Ağabeyden etkilendi ve özür diledi: ‘Ne yapayım Bekir Bey, Trabzon’dan Baş Komiser Mustafa Bey arayıp bana talimat verdi!’ dedi. Mustafa Bey, Bekir Ağabeyin sadece yakını değildi. Aynı zamanda İstanbul’da Polis Kolejinde okurken Bekir Ağabeyin annesinin iyiliğini görmüş, yanında kalmıştı. Yapılan bunca iyiliklere karşı bir yakının bu derece nankörlük etmesi, Bekir Ağabeyi çok üzmüştü. Daha sonra bu olayı annesine anlatmış, annesi de ona beddua etmiş. Çok geçmeden o komiser vefat etmiş!

“1967’de kiraladığımız bir minibüsle Van’da Üstadımız için okutulan mevlide gittik. Mevlit, Erek Dağı eteğindeki Çorovanis köyünde idi. Mevlidin bitiminde Av. Gültekin, Rahmi Erdem, Selahattin Akyıl, Erol Kuralkan, Müştak Zerrekli, Mustafa Ateşmen ve Müslim Selçuk, Emniyet tarafından ifadeye çağrıldılar. Müslim Selçuk Ağabeyin üzerinde bir teyp kaseti çıkmıştı. İçinde Kur’an ve Risalelerden pasajlar vardı. O yaşlı olduğu için ‘Kaset benimdir.’ deyip, onun yerine ben içeri girdim. Hapiste tam 205 gün kaldık.

“Mahkememizin sonlarına yakın bir duruşmada Savcı, İslam’a, Kur’an’a, Üstad’a hakaret dolu ifadeler sarfetti. Hakkın müdafii Bekir Ağabey yerinde duramadı. Bir ok gibi ayağa fırladı: ‘Sayın Savcı!’ dedi. ‘Sen kimin ağzıyla konuşuyorsun? Lenin’in ağzıyla mı, Mao’nun ağzıyla mı? Sen galiba buranın İslam diyarı olduğunu unuttun!’ Çok ağır bir konuşma idi. Savcı dayanamayıp Mahkeme Salonunu terk etti.

Raif Abdünnur Keseli diyor ki:

“1971’den sonra yapılan plan gereği bu güçlü Avukatın saf dışı edilerek mahkûmiyetlerin devamını sağlamak plânı yapılmıştı. Bu maksatla Bekir Berk’e gıyabî tutuklama kararı çıkartıldı. Ardından meşhur İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi başladı.

Ali Ulvi Kurucu Ağabey, 1950’de Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesinde duyarsız İktidara karşı protestoda bulunan gençlerin şahlanışı ile ilgili şunları söylüyor:

“Yakalanan gençlerin başında bir genç vardı. Gözlüklü, kravatlı, tığ gibi, ince uzun boylu. Bir gün sonra çıkacak gazetede resmini basarak teşhir etmek isteyen gazetenin foto muhabirine dönmüş bakıyor; ‘Beni bir zalim gibi… cani gibi âleme göstermek mi istiyorsun?’ der gibi. Öyle bir sima ki, gencin siması, Yavuz Selim’in atı gibi; gem filan vurulmaz ona. Acayip bir sima. Aşık oldum gencin simasına, bakışına! (…) İçimde duygular, hisler galeyana geldi. Coştum, ilk şiirimi kaleme aldım. Bu şiirin ismini de, ‘ASİL GENÇ’ koydum.”

Hayatını davasına adayan adamlar için her zaman bu çeşit sıkıntılar, süreçler söz konusudur. Bunların hepsi de hayra çıkar, bütün karanlıklar da aydınlığa… 

[Safvet Senih] 20.7.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Nasrettin hoca bir gün inşaat işine girmiş…[Seyfi Mert]

“Sanat, ekmek peşinde koşarsa alçalır.”
Aristophanes

Çıkan kısmın özeti: Atıp tutmakta, tarihteki en iddialı iktidar olan Tayyip Bey ve partisi AKP, legal-illegal ekipleri sayesinde en övünülecek eserlerini fotoşop vasıtasıyla yapıyorlar. Türkiye, hamaset ve insan gazı dışında bir şey üretmediği için, en önemli vaatler birkaç piksellik oynama ile anında üretilmiş oluyor ve ülkenin yarısı da bıkıp usanmadan bu yemeği her defasında yiyor. 
Mesele sadece palavra sallayıp milleti kandırma meselesi değil şüphesiz. Bir de işin haysiyetsiz bir boyutu var. Tam bir istihbarat ve operasyon devletine dönüşen ülkede, bazı mihraklar operasyon yapacakları kişi ve kurumlara karşı yine fotoşop marifetiyle yalan-belge, bilgi üreterek, ellerinde havuz bataklığını da kullanıp istediklerini elde ediyorlar. 

Gelelim bugünkü yazımızın mevzuuna…


Yukarıda gördüğünüz birinci foto yaklaşık 150 yıl öncesine ait bir heykelin görseli. Yaptıran ise çok tanıdık bir isim, hani günümüz iktidarının dilinden düşürmediği Osmanlı sultanlarından Abdülaziz Han…  

Kısa bir ön bilgi ile meramımıza geçeyim. 

Sultan Abdülaziz, hayvanlara karşı özellikle de kaplan ve aslanlara karşı ilgisi sebebiyle Çırağan ve Beylerbeyi Sarayı bahçelerine Geyiklik ve Aslanhaneler inşa ettirmişti. Bu ilginin tabii neticelerinden biri de kaldığı mekanları, başta bu hayvanlar olmak üzere, hayvan figürleriyle donatmasıydı. Kendi döneminde Fransa’dan Beylerbeyi Sarayı ve Çırağan Sarayı bahçelerini süslemek için bronz, mermer heykeller ve vazolar sipariş edilmişti. Sonraki dönemlerde Yıldız Sarayı ve Dolmabahçe Sarayı’na taşınan bu eserler, Fransız zanaatçı ve heykeltıraş Pierre Louis Rouillard tarafından yönetilen bir ekip tarafından yapıldı.

Bugün hala bu heykelleri Dolmabahçe ve Beylerbeyi gibi sarayların bahçelerinde görmek mümkün. 

İkinci görselimiz ise günümüzden; Afyonkarahisar’dan… Gerçi göle maya çalmaktan ziyade, inşaat temeline (dönemin ruhuna daha uygun) harç döküyor gibi bir edası var ama heykeli dikenler bunun Hoca Nasreddin olduğunu ileri sürüyorlar. Belki de bu sebepten dolayı, heykeli geçtiğimiz gün İstanbul’u esir alan ve yetkililerin “Boyu 1.60’dan kısa olanlar sokağa çıkmasın” uyarısı yaptıkları sel fotoğrafıyla kolajlamışlar. Bir fotoşop çalışması yapmışlar yani…

Her fırsatta ecdat sömürüsü yapanların tarihe ve tarihi eserlere verdiği değeri kısaca özetleyeyim: 
Malum Osmanlı Arşivleri binasını bir yandaşlarına otel olarak tahsis edip, eldeki arşivleri Kâğıthane’de depolara kaldırdılar. Her yağmur yağdığında tarihimizin bir kısmı eriyip gidiyor ama soran eden yok. Avrupa bizi kıskanıyor filan. 

Süleymaniye camiinin külliyesinde sünnet düğünü, tarihi Efes antik tiyatrosunda kına gecesi düzenledi iktidarın yardakçıları ve yandaşları. 

Tarihi cami duvarlarına bildiğimiz mutfak fayansı döşemeyi restorasyon saydılar. Binlerce yıllık çeşmelere abidik gubidik musluk takıp, bir de kocaman cıvatalarla sabitlediler ki çalınmasın. Hırsızlık fıtratta olunca tanıyorlar mallarını zira! Yüzlerce yıllık tarihi mekanlara bildiğiniz plastik bölmeler yaptılar, fotoselli kapı koyup ne kadar da modern oldukları havasını basan hödükleri bile çıktı bu iktidarın. 

Devleti böyle yapınca milletin de paçasından sakillik akıp duruyor elbette. 

Minare yerine varil koyanı mı ararsınız, kubbe yerine sofra sinisini yerleştireni, alayı bu iktidara nasip oldu bu müptezelliklerin. 
Ne de olsa ecdada kurbanlar, Osmanlı dedi mi akan suları duruyor hepsinin!

İş böyle olunca aslında fotoşop daha masum geliyor insana. Geçmişin paha biçilmez değerlerini mahvedeceklerine en azından sanal olarak yaparak hava atsınlar, yemeye razıyız!

Mesela film çekmesinler. 

Batırdıkları yetmiyormuş gibi, artık beceremeyenin kellesini almakta hiç tereddüt etmiyorlar. 

Böyle giderse bugünlerde üzerine çöreklenip devletin kanını emen yandaşların çoğu yakında iş almaktan tırsar olacak. 

Mesela, ömrü boyunca ipe sapa gelmez kıytırık filmler çeken yönetmenleri Reis’in gençliğini gazla canlandırıyorum ayağına sevdayı kuşun kanadına iliştirmeye çabalarken batırıp sıvayacak, Reis izlerken kuduracak, kısa süre sonra yayından kaldırtacak ama yönetmen ısrarla daha büyük proje, diye devletin kapısına secde etmeye devam edecek!

Fakat vermemişse Ma’bud yapabilecek bir şey yok tabi. 

Değil birkaç milyon TL, trilyonları dökseniz bunların yapabileceği şey en fazla İskilipli Atıf Hoca filmi sakilliğinde olacaktır. Bu nedenle Reis’in artık bunlara tahammülü olmadığının göstergesi olarak, ibret-i alem olsun diye Ali Avcı’yı içeri attılar bence.

Beceremezsen yürü zindana. Paraları cukka ederken iyi değil mi? Her şeyin bir bedeli vardır…

Bence artık bu kişiler sanat üretmeye çabalamasınlar, postu deldirmeleri mukadder zira. 

Bunun yerine, ne bileyim Braveheart filmini alıp William Wallace yerine Tayyip Erdoğan dublajı yapsalar, bu milletin yarısı yer.

William Wallece “Eyy İngilizler, Ey Uzunbacak” diye şarlasın mesela! En azından yalan ama doğru dürüst bir şey izlemiş oluruz diye düşünüyorum. Uçakangiller, Tunçgiller, Kaplanoğlugiller, Güneşgiller, Avcıgiller’e trilyonlar kaptırılmaz. Onlar da basur yalamaktan dillerinde mantar bitecek hale düşmezler. 

Her fırsatta demokrasi nöbetine filan gidip selfi çektirerek, “Reyiz burdayız, gör bizi kulun köpeğin olayım” temalı paylaşımlarda bulunmaz, hiç olmazsa haysiyetleriyle tamamlarlar dünya hayatlarını. 

Üstelik artık Reyiz de trol ordusu da sabrının sınırına gelmiş bulunuyor. 

Nerden mi biliyorum?

Ali Avcı olayından…

Yapımcı-Yönetmen Ali Avcı olayı, basit bir şey değil. Artık her yapılanın bedelinin bir şekilde hayatıyla ödeneceği/ödüllendirileceği bir çağın tam ortasında olduğumuzun ispatı niteliğindedir. Bu olaydan sonra yazarından çizerine, siyasetçisinden sanatçısına kadar herkes takdir edilmenin dışında bir seçenekleri olmadığını, başarısız sayılma durumunda da bunun bedelinin canla/ hayatla ödeneceğinin farkına varmış oldu. 

Ali Avcı, sanatçıdan ziyade tipik bir şark tüccarıdır. Değil film çekmeyi, film izlemeyi bile bilmez. Ama gelin görün ki, Adıyaman belediyesini tokatlar bir film çeker, bakanlığı tokatlar başka film çeker, iyi kötü nafakasını çıkarır. 

Kimsenin kazandığında gözümüz yok, afiyet olsun, ziyade olsun…

Lakin yaptığı kepazeliklerin sanat olarak adlandırılması bu mesleğe yapılmış en büyük ihanettir, iftiradır. 

Sadece onun için değil, o cenahın kahir ekserisinin yaptıkları pespayelikler için aynı şey geçerlidir. 

Tutunacak bir samimiyetleri, imanları vardı, ruhlarını Firavun’a satarak onu da kaybettiler maalesef. 

Uçan adam Sabri vardı hatırlar mısınız?

Uçuyorum diye iddia ediyor ve yerde debeleniyordu. 

İşte başta Ali Avcı olmak üzere, bu cenahın tüm sanat kabzı isimlerinin yaptıklarını görünce Uçan Adam Sabri, daha inandırıcı geliyor inanın. 

Bunların yaptıkları sanat ise Sabri uçuyor emin olun….

Elbette Avcı’nın yeteneksizliğinden dolayı bu sanattan uzak durmasını isterim. Devleti söğüşlememesini de. Ama bunun bedeli hapishane olmamalı. Sultanın hoşuna gitmeyen iş yaptığında, ya da beceremeyeceği işlere bulaşıp, yüzüne gözüne bulaştırdığında ödeyeceği bedel bu olmamalı…

Hani hünkarın talebine, “Olursa dile benden ne dilersen, ama bak olmazsa boynunu vurdururum” devrine geri dönmüş olmak bile yeterince dehşet vericidir. 

Ben yandaşlara da söylüyorum işte, tamam ülke fotoşop devleti, gelecek nesiller ağızlarıyla gülmeyecekler yaptıklarınıza ama Ali Avcı gibi ağır bedel ödememek için en azından, varsın çakma olsun, çalıntı olsun, fotoşoplu olsun işleriniz. 

Millet yemeye hazır, biz de yiyor gibi yaparız. 

Sizin selametiniz için!

[Seyfi Mert] 20.7.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Erdoğan devleti, ‘insan hakları’ ve ‘HERO’ korkusu [Erman Yalaz]

Şaka gibi. Üzerinde İngilizce ‘HERO’ Türkçesiyle ‘kahraman’ yazan tişört ile Marmaris’teki mahkemeye çıkan bir 15 Temmuz darbe yargılaması sanığı yüzünden ülkede neredeyse tekstil sektörü KHK ile işlevsiz hale getirilecek. Üstelik tişörtü sanık kendisi tercih etmemiş, cezaevi vermiş. Subay duruşma salonundan atıldı. Olay bitmedi. Ülke kaynıyor. Haberlere bakar mısınız? Mahkeme önüne kurulan darağacında ‘traitor’ yani ‘hain’ yazan iki tişört idam edildi.  Erzurum’da iki üniversite öğrencisi  ‘Hero’ yazılı tişört giydikleri için gözaltına alındı. Üstelik MOBESE devreye sokularak tam bir polisiye filmi çevrildi. Hassas çalışmayla suç delilleriyle alındı ikili. Ankara Polatlı’da Sincan Cezaevi’ndeki duruşmaya gelen sanık yakını, benzer bir tişört yazısı nedeniyle gözaltına alındı. Sonra tutuklandı. Emirhan B., yargılanan amcası Astsubay Halil İbrahim B.’yi görmeye gelmişti oysa.

İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARININ DERDEST EDİLMESİ DE NEYİN NESİ?

Hollanda referandum sürecinde iki Türk bakanı ülkeye almama kararından sonra İstanbul AKP teşkilatı kıyameti kopartmış, sıralı portakalları bıçaklamıştı hatırlarsınız. Seviyesizlik diz boyu. Durum bununla sınırlı değil. İnsan hakları ve özgürlüklerin yerlerinde yeller esmiyor sadece, hasbel kader Türkiye’de yaşananları dünyaya duyurmaya kalkışanlar da tutuklanıyor. Af Örgütü (Amnesty International) Türkiye Temsilcisi İdil Eser’in de aralarında yer aldığı 6 kişi tutuklandı. Toplantı yapmakla, üç ayrı terör örgütüne (DHKP-C, PKK, FETÖ) destek olmakla suçlanıyorlar. Hikayeye göre insan hakları uzmanları ve gönüllüleri yeni bir darbenin ya da gezinin mimarı olacakları toplantıya katılmışlar. Güler misin ağlar mısın? Nerden çıktı bu iddia? Hangi deliller var ki insan hakları savunucuları toplantısı basılıp derdest ediliyor? Sonra tutuklanıyor? Cumhurbaşkanı konuya muhatap. Toplantıya yapılan baskını, gözaltıları, tutuklamaları meşrulaştırmak için  ‘15 Temmuz’un devamı’ diyor Erdoğan. Savcı hakimler devreye giriyor ve 6 insan hakları savunucusu tutuklanıyor.

İşkenceleri, bebek tutukluları, hamile ve ihtiyar dinlemeden 17 bin kadını 56 bin kişiyi haksız yere tutuklayan idare doymak bilmiyor. İftiraya, tutuklamalara, absürtlüklere, gözaltılara, insan hakları aktivistlerinin, gazetecilerin, hukukçuların ve masum sivil insanların tutuklanmasına doymak bilmiyor.

HERO’YA KADAR BU MİLLETE NE TİŞÖRTLER GİYDİRİYORSUNUZ

‘HERO’ yazan tişörtlerin basımının yasaklanması tam bir garabet. Milletin İngilizcesi ‘Vat ken ay du!’ seviyesinde. Ya da Cem Yılmaz’ın tabiriyle ‘lidil lidil in tu dı midil’ deyince ikinci kuru geçmiş oluyor. Yahu, İngilizce konuşan ve anlayan dünyalılar listesinde ülke en arkalarda. Erişim yasağı getirilen Wikipedia ansiklopedisindeki verilere göre, yüzde 0.1-15 aralığındaki ülkeler sıralamasındayız. Türkiyelilerin İngilizce umurunda değil. Bunca yıl eğitim görmesine (ortalama en az 6-7 yıl) ve de  İngilizce hocasının tehditlerine rağmen turistlerle iki lafın belini kıramayan Anadolu halkı, ‘HERO’dan rahatsızmış. Mahkeme önlerinde tişört idam ediyor zır-deliler. Dün de Ülker bisküvilerini evinde asan paranoyakları izliyordu memleket.

Zeytinburnu’ndan başlayıp Adana’ya uzanan tekstilcilerin portföyüne ne demeli. Ayıp değil mi? Boylu postlu Anadolu gençlerine okey oynarken ‘I Love My Husband’ (Kocamı Seviyorum) tişörtü giydiriyorsun. GAP, (gay) Pig, Sow (domuz, dişi domuz), pitch (fahişe), nude (çıplak) gibi akla hayale gelmeyecek yazıları bastığın tişörtler 7’den 77’ye giyiliyor. Küfür de var, ahlaksızlık da. Şimdi ‘HERO’ sorun olmuş. Trajikomik.

Vakıa bununla sınırlı değil. Uluslararası Af Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü John Dalhuisen, “Darbe girişimi sonrasında ülkede büyük bir temizlik harekatı yürütülüyor. Bu kişiler (insan hakları savunucuları) gözaltına alındıktan sonra gazetelerin birinci sayfalarında hedef gösterildiler. Yargılama basında yürütülüyor, yargı yalnızca uyguluyor” diyor.

‘TÜRKİYE ARTIK SAYGIN BİR ÜLKE DEĞİL!’

“Bu yalnızca Türkiye’deki muhaliflere değil Türkiye’nin kendisine de bir saldırıdır. Muhalifler halk düşmanı olarak gösteriliyor. Türkiye’nin otoriterleştiğini herkes biliyor ama kimse bir adım atmıyor. Türkiye’de çıkarı olan çok ülke var, özellikle de göç, IŞİD’le mücadele, Suriye gibi konularda. Bunlar büyük çıkarlar. Ama bunlar Türkiye’nin saygın olduğu varsayımına dayanıyordu. Artık Türkiye saygın bir ülke değil. Bu rejim saygın değil. Bölgede bir istikrar kaynağı değil. Artık dünyada herkes Türkiye’ye kırmızı çizgileri aştığını göstermeli.” diye ekliyor.

2002’den sonra inşa edilen Avrupa Birliği üyeliği, evrensel hukuk ve insan hakları için geleceğe yürüyen ülkede idam cezası, Guantanamo kıyafetiyle yargılama yapma, tişört idam etme, insan hakları savunucularını terörist diye hapsetme boyutuna varıldı. Her yeni ihlal ile Türkiye’yi otoriter ve diktatöryel bir ülkeye dönüştürüyor Erdoğan ve yargısı.

KELLE AVCISI ŞİZOFRENLERE KALAN MEYDANLAR

Ergenekon sanığı manyağın biri, sivil insanları, sırf bir gruba mensup olduklarından bayrak direklerinde asmaktan bahsediyor. Cezaevlerine basma sözü veriyor. Azrail’den memuriyet talep ediyor. Savcıların kılı kıpırdamıyor. Köprüde başı kesilerek şehit edilen askeri öğrencilerin, sniper mermisiyle vurulmuş Erdoğan’ın en yakın arkadaşı Erol Olçok’un ölümünü soruşturacak cesaret yok savcılarda. Hamile kadınları hastanelerden toplama, bebekleri hapsetme, insan hakları savunucularının toplantılarını basma cesareti var. Hukuksuzluk cesareti. Tek adam devletinin ilk ve bitmeyecek uygulamaları. Yıllarca, 28 Şubat’tan, vesayetten şikayet edenler, Amerika ve İsrail’e tepkisini bayrak yakmakla sınırlayan bu ahlaksız güruh, şimdi kendi bidatlarının peşinde dini, diyaneti, insan haklarını, hukuku yerle bir ediyor.

Erdoğan neden korkuyor ‘kahramanlardan’? Hatırlanacaktır.. Turgut Özal merhum cumhurbaşkanının şüpheli ölümünün soruşturulduğu dönemde naaşı çıkarılıp örnekler alınıp, Adli Tıp otopsisi yapılmıştı. O zaman açık net Özal’ın aşama aşama zehirlendiği ortaya çıktığında, Adli Tıp Kurumu’ndan aldığı bilgi ile Erdoğan’ın kapısına varan Adalet Bakanı’na sert çıktığını duymuştuk. Bunca yıldan sonra ‘başımıza kahraman çıkarmayın’ demişti sözde. Ankara kulislerinde o günün en çok konuşulan tevatürlerinden biriydi bu. Erdoğan, tek adam, şerik istemiyor! Sümme haşa! Ülkeyi karanlık çukurlara yuvarlıyor.

Hulagu’lar Anadolu’yu yağmalamıştı, kütüphaneleri yakmıştı.. Bunlar da öyle, binlerce okul kapatılıyor, ilim, adalet namına çalışanlar terörist ilan ediliyor. Cezaevlerini basmak, insanları asmaktan bahsediliyor. Ne için? İktidarda kalmak için… Batsın sizin iktidarınız!

[Erman Yalaz] 20.7.2017 [TR724]

2019 için çok acil ‘tehdit’ aranıyor [Analiz: Kemal Ay]

Malum 2019’da Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Siyaset şimdiden buna hazırlık yapıyor. Adaylardan biri kesin: Erdoğan. Rejimi kökten değiştiren ve bu yeni rejimin ilk, kurucu reisi olmak isteyen Erdoğan için 2019’daki seçimler bir nevi ölüm kalım meselesi. Onun için seçimler, 2000’li yıllar boyunca inşa edilen ‘Erdoğan kültü’nün tescillenip tastamam yürürlüğe konulacağı bir devreyi işaret ediyor. İleride 2014-2019 arasını ‘2. Kurtuluş Savaşı’ olarak anlatacak bir ‘efsane’ kurguluyor.

Elbette bu savaş öyle kolay verilmiyor. Bir ‘hain’ yaratıp onun arkasına ‘yedi düveli’ koyup Don Kişot’un yel dermeğinleriyle savaşırken takındığı pozu keseceksiniz. Milyarlarca liraya haksız yere el koyup, binlerce masumu zindana atacaksınız. Bu ‘hain’ ile mücadele yetmeyecek, sesini çıkaranı, kafasını kaldıranı bastıracaksınız. Masumların önce avukatlarını, sonra onların hakkını savunanları tutuklayacaksınız. Çünkü elinizde şahane bir sebebiniz var: Ülke tehlike altında, savaş dönemindeyiz!

Gezi Parkı protestolarında başlayan bu ‘işgal altındayız’ söylemi, 17-25 Aralık’la devam etmişti hatırlasanız. ‘Darbe var, darbeye karşı birlik olalım!’ Gerçekten de o dönemde, ‘Seçilmiş hükümeti mi destekleyeceksiniz yoksa seçimle gönderemeyeceğiniz bir Cemaat’i mi?’ söylemi baya alıcı buldu. Teoride haklılardı belki ama pratikte çakmış olduklarını anlamaları için o dönem ortaya saçılan ses kayıtlarına, Gezi sırasında ‘ana akım medyanın’ tutumuna ya da yolsuzluk tablolarına bakmaları yeterliydi.

İKİ ÖNEMLİ YANLIŞ

Bugün de hâlâ ‘Cemaat çok gizli kapaklı bir yapı ama Erdoğan’ı teorik olarak seçimle gönderebiliriz’ diyerek, Erdoğan’ı vermiş olduğu ‘Kurtuluş Savaşı’nda sadece Cemaat’le uğraşmaya yönlendirmek isteyenler var. Erdoğan da onlara nispet yaparcasına, sürekli cepheyi genişletiyor. Yabancı uyruklu insan hakları aktivistlerini, Kürtleri, CHP’lileri vs. tutuklatıyor. Yavuz Baydar’ın dediği gibi, kendini anlatmak için çok çaba sarfediyor Erdoğan ama anlamak istemeyen yine anlamıyor…

Birinci yanlış: Erdoğan’la Cemaat arasında bir tercih yapıldığının zannedilmesi. 17-25 Aralık’ta da, sonraki seçimlerde de, referandumda da mevzunun Cemaat’le uzaktan yakından alakası yoktu. Yani Erdoğan kaybederse, Cemaat’in kazanacağı iddiası düpedüz yalan. Bir CHP iktidarında Cemaat’in ‘eski gücüne’ kavuşma ihtimali var mı Allah aşkına? CHP içinde o kadar etkin yeminli Cemaat düşmanı varken hele…

İkinci yanlış: Sanki Erdoğan bugüne kadar hiç hukukun dışına çıkmamış, siyasetin ayarlarıyla hiç oynamamış, demokrasiyi rehin almamış, medyayı ve ifade özgürlüğünü yerle bir etmemiş gibi ‘adil seçimlerle’ Erdoğan’ın siyasetten el etek çekebileceğinin düşünülmesi. Bir defa ona muhalefet eden bütün siyasî söylemlerde Erdoğan’ın ‘suç işlediği ve yargılanması gerektiği’ açık bir talep. Diğer yüzde 50, açıkça bunu dile getiriyor. Gezi’den bu yana biriken bir öfke var ve Erdoğan’ın Kenan Evren gibi Marmaris’e çekilme ihtimali, bu sebeple bir hayli düşük.

‘YENİLGİ’ İHTİMALLERİ KISITLI

Gelgelelim, Erdoğan’ın seçim dışı bir opsiyonla ‘yenilgiye uğratılması’ da ya olanaksız, ya da gayrimeşru. Zira seçim dışı opsiyonlar arasında sayılabilecek Yüce Divan yargılaması, Anayasa Mahkemesi’nin müdahalesi gibi konular, yargının Saray’a bağlanmasıyla bertaraf edilmiş durumda. Erdoğan bu yüzden rahatlıkla yasaları çiğniyor, beğenmediği yargı kararlarına saygı duymuyor ve yargıçlarla çocukların oyun hamuruyla oynadığı gibi oynayabiliyor. Diğer bir opsiyon askerî müdahaleydi ki 15 Temmuz bunun önünü almış oldu. Başarısızlığa mahkûm bir darbe girişimi, ihtimal dâhilindeki bütün darbe senaryolarını da açığa çıkardı. Ne diyor ‘gavurlar’? Win-win…

Bu gayrimeşru işler arasında ‘iç savaş’ gibi senaryolar da dillendiriliyor. Erdoğan’ın zulmün çıtasını sürekli yukarı taşıdığı düşünülürse, toplumsal bir ‘patlamanın’ görülebileceği konusunda uyaranlar var. Ancak en ufak bir ‘toplanma’ ihtimalinin dâhi polis şiddetiyle bastırıldığını düşünürsek, insanların korkuya teslim olduklarını görmek mümkün. ‘Adalet Yürüyüşü’nün cılız etkileri de, ‘toplumun gazını alma’ babından işlev görmüş oldu. Anlaşılan o ki Kılıçdaroğlu da buradaki krediyi 2019’daki seçimlere taşımak istiyor. Fakat 2019’a nasıl bir atmosferde girileceğini öngörmek mümkün değil. Bakarsınız Kılıçdaroğlu o zamana kadar çoktan hapsi boylamış olur… (Allah muhafaza tabi ama ülkenin ‘realitesi’ bu kıvamda.)

SON SEÇİMLERİN KONUSU

30 Mart 2014’teki ‘olağanüstü seçim atmosferi’nin konusu ‘Cemaat darbesini’ bertaraf etmekti malum. O yüzden AKP’liler tek çatı altında birleşmenin önemini, aksi takdirde ülkenin elden gideceğini duyurdu. Ağustos’taki Cumhurbaşkanlığı seçiminin çok bir esprisi yoktu zira Erdoğan’ı zorlayabilecek bir aday da çıkmamıştı karşısına. Bu ‘rahatlama’ psikolojisinin faturası, 7 Haziran 2015’teki genel seçimler oldu. Erdoğan’a doğrudan yönelen bir tehdit yoktu. Yeni genel başkan Ahmet Davutoğlu’nun ‘fabrika ayarlarına dönme’ sinyali de, bir nevi ‘yolsuzlukların itirafı’ gibi algılandı. Haliyle seçimden tek parti iktidarı çıkmadı. Birkaç gün ortadan kaybolan Erdoğan, Deniz Baykal hamlesiyle muhalefeti dağıtma planını hayata geçirirken, Kürtlerle bu işin olmayacağını anlayıp MHP’ye yöneldi.

7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki ‘kanlı süreç’ toplumun yeniden Erdoğan’a yönelmesini sağladı. Ancak bir türlü asıl arzulanan hedefe gidilemiyordu. Başkanlık projesine destek hâlen düşüktü. 1 Kasım’dan itibaren Cemaat’e baskı arttırılırken, MHP’nin talebiyle Kürt meselesinde bakış tersine döndü. Kürt şehirleri yerle bir edildi, PKK’ya operasyonlar hızlandı, HDP’nin ‘gayri meşru’ olduğu ilan edildi. Başkanlığın yolunun yeni bir ‘hikâyeden’ geçtiği Erdoğan’ın da malumuydu ama mevcut ‘mücadele’ yeterli olmamıştı. Yeniden 7 Haziran öncesi hava oluşuyordu. ‘Rahatlama’ psikolojisi hâkimdi.

Sonrası malum. Başbakan Binali Yıldırım’ın da dediği gibi başkanlığın kapısı 15 Temmuz gecesi açıldı. Yine memleketimiz işgal altındaydı, yine Erdoğan’ın kahramanlığı tutmuştu. Bu hikâyeye karşı çıkanlar da yekten ‘hain’ oluverdi işte. Şimdi herkes şaşırıyor yahu Ahmet Şık nasıl oldu da Cemaat propagandasından içeride, diye. Erdoğan’ın kafası gayet net: Cemaat’e en ufak bir sempati duyan, sempati duymasa da Cemaat gibi düşünen herkes ‘hain’. Bir gazeteciye, ‘Teröristle görüşüp de ne yapacaksın?’ diye soran bir insan neticede Erdoğan.

TEHLİKE DEMEK, OY DEMEK

Sık sık hatırlatmaya çalıştığım bu yakın tarih okumasında size tuhaf gelen bir ayrıntı yok mu? Trend gayet açık. Erdoğan ‘tehlike’ altındaysa, saflar sıklaşıyor. Seçimi kazanma ihtimali artıyor. Eğer ‘tehlike’ geçmişse toplum kısmen de olsa normale dönüyor ve Erdoğan’ın oy oranı düşüyor. Nitekim 16 Nisan referandumundaki oy oranı, 15 Temmuz’a rağmen çok düşüktü ve ancak ‘hileyle’ belirli bir mesafe alınabildi. Bunda, 15 Temmuz’un sebep olduğu zulmün etkisi olduğu kadar, insanlardaki ‘Erdoğan her şeye sahip işte, daha ne istiyor ki?’ duygusunun da etkisi yabana atılmamalı.

2019’un ‘seçim kampanyası’ bu sebeple yeniden ‘tehlike’ eksenli olacaktır diye düşünüyorum. Ülkenin başına ‘yeni çoraplar örüldüğü’ anlatılacak. Bunun için birkaç travmatik toplumsal olayın meydana gelmesi, yine ‘Allah’ın lütfu’ olacaktır. En tuhafı da şu olur muhtemelen: Ergenekoncularla Erdoğan bir ‘kapışma’ yaşayacağı için Erdoğan’ın yanında yer almak gerektiğine, ‘sağ, muhafazakâr’ taban ikna olursa, 2019’u rahatlıkla Erdoğan kazanacaktır.

TEK TEHDİT KENDİSİ…

Aksine, Erdoğan’ın şu an bütün gücü eline geçirdiği, tek adam olduğu ve ülke dinamikleri açısından onu seçim dışında zorlayabilecek bir ‘gücün’ bulunmadığı gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor. Daha önceki seçim dönemlerinde ‘Ha gitti, ha gidecek’ şeklinde yapılan ‘kampanyaların’ (@fuatavni ve türevleri) Erdoğan’ın işine nasıl yaradığını ölçebilmek gerekir. Zira o ‘tetikte olma hissi’ AKP kadrolarının da ‘iştahını’ kabartıyor. Kriz demek, fırsat demek çünkü.

Türkiye’nin Avrupa’dan gelebilecek en küçük bir ekonomik yaptırıma dayanamayacağı ve hâlihazırda hassas olan ekonomideki dengeleri altüst edeceği aşikâr. Ancak Avrupa’nın bugüne kadar mülteci krizi sebebiyle ılımlı yaklaşım gösterdiği Erdoğan’dan sürekli ‘darbe’ yemesi, bir şekilde Erdoğan’a ‘ihtiyaç olduğu’ izlenimi uyandırıyor. Bu sebeple de, Erdoğan sürekli el büyüterek içeride ‘Batı’ya meydan okuma’ hikâyesi anlatmayı sürdürüyor. Avrupa vatandaşı insan hakları savunucularının tutuklanması da, bunun işareti.

‘15 Temmuz destanı’ ve ‘yeni rejim inşası’ gibi hikâyelerden alınacak verim sınırlı. 2019’a yepyeni bir ‘tehdit’ arz-ı endam etmek zorunda. Bakalım ‘piyango’ kime vuracak?

[Kemal Ay] 20.7.2017 [TR724]

Erdoğan otoriterleştikçe, Hizmet Hareketi Batı’da daha fazla meşruiyet kazanıyor [Analiz: Deniz Ayhan]

AK Parti çevreleri ve Erdoğan’a yaranma refleksleri ile hareket eden bir takım kimseler özellikle 15 Temmuz’un Hizmet Hareketi’nin sonu olabileceği halde, hareketin özellikle Batı dünyasında toparlanmaya başladığını son dönemde gittikçe artan bir tonda vurgulamakta. Benzer şekilde, özellikle ‘Hizmet Hareketi Türkiye’de tekrar kendisine yer bulabilir mi?’, ‘Hareket bu süreci bir şekilde atlatıp yoluna devam edecek hale gelebilecek mi?’, ya da ‘Hizmet Hareketi’nin batı dünyasındaki durumu hangi yöne evrilecek?’ gibi sorular Türkiye’nin yakın tarihini takip eden birçok yerli ve yabancı gözlemcinin üzerinde kafa yorduğu hususlar arasında.

Yukarıda ifade edilen iki önerme aslında birçok yönü dikkate alındığında kolay kolay yanlışlanabilecek projeksiyonlar değil. İlk önermeye atıfta bulunarak ifade etmek gerekirse, Türkiye siyaseti ve toplumsal dinamiklerinin olağan seyri göz önüne alındığında önümüzdeki 10 yıl denebilecek kısa vadede Hizmet Hareketi’nin Türkiye toplumunda tekrar yer bulması son derece zor görünmekte. Diğer taraftan, 15 Temmuz bütün otoriter pratiklere rağmen Erdoğan rejimince ‘doğru kullanılabilseydi’ belki de Hizmet Hareketi’nin sonu olabilirdi. Fakat, böyle olmadı.

BATI YENİDEN İSLAM İÇİ BİR ÇÖZÜME YÖNELECEK

Özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bu tarafa, toplumun eleştiri üreten tüm kesimlerine karşı başlatılan ve her geçen gün derinleşen cadı avı beklenmedik bir şekilde Hizmet Hareketi’ne Batı dünyasında daha güçlü bir söz hakkı tanırken, hareketin daha fazla meşruiyet zemini kazanmasına sebep oldu. Hizmet Hareketi’nin Türkiye’de ki algısı dikkate alınmaksızın önümüzdeki yıllarda hukukun üstünlüğünün olduğu Kanada, ABD ve Avrupa gibi coğrafyalarda hareket ile daha fazla ilişki kurulacağını belirten onlarca hatırı sayılır think tank raporu ve bir dizi Batı menşeili hükümet açıklaması var. Bu muhtemel yakın muhattabiyetin temel gerekçelerine baktığımızda, Türkiye’deki konjonktürden bağımsız olarak Batı dünyasına menfi etkileri açık seçik bilinen bir takım küresel ölçekli siyasal ve sosyal gelişmelerin etkili olduğunu görmekteyiz.

Bilindiği üzere, yeni ABD başkanı Donald Trump’ın radikal İslam/cihatçı İslam gibi tanımlamalar üzerinden İslam’ı sorunlu addetmesi ve yakın zaman önce Polonya’da yaptığı bir konuşma ile açık seçik medeniyetler çatışması konseptine atıfta bulunması, Batı’yı İslam’dan ayırıcı bir söylemin daha güçlü bir şekilde yalnızca ABD’de değil başka birçok batı toplumunda da oluşmasına salık verecek gibi görünüyor. Fakat, Amerikan siyasetini iyi analiz eden Fareed Zakaria, Naom Chomsky ve daha birçok isim orta ve uzun vadede Amerikalı Cumhuriyetçilerin çözümü yine İslam’ın içinde arayacaklarını ve dolayısıyla İslam dünyasında daha makul söylemleri olan ve şiddeti kategorik olarak dışlayan hareketlere yöneleceklerini iddia etmekteler.

Hakikaten, Doğu Türkistan’dan (Çin’in Uygur bölgesi) Bosna Hersek’e kadar olan coğrafyada Hizmet Hareketi kadar küreselleşmiş ve olabildiğince barışçıl söylem ve eylemleri olan bir İslami hareketi işaret etmek son derece güç. Erdoğan rejiminin Hizmet Hareketi’ni şeytanlaştırmasından bağımsız olarak bu hareketin batıdaki sicili son derece temiz. Batılıların bu hareketi terörist olarak kabul etmeleri imkansıza yakın bir durum, keza birçok batı başkentinde AK Parti – Gülen Hareketi birlikteliği döneminde Türkiye’nin Müslüman yoğun ülkeler için bir model olduğu, bu birlikteliğin bitmesi ile bu modelin sona erdiği ve hatta Türkiye’nin son sürat otoriterliğe koştuğu ifade edilmekte.

ERDOĞAN VE AKP NEDEN İNANDIRICI DEĞİL?

Daha açık bir ifade ile, Gülen Hareketi’nin Türkiye’den cebren çıkarılmasının bir sonucu olarak yetişmiş insan kalitesinin dibe vurduğu, ilintili olarak son 10 yılda yakalanan demokratik tekamülün bir anda ters istikamete doğru ilerlediği, birçok devlet kurumunun niteliksiz insan gücü sebebiyle fonksiyonunu yitirdiği sayısız resmi pozisyon belgeleri ve muhtelif batılı ülkelerce vurgulanmakta. Bunu ifade etmekle beraber diğer bir hususun altını çizmekte ayrıca yarar var. Hizmet Hareketi’ne tabi ki çok farklı ve muhtelif meselelere dair eleştiriler yapılmakta ve bu eleştirilerin Hareket için son derece önemli olduğunu da belirtmek durumundayız. Örneğin, Hareket’in devletin farklı kurumları ile asimetrik olarak geliştirdiği ilişki biçiminden, kadının hareketteki rolüne kadar birçok eleştiri Batılı odaklarca yapılmasına rağmen, bu Hareket’in terörist olduğuna Batılıları inandırmak imkansıza yakın bir durum demek yanlış olmayacaktır. Bu Hareket’in ‘teröristliğini’ bir kenara bırakıp, radikalliğini dahi tescil etmeye çalışmak deli saçması bir durum ile karşı karşıya kalmamıza sebep olacaktır. Dolayısıyla, Erdoğan’ın son derece ciddi bir inandırıcılık probleminin olduğunu da hatırlatmakta yarar var.

Tüm bu kriterler dikkate alındığında, Hizmet Hareketi’nin İslam’a ve Müslümanlara dair belki de İslam dünyasında konuşulabilecek en makul gruplardan biri olduğu gerek ABD’de gerekse Avrupa’da ön kabule bağlanmış bir husus. Diğer taraftan, Türkiye’de özellikle Hizmet Hareketi öncelenerek diğer tüm muhalif gruplara yapılan baskı ve yöneltilen anTi-demokratik tavırlar Hizmet Hareketi’nin batıda daha da itibar kazanmasına ve batının İslam ile olan münasebetlerinde adeta bir ara bulucu rolü sahiplenmesine olanak vermekte.

[Deniz Ayhan] 20.7.2017 [TR724]

Gelişmiş ülkeler neden gelişmiş? [Mahmut Akpınar]

Bir firmaya gitseniz ürünün kaynağı sorulur, Avrupa, Batı mamulü ise itibar edilir. Araba/makina parçası alacaksanız “orijinal mi, yan sanayi mi?” diye sorulur. Orijinale fazla para ödenir; yerli burun kıvırarak ve ekonomik sebeplerle tercih edilir. Dünyada Türkiye’nin ticaret hacmini aşan pek çok firma var. Gelişmişlik sadece batıya, Avrupa'ya münhasır da değil. 1950’lerde açlıktan kırılan, 1980’lerde bizim gerimizde olan Asya ülkesi Güney Kore her gün kullandığımız SAMSUNG, HYUNDAİ, KİA, LG gibi küresel şirketlere sahip. Uçakta yapıyor, araba da!

“Bir Türk dünyaya bedel!” olduğu, “Şanlı Osmanlı’nın muhteşem torunları” olduğumuz halde biz neden her 15-20 yılda bir başladığımız yere düşüyoruz?

Yüksek büyüme hızlarına ulaşıyor, demokrasi yolunda güçlü adımlar atıyor, klasmanımızdaki ülkelerin imreneceği gelişmeler yaşıyoruz. Sonra bütün kazanımları bir hamlede kaybediyoruz. Hukuk, insan hakları, demokrasi yolunda yol almışken gücü ele geçiren birileri hakkına razı olmayıp her şeyi kontrol etmek istiyor ve kendimizi itişip kakışırken, dövüşürken buluyoruz. Barış huzur içinde yaşarken birden tuhaflaşıyor bizim gibi düşünmeyeni, “hain”, “ajan” ilan ediyor imhaya koyuluyoruz. Sonra ne huzur kalıyor, ne ekonomi, ne de hukuk!

Türk insanı olarak gelişmiş bir demokrasi, sağlam bir ekonomi, huzurlu, barış içinde bir toplum tesis edecek kabiliyet ve kapasiteden mahrum muyuz?

Neden bin bir güçlükle elde ettiğimiz kazanımları havadan sudan sebeplerle harcıyoruz?

Kahve, ev muhabbetlerinde sıkça geçtiği üzere “bizden adam olmaz” mı?

“Biz yapamayız” mı?

Yoksa “Süper güçler, büyük devletler bizi çekemediği” için mi bunlar başımıza geliyor? Ya da “bir Türk tırmanırsa başka bir Türk mutlaka onu aşağıya çeker!” tezi doğru mu?

Ülkelerin gelişmişliğinin, başarısının o ülke insanlarının zekâ, kabiliyetiyle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Bu Allah’ın adaletine de aykırı. Adili Mutlak dediğimiz Cenabı Hak mesela Almanlara, Fransızlara, İngilizlere torpil mi geçiyor?

Elbette hayır!

Gelişmişlik, zenginlik, güç o ülkelerin potansiyelinin, imkanlarının çok olmasından öte onları değerlendirmeleriyle ilgili. Yeraltı zenginlikleri de gelişmişlik için yeterli değil. Japonya, Almanya, İngiltere, G. Kore gibi ülkelerde ne petrol var, ne gaz. Ama Arap ülkelerinden daha zengin değillerse bile daha güçlüler, daha huzurlular ve dünyada söz sahibiler.

Gelişmiş ülkelerin pek çoğunu biliyoruz. Ortalama insanlar bizim insanımızdan zekâ, beceri kabiliyet olarak farklı değil. Hatta bizim insanımızın onların ortalamasından daha zeki, becerikli, girişimci olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’den her seviyede pek çok insan batı ülkelerine geliyor ve eğer ortalama bir çaba gösterirse akranları arasında başarılı oluyor; kolayca buradaki insanların önüne geçebiliyor.

İnsanları daha zeki değil, daha uyanık değil. Hatta daha çalışkan değil. Ama daha dürüst, başkalarının hakkına, hukukuna ve kurallara çok daha saygılı! Kul Hakkı kavramı yok ama bu hakka riayet buralarda çok önemseniyor.

Buralarda sistem kayırmacılığa, akraba ilişkilerine, istismar ve suiistimale müsait değil. Düzen insanların haklarını, emeğini koruyacak şekilde işliyor. “Zayıfların ayağıyla yürüyün” Hadisi Şerifi gereğince Müslümanca bir sistemle hayatı en alt anlayış-zekâ seviyesindeki insanlara göre kurmuşlar. Eğitim sistemleri, hukuk sistemleri, hayata dair düzenekleri sade ve basit. Ama kullanışlı ve fonksiyonel.

Binaları bizim binalardan daha şaşalı değil, daha yeni değil; ama daha kullanışlı, daha güvenli ve çok daha insani. Yapıları her türden insanı düşünerek (yaşlı, engelli) inşa etmişler. Kentlere fiziki şartlara üstünkörü baktığınızda “bunların neresi gelişmiş!” diyebilirsiniz. Zira buralarda lüks rezidanslar, dev gökdelenler, granitlerle-mermerlerle donatılmış yapılar görmeniz zor. Türklerin evleri ortalama İngiliz-Alman evinden daha geniş, daha lüks ve çok daha şaşalı. Ama buralarda en alt tabaka evde dahi Türkiye’de en iyi tatil sitelerinde, lüks yazlıklarda bulamayacağınız çevre kalitesini, altyapıyı görüyorsunuz. Bahçesiz ev neredeyse yok. Türkiye’de “villa” dediğimiz evlerde olan bahçe en garibanın evinde var. Kentlere park yapmıyor, kentleri parkların arasına yapıyorlar. Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin nüfusları Türkiye’ye benzer. Hepsinin yüzölçümü Türkiye’den küçük. Ama bizdeki gibi altyapı maliyetini düşürüp rantı artırmak için dikey, gayrı insani yapılara yönelmemişler.

Hava atmak için veya müteahhitleri, yandaşları zengin etmek için yol yapmıyorlar. Yolları ihtiyaçlar için, vatandaş için yapıyorlar. 50-100 yıllık yollar var; 100 yıllık ve daha eski bina sayısı çok yüksek. Ama hala verimli şekilde kullanılıyor. Bizdeki gibi birilerine rant, gelir kapısı olsun diye her yıl kaldırım döşeyip, her sene yol yenileyerek kamu kaynaklarını israf etmiyorlar. Çünkü buralarda halk o kaynakların kendi parası olduğunun bilincinde ve yetkililere hesap soruyor.

Bir devlet dairesine gittiğinizde insanlar size yardımcı olmak için kıvranıyor. Kızmıyor, bıkmıyor yılmıyor ve dil-hal bilmez insanlara sabırla yardımcı olmaya çalışıyorlar.

Bu ülkelerde kimse biri benim özgürlüğümü engeller, malıma çöker diye endişe etmiyor. “Berlin’de hakimler var” diyerek en güçlülere hakikati söyleyebiliyor, karşı çıkabiliyor!

İnsanlar demokrasinin, insan haklarının, basın özgürlüğünün, düşünce hürriyetinin kıymetini biliyorlar. Bunların yok edilmesinin, yıpratılmasının, engellenmesinin felaketler doğuracağının farkındalar.

Bu ülkeler eğitimli, nitelikli insanların kadrini biliyorlar. Kendi beyinlerine sahip çıkmanın yanında diğer ülkelerin iyi beyinlerine imkanlar hazırlıyor ve ülkelerine çekmek için teşvikler veriyorlar. Bizdeki gibi cehaleti kutsayıp, başarılı olmuş insanları, aydınları hapislere doldurmuyorlar.

Buralarda devlet/toplum vergisi verilmiş sermayeyi KUTSAL, vergi veren, istihdam oluşturan iş adamını KAHRAMAN ilan ediyor. Diplomatların en büyük görevi dış dünyada kendi tüccarlarının, vatandaşlarının haklarını korumak. Bizimkiler gibi dünyanın pek çok yerinde açılmış şirketi, okulları kapatmanın, öğretmenleri mafyatik yollarla kaçırmanın peşinde değiller.

Buralarda eğitimi diploma için değil, hayata hazırlamak için veriyorlar.

Buralarda başkasının hakkını gasp etmek uyanıklık değil, ayıp!

Gelişmiş ülkelerin insanları olağanüstü insanlar, süper kahramanlar değiller. Onlar da kendi yaşamının, dertlerinin peşinde. Ama bu ülkeler zekayı, kabiliyeti buluyor, değerlendiriyor ve tüm toplumun hizmetine sunabiliyor. Emek, bir şey üretme, başarma çok önemseniyor.

Gelişmişlik farkını tek sebebe indirge deseniz, HUKUK derim. Biz her yere “Adalet mülkün temelidir” yazıyoruz ama devletin, toplumsal başarının, huzurun esası olan adaleti kendimiz dışında kimse için istemiyoruz.

Gelişmiş ülkeler ülkelerini taş taş inşa ettikleri için, istikrarla ve emin adımlarla hak-hukuk-demokrasi yürüyüşüne devam ettikleri için gelişmiş. Biz ise sık sık sıçramalar yaptığımız halde bunları koruma ve sürdürme becerisi gösteremediğimizden, çok çaba sarf ediyor ama az yol alıyoruz.

[Mahmut Akpınar] 20.7.2017 [TR724]

Saray bahçesine gömülen İslamcı aydınlar… [Veysel Ayhan]

Önce bu isimleri okuyun. Ve size neler tedai ettiriyor düşünün:

Ahmet Taşgetiren, Ayşe Böhürler, Fatma Barbarasoğlu, Hasan Aksay, Mahmut Erol Kılıç, Merve Kavakçı, Mustafa Kutlu, Müfit Yüksel, Rasim Özdenören, Sibel Eraslan, Süleyman Karagülle, Süleyman Seyfi Öğün, Yavuz Bahadıroğlu, Yusuf Kaplan… Başka onlarca emsali eklenebilir. Aklıma ilk gelenler bunlar.

Verdikleri görüntü çok iyi. Çoğu İslamcı. Hepsi inançlı. Ve hatta vicdanlı.

Tamamının bir ifade platformu var. Gazete, Dergi, TV, internet…

En belirgin özellikleri Erdoğan’a hayran olmak.

Kimi ‘Uzun adam’ diye destan yazdı, kimi muhabbetle kucakladı. Kimi onu gördüğünde kendinden geçiyor. Kimisi sevgisini satırlara dökmeye meftun. Kimisinin biricik ‘Deli İbrahim’i. Kiminin reis ve halifesi…

İNSANİ DEĞİL SİYASİ DUYARLIK

Ortak özellikleri aşırı duyarlılar. Ama bu siyasi bir duyarlık. Mesela mağdur, Filistinli ise hakkında destan yazabilirler. Genç kız Mısırlı Esma ise göz yaşı dökebilirler. Mazlum AKP’li ise, hatta Kabataş’ta olduğu gibi yalan bile olsa ağıt yakabilirler.

Bir başka ortak özellikleri müslümanlığı çok iyi bilmeleri.

“Suçun şahsiliği”,“Suçu sabit olana kadar suçsuzluk”,“Beraat-ı zimmet asıldır”,

“Cezanın yasaya dayanması, kanunilik”,“Masumiyet karinesi”, “Mülkiyetin kutsallığı”

Sorsan her biri şu kavramlarla ilgili saatlerce konuşabilir.

156 bin insan sorgusuz sualsiz meslekten atıldı. Gıkları çıkmadı.

15 Temmuz darbe girişimi dolayısıyla toplam 2 bin 64 sanık yargılanıyor. Ama darbe bahanesiyle milyonları aşan bir camiaya “darbeci” ve “terörist” denmesi onları hiç üzmüyor. 50 bin insanın hiçbir hukuk kaidesine dayanmadan Ortaçağ şartlarındaki zindanlara atılması vicdanlarında hiç bir kıpırtı oluşturmuyor.

Hepsi aslında olanların farkında ama Saray korkusu ile suskun ve dilsizler.

Hiç mi eleştirmiyorlar? Eleştiriyorlar ama ‘Taşgetiren’ tadında: “Ama bu yaptıklarınız AK Parti’ye zarar veriyor.” Yani AKP’ye zarar vermeden her türlü haltı işleyebilirsiniz.

Zulme karşı herhangi bir rezervleri yok. Öğretmen, doktor, ev hanımı, iş kadını, engelli, koltuk değnekli, tekerlekli san 70’lik nine… 17 bin kadın -kendi ayrımcı ifadeleriyle baş örtülü kadın- zindanda. Çoğu IŞİD’lilere reva görülmeyen biçimde kelepçeli hatta ters kelepçeli şekilde gözaltına alında. Dilleri lâl kesildi.

560 bebek zindanda sağlıksız koşullarda anneleriyle veya annelerinden ayrı zulüm görüyor.  Kadınlar bebeklerine veremedikleri sütlerini lavaboya sağıyor. Canlı bomba eyleme geçmedi diye peşine düşmeyen AKP polisi sezaryenle doğum yapmış kadınların kapısında nöbet bekliyor. Tekerlekli sandalyedeki 80’lik ihtiyara kelepçe takan, hamile kadını ters kelepçeyle zindana yollayan tarihin en alçak yargıçlarına veya tetikçilerine tek kelime edemediniz.

ZULME TEMENNA DURANLAR

‘Nil’in Melikesi’sinin narin ve hassas müellifi suskun. Yüzlerce bebeğe yapılan zulüm karşısında başını kumlara gömüyor. Cengiz’in zulmünü anlatıp ‘Buhara Yanıyor’ diye ağıt yakan romancımız ‘Deli İbrahim’ciğinin mezalimine temenna duruyor. Altınoluk dergisine ahlak manifestoları yazan duyarlı aydının nedense dili tutuk. Kekeliyor duruyor. İstanbul’un harap olmuş tarihi çeşmeleri için tweet’ler döşenen aşırı duyarlı entelektüelimiz, Türkiye’nin hukuk enkazında ıslık çalarak dolaşıyor. 28 Şubat’ın ‘siyasi’ mağduresi hanımefendinin aklına her nasılsa Nazlı Ilıcak hiç gelmiyor.

KHK ile ihraç edilen eğitimci Nuriye Gülmen ve Semih Özakça göz göre göre ölüme gidiyordu. Yetmedi zindana attılar. Ama vicdanları Saray’a bağlı bu zevattan yine ses yok.

Kürt şehirleri harp oldu. Yüzlerce çocuk, genç öldürüldü. Yüz binlerce fakir evsiz yurtsuz sokaklara düştü. Ama oralar Gazze olmadığı için bir şey demediler.

Hiçbiri ‘sevgili Erdoğan’larına dönüp birkaç kelam edemedi. Tek bir tweet atamadı.  Yarım kelime ettilerse ve ben görmediysem özür diler tashih ederim.

KİTABINIZ OLDUĞUNU İDDİA ETTİĞİNİZ KUR’AN…

Sizler, belki çoğunuz, iftira kusan eden gazetelere, yazarlık yaparak destek oldunuz. Yalanlarına ortak oldunuz. Ziftlerine ve linçlerine katık oldunuz. Ve bu sizi dönüştürdü. Fark etmediniz ama değişiminizin asıl sebebi bu. Erdoğan diktasının yaptığı zulümlerin, kitabınız olduğunu iddia ettiğiniz Kur’an’da yeri yok ama siz bunu umursamaz hale geldiniz. Kur’an’a muhalefete göz yumup Saray rencide olmasın diye kaleminizin ucuna basa basa yürüdünüz, yürüyorsunuz. Saray sofralarında Aşir dinlerken kendinizden geçiyorsunuz. Hamile anneyi ters kelepçeyle zindana götüren polisin taktığı türban Müslümanlığınızı kurtarmaya yetiyor.

Elinizde Kur’an var ama zulmü umursamıyorsunuz. Elinde İncil olanlar umursuyor, elinde Tevrat olanlar umursuyor ama siz umursamıyorsuz. Dini inancı olmayanlar umursuyor siz umursamıyorsunuz.

Kafa ve hayat konforunuzu bozamıyorsunuz.

Bir Ömer Faruk Gergerlioğlu zaten olamazdınız. Hiç olmazsa Sezgin Tanrıkulu ve Mahmut Tanal’ın bir tırnağı kadar hakperest olabilseydiniz..

Ahmet Altan yaptığı tarihi savunmada şöyle demişti: “Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri değilim.”

Altan’ın yapmadığını siz yaptınız. Geçmişinizi ve tüm değerlerinizi çöpe attınız. Gurur duyduğunuz kitaplarınız ve makalelerinizle ahirete gidemeyeceksiniz. Çünkü siz onların hepsini Saray’ın bahçesinde yaktınız. Oraya gömdünüz. Tüm geçmişinizi ahirette beraber haşrolacağınız ‘uzun adam’a feda ettiniz. Geride tek kelimelik bile bir insanlık bırakmadınız.

Allah sizi ondan onu sizden ayırmasın!

Yazdığınız kitaplarda sizi görme hatasına düşenleri uyandıran Allah’a hamdolsun.

[Veysel Ayhan] 20.7.2017 [TR724]

Hayaller vizesiz Avrupa hayatlar Guantanamo [Analiz: Tarık Toros]

Koza İpek Grubu’na el konulalı neredeyse iki yıl oldu.

İddianamesi yeni kabul edildi.

Kabaca 600 sayfa.

Üçte biri, grubun medyasına ayrılmış, 200 sayfa kadar.

İpek Medya’nın TV kanallarında 7.5 sene haber yöneticiliği yaptım.

Haliyle dikkatle okudum.

Fakat daha başında gördüğüm şu satırlar, savcının (gayrı) ciddiyeti hakkında fikir verdi:

“Bugün TV Genel Yayın Yönetmeni Tarık TOROS’un konuk olduğu veya açıklamalarına yer verildiği yayın sayısının 2009 yılında KANALTÜRK’te 7; 2010 yılında BUGÜN TV’de 3; 2012 yılında ise BUGÜN TV’de 3; 2014 yılında BUGÜN TV’de 67, KANALTÜRK’te 9, STV HABER’de 1; 2015 yılında ise BUGÜN TV’de 141, KANALTÜRK’te 7, STV’ de 2, STV HABER’de 27 adet olduğu…” 

***

Allah aşkına, bir iddianame böyle mi başlar?

BUGÜN TV’nin genel yayın yönetmeniyim.

Kendi kanalıma çıkmamın neresi suç?

Bir de üşenmeden tek tek saymışlar.

KANALTÜRK’ün haber grup direktörüyüm.

Kaç kere çıkmışım, ne açıklama yapmışım, kime ne?

2009’dan itibaren not tutmuşlar.

Varsa bir şey o gün çağırır sorarsın, 8 sene geçmiş üzerinden!

Hem, STV ne alaka? İpek Medya iddianamesinde ne işi var?

STV’ye çıktığım kadar CNN Türk’e de çıktım. O niye yok?

***

Bunlara cevap yetiştirmek lüzumsuz esasen.

Kapatılan BUGÜN Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Erhan Başyurt, son üç yazısında iddianameyi irdelemiş, lütfen açın bakın.

Tekrara düşmemek için aynı konuların üzerinden geçmek istemem.

Fakat sizi temin ederim, 200 sayfa boyunca, yaptığımız yayıncılık sorgulanmış, başka bir şey yok.

Geriye doğru 8 sene taranmış, ekrana çıkan konuklardan bugün sanık konumunda olanlar cımbızla çekilip listelenmiş.

Halbuki aynı isimler, aynı yıllarda onlarca başka kanalda da çıkmış, ona temas yok!

Sadece şüpheli ve sanıklar mı?

Değil elbette.

Bugün hakkında hiçbir soruşturma olmayan isimlere yer verdiğimiz için de suçlanmışız! 

***

İddianame özetle şunu diyor:

“Ülke gündemini haber yapma kardeşim. Tartışma ve bu konuda analizlere yer verme…!” 

***

Peki, bunlar suçsa…

Onlarca başka kanal veya gazetede de çıktı bu.

Onları niye çağırıp sormuyorsunuz?

Cevap yok! 

***

Vallahi… İddianamenin başından sonuna, medyanın yaptığı yayınlar, işlediği haberler, çıkardığı konuklar, konukların açıklamaları, vesaire… Bunlar listelenmiş.

İnanın, başka bir şey yok!

O gün suç olmayan yığınla konu, bugün suç kabul edilmiş ve suçlama da sadece bize yöneltilmiş. 

***

Üşenmedim, hangi konu kaç kere geçmiş taradım. Abartmadığımı göreceksiniz.

İddianamede “haber” kelimesi 507 kere geçiyor. En az bu kadar haber listelenmiş.

Özellikle şu kelimelere takmışlar. Bunları söylemek suç kabul edilmiş:

“Operasyon” kelimesi 461 defa geçiyor.

“Yolsuzluk”, 244 defa

“Algı”, 210 defa

“Hukuksuz”, 151 defa

“Skandal”, 75 defa

“Rüşvet”, 75 defa

“Hırsız”, 60 defa…

Yani, bu lafları kullanarak suç işlemişiz.

Gazetecilikte yukarıdaki kelimeleri kullanmak kadar doğal bir şey yoktur da, kime ne anlatıyorsun! 

***

“17 Aralık” haberlerine öyle alerjileri var ki…

Tam 90 yerde bizzat atıf var.

17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturması “darbe” kabul edilmiş ve yapılan tüm yayınlar “darbecilik” sayılıyor.

“Peki ya, diğer veren anlı şanlı kanallar, gazeteler ne olacak?” diye soramıyorsunuz, çünkü karşınızda adalet yok! 

***

İkinci büyük alerji “MİT” haberleri.

Tam 63 yerde atıf var. 

***

Niyeti öyle bozmuşlar ki;

Tam anlaşılsın diye şu örneği vereyim:

Malum, “dershanelerin kapatılması” tartışması…

Bunu konu etmek bile suç sayılmış.

İddianamenin 31 yerinde “dershane” kelimesi geçiyor. 

***

Gelelim iddianamenin en sakat tarafına…

Başından sonuna bütün yayınların talimatla yapıldığını savunuyor lakin delili yok.

“Talimat” kelimesi 82 kere geçiyor.

Peki… Savcı Bey, tüm bu yayınların talimatla yapıldığı sonucuna nasıl ulaşmış: Kanaatle!

“Kanaat” kelimesi tüm Koza İpek iddianamesinde 44, medya bölümünde 15 kez geçiyor.

Başkaca bir delil, kanıt, bilgi, vesaire… Yok! 

***

Başlığı boşuna öyle atmadım.

Hayaller vizesiz Avrupa, hayatlar Guantanamo!

Twitter’daki bir parodi hesaptan alıntıdır bu.

Şu an ülkede yüzbinlerce insan;

Böyle tutarsız, saçma, akıl almaz, hayatın günlük akışına dair legal eylemleri yüzünden inim inim inliyor. 

***

Ayşenur Parıldak diye genç bir gazeteci var, tutuklu yargılanıyor.

Hukuk fakültesi son sınıf öğrencisi, aynı zamanda.

Suçlama: By-Lock kullanıcısı olması.

“Değilim” dediği halde, yargı bir yıldır kanıtlayamadı bunu.

Halen BTK’ya, Turkcell’e filan yazılar yazılıyor.

Filan GSM numarasının HTS kayıtlarının incelenmesi, filan numaralarda By-Lock olup olmadığının savcılıklara sorulması, filan numaralı hattın “VINNN” hattı olup olmadığının tespiti, vesaire…

İnsanlarla eğleniyorlar.

Fakat bu eğlence ağır bedellere, yitip giden hayatlara mal oluyor.

Ayşenur Parıldak, bir yıldır tutuklu.

Duruşması 10 Ekim’e ertelendi.

[Tarık Toros] 20.7.2017 [TR724]

S-400’ün egzoz borusu! [Vehbi Şahin]

Kaldığımız yerden devam edelim.

Pazartesi yayımlanan “Erdoğan Cumhuriyeti” başlıklı yazımızda “Bize dayatılan sanal gerçeklik dışında, her geçen gün büyüyen bir dip dalga var” demiştik.

Bu dip dalganın Türkiye’de iktidar savaşını tetiklediği vurgusunu yapmıştık.

Şüphesiz içerideki kavganın uluslararası aktörlere bakan yönleri de var.


İKİ AYAKLI STRATEJİ

Şöyle izah edelim.

Erdoğan tek adam rejimini devam ettirebilmek için yaklaşık iki yıldır çok tehlikeli bir kumar oynuyor.

Stratejisinin iki ayağı var.

1) Demokrasi ve hukuk diyen Batı blokunu terk etmek.

2) Rusya ile ittifak kurmak.

Bu konuda epey mesafe almış durumda…

İç kamuoyu, büyük oranda AKP ve MHP tabanı, “kıskanıyorlar” etiketiyle ikna edilmiş görünüyor.

Yani…

ABD ve Almanya başta olmak üzere Avrupa Birliği ve NATO, Türkiye’nin büyümesini istemiyor.

Dolayısıyla…

Erdoğan’ın, Batı kampını terk edelim tezinin bugün bir karşılığı var toplumda…


RUSYA ACELE EDİYOR

Tamam, AB ile ilişkileri keselim, NATO’dan çıkalım…

Ancak ortada çok ciddi bir “güvenlik” meselesi var.

Erdoğan bu açığı da Rusya ile telafi etme niyetinde…

Son günlerde yoğunlaşan S-400 haberleri Erdoğan’ın “nihai karar” için iyice köşeye sıkıştığını gösteriyor bize…

Son iki günde Rusya’nın askeri ihracat şirketi Rosoboronexport’tan iki açıklama geldi.

Mesaj hep aynı…

-Türkiye’nin satın almak istediği S-400 füze sistemi için hazırlıklar tamamlandı.

-Teknik konular çözüldü, iş imzaya kaldı.

Ne demek istiyor Rusya?

Acele edin ve kararınızı verin artık…


ABD RAHATSIZ

Erdoğan için “karar anı” gelmiş durumda…

Fakat bir gözü de Washington’da…

ABD Savunma Bakanı Mattis, “Bir takım pürüzler aşıldı. İş imza aşamasında” diyen eski Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’a cevap vererek Erdoğan’ın merakını giderdi aslında…

Ne dedi Mattis?

1) Türkiye’nin egemen bir devlet olarak Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alma hakkı var.

2) Ancak S-400’lerin NATO sistemiyle nasıl eşgüdümlü çalışacağı büyük bir sorun…

Mattis’e göre her iki sistemin uyumlu çalışması mümkün değil.

Diplomatik dille diyor ki…

-Bu tercih çok ciddi bir konu…

-Sadece eşgüdüm meselesini halletmek de sorunu çözmez…


KÜRT DEVLETİ ENDİŞESİ

Sorun ne peki?

3 milyar dolarlık S-400 meselesinin arka planında ne var?

Bu sorunun cevabı, iç içe geçmiş iki konuyla yakından ilgili…

1) Türkiye’nin saf değiştirmesi…

2) Irak ve Suriye’de Kürt devleti kurulması…

Türkiye bugün bir beka sorunu ile karşı karşıya…

Ama bu problemi çözmesi gereken Erdoğan ise kendi istikbali için Türkiye’nin istiklali ile oynuyor.

Ne yapıyor?

Washington ile Moskova arasında “şantaj” politikası uygulayarak Türkiye’nin güvenliğini riske atıyor.

Kafasında kurguladığı denklem çok basit…

1) ABD ve Avrupa, Irak ve Suriye’de Kürt devleti kurmak istiyor.

2) Irak’ta Barzani’ye, Suriye’de PKK’nın uzantısı YPG’ye destek veriyor.

3) Rusya, İran ve Suriye ise Kürt devletine karşı çıkıyor.

4) O halde ben ABD’ye karşı Rusya ve müttefikleri ile ittifak kurabilirim.


ULUSALCILARLA KUTSAL İTTİFAK

Erdoğan bu konuda yalnız değil…

Başını Doğu Perinçek’in çektiği Ulusalcı grup da aynı kanaatte…

Yaklaşık 20 yıl önce MGK eski Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, “Rusya ve İran’la ittifak kuralım” tezini dile getirmişti.

Şimdi Erdoğan iktidarda kalabilmek için içeride Ulusalcı kanat, dışarıda Rusya ve İran’la aynı safta buluşup Türkiye’yi ateşe atıyor.

65 yıldır Sovyet-Rus tehdidine karşı NATO şemsiyesi altında, güvenliğini ABD ve Batı’ya emanet eden Türkiye’nin geleceğini, kendi iktidarı karşılığında Rusya ve İran’a “ipotek” olarak veriyor.

Ulusalcılar neden Erdoğan’a ölümüne destek oluyor peki?

1) Kendilerine tehdit olarak gördükleri Cemaat’i Erdoğan eliyle bitirmek istiyor.

2) Türkiye’nin yönünü Batı’dan Doğu’ya çevirmek istiyor.

3) Kürt devletini engellemek istiyor.

Gördüğünüz gibi “kutsal bir ittifak” karşımızda…


ABD İLE GÜVEN BUNALIMI

Rusya ile İran, Erdoğan ve Ulusalcı kanat arasındaki işbirliğinden memnun…

Türkiye’nin, Erdoğan liderliğinde kendileriyle ittifak kuracağı masallarına inanmasalar da destek veriyorlar.

Amaçları Ankara ile Washington arasındaki güven bunalımını derinleştirmek…

Nitekim bunda başarılı da oldular.

15 Temmuz ve Suriye politikasında, NATO müttefiki iki ülke arasında derin bir uçurum var artık…

Meselâ…

Türkiye, ABD’nin IŞİD’e yönelik Irak ve Suriye’deki askeri harekâtlarına gönülsüz destek verdi.

ABD de IŞİD’e karşı Türkiye’nin, terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olarak gördüğü YPG ile işbirliği yapmayı tercih etti.

YPG’ye ağır silahlar gönderdi.

El Bab operasyonu ile Kürt kantonları arasındaki bağlantıyı koparmaya çalışan Türkiye’nin arkasında yer almadı.

Rusya ve İran ise Ankara’yı teşvik etti.


15 TEMMUZ TEZİNE DESTEK VERMEDİ

Şimdi Türkiye, Suriye’nin kuzey batısındaki Afrin’e askeri operasyona hazırlanıyor.

Rusya, İran ve Türkiye bir tarafta…

ABD ve koalisyon güçleri ise diğer tarafta…

Washington-Brüksel-Ankara hattındaki gerilimi artıran bir diğer unsur da ABD ve AB ülkelerinin 15 Temmuz’da yaşananlara temkinli yaklaşması…

Erdoğan’ın “Cemaat planladı” tezine destek vermemesi…

ABD’nin, İran asıllı işadamı Reza Zarrab’ı serbest bırakmaması…

Fethullah Gülen Hocaefendi’yi iade etmemesi…

ABD, Almanya ve diğer AB ülkelerinin Hizmet gönüllülerine sahip çıkması…


PAPAZ VE DENİZ YÜCEL REHİN

Bütün bunlar Erdoğan’ı çileden çıkarmış durumda…

Amerikalı papazı, Alman vatandaşı gazeteciyi ve insan hakları aktivistlerini pazarlık için hapiste “rehin” tutuyor.

Diğer yandan da denize düşen yılana sarılır misali…

ABD ve AB ülkelerine kızıp Rusya ile flört ediyor.

Erdoğan için zor bir durum…

Asıl zorluk çekecek olanlar ise Erdoğan’ın peşinden gidenler…

Her dediğine inanan geniş yığınlar, hadiselere Erdoğan’ın gözlüğü ile bakıyor.

Verdiği gazla sokaklara dökülüyor.

Darbeyi, tankların egzoz borusuna tişört sokarak engellediklerini zannediyor.

Ne büyük yanılgı…

Faydası olur mu bilmem…

Ama yine de vazifemizi yapıp onları buradan uyaralım.


EGSOZ BORUSU ARAMAYIN

Gördüğünüz gibi manzara üç aşağı beş yukarı böyle…

Bir tank egzoz borusuna tişört sokularak bozulmaz.

Alman Leopar tanklarını üreten firma da açıklama yaptı geçenlerde…

“Sırtındaki tişörtünü tankın egzoz borusunun içine, afedersiniz tıkamak suretiyle onu çalışamaz hale getiren imandır, iman” diyen Erdoğan’ı tekzip etti.

Olur ya…

Yarın, “Reis” menfaati icabı ABD ile yeniden işbirliği yapabilir.

Rusya ile yaptığı gizli anlaşmalardan çark edebilir.

“S-400 almaktan vazgeçtik” diyebilir.

Bunun üzerine Rus lider Putin’le karşı karşıya gelebilir.

İşte o zaman Erdoğan’ın gazıyla yine sokaklara dökülmeyin.

S-400’leri durdurmak için egzoz borusu falan aramayın.

Putin’in öfkesini dindirmek, Rusya’nın acımasız yüzünü örtmek için tişört de yetmez, üzerinizdeki don, gömlek, fanila da…

Benden söylemesi…

[Vehbi Şahin] 20.7.2017 [TR724]