250 bin dolara aile fertlerinin her birine T.C. vatandaşlığı veriliyor

İstanbul Barosu Avukatlarından Ali Çitil, gazeteci Çağlar Cilara’nın sorularını cevapladı. 250 bin dolar gayrimenkul alan yabancılara vatandaşlık verilmesiyle ilgili bir soru üzerine Çitil, “Arap bir vatandaş Türkiye’de vatandaşlık başvurusu yaptığında, 4 eşi varsa ve 4 eşinde 18 yaşından küçük 4’er de çocuğu varsa 250 bin dolar karşılığında bu ailenin tamamı vatandaşlık hakkı elde etmiş oluyor.” dedi.

İŞTE O VİDEO..
[TR724] 16.1.2020

Melek Çetinkaya askeri öğrenciler için Ankara’dan Silivri’ye adalet yürüyüşü başlatıyor

15 Temmuz sonrası tutuklanan ve müebbet hapis cezası alan askeri öğrencilerden Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya Ankara’dan Silivri’ye ‘adalet yürüyüşü’ başlatacak.

19 Ocak başlayacak eylemi için Çetinkaya, “Müebbet hapis cezası alan oğlum Taha Furkan Çetinkaya ve 329 askeri öğrenci için 19 Ocak 2020 tarihinde Ankara, Kızılay, Güvenpark’tan Silivri Ceza İnfaz Kurumuna ADALET YÜRÜYÜŞÜ başlatacağım. Yürüyüşüm saat 13:00’da başlayacak.” dedi.

Tüm partileri Twitter hesabından bilgilendiren Çetinkaya, “Adalet talebi içeren barışçıl yürüyüşüme sizlerin katılmasını bekliyorum.” ifadelerini kullandı.
Önceki gün DW Türkçe’ye konuşan 43 yaşındaki anne Çetinkaya, oğlunu görmek için Silivri’ye her gittiğinde yaşadığı acıyı “Çocuğumun masum olduğunu biliyorum. Ama onu elinden tutup çıkaramıyorum. Masum olmadığını zerre kadar düşünsem, adaletin kestiği parmak acımaz derim ve kaderime razı olurum” sözleriyle anlattı.

Çetinkaya, Silivri’ye yürüyüşü için belli bir güzergah belirlerken, polisin kendisini daha adımını atar atmaz gözaltına alma ihtimaline karşın farklı yöntemler geliştirdiğini ve her gözaltına alınıp serbest bırakıldıktan sonra farklı noktadan yürüyüşüne devam edeceğini söylüyor.

Üç buçuk yıldır yürüttüğü hak arama mücadelesinden Türkiye’de adaletin olmadığını öğrendiğini anlatan anne Çetinkaya, devletin tüm birimlerinde kapılar yüzüne kapanınca insanların adaleti aramak için farklı yollar geliştirmesinin de normal karşılanmasını istiyor.

Cumhurbaşkanlığı, İçişleri ve Adalet bakanlıkları başta olmak üzere çalmadık kapı bırakmadığını anlatan Çetinkaya, “Adaletin olmadığını kemiklerimize kadar hissettik ama adaletin de peşini bırakacak değiliz” sözleriyle kararlılığını dile getiriyor.

BU NASIL YARGILAMA

Melek Çetinkaya’nın oğlu Furkan Çetinkaya’nın da arasında bulunduğu 116 Hava Harp Okulu öğrencisi 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı sırada Yalova’da okul kampındaydılar.

Anne Çetinkaya öğrencilerin “Terör saldırısı var, burası güvenli değil” denilerek gece 12.07’de okuldan çıkartılıp otobüslere bindirildiğini, Sultanbeyli’ye götürülüp İstiklal Marşı okutulduğunu hatırlatırken, sonrasında darbeye teşebbüs suçlamasıyla tutuklandıklarını hatırlatıyor. “Madem darbe girişimi vardı çocuklarımızın okuldan çıkışı neden polisler ya da Yalova valiliğince engellenmedi?” diye soran Melek Çetinkaya, dört duruşma sonrasında bu öğrencilere müebbet hapis cezası verilmesine kimsenin anlam veremediğini söylüyor.

[TR724] 16.1.2020

AKP ve MHP'den Cemevleri'ne red

İBB Meclisi’nde CHP ve İYİ Parti’nin İstanbul’daki cemevlerinin “ibadethane” olarak tanınması için sunduğu teklif, çoğunluğu elinde bulunduran AKP ve MHP grubu tarafından reddedildi. Cumhur ittifakı, meclisin cemevlerine “ibadethane” statüsü verme yetkisi olmadığını savundu. Mecliste, talepleri halinde cemevlerine temizlik ve diğer hizmetlerin İBB tarafından ücretsiz sunulması tartışmalar arasında karara bağlandı.

CHP'nin 2015'te yayınladığı genelge ile CHP'li 231 belediyede meclis kararlarıyla cemevleri, ibadethane olarak tanınmıştı. Geçtiğimiz günlerde de İzmir Büyükşehir Belediyesi meclisinde il genelindeki 7 cemevinin imar planlarına ibadet alanı olarak işlenmesine yönünde karar almıştı.

İstanbul'daki cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması için de CHP ve İYİ Parti grupları 13 Ocak günü önerge sunmuştu. Önerge teklifinde, İstanbul'da 93 cemevinin Alevi vatandaşların ibadethane mekânları olmasına rağmen resmi olarak ibadethane statüsünde değerlendirilmediği için camii, kilise ve havra gibi ibadethanelerin faydalandığı elektrik ve su faturalarından muaf olmak gibi kamusal hizmetlerden mahrum kaldığı vurgulanmıştı.

TEKLİF KABUL EDİLMEDİ

Bu durumun, Anayasa'nın 10. maddesiyle korunan eşitlik ilkesine aykırı olduğu, toplumsal yaşamda ayrımcılığa yol açtığı belirtilmişti.

İç ve uluslararası hukukun tescil ettiği üzere cemevlerinin diğer ibadethanelere verilen hak ve hizmetleri eşit olarak alabilmeleri için “ibadethane” olarak kabul edilmesini teklif edilmişti. Teklif, Hukuk Komisyonu-Sosyal Hizmetler, Bağımlılıkla Mücadele ve Rehabilitasyon Komisyonu- Halkla İlişkiler Komisyonu tarafından incelendi. Ve hazırlanan komisyon raporu 16 Ocak tarihli İBB Meclis oturumunda gündeme geldi.

Raporda İstanbul'da bulunan cemevlerinin talep etmesi halinde temizlik ve benzeri hizmetlerinin İBB tarafından ücretsiz karşılanması uygun görüldü. Teklifte belirtilen cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi konusunun belediye meclisinin görev ve yetki alanında olmadığından bu hususta karar verilmesine yer olmadığı kanaatine varıldı.

[Samanyolu Haber] 16.1.2020

'Çoğu Suriyeli çocuk cinsel istismara uğruyor'

BM İnsan Hakları Konseyi'nin araştırma komisyonu, savaş nedeniyle Suriye'de iki milyondan fazla çocuğun düzenli olarak okula gidemediğini açıkladı. Çok sayıda çocuk da cinsel şiddet mağduru.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi'nin araştırma komisyonu Suriye'deki çocukların durumu ile ilgili hazırladığı raporun sonuçlarını açıkladı. Raporda Suriye'deki savaş nedeniyle iki milyondan fazla çocuğun düzenli bir okul eğitimi alamadığına dikkat çeken komisyon, savaşın başlamasından bu yana ülkede binlerce okulun yerle bir olduğu ya da askeri amaçlı kullanıldıklarına dikkat çekti. Komisyon, Suriye hükümeti ve silahlı gruplardan çocukların okula yeniden erişiminin sağlanması için elinden geleni yapması çağrısında da bulundu.

Raporda geçen yıllar içinde Suriye'de çocukların okula gitmesine engelleyen şiddet olayları listelendi. Bunlar arasında çocukların asker olarak kullanılması, küçük kız çocuklarının tecavüze uğraması ve çocukların gözü önünde idam cezalarının infaz edilmesi gibi olaylar sıralandı.

Çocuklar cinsel şiddet mağduru

Çocukların özellikle cinsel şiddet mağduru olduklarına işaret edilen raporda, Beşar Esad rejimine bağlı askeri birliklerin kız ve erkek çocuklarını ailelerini korkutarak ve cezalandırarak istismar ettikleri kaydedildi. BM uzmanlarının hazırladığı raporda, IŞİD savaşçıları ve diğer terör gruplarının da çocuklara tecavüz ettiğine yer verildi. Kız çocuklarının seks kölesi olarak kullanılırken erkek çocuklarının da rehin alındıkları ya da savaşmaya zorlandıkları kaydedildi. Erkek çocuklarının ayrıca IŞİD'in elindeki kişileri idam etmeye zorlandıkları da belirtiliyor.

Raporda çocukların acı ve yokluk içinde büyüdükleri belirtilerek bunun ileride yıkıcı psikolojik sonuçlara sebebiyet vereceği ifade edildi. BM'nin verilerine göre Suriye'de beş milyon çocuk da kayıp. Çok sayıda kız ve erkek çocuğu da Suriye'de yerleşim birimlerine ve sivil hedeflere düzenlenen saldırılarda hayatını kaybetti. Ancak raporu hazırlayan uzmanlar bu konuda net sayılara ulaşamadıklarını vurguladı.

Beş bin kişiyle görüşüldü

Brezilyalı siyaset bilimci Paulo Sergio Pinheiro başkanlığındaki araştırma komisyonu tarafından hazırlanan rapor Eylül 2011'den Ekim 2019'a kadar olan dönemi kapsıyor. Rapor aralarında kurbanlar, savaşçılar, kurban yakınları, görgü tanıkları, doktorlar ve savaşçıların da bulunduğu 5 bin kişiyle görüşmeler yapılarak hazırlandı.

[Samanyolu Haber] 16.1.2020

Ekonomik kriz 83 milyar TL’lik vergiyi yuttu

Ekonomik kriz birçok özel sektörü kadar devleti de olumsuz etkiledi. Kriz yüzünden devlet 83.2 milyar lira vergi kaybına uğradı. Devasa kayıp, hükümetin ekonomik krizi öngöremediğini ortaya koydu.

Vergi kaybı, halkın çarşı pazara çıkıp harcama yapamadığının en önemli göstergesi olan ÖTV ve KDV'de 30 milyar lirayı aştı. Çalışanların yerine işsizlikteki artış Gelir Vergisinde 9.2 milyar liralık delik açtı.

Halk umudunu piyangoya, kazı kazana, lotoya, totoya bağlayınca, hükümet de şans oyunları vergisinden tahmin ettiğinin üzerinde vergi topladı.

Vergi gelirlerindeki devasa kayıp, ekonomik krizi bir türlü kabul etmeyen ekonomi yönetiminin krizin etkilerini önceden göremediğini ve gerekli önlemleri almadığını ortaya koydu.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın yayımladığı 2019 yılı bütçe gerçekleşme sonuçlarına göre hükümet, geçen yılın tamamında halktan ve şirketlerden 756 milyar 494 milyon lira vergi toplayacağı öngörüsünde bulundu.

Sözcü'den Erdoğan Süzer'in haberine göre, ancak ekonomi yavaşlayıp insanların geliri şirketlerin de cirosu düşünce vergi hedefi büyük ölçüde şaştı, devletin kasasına giren toplam vergi 83 milyar 183 milyon lira birden azalarak 673 milyar 314 milyon lirada kaldı.

Bu devasa kaybın yanı sıra ekonomiyi canlandırmak amacıyla bazı ÖTV ve KDV oranlarında yapılan indirimler de vergi gelirlerindeki kaybı hızlandırdı.

Vergi gelirlerinin alt kalemleri incelendiğinde, hedefteki sapmanın büyük ölçüde geliri eriyen halkın harcamalarını azaltmak zorunda kalmasından ve istihdamdaki daralmadan kaynaklandığı görüldü.

Örneğin hükümet geçen yıl, tamamına yakını çalışanlardan toplanan Gelir Vergisinden devletin kasasına 172 milyar lira gireceği hesabını yaptı. Ancak istihdam artmadığı gibi işsizlik daha da yükselince devletin kasasına hedefin 9.2 milyar lira altında vergi girdi. Gelir Vergisindeki bu erimeyi, maaş dışında serbest meslek kazançlarındaki daralma da hızlandırdı.

Aynı şekilde işsizlik ve enflasyon yüzünden geliri düşen halkın harcama yapamaması KDV ve ÖTV'de 30 milyar liranın üzerinden vergi kaybına yol açtı.

[Samanyolu Haber] 16.1.2020

İlk sıra Bulgaristan’ın: Türkiye’nin yüzde 27,3’ü her gün sigara içiyor

Avrupa’da en çok sigara tüketen ülke Bulgaristan olurken, her gün sigara içenlerin oranı yüzde 28,2 olarak kayıtlara geçti.

ANKARA – Yapılan son araştırmalara göre Türkiye’de 15 yaş üstü bireylerde her gün sigara içenlerin oranı yüzde 27,3 oldu. Avrupa’da en çok sigara tüketen ülke Bulgaristan olurken, her gün sigara içenlerin oranı yüzde 28,2 olarak kayıtlara geçti.

Avrupa İstatistik Ofisi (EUROSTAT) verilerine göre, Türkiye’de 15 yaş üstü kişilerde her gün sigara içme oranı yüzde 27,3 oldu. Avrupa’da en çok sigara içme oranı Bulgaristan’da görülürken, her gün sigara içenlerin oranı yüzde 28,2 olarak kayıtlara geçti. Bulgaristan’dan sonra Yunanistan gelirken sigara içme oranının Türkiye ile aynı olduğu belirlendi. Üçüncü sırada ise Macaristan yer alırken yüzde 25,8’lik nüfusun sigara içtiği saptandı.

Ajans Press ve ITS Medya dijital basın arşivinden derlediği bilgilere göre geçen yıl sigara ile alakalı basına 55 bin 320 haber yansıdığı tespit edildi. Sadece 2020 başından bugüne kadar çıkan haber sayısı ise 2 bin 578 olarak kaydedildi. Medyaya yansıyan haberler içeriklerine göre analiz edildiğinde, sigara paketlerinin tek tipe dönüştürülmesi ve geçtiğimiz yıl yapılan zamların en fazla yansıma bulan haberler arasında olduğu görüldü.

[Kronos.News] 15.1.2020

Yarıdan fazlası kayıtdışı: Çalışan emeklilerin sayısı yüzde 40 arttı

Türkiye’de son 5 yıl içerisinde maaşlarında kesinti yapılmasına karşın çalışmak zorunda kalan emeklilerin sayısında rekor oranda artış yaşandı.

2019’da kayıtlı olarak çalışmak zorunda kalan emeklilerin sayısı bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 40 artarak 94 bin 579 oldu.

CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, Türkiye’de 12 milyon emeklinin yaklaşık yarısının kayıtdışı olarak çalıştığını söyledi.

Emir Aile, Çalışma, ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde, çalışmak zorunda olan emeklilerle ilgili verilerin açıklanmasını istedi.

Cumhuriyet‘ten Mahmut Ilıcalı’nın haberine göre Bakan Selçuk’un açıkladığı verilere göre, 2015’te emekli olduktan sonra çalışmak zorunda kalan sisteme kayıtlı emekli sayısı 55 bin 731 olurken, 2016’da bu sayı 61 bin 677’ye, 2017’de 64 bin 160’a, 2018’de 67 bin 202’ye çıktı.

[Kronos.News] 16.1.2020

İşsizlere ayrılan para kamu bankalarına gitti

2019’da İşsizlik Sigortası Fonu'ndan kamu bankalarına yapılan ödemeler bir önceki yıla göre yüzde 45 artarak 26 milyar TL’ye ulaşırken, işsizlere yapılan ödemeler 10 milyar TL’de kaldı.

İşsizlik Sigortası Fonu’ndan patronlara yapılan teşvik ve destek ödemeleri, işsizlere yapılan ödemeleri 2019’da da geçti. İşkur verilerine göre, 2019’da fondan patronlara teşvik ve destek olarak yapılan ödemeler bir önceki yıla göre yüzde 45 artarak 26 milyar TL’ye ulaşırken, işsizlere yapılan ödemeler 10 milyar TL’de kaldı. Kriz nedeniyle artan kısa çalışma ve ücret garanti fonu ödemeleri ile yarım çalışma ödemeleri de eklendiğinde rakam 10.4 TL oldu.

3.9 MİLYARA DÜŞTÜ

Fonun bütçe fazlası 2019’da bir önceki yıla göre yüzde 64.2 oranında azalarak 10.9 milyar TL’den 3.9 milyar TL’ye geriledi. Fonun toplam varlığı bu dönemde nominal olarak yüzde 3.1’lik artışla 131.5 milyar TL’ye yükseldi ancak yüzde 11.8’lik enflasyon düşüldüğünde fon reel olarak yüzde 7.8 oranında değer kaybetti.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre ekonomist Haluk Bürümcekçi’ye göre, fon varlığının reel olarak gerilemesinde, artan işsizlik sigortası ödemeleri ile işverenlere yapılan teşvik ödemelerinin yanı sıra yüzde 94’lük büyük ağırlıkla devlet tahvilinde değerlendirilen fon varlığının son dönemde kamu bankalarının düşük faizli sermaye benzeri tahvil ihraçları gibi daha verimsiz yatırımlara yönlendirilmesi de etkili oldu.

Kriz döneminde kredi artışı yükünü sırtlanan ve hükümete yakın şirketlere düşük faizli kredi verdiği gerekçesiyle eleştirilen kamu bankaları, Eylül 2018’de tahvil faizleri yüzde 20’lerde iken yüzde 9’luk faizle sermaye benzeri tahvil ihraç etmişti.

İşsizlik Fonu, elinde tuttuğu Hazine tahvillerinin satarak kamu bankalarına düşük faizli 11 milyar TL’lik kaynak sağlamıştı. Nitekim, fonun faiz geliri 2019’da sadece yüzde 11.4 artarak 16.8 milyar TL’de kaldı.

KONKORDATOLAR DA FONU ETKİLEDİ

Kriz nedeniyle artan konkordato ve iflaslar, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan yapılan Ücret Garanti Fonu ödemeleri de ciddi oranda artırdı. 2017’de 25 milyon TL, 2018’de 81 milyon TL olan Ücret Garanti Fonu ödemeleri, 2019’da 157 milyon TL’ye sıçradı.

4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu’nun Ek 1. maddesine göre; işverenin, konkordato ilan etmesi, iflası veya iflasın ertelenmesi yüzünden ödeme güçlüğüne düştüğünde, çalışanlarının ödenmeyen üç aylık ücret alacakları Ücret Garanti Fonu’ndan ödeniyor.

[Kronos.News] 16.1.2020

Askeriyede verem ve uyuz: ‘Yetkilileri göreve çağırıyoruz’

HDP mv. Gergerlioğlu: "Aldığımız haberlere göre, bu alanda verem ve uyuz hastalığının başladığı, komutanların da yatakları ateşe vermek suretiyle tedbir almaya çalıştığı... Madem bu gençleri askere almışsınız, her şeyinden ve sağlığından da sorumlu olmanız gerekir."

Burdur 58. Piyade Eğitim Alay Komutanlığı’nda zorunlu askerlik görevini yapan askerler, yaşadıkları hak ihlallerini telefonla ulaştıkları Mezopotamya Ajansı’na anlattı. İsim vermeyen askerler, kaldıkları ortamın sağlık koşullarına uygun olmadığını, duş alamadıklarını ve duş sırasının haftalarca sürdüğünü aktardı.

‘YETKİLİLERİN TEK YAPTIKLARI YATAKLARI ATEŞE VERMEK’

Komutanlıkta suyun olmadığı, sabah 05.00 ila 08.00 arasında duş alındığını, duşun ilk 4 dakikasında sıcak su aktığını devamında soğuk suyu dönüştüğünü belirten isim vermek istemeyen bir asker, “Burada yaklaşık 1500 ila 2 bin kişi var. Bizim bölük 450 kişi ve kimse duş alamıyor. Geçen gün uyuz vakası çıktı ve bütün yatakları yaktılar. 2 kişi uyuz, 2 kişi verem olmak üzere 4 kişi karantinada. Biz perişan olduk, çok zor durumdayız. Yetkililer durumun farkında ancak tek yaptıkları şey yatakları yere attırıp ateşe vermek oldu. 2 bin kişilik bir yerin çamaşırhanesi yok, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Tuvaletler ve yataklar pislik içinde. Benim yatağım sapsarı olduğundan dolayı gömleklerimi serip yatıyorum ama nereye kadar dayanırım bilmiyorum. Ben de revirlik oldum. Salgının başlamasından korkuyoruz. Akşam saat 19.00’dan 22.00’a kadar bizi gece eğitimi adı altında farklı yerlerde topluyorlar ama bir şey yapmıyoruz, sadece bekliyoruz” diye belirtti.

‘BİR AN ÖNCE GEREKLİ TEDBİRLER ALINMALI’

Yaşananlar konusunda bilgilendirilen Hakların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun olayı Meclis’e taşıyacaklarını söylediği aktarıldı. Askeri birlikte çamaşırhanenin olmaması, duş imkanlarının çok kısıtlı olması, duş sırasının bir hafta sonraya verilmesi, temizlik konusunda sıkıntıların olmasının uyuz ve verem gibi hastalıklara yol kaydeden Gergerlioğlu, “Aldığımız haberlere göre bu alanda verem ve uyuz hastalığının başladığı, komutanlarında yatakları ateşe vermek sureti ile tedbir almaya çalıştığı 21. yüzyıldaki bir ülke için çok üzücü haberler bunlar. Madem bu gençleri askere almışsınız, her şeyinden ve sağlığından da sorumlu olmanız gerekir. Devlet yetkililerine sesleniyorum. Bir an evvel sağlıklı bir yaşam hakkının sağlanması için gereken tedbirler alınmalıdır” dedi.

‘YETKİLİLERİ GÖREVE ÇAĞIRIYORUM’

“Böylesi tıp dışı yöntemlere başvurulması doğru değil” diyen Gergerlioğlu, orada tıbbı yöntemlerle konunun üzerine gidilerek, sağlık taramasının yapılması gerektiğini vurguladı. Gergerlioğlu, şöyle devam etti: “Belli ki orada verem ve uyuz hastalığına yakalanan hatta bu hastalıklara yakalanıp belli olmayan hastalar var, gizli seyreden verem vakaları olabiliyor. Bugün maalesef birçok cezaevinde karşılaştığımız gibi temizlik sorunlarından dolayı uyuz salgını ortaya çıkmış durumda. Bunun üzerine de gidilmesi gerekiyor. Bu kadar ağır gayri insani ortamlarda bu tür hastalıkların olmaması mümkün değil. Bir an evvel yetkilileri göreve çağırıyorum.”

[Kronos.News] 16.1.2020

Demokrasi nasıl kurtulur? [Rüya Karlıova]

Demokrasi bugün krizle anılıyor. Dünyanın pek çok yerinde demokrasinin uygulanmasında sorun var. James Miller'ın "Demokrasi İşleyebilir mi?" adlı kitabı bu krizin nedenlerini tarihi bir perspektifle sorguluyor.

Son yıllarda Amerikan yayın dünyasında “demokrasi” kilit sözcüklerden biri. Neliğini, başarısını, başarısızlığını, alternatifini, değerini, pratiklerini masaya yatıran birçok kitap yayımlandı. Bu kitapların ortak noktası şu: Demokrasi pratikteki tüm aksamalarına rağmen insanoğlunun geliştirebildiği en iyi yönetim biçimi. Böyle de olsa, tek bir demokrasi değil demokrasiler var. ABD de Kuzey Kore de kendini demokrasi olarak tanımlıyor örneğin. O halde her demokrasi işleyişindeki sorunları ve çözüm yollarını kendi içinde bulacak.

ABD’de başkanlık seçimine bir yıldan az zaman kaldı. Dünyanın hem batısında hem doğusunda demokratik seçimlerle gelen ama demokratik olmayan uygulamalarla anılan yönetimler var. “Demokrasi krizi” olarak adlandırılabilecek bu dönem ne tek bir ülkeye ne de bir bölgeye mahsus, adeta bir salgın gibi dünyayı sarmış durumda.

Bu nedenle demokrasiyi anlamaya ve sorunlarını tanımlamaya çalışan kitaplara çok daha dikkatle bakmalı bugünlerde. James Miller’ın Can Democracy Work? (Demokrasi İşleyebilir mi?) adlı kitabı bunlardan biri. Kitapta bu sorunun olumlu ama karmaşık bir cevabı var.

Demokrasinin idealleri gerçekleştirildi mi?

Öncelikle yirminci yüzyıla varmadan da demokrasinin uygulamada hiçbir zaman eşitlik anlamına gelmediğini ve demokrasinin çıkış yeri olan Atina’da bile kadınların ve yerleşik yabancıların pek söz hakkı olmadığını, kölelerin sayısının da fazla olduğunu biliyoruz. Atina demokrasisi bugün belki de sembolik olarak sadece Sokrates’in başına gelenlerle açıklanabilir.

Yirminci yüzyıla vardığımızda ise her ideolojinin kendine mal etmek istediği bir olguya dönüşüyor demokrasi. Komünizm, milliyetçilik, liberalizm demokrasinin ideallerini kendilerine biçerken bu idealler tam olarak hiçbir zaman gerçekleştirilemiyor. Peki nedir bu idealler? En basit tanımıyla hatırlayalım: Güçler ayrılığı, temsili hükümet, gücün ve vatandaşlık sorumluluğunun herkes tarafından -doğrudan ya da seçtikleri kişiler tarafından- uygulanması. Demokrasi çoğunluğun yönetimi, ancak kişi ve azınlık hakları bu yönetimin öbür yüzünü oluşturmak zorunda. Tanımlaması kolay ama pratiği bir o kadar zor idealler yani. Bu nedenle Miller’ın kitabında da tanımlandığı gibi demokrasinin başlangıçta “radikal bir fikir” olarak tanımlanmasına şaşmamalı.

Radikal bir fikir de olsa…

Radikal bir fikir de olsa Miller demokrasinin işleyebileceği konusunda umutsuz değil. En önemli şeyin bu konudaki niyet olduğunun altını çiziyor. Bu niyet bugün dünyanın çoğunluğu tarafından dile getirilmiş durumda. Aralarında Türkiye’nin de olduğu 48 ülkenin imzaladığı Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin 21’inci maddesinde ülkelerin işletme konusundaki güçlü niyeti açıkça dile getiriliyor. Buna göre: “Herkesin ülkesinin yönetimine doğrudan ya da özgürce seçilen temsilciler aracılığıyla katılma hakkı var. Herkesin ülkesindeki kamu hizmetine eşit olarak ulaşma hakkı var”.

Miller’a göre ne olursa olsun demokrasi ideali sürüyor. Büyük kitleler tarafından bir norm olarak kabul edildiğinde de başarısız olsa bile yeniden doğma potansiyeli taşıyan bir rejim demokrasi. Miller, Abraham Lincoln’ün dile getirdiği umudu yineliyor kitapta: “Halkların halklar tarafından yönetimi, halklar için yönetimi dünya üzerinden hiçbir zaman yok olmayacak”.

Kitaptan demokrasi liberalizm ilişkisi üzerine küçük bir not: James Miller’ın dikkat çektiği en önemli noktalardan biri demokrasinin liberalizmle aynı şey olmadığı. Ne eski Yunan’da ne de Fransız devriminin ardından bir fikir olarak daha da gelişen modern demokraside liberalizm var. Bugün de demokrasi zorunlu olarak liberalizm anlamına gelmiyor, demokratik seçimlerle gelen yönetimlerin liberal olmayan siyasetleri vaat ederek seçildiğini ve göreve geldiklerinde de yaptıklarını görüyoruz. En önemli örneklerinden biri de bugün Macaristan’da başbakan Victor Orbán’ın anti-liberal söylemi.

[Rüya Karlıova] 16.1.2020 [Kronos.News]

5 Temmuz gecesi Akıncı Hava Üssü nizamiyesindeki 8 sivili nasıl öldürdüler?

15 Temmuz’da katledilen bazı sivillerin cesedinden TSK envanterinde olmayan zırh delici çelik başlıklı mermiler çıktı. Akıncı Hava Üssü nizamiyesinde öldürülen 8 sivile ilişkin detaylarsa çok dikkat çekici…

BOLD – Gazeteci Adem Yavuz Arslan’ın TR724’te yayınlanan “Bu sivilleri kim vurdu?” başlıklı özel haberinde Akıncı Hava Üssü nizamiyesinde öldürülen sivillere ilişkin çok önemli bilgileri paylaştı.

İşte Adem Yavuz Arslan’ın haberinin tüm detayları:

Daha önce bu köşede yazdığım “15 Temmuz’da TSK envanterinde olmayan mühimmat kullanılmış” başlıklı yazımda darbe girişimine dair söylemleri temelden sarsabilecek bazı detaylara yer vermiştim.

Veriler çok önemli olduğu için kısaca hatırlatayım:

15 Temmuz akşamı öldürülen bazı sivillerin cesedinden TSK envanterinde olmayan zırh delici çelik başlıklı mermiler çıktı. Mahkeme dosyalarında yer alan otopsi raporlarına göre şehitler Mustafa Avcu, Yakup Başıbüyük ve Ömer Takdemir’in vücutlarında zırh delici çelik mermiler var. TSK envanterinde bu tür mermi yoksa bu sivilleri kim vurdu?

Bir başka soru işareti ise şu; Şehitler Ümit Çoban, Medet Ekizceli ve Rüstem Resul Perçin’in vücudundan çıkan mermilerin faillerini bulmak için yapılan çalışmanın raporuna göre (ANK-BLS-19-09077) bu mermiler sanıkların silahlarından çıkmamış. Tüm silahlar toplanmış ve balistik incelemesi yapılmış. Ancak maktüllerden çıkan mermiler bu silahlara ait değil. O zaman bu insanları kim şehit etti?

Çok önemli bir başka soru: 15 Temmuz’un sembol olaylarından Emniyet Terörle Mücadele Daire Başkanı Turgut Aslan’ın yaralanması, koruması Hasan Gülhan’ın şehit edilmesinde kullanıldığı iddia edilen 11CO1248 seri numaralı MP-5 tabanca ortadan kaybolmuş. Artık silahın kaydı yok. Delil mahiyeti taşıyan önemli bir silahın kaydı siliniyor ve mahkeme sanıkların talebine rağmen silahın akıbetini araştırmıyor.

Olay yerinden 5.56 mm çapında 377 kovan toplanmış. Bu kovanların da 44 ayrı silahtan atıldığı kriminal raporla sabit. Ancak 26 rütbeli sanık var ve bu sanıkların dışında 18 silahın sahibinin olması gerekiyor. Ancak mahkeme bu 18 silahı araştırmıyor.

Kumpası delillendiren çok önemli bir detay: 18 Temmuz 2016. Yani darbe girişiminden 3 gün sonrası. O tarihe kadar binlerce kişi gözaltına alınmış, darbeci olmakla suçlanan askerler çoktan toplanmış, işkence görmekteler. Saat 11:45’te Cumhurbaşkanlığı Külliyesi 3 nolu giriş kapısının yanındaki demir korkuluklara askeri mühimmat atıldığı bilgisi alınıyor. Mühimmatın etkisiyle demir korkuluklarda eğilme oluyor. Kriminal rapora göre “sevk motor yakıtının ABD yapımı, ana patlayıcı maddesi olarak TNT olan M41 serisi yerden havaya omuzdan atılan RDY füzesi mühimmatının gövde kısmına ait olabileceği…” Bu roketi kimin attığı hala muamma. Sanıklardan Necip Erkul “RDY roketi Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterinden 15 yıl önce çıktı ve bu ekipman MİT’te devredildi” iddiasında bulunuyor. Saray’ın bombalanması, bombalanma şekli zaten şüpheliydi, bu veri doğruysa ortada büyük bir komplo var demektir. Bu kadar korumanın, polisin, kameranın ve vatandaşın arasında darbecilerin gelip oraya roketle saldırması, hem de 3 gün sonra pek akla yatkın değil.

15 Temmuz mahkemeleri sembolik yargılama yapıyor. Sanıkların en temel taleplerine bile cevap verilmediği gibi olayı aydınlatacak konularda araştırma yapmıyor. Mesela 15 Temmuz günü Jandarma Genel Komutanlığı önünde yaşanan olaya dair sanıklardan Tarık Kaya, yargılamaya müşteki olarak katılan Mehmet Akif Arslan’a şu soruyu yöneltiyor “Din görevlisi olduğunuzu söylediniz. 15 Temmuz akşamı tahta saplı kaleşnikofla ateş ediyordunuz. O silahı nereden aldınız?” Mahkeme bu konuyu da araştırmadan geçiyor.

PEKİ BU SİVİLLERİ KİM VURDU?

Bu bölümde yine mahkeme dosyaları arasında kaybolmuş, sanıkların tüm taleplerine rağmen mahkeme heyetinin dikkatini çekmemiş çok önemli bilgilere, belgelere bakacağız.

Bilindiği gibi Akıncı Hava Üssü darbe girişiminin merkezi olarak kabul ediliyor ve o gece Akıncı Üssü nizamiyesinde meydana gelen olaylarda 8 kişi hayatını kaybetti, 87 kişi de yaralandı.

İddianameye ve savcının mütalaasına olay şu şekilde yansıdı: “Kahramankazan halkından 8 kişinin öldürülüp 87 kişinin uzun namlulu silahlar ve tabanca ile kısa mesafeden ateş edilip taranarak yaralanması, nizamiye önünde bulunan vatandaşlara doğru, çok yakın mesafeden uzun namlulu silahlarla, etkili mesafeden ateş etmeleri sonucunda 8 kişinin öldüğü…” (mütalaa, sayfa 292)

İddianame ve mütalaaya göre nizamiyede şehit edilen siviller askerler tarafından yakın mesafeden uzun namlulu silahlarla taranarak öldürüldü.

Sanık askerler ise sivillere ateş etmediklerini savunuyor.

Otopsi raporlarına göre şehitlerden Ömer Takdemir, Samet Cantürk, Hasan Yılmaz, Emrah Sapa, Ali Anar enselerinden (kafanın arka kısmından) Yasin Yılmaz ise sağ kulak bölgesinden giren kurşunlarla hayatını kaybetmiş.

Olay yerini hatırlayalım. Askerler nizamiyede tek sıra halinde duruyorlar. Sivil vatandaşlar ise nizamiyenin kapısında askerle yüz yüze. Aradaki mesafe 5 metreden az. Hatta askerle sivil vatandaşlar arasında sözlü münakaşa da var.

Peki yüz yüze bakan bu insanlar nasıl oldu da ensesinden vuruldu?

İlk akla gelen yaşanan kargaşa sırasında sivillerin kaçmaya başladığı, askerinde hedef gözeterek ateş etmesi ihtimali. Ancak otopsi raporlarında yer alan mermi giriş açıları rastgele atışı işaret etmiyor. Yani savcının iddianame ve mütalaasında iddia ettiği gibi yakın mesafeden tarama olsaydı şehitlerin vücutlarında gelişi güzel mermi girişleri olmalıydı. Ancak şehitlerin biri hariç hepsi ensesinden ve kafasının arkasından vurulmuş.

Sanıklar kendilerinin havaya ateş ettiğini, hedef gözeterek atış yapmadıklarını, ancak sivillerin askerle karşı karşıya getirilip provokasyon amaçlı başkalarınca öldürüldüğünü iddia ediyor. Görgü tanıkları da ‘eğer grup dağılmazsa önce havaya sonra da ayaklarına ateş edilmesi’ yönünde anons edildiğini teyit ediyor.

Hatta sanıklar mahkemeye olay yeri kayıtlarındaki sniper sesini de dinlettiler ancak mahkeme heyeti sanıkların “Sniper sesi incelensin, uzaktan yapılan bu atışı kim yaptı?” taleplerini geri çevirdi.

Özetle fazlasıyla şüpheli bir durum. Eğer şehitlerin vücutlarında gelişigüzel mermi girişleri olsa karmaşa esnasında vuruldukları düşünülebilirdi. Ancak 8 şehitten 6’sı ense ve civarından vurulmuş.

Mahkemenin tüm şüpheleri giderecek şekilde titizlikle iddiaların üzerine gitmesi gerekirken tam tersini yapıyor.

AKSAKALLI’NIN TEKMELERİ

15 Temmuz’un en karanlık isimlerinden birisi şüphesiz dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’dır. Hem 15 Temmuz öncesi hem de darbe girişimi sırasında yaptığı hamlelerle TSK’nın tuzağa çekilmesinde önemli bir rol oynadı.

Buna karşı mahkemelerden kaçırıldı, o geceye ait temel soruları cevaplamadı. Eldeki tek veri müşteki olarak savcıya verdiği ifade. Orada da 15 Temmuz akşamını kendi perspektifinden anlatıyor ama kritik konuların yanından bile geçmiyor.

Mesela Aksakallı’nın anlatımına göre Gazi Orduevi’ndeki düğünden erken ayrılıyor ve özel kuvvetler mensubu iki asker kendisini kaçırmaya çalışıyor. Aksakallı bir tekmeyle iki askeri etkisiz hale getirip izini kaybettiriyor ve ertesi gün saat 10’a kadar ortalarda gözükmüyor. Dönemin Van Asayiş Kolordu Komutanı İsmail Metin Temel’in savcılık ifadesine göre Aksakallı Temel’i arayıp “Karargah işgal edildi ben evdeyim” diyor. Metin Temel “Karargaha dön” deyince Aksakallı “Karımı teskin ediyorum” cevabını veriyor.

Oysa ki Aksakallı 15 Temmuz akşamı bir telefonla darbe girişimini sonlandırabilir, askeri sokaktan çekebilirdi ama tam tersini yapıp hem Semih Terzi’nin Silopi’den Ankara’ya gelmesini sağladı hem de sivilleri sokağa çekti. Aksakallı o akşam kimsenin bilmediği bir yerde saklanıp MİT’le telefon trafiği yönetti, televizyonlara bağlandı, astsubay Ömer Halisdemir’i defalarca arayıp Semih Terzi’nin ölüm emrini verdi.

Aksakallı’ya dair sorulacak tonla soru var ve meslektaşım Ahmet Dönmez’in TR724’te yayınlanan ‘Zekai Aksakallı bu sorularla yüzleşemedi’ başlıklı iki yazısında bunları detayıyla anlatıyor. Bu iki yazıyı okumanızı hararetle tavsiye ediyorum.

Bugün bu konuya yeniden dönmemin nedeni şu; geçtiğimiz günlerde bir dava dosyasında Zekai Aksakallı’nın video görüntülerine rastladım. Video Özel Kuvvetler Komutanlığı Ziyaretçi Girişindeki güvenlik kameralarına ait. Videoda Zekai Aksakallı, gözleri ve elleri bağlı, kanlar içerisinde yerde baygın halde yatan silah arkadaşlarına tekme atıyor, kafalarına basıyor.

Bu video Aksakallı’ya dair işkence iddialarını destekliyor çünkü yargılamalar esnasında çok sayıda sanık Aksakallı’nın bizzat kendilerine işkence yaptığını anlattı.

İşte bu noktada dönüp ÖKK Ziyaretçi nizamiyesindeki güvenlik kameraları kayıtlarına bakalım.

Bir grup asker elleri ve gözleri bağlanmış halde. Sürüklenerek odaya getiriliyor, yere yatırılıyor. Bir sonraki görüntüde elinde tabanca olan birisi sırasıyla tabancanın kabzasıyla elleri ve gözleri bağlı askerlere vuruyor. Darbenin etkisiyle askerler yere düşüyorlar. Muhtemelen bayılıyorlar çünkü videonun devam eden bölümlerinde kıpırdamadan yatıyorlar ve kafalarının yanında yerde kan birikmiş.

Üçüncü video da aynı yerden.

Bu kez Zekai Aksakallı (Sarı tşörtlü-şapkalı) etrafında bir grup sivil giyimli askerle geliyor. Aksakallı yerde yüzüstü yatan, elleri arkadan kelepçelenmiş askerlerden bazılarını tekmeliyor, birinin başına ayağıyla basıp bir şeyler söylüyor.

Kayıtta ses yok ancak Aksakallı’nın tekmeleri net olarak gözüküyor. İzlediğiniz videolar gizli kapaklı değil. ÖKK nizamiyesinde. Orada kamera olduğunu Zekai Aksakallı’da biliyor, tabancasının kabzasıyla elleri gözleri bağlı askerlerin kafasına vuran kişi de.

Ancak kameraların altında bile kötü muamele yapmaktan çekinmiyorlar. Nitekim mahkemelerde bu konu sıklıkla gündeme geldi.

Mesela kamuoyunun MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Genelkurmay Karargahı’ndan ayrılma görüntüsünden tanıdığı Genelkurmay Protokol subayı Üsteğmen Kübra Yavuz’un işkence gördüğü iddiası.

Yavuz mahkeme ifadesinde Aksakallı’nın yetkisi olmadığı halde Genelkurmay Karargahı’nda bir sorgu odası kurduğunu ve kendisine işkence yaptığını anlattı. Üsteğmen Yavuz ölüm tehditleri aldığını, küfre maruz kaldıklarını, elleri, gözleri bağlı vaziyette elektrik verilerek, dövülerek, 2 gün aç bırakılarak ifade verdiğini, önüne konan ifadeyi zorla imzaladığını anlattı. Kendisine işkence yapan kişinin Zekai Aksakallı ve İrfan Özsert olduğunu söyledi.

Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam da mahkemede, “Zekai Aksakallı ve Alay Komutanı Ümit Tatan’ın emri ile iki gün bize işkence yapıldı.” iddiasında bulunmuştu.

Astsubay Turgay Uslanmaz, gözaltına alındıktan sonra yaşadıklarıyla ilgili de şu iddialarda bulundu: “Erdinç Komutan, ÖKK’nın en sevilmeyen kurmay başkanıydı. Ama böyle biri işkenceye engel olmak istedi, ‘kötü muamele yok’ dedi. Bu uyarı üzerine önce durdular. Zekai Paşa geldi, Ümit Bak’a küfretti, Semih Terzi’nin öldüğünü söyledi. Bana ilk işkenceye başlayan Zekai Paşa’dır. Beni eşim ve kızlarımın namusuyla tehdit ettiler, eden Zekai Aksakallı’dır.”

Görüldüğü gibi çok sayıda sanık bizzat Aksakallı’dan işkence gördüğünü, işkence talimatını onun verdiğini söylüyor. Şimdi ortaya çıkan video da bunu doğruluyor. Kameraların altında, elleri ve gözleri bağlı silah arkadaşlarına tekme atan, kafasına basan biri gözden uzakta neler yapabilir?

Peki bu iddialar karşısında mahkeme ne yapmış olabilir?

Mahkeme ‘davamızın konusu değil, ayrıca suç duyurusunda bulunabilirsiniz’ deyip konuyu kapattı. Maalesef 15 Temmuz yargılamaları adaletin yerine bulmasına değil, Erdoğan tarafından verilen direktiflerin yerine getirilmesine hizmet ediyor.

[BoldMedya] 16.1.2020

Üçüncü evre böbrek yetmezliği hastası cezaevinde ölümün eşiğinde!

Hasta tutuklu Ramazan Sarıkaya, 10 aydır cezaevinde böbrek yetmezliği yaşıyor. Yüzde 35 çalışan tek böbreğiyle hayata tutunan Sarıkaya’nın ailesi tahliye çağrısında bulundu.

BOLD – 10 Şubat 2019’da tutuklanıp Balıkesir Kepsüt Cezaevine gönderilen Ramazan Sarıkaya, 3. evre böbrek yetmezliği hastası oldu. 1997 yılında askere gittiğinde tek böbreği alınan Sarıkaya, tutuklandığında diğer böbreği yüzde 50 çalışır durumdaydı. Cezaevi ortamında o böbrek de işlevini kaybederek yüzde 30’a düştü.

Sarıkaya’nın eşi ve çocukları, HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mesaj göndererek yetkililerden yardım istedi. Gergerlioğlu sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Ölmesi mi bekleniyor?” diye sordu.

ASKERDE BİR BÖBREĞİ ALINMIŞTI

Ramazan Sarıkaya’nın çocukları, “Babamız Ramazan Sarıkaya 9 ay önce gözaltına alındı. Daha önce askerde iken böbreğinin birisi alınmış, bir diğeri ise yüzde 50 çalışır durumda idi. Gözaltı sonrası geçen süre zarfında böbreklerinin çalışır durumu yüzde 35’e kadar düşmüştür. Doktor diyet uygulanması gerektiğine dair rapor vermiştir. Fakat babamız cezaevi yönetimine gerek yazılı gerekse sözlü olarak bildirmesine rağmen somut bir adım atılmayı bırakın dilekçemize cevap dahi verilmemiştir. Doktor raporlarını ve babamızın yazdığı dilekçe ektedir.” ifadelerini kullandı.

Eşi ise Zehra Sarıkaya ise sosyal medya hesabından “İnsan hayatı bu kadar ucuz. Eşim Ramazan Sarıkaya, tek böbrek yok, diğer böbrek yüzde 50 idi ama şimdi yüzde elli olan böbrek tutuklandıktan sonra hızlı bir şekilde yüzde 35’e düştü, diyet yemekler verilmiyor. Organını hayatını kaybediyor. 1 yıldır suç olacak hiçbir şey bulamadılar. Bu insanlar masum” diye yazdı.
[BoldMedya] 16.1.2020

Hamile tutuklu koğuşta sinir krizi geçirdi [Sevinç Özarslan]

Avukatlık stajını yeni tamamlayan hamile tutuklu Esra Uymaz Saral, cezaevinde ilaçları verilmediği için sinir krizi geçirdi. 4,5 aylık hamileyken tutuklanan Saral, bir hafta içinde iki kez doktora götürüldü.

BOLD ÖZEL – 9 Ocak 2020’de tutuklanıp İzmir Şakran Cezaevine gönderilen 4,5 aylık hamile Esra Uymaz Saral (27), ilk gece konulduğu geçici koğuşta sinir krizi geçirdi. Miyom olduğu için riskli bir hamilelik geçiren Esra Uymaz Saral, gözaltına alınmasından itibaren bir haftada iki kez doktora götürüldü, koğuşta sinir krizi geçirdiği gün ise cezaevi revirine çıkarıldı.

Esra Uymaz Saral’ın avukatı, “Geçtiğimiz cumadan bu yana kendisine kan ilaçları verilmemişti. Özel bir ilaç kullanıyor. Biraz pahalı. Devlet karşılamıyor. Cezaevi yönetimi o ilacı veremeyeceklerini ama başka bir ilaç vereceklerini söylemiş. Fakat o da henüz gelmemiş. Esra hanım 8 Ocak’ta bir gece gözaltında kalmıştı. O zaman da saat 21.00 civarı karın ağrısı şikayetiyle doktora götürülmüştü. Doktor idrar yolu iltihabı için ilaç vermişti. 17 TL imiş ilaç. Yanında para yok diye o ilacı da vermemişler.” dedi.

27 yaşındaki Esra Uymaz Saral, Gediz Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.

Tutuklandıktan sonra konulduğu geçici koğuşta ilaçlarını alamadığı için üzülen Saral’ın endişelenip ağlama krizine girdiğini belirten avukat şöyle devam etti: “Bunlara canı çok sıkılmıştı. Koğuşta da ışık bile yanmıyormuş. Tek başına. Zaman mevhumunu kaybetmiş. Dolayısıyla çok korkmuş. Kendisi biraz evhamlıdır. Ağlama krizine girmiş. Kapıları yumruklamış. 5 gardiyan ve revirden görevliler gelmiş. Müdüre çıkarmışlar. Müdür normal koğuşa geçirmiş. Böyle mi olacak hep diye korktuğunu ve bebeğime nasıl bakacağım diye endişelendiğini ifade etti.” dedi.

“BU ŞARTLARDA BURADA DOĞUM YAPMAN İMKANSIZ”

Avukat, dün tekrar hastaneye götürülen Saral’ın orada yaşadıklarını ise şöyle anlattı: “Cezaevine en yakın hastane Çiğli Devlet Hastanesine olduğu için dün tekrar oraya götürülmüş. Oradaki doktor da ‘Bu şartlarda senin burada doğum yapman imkansız. Miyomdan dolayı çok fazla kanaman olur, burada doğum yaptıramam’ diyor. Mahkemeye sunmak için dair bir belge istemiş. Doktor, cezaevinde kalmana engel bir durum yok. Ben öyle bir şey yazamam ama doğum sırasında Tepecik Hastanesine sevkini isteyeceğim’ demiş.”

Avukat, bugün yeni bir gelişme olduğunu ve Saral’ın mahkeme tarafından hastaneye sevkinin yapıldığını da sözlerine ekledi.

AVUKATLIK STAJINI YENİ BİTİRDİ

Gediz Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olan Esra Uymaz Saral, İzmir Barosundaki avukatlık stajını yeni tamamlamıştı. Eylül 2016’da evlenen ve ilk hamileliğini yaşan Saral’da 10 cm büyüklüğünde bir miyom bulunduğu için riskli bir hamilelik geçiriyor.

“DİĞER HAMİLE TUTUKLULAR ÇOK ÜMİTSİZ”

İzmir Şakran Cezaevinde Esra Uymaz Saral dışında bilinen 3 hamile daha bulunuyor. Emine Büşra İbişoğlu 5 aylık, Serpil Özmermer 5 aylık, Elif Tuğral ise 8 aylık hamile. Esra Uymaz Saral dışında cezaevinde bulunan diğer hamile tutukluların çok ümitsiz olduğunu ifade eden avukat: “Dilekçelerine cevap verilmediği için hiçbiri artık dilekçe yazmıyor, hiçbir şey talep etmiyorlar. 8 aylık hamile Elif Tuğral’ın kan pıhtılaşma problemi var, her gün iğne oluyor cezaevinde. Ama iki aydır doktora götürmüyorlar. Tamamen bırakmışlar.” dedi.

[Sevinç Özarslan] 16.1.2020 [BoldMedya]

Araştırma sonuçları vahim

Kadir Has Üniversitesi'nin yaptığı araştırmaya göre, Türkiye'de halkın yüzde 41,6'sı ülkenin en büyük sorunu olarak ekonomiyi görüyor. En fazla güvenilen kurum ise Türk Silahlı Kuvvetleri.

Kadir Has Üniversitesi'nin yaptığı Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması'nın (TSSEA) 2019 yılına ilişkin sonuçları açıklandı. Araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye'de halk ülkenin en önemli sorunu olarak terör ve ekonomiyi görüyor.

"Türkiye'nin şu an en önemli sorunu nedir?" sorusuna katılımcıların yüzde 19,8'i terör, yüzde 18,1'i hayat pahalılığı, yüzde 16,8'i işsizlik, yüzde 6,7'si ise ekonomik durgunluk yanıtını verdi.

Verilen yanıtlar içinde ekonomik konular toplamının yüzde 41,6'yı bulduğu görüldü.Ekonomiyle ilgili konuları Türkiye'nin en önemli sorunu olarak görenlerin yüzdesi 2018'de 51,1'i buluyordu. Bu oran 2017'deyse yüzde 30,2'ydi.

En fazla TSK'ya, en az medyaya güveniliyor

Toplam 26 ilin kent merkezlerinde yaşayan 18 yaş üzeri bin kişiyle 25 Kasım–13 Aralık 2019 tarihleri arasında yüz yüze görüşülerek yapılan araştırmaya göre, Türkiye'de en fazla güvenilen kurum Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK). Ankete katılanların yüzde 60,6'sı TSK hakkında olumlu yanıt verdi. İkinci sırada yüzde 59,8 ile Jandarma yer aldı. Polise güven yüzde 56,9 olurken Cumhurbaşkanlığı makamı hakkında olumlu görüş bildirenlerin oranı yüzde 49,8 oldu.

En az güvenilen kurum ise bu yıl da değişmeyerek yüzde 35,2 ile medya oldu.Araştırmaya göre, yargının siyasallaştığını düşünenlerin oranı 2018 yılında yüzde 30,8'ken, 2019'da 38,7 oldu.

AKP'nin oyu yüzde 40 çıktı

Araştırma kapsamında, katılımcılara "Türkiye'de bugün bir seçim olsa oyunuzu kime verirsiniz?" sorusu da yöneltildi. Yüzde 10,4 oranındaki kararsızların oylarının dağıtılmasının ardından AKP'nin yüzde 40,2, CHP'nin yüzde 33, HDP'nin yüzde 9,2, MHP'nin yüzde 8,3, İYİ Parti'nin ise yüzde 8,1 oy aldığı görüldü.

[Samanyolu Haber] 16.1.2020

Şube müdürlüğünden tatlı ustalığına

Şube müdürlüğünden tatlı ustalığına uzanan KHK mağduru Ahmet Atik hikayesini anlattı

Ahmet Atik Tarım Bakanlığı'nda şube müdürü olarak çalışırken bir KHK ile kendini yüz binlerce kişi gibi işsiz buldu. Borçları vardı, ailesinin geçimini sağlamak zorundaydı. Bir tatlıcıda temizlikçi olarak haftalık 120 TL'lik iş buldu ve sonrasında o dükkanda tatlıcılığı öğrendi, 3 yılda tatlı ustası oldu. Şam tatlısından, halka tatlıya kadar çok çeşitli tatlıları ustalıkla yapabilen Atik, maddi imkansızlık sebebiyle TEOG sınavında Türkiye birincisi olan çocuğunu şehir dışında okumaya gönderemediğini anlattı. Şimdiki hedefiyse bir dükkan açıp yanında bir kaç kişiye de istihdam sağlayarak hayatını devam ettirmek.

KHK'lı Ahmet Atik KHK TV'den Ahmet Erkan Yiğitsözlü'ye konuştu.


[Samanyolu Haber] 16.1.2020


Türkiye'de yargının hali: Mahkeme kayyım kararını kaldırdı, 'pardon' deyip iptal etti...

Ankara 2. İdare Mahkemesi, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'ne kayyım atanması kararını önce iptal etti, sonra 'yanlışlık oldu' diyerek aldığı kararı iptal etti.

Ankara 2. İdare Mahkemesi’nin, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atanmasına dair Diyarbakır Barosu’nun yaptığı itiraza önce “yürütmenin durdurulması” kararı verdiği, 12 gün sonra ise “yanlışlığın düzeltilmesi kararı” aldığı ortaya çıktı.

Ankara 2. İdare Mahkemesi 18 Aralık tarihinde dava ile ilgili verdiği kararda, “Dava dilekçesi ve eklerinin incelenmesinde, dava konusu işlemin kapatılmasına ilişkin olması ve her an uygulanabilecek ve uygulanmakla tükenebilecek nitelikte bulunması nedeniyle davalı idarelerin savunması ve ara kararı cevabı alınıp ya da savunma ve ara kararına cevap verme süresi geçip yeni bir karar verilinceye kadar dava hususu işlemin durdurulmasına, savunma ve ara kararı cevap süresinin 30 gün olarak belirlenmesine 18.09.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi” açıklaması yer aldı ve yürütmenin durdurulması kararı verdi.

Alınan karar 8 Ocak tarihinde Diyarbakır Barosu’na tebliğ edildi.

Tarafsız Haber Ajansı'ndan Ferit Aslan'ın haberine göre, aynı Mahkeme, 20 Aralık 2019 tarihinde bu kez, “Yanlışlığın düzeltilmesi” başlığı ile yeni bir karar aldı.

Düzeltme yazısında, “Davacı Diyarbakır Baro Başkanlığı temsilen Diyarbakır Barosu Başkanı tarafından 31.03.2019 tarihinde yapılan mahalli İdareler Genel Seçiminde HDP adayı olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimine katılarak Diyarbakır Büyükşehir Belediye başkanı seçilen Adnan Selçuk Mızraklı’nın İçişleri Bakanlığı’nın 19.08.2019 tarih ve 878 sayılı işlemi ile görevden uzaklaştırılması üzerine Diyarbakır Valisi’nin Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkan Vekili (kayyım) olarak atanmasına ilişkin davada mahkememizin 18.12.2019 günlü ve 2019/2321 sayılı kararında davalı idare tarafından dava konusu işlemin Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne Başkan Vekili atanması istemine ilişkin olduğu ancak anılan kararın hüküm fıkrasının işyeri kapatılmasına ilişkin olduğu belirtilerek yanlışlığın düzeltilmesi istenilmesi üzerine 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanun’un 30. Maddesi uyarınca dava dosyası incelenerek gereği görüşüldü;… bu durumda davalı idarenin Mahkememizin 18.12.2019 günlü YD kararının davacı iddiaları sonucuna dair yanlışlığın düzeltilmesi isteminin kabulüne… 30.12.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi” denildi.

'SKANDALA BAKIN'

Diyarbakır Barosu Başkanı Cihan Aydın, karar metinlerini sosyal medyada, “Skandala bakın. Ankara 2.İdare Mahkemesi, Diyarbakır Büyükşehir belediyesine kayyım atanması kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali için açtığımız davada yürütmenin durdurulması kararı vermiş. Sonra yanlış karar verdik diye kararını geri almış. Yorumu kamuoyuna ait” mesajı ile paylaştı.

[Samanyolu Haber] 16.1.2020

Türkiye'den Avrupa'ya iltica başvuruları katlandı

Avrupa İstatistik Kurumu Eurostat Avrupa Birliği üyeliği için bekleyen ülkelerden yapılan iltica başvuru kabul sayılarını son raporunda yayımladı.

Karadağ, Kuzey Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan, Bosna Hersek, Kosova ve Türkiye'den yapılan iltica başvurularının 5 yıllık verilerinin bulunduğu raporda 2016'dan itibaren Türkiye'den yapılan başvuru kabullerinin katlanarak arttığı dikkat çekiyor.

Euronews'te yer alan habere göre 2018 yılında AB'ye üyelik başvurusu yapan ülkelerden toplam 54 bin 720 kişinin iltica talebi kabul edilirken bu sayının 10 yıl öncesine göre 5,5 kat arttığı gözlemlendi.

Bu kişilerin 2018'de yüzde 40'ını Türk vatandaşları oluştururken yüzde 35'ini Arnavutlar teşkil etti. 2018'de AB kapısında bekleyen ülkelerden en az iltica başvurusu kabul edilen aday ise Karadağ oldu. Kosova ve Arnavutluk vatandaşlarının yaptığı iltica başvuru kabul sayısı 2015'te zirve yapmasının ardından hızlı bir düşüş kaydetti. Aynı gidişat Sırbistan ve Kuzey Makedonya'da da gözlemlendi.

Türk vatandaşlarının iltica başvurularını en fazla kabul eden ülke Almanya

2013 ile 2018 arasında AB üyeliği kuyruğundaki ülke vatandaşlarının iltica başvurularını en fazla kabul eden ülke Fransa oldu.

İkinci sırayı ise Almanya aldı. Almanya ayrıca Türk iltica taleplerinin en fazla kabul gördüğü AB ülkesi oldu. Almanya'yı Yunanistan takip etti. İlticayı, başvurulan ülkenin kişiye tanıdığı uluslararası koruma hakkı olarak tanımlayan Eurostat, bu hakkın özellikle ırk, din, milliyet, belirli bir sosyal gruba aidiyet veya siyasi görüş nedeniyle zulüm görme tehlikeleri ile karşı karşıya kalan kişilere verildiğini belirtiyor.

[Samanyolu Haber] 16.1.2020

Çocuk yetiştirmek için en iyi ülkeler belirlendi

ABD’de düzenlenen bir araştırma, güvenlik, cinsiyet eşitliği, çevre, insan hakları gibi kıstaslar temel alındığında çocuk yetiştirmek için en elverişli ülkelerin başında Danimarka, İsveç ve Norveçin ilk üç sırayı aldığını ortaya koydu.

Pennsylvania Üniversitesi’nin katkılarıyla yapılan araştırmada 73 ülke araştırmaya tabi tutuldu. Sadece eğitim açısından bakıldığında ilk sırada yer alan ABD, diğer önemli kıstaslar değerlendirildiğinde ise 18. sırada kendisine yer buldu.

Daily Mail'de yer alan habere göre araştırmada, çocuk yetiştirmek için en ideal ülke sıralamasında Kanada 4. sırada, gelirken, bu ülkeyi, Hollanda, Finlandiya, İsviçre, Yeni Zelanda, Avustralya ve Avusturya izledi. Türkiye ise 45. sırada yer aldı.

En iyi ülkeler sıralamasında İngiltere 11, Lüksemburg 12, Almanya 13, Fransa 14. sırada bulunurken Yunanistan 21. sırada bulunuyor.

Araştırmaya göre çocuk yetiştirmek için en kötü ülkelerde de Kazakistan, Lübnan ve Guatemala ilk üç sırayı paylaştı.

HABERİN ORJİNALİ

[Samanyolu Haber] 16.1.2020

İnfaz indirimi Meclis'e geliyor

"Kısmi af" olarak bilinen infaz indirimi taslağında sürpriz gelişme...

Kamuoyunda "af yasası" olarak bilinen infaz düzenlemesinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) ne zaman geleceği belli oldu.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "İnfaz düzenlemesini tamamladık bir kaç haftaya meclise getiriyoruz." dedi.

İNFAZ İNDİRİMİ BİRKAÇ HAFTA İÇİNDE TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NDE

Bugün Saray'da 2019 Yılı Değerlendirme Toplantısı'nda konuşan Erdoğan, infaz düzenlemesini de ihtiva eden 2'nci yargı paketinin hazırlıklarını tamamladıklarına işaret etti.

Edinilen bilgiye göre belli bir tarih aralığında işlenen bazı suçlara yönelik hüküm giyen ve 4 yıllık cezası kalanlar denetimli serbestlikten 1 defaya mahsus faydalanabilecek.

İNFAZ SÜRESİ YARIYA İNİYOR

Geçici madde ile 1 defaya mahsus tanınacak denetimli serbestlik hakkının dışında kalıcı düzenleme olarak da teklifte ayrı bir denetimli serbestlik maddesi yer alacak.

O madde ile adi suçlarda 1 yıl, terör suçlarında 2 yıl olan denetimli serbestlik kriteri cezanın beşte biri olarak yeniden tespit edilecek.

Teklifin bu şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden geçmesi hâlinde 2 yıl olan denetimli serbestliğin üst sınırının 3 yıla çıkarılması bekleniyor.

Bir diğer görüş ise aldığı cezanın 5’te biri oranında denetimli serbestlik.

Bu teklif kabul edilirse 20 yıl ceza alan biri için denetimli serbestlik süresinin 4 yıl olması.

İnfaz indiriminin kapsadığı suçlarda cezaevinde kalınacak süre üçte ikiden yüzde 50'ye indirilecek. Yani 20 yıl ceza alan biri 10 yıl cezaevinde kalacak.

10 yıl sürenin son 4 yılı için denetimli serbestlik hakkı tanınacak.

10 yıl ceza alan için denetimli serbestlik süresi ise 2 yıl olacak.

CEZANIN ÜÇTE İKİSİ YERİNE YARISI İNFAZ EDİLECEK

Yargı paketinden münhasıran hazırlanan düzenleme teklifi ile infaz sürelerinin kısaltılacağı belirtiliyor. Halihazırda cezanın üçte ikisi çekilirken yeni düzenlemede 1/2 'si, bir başka ifadeyle yarı oranında infazı gerçekleşecek.

Böylece 10 yıl ceza alan 5 yıl tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilecek. 5 yıllık sürenin beşte biri de denetimli serbestliğe gireceği için sadece üç yıl cezaevinde bulunacak.

Hangi suçların infaz indirimi haricinde tutulacağı ise TBMM'de muhalefetin tavrına göre şekillenecek.

AKP'nin af paketinin geniş bir mutabakat ile kanun hâline getirmek istediği dile getiriliyor. 

YENİ İNFAZ REJİMİ ÜZERİNDE SON HAZIRLIKLAR

Erdoğan, "Kamu vicdanını rahatsız etmeyecek, suçluların cezalarını çektiği, ceza adaleti sisteminin amacına uygun, ölçülü ve adaletli bir infaz rejimi üzerinde çalışıyoruz. Aynı şekilde, önemli bir çalışma olan insan hakları eylem planını da birkaç ay içerisinde tamamlamayı planlıyoruz." ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 16.1.2020

Hafıza Hamallığı [Safvet Senih]

“Kur’an-ı Kerim’in ilk mesajı, ‘Oku, Rabbinin adıyla…’  (Alâk Suresi, 96/1)  şeklinde tecelli etmiştir. Evet Allah’ın (c.c.), Rasulü Ekrem’e (S.A.S.)  ilk hitabı ‘OKU!’  olmuştur. Allah (c.c.) ‘Kur’an’ı oku’ demiyor, hatta ‘Size verilen kitabı okuyun’ da demiyor. Bu ‘Oku’ emrinin mânasını Kur’an yine kendisi tefsir ediyor ve: ‘Sen O Rabbinin adıyla oku ki, yarattı’ (Alâk Suresi, 96/1)  buyurarak YARATMA  gibi bir hadiseyi nazara veriyor. Burada Kur’an-ı Kerim’i okumanın yanında tekvînî âyetlerinin simasındaki yazıların okunmasının hatırlatılması da söz konusudur. ‘Oku, O Ekrem olan Rabbinin adıyla oku ki, kalemle yazmayı öğretti.’ (Alâk Suresi, 96/3-4) Görüldüğü gibi burada OKUMA  ve YAZMA   unsurları arka arkaya zikredilmektedir. Evet insan okuyup-yazacaktır; ama hem tekvînî âyetleri, hem kendi bâtınî yapısını, hem de Kur’an’ın özünü anlamaya yönelik olarak okuyacaktır, okuyacağı her şeyi. Ye yer kendi fizyolojisine, kendi anatomisine zaman zaman da kâinatın sîmasına bakacak ve aldığı dersi, elde ettiği marifeti, duyduğu ölçüde aile çevresinden başlayarak başkalarına da duyuracaktır. Evet burada  OKU  emrinin sadece Kur’an’ın lâfızlarını okumak olmadığı siyaktan (bağlamından) da anlaşılıyor. Kur’an, OKU  emriyle, hem İlahî emirleri hem de Tekvînî  yetleri, kainattaki kanunları okumayı tavsiye ediyor. Dolayısıyla okurken hem YARATILIŞIMIZI,  hem KAİNATI, hem de ALLAH’ın  KELAMINI O’nun adıyla okuyacağız. Burada Kur’an, önce yaratılışımıza dikkatleri çekerek, âdeta bizi ‘Nasıl yaratıldınız?’  sorusuna bağlıyor. Hemen arkasından da, bu yaratılışın bir ALAK’tan, bir başka yerde de ‘BİR  DAMLA  SU’dan olduğunu belirtecek düşüncelerimizi yaratılıştaki sırlara bağlıyor.”

Kıyame Suresinde “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? Onun aslı, atılan bir meni damlası değil miydi? Sonra ana rahmine tutulan yapışkan bir hücre oldu da, Rabbi onu yaratıp düzenledi. O meniden (spermden) erkek be dişi olarak her iki cinsi yarattı. Bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye kadir olmaz olur mu?” (75/36-40) buyuruluyor.

Bu âyetler indiği zaman durum şu idi:

“Onlardan birine bir kızının dünyaya geldiği mejdelenince, öfkesinden ve üzüntüsünden, yüzü mosmor kesilir. Kız çocuğu haberinden dolayı utanıp eşinden dostundan saklanmaya çalışır. Şimdi ne yapsın! Hor, hakir, itilip kakılan bir belâ olarak onu hayatta mı bıraksın, yoksa toprağa mı gömsün, ne yapsın? Diye kara kara düşünür! Dikkat ediniz, ne fenâ hükümlerdi  verdikleri bu hükümler. Ahirete inanmayanların böylesine kötü sıfatları vardır.” (Nahl Suresi, 16/58-60)
Halbuki ta o zamanda şöyle buyuruyordu:

“(Kıyamette, hesap günü) diri diri gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman.” (Tekvir Suresi, 81/8-9) Kâtillerin, kız çocuklarını diri diri toprağa gömenlerin muhatap alınmayıp, mazlum yavruya sor soruluyor. Yani bu cinayet o kadar kötü…
Ayrıca Kıyame Suresinde erkeklik ve dişilik faktörünün meniye yani sperme ait olduğu ifade ediliyor. Kız  evladı  olmak bir suç değil… Eğer erkekle-bunu câhilce suç kabul ediyorlarsa, esas suçlunun o takdirde erkeğe ait olduğunu da kabul etmeleri gerekiyor.

Düşünelim ki, bugün bile Hindistan gibi büyük nüfuslara sahip olan ülkelerde hâlâ gizlice kız çocuklarını öldürüldüğünü biliyoruz. Jinekolojinin daha çok yeni farkına varabildiği gerçeği Kur’an-ı Kerim, 15 asır önce ortaya koyuyor. Kitabımız Kur’an-ı Kerim’i işte böyle mânâ derinliğiyle çocuklarımıza gençlerimize anlatılması, telkin edilmelidir.

“Bu, ‘Kainat kitabını Kur’an’la beraber oku!’  diyen Allah’ın (c.c.) insana verdiği öyle bir derstir ki, en mübtedi gibi, en müntehi bir düşünür de böyle bir dersten nasibini alacaktır. Evet Rasulü Ekrem (S.A.S.) rahle-i tedrisinde, (ders halkasında, ders rahlesinde) ümmî bir insanla müdakkik bir âlim, onca seviye farklarına rağmen idrak ufuklarına göre mutlaka her ikisi de hisseyab ve hissedar olacaklardır.

“Kur’an-ı Kerim’in yazma  adına kaleme  de göndermeleri vardır. Kalem Suresinde: “Nûn… Andolsun KALEM’e  ve YAZDIKLARI’na.”  (Kalem Suresi, 68/1) buyurarak kalemin önemini vurgular. Buradaki NÛN  harfinin mânâsı açık değildir. Ancak mühim tefsirlerde bu harfin BALIK manasına yorumlanmasının yanında, HOKKA  mânâsına geldiğini söyleyenler de vardır. O büyük müfessirleri tefsirleriyle baş başa bırakalım; burada Allah (c.c.) NÛN’la başlayıp, KALEM’e yemin ederek meseleyi anlatıyor ki, bu da Allah (c.c.) nazarında kalemin ne kadar büyük olduğunu göstermeye yeter. Bu kalem ister amel defterlerimizin sayfalarını ve hayat maceralarımızı, başımızdan geçenleri yazan Kirâmen Kâtibîn’in; ister kaderleri yazıp tesbit eden Mele-i A’lâ’nın sâkinlerinin; ister Allah’ın (c.c.)  ilk kitabetiyle alâkalı KALEM; isterse sizin mektepte  veya başka bir alanda kullandığınız kalem olsun fark etmez. Fark, onu kullanan zat itibarıyladır ve mutlaka herhalde Allah’ın (c.c.) kaleme kasemi, bunların hepsini içine almaktadır.”

[Safvet Senih] 16.1.2020 [Samanyolu Haber]

‘Ekranlarda 13 yıldır size yalan söylediğim için beni affedin’

İran devlet televizyonu IRIB’den istifa eden haber spikeri Gelare Cabbari, sosyal medya hesabından, “13 yıldır sizlere yalan söylediğim için üzgünüm.” itirafında bulundu.

Cabbari, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımında af diledi. “İnsanlarımızın öldüğüne inanmak benim için çok zordu. Bunu bu kadar uzun zaman sonra yaptığım için ve size 13 yıldır yalanlar söylediğim için beni affedin.” dedi

Cabbari’den sonra spiker Zehra Hatemi de IRIB istifa ettiğini açıkladı. Hatemi, “Bir daha televizyona dönmeyeceğim” ifadelerini kullandı.

İran’da Süleymani’nin öldürülmesive Ukrayna uçağının düşürülmesinin ardından protestolar başlamıştı. İran, Ukrayna Havayolları’na ait yolcu uçağının ‘hata’ sonucu yanlışlıkla düşürüldüğünü açıklamıştı. İran Cumhurbaşkanı Ruhani, “Bu, kolayca bir kenara bırakılacak mesele değildir.” demişti.

[TR724] 16.1.2020

Harcamaların sınırı yok; Saray ve faize bütçe yetmedi

AKP rejiminin ‘bol keseden’ harcamaları nedeniyle bütçe 1993 yılından bu yana ilk kez faiz dışı açık verdi. 2019’da faiz dışı açık 23.7 milyar, faiz gideri 100 milyar TL ololarak kayıtlara geçti. SGK’nin görev zararı 83.2 milyar liraya çıktı. Örtülü ödenekten 2 milyar 73 milyon lira harcandı.

Bütçe 2019’da 123.7 milyar lira açık verdi. 80.6 milyar lira olan ilk açık hedefini Yeni Ekonomi Programı ile 125 milyar liraya çıkaran hükümet, Merkez Bankası’ndan (TCMB) Hazine’ye 42 milyar liralık “ihtiyat akçesi” aktardı. Ancak bu da açığı kapatmaya yetmedi. TCMB’den kaynak olmasa açık 166 milyar liraya çıkarak bu yılki hedef olan 138.9 milyar lirayı da yılın başında aşacaktı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından açıklanan 2019 yılının aralık ve ocak-aralık dönemi bütçe uygulama sonuçlarında ortaya çıkan sonuçlar şöyle:

Aralık 2018’de 18.3 milyar TL olan bütçe açığı, Aralık 2019’da 30.8 milyar TL’ye çıktı. Aralık 2018’de 16.2 milyar TL faiz dışı açık verilmişken, Aralık 2019’da 26.6 milyar TL faiz dışı açık verildi. Aralıkta bütçe gelirleri bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9.1 oranında artarak 73.3 milyar TL oldu. Bütçe giderleri yüzde 21.8 artarak 104.1 milyar TL’ye çıktı.

Aralıkta vergi gelirleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 31.3 artarak 60.1 milyar TL, faiz hariç bütçe giderleri yüzde 19.8 artarak 99.9 milyar TL oldu. Bütçe 2018’de 1.1 milyar TL faiz dışı fazla verilirken, 2019’da 23.8 milyar TL faiz dışı açık oluştu.

SGK DURDURULAMIYOR!

2019’da bütçe gelirleri 2018’e göre yüzde 15.5 artarak 875.8 milyar TL oldu. Bütçe giderleri yüzde 20.3 artarak 999.5 milyar TL’ye çıktı. Hükümet sürekli faizden şikâyet ederken, geçen yıl bütçeden faize giden para 99.9 milyar liraya ulaştı.
SGK’nin görev zararı 83.2 milyar liraya çıktı. SGK’ye 114 milyar lira da Hazine yardımı yapıldı. Ziraat Bankası’nın görev zararı 3.2 milyar lira, Exımbank’ın 65.1 milyon lira, Halk Bankası’nın 1.9 milyar lira oldu.

ÖRTÜLÜ ÖDENEKTEN 2 MİLYAR LİRA HARCAMA

– Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımında bulunan ve nereye harcandığı gizli tutulan “örtülü ödenekten” 2019’da yapılan toplam harcama 2018’i katlayarak 2 milyar 73 milyon liraya ulaştı.
– Cumhurbaşkanlığı’nın giderleri bütçe başlangıç ödeneği olan 2.8 milyar lirayı aşarak 3.9 milyar liraya çıktı.
– Dev bütçesi ile birçok bakanlığı geride bırakan, hükümetin yeni yeni birçok görevler verdiği Diyanet İşleri Başkanlığı geçen yıl 10.2 milyar lira harcadı. Diyanet’in başlangıç ödeneği 10.4 milyar liraydı.
– Kiralamalar için de bütçeden geçen yıl toplam 1.5 milyar lira çıktı. Kiralanan taşıtlara 424.1 milyon lira ödendi. Kiralanan binalara da 494.8 milyon lira kira ödemesi yapıldı.
– Temsil ve tanıtma harcamaları için toplam 159.2 milyon lira ödeme yapıldı.
– Kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler 3.3 milyar lira olan başlangıç ödeneğini aşarak 5.7 milyar liraya çıktı. Hanehalkına yapılan transferler de 53.1 milyar liralık başlangıç ödeneğini aşarak 54.2 milyar lira oldu. Hanehalkına yapılan “diğer” transferler ise 6.8 milyar liraya ulaştı.

[TR724] 16.1.2020

Kanal İstanbul yalanları [İlker Doğan]

İktidarın ‘Çılgın Projesi’ Kanal İstanbul’un maliyeti ve yıllık ne kadar gelir getireceği konusunda iktidar temsilcilerinin de kafası bir hayli karışık. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, 13 Ocak’taki açıklamasında kanalın yılda 3 milyar dolar gelir getireceğini söyledi. Bir gün sonra rakamı 5 milyar dolara çıkardı! İstanbul Boğazı’ndan ücretsiz geçen gemiler zorla Kanal İstanbul’a yönlendiremeyeceğine göre bu nasıl mümkün olacak? Boğazlardan 2018’de 41 bin 103 gemi geçmiş. Bu gemilerden yarısının bekleme yapmadan geçmek istediği ve bunun için Kanal İstanbul’u kullandığı varsayılsa; 5 milyar dolar rakamına ulaşmak için her bir gemiden 240 bin dolar (1,4 milyon TL) alınması gerekiyor!

Bakan Turhan ayrıca, Kanal İstanbul’un kapasitesinin İstanbul Boğazı’nın yaklaşık 3 katı olacağını söylüyor. Kanal İstanbul’un genişliği 150 metre. İstanbul Boğazı’nın en dar yeri ise 760 metre. Kanal İstanbul’dan 5 kat daha geniş. İstanbul Boğazı’na göre çok daha dar, sığ ve uzun olan kanalın kapasitesi nasıl 3 kat daha fazla olabilir? İktidar temsilcileri Süveyş Kanalı’nı örnek gösteriyor. Akdeniz’le Kızıldeniz’i birbirine bağlayan Süveyş Kanalı, 193 km ve alternatifi yok! Gemiler ya o kanalı kullanacak ya da yollarını yaklaşık 8 bin km (10-12 gün) uzatacak. Ama Kanal İstanbul’un hemen dibinde alternatifi olacak! Hem de bedava!

Maliyet rakamları da evlere şenlik! ÇED raporunda 20 milyar dolardı. Sonra 75 milyar TL olarak açıklandı. Bakan Turan ise daha bir kaç gün önce 15 milyar dolar rakamını telaffuz etti. ÇED raporunda Boğaz’dan geçen gemi sayısın 2018’den 2072’ye kadar, 41 binlerden 76 bin seviyesine çıkacağı belirtiliyor. Ancak bunun nasıl yapılacağı konusunda tek bir açıklama yok! 2006’dan bu yana gemi trafiği her yıl daha da azalmış. 55 binlerden, 41 bine gerilemiş. AKP ne yapacak da gemi sayısını iki katına çıkaracak kimse bilmiyor!

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘çılgın projesi’ Kanal İstanbul son dönemde Türkiye’nin en önemli gündem maddesi. Sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin birçok ilinde söz konusu projenin iptali için yüzbinlerce imza toplandı. Ancak nafile! Erdoğan, kamuoyunun tepkisine rağmen projeyi hayata geçirmekte kararlı.

2017 YILI GELİRİ 312 MİLYON TL

Kanalın inşasının en büyük gerekçeleri olarak İstanbul Boğazı’ndaki yoğun trafiğin azaltılması ve bölgenin daha güvenli hale getirilmesi gösteriliyor. Son olarak bir kaç gün önce Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, kanaldan yıllık 5 milyar dolar gelir beklediklerini açıkladı. Yani iktidarın, kanalın inşası için üç gerekçesi var. Peki bu gerekçeler ne kadar gerçekçi?

5 MİLYAR DOLAR; HAYALİ BİR RAKAM

Kanal İstanbul 5 milyar dolar gelir sağlayabilir mi? İstanbul Boğazı’nın gemi trafiğine kapatılması ve geçiş yapmak isteyen ticari gemilerin zorla Kanal’dan geçmesi istenebilir mi? Bu mümkün değil. Peki İstanbul Boğazı’ndan neredeyse bedavaya geçen gemiler Kanal İstanbul’u neden kullansın? İktidar yandaşları bu soruya, ‘Çünkü ticari gemiler Boğaz’dan geçmek için beklemek zorunda kalıyor’ şeklinde cevap veriyor. Ancak bunun da hiç bir gerçekliği yok!

KEDİ BURADAYSA CİĞER NEREDE?

İktidar yandaşlarına göre günlük beklemenin maliyeti 120 bin dolar! Bu rakam doğru değil. Bir geminin bir tam günlük bekleme maliyeti ticaretin düşük olduğu dönemlerde 30 bin dolar civarı. Ve bir geminin ortalama bekleme süresi güncel rakamlarla 14 saat. Bu bir geminin bekleme süreci için ortalama 15-20 bin dolar ödediği anlamına geliyor. Kaldı ki bütün gemiler bu kadar beklemiyor. Ayrıca transit gemi geçişleri sırasında verilen fener, tahlisiye ve kılavuzluk hizmetlerinden 2017 yılında sadece 312 milyon 11 bin 630 lira gelir elde edildiğini hatırlatalım. Eğer her gemiden 120 bin dolar para alınıyor idiyse, gelir neden sadece 312 milyon lira?

240 BİN DOLARI HANGİ KAPTAN ÖDEYECEK?

Geçtiğimiz yıl Boğaz’dan 41 bin 103 gemi geçmiş. Bu gemilerin tamamının kanalı kullanması mümkün değil. Yarısının ‘ikna’ edilerek ve ekonomik gerekçelerle Kanal İstanbul’u kullandığını düşünelim. Bakan’ın elde etmeyi planladığı 5 milyar dolar gelir için her bir gemiden 240 bin dolar almanız gerekiyor. 41 bin geminin tamamı kanalı kullansa bile gemi başına 120 bin dolar almanız lazım! Hangi geminin kaptanı 14 ya da 20 saat beklememek için 120 bin ya da 240 bin dolar öder?

GEÇİŞ ÜCRETİ NE KADAR OLACAK?

Bakan’ın 5 milyar doları nasıl bulduğunu hiç kimse bilmiyor! Kanal İstanbul’un geçiş ücretinin 200 bin dolar olamayacağı açık! Peki ne kadar olacak? 193 kilometrelik Süveyş Kanalı’ndan bir geminin ortalama geçiş bedeli 240 bin dolar. Kızıldeniz’le Akdeniz’i birbirine bağlayan Süveyş’in alternatifi yok! O kanalı kullanmayan gemi, yolunu 8 bin km civarında uzatmak, Ümit Burnu’nu dolaşmak zorunda! 78 kilometrelik Panama Kanalı’ndan geçiş ücreti de o civarda. Uzunluğu açısından Süveyş ve Panama kanallarıyla kıyaslandığında Kanal İstanbul’dan geçiş ücretinin 50 bin dolar seviyelerinde olması bekleniyor.

GEMİ TRAFİĞİ NASIL ARTIRILACAK?

Bu durumda Bakan’ın verdiği 5 milyar Dolar rakamına ulaşmak için 100 bin geminin kanalı kullanması şart! Ancak 2018’de kanalı kullanan gemi sayısı 41 bin 203! İktidar ne yapacak da bu rakamı iki katının da üzerinde artıracak hiç kimse bilmiyor! Garip olan şu ki, ÇED raporunda da Boğaz’dan geçen gemi sayısın 2018’den 2072’ye kadar, 41 binlerden 76 bin seviyesine çıkacağı belirtiliyor. Ama bunun nasıl yapılacağına dair tek satır açıklama yok…

TRAFİK ZATEN AZALIYOR

İktidarın İstanbul Boğazı’nda trafik azaltılması gerekçesi de inandırıcılıktan uzak. Zira Boğaz’ın trafiği zaten her yıl daha da azalıyor. Rusya, Kuzey Denizi’nde buzulların erimesiyle yeni yollar olduğu için taşımayı oraya doğru kaydırıyor. Hepsinden önemlisi boru hatları projeleriyle gerek gaz ve gerekse petrol taşımalarında azalma oldu. 2006’da yaklaşık 55 bin geminin kullandığı Boğaz’ı, 51 bine yakın gemi tercih etmiş. Rakam 2015’de 43 bin 544’e, 2018’de ise 41 bin 203’e gerilemiş.

BOĞAZ DAHA GENİŞ VE DAHA KISA

İktidarın gerekçelerinden bir diğeri Boğaz güvenliği. Bu da inandırıcılıktan uzak. Kanal İstanbul’un uzunluğu 45 km olacak. İstanbul Boğazı ise yaklaşık 30 km. İstanbul Boğazı’nı 1 saat 15 dakikada geçen gemiler, Kanal İstanbul’u yaklaşık 2 saatte geçecek. Ayrıca Kanal İstanbul’un derinliği 25 metre iken İstanbul Boğazı’nda ortalama derinlik 60 metrenin üzerinde. Ve daha da önemlisi İstanbul Boğazı’nın en dar yeri 760 metre. Yer yer genişlik 4 km’nin bile üzerine çıkıyor. Kanal İstanbul’un genişliği ise sadece 150 metre! En dar yeri 760 metre olan su yolunda rotadan çıkan kaptan, 150 metrelik suda nasıl ilerleyecek?

MALİYETİ DE BELİRSİZ

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nca 2018 yılında hazırlanan sunumda Kanal İstanbul’un toplam maliyeti 20 milyar dolar öngörülüyordu. Bu yıl kabul edilen son ÇED raporunda ise maliyet 75 milyar TL’ye (12 bin 500 dolar) indi! Ancak daha bir kaç gün önce Cahit Turan, 2025’te bitirileceğini söylediği Kanal İstanbul’un projelendirilmesinden sonra yapım maliyetinin 15 milyar dolar olarak belirlendiğini açıkladı. İstanbul Teknik Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi Haluk Gerçek ise “Benim tahminim ÇED raporunda verilen maliyetin iki katına yaklaşacağı şeklinde, 32 milyar dolar gibi bir rakam olabilir.” diyor.

Kanal İstanbul ısrarı neden?

Kanal İstanbul’a neden ihtiyaç duyulduğu, iktidarın bu konuda neden ısrarcı olduğu konusunda farklı iddialar var. Bunlardan ilki rant! Kanal İstanbul güzergahında özellikle AKP’ye yakın iş adamları ve Arap şeyhlerin binlerce dönüm arazi aldığı ortaya çıktı. İddiaya göre iktidara yakın holdinglere ve Arap şeyhlere haber uçurulmuş ve Kanal İstanbul açıklanmadan önce bölgeden binlerce dönüm arazi alınması sağlanmıştı. Katar Emiri’nin annesinin de Kanal İstanbul güzergahından 44 dönüm arazi aldığı belgelendi. Bunun gibi yüzlercesi var. İktidar, çareyi tapu kayıtlarına ulaşımı yasaklamakta buldu! Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan da projenin ‘rant’ amaçlı olduğunu bizzat açıkladı.

MÖNTRO TARTIŞMAYA MI AÇILACAK?

Bir başka iddiaya göre projenin arkasında ABD var. Şöyle ki; ABD, istediği zaman Karadeniz’de savaş gemileriyle boy göstermek istiyor. Ancak Montrö’ye göre Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin uçak gemilerinin, hattı harp gemilerinin ve denizaltılarının Boğazlar’dan geçmesi yasak!  İşte burada kanal projesi devreye giriyor. Kanal, Karadeniz ve Marmara Denizi’ni birbirine bağlayacak. Kanalın inşaasıyla ABD’de savaş gemilerini Karadeniz’e indirebilecek! Bu teze göre, ABD savaş gemilerini, istediği miktar ve tonajda ve istediği süreyle Karadeniz’de dolaştırmak için Montrö’yü fesh ettirmeye çalışıyor.  Tabi ki bu Montrö’ye aykırı olacak ve Rusya başta olmak üzere Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin hoşuna gitmeyecek!

ABD: GEMİLERİMİZ KARADENİZ’E GİREBİLİR (2006)

Bu arada ABD Senatosu’na 2006 yılında verilen bir yasa taslağını hatırlatalım. Söz konusu taslakta, “İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını ilgilendiren Montrö Antlaşması’nın, ömrünü doldurduğu, bu anlaşmanın günün koşullarına uygun olarak yeniden düzenlenmesi gerektiği’ belirtiliyordu. Tasarıdan hemen sonra ABD Türkiye Büyükelçisi Ross Wilson, gazetecilere şunları söylemişti: “Montrö Antlaşması oldukça açık. Ve biz Karadeniz’in uluslararası sularda bulunmasından kaynaklanan haklarımızdan yararlanmak istiyoruz. Yani gerektiğinde gemilerimiz buraya girebilir.”

STAR: MONTRÖ BY-PAS OLACAK (2014)

15 Şubat 2014 tarihli Star gazetesinden bir haber aktaralım şimdi: “Türkiye, Montrö Anlaşması’ndaki kısıtlamalar nedeniyle 28 yılda İstanbul Boğazı’ndan geçen gemilerden elde edeceği 10 milyar dolar gelirden mahrum kaldı. Kanal İstanbul projesi tamamlandığında, Montrö by-pas olacağı için kasamıza yılda 8 milyar dolar girecek.”

ERDOĞAN DA KARARSIZ!

AKP’li Recep Tayyip Erdoğan, Kanal İstanbul’la ilgili yapılan eleştirilere 23 Aralık 2019’daki konuşmasında Montrö’yü hedef alarak cevap vermişti: “Siz ‘Independenta’ olayını unutuyor musunuz? Zaman zaman yalılara bindiren kuru yük gemileri, tankerler bunları görmüyor musunuz? Her şeyden önce Montrö Antlaşması Türkiye’ye ne kazandırmıştır, ne kaybettirmiştir bunu hiç düşündünüz mü? Bunların hepsini anlatacağız.”

SAVAŞ GEMİLERİ KANALI KULLANABİLİR!

Tayyip Erdoğan, yaklaşık iki hafta sonraki açıklamasında ise Kanal İstanbul’un ‘Montrö’nün tamamen dışında olduğnu söyledi. Savaş gemilerinin gerektiğinde kanalı kullanabileceğini anlattı: “Montrö sadece Boğaz’ı bağlar. Burası Montrö içinde olan bir şey değil.”

SONUÇ: BİR TAŞLA KATLİAM!

Sonuç olarak; ABD’nin Montrö’den rahatsız olduğu açık. Açıklamalarından anladığımız kadarıyla Tayyip Erdoğan da ABD gibi düşünüyor. ABD’nin talebi olsun ya da olmasın Erdoğan için önemli olan projelerden sağlanan ‘rant’. Öyle görünüyor ki Erdoğan, Kanal İstanbul projesiyle bir taşla katliam yapacak. Ancak Kanal İstanbul, her anlamda Türkiye için geri dönüşü olmayan bir felaket olacak.

[İlker Doğan] 16.1.2020 [TR724]

Sergen Yalçın’ın istikrarsızlıkta istikrarı [Hasan Cücük]

Beşiktaş’ın formasını ilk kez 1991-92 sezonunda giymeye başlayan Sergen Yalçın, Türk futbolunun gördüğü en yetenekli isimlerden biriydi. Futbolseverlere, Allah vergisi yeteneği ve müthiş sol ayağıyla seyir zevki yaşattı. Yeteneğinin tersi bir özelliği vardı; tembellik. Ancak üstün özellikleri, tembelliğini kamufle etti. Beşiktaş sonrası Sergen Yalçın, gittiği takımlarda hep yolcu oldu. Aynı özelliğini teknik adamlık döneminde de devam ettirdi. Çalıştırdığı takımlarda sezon sonunu görmeden ya istifa etti ya da gönderildi.

Beşiktaş formasını 1991-92 sezonunda sırtına geçiren Sergen Yalçın, 1997 yılına kadar siyah-beyazlı ekip için ter döktü. Temmuz 1997’de Cem Uzan’ın sahipliğini yaptığı İstanbulspor’a transfer olan Sergen Yalçın’ın seyyahlık dönemi başladı. İstanbulspor formasını giyerken 28 Ocak 1999’da ilginç bir transfere imza attı. İlerde Siirt Jetpa adını alacak kamuoyunun ’Jet Fadıl’ olarak tanımladığı Fadıl Akgündüz’ün sahipliğini yaptığı Siirt Köy Hizmetleri takımına transfer oldu. Sadece bir gün sonra ise Fenerbahçe ile kiralık sözleşme imzaladı. 13 Aralık 1999’a kadar Fenerbahçe formasını giyen Sergen Yalçın, yeniden Siirt Jetpaspor’a döndü.

Bir hafta sonra bu kez kiralık olarak Galatasaray’ın yolunu tuttu. Bonservisi Siirt Jetpaspor’da olan Sergen, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’da kiralık olarak top koşturdu. Süper Lig’in 4 büyüklerinde forma giyen ilk oyuncu oldu. Jet Fadıl’ın foyasının ortaya çıkıp, hapsi boylamasıyla Siirt Jetpaspor çökünce Sergen Yalçın, 2002’de yuvası Beşiktaş’a bedelsiz olarak yıllar sonra geri döndü.  İkinci Beşiktaş döneminde hafızalarda kalan cümle ise ’Sergen attı, şampiyonluk geldi’ oldu.

2002-03 sezonunun Beşiktaş için ayrı bir önemi vardı. Kuruluşunun 100. yılında şampiyon olmak istiyordu. Galatasaray’la verdiği şampiyonluk yarışının düğümünün çözüldüğü derbide sahneye çıkan isim oldu. Karşılaşmanın son bölümünde Tümer Metin’in içeriye çevirdiği topu Sergen Yalçın ağlarla buluşturduğunda literatüre giren cümleyi maçı anlatan Ercan Taner kuruyordu; ’Sergen attı, şampiyonluk geldi.’

2006’da Beşiktaş defterini oyuncu olarak kapatan Sergen, Etimesgut Şekerspor ve Eskişehirspor formalarını giydikten sonra 2008’de yeşil sahalara veda etti. Ortak kanaat; ’Allah vergisi yeteneğini heba eden isim’ oldu.

Kasım 2008’de yuvası Beşiktaş’a bu kez antröner olarak dönen Sergen Yalçın, ilk görevi alt yapı oldu. Bir yıl sonra U21 takımını çalıştırmaya başlayan Sergen, 2010’da eşofmanlarını çıkarıp televizyon ekranlarında spor yorumcuğu yapmaya başladı. Sivri dili ve kimseyi beğenmeyen biri olarak ekranlardan arz-ı endam eden Sergen Yalçın, eleştiri çıtasını oldukça yükseğe çıkartmakta bir beis görmüyordu. Avrupa’nın önde gelen yıldızları için bile ’Ben takımımda oynatmam’ cümlesini kullanıyordu. Kasım 2013’te ilk teknik adamlık deneyimine Gaziantepspor’la başladı. Sadece 16 maçta görevde kaldı. Stüdyoda ahkam kesmekle, saha kenarında takım yönetmenin farkını ilk kez tecrübe etti.

Aralık 2014’te Sivasspor’la anlaşan Sergen Yalçın, en uzun görevde kırmızılı-beyazlı ekipte kaldı. Sivasspor’un başında 38 maça çıktı. 2014-15 sezonunun ilk yarısının sonralarına doğru geldiği Sivasspor’dan 2015-16 sezonunun başlarında ayrıldı. Sivasspor sonrası Gaziantepspor’da 3 maç, Kayserispor’da 17 maç, Eskişehirspor’da 6 maç, Konyaspor’da 10 maç, Alanyaspor’da ise 24 maç görevde kaldı. Hiçbir takımda bir sezonu tam olarak tamamlamadı. Sezon başında Yeni Malatyaspor’un çalıştırmaya başlayan Sergen Yalçın’ın bu serüveni ise sadece yarım sezon sürdü.

Sezon başında Yeni Malatyaspor’la sözleşme imzalayan Yalçın, bu sezon sarı siyahlı takımın başında 24 resmi maça çıktı. Lig, kupa ve Avrupa Ligi elemerinde mücadele eden sarı siyahlı ekip 24 karşılaşmada 9 galibiyet, 8 beraberlik, 7 de mağlubiyet elde etti. Süper Lig’de 24 puan toplayan Yalçın’ın ekibi, ligin ilk yarısını 8. sırada tamamlamıştı. Galatasaray ve Fenerbahçe ile sahasında berabere kalan Sergen Yalçın’ın öğrencileri, Beşiktaş’ı delasmanda yenip, Trabzonspor’a yenildi.

Sergen Yalçın, futbolculuk döneminde yakaladığı istikrarsızlığı  teknik adamlık döneminde de devam ettiriyor. Beşiktaş taraftarının takımın başında görmek istediği isim ancak geride bıraktığı teknik adamlık dönemi siyah-beyazlı kulübü çalıştırmaya referans olmuyor. Bakalım gelecek ne gösterecek.

[Hasan Cücük] 16.1.2020 [TR724]

Hukuk ve yargının çöküşü [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Yurtiçi ve yurtdışı kurumların yaptıkları araştırma ve anketler, son yıllarda Türkiye’de hukuk ve yargının nasıl yozlaştığını, adaletten nasıl uzaklaştığını çarpıcı olarak ortaya koyuyor. Sosyal Demokrasi Vakfı’nın (SODEV) 2019 yılında yaptığı “Yargı Bağımsızlığı ve Yargıya Güven” isimli anket çalışmasına göre yargıya güvenenlerin oranı % 38. Ankete katılanların yarıya yakını Türkiye’de yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna inanmıyor.

Kamuoyu araştırma şirketi ORC’nin yapmış olduğu anket de aynı probleme dikkat çekiyor. 42 ilde 4 bin 156 kişiyle yapılan anket sonuçlarına göre yargıya güvenmeyenlerin oranı % 68. Sadece % 11.7 yargıya güvendiğini söylerken, % 20,3 ise “kısmen” cevabını veriyor.

AKP’li Adalet Bakanı Abdülhamit Gül 2014 yılında, “Türkiye’de maalesef yargıya güven önceleri yüzde 60-70’lerdeyken şimdilerde yüzde 20’lerin altına düşmüştür.” itirafında bulunuyor. Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit 2016 yılında yaptığı açıklamada, “Geçmişte yargıya güven yüzde 70 idi, şimdi ise yüzde 30’lara düştü.” diyor. CHP Antalya Milletvekili Cahit Arı da 2019 yılında yaptığı açıklamada yüzde 80’lerde olan yargıya güvenin yüzde 20’lere gerilediğini belirtiyor. Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay ise 2018 yılı itibarıyla yasaların herkese tarafsız ve adil uygulandığını düşünenlerin oranının yüzde 38.1 olduğunu söylüyor. Oktay her ne kadar bu sözlerini Arı’nın açıklamalarına itiraz sadedinde dile getirse de esasında 100 kişiden 62’sinin yargıya güvenmediğini itiraf etmiş oluyor.

Yurtdışı araştırma kurumlarının bu konudaki tespitleri de Türkiye’de hukuk ve yargının nasıl canına okunduğunu gösteriyor. Mesela Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde (Rule of Law Index) 2014 yılında 59. sırada yer alan Türkiye 2019’da 109. sıraya gerilemiş. Aynı şekilde Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından açıklanan “Bağımsız Yargı” sıralamasında son dört yılda 26 basamak gerileyerek 140 ülke arasından 111. sıraya düşmüş.

Hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun geçerli olduğu, yargının politize edildiği ve iktidarın güdümüne girdiği, mahkemelerin tarafsızlığını yitirdiği bir ülkede ne adil yargılanmadan ne savunma hakkından ne de mağdur haklarından bahsetmek mümkün değildir. Ülkede son 5-6 yıldır yaşanan hukuk skandalları, yargısız infazlar, hak ihlalleri, zulümler, mağduriyetler, işkenceler de bunun en büyük delilidir.

AKP, henüz etrafındaki sis perdesi aralanmayan ve farklı kesimlerce sorgulanmaya devam eden 15 Temmuz darbe girişiminden Hizmet hareketini sorumlu tuttu. Darbe akşamı daha neyin ne olduğu anlaşılmadan, darbeye teşebbüsten yakalananlar sorgulanmadan, olayla ilgili yeterli araştırma ve soruşturma yapılmadan iktidar ilk saatlerden itibaren suçluları ilan etmekte gecikmedi. AKP hükümeti darbeyle suçladığı Hizmet hareketini “terör örgütü” ilan etti. Darbeyi takip eden günlerde, önceden hazırladığı anlaşılan fişlemelerle on binlerce kamu görevlisini ihraç etti. Darbeyle uzaktan yakından alakası olmayan Hizmet gönüllülerini “terör örgütü yöneticiliği” veya “üyeliğinden” tutuklamaya başladı.

TSK yapmış olduğu resmi açıklamada 15 Temmuz darbe girişimine katılan askeri personel sayısının 8 bin 651 olduğunu açıkladı. Fakat İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından 15 Temmuz 2016’dan 2019 yılı Kasım ayına kadar 559 bin 64 kişi hakkında soruşturma açıldığı ve işlem yapıldığı belirtildi. Yarım milyondan fazla insanın darbeyle nasıl bir alakasının olduğu, devlet ve milletine karşı nasıl bir suç işlediği ise çok önemli değildi.

Darbe girişimi, muhalif olarak görülen Hizmet hareketinin terörize edilmesi, ezilmesi, etkisizleştirilmesi ve bitirilmesi adına hükümetin eline çok önemli bir koz verdiği için Cumhurbaşkanı tarafından “Allah’ın bir lütfu” olarak görüldü. Numan Kurtulmuş’un, “15 Temmuz olmasaydı bunları (KHK mağdurları) 2030 yılına kadar atamazdık.” şeklindeki skandal sözleri ise “Allah’ın lütfunun” iktidar açısından nasıl tecelli ettiğini gösteriyordu.

Terör örgütü ilan edilen Hizmet hareketine mensubiyetle ilgili somut ve ikna edici delillere de ihtiyaç duyulmadı. Bilakis bu konuda “makul şüphe” yeterli bulundu. Hizmet gönüllüleri tarafından açılan kurumlarda çalışmak, çocuğunu bu okullara kaydettirmek veya yine Hizmet gönüllüleri tarafından açılan Bank Asya’ya para yatırmış olmak “makul şüphe”nin oluşması adına fazlasıyla yeterliydi.

Söz konusu kurumların tamamıyla resmi olmasının ve devlet kanunlarına uygun olarak iş yapmasının ise hiçbir önemi yoktu. Bülent Arınç, Hizmet hareketini kastettiği anlaşılan bir ifadesinde “legal görünümlü illegal yapılar” ifadesini kullanmıştı. Yani bir taraftan Hizmet kurumlarının kanuni ve legal olduğunu itiraf ederken diğer yandan da hiçbir delil ileri sürmeden bunların illegal olduğunu iddia ediyordu. Tek kelimeyle bu, keyfiliğe kapı aralayan tam bir hukuk skandalıydı. Zira bu tür müphem ve kaypak ifadelerle suçlanamayacak hiçbir yapı yoktur.

Aynı şekilde Hizmet gönüllüleri tarafından kurulan sendikalara veya neşredilen gazete ve dergilere üye olmak veya evde Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ait kitapları bulundurmak da “terörist” damgası yemek ve hapis cezasına çarptırılmak için fazlasıyla “ikna edici” deliller olarak görüldü. Hatta Hizmete ait yayın evlerinin basmış olduğu hadis, tefsir, fıkıh ve siyer gibi İslamî ilimlere ait kitaplar dahi şüphelinin aleyhine kullanılmak üzere birer “somut delil” olarak mahkemeye sunuldu.

Daha da garibi herkesin erişimine açık olmasına ve içeriğindeki yazışmalara ulaşılamamasına rağmen “Bylock” isimli mesajlaşma uygulamasının cihaza indirilmiş olması bile suçlama adına tek başına delil olarak kabul edildi.

Bütün bunların yanında Hizmet hareketine mensubiyet veya iltisaktan ötürü yakalan kişiler serbest bırakılma vaadiyle, iknayla, zorla veya işkenceyle itirafa daha doğrusu iftiraya zorlandı. Bunlardan isim vermeleri talep edildi ve elde edilen isimler kovuşturmaya tâbi tutuldu.

Elbette iktidar sahipleri tarafından dile getirilen “paralel devlet, hain, kirli örgüt, virüs, ur, kan emici sülük” gibi ağır hakaretlere maruz kalan Hizmet gönüllülerinin tutuklanmaları ve cezaya çarptırılmaları adına aranan “makul şüpheler” bunlardan ibaret değildi. Ankesörlü telefondan aranma, Hizmet gönüllüleriyle telefon görüşmesi yapma, talebeye burs verme, kurbanını “Kimse Yok mu?” gibi Hizmet kurumları vasıtasıyla kestirme, Hizmet gönüllülerinin düzenlemiş olduğu program ve faaliyetlere katılma gibi daha bir düzine “makul şüphe” vardı.

Kısacası iktidarın talimatlarıyla hareket eden yargı mensupları ceza hukukuna oldukça orijinal ve yepyeni suçlar ilave ettiler. Hayatlarını ülkelerine ve insanlığa hizmete adamış, ömürlerini eğitim, diyalog ve insanî yardım yolunda tüketmiş binlerce Hizmet gönüllüsünü, muhtemelen rüyalarında bile görmedikleri, hayalini bile kurmadıkları suçlarla suçladılar. Mesleklerine, geçmişlerine, birikimlerine, başarılarına, fikirlerine, niyetlerine bakmadan buldukları veya uydurdukları bir kısım “makul şüphelerle” onları mahkum ettiler.

Hayatları boyunca hiçbir kriminal suça bulaşmamış, silahla tanışmamış, hep devlet ve milletinin yanında olmuş, anarşi ve terörün en küçüğünün dahi karşısında durmuş, sürekli sulh ve barışın arkasında koşmuş, her zaman sevgi ve hoşgörünün mümessili olmuş nice öğretmenler, gazeteciler, akademisyenler, devletin farklı kademelerinde görev yapan kamu görevlileri “terör” ve “darbe” suçundan hapislere tıkıldı. Halbuki onların suçlandıkları eylemlerin gerçekte isyanla, darbeyle, devleti ele geçirmekle uzaktan yakından hiçbir alakası yoktu. Yargıya göre olması da gerekmiyordu. Bir şekilde Hizmet hareketiyle ilişkisinin tespit edilmesi “suçlu” ve “terörist” damgasını yeme adına yetiyordu.

Aynı zaman diliminde kadın cinayet sanıklarına “iyi hal indirimi” uygulandı. Çocuklara tecavüz davalarının üstü örtüldü. Bir şekilde hakim karşısına çıkarılan tecavüzcülere kamu vicdanını tatmin etmeyen hafif cezalar verildi. İktidar yanlılarıyla ilgili medyaya yansıyan yolsuzluk iddialarına dair soruşturma dahi açılamadı. Hapishanelerde Hizmet gönüllülerine yer açabilme adına adi suçlardan yargılanan çok sayıda hükümlü serbest bırakıldı. Bütün bu örnekler de yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı kanaatini pekiştirdi.

Hukuk ve yargıya güveni bitiren tek sebep, Bylock kullanma, sendika üyeliği, gazete aboneliği, bankaya para yatırma, çocuğunu Hizmet okullarına kaydettirme gibi icat ettikleri bu dahiyane suçlar da değildi. Yargı, “asıl adaletini” ele geçirdiği Hizmet gönüllülerine gösterdi. İktidarın kendisine verdiği ölçü ve kriterlere göre suçlar vaz eden yargı, söz konusu suçları işlediği şüphesiyle mahkemeye sevk ettiği sanıkları da “yüce adaletiyle” tanıştırdı.

Bu süreçte vuku bulan sanık savunmalarına, yargılama usullerine, hakim ve savcıların genel tavırlarına bakan bir kişi, verilecek cezaların önceden kararlaştırıldığını, savcı ve yargıçların iktidarın eğilimlerine ve direktiflerine göre kararlar verdiğini anlamakta zorlanmayacaktır. Cumhurbaşkanının yargıya emir ve talimat verdiği izlenimi oluşturan çok sayıda açıklaması da bu yaklaşımı desteklemektedir.

Soruşturmaların, kovuşturmaların, tutuklamaların, yargılamaların ve cezalandırmaların adalet ve hukuka uygun olup olmaması da bir yana; gerek şüpheli, gerek sanık, gerek tutuklu, gerekse hükümlü sıfatıyla gözaltında tutulan veya hapse konulan Hizmet gönüllülerine her türlü kötü muamele ve işkence reva görüldü. Çoğu itibarıyla adil yargılamadan ve savunma hakkından mahrum bırakıldıkları gibi, haklarında takdir edilen cezaların infaz edilmesiyle de yetinilmedi.

Doğumu yaklaşmış hamile kadınlar, ölümcül ağır hastalığa yakalananlar, seksenlik dedeler, yanlarında küçük çocukları bulunan kadınlar tutuklandı ve hapsedildi. Polisler doğum yapmak için hastaneye yatırılan kadınların kapısında nöbet tuttu ve doğum yapar yapmaz kadınları lohusa halleriyle hapse götürdü. İHD verilerine göre 2019 Aralık ayı itibarıyla cezaevlerinde 457’si ağır olmak üzere 1333 hasta, 11 bin kadın, 3 bin 100 çocuk bulunuyor. 780 çocuk ise anneleriyle birlikte cezaevlerinde yatıyor.

Bazı ağır hastaların ilaçlarını temin etmesine veya tedavi görmesine müsaade edilmedi. Bu yüzden vefat eden bazı kimseler özellikle sosyal medyada geniş yankı uyandırdı. Çeşitli sivil toplum örgütlerinin verilerine göre 2019 yılında 50 tutuklu hasta hayatını kaybetti. Mahkumlar oldukça kötü hapishane şartlarında kaldılar. Pek çoğunun mağdur haklarından yararlanmasına müsaade edilmedi. Yakınlarıyla görüşmeleri kısıtlandı. Yer yer içeride okudukları kitaplara ve hatta Kur’ân’a bile müdahale edildi.

Adam kaçırma, şiddet ve işkence haberleri sürekli gündemi meşgul etti. Hatta bazı işkence görüntüleri medyaya servis edildi. Mahkemeye sevk edilen bazı sanıklar hakim huzurunda kendisine yapılan insanlık dışı işkenceleri tek tek anlattı. Bazıları da tahliye edildikten sonra maruz kaldığı kötü muameleler ve işkenceler hakkında medyaya bilgi verdi. Gözaltında tutulan veya hapsedilen bazı kimselerle ilgili taciz ve tecavüz iddiaları hiç eksik olmadı.

Sadece 2019 yılının ilk 11 ayında, 840 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na (TİHV) başvuruda bulundu. Aynı şekilde İnsan Hakları Derneği (İHD) verilerine göre aynı dönemde gözaltında veya gözaltı dışındaki yerlerde işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldığını belirten insan sayısı 840.

Bütün bunların yanında verilen hapis cezası az bulunarak çok sayıda Hizmet gönüllüsünün banka hesapları donduruldu veya malları gasp edildi. On binlerce kamu görevlisi çıkarılan KHK’lar ile hiçbir soruşturma geçirmeden ve ifadesi alınmadan açığa alındı veya ihraç edildi. “FETÖ” üyeliğinden hüküm giyenlere iş verilmedi. Bunların pasaportları iptal edildi, kendilerine ve aile fertlerine yurtdışına çıkma yasağı getirildi. Hatta bunlara maddi yardım yapanlar dahi tutuklandı. Bir nevi açlığa terk edildiler.

Nitekim dönemin Cumhurbaşkanı Tayyib Erdoğan’ın “cadı avı” yaptıklarını itiraf etmesi, “Bunlara su bile yok.” demesi, bir AKP il başkanının kamuoyuna açık konuşmasında “Gitsinler ağaç kökü yesinler.” demesi de iktidar sahiplerinin bu konudaki kararlılıklarını gösteriyordu.

Elbette son yıllarda uydurma bir kısım suçlarla hakim karşısına çıkarılanlar ve ağır insan hakkı ihlallerine maruz kalanlar sadece Hizmet gönüllüleri değildi. Derecesi ve yoğunluğu farklı da olsa hükümeti eleştiren pek çok muhalif hakkında soruşturma ve kovuşturmalar yürütüldü, haksız gözaltı ve tutuklamalar yapıldı, tartışmalı kararlar verildi. Yazdıkları ve yaptıkları haberlerle hükümetin politika ve icraatlarını eleştirdikleri için yüzlerce gazeteci tutuklandı.

Düşünce ve ifade özgürlüğü, masumiyet karinesi, mülkiyet hakları, konut dokunulmazlığı, seyahat hakkı gibi temel hak ve özgürlükler görmezden gelindi, hiçe sayıldı. Sosyal medyada dile getirilen eleştiriler yüzünden binlerce kişiye “Cumhurbaşkanına hakaretten” dava açıldı. Sadece 2017’de 20 bin 539 soruşturma başlatıldı ve bunların 6 bin 33’ü hakkında ceza davası açıldı.

Çok genel ifadelerle yargının hukuk dışı muamelelerine ve adaletsizliklerine dikkat çekmeye çalıştık. Öyle inanıyoruz ki hakim ve savcıların ceza hukukunun en temel ilkelerini göz ardı ettikleri bu haksızlık ve zulümler ileride hukukçular tarafından çok daha detaylı araştırma ve çalışmalara konu yapılacaktır.

Hiç şüphesiz günümüz yargısının bütün bu icra ve faaliyetlerinin ne derece hukuk ve adalete uygun olup olmadığının değerlendirileceği öncelikli merci Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Türk Ceza Kanunu maddeleridir. Zira Türkiye’de uygulamada olan hukuk kuralları bunlar olduğu gibi, yargı görevlileri de bu kanunları uygulamakla sorumludur.

Ne var ki gerek yargılayan gerekse yargılananların büyük çoğunluğu Müslüman olduğu için, medyada yer yer İslam’a da atıflar yapılıyor ve dinin bu konularla ilgili hükümleri merak konusu oluyor. Bazı diyanet mensuplarıyla bir kısım ilahiyat hocalarının Hizmet gönüllülerinin maruz kaldıkları zulüm ve haksızlıkları meşrulaştıran bir kısım açıklamalar yapmaları ise konu etrafındaki şüphe ve merakları daha da artırıyor.

Esasında bu tür fetva ve görüşlerle; orantısız cezalar, zulümler, eziyetler, kötü muameleler, işkenceler karşısında oluşmaya başlayan rahatsızlıkların önü alınmak isteniyor ve bilfiil bu zulümlere ortak olan siyasilerin ve yargı mensuplarının vicdanları rahatlatılmaya çalışılıyor. Dolayısıyla din ve dinî hükümler siyasete alet ediliyor.

Bizce günümüz yargısının hak ve adaletten uzaklaştığı veya anayasanın en temel ilkelerini çiğnediği aşikar olduğu gibi; İslâm ceza hukukunun temel ilke ve amaçlarına muhalefet ettiği de bir o kadar aşikardır. Hepsi bir yana tefessüh etmemiş bir vicdanın ve tarafgirlik hastalığına yakalanmamış bir aklın yapılan zulüm ve işkenceleri onaylaması mümkün değildir.

Bununla birlikte dini, siyasi emellerine alet etmek isteyen bir kısım şahısların tutarsızlıklarının ve çelişkilerinin gösterilmesi ve günümüz yargısının karar ve uygulamalarının hem mer’i hem de şer’i hukukun temel ilke ve hedeflerinden nasıl saptığının ortaya konulması faydalı olacaktır. Bu sebeple sonraki yazılarımızda İslam ceza hukukunun yöneldiği gaye ve hedeflerle bu alanda geçerli olan temel ilke ve prensipleri ele almak istiyoruz. Bunların çoğunun günümüz modern hukukuyla da uyum içerisinde olduğunu belirtmekte fayda var.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 16.1.2020 [TR724]

Ayşe teyze bir kere daha aldandı! [Hakan Taner]

Bir önceki makalede yarım kalan kısımdan devam edeyim… Alışveriş yaparken dikkat edilmesi gereken noktalara artık yenileri eklendi.

Önceden bir mağazaya girdiğinizde mağaza içi atmosferi sizi ihtiyacınız olmayan şeyleri de almaya zorlayabiliyordu. Artık bu durum gerilerde kaldı, çünkü herkes ister istemez ustalaştı.

Alışverişte artık daha çok şeye dikkat etmek şart oldu.

Geçen hafta hileli ürünler listesini ilan eden Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı aradan bir hafta geçmeden yeni bir ek liste daha yayımladı ki ek listede bile 400’e yakın hileli hurdalı firma ve marka var.

Hileli ürünler başlı başına mesele.

Malum ülkede enflasyon var. Bir de enflasyon baskısı.

Kâğıt üstünde istenilen rakam yazılıp okunsa da bunun gerçek hayatta bir karşılığı yok.

Hâl böyle olunca devreye aynı Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yaptığı gibi başka yöntemler giriyor.

Üreticiler de perakendeciler de baskı altında.

Dikkati çekmek istediğim bu da değil.

BAZI PERAKENDECİLER SAHTEKÂRLIK YAPIYOR

Eğer Almanya, Fransa veya İspanya’da yaşıyor ve indirim mağazalarından alışveriş yapıyorsanız Lidl, Aldi, Dia ve Rewe vb. fark etmez, aldığınız ürün ve fiyat performansı uyumlu, gramajı, litresi, son kullanım tarihi, ürün içeriği net ve doğrudur.

Eğer Türkiye’de herhangi bir indirim mağazasından alışveriş yapıyorsanız “ucuz” diye yaptığınız alışveriş aslında sizler için normalden daha pahalıya gelmektedir.

Niye?

Çünkü indirim mağazaları gramajlar ve içeriklerle oynamakta bir beis görmemekte. Siz başka bir markette 1 kilo olarak gördüğünüz bir şekeri burada 700 gram olarak alıp ucuza aldığınızı düşünebilirsiniz.

700 gram olarak satılan bir fındık kreması indirim mağazasında 600 gram olarak satıldığı için ucuz görünebilir.

Çikolatalardan örnek vermek gerekirse daha önce 86 gram olan ürün 66 grama düşürülmüş bir de fiyat yüzde 20 artmış.

Çok basit bir örnek daha vereyim. Hazır salep poşetinin normali 18 gram. İndirim mağazasında bu ürün 16 gram ve diğeriyle aynı fiyattan satılıyor.

Diğer mağazalarda 1000 gram olarak satılan ürünleri 750 gramlık paketlere düşürüp müşteri bunu fark edene kadar ucuza satıyor izlenimi uyandıran bu mağazalar şimdi bir yenilik daha yaparak gramajları daha da aşağı çekti.

Dolayısıyla aldığınız ürünlerin gramajlarına iyi bakın, daha ucuz sandığınız bir ürün aslında daha pahalı olabilir.

MUHTEVİYATINDA NE VAR?

Hile gramajla sınırlı değil. Bu marketler çoğu ürünlerin tedarikçisi olarak kendi yakın akrabalarına kurdurdukları tedarik şirketlerini tercih ediyor.

Bu firmaları denetleyen pek kimse yok. “Private label” denilen market markalı ürünler fiyat açısından aynı ürünün markalı olanına göre birazcık ucuz görünse de ürün içeriği (muhteviyatı) bu ürünlerde maalesef oldukça farklılık arz edebiliyor.

Çay poşetinin içeriği ve gramajı değiştirilip şimdi aynı fiyata daha çok diye satılan bir yerde sahtekârlığın hududu henüz çizilmedi.

“Ucuz diye yoğurdu ve sütü süt tozundan, bakliyatı hububatı nemli ya da kalitesi en düşüğünden alabilirsiniz.” demiyorum, zaten öyle alıyorsunuz.

Laboratuvarınız olmadığı için diğer ürünleri test etme imkânınız olmayabilir; fakat süt ve süt ürünlerini, kâğıt ürünlerini başka markalar ve market markaları ile çok rahat karşılaştırıp aradaki farkı görebilirsiniz.

Bu durum deterjan, kozmetik, çikolata vb. ürünlerde daha da fazla.

Market markalı ürünlerde iş bununla da sınırlı değil. Bu ürünlerin de kendine münhasır gramajları var.

Dolayısıyla bu ürünleri alırken bir değil iki kere düşünün.

HER İNDİRİM, İNDİRİM DEĞİL

Tedarikçi  firmalar indirimli ürün talep eden marketlere önce son kullanma tarihi yakın ürünleri göndererek hem elindeki stoktan hem de maliyetten kurtulmayı başarıyor.

Bazen tersi de oluyor. Tedarikçi ya da perakendeci son kullanım tarihi geçmiş, raf ömrünü tamamlamış ürünlerin tarihini değiştirip satışa devam ediyor.

Son zamanlarda indirimlerde çok rastlanılan hususlardan biri de bu. Eczaneden parfümeriye, marketten lastikçiye her alanda böyle bir furya var. Almadan önce sorun veya tarihin orijinalliğini kontrol edin.

Alışverişte bu ve benzeri kritik noktalara dikkat ettikten sonra en son alışveriş fişinizi de kontrol etmeyi ihmal etmeyin. Zira son zamanlarda bir kısmı eleman tasarrufundan bir kısmı da nasıl olsa fark edilmez fırsatçılığından raf fiyatından aldığınız ürün kasada farklı çıkabiliyor.

Bugüne kadar ucuz çıkanı görülmediğine göre buna da dikkat edin derim.

Hülâsa “enflasyon düşük çıksın” diye TÜİK’in kilosu 27 TL diye not ettiği peynir aslında 700 gram.

Kilosuna dikkat etmeden sepete koyduğun yoğurt eskisine göre 300 gram azaldı.

Böylece fiyat istikrarı ve enflasyon hedefi sağlandı.

Alışveriş yapan Ayşe teyze bir kez daha aldandı.

[Hakan Taner] 16.1.2020 [TR724]